• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Şeyh Bedreddin Olayı / Prof. Dr. Şefaettin Severcan

Tarihin elinden alınan yalan; ideolojinin eline verilen keyfîliğe terk edilir. Şeyh Bedreddin'in, idam kararında, Osmanlı resmi ideolojisinin; idamın tarih oluş öyküsünde, hem resmi hem de sivil ideolojik yönlendirmelerin oldukça etkili olduğu, hem yalana hem de keyfîliğe terk edilen en çarpıcı örneklerden biridir. Bir taraftan devletin verdiği her kararı, 'devlet-i ebed müddet' anlayışıyla değerlendirmek suretiyle, resmi ideolojinin yanında yer alan âlimler; diğer taraftan, kendi inanç ve ideolojilerine bir temsilci ve kök bulma ihtiyacı ve heyecanı ile olayı değerlendiren, bir başka ifadeyle düşüncesine tarih arayan bilim adamları olayı iyice karmaşık hale getirmişlerdir. Çünkü olayın gerçek boyutları, resmi ve sivil ideoloji çuvalına bir türlü sığmamaktadır. Buna rağmen, Şeyh Bedreddin olayı başlangıcından günümüze kadar, bir taraftan ortodoks diğer taraftan heterodoks ideolojik zemine malzeme olarak kullanılmaktan kurtulamamıştır. Ayrıca bu mahkûmiyetten kurtulması da yakın gelecekte mümkün görünmemektedir.

Öyle ki, Şeyh Bedreddin, yerli-yabancı, akademik-popüler, özellikle Cumhuriyet dönemi Türk tarihinde en fazla ilgiye mazhar olan şahsiyetlerden biri haline gelmiştir. Tarih alanının dışına taşarak hukuk, edebiyat ve sanat alanlarında birçok esere konu ve ilham kaynağı olmuştur.1 Onun hakkında yazılanlar, söylenilenler ve farklı değerlendirmeler kendisinden hemen sonra başlar. O kimine göre "ilmî derinliği derya gibi sonsuz bir âlim"2 iken, kimine göre "sultanına karşı ayaklanmış bir âsidir."3 Kimine göre "seçkin bir kadı ve âlim, büyük bir mutasavvıf,"4 kimine göre ise "ünlü bir filozoftur."5 Çağdaş bilim adamlarımız ve araştırmacılar da onu farklı değerlendirmeye devam ederler. Kimilerine göre "müctehid, materyalist feylesof, koyu sûfî ve ihtilalci"6 iken, kimilerine göre "Diyâr-ı Rum'un pertevi" ve "Türklerin Hallac-ı Mansur'u"dur.7 Kimilerine göre "gerici",8 kimilerine göre "ilerici",9 kimine göre "komünist"10 ve "Stalin'in şeyhi" ve "kızıl batınî peygamberi"11 kimine göre de, "Alman köylü isyancısı ilahiyatçı, çağdaş Thomas Münzer"dir.12 Bir bilim adamı onu Leibniz ve Spinoza'ya benzetirken13 diğeri Campanella ile14 bir başkası da Auguste Comte15 ile aynı kategoride görmektedir. Değerlendirmeler ve anakronik benzetmeler böyle devam eder gider.

Şeyh Bedreddin zaman zaman 'Türk solu' ve 'Türk sağı' arasında, birine göre diğerinden kurtarılması gereken bir kimlik olarak da gündeme taşınır. "Türkiye solunun tarihe bakışı çerçevesinde Şeyh Bedreddin olayını bir "tarihi bozma, tarihi saptırma" (deformation historique) konusu yapan ilk şahsiyet olan Nazım Hikmet,16 Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nın önsözünde bu destanı yazmasındaki amacının, Şeyh Bedreddin'i İlahiyat Fakültesi müderrisi olan M. Şerefeddin Yaltkaya'nın kaleminden kurtarmak olduğunu söyler.17 Buna karşılık Şeyh Bedreddin'i "sol ideoloji tarafından çalınmış olarak gören ve onun solun elinden geri alınması gerektiğini işleyen";18 ve "onun kasden gösterildiği gibi materyalist ve batınî bir kişi olmadığını tam tersine onun tamamen sünnî/merkezî İslam'a bağlı bir âlim ve mutasavvıf olduğunu" savunan makaleler19 yayınlanmıştır.

On beşinci yüzyılın başlarında, Ankara Savaşı bozgunuyla yeniden başa dönen Osmanlı Devleti, bir taraftan ikinci kuruluş için iç savaşlar yaparken diğer taraftan köklü etnik ve kültürel problemlerle karşı karşıya kalmıştı. Büyük halk kitleleri yoksullukla mücadele etmekteydi. Özellikle Şeyh Bedreddin'in yaşadığı bölge olan Trakya ve Ege'de, İslam'ın, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin uç yorumlarının mozayiğinden oluşan heretik bir inanç yapısı egemen olmuştu. İşte Şeyh Bedreddin, özellikle siyasi tercihinin günün birinde kendisini idama götüreceğinden habersiz, bu kaotik yapılanmanın merkezinde siyasi, sosyal ve dinî çerçevede oldukça önemli ve yönlendirici roller üstlenir.

Her tarihî olay büyük ölçüde arka planının ürünüdür. Dolayısıyla, bütün olayların temel motivasyonları arka planlarında saklıdır ve bunların sağlıklı çözümleri, hiç şüphesiz, dış dünyaları da ihmal edilmeksizin, arka planlarının doğru anlaşılmalarına bağlıdır. Bu genel tarih usûlü ilkesi, özellikle böyle karmaşık hale gelen olaylarda, olmayınca olmaz bir önem kazanmaktadır. Bundan dolayı Şeyh Bedreddin olayını, gerçeğine en yakın şekilde ortaya koyabilme gayreti için, öyle görünüyor ki, makalemizin sınırlarını zorlayacak oranda, bir arka plana ihtiyacımız bulunmaktadır. Çünkü Şeyh Bedreddin olayı gününden daha fazla dünü ile bağlantılıdır ve özellikle idam edilmesi gününün değil dününün sonucudur.

I. Arka Plan

1. Siyasal Tablo

1402 Temmuzu'nda Ankara Savaşı'ndan hemen sonra ortaya çıkan durum, gelecek karanlık günlerin ayak sesleri gibiydi. Timur'a karşı başarısız ve gereksiz bir savaşa, sadece kendi kanaatiyle aceleci davranıp karar veren Sultan Bâyezid'in yenilgisi, yaklaşık yüzyıllık bir dönemi yeniden başa döndürmüştü. Muhtemeldir ki, Timur'un bu seferi, Irak ve Mısır ile bağlantı hattını, çok etkili olmaya başlayan Bâyezid'e karşı, emniyet altına alma girişimi çerçevesinde tamamen stratejik idi. Ayrıca, Timur'un savaştan sonra Avrupa'ya ve Galata'ya elçiler göndermesi ve FransaKralı VI. Charles'e yazdığı bir mektubunda "Hıristiyanları ezen" Bâyezid'i yendiğini müjdeleyerek ticari ayrıcalıklar istemesi"20 bu savaşta Avrupa devletlerinin ve Bizans'ın da rolü olduğunu düşündürmektedir. Musa Çelebi'nin Edirne'de halka yaptığı bir konuşmasında, "İskitleri, İranlıları ve diğer milletleri bizim üzerimize sevkedenler Bizanslılar, İstanbul'da hüküm süren imparatorlardan başkaları değildir."21 sözleri de bu düşünceyi güçlendirmektedir. Ve, herhalde Timur, Anadolu'yu fetih ve istila etmeyi düşünmüyordu. Eğer bunu isteseydi, Bâyezid'in oğullarının, babalarının topraklarında, kendisine itaat etmeleri şartıyla hüküm sürmelerine müsaade etmezdi. Gelibolulu Mustafa Âlî, Timur'un Anadolu'da kalmasının kendisi açısından mümkün olmadığını ve bunun için Anadolu'yu istila etmeden terk ettiğini söyleyerek şu değerlendirmeyi yapar:

" Zira ki, Timur kendüsi bizzat milk-i dü-vümde sabit-kadem olmak muhal idi. Hind ü Sind ve İran u Turan'da 'alâka-i kesîresi olan şehriyâr bu makûle mesâfe-i ba'idede mütemekkin olmak, bir neticesi yok hayal idi. Farazâ ki, evladından birisini alıkosa, yanına vâfir asker virüb "Milk-i Rûm'ı zabt eyle" dise, mümkinü'l-husûl olmayacağını bilürdi."22

A.D. Alderson, Fisher ve Gibbons gibi bazı Batılı Osmanlı araştırmacılarına göre, Bâyezid her ne kadar görünüşte Timur tarafından tahttan düşürülmüş ise de gerçekte, daha önce savaş alanında kendi halkı tarafından fiilen tahttan indirilmişti. Zira evvela, devlete haraç veren kabilelerden "Kara Tatarlar" düşman tarafına geçtiler ve bunları "Anadolu Sipahileri" takip etti. Daha sonra Sırp uyruklular savaş alanını terk ettiler. Sanki bunlar yetmiyormuş gibi, Vezir-i Azam Çandarlı Ali Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Çelebi Mehmet'in Amasya'ya çekildiği sırada, veliaht Süleyman Çelebi ile Bursa'ya kaçtılar.23

Burada ilginç bir durum da, Bâyezid'i esaretten kurtarmak için ne bir gayret sarf edilmiş ne de onu hürriyetine kavuşturmak için bir müzakere yapılmıştı. Ama gerçek şu ki, Bâyezid'in oğulları ve halkı, onu yüzüstü bırakmışlardı. Hiç arayanı soranı olmadı.24 Giese'nin neşrettiği Anonim Tevârih-i Âl-i Osman'da şu kayıt oldukça mânidardır: "Timur Han... umardı kim Yıldırım Han'ın oğullarından bir biri gele veyahud vezirlerinden bir biri gele, bir sebeb ola, Yıldırım Han'ı koyuvire. Hiç bir kimse mukayyed olup anmadılar, gelmediler."25 Gelibolu'lu Mustafa Âlî, şehzadelerin babalarını arayıp sormamalarının sebebini şöyle nakleder: "Şehzâdegân ise, âteş-i celâl-i iştigâl ile istikbalden havf iderdi. 'Mekr ile inkıtâ-'ı nesl-i Osmâniyân mühimmâtına iştigal ide' diyu mihnet ü elem çekerlerdi. Ol sebebden cenâb-ı Timur'a müracaatları ve irsal'i tuhaf u hedâyâ ile 'arz-ı hulûs ve ammâ mutâbaatları müyesser olmamış idi."26

Bâyezid'in altı oğlu olup bunlardan Ertuğrul27 daha önceden vefat etmiş,28 diğer beş oğlu ise Ankara Savaşı'nda hazır bulunmuşlardı. Babalarının intiharı29 ile aralarındaki taht kavgası meşruiyyet kazanan, şehzâdeler büyükten küçüğe olmak üzere: Süleyman, İsa, Mehmet, Musa ve Mustafa idiler.

Oğullarının en küçüğü olan Mustafa bazı kaynaklarımıza göre savaş sonunda kayboldu30 ve tüm aramalara rağmen bulunamadı, bir kısım kaynaklarımıza göre ise, Timur Mustafa Çelebi'yi beraberinde Semerkand'a götürmüştür.31 Timur büyük bir ihtimalle, Osmanlı ülkesini istila etmek yerine, kendisinin hakimiyetini tanıyan, küçülmüş birkaç Osmanlı Beyliği bırakmak istiyordu. Bu nedenle, Yıldırım Bâyezid zamanında büyük ölçüde birliği tamamlanmış olan Anadolu topraklarını yeniden eski Anadolu beylerine verdi. Geriye kalan Osmanlı ülkesini de, kendi hakimiyetini tanımaları şartıyla, Bâyezid'in dört oğlu arasında taksim etti. Bu taksime göre, Rumeli toprakları Süleyman'a, Balıkesir bölgesi İsa'ya, Bursa bölgesi Musa'ya ve Amasya bölgesi de Mehmet Çelebi'ye bırakılmıştı. "Fetret Devri" olarak anılacak olan, on bir yıllık siyasi ve toplumsal buhran, kargaşa ve belirsizlik dönemi başlıyordu. Tahta geçme sistem olarak şehzadelerden "her biri için boş" olarak tanımlanmıştı ve onların en güçlü olanı tahtın sahibi olacaktı. Diğerleri ise "kardeşlerin hal'i uygulaması"na göre ölüme katlanacaklardı. Bu durum "hukûkî sultan" ile "fiilî sultan" arasında ayırım yapma imkanını asla vermeyecek ve tahtı kim ele geçirirse, tahtın meşru sahibi de o olacaktı.

Şehzadeler arasında başlayan ve tarafları oldukça yıpratan mücadelelerde evvela, Çelebi Mehmet, kardeşi İsa Çelebi'yi ortadan kaldırarak Balıkesir'i kendi topraklarına kattı. İsa Çelebi Eskişehir'de bir hamamda yakalanarak boğuldu ve cesedi Bursa'ya getirilerek babasının yanına defnedildi. İkinci perde Musa Çelebi ile Emir Süleyman arasında geçti. Neşri'nin nakline göre, Musa Çelebi Karaman'da iken, Rumeli'de Eflak prensi Mircea/Mirça, Rumeli akıncısından oldukça tedirgin olmaları ve huzurları kaçması sebebiyle Musa Çelebi'yi Eflak iline davet ederek ona kızını vermeyi ve onu buraya 'bey' yapmayı ister. Bunun için Musa Çelebi'ye bir elçi gönderir. Musa Çelebi elçiyle görüştükten sonra "asıl maksud dahi buydu" diyerek hemen yola koyulur. Mirça, Musa Çelebi'yi çok büyük izzet ve ikramla karşılar, ona kızını verir ve Eflak'a bey ilan eder. Musa Çelebi hemen bir ordu kurarak Rumeli'ni zabt eder ve Emir Süleyman üzerine yürür. Evvela kardeşine yenilerek kaçan Musa Çelebi, sonunda, içki ve eğlence âlemlerine düşkün olan Emir Süleyman'ı İstanbul'a kaçarken yakalar ve boğdurtur.32 Emir Süleyman'ın cesedi de Bursa'ya getirilerek büyük babası Murat Hüdavendigar'ın yanına defnedilir.

Fetret Devri'nin üçüncü perdesi, geriye kalan iki kardeş, Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi arasında geçer. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman'ın hal'inden sonra Edirne'ye gelerek saltanat tahtına oturur (17 Şubat 1411). Adına para kestirir ve hutbe okutur. Sonra, daha önceki bütün ümerayı azlederek sancaklarını ellerinden alır ve yerlerine kendi adamlarını getirir. Âlî, Musa Çelebi'nin bu uygulamasını Rumeli emirlerine ihanet olarak değerlendirerek şöyle der: "Emek-dâr olan ümerây-ı sâhib-i kâr u bârın her birini yavrı şahin gibi ürkitdi. Zira ki, ol âna dek 'azl görmemişler idi. Ale'l-husûs nice hizmetleri mukâbelesinde ol yüzden ihânet ihtimâlin virmemişler idi."33

Musa Çelebi, azlettiği emirlerin yerlerine yaptığı yeni atamalar çerçevesinde Şeyh Bedreddin Mahmud'u da kazaskerliğe atadı.34 Daha sonra, ilkbaharla birlikte askerini çekip yeni fetihlere başlayarak, Pravadi, Muturni ve Köpri gibi bazı kaleleri fethetti. Karadeniz sahilindeki Tesalya'yı aldıktan sonra İstanbul'u muhasara etti.

Bu muhasara sonunda İstanbul'un Musa Çelebi'nin eline geçmesinden korkan İmparator Manuel, Mehmet Çelebi'ye haber göndererek davet etti. Mehmet Çelebi bu davet üzerine Bizans İmparatoru ile anlaşarak askeriyle beraber İstanbul'a geldi. Birkaç gün içinde Çatalca'nın kuzeybatısındaki İnceğiz köyünde Musa Çelebi ile yapılan savaşta yenilgiye uğradı. Ancak çarpışmalar bitmedi, neticede Rumeli emirlerinin Musa Çelebi'yi terkederek Mehmet Çelebi tarafına geçmeleriyle güç dengesi iyice bozuldu ve Musa Çelebi kardeşi ile baş edemeyeceğini anlayıp Bulgaristan'a gitmeye karar verdi. Ancak Sofya'nın güneyinde Çamurlu Derbend mevkiinde yapılan savaşta Musa Çelebi kesin yenilgiye uğradı ve kaçmak isterken35 yakalanarak 10 Temmuz 1413'de boğuldu. O'nun da kabri diğer kardeşleri gibi Bursa'da babasının türbesindedir. Musa Çelebi'nin ölümünden sonra yanında yer alan ileri gelen emirler cezalandırıldı. Ancak Şeyh Bedreddin ilmî kariyerinden dolayı affedilerek İznik'e sürgün edildi.

Musa Çelebi'nin de ortadan kaldırılmasından sonra, 31.07.1413 tarihinde müstakil olarak Osmanlı tahtına cülûs eden Mehmet Çelebi, hiç vakit kaybetmeden Osmanlı Devleti'ni Ankara Savaşı öncesi durumuna getirmek için harekete geçti. İlk olarak Anadolu harekâtına girişti. Mehmet Çelebi'nin devleti yeniden kurmasında Anadolu'ya öncelik vermesini P. Wittek şöyle değerlendirir: "Bu bölge aslî karakterini ve Türk-gazi ananelerini kaybetmemişti. Bu bölge genç Osmanlı Sultanı için milli şuur ve anane bakımından yeniden güç almak demekti. I. Mehmet Şarktaki eyaletinin cevheri olan bu öz değeri görebildi."36 P. Wittek'in bu değerlendirmesine saygı duymakla beraber, devletin en ciddi anlamda otorite ve toprak kaybının Anadolu'da olması, Mehmet Çelebi'ye devletin yeniden kurulmasında stratejik açıdan Anadolu'yu daha öncelikli olarak değerlendirmesini zorunlu kılmış olabilir. Ayrıca, Mehmet Çelebi'nin kardeşi Musa Çelebi'yi yenerek saltanatta yalnız kalmasında Bizans İmparatoru'nun, Eflak prenslerinin ve Rumeli emirlerinin destekleri de, kendisini, evvela Anadolu'ya harekete yönelten bir başka unsur olabilir.

Temelini Karaman Seferi'nin oluşturduğu Anadolu harekâtını başarıyla tamamlayıp, beylikleri büyük ölçüde yeniden otoritesi altına alan Mehmet Çelebi, Eflak voyvodasının isyanı üzerine Batı'ya yöneldi. Eflak üzerine varılınca, Eflak voyvodası isyanına pişman olup büyük hediye ve minnetlerle sulh istedi. Onun bu isteği kabul edilerek, Macaristan sınırları içinde bulunan Severin kalesi fethedildikten sonra Mehmet Çelebi Edirne'ye döndü. Daha sonra ikinci defa Anadolu harekâtına çıkan Çelebi Mehmet, Samsun'u aldıktan sonra Bursa'ya döndü. Bu sıralarda Düzmece Mustafa denilen Yıldırım Bâyezid'in oğlu Mustafa Çelebi, Selânik bölgesinde hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Mehmet Çelebi bu olayı bastırmak için Selânik'e gitmek üzere Serez'de bulunduğu sırada Şeyh Bedreddin olayı ortaya çıktı.

2. Kültürel Zemin ve İnanç Tablosu

Şeyh Bedreddin olayının doğru anlaşılabilmesi açısından, dönemin kültürel zemini ve inanç dokusunun, oldukça önemli olan farklılıklar göstermesinden dolayı, ülke geneli ve bölge özelinde olmak üzere ayrı ayrı ele alınması daha doğru olacaktır.

On dördüncü yüzyıl ve on beşinci yüzyılın ilk yarısı, genel olarak hem İslam dünyasının hem de Türk dünyasının ilmî ve fikrî duraklama içinde olduğu dönemdir. Bu genel duraklamaya rağmen Timur ve oğlu Şahruh zamanlarında ilmî faaliyetler ilerlemiş ve bu dönemin meyvesi olarak Sadeddin Teftezânî (v. 1390) ve Seyyid Şerif Cürcânî (v. 1413) gibi âlimlerin eserleri ve öğrencileri yıllarca Osmanlı medreselerinde etkili olmuşlardır. Bu dönemde, akıl ve rey geleneğinin daha etkili olduğu Orta Asya bölgesi, bilhassa Harezm, Horasan ve Mâverâünnehir felsefe, mantık, kelam, tasavvuf ve edebiyat alanlarında öne çıkmıştır. Nakil geleneğinin daha etkili olduğu Orta Doğu bölgesi ise, Kahire ve Şam başta olmak üzere tefsir, hadis, fıkıh, tarih, tasavvuf ve edebiyat sahalarında öne çıkmıştır.

Dönemin Anadolusu ise bu merkezlere nispeten biraz daha geriden geliyordu. Bu nedenle, OrhanGazi tarafından yaptırılan İznik medresesi, Mehmet Çelebi tarafından yaptırılan Bursa Sultaniye Medresesi gibi, Anadolu medreselerinde ihtisas yapmak isteyen âlimler Orta Asya, Kâhire ve Şam medreselerine gidiyorlardı. Davud-ı Kayserî, Şeyh Bedreddin, Ahmedî Kâhire'de, Muhsin-i Kayserî Şam'da, Kadızâde-i Rûmî Musa Horasan ve Maveraünnehir'de, Alaaddin-i Rûmî Semerkand'da ihtisas yapmışlardı.

Bu dönemin kültürel zemininde ve inanç dokusunda genel olarak "İlk Osmanlı Dönemi Türk Sûfiliği" diyebileceğimiz, "gazilik", "alplik/alperenlik, dervişlik" gibi kavramların, "ahilik", "fütüvvet" gibi kurumların taşıdığı değerlerin ve yönlendirmelerin toplum gündeminde medreselerden daha etkin şekilde yer aldığını görebiliyoruz. Ve yine bu dönemde Osmanlı toplumunun fikrî gündemini, medrese ulemâsından daha ziyade bu "sûfî" ulemânın elinde tuttuğunu görebiliyoruz. Bu iki grubun, daha sonraki yıllarda, zaman zaman sertleşen, zaman zaman yumuşayan, ama devamlı birbirleriyle mücadele içinde olduklarını göreceğiz.

Temellerini Selçuklu'da da gördüğümüz ve büyük ölçüde onların kültür mirası olarak Osmanlı'ya bıraktıkları ve ağırlıklı olarak "Türk motifleri" taşıyan "İlk Osmanlı dönemi Türk Sûfiliği"nin öğretilerinin, hem teorik hem de pratik olarak daha ilk Osmanlı sultanlarından itibaren benimsendiğini ve hatta teşvik edildiğini görüyoruz. Hatta bu anlayışın sadece kuruluş yıllarında değil, daha uzun yıllar özellikle devletin fetih politikasının motivasyonunda, âdeta resmî ideoloji gibi yer aldığını da gözlemliyoruz. 37 İlk Osmanlı sultanları hakkında kayıtların XIV. yüzyılın ilk yıllarına kadar giden şifâhî geleneğe kadar uzandığını söyleyen, Colin Imber, bir tarih yazısından daha ziyade coşkulu menkıbe türündeki hikayeler olarak tanımladığı -ilk Osmanlı kroniklerine istinaden- ilk Osmanlı gazilerinin fikrî temellerini şöyle değerlendirir:

"İlk Osmanlı gazileri gerçekten ihlaslı ve dindar kişilerdi. Ancak onların dinleri sünni İslam şeriatından daha ziyade, İslam'a sathi bir hayranlık şeklinde idi. Onlar, Hz. Muhammed (s.) 'in, rüyalarında ve hayallerinde bizzat kendini göstererek, özellikle kafirleri İslam'a davet etme konusunda elde edecekleri makamlarını, kendilerine takdim ettiğine inanıyorlardı."38

Yıldırım Bâyezid'den II. Murat dönemine kadar olan Osmanlı ilim adamlarından öne çıkan bir kısmının ağırlıklı bilimsel kimlikleri39 dönemin kültürel dokusu ve inanç tablosunun sufî karakteristiğinin açık ve net bir göstergesidir. Bu tablonun kimliğinden de açıkça anlaşılacağı gibi 15. yüzyılın başlarından itibaren tasavvuf cereyanlarının oldukça etkili biçimde yaygınlaştığı görülür. Bektaşîlik, Halvetîlik, Bayramîlik, Kadirîlik, Mevlevîlik vb. diğer tarîkatlar, dönemin hem devlet yönetiminde hem de toplum hayatında kalın çizgilerle yer almaktadır. Günümüz fikir hayatında dahi etkinlikleri çok güçlü bir şekilde devam eden, bu ilim ve gönül adamlarının kendi dönemlerindeki etkinlikleri herhalde daha az değildir. Tarikatların ve gönül adamlarının sunduğu, şeyh-mürid örgüsü ile topluma inen hoşgörü ağırlıklı değerler, hiç şüphesiz, Osmanlı toplumunun hem fikir dokusunu hem de sosyal yapısını derinden etkilemişlerdi. Öyleki, âdeta bir "şeyh" karizması oluşmuştu. Hatta mahalli bir şeyhin söylediklerinin, doğruluğuna ya da yanlışlığına bakılmaksızın, sadece itaat ediliyordu.

Osmanlı yönetimi bu olguyu iyi değerlendirerek, kendi varlığına tehlike teşkil etmediği sürece, bu, medreseli ve sufî ulemâyı destekledi. Çünkü bunlar, eğitimleri, yetişme tarzları ve Osmanlı saltanatına bakışları itibariyle, âdeta, kamuoyu üzerinde Osmanlı Hanedanı'nın meşruiyetinin ve devamlılığının garantisi gibiydiler. Ve yine bunların halk üzerindeki etkileri sebebiyle halk, yönetimi fazlaca sorgulamıyor ve böylece de ülkenin idaresi daha da kolaylaşıyordu. Ancak bu ilişkiyi zaman zaman bozan, devlet-ulemâ arasındaki bu zımnî sözleşmeye uymayan şeyhler ve dervişler de çıkıyordu. İşte Şeyh Bedreddin, ağırlıklı olarak, bu sözleşmeye uymayan tablonun ilginç bir örneğidir.

Olay bölgesinin yani Ege, Trakya ve kısmen de Balkanlar'ın kültürel zemin ve inanç dokusu yukarıda özetlemeye çalıştığımız çerçeveden farklıdır. Özellikle dini anlama ve yaşama açısından bu farklılık daha da artar ve belirginleşir. Fetret Dönemi süresince Balkanlar'daki ortodoks Hıristiyan prensleri, kendi çıkar hesapları çerçevesinde zaman zaman şehzadelerle, emirlerle ve mahalli şeyhlerle siyasi ilişkilere girmişlerdi. Öncelikli olarak siyasi olan bu ilişkiler her iki tarafın toplumları arasında kısmî de olsa bir yakınlaşmayla sonuçlandı. Bu yakınlaşmada en etkin görevi "dervişler" üstlenmişlerdi. Böylece, dinî bilgileri zayıf ve taklide dayalı olan halkın inanç dokusunda "derviş" ve "şeyh" karizması daha da belirleyici hale geldi. "Dervişler dayatmadan çok ikna yoluyla, doktrinde gözü pek özetlemelere giderek ve ibadette etkin bir bağdaştırmacılıkla Balkan halklarına nüfuz etmişlerdir. Bu halklar kendilerine kalıcı bir iç barış ve dinsel uzlaşma sağlayabileceklerini ileri süren Türklerle anlaşmaya hazırdı, çünkü onlar Balkanlar'a gelmeden önce bu konularda büyük sıkıntı içindeydiler."40 Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde olduğu gibi Ege, Trakya ve özellikle Balkanlar'da "sûfîlik, mistik bir ihtiyacın tatmininden ve basit bir tercih konusu olmaktan öte, bir hayat tarzına dönüşmüşlüğü gösteren sosyal"41 ve dinî bir gerçek oldu.

Dervişlerin, sûfîlerin ve şeyhlerin bu bölgeye taşıdıkları inanç tablosu, en belirgin özellikleri göz önüne alındığında, 'evrensel tasavvuf dini' olarak tanımlanabilir. İbn Arabî, Mevlâna Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş ve Yunus Emre gibi mutasavvıf ve gönül adamları İslâm'ı anlayışları ve yorumlarıyla bu evrenselliğin merkezinde yer alırlar. İbn Arabî'nin şu sözleri, hem bu evrensel tasavvuf dininin temel çerçevesini hem de onun bu dine katkılarını ortaya koyması bakımından önemli bir örnek teşkil eder.

"Yahudinin ve Hıristiyanın bütün inandıklarına ve hakikatın onların dinlerinde vahyedilmiş kitaplarında bulunan her parçasına, kendi vahyedilmiş kitabıma inandığım gibi inanıyorum. İşin doğrusu benim kitabım onların kitaplarını ve benim dinim onların dinini içeriyor. Dolayısıyla onların dini ve kitabı benim kitabımda ve benim dinimde zımnen mevcuttur... Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım. Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık; o artık ceylanlar için bir çayır, keşişler için bir manastır, putlar için bir mabet, hacı için bir Kâbe, Tevrat levhaları ve Kur'an kitabıdır. Ben aşk dinini vazediyorum ve hangi yöne yönelirse yönelsin bu din benim dinim ve imanımdır."42

Mevlânâ Celâleddin Rumî'nin cenaze merasiminde hazır bulunanların ağıtları ve söyledikleri, Mevlânâ'nın bu evrensel tasavvuf dinindeki yerini ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Ahmet Eflâkî bunları şu şekilde nakleder:

"Cenazeyi dışarı çıkardılar.Büyük kıyamete benzer bir kıyamet koptu. Herkes ağlıyordu. Erkekler çıplaktılar, feryat ederek elbiselerini yırtarak gidiyorlardı. Hıristiyanlardan, Yahudilerden, Araplardan, Türklerden vs.'den bütün milletler, bütün din ve devlet sahipleri hazır bulunuyorlardı. Her biri kendi âdetleri veçhile kitapları ellerinde önden gidiyorlar, Zebur'dan, Tevrat'tan, İncil'den âyetler okuyor ve hepsi de feryat ediyordu.Büyük bir karışıklık oldu, papaz ve kiliselerin diğer büyükleri çağrılıp onlara: 'Bu olayın sizinle ne ilgisi vardır, bu din padişahı bizim başbuğumuz, imamımız ve rehberimizdir,' dediler. Onlar da: 'Biz Musa'nın, İsa'nın ve bütün peygamberlerin gerçekliklerini onun açık sözlerinden anladık ve kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin tabiat ve hareketlerini onda gördük. Siz Müslümanlar, Mevlâna'yı nasıl devrinin Muhammed'i olarak tanıyorsanız, biz de onu zamanın Musa'sı ve İsa'sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun muhibbi iseniz, biz de bin şu kadar misli daha onun kulu ve müridiyiz. Nitekim kendisi buyurmuştur: Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler. Biz, bir perdeden yüzlerce ses çıkaran bir neyiz. Mevlânâ'nın zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara inayette bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi, bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır." dediler.43

Osmanlı döneminde özellikle ordu içerisinde gelişen ve güçlenen Bektaşiler, Hıristiyanlarlar, Yahudiler ve diğer gayrimüslimlerle yakın ilişkiler kurarlar. "Onları İslam'a döndürmek kuşkusuz amaçları arasındadır ama, çoğu zaman İslam'a şeklen bağlanmayı zorunlu kılmadan dinler üstü bir anlayışla mistik temaslara öncelik verirler. Bu duruma imparatorluğun son dönemlerine kadar gayrimüslim kaynaklar tanıklık ederler: Bektaşîler karma ibadet yerlerini, ritüellerin birbirine karışmasını destekler; saflarına Hıristiyanları kabul ederler, rahiplerle düzenli temas halindedirler ve kimi zaman açıkça evrenselci nitelik taşıyan tüzükler hazırlarlar. Örneğin tarikatın bir kuralına göre: "Gerçek Bektaşî hangi dinde olursa olsun her insana saygı gösterir, onu sevgili kardeşi sayar. Hiçbir dini reddetmez, hepsine saygı gösterir. Hiçbir kutsal kitabı, ahirete ilişkin hiçbir öğretiyi mahkum etmez."44

Dinler üstü bu evrensel inanç çerçevesinin oluşmasında ve yaygınlaşmasında Yunus Emre'nin de önemli katkıları olmuştur. Onun bu evrensel inanç çizgilerini öne çıkaran dizelerinden birkaç tanesi şöyledir:

"Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan/Şer'in evliyâsıysa hakıykatte âsıdur."45 "Sorun bana aklı eren gönül mü yiğ Kâbe mi yiğ/Ben ayduram gönül yiğdir gönüldedür Hak durağı."46 "Gökde Peygamber ile mi'râcı kılan benem/Ashâb-ı Suffa'yıla yalıncak olan benem./Mûsa Peygamber ile binbir kelime kıldum/İsâ Peygamber ile göklere çıkan benem."47 "Mûsa agdugı Tur'ı yoksa Beytü'l-ma'mûr'ı/İsrâfil çalan sûrı cümle vücudda bulduk./Tevrât ile İncil'i Furkan ile Zebûr'ı/Bunlardagı beyanı cümle vücudda bulduk."48 "Mûsa oldum Tûr'a vardum koç oldum kurbana geldüm/Ali olup kılıç saldum meydana güreşe geldüm/Deniz kenarında ova kuyuda işleyen kova/İsâ'nun agzunda duâ oldum bile işe geldüm."49

Temellerini on üçüncü yüzyılda oluşturan bu evrensel sûfî kabulleri, on dördüncü yüzyıla düşünce planında gelişerek, yayıldığı alan itibariyle de genişleyerek girdi. On beşinci yüzyılın başlarında bölgenin inanç coğrafyasına hakim unsur haline geldi. Dolayısıyla, Hıristiyanlık ve Yahudilik'e kapısı açık heteredoks bir İslam yorumunun belirlediği bu dinler üstü kimlik, Şeyh Bedreddin'e mürid olan ve ona destek veren geniş halk kitlelerinin en belirgin özelliği oldu. Hatta bu kitlelerin bir kısmının hareket manivelası oldu.

Fetret Dönemi mücadelelerinin yer aldığı siyasi-coğrafyanın inanç dokusu, aynı zamanda Osmanlı toplumundaki zıt eğilimleri de açığa çıkarmıştır. Öyle ki, Şehzâde Süleyman'ın Trakya'da temellenen iktidarı daha fazla Rumelili görünümündedir ve Çandarlı âilesinin desteğine sahiptir. Hıristiyan komşuları ile yaptığı ittifak onu rahatlatmaktadır. Keyif ehli Süleyman "yarı-kafir" olarak görülmektedir. Mehmet Çelebi'nin Anadolu niteliği daha baskındır ve Arnavut Bayezid Paşa'nın desteğine sahiptir. Devletin bütünlüğünü yeniden kurmayı hedeflemiştir. Ehl-i Sünnet çizgisini sıkı sıkıya korumuştur. Musa'ya gelince, Rumeli uç beyliklerinin savaşçı ve heterodoks insanlarını benimsemiş gibidir. Taraftarları Tuna boylarının Türkleridir. Çevresine Bektaşi yorumunu benimseyen Mihaloğulları gibi doktrin açısından konumları tartışmalı eski ailelerin temsilcilerini toplar. Balkanlar'daki Mircea ve Anadolu'daki İsfendiyar müttefiklerindendir.50

Şehzâdeler arası mücadelelerde Musa Çelebi'nin dayandığı siyasi coğrafya ve bu coğrafyanın inanç yapısı, bir taraftan bu bölge insanının Şeyh Bedreddin'e sahip çıkmasını ve ona destek vermesini açıklamada önem ifade eder. Diğer taraftan da Şeyh Bedreddin'in Mehmet Çelebi tarafından idam edilmesinde oldukça düşündürücü ve açıklayıcı bir rol üstlenir. Öyle ki, Şeyh Bedreddin'in yanında yer alanlarla karşısında duranların gerekçeleri önemli oranda aynıdır. Bu çelişik olgu, belki de, taraflardan en azından birinin gerçek niyetinin görünenle aynı olmadığını ortaya koyması bakımından ayrıca önem kazanır.

II. Şeyh Bedreddin'in Hayatı Doğumu ve Ailesi

Tam adı, Mevlânâ Şeyh Bedreddin Mahmut bin İsrâil b. Abdü'l-Aziz olan51 Bedreddin Mahmut bugün Yunanistan sınırlarında kalan Simavna'da doğmuştur. Doğum tarihi ile ilgili verilen bilgiler birbirini tutmaz. Torunu Halil b. İsmail52 ve H. J. Kısslıng, Bedreddin Mahmut'un doğum tarihinin 1358-1359 olduğunu ifade ederken,53 Şerafettin Yaltkaya, 1368 olabileceğini söyler.54 Babası, Abdü'l-Aziz'in oğlu İsrâil, annesi ise Grek kökenli bir Hıristiyan iken sonradan Müslüman olan Melek Hatun'dur. Halil b. İsmail, Mecdî Mehmet Efendi, İ. Hakkı Uzunçarşılı ve Bezmi Nusret Kaygusuz Şeyh'in ecdadını Selçuklulara dayayarak, III. Alaaddin Keykubad'ın (1293-1307) yeğeni olduğunu söylerler.55 Halil b. İsmail'in Menâkıbnâme'sinden kaynaklandığı anlaşılan bu bağın doğruluğunu ihtiyatla karşılamak gerekir. Nitekim, Ş. Yaltkaya, İ. H. Uzunçarşılı, O. Şaik Gökyay ve A. Yaşar Ocak Halil b. İsmail'in rivayetine güvenerek Şeyh'in ecdadını Selçuklulara bağlamanın doğru olmadığını ve muhtemelen bu bağlantının siyasi amaçlarla sonradan uydurulmuş olabileceğini söylerler.

Babasının mesleğinden dolayı "Simavna kadısı Oğlu" diye şöhret bulmuş olmasına rağmen, babasının56 "kadı" olduğu hususu da ihtilaflıdır. Dönemi anlatan kaynaklarımızın çoğunda "Simavna kadısı oğlu" şeklinde verilmekle, babasının kadı olduğu kabullenilmiştir. Mecdî Efendi de özellikle, Simavna kalesinin Şeyh Bedreddin'in babası elinde fetholunduğunu ve O'nun Simavna bölgesine önce "vali" sonra da "kadı" olarak tayin edildiğini ifade eder.57 Orhan Şaik Gökyay ise, Şeyh'in babasının "kadı" olmadığını, Dimetoka ve çevresini fethe giden Hacı İlbey'in yanındaki "gazi"lerden biri olduğunu ve bir istinsah veya telaffuz hatası sonucu "kadı" şekline dönüştüğünü ileri sürer. Ayrıca H. J. Kısslıng de, Şeyh'i anlatırken, "Kadı Gazi İsrail'in en büyük oğlu" şeklinde vermek suretiyle, babasının hem "kadı" hem de "gazi" olduğunu ifade eder.58

Eğitimi

Edirne'nin 1361 baharında Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra, ailesi buraya yerleşen Bedreddin'in çok yönlü bir tahsil hayatı vardır. İlk tahsiline babasının yanında başlamış ve ilk dinî ve hukûkî bilgileri babasından öğrenmiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, bu ilk bilgileri ile birlikte daha sonraları bir hukukçu olarak temayüz etmesini sağlayan ilk yönelimlerini de babasından almıştır. Annesi Melek Hatun'un bir Hıristiyan mühtedisi olması ilk tahsili sırasında Hıristiyanlık dinini öğrenmiş olmasını kuvvetle muhtemel kılmaktadır. Ayrıca Şeyh'in eşinin ve Menâkıbnâme'nin yazarı torunu Halil'in annesi yani oğlu İsmail'in eşi olan gelininin de Hıristiyan mühtedisi olmaları, daha sonraki yıllarında da Hıristiyanlık bilgilerinden pek uzak kalmadığını ifade etmesi bakımından önem arzeder. Bedreddin Mahmut'un daha sonra Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara sempati ile bakmasını annesi sağlamış olabilir. Ayrıca Grekçeyi bilmesini de annesine borçlu olmalıdır.59

Edirne'den sonra sırasıyla Bursa, Konya, Kudüs, Kahire, Tebriz ve Kazvin onun için önemli birer eğitim merkezleri olmuştur. Mustafa Âlî'nin ceddi olduğunu söylediği Mevlânâ Şâhidî'den ve Molla Yusuf'tan dersler okuduktan sonra onun ölümü üzerine yirmi yaşlarında iken Bursa'ya gelmiştir. Burada Koca Efendi olarak bilinen Bursa kadısı Şeyh Mahmud'dan, ilerde çok iyi bir matematik ve astroloji bilgini olacak olan ve Kadızâde-i Rûmî olarak bilinen Şeyh Mahmud'un oğlu Musa Çelebi ile birlikte dersler aldı. "Molla Şemseddin Fenârî gibi ünlü müderrisler aracılığı ile İbn Arabî'nin etkisinin sürdüğü bu kentte Bedreddin, takipçisi olduğunu sonradan açıkça ifade edeceği Endülüslü büyük sufinin sistemini tanımış olmalıdır."60

Daha sonra hocasının tavsiyesi ile Konya'ya giden Bedreddin 1381 yılına kadar burada Mevlânâ Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri okudu. Mevlâna Feyzullah Menâkıbnâme'ye göre Sadeddin Teftazânî'nin; Taşköprülüzâde'ye göre de Fazlullah-ı Hurûfî'nin talebesidir. Eğer bu sonuncunun talebesi olduğu doğru ise böylelikle Şeyh Bedreddin'in hurufîlikle ilk tanışmasının ve ilk bilgilerinin de kaynağı ortaya çıkmış olur. Menâkıbnâme bu konuda bilgi vermez. M. Balıvet, Halil b. İsmail'in bu suskunluğunu, Osmanlı sarayının iyi gözle bakmadığı çevrelerle dedesinin sürdürmüş olabileceği ilişkiye sansür olarak yorumlanabileceğini söyler.61 Aynı yıl Kudüs'e giderek İbnü'l-Askalânî'den bir müddet hadis dersleri aldıktan sonra Memluk Sultanı el-Melikü'z-Zâhir Seyfeddin Berkuk'un (1382-1399) saltanatı döneminde Kahire'ye geçti.

Kahire'de arkadaş olduğu meşhur âlim Seyyid Şerif el-Cürcânî ile birlikte Mübârek Şah el-Mantıkî'den ilâhiyat, felsefe ve mantık dersleri alarak yüksek tahsilini tamamladı. Buraya gelmesinden yaklaşık iki yıl sonra 1383'te Mübarek Şah ile birlikte hac için Mekke'ye giden Bedreddin, hac dönüşünde Memluk Sultanı Berkuk'un daveti üzerine oğlu Ferec'e hocalık yapmak üzere saraya girdi.62 Arap kaynaklarında Devletü'l-Etrak/Türk Devleti olarak adlandırılan Burcî Memlukların ilk hükümdarı olan Sultan Berkuk'un, genelde ilim adamlarını seven ve koruyan bir kimliğe sahip olmasının yanında Türkçe konuşanları sistemli bir şekilde desteklediği de ifade edilmektedir.63 Şeyh Bedreddin Berkuk'un sarayında hayatının akışında ve düşüncelerinde çok köklü değişikliklere sebep olacak olan Sultan Berkuk'un hocası meşhur mutasavvıf Ahlatlı/Darendeli Şeyh Seyyid Hüseyin ile tanıştı.64 Bedreddin, önceleri tasavvufa karşı olduğu halde65 Türkçe konuşan Ahlatlı Şeyh Hüseyin'den etkilenerek ona intisab etti. Sultan Berkuk, Şeyh Ahlatî ile Şeyh Bedreddin'i iki kız kardeş ile evlendirmek suretiyle aralarındaki bu dostluk ve intisabı güçlendirdi.66 Başlangıçta Ahlatî için sadece bir mürid olan Bedreddin çile günlerini başarıyla tamamlar. Ahlatî Bedreddin'deki cevheri kısa zamanda keşfederek Tebriz yolculuğunda önce ona halifesi olmasını teklif eder. Burada kendisi gibi ilim tahsili için İslam dünyasından Kahire'ye gelen birçok kişiyle de tanışma ve sohbet imkanını bulan Bedreddin artık dönemin bilim adamları arasında tanınmaya ve meşhur olmaya başlamıştır.

Kahire'den muhtemelen 1402-1403 yıllarında Şeyh Hüseyin Ahlatî'nin tavsiyesi ile Tebriz'e gitti. Ahlatî Bedreddin'in Hurûfîliğin ana merkezi olan Tebriz'de hurûfî çevrelerle temas sağlamasını, onlardan etkilenmesini, tasavvuf telakkilerini bu doğrultuda geliştirip kökleştirmesini istiyordu. Nitekim Bedreddin de, Vahdet-i Vücud telakkisini, Tebriz'deki Hallâc-ı Mansur geleneğine bağlı Hurûfî çevresinde panteist bir doğrultuda iyice pekiştirme imkanı bulmuştu.67 Ankara Savaşı'ndan sonra, 1403 baharında, Tebriz'e dönen Timur'un huzurunda yapılan tartışmalarda Timur'un takdirini kazanmış ve hatta Timur ona kendisiyle beraber İç Asya'ya gitmeyi teklif etmiş fakat Bedreddin bunu kabul etmemiştir.68 Bu seyahat esnasında Kazvin'e de uğrayan Bedreddin burada Bâtınî akîdesiyle dolgun olarak69 tekrar Kahire'ye dönmüştür.

Kahire'ye dönüşünden kısa bir süre sonra Bedreddin'i halifesi seçen Ahlatî, onun kendisinden sonra kendi makamına geçmesini de vasiyet eder. Şeyhinin rehberliğinde günlerini geçirirken, Ahlatlı Hüseyin'in ölümü üzerine,70 daha önce yapılan vasiyet gereği, onun makamına geçer71 ve şeyhlerin şeyhi olur. Ancak kısa sürede bu seçime muhalefet eden diğer şeyhlerle arası açılır. Hem artık Mısır'ın siyasi ve ekonomik istikrarı da iyice bozulmuştur. Şehzade iken öğrencisi olan Sultan Ferec kardeşleri ile girdiği mücadelede Suriye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Bütün bunlar Bedreddin'in Mısır'dan ayrılışını çabuklaştırmış olabilir.72

Şeyh Bedreddin altı ay73 sonra Edirne'ye dönmeye karar verir. Dönüş yolunda güzergahı olan Kudüs ve Şam'da kalmadan Halep'e gelir. Menâkıbnâme'ye göre, Halep'te bin dolayında Türkmen tarafından karşılanmasını74 M. Balıvet, Şeyh'in Babâî havası taşıdığına delil gösterir ve şöyle der: "O dönemde hem âlim hem ortodoks sûfî tipi aynı kişide toplanabiliyor, kitlelere seslenebilen halk dervişi tipiyle de örtüşebiliyordu."75 Haleplilerin orada yerleşme ısrarlarını kabul etmeyen Şeyh Halep'ten Konya'ya geldiğinde Menâkıbnâme'ye göre Karaman Bey'i Şeyh'e mürid olur. Yine Menâkıbnâme'nin verdiği bilgilere göre, Konya'da Şeyh'in, Hacı Bayram Velî'nin müridi olan Kayserili Şeyh Hamîd-i Velî ile bağlantı kurmasını,76 M. Balıvet bu defa da Şeyh ile Bayramiyye tarikatı arasında kurulan ilk bağlar olarak değerlendirir.77

Konya'dan Edirne'ye dönerken, Aydıneli'ne gelir. Bu bölge Şeyh Bedreddin'in bundan sonraki hayatında çok önemli rol oynayacaktır. İsyan olaylarının merkezinde yer alan Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in merkezleri bu bölgedir. Şeyh Tire'ye uğrar ve burada Dede Sultan diye anılan Börklüce Mustafa ile tanışır. Şeyh Tire'de iken İzmiroğlu Cüneyd'in daveti üzerine İzmir'e gelir ve Cüneyd kendisine mürid olur. Bu intisab, Cüneyd'in Aydıneli'nin Osmanlı'ya tekrar bağlanmaması için gösterdiği direnç göz önüne alındığında ileride Şeyh Bedreddin'in durumunu zora sokan önemli gelişmelerden biri olacaktır. Şeyh İzmir'de iken Sakız adasının Hıristiyan yöneticisinin daveti üzerine Sakız'a giderek, adanın yöneticisinin Müslüman olması ve müridleri arasına katılması ve ayrıca ada halkın bir kısmının da gizlice Müslüman olmaları ile sonuçlanan görüşmeler yapar.78 Bu görüşmeler Şeyh'in Hıristiyanlar üzerindeki doğrudan etkinliğini ortaya koyması bakımından ayrıca önemlidir. Buradan İzmir yoluyla geçtiği Kütahya'da Yahudilik'ten dönme79 Torlak Kemal ile tanışır. Kütahya'dan da Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne'ye gelir ve hanımının ölümü üzerine, halktan kendisini çekerek yedi yıl sürecek münzevî bir hayata başlar.80 Makalemizin sınırlarını fazla zorlamamak için, Şeyh'in bundan sonraki hayat serüvenini, siyasi faaliyetlerinin anlatımına paralel olarak aktarmaya çalışacağız.

Bu uzun ve renkli eğitim sürecinin sonunda yeniden Edirne'ye döndüğünde artık Şeyh Bedreddin farklı ve de ayrıcalıklı bir âlimdir. Ansiklopedik bir bilim adamı olarak, fıkıh, tasavvuf ve felsefe alanlarında öne çıkan bilimsel fotoğrafının arkasında çok yönlü bir kimlik gizlemektedir.

Eserlerine gelince, hem zâhiri hem de bâtıni ilimlerde seçkin bir yere sahip olan Şeyh'in birçok eser yazdığı rivayet edilir. Bursalı Mehmet Tahir'in sayısını 38 olarak belirttiği81 eserlerin birçoğunun nüshaları bugün yoktur. Onun mevcut olan bütün eserlerinin ve muhtelif dönemlerde bunlara yazılmış şerhlerin, bulundukları kütüphanelerle birlikte listesi Hamit Er'in hazırladığı M. Şerefeddin Yaltkaya, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin adlı latin alfabesine çeviride yer almaktadır.82 Bedreddin'in kütüphanelerimizde yazma ve matbu olarak bulunan fıkıh, tasavvuf, tefsir ve gramer ile ilgili eserlerinin tamamını burada zikretmek makalemizin sınırlarını zorladığı için burada sadece meşhur olan birkaç eseriyle yetineceğiz.

Letâifü'l-İşârât, fıkıh alanındaki ilk eseri olup, el yazmasıdır. Şeyh Bedreddin'in fıkhî meselelere olan vukûfiyeti bakımından önem taşıyan bu eseri, içindeki ictihadlardan dolayı hem tenkitlere hem de takdirlere muhatap olmuştur. Kitabü't-Teshîl, Letâifü'l-1şârât'ının daha kolay anlaşılması için ona şerh olarak yazmıştır. El yazması olarak duran bu esere 1413 yılında Edirne'de kazasker iken başlamış ve 1415 yılında İznik'te göz altında iken tamamlamıştır.83 Câmi'u'l-Fusûleyn, Edirne'de kazasker iken yazdığı bu meşhur eseri, muhâkemat usûlüyle ilgilidir. Ölümünden sonra bile birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı medreselerinde okutulmuştur. Birçok yazma nüshaları bulunan bu eser 1300 yılında Mısır'da basılmıştır. Vâridât, müellifin tasavvufla ilgili en meşhur eseridir. Şeyh Bedreddin'in felsefî, kelâmî ve tasavvufî konularda yoğun tartışmalarla bırakan bu eseridir. El yazması olarak duran bu eserin birçok Türkçe tercümesi yapılmış olup, Bilal Dindar tarafından da Sayh Badr al-Din et ses Waridat adı altında doktora tezi olarak çalışılmıştır. Füsûsu'l-Hikem Haşiyesi, tasavvufa ait olan bu eseri de basılmamış, el yazması olarak durmaktadır.

III. Şeyh Bedreddin'in Siyasi Faaliyetleri

Şehzadelerin taht mücadeleleri sırasında, Musa Çelebi kardeşi Süleyman'ı ortadan kaldırıp Edirne'ye gelince, kardeşinin üst düzey bürokratlarını azlederek, yerlerine kendi adamlarını atar. Bu atamaların en önemlilerinden biri de, Şeyh Bedreddin'in, Musa Çelebi'nin ısrarı84 ve hatta mecbur tutması ile85 1411'de86 kazaskerlik görevini kabul etmesidir.

Kendisini aktif siyasi hayata sokan bu görevine ancak iki yıl,87 Mehmet Çelebi'nin Musa Çelebi'yi ortadan kaldırmasına kadar, devam edebilen Şeyh Bedreddin, Mehmet Çelebi tarafından diğer bürokratlar gibi cezalandırılmayıp, "dinî ilimleri ve dinî hakikatleri yaymak ve isteyenleri irşad göreviyle"88 ve ayda bin akçe maaş ihsanıyla, ailesiyle beraber 1413'de İznik'e gönderilerek burada ikamete mecbur edilir.

İznik'te eserlerini yazmakla meşgul iken Mısır'a davet edilen Bedreddin, Mehmet Çelebi'den Mısır'a ve hacca gitmek üzere izin ister fakat bu isteği kabul edilmez.89 Bu sıralarda, Kahire'den dönüş yolunda Tire'de tanıştığı ve kazasker iken kendine kethüda yaptığı Börklüce Mustafa, Aydın'da halkın ve ileri gelenlerin gözünü fesatlık bağları ile bağlayıp nice saf kimseleri hîle ve düzenle tuzağına düşürmüş, Aydın halkının zayıf yüreklilerini kendine bağlamıştı. Böylece üç binden fazla yaya ve atlı fesatçıya başbuğ olup, "iç mücadele sarsıntılarından henüz kurtulmuş olan Osmanlı Devleti'ni gafil avlayarak şeyhlikten şahlığa geçmek isteğiyle"90 isyana kalkıştığı haberi Şeyh Bedreddin'e ulaşınca, Şeyh bu işin sonunun felaket olacağını ve bu yüzden kendisinin sorguya çekilme ihtimalini de hesaba katıp kaçmaya kalkışır.91 Aynı sıralarda Şeyh'in yine Kahire dönüşünde Kütahya'da tanıştığı ve müridi olduğu Torlak Kemal, Manisa civarında Börklüce Mustafa gibi, iki bine yakın kişiyle dolaşarak halkı sapıklığa davet etmektedir.92

Bütün bu olayların birinci derecede kaynağı durumunda olan çağdaş Bizans tarihçisi Cenevizli Dukas şaşırtıcı şekilde Şeyh Bedreddin ve Torlak Kemal'den hiç bahsetmeden, Börklüce Mustafa'nın fikirleri ve isyanı ile ilgili kısmen de görgü şahidi olarak detaylı açıklamalar yapar. Aynı şekilde, Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış olan ve olayın birinci derecede önemli kaynaklarından Behçetü't-Tevârih'inde Şükrullah b. Şehabeddin de Şeyh Bedreddin'den hiç bahsetmeden Börklice Mustafa'nın isyanını anlatır.93 Dukas'a göre:

"Karaburun'da Perkliçia/Börklüce Mustafa adında, Sakız rahiplerinin Dede Sultan dedikleri, bir Türk köylüsü ortaya çıkmıştı ve, o kadınlardan başka her şeyin, yani yiyecek, giyecek, hayvanlar ve arazinin insanlar arasında müşterek olduğunu telkin ediyordu... Hıristiyanların Allah'a inanmadıklarını söyleyen kafirdir diyordu. Bu köylünün müridleri bir Hıristiyanla karşılaştıklarında ona gayet dostane davranıyorlar ve ona Allah tarafından gönderilmiş gibi hürmet ediyorlardı...Nihayet etrafına birçok Hıristiyan ve Müslüman toplayarak altı bin kişilik bir kuvvet ile Karaburun'da isyan etti. Çok çetin ve iki tarafın da çokça zayiat verdiği çarpışmalardan sonra Bayezid Paşa tarafından teslim alındı ve Ayasluğ'da çarmıha gerilerek öldürüldü."94

Osmanlı kroniklerinde genel olarak Börklüce Mustafa'nın 'peygamberlik iddiasıyla' ortaya çıktığı ve ortalığı yakıp yıkıp, yağmalayarak isyan ettiği düşüncesi öne çıkar.95 Bayezid Paşa daha sonra o sırada Manisa da bulunan Torlak Kemal üzerine yürüdü ve Torlak Kemal'i de yakalayıp astırdı.96

Muhtemelen 1416 Temmuzu'nda İznik'ten kaçan Şeyh Bedreddin, Kastamonu'ya gelip, Musa Çelebi'nin ve Cüneyd'in müttefiki olan, İsfendiyar Emirinden kendisini, Deşt-i Kıpçak olarak bilinen Tatar illerine, Şahruh'a göndermesini ister. Ancak İsfendiyar Bey, Mehmet Çelebi'den korkusundan Şeyh'in bu isteğine olumlu cevap veremez ve onu Kırım'a gönderir.97 Kardeşi Süleyman'a karşı savaştığı dönemde Musa Çelebi de Sinop'a sığınmış oradan da Eflak'a geçmişti. Bu sırada Eflak ile Boğdan arasında süren savaş yüzünden Kırım'a gitmekten vazgeçen Bedreddin, sonucu ne olursa olsun Edirne'ye dönmeye karar verir.98 Zağra'dan Silistre ve Dobruca'ya oradan da Deliorman'a gelen Şeyh'in, müridleri, kazasker iken tımar verdikleri ve iyiliğini görenler giderek artarak etrafında büyük kitleler oluşturur.99 Nihayet, bazı kötü niyetli fesatçılar Şeyh hazretlerine fesat edip, saltanat sevdasındadır diye, Sultan Mehmet Han'a şikayet ederler.100 Bunun üzerine Şeyh ve müridlerinin Edirne'ye yürüyüşünü komplaya yoran101 Sultan Mehmet, Şeyh Bedreddin üzerine de iki yüz askerle102 Bayezid Paşa'yı gönderir. Artık bu bölgede yani Deliorman'da fiilen isyan hareketi başlamıştır.

Ancak daha isyanın ilk safhasında Börklüce Mustafa'nın ve Torlak Kemal'in idam edildiklerini ve müridlerinin büyük bir yenilgiye uğratılarak dağıldıklarını duyan, Şeyh'in yanındakilerin bir kısmı dağılırlar. Bayezid Paşa Deliorman'a ulaşınca, kalan çok az insanla yapılan kısa bir çatışmadan sonra adamları dağılır ve Şeyh Bedreddin yakalanarak, bu sırada Serez'de bulunan Çelebi Mehmet'in yanına gönderilir.103 Dönemin ilk kaynaklarından Aşıkpaşaoğlu ile Neşrî'ye göre Şeyh Bedreddin bizzat kendi adamları tarafından yakalanarak Mehmet Çelebi'ye getirilmiştir.104

Sultan Çelebi Mehmet, Şeyh'in ilmine ve mütefekkir kişiliğine duyduğu saygıdan dolayı O'nun cezasını ulemânın vermesini istedi. Şeyh Bedreddin, dinî görüşlerinin şer'an suç unsuru taşıması ve devlete karşı ayaklanma ile suçlanıyordu. Bedreddin bu suçların ikisini de kabul etmedi. Düşüncelerinin İslam'a aykırı olmadığını, Sultan'a karşı ayaklanmadığını ve suçsuz olduğunu söyledi.

Divan-ı Hümâyûn'da yapılan yargılamada suçlamalar ve savunmalardan sonra,105 o sırada İran'dan yeni gelmiş Heratlı Mevlânâ Haydar isminde bir âlim, Şeyh Bedreddin'i dinî düşünceleri ile ilgili savunmasını beraatı için yeterli buldu ancak devlete karşı ayaklanma suçunu sabit bularak "şer'an katlinin helal malının haram" olduğuna hükmetti.

Menâkıbnâme'ye göre ise Mevlânâ Haydar Şeyh ile yaptığı görüşmeler sonucu onun ilminden etkilenmiş ve idam edilmeyip serbest bırakılmasını teklif etmiştir. Ancak Sultan'ı ve Bayezid Paşa ile Şeyh'e düşmanlık eden çevresindeki diğer münafıkları ikna etmeyi başaramamıştır. İdam kararını Şeyh'in eski dostlarından olan ama şimdi ona ihanet eden yine bir İran kökenli âlim Fahreddin-i Acemî vermiştir.106

Rivayetlere göre Şeyh Bedreddin'in kendisi de bu hükmü haklı bulmuştu. Hatta İbn Arabşah'ın nakline göre, Mehmet Çelebi, Şeyh'ten suçuyla ilgili hükmü bizzat kendisinin vermesini istemiş, Şeyh Bedreddin'de kendi idamına hükmetmişti.107 Serez pazarında bir dükkan önünde asılarak buraya defnedildi ve malları varislerine verildi (18 Aralık 1416).

IV. İlk Kaynakların Rivayetleri ve Bunların Değerlendirilmesi

Siyaseten idam edilen Şeyh Bedreddin'le ilgili bize birinci el ve ikinci el kaynaklık eden tarihçilerimizin bir kısmının, onun şahsiyeti ve bu siyasi serüveni ile ilgili rivayetleri ve değerlendirmeleri birbirlerinden oldukça farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar olayı ele alan tarihçinin durduğu yere göre şekillenir. Eğer tarihçi resmi ideolojinin yanında yer almak durumunda ise daha farklıdır. Büyük ölçüde bu farklı bakışların şekillendirdiği rivayetler, Şeyh Bedreddin olayını Marksist okumaların dışında kalan diğer ideolojik okumalara imkan ve fırsat veren ilk yönlendiriciler olmuşlardır. Bu kaynaklardan önemli olan bir kısmının olaya ilişkin rivayetleri ve bakış açıları şöyledir.

1. İlk Kaynaklar

İbn Arabşah: Yaklaşık 1416 yılında İsfendiyar'ın yanında Şey Bedreddin'le görüşen İbn Arabşah onun hakkında şunları söyler: "Şeyh Bedreddin'i İsfendiyar b. Ebi Yezid'in yanında gördüm ve kendisiyle ilmî sohbette bulunduk. Özellikle fıkıh ilminde olmak üzere, ilmî derinliğini derya gibi sonsuz buldum... İlimlerde çağdaşlarından üstün olup, memleketine döndükten sonra sûfi oldu. Etrafına fâkihleri ve fakirleri topladı. Halk uzak yerlerden kendisini ziyarete ve hediyeler getirmeye başladılar. Başına birçok insan toplandı, padişah olmak hevesine düşdü ve Osmanlı hükümdarı aleyhine huruc eyledi..."108

Dukas ve Şükrullah: Bizans tarihçisi Cenevizli Dukas (1400-1470) ve eseri Behçetü't-Tevârih'ini 1460'larda tamamlayan Osmanlı tarihçisi Şükrullah, Şeyh Bedreddin olayı ile ilgili olarak sadece Karaburun'daki Börklüce Mustafa'nın isyanını ve asılmasını naklederler.

Aşıkpaşazâde, Oruç Bey ve Neşrî: Aşıkpaşazâde'nin 1476'da, Oruç Bey'in 1500'e doğru, Neşrî'nin 1520'den evvel yazdıkları bu üç kaynağımızın da anlattıkları hemen hemen aynı gibidir."Bu taraftan Simavna Kadısıoğlu ki, Ağaç Denizi'ne (Deliorman'a) girmişti, illere birkaç kötü sofu gönderdi: Gelin şimdiden sonra padişahlık benimdir. Taht benim elimdedir. Sancak isteyen gelsin. Tımar isteyen, subaşılık isteyen gelsin. Elhâsılı ne dileği olan varsa gelsin. Ben şimdiden sonra huruc ettim. Bu ülkede halife benim. Mustafa Aydıneli'nde huruc etti. O'da benim hizmetkârımdır" dedi. Sımavna Kadısıoğlu, Musa'nın yanında kazasker iken kendilerine tımar alıverdiği adamlar dahi yanına geldiler. Amma gelenler gördüler ki, bunun işinde hayır yok, Beyliğe kasd etmeğe ister. Hemen Sımavna Kadısıoğlu'nu tuttular. Serez'de bulunan Sultan Mehmed'e getirdiler".109

Menâkıbnâme: Şeyh Bedreddin'in torunu Halil b. İsmail'in dedesinin ölümünden 45 yıl sonra yazmış olduğu bu Şeyh Bedreddin Biyografisi konunun en önemli kaynaklarından biri olup, olaya ilgi duyan her müellifin merkezî kaynak olarak ihtiyaç duyduğu ve en fazla müracaat ettiği eserdir.

İdris-i Bitlisî: II. Bayezid'in emri üzerine110 kaleme alıp 1510'lu yıllarda tamamladığı Heşt Behişt adlı eserinde İdris-i Bitlisî olayı şöyle nakleder: "810 senesinde ehl-i îman arasında din'i ve mülkî bir fitne ortaya çıktı. Zamanın seçkin kadılarından ve âlimlerinden, şer'i ve akl'i ilimlerde bilgin biri olan, Mevlânâ Bedreddin, zahirî ilimlerle beraber, ehl-i halin süluk yollarını ve makamlarını da elde etmişti. Musa Çelebi kendisini dinî ilimlerdeki zenginliğinden ve ehl-i tasavvuf arasındaki yerinden dolayı kazaskerlik ve sadâret mansıbına memur ve mecbur etmişti. Börklüce Mustafa'nın dinden uzaklaşarak yaptıklarından dolayı, elbette bir gün, kendisinin hesaba çekileceğine inanarak İznik'ten Kastamonu'ya kaçtı. Şeyh Bedreddin, istiklal elde etmek için muharebeye karar verip, padişahın askerine karşılık harb teşkil eyledi. Hak batıla galip olduğundan Bedreddin mücahidlere mağlub
oldu."111

Hoca Sadeddin Efendi: "Börklüce'nin köpürüp isyan etmesi ve ayaklanıp başkaldırması üzerine sorguya çekilme kuşkusu Şeyhi, bu sonuçla karşı karşıya bıraktı. Yoksa bu kadar değerli dinî eserler ve kıymetli kitaplar yazmış olan üstün yaradılışlı ve saygıya layık bir kişinin ayaklanma, başkaldırma, hukuku, düzeni çiğneme gibi kötü bir yolu beğenmesi çok uzak bir ihtimaldir. Kim ki, bir başkasının hayat elbisesini yırtar, elbette öldürülür, kavramını unutmuş olmak ve dürüst yoldan sapıtmak usûl ve fürû alanlarında böyle eserler vermiş, yazılarıyla dersleriyle tanınmış bir kimse için imkansız bir haldir. Eserleri ise bilginler ve müftiler katında buna delil tutulmaktadır."112

Taşköprülüzâde: Yaklaşık olarak 1540-1550 yılları arasında Arapça olarak yazılan ve Mecdi Efendi tarafından ağır bir Osmanlıca ile Türkçeye çevrilen Şakâik-ı Numâniye adlı eserinde Taşköprülüzâde şunları nakleder: "Âlim, âmil, fâzıl ve kâmil olan Şeyh Bedreddin Mahmut'un, Allah cennet ve nîmet yurdunda günahlarını bağışlasın. Merhum Şeyh Bedreddin hazretleri Zağra'ya varınca, yanına çok sayıda dostları ve tanıdıkları toplandı. Bazı fesatçılar Şeyh hazretlerine haset edip, saltanat sevdasındadır diye Sultan Muhammed Han'a şikayet eylediler. Bunun üzerine Padişah'ın emriyle alınıp, Acemli Mevlânâ Haydar'ın fetvasıyla asıldı. Her hususta Allah'ın rızasına boyun verdiğinden, dünyada ve ahirette şanının yüksekliğini elde etmiştir. Bu yüceliği ima için, makamının yüksekliğine işaret olarak asıldı. Ömrü boyunca, Muhammed (s.)'in şeriatinin sağlam ipine sarıldığından O'nun mi'râcı da asılmakla oldu."113

Mustafa Âlî: "Mevlânâ Şeyh Bedreddin, aklî ilimlerin faziletlerinin sahibi, birçok sahada eserleri olan, büyük kerametleri ile bilinen, ünlü bir filozof ve büyük bir âlimdir. Etraf memleketlerden dostları işidip O'nun etrafında toplandılar. Şüphesiz bazı kötü niyetli müfsidler, Sultan Muhammed'e "dostlarının çokluğu ile saltanata tâlib olduğu bilinmektedir" diye şikayet ettiler. Kendisinin öğrencisi seviyesindeki.Acemli Mevlânâ Haydar bir tarikle katline fetva verdi. Sultan Musa'nın döneminde Mevlânâ Bedreddin'den daha yüksek bir âlim olduğu bilinmemektedir."114

2. Kaynakların Değerlendirilmesi

Bu temel kaynakların farklı rivayetlerini tahlil ettiğimizde, bunların iki ana çizgide toplandığını görüyoruz. Biri Menâkıbnâme çizgisi, diğeri resmi ideoloji çizgisidir. Modern incelemeleri ayrı bir başlık altında ele almak anlaşılmalarını daha da kolaylaştırıcı olacaktır.

Menâkıbnâme çizgisi: Bu tasnife esas olan başta Menâkıbnâme'nin yazarı Şeyh Bedreddin'in torunu İsmail b. Halil olmak üzere Hoca Sadeddin Efendi, Taşköprülüzâde ve Mustafa Âlî bu çizgide yer alırlar. Bu düşünce çizgisi Menâkıbnâme merkezlidir ve Şeyh Bedreddin'in dinî ve siyasî açıdan kendisine isnat edilen suçu işlemediği, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in isyanlarıyla bir ilgisinin bulunmadığı şeklinde ifadelendirilir. Bunlara göre Şeyh Bedreddin'in etrafındaki insanlar ve müritleri, hasetçi ve kindar etrafının şikayeti ve etkisiyle I. Mehmet tarafından yanlış yorumlanmıştır. Halbuki Şeyh Bedreddin, döneminin makamı en yüksek âlimi, ünlü bir filozof ve mi'râcı idamıyla gerçekleşen üstün yaratılışlı kâmil bir insandır.

Şeyh Bedreddin'in torunu olması nedeniyle Menâkıbnâme'nin yazarı Halil b. İsmail'in taraf olduğu ve eserini dedesinin savunması çerçevesinde kaleme aldığı, özellikle dedesini zora sokacak ve kötü duruma düşürebilecek rivayetleri gizlediği veya farklı şekilde naklettiği gerekçesiyle güvenilirliğinde ciddi şüpheler bulunmaktadır. Dolayısıyla Menâkıbnâme'yi esas alarak bakış açılarını oluşturan bu çizginin diğer eserlerinin de aynı kusurluluğu paylaştıklarını düşünmek yanlış olmayacaktır. Böylece bu çizginin rivayetlerini olayı objektif bir değerlendirmeye imkan verecek tanıklıklar olarak kabul edemeyiz.

Resmî ideoloji çizgisi: İbn Arabşah, Aşıkpaşazâde, Neşrî, Oruç Bey ve İdris-i Bitlisî gibi bilim adamları da bu çizgide yer alırlar. Genellikle iktidar söyleminin arkasında duran bu düşünce çizgisinin merkezinde, Şeyh Bedreddin'in hem dinî hem de siyasî açıdan suçlu olduğu; Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının Şeyh Bedreddin tarafından organize edildiği ve bunların kendi ayaklanmasına bir başlangıç olduğu kanaati hakimdir. Bu çizginin müracaat kaynağı da Aşıkpaşazâde ve İbn Arabşah'tır. Diğer kaynaklar genellikle bu iki kaynağın rivayetlerini esas almak suretiyle bakış açılarını şekillendirirler. Dolayısıyla bu iki kaynağın verdiği bilgilerin objektifliği ya da subjektifliği diğer kaynaklar için de geçerli olacaktır.

Âşıkpaşazâde bu dönemi, Çelebi Mehmet zamanında Amasya dizdarı olan ve II. Murad zamanında Bursa nâibi tayin edilen, ismini vermediği birisinden işiterek yazmıştır. Ayrıca, Âşıkpaşa'nın, Musa Çelebi'ye karşı Mehmet Çelebi'yi desteklemiş olduğu muhtemelen düşünülür iken, Mehmet Çelebi'nin ölünceye kadar birçok vesileyle Âşıkpaşa'yı yanında bulundurduğu ve zaman zaman onu hediye ve ihsanlara boğduğu bilinmektedir.115 Bir şekilde resmî tarihçi konumunda olan Âşıkpaşa'nın 83 yaşlarında yazdığı bu eserinde, Mehmet Çelebi'nin bir icraatını anlatırken, objektifliği oldukça risk taşır. Onun naklindeki şu çelişki de, ayrıca şâyân-ı dikkattir: Şeyh Bedreddin;

"Gelin! Şimdiden sonra padişahlık benimdir. Taht benim elimdedir. Sancak isteyen gelsin. Tımar isteyen, subaşılık isteyen gelsin. Elhâsılı ne dileği olan varsa gelsin. Ben şimdiden sonra huruc ettim. Bu ülkede halife benim... Sımavna Kadısıoğlu, Musa'nın yanında kazasker iken kendilerine tımar alıverdiği adamlar dahi yanına geldiler. Amma gelenler gördüler ki, bunun işinde hayır yok. Beyliğe kasd etmeğe ister. Hemen Sımavna Kadısıoğlu'nu tuttular. Serez'de bulunan Sultan Mehmed'e getirdiler."116

Burada, hem Şeyh Bedreddin'in bizzat kendi ağzından padişahlık için ayaklandığını bildiren daveti üzerine bir takım insanlar geliyorlar hem de, aynı insanlar, Şeyhi, padişah olmaya kasd ediyor diye yakalayıp Mehmed Çelebi'ye götürüyorlar. Bunu anlamak zordur.

İbn Arabşah'a gelince, o da I. Mehmet'in sarayına sığınan bir bilim adamıdır. Durduğu yer onun da resmi ideolojinin yanında yer almasını gerekli kılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bir taraftan Şeyh Bedreddin'i çok yüceltirken diğer taraftan onun idamını meşrulaştıracak rivayetlere yer vermesi kendisinin de çok rahat olmadığını düşündürebilir. Dolayısıyla Aşıkpaşazâde gibi İbn Arabşah'ın da objektifliği konusu önemli kaygılar barındırmaktadır.

3. Modern İncelemeler

Modern incelemeler yukarıda verdiğimiz temel kaynakların bakış açılarına yeni çizgiler katarlar. Bu yeni çizgilerin önemli bir bölümü, aslında 'resmî ideoloji çizgisi' karşıtlığı içinde 'Menâkıbnâme çizgisinin' ideoloji tualine resmediliş öyküsünü andırır. Bir bölümü daha da ilginç bir şekilde, bu resmin felsefesine karşı durma adına 'Resmî ideoloji çizgisi' yanında Şeyh Bedreddin'i aynı tuale yerleştirir. Bu karşıtlığın birliği yani ayni tualde buluşma, belki de, ideolojik okuyucunun kendi çocuğunu yemesidir. Modern incelemelerin bir diğer çizgisi ideolojik okumanın vazgeçilemez keyfîliği ve kolaycılığı anakronizm çıkmazıdır. Bir başkası, ideolojinin kaybettiği Şeyh Bedreddin'i arayan bilimsel çığlık, bir başka yanıyla da 'isyanın' keyfî okunmalarına bilimsel isyan. Ve diğerleri... Bunları örneklendirmek anlaşılmalarını kolaylaştıracaktır.

a. Marksist Okumalar: Ağırlıklı olarak sol ideolojiye Osmanlı'da tarih arama ihtiyacından kaynaklanan bir arayışın okumasıdır. Türk solu, olayı Marksist tarih felsefesi anlayışıyla veya 'tarihsel-maddeci' yaklaşımla okumak suretiyle, toplum düzenini temelinden değiştirmeyi amaç edinen bir ihtilal teşebbüsü olarak gösterir. İsyan hareketinin motivasyonunu da ekonomik çıkarların sınıfsal çatışmalarıyla izah ederler. A.Yaşar Ocak'ın, Şeyh Bedreddin olayını bir "tarihi bozma, tarihi saptırma" (deformation historique) konusu yapan ilk şahsiyet olduğunu söylediği117 Nazım Hikmet şöyle diyordu destanında Şeyh Bedreddin için:

"Hep beraber sürebilmek toprağı, ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, yarin yanağından gayri her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için...Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların/zarurî neticesi bu! deme bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. Ama bu yürek/o, bu dilden anlamaz pek."118

Artık Nazım yolu açmıştı ve takip edildi bir bir... Öyle ya, "Bir mistik sosyalist saymak gerekir Bedreddini."119 Ya da "materyalist anlayışını çağına göre çok ileri bir biçimde belirleyen"120 kişi denilerek. Fındıkoğlu şöyle tanımlıyor onun sosyalistliğini, "Şeyh Bedreddin ve Müslüman Şarkta görülen, çoğu zaman komünist, nadir olarak sosyalist vasfı ile tavsif olunan içtimaî mesele, olsa olsa "ziraî sosyalizm" denen nev'i şahsına mahsus bir sosyalizm diye adlandırılabilir."121 Ve bu okumayı takip eden niceleri.

Bu bakış açısına yer yer ama oldukça ilginç bir şekilde Türk sağının düşüncelerini paylaşan tarihçiler de katılır. İ. Hamdi Danişmend, onun için " bir materyalist ve komünisttir"122 derken, İ. Hakkı Konyalı daha da ileri giderek onun için, "Stalin'in şeyhi, kızıl bir batınî peygamberi.530 yıl önce onu tepelemek suretiyle dünyayı kızıl tehlikeden kurtaran Çelebi Sultan Mehmed'in. hatıralarını taziz eden törenler yapılmalıdır. Onun Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan kemikleri yakılmalıdır"123 der. İ. Agah Çubukçu da onu, "manevi duyguları siyasal amaçla sömürerek sosyalist bir düzen kurmak isteyen" kişi olarak tanıtır.124 Her iki tür ideolojik yaklaşımlarda bulunan modern incelemeler genellikle Şeyh Bedreddin'in sahip olduğunu söyledikleri şu fikirlerden hareket ederler:

"Tanrı dünyayı yaratmış, insanlara bahşetmiştir. Erzak, giyecekler, hayvanlar, toprak ve bütün toprak mahsülleri umumun müşterek hakkıdır. İnsanlar tabiat ve yaratılış itibariyle eşittir. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle, diğerlerinin ekmeğe bile muhtaç kalması İlâhî maksada muhaliftir. Nikahlı kadınlar ortaklıktan müstesnadır. Bu birlik haricinde kalan herşey insanların müşterek malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Emlakimize karşılıklı tasarruf edebilmeliyiz. Gerek Müslümanlıkta, gerek Hristiyanlıkta ulemânın ve papazların hataları ile nice bid'atler ihdas olunmuştur. Bunlar kaldırılırsa din bir olur."125

Modern incelemelere ilham kaynağı olan bu fikirler Şeyh Bedreddin'in kendi eserlerinde bulunmamaktadır. O'nun çok tartışılan eseri Vâridât'ında bu düşüncelerin hiç biri yoktur. Konunun ana kaynaklarından biri olan Dukas'a ve temel kaynaklardan İdris-i Bitlîsî'ye göre bu düşünceler Börklüce Mustafa'ya aittir.126

b. Anakronik Benzetmeler: Şeyh Bedreddin'i ideolojik okumanın bir diğer cephesini anakronik benzetmeler oluşturur. Fındıkoğlu, onun "Thomas Morelar, Campanellalar ve Andrealarla beraber zikredileceğini söylerken,127 Cerrahoğlu, Tanzimat dönemi aydınlarından Murat Bey'in Şeyh Bedreddin'i Luther'e benzetmesini uygun bulmayarak, tıpkı Nedim Gürsel gibi, Thomas Münzer'e benzetir.128 Hammer onu Zerdüşt'e benzetirken,129 Baldemir Şeyh'i "feodal dönemin Kant'ı" olarak görmektedir.130 Hilmi Ziya Ülken onu önce Leibniz'e sonra da Spinoza'ya benzetirken,131 Semaheddin Cem onu Auguste Comte'a benzetir.132 Mevlüt Uyanık da Şeyh Bedreddin hareketini Haricîler ve Vahhabîlere benzetir.133

c. Bilimsel Okumalar: Şeyh Bedreddin olayının ideolojinin eline terkedilmesiyle ortaya çıkan ölçüsüz hatta sınırsız keyfîliğin karşısında, objektiflikte başarılı bir çizgi yakalamış bilimsel incelemeler de hiç şüphesiz mevcuttur. Bunların başında konuyla ilgili birden fazla incelemeleri bulunan, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler adlı eserinde Şeyh Bedreddin'e ayırdığı bölüm ile Ahmet Yaşar Ocak'ı zikretmemiz gerekir. O bu eserinde Şeyh Bedreddin hareketini, sosyo-ekonomik bunalımların eseri, mesiyanik, eşitlikçi anlayışın hakim olduğu bir toplumsal düzen amaçlayan siyasal bir çerçeveye yerleştirir.134 Bu çizginin önemli bir diğer örneği İtalyan kökenli Türkolog Mıchel Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan adlı eserinde, Şeyh Bedreddin'in siyasi tavrının kesin olmadığını, onun isyanın elebaşı olmasının yanlı kaynaklarca ileri sürülen bir varsayımdan öteye gitmediğini söyler. Ona göre, belli düşünce hareketlerinin ve sosyopolitik gerginliklerin kesişme noktasında yer alan Simavnalı Bedreddin'in şahsiyetinin güçlü izi, esas olarak Balkan İslamı'nda hissedilmiştir.135 Marksist okumaların kaynağını teşkil eden Varidat'ın Şeyh Bedreddin'e aidiyetinin oldukça şüpheli olduğunu söyleyen Bilal Dindar;136 ve Şeyh'in yargılanmasını dönemin hukuk usulüne göre yasal olarak teşekkül ettiğini ve âdil bir yargılama olduğunu söyleyen Yaşar Şahin Anıl137 gibi bilim adamlarının bilimsel çalışmalarıyla örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Ayrıca son yıllarda üniversitelerimizde konuyla ilgili tez çalışmaları da yapılmaya başlanmış olup Hacettepe Üniversitesi'nde M. Hulusi Lekesiz'in Osmanlı İlmi Zihniyetinde Değişme (Teşekkül-Gelişme-Çözülme: XV-XVII. Yüzyılar) adı altında yapmış olduğu yüksek lisans tezi ile Erciyes Üniversitesi'nde Ali Kozan'ın isyan hadisesi ve Varidat'ın edisyon kritiği ile muhteva analizini ele alan, Şeyh Bedreddin adlı halen devam etmekte olan tez çalışmaları buna örnek gösterilebilir.

Başarılı bir objektiflik güveni vermemekle beraber, belki kaynakların verdiği imkanlar nispetinde bilimsel okuma iddiasını taşıyan daha önceki modern çalışmaların başında, objektiflik gayretlerine rağmen çok genel anlamda resmî ideoloji çizgisindeki eserleri öne çıkaran, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin adlı biyografik incelemesiyle Mehmed Şerefeddin Yaltkaya'yı; daha sonra da muhtelif çalışmalarının yanısıra özellikle Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin incelemesinde, Şeyh Bedreddin'in şuuraltında kendisinin Mehdi olduğuna inandığını ve Fetret Devri'nin iktisadî ve içtimaî çöküntülerinin onun bu şuuraltını güçlendirerek, kıyam etme zamanının geldiğine inanarak isyan ettiğini söyleyen Abdülbâki Gölpınarlı'yı;138 ve Bütün Yönleriyle Bedreddin adlı eserinde, Şeyh Bedreddin'in hukukçu yanını diğer bütün özelliklerinin önüne koyan ve onun mücadelesinin zaman ve mekan üstü olduğunu, onun insanlığı cehennem karanlıklarına sürükleyen her türlü bağnaz zihniyete karşı savaş verdiğini ve bunun için Bedreddin'in büyük olduğunu söyleyen Necdet Kurdakul'u zikredebiliriz.139

d. Diğer Okumalar: Genelde ideolojik bir okuma türü olan ancak bir bütünlük içerisinde belirli bir ideolojinin bakış açısından ziyade popülist veya sathî değerlendirme özelliği ağırlıklı olan okumalardır. Bunlar Şeyh Bedreddin'i kendi düşünce alanında bir yere yerleştirirler. Şeyh Bedreddin'in Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmesi üzerine Şeyh'in kendisine yapılan bu hareketin intikamını almak maksadıyla siyasi faaliyetlere giriştiğine ilişkin yorumlamalarıyla Lamartin'i;140 Şeyh Bedreddin'in düşünceleri ve hareketinde "Anadolucu" bir öz bulan İsmet Zeki Eyüboğlu'nu;141 Şeyh Bedreddin hareketini mezhep gibi gören ve bunun Türklük bilincinden kaynaklandığını söyleyerek onu Türk-İslam sentezi içerisinde bir çizgiye yerleştiren Bezmi Nusret Kaygusuz'u142 bu okuma türünün örnekleri arasında zikredebiliriz.

V. Sonuç Yerine

Birçok Bedreddin var kaynaklarda, düşünceden eyleme bilimden isyana uzanan çizgide, ayrıca onlarcası dillerde, yüzlercesi de gönüllerde; bir tarafta devletini yıkmayı amaçlayan bir âsi, diğer tarafta sadece yanlış anlaşılmış masum bir Bedreddin. Her iki yaklaşım da aynı güvenilirlikte tanımlıyor kendini. İdamından tarih oluşuna, ilmiyle kişiliğiyle, düşündükleriyle-düşünmedikleriyle, yazdıklarıyla-yazmadıklarıyla ve belki daha önemlisi yaptıklarıyla-yapmadıklarıyla, hep ideolojik okumalara muhatap olmuş ayrıcalıklı bir hayat serüveni. Bu serüven 'olanlar' kadar 'olmayanları' da taşıyor sırtında, daha da önemlisi birçok Bedreddin bu 'olmayanlar' ile var.

Bütün bunlarda elbette söyledikleri ile söylemediğine, ve yaptıkları ile yapmadığına imkan veren Bedreddin'in de büyük payı var. Yani 'olan' Bedreddin'in 'olmayan'a da önemli katkısı var.

Yukarıda ancak bir makale sınırları içinde ele aldığımız Şeyh Bedreddin evvela, kişiliği ve bilimsel kimliği ile çok yönlü ve özgür bir karakter koyuyor ortaya. Büyük ölçüde yaşadığı dönemin ve coğrafyanın siyasi şartlarının getirdiği daha bağımsız hareket etme imkanının; ve yine özellikle bölgenin kültür ve inanç dokusunda önemli yeri olan evrensel tasavvuf inançlarının etkisiyle oluşan bu özgür kimliği, onun hem farklı cephelerini ortaya çıkarıyor hem de bunları anlamamızı kolaylaştırıyor. Bu özgür yapısı onun bir taraftan bulunduğu zemine çabuk ve kolay uyumunu sağlarken diğer taraftan sabit düşünceleri yerine değişenlerini fazlalaştırıyor.

Kesinlikle oportünist ve gayri ahlakî imaları taşımadan bilimin evrenselliği çerçevesinde ve sadece bilimsel zenginliğini barındıran konjonktürel bir karakter yapısı olduğu anlaşılıyor. Çünkü yeni bilimsel yönelimleri eskilerini silip atmıyor belki bir başka yere yerleştiriyor. İşte Şeyh Bedreddin'i büyük ölçüde bu yapısı yönlendiriyor.

Bundan dolayı müctehit derecesinde bir fıkıh âlimi/İslam hukukçusu olan Şeyh Bedreddin, Kahire'ye gidince oradaki bilim zeminine çok çabuk uyum sağlamak suretiyle, panteizm/Vahdet-i Mevcûd olarak görmek isteyenlere bu imkanı kısmen de olsa verebilen, bir Vahdet-i Vücud felsefesi ile donanmış büyük bir mistik-sûfî olarak dönüyor. Artık İslam'ın âhiret, melek, cin, şeytan, kıyamet ve Cennet-Cehennem gibi birtakım inançlarını, yine materyalist olarak görmek isteyenlere kısmen bu imkanı da verebilen, akılcı bir anlayış ile yorumluyor. Yedi yıl süren sûfî bir hayattan sonra kazaskerlik göreviyle ve bu defa bir bürokrat olarak yeniden fıkıha dönerek önemli eserler yazıyor. Yaklaşık üç yıl sonra İznik'ten kaçmasıyla beraber bu kez altı ay devam eden eylem dönemi geçirir.

İşte, hukukçuluğu, tasavvuf felsefesi, mistik sûfîliği, akılcılığı, bürokratlığı ve aksiyonerliği ile Şeyh Bedreddin. Bu çok yönlü kimlikte bilgi kaynakları ve metodolojileri itibariyle birbirlerine karşı duran akılcılık ile mistik sûfîliği ve buna bağlı olarak hukukçuluk ile mutasavvıflığı şahsında birleştirebilmiş bir âlimdir. Bu bilim dallarının karşıtlığını gerektiğinde birinin metodolojisini diğerinde kullanmak suretiyle aşabilmiştir. Onun bu başarısında en etkin pay, bize göre siyasî ve dinî arka planında oluşan, oldukça özgür bilimsel anlayışı ve özgün kişiliğine/karakterine âittir. Onun kişiliğinde ve bilim anlayışında kategorik ayırımlara ve yasak/günah yorumlara yer yoktur. Bir başka ifadeyle inancının sınırladığı bir inanç alanı bulunmaz.

Temel kaynaklar Şeyh Bedreddin'in siyasî eylemlerinin sağlıklı analizine pek imkan vermemektedir. Daha önce ifade ettiğimiz gibi onu suçlayanların da savunanların da çizgisini güvenilir ve objektif bulmuyoruz. Bir taraftan Şeyh Bedreddin'in isyan lideri olmasının yanlı kaynaklarca ileri sürülen bir varsayımdan öteye gidemeyeceğini; diğer taraftan Halil b. İsmail'in iddia ettiği şekilde tamamen suçsuz olduğunun da aynı oranda sadece bir savunma ve koruma gayretinden ileri gitmeyeceğini düşünüyoruz. Kaynakların yargıları ve bu yargılara haklılık kazandıran yanlı rivayetler bir tarafa bırakılıp yansız görünen ortak rivayetler, bilimsel tenkit işleminden geçirilerek bir araya getirildiğinde ve bunlar Şeyh Bedreddin'in yukarıdaki özellikleriyle birleştirildiğinde ortaya çıkan tablo çok genel hatlarıyla bize şunları söyleme hakkını vermektedir:

1. Şeyh Bedreddin ile gerçek ilişkileri varsayımlardan ileri gitmeyen ancak yaptıkları propagandalarda Şeyh Bedreddin'in ismini kullandıkları anlaşılan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in asılmalarının Şeyh Bedreddin'i korkutması doğaldır. Bundan dolayı İznik'ten İsfendiyar'a bir ihtilal projesi için değil can korkusuyla gitmiş olması daha tercihe şayandır.

2. İhtilal yapmak için geldiği rivayet edilen bölge halkıyla Kahire dönüşü yedi yıllık inziva süresinde geliştirdiği ilişkiler ve ayrıca -daha sonra toprakları ellerinden alınmış olan- kazaskerliği döneminde dağıttığı tımar sahiplerinin Şeyh Bedreddin'in etrafında toplanmış olmaları, planlı bir isyan girişimini düşündürmeyecek ölçüde doğaldır.

3. Şeyh Bedreddin'in İznik'te gözaltı hapsinde iken kaçmış olması kendisini suçlu durumuna düşürmüştür. Gözaltı cezasının bizzat Sultan Çelebi Mehmet tarafından verilmiş olması Sultan'a Bedreddin'in bu kaçışını kendisine karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirme haklılığını vermiştir. Buna birde Bedreddin'in Musa Çelebi ile olan ilişkisi eklenince suçun boyutları iyice artar.
Şeyh'in kendisini yakalamaya gelen güçlere gösterdiği direnç, yargılanma esnasında kaçış suçuyla birlikte, bir isyan girişiminde bulunduğunun delili olarak ileri sürülmesine neden olur.

4. Şeyh Bedreddin'in, bu olaylar serüveninde olayları yönlendiren değil olayların yönlendirdiği bir konumda görülmesi onun kişilik yapısı da göz önüne alındığında daha kabule şayan bir anlamlılık kazanır.

Son tahlilde Şeyh Bedreddin'in birtakım ideolojik okumaları ve anakronik benzetmelere malzeme olmayı hak etmediği görülmektedir. Onu kendine tarih arayan düşüncelerin elinden kurtarmak ancak bilimsel okumalarla gerçekleşebilecektir.



1 Yaşar Şahin Anıl'ın Osmanlı Döneminde İki Dava Şeyh Bedreddin ve Midhat Paşa; Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı; Erol Toy'un Azap Toprakları; Hilmi Yavuz'un Bedreddin Üzerine Şiirler; Radi Fiş'in Ben de Halimce Bedreddinem; Orhan Asena'nın Simavnalı Şeyh Bedreddin; Mehmet Akan'ın Hikaye-i Mahmud Bedreddin;... adlı eserler bunlardan sadece birkaçıdır.
2 M. Şerefeddin (Yaltkaya), Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin, Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi, No: A, II/9720, İstanbul 1924, s. 53 (Kendisiyle sohbet ettiğini söyleyen İbn Arabşah'dan naklen).
3 Âşıkpaşaoğlu, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, Hazırlayan: A. Nihal Atsız, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985, s. 90; Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihan-Nümâ-Neşrî Tarihi, Yayınlayanlar: Faik Reşit Unat, Mehmet A. Köymen, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1987, c. II, s. 545-546.
4 Ş. Yaltkaya, İdris-i Bitlisî'den naklen, s. 61-63.
5 Mustafa Âlî, Kitâbü't-Tarîh-i Künhü'l Ahbar, Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi, No: 920, v. 50b-51b.
6 Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, İkinci baskı, s. 200; Ayrıca Şeyh'in hukukçu kimliğiyle ilgili bir çalışma için bkz. Yunus Apaydın, "Bir İslam Hukukçusu Olarak Simavna Kadısıoğlu Bedreddin", Şeyh Bedreddin (1358?-1420), Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü: 28, Kayseri 1997, s. 62-72.
7 Balıvet, Mıchel, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, Çeviri: Ela Gültekin, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000, s. 120.
8 Ortaylı, İlber, Devrim, 24 Şubat 1970, sayı: 9'da Orhan Asena'nın "Simavnalı Şeyh Bedreddin Oyunu" üzerine imzasız olarak yayınlanan ve daha sonra İlber Ortaylı'nın sahiplendiği yazısı. Bakınız: Atay, Tayfun, "Çözümlenmemiş Bir Tarih Sorunu: Şeyh Bedreddin", Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s. 166.
9 Yetkin, Çetin, Etnik ve Toplumsal Yönleriyle Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yayınları, İstanbul 1974, Birinci basım, c. I, s. 124-139.
10 İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1971, c. I, s. 162.
11 İbrahim Hakkı Konyalı, "Stalin'in Şeyhi Bedreddin-i Simavî", Tarih Hazinesi, Kasım 1950, sayı: I, s. 3-7.
12 Gürsel, Nedim, "Thomas Münzer Şeyh Bedreddin ve Nazım Hikmet", Toplum ve Bilim, İstanbul Mart 1978, sayı: 4, s. 3-15. Ancak Alman Marksist tarihçi Ernst Werner, Şeyh Bedreddin'in Thomas Müntzer'e benzetilmesinin yanlış olduğunu söyleyerek uzunca izah eder. Bakınız: Werner, Ernst, Büyük Bir Devletin Doğuşu-Osmanlılar (1300-1481), Çeviren: Yılmaz Öner, Alan Yayınları, İstanbul 1988, c. II, s. 53.
13 Ülken, Hilmi Ziya, Türk Feylosofları Ansiklopedisi, İstanbul 1935, s. 118-121.
14 Fındıkoğlu, Ziyaeddin Fahri, Sosyalizm I (Şeyh Bedreddin), İstanbul 1976, s. 94.
15 Cem, Semahaddin, İslam İlahiyatında Şeyh Bedreddin, İstanbul 1966, s. 28.
16 Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 140.
17 Ran, Nazım Hikmet, Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Şiirler 2, Adam Yayınları, İstanbul 1998, s. 223.
18 Yüksel, Müfid, "Çalınmış Bir Şahsiyet: Şeyh Bedreddin", İmza, Mart 1994, sayı: 60, s. 13­19; Nisan-Mayıs 1994, sayı: 61-62, s. 22-28; "Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin", Tezkire, Bahar-
Yaz 1994, sayı: 7-8, s. 57-101.
19 Ergün, Mehmet Ali-Altındağ, Elif, "Sağın ve Solun Şeyh Bedreddin'i", Nokta, 7-13 Aralık 1997, s. 26-30.
20 Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni, İmge Yayınevi, Ankara 1994, s. 119, dipnot. 42.
21 Dukas, Bizans Tarihi, Çeviren: VL. Mirmiroğlu, İstanbul Matbaası, İstanbul 1956, s. 55.
22 Mustafa Âlî, Kitâbü't-Tarîh-i Künhü'l Ahbar, Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi, No: 920, v.
Özet olarak günümüz Türkçesiyle: "Timur'un ikinci ülke olan Anadolu'da kalması mümkün değildi. Çünkü onun Hindistan, Çin, İran ve Turan ülkeleri ile çok yakın ilişkileri vardı ve buralardan çok uzaklarda kalması sonu alınamayacak bir hayaldi. Öyle ki, oğullarından birine bol asker verse sonra da onu burada bırakıp Anadolu'yu zabt etmesini istese, bunun mümkün olmayacağını bilirdi".
23 A. D. Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, Çeviren: Şefaettin Severcan, İz Yayınevi, s. 71.
24 Bizans tarihçisi Dukas (1400-1470) Mehmet Çelebi'nin babasını kaçırmak için başarısız kalan bir girişiminden bahseder. Ancak Dukas'ın anlattığı bu teşebbüsün hikayesi Osmanlı kaynaklarında yer almaz. Dukas, Bizans Tarihi, s. 42-43.
25 F. Giese, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman, Hazırlayan: Nihat Azamat, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1992, s. 47.
26 Âlî, v. 47a. Özet olarak günümüz Türkçesiyle: "Şehzâdeler Timur'un hile ile kendilerini öldüreceğini ve Osmanlı Hanedanı'nın neslini keseceğinden korktukları için Timur'a müracaat etmemişlerdi".
27 Âşıkpaşazâde ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya göre, Bâyezid'in bu oğlunun adı Ertuğrul değil "Kasım"dır. Âşıkpaşaoğlu, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, Hazırlayan: A. Nihal Atsız, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985, s. 80; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1972, c. 1, s. 326.
28 Âlî, v. 38a: "Bâyezid'in bu oğlunun Ankara Savaşı'na katılamayışının sebebi ölmüş olması değil, yaşı küçük olduğu için Bursa'da bırakılmasıdır. " Uzunçarşılı, I, 326.
29 Bâyezid'in intiharı meselesi için bak., Fuat Köprülü, " Yıldırım Bâyezid'in Esareti ve İntiharı Hakkında", Belleten, I., Ankara 1937, s. 597-603.
30 Âşıkpaşaoğlu, s. 80; Âlî, v. 38a.
31 Uzunçarşılı, I, 327.
32 Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihan-Nümâ-Neşrî Tarihi, Yayınlayanlar: Faik Reşit Unat, Mehmet A. Köymen, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1987, c. II, s. 477-487.
33 Âlî, v. 49a. Özet olarak günümüz Türkçesiyle: " Nice savaşlar yapmış emektar emirlerin her birini şahin yavrusu gibi ürküttü. Çünkü bu emirler o güne kadar görevlerinden alınmamışlardı. Yaptıkları çok değerli hizmetleri karşısında kendilerini ihanete uğramış gibi hissetmişlerdi".
34 Âlî, v. 49a.
35 "Musa kendi kuvvetlerine bu kadar üstün kuvvetler karşısında geriledi. Fakat 5 Temmuz 1413'de Sofya dağlarında zaten önceden kaybetmiş sayılacağı bir muharebeyi kabule mecbur oldu. Kurtuluşunu kaçmakta aramadan önce kahramanca savaştı. Fakat ele geçirildi ve boğazlandı." P. Wittek, "Ankara Bozgunundan İstanbul'un Zabtına", Çeviren, Halil İnalcık, Belleten, Ankara 1943, c. VII, sayı: 27, s. 579.
36 P. Wittek, s. 582.
37 "Osmanlı din tarihi bir bakıma esas olarak sufî hareketlerin tarihi sayılabilir. " Ocak, Ahmet Yaşar, "Din ve Düşünce", Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, IRCICA, İstanbul 1998, c. II, s.121.
38 Colin Imber, "The Ottoman Daynastıc Myth", Turcica Revue D'Etudes Turques, Paris 1987, XIX, s. 8.
39 Mevlânâ Şemseddin Fenârî: Bursa kadısı, ansiklopedik bilim adamı, şöhret bulduğu alan fıkıhtır. Mevlânâ Şihâbüddin Sivâsî: Mutasavvıf ve müfessirdir. Mevlânâ Şeyh Kutbuddin İznîkî: Dönemin en meşhur mutasavvıflarındandır. Şeyh Hamid bin Musa: Mutasavvıf olup, Hızırlarla defalarca yaptığı konuşmalar ve diğer birçok kerâmetleri ile meşhur olmuştur. Şeyh Şemseddin (Emir Sultan): Birçok kerâmetiyle meşhur 'azizdir. Şeyh Hacı Bayram Velî: Nihayetsiz kerâmet sahibi gönül adamıdır. Süleyman Çelebi: Yıldırım Bâyezid'in dîvan-ı hümâyun imamıdır. Meşhur Mevlid-i Nebî'nin müellifidir. Şeyh Abdurrahman el-Bistâmî: Ruhanî ilimlerde ârif ve mutasavvıftır. Cifr ilimlerinde de üstaddır. Tabduk Emre: Kerâmetleri ile meşhur olmuş gönül adamıdır. Yunus Emre: Tabduk Emre müridlerinden, tüm yüce makamlara sahip olmuş gönül adamıdır.
40 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. Vİ.
41 Ocak, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, s. 120.
42 Onun bu konudaki anlayışını gösteren diğer örnekler için bakınız: Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 7.
43 Eflâkî, Ahmet, Âriflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Hürriyet Yayınları, İstanbul 1973, İkinci baskı, c. II, s. 60.
44 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 26.
45 Gölpınarlı, Yunus Emre Risâletü'n-Nushiyye ve Divan, İstanbul 1965, s. XL.
50 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 70.
51 Âlî, v. 50b.
52 Halil b. İsmail, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Menâkıbı, Hazırlayanlar: Abdulbaki Gölpınarlı-İsmet Sungurbey, İstanbul 1967, s. 40.
53 H. J. Kısslıng, "Badr Al-Din B. Kadi Simavna", The Encyclopedıa of Islam, New Edition, Leıden 1960, c. I, s. 869.
54 M. Şerefeddin (Yaltkaya), Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin, Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi, No: A, II/9720, İstanbul 1924, s. 7.
55 Halil b. İsmail, s. 6-7; Mecdî Mehmet Efendi, Şakâik-ı Numaniye ve Zeyilleri Hadaiku'ş-Şakaik, Neşreden: Abdulkadir Özcan, Çağrı Yayınları, İstanbul 1989, c. I, s. 71; Uzunçarşılı, s. 360; Kaygusuz, Bezmi Nusret, Şeyh Bedreddin Simavenî, İhsan Gümüşayak Matbaası, İzmir 1957, s. 27.
56 Ş. Yaltkaya, s. 4; Uzunçarşılı, s. 361 dipnot. I; Gökyay, Orhan Şaik, "Şeyh Bedreddin'in Babası Kadı mı?", Tarih ve Toplum, İstanbul 1984, sayı: II, s. 16-18; Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998, İkinci baskı, s. 145.
57 Şakaik-ı Numaniye, s. 71; Ayrıca bkz. Muhammed Şerafeddin, "Muhammed Şerafeddin'e Göre Şeyh Bedreddin", haz. Seyfullah Sevim-Menderes Gürkan-Davut İltaş, Şeyh Bedreddin (1358?-1420), Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayınları: 28, Kayseri 1997, s. 90-142.
58 O. Ş. Gökyay, s. 16-18; H. J. Kısslıng, s. 869.
59 Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 146.
60 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 40.
61 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 40.
62 Halil b. İsmail, s, 39; Taşköprülüzâde, Ahmet, Mevzû'atu'l-'Ûlûm, İstanbul 1313, c. I, s. 749.
63 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 42.
64 Hüseyin Ahlatî hakkında geniş bilgi için bakınız: Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 48.
65 Bilal Dindar, "Bedreddn Simâvî", T. D. V. İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992, c. 5, s. 332.
66 Menâkıbnâme'nin yazarı torunu Halil'in babası İsmail Bedreddin'in bu evliliğinden dünyaya gelmiştir. Halil b. İsmail, s. 43.
67 Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 149.
68 H. J. Kısslıng, s. 869.
69 Uzunçarşılı, s. 362.
70 Ahmet Yaşar Ocak Hüseyin Ahlatî'nin ölüm tarihini 1397 Martı olarak verir. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 150. Bu tarih pek isabetli bir tercih olarak görünmemektedir. Çünkü, Şeyh Bedreddin, 1403 Martının sonunda Karahisar'da vefat eden Timur'un torunu Muhammed Sultan'ın cenazesinin Tebriz'den Sultaniye'ye taşınmasında bulunur. Ayrıca Timur'un Ankara Savaşı'ndan sonra Tebriz'e dönüşü 1403 Mayısı olarak belirtildiğine göre Şeyh'in Timur'la Tebriz'de görüşmesi ancak bu tarihlerde mümkündür. Ahlatî'nin vefatı Şeyh Bedreddin'in Tebriz'den Kahire'ye dönmesinden sonra olduğuna göre, vefat tarihi en azından 1403-1404 yılları olmalıdır. Aynı tercihi Ahlatî'nin ölüm tarihini, 1397 Şubatı ve Martı olmak üzere iki rivayetle veren Mıchel Balıvet'de yapmıştır. Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 48. Üstelik Balıvet Ahlatî'nin doğum tarihini 1320-21 olarak verir ve ölümünde seksen yaşının üzerinde olduğunu nakleder. Buna göre de Ahlatî'nin ölüm tarihinin 1397 olması doğru değildir.
71 "Ahlatî'nin ölümünden hemen önce onun halifesi seçilir." Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 52.
72 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 52.
73 Ahmet Yaşar Ocak Şeyh Bedreddin'in Ahlatî'nin ölümünden sonra Mısır'da altı yıl kaldıktan sonra daha fazla dayanamayıp oradan ayrılmaya karar verdiğini naklediyor. Osmanlı Toplumunda Zındıklar Ve Mülhidler, s. 150. Altı yıllık süre pek isabetli bir tercih olarak görünmemektedir. Çünkü, yine kendisi aynı yerde Şeyh Bedreddin'in Anadolu yolculuğunun 1403 Eylülü'ne rastladığını söylüyor. Bu diğer kaynaklarla da yaklaşık olarak uyuşmaktadır. Buna göre Şeyh Bedreddin'in Ahlatî'nin ölümünden sonra Mısır'da kaldığı sürenin altı yıl olabilmesi için Şeyh'in oradan ayrılış tarihinin 1409'lu yılları bulması gerekir. Halbuki Şeyh Bedreddin daha 1404-1405'lerde Edirne'dedir.
74 Halil b. İsmail, s. 85.
75 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 53.
76 Halil b. İsmail, s. 87.
77 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 55.
78 Halil b. İsmail, s. 89-93; Taşköprizâde, Miftâhu'-Saâde, Kahire 1968, c. II, s. 287.
79 Uzunçarşılı, s. 363; T. Timur, s. 124.
80 Hüseyin Gazi Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1982, s. 104.
81 Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1933, c. I, s. 39-40.
82 M. Şerefeddin Yaltkaya, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Hazırlayan: Hamit Er, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-28.
83 Uzunçarşılı, s. 366; Ayrıca Şeyh Bedreddin'in Teshil ve Câmiu'l-Fusûleyn'de ele aldığı bazı ictihadi meselelerle ilgili görüşleri için bkz. Şükrü Selim Has, "Şeyh Bedreddin'in Bazı İctihadi Meselelerdeki Görüşleri", Şeyh Bedreddin (1358?-1420), Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayınları: 28, Kayseri 1997, s. 73-75.
84 Yurdaydın, s. 105.
85 Ş. Yaltkaya, İdris-i Bitlîsî'den naklen, s. 60.
86 Ahmet Yaşar Ocak, bu tarihi yaklaşık olarak 1405 veya 1406 olarak tahmin etmektedir. Osmanlı Toplumunda Zındıklar Ve Mülhidler, s, 151. Bu tahmin pek isabetli görünmemektedir. Öyleki, Musa Çelebi kardeşi Süleyman Çelebi'yi 1410'da öldürttükten sonra 17 Şubat 1411 tarihinde Edirne'de tahta oturur ve Şeyh Bedreddin'in kazasker atanmasının da içinde bulunduğu atamaları bu tarihten sonra yapar. Buna göre Şeyh'in kazasker olarak atanma tarihinin 1411 olması daha isabetlidir.
87 Ahmet Yaşar Ocak, bu tarihi yaklaşık sekiz-on yıl olarak tahmin etmektedir. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 151. Bu tahmin pek isabetli görünmemektedir. Öyleki, Musa Çelebi'nin ölüm tarihi 10. 07. 1413, Mehmet Çelebi'nin tahta tek olarak cülus tarihi 31. 07. 1413 olduğuna göre Şeyh Bedreddin'in kazaskerlik süresinin yaklaşık iki yıl olması daha isabetlidir.
88 Ş. Yaltkaya, İdris-i Bitlîsî'den naklen, s. 60.
89 Yurdaydın, s. 105.
90 Uzunçarşılı, s. 363.
91 Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih, Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992, c. II, s. 110-111.
92 Solak-Zâde Mehmet Hendemî Çelebi, Solak-Zâde Tarihi, Hazırlayan: Vahid Çabuk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, c. I, s. 183.
93 Şükrullah b. Şehabeddin, Behçetü't-Tevârih, Neşreden: Nihal Atsız, Osmanlı Tarihleri içinde, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1949, s. 60.
94 Dukas, Bizans Tarihi, s. 67-69.
95 Oruç Bey, Oruç Bey Tarihi, Hazırlayan: Nihal Atsız, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1972, s. 74.
96 Neşrî, s. 541-547.
97 Halil b. İsmail, s. 103; Âlî'ye göre Zağra'ya gönderir. V. 51a; Şakaik-i Numaniyye, s. 73. Ahmet Yaşar Ocak, Hali b. İsmail'in Şeyh Bedreddin'in niyeti Şahruh'a gitmek iken İsfendiyar Beğ'in onu Kırım'a yönlendirdiği rivayetini dedesini temize çıkarmak için bir savunma olarak değerlendirir. Ona göre Şeyh Bedreddin'in isyan hareketini ancak Balkanlar'da gerçekleştirebileceğini düşündüğü için bilerek Eflak'a gitmiştir. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 166.
98 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 86.
99 Ahmet Yaşar Ocak'a göre Şeyh Bedreddin Dobruca'ya, muhtemelen kendisine en uygun üs olarak gördüğü Sarı Saltık tekkesine giderek oraya yerleşmiştir. Onun Kalenderî dervişlerinin elinde bulunan bu tekkeyi seçmesinin sebebi herhalde kendine kolayca bağlayabileceğini düşündüğü bu zümrenin desteğini almaktı. Nitekim bunda muvaffak olmuş ve harekâtı buradan hazırlamaya başlamıştır. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 167-168.
100 Âlî, v. 51a; Şakaik-i Numaniyye, s. 73.
101 Halil b. İsmail, s. 111-112.
102 Halil b. İsmail, s. 112.
103 Uzunçarşılı, s. 365; Bilal Dindar, s. 333.
104 Aşıkpaşaoğlu, s. 90; Neşrî, s. 545-546. İdris-i Bitlisî'ye göre de, "Bayezid Paşa'nın teklifi ile bazı kimseler Bedreddin'in müridliğine girdiler ve birkaç tedbir ile orman içinde yakalayıp bağladılar, Padişah'ın yanına getirdiler. " Kurdakul, Necdet, Bütün Yönleriyle Bedreddin, Döler Reklam Yayınları, İstanbul 1977, Birinci basım, s. 43.
105 Yargı safhası ve suçlama ve savunmalar için bakınız: Anıl, Yaşar Şahin, Osmanlı Döneminde İki Dava Şeyh Bedreddin ve Midhat Paşa Davaları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1995, s. 86-90.
106 Halil b. İsmail, s. 121-123.107 Ş. Yaltkaya, İbn-i Arabşah'dan naklen, s. 53.
108 Ş. Yaltkaya, İbn-i Arabşah'dan naklen, s. 53.109 Âşıkpaşaoğlu, s. 90; Neşrî, s. 545­546.
110 Severcan, Şefaettin, "Süleymannâmeler", Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, c. 8, s. 301.

111 Ş. Yaltkaya, İbn-i Arabşah'dan naklen, s. 61-63.112 Tâcü't-Tevârih, s. 114.113 Şakaik-ı Numaniye, s. 71-73.114 Âlî, v. 50b-51b.
115 Âşıkpaşaoğlu, s. 4-6.
116 Âşıkpaşaoğlu, s. 90.
117 Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 140.
118 Ran, Nazım Hikmet, Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Şiirler 2, Adam Yayınları, s. 243.
119 Asena, Orhan, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Toplum Yayınları, Ankara 1969, s. 10.
120 Yetkin, Çetin, Etnik ve Toplumsal Yönleriyle Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri, May Yayınları, İstanbul 1974, s. 133.
121 Fındıkoğlu, Z. F., Sosyalistler II Şeyh Bedreddin, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1965, s. 33.
122 İsmail Hamdi Danişmend, c. I, s. 162.
123 İbrahim Hakkı Konyalı, Tarih Hazinesi, sayı: I, s. 3.
124 Çubukçu, İ. Agah, İslam Düşünürleri, Ankara 1983, s. 130.
125 İhtilaller ve Darbeler Tarihi, Türkçesi: Sabiha Bozbağlı, Cem Yayınevi, İstanbul 1974, s. 93-94.
126 Dukas, s. 67-69; Ş. Yaltkaya, İbn-i Arabşah'dan naklen, s. 68, dipnot. 1.
127 Fındıkoğlu, Z. F., Sosyalistler II, s. 33; Sosyalizm I, s. 94.
128 Cerrahoğlu, A., Şeyh Bedreddin Meselesi, Çığ Yayınları, İstanbul 1966, s. 30.
129 Hammer, J. V. Purgstall, Osmanlı Devleti Tarihi, İstanbul 1983, c. II, s. 424.
130 Atay, Tayfun, s. 169.
131 Ülken, Hilmi Ziya, s. 118.
132 Cem, Semahaddin, s. 28.10.
133 Uyanık, Mevlüt, "Şeyh Bedreddin ve Hareketi", Belleten, c. LV, sayı: 212-214, s. 349.
134 Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 178.
135 Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, s. 119-120.
136 Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, s. 191.
137 Anıl, Yaşar Şahin, s. 93.
138 Gölpınarlı, Abdülbâki, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Eti Yayınevi, İstanbul 1966, s.
139 Kurdakul, Necdet, Bütün Yönleriyle Bedreddin, Döler Reklam Yayınları, İstanbul 1977, s. 238.
140 A. de Lamartine, İmparatorluk Yolu (Türkiye Tarihi), Hazırlayan. M. R. Uzmen, Tercüman 1001 Temel Eser Serisi, (tarihi ve baskı yeri yok), c. II, s. 293.
141 Eyüboğlu, İsmet Zeki, Şeyh Bedreddin ve Vâridât, Der yayınları, İstanbul 1987.
142 Kaygusuz, Bezmi Nusret, Şeyh Bedreddin Simavenî, İhsan Gümüşayak Matbaası, İzmir 1957.

  
5579 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın