• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Türkiye'deki Tarihi Anlayış Şekilleri: Yeniçağ Başlarında Siyasi ve İktisadi Bunalımlar / Prof. Dr. Suraiya Faroqhi

Bu çalışmanın konusu, bugünkü Türk tarihçiliğinin önemli birkaç vasfını, 'dönemler' ve 'dönüşümler' problemlerini tartışarak ortaya koymaktır. Cevaplandırılması gereken asıl soru, Türk tarihçiliğinde, XV. yüzyılda veya XVI. yüzyılın başlarında siyasi, iktisadi veya kültürel açıdan gerçekten yeni bir şeylerin ortaya çıktığı bir dönemin başlayıp başlamadığı hususunda bir kanaat oluşup ouşmadığı sorusudur. Bu dönem için, Anglo-Sakson ve de Alman anlayışında, 'Frühmoderne' yani 'Erken Modern Dönem' tabiri kullanılır; bu dönemden Fransa'da genellikle, 'temps modernes' 'Modern Zamanlar' olarak bahsedilir. Türkçe ıstılahta ise bu dönem için, 'Yeniçağ Tarihi' tabiri kullanılır.

Biz bu soruyu üç boyutta değerlendireceğiz: Evvelâ, geleneksel dönemlendirmeleri göz önünde bulundurmak için, Osmanlı tarihinin umumi manzarasına müracaat edeceğiz. Benim kanaatime göre daha önemli olan ikinci bölümde, Osmanlı tarihçilerinin tespit ettikleri en önemli 'bunalımları' ve 'dönüm noktalarını' ortaya koymayı deneyeceğiz.1

Üçüncü bölümde ise nihâî olarak, bana göre 'bunalımlara ve 'dönüm noktaları'na yönelik dönemlendirmelere temel teşkil eden siyasi, iktisadi ve de kültürel ilkeleri bahis mevzuu edeceğiz. Bu üçüncü bölümün, önceki iki bölümden daha öznel olması kaçınılmazdır. Böyle bir değerlendirme bize, her halükârda Türk bakışı hakkında, bugün tarihçiler tarafından izah edilmeye çalışıldığı gibi, 'Yeniçağ'ın başlangıcında ve sonunda ortaya çıkan daha ziyâde şeklî olan tezâhürleri aşma ve az da olsa Osmanlı tarihinin saikleri ve akışı hakkında bir şeyler söyleme imkanı verecektir.

Osmanlı'nın Başlangıcı Dönemi: Kroniklerin Yapısı

Osmanlı kültürü, XV. yüzyıla kadar geri götürülebilen bir tarihçilik geleneğine sahiptir. Özellikle, XVI. yüzyılda Vakayiname (Tarih) kendine has edebî bir tür olarak ortaya çıkmıştır. Tarihi eserler, çoğunlukla resmî yani eski devlet görevlileri tarafından yazılmıştır veya bu şahıslar bu hususta görevlendirilmişlerdir; sultanların ve onların iktidarı ilgi odağı durumundadır.2 Eserlerin, evvelâ Allah'a hamd ve Peygambere, salât u selâma hasredilen ve nisbeten benzeşen (stereotip) girişleri, hitap şeklinde hükümdara yapılan uzun dua kısmı da önemli bir öğedir.3

XVI. yüzyılda tarihçi tahtta oturan sultanın işlerini nazım halinde yazmak için hususî olarak görevlendirilmiştir.4 Hattâ zengin minyatürlerle süslenmiş ve hanedanın tarihini ve daha önce hükümdâr olan Sultan Süleyman'ın dönemini bir dünya ve büyüme tarihi çerçevesinde tasvir eden bir büyük çalışmanın bugün birkaç nüshası mevcuttur.5 XVII. yüzyılda şehnâmecilik memuriyeti ortadan kalktıktan sonra, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren resmî tarihî eserler yazdırmak için yeni bir deneme yapıldı.6 XVIII ve XIX. yüzyılın vak'anüvîsleri memuriyetleri icabı eserlerini nesir halinde ve resim, minyatür olmaksızın kaleme almışlardır; umumiyetle arşiv belgelerine kolaylıkla ulaşabilmekteydiler. Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar sürekli olarak, yazacağı dönem kendisine sipariş edilen ve yazarın bizzat yaşamadığı geçmiş bir dönemi kaleme alması gereken bir vak'anüvîs memur edilmiştir. Bu görevlilerin en sonuncusu olan Abdurrahman Şeref, kariyerini Cumhuriyet döneminde yarı resmî tarih encümeninin başkanı olarak tamamlamıştır.7 Bu istikamete uygun olarak, kroniklerin yapısı da hükümdâr üzerine şekillendirilmişti; lokal düşünüldüğünde, dikkatler sultanın o anda ikâmet ettiği veya savaş zamanında serdâr-ı ekrem olarak görev yapan sadrazamın bulunduğu yere çevrilmiştir. Bir çok durumda bakış açıları 'İstanbul merkezli' ve husûsî bir vurgu ile sultanın sarayına göreydi. Dönemin önemli olaylarının fihristine gelince, çoğu kez o dönemin padişahının iktidar olduğu dönemdeki olayları anlatan mufassal bölümler ortaya çıkmaktaydı. Konunun titiz bir şekilde fihristinin yapılması için, o esnada tasvir edilen husûsî bir olayın zikri ifadesi kullanılıyordu. Bu ara başlık el yazma nüshalarında sıklıkla kırmızı yazı ile belirtilmiş ya da XIX. yüzyılda matbaanın kullanılmaya başlaması ile birlikte, bu ara başlıklar özel süslü çerçevelere alınmıştır. Bunlar okuyucu için görsel olarak kolaylık sağlaması açısından önemli olsa gerektir.8

Başka kültürlerde de sıklıkla görüldüğü gibi, XIX. yüzyıla kadar ordu-yı hümâyûnun savaşları ve zaferleri kroniklerin esas konusunu teşkil ediyordu. Eğer bir savaş sona ermişse, bir alt başlık, ateşkese ve de barış antlaşmasına ayrılmıştır; bunun dışında, kroniklerde yüksek memuriyet görevi olanların azilleri, tayinleri, ayrıca sarayda icra merasimleri diğer konuları oluşturmaktadır. Nadir de olsa başkentte meydana gelen dikkate şayan olaylar hakkında da bölümler mevcuttur. Bu sonuncusuna örnek olarak, sıklıkla meydana gelen yangın felâketi ve sıkı korunduğu düşünülen pazardaki bir dükkandan yapılan hırsızlık olayları da zikredilir.

Bu şekil nisbî olarak yoruma pek mahal bırakmamaktadır; genellikle yazarlar kendi düşüncelerini, belirli bir olayı diğerlerinden daha vurgulu anlatmak suretiyle metin dahilinde ifade etmektedirler. Eğer yazar belirli bir konuda daha mufassal kaynağa sahip veya kendisi olayın şahidi ise, yorumla alakalı söylediğimiz bu ifadeler söz konusu olmaktaydı. Fakat şüphesiz, yazarın kendi yorumlarını doğrudan ifade ettiği durumlar da vardır. Metnin kendisinde, giriş bölümüne kıyasla ve bundan farklı olarak dînî motifler daha nadir kullanılmaktadır. Sultanın zaferleri vasıtasıyla devletin yayılmasına ve İslam'ın korunmasına yardım etmesi, Osmanlı devlet anlayışının temelini teşkil etmektedir. Fakat bu anlayış çok nadir olarak kroniklerde ifade edilir; bu da anlaşılır bir husustur.

Osmanlı'nın Başlangıç Dönemi: Zaman Tasnifinin Eski Ama Çok Müessir Bir Modeli

Fakat bunun yanında, bir zaman taksiminin başka bir şeklini gerektiren yoruma yönelik güçlü bir tarih yazımı imkanı da mevcuttur.9 XVII. yüzyıldan itibaren, sultanların dönemleri tarihi hakkında kafa yoran Osmanlı yazarları için, kuzey Afrikalı tarihçi ve devlet teorisyeni İbn Haldun'un hazırladığı model önemli bir rol oynamıştır.10 Bu temel düşünceye göre her devlet tabîî bir ömre sahiptir. İbn Haldun bunu, kuruluş, gelişme, duraklama ve gerileme dönemleri olan şeklî dönemlerin bir sonucu olarak görüyordu. Eğer bu model kabul edilecek olursa, böylece tarihî bir konunun fihristi elde edilmiş demektir.

İbn Haldun'un tarih tezi, Osmanlı fütûhâtının hem doğu ve hem batı sınırlarında niçin durduğuna cevap teşkil ettiği için, şüphesiz 1600 yıllarından sonra Osmanlı tarihçileri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.11 İbn Haldun'a göre, gerileme sürecindeki en belirleyici faktörü, sosyal dayanışmanın kayboluşu oluşturmaktadır. Bu durum, göçebelerden bir yüksek sınıf bir saray çevresinde yerleşir yerleşmez sıklıkla ortaya çıkıyordu.

Devletlerin kuruluşunun tipik olarak göçebeler tarafından gerçekleştirildiği düşüncesi; İbn Haldun'un, bu tür oluşumların onun için pek eski olmayan bir geçmişte birçok kez vuku bulduğu XIV. yüzyıl kuzey Afrikasında edindiği tecrübe ile açıklanabilir. Bunun dışında o, Moğol hakimiyeti çağında yaşamış ve bizzat kendisi Timur ile müzakerelerde bulunmuştur.12

Fakat göçebelerle alakalı bu düşünceler Osmanlı tarihçileri için de önemliydi. Kaynakların yetersizliği XVII. yüzyılın tarihçilerine ve bugünkü tarihçilere bu konuda daha kesin bir şeyler söyleme imkanı vermese de, ilk Osmanlı sultanları başlangıçta Anadolu'daki göçebelerin yanında kendilerini daha rahat hissetmiş olabilirler. 13 Daha önceki Osmanlı sultanlarının, devlet hizmeti için yeniçeriler veya garimüslim reayadan gençleri askere alma (devşirme) gibi karakteristik kurumları geliştirmiş olmaları, yerleşik hayata yeni başlayan göçebeler arasında siyasi dayanışmanın zayıflaması için yeterli bir sebep olabilir. 14

XVII. yüzyılda yaşayan bir yazar için Osmanlı Devleti'nin eski tarihi pek fazla önem arzetmemektedir. Fakat İbn Haldun'un fikirleri bir yabancı kabul olarak başkalarından daha ziyade çağdaş mülahazalardan neşet etmektedir. Özellikle 1450 ile 1550 yılları arasında geliştirilen ve 1600 yıllarında ve sonrasında önemini yitiren Osmanlı Devleti'nin klasik kurumları bu dönemin eleştirel bir gözlemcisi için gayet anlaşılır bir şeydi.

Özellikle ordunun önemli bir kısmı, yani vergilerle beslenen ve bu yüzden kendilerine merkezî yönetim tarafından ücret ödenmeyen sipahiler ateşli silahların yaygınlaşması sebebiyle geniş ölçüde lüzumsuz hale geldi. Bu gerçekle nasıl başa çıkılacağı hususu için, XVII. yüzyılın Osmanlı yazarlarınca böyle anlaşılıyordu. İbn Haldun birkaç öneride bulunmuştu.15

Ahmed Cevdet Paşa (1823-1895), Fransız Devrimi'ni, Napolyon'un Osmanlı eyâleti olan Mısır'a çıkışını ve hattâ erken sosyalizmi kendisi ve okuyucular için anlaşılır kılmayı denediği eseri ile tarih yazımının yeni bir örneği ilk defa XIX. yüzyılda geliştirildi. 16 Çünkü böyle bir teşebbüs, sadece Yeniçağ Avrupa tarihi ile müzakere edildiğinde mümkün olabilirdi. Fakat bu, daha önce belirtildiği gibi, standart Osmanlı tarih yazımında sadece savaşların ve barış antlaşmalarının çerçevesinde mutat idi; öyle ki, ilgili devletlerin dahili gelişimine hemen hemen hiç girilmedi. Pek fazla yaygın olmayan ve sayıları az da olsa, birkaç Avrupalı devlet hakkında bilgi edinmek için bu konuyla alakalı el yazma koleksiyonlara ulaşma imkanına sahip olmuş bazı kimselerin kaleme aldığı eserlerin varlığı da şüphesizdir. 17 Daha eski kroniklerin bu yapısı, Avrupa tarihinin fenomenlerinin tartışılmasını ve böylece dönemlendirme prensiplerinin oldukça büyük bir değişimini gerekli kılıyordu; Ahmed Cevdet Paşa'nın "Osmanlı Tarihi" adlı eseri, büyük bir ustalıkla Osmanlı ve Avrupa sahnelerinde hareket ediyordu.

Yeniçağ Hakkında: Türkiye'nin Bugünkü Tarih Terminolojisi

Ahmed Cevdet Paşa'nın kendi zamanında mutat olan; Osmanlı ve daha sonra Türk tarih araştırmalarının Avrupa tarih yazımı ile daha yoğun olarak karşı karşıya geldiği yeni bir yüzyıl girdiğinde Ahmed Cevdet Paşa öleli birkaç yıl olmuştu.18

Ahmed Cevdet Paşa'nın ölümünün elli yıl sonrasından II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar büyük ölçüde Fransız tarih yazıcılığı ile entelektüel ilişki vardı ve bu husus terminolojiyi de şekillendirmişti. Dünya savaşları arasında ve kısmen bunu aşan dönemlere ait Fransız literatüründe, bilindiği gibi Avrupa tarihi, Rönesans ve Reformasyon'dan beri, Fransız Devrimi'nin sınır teşkil ettiği, 'epoque moderne' ve 'epoque contemporaine' gibi dönemlere ayrılmıştı.19

Bu anlayış, en geç XX. yüzyılın kırklı yıllarından beri, Türkiye'deki el kitaplarında ve ders kitaplarında belirleyici olmuştur. Türkiye'deki okullarda ve üniversitelerde buna uygun bir şekilde, 'Ortaçağ' ile daha önce kısaca bahsedilen 'Yeniçağ' ve 'Yakınçağ' arasında ayrım yapmak mutat olmuştur.20

Bu araştırmada, 'Yeni Zaman' tabiri burada 'erken yeni zaman' anlamında kullanılacaktır. Buna karşın 'erken yeni zaman' kavramı Türkiye'de sadece İngilizce yazılmış bilim literatüründe, yani yabancı bir kelime olarak bilinir ve tarih araştırmalarında hemen hemen hiç kullanılmaz.

'Yeni Çağ' Hakkında: Dönemlendirme Meselesine Duyulan Sınırlı Bir İlgi

Bunun dışında, dönemlendirme meselelerinin Türk tarihi tartışmalarındaki kelimenin sınırlı anlamıyla nisbeten ikincil bir rol oynaması belki de ilginçtir. Esâsen, Osmanlı tarihinin genel görünüşünün yazarları ve bu konuda çalışan araştırmacılar bu sorunsal ile ilgilenmek zorundadırlar.Bu tür yayınların sayısı çok değildir.21 Dönemlendirme meselelerinin ikincil bir anlam ihtiva ettiği monografiler, uzun zaman dilimi ve umumi tarih araştırmalarında tamamen merkezî bir rol oynamaktadırlar. Elbette istisnalar mevcuttur, fakat genelde hepsi bu kuralı onaylamaktadırlar.

Bu istisnalar ile birlikte, 'Dünya Düzeni' anlayışı ile çalışan yazarlar hiç şüphesiz en önemli kategoriyi oluşturmaktadırlar.22 İktisâdî kariyerlerinin belirli dönemlerinde, Immanuel Wallerstein, Reşat Kasaba, Şevket Pamuk, Murat Çizakça veya Huri İslamoğlu için, Osmanlı Devleti'nin peyk olarak Avrupa iktisâdî sistemine ne zaman dahil olduğu sorusu merkezî bir rol oynamıştır. Başka bir deyişle ifade etmek gerekirse, ne zaman Osmanlı mülkü az veya çok kendine yeten bir bütün olarak işlev icra edemez olmuş ise, o dönemden itibaren Avrupa'nın hazır üretim pazarı, yiyecek maddeleri ve hammadde müşterisi konumuna düşürülmüştür. Eğer böyle bir tarih belirlenebilseydi, bu kesinlikle, Osmanlı tarihinin tamamen farklı iki dönemi arasında ana çizgi olarak kabul edilebilirdi.

Halbuki tartışmaların akışı içinde, elbette ittifak edilebilen ve bu ilhakın gerçekleştiği bir zamandan yola çıkılamayacağı tespit edilmiştir. Birçok durumda, XVIII. yüzyılın sonlarına ve XIX. yüzyılın başlarında, faydalı bir 'cut-off points' (bitiş noktası) olarak tezahür etmiştir. Fakat ilhak sürecinin, önemli sayılabilecek erken bir zamanda bazı bölgelerde mutlaka güçlü bir ihracaatla başlamış olduğu gibi bir görüş nazar-ı itibara alınabilir. Bu çok yönlülük, ilhak hakkındaki tartışmalarda, dönemlendirme sorununun niçin muhtemelen beklendiğinden daha az tartışıldığını izah etmektedir.

Tarihin Dönüm Noktaları: İstanbul'un Fethi

Türkçe ikincil kaynaklarda, 'modern' dönem nadir olarak, İstanbul'un 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethi ile son bulmaktadır.23 Tarih devirlerinin bu sınırları Avrupa tarih yazımında mutat olandan farklı bir varyasyonunu ortaya koymaktadır (1492-Kolombus Karaiblere çıkar). Osmanlı tarihinin akışı için, Amerika'nın keşfinin (fethinin) Avrupa tarih yazımında sahip olduğu anahtar görev gibi, İstanbul'un fethine ve yeniden yapılandırılmasına da buna benzer bir görev atfedilir.24 Türk tarihçilerinin bu telakkileri, Avrupalı Yeniçağ mütehassısları için alışılmamış bir husus değildir. Bilahare Hıristiyan Avrupa'daki muasırları İstanbul'un fethini felaket olarak görseler de, dünya tarihi açısından önemli bir olay olarak mülahaza etmişlerdir. Daha yeni çalışmalara bir göz atılacak olursa, bugün Batı ve Orta-Avrupa tarihçileri İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethini ve Bizans İmparatorluğu'nun sonunu bir dönüm noktası olarak telakki etmektedirler.25

Şüphesiz bu arada, Türk tarihçileri arasında İstanbul'un fethinin anlamı ile alakalı farklı bakış açıları ve ifadeler mevcuttur. Bu olay ve akabinde İstanbul'un İslamlaşması ve Türkleşmesi, milliyetçi çizgide olan tarihçiler için, Fatih Sultan Mehmed'in bir harikası ve kahramanlığıdır. Bu telakki, bugünkü İstanbul'un 'Heykel Mimarisi'ne de yansımıştır. Meselâ, bundan hemen hemen yirmi yıl önce bu sultanın büyük ve oldukça görkemli atlı heykeli, İstanbul Belediyesi binasının çok yakınlarında bir yere dikilmiştir. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'da hüsnükabul gören yegâne padişahtır.26

Diğer taraftan, 'Sefer ve Zafer İdeolojisi'ne mesafeli yaklaşan veya bunu reddeden yazarlar, İstanbul'un fethini gerçekten şehir tarihine ait bir olay olarak telakki etmektedirler. Bu yazarları, eski Bizans imparatorlarının metropolü olan şehrin sultanların başkentine dönüştürülmesi alakadar etmektedir; bu konuda İslâmî unsurlar önemli olmakla birlikte, tek başına müessir sebep olarak görülmemektedir.27 Özellikle ticaretin teşviki gibi iktisâdî etkenler hususiyetle vurgulanmaktadır. Bu sebeple 1453 yılı bu tarih geleneğinde, 'küresel' anlamının yanısıra, özellikle önemli telakki edilen 'yerel' anlamına da sahiptir.

Ayrıca, 1453 yılının Türkiye'deki tarihî hafızada Sultan I. Selim'in Memluk Sultanlarına karşı açtığı ve Osmanlıya, Suriye, Mısır ve kutsal şehirler olan Mekke ve Medine'yi kazandıran seferden daha önemli olması dikkate şâyân bir husustur. Bu, Türkiye'den bakıldığında Arap memleketlerinin seksen yılı aşkın bir süredir 'Türkiye dışında olmaları gibi son derece basit bir keyfiyet ile alakalı olmalıdır.

Suriye ve Mısır ile ilgili olarak bir fikrî bütünlük hareketi mevcut değildir ve bu bölgelere duyulan resmî teveccüh, Avrupa ve Amerika'ya duyulan ilgiden daha azdır. Buna uygun olarak, okuyucu kitlesinin takip ettiği kitapların önemli bir kısmı, Arap dünyasını konu alan eserlere önemli ölçüde ilgisiz kalmaktadır. Diğer taraftan İstanbul siyâsî olmasa bile, iktisâdî ve kültürel anlamda bugünkü Türkiye'nin başkenti konumundadır; ve bunun niçin böyle olduğu sorusu ise, çağdaş tarihçiler için hâlâ ehemmiyetli bir husustur.

Tarihin Dönüm Noktaları: 1800 Yılı mı Yoksa 1600 Yılları mı?

Yeniçağın sınırlarını belirleme hususu, bu çağı takip eden dönemlere nisbetle daha zor görünmektedir. Kırklı yıllarda yazılan ve bir çok ciltten müteşekkil, yakın zamanlara kadar sayısız baskıları yapılan Osmanlı Tarihi adlı eserin yazarı ve önde gelen bir tarihçi olan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ilk sınırı, Muhteşem Süleyman'ın ölüm tarihi olan 1566 yılında koymaktadır. Eserinin altıncı cildi aynı tarihle sona eren Yılmaz Öztuna da aynı şeyi yapmaktadır. Bunları Yaşar Yücel ve Ali Sevim takip etmekte ve bunlar da, 'Osmanlı Tarihinin Klasik Dönemlerini' işledikleri eserlerini ikinci cildinde 1566 yılını bir dönem sınırı olarak vermektedirler. Bu seçim şüphesiz, Polonya ve Venedik gibi devletlere karşı yapılan fütûhâtın (Kıbrıs 1570-1573, Girit 1645-1669, Kamieniec-Podolski 1672) henüz devam etmesine rağmen, daha önce hızla gelişen Osmanlı fütûhâtının XVI. yüzyılın ortalarında sona ermesi sebebiyle söz konusu olmaktadır. Uzunçarşılı'da bunu müteakiben, 1774 Küçük Kaynarca barışı ile biten dönem gelmektedir.

Bir dönem sınır olarak bu yılın seçimi, aynı zamanda çağdaş tarihçilerin de kabulünü kazanmıştır. Çünkü Emecen ve İhsanoğlu da Küçük Kaynarca'yı 'büyük' bir yol ayrımı olarak kabul etmişlerdir. Daha ziyade iktisâdi yönleri öne çıkaran tarihçiler de, bu yılı yani 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşını bir yol ayrımı olarak görmektedirler. Son otuz yıl içinde, Andre Raymond, Mehmet Genç ve Katsumi Fukasawa'nın çalışmalarında, bu savaşın, iktisâdî bir yayılma döneminden, XIX. yüzyıla kadar devam eden uzun bir sarsıntı dönemine geçişi temsil ettiği izah edilmiştir.28

Hakiki bir Yeniçağ mütehassısı olarak Uzunçarşılı eserini XVIII. yüzyılın sonundan sonra devam ettirmemiştir. Eserinde değerlendirilen son otuz yıl, özellikle Sultan III. Selim'in (1789-1807) uygulamaya koyduğu askerî reformların anlatımına ayrılmıştır; başarılı olmasa bile, III. Selim, Yeniçeri ordusunun yerine modern bir orduyu ikame etmeyi denemiştir. Aslında, XVIII. yüzyılın sonunda bir tarih sınırı belirlemek, 'yuvarlak rakamların zorlamasının' dışında pek mümkün değildir. Fakat Osmanlı siyaseti alanındaki tarihçiler için, III. Selim'in tahta geçiş yılı olan 1789'un veya (yeni mutlak reformcu II. Mahmud'un) tahta geçiş yılı olan 1808'in, Yeniçağın sona erdiği tarih olarak kabul edilmesi savunulabilir bir husustur.29

Bununla beraber bugünkü Türk tarihçileri arasında, 1800'lü yılların bir dönem sonu olarak kabul edilmesi hususunda kesinlikle bir konsensus (tarz-ı itilaf) mevcut değildir. Sina Akşin tarafından 1990 ve 1995 yılları arasında neşredilen ve ikinci baskısı yapılan Osmanlı ve Türk Tarihi adlı eserin birinci cildi, 'Osmanlı Öncesi Türklerini; bunu müteakiben ikinci cildi ise, 'Osmanlı Devleti'ni 1300-1600' ihtiva etmektedir. Üçüncü cildin başlığı: 'Osmanlı Devleti 1600-1908' şeklindedir.30 O halde XVIII. yüzyılın sonuna doğru bir dönem sınırı söz konusu değildir. Fakat araştırmada sıklıkla rastlanan, XIX. yüzyılın ortalarında devletin yeniden yapılandırılması teşebbüslerini bir 'Dönüm Noktası' olarak görme temayülünden kaçınılmıştır.31 Osmanlı Devletinin büyük fütûhât döneminin kapanmasından sonra, sultanın ve bürokrasinin değişken keyfiyetlerle devleti birlikte idare ettikleri dönem, bu eserde tek ve bütün bir zaman dilimi olarak telakki edilir.

Tarihin Dönüm Noktaları: 1700 ve 1830 Arası Dönem

Bugünkü araştırmalar, bir çok sınırlandırmalar olsa da, Osmanlı Devleti'nin 'sonunun başlangıcını 1600'lü yıllara götürmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım daha önceki nesilde nadir idi. Bu dönüşüm, XVIII. yüzyılın ortalarında (yaklaşık 1718 ve 1768) iktisâdî bir çok alanda gözlemlenebilir bir büyümenin ortaya çıkması ile de alakalıdır.32 Bu iktisâdî büyüme (konjonktür), Mehmet Genç'in XVIII. yüzyıla ait son derece zor iltizam vesikaları hususunda yaptığı zahmetli bir uğraşı sonunda tespit edilmiştir. Arap eyâletleri hakkındaki çalışmalar, Osmanlı'nın aslî coğrafyası hakkındaki ifadelerini tasdik etmiştir.33 XVIII. yüzyılın ortalarındaki iktisâdî genişlemede, sadece ticarette meydana gelen büyük iktisâdî büyüme değil, aynı zamanda sanayide de parlak bir dönemin söz konusu olduğu dikkate şayan bir husustur. Burada, zanaat dallarının bir çoğundaki canlanmanın da son derece önemli olması düşüncesi, ticaretin büyümesi ve Avrupa'nın belirleyici olduğu bir dünya ekonomisine Osmanlı iktisadının dahil olması ile izah edilebileceği anlayışından kaynaklanmaktadır. Nihayet XIX. yüzyılda gerçekleşen 'ilhak', gerçekten ticaretin böyle bir yükselişine sebep oldu. Fakat, XVIII. yüzyılın ortalarında birçok Osmanlı merkezinde şahit olunduğu gibi, tekstil sektörünün canlanması, söz konusu 'ilhak' modeline bağlanamaz. Yeteri derecede izahı kabil olmadığı gibi, Osmanlı Devleti'nin birbirinden çok uzak bölgeleri arasındaki farklılıklar daima göz önünde bulundurulmalıdır: Eğer iç Anadolu şehirlerinden Tokat XVIII. yüzyılın sonlarında özerk bir konumda önemli iktisâdî bir merkez durumunda ise, aynı durum Ege kıyılarındaki İzmir için asla söz konusu değildir.

Bu arada daha tam endüstrileşmemiş İngiltere'nin Akdeniz'de hâkim bir güç olduğu 1830'lu yıllar, yeni bir dönemin başlangıcı olarak telakki edilebilir. İktisat tarihçilerinin zaviyesinden bakacak olursak, Osmanlı zanaat mamulleri ilk kez azami ölçüde fabrikasyon ürünlerinin doğurduğu rekabet baskısına maruz kalmıştır. Fakat 1830 civarındaki yıllar, siyasal alanda da ağır iktidar kaybının yaşandığı yıllardı; Sultan II. Mahmud (1808-1839), Mısır valisi (Kavalalı) Mehmed Ali'ye karşı kendisini ancak İngiliz krallığının ve hattâ Çarın yardımlarını kabul etmek suretiyle savunabiliyordu.34

Avrupa siyasetinin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışması, nadir de olsa, daha XVIII. yüzyılda vuku bulmuştu; fakat artık bu husus şimdi daha yoğun bir şekil almıştı.35

Tarihin Dönüm Noktaları: Tanzimat Döneminden Aldülhamid ve Jön Türklere

Osmanlı devlet ricali bu bunalıma, terminolojik sözlüklere 'Tanzîmât' olarak geçen bir dizi tedbirle karşılık verdi. 'Düzen' veya 'Düzenleme' olarak tercüme edebileceğimiz bu ifade ile, Türk tarih yazımında 1839 ve 1878 yılları arası dönem anlaşılır. Eskiden Arnavutluk'tan Fırat'a kadar uzanan bir coğrafyaya sahip olan İmparatorluğu kurtarmak için, bir taraftan yönetimi daha verimli bir hale getirmek gerekiyordu.36 Diğer taraftan ise, Müslüman olmayan azınlıkları, hukukî statülerini iyileştirerek, milliyetçilik projelerinden ve görünürdeki bu tür uğraşlardan uzaklaştırmayı hedefliyordu. Bu düzenleme aynı zamanda Avrupalı büyük güçleri, özellikle İngiliz hükümetini, Osmanlı Devleti'nin tamamen kendi gücüyle modern bir devlete dönüşmeye muktedir olduğu hususunda ikna etmekti. Çünkü, eğer bu istikametteki bir gelişmeye müsaade edilmiş gibi görünüyorsa, mümkün olduğunca Osmanlı Devleti'nin Avrupalı büyük devletler arasında ve Balkanlar'da vâsiliğine soyundukları küçük devler arasında paylaşılması engellenebilirdi. En azından İstanbul'daki hükümet çevrelerindeki kanaat bu istikamette idi.

Devletin ve toplumun bu köklü değişim teşebbüsü şüphesiz arzu edilen şekilde müessir olmadı. Bir taraftan Balkan halklarının millî hareketleri artık engellenemiyordu. Daha fenası, Bulgar ayaklanması ve bu olayın düzensiz Osmanlı orduları tarafından (meşhur Bulgar dehşeti 1875-1876) kanlı bir şekilde bastırılması, o zamana kadar Osmanlı politikacıları tarafından önemli ve güvenli bir hareket olarak hesaba katılan İngiliz desteğinin sona ermesi ile sonuçlandı. Bunun dışında, devletin yeniden yapılanması, özellikle dış politikadaki başarısızlığı, Osmanlı devlet ricalinin Müslüman halkın gözünde meşruiyetinin kaybolmasına sebep oldu.37 Bu insanlar kendilerini gayrimüslimlere göre iktisâdî açıdan mağdur olarak görüyor ve bundan böyle de siyasal anlamda mağdur edildiklerini hissediyorlardı; bu öyle bir durumdu ki, Türkçe çok kolay ifade edilebilen, ' (Politik) Düzenin Yabancılaşması'' sözü ile tarif edilmiştir.38

Eğer bütün bunlara rağmen 'Tanzimat' dönemi Türk tarih yazımında sadece felaketlerin dönemi olarak anlaşılmayacaksa, o halde bu dönemde devletin yeniden yapılandırılması, sıklıkla, yeni oluşacak bir millî Türk devletinin ön şartı olarak görülmesi keyfiyeti ile alakadar olmalıdır.39 Bunun dışında, yeni araştırmalar, 'Modernleşme Kalkışması'nın Sultan II. Abdülhamid'in (1878-1909) yeni istibdat rejiminin kurulması ile nihâî olarak sona ermediğini açığa çıkarmıştır.40 Aksine, Sultan, telgraf, fotoğraf veya demiryolları gibi yeni teknolojinin iktidarı tahkim ettiği ve bu teknolojilerin elde edilebilmesi için de kalifiye elemanların mevcut olması gerçeğinin şuurundaydı. Bu dönemde eğitim sisteminde de bir genişleme meydana geldi. Eğer bu sebepler vurgulanacak olursa, Tanzimat Dönemi'nde devleti tek başına idare eden yüksek bürokrasinin nüfûzu, sultanın kendine yakın adamları lehine büyük ölçüde kırılmış olsa bile, tek başına bir dönem olarak düşünmek savunabilir bir konudur.

Bu zaviyeden bakacak olursak, 'eski tarz' Osmanlı Devleti, 1908 Jön Türk ayaklanması ve 1909 yılında Sultan Abdülhamid'in azledilmesiyle sona ermiştir. Eğer, biraz önce denendiği gibi, 1908 yılındaki olaylar basit bir askerî ayaklanma olarak değil de, aksine gerçek bir devrim olarak anlaşılırsa, bu daha çok anlamlı gözükecektir.41 Yeni kurulan meşrûtî monarşi rejiminin tahkim edildiği o günlerde nefes alacak zaman yoktu. 1908 yılında Avusturya-Macaristan tarafından Bosna-Hersek'in ilhakı; 1911 yılında Trablusgarb'ın İtalyanlar tarafından işgali; 1912 yılından itibaren başlayan Balkan Savaşları ve son olarak Birinci Dünya Savaşı, hukûkî kuralların bahis mevzuu olmadığı bir anlayışı meydana getiriyordu. Siyasal sınıf içinde hizip mücadeleleri, askerî darbe, anayasada öngörülmeyen komiteler vasıtasıyla alınan anayasal kararlar ve son olarak sadece Ermeniler olmasa bile, özellikle Ermenilerin yoğun baskısı için şartlar son derece müsaitti.

Tarihin Dönüm Noktaları: Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti

Daha önce temas ettiğimiz zaman taksimatı, 1923 yılında ilan edilen Cumhuriyetle son bulan Osmanlı tarihi ile alakalıdır. Bu arada, ekseriyetle Türk tarih anlayışına göre, uzun zamandan beri siyaset biliminden daha az Osmanlı Tarihi ile ilişkisi olan, 80 yıllık Cumhuriyet Tarihi hususi bir bilim alanı oluşturmaktadır. Gerçi bu durum, yeni yayınlara bir göz atacak olursak, son senelerde biraz değişmiştir.42 Belki de bu, kısmen liberal-demokrat tarihçilerde olduğu gibi muhafazakar-mütedeyyin tarihçilerin Cumhuriyetin otokratik modernleşme uygulamasına mesafe koymasıyla bağlantılıdır. Böyle bir arkaplan araştırması muvacehesinde, 1923 yılını eskiden daha az bir şekilde yakın tarihin temel dönüm noktası olarak telakki etme eğilimi görülmektedir.

Fakat bütün bunlara rağmen kaynakların bugünkü durumu Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi arasındaki ayrımı, teşvik etmektedir. İstanbul'da Osmanlı Devleti'nin son on yılı ile alakalı zengin arşiv malzemeleri mevcuttur ve bunlar bugün gelişmiş bir şekilde katalogları hazırlanmış ve tarihçilerin hizmetine sunulmuştur. Buna mukabil Cumhuriyet Dönemi resmî arşivlerinin büyük bir kısmı kapalıdır. Öyle ki, araştırmacılar önemli ölçüde yabancı arşivlere ve yayınlanmış arşiv malzemelerine muhtaç bir durumdadır.43

Tarihin Dönüm Noktaları: Siyâset ve İktisâdın Mutabakatı

Osmanlı siyâsî tarihinin farklı kademelendirilmesi imkanlarından yola çıkarak, mümkün olduğu kadar 'sorunsuz' ve 'bakımı kolay' olanı aranacak olursa, şöyle bir silsile ortaya çıkmaktadır: 'Kuruluş Dönemi (1453'e kadar); 'Genişleme' (1453-1575); 'Bunalım ve İstikrar' (1575-1768); 'Yeni Bunalımlar' (1768-yaklaşık 1830) ve 'Küçülme' (yaklaşık 1830-1918).44 Böyle bir kademelendirmenin kolay bir şekilde tatbiki, benim düşünceme göre, Osmanlı Devleti'nin yayılması, duraklaması ve de küçülmesinin haritada kolay bir şekilde çizilebilmesi ile ispat edilebilir; yani dönemlendirme için deneysel olarak tahkik edilebilir ölçütler mevcuttur.

1600'lü yıllara, XVIII. yüzyılın sonuna ve XIX. yüzyılın başına tesadüf eden yılların siyâsî ve askerî bunalımları da, mevcudiyeti hakkında kesinlikle ciddi bir şüphe bulunmayan bir çok birincil kaynakta tespit edilmiştir.

Eğer iktisâdî gelişme zaman taksimi için temel olarak kullanılırsa, dikkate şayan bir şekilde aynı manzara ile karşılaşılır.45 Yaklaşık 1450 yılına kadar olan en erken dönem hakkında çok az sayıda ve daha ziyade Venedik veya Ceneviz kaynaklarına istinat eden bilgiler verilebilir: Bu durum aynı zamanda, söz konusu genel tarihlerin niçin ilk kez 1450 yılı civarını ön plana çıkardığını izah etmektedir.46 Gerçi iktisat tarihçileri için önemli bir kesit olan 1585'li yıllarda paranın büyük değer kaybetmesi, şüphesiz Osmanlı Devleti'nin bildiği ilk devalüasyon idi ama XVI. yüzyılın sonlarında yapılan devalüasyon ağır siyâsî neticeler doğurmuştur. Ez cümle, Osmanlı parasının azalan alım gücü askerî isyanlara sebep olmuş ve bu andan itibaren özellikle devlet ricalinde, artık imparatorluğun zirvedeki zamanını aştığı fikri yayılmıştır.47

Rusya ile yapılan savaşın kaybedilmesini takip eden 1768-1774 yılından sonraki dönemde de biz, iktisâdî nokta-i nazarlara göre belirlenen dönem sınırlandırması ile siyasi kriterlere göre yapılan zaman taksimi arasında bir mutabakat gözlemledik. Bunun benzeri, İngiliz ithal malları yerli sanayii ağır zarara uğrattığı ve Mısırlı (Kavalalı) Mehmed Ali'nin birliklerinin batı Anadolu şehri Kütahya'ya kadar ilerlediği ve Osmanlı Devleti'nin yıkılışının çok yakında olduğunun anlaşıldığı 1830 yılları için de, siyâsî olduğu kadar bir iktisâdî bunalımdan bahsedilebilir.48 'Erken Yeniçağ, gayet esnek bir tespit ile XIX. yüzyılın ortalarında son bulduğu için, bu dönemi kapsayan yüzyılların, siyasi ve iktisâdi olarak nisbeten iyi temellendirilmiş bir zaman taksimine istinat ettirilmesi isabetli olacaktır. Fakat, tabîî ki hiç kimse, dönemlendirmenin başka seçeneklerinin olmadığını iddia etmeyecektir.

Dönem taksiminin Yorumu: 'Yeniçağ'ın Bunalımlarında Ahlak ve Para Akışı

Bundan sonraki bir adım olarak, bu ana kadar müzakere edilen taksim denemelerinin arkasındaki düşünceleri değerlendirmeye çalışacağız. Daha önce gördüğümüz gibi, tarihi malzemenin, Türklerin araştırmalarında kullandıkları 'Ortaçağ', 'Yeniçağ' ve 'Yakınçağ' kategorilerine taksimi nisbeten tâlî bir rol oynamaktadır. Elbette bu kesinlikle, Osmanlı tarihindeki 'dönüm noktaları'na ilgi duymamak anlamına gelmemektedir. Yalnız, bu dönüm noktaları, özellikle 'Yeniçağ' olarak tanımlanan çağın ortasında ve sonunda meydana gelen belirli iktisâdî ve siyâsî bunalımlarla tarif edilmiştir.

Yeniçağın başlarında meydana gelen bunalımlara gelince, konu daha da karmaşık bir hal almaktadır, çünkü XV. yüzyılın ortası, Türkiye'de yetişen ve tarih eğitimi alanların zihninde kesinlikle 'Bunalım Dönemi' olarak yer etmemiştir. Bu dönem zaten, hafızalarda iz bırakan İstanbul'un fethinden sarf-ı nazar edecek olursak, Balkanlarda olduğu gibi Anadolu'da da bir yayılma dönemidir. Halbuki, II. Mehmed'in yaptığı seferler, yüksek vergilere ve büyük devalüasyonlara sebep olan mâlî kaynak ihtiyacını doğurmuştur. II. Mehmed hayatının sonuna doğru, İslâmî hukuk tarafından itina ile korunan meşru dînî vakıfları kısmen kaldırmayı ve askerî hizmetle münasebetdar olan vergilendirilmiş timara dönüştürmeyi denemiştir. Bu politika, XV. yüzyılın ortalarına kadar oluşan toplumsal-siyasal düzenin Fatih Sultan Mehmed tarafından artık yeterince verimli olmayan bir düzen olarak kabul edildiğine delâlet etmektedir.49

Bunun dışında, bu yeni düzenleme şiddetli mukavemetlere rağmen uygulanmıştır. Dînî vakıfların gasp edilmesi anlamına gelen bu dînî-hukûkî problem bir an için göz ardı edilirse, bu hareketle, yüksek memuriyette bulunan bir çok Osmanlının menfaatleri zarar görmüş ve bunlar kendilerini savunmayı bilmişlerdir. Fatih Sultan'ın vefatından sonra, uzun süren taht kavgalarına bulaşan oğlu II. Bayezid bu tedbirleri âcilen feshetti.50

O dönemin tarihçileri gibi bugünkü tarihçilerin de dikkatini daha ziyade XVI. yüzyılın sonu ve XVII. yüzyılın başında meydana gelen bir dizi bunalım çekmiştir.

Sina Akşin tarafından neşredilen eserde, 1600 yılı aynı zamanda dönem sınırı olarak seçilmiştir. Zira bu yıldan itibaren, yorulmak bilmeden gerçekleştirilen yayılması artık geçmişte kalan imparatorluğun devlet ricalinin mücadele etmek zorunda kaldığı sorunlar alenî bir şekilde gündeme oturmuştur.51

Osmanlı Devleti, batıda Habsburg monarşisi, doğuda Safevî devleti ve kuzeyde Rusya gibi kuvvetli devletlerle karşı karşıya geldiğinden, sürekli artan askerî harcamalar yapmak zorunda kalmış ve bu harcamalar da re'âyâ ve hazine için günden güne büyüyen bir yük haline gelmiştir. Hattâ bugünkü tarihçiler, Asya kıtasından geçen ticaret yolunun XVII. yüzyılda hâlâ önemini koruduğunu ve sıklıkla zikredilen dünya iktisâdının Atlantik kıyılarına nakledilmesinin, daha önceleri sık sık söz konusu olduğu gibi, mutlak olarak görülemeyeceğini ortaya çıkarmışlardır.52 Buna rağmen Amerikan kaynaklarına ulaşmadaki eksiklik Avrupalı rakiplerine karşı Osmanlı Devleti için elbette nispî bir dezavantaj manasına gelmekteydi.

Bunun dışında, yetmişli yıllardan beri XVI. yüzyılın son döneminde ortaya çıkan sorunları tahlil eden yazarlar, özellikle Osmanlı Ordusu'nun iktisâdî ve teknolojik açıklarından neşet eden bunalımlarını vurgulamaktadırlar. Osmanlı tarihçiliğinin yaşayan tarihçiler arasında en ileri gelen tarihçisi olan Halil İnalcık'ın örnek izahatında, ateşli silahların yayılması, bazı seferler süresince muvakkat olarak tanzim edilen paralı askerlik gibi sorunlar ortaya konmaktadır.53

İnalcık, düzenli ordular ile paralı askerler arasında, XVII. yüzyıl süresince bir çok kez kanlı ayaklanmaların patlak vermesine sebep olan şiddetli zıtlaşmaların ortaya çıktığına işaret etmektedir. Umumiyetle uzun süre başarılı olamayan isyancılar, sultanın kulları Yeniçeriler olarak uzun zamandan beri sahip oldukları memuriyetlerinin garanti edilmesini talep ettiler.54 Kaynaklara yapılan bu vurgu ve bunların askerî-siyasal kullanımı nisbeten modern bir bakış açısıdır; Cumhuriyetin ilk onlu ve otuzlu yıllarında Osmanlı Devleti'nin yıkılışının sebepleri olarak, daha ziyâde 'Rüşvet' ve 'Harem Yönetimi (Kadınlar Saltanatı)' gibi ahlâkî çözülmeyi gösterme eğilimi vardı.55 Bu arada bu sözde rüşvetin muhtevası hususu geniş ölçüde araştırılmamıştır; Yeniçağ Osmanlı tarihinde ve aynı yıllarda Fransa'da yaygın bir hal alan makamların para karşılığı satılması gibi hadiseler hususunda sistematik çalışmalar mevcut değildir.

'Harem Yönetimi'ne (Kadınlar Saltanatı) gelince; uzun zaman Türk tarihçileri birincil kaynakların, yani Osmanlı vak'anüvîslerinin kadın düşmanı iddialarını tetkik etmeden aktarmışlardır. İlk kez son on yılda Amerikalı ve Türk tarihçilerinin, Osmanlı hânedânının kadın üyelerinin siyasal hareketlerinin, Osmanlı hâkimiyetinin meşrûiyet ve istikrarı adına yapıldığını kavramak isteyen çalışmalar vardır.56 Bunun dışında, elli yıldan beri Türk tarih yazımında, Fernand Braudel'in ismiyle özdeşleşen Akdeniz Tarihi adlı örnek eseri önemli bir rol oynamıştır.57 Bu husus, Osmanlı tarihinin eski üstatlarından ikisinin, yani Ö. Lütfi Barkan (doğum tarihi 1902 veya 1905-1979) ve Halil İnalcık'ın (1916) çalışmalarına dayanmaktadır. Barkan, 'La Mediterranee et le monde mediterraneen et le â l'epoque de Philippe II' adlı eserin birinci baskısının piyasaya çıkmasından kısa bir süre sonra, bu kitabın Braudel'in araştırmalarının Osmanlı Tarihi açısından ehemmiyetini vurgulayan geniş bir eleştiri yayımladı.58 Daha sonraki çalışmalarında da, Braudel'in tasarladığı ancak Osmanlı kaynakları hakkındaki bilgi eksikliği sebebiyle cevaplandıramadığı nüfus, fiyat ve beslenme tarihinin temel meselelerine bir çözüm getirmeye çalışmıştır.59 Nazar-ı dikkatini ticaret tarihine tevcih eden Halil İnalcık da, sıklıkla Braudel'in söz konusu ettiği sorulara benzer meseleleri araştırmıştır.60 Gerçi Braudel'in yazılarının büyük bir kısmının Türkçe'ye tercüme edilmesi seksenli yılları bulmuştu, ama Barkan'ın, çalışma arkadaşlarının ve de İnalcık'ın çalışmaları vasıtasıyla, Fernand Braudel'in eseri Türk tarih yazımında uzun bir zamandan beri belirgin izler bırakmıştır.61 Hem Barkan hem de İnalcık 1600'deki bunalım yıllarının manasını, özellikle meşhur ve bednâm 'Fiyat Devrimi'ni, Osmanlı Tarihi'nin siyâsî ve iktisâdî kaderinin bir dönüm noktası olarak vurgulamışlardır.62 Şüphesiz, son onlu ve yirmili yılların araştırmaları, bu bunalımı daha ziyade diğerlerinin arasında görmeye mütemayildirler ve buna, özellikle Barkan'ın öngörmüş olduğu ehemmiyetli bir rol yüklemezler. Sadece Türk yazarlarla devam edecek olursak bu meselelerde gerek Türk ve gerekse yabancı araştırmalar arasında kayda değer farklılıklar bulunmamaktadır. Kısa bir süre önce Şevket Pamuk, 1585 yılında meydana gelen devalüasyonu göstererek, bu devalüasyonun XVIII. yüzyılda madeni paraların kaybettiği değerin çok gerilerde kaldığından kısaca söz etmiştir.63

Bundan başka Pamuk, Barkan'ın, 'Fiyat Devrimi'nin Avrupa'daki ve Osmanlı'daki fiyatlar arasında böyle bir seviye farkına sebep olduğu hususundaki görüşünü paylaşmaktadır. İhtiyaç maddelerinin ve hammaddenin büyük bir pompa vasıtasıyla ülkeden hortumlandığı görüşünde ise biraz mübalağa yapmıştır.64 Gerçi şehirli zanaatkarlar fiyat artışlarında en çok zarar görenlerdi, fakat sadece bu olgu, Osmanlı lonca esnafının, yeni ürünlerle ve pazar stratejileriyle değişen duruma niçin uyum sağlamayı denemediklerini izah etmeye kâfi değildir.65

Para bilimi tarihçisi olarak Şevket Pamuk bu açığı izah etmek için, özellikle XVII. yüzyılda (XVIII. yüzyıl da dahil) paranın istikrarsızlığından neşet eden meseleleri söz konusu etmiştir. Pamuk, özellikle XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin ve iktisâdının sıkıntısını çektiği gümüş noksanlığının ticaret ve üretime aynı ölçülerde kötü bir şekilde tesir ettiğine işaret etmektedir. Fakat, iktisâdî durgunluk gümüş sıkıntısını daha da şiddetlendirdiği için, bu hususta gerçekten bir şeytan üçgeni oluşmuştur. Pamuk, Osmanlının bu dahili sorunlarının yanında, ortalığı kasıp kavuran gümüş sıkıntısının izahını mümkün kılan uluslararası birlikteliklere işaret etmektedir. Buradaki vurgu, XVII. yüzyılda ve de bu yüzyıl boyunca Amerikan gümüşünün Çine nakledilmesi esnasında Avrupa'daki gümüş sıkıntısına yapılmaktadır.

Pamuk, Osmanlı insan ve üretim kaynaklarının Batı Avrupa'nın tahakküm ettiği dünya iktisadına ilhakının başlangıcı olarak tanımlanan 'Fiyat Devrimi'nden tamamen uzaklaşmıştır.66 Bu ispat silsilesinden arta kalan yegâne faktör, ürettiği gümüşü Amerikan gümüşünden pahalıya mal eden meşhur Sidrekapsa gibi Osmanlı maden ocaklarının kapanmasına yapılan işarettir. Elbette bu, yerli gümüş darlığının hayatı felç eden gümüş sıkıntısına dönüşmesine katkıda bulunduğu gerçeğini değiştirmedi.67

Dönem Taksiminin Yorumu: Kültürel Amillerin Manası

Bu çalışmanın akışında bizi sık sık meşgul eden iktisâdî ve siyâsî dönem sınırlarının büyük ölçüde yakınlaşması, geçmişte sıklıkla görüldüğü gibi, kültür tarihine de fark gözetmeksizin aynı muameleyi yapmaya sebep teşkil ediyordu. Kültürel ve siyâsî ihtişam dönemlerinin özdeşleştirilmesi, İstanbul'daki Şehzâde, Süleymâniye Camileri ve Edirne'deki Selimiye Camisi için şükran borçlu olduğumuz uzun ömürlü Mimar Sinan'ın (1490-1588) faaliyetlerinin hemen hemen XVI. yüzyıldaki gelişen büyük Osmanlı hakimiyetinin bütün dönemini ağ gibi örmesiyle teşvik edilmiştir. Fakat bazı tarihçilerin düşüncesinde olduğu gibi, güçlü bir devletin, sanatın üretilmesi de dahil, her şeye kadir olduğu tasavvuru daha ziyade şuuraltında yatan bir şeydi.

Yeni araştırmalar, Sinan'ın öğrencilerinin, özellikle Sultan Ahmed Camiinin mimarı Mehmed Ağa'nın eserlerini, bugün artık Sinan'ın şaheserinin bir kopyası olarak telakki edilmediğini ortaya çıkarmıştır. Mehmed Ağa'nın en önemli faaliyetleri bunalım döneminde 1600'lü yıllarda gerçekleştiği için, siyâsî iktidârın ve sanatsal yüksek verimin özdeşleştirilmesi daha önce sorgulanmıştı. XVI. yüzyıldaki öncülerinden daha az gösterişli, ancak daha çok alımlı olan XVIII. yüzyıldaki ressamlık ve mimarlık sanatları da, son yıllardaki bazı ehliyetli sanat tarihçilerinin çalışmaları vasıtasıyla yeniden değerlendirilmiştir.68 Nihâî olarak, Edebiyatta öznelin gelişmesine olan alakayı geliştiren tarihçiler, XVII. ve XVIII. yüzyılın sonlarının manasını bu cihetten göstermişlerdir.69 Uzun zamandan beri benim gözümde bir skandal olan siyâsî ve kültürel ihtişam dönemlerinin özdeşleştirilmesi yeni edebiyatta alenî bir şekilde hükmünü yitirmiştir.

Eğer XVII. yüzyılın sonlarında ve XVIII. yüzyılın başlarında belirgin bir dönüm noktası tespit edilirse, kültür tarihi alanında da böyle bir skandal olması beklenemez. Fakat, benim kanaatime göre XIX. yüzyılın ikinci yarısında aranması gereken böyle bir ikinci kırılma noktası daha çok âşikâr olurdu. 1850 ile 1875 yılları arasında, roman olarak tarif edebileceğimiz ilk anlatı eserleri yayımlanmaya başladı ve bu edebî tür, XX. yüzyılda, özellikle Cumhuriyet Dönemi'nde Türkiye'de edebiyat kavramının hâkim bir türüne dönüştü. Aynı dönemde, önceleri yabancılar ve gayrimüslimler tarafından icra edilen ve kısa bir süre sonra Müslümanlar tarafından özellikle yüksek ve orta tabaka tarafından itibar edilen fotoğrafçılık, Osmanlı kültür hayatına girdi. İstanbul'daki tiyatrolar ve edebî iddiaları olan benzerleri artarak seyirci buluyordu ve halka açık konserlerde de bu söz konusu idi. Aynı dönemde, gelişen basının yanı sıra, eskiden sadece sultanların, vezirlerin ve eğitim kurumlarının desteği gerektiği halde artık, özel kişilerin de yayınevi kurması ve kitap basımını finanse etmesi mümkün oluyordu.70 Fazla mübalağa edilmiş olmazsa, Türkiye'nin bugünkü kültür hayatının temelleri 1870 ve 1912 yıllar arasında İstanbul'da atılmıştır.

Bu kültürel yenilikler ikincil Türk literatüründe coşkuyla övülmüştür; fakat ekseriyetle ilgili eserlerden kasıt her zaman kültür hayatının belirli bir alanını işleyen monografilerdir. Buna karşın, esaslı kültürel dönüşümlerin zamanı olarak, kendi bütünlüğü içinde XIX. yüzyıl sonlarının takdir edilmesi, bildiğim kadarıyla oldukça nadirdir. Zorluk kısmen, muhtemelen bugünkü Türk kültür hayatının başlangıcını sürekli 'Gerileme Dönemi' olarak telakki edilen bir dönemde aramak gerektiğini yüksek sesle ve açık olarak söylemenin o kadar kolay olmadığıyla alakalıdır.71 Fakat belki de, bu yoğunlaşma monografilerde, umumi manzaraya duyulan nefrette ve de zamanla bağlantılı hadiselerde olmuştur; daha önce gördüğümüz gibi, Osmanlı tarihinin son dönemlerindeki birçok şey şimdi hâlâ cereyan etmektedir.

Sonuç Olarak

Eğer bulgularımızı net ifadelerle özetleyecek olursak, Türk tarih yazımı dar anlamda dönemlendirme sorununun ve özellikle ölçülü bir 'Başlangıç ve Son'u aramanın Yeniçağ için nisbeten marjinal bir sorun ifade ettiği tartışılmaz bir husustur. 1450 ile 1575 yılları arasındaki yıllar, Osmanlı Devleti'nin 'inkişaf'ı olarak, fakat yeni bir dünya ve insan tipinin kültürleri aşan gelişimine muhtemel bir iştirak anlamında değil, elbette hususi bir anlam ifade etmektedir. Şüphesiz bu son iddia, yaklaşık 1985 yılından beri artık kısıtlamalar olmaksızın geçerlidir: Abdullah Kuran, bu iki önemli çağdaş şahıs arasında doğrudan bir bağlantının kesinlikle olmamasına rağmen, Palladio ve Mimar Sinan'ın modelleri arasındaki yakınlığa şaşırmıştır.72 Bugün, saraya ait görsel kültür alanında Osmanlı Devleti ile İtalya arasındaki sınırların, eskiden iddia edildiği gibi, daha kabil-i nüfûz olduğu kabul edilmektedir. Fakat, kaynak sıkıntısı yüzünden daha fazla şeyler söylemek mümkün görünmemektedir.

Diğer taraftan Türk tarihçilerinin uğraşları esas olarak, Osmanlı tarihinin akışını belirleyen bunalımların karakterize edilmesi ve dönüşümlerin daha yakından incelenmesi istikametindedir. Bu uğraşların istikametinde, en azından bilinç altında yatan, Osmanlı Devleti'nde yerli kapitalizmin niçin gelişmediği gibi hususların da izahı denenmektir.73

Fakat bu, dönemlendirmede sadece Osmanlıya ait ölçütlerin esas alındığı anlamına gelmez. Osmanlının son dönemlerine kadar uzanan bir geleneğe sahip siyasal, toplumsal ve iktisâdî bunalımlarının araştırılmasında, Avrupa ile olan ilişkiler sorusu genellikle önemli bir rol oynamaktadır.74 Şüphesiz burada Ortaçağ, Yeniçağ veya Yakınçağ'daki dönemlendirmelerin soyutlanması söz konusu değildir aksine söz konusu olan, her defa siyasal ve iktisâdî genel konjonktürdeki değişimlere sebep olan somut şartlardır. Bütün bu değişimlerde Avrupalı devletler, krallar ve tüccar toplumlar, herhangi bir şekilde pay sahibidirler. 1453 yılında yenilmiş düşman olarak ve XVI. yüzyılın sonunda ve XVII. yüzyılın başlarında varlığı artarak hissedilen, gümüş ithal eden ve tahıl kaçakçılığı yapan tacirler olarak tezahür ettiler.

Napolyon savaşlarının sebep olduğu bunalım zamanlarında ve XIX. yüzyılın başlarında İngiliz ve kısa bir süre sonra Avrupa pazarlarına katılmada, Avrupalı devletler ve tacirler muzaffer düşman, sorunlu müttefik ve iktisâdi olarak gittikçe üstünlük kazanan ticârî rakipler oldular. XIX. yüzyılın ortalarında ve sonunda meydana gelen siyasal ve kültürel değişimler nihayet Avrupalı devletlerin ve firmaların faaliyetleri, Osmanlı devlet ricalinin, hiç olmazsa devletin bir kısmını muhafaza etmek için köklü siyasal yapılanmayı göze aldığı arka planı teşkil ediyorlardı. En geç 1453 yılından beri Osmanlı Devleti Avrupa politikasında aktör idi ve bu gerçek, 'Bunalım ve Değişim'lerin değerlendirildiği yeni Türk tarih yazıcılığı vasıtasıyla hemen hemen her zaman günceldir.

Türk tarih yazımının entelektüel anlamda en iddialı temsilcilerinin hepsi, iktisâdi dinamiğe güçlü bir vurgu yapmaktadırlar. Buna karşın, okul kitaplarında siyasal tarih hâkim bir rol oynamaktadır. Fakat entelektüel düzeyde, siyasi tarihin Yeniçağ tarihiyle değil de XIX. yüzyıl tarihiyle alakalı olması hususunda yeni teşvikler oldu. Bu geç ve nisbeten iyi belgelendirilmiş dönem için, siyasal kültürdeki değişikliklere girmek mümkündür.75

Seksenli yıllardan beri kuzey Amerika ve Avrupa tarih yazımından bildiğimiz mikro tarihe, subjektif ve 'Zihniyet Tarihi'ne yönelme, Türk anlayışında da öyle tamamen hesaba katılmayan bir şey değildir; fakat karşılaştırdığımızda tâlî bir rol oynadığı da muhakkaktır.76 Bu muhtemelen, bugün hâlâ, basit bir şekilde insanın kendini soyutlayamayacağı iktisâdî problemlerin insanın günlük hayatına had safhada tesirlerinin olduğu gerçeği ile alakalıdır. Şu veya bu gibi, iktisâdî realitelerden sarf-ı nazar belki de zengin ülkelerin bir lüksüdür.



1 Doğru ifade edecek olursak, bu çalışmada da söz konusu edilecek olan, 'Türkler tarafından yapılan' ve 'Türk olmayanlar tarafından yapılan' tarihçilik arasındaki ayrım sunîdir. Bu tarihçi kategorilerinin her ikisi arasında, dönemlendirme hususunda temel fikir ayrılığı olduğu iddia edilemez. Çünkü bana, Türklerin durumları hakkında konuşmam rica edildiği için, ister istemez bu kategorileri yapmak zorunda kaldım.
2 Verileri uzun bir zamandan beri eskimiş olan fakat daha henüz yeri doldurulmayan Osmanlı Tarihçileri hakkında ansiklopedik bir bakış için bkz. Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri, çev.: Coşkun Üçok, Ankara 1982. Eserin aslı, Die Osmanischen Geschichtsschreiber und Ihre Werke, Leipzig 1927 künyesiyle yayınlanmıştır. Türkçe tercümesi bazı ilaveler içermektedir.
3 Allah'a hamdın ve Peygamber'e salât u selâmın çok kısa tutulduğu, ardından Sultan IV. Murad'a uzun övgülerde bulunan böyle bir hitaba bir örnek olarak karşılaştırınız; Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, I. Kitap İstanbul Topkapı Sarayı Bağdat 30 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul 1995, s. 9.
4 Bu şahıs, İranlı şair Firdevsî'nin Şehnâme adlı eserinden mülhem olarak Şehnâmeci ünvanına sahipti ve bu yazarlar örnek olarak İranlı şair Firdevsî'nin Şehnâme adlı eserine öykünmüşlerdir.
5 Esin Atıl, The Age of Sultan Süleyman the Magnificent, Washington, New York 1987, s. 89-97.
6 Bu yazarlar Osmanlıca'da 'vak'a-nüvîs' olarak tanımlanır.
7 Bkz. Christine Woodhead, "Shahnâmedji", The Encyclopedia of Islam (EI) 2. Baskı, Leiden 1960.
8 Osmanlı kroniklerinin kısa bir mülahazası için bkz. Suraiya Faroqhi, Approaching Ottoman History: an Introduction to the Sources, Cambridge 1999, s. 144-173.
9 Bu tür tarih yorumuna güzel örnekler için Mustafa Âlî'nin kroniği (1541-1600) ve yorumları için bkz. Cornell H. Fleischer, Bureaucrat and Intellectual in the Ottoman Empire, The Historian Mustafa 'Âlî (1541 -1600), Princeton 1986. İbrahim Peçevî'nin XVII. yüzyılaki kahve ve tütün içmekle alakalı yorumları için bkz. Hans-Joachim Kissling, "Zur Geschichte der Rausch-und Genussgifte im Osmanischen Reiche", Zeitschrift für Südostforschungen, XVI (1957), s. 342-355. XVIII. yüzyılda Mustafa Naimâ, özellikle tarihî eserinin önsözünde gayet açık bir şekilde yorumlarda bulunmaya gayret göstermiştir: Lewis Thomas, A Study of Naima, haz.: Norman Itzkowitz, New York 1972.
10 Cornell Fleischer, "Royal Authority, Dynastic Cyclism and 'Ibn Haldunism' in Sixteenth-Century Ottoman Letters", Journal of Asian and African Studies, 18 (1983), s. 198-220.
11 XVIII. yüzyılın ilk yarısında vak'a-nüvîs olarak görev yapan Mustafa Naima, Osmanlı Devleti'nin sinn-i nemâ'sını çoktan aştığı, fakat Köprülü âilesinden gelen vezirlerin akıllı politikaları sebebiyle gerilemenin bir müddet için geciktiği düşüncesindedir. Bu yazar, Fetih ve devletin teşkili döneminden başlayan ve kuruluş ile biten beş dönemden bahsetmektedir. Na'îmâ'ya göre bir çok devlet bu ikinci dönemi yaşayamazlar. Çünkü, daha önceki fatih sultanların yakın adamları başarıyla politikadan uzaklaştırılmalarına karşı kendilerini müdafaa etmişlerdir. Üçüncü dönem, siyasi üst kademenin emniyeti ve kendine olan güveni ile tavsif olunur. Eğer devlet fütûhâtı bıraktıysa, sorunlar dördüncü dönemde başlar. Devleti yönetenler artık geçmişte yaşamayı adet haline getirirler. Na'îmâ'nın düşüncesine göre, Osmanlı devleti için bu dördüncü dönem 1683 Viyana bozgununa dayandırılır. Fakat bu bir kere daha savuşturulmuştur. Gerilemenin ciddi olarak başladığı beşinci
dönem, mutadın dışına çıkma ve müessir olmayacak yeniliklerle uğraşma ile kendini gösterir. L. Thomas, a.g.e., s. 77 (dipnot: 10).
12 Biyagrafi için bkz., M. Talibi, "Ibn Khaldun", EI2. Baskı.
13 Bu sorunsalın daha entelektüel bir şekilde tartışılması için bkz. Cemal Kafadar, Between Two Worlds, The Construction of the Ottoman State, Berkeley, Los Angeles 1995.
14 Halil İnalcık, "The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London 1973, s. 65­75. Ayrıca bkz. Basilike Papoulia, Ursprung und Wesen der Knabenlese im osmanischen Reich, München 1963.
15 Fleischer, a.g.e., dipnot: 11'de olduğu gibi.
16 Christoph Neumann, Das indirekte Argument, Ein Plâdoyer für die Tanzimat vermittels der Historie. Die geschichtliche Bedeutung von Ahmed Cevdet Pasas Tarih, Münster, Hamburg 1994. Aynı yazar, " Mazdak, nicht Marx: Frühe osmanische Wahrnehmungen von Sozialismus und Kommunismus", Türkische Wirtschafts-und Sozialgeschichte von 1071-bis 1020, haz.: Hans Georg Majer ve Raoul Motika, Wiesbaden 1995, s. 211-226. s.
17 Meselâ, XVII. yüzyılın sonunda Avusturya'da savaş tutsağı olarak ikâmet eden Osman Ağa daha sonraki yıllarda bir 'Nemçe Tarihi' yazmıştır. Bkz. Osman Ağa, Der Gefangene der Giauren. Die abenteuerlichen Schicksale des Dolmetschers Osman Ağa aus Temeschwar, von ihm selbst erzâhlt, çev. ve açıklamar: Richard Kreutel ve Otto Spies, Wien-Köln-Graz 1962, s. 13.
18 Osmanlı tarihi ile yoğun bir şekilde uğraşan iki geç dönem Osmanlı tarihçisinin tarihi tasviri için bkz., Christoph Herzog, Geschichte und Ideologie: Mehmed Murad und Celal Nuri über die historischen Ursachen des osmanischen Niedergangs, Berlin 1996.
19 'epoque contemporaine' bir müddet sonra tabîî olarak artık çağdaş değildir; Fransız yazarları son onlu yıllardan bahsettiklerinde, daha ziyade 'histoire du temps present' tabirini kullanırlar. Bu son tanım Türk terminolojisine girmemiştir.
20 Bunlar aynı zamanda, doçentlik sınavına giren tarih alanı doçentleri için de özel alanlardır. Yukarıda işaret edilen alanların yanı sıra, 'Eskiçağ', 'Cumhuriyet Tarihi', Osmanlı Devleti ve Türkiye dışındaki Türk halklarının tarihini içeren'Genel Türk Tarihi' ve de 'Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi' gibi alanlar vardır. YÖK'ün bir alt birimi olan Üniversitelerarası Kurul'a, hiçbir yerde çağları birbirinden ayıran zaman ayrımının yapılmadığını içeren önerge sunulmuştu. 1450 yılından önceki yılları kapsayan çalışmaları içeren dönemin 'Ortaçağ' alanına ait olduğu hakkında genelde bir ittifak vardır. Buna karşın, XVIII. yüzyılın sonundan Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar olan zamanı değerlendiren çalışmalar 'Yakınçağ Tarihi' alanına girmektedir. Fakat bazı özel durumlarda bir çalışmanın tasnifi, duruma göre adayın aleyhine olabilecek son derece tartışmalı bir durum arzedebilir; çünkü, 'Bu seçilen bilim dalına uygun değildir' şeklindeki bir argümanın müracaatın reddedilmesine sebep olduğu daha önce vuku bulmuştu.
21 Burada temel alınan metinler: T. Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi, 12 Cilt, Cilt:I, Türklerden önce Anadolu ve Anadolu'ya Gelmeden önce Türkler, Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, İstanbul'un Fethine kadar Osmanlı İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmed ve İkinci Bayezid 1453-1512, Yavuz Sultan Selim Kanuni Sultan Süleyman, Kanuni Sultan Süleyman ve Zamanı,1566'ya kadar, Asrın Sonu,1566-595, Asır, Asrın Sonları, Asır, Asırlar, İstanbul 1963-1967. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi,4:I, Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri Hakkında bir Mukaddime ile Osmanlı Devleti'nin Kuruluşundan İstanbul'un Fethine kadar İstanbul'un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Ölümüne kadar, Bölüm:1: Selim'in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Andlaşmasına kadar, Bölüm:2, XVI. yüzyıl Ortalarından XVII. yüzyıl Sonuna kadar,Bölüm:1, Karlofça Antlaşmasından XVIII. yüzyılın Sonuna kadar, , Bölüm:2: XVIII. yüzyıl. Ankara,; Bizi burada kıyıdan köşeden ilgilendiren XIX. yüzyıl için bu seriyi Enver Ziya Karal devam ettirmiştir.Sina Akşin (Neşr. ), Türkiye Tarihi, , Osmanlı Devletine kadar Türkler, Cilt:II, Osmanlı Devleti 1300-1600,: Osmanlı Devleti 1600-1908, Cilt:IX, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Cilt:V: Bugünkü Türkiye 1980-1995, İstanbul 1990-1995.Yaşar Yücel, Türkiye Tarihi,: Fetihten Osmanlılara Kadar (1018-1300); Cilt:II, Osmanlı Dönemi (1300-1566) Osmanlı Dönemi (1566-1730), , Osmanlı Dönemi (1730-1861), Ankara 1991, 1992. Kültür ve müesseseler tarihini içeren beşinci cilt benim elimde bulunmamaktadır. Ekmeleddin İhsanoğlu (Neşr. ), Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, 2 Cilt, İstanbul 1994, 1998. s.
22 Immanuel WallersteinNew York 1974, 1980, 1989. Türk araştırmacıların teşrik-i mesaisi için bkz., Immanuel Wallerstein, Hale Decdeli ve Reşat Kasaba, "The Neşr.: Huri İslamoğlu-İnan, The Ottoman Empire and World Economy, Cambridge ve Paris 1987, s. 88-100. İslamoğlu'nun kendisi için bkz26. Murat Çizakça için bkz., "Price History and the Bursa Silk Industry: A Study in Ottoman Industrial Decline, 1550-1650", ve Şevket Pamuk için bkz., "Commodity Production for World Markets and Relations of Production in Ottoman Agriculture", a.g.e., s. 178-202.
23 'Ortaçağ tarihi' başlığı altında aşağıdaki konular değerlendirilir: Anadolu Selçuklu Devleti (XII -XIII. yüzyıl), Anadolu'daki İlhanlı-ğol Hakimiyeti (XIII. yüzyılın sonu-XIV. yüzyılın başı), Anadolu Beylikleri Dönemi (XIV.-XV.yüzyıl).
24 Uzunçarşılı, 22. dipnotta ifade edildiği gibi, genel Osmanlı Tarihi'nde de İstanbul'un fethi ile başlar. Ve bu bu çağın böyle sınırlandırılması da rağbet görmektedir. Bunun ideolojik ve de pratik sebeplerinin yanısıra, anlatım diliyle yazılan eserler ve arşiv belgeleri gibi Osmanlı kaynakları, ancak II. Mehmed'in döneminden itibaren daha zengin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Öztuna için de 1453 yılı, eserinin üçüncü ve dördüncü ciltlerinin sınırını oluşturmaktadır. Buna karşın, modern ikincil literatürde de, 1453 yılını dönüm noktası olarak değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Örneğin, Yücel ve Sevim bütün şeklî dönemleri (1300-1566) tek bir ciltte özetlemişler, ancak 1453 yılı, bir dönemin dönem sınırını değil, o dönemin ortasını teşkil etmektedir. Feridun Emecen de, İhsanoğlu tarafından neşredilen, 'Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi' eserin birinci cildinde, bu yılı (1453) atlamış ve makalesinde başlangıcından 1774 yılına kadar olan dönemi bir çizgide vermiştir. Buna benzer olarak, Sina Akşin de eserinin ikinci cildinde 1300-1600 yılları arasını esas olarak almıştır.
25 Bkz. Bodo Guthmüller ve Wilhelm Kühlmann, Europa und die Türkei in der Renaissance, Tübingen 2000, ve bu eserde zikredilen son derece zengin literatüre bkz.
26 Pek eşit olmasa da, Türklerin tarihî şuurunda Fatih Sultan Mehmed'e benzer bir yeri olan Muhteşem Süleyman'ın heykeli İstanbul'da değil, Macaristan'da pek meskun olmayan Zigetvar ovasındabulunmaktadır. Bu heykel, Türk makamlarınca finanse edilmiş, ancak halkın zihninde pek bir önemi yoktur. Belediye veSuKemerleri arasındaki meydandan daha az ürkütücü olmaktan ziyade başarısız yer altına inen, yani kısa zaman önce hizmete giren İstanbul Metrosunun girişinde, Osmanlı minyatürleri tarzında fayans resimler, şehrin eski tarihi ve de 1453 yılında Osmanlı gemilerinin, fetihten kısa bir süre önce karadan Haliç'e indirilmesi tasvir edilmektedir.
27 Halil İnalcık, "The Policy of Mehmed II Toward the Greek Population of Istanbul and theByzantine Buildings of the City", Dumbarton Oaks Papers, GülruNecipoğlu,Architecture, Ceremonial and Power, The Topkapı Palace in the Fifteenth and Sixteenth Centuries, Cambridge MA 1991; Gülru Necipoğlu, "The Life of an Imperial Monument: Hagia Sophia after Byzantium", Hagia Sophia from the Age of Justinian to the Present, neşr.: Robert Mark and Ahmet 5. Çakmak, Cambridge 1992, s. 195-225. Ayrıca, Theocharis Stavridis'in yakın zamanda yayınlanan eseri, The Sultan of Vezirs, The Life and Times of the Ottoman Grand Vezir Mahmud Paşa Angelovic, Leiden 2001 ve Çiğdem Kafesoğlu'nun yayına hazır eserine bkz.
28 Mehmet Genç, "XVIII. yüzyılda Osmanlı Ekonomisi ve Savaş", Toplumsal Araştırmalar Dergisi, 49, 4 (1984), s. 51-61; 50 5 (1984), s. 86-93; Fransızca Tercümesi, "L'economie ottomane et la guerre au XVIIIe. siecle, "Turcica, XXVII (1995), s. 177-1196; Katsumi Fukasawa, Toilerie et commerce du Levant d'Alep â marseille, Paris 1987; Andre Raymond, Artisans et commerçants au Caire, au XVIIIe siecle, 2 cilt, Damascus 1973-1974.
29 Yücel ve Sevim dönem sınırlandırmasında daha geriye yani 1730 yılına gitmektedirler. Galiba bu husustaki kanaatin temeli, bu yılda III. Ahmed'in ve sadrazamın devrilmesiyle birlikte, Osmanlı idarecilerinin Fransa ile tesis ettikleri sanatsal ve entelektüel ilişkilerin sona ermesi olayına istinat etmektedir. Yılmaz Öztuna farklı bir dönemlendirme yapmış ve eserinin sondan bir evvelki cildinde, III. Ahmed'in (1703) tahta cülûsundan XIX. yüzyıl ortalarında öngörülen Tanzimat'a kadar götürülen uzun bir XVIII. yüzyılı işlemiştir.
30 Sina Akşin'in, 22. dipnotta ifade edildiği gibi, eserinin son iki cildi Modern Türkiye ile alakalıdır; cilt: 4: Çağdaş Türkiye 1908-1980, cilt:5: Bugünkü Türkiye 19801995.
31 Devletin yeniden yapılandırılması (Tanzimat) için araştırmada bir çok önemli dönemeçler vardır: 1839 yılı, yeni tahta cülus etmiş Sultan Abdülmecid'in tebasına, mal, can ve inanç özgürlüğü verdiği bir tarihtir; Müslümanlar ile gayrimüslimlerin hukukî eşitliği sağlandığı için 1856 yılı; ve nihâî olarak 1876 yılını zikretmek gerekir; zira bu yılda, kısa bir süre geçerliliği olsa da, ilk defa bir anayasa hazırlanmış ve ilan edilmiştir. Akşin'in denetiminde hazırlanan eserlerde ayrıca alışılagelmiş olmayan 1918-1923 Jön Türkler döneminin, Geçici Hükümetin özeti ve 1980 yılı askerî darbesine kadar Cumhuriyet Tarihi tek bir dönem içinde verilmiştir. Şüphesiz bunun arkasında,Eric Jan Zürcher'i buna benzer dönemlendirme yapmaya sebep olan düşünceler yatmaktadır:'Turkey,a Modern History, London-New York 1993,s.4.Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yıllarda Mustafa KemalAtatürk ile İttihad ve Terakkî Cemiyeti'e mensup eski arkadaşları arasında şiddetli tartışmalar olmuştur.Ancak,Cumhuriyetin kurucu şahsiyetleri eski Jön Türklerve bunların cemiyetleri, Yunan işgalini (1920-1922) kırmada önemli bir rol oynamışlardır. 1923 yılından sonra,Osmanlı Geçmişi ile bütün alakayı kesme temayülü, Çağlar Keyder'de de görülmektedir: London-New York 1987. Yalnız, Keyder 1950 yılını, devleti kuranların partisinin,ticari ilgilerin önemli bir rol oynadığı muhalefet tarafından alaşağı edilmesi sebebiyle bir dönem sonu olarakgörmektedir.
32 Genç, dipnot 29'da ve deManufacturingintheOttoman Empire and Turkey 1500-1590, Albany 1994, s. 59-86.
33 Bkz. Raymond, Artisans et commercants ve Fukasawa,Toilerie.
34 Engin Akarlı,"Provincial Power Magnates in Ottoman Bilad al-Sham and Egypt, 1740-1840",neşr.:Abdeljelil Temimi, La vie sociale dans le provinces arabes â l'epoque ottomane, Zaghouan 1988, III, s. 41-56.
35 Ali İhsan Bağış,Osmanlı Ticaretinde GayriMüslimler,Kapitülasyonlar,Beratlı Tüccarlar ve Hayriye Tüccarları (1750-1839), Ankara 1983.
36 Bu aynı zamanda büyük yerlerde, özellikle İstanbul'undeğişiksemtlerinde yerel idarelerin kurulmasın sağladı.Bkz. İlber OrtaylıTanzimattan Cumhuriyete Yerel Yönetim Geleneği, İstanbul 1985.
37 Şerif Mardin,Freedom in an Ottoman Perspective", neşr.:Metin Heper ve Ahmet Evin, State, Democracy and the Military, Turkey in the 1980s, Berlin-New York 1988 İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması,Batılılaşmaİstanbul 1969.
39 Bu sebeple, Tanzimat'ın 100. ve 150. yıldönümübuTanzimatdüşüncesine ve araştırılmasına hasredilen bir külliyat oluşturulmasına sebep olmuştur: Tanzimat'ın 100üncü Yıldönümü Münasebetiyle, İstanbul 1940 ve neşr.: Hakkı Dursun Yıldız, Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu, 150. Yılında Tanzimat, Ankara 1992.
40 Selim Deringil, The Well-Protected Domains, Ideology and the Legimitation of Power in the Ottoman Empire, 1876-1909, London 1998; Selçuk Akşin Somel, The Modernization of Public Education in the Ottoman Empire, Islamization, Autocracy and Discipline, Leiden 2001.
41 Aykut Kansu, The Revolution of 1908 in Turkey, Leiden 1997.
42 Bundan sonraki paragraflarda, 1923 yılında ilan edilen Cumhuriyetin kendileri için öyle derinlemesine konu olarak anlam ifade etmeyen yazarlarla karşılaşacağız. Buna uygun olarak, Sina Akşin ve Çağlar Keyder, 'Osmanlı' ve 'Türkiye' tarihini birbirlerinesıkısıkıyabağlamaktadırlar. Fakat, son onbeş yılda bir yükseliş gösteren hatırat edebiyatı, bu zihniyet değişikliğine biraz yardım etmektedir. Bu özellikle, aile tarihini ön plana çıkaran yazarlar için geçerlidir ve bunlar az da değildir. Çünkü, eğer neslin devamı söz konusu ise, 1923 yılını azımsanmayacak şekilde günümüze taşıyan kitapların yanısıra, daha önceki ve daha sonraki yılların arasındaki süreklilik de şuur altına itilecektir.
43 Yarı resmî ve özel kuruluşların arşivleri istisna teşkil etmektedir.
44 Ben de bu taksimata uydum ve bütün Osmanlı tarihini 128 sayfada değerlendirdiğim için suçlandım: Geschichte des Osmanischen Reiches, München 2000. 'Küçülme' Dönemi, 1908-1909 Dönüm Noktası ile iki alt başlıkta değerlendirilebilirdi.
45 Bu, birkaç yıl önce Halil İnalcık ve DonaldQuataertbaşkanlığında, yaklaşık 1300 ve 1914 yılları arasında Osmanlı tarihinin iktisâdî ve sosyal tarihini hazırlayan tarihçi grubunun da tecrübesidir: Halil İnalcık ve Donald Quataert, AnEconomic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1914, Cambridge 1994. İki ciltlik ciltsiz baskısı 1997 yılında yayınlanmıştır ve Halil İnalcık'ın bazı çalışmaları birinci cildi oluşturmaktadır. Bu çalışmada bir Türk-Amerikan projesi söz konusudur: 1585 yılı öncesini çalışan ve projenin yönetici beyni Halil İnalcık'ın yanısıra, Şevket Pamuk para tarihi ile ilgili çalışmıştır. Donald Quataert, 1812-1914 yılları arası dönemi yazmış ve Bruce McGowan ise, XVIII. yüzyıl (1699­1812) için sorumlu olmuştur. XVII. yüzyıl (1585-1699), bu satırların yazarı tarafından kaleme alınmıştır. Dönemlerin sınırlandırılması, tamamen siyâsi ölçütlere uygundur. 1699 tarihi, Osmanlı Devleti'nin Macaristan'ı kaybettiği Karlofça Barışı'nın tarihidir: 1812 yılı, Basarabya'nın Rusya'ya verildiği Bükreş Antlaşmasına tekabül etmektedir. Bu her iki tarih, hususan iktisâdî i bir anlama sahip değildir, aksine muhtemelen her yazara, İnalcık ve Pamuk hariç, yaklaşık bir yüzyılı çalışmasını sağlamak için seçilmiştir.
46 İnalcık da, adı geçen geneldeğerlendirilmesinde mevzu bahs etmiştir.
47 Cemal Kafadar,"Les troubles monetaires de la fin du XVIe siecle et la conscience ottomane du declin", Annales ESC, 43 (1991): 381-400.
48 Donald Quataert'in, Ottoman Manufacturing in the Age of theIndustrial Revolution, Cambridge 1993, adlı çalışmasına göre, Osmanlı sanayiinin endüstriyel malların rekabeti sebebiyle
pazardan kaybolduğu bu konuda araştırma yapmadan kabul edilmeyecektir. Küçük ve orta ölçekli bir çok sanayiici yeni pazar durumuna başarılı bir şekilde intibak etmişlerdir. Fakat bu arada işçiler, hemen hemen sürekli bir şekilde zaten mütevazı olan hayat standartlarının düşmesine katlanmak zorundaydılar.
49 İnalcık, s.30, dipnot:15. Bugün hâlâ satın alınabilen bu kitap, bütün nesiller boyunca Osmanlı araştırmalarına giriş olarak hizmet etmiştir.
50 Şevket Pamuk, A Monetary History of the Ottoman Empire, Cambridge 1999, s.58.
51 Kitabınbaşlığının da izah ettiği gibi, Halil İnalcık 1973'de aynı tarihi dönem sınırı olarak seçmiştir: dipnot:15. Sina Akşin'in İnalcık'ındönemlendirmesindentkilendiğikabuledilebilir.
52 Stephen Frederic Dale, Indian Merchants and Eurasian Trade, 1600-1750, Cambridge 1994; Rudolph P. Matthee, The Politics of Trade in Safavid Iran, Silk for Silver 1600-1730, Cambridge 1999; Ina Baghdiantz McCabe, The Shah's Silk for Europe's Silver, The Eurasian Trade of the Julfa Armenians in Safavid Iran and India (1530-1750), Atalanta-Georgia 1999.
53 Halil İnalcık, " The Socio-Political Effects of the Diffusion of Firearms in the Middle East", London-Oxford 1975, s. 195-217; aynı yazar, "Military and Fiscal Transformation in the Ottoman Empire, 1600-1700", Archivum Ottomanicum, VI (1980), s. 283-337.
54 Engin Akarlı, "Provencial Power Magnates in Ottoman Bilad al-Sham and Egypt, 1740­1840", neşr.: Abdüljelil Temimi, La vie sociale dans le provinces arabes, â l'epoque ottomane, Zaghouan 1988, III, s. 41-56.
55 Büşra Ersanlı, "The Ottoman Empire in the Historiography of the Kemalist Era: a Theory of Fatal Decline", neşr.: Fikret Adanır ve Suraiya Faroqhi, Ottoman Historiography: Turkey and southeastern Europe Leiden, 2002 yılı için planlanmıştır, s. 115-154
56 Tülay Artan, "From Charismatic Leadership to Collective Rule: Introducing Materials an the Wealth and Power of Ottoman Princesses in the Eighteenth Century": Toplum ve Ekonomi, IV (1993), s. 53-94 ve Leslie P. Peirce, The Imperial Harem, Women and Sovereignty in the Ottoman Empire, Oxford-New York, 1993.
57 Fernand Braudel, La Mediterranee et le monde mediterraneen et le â l'epoque de Philippe II Birinci Baskı tek cilt; ikinci baskı iki cilt halinde, Paris 1949 ve 1966.
58 Ömer Lütfi Barkan, "Fernand Braudel, La Mediterranee et le monde mediterraneen et le â 'epoque de Philippe II, (Philippe II Devrinde Akdeniz ve Akdeniz Memleketleri), (Paris 1949) ", İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XII, 3-4 (1951), s. 173-94.
59 Bkz.Örneğin. Ömer Lütfi Barkan, "Tarihi Demografi Araştırmaları ve Osmanlı Tarihi", Türkiyat Mecmuası, X (1951), s. 1 -26. Aynı yazar.
60 Bkz. Halil İnalcık, "Capital Formation in the Ottoman Empire", The Journal of Economic History, XXIX, 1 (1969), s. 97-140.
61Halil İnalcık, "Impact of the Annales School on Ottoman Studies and New Findings", Review, a Journal of the Fernand Braudel Center., I, 3-4 (1978), s. 69-101
62 Ömer Lütfi Barkan, "The Price Revolution of the Sixteenth Century: A Turning Point in the Economic History of the Near East", International Journal of Middle East Studies, VI (1975), s. 3-28 ve İnalcık, bkz. dipnot: 61.
63 Pamuk, dipnot:51, s. 168.
64 Barkan, dipnot: 63.
65 Pamuk, dipnot: 51, s. 130.
66 Bu Ömer Lütfi Barkan'ın görüşüdür. Bkz. dipnot: 63.
67 Pamuk, dipnot: 51, s. 139.
68 Ayda Arel, 18. yüzyılda İstanbul Mimarisinde Batılılaşma Süreci, İstanbul 1975,; Tülay Artan, "Architecture as a Theatre of Life: Profile of the Eighteenth-Century Bosporus", (yayınlanmamış doktora tezi) Massachusetts Institute of Technology, Cambridge MA 1988; Gül Irepoğlu, Levnî, Nakış, Şiir, Renk, Ankara 1999; Esin Atıl, Levnî and the Surname, The Story of an Eighteenth-Century Ottoman Festival, İstanbul 1999.
69 Cemal Kafadar, "Self and Others: the Diary of a Dervish in Seventeenth-Century Istanbul and First-Person Narratives in Ottoman Literature", Studia Islamica, LXIX (1989), s. 121-150.
70 Fotoğrafçılık için: Gilbert Beauge ve Engin Çizgen, Images d'empire, Aux origines de la photographie en Turquie, Türkiye'de fotoğrafın öncüleri, İstanbul 1992-93; Şehir planlaması için: Zeynep Çelik, The Remaking of Istanbul,: Ahmet Ö. Evin, Origins and Development of the Turkish Novel, Minneapolis 1983; Edebî tiyatro için: Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu 1839-1908, Ankara 1972; Kitapla da basan eski bir mühendislik okulunun tarihi için: Kemal Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishane, Mühendishân Matbaası ve Kütüphânesi (1776-1826), İstanbul 1995.
71 Herşeyden önce nostalji kültürü İstanbul'da, Ankara'da ve İzmir'de de XIX. yüzyıl sonundaki sanatın olumlu değerlendirilmesine sebep olmuştur.
72 Aptullah Kuran, Sinan, the Grand Old Master of Ottoman Architecture, Washington-İstanbul 1987, s. 246. Kuran, XVIII. yüzyılda, Osmanlılar tarafından Avrupa'dan sanatsal teşviklerin kabul edildiği esnada, XVI. yüzyılda tam tersine etkileşmenin karşılıklı olabildiğine işaret etmektedir.
73 Fatma Müge Göçek, Rise of: 19,Osmanlının son dönemlerindeki bu sorunun değerlendirilmesi hususunda bkz. a.g.e.,
75 Bu Şerif Mardin'in bir hizmetidir, The Genesis of Young Ottoman Thought, a Study in the Modernization of Turkish Political Ideas, Princeton 1962. Aynı yazar, "Super Westernization in Urban Life in the Ottoman Empire in the last Quarter of the Nineteenth Century", neşr.: Peter Benedict, Erol Tümertekin ve Fatma Mansur, Turkey, Geographic and Social Perspectives, Leiden 1974, s. 403-446. XIX. yüzyılın siyasal kültürü hakkında bir diğer önemli çalışma İlber Ortaylı'ya aittir, İmparatorluğun en Uzun yüzyılı, İstanbul 1983.
76 Mikro tarih ve 'sübjektif âmil', Cemal Kafadar'ın eserinde açık bir şekilde ön plana çıkıyor. Bkz. "Mütereddit bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun'un Rüya Defteri 1641-43", Topkapı Sarayı Yıllığı, 5 (1992), s. 168-222.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2750 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın