• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Türkistan Hanlıkları / Prof. Dr. Mehmet Alpargu

I. Özbekler ve Özbek Hanlıkları 

1.1. Terimler ve Özbeklerin Menşei

Özbek hanlıklarının siyasî durumlarını ve teşkilatlarını incelemeden önce terminoloji üzerinde durmanın yararı bulunmaktadır. Özbek ulusunun bağımsız bir il olarak ortaya çıkışı İbrahim Ayba'nın torunu ve Tuğlu Şeyh'in (Devlet Şeyh) oğlu Ebu'l-Hayr Han (1413-1468) zamanında olmuştur. Sülalenin menşei Cöçi (Coçi) Han'ın oğlu Şiban Han'dan gelmektedir. Şibanlılar, Cöçi sülalesi üzerinde hüküm süren dört sülaleden birisidir. Bu sülalenin beşinci göbekten torunu olan Külüg Ming Timur, Batu'nun beşinci nesilden torunu Özbek Han'a sadakatle hizmet etmiş ve kendisine tâbi kabilelere de sadakatinin karşılığı olarak Özbek adını kazandırmıştı. Böylece, ileride Özbek Devleti olarak isimlendirilebilecek siyasî hareketlenmenin ilk belirtileri de burada başlamıştı.1

Özbekler arasında Barak Han birliği tesis etmiş ve Timurlularla mücadele etmişti.2 Ancak Özbekleri güçlü bir topluluk haline getiren kişi Ebu'l Hayr Han'dır (1428-1468). Ebu'l Hayr Han Timurluların içişlerine karıştığı gibi, onlarla da zaman zaman muharebeler yaparak toprak elde etmişti. O, Timuroğullarının elinden Seyhun hattındaki Sığnak'tan, Uzkent'e kadar uzanan bütün müstahkem şehirleri de almıştı. Barthold, onun başşehrinin Sığnak şehri olabileceğini düşünmektedir.3 Bu zamanda Sığnak'ın güneyindeki canlı hayat artık büyük ölçüde durmuştu. Bu suretle Sığnak, Seyhun boyunda kuzeydeki en son şehir durumuna gelmişti.4 Özbeklerin iç işlerine karışan Ebu'l Hayr Han 1451 yılında Ebu Said'i Timurlu tahtına oturtmuştur.5

Özbeklerin bu başarılı dönemleri içinde meydana gelen bir olay Özbekleri önemli ölçüde sıkıntıya sokmuştur. Bu yaşanan problemin sebebi Kalmuk meselesidir. Aslında Kalmuklar, Orta Asya'nın Yeni Çağ tarihi boyunca Türk siyasî kuruluşlarının durumunu olumsuz yönde etkileyen bir topluluk olarak görülmektedir. Moğolların ikinci politik gelişimi olarak Kalmuk hareketini tanımlayan Krader, bunları Batı Moğol Birliği olarak isimlendirmektedir.6

Kalmuklar, 1368'de Çin'in milli sülalesi tarafından Pekin'den çıkarılmış olan Kubilay soyundan gelenler tarafından yönetiliyorlardı. Kalmuklar, Çinlilerden ayrıldıktan sonra Batı Moğolistan ve Sibirya'nın en güçlü topluluğu olarak kabul edildiler. Ayrıca onlar, Doğu Türkistan'da, Deşt-i Kıpçak ve Orta Asya'da da etkili ve önemli bir rol oynadılar. Kalmuk Federasyonu 1399-1408 arasında ortaya çıkmıştır. 1399 tarihinin başlangıç olarak kabul edilmesi, Kalmukların önderi Ugeçi-Haşaga'nın Moğol hanı Elbek'i öldürmesi ile başlayan hareketlenme dönemleri ile ilgilidir. Kalmuk feodal liderleri ile Moğol emirleri arasında da sık sık mücadeleler olmaktaydı. 7

1451-1468 yılları arasındaki dönem Ebu'l-Hayr Han'ın önemli sıkıntılara uğradığı bir devre olmuştur. 1456-1457 yıllarında Özbekler, Kalmuk istilası ile karşılaştılar. Kalmuklar bu devrelerde, Tarbagatay ve Çungarya'dan, Altay ve Kangay dağlarını içine alan ve Kara İrtiş, Urungu, Kobdo, Selenga kaynakları ve Kosogol bölgeleri de dahil olmak üzere çok büyük bir sahaya hükmediyorlardı.8

Kalmukların tayşisi ile Ebul-Hayr Han arasında 1457'de önemli çatışmalar çıktı. Bunlar Sığnak'a yakın olan Nur Tukay'da meydana geldi. Kalmukların tayşisinin Özbekler'i kıskanarak, Ebu'l-Hayr Han'ın büyük bir servet topladığını, bunu ele geçirmek için zamanın uygun olduğunu kumandanlarına belirttiğini Mesud Osman b.Kuhistanî ifade etmektedir. Yapılan savaşta Kalmukların lideri olan Uz Timur Tayşi'nin ordusu, Ebul-Hayr Han kuvvetlerine ağır bir darbe indirdi. 9 Taşkent, Yesi, Şahruhiye ve çevresini Kalmuklar yağmaladılar. Daha sonra ise eski yerlerine döndüler.

Ebu'l-Hayr Han, 1468 tarihinde öldü. Ebu'l-Hayr Han'ın ölümünden sonra onun oğlu olan Şeyh Haydar Han başa geçmişti. Ancak Şeyh Haydar yönetici olarak iyi bir formasyona sahip değildir. Emirler arasındaki menfi tavrı ve idaredeki belirsizlik yüzünden çevresi de kendisinden memnun değildi. Onun bu yanlış uygulamaları sebebiyle ortaya çıkan karışık durumdan Deşt-i Kıpçak'taki diğer güçler faydalanmak isteyerek, Şeyh Haydar Han'a karşı savaş açtılar. Şeyh Haydar Han bu devrede öldürüldü. Bu olayın Özbekler üzerindeki en büyük tesiri ortaya bir iktidar boşluğu çıkarmasıydı. Bu boşluk Özbeklerin çeşitli yerlere dağılmasına sebebiyet verdi. Bu Özbekler kısa bir süre sonra başka siyasî kuruluşlar içinde tekrar toplanacaklardır.

1.2. Buhara Özbek Hanlığı

1.2.1. XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Buhara Özbek Hanlığı

1.2.1.1. Muhammed Şibanî Han Dönemi

1.2.1.1.1. Muhammed Şibanî Han'ın İlk Faaliyetleri ve Timurlulara Karşı Mücadeleleri

Hanlığın kurucusu olan Muhammed Şibanî Han 1451'de doğdu. Babası Ebu'l Hayr Han'ın oğlu Şah Budak ve annesi Kalmuk asilzadelerinden birinin kızı olan Akkuzı Begim idi. O, babasının ve dedesinin ölümü üzerine küçük yaşlardan itibaren kendisini siyasi çekişmelerin içinde bulmuş ve bozkırda örneğine çok rastlandığı gibi askerî formasyonunu da bu çerçeve içinde edinmişti. Deşt-i Kıpçak'ta problemlerle karşılaşınca Şibanî Muhammed Han Buhara'ya gitmiş ve orada iki sene kalarak çeşitli yönlerden kendini yetiştirmişti.10 Daha sonra onun Deşt-i Kıpçak'a dönerek siyasî ve askerî faaliyetlerine hız verdiğini görmekteyiz. O, bunun yanında bir yandan da çevresindeki olayları ve fırsatları da gözlemekteydi. Bu fırsat Semerkand hanı olan Ahmet Mirza'nın Taşkent topraklarına Moğolların yaptığı yağma hareketlerinden bıkması ile ortaya çıktı. 11 Sultan Ahmed Mirza'nın daveti üzerine Mâverâünnehir'e gelen Şibanî Muhammed Han, önce Sultan Ahmed Mirza'nın daha sonra da Mahmud Sultan'ın hizmetine girmiş ve bu devrede gerçekleştirdiği faaliyetler neticesinde de Seyhun çevresindeki bazı kaleleri eline geçirmişti.12

Şibanî Muhammed Han hedeflerini iyi belirlemişti. Bunu gerçekleştirmek için de esnek bir politika uyguladı. Bu politikası içinde yeni hedeflere ulaşabilmesi için belli bir yol çizmesi gerekmekteydi. Bunun için önce bir takım tespitler yapmıştı. Bu tesbitlerin en önemlisi Timurluların dağılmış durumuydu. Eğer sistemli bir politika uygulayacak olursa, Timurlu mirzaları kendisine karşı koyabilecek bir birlik içinde de bulunmuyorlardı. İçlerinde en güçlü konumda bulunan mirza ise Sultan Hüseyin Baykara idi.

Şibanî Muhammed Han Harezm'e akınlarda bulunarak malî durumunu güçlendirmek için gayret gösterdi. Bunun yanında Harezm'deki şehirleri, Timurlu topraklarını ele geçirmek için yapacağı seferlerde üs olarak kullanabilirdi. Bu sırada Harezm, Sultan Hüseyin Mirza'nın elindeydi. Harezm'i elde etmek isteyen Muhammed Şibanî'nin Sultan Hüseyin Mirza ile çatışmayı göze almadan böyle bir harekâtı gerçekleştirmesi imkân dahilinde değildi. Şibanî Han'ın bu sırada geniş ordulara sahip bulunmadığı bir gerçektir. Büyük fetih hareketlerine girişemeyeceği için, küçük ama ısrarlı saldırılar düzenleyerek Hüseyin Mirza'nın Harezm'deki kuvvetlerini bunaltmaya çalıştı. 13

Muhammed Şibanî Han adım adım rakiplerini bertaraf etmeye başlıyordu. Semerkand konusunda onun en büyük muhalifi Babür olmuştur. Semerkand, Babür ile Muhammed Şibanî arasında el değiştirir. 1500'de şehir Özbeklerin eline geçer, Babür topladığı kuvvetlerle şehri geri alır. Ancak bu başarısına rağmen Babür, sahip olduğu bölgenin imkanlarının Özbekler tarafından çömertçe kullanılmasından dolayı askerlerini yanında tutamaz ve bu durumu öğrenen Muhammed Şibanî Han Semerkand'a geri döner ve 1501 yılının Nisan ayında Semerkand'ın dışında yapılan Ser-i Pul savaşında Babür'ün kuvvetleri yenilgiye uğrarlar ve surların gerisine çekilmek zorunda kalırlar. Dört ay süren muhasara döneminden sonra Babür, şehri elinde tutmanın imkanı bulunmadığına kanaat getirerek 1501 yılının ikinci yarısında şehirden bir anlaşma yaparak çıkmak zorunda kalır. 14

Babür, Semerkand'dan ayrıldıktan sonra akrabası olan Moğol hanları Ahmed ve Mahmud hanları Özbekler'in ele geçirdiği Endican'ın üzerine sefer yapması konusunda ikna eder. 1503-1504 yılında otuz bin kişilik bir müttefik ordusu Fergana'ya doğru yola koyulur. Nihayet Babür ve müttefiki olan Moğol hanlarının kuvvetleri ile Şibanî Muhammed Han'ın ordusu arasında meydana gelen muharebede, Moğol hanları yenilgiye uğrarlar. Babür ve müttefiklerinin yenilgiye uğramasından sonra Şibanî Han, kendisine yardımcı olan Sultan Ahmed Tenbel'e ve kardeşlerine toprak yönünden cömert davranır.15 Ancak Sultan Ahmed Tenbel bu toprak paylaşımından memnun değildir. Şibanî Han'ın gidişini fırsat bilerek Taşkent'e saldırır ve şehri kuşatır. Bu davranışı ile Tenbel kendi sonunu hazırlamıştır. Şibanî Han Fergana'ya karşı son seferine girişir; 4 Nisan 1504 tarihinde başlayan bu seferde Tenbel ve kardeşi yenilerek öldürülür.16

Şibanî Muhammed Han, kendisi Semerkand'da kalarak kardeşi Mahmud Sultan'ı Buhara'ya gönderir. Taşkent vilayetindeki göçebe kabilelerin idaresini iki amcasına, yani Köçküncü ve Süyünç Hoca sultanlara bırakır. Bu olaydan sonra Şibanî Muhammed Han artık önünde yeni ufukların açıldığını düşünerek, birtakım projelerini gerçekleştirmek için harekete geçer. Bundan sonraki hedefi, Sultan Hüseyin Mirza'nın topraklarını bütünüyle ele geçirmektir. Şibanî Muhammed Han, ilk etapta dikkatini Timurlulara ait olan Ceyhun'un sağ ve sol yakasındaki yerleşim yerlerine doğru çevirir ve zapt etmek istediği yerlerin başında da bu mıntıkalar gelmektedir. Bunların arasında Hisar, Kunduz ve Bedehşan gibi önemli yerler bulunmaktadır.

Harezm'de Ürgenç 1505 yılının Ağustos ayında zaptedilmiş, aynı yılın sonbahar aylarında Şibanî Han, ordularını Ceyhun'un öteki yakasına Horasan topraklarına göndermiş, bu ileri harekât Meymene ve Faryâb'a kadar uzanmıştı. Bütün bu gelişmelerden sonra Sultan Hüseyin Mirza tereddütlerini yenerek Şibanî Muhammed Han'a karşı harekete geçmeye karar vermişse de başlattığı harekâtı tamamlayamamış ve 5 Mayıs 1506 tarihinde ölmüştü.

13 Mayıs 1507 tarihinde Şibanî Han ordusuyla Ceyhun'u geçerek Horasan'a ulaştı. Bu durum bölgede büyük bir panik havası meydana getirdi. Herat'tan bir öncü kuvvet emirlerden biri olan Zünnun Argun yönetiminde gönderilmişse de, 19 Mayıs 1507 tarihinde yapılan savaşta Zünnun Argun yenilerek öldürülmüştü.17

20 Mayıs 1507'de şehirdekiler boyun eğme kararı alır ve Özbek kuvvetleri şehre girerler, şehir önce yağmaya uğradıktan sonra Muhammed Şibanî Han tarafından halka can ve mal teminatı verilir. 27 Mayıs 1507 tarihinde Herat'ta Şibanî Muhammed Han'ın hükümdarlığı ilan edilir. Bir af çıkartıldığı gibi, isteyenlerin Herat'ı terkedebilecekleri de belirtilir.

1.2.1.1.2. Muhammed Şibanî Han ve Şah İsmail

Moğol sonrası İran ve Orta Asya tarihinin bilindiği üzere en belirgin duraklaması XVI. yüzyılın başına rastlamaktadır. O zamana kadar politik sahada fazla boy gösterme imkanı elde edememiş olan Safevî hareketinin yeni ve genç mürşidi Şah İsmail, yakınlarını ortadan kaldıran kişilere karşı düzenlediği başarılı bir mücadeleden galip çıkarak Safevi Devleti'ni kurdu.18 Safevî Devleti'nin milli bir İran devleti olduğu görüşünün bugün artık bir gerçek olmadığı bilinmektedir. Hanedanın seyyidlik ile yakından uzaktan bir ilgisinin bulunmadığı, Firuz Şah adlı Sincarlı birinden geldiği kaynaklardan anlaşılmaktadır. Hanedan mensuplarına gelince, onlar hiç olmaz ise Şeyh Cüneyd'den itibaren seyyidlik iddiasında bulunmuşlar ve kendilerini Hz.Ali ahfadından saymışlardır. Çeşitli kaynaklardan anlaşıldığı üzere Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar zamanında, yani XV. yüzyılın ikinci yarısında, İran'daki halkın çoğunluğu Sünnî idi. Şah İsmail, buyruğundaki Anadolu Kızılbaş Türkler'i ile Şiîlik anlayışını İran'daki Sünnî halka kabul ettirdi. Bilhassa Şah İsmail devrinde bu Şiîlik, İranlıların anladığı Şiîlikten bir çok bakımdan farklı idi. 19

Bu coğrafi gelişme sonucunda İrandaki Safevîlerin hükümdarı Şah İsmail, Batı Türkistan, Maveraünnehir, Fergana ve Horasan'ın tek hakimi olarak Özbek Devleti'ni güçlü bir devlet haline getiren Muhammed Şibanî Han ile karşı karşıya kalmış durumdaydı. Safevîler ve Özbekler bu sırada birbirlerine tamamen zıt iki kutup halinde yaşamaktaydılar. Şibanî Muhammed Han ve Şah İsmail'in her ikisi de bu zıtlık ve çekişmeden dolayı kendi topluluklarının büyük heyecana kapılacaklarını kabul ediyorlar ya da zannediyorlardı. Buna, başarı şansını arttırıcı bir faktör olarak büyük bir yer ve önem veriyorlardı.

Olayların bundan sonraki safhaları şu şekilde gerçekleşti: Şibanî Muhammed Han, Şah İsmail'e gönderdiği 1508 tarihindeki mektubunda onu Şiîlikten vazgeçmeye davet ediyordu. Şah İsmail bu yazıyı cevapsız bıraktı. Bu durumu kendi lehine bir hareket olarak değerlendiren Muhammed Han, zaten çok geniş olan devletinin sınırlarını daha da genişletmek için faaliyetlere girişti. Horasan'ın güneyinde yağmaya devam eden Özbek akıncıları Kandahar üzerine doğru ilerlerken, diğer yandan da bir başka Özbek grubu da Kirman'a doğru yönelmişti.20 Aralarında başka yazışmalar da oldu. Bu yazışmalar dönemine Haarmann "Diplomatik ön muharebe münakaşaları"ismini vermektedir.21 Şah İsmail silahlanmış durumdaydı. Hazırlıklarını da bütünüyle tamamladığına inanıyordu. Fakat Şibanî Muhammed Han'ın hazırlıkları konusunda pürüzler bulunmaktaydı.

Özbekler ile Safevîler arasında savaşın kaçınılmaz olduğu ortaya çıkınca, Şah İsmail kuvvetlerini toplayarak harekete geçer ve artık kesin olarak Horasan'daki gailenin bitmesini ister. Bunun için 1510 yılının ekim ayının ikinci yarısında asker toplama işi gerçekleştirilir. Fars, Kirman, Luristan, Arran ve Azerbaycan'dan toplanan askerlerin de katıldığı büyük bir ordu meydana getirilir. Şah bütün kuvvetleriyle Damgan'a doğru ilerleyince, buranın idarecisi olan Şibanî Han'ın damadı Ahmed Sultan şehri bırakarak kaçmak zorunda kaldı.

Şah İsmail'in niyeti Herat önlerine kadar gitmekti. Bu sırada Şibanî Han, Afgan topraklarında Hezarelere karşı başarılı olmayan bir muharebeden döndüğü için morali oldukça bozuktu. Ayrıca, Mirza Haydar, kış mevsimi geldiği için Türkistan, Irak ve Kirman'dan gelen askerlere evlerine dönmeleri izninin verildiğini, bu sırada Şah İsmail'in Horasan'a doğru ilerlediği haberlerinin ulaştığını da söylemektedir.22 Muhammed Şibani Han'ın savaşa tam olarak hazırlanmamış ordusu ile tecrübeli Safevi ordusu arasında Merv yakınlarında yapılan savaşı Özbekler kaybederler ve Muhammed Şibanî Han öldürülür. Bu savaşın Şah İsmail kuvvetleri tarafından kazanılmasında savaş teknikleri ve donanımın Safeviler tarafından iyi bir biçimde kullanılması gösterilebilir.23

1.2.1.1.3. Muhammed Şibanî Hanın Şahsiyeti ve Döneminin Değerlendirilmesi

Muhammed Şibanî Han'ın ölümü ile Orta Asyalı fatihler geleneğinin temsilcisi olan önemli bir asker ve devlet adamı kaybedilmişti. O, İranlı düşmanlarının ve Babür'ün anlattığı gibi kesinlikle barbar bir şahıs değildi. Şibanî Muhammed Han sanatçı ve âlimlerin koruyucusu idi.

Şibanî Muhammed Han iyi bir kumandandı. Cesareti konusunda hem Özbek hem de Timurlu kaynakları ittifak içersindedirler. O, zaman zaman heyecanlı ama çoğunlukla soğukkanlı bir insandı. Şibanî Muhammed Han'ın dönemine genel olarak baktığımızda onun mahir bir politikacı olduğunu söylememiz mümkündür. Timurlu tarihçileri onu makyavelist bir politika takip etmekle suçlarlar. O'nun çok büyük ölçüde menfaatlarına dayalı bir siyaset takip ettiği de gerçektir. Bu sebeple zaman zaman ahitlerine uymadığı veya anlaşma yaptığı kişilerin fırsat buldukça aleyhlerine çalıştığı da görülmektedir. Sertliği ve acımasızlığı konusunda da kaynaklarda önemli bilgiler vardır. Ancak zaman zaman ele geçirdiği rakiplerini ve düşmanlarını affetmesini de bilmiştir. Sultan Mahmud ve Ahmed Hanlara karşı bu şekilde davranmıştır.

Şibanî Muhammed Han ile birlikte Özbek Hanlığı yükselme dönemi içersine girmiştir. Hızlı bir fetih siyaseti takip eden Şibanî Muhammed Han, son Timuroğulları ile mücadele ederek, onların elinden Semerkand, Belh, Fergana ve Herat'ı almış ve böylece Seyhun'la Hindikuş arasındaki ülkelerin yani genel olarak Türkistan adı verilen bölgenin en büyük kısmına sahip olmuştur. Şibanî Muhammed Han'ın futuhat emellerinin çok geniş bir yöne doğru olduğunu gösteren birçok belirti bulunmaktadır. Şibanî Muhammed Han'ın bu konudaki düşüncelerini yansıtan satırlar Mihmannâme-i Buhara'da manzum bir biçimde şu şekilde anlatılmaktadır: "Sadece Kazakların memleketini fethetmedi o, seneye İran'ı da fethedecek. Orduyu bozkırdan geri getirirse eğer, gayretini Hicaz'a da yöneltecek ve günün birinde Mekke ve Medine'ye de ayak basacak. Şibanî Han dünyanın imamıdır."24

İran'da XVI. yüzyılın başında kurulmuş olan Safevî Devleti'ne karşı Orta Asya'daki Türklerin hukukunu korumayı vazife edinen Şibanî Muhammed Han bu sebeple Özbek akıncılarının Doğu İran'a karşı yaptığı yağma hareketlerini de teşvik etmiş, bu konuda İran'ın kendisine yaptığı ikazlara da aldırış etmemiştir.

Özbekler'in önemli isimlerinden birisi olan Ebu'l-Hayr Han'ın gayelerini tahakkuk ettiren Muhammed Şibanî Han, 1500-1510 yılları arasında gösterdiği gayret ile Orta Asya'daki karışık ve parçalanmış ortamı, bir Özbek siyasî organizasyonu altında idarî vahdete kavuşturmuştur. Şibanî Muhammed Han çeşitli yönleriyle çağının önemli bir devlet adamı olarak temayüz etmiştir.

1.2.1.2. Köçküncü ve Ubeydullah Hanların Dönemleri

1.2.1.2.1. Şibanî Han'ın Ölümünden Sonraki Olaylar

Merv savaşından sonra Şah İsmail'in gönderdiği öncü birlik bir direnişe uğramadan Herat'ı ele geçirmişti. Şah, şehrin idaresine kendi emirlerinden birisini tayin etti. Komşu bölgelerin hakimlerinden ise sadakat sözü aldı. Kışı Herat'ta geçiren Şah İsmail 1511 yılının ilkbaharında ordusuyla birlikte Ceyhun ötesindeki yörelere doğru harekete geçti.

Özbek Hanlığı'nın temsilcileri şaha itaat ettiklerini ifade ettiler ve ona Maveraünnehir'e girmemesi ricası ile armağanlar gönderdiler. Aralarında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma uyarınca Ceyhun'un sol yakasındaki tüm bölgeler İran'a verildi. Bu anlaşmaya karşılık Babür hazırlıklarını tamamlayarak eski Timuroğulları topraklarını elde etmek için süratle yola çıktı. Mehdi Sultan ile Hamza Sultan'ın idare ettiği Hisar üzerine yürümeye karar verdi. Kunduz'da iken Babür, Şah İsmail'in elçisini kabul etti ki, bu elçi yanında Babür'un kızkardeşi Hanzade Begim'i de getirmişti. Merv savaşından sonra Safevîlerin eline esir düşen Hanzade Begim'in Babür'un kızkardeşi olduğunu öğrenen Şah İsmail, dostluk ve iyi dileklerini ihtiva eden bir mektupla birlikte kızkardeşini de onun yanına göndermişti.25

Babür de aynı iyi dilekleri gönderdiği mektubunda tekrarladı ve bunun yanında tâbiiyet arzeden bir mektupla Mirza Han'ı, Şah İsmail'e gönderdi. Şah İsmail, Babür'ün cevabından fazlasıyla memnuniyet duydu. Ayrıca Şah İsmail, Babür'ün yeniden Maveraünnehir ülkelerini ele geçirebilmesi için ona yardımcı kuvvetler de gönderdi. Babür'ün öncüleri her yerde Özbeklere karşı hücumlarda bulunuyor ve yağma yaparak, Özbeklerden ellerine geçenleri hemen öldürüyorlardı. Bu olaylar Semerkand'da bulunan Özbek sultanları tarafından öğrenilince, onlar da paniğe kapılarak çeşitli yerlere doğru dağıldılar. Her bir Özbek beyi, bu kaçış sırasında, hanedanının ve hükümdarlığın ne olacağına hiç aldırmadan, kendi adamları ve ordularıyla kuzeydeki uzak yerlere doğru çekildi. Zaten bozkıra girerek toparlanmaları da Seyhun kenarında bekleyerek onların bozkır'a kaçışlarını engelleyecek Kazaklar yüzünden mümkün görülmüyordu.26 Babür, Buhara şehrine ulaştığı zaman Şah İsmail'in yardımcı kuvvetlerini de geriye gönderdi. Semerkand'a doğru yöneldi. Burada kendisini evvelden beri seven bir ahali bulunuyordu.27

Bu gelişmelerden sonra Babür'ün ulaşmış olduğu, popülarite, bazı sebeplerden dolayı bir süre sonra düşüşe geçti. Şah İsmail'in tâbiiyetini kabul etmesi ve onun adına para bastırması Sünnîlerin çoğunlukda olduğu Maveraünnehir halkı tarafından iyi karşılanmadı. Askerlerine kızıl börk giydirmesi de bu görünüş ve isimle Safevîleri tanıyan halkın Babür'den soğumasına sebep oldu.28

1510 yılının sonundan itibaren kısa bir süre için hanlığa Şibanî Han'ın amcası Süyünç Hoca Han getirilmişti. Yeni Özbek hükümdarı hemen nüfuzlu kişilerin yönetimine çeşitli yöreleri bırakmıştı. Hisar, Hamza ve Mehdi sultanlara; Buhara Ubeydullah Sultan'a; Keş ve Ceyhun'a kadar olan bölge Timur Sultan'a; Fergana ise Cani Bek Sultan'a verilmiştir. Ancak Süyünç Han'ın başvurduğu yol, onun han seçimini gayr-i meşru olarak kabul eden Şibanî Han sülalesi ile ilişkilerini düzeltemedi. Özbeklerin arasındaki birliği sağlayamamasından dolayı, Süyünç Han'ın yerine aynı yıl içinde (1510) başka bir kıdemli Özbek, Köçküncü Han getirildi. Köçküncü Han'ın iktidarı zamanında genellikle askerî işler Ubeydullah'ın elinde bulundu. Ubeydullah, özellikle bu dönemde İran'a karşı aktif bir politika takip etti. Köçküncü Han'ın idarî, askerî yönlerden önemli bir faaliyeti bulunmamasına rağmen, Özbekler'i birleştirebilecek bir yapıya ve olgunluğa sahip bulunduğu anlaşılmaktadır.

1.2.1.2.2. Özbeklerde Toparlanma Çalışmaları

Özbekler'in durumlarının parlak görünmediği bu devrede, kader, Şibanî Han'ın savaş tecrübesi olan yeğeni Ubeydullah'a fırsat verdi. Amcası zamanından itibaren Buhara üzerinde hakimiyet sürme hakkı bulunmaktaydı.Babür'ün, Şah İsmail ile ortak hareketinin Maveraünnehir halkı üzerindeki olumsuz tesiri yüzünden Özbekler tekrar taraftar topladıkları gibi, karşı akınlara da başlayarak kaybettikleri yerleri geri almak için gayret gösterdiler. Mücadelenin önemli bir safhası da Kul-i Melik (Kulmalık) denilen yerde gerçekleşti. 1511-1512 kışının sonlarına gelindiğinde Ubeydullah Han, Canibek Sultan'ının da desteğini alarak Özbek kaynaklarına göre, 2600 kişilik ordusuyla Buhara'ya hücum etti. Abdullahnâme, Özbek ordusunun silah ve giyim bakımından çok kötü olduğunu belirtmektedir.29 Babür'ün Özbekleri sıkıştırması üzerine Özbekler de buna mukabele etmişlerdi.

Babür'ün Safevîlerin yardımıyla meydana getirdiği kuvvetleri, Ubeydullah'ın kumanda ettiği Özbek kuvvetleriyle karşılaştılar. Özbekler ölümü hiçe sayarak çarpıştılar. Bu durum üzerine Babür'ün ordusunda şaşkınlık ve firar olayları büyük ölçülere vardı. Olayların bu şekilde gelişmesi ise ordunun bozguna uğramasına neden oldu. Babür Semerkand'a döndü ve ailesiyle, hazinesini toplayarak buradan da ayrılmak zorunda kaldı.

Özbekler kısmî başarılar elde etmeye başlayınca Şah İsmail, Babür'ün hak iddialarına destek olması için Yar Ahmed-i İsfahanî (Emir Necm-i Sânî) kumandasında bir orduyu Özbeklere karşı savaşmak üzere gönderdi. 1512 yılının kasım ayında ordu harekete geçti. Emir Necm-i Sânî yolda Horasanlı emirlerin kuvvetleriyle de güçlendirdiği ordusuyla Ceyhun'u geçip, yanına Babür'ü de alarak Karşi üzerine yürüdü. Karşi şehri bu sırada Şeyhim Mirza'nın idaresinde idi.

Karşı'yi üç günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirip, yanındakilerinin itirazına rağmen şehirdekileri kılıçtan geçirdi.30 Bu kılıçtan geçirilme hadisesinden seyyidler bile kendilerini kurtaramadılar.31 Necm-i Sani hiçbir engelle karşılaşmadan Karşi'den Buhara'ya doğru yürüdü.

Yolda önemli bir yer olan Özbeklerin elindeki Gicduvan'ı kuşattı. Kuşatma devam ederken Necm-i Sanî'nin ordusunda zahire azalmış ve kış mevsimi de gelmişti.

Kendisine, Babür de dahil olmak üzere birçok kişi Gicduvan'da durmanın bu mevsimde uygun olmadığını belirttiler. Ancak Necm-i Sanî bu ikazları hiç dikkate almadı. Gicduvan'ın dışında ise Emir Necm'in işinin iyi olmadığı Ubeydullah ile Cani Beg Sultan tarafından öğrenilmişti. Hemen hazırlıklarını tamamlayarak Gicduvan üzerine yürüdüler.32

Özbekler bütün güçlerini ortaya koyarak savaştılar. Necm'i esir ettiler. O'nu, Ubeydullah Sultan'ın yanına götürdüler. Hanın işareti ile onu öldürdüler (12 Kasım 1512).33 Necm-i Sânî'nin, Anadolu'dan gelen Kızılbaş Türkmenlerin nüfuzunu sınırlamak gayreti içinde olmasından ötürü muharebe sırasında yeterli desteği sağlayamamış olduğu düşünülebilir. Yenilginin büyük olduğunu Safevî kaynakları da saklamamaktadır.

Babür ise Tarih-î Raşid'e göre ağırlıklarını bırakarak Hisar'a çekilmiştir. Anlaşıldığına göre bu muharebenin rivayetleri halkın arasında çok uzun bir süre dilden dile dolaşmıştı. Aynı yüzyılın sonuna doğru eserini telif eden Osmanlı müellifi Seyfi Çelebi bir rivayet nakletmektedir. Bu rivayete diğer kaynaklarda rastlanmaz. Ona göre Babür, Necm-i Sânî'nin kendisi hakkında da kötü niyetleri olduğundan şüphe ettiği için ona yardım etmemiştir.34

Bu muharebenin önemli bir sonucu oldu: Bu da Özbeklere Safevîler karşısında yapacakları savaşlarda onları yenebileceklerine dair büyük bir umut vermesi idi.

Gicduvan'dan sonra Ubeydullah, Canibek ve Muhammed Timur Sultan biraraya gelerek Meşhed'e taarruz etmek için ilerlediler. Onların görevlendirdiği diğer Özbek toplulukları da Tirmiz yoluyla ülkeyi yağmalayarak Belh'e kadar ilerlediler. Bunun üzerine Şah İsmail harekete geçerek bazı tedbirler aldı. Gicduvan'da Necm-i Sânî'yi savaşta terkeden birçok subayı idam ettirdi. Bazı Sünnîleri de Özbekler'i cesaretlendirdikleri ve Şiîlere kötü davrandıkları için cezalandırdı.

Bütün hayatı boyunca Horasan için Safevîlerle çatışmaya devam eden Ubeydullah'ın bu faaliyetleri, XVI. yüzyıl boyunca Özbek-Safevî münasebetlerinin şeklini belirleyecek temeli de teşkil etmiş ve bunun neticesi olmak üzere de Zeki Velidi Togan'ın da ifade ettiği gibi bazı Özbek sultanları fütuhat için değil yalnız çapul maksadıyla Horasan'a hücum etmişlerdir. Horasan sınırından uzakta bulunan sultanlar da kuvvet denemesi için düğüne gider gibi, Horasan'a savaşa gitmişlerdi.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Safevîler'le Horasan için mücadele, Ubeydullah'ın faaliyette bulunduğu bütün askerî ve idarî hayatının adeta bir parçası olmuştur. 1515'de Cani Bey ile birlikte Horasan'a hücum eden Ubeydullah'ın bu çerçevede yaptığı fetihleri 8 Eylül 1515 tarihinde İstanbul'a ulaşan bir elçinin Osmanlı Devletine duyurduğu anlaşılmaktadır. Ubeydullah, 1520'de de Herat'ı kuşatmış ise de netice elde edememişti. Şah İsmail'in ölümünden sonra ise yerine geçen Tahmasb'ın yaşının küçük oluşundan yararlanan Ubeydullah Sultan, Ekim 1524 tarihinde Horasan'ı zapt etmek üzere harekete geçti. Bu harekâttan herhangi bir başarı elde edilemedi. Ubeydullah akınlarını sürdürmüş, Herat şehrini de kuşatmıştır.35

Ubeydullah'ın aktif Safevi savaşlarının en ünlülerinden biri de Câm savaşıdır. Şah Tahmasp yönetimindeki Safeviler ile Özbek kuvvetleri arasında 24 Eylül 1528 tarihinde yapılan savaşı Safeviler kazandılar. Bu yenilgiye rağmen Ubeydullah Han Horasan'a karşı akınlarını sürdürdü. 5 Mayıs 1532'de Herat'ı kuşattı; altı ay süren kuşatmaya rağmen Ubeydullah şehri almaya muvaffak olamadı.36

1.2.1.2.3. Ubeydullah'ın Uluğ Hanlığı ve Şahsiyeti

Ubeydullah'ın 1533-1539 yılları arasında uluğ han olarak görev yaptığı görülmektedir. Hanlığı süresince Buhara'da kalmayı tercih eden Ubeydullah Han'ın tahta geçtiği sırada, Şah Tahmasb'ın 1533 yılı Ağustos ayı ortalarına kadar Belh'e yürüyüş gerçekleştirerek, sefer mevsimini geçirdiği ve 1533-1534 kışında da Horasan'da ikamet ettiği görülmekteydi.37

Safevî hükümdarı Şah Tahmasb kardeşi Sam Mirza'yı Horasan valisi olarak tayin etti. İlk iki yıl bölgede barış hüküm sürdü. Ancak bu barış senelerinden sonra, 1535'de Sam Mirza'nın Kandahar'a yürümesi üzerine Ubeydullah da saldırılarını yenilemek için iyi bir fırsat elde etti.

Bu yazının Harezm Hanlığı bölümünde de görüleceği üzere Ubeydullah Han 1538 tarihinde Harezm Hanlığı'nı istila etti. Ancak 1539 yılında Harezmliler bu işgal ve istiladan kendilerini kurtardılar. Ubeydullah Han'ın Harezm Özbekler'i karşısında uğradığı başarısızlıktan sonra Buhara'ya döndüğü ve bu olaydan kısa bir müddet sonra da vefat ettiği bilinmektedir.

1539 yılında vefat eden Ubeydullah Han'ın ölümü ile Özbek boylarını birleştirmeye muktedir olan önemli bir Özbek hanı Maveraünnehir Özbekler'i tarafından kaybedilmiş bulunuyordu. Hem devlet işlerini, hem de savaş stratejisini amcası Muhammed Şibanî'nin yanında öğrenen Ubeydullah Han, askerî meziyetleri açısından da adeta onun bir örneği gibi görünmektedir. Ubeydullah Han dinî politika bakımından da Şibanî Han'ı takip etmiş ve bunun yanında Safevîlerle devamlı mücadele ederek, Horasan'ı ele geçirmeye çalışmış ve zaman zaman bu isteğinde de başarılı olmuştur. Ancak Özbeklerdeki iktidar yapısından kaynaklanan bazı faktörler yüzünden, bütün Özbeklerin kendisine yardımcı olmaması üzerine, yapacaklarını tam olarak gerçekleştirme imkânı da elde edememiştir. Ubeydullah Han, gerek siyasî faaliyetleri ve gerekse kültürel alandaki çalışmaları ile çağının mümtaz bir şahsiyeti olarak Türk tarihindeki yerini almıştır.

1.2.1.3. İç Karışıklıklar Dönemi

Ubeydullah Han'ın ölümünden sonra devlet içinde saltanat karışıklıkları başlamış ve bu saltanat mücadeleleri dönemi hayli uzun sürmüştü. Köçküncü'nün oğlu I. Abdullah Han'ın altı aylık kısa hakimiyetini (1539 sonu-1540 yılı başı) takip eden yıllarda Buhara ve Semerkand'da ayrı Özbek hanları tahtta görülmeye başladı. Buhara'da Ubeydullah'ın oğlu olan Abdülaziz Han (1540-1550), Semerkand'da ise Köçküncü Han'ın üçüncü oğlu Abdüllatif iktidara geçmiştir. Mevcud şartların olumsuzluğu sebebiyle bu iki han da başarıya ulaşamamışlardır. Böylece Ebu'l-Hayr Han sülalesi içinde uzun süren bir mücadele devri başlamıştır.

İç savaşların başlangıcından itibaren en aktif şahsiyet, Taşkent'teki idârenin başında olan Nevruz Ahmed Han olmuştur. Diğer sultanlarla işbirliği yaparak, Ubeydullah Han'ın ölümünden bir yıl sonra Abdülaziz'in iktidarda olduğu Buhara üzerine yürümüştür. Bu kuvvetler Buhara'yı ele geçirince Abdülaziz Belh'e kaçmıştı. Nevruz Ahmed Han'ın Buhara'da tutunmak için gerekli olan taraftarlarının bu şehirde bulunduğu görülmektedir. Ancak, o özellikle dini çevrelerde büyük gücü olan Cubayrî Şeyhi Hoca İslâm'ın desteğini alamadı. Kısa bir süre sonra Abdülaziz, Hoca İslâm'ın da yardımıyla Buhara'yı yeniden ele geçirdiği gibi, Taşkentlileri de buradan çıkarmayı başardı.

Abdülaziz Han bir süre sonra bu dinî liderle bozuşmuş, bunun üzerine Hoca İslâm da ona artık müzaheret etmemeye başlayınca, bu durumdan Abdülaziz ile kavgalı olan diğer hanlar yararlanmışlardı. Taşkent hakimi olan Nevruz Ahmed Han, Semerkand'da hakim durumda bulunan Abdüllatif ile anlaşarak duruma müdahale etmeye karar vermişti.1551'de yeniden Buhara'ya karşı harekete geçtiklerinde yolda İskender Sultan'ın oğlu Abdullah Sultan'ın (II. Abdullah Han) koruduğu Kermina Kalesi'ni kuşatmışlar, bu olay üzerine Hoca İslâm, Abdullah Sultan'ı önce korumayı ve kollamayı denemiş ve sonra öğrencisi olan Abdullah'ın Buhara sultanı olması için bazı temaslarda bulunmuş, ancak buna Nevruz Ahmed Han ile Abdüllatif Han karşı çıkınca, Burhan Sultan isminde başka bir hanedan üyesi Buhara'da hanlık makamına getirilmiştir.

Bu arada zaman zaman fırsat bulunduğu takdirde İran'a karşı yağma hareketleri de sürdürülmüştü. 1550 Mayısında Abdüllatif Han, Horasan'a akın ederek, Herat'ın çevresini yağmalamış, bunun üzerine de Şah Tahmasb, Sultaniye yaylaklarına giderek savaş için hazırlık görmeye başlamıştı.38 Ancak Buhara'da bulunan Abdülaziz Han'ın ölümü üzerine saltanat çekişmeleri sebebiyle Abdüllatif Han ve yanındakiler geriye dönmüşler ve böylece Şah Tahmasb da seferden o devre için vazgeçmişti.

Abdüllatif Han'ın ölümünden sonra (1551 yılı) Nevruz Ahmed Han Semerkand'ı ele geçirmiş, yaklaşık beş yıl müddetle bu şehri elinde tutmuştu. Bu zaman zarfında Maverâünnehr'in birçok kentinde onun adına para basılmış ve hutbe okunmuştu. Ancak genç ve enerjik bir kişi olan Abdullah Han, Belh'i yöneten amcası Pir Muhammed Han'ın ve hocası olan Hoca İslâm'ın da yardımıyla Nevruz Ahmed Han'a karşı uzun süren bir savaşa girişmiştir. Sonunda Nevruz Ahmed Han kendini içkiye kaptırarak, sefahat içinde 1556 yılında ölmüştü.

1.2.1.4. Abdullah Han Dönemi ve Buhara Hanlığı'nın Geniş Sınırlara Ulaşması

1.2.1.4.1. Tahta geçiş ve İç Karışıklıkların Sona Erdirilmesi

Nevruz Ahmed Han'ın ölümü, İskender Sultan'ın çocuklarına ve kardeşlerine Kermina ve Miankal'a dönme imkânını vermiştir. Pir Muhammed, Ebu'l-Hayr Han'ın torunlarından en yaşlısı olarak uluğ han ilan edilmiştir. Ancak onun seçilişi de ülkeyi karışıklıktan kurtaramamıştır. Abdullah Han'ın imkânları iyi kullanma kabiliyeti burada kendini göstermiş, o çevresindeki mücadelelere aktif bir şekilde katılarak, çıkarlarını korumasını bilmiştir.

1557-1561 yılları arasındaki mücadeleden Abdullah Han, Hoca İslâm'ın da katkısı ile galip çıkmış ve babası İskender'i han olarak ilan ettirmeyi başarmıştır.39

1561-1583 tarihleri arasındaki olayları şu şekilde özetlemek mümkündür: Abdullah Han merkezî otoriteyi güçlendirmeye çalışan bir han olarak isim yapmıştı. Babası ölünceye kadar hanlık görevini kendi üzerine almamış ama fiilen hanlığın yönetimini üzerinde tutmuştur.

O'nun iktidar dönemi, Şibanî Han'ın iktidar dönemindeki sınırları elde etmek gibi genişçe bir faaliyetin gerçekleşmesine adanmıştır. O, vilayetlerde hakim olan hanedan üyelerinin başlarına buyruk bir şekilde saltanat sürmelerine de kesinlike karşı idi. Bir tarihçinin ifadesine göre itaat etmeyen akrabaların ve beylerin yok edilmelerini emrederdi.

Abdullah Han döneminde geniş bir fütühat siyaseti takip edilmiştir. Abdullah Han özellikle kendi topraklarına yakın olan ve Semerkand vilayeti ötesindeki bozkırlarda bulunan çok sayıdaki göçerin Şibanîlerin arasındaki mücadelelere karışmasını önlemek için tedbirler almıştır. Bunlar Şibanîlerin arasındaki mücadelelerde taraf olup, Maveraünnehir'e kanlı baskınlar düzenliyorlardı.

Abdullah Han'ı en fazla uğraştıran olayların başında, Nevruz Ahmed Han'ın oğullarının saltanat mücadeleleri olmuştu. Bunlardan Baba Sultan (1556-1582), babasının ölümünden sonra Deşt-i Kıpçak'ta iktidarı ele geçirdiği gibi, Kardeşi olan Derviş Han da Taşkent'te iktidarı elinde tutuyordu. Abdullah Han'ın, Baba Sultan ile yaptığı mücadele esnasında Baba Sultanın hizmetinde Anadolulu tüfekçiler bulunmaktaydı. Bunlar, ordunun en önemli unsuru durumundaydılar ki, Abdullah Han'ın bir seferinde yenilmesinde bu kuvvetlerin büyük etkisi olmuştu40

Abdullah Han'ın bu koalisyonla ısrarlı mücadeleleri birbirini takip eden aralıksız seferler yapılmasını icap ettirmişti. Şehirler bazen birinin, bazen diğerinin eline geçmiş, bu olaylardan dolayı şehirler ağır tahribata uğramışlardır. Savaş, Karşi ve Hisar'ın Abdullah Han'ın topraklarına katılması (1574); Semerkand'ın ve Taşkent'in alınması ile (1576) sona ermiştir. Abdullah Han'ın Deşt-i Kıpçak'ta gizlenen Baba Sultan'a karşı uzun ve zorlu seferi 1582 yılında Baba Sultan'ın öldürülmesi ve Şahruhiye, Sayram, Ahengeran kalelerinin düşmesiyle neticelenmiştir. Abdullah Han elde edilen kalelere kendi darugalarını tayin etmiştir

1.2.1.4.2. İkinci Abdullah Han Dönemi Fetih Hareketleri

Horasan meselelerine büyük önem veren Abdullah Han İran'ın elinde tuttuğu bazı bölgeleri ele geçirmek için büyük ölçüde gayret göstermiştir. 17 Mart 1588'de Herat'ı ele geçiren Abdullah Han'a karşı Şah Abbas I harekete geçmesine rağmen, başarılı olamamış ve geri dönmek zorunda kalmıştır. Bunun yanında yine önemli ve Safeviler açısından kutsal bir şehir sayılan Meşhed'i ele geçiren Abdullah Han'ın 1590 yılında İranlılardan fethettiği Semnâ-Kirman çizgisinin doğusunda kalan Sistân, Kara Hezâre, Gilekî, Nişabur, Sebzevar, Esferayin, Muhavvelat, Tun, Cunâbâd, Kayın ve Tabes gibi bugünkü Afganistan'ın batısında ve İran Horasanı kesimindeki yerler bulunuyordu. 41Ancak İran şahı olan I. Abbas (1587-1628) daha sonra Harezm'i kendi tarafına çekmiş ve Türkmenlerin de yardımıyla, Herat hariç, Horasan'ı geri almıştır.

Abdullah Han döneminin son yıllarında tüm güçler, Harezm Özbekleri bölümünde de anlatıldığı üzere Harezm'in fethine yönelmiştir. Harezm ancak onun ölümünden sonra yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur.Abdullah Han zamanında 1583'te Bedehşan Babürlülerden alınmış ve böylece Hindikuş dağlarının kuzeyinde Babürlü toprağı kalmamıştı.42

1.2.1.4.3. Abdullah Han Döneminin Değerlendirilmesi


Uzun bir iç karışıklık ve saltanat mücadelesinden sonra iş başına geçen II.Abdullah Han'ın Özbek hanlık sisteminin elverdiği ölçüde merkeziyetçi bir yönetim kurduğunu görmekteyiz. Abdullah Han yalnızca Maveraünnehir'de bir Özbek idaresi kurmakla kalmamış, Harezm'i de hanlığına bağladığı gibi, Horasan'a da çeşitli kereler akınlar gerçekleştirerek fetih hareketlerinde bulunmuştur. Kullandığı yöntemler açısından sert ve taviz kabul etmez bir tavır sergilemiştir. O, aynı zamanda bir takım islahatları da gerçekleştirmiş, özellikle malî, idârî, ziraî ve sosyal amaçlı çalışmalara öncelik vermiştir. Zamanında bayındırlık alanında önemli faaliyetler gerçekleştirildiği için halk, daha sonraki yüzyıllarda, Abdullah Han tarafından gerçekleştirilmemiş olan birçok yapının da Abdullah Han tarafından yaptırıldığını söylemektedir.

Uzun iktidar dönemi boyunca taht müddeilerine karşı mücadele etmeye bir yandan devam eden Abdullah Han, diğer yandan milletlerarası münasebetlerde de ağırlığını hissettirmeyi bilmiştir. Özellikle İran'a karşı önemli seferler gerçekleştiren ve çevresindeki diğer devletlerle de münasebetlerini bu olaya paralel olarak geliştiren Abdullah Han, Özbek Hanlığı'nın sınırlarını Osmanlı topraklarına kadar uzatmak amacıyla İran'ı ortadan kaldırmak gayesine matuf çeşitli hücumlarda bulunmuştur.

1.2.2. XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Buhara Özbek Hanlığı 

1.2.2.1. XVII. Yüzyıldaki Gelişmeler

1.2.2.1.1 Astrahanlılar (Canoğulları) Hanedanı'nın Yönetimi Ele Geçirmesi

Abdullah Han 1598 yılında öldü. Askeri başarılarının yanında iktisadi ve sosyal amaçlı çalışmalara da önem veren II. Abdullah Han'ın hanlığa yönelik çalışmaları ne yazık ki, kalıcı olmamış, ölümünden sonra yerine geçen tek oğlu ve halefi Abdülmümin babasından ayrı bir politika takip ettiği gibi, Abdullah Han'ın gerçekleştirdiği işler de kısa bir süre sonra ortadan kalkmıştır.

Abdülmümin tahta geçtiği zaman beylerine karşı son derece gaddar davranmış ve bunun sonucunda altı ay civarında süren iktidarını müteakip bir komplo ile öldürülmüştür.43 Abdülmümin'in ölümünden sonra devlet içinde karışıklıklar çıktı. İranlılar bu ölüm olayından sonra çıkan karışıklıklardan yararlanarak, eskiden kaybettikleri toprakları elde etmek için faaliyetlere başladılar. İran hükümdarı Şah Abbas önce Sebzevar ve Meşhed'i sonra Herat'ı aldı. Kazaklar da bu sırada Buhara Hanlığı'na karşı hücumlarda bulunuyorlardı.

Bu durumu önleyecek bir sülale üyesinin bulunması gerekiyordu. Abdullah Han'ın taht mücadeleleri sırasında sülale üyelerinin önemli bir kısım ortadan kalkmış durumdaydı. Bu durum tahta geçecek kişi konusunda karışıklıkların meydana çıkmasına sebep oldu.44 Bunun üzerine Astrahan'dan gelmiş olan Canoğulları taht çekişmeleri üzerinde aktif rol oynadılar. Özbek emirleri Can Muhammed Sultan'ı han yapmaya karar verdiler. Daha sonra emirler Can Muhammed Sultan'ın oğlu Din Muhammed Sultan'ı han olarak seçtiler. Din Muhammed daha önce Horasan'da birçok yerleşim

yerini yönetmiş, tecrübeli bir sultandı.45 Din Muhammmed'in kısa bir süre sonra öldürülmesi üzerine kardeşi Baki Muhammed tahta geçti.46

1.2.2.1.2. Baki Muhammed Han ve Vali Muhammed Han Dönemleri

Baki Muhammed'in han olarak seçilmesinden sonra Canibek'in üçüncü oğlu Vali Muhammed de halef olarak tayin edildi. Onu Belh'e vali olarak gönderdiler. Böylece bu tayin de gelenek biçimini aldı. Bu sülaleye Canoğulları (Canîler) ya da Astrahanlılar denmektedir. Çok kısa bir dönem geçmiş olmasına rağmen Baki Muhammed Han döneminin başında hanlığın sınırları çok küçülmüştü. Kuzey ve kuzeydoğuda Kazaklar hanlıktan toprak elde etmişler, bunun yanında da Şah Abbas 1602 yılından itibaren doğu seferini başlatarak hanlık aleyhine genişleme göstermek istemişti. İran ordusunun seferindeki başarısızlık Baki Muhammed Han'ın prestijini arttırdı. 1603 yılında Kunduz ve Belh şehirleri Özbeklerin kontrolüne girdi. Baki Muhammed Han 1605 yılında Kazaklarla bir antlaşma yaptı. Gerçekleştirmek istediklerini tam olarak yapamadan aynı yıl öldü. Kaynaklar Baki Muhammed'in askerlik yönünün kuvvetli, idari yönden meselelerin çözümünde yetersiz kaldığını belirtmektedirler.47

1605 yılında Baki Muhammed Han'ın ölümünden sonra kardeşi Belh valisi Vali Muhammed hanlığa getirildi (1605-1611). Özbek emirlerinin hareketlerine karşı merkezî bir otorite kurmak isteyen Vali Muhammed'in tavırları emirler arasında hoş karşılanmadı.48 Kısa bir süre sonra Buhara'da Vali Muhammed Han'a karşı bir komplo düzenlendi. Bunun sonucunda Buharalı asiller onun yerine tahta İmam Kulu Han'ı geçirmeye karar verdiler. Vali Muhammed Han ise iki oğlu ile birlikte İran'a kaçarak Şah Abbas'ın himayesine sığındı. İran'dan kuvvet alarak tahtı ele geçirme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı ve kendisi de Buharadakiler tarafından esir alındı.

1.2.2.1.3. İmam Kulu Han

İmam Kulu, İranlılar ve Vali Muhammed Han ile olan savaşında Kazaklardan yardım almıştı. Ancak bir süre sonra Kazakların faaliyetleri sonucunda onlarla mücade etmek zorunda kaldı. 1613 yılında Kazakları bozguna uğrattı. Ayrıca bu dönemde diğer bir göçer topluluk olan Karakalpaklarla da anlaşmazlıklar meydana geldi. Bunun yanında Kalmuklar da Özbekler için tehlike meydana getirecek hareketlere başladılar. Kazaklar da Kalmuklar yüzünden Mâverâünnehir'in sınır kasabalarına yerleşmeye çalışıyorlardı. Bu durum da İmam Kulu Han hem Kazaklarla hem de Kalmuklarla mücadele etmek zorunda kaldı. Bu mücadelelerinde başarı göstermesi onun prestijini arttırdı.Düzensizliklerin ve sınır çatışmalarının çok olduğu sınır şehri Taşkent'e oğlu İskender'i vali olarak tayin etmiş, ancak oğlu çıkan bir ayaklanma sırasında öldürülünce, Taşkent'e karşı oldukça sert bir cezalandırma işlemine girişmişti.49 Kısa bir süre sonra Kazaklar Taşkent'i ele geçirmişler, İmam Kulu Han da bu zaptı kabul etmek zorunda kalmıştı.

İmam Kulu Han'ın saltanatının büyük bir kısmı siyasî çalkantılardan uzak geçmiştir. Özellikle şeyhlerin ve şairlerin meclisinde vakit geçirmekten hoşlanan hanın hükümdarlık zamanında önemli ölçüde asayiş sağlanmış ve hanlıkta düzen sağlanabilmiştir. İmam Kulu Han, zaman zaman tebdil-i kıyafetle halkın arasına karışmakta ve halkın dertlerini dinlemekteydi.

İmam Kulu Han döneminde Özbeklerin önceki durumlarının aksine İranla mücadeleye fazla önem vermedikleri de görülmekteydi. Yapılan bazı faaliyetlerde de İran ordusunun duruma müdahale etmesiyle Özbeklerin çekilmek zorunda kaldıkları bilinmektedir. Bu bakımdan İmam Kulu Han döneminde Osmanlıların birlikte İran'a karşı sefer açma tekliflerine Özbekler sıcak bakmamışlardır. Buhara Hanlığı aynı barışçı tavrı Babürlü Devleti'ne karşı da göstermiştir. Belh'te bulunan Nezir Muhammed'in Afganistan'a karşı yaptığı bazı askerî teşebbüsler de İmam Kulu Han'ın gerçekleştirdiği diplomatik teşebbüsler sayesinde iki devlet arasında problem haline getirilmemiştir. 50

İmam Kulu Han zamanında sağlanan birleştirici yönetim anlayışına rağmen, bazı emirler yavaş bir şekilde de olsa merkezi otoritenin dışında kendilerine bir nüfuz alanı yaratmaya başladılar. Bu da daha sonra Buhara Özbek Hanlığı'nı derinden etkileyecek olayların başlama sebebi olacaktı.51 Buna örnek olarak verilecek kimse Semerkand emiri olan Yalangtuş Bey idi. İmam Kulu Han'ın zamanında dıştan gelen baskılar durdurulmuş, yukarıda belirtilen istisnalara rağmen merkezin otoritesi bir ölçüde tanınmış, ayrıca bayındırlık işlerine önem verilmişti.

1.2.2.1.4. Nadir Muhammed ve Abdülaziz Han Dönemleri

İmam Kulu Han'ın halefi ve kardeşi olan Nadir Muhammed (1642-1645) son derece kibirli, açgözlü ve zalim bir insandı. Bu nedenle çevresinde hoşnutsuzluk yaratmıştı.52 İktidarının üçüncü yılında Kazaklar Mâverâünnehir'e karşı yaptıkları saldırılarla Hocend'e kadar ulaşmışlardı. Nadir Muhammed Kazakların bölgeden kovulması için oraya oğlu Abdülaziz'in kumandasında bir ordu gönderdi. Sefer sırasında Hocent'te Abdülaziz, han olarak ilan edildi. Olayları öğrenen Nadir Muhammed acele ile Belh'e gitmiş ve Abdülaziz ise Buhara'ya yönelmiştir. Abdülaziz'in hanlığı 1645 yılından 1680 yılına kadar devam etmiştir. Nadir Muhammed Babürlü hükümdarı ile İran şahı Abbas'dan yardım talep etmiş fakat bu istekleri sırasında Babürlüller Belh'i ele geçirmişlerdir. Bir süre sonra Belh'i Babürlüler bıraktığında bu şehir bir müddet Nadir Muhammed'in elinde bulunmuşsa da 1651 tarihinde kesin bir biçimde Buhara topraklarına tekrar katılmıştır.

1655 yılında Maveraünnehir'e ve özellikle Buhara çevresine yönelen Hivelilerin yıkıcı saldırıları görülmüştür. Aynı yıl içinde Hiveliler Karakul yöresine hücum etmişlerdir.

Uzak bir bölge olan Kermina'ya kadar giden Hive akınları bölgenin ekonomik ve sosyal yapısı üzerinde son derece yıkıcı etkilerde bulunmuştur. Hive Hanlığı bahsinde de görüleceği üzere 1657 yılında yapılan sefer sırasında Ebu'l Gazi Bahadır Han Kermina'dan Hive'ye dönerken Abdülaziz'in hücumuna uğramış, ancak oğlu Anuşa'nın gayretleriyle canını kurtarabilmiştir. 1658 ve 1662 yıllarında da bu akınlar Hiveliler tarafından devam ettirilmiştir.

Hive ile yapılan uzun süreli savaşlar Maveraünnehir'in bütün ekonomik sistemini alt üst etmiş, Buhara Özbekleri içinde zaman zaman çıkan karışıklıkların temelinde de bu sorun önemli bir yer işgal etmiştir. Son dönemlerinde sıkıntıların başgöstermesine rağmen Abdülaziz Seyhun ve Ceyhun arasında bir kere daha Özbek hakimiyetini sağlamaya muvaffak olmuştur. Tahttan indirilmesinden sonra yerine Subhan Kulu geçti.

1.2.2.1.5. Subhan Kulu Han Dönemi

Subhan Kulu Han, Abdulaziz'in Buhara'yı terketmesinden sonra şehre gelmiş ve hükümdarlık sembollerini alarak tahta oturmuştu. Fakat zor bir dönem onu beklemekteydi. Özbek emirlerinin itaatsizlikleri, Hive Hanlığı ile devam eden askerî mücadeleler ve oğullarının sadakatsizliği Subhan Kulu Han'ın önündeki büyük problemlerdi. Bu problemler sebebiyle Subhan Kulu Han'ın iktidarının ilk dönemleri karışık bir ortam içersinde geçmiştir.

Subhan Kulu Han'ın oğulları babalarıyla uyumlu bir şekilde çalışmamışlar, bu da Buhara Hanlığı içinde çeşitli sorunların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle bazı çocuklarının ihaneti sebebiyle güç durumlarda kalan Subhan Kulu Han, onların çıkardıkları meseleleri çözmek için büyük çaba göstermek zorunda kalmıştır.

Bu sıralarda Hive hanı olan Anuşa Han'ın Maveraünnehir'e karşı saldırıları görüldü. 1683'te ve daha sonraki Hivelilerin akınlarında Subhan Kulu emirlerinden ve hatta oğlu Sadık Sultan'dan dahi yardım alamadı. Ancak Bedehşan emiri olan Mahmud Bi Atalık kuvvetleriyle ona yardımcı oldu. Hiveliler ile yapılan mücadelelerde Buhara Hanlığı'nı temsil ederek, Subhan Kulu Han'ın otoritesinin büyük ölçüde yıkılmasını engelledi. 1687 yılında Subhan Kulu Bedehşan'ın yanısıra Belh valiliği görevini de Mahmud Bi Atalık'a verdi.

Emirin bu yükselişinin yanında diğer bazı emirler de Buhara Hanlığı'na olan bağlılıklarını eskisi gibi göstermemeye başladılar. Mahmud Bi Atalık'ın han nezdindeki itibarı da diğer emirlerin kıskançlığına neden oldu. Emirler Mahmud Bi Atalık'ı yönetimden uzaklaştırma kararı alarak bir araya geldiler. Ancak Mahmud Bi Atalık kendisine karşı gerçekleştirilen bütün tuzaklardan kurtulmuş ve Belh ile Bedehşan'da meydana getirdiği idarî sistem içinde de önemli görevler gerçekleştirmişti.53 Bu devrede Hive hanları saldırılarına devam etmişler, Hive hanı olan Ereng'in öldürülmesinden sonra durum Subhan Kulu'nun lehine dönmüş, Hiveliler bu kere Subhan Kulu'nun himayesine girmek istediklerini belirtmişlerdir.54 Mahmud Bek Atalık Belh ve Badeşhan valiliğine atanmış, bir büre sonra Buhara'dan tamamen bağımsız bir konumda kalmıştır. Onun sert yönetiminden dolayı Belh'de karışıklıklar çıkmıştır.

Subhan Kulu Han'ın iktidarının son yıllarında genel bir yıkım kendini iyice belli eder duruma gelmişti. Özbeklerin Ming boyu İranlılardan yardım istemiş ve İranlılar da Ming kabilesinin yurdu olan Şaburgan'ı işgal etmişlerdi. 1702 yılında ölen Subhan Kulu Han'ın yerine tahta oğlu Ubeydullah, han olarak geçmişti.

1.2.2.2. XVIII. Yüzyılda Buhara Özbek Hanlığı

1.2.2.2.1. Ubeydullah ve Ebu'l Feyz Han Dönemleri

Subhan Kulu Han ülkesinde bütünlüğü temin etmiş olmasına rağmen merkezi otoritenin zayıflamasını engelleyememişti. Subhan Kulu'nun yerine 23 Eylül 1702 tarihinde Ubeydullah han ilan edildi. Ubeydullah yetenekli bir idareci olmamasına rağmen mutlakiyetçi bir idare kurmaya çalışmış, fakat bir süre sonra emirlerin oyuncağı haline gelmiştir. Ubeydullah'ın iktidar dönemi kendisine karşı isyan eden emir ve beylerin isyanları ile geçti. Mahmud Bek Katagan Belh ve Tirmiz'i ele geçirmiş ve kendisine karşı gönderilen Buhara ordusunu da mağlubiyete uğratmıştı. Ubeydullah çok güç bir şekilde Mahmud Bek'e karşı üstünlük sağlayabildi. Özbek boyları arasındaki sürtüşmelerin yanında Seyhun civarında yaşayan bozkır göçerlerinin baskınlarıyla da durum Maveraünnehir'de karışık bir hal aldı.55

Bu siyasi karışıklıklıkların yanında ekonomik durum da iyi görünmüyordu. Bunu önlemek için para konusunda bir operasyona girişildi. Paranın ayarı düşürüldü. Ancak bu durum ekonomide kaosa neden oldu. Halk bu işten önemli ölçüde zarara uğradı.56 Bunun yanında yeteneksiz bazı kişilerin önemli devlet görevlerine getirilmesi de huzursuzlukların çıkmasına neden oluyordu. Cubayrî şeyhlerinin vergilendirilmek istenmesi Buhara'da güçlü bir konumda bulunan bu grubun hana karşı tavır almasına neden oldu. Bu olayların büyümesi üzerine Ubeydullah'a karşı düzenlenen komplo neticesinde 1711 tarihinde han öldürüldü. Ağır şartlar içinde bulunan Buhara'da tahta Ubeydullah'ın kardeşi Ebu'l Feyz geçti (1711-1747).

Astrahanlıların sonuncusu Ebu'l Feyz Han'ın zamanında Buhara Hanlığı'nda birbirinden bağımsız bölgeler oluşmaya başladı. Fergana tamamen Buhara Hanlığı'ndan koptu. Belh ise zaman zaman bağımsız bir birim halinde bulunmaya devam ediyordu. Buhara Hanlığı'nın hakimiyet alanı içine başkentin yani sarayın bulunduğu kent girmektedir. Ülke genelinde söz sahibi olanlar o zamanların en yüksek mevkii sahibi konumundaki ve o göreve Özbek soyluları tarafından getirilen atalıklardı. Ebu'l Feyz Han tarafından başşehir atalığına getirilen Muhammed Hakim Biy, hanın zayıf karakterli olmasından dolayı yönetimi kendi denetimi altına sokmuştu.57Bu devrede Özbek boyları arasında şiddetli mücadeleler ortaya çıkmaktaydı. Bunlar arasında Mangıt ve Kenges boyları arasındaki çatışma önemli sonuçlar ortaya çıkarmış, Kenges boyunun hükümdarı İbrahim Biy hanlığa karşı tavır ortaya koyarak damadı Recep'i han olarak ilan etmiş ve bu kişi Buhara hanlığının yetersizliğinden de yararlanarak Semerkand'ı ele geçirdiği gibi, Buhara üzerine de yürümüştü. Buhara'yı alamayan Recep Han bu durum üzerine Kazaklar'dan yardım talep etmiş ve Kazaklar Semerkand ve Buhara'yı yağmalamışlardı. Bu iç mücadelelerin yanında tabiî afetler yüzünden üretim kaybı söz konusu olunca şehirler ve çevresindekiler büyük ölçüde yoksulluğa düşmüşlerdi.58

Buhara'nın bu durumundan İran şahı olan Nadir Şah yararlanmış, oğlu Rıza Kulu Han'ı Ceyhun'un ötesine göndermişti. Buhara kuşatılmış ancak İran ordusu şehri alamadan geri çekilmek zorunda kalmıştı.1740 yılında Nadir Şah Maveraünnehir'e yeni bir sefer düzenlemeye karar verdi.59 Emir Muhammed Mukim'in oğlu Muhammed Rahim İranlılarla anlaştı. Nadir Şah Muhammed Mukim'in Buhara'daki yetkili vekili oldu. Ebu'l Feyz Han eski makamında kaldı ama bütün yetkilerini uygulamada atalıklara bıraktı. Daha sonra Nadir Şah tarafından yetkili kılınan Muhammed Rahim devlet işlerine artık direkt olarak karışmaya başladı. Nadir Şah'ın ölümünden bir süre sonra Muhammed Rahim Bey, Ebu'l Feyz Han'ı öldürttü (1747). Onun yerine Muhammed Rahim, Ebu'l Feyz Han'ın oğlunu tahta çıkartmıştı, bu şahıs aynı zamanda onun damadı idi. Muhammed Rahim Han onu da öldürttükten sonra idareyi tamamen kendi eline aldı. Bu devreden sonra Ubeydullah ve Ebu'l Gazi isimlerinde şehzadeler görünüyorsa da bunlar fazla önem taşımamaktadır. Abdülmümin ile Astrahanlılar sülalesi son erdi. Bu devre ile 1785 arasında bir geçiş devri yaşandı.

I.2.2.2.2. Mangıt Hanedanının Kuruluşu

Mangıt Hanedanının resmi yönetim süreci Muhammed Rahim Han'ın kuzeni Şah Murat ile başladı (1785-1800). Mangıtlar Maveraünnehir'in Timurlulardan beri Cengiz soyundan gelmeyen ilk hanedanıydı. Benzer bir gelişme Hive ve Hokand'da da yaşandı. Özbek hanlarının kabile köklerinin Cengiz soyuna uydurulmasına artık gerek duyulmadı.

Buhara'daki Mangıt yöneticileri ünvanlarını Türk-Moğol geleneğinden İslâm geleneğine değiştirerek handan emire dönüştürdüler. Mangıtlar bir ölçüde bazı alanlarda daha önceki yönetimden daha başarılı duruma geldiler. Merkezi idare Özbek kabile reislerinin yetkilerinin kısılmasıyla bunlar tarafından bir ölçüde de olsa kuruldu.60 Bunun sağlanması iç istikrar, nüfusun artışı ve Rusya ile yapılan ticaretin artması sonucunda Buhara'daki mevcut yapı değişmemiş ama daha az karışık bir ortam yaşanması temin edilmişti.

Şah Murat tahta geçtikten sonra bütün gücünü İslamî kuralları işletmeye yöneltti. O öncelikle ulemaya saygı gösterdi. Bütün icraatını adalet ve hakkaniyete dayandırmaya özen gösterdi.İktidarının başlangıcında kardeşleri ile olan taht mücadeleleri ön plandaydı. Bunları kısa bir süre içinde sonuçlandırdı.61 Mâverâünnehir'deki faaliyetlerini tamamlayınca İran'a yönelik akınlara başladı. Merv üzerine yürüdü. Bu bölgeyi hakimiyeti altına aldı. Şah Murat daha sonra Meşhed'e kadar ilerlemiş olmasına rağmen başarılı olamamıştır. Şah Murat İran'a karşı harekâtı on iki sene devam ettirmiştir. Afgan hanedanı olan Durranîlerle de münasebetleri zaman zaman düşmanca olmuştur. Şah Murat'ın Afgan Devleti'nin topraklarına hücumu ile başlayan mücadelede Timur Şah'ın buna cevap vermesi üzerine olaylar şiddetlenmiş, ancak daha sonra barış yapılmıştır (1789).62

Timur Şah'ın ölümünden sonra yerine geçen Şah Zaman döneminde de mücadeleler devam etti. 1793'te Şah Murat Belh üzerine hücum etti. Ancak Şah Murat bu seferden de kalıcı neticeler elde edemedi. Şah Murat 1800 yılında öldü. Şah Murat'ın hükümdarlık zamanı Buhara ahalisi tarafından takdirle anılmıştı. İlme önem veren bu hükümdar zamanında medrese mezunlarının sayısı 30.000'i geçmişti. 63

I.2.2.3. XIX. ve XX. Yüzyılda Buhara Özbek Hanlığına Genel Bir Bakış

Şah Murat'ın devlet hakimiyetini pekiştirme politikasını oğlu Haydar (1800-1826) devam ettirdi. Emir Haydar'ın tahta çıkışı sırasında büyük ayaklanmalar meydana geldi. Emir Haydar bu isyanları başarılı bir şekilde sona erdirdi. 1821-1825 yılları arasında Zerefşan Vadisi'nin orta kısmında Semerkand ile Buhara arasındaki Miyankal'da Özbek kabileleri arasında isyan çıktı. Onlar Maveraünnehir'i her zaman tehlikeye sokacak yedi kabile şeklinde örgütlenmişlerdi. Bu yedi kabile Hıtaylar ve Kıpçak Türklerinden oluşmaktaydı. Bu isyan uzun müddet devam etti. Emir Haydar 1825 yılında isyancılara kişisel dokunulmazlık verileceğini beyan ederek ayaklanmayı sona erdirdi. İsyancılar da bundan sonra ellerindeki kaleleri teslim edeceklerini bildirdiler.

1826 yılında Emir Haydar'ın ölümünden sonraki birkaç ay içinde onun oğulları Hüseyin ve Ömer peşpeşe emirlik makamına getirildiler. Bunlardan birincisi zehirlendi; ikincisi ise öldürüldü. Aynı yıl içinde hanlığa Emir Haydar'ın üçüncü oğlu olan Nasrullah geçti (1826-1860). Nasrullah iktidarının ilk yıllarında tahtta tam anlamıyla hakimiyet sağlamak için oldukça sert davrandı. Ayrıca Buhara Emirliği'nden ayrılan bölgeleri kendisine bağlamak için de mücadele etti. Nasrullah, hanlığı Hive ve Hokand aleyhine genişletmek için uğraştı. O, Merv'i zaptetmek için Hive hanına karşı savaş açmış ve nihayet 1845 yılında Merv'i işgal etmiştir. Nasrullah'ın hakimiyeti döneminde Buhara, Çarlık Rusyası ile İngiltere arasındaki rekabetin mücadele alanı haline de dönüşmüştü. İngiltere 1830'larda Hindistan'dan kuzeye özel casus göndermeye başladı. 1831-1833 yıllarında Lahor'daki İngiliz casusu Alexander Burns seyyah olarak Buhara'da bulunmaktaydı. O bu seyahat ile ilgili önemli bir eser meydana getirdi.

Daha sonra Emir Muzaffereddin 1860 ile 1886 tarihleri arasında tahtta bulundu. Onun zamanı Rusya'nın Türkistanı işgal ettiği döneme rastgelmektedir. Tarihçilerin onun hakkındaki kanaati büyük ölçüde olumsuzdur. Rusların genel valisi Kaufmann, Buhara emirini kendisinin en sadık ve itaat eden memuru olarak sayıyordu. Ruslar, emire karşı çıkan muhalif kişileri de güç kullanarak emire itaat eder hale getiriyorlardı. Bu sebeble emir de onlara karşı büyük ölçüde şükran duymaktaydı. Emir memleketinde isyan çıktığı zaman Rusya'ya başvurmaktaydı. Kendisinden sonra oğlu Abdulahad (1886-1910) tahta geçti. Onun oğlu Alim ise son Buhara emiri idi. Bu emirler de Rus etkisinden çıkamadılar. Buhara'nın kaderi 2 Eylül 1920'de belirlendi. Şehir Frunze tarafından alındı ve Buhara Cumhuriyeti ilan edildi.64

I.3. Harezm (Hive) Özbek Hanlığı

1.3.1. Hanlığın Kuruluşu ve XVI. Yüzyıldaki Olaylar ve Gelişmeler

Maveraünnehir'deki Özbek oluşumundan sonra diğer bir Özbek grubu da Yadigariler olarak 1512'de Harezm'de yeni bir hanlık meydana getirdiler. Bu olay Türkistan'ın mühim bir kısmının Özbek Türklerinin yönetimine girmesinin rastlantı olmadığını, yerel nüfusun istikrarsızlığı ile içlerinden çıkaracak yeni bir alternatif bulamayışlarından ileri gelmektedir. Deşt-i Kıpçak'taki Özbekler kendileri için çok değerli olan bu bölgeleri ele geçirirken fazla zorlanmadılar.

Timurluların Harezm bölgesinde valileri bulunmakta idi. Bu valilerden biri olan Çin-Sufi, Muhammed Şibanî Han'ın bölgeyi zaptetiği sırada ortadan kaldırılmış ve bölge Maveraünnehir Özbeklerinin eline geçmişti (1506).65 Şibanî Muhammed Han'ın Merv savaşında öldürülmesi üzerine bölgeyi Safeviler ele geçirdiler. Şah İsmail tayin ettiği darugalar vasıtasıyla Harezm'in yönetimini sağladı. Vezir, Hezaresb, Ürgenç ve Hive şehirlerinin yönetimi bu şekilde gönderilmiş olan darugaların elindeydi. Şiî olan Safevi yönetimine karşı buradaki muhalefet Vezir şehrinin kadısı Ömer tarafından organize edilmiş, ülkenin şiîlerden kurtarılması gerektiği düşüncesi halkın arasında yaygınlaştırılmıştır. Bir mutasavvıfın da yardımıyla Yadigar Şibanîlerinin başında olan İlbars Han'a hanlık teklifi iletilmiş ve bunun sonucunda Vezir halkı isyan ederek, Harezm'deki Safevi hakimiyetinin sona ermesini sağlayan olayları başlatmıştır. Vezir şehrinin Safevilerden alınmasından sonra burada 1512 tarihinde İlbars tahta geçirilmiş ve böylece Harezm'de Yadigaroğulları iktidarı ile hanlığın kurulması sağlanmıştır. İlbars, Ürgenç'teki darugayı mağlup ederek bu şehri de ele geçirdiği gibi, bir süre sonra Hive ile Hezaresb Özbeklerin kontrolu altına girmiş, bu şehirlere Kat şehri de katılmıştı.

Bu işlemler yerine getirilirken İlbarsın çağrısı üzerine Özbeklerin bir kısmı daha bu topraklara gelerek İlbars'ın yanında yer alıyorlardı. Elde edilen topraklar da Özbekler arasında pay ediliyordu.

Yadigarilerin elde ettikleri alanın hemen güneyi Karakum çölüdür. Murgap ve Tejen nehirlerinin vahalarına ve Kopet Balkan dağları eteklerine kadar uzanır. Bölgede bulunan Türkmenler birçok kabileden oluşmaktaydılar. Teke Türkmenleri bölgenin merkezinde, Yomutlar batıda, Ersarı Türkmenleri ise doğuda yoğunlaşmışlardır. Yadigariler kendi ülkelerini iki parça olarak gördüler: Su boyu, dağ boyu. Ceyhun deltasının kuzey kesimi Yadigarilerin kontrolu dışında kaldı. Aral ile Karadeniz'in arasındaki bölgede Üst Yurt ve Mangışlak olarak bilinen iki önemli yer vardır. Burası da Türkmen ve kazak kabilelerinin hareket alanı içinde adetâ bir koridor gibidir.66

Yadigar'ın oğlu İlbars'ın yönetimi esnasında Özbeklerin Berekî kabilesi Vezir ve Ürgenç'i ele geçirerek Harezm'in fethinde önemli rol oynamıştır. Diğer Yadigari kabilelerinden olan Ebulekîler ve Aminekîler de Harezm'in diğer bölgelerini yani Hive, Kat ve Ceyhun deltası gibi yerleri ele geçirmişlerdir. İlbars Han'ın önderliğinde burada yeni bir sülale meydana gelmiş ve İlbars Han Vezir şehrindeki ilk büyük han olma özelliğine sahip olmuştur.

1518-1519 yılarında ise Sultan Hacı Han tahtta kaldı. Onu Yengişehr'den Vezir şehrine getirerek han ilan ettiler. Sultan Hacı'nın fazla toprağa ve adama sahip bulunmadığını belirten Ebul Gazi, mal ve askerin hepsinin İlbars Han'dan oğlu Sultan Gazi'ye geçtiğini belirtmektedir. Belirtilen bu sebepten dolayı Sultan Gazi Sultan hanlığın işlerinde oldukça etkili bir konumda kaldı.67 Bir yıl sonra Sultan Hacı'nın ölümü üzerine yerine Ebulekîlerden Hasan Kulu Han geçmişti (1519-1524). Ürgenç'i ona verdiler. Bu üç han da Yadigar Han'ın torunları idiler. Üç uruk halinde yaşayan Harezm Özbeklerinin üyeleri konumunda bulunuyorlardı. Hasan Kulu Han'ın elde ettiği kazancı kıskanan diğer kabileler ona karşı birleşmiş ve Ürgenç'e sığınan Hasan Kulu Han'ın şehrin savunmasının da iyi olmamasından yararlanarak onu ortadan kaldırmışlardı. Bu ailenin geri kalanlarını da Buhara'ya sürdüler. 68

Ebulekîlerin sürülmesiyle üç Özbek sülalesinden biri, Hive Hanlığı'nın yönetiminden tamamiyle elini çekmiş bulunuyordu. Bu olaydan sonra han Aminekîlerden seçilmeye başladı, tahta Büyke Han geçti (1524-1529). Süfyan Han tahtında 1535 yılına kadar kalmış ve Anuş Han tarafından sürülene kadar hükümdarlık yapmıştır. Ebu'l Gazi, Süfyan'dan önce Anuş'u han olarak gösteriyorsa da 1529­1535 yılları arasında Sufyan'ın iktidarda bulunduğu ve Ebu'l Gazi'nin bazı kronojik hatalar yaptığı düşünülmelidir.69 Burada meydana getirilen siyasi otorite kuvvetli rakiplere ve düşmanlara rağmen kendisini kısa süreli işgaller hariç Rus istilasına kadar bağımsız olarak korumaya muktedir oldu.

1537-1539 yılları arasında hanedanın en yaşlı üyesi durumunda olan Avaniş Ürgençte han ilan edilmiştir. Avaniş Han Özbek aileler arasındaki çatışmaları bir ölçüde gidermişti. Ancak bu uzlaşma Avaniş'in büyük oğlu Din Muhammed tarafından bozulmuştur. Hanlık 1539'da Maveraünnehir Özbekleri tarafından ele geçirildi. Ubeydullah Han'ın zamanında elde edilen bu topraklar Harezm Özeklerinin toparlanmasıyla devam etmeyecek, Harezmliler şehirleri teker teker ele geçireceklerdir. Bunun üzerine büyük bir ordu ile Harezm topraklarına giren Ubeydullah Han özellikle Din Muhammed'in cesareti ve çabaları ile yenilgiye uğratılmış ve Harezm tekrar bağımsızlığına kavuşturulmuştur. Bu devreden sonra başa geçen Kal Han'ın hükümdarlığı zamanında (1540-1548) ülke huzura kavuşmuş, ekonomik durum düzelmiş ve ticari hayat da canlanmıştır.

Kal Han'dan sonra yerine kardeşi Akatay geçmiştir. Akatay'ı takip eden devrede kültürel yönü kuvvetli olan Dost Han hanlığa getirilmiştir. 1557 tarihinde Hacim Sultan (Hacı Muhammed Han) Harezm hanı olarak ilan edildi. Hacim Han'ın iktidarında iç çekişmeler bir ölçüde sona erdirilmişti. Ancak onun döneminde Buhara Hanlığı'nda II. Abdullah Han bulunuyordu. Abdullah Han özellikle saltanatının ikinci döneminde Harezm'e karşı harekâta girişmiş ve 1593-1594'de hanlığı topraklarına katmıştır. Harezm Hanlığı'nın başta Hacim Han olmak üzere hanedan üyeleri Şah Abbas'a sığınmak zorunda kalmışlardır.

II. Abdullah Han halka ağır vergiler koydurtmuştur. Hacim Han 1595 yılına kadar Safevilerin yanında yaşamıştı. Bu tarihte tekrar eski topraklarını elde etmek için harekâta girişen Hacim Muhammed Han ve yanındaki şehzadeler, bazı başarılar elde etmişlerse de, Abdullah Han kuvvetlerini tekrar bölgeye sevketmiş, bu toprakları tekrar hanlığına bağlamıştır. Ancak Harezm Abdullah Han'ın ölümünden sonra tekrar bağımsızlığına kavuşmuştur.

1.3.2. XVIII. Yüzyılda Hive Hanlığı

Hacim Han'ın 1602-1603'deki ölümünden sonra yerine oğlu Arap Muhammed han ilan edildi. Arap Muhammed Han, Hive'yi saltanat merkezi yapmıştır. Sonuçta hanlık Hive'nin kendi adıyla anılır olmuştur. Bölgede Hiveliler bu dönemde bazı sıkıntılarla karşılaştılar. Bu arada Rus Kazakları da Ürgenç'i basarak yağma hareketlerine girişmişlerdir. Ancak Arap Muhammed Han onları takip ederek, düşmanı tamamen yok etmiştir.

Harezm daha sonraları 1604'de Kalmukların hücümlarına uğramış, bu hücumlarda Kalmuklar uzaklaştırılmışlardır. Bu devrede şehzadelerin çıkarttığı karışıklıklar önemlidir. Özellikle oğullarından İlbars Sultan babasını yakalatarak hapsettirmiş, hazineye ise el koydurtmuştur. Bu hadise geçici olmuş, Arap Muhammed Han bu durumdan kurtulmuş ve bir süre sonra asi şehzadelere karşı tenkil hareketine girişmişse de bu tenkil hareketi sırasında 1621 yılında oğulları Habeş Sultan ve İlbars sultanlara yenilerek, esir düşmüş ve bir süre sonra da öldürtülmüştür. Diğer kardeşleri İsfendiyar Sultan ise Arap Muhammed Han ile birlikte hareket ettiği için mağlub duruma düştüğünden İran'a sığınmıştır. İsfendiyar Sultan daha sonra İran'dan dönmüş Türkmenlerden yardım alarak babasına karşı isyan eden kardeşlerini ortadan kaldırarak duruma hakim olmuştur (1623).70 İsfendiyar Sultan 1623 yılında han ilan edildi. İsfendiyar, hanlığa gelişi sırasında büyük yardımlarını gördüğü Türkmenlere dayanarak Özbekleri karşısına alan bir politika izledi. Bu arada Ebul Gazi ve Şerif Muhammed sultanlar da geri dönmüşlerdi.

İsfendiyar Han, diğer kardeşleriyle mücadele etmeye başlamış ve bu arada da özellikle Özbeklerin hanlık içindeki nüfuzunu kırmak için büyük gayret göstermiştir. Özbekler yaptıkları mücadelenin başarıya ulaşamadığını gördükleri için Harezm'i terketmeye başlamışlardı. Buhara Özbek Hanlığı'na gidenler olduğu gibi bir kısmı Kazakların yanına, diğer bir bölümü de Nogayların yanına sığınmışlardı. Ebul Gazi önce Kazakların yanına gitmiştir, daha sonra buradan Buhara Hanlığı'na gitmiştir. Bir ara Hive'yi ele geçiren Ebul Gazi (1630), burada fazla kalamamış İsfendiyar Han tarafından ele geçirilerek İran'a sürülmüştür. Ebul Gazi yaklaşık olarak on yıl kadar sürgünde kalmış, Türkmenler ve Kalmukların yanında bir müddet kaldıktan sonra Ürgenç'e gelmiş ve 1643 yılında Hive tahtına geçmiştir.71 O, Ural nehri Kazakları ile mücadele etmiş, dönemi içinde Buhara hanı Nadir Muhammed Hive'yi kendi topraklarına katma teşebbüsünde bulunmuş ise de bu eylemi başarılı olmamıştı.

Ebul Gazi devlet içinde baskıları hissedilen Türkmenlerin bu baskılarını ortadan kaldırmak için mühim ölçüde gayret göstermiş, bu sırada kullandığı şiddet metotları ile çok sayıda Türkmenin ölümüne sebeb olmuştur. Kendi ifadesiyle yazdığı eseri ile de bu konudaki günahını affettirmeyi ummaktaydı.

Ebul Gazi Kalmuklarla da mücadele etmiş, onları yenerek Kalmukların yapmakta oldukları çapul hareketlerini bir ölçüde de olsa önlemiştir. Ebu'l Gazi, Buhara Hanlığı'ndan Abdülaziz ile Subhan Kulu arasındaki mücadeleler sırasında Buhara'ya müdahale etme imkanı elde etti. Ebu'l Gazi Abdullah Han tarafından öldürülen atalarının intikamını almak bahanesiyle kendisiyle akraba olan Subhan Kulu'nun yardım talebini kabul etmiş, Buhara Hanlığı'nın topraklarına şiddetli akınlar gerçekleştirmişti.72 Buhara çevresine karşı akınlar daha sonraki dönemlerde de devam etti. Buhara ordusunun karşı harekâta geçmesi ile Hiveliler geri çekilmekteydiler. Ebu'l Gazi 1662'de yaptığı son seferden sonra hayatta iken ülke yönetimini oğlu Anuşa'ya devrederek 1663'de öldü.

Buhara'ya karşı hücumlar Anuşa Han (1663-1687) döneminde de daha büyük başarılar elde edilerek devam etti. Hiveliler Buhara'ya kadar ulaştılar. 1685'de büyük bir hücum neticesinde Semerkand Hivelilerin eline geçti. Semerkand halkı Anuşa'yı kendi hanları olarak ilan ettiler. Ancak bu durum Buhara Hanlığı'nın aldığı tedbirler neticesinde bozuldu.73

1687 Yılında ölen Anuşa Han'dan sonra Hüdâydad Han (1687-1689), Arenk Han (1689-1694) geçmişlerdir. Bu devrelerde İnaklar tahta geçişlerde etkili konumda bulunuyorlardı. 1694'den itibaren daha karışık bir ortam yaşayan hanlık içinde Buhara hanı Subhan Kulu Han'ın gönderdiği Şah Niyaz Biy hükümdar olarak başta bulunmuş, bu devrede İran'a karşı birçok akınlarda bulunulmuştur.74

1.3.3. XVIII. Yüzyılda Hive Hanlığı ve Yadigaroğulları Hanedanının Sona Ermesi

1702-1704 yılları arasında kısa süreli iktidarda kalan hanlar bulunmaktadır. Bu şekilde 1703'te Musa ve Arap Muhammed II hanlık makamına gelmişler, ancak tahtta fazla kalamamışlardır. II. Hacim Muhammed Han ise 1703-1714 yılları arasında hüküm sürmüştür.

1714 ile 1728 yılları arasında Hanlığın başında Şir Gazi Han bulunmaktadır. Harezm'in köklü ailelerinden biri olan Şirgazi Han hanlığın kurucu ailelerinden gelen bir kimseydi. Şirgazi muktedir bir handı. Önce Türkmenler ve Karakalpakları itaat altına aldığı gibi, Türkmenleri de otoritesini tanımaya mecbur etmiştir. Şir Gazi Safevilerin Meşhed valisinin Sünnî halka zülmettiği gerekçesiyle Meşhed üzerine yürüyerek şehri ele geçirmiştir. Şirgazi Nişabur'u kuşatmış ancak Nadir Şah'ın bölgeye gelmesi üzerine bu faaliyetten vazgeçmiştir. Şirgazi Meşhed'in elinden çıkması üzerine tekrar büyük bir ordu ile 1717 yılında Meşhed üzerine yürüyerek şehri tekrar ele geçirmiştir. 1717 yılının çok önemli bir olayı da Aleksander Bekoviç Çerkaskiy kumandasındaki Rus keşif kolunun Hive'de Şir Gazi Han tarafından alınan tedbirlerle bütünüyle yok edilmesidir. Bu hareket Rusların Hive Hanlığı'ndan uzun müddet uzaklaşmasını sağlamıştır. Bu arada Şirgazi iç mücadeleler ile uğraşmaya devam etmiştir. Mangıt kabilesinin ayaklanmaları ile uğraşmak zorunda kalan Şirgazi, başlangıçta asiler ile iyi bir şekilde mücadele etmesine rağmen, daha sonra başarılı olamamış ve Buhara hanının da asileri kışkırtması üzerine âlim ve fazıl bir kişi olan değerli devlet adamı Şir Gazi 1728 yılında beyler tarafından katledilmiştir.

1728 ile 1740 yılları arasında başta İlbars Han görülmektedir. Onun zamanında İş Muhammed Bey emir olarak ülkede tek adam haline gelmiş, iç karışıklıklar önemli ölçüde sona erdirilmişti.75 Bu sırada Nadir Şah ile arasının bozulması üzerine 1740 yılında Nadir Şah Buhara üzerinden Harezm'e yürümüş ve İlbars Han'ın ordusunu yenilgiye uğratarak, onu öldürtmüş ve Yadigar Şibanîlerinin iktidarına son vermiştir.

1.3.4. Kongratlar veya İnaklar Devri Hive Hanlığı

Hive üzerinde Nadir Şah'ın ve İran'ın etkisi görünüşte vardı ve 1747'de Şahın ölümü ile son buldu. Mangıtlar ve Kongratların aralarındaki mücadele daha da şiddetlendi. Özbekler arasındaki çatışmalara Türkmenler de katılmaya devam ettiler. Yamut Türkmenleri Hive'yi 1767'de ele geçirdiler. 1770'de Kongratların başı Muhammed Emin İnak Yamut Türkmenlerini yendi ve hanlıkta otoritesini kurdu. Kongratlar Hive'de yeni bir hanedan meydana getirdiler. Bu devrede Cengizli soyundan kukla hanlar başta bulunuyordu. Bundan sonra Kongrat hanlarının kendi güçlerini diğer kabilelere karşı birleştirmeleri otuz yıldan fazla zaman aldı. Muhammed Emin'in oğlu İvaz Beg zamanında Türkmenler ayaklandılar.76 1804'de Muhammed Emin'in torunu İltuzer İnak han olarak ilan edildi ve Cengiz soyundan kukla hükümdarlar uzaklaştırıldı. Küçük kardeşi Muhammed Rahim Han (1806-1825) zamanında Aral zaferi elde edildi ve ülke birleştirilmiş oldu. Ceyhun'un kuzeydoğusunda Karakalpaklara, güneyde Türkmenlere ve kuzeyde Kazaklara karşı başarılar kazandı. Aynı politika halefleri tarafından da izlendi. İltuzer ve Muhammed Rahim Han merkezi otoriteyi güçlendirmek için gayret gösterdiler.

İltüzer'in kardeşi Muhammed Rahim Han I (1806-1825) bu sülalenin en önemli isimlerinden birisi olmuştur. Hive Hanlığı'nın canlandırılması için sürekli olarak mücadelelerde bulunmuştur. Onun bu çabaları sırasında sert bir yönetim sergilediği de görülmektedir. O, kabile yöneticilerinin gücünü kırmak için uğraşmış, bunun neticesinde bazı kabile reisleri öldürülmüş, bir kısmı da Buhara'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Muhammed Rahim zamanında bürokratik düzeyde önemli faaliyetler gerçekleştirilmiş, bazı yeni düzenlemelere gidilmişti.

O, uzun bir süre mücadele ederek Aral çevresindeki kabileleri kendisine bağladı. XIX. Yüzyıl başlarında Karakalpaklara baş eğdirmeye muvaffak oldu. Muhammed Rahim Han hanlık içindeki diğer bir isyancı grup olarak gördüğü Türkmenlere karşı da etkili tedbirler aldı. Bunları bir yandan cezalandırıken, diğer yandan da bu topluluğa karşı ekonomik bir takım tedbirler uygulayarak, bunların hanlığa bağlı kalmasını sağlamaya çalıştı. O, hakimiyetini Seyhun boyundaki Kazaklara kadar uzatmak istedi ise de, onlar üzerindeki Rus etkisi sebebiyle bunda başarılı olamadı. Muhammed Rahim Han Afganistan'la da iyi ilişkiler içinde bulundu.

Muhammed Rahim Han'dan sonra onun oğlu Allah Kulu Han (1825-1842) geçti. Bu dönemde Hive Hanlığı bir çok savaş yapmak durumunda kaldı. Muhammed Emin Han (1845-1855) Horasan ve Merv'e on kereden fazla seferde bulundu. Bu hükümdar zamanında Hive'de iskân ve imar faaliyetleri önem kazandı. Bir çok yeni kanal açıldı. Medrese ve camiler inşa olundu. Serahs'da yenilerek öldürüldü. 77

1856-1865 yılları arasında Seyyid Muhammed Han başta bulunmaktaydı. O, Türkmenleri ve Karakalpakları yenilgiye uğrattı. Hanın Karakalpaklara karşı olan politikası sonucunda Karakalpaklar yurtlarını terkederek Buhara'ya ya da Rusların hakim oldukları bölgelere göçmek zorunda kaldılar. Seyid Muhammed'in yerine geçen Muhammed Rahim Han II (1865-1919) zamanında ise Rus işgali meydana geldi.

Rus istilası öncesi Kongratlar yönetimindeki Hive'nin durumuna bakacak olursak onların XIX. yüzyılın ilk yarısında sulama sistemini yaygınlaştırdığını görebiliriz. Bu durum Özbeklerin daha fazla yerleşik konuma geçmeleri sonucunu ortaya çıkardı. Tüm bunlara rağmen hanlık hâlâ insan ve maddi kaynak sıkıntısı çekiyordu. Bu arada Hive, Maveraünnehir, Horasan, Kazaklara ve Türkmen kabilelerine akınlar düzenliyordu. 1855'de Hive ordusu Horasan'da Serahs yakınındaki Teke Türkmenlerine yenildi ve han Muhammed Amin bu savaşta öldürüldü. Bu Türkmen isyanı Harezm'de 1867 yılına kadar sürdü. Hanlık ekonomik ve siyasi açıdan zayıfladı, yüzyılın başında sulanan arazilerin çoğu harap oldu ve hanlık güneyde Türkmen kabileleri üzerindeki kontrolunu kaybetti. Bu durum Rusya ile fiili olarak harbin başlaması olayı ile çakıştı.

I.3.5. Rusya'nın İşgali ve sonrasında Hive

Rusya'nın Türkistan'ı işgali ile ilgili bölümde belirttiğimiz gibi Hokand Hanlığı'nın varlığına 1876'da son verilmiş olmasına rağmen, Buhara ve Hive'nin küçük bir toprak parçası olarak kalmasına müsaade edildi. Bu müsamaha 1920 yılına kadar sürecektir. Ruslar burada Ceyhun'un sağ kıyısı boyunca işgal ettikleri topraklar için bir yönetim oluşturdular. Hive'nin denetimini sağlamak için Savaş Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı işbirliği yaptılar. Rusya bu bölgeden hammadde temin ediyor ve buraya mamül maddeler pazarlıyordu.

Hive hanları Muhammed Rahim ve İsfendiyar Han zamanlarında büyük vezir Said İslâm Hoca devlet yönetimine önemli katkılarda bulundu. Hanlık iç durumu açısından da huzursuzluk yaşamakta idi. Türkmenler isyan ettiler ve bu isyanı Kurban Serdar (Cüneyid Han) yönetiyordu.78 Bu isyanın gelişimi sırasında İsfendiyar Han öldürüldü. Yerine İsfendiyar Han'ın kardeşi Said Abdullah Hive hanı oldu. Genç Hiveliler Hareketi bu sıralar etkin bir şekilde kendini gösterdi ve bu hareket yanlış bir tavır içersine girerek Rusların Hive'de oluşmasını istediği kargaşa ortamının çıkmasına katkı bulundu. Ruslar ile Hive Hanlığı arasında silahlı mücadeleler meydana geldi. 9 Mart 1919 Antlaşması ile Hive'ye kendi kaderini tayin hakkı verilmiş olmasına rağmen Sovyet Hükümeti 25 Ocak 1920'de başkent Hive'yi işgal etti. 30 Nisan 1920'de Genç Hiveli'lerin yönettiği bir Kongre ile hanlık ortadan kaldırıldı. Hive Hanlığı yerine 1924 tarihine kadar sürecek olan Harezm Halk Cumhuriyeti kuruldu.79 Harezm, Hive Hanlığı döneminde tarihteki parlak geçmişini tekrar yakalayamadı. Yine de jeopolitik konumu sebebiyle önemli yere sahipti. Düşüşün sebebi politik sürece bağlı olduğu gibi sayıları çok fazla olan kabilelerin denetimi de bunda rol oynamaktaydı.80

XVII. Yüzyılda iki han Ebu'l Gazi Bahadır Han (1643-1663) ve onun oğlu ve halefi Anusha (1663-1683) tarihçiydiler. Abul Gazi Bahadır Han'ın kalemi kılıcı kadar kuvvetlidir. Yazdıkları ve hayatı Türkistan'ın toplumsal ve politik öneminin ifade edilmesi bakımından son derece önemlidir.

1.4. Hokand Hanlığı

1.4.1. Fergana ve Hokand Hanlığı'nın Kurulması

Fergana vadisi Türkistan'ın jeopolitik özellikleri yönünden önemli bir bölgesi olma özelliğini daima muhafaza etmiştir. Fergana; Tienşan ve Pamir dağları ile çevrilmiştir. Verimli toprakları mevcuttur. Seyhun ve ona dökülen küçük ırmaklarla bu verimli alan sulanır. Bu bölge aynı zamanda ipek yolu ağı içinde olan bir yerdir.

Timurlular zamanında Sultan Ebu Said Fergana'yı Ömer Şeyh Mirza'ya soyurgal olarak vermişti. Ömer Şeyh Mirza'nın Fergana vilayetinde iktidarda bulunduğu ilk yıllarda bu vilayete bağlı sekiz kent bulunmaktaydı. Bunlar: Endican, Aksu, Kasan, Uş, Kanibadam, İsfera, Mergilan ve Hocent'ti. Fergana'yı yöneten beyin ikametgâhı Aksu'da bulunuyordu. Bununla birlikte devlet görevlilerinin toprakları Endican'ın etrafındaydı. Endican bu devrede oldukça önemli bir merkez olarak bilinmekteydi.

Türkistan'da Timuroğullarının devlet idaresi içinde büyük bir rol oynayan soyurgal sistemi, merkezi otoriteden ayrı güçler oluşmasına imkan sağlamış, sonunda da ülke ekonomisi büyük ölçüde tahribata uğramıştır. Fergana'da Ömer Şeyh Mirza da bu karışıklıkları büyük çaba göstermesine rağmen düzeltememiştir.81 Ömer'in Şeyh Mirza'nın ölümünden sonra Endican tahtını ele geçirmesiyle kanlı savaşlar meydana gelmişti.

1494'de bir kısım emirlerin de desteğini alan Babür Fergana'da tahta çıktı. Fergana'daki durumunu kuvvetlendirdikten sonra Babür, diğer bölgelere doğru akınlara başlamış, ancak etrafındaki emirler onun yokluğunda bir takım faaliyetlere girişerek zaman zaman Fergana'da hakim duruma gelmişlerdi. Maveraünnehir'in Özbeklerin eline geçmesinden ve Babür'ün önce Afganistan'a sonra da Hindistan'a gitmesi sebebiyle Fergana bu bağımsız halini bir süre sonra kaybetti.

Tam bağımsızlık yönünde önderliği gerçekleştiren Çust ve Namangan arasında Kuzey Fergana'da bir bölge olan Çadak'ın hocalarıydı. Doğu Türkistan'da marjinal örneklerini gördüğümüz hocaların iktidarı bu defa Fergana'da da görülmekteydi. Bir müddet sonra bu yönetim Taşkent'i de ele geçirdi. Bu durum yaklaşık olarak Fergana'da 1710 yılına kadar sürdü. Bu tarihte Kıpçak bozkırına bitişik bölgelerden gelen Özbek kabilelerinden birinin reisi olan Şahruh Biy duruma el koydu. Fergana içinde Hokand adı ile bir şehir kuruldu. Bu şehir yeni hükümdarların tahkim yeri olarak inşa ettikleri bir alandan şehre dönüşmesi ve büyümesi ile meydana gelmişti.82 Hokand Seyhun'un güneyine doğru, Fergana'nın batısında yer almaktaydı. Tiyanşan dağlarından uzak ve Kırgız, Kalmuk akınlarına daha açık olduğundan Endican'ın yerine düşünülmüştü. Diğer taraftan yeni başkent Buhara emirliğine daha yakındı ve bu yüzden ilişkilerden etkilenmişti. Fakat yine de bir avantajı daha sonra ortaya çıktı ki, Hokand Hanlığı Güney Kazakistan ve Buhara Emirliğine karşı harekât yapabilecek duruma geldiğinde bu konum onun işini büyük ölçüde kolaylaştıracaktı.

Bu hanlığın kendi varlığını tam olarak hissetirmesi İrdene Bey (1740-1769) zamanında oldu.83 Fergana onun zamanında komşuları ile ilişkiler ve ittifaklar içinde oldu. İrdana'nın yönetimi esnasında Buhara ve Doğu Türkistan'da karışıklıklar mevcuttu. Bu sebeple Fergana'ya komşuları fazla müdahale etme imkanı bulamadılar.

İrdena Bey'in görünüşte de olsa Mancu hakimiyetini tanıdığını görmekteyiz, bunun sebebi herhalde kuruluş devrindeki sıkıntıları daha rahat aşmak istemesi ile ilgilidir. Aynı zamanda İrdena Bey Afganistan'dan Ahmed Şah Dürranî (1747-1773) ile de yakından temaslar kurarak Tienşan'ın Kırgız kabilelerinin çıkaracağı problemlere karşı yeni bir müttefik de buldu.

1.4.2. Hokand Hanlığı'nda XIX. Yüzyıldaki Gelişmeler

Yönetimin daha sistemli bir şekilde oturtulması Narbuta Bey zamanında gerçekleşti. Çin kaynakları artık ondan han olarak söz etmektedirler. Narbuta'nın oğlu ve halefi Alim Han 1800 başlarında resmi olarak han ünvanını aldı. Hokand Hanlığı'nın güçlenmesi ve gelişmesi Alim Han ile hız kazanmıştır. Alim Han bir yandan hanlığın gelişmesini sağlarken, diğer yandan hanlıktaki politikaya müdahale etmeye çalışan emirlerle de mücadele etti. Hatta o zamanlarda çok önemli bir bölge sayılmayan İsfera şehrinin beyi bile hana karşı olduğunu ortaya koymaktaydı. Çust şehrinin hakimi de bu arada isyan girişiminde bulunmuş ise de onun isyanı bastırılmıştı. Alim Han hükümdarlığının ilk yıllarında Uratepe ve Çizek için Buhara Hanlığı'nın kuvvetleriyle mücadele etmeye başlar. Ancak bu mücadelede sonuç kesin olarak belli olmaz. Başlangıçta Alim Han iç düzeni sağlamakta ve kendisine karşı olan bazı sultanları ve emirleri kontrol etmekte zorlanır, Ancak kısa zamanda güçlü bir ordu meydana getirerek hanlık üzerinde hakimiyet sağlar. Durumunu kuvvetlendirdikten sonra hanın elde ettiği en büyük başarı Taşkent'i ele geçirmesiydi.84

XVIII. yüzyıl sonunda ve XIX. Yüzyıl başında nüfusu yaklaşık olarak 60.000 ile 80.000 arasında olan Taşkent Orta Asya'nın o dönemde sanayi ve ticaret merkezlerinden birisi konumunda idi. Taşkent, Orenburg, Kazak Bozkırı ve Doğu Türkistan'ın Kulca bölgesi ile ticari ilişkiler içinde bulunmakla birlikte transit bir şehir niteliği de taşımaktaydı.85 Taşkent'i ele geçirmek için uzun süren bir savaş sonucunda Hokand Hanlığı yavaş yavaş hem Hocent ve Taşkent arasındaki toprakları, hem de Niyazbeg kalesini elde etmeyi başardı. Niyazbek kalesi Taşkent'in su ihtiyacını karşılıyordu. 1808 yılında Taşkent Hokand Hanlığı'nın eline geçti. Şehri eline geçirdikten sonra Alim Han yanına Kazak sultan ve emirlerini çağırarak, onların artık Hokand Hanlığı'nın idaresine girdiklerini duyurdu. Kazaklar 1809'da vergi meselesini gerekçe göstererek isyan ettiler. Han ise Taşkent'e gelerek askerlerini Kazak bozkırına gönderip isyanı bastırdı. Ancak Alim Han'ın askerleri bu çerçevede yapılan seri harplerden memnun değillerdi. Hanlığın emirleri ve diğer yetkili şahısları hana karşı ayaklanarak, onu tahttan indirdiler ve tahta han olarak Ömer Han'ı geçirdiler. Yalnız kalan Alim Han ise Taşkent'ten Hokand'a giderken 1809 yılında öldürüldü.

Ömer Han kendisine muhalif olanları kısa zamanda etkisiz hale getirerek, iktidarını sağlamlaştırdı. Çevresindeki kişilerle iyi bir işbirliği içinde yönetimini sürdüren Ömer Han'ın dönemini bütün Fergana tarihçileri hanlığın çok önemli ve güçlü bir dönemi olarak nitilemektedirler. Bununla birlikte merkezi bir yönetim oluşturmak için de dikkatli ve sert bir tavır sergilemekten de kaçınmadı. O, Karategin ve Dervaz bölgelerindeki toplulukları denetim altında tutumak için uğraştığı gibi, dervişleri de baskı altında tutmaktan çekinmedi. Bu yüzden devrin bazı yazarları tarafından zalim olarak nitelendirildi. Ömer Han Rusya ile diplomatik ilişkiler tesis etti. Fergana'nın sulanması ve Endican'ın doğusunda bir han şehri oluşturulması gibi önemli gayretleri bulunmaktaydı.86 Kendisi de şair olan Ömer Han şairlere sarayında yer vermiş ve sarayın kültürel açıdan önemli bir yer haline gelmesini de sağlamıştır. Hokand'ın merkez camisi onun tarafından yaptırıldı. Bu cami medrese olarak da hizmet görüyordu.

Ömer Han devrinin ilk yıllarında Buhara'yla sağlanan uzlaşma çok geçmeden Cizek ve Uratepe'nin hakimiyeti yüzünden bozulmuştur. Bu savaş Ömer Han'ın bütün hükümdarlığı boyunca devam etmişti. Semerkand şehri ve civarına da Hokand Hanlığı ordularının hücumları da görülmekteydi.

Hokand Hanlığı'nın başarısı Kazak ve Kırgız bölgelerinde Alim Han devrinde olduğu gibi devam ediyordu. Kazaklar ise Hokand Hanlığı'na karşı ayaklanmalarda bulunuyorlardı. İsyanların en büyüğü 1821'de Çimkent, Sayram merkez olmak üzere Türkistan'dan Evliya Ata'ya kadar olan bölgede göründü. Bu isyan Hokand ordusu tarafından bastırıldı. Ömer Han döneminde özellikle Kazaklardan Adil Töre Hokand Hanlığı'nın tabiyetini kabul etmişti ki, Adil Töre o sıralarda Yedisu bölgesinin hakimiydi.87

1.4.3. Hokand Hanlığı'ndaki Siyasî Gelişmeler ve Hanlığın Durumu

Ömer Han'dan başlayarak ekonomik yönden güçlenmeye dayalı bir takım hedeflerin gerçekleştirilmesine çalışıldı.88 1817 yılında Seyhun'un aşağı bölümünde Ak Mescid adı verilen Hokand kalesi, XIX. yüzyılın yirmili yıllarında Evliya Ata kalesi ve şehri, bundan sonra da Bişbek ve Tokmak kaleleri yapıldı. Buralarda pazarlar düzenlendi. Kaleler ve pazarların çevrelerine Hokandlı tüccarlar ve halk yerleşmeye başladı. Bu oluşum ve tahkimler Hokand birliklerince yapıldı. Bunların askeri olduğu kadar ticari önemi de bulunmaktaydı. Akmescit'te Türkistan ile Rusya arasındaki ticaret rotası çakışmaktaydı.

Hokand Hanlığı askeri iaşe nedeniyle tarımsal faaliyetlerin yapılmasına ön ayak oldu. Kazak bozkırında İslâm dininin daha iyi bir şekilde gelişmesini temin etmek maksadıyla Hokand Hanlığı tarafından mescidler ve medreseler yapıldı. Ferganalı din adamlarının önderliğinde İslâm tarikatları bu bölgede faaliyet gösterdiler.

Bu devrede Tanrı dağlarının kuzey ve güney eteklerinde, kuzeyinde Çu ve Talas nehirleri, güneyde Pamir dağlarının eteklerine kadar uzanan topraklarda yaşayan Kırgızlar da Hokand Hanlığı'na tabi durumdaydılar.

Hokand Hanlığı'nın toprakları Ömer Han'ın oğlu ve varisi Muhammed Ali (Madali) zamanında önemli ölçüde genişledi. Hokand böylece Buhara ve dolayısıyla Türkistan üzerinde üstünlük mücadelesi vermekteydi. Hokand hanları Cizeh ve Uratepe gibi bölgeler üzerinde de hakimiyet iddiasında bulunuyorlardı. Bu sefer Hokand Hanlığı'nın yayılmasının hedefi Fergana'nın güneyindeki Karategin, Darvaz ve Kulyap bölgeleri idi. Darvaz hakimi olan Sultan Mahmud bu bölgedeki dağınık siyasî güçleri biraraya getirerek Hokand Hanlığı'na karşı bir ittifak oluşturmuştu. Ancak 1834'de Hokand ordusu çok şiddetli bir savaştan sonra Sultan Mahmud'un ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu bölgelerde de zaman zaman vergi vermek istemeyen halk ayaklanmaktaydı. Muhammed Ali zamanında Kaşgar'a karşı yapılan savaşlarda başarılı sonuçlar alınamadı. Hanlığın toprakları Kıpçak bozkırındaki bölgeler, Akmescid, Türkistan, Taşkent, Çu Vadisi ve Aşağı İli-şu andaki güney Kazakistan ve kuzey Özbekistan'dan Karategin'in Pamir bölgelerine-şimdiki Tacikistan ve modern Kırgızistan'ın büyük bir kısmına uzanıyordu. Bu geniş topraklara rağmen hanlıkta istikrar tam olarak bulunmamaktaydı.89

1.4.4. Hokand Hanlığı'nda Karışıklıklar ve Hanlığın Yıkılması

Muhammed Ali'nin halkın bir bölümü ve din adamları ile arası iyi değildi. Kendisine karşı olanlar Buhara Emiri Nasrullah'a müracaat ederek ondan yardım istediler. İki aşamalı bir müdahaleden sonra Buhara askerleri 1842 Nisanında Hokand'a girdiler, Madali (Muhammed Ali) yakınlarıyla öldürülmüştü. Buhara'nın Hokand karşısındaki üstünlüğü topçu kuvvetlerine dayanmaktaydı.

Halk bir süre sonra Buharalıların ve onların Hokand'daki işbirlikçilerinin davranışlarından hoşlanmamaya başladı. Bu durum üzerine o güne kadar olaylara karışmayan Narbuta'nın yeğeni Şir Ali Bek'i çağırarak onun Hokand'ı ele geçirmesine ön ayak oldular.90 O, 1842-1845 arasında durumu toparlamaya çalışarak, şehirleri savunulmaya müsait hale getirmek için gayret gösterdi. Şehirlerin etrafını surlarla çevirdi. Buharalılar tekrar bölgede hakimiyet sağlamaya çalışmışlarsa da başarılı olamadılar. Hokand Hanlığı Hocent ve Taşkent'i ele geçirdi.

Bu devreden sonra Hokand'da iç karışıklıklar ön plana çıktı. Kıpçaklar Hokand içindeki siyasî gücü ellerine geçirdiler. Bunlardan Müslümankulu bu hakimiyetin liderliğini yapıyordu. Bir süre sonra öldürülen Şir Ali Han'ın yerine oğlu Hudayar geçti. Kıpçakların takip ettikleri siyaset halkın bazı kesimleri tarafından hoş karşılanmadı.

1845-1875 yılları arasında aralıklarla Hudâyâr Han üç kere tahta geçti. 1858 Yılında tahttan uzaklaştırıldı ve yerine hanedanın diğer bir üyesi olan Malla Han (1858-1862) geçti. Malla Han Rus yayılmasına karşı tecrübeli kumandanlarla karşı durmaya çalışırken, Hudâyâr, Buhara emirinin desteğiyle tahtı elde etmek istiyordu. 1862'de Hudâyâr Han tekrar tahta geçti ama daha sonra tahtı bir akrabasına bırakmak zorunda kaldı (1863-1865). Nihayet Buhara emiri Muzaffereddin'in desteğiyle tahtı tekrar ve son kere olmak üzere aldı. Rusya aynı yıl Taşkent'i işgal etti. (1865). 1868'de de orduyu kullanmaksızın Hudâyâr Han ile benzer bir anlaşma yaptı ve hanlığın kuzey ve kuzeybatı topraklarını ilhak etti. Yaptığı bu anlaşma Buhara'dakinin aksine hanın ve hanlığın varlığını koruyucu hükümlere yer vermiyordu.

1873'de İshak Hasan ve Abdurrahman Avtabacı'nın önderliğinde bir isyan çıktı ve Hudâyâr Han'ın Ruslara sığınmasıyla sonuçlandı. Han, Rusya'nın koruması altında Taşkent'te oturma izni aldı. Hudayar'ın oğlu Nasırüddin'in taht üzerinde hak ilan etmesi ve onun Polat tarafından sürgüne gönderilmesi ve peşinden gelen karışıklıklardan sonra Rusya 1876 yılında hanlığın bütün topraklarını işgal etti. Hokand Rusya'nın yönetimindeki Türkistan Vilayetine Fergana Oblastı olarak katılmış oldu.

Hokand Hanlığı'nın XIX. yüzyıl içindeki politikası ve durumu hakkında bir özetleme yapılacak olursa, bu hanlığın hükümdarları dinamik bir tavır sergilediler. Bunun sonucunda da aktif bir dış politika takip ettiler.Bu politikanın sonucunda da onlar Doğu Türkistan'da Çin kontrolunun bulunduğu dönemlerde Kaşgar, Yengişehir, Yarkend ve Hoten'in müslüman halkı arasında vergi toplama hakkını elde ettiler. Bu arada Rusya ile resmi temaslar kurdular. 1812de bir Hokand elçisi Orenburg'u ziyaret etti ve takip eden yıl içinde de çarın elçileri Hokand'a geldiler.

Sanat ve edebiyat alanında önemli ilerlemeler görüldü. Ömer ve Madali zamanında edebiyatta bir aydınlanma çağı yaşandı. Şiirde Türkçenin güzel örnekleri ortaya kondu. Kadın şairler bu devrede görüldü. Bunlardan biri de Ömer Han'ın eşi Madali Han'ın annesi Nadire idi (1790-1842). Babür'ün memleketi olan Endican'dandı. Sanat gücüyle önemli ölçüde isim yapmıştı. Ömer Han'ın çevresinde oluşan edebî topluluğa kadınlarda katılmaktaydı. Burada göçebe gelenekleriyle birleşen İslâmiyet'in verdiği moral ve özgürlük ortamı ön plana çıkmaktaydı.91 Sulama kanallarının inşasıyla zirai üretimde de önemli gelişmeler yaşandı. Ancak siyasi atmosfer içinde özellikle kırsal kesimde yaşayan kabileler ile şehirli halk arasında sürtüşme yaşanıyordu. Kırsal kesimde bulunan göçebe unsurlar Kazak bozkırından ve Fergana vadisinin doğu ve güneyine uzanan dağlardan gelen Kırgızlardı. Bu değişik eğilimlerin birbirlerine karşı aldıkları tavır 1840 ile 1876 yılları arasında hanlığın politik sisteminin çöküşüne sebep oldu.92

1.5. Türkistan'ın Rusya Tarafından İşgaline Genel Bir Bakış

Rusya'nın Türkistan'ı ele geçirmesi ile ilgili hadiselere bakmadan önce tarihî olaylara bir ölçüde bakma zorunluluğu bulunmaktadır. Ortaçağ'da Rusya üç yüz yıl süre ile Altınordu egemenliği altında yaşadı. Ruslar, İspanyollar ve Balkan milletleri ile birlikte Müslümanlara boyun eğen Avrupalı milletler konumunda idiler. XVI. Yüzyıl ortasında ise İslâmın Osmanlı orduları ile Orta Avrupa'yı sarstığı, Afrika ve Asya'da zafer kazandığı bir devrede önce 1502'de Altınordu yıkıldı. Peşinden ise Kazan ve Astrahan Rusya'nın eline geçti. Bu iki hanlığın yıkılması ile Rus işgali iki devletin tüm siyasi kurumları ile birlikte ortadan kalkmasına neden oldu. Yöneticileri ya kaçtılar, ya da Ruslar tarafından yok edildiler. Müslümanlar önemli şehirlerden çıkarıldılar. Nehir vadilerinde yer alan ya da nehirlere yakın olan verimli topraklar zaptedildikten sonra, önce Rus asillerine, manastırlara ve daha sonra Orta Rusya'dan gelen köylülere dağıtıldılar. Eski Altınordu Devleti'nin etki alanı içine sadece Ruslarla doldurulmuş bir sıra stratejik kaleler dolmaya başladı.

Kazan'ın alınmasından sonra Rus Kazakları Uralları geçerek Sibirya'ya girdiler. 1598 yılında üçüncü Müslüman Türk devleti olan Sibir Hanlığı da ortadan kaldırıldı.93

Rus tehlikesi Osmanlı Devleti tarafından da biraz geç bir dönemde farkedilmişti. XV. Yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti Rusları önemsemiyordu. Ancak Astrahan'ın Ruslar tarafından ele geçirilmesinden sonra Osmanlı Devleti vaziyeti kavramış, 1569'da Don-Volga Projesi'ni gerçekleştirmek ve Ruslara darbe vurmak için harekete geçmişti. Ancak sefer başarılı olamadı.94

Rus tehlikesini Türkistan'daki Türk hükümdarlarından bazıları da görmüştü. Rusların bölgedeki durumunu ve konumu erken bir zamanda farkeden Buhara hanı II. Abdullah Han 1572'de bu görüşlerini Sibir Hanlığı'na da bildirmişti. Rusların Asya'daki ilerleyişi iç karışıklıklar sebebiyle XVII. yüzyıl boyunca önemli bir gelişme göstermedi. XVIII. yüzyıl başında bu ilerleme Petro'nun planladığı şekilde yeniden başladı. Petro'nun hedefi Karadeniz kıyılarını elde etmek ve İstanbul'u alıp, Ege ve Akdeniz'e inmekti. Petro'nun diğer bir hedefi de doğuya doğru genişlemekti. Bunun için Kazak Bozkırı'nı ele geçirmenin yollarını araştırdı. 1722'de Petro Kazakların orduları bütün Asya memleketlerinin kapısıdır demekteydi.

Kazaklardaki 1732'deki hadise onun emellerinin gerçekleşmesi yönünde Rusya'ya önemli bir avantaj kazandırdı. Küçük Orda hanı Ebu'l Hayr Han'ın Rusya'dan himaye talebi Rusya'nın bölgeye adım atmasını kolaylaştırdı. Ancak Rusların bölgedeki varlığına karşı Kazaklar birçok defa isyan ettiler. Kazaklar bağımsızlıklarına düşkünlerdi, bunun yanında Rusya'nın Kazakistan'a Rus göçmenleri yerleştirmesini istemiyorlardı. Rusların Kazakların din, gelenek ve dillerine karşı yaptıkları saldırılara tepkiliydiler. Rus yöneticiler, Rus göçmenlerine en iyi toprakları ayırmışlar, meralar bu yolla yok edilmişti.95

Ruslar Türkistan'ın diğer yörelerine doğru keşif hareketlerinde de bulundular. Özellikle Kırım Savaşı'ndan sonra Ruslar Türkistan'ı daha avantajlı ve daha az riskli bir alan olarak gördükleri için bu bölgeye doğru genişlemelerini sürdürdüler. Rusya bu şekilde bir genişleme politikası ile prestijini de kurtarmaya çalışıyordu.96 1860 Yılından itibaren Ruslar Hazar'ın doğusundaki bozkır ve yarı çöl olan alanları istila ederek Seyhun, Çu nehri ve Issık Köl'ü de ele geçirerek Aral Denizi'ne kadar olan bölgeleri elde etmişlerdi. Hanlıkları karşı resmi bir tavırla Rus ilerlemesi 1865'de başladı. General Çernayev kumandasındaki kuvvetlerin hücumu ile başlayan faaliyetler sonucunda Hokand Hanlığı'nın elinde Fergana Vadisi ile sınırlı topraklar kaldı. Bu arada Taşkent Ruslar tarafından ele geçirildi.

General Kaufman 1867'de Taşkent'e geldiğinde üç önemli görev üstlenmişti: Sivil idarenin tesisi, askerî yayılmanan sürüdürülmesi ve komşu ülkelerle olan diplomatik temaslar. 1868'de Buhara Emirliği'nin Rusya himayesine girmesi gerçekleşti.

1873'de Hive Rus birlikleri tarafından zaptedildi. 1875'de Hokand Rusların eline geçti. 1879'da Göktepe'de Ruslar Türkmenler önünde başarısızlığa uğradılar ise de 1884'de Türkmenler de kontrol altına alındı. Rus zaptı bu şekilde cereyan ederken Türkistan Türklerini başarısızlığa uğratan bir çok faktör bulunmaktaydı. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1 Türk hanlıklarının kendi aralarındaki çatışmalar ve çıkar hesapları Rus faaliyetlerine rağmen sona ermemişti. Bunun en güzel örneği Hokand Hanlığı Taşkent için Rusya ile savaşta bulunduğu sırada, Buhara emiri olan Muzaffereddin Hokand Hanlığı'nın başşehrini işgal etmekle uğraşıyordu. Bu durum Hokand Hanlığı'nın kuvvetini azalttığı gibi, Emir Muzaffereddin Taşkent halkının bize yardım ediniz şeklindeki rica ve yalvarma dolu isteklerine cevap vermemekteydi.

2 Türkistan hanlıkları eğitim ve teknoloji bakımından oldukça geri durumdaydılar. Çağdaş gelişmelerin dışında kalmışlardı. Ellerinde Rusya ile savaşacak doğru dürüst ateşli silahlar da bulunmuyordu.

3 Uzun süren savaşlar, ekonomik yapıyı tamamen kötü bir duruma sokmuştu. Halk fakir duruma düşmüş, hanlıkların mali durumu da oldukça kötü bir konuma gelmişti.

4 Türkistan hanlıklarının Osmanlı Devleti ile olan bağları Safevî Devleti ve Rusya'nın engellemesi ile kesintiye uğramıştı. Bu yüzden Osmanlı Devleti'nden de yardım alamıyorlardı. Aslında Osmanlı Devleti de bu yardımı sağlıyacak durumda değildi.

5 Milletlerarası politikaya Türkistan'daki devletler karışamadıklarından dolayı Rusya'ya karşı diğer devletlerin tavır almalarını da sağlayamadılar. Bu yüzden Türkistan'ın işgali milletler arası alanda tepki de uyandırmadı.

XIX. yüzyılda Ruslar bölgede yeni şehirler kurdular. Yeni şehirlerin kuruluşu Ruslar'ın koloni idaresini kolaylaştırma amacını güdüyordu. Demiryolu politikası da bölgede Rusların güç dengesini koruyucu bir rol oynadı. 1870-1880'lerdeki Rus askerî hareketlerinde demiryolu önemli rol oynadı. Türkmen direnişinin azalması sonucunda demiryolları Hazar Denizi ile Merv bölgesini birbirine bağladı. Bu gayretlerin sonucunda Buhara, Semerkand, Zerefşan ve Fergana Vadisini birbirine bağlayan stratejik bir demiryolu ağı kurulmuş oldu. XX. Yüzyıl başında Orenburg ile Taşkent arasında da bir demiryolu hattı kurularak Türkistan Rusya'ya tek bir hat ile bağlanmış oldu. Bu hattın inşası askerî ve ekonomik gayeler taşımaktaydı.97

1.6. Özbek Hanlıklarında Teşkilat ve Kültür Hayatı

1.6.1. Genel Yapı

Bu bölümde Özbek hanlıklarındaki teşkilat ve kültür hayatına temas edilecektir. Daha ziyade kuruluş ve yükseliş dönemi şartlarının gözönünde tutulacağı bu çerçevede ilerki yüzyıllarda meydana gelen değişikliklere de temas edilecektir. Teşkilat yönünden daha ayrıntılı bir sisteme sahip olduğu için Buhara Hanlığı'ndan alınan örneklere bu çalışmada daha çok yer verilecektir. Özbekler'in kuruluş dönemindeki devlet teşkilatı Timurlular'ın bir uzantısı gibi görünmektedir. Özbekler'deki bu teşkilat bir yandan eski Türk adet ve geleneklerine bağlılığın bir ifadesi olarak bir takım müesseseleri ve anlayışı içinde bulundururken, diğer yandan da Cengiz Han tarafından sistemleştirilen eski Moğol geleneklerinin de bulunduğu bazı unsurları da ihtiva ediyordu. Özbeklerin Timurluları tamamen sarf-ı nazar etmeleri de mümkün değildi. Timurlulardan kalan görevliler de o bünye içinde yaşamaya devam ettiler ve günlük hayat içinde fonksiyonlarını yerine getirdiler. Bozkır kültürünün sonrasında yarı yerleşik bir kültüre geçiş yapan Özbekler, daha sonraları tam anlamıyla olmasa da yerleşik bir kültüre doğru yöneldiler. Bu arada da Timurluların devlet teşkilatı ile ilgili kalıpları da kabul ettikleri gibi, birçok Timurlu devlet adamını da hanlığın içinde istihdam ederek devlet çarkının sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağladılar.

Özbeklerin ortaya çıkışı ve Maveraünnehir'e göçleri konusu bilim adamlarını hayli meşgul etmiştir. Özbekler'de etnik yapı üzerinde duran K.Ş Şaniyazov,"XIV-XVII. Yüzyıllarda Özbekler'in Etnik Dinamikleri ve Etnik Bağlarına İlişkin Bazı Konular" adını taşıyan araştırmasında şu görüşü savunmaktadır: Şaniyazov "Maveraünnehir bölgesinde eskiden oluşmuş olan Türk ve Moğol kavimlerinin Çağatay olarak isimlendirildiklerini, XVI. yüzyılda Deşt-i Kıpçak'ı terkederek Maveraünnehir'e göçeden Muhammed Şibanî Han idaresindeki Özbekler'in bu eski yerleşik halk ile ayrılıklarının bulunmadığını, gelenlerin yerleşik halkın çeşitliliğini ve niteliğini çoğalttıklarını"söylemektedir. Bunun yanında müellif, bu yeni kitlenin bölgenin etnik yapısında herhangi bir değişikliğe yol açmadığını, Özbek halkının etnik yapısı içinde yalnızca sayısal bir ilave unsur olduğunu da vurgulamaktadır. Bu görüşün antropolojik tetkiklerle de ispatlandığını, etnik tabanın üstüne çeşitli unsurların yığıldığını iddia etmektedir.98

XVI. yüzyılın başlarında Orta Asya'nın Özbek sultanlarınca fethi ile ilgili düşüncelerini ortaya koyan Fournieau ise Özbeklerde tam bir göçebeliğin olduğuna dair süregelen görüşün de artık silinmeye yüz tutuğunu belirtmektedir. Bunun oymak olgusuna bağlı bir inançtan ileri geldiğini ve insanın hatırına bunun Timurlu-Özbek kopma noktasını getirdiğini belirtmektedir. Bununla birlikte tam bir kopmanın olmadığını ama farklılığın var olduğunu söyleyen Fournieau, bu farklılığın Orta Asya iç ekonomisine dayalı bir hadiseden meydana gelmediğini, Avrupa-Asya ilişkisinin XIII ve XX. yüzyıllar arasındaki gelişiminden kaynaklandığını, Timurluların kalkınmasını sağlayan birçok unsurun değişmeye uğrayarak Özbeklerde durgunluğa yol açtığını söylemektedir.99

Timurluların devlet teşkilatı konusunda önemli araştırmalar yapılmıştır. Bu teşkilattaki Türk tesiri üzerinde duran Mansura Haider "Moğol müesseseleri üzerindeki Türk tesiri öylesine kuvvetliydi ki, Moğol sistemini gerçekten kendisini Türk-Moğol sistemi şeklinde düşündürebilecek kadar değiştirmişti. Cengiz Han, Orta Asya'ya geldiği zaman, onun ordusunun yalnızca nüvesi Moğollardan, fakat büyük bir bölümü Türklerden oluşmuştu. Fetihten sonra Moğollardan büyük bir kısmı liderleriyle birlikte Moğolistan'ın geniş bozkırlarına dönmeyi tercih etmişlerdi. Moğol tesiri, birkaç nesil varlığını kısmî olarak devam ettirirken, yerli Türklerin ekonomik ve siyasî hayatta yönetici Moğollardan çok daha fazla ileride olmalarının yanısıra, fatihler üzerinde hâlâ derin tesirleri mevcuttu.

Türk dili o zamana kadar kendilerine has bir yazı sistemi olmayan Moğolların değil İmparatorluğun da resmi dili oldu. Fakat şu gerçek de unutulmamalıdır ki, Türk kültürü siyasî, sosyal ve ekonomik hayatta da hakimdi. Barthold, Moğol hanedanının ve ordusunun aslında Moğol isimleri taşıyan eski Türk kabilelerinden müteşekkil olduğu sonucuna varmaktadır. Bizzat Timur'un mensup olduğu Barlas kabilesi de aslında bir Türk-Moğol kabilesi idi. Şu halde Timur İmparatorluğu Türk-Moğol siyasî ve askeri sisteminin emsalsiz bir terkibi idi"demektedir.100

J. Paul Roux, Çağataylar hariç Cengiz Han'ın bütün hanlıklarında Moğolların nüfusun çok düşük bir azınlığını oluşturduğunu, imparatorluğun, öteki bozkır imparatorlukları gibi halkların göçü sebebine bağlı olarak meydana gelmediğini, Moğollar'ın büyük çoğunluğunun Cengiz Han'ın çok bağlı olduğu Moğolistan'ı hiç terketmediğini ya da onun gibi ülkelerine geri döndüklerini ifade etmektedir.101

1.6.2. Özbeklerde Hanlık Sistemi ve Saray Hayatı

1.6.2.1. Hakimiyet Anlayışı

Özbekler'de hanlığın ancak Cengiz Han soyundan gelmekle mümkün olabileceği şeklindeki anlayış başlangıçtan itibaren görülür. Özbekler'de dinî alandan gelen ve hakimiyete tesir eden unsurlara gelince, özellikle Şibanî Muhammed Han ve ondan sonra gelen haleflerinin önemli bir bölümü İslamî inanca bağlı olmalarına rağmen töreyi kesinlikle ihmal etmediler. Ancak II. Abdullah Han dönemi bu dengenin İslamî kurallar lehine büyük ölçüde değiştiğini göstermektedir. Zeki Velidi Togan bu durumu şu şekilde ifade etmektedir. "Şaybak Han ve emirlerinin mensup olduğu tarikat, ancak beş vakit namaza ve oruca tam anlamıyla önem veriyordu. Bunun dışındaki uygulamalar tamamen Türkâne, tamamen Cengizâne idi. Şaybak Han ve arkadaşları mensup oldukları İslamiyetin nikah, miras, yemek içmek, adab-ı muaşeret hususundaki emirlerine katiyen ehemmiyet vermiyorlardı. Belki de bu hususların töreye ait olduğunu söylüyorlardı. Yanlarındaki Türk şeyhleri tarafından bunlarla ilgili yapılanlar da tamamen mübah olarak gösterildiği gibi, hatta bu hareketler helalmiş gibi gösteriliyordu."102

İran'daki Safevîlere karşı siyasî bir koz olarak dinî unsur da Özbekler tarafından kullanıldı. Bunun hakimiyet telakkisine tesiri özellikle Muhammed Şibanî Han da görülür. O, kendisini "Allahın Halifesi ve Zamanın İmamı" ilan etti. Bunu bastırdığı paralarda da açıkça gösterdi.

Şibanî Muhammed Han'ın bazı yabancı kaynaklarda isimlendirilişi de yeşilbaş lakabı iledir. Şah İsmail'in başına kızıl taç koyarak bu şekli sembolleştirmesi üzerine, Şibanî Han da başına yeşil sarık sarmış ve bundan dolayı kendisine yeşil baş denmiştir.

Özbeklerde sülaler ve kabilelerin hanlık ile münasebetleri oldukça önemlidir.Yeni fethedilen topraklar zaferin kazanılmasına katkıda bulunan han ve sultanların (kardeşler, amcalar, yeğenler ve kardeş çocuklarının) oluşturduğu kurultayda bölüşülmekteydi. Bu topraklar paylaştırıldığı zamandan itibaren o bölgeye ilk sahip olan sultanın soyuna geçmekteydi.Bu da kuvvetler dengesine ve iktidara etki etme fonksiyonuna önemli ölçüde tesir ediyordu. Aslında Özbek saltanat usulü içinde bunu önlemeye yönelik bir tedbir de alınmamış değildir. Bu da sultanların bir araya gelerek oluşturdukları bir kurultayda seçtikleri bir kişiyi büyük han olarak ilan etmeleriydi. Aslında hanın yanında bulunan sultanlar, kurultayda hanedanlığın genel siyaseti üzerinde karar verirlerdi. Bu sultanların güçleri kendilerine tanınan toprak mülkiyetinden gelmekteydi. Vilayetlerde hakim durumda bulunan sultanların bağımsızlığı kendini özellikle dış politikada gösteriyordu. Bu sultanlar kendi elçilerini dışarıya gönderip, dışarıdan gelen elçileri de kabul edebiliyorlardı.

Sultanların teorik yapıda olmayıp, pratikleştirdikleri bir başka husus da sultanların han sanını gasp etmeleri hadisesidir. Bu sebeple Şibanî Han'ın ölümünden bir süre önce dahi Ubeydullah'a han denilmiştir. Bu yasal bir olay olarak gözükmemektedir. Aynı şekilde büyük hanların bulunduğu sabit bir hanlık merkezinden zaman zaman Maveraünnehir'de vazgeçilmiş gibi bir manzara ortaya çıkmaktadır. Köçküncü Han, Şibanî Han'ın ölümünden sonra tahta geçtiğinde, kendisine Ebu'l-Hayrlıların merkezi olan Semerkand verilmişti. Ancak Ubeydullah Han tahtta bulunduğu sürece Buhara'da kalmış, Köçküncüler ise Abdullah Han kendilerini zorla çıkartıncaya kadar (1578), Semerkand'dan çıkmamışlardır. Ancak, zaten Buhara'nın Özbekler arasında büyük bir öneminin bulunduğunu da bilmekteyiz.

Mihmannâme-i Buhara'da anlatılan bir menkıbe bu şehire halk tarafından verilen önemi de göstermektedir.103 Maveraünnehir'de devletin başşehri olarak başlangıçta Semerkand kabul edilmişti. Mihmanname-i Buhara'da yazılanlara göre, Özbek hanlarının Karahanlılarda da görülen bir uygulamasından bahsedilmektedir. Buna göre Şibanî soyuna bağlı Özbek hanları için Sığnak'ta bir mezarlık yaptırıldığı ifade edilmektedir. Bu hakan mezarlığında Özbek hanlarının mezarları toplu olarak bulunmaktaydı. Hanlardan biri öldüğü zaman, ölüsü Sığnak'a nakledilir, mezarı üzerinde de bir kümbet yapılırdı.104 Bu hakan mezarları zaman zaman hükümdarlar tarafından ziyaret edilmekte idi. Kazak seferinden Sığnak'a geri dönüldüğünde (31 Mart 1909 tarihi) bayram arifesi idi. Bundan bir gün sonra kurban bayramının birinci günü Şibanî Muhammed Han, dedesi Ebul-Hayr Han'ın türbesini ziyaret etmiş, dualar okunmuş, tekbirler getirilmiş ve bu olaydan sonra da bir ziyafet verilmişti.105

Eski Türk-Moğol geleneğine göre seçim işlemi, seçilen hanın beyaz keçede havaya kaldırılması biçiminde yapılırdı. Bu merasim (han kötermek) yeni hanın yakın akrabaları, soylu emirler tarafından yerine getirilirdi. Bu tür merasimlere eski geleneklerden kalmış çok sayıda unsur da eklenirdi. Aslında tahta çıkacak olan hakanı keçe üzerinde kaldırma bilindiği gibi bir Göktürk geleneğidir. Özbeklerdeki han seçimi ile ilgili zayıflıkları üç noktada toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi en yaşlı üyenin tahta geçmesi sistemi idi. Bilindiği üzere en yaşlı olanın en kabiliyetli olacağı şeklinde bir kural yoktur. Bu nedenle Ubeydullah Han tahta geçmeden önce Köçküncü Han'ı (1510-1530) ve Ebu Said Han'ı (1530-1533) beklemek zorunda kalmıştır. Özbek sisteminin ikinci teorik zayıflığı akranların eşit sayılmasıdır. Özbek siyasî sisteminin üçüncü yapısal bozukluğu da toprak paylaştırılması sistemi ile ilgilidir. Bu sistemde hanedanlığın sınırları içindeki eyaletler sultanlara verilmiş olup tamamen hanedanlığın kontrolü altındaydı. Bu topraklar sonradan babadan oğula geçtiği için hanlığa bağlı yarı bağımsız güçlerin ortaya çıkması da mukadderdi.106
Hükümdarlık sembolleri içinde hutbe ve para bastırmanın ön planda olduğu görülüyor. Bunun yanında taht ve tac ile ilgili kaynaklarda bilgilere raslanmaktadır.

Özbek hükümdarlarının ideali de diğer Türk devletlerinde görüldüğü üzere bir dünya devleti kurmak ve evrensel yönetim anlayışı idi. Bunu vurgularken kaynaklar Özbek hanlarının bu görevi üstlendiklerini birçok kere belirtirler. Ebu'l-Hayr Han Tarihi'nde "Ebu'l-Hayr Han'ın kainat egemenliği tahtına yerleştiğinden"söz edilmektedir. Şibanî Han'ın küçüklüğünden bahseden kaynaklar onun yetiştiricisi olan Uygur Şeyh'e etrafındakilerin şöyle dediğini naklederler: "Onları koru, büyük çaba sarfet, yakında ikisi de tahta geçecek (Şibanî Muhammed Han ile Mahmud Sultan), başarının zirvesine ulaşacaklar. Dünyayı düzeltecekler, sömürüyü, inançsızlığı, isyanları bu topraklardan yok edecekler." Gulam Şadi tarafından telif edilen Fetihnâme'den hareket eden İbragimov, bu konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır. "Şibanî Han'ın geleceğe yönelik fetih emellerinin Cengiz ve Timur'un yaptığı fetihlerle benzerlik gösterdiği bir gerçektir. O, aynı zamanda tüm Müslümanların dini liderliğini de elde ederek dünyanın egemenliğini ele geçirmek istemektedir."107

Özbek hükümdarlarının hakimiyetlerini dayandırdıkları ve hükümdarlarda aradıkları özellikleri şu şekilde anlatmak mümkündür. Birincisi hükümdar adil olmalıdır. Belki de bu sebebten dolayı Özbek kaynaklarının liderlik için verdikleri örnekler arasında ideal bir prototip olarak tarihi kaynaklarda adaleti ile meşhur diye gösterilen Anuşirvan yer almaktadır. Birçok Türk devletinde hükümdarların ünvanlarından biri de adl idi. Özbek hanları bu adaletlerinin yanında tebasının haklarını korumada da titiz davranmak zorunda olduklarını düşünmekteydiler. Bu durum ülke içinde huzurun ve barışın sağlanması yönünde önemli bir hadise olarak gözükmektedir. Ebu'l-Hayr Han Tarihi'nde, hanın Şiraz beldesine yaklaştığı zaman ve burada konakladığında şu buyruklarını ilettiğini yazmaktadır. "Askerler fetih ve gasp ellerini çiftçilerin ve göçerlerin mallarından uzak tutsunlar. Ekinlere ve vilayet sakinlerinin barınaklarına zarar vermesinler. Bu buyruğu ihlal eden kim olursa idam edilecektir."108

Özbekler, hanlarından cömert ve alicenap olmasını da beklemektedirler. Cömert hanlara olan sevgi ve ilgi Harezm destanı olan Ahmed ve Yusuf'a da yansımıştır. Ayrıca Zalimlerin zulmünü önlemek ve insanlara iyi davranmak da hanların özellikleri arasında olmalıdır. Alpamış destanı kötülerle savaş halinde olan erdemli liderleri tasvir eder.109

Bütün bunlarla beraber bir hükümdarda aranan niteliklerden biri ve çok önemli olanı, hanın askerî yönünün kuvvetli oluşuydu. Özbek halkı bunu birkaç sebebe dayalı olarak düşünmekteydi. a) Kendi güvenlikleri açısından. b) Savaşın ekonomik olarak kendilerine yapacağı katkıdan. c) Üstünlük şuurundan. Bir XVI. yüzyıl tarihçisine göre hanın bu türlü değerleri arasında güç, ün ve cömertlik ön plandaydı. Diğer bir tarihçinin 1590'larda yazdığı eserde ise askerî cesaret, politik yaptırım gücü, ateşli dindarlık, vizyon genişliği, akıllılık, azamet ve cömertlik gibi erdemler bir handa bulunmalıydı.110

Han, halkının can ve mal emniyetini sağladığı gibi, savaşlarla onlara ve hanlığa yeni bölgeler kazandırmak, bunların ötesinde ganimet almalarını sağlamak gibi vazifeleri üstleniyordu. Özellikle kabile beyleri vasıtasıyla hükümdara bağlı olan halk bu görevleri yerine getirmeyen hanlıktan veya handan ayrılarak bir başkasına katılmakta, han da bunları sağladığı müddetçe halktan özellikle savaş sırasında kesin itaat beklemekteydi. Muhammed Salih'in Şibanînâme'sinde bir şehir halkına şu hitapda bulunulduğu görülüyordu. "Fitne ve avanlığı bırakın, öz raiyetliğinizi bilin". 111

1.6.2.2. Saray Görevlileri, Saray Adetleri, Protokol ve Kabuller ile Kutlamalar

Kabüllerde ve yapılan toplantılarda bir hiyeraşik düzenin varolduğunu biliyoruz. Bir ramazan bayramındaki kutlamadan Mihmannâme-i Buhara bahsetmektedir. Şibanî Han'ın beyaz bir kıyafet giydiğini yazan kaynak, ayrıca onun hükümdarlık tacını taktığını da belirtmektedir.112

Türk devletlerinde hükümdarın sarayında muzıka takımı (nöbet) bulunmaktaydı. Buna paralel olarak Özbeklerde de bu türlü muzıka takımlarının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Özbek sarayında da resmî ve özel görevleri yerine getiren kişiler bulunmaktaydı. Hakanın maiyetinde askerî nitelikli bazı maiyet birimleri de bulunmaktaydı. Bunlar çehrelerden düzenlenen kuvvetler ile nökerlerdi. Şıhneler güvenlik işlerini yürütmekteydiler. Yasavullar hanın emirlerini duyurma görevini yapmaktaydılar. Emir-i Şikar hanın av işlerini organize etmekteydi. Mihmanhuday ise toplantılar düzenlemekle yükümlü idi. 113 Ayrıca mirahur sarayın ahırı ile ilgilenmekte,114 ferraşlar ise sefer sırasında hükümdar çadırının kurucusu olarak hizmet yapmaktaydılar. Bekavul, saray içinde hükümdarın yemek servisi ile ilgilenmekte ve bilhassa yemeklerin içine zararlı birşey katılmasını önlemek görevini üstlenmekteydi. Pervaneci ise hükümdarın çıkardığı ferman ve yarlıklar ile ilgilenmekte,115 eşik ağası ve hacib ise teşrifat işlemlerini yürütmektedirler.116

Bahrü'l Esrar'dan nakiller yapan Barthold XVII. yüzyılda protokol ve hiyerarşiyi şu şekilde ifade etmektedir.117 Bu çalışma aynı zamanda bize görevlileri de tanıtmasından dolayı ayrıca önem taşımaktadır. Hanın bulunduğu mevkiye göre sol tarafta seyyit olan nakipler bulunmaktadır. Nakipler kadıaskerin yetkisi dışındaki sivil işlere ve askerî işlere bakmaktadırlar. Ancak bu görevlerini emirin olmadığı hallerde yerine getirmektedirler. Emir Nasrullah onların bütün yetkilerini döneminde verdiği bir emirle ortadan kaldırmıştır. Bunlardan sonra protokol sırasında kabile önderleri yer almaktaydı.

Sağ tarafta ise birinci mevki şeyhülislamındır. Muhammed Rahim Han onların protokoldeki yerini değiştirerek sol taraftaki birinci mevkiye onları getirmiştir. Daha sonra baş kadı protokolde yer alır. Bunları takiben Cubayrî şeyhleri gelmektedir. Daha sonra sadr, müfti ve muhtesip karşılığı görev yapan reisler yer alırlar. Diğer kabile reisleri de bunları takip ederler.

Tahtın karşısında ise daha alt kademedeki kabile yetkilileri bulunur. Onların sağ ve sol yanlarında ise çeşitli mevkilerdeki görevliler yer almaktadır. Solda birinci sırada yasavul bulunmaktadır. Yasavul'un görevi hükümdara sunulacak hediyeleri ulaştırmaktır. Bu görevliyi takiben eşik ağası başı gelmektedir. Bunun yönetimi altında bir kadro mevcuttur. Mirahur, çağavul (teşrifatçı), mirza başı yani baş katip, hazine yetkilisi ve diğer görevliler de protokolde yer alırlar.

Hükümdarın tahtının hemen arkasında bulunan bölümde sırasıyla kurçı (muhafızlar), içkiler (toplantı yöneticileri) bulunur. Daha sonra sırada koşbegi bulunur (hanın karargah beği). Bu görev XVII. yüzyılda önemsiz ise de Muhammed Rahim Han devrinde koşbegi bütün ülkenin veziri konumuna yükselmiştir. Bunların dışında saray hacipleri ve yasavullar da bulunmaktadır. Yasavulların yöneticiliğini baş yasavul yapmaktadır.118 Toksaba, dathah ve udaycı da askerî rütbelerdir. 119

1.6.3. Askerî Teşkilat

Özbek ordusu her biri bir bölgeye sahip olan sultanların askerleri ile merkezdeki büyük hanın kuvvetlerinden meydana gelmekteydi. Ayrıca Özbek Hanlığı'na bağlı bölgelerin Özbek olmayan yöneticileri de kuvvetleri ile savaşa katılıyorlardı. Özbekler'de her erkek kendisini asker olmaya alıştırıyordu. Bu fikrî hazırlık yanında, çeşitli savaşlarda yer alan Özbek gençleri, askerî bakımdan pişerek, dayanıklı savaşçılar halini alıyorlardı. Savaşları yürütenler yani ordunun başında bulunan en üst derecedeki kumandan bizzat hanın kendisi idi. Fakat çok önemli olmayan seferlere diğer Özbek sultanları da gönderiliyorlardı. Bununla birlikte Özbek hanları önemli savaşlarda bizzat ordunun idaresini deruhte ediyorlardı. İç karışıklıkların ortadan kaldırılması ve isyanların bastırılmasında da Özbek hanı bizzat ordunun başında bulunabiliyordu.120

Özbeklerde ordunun kışlık ve yazlık karargâhları bulunmaktaydı. Kalacakları yerlerin dışında, mescid ve ayrıca hasırdan yapılmış sahra mutfakları da bulunmakta idi. Askerin yiyeceklerinin en başında temel gıda olarak et gelmekteydi. Ayrıca tahıl ve meyva da askerler tarafından tüketilmekteydi. Soğuk bölgelerde askerlerin çorba pişirdiklerine dair bilgilere de kaynaklarda tesadüf edilmektedir.121 Bunun yanında kalacakları yerlerin kamış sapı ve tahta kullanılarak çadır (bir tür baraka) şeklinde yapıldığını da görmekteyiz.122 Özbek ordusunun eski Türk askerî sistemine göre onlu bölünmeye tabi olduğu anlaşılmaktadır. Özbek ordusu kendinden önceki Orta Asya devletlerine yakın bir savaş ve harekât düzeni uyguluyordu. Bu, Timurlulardaki sisteme benziyordu.

Bu bakımdan Timurlu savaş sistemi önemliydi.Timurlu savaş düzeni şu şekildeydi:

Karavul Öncü Öncü (Manlay) Öncü Barangar (sağ) Merkez (kol-gol) Cavangar (sol) Çağdavul (artçı) Savaş öncesi ve savaş sırasında düşmanın durumu hakkında bilgi toplamak için casuslar kullanılmaktadır. Muharebe edecekleri ordu hakkında bilgi almak için zaman zaman dil tutulduğuna dair kayıtlar da bulunmaktadır. Özbeklerin savaş içindeki taktiklerinden Babür bahsetmektedir. Özbeklerin tolgama yaparak savaş kazandıklarını belirten Babür'ün anlattıklarına bakılırsa, bu bozkır savaş taktiğine benzemektedir.123

Savaşın kazanılması halinde Özbekler'in yağmalama hareketlerini başlatmaları da olağan hadiseler arasındadır. Buna tamamıyla savaşı bitirmeden de Özbekler başlamaktadır. Bu durum zaman zaman sıkıntılar yaratmakta, hatta ordunun güvenliğinin tehlikeye düşmesine sebep olmaktadır. 124

Gerek atlı gerekse yaya olarak savaşmak üzere yerlerini alan Özbek askerlerinin ellerinde yayları bulunmakta, kılıçları ve mızrakları bu donanımı tamamlamaktadır. Askerlerin savaş kıyafetleri içinde zırh ön planda yer almaktadır. Muharebe sırasında hangi silahların kullanıldığına gelince, okçulardan kaynakların bir çoğunda söz edilmektedir. Ok, bu devre için önemli silahlardan biridir. Devrin kaynaklarında bir yay ve ok çeşidi olan nâvek de zikredilmektedir. Kılıçlar ise, bütün Orta Asya tarihinde olduğu gibi bu dönemde de önemini sürdürmektedir. Balta da bir savaş aracı olarak kullanılmaktadır. Topuz da özellikle savaş aracı olarak önemliydi.125Ayrıca Handmir de, Şibanî Han zamanındaki olayları zikrederken mızrağın öneminden söz eder. Zenburek de kaynaklarda geçen bir savaş aracıdır. Kuşatma savaşları sırasında mancınık ve arrade de kullanılmaktadır.

Özbeklerde ateşli silahlar da bulunmaktaydı. Bunu özellikle bu devreye ait minyatürlerden tesbit etmek imkânımız bulunmaktadır. Anadolulu olan tüfekçi ve topçu ustalarının bu devrede Orta Asya ülkelerinde görevler yaptıklarını da bilmekteyiz. Bu ustaların bir kısmı tüfekçi ustası vazifesini yerine getirirken, diğer bir bölümü ise topçu ve taktikçi olarak görev yapmaktaydılar. Abdullah Han'ın zamanında, Buhara'da, Anadolu'dan gelen böyle bir usta ölmüştü. Onun top dökümhanesi arkadaşı olan Mirek Topçu'ya kaldı. Bu ustalar yalnızca Timur zamanında bile Kara buğra diye isimlendirilen kaba top konusunda bilgi sahibiydiler.

1.6.4. Îdarî Sistem

Şibanî Muhammed Han dönemi içindeki olayların anlatımı ve takip edilmesi sırasında da belirttiğimiz gibi Şibanî Muhammed Han'ın düşüncesi Özbek Hanlığı'nın yapısını oluştururken Timurlu sistemi içindeki teorik yapıyı değiştirmeden, pratik uygulamalarla bu yapıya dinamizm kazandırmaktı. Aslında sistemi değiştirecek veya yeniden düzenleyecek kadar zamanı da Şibanî Han bulabilmış değildi. Üstelik bunu gerçekleştirebilecek kadronun da Şibanî Han tarafından bulunabilmesi müşküldü. Ancak bazı alanlarda görülen ufak farklılıklar da Özbek geleneklerinin yansımalarından ibaretti.

Ubeydullah Han dönemine gelince, onun dönemi sıkı bir mücadelenin İran ile gerçekleştirildiği zamana tekabül eder. Bu, onun mezhep farklarını idarî ve sosyal yapı içinde kendince ortaya koyma zorunluluğuna inandığı bir devredir. Bunun başlangıcı ile ilgili gelişmeleri anlatan Süluku'l Müluk isimli esere göre Ahmed Yesevî ve Abdülhalik Gucdavanî'nin kabirlerini ziyaret eden Ubeydullah Sultan, hakimiyeti gasp edenlere, devlet ve din düşmanlarına karşı ölüm-kalım savaşında kendisine yardımcı olması için Allah'a yalvarmış ve eğer başarılı olacak olursa Allah'ın, Hz. Muhammed'in ve evliyaların huzurunda, ömrü boyunca hükümdarlığını sünnî şeriat hükümlerine göre vicdanlı bir tarzda yöneteceğine ve bunun aksi olan her hareketten kaçınacağına yemin etmiştir.

Gerçekten kendisi de Nakşibendî tarikatının ateşli bir üyesi olan Ubeydullah Han, bu tarzda bir reform programı uygulayabilmek için de Gucdavanî'nin mistik bir dinî risalesi olan "Vasiyetnâme"nin şerhedicisi Fazlullah b. Ruzbehan'a bu programın bir el kitabını yazdırmıştır. Fazlullah b. Ruzbehan, Süluku'l Müluk isimli eserini, onu Semerkant'tan Buhara'ya çağıran Ubeydullah'ın isteğiyle ya da teşvikiyle hazırlamıştır.

Süluku'l Müluk, Haarmann'ın da belirttiği üzere XVI. yüzyıldaki İslâm Sünnîliğinin ilahiyat, hukuk ilmi ve devlet yönetim kuralları için çok kıymetli bir kaynak, aynı zamanda özellikle Batı Türkistan hukuk tarihi için önemli bir belge külliyatı idi. Üstelik, Fazlullah b. Ruzbehan, 1480-1520 arasında İran ve Maveraünnehir'deki tarih sahnesinde cereyan eden politik ve ruhî-dinî değişimleri de hemen hemen hiçbir muasırının yansıtmadığı gibi yansıtıyordu.126 Özbeklerde yönetim sistemi içinde askerî aristokrasiye dayanan bir yapı ön plandaydı. Her bir komutanın askerî fonksiyonunun yanında sivil idarî işleri de bulunmaktaydı. Mihmannâme-i Buhara'da bu türlü görevliler sayılırken, emirler ve hakimler öncelikle yer almakta, daha sonra ise ordu kumandanları zikredilmekte, bunların devletin sahip olduğu topraklar içinde bir bölgenin kumandanı ve büyük bir yerleşim yerinin ise vergi tahsildarı olduğu ifade edilmektedir.127

Sonraki yüzyıllarda sistem farklı bir şekil almaya başladı. Bununla ilgilili yapılanmayı görmek için XVIII. yüzyıldaki idarî durumu görmek uygun olacaktır. Buhara'da en yüksek memuriyet Kuşbegi olarak kabul edilmiştir. Kuşbegi başvezir olarak kabul edilmiş olup, o aynı zamanda Buhara vilayetinin valiliği görevini de yürütmektedir. Kuşbeginin yardımcısı malî işlerden sorumluydu. Hive ve Hokand'da da bürokrasi bu şekilde işlemekteydi. Yönetimin üçüncü önemli şahsı Topcubaşı olan subaydı. Bu ordu kumandanı olarak görev yapmaktaydı.Yerel yönetim vilayetlerdeki bazı yetkililere bırakılmıştı. Buhara'da emire en yakın olan kişi konumunda kadı bulunuyordu. Onu emir tayin etmekteydi. Kadılık kamu görevinden ayrı sayıldığı için farklı bir mevkiide valiler ile eş statüde bulunmaktaydı.

Kadı şerî hukuku uygular ve zor durumda kaldığı zaman meseleyi ulemaya havale ederdi. Emir tarafından seçilen müftiler de büyük mevkii sahibiydiler. Kadıdan sonra önemli bir görev sahibi daha bulunmaktaydı ki, o da reisti. Bunlar İslâm devletlerinde çok görülen muhtesibin yaptığı işleri yerine getirmekteydiler. Asayişi sağlamak mirşahların elinde bulunmaktaydı. Bu iş Hokand'da korbaşılar tarafından yerine getirilmekteydi. Protokolde kabilelerin gücü ve etkinliğinin göz önüne alınması gerekmiştir.

Hive'de ise idarî sistem şu şekildeydi: Han'a en yakın olanlar inak, vezir, mihter ve kuşbegi idi. Hive'de bir divan mevcuttu. Bu divanda divan beyi veya erbablar bulunmaktaydı. Reis, zabıta amiri konumundaydı. Ağa ise hanlık hazinesinden sorumluydu. Mihterin görev alanı Hive Hanlığı'nın kuzey kısmındaki halk ile çevrelenmişti. Koşbegi ise hanlığın güney bölümü ile göçer topluluğun yönetiminden sorumluydu. Hakimler genel valilik görevini yönetiyorlardı.

Atalık, beglerbegi ve kethüdalık kabile ve soy esasına dayanan rütbelerdi. Vekil göçer Türkmenlerde boy önderiydi. Aksakal ise köylerin ve göçer gurupların başında bulunmaktaydı.

Saray sisteminde ise emir-ül ümera bulunmakta, karavulbeg saray muhafızlarının kumandanı olarak vazife yapmaktaydı. Damakçı, azık sağlama sorumlusu aşçıbaşı ise han mutfağının yöneticisi idi.128

1.6.5. İktisadî Hayat

1.6.5.1. Yerleşim ve İktisadî Hayat

XVI. yüzyılın başında Özbeklerin Deşt-i Kıpçak'ı terk ederek, Mâverâünnehir topraklarına inmesi ile Özbekler'in yaşama şekilleri de değişti. Siyasî ve idarî değişmenin yanında ekonomik vaziyet ve buna bağlı birçok unsur da değişime uğradı. Bu da Özbek topluluğunun yapısında önemli değişiklikler meydana getirdi. Başlangıçta yerleşim sistemi şu şekildeydi: a) Dehnişin: yerleşik nüfus b) Sahranişin: göçebe nüfus c) Kışlaknişin: göçebelikten yerleşik hayata geçen nüfus (Şaniyazov, bu kategorinin yarı yerleşik unsuru ifade ettiğini söylemektedir). 129

Yerleşik hayatın bütünü, özellikle ırmak sularından faydalanmaya dayanan suni bir sistemle oluşturulmuş ve sulama kanalları yolu ile düzenlenen tarıma dayanmaktaydı. Harezm'de ise nüfusun büyük bir kısmını, göçer hayvancılıkla uğraşanlar, özellikle Türkmenler teşkil etmekte idi. Tarımla uğraşanlar bile yarı göçer bir hayatı sürdürmekteydiler. Tarımda başlıca ürün, buğday ve arpa idi. Sebzecilik de gelişmişti. Sulama sistemleri yeterince gelişmemişti. Bazı çok nüfuslu olan yerler su sıkıntısı çekmekteydi. XVI. yüzyılda sulama ağlarının yapısında meydana gelen değişimler Harezm'de önemli değişikliklere sebep olmuştu.

Sarı Kamış gölüne dökülen Ceyhun-Deryalık delta yerlerinin birinde suyun gelişi kesilmişti. Birçok önemli yerleşim merkezi (Ürgenç,vezir şehirleri gibi) bu yüzden büyük bir su sıkıntısı çekti. 1558 yılında Vezir şehrini ziyaret eden Jenkinson, şehrin perişan halini şu şekilde değerlendirmektedir. "Bölge kısa zamanda çöle dönecek ve suyun yetersizliği yüzünden de ırmak tamamıyla kuruyacaktır."

Jenkinson'un tahminleri gerçek haline dönüşmüş ve bunun sonucunda da Vezir ile Ürgenç XVII. yüzyılda tam bir çöküşe uğramışlardır. Ülkenin siyasî merkezi Hive'ye taşınmıştır. Ebu'l Gazi'nin ifadesiyle Ürgenç yöresi "kurak bir stepe" dönüşmüş, bunun sonucunda şehir halkı tarım yapmak için Ceyhun kıyılarına göç etmek zorunda kalmıştır. Sonunda Ebu'l Gazi Han, XVII. yüzyıl ortasında Vezir ve Ürgenç'teki son kalan nüfusu da buradan çıkararak Yeni Ürgenç'e getirtmiştir.

1.6.5.2. Özbeklerde Toprak Sistemi

XVI. Yüzyılın başında Orta Asya'nın fethi döneminde Özbekler henüz göçebe durumdaydılar. Geçim kaynakları da hayvancılığa dayanmaktaydı. Tarım ve şehir hayatı ile de aktif bir şekilde ilgilenmiyorlardı. Mâverâünnehir'in zaptına katılan Özbek önderlerine önemli ölçüde iktada bulunulmuştur. Hükümdarların bağışladığı topraklar "vilayet ve memleket" olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Bu topraklar önemli sultanlara tahsis edilip, onların velayeti altında bulunurdu. Her vilayetin yöneticisi de ikta adı verilen toprakları kendi akrabaları arasında paylaştırırdı.

Hanın şahsî olarak elinde tuttuğu topraklar da bulunmaktaydı. Bu topraklar XVI. yüzyılda vakıf topraklar haline çevrildi. Bu toprakların dışında ayrıca hanların saray, arazi, su kanalları gibi mülkleri de bulunmaktaydı. Memleket-i Padişah ya da Memleket-i Sultan adı verilen hazine arazileri ise devlete ait olup, üzerinden elde edilen gelirler hazineye aktarılmaktaydı. Bu topraklar hanedan mensuplarına verilmekle birlikte, bunların satışı veya başka bir toprak işletme türü haline gelişi de mümkün değildi.

Soyurgal adı verilen topraklar da, Şibanîler arasında oldukça sık görülmektedir.130 İktanın değişmiş bir şekli olan soyurgaldan Özbekler ulemayı da yararlandırmışlardır. Tanha terimi 1552 yılındaki olaylar anlatılırken de geçmekte ve burada Abdullah Han'ın yaptığı seferlerden birisi anlatılırken Kesbi bölgesini zapteden Abdullah Han'ın elde edilen bu toprakları askerlerine tanha olarak verdiği kaydedilmektedir.

Şibanî Han döneminde "tiyul"dan bahsedilmesine rağmen, Abdullah Han döneminde bundan söz edilmediği görülmektedir. Tiyul, muayyen bir yerden geçici olarak yararlanılması için hükümdarın devlet geliri kaydedilmek üzere özel şahıslara verdiği toprağa denmektedir.131

Din adamlarının kurdukları vakıfların elinde de önemli miktarda toprak bulunduğunu biliyoruz. Elde edilen gelirlerin medrese, cami v.b. gibi hayır işlerine yöneltilmesi mecburiydi. Ancak bu konudaki suiistimallere de sık sık rastlanıyordu. Şibanî Han, bunların kontrolü için bölgelerde elemanlar görevlendirmiş ve önleyici sert tedbirlere de müracaat etmişti.

1.6.5.3. Özbeklerde Malî ve Ticarî Organizasyon

Özbek devletinin malî finans sisteminin esası toprak vergisi-rantı sistemine dayanmaktadır. Ürünün 1/5'den 1/3'e kadar olan bölümü haraç olarak alınmaktadır. Diğer önemli bir vergi de öşürdür. Zekat da 2,5/100 olarak tahsil edilmektedir. Bunlardan başka İslamî vergi usulüne uygun olmayan, fakat hanların töreye dayalı yetkilerine uygunluğunu ileri sürerek tahsil ettikleri vergiler de bulunmaktadır. Bu türlü vergilerden biri de yasaktır. Moğol hayvan vergisi kubçur, aşlık (gıda), tamga gibi vergiler de görülmektedir.

Harezm'de ise vergilerin yanında aynî mükellefiyetlerden de bahsedilmektedir. Bunlar arasında sulama tesislerinin, yolların ve kale duvarlarının onarımı gösterilebilir. Yöneticilerin bir bölümü direkt olarak vergi toplamadan sorumluydu. Darugaların bu türlü yetkilerini iyi bir biçimde kullanmaları gerekmekteydi. Devrin kayraklarında muhassıl ve muhassılhane terimleri geçmektedir.

Özbekistan şehirlerinin Şibanî Muhammed Han dönemindeki zapt hareketlerinin sonucunda tahribata uğrayan yapısı, bir süre sonra düzelmeye ve ticarî münasebetler de buna paralel olarak gelişme göstermeye başlamıştı. Buhara,Taşkent ve Semerkand şehirleri ticaretin ve iktisadî faaliyetlerin yoğun olduğu şehirler olarak dikkati çekmekteydi.

Semerkand'daki lonca hayatı ve zanaatkârlar üzerine yapılan bir incelemeyi ele alarak bu konudaki bilgilerimizi genişletmemiz mümkün olabilir. Belirttiğimiz yüzyıl içinde de tarihçiler bu şehirde otuziki çeşit zanaatın bulunduğundan söz ederler. Bu zanaatlar daha özelleştirilecek olursa veya daha alt kategorilere ayrılacak olursa sayıları yüzelliye ulaşacaktır.

Semerkand pazarlarında satılan mallar da şu şekilde sıralanabilir. Pamuklu ve ipekli kumaşlar, hazır giyim eşyası, başlıklar, testiler, leğenler, kovalar, baltalar, tarım araçları, çivi, kapı kilidi, zincirler, bıçak ve eğeler, savaş araçları (demir zırhlar ve kılıçlar), fırınlar, mücevherler, deri eşyalar, keçe ve hasırlar, yazı kağıtları, kitaplar, boyalar, mangal kömürü, odun, kereste, mum, sabun, et ve tatlılar. 132

Semerkand'da tekstil ve kağıt üretimi ön plandaydı. Semerkand kağıdı: düşük geçirgenliği, yumuşak yüzeyi ve dayanıklılığından dolayı tercih ediliyordu. Zanaat alanında bir hiyeraşik sistem mevcuttu.

Buhara ticaret açısından son derece önemli bir bölge olarak görülmektedir. Buhara en eski zamanlardan itibaren bir ticaret merkezi olarak tanınmıştı. Hem Buhara'nın konumu hem de Buharalıların ticarete olan düşkünlükleri sebebiyle şehrin bu ileri konuma ulaştığı anlaşılmaktadır. Çeşitli engellerin bulunması da Buhara'yı ticaret yapmaktan uzaklaştırmadı. Dağlar, çöller, eşkiyaların faaliyetleri ve bazı bölge yöneticilerinin tavırları bu engeller arasındaydı.133

Harezm'deki ticaret ile ilgili bilgilerin bir bölümünü öğrenebildiğimiz kaynaklardan biri olan Jenkinson, şu şekilde bir manzara çizmektedir. Bize şehirlerin konumu hakkında kısıtlı da olsa bilgi vermektedir. Jenkinson, Ürgenç şehrinin açık bir arazi üzerinde kurulduğunu ve etrafının dört mil uzunluğunda duvarlarla çevrili bulunduğu, bu duvarların topraktan yapıldığını belirtmekte ve ancak bunların durumunun da iyi olmadığını vurgulamaktadır.134 Şehrin içersinde bir alışveriş merkezi olan uzun bir caddenin bulunduğunu belirten Jenkinson'un bu satırları Türklerdeki meşhur uzunçarşıları hatırlatmaktadır. Ülkelerdeki siyasî istikrar ile iktisadî istikrar arasındaki dengeye dikkati çeken yazar, Ürgenç'in yedi yıl boyunca iç savaşlar yüzünden dört defa tahrip edildiğini, şehrin sakinlerinin bu karışıklıklar sebebiyle oldukça fakir olduklarını, tüccarların sayıca az olmalarına rağmen zengin olmadıklarını da ifade etmektedir.

Jenkinson, Harezm'de ticaret güvenliği konusunda da enteresan bilgiler vermektedir. Harezm'de tüketilen eşyaların birçoğu Buhara ve İran'dan gelmekteydi. Harezm'de iç çatışmaların bütün şiddetiyle sürdüğünü belirten Jenkinson, kardeşler arasında bir savaş ihtimali olduğu zaman, onların su kenarlarındaki bölgelere yerleşerek birçok ticaret kervanını yağmaladıklarını ve kervanın sahibi olan diğer kardeşlerin de fırsat bulunca aynı şekilde karşı tarafın kervanını yağmaladıklarını ve savaşın böylece sürüp gittiğini de yazmaktadır. 135

Bu çerçevede transit ticaret ve Özbeklerin bizzat kervanlarını hazırlayarak yaptıkları ticarette batıdaki ülkelere şu eşyalar gönderiliyordu. Çin malları: ipekli dokumalar, porselen takımlar, ilaçlar ve çay; Hint malı olarak da değerli taşlar inci,altın işlemeli giyecekler, kumaşlar. Çok sayıda ve değişik kalitede olan, her yıl Moskova'ya ve Sibirya'ya ihraç edilen tekstil ürünleri göz önüne alındığı takdirde Mâverâünnehir'de üretimin oldukça büyük ölçüde olduğuna hükmetmek gerekir.

Burada köle ticaretinden de bahsedilmesi gerekmektedir. Köle kaynakları genellikle yağmalama olayları ile ilgilidir. Yağmalama sırasında önce esir elde ediliyor, daha sonra ise bu esirler köleleştiriliyordu. Bunlara barde-bande (bende) denmekteydi. Çeşitli yerlerden getirilen köleler de köle pazarlarında satılıyordu. Çeşitli milletlerden köleler bulunmaktaydı. Bunlar hayvancılık ve ziraat işlerinde çalıştırılıyorlar, bunun yanında savaşlara da iştirak ettiriliyorlardı. 136 Bu olay Harezm'de de geniş uygulama alanı bulmuştu.

1.6.6. Özbeklerde Kültürel Durum ve Kültür Unsurları 1.6.6.1. Kültürel Atmosfer ve Edebiyat

Mâverâünnehir ve Harezm'e gelişlerinden ve Timurluların elinde bulunan toprakları elde etmelerinden sonra Özbekler, Timurlu kültür mirasının da sahibi oldular. Özbekler'in Orta Asya hakimiyetini Timuroğulları'ndan alması hadisesini bir kültür değişmesi olarak gösterip, gerilemenin bu tarihten itibaren başladığını ileri süren günümüz araştırmacıları bulunmaktadır. Fournieau, XVI. yüzyılın başında Orta Asya'nın Özbeklerle kaplanmasının söz konusu olduğunu ve onların gerilemeye sebep olduklarını iddia etmekte, gerilemenin esas sebebinin Özbekler olduğu iddiasında da ayak diremektedir.137 Özbeklerin, Timurlu kültür formasyonunu geliştiremedikleri bir gerçektir. Ancak bunu kendi yapılarından kaynaklanan hadiseler sebebiyle değil, siyasî olayların gelişimi sebebine bağlı olarak yerine getirememişlerdir. Bununla beraber Mâverâünnehir ve Harezm şehirlerinde yerleşen Özbek hanları zamanında bu bölgelerde Timurlu sanat geleneklerinin zayıf da olsa devam ettirildiği ve kültür faaliyetlerinin ara verilmeden sürdürüldüğünü söylemek mümkündür. Şibanî Han ve ondan sonra gelen Özbek hanları fikir ve sanat faaliyetlerini himaye eden, iyi eğitim ve öğrenim görmüş kişilerdi. Hemen hepsinin zengin kütüphaneleri bulunmaktaydı.

Özbekler ile birlikte Orta Asya kültür merkezleri de değişmiş ve Hüseyin Baykara'nın edebî meclisleri ve ilim faaliyetleri ile canlı bir kültür merkezi haline getirdiği Herat bir süre sonra unutulmuş ve sık sık el değiştirmesi yüzünden de cazibe merkezi olma hüviyetinden uzaklaşmıştır. Bunun yerine Semerkand ve Buhara yeni kültür merkezleri olarak belirmişti ve özellikle Buhara bu vasfını uzunca bir süre de devam ettirmişti.

XVI. yüzyıl ve sonrasında Timurlu devrinin parlak devirlerindeki Uluğ Bey ve Ali Kuşçu gibi Semerkand Rasathanesi'nde gözlemler yapan bilim adamları artık yetişmemektedir. Bu devrede daha çok teoloji ağırlıklı bir öğretim medreselerde ön plana çıkmıştı. Özellikle İran'dan kaçarak gelen ve Safevî baskısı dolayısıyla kendilerini hayatları bakımından da pek güvenlikte hissetmeyen kişiler Buhara'ya gelerek dersler vermişlerdir. Bunlar arasında Mevlana İbrahim, Celaleddin Davvani, Mollacan Şirazî'yi saymak mümkün olabilir. Bunların içinde ayrıca İran menşeli olan Mollacan Şirazî'nin öğrencisi Molla Yusuf Karabağî'nin de önemli bir yeri bulunmaktadır. Yusuf Karabağî, felsefe ve hukuk alanlarında Arapça ve Farsça eserler meydana getirmiştir. Pozitif bilimlerle ilgili çalışmalar ise ilerleme kaydetmek bir yana gerilemeye doğru gitmiştir.

Edebiyat alanına gelince, Özbeklerde şifahi edebiyatın büyük önemi bulunmaktadır. XVI. asırda şekillendiği anlaşılan "Alpamış" destanının bu çerçevede önemli bir yeri bulunmaktadır.

Özbek destanlarının muhtelif varyantlarını nesilden nesile aktaran sanatkârlar arasında İslâm Şair (1874-1953), Fazıl Yuldaşev (1872-?), Ergaş Çümenbülbüloğlu (1870-1938), Pulkan Şair (1874­1941) sayılabilir. Özbek destanları da esasen o sanatkârların dilinden yazıya geçirilmiştir. 138

Özbek hanlıklarının XVI. yüzyılı içindeki ilk önemli ismi bizzat Maveraünnehir'e hanlığın faaliyetini aktaran Şibanî Muhammed Han'ın kendisi olmuştur. Onun eserleri arasında bir divan, bir mesnevî, bir nazma çevrilmiş fıkıh kitabı bulunmaktadır. Bu devrin önemli bir edebî şahsiyeti de Şibanî'nin saray erkânı arasında yer alan Muhammed Salih'dir. Hüseyin Baykara'nın hizmetinden bir süre sonra ayrılarak Özbeklerin hizmetine giren ve burada "emirü'l ümera ve melikü'l şuara" unvanlarını kazanan Muhammed Salih'in Türkçe ve Farsça şiirler yazdığını da bilmekteyiz.139

Özbeklerin önemli hükümdarlarından biri olan Ubeydullah Han da iyi yetişmiş bir devlet adamı idi. Kültür konularına büyük ilgi duymaktaydı. Kıraat, tefsir, hadis, fıkıh gibi islamî ilimlere esaslı surette vakıf idi. Arapça ve Farsçayı şiir yazacak ölçüde iyi biliyordu. Güzel sanatların çeşitli alanlarına ilgi gösteriyordu ki, bu ilgi alanları arasında hattatlık, musikişinaslık, nakkaşlık ön plandaydı. Ama en önemlisi onun şairlik yönü idi. Ubeydullah Han değerli bir şairdi. Şiirin, sanatın, bilimin koruyucusu idi. Dünyevî şiirlerinde kendisini Ubeydî, dini ve tasavvufî şiirlerinde ise Kul Ubeydî diye adlandırdı. Ubeydullah'ın şiirleri Doğu Türkçesi ile yazılmıştı ve form olarak da gazellerden meydana geliyordu.

Yukarıda zikredilenlerden başka Özbek çevresindeki bir takım şairlerden de söz edilmektedir. Bunlar arasında 1530'dan itibaren Özbek tahtında bulunan Köçküncü'nün oğlu Abdullatif'in bazı Türkçe şiirleri olduğunu biliyoruz. Yine bu sülaleden Rüstem Bahadır Han b. Cânî Bey Sultan'ın da Farsça ve Türkçe şiirleri bulunmaktaydı. XVI. yüzyılın ikinci yarısındaki Buhara şairlerinin bir antolojisini hazırlayan Hasan Nisarî, antolojisinde, Şibanî Han, Ubeydullah Han, Abdülaziz Han zamanları ile ilgili olmak üzere, Buhara'nın içinde ve dışında bilime ve edebiyata kendini adamış 250 şahsın adına yer vermiştir.

XVI. yüzyılın ortalarına ait büyük eserler içinde günümüze kadar ulaşmış ve Doğu Türkçesi ile yazılmış Meclisî ve Abdülvahap Hoca'nın eserleri de bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, daha çok masal motiflerine dayalı ve popüler halk romanları tarzına yakın Seyfül Mülûk adlı manzumenin yazarıdır. Bütün Orta Asya'da ve İdil Ural bölgesinde son zamanlara kadar en çok okunan bu hikayenin kahramanı Seyfül Mülûk adlı bir prenstir. Hikayede prensin aşk ve seyahat maceraları anlatılmaktadır. Meclisî bu eseri Farsça bir eserden tercüme ve adapte etmiştir. Abdülvahap Hoca ise, İranlı tanınmış şair Sadi'nin Gülistan'ından ilham alarak meydana getirdiği ahlâkî hikayelerinin toplamı olan ve 1538'de Belh sultanına takdim ettiği Gülizar adlı derlemenin yazarıdır.

Abdullah Han'ın sarayında önde gelen şairlerden biri de Müşfikî'dir. Farsça yazan bu şairin çok sayıda lirik şiiri bulunmaktadır. Bu şiirler: kasideler, hiciv şiirleri gibi kısımlara ayrılabilirler. Müşfikî aynı zamanda iyi bir hattat olarak da isim yapmıştı. Müşfikî özellikle hiciv alanında tanınmış olup, onun hicivleri çoğu kere saray çevresi dışında da geniş halk kitlelerine ulaşmıştı. Harezm sülalesinden İvaz Gazi'nin de Doğu Türkçesi ile çok güzel şiirler yazdığı anlaşılmaktadır. Bunlardan bir tanesi bilinmektedir ki, bu da şairliğinin derecesi hakkında bize fikir vermekte ve onun şiir kabiliyetinin önemini bize göstermektedir.

XVII. yüzyıl Buhara Hanlığı sınırları içinde önemli şairler yetişmiştir. Bunlar arasında Turdı, Baba Rahim, Meşreb, Sufî, Allahyar gibi şairlere rastlanmaktadır. Harezm'deki edebiyatçılara ise XVIII. yüzyılda bir divanı ve felsefî destanı bize ulaşan Nişatiy, Yusuf ve Züleyhâ isimli mesnevisi olan Andelib, Divân-ı Revnak sahibi Revnak örnek olarak gösterilebilir. Hanlar arasında da edebiyatla ilgilenen simalar bulunmaktadır. Feruz mahlasıyla yazan Hive hanı Muhammed Rahim Han, XIX. yüzyılda iyi bir şair ve besteci olarak karşımıza çıkmaktadır. Hokand'da da önemli şairler yetişti. Bunlar arasında realist sanat anlayışına sahip olan Mahmur'u, şair ve destan yazarı olan Şevkiy Namagiy'i, hicviyeler yazan Pesendiy'i zikretmek mümkündür.140

1.6.6.2. Tarih ve Tarihçilik

Kazandıkları başarıların gelecek nesillerce de bilinmesi için Özbek hükümdarları tarihçileri teşvik etmişlerdir. Özbeklerde XVI. yüzyılının başında Muhammed Şibanî Han'ın seferlerini anlatan Şibanînâmeler yazıldı. Bu Şibanînâmelerden birisini yukarıda da zikrettiğimiz Muhammed Salih kâleme aldı.

Şibanî Muhammed Han'ın 1509 tarihindeki Kazaklar'a karşı olan seferine katılan ve bu seferdeki olayları ve gelişmeleri gören Fazlullah b. Ruzbehan, Mihmannâme-i Buhara isimli eseri telif etmiştir ki, bu eser, bu devre için çok önemli olan bir takım bilgilerin bulunduğu bir kaynak eserdir. Fazlullah b. Ruzbehan, Hoca Molla diye de isimlendirilen bir müverrih olup, kendisi aslen İsfahanlı idi. Akkoyunluların Safevîlerce dağıtılmasından sonra, Safevîlerden nefret eden Fazlullah b. Ruzbehan ülkesini terkederek Şibanîlerin hizmetine girmiş ve Herat'ta bitirdiği, Kazak seferini anlatan Mihmannâme-i Buhara'yı yazmıştır. Mihmannâme-i Buhara, Özbekler açısından olduğu kadar belki ondan daha fazla XVI. yüzyıl Kazak tarihi için önemlidir.

Özbeklerin hizmetinde bulunan tarihçilerden biri de Vasıfî'dir.141 Onun Özbeklerin bilhassa kültür tarihleri bakımından ele alınabilecek önemli bir eseri mevcuttur ki, bu Bedayiü'l Vekayi'dir. Vasıfî, iyi bir gözlemci, önemli ölçüde hayat tecrübesine sahip bir şahıstı. Bu özelliklerine hafızasının kuvvetli oluşu da eklenince gerçekten de ortaya önemli bir eser çıkmıştır.

Harezm'de ise Dost Muhammed Han'ın Türk geleneklerini seven ve bilen bir şahıs olduğunu görmekteyiz. Bunun adına, Coçi Ulusu tarihi olarak yazılan Ötemiş Hacı Tarihi bulunmaktadır. Bu eserin müverrihi 1550 yıllarına doğru eserini telif eden Ötemiş Hacı'dır. Müellif 1583'lerde yaşamaktaydı. Harezm'den geçen elçilerin Harezm sultanlarının hücumuna uğramaması için II. Abdullah Han bu şahsa müracaat etmişti. Müellif eserini telif ederken tarihî destan tarzında bir üslûp içinde yazmıştır. Hive'de tarihçilik alanındaki şüphesiz en büyük isim Ebu'l Gazi Bahadır Han'dır. Onun eserlerinden Şecere-i Terakkime 1660 civarında yazıldı. Eski oğuznamelerdeki ve başka tarihi eserlerdeki kayıtları toplayarak Türkmenlere ve Türk iline dair bilgileri kitap haline getirdi. Türk Şeceresi'nde ise kendi zamanına kadarki olayları anlattığı gibi hayatına ait bilgileri eserde zikretti. Eser Anuşa Han zamanında tamamlandı.142

XVII. yüzyılda önemli bir tarihi eser olarak Mahmud b. Amir Vali'nin Bahrü'l Esrar fi Menakıbü'l Ahyar görülmektedir. Bu eser 1640'da tamamlanmıştır. Yedi cilt olan eserin ilk iki cilt coğrafya ve İslâm tarihine, kalan beş cilt ise Türk tarihine aittir. Şerafeddin Alam b. Nureddin'in "Tarih-i Rakim"isi ise Baki Muhammed dönemi ile ilgili bilgiler vermektedir. Muhammed Yusuf Münşi, Subhan Kulu Han'ın büyük oğlu Muhammed Mukim'e hizmet ederken Tarih-i Mukim Hani'yi hazırlamıştı.

Yar Muhammed soyundan gelen Hacı Mir Muhammed Salim, Hindistan'a yerleştikten sonra Tarih-i Salim'i kaleme aldı. Canoğulları ile ilgili verdiği bilgiler önemlidir.

I. 6.6.3. Dinî Hareketler

XVI.Yüzyıl, Maveraünnehir'de dinî hayat ile siyasî hayatın iç içe geçtiği bir dönem olarak görülmektedir. Bu devrede özellikle ortaya çıkan hareketlere etki eden faktörler Özbeklerdeki ve Safevîlerdeki taassup anlayışından kaynaklanmaktadır. Aka'nın da belirttiği üzere Timurlu Ebu Said'in Taşkent'ten Semerkand'a davet ettiği Nakşibendi tarikatı şeyhi Hoca Ubeydullah-ı Ahrar'ın etkisi çok uzun sürmüş ve 40 yıl sürecek onun hakimiyeti bu devre ile başlamıştı.

Nakşibendîliğin Orta Asya'daki temsilcisi konumunda olan Hoca Ubeydullah-ı Ahrar'ın Özbekler üzerinde de başlangıçda etkisi hayli fazla idi. Özbek hanı Ubeydullah'ın adı da bu şeyhin adından dolayı verilmişti ki, Ubeydullah Han ve babası olan Mahmud Sultan da Nakşibendî müridi idi. Bununla birlikte siyasî dengelerin söz konusu olduğu hallerde Özbekler, kendilerinden yana tavır koymayan ve muhalefete geçen Ubeydullah-ı Ahrar soyundan gelen kimselere karşı en sert tedbirleri de almaktan çekinmemişlerdir. Hoca Ubeydullah-ı Ahrar'ın oğlu ve halefi Hoca Yahya siyasî çekişmeler yüzünden büyük bir ihtimalle Şibanî Muhammed Han'ın da tasvibi ile öldürülmüştür.143

II. Abdullah Han'ın dönemi ise Cubayrî şeyhlerinin büyük bir nüfuza sahip bulundukları devre olarak gösterilmektedir. Hoca İslâm ve onun halefleri Özbek Hanlığı döneminin uzunca bir süresi içinde hanlığı hemen her yönüyle etkilediler. Hanların tahttan indirilmesi ve sultanların tahta çıkarılması hadiselerinde ve bu şeyhlerin saltanat karışıklıkları içinde zaman zaman yerleri ve rolleri oldu.

Özbeklerin özellikle Deşt-i Kıpçak'ta bulundukları ve Mâverâünnehir'e ilk gelişleri devresinde ve bir ölçüde de genel Özbek Hanlığı içinde bir mutassavvıfın etkisinde bulundukları da görülmektedir. Bu ünlü Türk tasavvuf şeyhi Ahmed Yesevî'dir. Onun hikmetleri diğer bozkırda bulunan topluluklar gibi Özbekler'i de etkilemiş ve özellikle Şibanî Muhammed Han ve çevresinde onun etkileri büyük ölçüde hissedilmiştir. Onun hikmetlerinin bu ölçüde tutulmasının esas sebebi: kullandığı dilin sadeliği ve göçerlerin yabancı olmadıkları tarz ve şekillerle tasavvuf ve tarikatının esaslarını ortaya koymasıdır. Yesevî sevgisini gösteren Şibanî Han'ın birçok mısrası bulunmaktadır. Bunlara örnek vermek gerekirse "Evliyâlar serveri boldı Hoca Ahmed Yesevî" gibi mısralarını buna örnek olarak gösterebiliriz.144

Dinî memurluklar arasında büyük önemi olan ve dinî hayat içinde zaman zaman en yüksek mertebe sayılan sadr bu devrede de devam ediyordu. Sayıları önceden de olduğu gibi birden fazla idi. Şeyhülislâm ve muhtesib gibi unvanlara da rastlanmaktadır. Şeyhülislâmdan bahseden Abdullahnâme, ideal bir şeyhülislâmın özelliklerini aktarırken, onun seyyid ve şehirdeki bütün insanların en yücesi olması gerektiğini belirtmekte, büyük şeyhlerin takipçisi, halkın işlerini yerine oturtan, inançta en yüksek mevkide olan insan olarak bir şeyhülislâmı tanımlamaktadır. Burada geçen seyyid olması hususu genellikle sadr için gerekli olan şartlardandır.145

I.6.6.4. İmar Faaliyetleri

Şibanîler döneminin en ünlü yapıları Buhara'da meydana getirilmiştir. Bunun sebebi ise Buhara'da ekonomik, siyasî önemin artması ve nüfusun fazlalaşması idi. Abdülaziz Han ve Abdullah Han döneminde Buhara, temel hatları ve formları günümüze kadar muhafaza edilmiş olan yeni surlarla çevrilmiştir. Çok sayıda abidevî yapı XVI. yüzyılda şehri süslemiştir. Bu yapılardan özellikle Büyük Camii zikredilmelidir. Semerkand'daki Bibi Hanım Camii'nden sonra Orta Asya'da bu tipte inşa edilmiş en büyük camidir. Kapalı galerilerle çevrili aynı tarzda bir dikdörtgen avlusu da bulunmaktadır. Çinilerinin mükemmelliği ile tanınmaktadır. Ulu Camii'nin yapılmasından bir süre sonra onun tam karşısına yapılan Mir Arap Medresesi de (1536) oldukça önemlidir. Bu medrese Mir Arap lakablı Abdullah Yemenî için inşa edilmiştir. Bu yapı daha önceden yapılmış olan medrese inşa tipine uygun özellikler taşır. Bununla birlikte yenilikler de görülür. Gözde olan anıt yapılardan biri de Koş Medrese'dir (çifte medrese). Hıyaban sokağında karşılıklı olarak inşa edilmişlerdir. Bir diğer önemli abide de Kökeldaş Medresesidir.

Hive ve Hokand, Buhara gibi zengin bir mimariye sahip değildir. Hive'de Cuma mescidi Ata Murat Koşbegi ve Karayüz mescitleriyle beş medrese ve üç evliya türbesi önemli eserler arasında gösterilebilir.146 Hokand şehrinde ise 1913'te 248 cami, 70 mektep ve medrese bulunmaktaydı.147

Semerkand'da ise mimarî faaliyetler taht mücadeleleri sırasında dahi durmamıştır. Bu dönemlerde Şibanî Han Medresesi, Zerefşan nehrinde köprü ve su dağıtım kanalları inşa edilmiştir. Bu köprü ve kanalların bir bölümü zamanımıza kadar ulaşmıştır.

Buhara'da hat sanatı ile ilgili çok kaliteli örnekler bulunmaktadır. XVI. yüzyılda el yazması çok sayıda kitap üretilmiştir. Bu yazmalar Timuroğulları zamanında yetişmiş kabiliyetli hattatların talebeleri tarafından yazılmıştır. Abdülaziz Han'ın hat ustası Hoca Yadigar, Timurlu ustalardan aşağı kalmayacak derecede önemli bir hat ustası idi. Yazmaların çoğunda kullanılan kağıt da Semerkand kağıdı olup, cidden mükemmel evsaftaydı.

XVI.yüzyılın ilk yarısında Buhara'da kitap süslemeleri yapan minyatür ustalarının yetiştiği bir mektep açılmıştı. Ressam ve minyatürcüler içinde Müzahhib (yaldızcı) lakabıyla tanınan Şehzade Mahmud'u ve onun öğrencisi Abdullah'ı da özellikle belirtmek gerekmektedir. Aynı şekilde İsfahan'lı olan ve Buhara'da çalışan Aga Rıza'yı da (1575'de ölmüştür) göz ardı etmemek gerekir.

Buhara okulundan çıkan ustaların yaptıkları minyatürler, XV. yüzyılda Herat'ta üretilen eserlerde görülen, bireysel nitelikli bazı figürlerin de yapıldığı, kompozisyonu sade ve açık olan, parlak ve canlı boyalı stilistik tarz ve teknikle yapılmışlardır. Bu atölye-mektebin açılışı, büyük bir ihtimalle bazı Heratlı sanatçıların Buhara'ya göç etmesi ile bağlantılıdır. Ancak Buhara'da daha önceleri çok yetenekli usta ve ressamlar da bulunmaktaydı. Örnek olarak bunlardan biri de ünlü usta Cihangir olup tanınmış usta Bihzad da bunun yanında yetişmişti.148

1.6.7. Türkistan'da Yenileşme İhtiyacı ve Ceditçilik

Türkistan'da XIX. yüzyıl sonunda başlayan Ceditçilik hareketi uzun zaman devam eden kültür meselelerindeki münakaşalar ve fikir alışverişinin bir sonucu idi. Ceditçilik hareketi Avrupa medeniyetini öğrenmek ve onu milli kültüre hizmet ettirmenin bir ifadesi olarak görülebilir. Türkistan'daki Ceditçilik hareketi XIX. yüzyıl sonunda yalnızca kültür ve teknik alanlarda hamle yapılmasını değil milli ve manevi değerlere sahip çıkılmasını da hedefleyen bir harekettir.149

Ceditçiler özellikle XX. yüzyılın başında Türkistan'ın çeşitli yerlerinde ve özellikle Buhara ve Hive'de etkili olmaya başladılar. Türkistan'ın uzun zamandır yaşadığı kültürel ve sosyal gerilemeyi durdurmak ve halkı yeni bir yöne doğru sevketmek için Ceditçiler birçok önemli yeniliği halkın anlayabileceği şekle getirmek istediler. Özellikle eğitim alanına önem verdiler. Ancak fikirlerini yaymak maksadıyla edebiyat, basın-yayın ve tiyatrodan yararlandılar. Bunun yanında toplumsal geriliklerin görüldüğü hemen her alanda da fikirlerini ortaya koydular.150

Türkistan'da ceditçilik hareketinin öncüleri Münevver Karî, Mahmud Hoca Behbudî, Ahmed Baytursun, Mir Yakup Dulat, Mağcan Cumabay, Çolpan, Behrambek Devletşah, Hacı Muin Şükrullah, Aşur Ali Zahir, Alihan Bokeyhanoğlu, İşan Hoca Han, Şihâbeddin Mercânî, Rızaeddin Fahreddinoğlu vb. gibi isimlerdi. Bu öncüler Türkistan'ın eğitim, edebiyat ve siyasî hayatında önemli roller oynadılar. Bunlar Ahmed Danış'ın başlattığı yenilik hareketlerini yaydılar.151

Ahmed Danış, Buhara elçisiyle birlikte Rusya'ya gönderilmiş ve Rusya'daki eğitim sistemini incelemiştir. Rusya'daki eğitim sisteminin modern esaslara dayandığını gören Ahmed Danış bu okulların Buhara'da açılmasını da istemişti. Buharanın önde gelen aileleri Ruslarla uyum içinde olmaları gerektiğini düşünerek çocuklarını Rus okullarına göndermeye başladılar. Buralarda okuyanlar XIX. yüzyıl Avrupasında etkili olan düşünceleri tanıdılar ve bir süre sonra bu insanlar Rusların beklediklerinden farklı bir şekilde Rus işgaline karşı tavır aldılar. 152

Ceditçilere göre Türkistan'ın gerilikten ve esaretten kurtulmasının yolu taassubu, cehaleti yok etmek ve halkı yeni usûl okullarda okutarak modernleşme sürecine sokmaktır.

İlk aşamada her tarafta eğitim yöntemlerinde yenilik yapılmaya çalışıldı. Çağdaş hayatî ihtiyaçlara cevap verebilecek aydın kadroya sahip olabilmek için eğitim kurumlarını ve eğitim ilkelerini buna hizmet edecek biçimde yeniden organize etmek ve bu amaç çerçevesinde neşriyatta bulunmak Ceditçilik hareketinin başarmaya çalıştığı ilk işlerin başında gelmekteydi.

Ceditçilerin istekleri açık olduğu halde Buhara Emiri bu harekete rıza göstermiyordu. Emirin yönetimini dayandırdığı iki zümre de Ceditçiliğe karşı idi. Bunlar ulema ile Rus işgalcilerdi. Ceditçiler ise bu iki kuvvete karşı koyarak, faaliyetlerini yürüttüler ve Buhara Emiri'ne muhalefet etmeye başladılar.

Taşkent'te Ceditçiler çeşitli mecmualar yayınlamaya başladılar. Bunlar: Hurşit, Şöhret, Sadâ-yı Türkistan v.b idi. Taşkent'teki Tatarlar da Özbekler arasında liberal fikirleri yayan Terakki gazetesini yayınlıyorlardı. Semerkand'da Behbudî ve arkadaşları Semerkand ve Ayna'yı çıkarıyorlardı.

Buhara aydınları Kırım Türklerinden olan İsmail Gaspıralı'nın fikirlerinden etkilenmişlerdi. Gaspıralı eğitim sisteminin Avrupa metodunda modernleştirilmesini, ortak bir gazete dili kullanılmasını, kadınlara geniş haklar verilmesini, yeni metot denilen okulların açılmasını ve skolastik medrese zihniyetinin yıkılmasını ve de okuma yazma öğrenmeyi hızlandırmak için, Arap alfabesinde değişik yapılmasını teklif etmiş ve bu fikirler Türkistan'da temsilcilerini de bulmuştu.153 Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı'ndaki Ceditçiler Osmanlı Devleti'ndeki Jön Türk hareketinin tesiri altında da kalmışlardı.

Yazar ve siyaset adamı Mahmud Hoca Behbudî Buhara'da Türkistan'ın başka kısımlarında olduğu gibi, eski medrese sistemi ve skolastik düşünüş tarzı karşısında yeni usul okullar ve sosyal hayatta reform üzerinde fikirler yürütmeye başlamıştı. Ayrıca Buhara Hanlığının idare sistemini de eleştiriyor ve o da Ahmet Danış gibi hükümdarların devlet idaresinde reform yapmaları gerektiğini bildirmekteydi.

1908'de bütün Türkistan Genel Valilği'nde 92 Cedit Mektebi bulunuyordu. Bunların otuzbeşi Taşkent, Semerkand, Hokand ve Endican şehirlerindeydi. 1912'de Taşkent'te oniki okul bulunmaktaydı.

Ceditçilik hareketi ile ilgili faaliyetler Sovyet sistemi gelinceye kadar Ceditçi önderlerin inisiyatifinde devam etmiş, 1939'a kadar da rejimin müsaade ettiği bir biçimde varlığını sürdürmüştür. Ceditçi önderlerin bir kısmı 1937-1939 yılları arasında Sovyet rejimi tarafından ortadan kaldırılmıştır.154

2. Doğu Türkistan Hanlıkları

2.1. Saidiye Hanlığı (Yarkend Hanlığı)

Timurlu mirzalarından ve daha sonra Babürlü Devleti'nin kurucusu olan Babür'ün dayısı Ahmed Alaçı'nın oğlu Said Han (1484-1533), bir süre Babür ile birlikte mücadele ettikten sonra ondan ayrılarak, 4700 kişilik kuvvet ile Kaşgar üzerine yürümüş ve bu bölgeyi ele geçirmek için gayret göstermişti. Said Han'ın Kaşgar'ı almak için uğraştığı bu devrede Kaşgar'ın hakimi Duglat beylerinden Ebu Bekir'di. O, 1478 yılında Said Han'ın dedesi Yunus Han'ı Yarkend civarında yenerek, Kaşgar'ı ele geçirmesinden sonra 1514 yılına kadar, hakimiyetini devam ettirmişti. Zalimliği ile meşhur olan bu şahıstan halk rahatsız olduğu için Said Han önemli ölçüde destek bulmuş, Kaşgar, Yarkend, Hoten şehirlerini ele geçirerek 1514'de Saidîye Hanlığı'nı kurmuştur.155

Bu mücadele sırasında başında Muhammed isimli bir sultanın bulunduğu Kırgızlardan yardım alan Said Han, kısa bir süre sonra kendisine tam olarak itaat etmeyeceklerini anladığı Kırgızlara karşı harekete geçme gereği duymuştur. 1517 Yılının sonbaharında Barskan nehrinin Issık Köl'e döküldüğü yerde Sultan Said Han Kırgızları yenilgiye uğratmıştır. Muhammed Sultan'ı ele geçirip Kaşgar'a götürdüğü halde Kırgızların itaati tam olarak sağlanamamıştır. Said Han hem hanlığı güçlendirmek ve hem de halkın durumunu iyileştirmek için bazı teşebbüslerde bulunur ve reformlar gerçekleştirir. Kendisi yönetimi kardeşi Mansur ile paylaştı (1503-1545). Mansur Han inançlı bir Müslümandı. Enerjisini Budizmin hüküm sürdüğü Moğol ve Çin topraklarına Hami ve Tunhuang gibi vahalara cihat yapmaya harcadı. Bunun yanında İslâmiyete yeterince yakın olmadığına inandığı Kırgızları daha fazla İslâm dinine yakınlaştırmaya gayret etti. Kırgızlar büyük kitleler halinde XVI. yüzyıl içinde İslâmiyete girmişlerdir.

Kaynaklara göre, ünlü mutasavvıf Hoca İshak (ölm. 1599) Kırgız ve Kalmuk bölgelerine giderek burada İslâmiyet'in yayılması için büyük gayret göstermiştir. Kırgızlar Doğu Türkistan ile sadece siyasî ve askerî münasebetlerde bulunmakla kalmıyorlar, bu ülkenin pazarlarında da at ve koyun ticareti yapıyorlardı. Diğer taraftan da Doğu Türkistan tacirleri Kırgızların göç mıntıkalarına giderek bazı malları buraya ulaştırıyorlardı.156

Sultan Said Han Duglat emiri ve tarihçi olan Mirza Muhammed Haydar Duglat'tan yardım almıştı. Sonraları Haydar Duglat onun oğlu Abd'ür-Raşid'e de yardımcı oldu. Ancak ikisi arasındaki ortaya çıkan sürtüşme, Haydar Mirza'nın 1541'de Hindistan'a Babürlü Devleti'ne gitmesi ile sonuçlandı. Said Han Kaşgar'da Güney Tarım Havzasını; Mansur da Kumul'da Yedisu ve Turfan Vahasını idare etti. 157 Said Han, Tibet Buddistlerine karşı çıktığı cihat seferinde 1533 tarihinde 48 yaşında ölmüştür.

Hanlık ilkönce Kaşgar'ı, sonradan Yarkend'i başkent edinir. Başkentinin adı ile "Yarkend Hanlığı" veya kurucusunun adı ile "Saidiye Hanlığı" olarak bilinmektedir.158

23 Temmuz 1533'de tahta geçen Abd'ür-Raşid Türkistan'ın siyasî birliğini koruyamadı. Abd'ür-Raşid, Isık Köl çevresindeki ve Tienşan bölgesi ile Aşağı İli sahasındaki olaylar ile meşgul oldu. Bu çerçevede özellikle 1537 yılında Abd'ür-Raşid Han büyük bir muharebede Kırgız ve Kazakları yenilgiye uğratmış ise de daha sonra yenilmişti. 1544 yılında Abd'ür-Raşid Han Issık Köl kıyılarında Kırgızları tekrar mağlup etmiştir. Ancak buna rağmen Abd'ür-Raşid Han Kırgızlar üzerinde tam bir hakimiyet elde etmeğe muvaffak olamamıştır. Tam aksine askeri harekât Dogu Türkistan'a doğru kaymıştır. 1558'de Orta Asya'da bulunan İngiliz seyyah Jenkinson, Taşkenle ile savaşan halka Kazaklar, Kaşgarla savaşan halka ise Kırgızlar denir demektedir.159

Bu sırada Kazak Hanlığı ile problemler yaşandı. Mansur Han'ın halefi olan Şah Han, kardeşi Muhammed'in doğudaki seferleri ile meşgul olmaktaydı. Kazak hanı Hak Nazar Han'ın kendisine karşı giriştiği seferlere başarı ile karşı koyamadı. Bu sefer esnasında oğlu Abdüllatif Kazaklar tarafından öldürülmüştü. Bu devreden sonra işbaşına geçenler de iktidarlarını güçlendirmeye muvaffak olamadılar. Abd'ür-Raşid daha tahtının ilk yıllarında Duglat ailesi ile çatışmış, bu ailenin önde gelen adamlarından biri olan tarihçi Haydar Mirza'nın amcası olan Seyid Muhammed Mirza'yı idam ettirmişti. Abd'ür-Raşid'i Mirza Muhammed Haydar, güvenilmez ve etrafının etkisine çok açık bir kimse olarak değerlendirmektedir.160

Abd'ür-Raşid Han'ın yerine Kaşgarya hanı olarak oğullarından Abdülkerim geçmiş olup Ahmed Râzî eserini yazdığı 1593'te o hâlâ tahtta bulunuyordu.161 Buhara Özbek hanları soyundan gelen bazı şeyhzadelerin bu devrede Kaşgarya'ya kaçtıkları ve bu durumun Buhara Özbek Hanlığı tarafından da hoş karşılanmadığı anlaşılmaktadır.

Hanlar Kazakların ve Kalmukların başkaldırdıkları Kuzey Moğolistan'ın kontrolünü de kaybettiler. Öyle ki bu olayların sonunda sadece Kaşgarya bölgesine hakim duruma geldiler. Yönetimleri şehir merkezleri olan üç parçaya ayrılma eğilimi gösterdiler. Bunlar Aksu, Kaşgar ve Yarkend ile Turfan'dı. Kaşgar bir çok nedenden dolayı özellikleri olan bir şehirdi. Bu ipek yolu üzerinde eski bir kesişme noktasıydı. Bunun yanında o Mâverâünnehir'e bir köprü olduğu gibi, bölgesel hükümdarlıkların başşehri ve politik bir anlam taşıyan eski bir şehirdi.162

2.2. Hocalar Devri

XIV. yüzyıldan itibaren kendilerini doğrudan doğruya Hz. Muhammed'in halifesi olduğunu kabul eden hocalar veya seyyidler siyasî mücadelelere katılmak için istekliydiler. Said Han'ın devleti kurmasından sonra Maveraünnehir'den Kaşgar ve Yarkend bölgesine de din adamları gelmekteydi. Bunlar öncelikle Said Han'ı etkilemişler ve Said Han iktidarından vazgeçip derviş olmayı düşünecek kadar tasavvuf ile kendini ilişkilendirdiği görülmektedir.163

Abd'ür-Raşid'in sarayında hükümdarın ve halkın güvenini kazanmış olan Mahdum-ı Âzam bulunmuştu. Mahdum-ı Âzam (Ahmed Hoca Kasanî) bu bölgede hem hükümdarlar ve hem de halk üzerinde büyük etkiye sahip oldu. Oğulları Kaşgarya'da iki hanedan oluşturdular. Hoca İshak'ın oğulları ile Hoca Kalan'ın oğulları arasındaki çekişmeyi Hoca İshak taraftarları kazanınca bu aile başşehir olan Yarkend'i terkederek Kaşgar'a giderler ve bu ailenin önemli şahıslarından biri olan Hoca Hidayetullah (Appak Hoca) kendi çevresinde seçkinleşir. Giydikleri kıyafete bağlı olarak iki taraf Aktağlık ve Karatağlık olarak ikiye ayrılan hocalardan Appak Hoca Aktağlıları temsil etmekteydi. Yarkend hükümdarı İsmail şahsî otoritesini zedelemeye kalktığı için Appak Hoca'yı bölgeden kovmuş, o da bunun üzerine siyasî ve askerî destek aramıştır. Bu desteği Kalmukları parlak dönemlerine götürmeye çalışan onların hanı Galdan da bulacaktır. Appak Hoca Tibet'te Dalay Lama'nın yanına gitmiş ve onun da tasvibi ile Galdan Kaşgarya'yı işgal ederek, İsmail Han'ı esir almış ve İli üzerindeki Kulca'ya sürmüştür (1678-1680). Bu hadise ile Saidiye Hanlığı topraklarında 77 yıl sürecek Hocalar Dönemi başlar. Bu devir içinde Hocalar her yıl Kalmuklar 100 bin madeni para vergi verirler. Bir madeni para 35 gram gümüşe eşit olup, toplam yıllık vergi miktarı 3,5 ton gümüşe eşittir. Bu vergi Altışehir'deki her ailenin gelirinin %55'i ile karşılanmaktadır.

Galdan, Appak Hoca ve oğlunu Kaşgar ile Yarkend'e vali olarak atamıştır. Böylece bütün Kaşgarya, Kalmuk hanlarının valisi olarak görevlendirmekten hiç de utanç duymayan Hocaların valiliğine tanık olmuştur.164

Appak Hoca'nın ilk icraatı Karatağlık hocalarını öldürterek, muhaliflerin önünü kesmek olmuştur. Karatağlık hocalardan ikisi; Şuayip ve Danyal Keşmir'e kaçmak zorunda kalmışlardı. Appak Hoca Kalmukların gölgesinde iktidarını devam ettirmesinden dolayı halk nazarında oldukça kötü durumda bulunuyordu. Bunun üzerine kukla bir hükümdar temin etmenin gerekli olduğuna inanarak, Turfan'da bulunan İsmail'in küçük kardeşi Mehmed Emin Han'ı getirterek başa geçirdi.165

Mehmed Emin biraz da Appak Hoca'nın teşvikiyle Kalmuklara karşı tavır almış, yaptığı harekât sonucunda birçok Kalmuk öldürülmüş, bir kısmı da esir edilmişti.166 Ancak Kalmukların yeni bir seferine karşı koyamayacağını anlayarak Keşmir'e kaçmış ise de yakınlarından birisinin düzenlediği bir suikast sonucu öldürülmüştür. Muhammed Emin'den sonra Appak Hoca yine Kalmuklara dayanarak iktidarını devam ettirmiştir. Appak Hoca bir han olarak tanınabilmek için İsmail Han'ın kız kardeşi ile evlenmiştir. Bu kadın Hanım Padişah olarak tanınmaktadır. Hanım Padişah çevirdiği entrikalar sayesinde kendi oğlu Mehdi Hoca'yı tahta oturtur. Ancak kısa bir süre sonra o da öldürülür.167

Bu sırada Doğu Türkistan'da aktif durumda olan beylerin güçleri oldukça zayıftır. Çin'in bölgeye karşı harekâtı üzerine Kalmuklar (Cungarlar) da Doğu Türkistan üzerindeki denetimlerini sürdüremez konuma gelmişlerdi. Çin daha sonra Kalmuklara (Cungar) karşı başarılı bir mücadeleden sonra Doğu Türkistan'a da müdahale edecektir.

2.3. Çin İstilası ve Doğu Türkistan'da Mançu Yönetimi

Kalmuk Krallığı'na karşı Çin'in harekâtta bulunması ile Çin Doğu Türkistan ile yüz yüze geldi. 1755'de Çin ordusu Kalmuk (Cungar) Krallığının karargâhını ele geçirmek için İli Vadisi'ne ilerlemeye başladı. Çin Doğu Türkistan'da vasal bir yönetim kurdurmak istiyordu. Bunun için hocalardan iki kardeşin bölgede faaliyet görmelerini desteklemişti. Ancak bu hocalar bağımsızlık yolunda yürümek isteyince, Çin 1760 yılından itibaren Doğu Türkistan'ı işgal ederek, burada kendine bağlı bir yönetim oluşturdu. 1760'dan itibaren İç Asya'nın önemli bir bölümü, Doğu Türkistan ve Tibet Çin egemenliğine girdiler.168 Bölgeye yeni memurlar atadılar. Atananlar, askerî vali ve meclis üyelerinin gözetimi altında sivil bir idare oluşturdular. Bey, XVII ve XVIII. yüzyıllarda efendi-reis statüsünü ifade etmek için kullanılırdı. En yüksek görevli hakim bey idi. Hakim beyler Kaşgarya'nın otuz beş şehir ve kasabasına atanmıştı. Onlar arasında eşik ağa bey, hakim beyin yanında ve ona en yakın yardımcı olarak bulunuyordu. Çin egemenliğinden önce de görülen bazı memurluklar bu devrede de fonksiyonlarını devam ettiriyorlardı. Bunlara örnek olarak hazineci, mültezim ve köy ağasını göstermek mümkündür. Bunun yanında Çin egemenliğinden önce erbab, daruga, karavul, nakip ve muhtesip gibi görevliler de bulunmaktaydı.169

Doğu Türkistan'da Çin egemenliğine karşı ayaklanmalar ortaya çıktı. Hocalardan Cihangir Kaşgar'ı ele geçirdi ise de, bu faaliyet Çinliler tarafından önlendi.170

2.4. Kaşgar Hanlığı (Yakup Bey Devleti)

Yakup Bey 1820 yılı civarında Taşkent yakınlarında Pişkent'te doğmuştur. Onun babası ve büyükbabası kadılık görevinde bulunmuşlardı. Hokand'da Ak Mescit'te faaliyetlerde bulundu. 1853 ile 1863 yılları arasında Ruslarla mücadeleleri oldu. Çin kuvvetleri ile mücadele etmekte güçlük çeken kimseler bu sıralarda Hokand'a başvurmaktaydı. Bunlardan biri olan Kırgız Sıdık Bey, bu faaliyet esnasında Hokand Hanlığı'ndan yardım talep etmiş, oradan da kendisine yardımcı olarak Cihangir Hoca'nın oğlu Büzrük Han ile Yakup Kuşbegi gönderilmiştir. Yakup Bey'in kişiliği, liderlik vasıfları ve diplomasideki ustalığı onu çarçabuk diğer Türk liderlerinden daha elverişli bir konuma getirmiş, Yakup Bey, bu özelliklerini kullanarak diğer harekât liderlerini bertaraf etmiş, bunun yanında 1867'de Kuça, 1869'da Korla ve 1871'de Turfan'ı zaptetmişti. Yakup Bey başlangıçta şu hedefleri gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Mançu askerlerini etkisizleştirmek, Buzurg Han'la olan ilişkilerini netleştirmek ve Müslümanların gücünü birleştirmek.171

Aksu Kaşgar Hanlığı'nın başşehri olmuştur. Bu devletin kurulması İngiltere'nin dikkatini bu bölgeye çevirmesini sağlamıştır. Çünkü İngiltere Doğu Türkistan'ın doğal kaynaklarını işletmeyi düşünmekte, bunun yanında bu ülkeyi Afganistan örneğinde olduğu gibi, Rusya ve Çin'e karşı bir tampon devlet olarak kullanmayı düşünmektedir. Yakup Bey, İngilizlere elçiler göndererek ticarî ilişkiler kurma konusunda önemli adımlar atmıştır. İngilizler de hem durumu tespit etmek hem de siyasî ve iktisadî yönden hangi avantajları elde edebileceklerini görmek için bölgeye temsilciler göndermişlerdir. 1868'de gelen gayr-i resmî temsilci Robert Shaw kurulan devlet ve bölgedeki halkın durumu ile ilgili çok iyi izlenimlere sahip olmuştu. O, modern ve işleri iyi giden bir devletin mevcut olduğunu söylüyordu. Doğu Türkistan'da kurulmuş olan bu Kaşgar Devleti'ni inceleyen Forsyth Heyeti de Yakup Bey'den halkın memnun olduğunu, bu devlet ile ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini bildirmekteydi.

Yakup Bey, bunun yanında Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerine özel bir önem vermek istemektedir. Bununla ilgili olarak 1870 yılında İstanbul'a bir elçi göndermiş, ve bu elçi vasıtasıyla Osmanlı Devleti tâbiiyetine girmek istediğini belirtmiştir. İngiltere de bu yaklaşımı destekleyeceğini vaat etmiştir. İstanbul'a giden elçinin Kaşgar'a dönüşünden sonra, hutbe Sultan Abdülaziz adına okunmaya başlanmıştır.

Osmanlı Devleti 1875 yılında Kaşgar'a bazı askerî uzmanlar göndermiştir. Kaşgar Hanlığı çevresindeki diğer devletlerin ordularından daha disiplinli ve muntazam bir ordu meydana getirmeye muvaffak olmuştur. Ordunun mevcudu 40000 kişi civarındaydı.

Rusların ise Kaşgar Hanlığı'na karşı tavrı ise bu bölgeyi de Batı Türkistan'ı elde ettikleri gibi, baskı yoluyla kendi denetimlerine almak istemelerine dayanmaktadır. Yakup Han bu nedenle Ruslarla olan ilişkilerinde son derece ihtiyatlı bir politika izlemiştir. Ruslar özellikle ticarî antlaşma gerçekleştirerek bölgenin imkanlarından yararlanmak istemişlerdir. Bunun yanında da önce Kulca'yı zaptederek bölgenin zaptını gerçekleştirme konusunda adım atmaya çalışmışlardır. Nihayet iki taraf arasında 22 Haziran 1872 tarihinde serbest ticarete dayanan bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşma ile iki taraf karşılıklı olarak serbest ticaret yapabileceklerdi.Bu antlaşma ile Rusya Doğu Türkistan'ın bağımsızlığını da tanımış oluyordu.172

Yakup Bey, güçlü bir devlet haline getirmeye çalıştığı Kaşgar'ın bir süre sonra tehlikelerle karşılaştığını gördü. Bu sefer Çin başlarında General Tso'nun bulunduğu bir ordu ile kesin olarak harekete geçmek niyetindeydi. Yakup Han'ın başında bulunduğu devlet içinde de bazı şahıs ve gruplar, çıkarlarının zedelenmesi nedeniyle Yakup Bey'e muhalefet ettikleri gibi, bu muhalefetten sonuç alamadıkları hallerde Çin'e sığınmaktan da çekinmiyorlardı. Yakup Bey Çin ile savaştığı devrede Müslüman Çinlilerden (Döngenler) yardım alamadı. Bunun sebebi ise Müslüman Çinlilerin birleşik bir otoritenin yönetimi altında bulunmamalarıydı. Savaş sırasında da Özellikle Hotenlileri ikna edemedi. Bunlar Batı Türkistan ile ticaret yapmayı kendi çıkarlarına daha uygun bir hareket olarak değerlendirdiler.

Yakup Bey'in karşısında ise önemli kuvvetlere sahip Çinli General Tso Tsung T'ang bulunmaktaydı. Tso Doğu Türkistan'da Çin otoritesini mutlaka yeniden ihya etmek gayretindeydi. Bunun için de kendi ordusunun gücü yanında Yakup Bey'e karşı hareket edecek mahallî güçlere de güvenmekteydi.

Tso önce 1868-1872 yılları arasında Şansi'den Kansu bölgesine kadar olan kesimde Çin yönetiminin denetimini tekrar sağlamak için gayret gösterdi. Bunda da önemli ölçüde başarılı oldu. Onun stratejisi Çin idaresi altında bulunan Müslüman nüfusu ikna etmekti. O, Müslüman halktan kendilerine karşı mücadele edenlere karşı hem cezalandırma, hem de onları kazanma yoluna gitmekteydi.

Pekin'deki otoriteler onu bütün çalışmalarında desteklediler. Tso, Tarım Havzası'na doğru ilerledikçe yiyecek sıkıntısıyla karşılaşmaya başladı. Ancak Ruslar onlara yiyecek satarak onların bu güçlüğünü aşmada yardımcı oldular.1876 yılında Urumçi Çinliler tarafından ele geçirildi. Çinliler harekâtı sürdürerek, 1877'de Tarım Havzası'nda bazı faaliyetler gerçekleştirdiler. Mayısın ortasında Turfan Çinlilerin eline geçti. Bölgelere gönderilen kumandanlar da iyi savunma yapamıyorlardı. Bu da Çinlilerin işini büyük ölçüde kolaylaştırıyordu. Ayrıca Çinliler halk arasında propogandalar da yaparak Yakup Bey'in gücünü büyük ölçüde azaltmaya da çalışıyorlardı.

Çinliler karşısında başarısızlığa uğrayan Yakup Han kuvvetlerinin durumu savaşın ortasında Yakup Han'ın ani ölümü ile tamamen kötüye dönmüş ve Yakup Han'ın ölümünden sonra Doğu Türkistan'ın üç şehrinde ayrı hakimiyet alanları tesis eden beyler bu şekilde Çin istilasının kolaylaşmasına zemin hazırlamışlardır.173 Yakup Han'ın mezarı Afak Hoca'nın mezarı yanında bulunmakta ve gösterişsiz bir mezardır. Doğu Türkistan Türklerinin ziyaret yerleri arasında gösterilmektedir.174 Tso'nun kuvvetleri 1877 Ekim ayında Aksu'yu, Aralık'ta da Kaşgar'ı aldılar. 1878 başlarında Çinliler bütün Doğu Türkistan'ı ele geçirdiler. Ortalama olarak Tso doğudan batıya 2500 kilometrelik bir alan içinde hareket etmişti.175 İngilizler duruma ilgisiz kaldılar ve bunun sonucunda Yakup Bey'in bağımsız Doğu Türkistan Devleti üzerine bina ettikleri İç Asya politikalarında da yenik düştüler.176

Tso'nun yaptığı bu harekât sonucunda Rusya da Çin ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı.1881 St. Petersburg Antlaşması ile Doğu Türkistan'daki sınırları tanımak durumunda kaldı. Tso'nun kuvvetleri daha sonra da Doğu Türkistan'da kaldılar ve kumandanları da yönetimde önemli görevler üstlendiler.

Kaşgar Hanlığı'nın durumu ve konumu ile Yakup Bey'in siyasî ve askerî faaliyetleri gözden geçirilince genel tablonun şu şekilde ortaya çıktığı da görülmektedir. Hans Braker'in bir yazısında da belirttiği üzere Yakup Bey'in bu çabası hiç e küçümsenecek bir faaliyet değildir. Bu faaliyetin içinde Osmanlı Devleti ile siyasî ilişkilerin kurulması olayı bulunduğu gibi, Rusya ve İngiltere ile antlaşmalar yapılması gibi önemli başarılar da bulunmaktadır.177

Bunun yanında Yakup Bey milletlerarası ilişkilerde kendisini kabul ettirmeyi de bilmişti. Devletinin devam etmemesi kendisinin ani ölümü ve devlet organlarının tam anlamıyla kökleşmemesi ile bağlantılıdır. Bunun yanında ülkesindeki eski bölünme hastalıkları Çin gibi bir düşmana rağmen devam etmiş olması da Kaşgar Hanlığı'nın talihsizliği olarak kabul edilmektedir. Yine de bağımsız bir Türkistan düşüncesi Yakup Bey'den intikal eden bir mirastır.178 Bu ideal kendilerine baskı yapan devlet ve güçlere karşı Doğu Türkistan Türklerinin direnme gücünü arttıran önemli bir faktör olarak görülmelidir.

3. Kazaklar ve Kazak Hanlığı

Avrasya kıtasının ortasında yer alan Kazakistan Cumhuriyeti dünyanın en geniş dokuzuncu ülkesidir. Coğrafi olarak Kazakistan geniş bozkır alanları, güney ve güneydoğuda çöller ve büyük dağ sıraları ile ayrılmıştır. Toprak ve manzara bölgelere göre farklılık arz eder. Kara iklimine sahip olan bu ülkede yağış oranı azdır. Kuzey Kazakistan geniş topraklara, büyük göllere ve akarsulara sahiptir. Bu yönüyle de iyi bir su kaynağıdır. Güney bölgesi ise bunun tersine su sıkıntısı çeker. Seyhun, Ural, Çu, İrtiş, Sarısu ve İli gibi akarsular vadilere su sağlar. Kuzey ve Kuzeydoğuda Kazakistan sınırında Hazar ve Aral'ın kıyıları bulunur. Diğer iyi bilinen gölleri Zeysan ve Balkaş'dır.

Kazak Türkleri'nin yaşadığı toprakların sınırları, batıda Hazar denizinden, doğuda Çin sınırına kadar uzanmaktadır. Kazaklar, Türk dilinin bir şivesini konuşmaktadır. Onların bir kısmı çok uzun olmayan bir süreden bu yana eski göçer yaşayış şekillerini değiştirerek yerleşik hayata geçmişlerdir. Kazaklar'ın büyük çoğunluğunun şimdiki Kazakistan topraklarında yaşamalarına rağmen, bu topraklar dışında da Kazaklar bulunmaktadır. Bunlar, Kazakistan'a komşu olan Moğolistan'ın dış bölgelerinde ve Doğu Türkistan'da hayatlarını sürdürmektedirler. Başlangıçta Türk kavimleri arasında nüfus bakımından sayıları hayli yüksek olmasına karşılık, daha sonraları sayılarında azalma görülmüştür. 1926 yılında dört milyon nüfusa sahip oldukları halde, bu sayı 1959'da 3,6 milyona gerilemiştir. Rusların Kazakları daha iyi kontrol edebilmek için, göçerliği onlara yasaklayarak, sabit köylerde oturmaya zorlaması üzerine de eski göçer-hayvancı yapı ve karakterlerinden bir ölçüde uzaklaşmışlardır.

Asya ile Avrupa arasındaki bozkırlarda bulunan Kazakistan, asırlardan beri çeşitli kavim ve kabileler için bir geçit alanı görevi yapmıştır. Bazı Türk ve Moğol topluluklarının bu bölgede geçici olarak bulunduklarını gördüğümüz gibi, Kazakistan toprağını yurt olarak tutan geniş ölçüde bir Türk nüfusu da mevcuttu. Nogay ve Özbek gibi Türk topluluklarından bazıları da bir süre bu bölgeyi yurt olarak edinmiş oldukları halde, daha sonraları çeşitli sebeplerle buradan göç etmişlerdir. 179 Tarihî çerçeve ve bölgedeki iskânın göz önünde tutulması durumunda etnik olarak Kazakistan'ın yoğun bir Türk yerleşmesine sahne olduğu gözlenmektedir.

Kazak Türklerinin tarihleri ile ilgili konuya başlamadan önce, bu Türk topluluğuna ad olan "Kazak terimi" hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır. Kazak kelimesinin yaygın anlamı: hür, serbest, mert, derbeder, başıboş, cengaver olarak gösterilebilir. Kelimenin "Kazaklık" şeklinde kullanılışına gelince: Siyasî ve askerî görevleri yürüten idarecilerin veya hanların bulundukları yeri şu veya bu sebeple terk ederek, eski mevkiini veya durumunu tekrar elde edinceye kadar geçirdiği zamanı ve içinde bulunduğu durumu, bu devre zarfında ortaya koyduğu mücadeleleri ifade etmek için kazaklık terimi kullanılmaktadır. Kazaklık eden kimse, bir şehir veya ülke eline geçirdikten ya da başka bir meşru hükümdara veya beye katılarak, kendini meşrulaştırdıktan sonra kazaklıktan çıkmış oluyordu. Tarihi belgelerin de tanıklık ettiği üzere bu kelime diğer kavimlerden Türklere geçmiş bir kelime olmayıp Türk kavimlerinin içinden çıkmış ve Türkler tarafından kullanılmıştır. 180

3.1. Kazakların Ortaya Çıkışı

Kazakların ortaya çıkışı hakkında kesin bilgilere ulaşılamamasının sebebi çağdaş kaynakların azlığıdır. Bilindiği kadarıyla hemen hemen hiçbir Avrupalı bölgeye gitmemiştir. Doğulu tarihçiler de göçer bozkır nüfusun hayatından daha fazla yerleşik ve mümbit bölgelerde meydana gelen olaylarla ilgilenmişlerdir. Göçerler ise arkalarında bölük pörçük çoğu efsanevî, sözlü materyaller bırakmışlardır. Kazak tarih yazıcılığının geç bir dönemde başlaması sebebiyle, onlara ait bilgileri, çağdaşları ve devamlı şekilde mücadele ettikleri Özbek tarihçilerinin eserlerinden ve çatışmaları dolayısıyla da ilişki içinde oldukları kavimlerin tarihçilerine yansıyan bilgilerden öğrenmekteyiz.181

Kazak boyunun ortaya çıkışı meselesi üzerinde çeşitli tartışmalar yapılmıştır. 1456-1457 yıllarında Kalmuklar karşısında Ebu'l Hayr Han'ın yenilgisinin Özbeklerden bir grubun ayrılmasına neden olduğu gerçeği bulunmaktadır. Ancak bunun yanında Barak Han soyundan olan kişilerin Ebu'l Hayr Han'dan baskı görmüş olmaları ve bunların da Ebu'l Hayr Han'dan ayrılmaları da bir başka gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.182 Göçün 1460'lara doğru yapıldığı düşünülmektedir. 1468'de Ebu'l Hayr Han'ın ölümünden sonra dağılan Özbeklerin bir bölümü de kendilerinden farklı olmayan Kazaklara katıldılar. Bunların sayısı 200000 civarındaydı. Kazak reislerinin göç ederken düşünceleri Özbek tahtını yeniden ele geçirmekti. Ancak Deşt-i Kıpçak'taki gelişmeler onların bu isteklerinin yerine gelmesine fırsat vermeyecek, Kazaklar başka bir oluşum çerçevesinde hayatlarını devam ettireceklerdi.

3.2. Onbeş ve Onaltıncı Yüzyılda Kazak Hanlığı'nda Siyasî ve Askerî Durum

1480 yılı civarında Burunduk Han Kazakların başına geçti. Burunduk Han Giray Han'ın oğlu idi. O, önce Kazakistan'ın doğu taraflarını ele geçirerek sınırlarını genişletmiş, hükümdarlığı boyunca da Şibanîlerle kavgalarını sürdürmüştür. Burunduk Han ile Şibanî Han arasında toprak meselesi yüzünden çeşitli mücadeleler oldu. Bu devrede mücadele genellikle Deşt-i Kıpçak arazisinin hakimiyeti üzerinde yoğunlaştı.183 Muharebeler özellikle 1480-1490 devresinde iyiden iyiye alevlendi. XV. Yüzyılın sonunda Deşt-i Kıpçak bölgesinde hakimiyet kurmaya çalışan üç önemli kuvvet bulunuyordu. Bunlardan birincisi Kazaklar, İkincisi Muhammed Şibanî Han idaresinde toparlanmaya çalışan Özbekler, Mangıt ya da Nogay olarak isimlendirdiğimiz diğer bir Türk topluluğu. Özbekler ile Kazaklar arasında Deşt-i Kıpçak hakimiyeti ile ilgili mücadele XVI. yüzyılın başında Muhammed Şibanî Han idaresindeki Özbeklerin Maveraünnehir'e göçü ile Kazakların lehine sonuçlanmıştır. Ancak Özbekler ile Kazaklar'ın farklı coğrafi bölgelerde bulunmaları onlar arasındaki mücadelenin sona ermesi demek değildi. Kazaklar daha sonraki devrelerde de sık sık Maveraünnehir arazisine baskınlarda bulundular. Buna karşılık Özbekler de Kazaklara karşı çeşitli seferler gerçekleştirdiler. Kazaklar 1508'de Ahmed Sultan isimli bir kazak sultanının yönetimde Maveraünnehir'e karşı akın yaparak Semerkand ve Buhara civarındaki kasabaları yağma etmişlerdi. Kazak akınlarını durdurmak için Muhammed Şibanî Han da harekete geçmiş, 1509 yılında çok önemli bir sefer gerçekleştirmişti. Bu harekâtın tafsilatını Özbeklerin hizmetinde bulunan bir tarihçinin yazdıkları sayesinde öğrenebiliyoruz. Fazlullah b. Ruzbihan Mihmanname-i Buhara isimli eserinde bu savaşı ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Sert iklim şartlarına rağmen Özbekler Kazaklara karşı başarıyla sona eren bir mücadele gerçekleştirirler. 184 Burunduk Han'ın uzun bir iktidar dönemi olmasına rağmen, yönetiminin son yıllarında olaylara etkili bir şekilde müdahale edemediği görülmektedir. Bu sırada Burunduk Han'ın yanında, ondan daha etkili olan bir başka kişi daha bulunmaktadır ki, bu Kasım Han'dır.

Kazaklar hakkında önemli bilgiler veren Mihmannâme-i Buhara'da Burunduk Han'ın sadece Kazak hanlarının o sırada en kıdemlisi olduğu belirtilmekte ve buna karşılık Kasım Han'ın onun derecesinde ünlü savaş kahramanı olduğu da ifade edilmektedir.185 Ancak ismen han ünvanını taşıyan Burunduk'un 1511 sonbaharında bu ünvanı da elinden alınmış ve Burunduk Han, kızının yanına Semerkant'a sürgün edilmiş ve Özbek topraklarında ölmüştü. Böylece hanlığın yönetimi Girayoğullarından, Canibekoğullarına geçmiş oldu.

Kazakların yükseliş dönemini Kasım Han ile sınırlandırmak mümkündür. Burunduk Han'ın tahttan çekilmesinden sonra Kasım Han idareyi ele alarak, Kazak Hanlığı'nı güçlendirmenin yollarını aramaya başladı. Bir yandan iç karışıklıkları önlemeye çalışırken, diğer yandan da kuvvetlerini arttırma konusunda büyük ölçüde gayret gösterdi. Kasım Han, tahtta kaldığı sürece bütün Deşt-i Kıpçak'a tam anlamıyla hakim olmuş ve ordusu da bir milyon kişiyi bulmuştu. Kasım Han zamanında da Özbekler ile Kazaklar arasında Seyhun boylarındaki birkaç şehre hakim olmak için mücadeleler devam etti. Barthold, Kasım Han'ın kışlık merkezinin Karatal olduğunu söylemektedir. 186 Kasım Han'ın kuvvetini muhafaza ettiği devirlerde Deşt-i Kıpçak'ta üçüncü bir güç durumundaki Nogayların da içinde bulundukları karışıklıklar dolayısıyla Kasım Han'a karşı çıkamadıkları görülüyordu. Hatta Nogay mirzalarının aralarındaki çarpışmalar sebebiyle Nogaylardan bazı toplulukların Kazaklara katılmaya karar verdikleri de anlaşılmaktadır. Nogayların içinden ayrılan topluluklar arasında Kıpçaklar'ın sayısının fazla olduğu tespit edilmektedir. Bu da Kazakların bünyesindeki Kıpçak Türklerinin sayısının çokluğu ile açıklanabilir.

Kasım Han, askerlik kabiliyeti olan ve liderlik vasıflarına sahip bir devlet adamı idi. O, adaletli, kuvvetli eski Türk yasa ve töresine sadık bir handı. O, Kazak gelenek hukukundan istifade ederek, Kasım Han'ın Kaska Colı (Kasım Han'ın temiz yolu) diye bilinen yasayı da yürürlüğe koymuştur. Kazaklar, davalar hallolunurken "Kasım Han'dan kalmış kaşka (aydınlık) Yol budur" demekteydiler.187 Ancak bu yasanın şifahî olarak kalması ve yazıya geçirilememesi sebebiyle hakkında fazla bilgi sahibi değiliz.

Kasım Han'dan sonra yerine Mimaş geçmiş, onun 1522 yılında ölümünden sonra çıkan karışıklıkları takiben Tahir Han başa geçmişti.188 Olumsuz bir kişiliğe sahip olan Tahir Han zamanında Kazaklar büyük oranda toprak kaybına uğramışlardır. Sonunda O gördüğü tepkiler üzerine Kırgızlara sığınmıştır. Tahirden sonra yerine Buydaş geçmiş, ancak onun zamanında tek bir Kazak hanı yerine birçok han'ın bulunduğunu görmekteyiz. Kazakları bu dağınık ortamdan kurtararak onları birleştiren hanlar da bulunmaktadır. 1538 yılında tahta çıkan Hak Nazar Han, kabileleri derleyip toparlamış ve onları örfi kanunlar (zan) çerçevesinde bir sisteme sokmuştu. Hak Nazar Han zamanında önemli bir takım gelişmeler ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri de Rusların Volga sahasını işgal etme teşebbüsleri idi. Bu işgal gerçekten büyük karışıklıklara sebeb olmuş, Nogayların üzerindeki tesiri dolayısıyla paniğe kapılan bu topluluğun yurtlarını terketmelerine, bir kısmının batıya doğru hareketlenmesine, bir kısmının da Hive civarına gitmesine sebep olmuştur. İşte bunlardan boşalan yerleri Hak Nazar Han ele geçirmiştir. Hak Nazar Han'ın hatırası Kazak ordaları arasında muhafaza edildiği gibi, Başkırtlar arasında da bu hatıralar yaşatılmıştır. 189 Hak Nazar Han'dan sonra yerine Şıgay Han geçti. Şıgay Han zamanında Kazaklar kendilerini koruyabilecek güce sahiptiler. O, Yesi şehrini zaptederek gücünü gösterdi. Şıgay Han Özbeklerin iç mücadelelerinde II. Abdullah Han'ın tarafını tutarak bir takım kazançlar temin etmiş ve ayrıca güvenilirliği ile de bölgesinde kendisine saygın bir yer edinmişti. Şıgay Han 1582 tarihinde Buhara yakınlarında ölmüştür. Şıgay Han'dan sonra Kazakların başına Tevkel Han geçti.

O, 1581-1582 yıllarında kendi hassa birliği ile Özbek hanı II. Abdullah Han'ın maiyetine girmiş ve ondan 1582 Ağustos ayında Aferinkent vilayetini almıştır. II. Abdullah Han ile ilişkilerinin bozulması üzerine Deşt-i Kıpçak'a geri dönmüştür. Bu olaydan sonra da siyasi ve askeri faaliyetlerini sürdüren Tevkel Han 1598 yılında Özbeklere karşı düzenlediği sefer sırasında Buhara yakınlarında ölmüştür.

3.3.3. XVN-XVIII. Yüzyıllarda Kazaklar ve Ordaları

İncelediğimiz bu devrenin bir bölümünde Kazaklarda zayıf da olsa merkezi hanlık geleneği devam etti. Bu 1718 yılına kadar sürdü. Bu tarihten sonra meydana gelen siyasi gelişmeler yüzünden Kazaklar siyasi birliklerini devam ettiremediler. Tevkel Han'dan sonra yerine İşim Han geçti (1598­1640). O, Şıgay Han'ın oğludur. İşim bir yandan Özbeklerin içişlerine karışırken, bir yandan da Seyhun boyundaki şehirlerin kontrolünün Kazakların elinde tutulmasını sağlamaya çalıştı. Bunu gerçekleştirmeye çalışırken karşısına bazı engeller çıktı. Bu engellerin en önemlisi bazı boy beylerinin kendisine muhalefet etmesiydi. Bunların başında ise Tursun Sultan gelmekteydi. Bu iç mücadele devam ederken Kazaklar Özbeklerle de savaşmayı sürdürüyorlardı.

1613 Yılında Tursun Sultan hanlık iktidarını tamamen ele geçirdi. Tursun Han karargâhı Taşkent şehriydi. Onun zamanında Kazakların hakimiyeti Taşkent, Türkistan ve Endican civarlarına doğru yayılma göstermişti.190 Tursun Han burada Taşkent'te kendi adına para bastırdı.191 Tursun Han 1627 yılında İşim Han tarafından öldürülmüş ve Kazakların başına ikinci defa İşim, han olarak geçmiştir. 1628'de İşim Han'ın iktidarı kaybetmesinden sonra karışık bir dönem yaşanmış ve İşim'in oğlu Cihangir 1630-1638 yılları arasında Tursun Han'ın oğlu Baki Sultan ile iktidarı paylaşmış, 1638­1652 yılları arasında da tek başına Kazakların başında bulunmuştu. Cihangir Kalmuklarla uzun bir süre mücadele etmişti.192

1652 yılında öldürülmesinden sonra yerine Tevke geçmişti. Tevke'nin uzun süren hükümdarlık dönemi olmuş ve O ileri bir yaşta iken 1718'de ölmüştür.
Tevke Han'ın çok zeki olduğu, kendi halkından olduğu gibi çevresindeki topluluklardan da saygı gördüğü kaynaklarda belirtilmektedir. Basireti ve adaleti ile tanınmış olup O, beyler arasındaki anlaşmazlıklara son vermiş, Kazaklara barışı getiren insan olarak önem kazanmıştır. Tevke, aynı zamanda küçük boyları da birleştirerek Kazakların daha fazla bölünmelerinin önüne geçmiştir.193

Tevke Han bütün hayatını Kalmuklarla mücadele ederek geçirmişti. Kalmukların saldırılarını önlemiş olmasına rağmen Kalmuk tehlikesini tamamen bertaraf edememiştir. İşim, Cihangir ve Tevke hanların sayesinde Kalmukların ancak Seyhun havzasından daha ileriye gitmeleri engellenmiş olmaktaydı. Tevke Han Cedi Cargı ismi verilen Kazak yasalarının koyucusu olarak da bilinir. Onun zamanında her üç ordanın yaylak, kışlak ve otlak olmak üzere işgal edeceği sahalar belirlenmişti. Hayatının son yıllarında Tevke Han'ın otoritesi azalmaya başladı. Ordaların başındaki sultanlar da bağımsız bir tutum içersine girdiler. Tevke Han'dan sonra Kazakları bir arada tutabilecek büyük liderler de ortaya çıkmadı. Önce Kalmuk istilası ve peşinden de Kazak topraklarının Rus işgaline uğraması yüzünden Kazaklar yeniden birleşik bir Kazak hakimiyeti de oluşturamadılar.

3.4. Kazaklarda Teşkilat ve Yaşayış

3.4.1. Hakimiyet ve Hanlık

XV. yüzyıl sonunda ve XVI. yüzyılın büyük bir bölümünde Kazaklar politik bir birlik halindeydiler. Türk soyundan gelen ve bir bayrak altında birleşen bu insanlar, XV. yüzyılda az bulunan otlaklık bir bölgede kendilerine bir hakimiyet sahası teşkil ederek, bir hanlık oluşturdular. Güç arttıkça sayıları da arttı. Nogay ve Moğol kabilelerinin de kendilerine katılması ile sayıları çoğaldı. Hayvan sayısı artınca, yeni otlaklara ihtiyaç duydular ve bunun neticesinde de devamlı şekilde genişleme siyaseti güttüler.

Orta Asya ve civarındaki bölgelerde XIII. yüzyıldan itibaren meydana gelen hakimiyet geleneği çerçevesinde han seçilebilmek için temel şart, o sultanın Cengiz Han soyundan gelmesine bağlıydı. Bu durum Kazaklarda da böyleydi. 194

Hanlıkta en üst iktidar hanın elinde idi. Fiiliyatta iktidar genellikle karizmatik lider vasfını taşıyan kişilerin eline geçiyordu. Veraset sistemi bir sülale anlayışına dayandırılıyordu. Ancak iktidarı ele geçirmek için yalnızca Cengiz Han soyundan olmak yeterli sayıldığı için, han olabilmek için sık sık sultanlar arasında çekişmeler yaşanıyordu. Cengiz Han soyundan gelenler yani sultanlar zaman zaman biraraya gelerek kurultayda bazı konuları görüşüyorlardı. Sultanlar içinde de bir hiyerarşinin mevcut bulunduğunu Mihmannâme-i Buhara'daki ifadeden anlamaktayız.195

Han seçimi sultanların toplantısında gerçekleştirilmekteydi. Biyler senede bir kere hanın liderliğini tasdik etmek, ona tavsiyede bulunmak ve onun emirlerini dinlemek için toplanırlardı. Hanlık yetkisi kişiye verilirdi. Olcott, Kazaklarda çift yetkili bir yapının oluşturulduğuna inanmaktadır. Ona göre klan tabanlı bir yetki sistemi söz konusuydu. Biyler sultanları seçmekteydiler. Sultanlar da belirli bir bölgeyi kontrol etmek görevini üzerlerinde bulundururlardı. Klanlar arasındaki ilişkiyi idare etmenin yanı sıra bunlar hanı da seçerlerdi. Han da tüm topluluğu yönetirdi. Bazan yarı bağımsız bölgelere de rastgelinirdi. Bunlar daha az yetkili hanlar tarafından yönetilirdi.

3.4.2. İktisadî Durum

Bilindiği üzere yerleşik hayata geçemeyen ve genellikle bozkır hayatını sürdüren bu bölgenin kavimlerinde iktisadî durumun temelinde hayvancılık ön plandadır. Hayvancılık bu iktisadî sistemin temeli olarak kabul edilmektedir. Kazaklar hal ve hatır sorarlarken "Sen ve hayvanların nasıl? "diye sorarlar. İyi ve kötü temennilerde de bu husus ortaya çıkar. Kötü dilek belirtilirken, "Hayvanların olmasın" denilir, iyi dilek belirtilirken ise "Birçok hayvanın olsun" temennisinde bulunulur.196 Bu türlü bir ilgiye sahip olan Kazak toplumunda hayvan yetiştiriciliğinin sürüp gitmesi de kaçınılmazdı.

Bu hayvan yetiştiriciliğinin birinci plândaki önemli hayvan türü at idi. Kazaklar arasında atın ne derece önemli olduğunu gösteren bir delil 1513 tarihinde Kasım Han'ın, karargâhını ziyareti sırasında Said Han'a söylediği şu sözlerde de açıkça görülmektedir:" Han etrafına bakıp bize şöyle dedi. Sahip olduğum iki at bütün sürüden daha değerlidir. Bu iki at hemen getirildi ve Sultan Said Han böyle güzel atlar görmediğini söyledi. Kasım Han bize dönerek, biz bozkır insanları hayatımızı atlara adarız ve ben bu ikisinden başka birşeye güvenmem dedi ve şöyle devam etti. Siz değerli misafirim hangisi gözünüze güzel görünüyorsa onu seçiniz, ben de diğerini alacağım dedi. Her ikisini de inceledikten sonra Sultan Said Han atlardan Oğlan Turuk (Orlan Taruk) isimli atı seçti. Gerçekten de böyle bir at görülmüş değildi. Kasım Han daha sonra sürüsünden seçtiği birçok atı hana verdi".

Kasım Han'a ait cidden enteresan bilgiler bulunan Mirza Muhammed Haydar'ın eserinde bir kısım daha bulunmaktadır ki, burada, yukarıda verdiğimiz bilgiyi pekiştiren bir olaya da şahit olmaktayız. Tarih-i Raşid yazarının ağzından nakledilen ve Sultan Said'e söylenen şu sözler oldukça önemlidir: "Biz Bozkırda yaşıyoruz. Bizim mal ve mülke (zenginliğe) ve teşrifata ihtiyacımız yoktur. Sahip olduğumuz en değerli servet atlarımızdır; onların eti ve derisi en gözde yiyeceğimiz ve giyeceğimizdir. Bizim için en güzel içecek onlardan sağdığımız süttür; bizim topraklarımızda bahçe de yoktur, bina da yoktur; bizim en güzel temaşamız at sürüleridir. Bu sebeble gelin gidelim, atlara binelim ve birlikte hoş vakit geçirelim".197

Kazakları yakından incelemiş bir bilim adamı olan Radloff, onların arasında bulunduğu dönemdeki gözlemlerini Sibirya'dan isimli eserinde ortaya koyarken bu noktaya da temas etmektedir:" Her usta binici halk gibi Kazaklar da yayan yürürken hantal ve beceriksiz davranırlar. At üzerinde çevik, oynak ve dayanıklıdırlar."198

Atın yanında küçükbaş hayvanların da büyük önemi bulunmaktaydı. Büyükbaş hayvanların yem ihtiyacının giderilmesindeki güçlükten dolayı çok az yetiştirildiğini ve bunun da ekonomileri içinde fazla yer tutmadığını görmekteyiz. Fazlullah b. Ruzbehan, Kazakların küçükbaş hayvanlardan özellikle koyunlardan ne türlü yararlandığını şu şekilde ifade etmektedir: Koyunların barsaklarından yay kirişi, midesinden de okluk yaparlar, koyunun eti de çok bereketli bir nimettir. Birkaç yıllığına kuruturlar. Koyunun başını ise Kazaklar akrabalarına ikram ederler. Yününden öncelikle kendilerine gömlek, geri kalan kısmı ile de savan yaparlar, vücutlarını da onunla sararlar. Kazaklar koyunun iç yağından ve kokulu otların külünden çamaşırlardaki her türlü lekeyi çıkarma özelliği olan siyahımsı renkte sabun yaparlardı. XVI. yüzyılda Kazaklar ve Özbekler arasında devecilik de önemli bir yer tutmaktadır.199

Bu hayvanların otlatılması ise otlak meselesini gündeme getiriyordu. Onlar otlakların durumuna ve özelliklerine göre bulundukları bölgelerde yer değiştirilmesine dayanan bir hayvancılık sistemi meydana getirmişlerdi. Bozkırda bulunan beyler arasında yaylak ve kışlak bakımından miras hukukunun işletildiği de görülmektedir. Bu yönden herkesin belirli bir titizlik içinde olma mecburiyeti de kendiliğinden belirmektedir. En küçük bir ihmal veya ihlal ciddi çatışmalara varacak kadar büyümektedir. Ayrıca bu tür çatışmaların çıkmaması için kimin hangi bölge içinde nereye kadar göç edebileceği de tesbit edilmektedir. Ulusların birbirlerinden uzak şekilde kışlık yerleşme bölgelerine sahip bulunduklarını Fazlullah b. Ruzbehan da belirtmektedir.200

Kazaklar arasında tarım, incelediğimiz devrede önemli değildi. Genellikle darı ekiliyordu.

Kazakların yaşayışında hareket halindeki evlerin büyük önemi bulunmaktaydı. Mihmannâme-i Buhara'da bu kazak çadırları hakkında enteresan bilgiler mevcuttur: "Kazaklar üzerindeki şanlı şöhretli zafer, (Mart 1509)'da meydana geldi. Sultanların muzaffer birlikleri başarılarından sonra Kazak Ulusu'nu yağma etmeye yöneldiler. Onbinden fazla Kazak çadırı ele geçti. Bu kazak çadırları çok yüksekti. Bunlar üstelik ağaçtan bir ev gibi de sağlamdılar. Akçakavak ağacından olan kazık ve tahtaları büyük, sağlam ve mükemmeldi. Son derece mahir bir işçilikle ve süslü bir biçimde yapılmışlardı. Renkli keçe minderlerle, çok güzel resim ve fevkalade ince ve maharetle biçilmiş olan kolonlarla süslenmişti. Her bir oturma çadırı hemen hemen gökkubbeye benziyordu.

Kazak ileri gelenlerinin ve sultanlarının evleri ise özellikle muhteşem döşenmiş saltanat çadırılarıydı. Bu çadırların her biri, içinde rahatça oturulabilecek şekilde yaklaşık yirmi ya da daha fazla kişi alabiliyordu. Böylesine büyük bir çadı,r tekerlekli yük arabasına bağlanmış birkaç deve, tekerlekli bu arabaları çekmek için koşumlanmıştı. Bu saltanat çadırlarının içinde büyüklerin ve kumandanların eşleri ve çocukları oturuyordu.

Diğer savaşçıların oturma çadırları uzuncaydı. Bunlar da aynı şekilde maharetli ustaların yaptığı değerli eşyalarla süslenmişti.Yük arabaları bir ya da daha fazla deve tarafından çekiliyordu. Önde ve arkada küçük pencereler bırakılmıştı ki, bununla amaçlanan içeride oturanların dışarıya bakabilmesi idi".201 Fazlullah b. Ruzbehan, bu çadırların seçkin bir zanaatın ürünü olduğunu ve marifetli bir yapım tarzını yansıttığını ve olağanüstü halleriyle de akıl karıştırıcı olduğunu belirtmektedir.202

Radloff, göçerlik konusuna temas ederken, geniş bozkırda plânsız bir dolaşma şeklinde göçerliği düşünmemek gerektiğini belirtmektedir."203 Arabaları ile harekete geçen Kazaklar bunlara bağlı olarak meydana getirdikleri bir düzen içinde konaklıyorlardı. Diğer bir nokta ise Kazakistan'da geniş bölgeler içinde hareket eden büyük göçgüncü kitleler bulunmaktaydı. Bu kitlelerde ekonomi ve el sanatları, küçük bölgelerde gezen küçük kitlelere nazaran çok daha ileri idi. Ögel, iklim ve bölge şartlarına göre değişikliklerin zaman zaman meydana geldiğini belirtmekte ve tam göçerevlilik konusunda şu bilgileri vermektedir."Tarımın yapılmasının çok güç ve verimsiz olduğu alanlarda Türk göçgüncüleri geniş kitleler halinde yaşıyorlar ve hayvanları için otlaklar arıyorlardı. Aksi halde Orta Asya'daki küçük kitleler her an ölüme mahkum idi. Bu sebeble büyük kitleler halinde yaşıyorlar ve birlikte göçüyorlardı" 204

Kazak Hanlığı'nın belirli bölgelerinde şehirler bulunmaktaydı. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren iki yüz yıl süre ile bozkırı yöneten Karahanlılar zamanında step ekonomisi gelişti. Seyhun boyunca yeni şehirler kuruldu. Bunlar arasında Otrar ve Sığnak sayılabilir. Bununla birlikte özellikle Moğol istilası bu şehirlerin gelişmesi bir yana varlıklarını bile sürdürmelerini engelledi.

Göçgüncüler göçme faaliyetini gerçekleştirirken onların arabalar kullandıklarını söylemiştik. Araba, köylü ve çiftçilerden önce göçer evliler için daha çok gerekli olan bir eşya niteliğindeydi. Böyle olması da ayrıca bir mantık gereği idi. Hükümdar otağı bulunan büyük arabalara da rastlanıyordu. Bu büyük arabalara Moğollar, Kasak Tergen yani Kazak Kağnısı da diyorlardı.205

Kazakların geçim kaynakları arasında el sanatlarının önemli yeri bulunmaktadır. Tabiatıyla uğraştıkları en mühim geçim kaynağı olan hayvancılık da, el sanatlarının dayandığı esas alan olarak kabul edilmektedir.

Hayvanlardan elde edilen ürünleri kullanarak, Kazaklar gerçekten çok güzel ve kullanışlı ürünler meydana getirmekteydiler. Bunlar arasında deri işleme ön plandaydı. Bu işledikleri ürünleri boyayarak bu alanda şöhret kazanmışlardı. Kazaklar'da deri üzerine baskı yapma, aplikasyon ve nakış yapma teknikleri de gelişmişti. Kazaklar ağaç ürünlerinde de başarılıydılar. Özellikle araba yapımında ustalaşmışlardı.

Kazakların XVI. yüzyılı içinde paranın bir iktisadî araç olarak kendileri tarafından darbedilmediğini görmekteyiz. Ancak Kazak hanları XVII. yüzyılda para bastırmışlardır. Tursun Muhammed Sultan'ın kendi adına Taşkent'te para bastırdığı görülmektedir. Bununla birlikte onlar daha çok takasa dayalı yani bir nevi değiş-tokuş sistemine bağlı ekonomik bir usul içinde yaşıyorlardı. Ancak bulundukları bölge içindeki bazı mekanların ticaret maksadıyla kullanıldığını gösterir bilgiler mevcuttur. Bozkıra girerken son yerleşim yeri olarak tarif edilen Sığnak şehri böyle önemli bir ticaret merkezi durumundaydı. Bu hususu, Fazlullah b. Ruzbehan özellikle belirtmektedir.206

3.4.3. Askerî Yapı ve Siyasî Sistem ile İlişkileri

Birçok Sovyet kaynağı, özellikle 1950-1960 arasında yazılanlar, Kazak Hanlığı'nın feodal bir yapıya sahip bulunduğunu yazmışlardır. Kazak Hanlığı'nı inceleyen Prof. Tolibekof ve Markof gibi araştırmacıların yeni çalışmalarında aristokrasinin oynadığı rol daha iyi belirtilmiştir. Bu yazarlar Kazak devletini feodal bir yapıyla izah etmezler, onun yerine askerî demokrasi terimini kullanırlar. Hanın politik otoritesinin, onun askerî başarısının bir uzantısı olup olmadığını tartışırlar.

Genelde Kazak toplumundaki insanlar askerî yetenekler için ödüllendirilirdi. Batırlar, sultan ve hanlarla birlikte göç etmeleri için davet edilirdi. Bir hanın seçilebilmesi için askerî yetenekler gerekliydi. Çünkü askerî seferlerde ve yağmalama için yapılan akınlarda topluluklara han liderlik ederdi.

Hanların esasında askerî liderler olarak görev almalarına rağmen, Kazaklar sabit ordular kuramadılar. Daha çok, sınırlı yetkilere sahip olan hanlara, sultanlara ve biylere bağlı kaldılar. Bunlar da kendi yönettikleri nüfustan oluşan kuvvetleri yönetiyorlardı.

İncelediğimiz dönemde Kazak hanlarının gücü düzenli olarak daimi asker beslemeye elverişli olmadığı için, onların kuvvetleri yanlarında bulundurdukları ve kendilerine bağlı olarak yaşayan ailelerin sayısı ile ölçülmekteydi. Kazakların bu devredeki askerî gücü ve organizasyonları ile ilgili en sağlıklı bilgileri Fazlullah b. Ruzbehan vermektedir. Mihmanname-i Buhara'da Kazakların savaş ile ilgili durumları şu şekilde ifade edilmektedir:" Kazaklarda bir ulusa katılmış ve belli bir yerde ikameti olan her soy, her yerde kendilerine karşı yapılan bir saldırıyı püskürtmek, akrabalarını ve onların mülklerini savunmak amacıyla silahlarını hazır tutmak bakımından teyakkuz durumunda olmaya özen göstermekteydiler. Kazaklara hücum edildiğinde, bir kaç aileden oluşan soylar, koruma ve savunmada kendi soylarına öncelik veriyorlardı. Soylar düşmana karşı koymak için tüm silahlı güçleriyle savaşıyorlardı. Eğer tüm Kazak silahlı güçleri bir yere toplanır da düşmana harp sancağı çekmek için birleşselerdi onları yenmek çok zor olurdu".207

Askerliğin Kazaklarda bir mükellefiyet olduğu görülmektedir. Kazak askerlerinin cengaverliği ile ilgili olmak üzere Mihmannâme-i Buhara'nın birçok yerinde ifadeler bulunmaktadır.208

Sultanların yanında tülengut adı verilen insanlar bulunmaktadır. Bunlar, değişik sosyal gruplara mensup, hanların ve sultanların yanına sığınan, buna karşılık belli bir görevi yerine getiren insanlar durumundaydılar. Tülengutların bir kısmı hanlık içinde çeşitli işlerde çalıştırılıyorlar, savaş durumunda ise harplere katılıyorlardı. Tülengutların bir bölümü ise hanın devamlı çevresinde bulunarak, hanın, kendisinden istediği görevleri yerine getiriyorlardı.

Kazaklarda savaşan kuvvetlerin içinde bir hiyerarşik sıralamaya da raslanmaktadır. Sultan Caniş'in ulusunun tamamında otuzbinden fazla muharip olduğunu belirten Fazlullah b. Ruzbehan, bunun haricinde her birinin hizmetkârları ve astlarının da bulunduğunu bildirerek, toplam insan sayısının yüzbin kişi olduğuna işaret etmektedir. Sultanların ordunun merkezinde savaşa katıldıkları anlaşılmaktadır.

3.4.4. İdarî ve Sosyal Yapı

Kazakların yapılanma formlarından birisinin ulus olduğu anlaşılmaktadır. Ulus, Kazak göçerlerinin XVI. yüzyılda idarî-siyasî yapılanmasının temel formu olarak görünmektedir. Bu ulus kavramına, asilzadelerden kölelere kadar her türden sosyal grup ve kategorideki insanların bütünü girmektedir.

Ulusun temel sosyal birimi aile idi. Bir aile ise aile bireyleri ile birlikte hizmetkârlar ve köleleri de kapsıyordu. Belli miktarda ailenin oluşturduğu sosyal birimin adı ise Fırka idi. Bu fırkaların birleşmesinden meydana gelen ünite ise soylar veya kabileler idi. Bunlar ise ulusu oluşturuyorlardı.

Ulusun yaşadığı fiziki alana da yurt denmekteydi. Her ulusun içinde ne kadar ailenin yer aldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, yapılan tahminler sonucunda bunun onbin aile olduğu düşünülmüştür. Ulus nüfusları bilinmemekle birlikte içindeki savaşçı sayıları ile ilgili bilgilerimiz mevcuttur. Kazak sultanlarından Caniş ve Taniş sultanların her birinin ulusundaki muharip sayısı ellibinden fazla idi. Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilerin incelenmesi sonucunda XVI. yüzyılın ikinci yarısında Kazakların nüfusunun 600000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ulusların konaklama yerleri birbirinden çok uzak yerlerde bulunmaktaydı. Bu durum özellikle kış mevsiminde Kazakların arasındaki iletişimin kopuk olmasına sebeb oluyordu.

Özbeklerin Kazaklara yaptıkları hücum sırasında bu durum Kazaklar açısından menfi sonuçlar meydana getirmiş ve bir sultanın ulusuna yapılan baskını, diğer Kazaklar zamanında haber alamadığı için, gerekli tedbirler alınamamış ve böylece Kazaklar, Özbeklere karşı iki kere mağlup duruma düşmüşlerdi.209

Ulus, tek başına bir yapılanma formu olmayıp, orda yani cüzlerden de bahsetmek gereklidir. Olcott, orda ile cüz arasında ayırım yapmakta ordalarda ataerkil toplum ögesi olduğunu, cüz de ise bunun bulunmadığını söylemektedir. Ordaların ne şekilde ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Orda, aslında taraf, bölüm, çadır, yön anlamına gelen Türkçe orta kelimesi ile manalandırılabilecek bir kelimedir. Sonraları bu kelime coğrafî ve iktisadî bakımdan birbirleri ile sınırlanıp belirlenen Kazak uruglarını ifade eder olmuştu. Kazakların ordalara ayrılmasının sebep ve zamanı hakkında tarihî olayların seyrine bakarak karar vermek uygun olacaktır. Olcott, ordalara ayrılmada askerî yön aramaktadır.210

Olcott, Kazak ordalarının iç bünyesi ve şeklinin de tartışma konusu olduğunu söylemektedir. Ordalara ayrılmanın yararının merkezî otoritenin kuvvetli olmadığı devrelerde Kazak ülkesinin güvenliğinin sağlanması olacağı yargısına varmaktadır.211 Tarihî gerçekler Kazak ordalarının kuruluşundaki sebeplerden biri olarak coğrafî durumu göstermektedir. Bununla ilgili diğer sebebler ise ekonomik ve siyasîdir. Bölümlere ayrılma işi birden kesin bir biçim almamıştır. Zaman ve olayların etkisi ile bu değişme şekillenmiştir. Kazak ordalarının farklı görüşlere bakılacak olursa ayrılmaları ve yeni ordaların kuruluşu XVI. yüzyıl ve XVII. yüzyıla kadar gerçekleşmiş olsa da, aslında onların tam manasıyla ayrılmaları XVIII. yüzyılda gerçekleşmiştir. Üstelik ortaya çıkan üçlü bölünme sabit ve sürekli değildi. İlk olarak Birçok kabile veya topluluk sürekli olarak değişik ordalara katılıp, ayrılmaktaydılar. Velihanov'a göre, Küçük Orda diğerlerinden XVI. yüzyılda ayrılmış ve bu dönemde kurulmuştu. Ordalar içerisinde oldukça fazla iç hareket görülmekteydi. Büyük Orda'ya bağlı Kanglı, Kereit gibi topluluklar bu ordadan XVII. yüzyılda ayrılmışlar ve XIX. yüzyıla kadar Orta Orda'nın Kongrad kabilesine katılmışlardır. 212

Kazakların ordalara ayrılmasını coğrafî sebebe dayandıranların haklı olduklarını gösteren bazı deliller bulunmaktadır. XVI. yüzyılın ilk yarısında Kazak hanlarının topraklarında üç temel coğrafi bölge bulunmakta idi.

a) Yedisu Bölgesi
b) Orta Kazakistan Bölgesi
c) Batı Kazakistan Bölgesi213

a) Bu bölgelerde farklı coğrafî şartlara ve ekonomik imkânlara sahip bu insanların yaşayış ve geçim farklılıkları onların birbirlerinden fiilen ayrılmalarına da sebep olmuştu. Ordalar meselesinde hem birleşmeden hem de ayrılmadan söz etmek mümkündür. Küçük Kazak urukları birleşmiş ve ordaları meydana getirmişler, genel olarak ise Kazaklar üç bölüme ayrılmışlardı. Ayrıca bu bölünmeyi keskin çizgiler haline getiren olaylar da yaşanmıyor değildi. Siyasî faktörler bu bölünmenin uzun vadede kesinleşmesini de sağlamışlardı. Kazak hanlarının bazılarının dirayetsizliği ve arazinin geniş olması dolayısıyla kontrolun sağlanamaması da bu siyasî unsurların önde gelenleriydi. Üstelik yaşanan coğrafî çevre, kontrolu da imkânsız kılacak kadar geniş ve açık bir bölgeydi. Nogayların deyimiyle "Bozkırın, insanları tutmak için kapısı da yoktu". Kazakların bozkırda yaşamaları özellikle Özbeklerin işlerine gelmekte ve verimli Maveraünnehir arazisine onların inmeleri Özbek hanları tarafından kesinlikle istenmemektedir.

Kazakların hayat tarzları ile gururlandıkları da bir gerçektir. Onlar, hayatta savaş ve hayvancılık dışında hiçbir meşgaleye saygı göstermiyorlardı. Dedelerinin çadırından çıkarak, kerpiç evlere yerleşen, toprağı ekip biçmeye başlayan, ağaç yetiştiren, dokumacılık ve çömlekçilikle uğraşanlar, soydaşları Özbekler de olsa, Kazaklara göre zavallı insanlardı. Böylece Kazaklar ile Özbekler arasında telafisi çok güç olan anlayış farkları ortaya çıkmış ve bir zihniyet değişikliği meydana gelmişti.

Kazaklara göre çiftçiler tabiî düşmandı. Ziraat yapılan bölgeler göç yolları üzerine kurulduğu ve su kaynaklarını özellikle su kuyularını çiftçiler tekellerine aldıkları ve otlak alanlarını kısıtladıkları için onlar kötüydüler. Bu tip yerleşim yerleri Kazaklar tahıla ihtiyaç duyduklarında istila edilirdi. Bununla beraber bu yerleşim yerlerini yok etmeye de yanaşmazlardı. Çünkü bu bölgeler alış veriş merkezleri olarak gerekliydi. Ancak Kazakların ticarî ihtiyaçlarının da çok fazla olduğunu düşünmemek gereklidir. Yesi'de bir tek büyükçe pazar bulunmaktaydı.

Kazakların yıllık hayatlarını şu şekilde tasvir etmek mümkündür. Kazakların hayat tarzları Krader ve Olcott tarafından pastoral nomadizm diye adlandırılmaktadır. Yıllık göç planlarını mevsimlere göre ayarlamışlardı. Kış kamp yerlerinde 4-5 ay kalan Kazaklar, korunaklı ve tahtadan yapılmış mekanlarda barınırlar ve bu bölgede fazla hareket içinde olmazlardı. Hayvanları yazın topladıkları ya da çevreden temin ettikleri gıdalarla beslerlerdi. Uzun kış mevsiminde yaptıkları gereçler, elbiseler onlara yardımcı olurdu. Karlar eridikten ve çimenler büyüdükten sonra yazlık kamp yerlerine doğru harekete geçerlerdi ki, buraya ulaşmaları Mayıs veya Haziran ayını bulurdu.214 Yaz göç yerinde Ağustos veya Eylüle kadar kalırlardı. Kamp yeri otlak yoğunluğuna göre aynı bölge içinde birkaç kere yer değiştirebilirdi.

Yaz sonunda toplanılır, kış mevsiminde kalacakları yere doğru harekete geçilirdi. Toplam göç mesafesi bölgelere göre değişirdi. Güney Kazakistan'da 200-300 kilometre, Batı ve Orta Kazakistan'da 1000 kilometre civarındaydı. Bu durum XIX. yüzyıla kadar böyle devam etmişti. Bu tarihten itibaren Rus idâresinin etkisiyle belirli bir yerleşik düzene geçmişler, tarımla uğraşmaya başlamışlardır. Bazı durumlarda kış kampları daha geniş bir güvenlik ağı yaratmak için birçok avuldan kuruluyordu. Bozkırda bulunan yağmacılardan kendi canlarını ve hayvanlarını korumak için daha çok kişiye ihtiyaç duyuyorlardı. Ancak birçok Kazak, otorite olarak kendi biylerini tanıdıklarından, problemlerin çözümü için kendi aralarında biylerin anlaşmaları gerekliydi.

İdârî elemanların incelenmesine gelince şöyle bir tablo ile karşılaşmaktayız. Hanlık ve han soyu ile ilgili yukarıda verdiğimiz bilgi çerçevesinden ayrı olarak Kazaklar'ın idarî yapısı içinde diğer bir sosyal grup da beylerdi. Bunlar soy ve boy beyleriydi. Beylerin de birtakım imtiyazları bulunmakta idi. Bir beyin diğer beyler yanındaki nüfuzu ise, idare ettiği insanların sayılarının çokluğu ve kıdemli oluşları ile ölçülürdü. Mahmud b. Vali'nin sözlerine göre geleneksel hukuk anlayışı gözönünde tutulduğunda, kendisi güvence altında olan, rahat bir hayat sürdüren, yüksek makamda olan tüm emirlere ve kişilere biy (bey) denilmektedir. Biylerin toplumda nüfuz sahibi bir grup oluşturduğunu görmekteyiz. Biylerin nüfuzu: sayıca fazlalıkları ve güçlü olmalarının yanısıra kökenlerinin eskiye dayanmasıyla ve önderlik ettikleri kavimlerin kıdemli olmasıyla belirleniyordu. Kıdemli olmak o boya şu imtiyazları sağlıyordu.

a) Ganimetin bölünmesi
b) Protokol

Biylerin hukukî bir takım imtiyazlara sahip bulundukları da görülmekteydi.Yönetimleri altında bulunan kavimlerin içinde (han hariç) yalnızca biyler "Cedi Cargı" uyarınca yargı ve yönetim hakkına sahipti. 24 Beylerin idarî faaliyetleri soyun yöneticiliğini ve Cedi Cargı'ya göre hakimliğini yapma, kavim içinde düzeni sağlama yükümlülüğü biçimindeydi. Beyler, hanın idarî genel valileri gibi görev yapıyorlardı. Bu idârî iktidar belli bir siyasî ağırlık ve önemi de bu şahıslara kazandırıyordu. Beyler, sultanlarla genel devlet işlerinin çözümüne katılıyorlardı. Her yıl toplanan "Halk Toplantısı" na çağrılıyorlardı. En nüfuzlu soy ve boy beyleri han nezdindeki "Beyler Şurası"na katılıyorlardı. Bunlar aynı zamanda bu şuraların daimi üyeleriydi.

Kavimdeki bütün savaş yapma yeteneğine sahip üyeler "Cedi Cargı" uyarınca beye kendi yıllık gelirinden yirmide birini ödemekle yükümlüydü. Beyler, askerî seferler sırasında kendi soyunun veya kavminin askerlerine önderlik ederlerdi. Bey, hanlığın idârî yapılanmasında önemli bir halka oluşturmakda idi. En azından dört sıfatı kendi bünyesinde toplamakta idi. Askerî önder, idâreci, yargıç ve bozkır aristokrasisinin temsilcisi.215

Büyük ölçülerde sürüye sahip olan nüfuzlu zenginler de bay olarak adlandırılırdı. Kazak toplumunda XVI. yüzyıldaki imtiyazlılar grubuna batırları da sokmak mümkündür. Bu ünvan, bozkır içinde asker-göçer asaletin temsilcisi anlamındadır. Batır, hem kahramanlık ünvanı hem de profesyonel askerlik açısından bir rütbedir. Profesyonel asker olan batırların anlamı ve değeri askerî hayatlarındaki rolleriyle, hana veya nüfuzlu sultanlara olan yakınlıklarıyla belirlenir. Batırların toplum içinde idarî fonksiyonlarından bahsetmek mümkün olmasa bile epik bir karakteri yansıttıklarından dolayı onların saygı gördükleri söylenebilir.

Batırların ünü bozkırlardaki halk ozanlarının irticalen söyledikleri türkülerle halkın arasında yayılmaktaydı. Ortaçağa ait bir Türkmen destanında şöyle denmektedir. "Eldeki kopuz ile halktan halka, beyden beye gider ozan-kimin cesaretli kimin çürük olduğunu bilir ozan" Batırların önemi, savaş sırasında ve kabileler arasındaki sürtüşme sırasında artmaktadır.216

Kazaklarda görülen bir başka tabaka da aksakallardır. Köyün başkanına ya da biyden daha yaşlı olan kişiye de aksakal denirdi. Bu kişi köy içindeki en yüksek durumdaki ailenin en yaşlı kişisinden seçilirdi.

Kazaklardaki aile yapısına gelince, Kazak ailesi büyük bir aileydi. Büyükbaba, baba ve oğulun meydana getirdiği üç kuşak bir aile içinde yer almaktaydı. Zengin ya da fakir olsun Kazak ailesi içinde otorite babanındır. Oğulun veya kızın evliliğine baba karar vermektedir.

XIX. yüzyılda edinilen bilgilere dikkat edilecek olursa ki, geleneksel hukukun ve yapının fazla değişmediği gözönünde tutularak ailedeki yapı ve gelenekleri şu şekilde ortaya çıkarmamız mümkündür. Önleyici hükümlerin bulunmadığı ve tabu sayılan hususların dışında poligamik evlilik teorikde mümkün iken, uygulamada genellikle tek eşlilik yani monogamik evlilik görülmektedir.217

Kazaklarda evlilik hazırlıkları damadın babasının, gelinin ailesine verdiği kalim ile yapılırdı. Gelin için verilen kalim, babanın oğlu için yapması gereken şeyler arasında zorunlu olan bir şey olarak düşünülürdü. Yani oğul kesinlikle böyle bir şeyden mahrum edilemezdi. Kalimin temininde ise sadece damadın babasının değil, tüm ailenin katkısı sağlanırdı. Buna damadın erkek kardeşi, büyük baba ve amcalar da dahildi. Dede ve dayılar da kalime katkıda bulunurlardı.

Kazakların evlilik törenleri Türk bozkır geleneklerini yansıtmaktadır. Gelin kocasının çadırına ilk defa girdiğinde kocasının yeni yurdunda kendisine itaat edeceğini ateş yakarak belirtir, ayrıca ateşin sönmemesi için de ateşi beslerdi. Bu tören Altay kökenli bir merasimdir.218

Kadına kesinlikle babasının ailesi ile olan ilişkileri konusunda kısıtlama yapılmazdı. Kazak toplumunda özellikle kızın isteği dışında yapılan kız kaçırma olayları çok nadir gibi görünmektedir. Ancak Kalmuklar ve Kırgızlardan kız kaçırma olaylarına raslanır. Bunda da kalimi daha az ödemenin etkili olduğu düşünülebilir. Boşanma oldukça az görülmektedir.

Miras ile ilgili hususiyetler arasında babanın daha hayatta iken mirasını paylaştırması söz konusu olmaktadır. Böylece babanın ölümünden sonra ortaya çıkacak karışıklıklar da önlenmiş olmaktadır. En küçük erkek çocuk büyüklerinden farklı olarak babası hayattayken onun mal varlığından herhangi birşey alamazdı. Babasının mal varlığına babası hayatta iken ortak olmasına rağmen üzerinde tam bir hakka sahip değildi. Ancak babası ölünce mallara tam olarak sahip bulunabilirdi. Ayrıca büyük erkek çocukların babaları hayattayken kendilerine verilen pay dışında yeni hisseler almaları da mümkün bulunmamaktaydı.

3.4.5. Kazak Hukuku

Kazakların hukuk anlayışı ile ilgili önemli adımlar XVI. yüzyılda atılmıştır. Bu hukuk yaklaşık olarak XVI.-XIX. yüzyıllar arasında Kazaklar arasında meri olan hukuktur.

Kazak hukuku önemli ölçüde Yasa'dan etkilenmiştir. Bununla birlikte Yasa ile o devredeki Kazak toplumunu yönetmek mümkün değildi. Üstelik İslâmiyet'in Kazaklar arasında yayılışını da gözönünde tutucak olursak, İslâmi bir takım hükümlerin Kazak hukukunda yer aldığını da görebileceğiz Han, en üst iktidar sahibi olan insan konumundadır. Hanın çeşitli görevlerinin yanında toplum bireylerinin uyması gereken emirleri ve yasaları çıkarma hakkı da hana aitti. Kazaklar'ın bozkır geleneklerini muhafaza ettiklerini ve Cengiz soyundan gelenlerin tesbit edilmiş haklarına karşı çıkmadıklarını görebiliyoruz. Sultanların Kazak toplumu içinde elde ettikleri siyasî önem, kaçınılmaz olarak tüm sultanlar için toplumun diğer üyeleri önünde hukuk prensibine dönüştürülen bir dizi imtiyazları getirmiştir.

Cedi Cargı'nın hükümlerinden birine göre, "Sultanı ve hocayı kim öldürürse, yedi kişilik diyet ödeyecek, sultana veya hocaya sözle yapılan hakaretin karşılığı dokuz hayvan, dayak atılmasının cezası ise yirmiyedi hayvan bedelinde olacaktır." Sultanların diğer imtiyazlarından biri de bedenî cezaya çarptırılmamaları ve yargıya çıkarılmamaları idi. Cengiz soyundan gelenleri yalnızca en kıdemli sultan veya han yargılıyabilirdi.

Geleneksel hukuk açısından yargılama hakkı ve yeterliliğine sahip bulunduğu düşünülen biylerin durumu da önemliydi.219 Biylerin altında ise yasal işleri gayri resmî bir şekilde yürüten aksakallar yer almaktaydı.

Kazaklarda ceza hukuku ile ilgili başlıca hususları şu biçimde özetlemek mümkündür. Cezalar içerisinde ölüme kadar uzanan çeşitlilik görülmektedir. Cezalar arasında tazminat cezası bulunmaktadır. Cinayetin işlenmesi durumunda tazminat ödenmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu tazminatın ödenmesi konusunda cinayeti işleyen kişinin akrabalarının da yardımcı olması zorunluluğu bulunmaktaydı. Bu tür tazminatın ödenmesi ve olaya akrabaların dahil olması, bir soyun, üyesini kaybeden diğer soya tazminat vereceği anlamına geliyordu.

Zarar gören aileye verilen tazminat, akrabalar arasında dağıtılırdı. Öldürülenin soyu bu miktarın yarısını alır ve bunu soy içindeki yaşlı kişiler arasında dağıtırdı. Diğer yarısı yeniden bölünür, öldürülenin uzak akrabalarına da bir miktar verilirdi. Ne kadar verileceğini maktülün yakınlarının tesbit etmelerine rağmen hiç verilmemesi söz konusu olmazdı. Uzak bir akraba toplumun yaşlı kişilerine başvururak, pay isteyebilir ve kendisine de bu tazminattan pay verilirdi. Geriye kalan ise kurbanın oğulları arasında pay edilirdi.

3.4.6. Kültürel Unsurlar

Kazak kültürü göçer hayattan etkilenen bir kültürdü. Genellikle içe dönük bir kültür olarak tanımlanabilir. Bu kültür birleştirici bir kültür olup, Olcott'un da belirttiği üzere bölgede yaşayan Türk kültürü Kazakların hakimiyeti esnasında da devam etmiştir. Bu bölgede yaşayan Moğollar dahi Türk kültürünü benimsemişlerdi. Kazaklarda bütün göçer topluluklarındaki bir özellik ortaya çıkmaktadır. Bu da şifahî edebiyatın fazlaca gelişmiş olmasıdır.220

Kazakların XVI. yüzyılı ile ilgili en fazla bilgiyi bize Özbek kaynakları ile Mirza Muhammed Haydar'ın Tarih-i Raşid'i vermektedir. Kazaklar'da yerleşik hayata geçilememiş olması, ardı arkası kesilmemiş iç mücadeleler, hanlığı ağır bir şekilde etkilemiş olduğu için Kazaklardaki yazı ve kitap kültürünün gelişemediğini görmekteyiz. Ancak Kazakların hanlık tabakası kendi bünyesi içinde eğitimli bir durumda yaşadığından dolayı, onların kültürel formasyonları hakkında bilgi sahibi olmaktayız.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere şifahî bir edebiyatın Kazaklar arasında yaygın olduğunu tesbit edebilmekteyiz. Toplumların yaşayış tarzlarını edebiyatlarının yansıttığı bilinen bir gerçektir. Konar-göçerlerin hayatlarından alınan destanî tarzda sözlü eserler ön plâna çıkmaktadır. Tabiata karşı verilen mücadele ve göç hikayeleri oldukça yoğun bir biçimde Kazak edebiyatında yer alır. Kazak efsanelerinin çoğunda kabileyi koruyan bir asker kahramandır. "Saga" larında düz anlatım ve nazım iç içedir. Bununla birlikte Kazaklarda edebiyatın bu türünde görülen önemli bir özellik bulunmaktadır ki, bu şiirin nesre olan üstünlüğüdür. Şiire üstünlük verilmesi toplumun hayat tarzı ve geçim kaynakları ile ilgilidir.

Genellikle sosyal antropologlar insan ömründe şu üç olayın derin akisler yarattığını belirtirler: Doğum, evlenme ve ölüm. Kazak nağmeleri ve şarkıları anlamına, formuna ve mahiyetine göre çeşitlilik gösterir. Düğün törenlerinin içinde söylenen çeşitli maniler bulunmaktadır. Bu türlü manilerde bir millilik Kazak halkına mahsus olan değer bulunmaktadır. Düğünlerde söylenen bu türlü mani ve şarkılarda gelinin temizliği, şerefi, hukuku, isteği, eline ve obasına, avuluna bağlılığı ve gideceği evdeki yerine getirmesi gereken görevleri belirtilmektedir. Kazaklar'da düğün şenlikleri bütün Kazakların şenliğidir.

Kazaklarda ölüm törenlerinde ağıt formu önemlidir. Kazaklar kahramanlık destanlarına "Batırlar Giriş" yani Bahadırlar Nağmesi demektedirler. Kazakların kahramanlık destanı içinde Koblandı Destanı meşhurdur. Koblandı, Kazaklar'ın gücünü sembolleştiren ve Kazak toplumun menfaatını korumaya çalışan bir kişi görünümündedir. Kahramanlık konuları Kazakların destanında birinci sırada yer almaktadır. Aşıkane destanlarda dahi bu kahramanlık konularına çok sık raslanır. Kozı Korpeş ve Bayan Slu hikayesi bu türün önemli bir örneğidir. Kazaklar'da bunlardan ayrı olarak Genber Yiğit ve Ayman Şolpan destanları da bulunmaktadır.221

Bu hikayelerin asırlar boyu göç yerlerinde dolaştığını tahmin edebilmek mümkündür. Buna karşılık kendi toplumlarına göre iyi bir tahsil seviyesine sahip olan Kazak hanlarının edebiyatla ilgilendiği de kaynakların ifadesinden anlaşılmaktadır. Mesela, bir Özbek kaynağı olan Abdullahnâme'ye göre bozkırda büyüyen Kazak hanı Şigay Han şiirler yazıyordu.222 Şigay Han'ın oğlu olan Tevekkül Han da Deşt-i Kıpçak'da cesareti ile ün saldığı gibi, mesneviler yazan bir Kazak Han'ı olarak kaynaklarda gösterilmekteydi. Ayrıca Moğol hanının yanında beş yıl süre ile atalık görevi yapan Kazak sultanı Muhammed Mümin de bilgili ve kabiliyetli bir şahısdı. Rivayete göre Şâhnâme'nin büyük bir bölümünü ezbere bildiği gibi, aynı zamanda kitap okumaktan da çok hoşlanan bir şahısdı.

Kazak müziğinin tarihi de ordanın oluşumu ile aynı devreye rastlar. Dış etkilerden uzak Kazak-Türk destanları tek şairler tarafından müzikli şiirler halinde icra ediliyorlardı. Önce kopuz ile başlayan enstrüman geleneği daha sonraları dombra ile sürdürülmüştür. Melodi ile söylenen destanlara yır, destancılara da yırcı veya yırçı denmekteydi. Bu destanlar altı veya oniki heceli vezinlerden oluşmuştu.Kazak halk musikisi ile ilgili bilgileri Radloff toplamışdır.

Kazaklar'da şarkı manasında en terimi kullanılmaktadır.Ya da bunun yanında aynı anlamda görülen ün kelimesi ile en kelimesi İç Asya'nın doğu kesimlerinde söylenmekteydi. Enci ise şarkıcı olarak kullanılan bir kelimedir. Daha çok halk şarkıları söyleyenler için bu terim kullanılmaktadır.

Son olarak ayrı bir başlık altında tutulacak uzunlukta bilgi sahibi olmadığımız için dinî hayata da bir ölçüde burada temas etmenin uygun olduğunu düşünmekteyim. Başlangıçtan itibaren Kazakların İslâm dini içersinde bulunduklarını bilmekteyiz. Şehirlerde yaşayan bir kısım Kazaklar gerçekten İslâmın gereklerini yerine getiren kişiler olmalarına rağmen, göçerler bu konuda çok fazla bilgi sahibi değildiler. Sultanlar ve hanlar, din adamları ve medrese öğrencileri İslâmî kuralları tam olarak anlayıp, bu kuralların değerlendirmesini yapıyorladı. Hanlar ve sultanlar islamiyet ile ilgili müesseselere büyük saygı duymaktaydılar. Sir Derya şehirlerindeki camilerde aktif bir ibadet hayatı yaşanmaktaydı. Buna karşılık eski bazı inançlar da göçerlerin içinde varlığını sürdürmekteydi (Ruhlar Kültü gibi). Şehirlerdeki bağlantılar sebebiyle XVII. yüzyılın sonunda Kazaklar'ın edebî kültüründe İslâm dini ile ilgili terimlerin yer aldığı şiirler yer almaya başladı. Kazaklar'ın İslâm dini ile ilgileri, bozkır insanları açısından burada faaliyet gösteren tasavvuf ehli ile olan bağlantıları şeklinde olduğu söylenebilir. Özbekler Kazakların dinî bilgilerinin azlığını istihza konusu yapmaktaydılar.223

4. Osmanlı Devleti İle Türkistan Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Genel Bir Bakış

Osmanlı Devleti büyük bir İslâm devleti ve Osmanlı hükümdarları da aynı zamanda Sünnî Müslümanların halifesi sayılması münasebetiyle Müslüman devletlerin birçoğu bu devlete karşı saygı beslemekte idiler. Bundan dolayı İslâm devletleri gerek aralarındaki anlaşmazlıklar dolayısıyla, gerekse düşmanlarına karşı yardım istemek için Osmanlı Devleti'ne zaman zaman müracaat ediyorlardı.224 Osmanlı hükümdarları diğer İslâm devletlerinin hükümdarları tarafından büyük ölçüde saygı görmekteydiler. Bunun enteresan örneklerinden biri de Osmanlı Devleti ile devamlı şekilde mücadele eden Safevi Devleti hükümdarı Şah Tahmasp Kânunî'den Tezkiresinde "Hünkar Hazretleri" olarak söz etmiş ve Tezkire'sinin tamamında da bu saygıyı muhafaza etmiştir.225

Bilindiği üzere Osmanlılar ile Özbekler arasında iyi münasebetler oluşmasının temelde en büyük sebebi İran'ın durumu olmuştur. Osmanlı Devleti İran'ın sınırlarının kontrol edilmesinde en önemli faktörün Özbekler olduğunun farkındaydı.Bu bakımdan zaman zaman Özbek hanlıklarına yardımda bulunmuş veya onların arasındaki meselelerde arabulucu rolü oynamıştı.

Özbek hanlarıyla olan ilişkiler XVI. yüzyılda kurulmuş olup Feridun Bey Münşeatı'nda Yavuz Sultan Selim'in, Ubeydullah Han'a gönderdiği bir mektup ve bu mektuba gönderilen cevap bulunmaktadır. Bunun yanısıra Yavuz Sultan Selim'in gönderdiği ifade olunan bir başka nâme de zikrolunmaktadır ki, burada da konu, o günkü aktüel mesele olan ve o yüzyıl içinde gündemden düşmeyen Safevî meselesidir. Osmanlı Devleti çevresindeki olayları kendi özel görevlilerine de takip ettirmekte ve bu konuda hazırlanan raporlar da Osmanlı arşivinde bulunmaktadır. Bunlardan biri de Osmanlı casusu olan Mehmed'in Sultan Selim'e yazdığı arzdır. Burada "Ubeyd Sultan, Âb-ı Amu suyun geçüp, Heri'yi (Herat'ı) alup, beği Zeynel Han'ı ve Kör Emir Beğ'i çıkarup, Merv'i dahi hisar etmiş durur" denmektedir. Böylece Osmanlı Devleti'nin kendi kaynaklarından da Özbek Hanlığı'nın faaliyetlerini takip ettiğini görmekteyiz.

Ayrıca Özbek hükümdarı Ubeyd Han'ın Horasan'ın büyük kısmını fethettiğini bildirmek için de, 8 Eylül 1515 tarihinde İstanbul'a gelmiş olan elçisine cevabi mesaj yazılarak verilmiş ve geldiği yolla geri gönderilmişti.226

Osmanlı Devleti'nin bu çerçeve içinde Orta Asya meselelerine özel bir önem vermiş olduğunu gösterir mühim belgelere de rastgelmekteyiz. Şibanî Muhammed Han ve onun çevresindeki olaylar ve Orta Asya'daki bazı gelişmeleri ele alan, Çin'den gelen iki kişiden öğrenilerek kaleme alındığı ifade edilen bir rapor J. L. Bacque Grammont tarafından neşredilmiştir.227 Topkapı sarayında bulunan böyle bir raporun mevcudiyeti Bacque Grammont'un da belirttiği gibi Osmanlı idaresinin Maveraünnehir ahvaline gösterdiği ilgiyi ortaya koymaktadır. 1530'lu yıllarda yazılmış ve daha kapsamlı ve mükemmel bir başka rapor da yine J. L. Bacque Grammont tarafından incelenmiştir.228

İran'a karşı Osmanlılar ile hareket etmedikleri devreler içinde Özbekler'in Safevî Devleti ile ilgili münasebetlerinde güçlüklere uğradıkları da bilinmektedir. Kanunî'nin Irakeyn Seferi diye tanınan ilk doğu seferinden sonra, 12 yıl boyunca hep Avrupa ve Akdeniz hakimiyeti ile uğraşması, Şah Tahmasb'a İran'da yeniden dirlik ve düzenliği kurması, bilhassa Özbekleri püskürtmesi açısından geniş imkanlar sağlamıştı.

Kanunî, 1548 yılında Çavuş Ahmed namındaki elçiyi Azak-Astrahan yolu ile Özbek hanı Abdüllatif Han'a göndermiş ve yazılan mektupta, bu defaki Osmanlı seferi sırasında Özbeklerin de Maveraünnehir tarafından savaş açmalarının uygun olacağı hususuna yer verilmiştir. Fakat iç işleri ile uğraşan Özbekler Kanunî'nin bu İkinci Doğu Seferi sırasında herhangi bir harekâta girişememişlerdir.

1550 tarihindeki Kanunî'nin mektubunda bu hareketsizlik tenkit edilmekte ve Özbeklerin de heyecan ve istekle hücum etmelerinin gerçekleşmesi durumunda İranlıların perişan ve yok edilmelerinin mümkün olduğu bildirilmektedir. Mektupta, iki yıla yakın bir süreden beri Osmanlı ordusunun İran üzerine seferde bulunduğu halde, Özbeklerin gelmediği de ilave edilmektedir.229

Nevruz Ahmed Han zamanında Özbekler ile Osmanlılar arasında iyi münasebetler meydana getirildi. Bu dönem ile ilgili önemli kaynaklardan biri olan Seydi Ali Reis'in Mir'atül Memalik adlı eserinde Nevruz Ahmed Han ile ilgili bölüm bulunmaktadır. Osmanlı hükümdarının Nevruz Ahmed Han'a silah gönderdiğini ifade eden Seydi Ali Reis sonunda Nevruz Ahmed Han'ın onlara gitmeleri için müsaade ettiği sırada şu sözleri söylediğini belirtmektedir. "Padişah hazretlerinin her ne emri varsa, onunla amiliz." Bu devrede görülen bir başka husus da Osmanlı Devleti'nden aldıkları silahları Özbeklerin kendi aralarındaki mücadeleler için kullanmalarıydı. Hatta Seydi Ali Reis'in adamlarının yanındaki silahlar dahi bu iç mücadeleler sebebiyle kendilerinden istenmişti.230

Nevruz Ahmed Han'ın ölümünden sonra bir müddet onun oğullarını destekleyen Osmanlı Devleti hükümdarı Sultan Süleyman, bir süre sonra ibrenin muhaliflerin tarafına döndüğünü görünce, Baba Sultan'a yardım etmekten vazgeçti.

II. Selim döneminde Buharalı şeyhler Ruslar'ın Müslümanlara yaptıkları baskıları Osmanlı hükümdarına anlattılar. Bunun üzerine Osmanlı hükümdarı, Çar nezdinde konuyu duyuracağını belirtti ve Müslüman halka kötü davranılmaması hususunda Rusları uyardı. 1569'daki Astrahan seferinin zahirî sebeplerinden birini de bu olaylar teşkil etti.

Astrahan seferinin başarısızlığı sebebiyle, Osmanlı sultanı Müslümanların hukukunu korumak amacıyla diplomatik teşebbüslerde bulunmaya karar verdi. 1569 yılında Rus elçisi Novosiltiev İstanbul'a geldiğinde II. Selim konuyla ilgili şikayetleri ona aktartarak tedbir alınmasını istedi.231

Osmanlı hükümdarının bu diplomatik hareketleri Özbek Hanlığı'na ve hana karşı olan iyi niyetini göstermek açısından da önemliydi. Abdullah Han kendi ülkesinde birliği sağladıktan sonra 1574 tarihinde Osmanlılarla tekrar diplomatik münasebetler kurdu. İki taraf arasında karşılıklı olarak elçiler gönderildi.

1589'da Osmanlı Devleti ile Buhara arasındaki münasebetler zayıflamaya yüz tuttu. Abdülmümin işbirliği istemekde ısrarlı görünüyordu. Üstelik, Özbekler, İran'ı aradan çıkararak güçlerini Osmanlı Devleti'nin sınırlarına kadar uzatmak niyetindeydiler. Bu durum ve Özbeklerin gayeleri Osmanlı Devleti tarafından hoş karşılanmadı.232 Osmanlı Devleti, İran ile 1590 tarihinde bir anlaşma yaptı. Daha sonraki tutumu ile de bu antlaşmaya sadık kalacağını gösterdi.

Abdullah Han, Osmanlı hükümdarına Meşhed'i ele geçirdikten sonra kendi başarılarını anlatan bir de mektup yollamıştı. Bu mektupta Abdullah Han'ın isteğinin, Osmanlı hükümdarı ile aynı seviyede tutulmak olduğu anlaşılmaktadır. Bunun Osmanlı hükümdarı için kabul edilebilir birşey olmadığı da bir gerçekti. Ayrıca Abdullah Han, Osmanlı idaresindeki Tebriz'e kadar ilerleyeceğini söylemekle, bürokratik nezaketi de bir tarafa bırakmıştı. Bu tutumu da Osmanlı hükümdarını fazlasıyla kızdırmıştı. Bütün bu sebepleri de gözönünde tutan Özbek hükümdarı buna kızdı ise de, Osmanlılarla münasebetlerini kesmeyi düşünemeyecek bir pozisyonda olduğundan dolayı tavırlarını sertleştirmedi.

Abdullah Han'ın III. Murat'a gönderdiği mektupta, Osmanlı hükümdarı, Müslümanları bu bölgede yalnız bırakmakla suçlanıyordu. Mektupta hac farizasını yerine getirebilmek için Özbeklerin Türkiye'den geçebilmeleri için izin isteyen Abdullah Han'ın bu isteği reddedilmiş, ancak bu hak sadece kendisine verilmişti. III. Murat Horasan'daki Özbeklerin faaliyetlerini takip etmeye devam ediyordu. Bunun sonucunda o da ilişkileri sertleştirmeden statükoyu korumaya karar verdi. 1591-1592 tarihlerinde Abdullah Han'a iki mektup gönderdi ve bu mektuplarında kendisinin İslâm dünyasının koruyucusu olduğunu da hatırlatarak, İran ile barış yapmasının önemini ve gereğini anlattı. Ayrıca Şah'ın kendisine, elde ettiği toprakları elinde tutabileceğini söylediğini de belirtti. Osmanlı hükümdarı, Özbeklerin daha fazla yayılmasının uygun olmayacağını ve bunu kendisinin de tasvib etmediğini ifade etti. Özbeklere ellerindeki topraklarla yetinmeleri gerektiğini söyledi. Bununla birlikte eğer saldırıya uğrarlarsa, yardım edeceklerine dair söz de verdi. İran hükümdarına bütün halkın rahatı için ahd ü amân verildiğini, İran'ın bunu bozmaması halinde de Osmanlıların bu ahde sadık kalacakları sadrazam tarafından Özbek hanına yazılan mektupla bildirildi.233

Bu olaylardan birkaç ay sonra Gilan meselesi ortaya çıktı ve Özbeklerin Gilan üzerinde istekleri bulunduğu şeklinde İstanbul'da İranlılar tarafından çıkarılan söylentiler üzerine, Osmanlı hükümdarının II. Abdullah Han ile olan münasebetleri gergin bir ortama doğru sürüklendi. Abdullah'ın ise Osmanlı hükümdarının artan öfkesinden haberi bulunmamaktaydı. O, fetihlerini devam ettirmekteydi. 1594 tarihinde Özbekler İstanbul'a hediyelerle bir elçi gönderdiler. Elçi, Osmanlı ülkesinde pek fazla kalmadı. Geriye dönerken Özbek fetihlerinin pek de önemli olmadığını ima eden bir de kendisine mektup verilmişti. Ayrıca III. Murat kendi askerî başarılarını da detaylarıyla anlatıyordu. Ayrıca, şahın kendisinden barış talep ettiğini ve bu talebi kabul ettiğini de Osmanlı hükümdarı bildiriyordu.234

Bu mektup tabiî olarak Osmanlı hükümdarı ile ortak hareket ederek İran'a karşı seferlere başlamayı ümid eden Abdullah Han için hayal kırıklığı yaratacak bir hadise idi. Ancak II. Abdullah Han ümitsizliğe de kapılmıyordu. III. Mehmed de İran ile Avusturya seferi sırasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların çözümü için Özbekler'den yararlanma yoluna gitmeye çalıştı. Özbek elçisi Tardi Ali Bey bir iki defa elçilik görevi ile bu sıralarda İstanbul'da bulundu. 1598 yılında geri gönderildi. Yine bu yıl içinde Kara İshak adındaki Özbek elçisi de bir mektup getirdi. Bu mektup hac ile ilgili bazı konuları kapsıyordu.

Abdullah Han'ın ölümünden sonra çıkan iç karışıklıklar sebebiyle uzun süre elçi teati edilememiştir. Görüldüğü üzere Osmanlı Özbek ilişkileri XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir seyir göstermiştir. İki devlet de değişik bakış açıları ile politikalarını ve birbirlerine karşı olan tutumlarını düzenlemeyi düşünmüşler ve organizeyi de aynı şekilde gerçekleştirmişlerdir. Kısaca, Osmanlı Devleti Özbek Hanlığı'nı doğu sınırları meselesinin bir parçası olarak kabul etmiş ve bu meselenin gelişimine göre ilgisini yoğunlaştırmış veya azaltmıştır.

Buna karşılık Özbekler de geleneksel Safevî düşmanlığı siyasetinde Osmanlı Devleti'nden yardım almak şeklinde özetlenebilecek bir düşünceyi gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bunun yanında toprak kazanmak isteğinin de hakim unsur olarak belirdiği de görülmektedir. Bunun için silah ve asker temin etmeye çalışan Özbek hanları bu isteklerini gerçekleştirmek ve Safevîlerle etkili mücadele yapabilmek için Osmanlı Devleti'ne birçok defa elçiler göndermişlerdir.

Astrahan Sülalesi zamanında da Osmanlı Devleti ile Buhara Hanlığı arasında münasebetler sürdürülmüştür. Baki Muhammed Han'ın Horasan'ı İranlılardan almak için Osmanlı Devleti'nden yardım talep etmesi, İmam Kulu Han'a IV. Murat'ın Revan ve Bağdat seferleri öncesi Özbek hanı İmam Kulu Han'a mektuplar göndererek birlikte hareket etme talebinde bulunması, Buhara hükümdarı Nezir Muhammed Han'ın kendisi ile oğlu arasında tavassutta bulunulması için istekte bulunması gibi olaylar Osmanlı Devleti ile Buhara Hanlığı arasındaki ilişkilerin yoğunluğunu göstermektedir.

Subhan Kulu'nun hükümranlık dönemlerinde Osmanlı Devleti batı cephesinde mücadele ettiği için Türkistan meseleleriyle pek ilgilenememiştir. 1689 Osmanlı Avusturya Savaşında Kırım hanı Selim Giray da cepheye gitmişti. Daha önce Subhan Kulu'ya bir nâme gönderen Selim Giray, Özbeklerden yardım talep etmiş ve bu isteği de kabul edilmişti. Şubat 1689'da Edirne'ye Kırım Hanı'nın yanında bir Özbek elçisi de gitti. 1690 yılında Subhan Kulu Han'ın Osmanlı tahtına çıkan II. Ahmed'in cülusunu tebrik etmek üzere bir elçiyi kırk kişilik bir heyetle İstanbul'a gönderdi. Elçinin getirdiği nâmede Buhara Özbek hanlığının çevresindeki olaylar değerlendirilmektedir.

II. Ahmed'in Subhan Kulu'ya gönderdiği mektupta ise birlikte hareket etme temennisi bulunmaktaydı.Bu dönemde de daha çok İran ile ilgili olaylar ön plandadır. Özbek tekkeleri de siyasî ve kültürel açıdan oldukça önemli bir fonksiyonu yerine getirmişlerdir. Özbek tekkesi şeyhlerinden Buharalı Şeyh Süleyman Efendi Osmanlı Devleti'yle Türkistan hanlıkları arasındaki ilişkilerde adından sıkça söz ettiren kişilerden birisiydi. Şeyh Süleyman Efendi zaman zaman Bab-ı Âli tarafından birçok ülkeye elçi olarak gönderilmişti. Şeyh Süleyman Efendi'nin gerek bulunduğu mevkii ve gerekse uğradığı yerlerde bıraktığı intibalar sayesinde bir çok İslâm ülkesinde geniş bir çevreye sahip bulunduğu görülmektedir.235 Bu tekkeler vasıtasıyla Türkistan'dan gelen çeşitli kişiler Osmanlı Devleti'nde doğrudan bir irtibat noktası bulmuşlar ve burada Türkistan kültürünün çeşitli ögeleri yaşatılmaya devam edilmiştir.236 Türkistan'dan gelen insanlar hac yolculuğuna çıktıklarında İstanbul'a da uğruyorlar ve bu tekkelerde kalıyorlardı. Çeşitli yerlerden hac görevini yerine getirmek için yola çıkan müslümanlar, uzun bir seyahat rotası çizebiliyorlardı.237

Diğer Türkistan hanlıkları da Osmanlı Devleti ile münasebetler kurmuşlardır. Hive Hanlığı da XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti'yle ilişkiler içinde bulunmuştur. II. Selim zamanında Hive hanı Hacim Han Osmanlı padişahına Rusları şikayet etmekte ve Rus kuvvetlerinin hacıları ve tüccarları tehdit ettiklerini belirtmektedir. 1569 Osmanlı Devletinin Astrahan seferinin sebeblerinden birini de bu teşkil etmiş olmalıdır.238 Ayrıca Muhammed Bahadır İlbars zamamında da Hiveliler Osmanlı Devleti'ne İran'dan şikayet eden mektuplar göndermişlerdir.239

Kazak Bozkırından da Osmanlı Devleti'ne elçiler gönderilmiş ve bu elçiler çeşitli konular ile ilgili olmak üzere İstanbul'a mektuplar da getirmişlerdir.

Osmanlı Devleti'nin Doğu Türkistanla olan ilişikileri de önem taşımaktadır. Yakup Beğ Doğu Türkistan'da bağımsızlığını ilan ettikten sonra 1872 yılında Sultan Abdülaziz'in huzuruna Yeğeni Seyyid Yakup Han Töre başkanlığında bir heyet göndermişti. Bu heyet vasıtasıyla Yakup Beğ, kurduğu devletin tanınmasını, kendisine harp malzemeleri gönderilmesini ve askerlerinin eğitimi için subay görevlendirilmesini istemiştir. Bu istekleri de uygun karşılanmıştı. Osmanlı Devleti emirlik unvanını da Yakup Bey'e tevcih etmişti.240

Osmanlı Devleti'nin Türkistan Hanlıkları ile ilişkilerinin genel bir çerçevesini ortaya koymak istersek şu noktaların ön plana çıktığını görmekteyiz: Osmanlı Devleti özellikle Yavuz Sultan Selim Han'ın bölgeye olan yakın ilgisi ile XVI. Yüzyılın başından itibaren Türkistan meseleleriyle yakından ilgilenmiştir. Bu politikanın uzun süren yönü Safevîler sorununa bağlı olan hususlardır. Bu siyasî bir cephedir. İran'a karşı özellikle Buhara Hanlığı ile işbirliği yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu düşünce tam olarak uygulamaya geçirilememiş, çoğunlukla yapılan teşebbüslerde koordinasyon sağlanamamıştır. Safevi Devleti'nin kurulması ve faaliyetleri sonucunda Osmanlı Devleti ile Türkistan hanlıkları arasında tampon bir bölge oluşmasına neden olmuş ve böylece siyasî, kültürel, ekonomik etkileşim büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Belki de bu sebepten dolayı Türkistan hanları Osmanlı hükümdarlarını bilgilendirmek için çeşitli kereler mektuplar gönderme ihtiyacı duymuşlardır. Bununla birlikte Osmanlı hükümdarının gerek dinî prestiji ve gerekse yaptığı mücadeleler ile olaylardaki aktif tavırları Türkistanlıların gözünde bu devletin zor dönemlerde başvurulacak tek devlet statüsüne yükselmesini sağlamıştır.

Rusya sorununda da Türkistan hanlıkları Osmanlı Devleti'ne yardım için başvurmuş olmalarına rağmen, sonuç alamamışlardır. Bunun sebebi ise Osmanlı Devleti'nin kendi sorunları ile ilgili hususlardır. Türkistan Hanlıkları özellikle hac yolunun güvensizliği ve bu yolun kapatılması, bu yolda can ve mal güvenliği bulunmaması gibi problemler konusunda Osmanlı Devleti'ne şikayetlerde bulunmuşlardır. Bu konuyla ilgili Osmanlı hükümdarları diplomatik temaslarda bulunmuşlardır.

Osmanlı Devleti Türkistan'da birlik içinde Müslüman hanlıklar görmek istemiş ve onların aralarındaki anlaşmazlıklarda taraf tutmak yerine işbirliği anlayışın geliştirmelerini tavsiye etmiştir. Siyasî ve kültürel amaçları gerçekleştirmek, ilişkileri daha da yoğunlaştırmak maksadıyla Özbek tekkelerine büyük önem verilmiştir.


1 Şibanî sülalesi ile ilgili konular için Mustafa Kafalı, "Cöçi Sülalesi ve Şu'beleri" Tarih Enstitüsü Dergisi, 1. sayı, s. 194-105. Aynı müellif, Şiban Han Sülalesi ve Özbek Ulusu, Atsız Armağanı, İstanbul, 1974, s. 295-306. Bu ikinci makalede Şiban Han Sülalesi ile Özbek ulusu arasındaki münasebetler titiz bir biçimde incelenmiştir.
2 İsmail Aka, Mirza Şahruh ve Zamanı, Ankara, 1994, s. 135.
3 Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Dr. M. Reşat Uzmen, İstanbul, 1980, s. 442.
4 A. Yu. Yakubovskiy, Altınordu ve Çöküşü, çev. Hasan Eren, 2. bsk, Ankara, 1976, s. 201.
5 İsmail Aka, Timur ve Devleti, Ankara, 1991, s. 83, 84.
6 Krader Lawrence, Peoples of Central Asia, Bloomington, 1963, s. 91.
7 Vladimir Anisimoviç Moisiev, Cungarskoe Hanstov i Kazakhi XVII-XVIIIv. v, Alma Ata, 1991, s. 10.
8 J. L. B. Grammont, Le Livre de Babur, Paris, 1980, s. 432.
9 Mesud b. Osman Kuhistanî, Tarih-i Ebu'l Hayr Han, s. 168. İbragimov, Materyali Po İstorii Kazahskiy Hanstv XV-XVIII Vekov, Alma ata. (Kaynakla ilgili zikrettiğimiz parçalar bu kitabın içinde olup, oradan alınmıştır. Verilen sayfa numaraları da İbragimov'un eserinin sayfa numaralarıdır).
10 A. A. Semenov, Şeybani Han i Zavoevanie im İmperii Timuridov, Materiali Po İstorii Tacikov i Uzbekov Sredney Azii., Akademiya Nauk Tacikskoy CCR, Trudı, Tom XII, Stalinabad, 1954, s. 44-45.
11 Semenov, s. 46-47.
12 Mirza Muhammed Haydar Duglat, The Tarikh-i Rashidi of Muhammed Haidar Dughlat, N. Elias-E. D. Ros, London, 1895, s. 116.
13 Semenov, s. 47.
14 Semerkand kuşatmaları ve şehrin el değiştirmeleri üzerine şu iki kaynağa bkz. Muhammed Salih, Die Scheibanaide, text, ubersetzung and noten: Hermann Wambery, Wien, 1885, s. 58. Zahirüddin Muhammed Babür, Vekayi, çev. Reşid Rahmeti Arat, cilt 1 -2, Ankara, 1943, s. 84-85 v. d.
15 Azimcanova, S. A, Gosudartsovo Babura i. v Kabule i. v İndii, Moskova, 1977, s. 39.
16 Azimcanova, S. A, İstorii Fergana Vtorey Polovini XVv, Taşkent, 1957, s. 58.
17 İsmail Aka, Zünnun Argun mad. İslâm Ansiklopedisi, cilt, 13, s. 656-658.
18 Ulriche Haarmann, Staat und Religion in Transoxien im Fruhen 16 Jahrhundert, Zeitschrift de Deutschen Morgenlidschen Gesellschaft, sayı124, 1974, s. 332.
19 Faruk Sümer, Safevî Devletinin Kuruluş ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1976, s. 2.
20 Mehmet Alpargu, Şibanî Muhammed Han ve Özbek Hanlığının Yükselişi, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt 8, sayı 4, s. 131.
21 Haarmann, s. 333.
22 Tarih-i Raşidî, s. 231.
23 Savaşın sonucuna etki eden faktörlerin değişik bir değerlendirilmesi için bkz: İvanov, Hozyaystovo Djuybarskih Şeyhov K İstorii Feodalnogo Zmlevdaneyie v Sredney Azii v XVI-XVII vv, Moskova, 1954, s. 23.
24 Fazlullah b. Ruzbehan, Mihmanname-i Buhara, Tahran, 1341, s. 226.
25 Tarih-i Raşidî, s. 239.
26 Haarmann, s. 336.
27 Fernand Grenard, Babûr, çev. Orhan Yüksel, İstanbul, 1971, s. 108.
28 Tarih-i Raşidî, s. 245.
29 Hafız Tanış İbn Mir Muhammed Buharî, Şerefnâme-i Şahî (Abdullahnâme), I-nşr: Selahaddinova, Moskova, 1983, s. 86.
30 Handmir, Habibü's Siyer, IV. cilt, Tahran, 1954-1955, s. 527.
31 Hasan Beg Rumlu, Ahsenü't-Tevârih, nşr: Abdülhüseyn-i Nevaî, Tahran, 1349, s. 172.
32 Ahsenü't Tevarih, s. 173-Abdullahname, cilt 1, s. 87.
33 J. L. B. Grammmont, Les Ottomans, Les Safavides et Les Voisins, İstanbul, 1987, s. 31.
34 Seyfi Çelebi, L'Ouvrage de Seyfi Çelebi, Historian Ottoman du XVI e Siecle,
ed. j. Matuz, Paris, 1968, s. 103-104-105.
35 Martin B. Dickson, Shah Tahmasp and the Ozbeks (The Duel for Khurasan With Ubayd Khan: 1524-1540), dissertation, Princeton University, 1958, s. 83-84.

36 Mehmet Alpargu, "Bir Özbek Hanı: Ubeydullah Han", Türk Kültürü Dergisi, sayı: 346, Şubat 1992, s. 113.
37 M. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, Ankara, 1993, s. 133-134.
38 Kırzıoğlu, s. 207.
39 Abdullahnâme, cilt 1, s. 213.
40 Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981, s. 135.
41 Kırzıoğlu, s. 381.
42 Yusuf Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi, cilt II, Ankara, 1947, s. 83-84.
43 Barthold, Soçineniye, 2. cilt, 2. kısım, Moskova, 1963, s. 26.
44 Howorth, History of the Mongol From the 9 th to the 19 th Century, II, Londra, 1927, s.
45 Abdülkerim Özaydın, "Canoğulları mad. " Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cilt 7, s. 154.
46 Howorth, s. 740.
47 R. D. Mac Chesney, "The Reforms of Baqi Muhammed Khan", Central Asiatic Journal XXIV (1980), s. 81.
48 Howorth, s. 746.
49 Howorth, s. 748.
50 Howorth, s. 749.
51 W. Barthold, Histoire des Turcs d'Asie Centrale, Adaptation Française par mme M. Donskis, Paris, 1945, s. 192.
52 R. D. Mac Chesney, Waqf In Central Asia (Four Hundred Years in the History of a Muslim Shrine (1480-1889), New Jersey, 1991, s. 106-107.
53 Howorth, s. 758-759.
54 Howorth, s. 757.
55 Semenov, Şişkin, Tolstova, Nabieva, Gunyamov, İstoriya Uzbekskoy, CCR, Tom I, Taşkent, 1955, s. 415-416.
56 Mir Muhammed Amin-i Buhari, Ubaydullahnâma, ter: Semenov, s. 156-157-158.
57 Ahmet Ali Askerova, İstoriya Narodov Uzbekistana, Taşkent, 1993, s. 43.
58 P. İvanov, Oçerki Po İstorii Sredney Azii XVI Veka Seredene XIX Veka, Moskova, 1958, s. 93.
59 Minorski-Münir Aktepe, "Nadir mad. " İslâm Ansiklopedisi, cilt 9, s. 21-31.
60 Svat Soucek, A History of İnner Asia, Cambridge, 2000, s. 180.
61 Mir Abdoul Kerim Boukhary, Histoire L'Asie Centrale, par Charles Schefer, Paris, 1976, s. 129-130.
62 Howorth, s. 770.
63 Mehmet Saray, "Buhara Özbek Hanlığı", Tarihte Türk Devletleri Sempozyumu Bildirileri Kitabı, cilt 2, s. 597.
64 Olivier Roy, Yeni Orta Asya Ya da Ulusların İmal Edilmesi, çev. Mehmet Morali, İstanbul,
2000, s. 99.
65 Mehmet Alpargu, Onaltıncı Yüzyılda Özbek Hanlıkları, Ankara, 1995, s. 84.
66 Soucek, s. 182.
67 Ebul Gazi Bahadır Han, Türk Şeceresi, İstanbul, 1925, s213.
68 Ebu'l Gazi Bahadır Han, s. 216.
69 Martin B. Dickson, Shah Tahmasb and the Ozbeks (The Duel for Khurasan with Ubayd Khan 1524-1540) dissertation, Princeton University, 1958, s. XXXIII.
70 Abdullah Gündoğdu, Hive Hanlığı Tarihi, (Yadigar Şibanileri Devri: 1512-1740) basılmamış doktora tezi, Ankara, 1995, s. 147.
71 W. W. Barthold, "Türkmen Kavminin Tarihine Ait Monografi", T. T. K Kütüphanesi basılmamış tercüme, s. 313-314.
72 Ebu'l Gazi, s. 327.
73 İstoriya uzbekskoy, s. 429.
74 Howorth, s. 757.
75 Gündoğdu, s. 200.
76 Mehmet Saray, Hive Hanlığı, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cilt 18, s. 168.
77 Zeki Velidi Togan, "Harizm Mad. " İslâm Ansiklopedisi.
78 Hayit, s. 176.
79 Hayit, s. 177.
80 Soucek, s. 181.
81 S. Azimdjanova, K İstorii Ferganii Vtoroy Polovini, Taşkent, s. 32.
82 W. Barthold-Bosworth, "Khokand", Encyclopedie de L'İslam, Nouvelle Edition, Tome V, 1996, s. 30.
83 Peter Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples Ethnogenesis and Early Modern Eurasia and the Middle East, Wiesbaden, 1992, s. 337.
83 84 Enver Konukçu, "Hokand Hanlığı", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 18. cilt, s.
85 İvanov, Po İstorii., s. 196.
86 W. Barthold-Bosworth, s. 31.
87 İvanov, Po İstorii., s. 199.
88 Mir Abdoul Kerim Boukhary, s. 228.
89 İvanov, s. 204.
90 Soucek, s. 191.
91 Soucek, s. 190.
92 İvanov, Po İstorii., s. 210.
93 A. Bennigsen-C. Lemercier Quelquejay, Stepde Ezan Sesleri, çev. Nezih Uzel, İstanbul, 1981, s. 3-4.
94 W. D. Allen, Problems of Turkish Power in the Sixteenth Century, London, 1963, s3.
95 Mehmet Alpargu, "Rus İstilasına Karşı Kazak Türklerinin Ayaklanmaları", Ankara Aydınlar Ocağı Bülteni, Eylül-Ekim 1996, s. 17-30.
96 Mehmet Saray, Rusların Orta Asya'yı Ele Geçirmeleri, Ankara, 1984, s. 6.
97 Krader, peoples, s. 104-105.
98 Materiali K. Etniçeskoy İstorii Naselnia Sredney Azii, Taşkent, 1986, s. 89.
99 Vincent Fournieau, "Özbek Fethi: Orta Asya'da Toplulukların ve Siyasî İktidarların Teması", X. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, cilt III, Ankara, 1991, s. 806.
100 Mansura Haider, Timurlular Devletinde Hakimiyet Anlayışı, çev. Ekrem Memiş, Türk Kültürü Dergisi, Ekim 1984, s. 611-612.
101 J. Paul Roux, Aksak Timur-İslâmın Kutsal Savaşcısı, çev. Ali Rıza Yalt, İstanbul, 1994, s33.
102 Zeki Velidi Togan, "Şaybak Han'ın Şiirleri", Yeni Türkistan Dergisi, sayı 1, s. 22-25.
103 Fazlullah b. Ruzbehan, Mihmannâme-i Buhara, Tahran, 1341, s. 192.
104 Yakubovskiy, s. 202.
105 Mihmannâme-i Buhara, s. 201.
106 Özbeklerde saltanat veraseti sistemi hakkında bkz. Dickson, Trudı Dvadsat Pyatege Mejdunarednege Kongresse Vostokovedov, Moskova, 9-16 Avgusta, 1960, tom 3.
107 İbragimov, s. 46.
108 İbragimov, s. 160.
109 Edvard Allworth, The Modern Uzbeks, Stanford, 1990, s. 67.
110 Allworth, s. 70.
111 Muhammed Salih, s. 76.
112 Mihmannâme-i Buhara, s. 194.
113 Ahmed Ali Askerova, s. 7.
114 Abdullahnâme, II, S. 112.
115 Abdullahnâme, II, S. 118.
116 Abdullahnâme, II, S. 159.
117 W. Barthold, "XVII. Asırda Özbek Hanları Saraylarında Merasim", çev. Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987, s. 546-554.
118 Ubeydullahnâme, s. 52.
119 Ubeydullahnâme, s. 42.
120 İbragimov, s. 285.
121 Mihmanâme-i Buhara, s. 207.
122 Mihmannâme-i Buhara, s. 190.
123 Vekayi, s. 94.
124 Mihmannâme-i Buhara, s. 238-239.
125 Vekayi, s. 109.
126 Haarmann, s. 340.
127 Mihmannâme-i Buhara, s. 193.
128 N. A. Baskakov, Melanges Offerts â Louis Bazin Par ses disciples, Collegues et amis, Paris, 1991, s. 293-297.
129 Şaniyazov, s. 83.
130 İvanov, s. 26.
131 M. Haider, "Agrarian System in the Uzbek Khantes of Central Asia", Turcica, VII, 1975, s. 157-158.
132 Mükminova, Graftsmen and Guild Life in Samarkand, Timurid Art and Culture, Ed: Glombek-Subtelny, London, 1992, s. 48.
133 Audrey Burton, Bukharan Trade1558-1718, Bloomington, İndia, 1993, s. 2.
134 A. Jenkinson, Early Voyage and Travels to Russia and Persia by. Anthony Jenkinson, Ed: by Delmar Morgan, cilt 2, London, 1886, s. 71.
135 Jenkinson, s. 74.
136 Ahmedov Bori, Gosudartsovo Koçevikh Uzbekov, Moskova, 1965, s. 86-87.
137 Fournieau, s. 803.
138 Samir Kazımoğlu (Tagızade), Türk Toplulukları Edebiyatı 1, Ankara, 1994, s. 81-82.
139 Vekayi, s. 199.
140 Başlangıçtan Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 15/2, Ankara, 2000, s. 228.
141 Zeyneddin Vâsıfî, Bedayi'ül Vekayi, neşr: Boldirev, 1. cilt, Moskova, 1961.
142 Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatı Antolojisi, s. 87.
143 Reşit Rahmeti Arat, Baburnâme, Ankara, 2000, s. 122. ss.
144 Yakup Karasoy, Şiban Han Divanı, Ankara, 1998, s. 285.
145 Abdullahnâme, s. 193-195.
146 Mehmet Saray, Hive Hanlığı, s. 170.
147 Cadherine Pojjol, "Hokand", Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 18, s. 214.
148 Istoriya Uzbekskoy, s. 455.
149 Baymirza Hayıt, Sovyetlerde Türklüğün ve Islâmın Bazı Meseleleri, İstanbul, 2000, s. 113.
150 Allvvorth, s120-121.
151 Çağatay Koçar, "Türkistan'da Ceditçilik Hareketinin Başlaması", Türk Kültürü Dergisi, XXIV/268, 1985, s. 584.
152 Elizabeth Bacon, Esir Orta Asya, çev. Tanju Say, İstanbul, s. 103.
153 Alaeddin Yalçınkaya, 1856'dan Günümüze Türkistan, İstanbul, 1997, s254-255.
154 Baymirza Hayıt, Sovyetlerde Türklüğün., s. 119.
155 Iklil Kurban, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara, 1995, s. 26.
156 W. Barthold, Yenisey Kırgızları, Soçineniye, s. 117.
157 Baymirza Hayit, s. 14.
158 Kurban, Doğu Türkistan., s. 27.
159 Yenisey Kırgızları., s. 117.
160 Tarih-i Raşid, s. 451, 453, 467.
161 Grousset, s. 460.
162 Soucek, s. 165.
163 Iklil Kurban, Hocalar Devri, (basılmamış doktora tezi), Ankara, 1992, s. 69.
164 Grousset, s. 484-485.
165 Iklil Kurban, s. Hocalar, s. 77.
166 Mehmet Âtıf, Kaşgar Tarihi, haz. İsmail Aka, Vehbi Günay, Cahit Telci, Kırıkkale, 1998, s. 136.
167 İklil Kurban, Hocalar, s. 79.
168 Toru Saguchi, Kashgaria, Acta Asiatica, 34 (1978), s. 61.
169 Toru Saguchi, s. 65-66.
167 170 Mehmet Emin Buğra, Doğu Türkistan Tarihi, Coğrafi ve Şimdiki Durumu, İstanbul, 1952, s.
171 Paul B. Henze, "The Great Game in Kashgaria British and Russian Mission to Yakup Beg", Central Asian Survey, vol 8, no 2, s. 65-66.
172 Mehmet Saray, Doğu Türkistan Tarihi, İstanbul, 1997, s. 150-151.
173 Mehmet Atıf, s. 344-345.
174 Gunnar Jaring, Return to Kashgar, Durham, 1986, s. 195.
175 Peter Fleming, News From Tartary, 1990, s. 157.
176 Henze, s. 87.
177 Hans Braker, Çin-Sovyet İlişkilerinde Milliyet Hareketleri, Stratejik Açıdan Sovyet Müslümanları ve diğer Azınlıklar, ed. Enders Wimbush, çev, Yuluğ Tekin Kurat, Ankara, s. 178.
178 Linda Benson, The İli Rebellion The Moslem Challance to Chinese Authority in Xinjiang 1944-1949, s. 195, London, 1990.
179 Lawrence Krader, Social Organizastion of the Mongol Turkic Pastoral Nomads, The Hauge, 1963, 178.
180 A. Samoyloviç, "Kazak Kelimesi Hakkında", çev. Saadet Çağatay, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Ankara, 1957, s. 102.
181 Martha Brill Olcott, The Kazakhs, Hoover İnstitution Stanford University, s. 4.
182 Mirza Muhammed Haydar Duglat, The Tarikh-i Rashidi of Muhammed Haidar Dughlat, N. Elias-E. D. Ross, London, 1895, s. 82.
183 Deşt-i Kıpçak tabiri, XI. Yüzyıl ortalarından XIII. Yüzyılın ilk yarısına kadar olan devredeki Kıpçak Hanlığı'nın yayıldığı sahayı ifade etmektedir. Deşt-i Kıpçak, doğuda İrtiş ırmağından başlamakta, Batı Sibirya'yı Hazar Denizi'nin ve Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırları içine aldıktan sonra Deşt-i Kıpçak'ın batıdaki sınırı Karpat dağlarına dayanmaktadır. Deşt-i Kıpçak ayrıca, güneyde Kırım'ı içersine alarak, Kuzey Kafkasya'daki Kuban ve Terek ırmakları sınır Mihmanname-i Buhara olmak üzere Hazar Denizi'ne, Aral Gölü'ne ve oradan da Seyhun boylarına kadar uzanmaktaydı. Kazak Bozkırı ifadesi ise tabii bir sınır olmayıp, Deşt-i Kıpçak içindeki siyasi bir hakimiyet alanı olarak Kazakların bulundukları sahayı göstermektedir.
184 Bu sefer ile ilgili geniş bilgi için bakınız. Mehmet Alpargu, Yeniçağda Kazak Türkleri, Ankara, 1996, s. 22-28.
185 Fazlullah b. Ruzbihan, s. 227.
186 Barthold, Soçineniye, 2. cilt, 2. kısım, Moskova, 1963, s. 91.
187 Zeki Velidi Togan, XVI. Asırdan Günümüze Kadar Müstemleke Devrinde Asya Tarihi, 1965-1966, s. 58.
188 Henry Howorth, London 1927, s. 631.
189 İbragimov, s. 118.
190 İskender Beg Münşî, Tarih-i Âlem Ârâ-yi Abbasî, s. 865.
191 Boris Kochnev, Les Relations Entre Astrahanides Khans Kazaks et Arabshahides, L'Heritage Timouride İran-Asie Centrale-İnde XV-XVIII Siecles, ed. Maria Szuppe, Tachkent, 1997, s. 159.
192 Howorth, s. 640.
193 Howorth, s. 641.
194 Krader, Peoples., s. 89.
195 Mihmannâme-i Buhara, s. 205.
196 Olcott, s. 20.
197 Tarih-i Raşid, s. 276.
198 W. Radloff, Sibiryadan (seçmeler), çev. Ahmet Temir, İstanbul, 1976, s. 189.
199 Sultanov, s. 55.
200 Mihmannâme-i Buhara, s. 235.
201 Mihmannâme-i Buhara, s. 222.
202 Mihmannâme-i Buhara, s. 223.
203 Radloff, s. 189-190.
204 Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 1, Ankara, 1987, s. 44.
205 Ögel, s. 403-404.
206 Mihmannâme-i Buhara, s. 200.
207 Mihmannâme-i Buhara, s. 210.
208 Mihmannâme-i Buhara, s. 205-212.
209 Mihmannâme-i Buhara, s. 235.
210 Olcott, s. 9.
211 Olcott, s. 10.
212 Krader, Social Organization., s. 192.
213 Engin, s. 48.
214 Kazaklarda yaylak ve kışlak yerlerinin seçimi için bak: Radlof, s. 192.
215 Sultanov, s. 98-99.
216 Kazakistan El Farabi Devlet Üniversitesi, Kazak Tarihi, Ankara, 1993, s. 45.
217 Krader, Social Organization, s. 222.
218 Krader, Social Organization, s. 224.
219 Sultanov, s. 94-95.
220 Abdülkadir Başkurt, Kazak-Kırgızlarda Halk Edebiyatı, Çığır Dergisi (19-23), 1934, s. 6.
221 Samir Kazımoğlu, s. 109-111.
222 İbragimov, s. 257-258.
223 Togan, Bugünkü Türkistan., s. 151.
224 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III. cilt, II. Kısım, Ankara, 1977, s. 252.
225 Şah Tahmasb-ı Safevi, Tezkire, giriş ve çev. Hicabi Kırlangıç, İstanbul, 2001, s. 11.
226 Kırzıoğlu, s. 114-115.
227 J. L. Bacque Grammont, "Bir Osmanlı Vesikasına Göre Orta Asya'da 1510'de Cereyan Eden Olaylar", VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara, 1972, s. 282-283.
228 J. L. Bacque Grammont, Une Liste Ottomane de Princes et d'Apanages Abu'l Khayrides, Cahiers du Monde Russe et Sovietique, XI, 1970, s. 423-453.
229 Kırzıoğlu, s. 183.
230 Seydi Ali Reis, Mir'at-ül Memalik, baskıya hazırlayan: Necdet Akyıldız, İstanbul, s. 94-96.
231 Audrey Burton, "Relations Between the Khanate of Bukhara and Ottoman Turkey 1558­1702", International Journal of Turkish Studies, 5, s. 87.
232 Burton, Relations., s. 88.
233 Kırzıoğlu, s. 381.
234 Burton, Relations., s. 90.
235 Azmi Özcan, "Özbekler Tekkesi Postnişini Buharalı Şeyh Süleyman Efendi Bir Double Agent mı idi?", Tarih ve Toplum, Nisan, 1992, sayı 100, s. 12.
236 Thierry Zarcone, "Histoire et Croyances des Derviches Turkestanais et indiens â İstanbul", Anatolia Moderna II, 1991, s. 193.
237 Thierry Zarcone, Yasak Kent Buhara 1830-1888, çev. Ali Berktay, İstanbul, 2001, s. 68.
238 Gündoğdu, s. 116.
239 Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasî Münasebetler (1775-1875), Ankara, 1994, s. 16.
240 Yazışmalar, Osmalı Devleti ile Kafkasya, Türkistan ve Kırım Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Belgeleri, Ankara, 1992, s. 146, 141, 144, 145, 149 v. d. bulunmaktadır.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
10737 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın