• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Çinggis Han ve Moğollar / Prof. Dr. İsenbike Togan

Okul kitaplarımıza Türk Moğol İmparatorluğu adıyla geçmiş ve tarih öğrenimimizin bir parçası olmuş olan bu siyasi yapı, Türkçemizde Moğol Devleti, Moğol İmparatorluğu, Çinggis Han (Cengiz Han) ve Devleti gibi değişik adlarla da anılır. Çin'den Doğu Avrupa'ya ve Anadolu'ya kadar geniş bir alanı içeren bir imparatorluğun kurucusu olması dolayısıyla Çinggis Han, ansiklopedi maddeleri1, makale ve kitap şeklinde tarih araştırmaları2, roman3 ve hatta filmlerden aşina olduğumuz bir kişiliktir. Son yıllarda Almanya, A.B.D ve Hollanda'da açılan sergilerle de daha geniş bir tanıtım yapılmıştır.4

Ancak kişiliği ve kurduğu devlet ile imparatorluğun tarihte bıraktığı izler hakkındaki görüşler çeşitli ve çelişkilidir. Bu yazıda bir taraftan bu türlü değişik görüşler ele alınırken, diğer taraftan da Çinggis Han ve evlâdının kurup geliştirdiği imparatorluk yapısının Türk, Moğol ve İç Asya tarihi açısından nasıl bir bağlama oturduğu açıklanmaya çalışılacaktır.

I. Dünden Bugüne Tarihçilerin Değerlendirmeleri

Çinggis Han hakkında bize bilgi veren tarihi kaynakların büyük bir kısmı onun yaşadığı 13. yüzyılda bazıları da 14. yüzyılın başında yazılmıştır. Bunlar, kurulan imparatorluğun kapladığı alanların genişliğiyle uyumlu bir çeşitlilik gösterirler. Geçmişteki tarih yazıcılarının büyük bir çoğunluğu, eserlerini Moğolların şevketli devirlerinde Moğol hanları hizmetinde yazmış oldukları için, buralarda gördüğümüz ayrıntılar daha çok bize Moğolları ve onların idaresini tanıtırlar. Bu tanımın dışında kalanlar da olmakla birlikte, bunların sayısı fazla değildir. Bu dönem kaynakları karşılaştırmalı ve eleştirel bir yaklaşımla yazılmış birçok çalışmanın konusu olmuştur.5

Moğol İmparatorluğu sona erdikten sonra bu bölgelerde kurulan yeni devletler meşruiyetlerini Çinggis Han ve evlâdının kurduğu Moğol İmparatorluğu'nda temellendirerek, kendilerini bu büyük imparatorluğun yerine geçen siyasi yapılar olarak tanımlamışlardır. Öte yandan kendi meşruiyetlerini yeniden tanımlayan bu siyasi yapılar döneminde yazılan tarihi eserler, kendilerini ön plana çıkarırken zamanla Moğol karşıtı bir tavır da sergilemeye başlarlar. Böyle bir tavır ilk önce Moğol İmparatorluğu'nun iki ucunda, Çin'de ve Rusya'da görülür. Çin'de Ming sülâlesi döneminin (1368­1644) birçok uygulamalarında görülen bu tavır, Rusya'da 15. yüzyılın ikinci yarısında Ortodoks kilisesinin siyasette etkin olmasıyla kendini gösterir.6 Sonraki yüzyıllarda milliyetçilik hareketleri baş gösterdikten sonra ise bu tavrın yaygınlaştığını görüyoruz. Nitekim erken Osmanlı tarih yazımında Çinggis Han ve evlâdına karşı bir tavır olmamasına rağmen, daha sonraki yüzyıllarda ve Cumhuriyet devrinde Rusya'dakine benzer bir tutumun geliştiğini görüyoruz. Ancak daha ileride de söz edileceği gibi bu yaklaşım, Türkiye'de yaygın bir tutum olmamıştır. Bir taraftan okul kitapları Türk-Moğol İmparatorluğu'ndan söz ederken, öte yandan bilginlerin bir kısmı Moğol devri tahripkarlığından söz etmişlerdir. Kısacası tahripkârlığı vurgulayan benzer görüşler 20. yüzyılda çeşitli ülkelerde yaygınlık kazansa da, son 20-25 yıl içinde, yani 1975'lerden sonra tarihçilerin bu dönem hakkındaki görüşlerinin büyük bir değişime uğradığı görülmektedir. Ayrıca, batıda ve doğuda Moğol İmparatorluğu tarihi ile ilgili çalışmalar, yeni görüşlerin ileri sürüldüğü bir alan halini almıştır.7

Öte yandan Moğol İmparatorluğu ile ilgili çalışmalar ise, bütün Moğol tarihini kapsamaktan ve Moğol toplumu ile ilgili olmaktan çok,8 Çinggis Han devrinde kurulmuş olan imparatorluk yapısı ile ilgilidir.9 Moğolların kendileriyle değil de imparatorluğun Çinggis Han tarafından kurulduğu ve evlâdı tarafından görkemli bir şekilde devam ettirildiği dönemler üzerinde odaklanan tarihçilerin bu eserlerini, dünyada büyük değişikliklerin meydana geldiği 1975-95 arasındaki dönemde verdikleri görülür. Büyük bir ihtimalle bu değişim, bilginlerin kendilerini yaşadıkları dünyada büyük değişikliklerin ortasında bulmalarıyla ilintilidir. Bu değişiklikleri, özellikle çok uluslu şirketlerin dünya ekonomisinde etkin olmalarıyla yeni bir dünya düzeni anlayışının doğması, tarih yazımında da "dünya sistemi"nin geçerli bir kavram olarak kullanılması (1974) ile "küreselleşme" kavramının önem kazanması (1986) şeklinde özetleyebiliriz. Hatta bu açıdan bakıldığında, son zamanlarda İç Asya tarihini yeni bir dönemlendirmeye tabi tutma çalışmaları da dikkati çekmektedir.10 Moğol İmparatorluğu bütün bu çalışmaların odak noktasını teşkil etmektedir.

Dünyada meydana gelen bu değişiklikler çerçevesinde bugün Moğol tarihine bakış da değişmiştir. Ne de olsa Çinggis Han ve evlâdı idaresindeki Moğollar ve Türkler, Asya-Avrupa çapındaki en büyük imparatorluğu kurmuşlardı. Evvelce bu imparatorluk Asya'da şiddetle esen bir fırtına olarak değerlendirilmişken,11 son çeyrek yüzyılda birden oldukça ciddi çalışmaların meydana geldiği dinamik bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir değişimi yalnız batıda görmüyoruz; 1960'larda başlayan bir ivme ile önce Çin Halk Cumhuriyeti'nde (ÇHC) ve sonra eski SSCB'de de Moğol İmparatorluğu tarihinin hareketli bir araştırma alanı haline geldiği gözlenmektedir. Moğol İmparatorluğu'na karşı olumsuz tavrını değiştirmeyen ise, sadece eski Sovyetler Birliği olmuştu. Ancak, 1991 sonrasında Rusya Federasyonu'nda bu durum değişmiştir. Burada, günümüzün tarih yazımı değerlendirilirken, sırasıyla eski SSCB, bugünkü Rusya ve ÇHC'deki çalışmalar genel hatlarıyla tanıtılacak; sonra da, batı dillerinde ve Türkçe yazılmış eserler değindikleri konular bağlamında ele alınacaktır.12

İleride daha ayrıntılı olarak ele alınacağı gibi, 1962'de ÇHC'de Çinggis Hanın tarihteki yeri olumlu bir şekilde değerlendirilmişti. Bu olaya bir tepki olarak 1970'de eski SSCB'de "Asya ve Avrupa'da Tatarlar ve Moğollar" adını taşıyan bir sempozyum düzenlenmiş ve sunulan bildiriler aynı yıl Mongolı-Tatarı v Azii i Evrope adıyla yayınlanmıştır. Sempozyumdaki hâkim fikir şu şekilde özetlenebilir:

Bazı Çinli bilginler tarafından ileri sürülen ve Çinggis Han'ın seferlerinin insanlık tarihi açısından ilerici bir rolü olmuş olduğunu ortaya koymaya çalışan fikirler bilimsel temellere dayanmamaktadır.

Sino-Sovyet ilişkilerinin gergin bir dönemine rastlayan bu görüşler, Çin'deki Moğol, yani Yüan sülâlesi üzerinde odaklanmanın, emperyalist emellere hizmet ettiği merkezinde idi. 13 Ayrıca ÇHC'deki tutumun Marksist tarihçilik anlayışını da yozlaştırmağa yönelik olduğu düşünülüyordu. Aslında o dönemin Moğol Halk Cumhuriyeti'nde de bilginler Sovyet yanlı politikalar içerisinde SSCB'deki meslektaşlarının görüşlerini paylaşıyorlardı. Bu konuya 1991'de yazdığı "Tarih ve Mitoloji'de Çinggis Han" makalesi ile değinen büyük Moğol bilgini Sh. Bira, yeni başlayan demokratikleşme sürecinde 1992 yılında Çinggis Han'ın 830. yıl dönümünü kutlama hazırlığı içinde olduklarını, oysa ki 30 yıl önce 800. yıldönümünde Çinggis Han'ın o dönem Moğol Halk Cumhuriyeti Devrimci Partisi tarafından lânetlendiğini kaydetmektedir.14

Moğol tarihi çalışmalarına katkılarıyla tanınan ve eserleri Türkçeye de çevrilmiş olan Barthold ve Vladimirtsov'un15 ölümlerinden sonra, 1930'lardan itibaren Sovyet bilginleri arasında Moğol İmparatorluğu'nun çevredeki yerleşik kültürleri gerek ekonomik bakımdan gerekse sosyal ve kültürel açıdan felakete sürüklemiş olduğu görüşü hâkim olmuştur.16 Unesco İpek Yolu Bozkır Seferinde (1991) de Orta Asyalı arkeolog ve tarihçilerin de, devamlı olarak Moğol tahripkârlığından söz ettiklerini duymuş; batıda ve ÇHC'de yapılan yeni araştırmaların Orta Asya'da henüz pek revaç bulmamış olduğunu müşahede etmiştim. Bu durum da ileride sözü edileceği gibi 1991 sonrasında değişmiştir. Profesör Edward Allworth da 1990'de çıkan The Modern Uzbeks17 adlı eserinde Sovyetler devrindeki bu anti-Moğol görüşün Altınordu hâkimiyetine dayanan bir nefret olduğunu söylüyorsa da, kaynaklardan anladığımız kadarı ile, bu türlü görüşler daha çok Altınordu sonrası Rus İmparatorluğu'nun yükselişi ve sonra da milliyetçilik hareketleri içinde gelişmiştir. Charles J. Halperin'in Russia and the Golden Horde adlı eseri Altınordu devrinde, Rus ve Türk-Moğol ilişkilerinin ne kadar girift olduğunu ve özellikle Moskova Dükalığı'nda kurumların Türk-Moğolları örnek almağa yönelik olmuş olduğunu göstermektedir. Donald Ostrowski'nin yakınlarda yayınlanmış olan Muscovy and the Mongols adlı eseri de bu konuları ayrıntılı bir biçimde ele almakta ve Rusya'da görülen bu görüş değişikliğini 15. yüzyılın ikinci yarısına yerleştirmektedir.18

Rusya'da Altınordu'dan sonra gelişen Moğol İmparatorluğu karşıtı görüşler yakın zamanlara kadar devam etmiştir. Moskova'da 1991 Ağustos'unda başarısızlıkla sonuçlanan darbeden sonra Boris Yeltsin'in danışmanlarından Sergei Stankevich'e tarihte benzer bir olaydan söz edilmesi mümkün mü diye sorulduğu zaman o, "eğer bir paralellik söz konusu ise, bu olaylar Moğol boyunduruğundan kurtulmamızla karşılaştırılabilir. Tabii bu seferki Moğol işi değil ideolojikti ve 300 yıl değil 73 yıl sürdü" demiştir.19

Ancak Sovyetler devrinde yazılmış bütün eserler bu denli olumsuz değildir. Belli bir anti-Çinggis tavır sergilenmesine rağmen, o dönemde Çinggis Han tarafından yıkılmış olan Naiman Hanlığını ve onların Hristiyanlığını ele alıp bu açıdan bakıp inceleyen ilginç bir eser yayınlanır. Bu eser, Hun ve Göktürklerin tarihini de yazmış olan Lev Gumilev'in 1970'de yayınladığı Poiski VımışlennogoTsartva veya İngilizce çevirisiyle Searches for an Imaginary Kingdom adını taşır. Anti-Çinggis tutumuna rağmen Gumilev'in bu eseri "olumsuzlar" türü içinde değerlendirilemez. Eserde özellikle beylikler, hanlıklar yıkılabilir ama halklar yaşamlarına devam eder şeklinde bir mesaj vardır ki, bu mesaj kendini eserin kardeş Moğol halkına ithaf edilmesiyle de gösterir.

Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu üzerinde yoğunlaşan çalışmalar o yıllarda ÇHC'de de görülmektedir. Ancak, yukarıda da değindiğim gibi ÇHC'de 1962'de Han Ju-lin'in Çinggis Han hakkında yazdığı makale ile, Moğol tarihine bakış değişmişti. Bu yeni görüşe göre uzun bir parçalanma devrinden sonra Çinggis Han İmparatorluğu devrinde bütün Çin birleşmiş ve milli ekonomi gelişmişti; ayrıca aynı görüşe göre Moğol İmparatorluğu'nun kozmopolit yapısı içinde Çin'de yaşayan birçok yabancı, Çin kültür ve uygarlığı ile yakından tanışmıştı. Bu görüşlere 1949 sonrasında Çin'de birliğin sağlanmasının ve 1950'li yılların ekonomi politikasından sonra da 1960'lı yılların nasıl algılandığının yansıdığını görüyoruz. Ayrıca 1950'li yıllarda Çin'de milli azınlıklar politikası başlatılmış ve 55 topluluğa milli azınlık statüsü verilmişti. Hatta o devirde böyle bir statüye kavuşmak isteyen 350 irili ufaklı grubun bulunduğunu da biliyoruz. 1962 yılında ÇHC'de 1962 yılında Millî Azınlıklar Genel Kongresi yapılmıştı. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında Han Ru-lin'in yazısının, birçok halkları bir arada yaşatan ÇHC açısından taşıdığı mesaj da önemli idi. Öte yandan, Kültür Devrimi yıllarında (1968-880) Çinli bilginler çalışmalarını Çin'deki Moğollar (Yüan sülâlesi) devrine kaydırmışlardı. Bu çalışmaların ürünlerini hem kültür devrimi sırasında, hem de sonrasında görüyoruz. Ama, 1980 sonrasında bu alanda, özellikle apolitik mikro çalışmalar kendini gösteriyor. Genç kuşak ÇHC tarihçilerinin Yüan sülâlesi devrine yönelmeriyle, özellikle mikro seviyede boylar tarihi (bir anlamda tarihteki milli azınlıklar olarak) ve yine konargöçer boyların tarihteki sosyal yapıları hakkında çok ilginç çalışmalar ortaya çıkar. Nanjing Üniversitesi özellikle bu yeni çalışmaların merkezi oldu. Bugün, İpek Yolu Komisyonunun önde gelen isimlerinden Chen De Zhe ve hem Farsça, hem Doğu Türkçesi bilen Li Ying Sheng ve Hua Tao gibi bilginler, bu çevrede yetişmişlerdir. Tarihte, Yüan Sülâlesi adı verilen Çin'deki Moğollar devri ve öncesi hakkında yapılan çalışmalar, derlemeler ve özel sayılar ile yayınlanmıştır.20 Bunlar konargöçer halkların "kurum"ları ile ilgilenen her tarihçinin görmesi icap eden önemli yayınlardır. Ayrıca ÇHC İç Moğol Özerk Bölgesi'nde de aynı konuda çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Burada yapılan çalışmalar, Moğol tarihinin yalnız imparatorluk devri ile değil, bütün dönemleriyle ilgilidir. Gerek Bilimler Akademisi, gerekse İç Moğol Üniversitesi'ndeki bilginler son yıllarda kaynaklar üzerinde odaklanan çok geniş çapta yayınlarda bulundular; bunlar arasında özellikle Moğolların Gizli Tarihi ile ilgili incelemeler dikkati çekmektedir. Yukarıda söz edildiği gibi Moğolistan ve Buryat Cumhuriyeti'nde (RF) de Moğol tarih ve kültürü araştırmalarında bütüncül bir yaklaşım sergilendiği gibi, benzer bir yaklaşım Japonya'da da gözlenmektedir.21

Batı bilim dünyasında ise, evvelce ABD üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan ve hâlâ da kullanılmağa devam eden John K. Fairbank'ın East Asia: The Great Tradition adlı kitabı yukarıda sözünü ettiğimiz değişimlere örnek olarak ele alınabilir.22 Bu eserde23 Moğolların Çin'i fethetmelerinden önce on bir madde ile "barbar"ların Çin üzerinde kısmî de olsa, ne gibi koşullarda hâkimiyet kurabilmiş oldukları ele alınırken, özellikle bu tür olayların Çin'in zayıf olduğu dönemlere rastladığı belirtilir. Aslında güç kullanmakta ve askeri manevralarda mahir olan "barbar"ların, Çin'de gerçek bir fütuhatı gerçekleştirebilmelerinin ancak Çinli devlet adamlarının tavsiyelerini dinleyerek, bir anlamda "uygarlaşma"larıyla mümkün olduğunu ifade eden bu satırlar, böyle bir süreçten geçen ve artık kendilerini "barbar" olarak görmeyen bu yabancıların, geride bıraktıkları soydaşlarına karşı acımasız bir "böl ve yönet" politikası uygulamış olduklarını belirtir. Bu görüşlere göre de Moğolları diğer İç Asya kavimlerinden ayıran bu uygarlaşma sürecini tam olarak yaşayamamış olmaları ve Çin'e yerleşerek asimile olmuş daha önceki sülalelerden farklı olarak 1368'de Çin tarihinde Çin'den ayrılan tek "barbar" olarak ülkeleri Moğolistan'a geri çekilmeleridir. Oysa ki, Moğolların imparatorluğun her tarafında aynı davranışta bulunmuş olmalarını söylemek zordur; zira aynı Moğolların İslam dünyası içindeki tutumları farklı olmuştur. Kendilerine İslam alemi ile uyumlu bir yaşam kuran Moğollar ise sonuçta hem Müslüman olmuşlar hem de yerleşerek "Türkçe" konuşur olmuşlardır. Hatta Çin'deki Moğollar devrinde tiyatro eserleri ve romanların gelişmesinin alışılagelmiş edebi dilde değil de günlük konuşma dilinde yazılmış olmaları da, 24 Moğollar ve onlarla işbirliği yapan kişilerin kültür seviyelerinin düşüklüğü ile açıklanıyordu. İşte John K. Fairbank'ın hocalık yaptığı Harvard Üniversitesi'nde ve başka üniversitelerde bir taraftan lisans seviyesinde bu eski kitap okutulurken, diğer taraftan aynı üniversitede kendi adına kurulmuş olan "J. K. Fairbank Center for East Asian Research" araştırma enstitüsünde yakın zamanlardaki ölümüne kadar, Fairbank kendi odasında otururken, diğer odalarda lisansüstü çalışmalarda bulunan öğrencilerin ve genç bilginlerin eserlerinde tamamen yeni bir hava esmekte idi. Bu farklı havayı J. K. Fairbank'ın 1992'de Merle Goldman'la beraber yayınladığı China. A New History (Yeni Bir Bakış Açısıyla Çin Tarihi) adlı eserde de görmek mümkündür. Artık bu eserde "barbar" sözcüğünün kullanılmadığını ve Moğol İmparorluğu'ndan "Moğol İmparatorluğu içinde Çin" başlığı altında söz edildiği görülür.25 Kitabı beraber yayınlayan Merle Goldmann da Fairbank'ın öğrencilerinden biridir.

Aynı dönemlerde Harvard Üniversitesi'nde doktora çalışmalarında bulunmuş olan Thomas Barfield, J. K. Fairbank ve İç Asya tarihçisi merhum Joseph Fletcher ile çalışarak, tarihe antropolojik teorilerin ışığı altında bakmış ve yukarıda sözü edilen görüşlerden çok farklı görüşler ortaya atmıştır. Barfield The Perilous Frontier (Tehlikeli Sınırlar) adını taşıyan eserinde diğer yazarların yaptığı gibi Moğol İmparatorluğu'nu İç Asya halklarının en başarılı (!) temsilcisi yani en başarılı "barbar" olarak ele almamıştır. Barfield'e göre Moğol İmparatorluğu'nu kuranlar başka İç Asya kavimlerine benzemiyorlardı, yani nev-i şahıslarına münhasır idiler. Diğer İç Asya kavimlerinin Çin ile ilişkilerine 2000 yıllık bir tarih çerçevesinden bakan Barfield, İç Asya'da Moğollarınki dahil üç türlü davranış görmektedir. Bunların birincisi Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi istemiş olsalar gerçekleştirme imkânları olan, ama tarihte hiçbir zaman Çin'i fethetmeyi düşünmemiş olan Bozkır İmparatorluklarıdır. İkinci tür ise özellikle Doğu Moğolistan, Mançurya taraflarında odaklanmış olan Orman Kavimleridir ki bunlar da Kuzey Çin'de fetihler sonucu elde ettikleri topraklar üzerinde sülâleler kurmuşlardır. Üçüncü türü ise bir Cihan İmparatorluğu kurmuş olan Moğollar oluşturmaktadır. Tabii burada Barfield'ın getirdiği en büyük yenilik, yerleşik olmayan bütün İç Asyalılara homojen bir grup olarak bakmamak olmuştur. Daha evvel yapılan ayrımlar ise salt etnik köken ve millet esasında yapılmıştır. Sadece Çin bakış açısından bakarak yapılan "barbar", "göçebe" şeklindeki genellemeler, yukarıda değinildiği gibi tarih boyunca yaşamış bütün İç Asyalıları aynı potaya koyuyordu. Halbuki Barfield bu İç Asyalıların gerek ekolojik nedenlerden, gerekse sosyal ve ekonomik organizasyon açısından farklı olduklarını ve bu sebeplerden de farklı davranışlarda bulunduklarını göstermektedir. Barfield'ın eseri bizi Uygur tarihinden de bildiğimiz gibi, tek emeli Çin'i fethetmek olmayan İç Asyalılarla karşılaştırmaktadır. Oysa ki, tarihte göçleri, fetihleri ile tanınan Türklerin adı da, genelde kolaylıkla istilâlarla birleştirilir ve bunun sonucunda "ganimet" için her zaman her yeri fethetmeye hazır oldukları izlenimini uyandırdı.

Aslında bir antropolog olan Barfield, görüşlerini daha çok Marksist olmayan antropolojik teori çerçevesinde geliştirmiş olduğu için, antropolojide yaygın bir görüş olan konargöçer halkların ekonomik ve siyasi yapısının dış dürtüler olmadan devlet kurmaya uygun ve yeterli olmadığı görüşlerine katılmaktadır.26 O yüzden de Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi siyasi yapıların, ancak Çin'de siyasi birlik hareketleri olunca, Çin'i "sömürebilmek" için oluştuğunu ileri sürmektedir; yani İç Asya halklarının kendilerini değişime götürecek bir iç dinamiğe sahip olmadıkları savındadır. Barfield'in geliştirdiği ve oldukça yaygın olarak kabul gören bu görüşlerin bir taraftan 1970 ve 1980'lerde "dünya sistemi" teorilerinin oluştuğu dönemde, tarih içinde bir Uzak Doğu-İç Asya sisteminin nasıl işlemiş olduğunu anlamaya yönelik olduğunu görüyoruz. Öte yandan konargöçer ekonomi çerçevesinde yaşayan halkların, iş kendilerine kaldığı takdirde "değişiklik" istemedikleri ve ancak dışarıdan dürtü olduğu takdirde değişim sürecine girdikleri hakkındaki antropolojik literatürün öncülerinden olan William Irons gibi antropologlar da görüşlerini gene aynı 1970'li, 1980'li yıllarda bugünkü dünyanın gerçekleri çerçevesinde oluşturmuşlardı. Öte yandan Barfield eserinde27 geniş yer verdiği Moğol İmparatorluğu'nun eski Bozkır geleneklerine dayanmadığı görüşünü kuvvetle ileri sürmektedir. Böyle bir savı ileri sürmesi, Barfield'in kendi ileri sürdüğü fikirlerle uyum içerisindedir. Diğer bir deyişle eğer Bozkır geleneklerinin var olduğundan söz edilirse, o zaman, devletin oluşumunu da dış etkenler, dürtüler yerine iç dinamiklerle açıklamak gerekirdi. Barfield bu açıdan tutarlıdır; onun birçokları tarafından da kabul edilen görüşüne göre iç dinamiklere dürtü verecek bir devlet geleneği olmadığı için, bozkırda devlet oluşumu dış dürtülerle oluşmuştur. O bakımdan, geleneğin olmadığını ısrarla belirtmek, öne sürülen model açısından önemli olmaktadır. Öte yandan Barfield, Çinggis Han'ın kendi ailesi içindeki problemlerini çözebilmek ve korkularını yenebilmek için astığı astık, kestiği kestik olma durumunda olmuş olduğunu belirterek, eğer bir gelenek olmuş olsa bile, Moğolların o gelenekten tamamen farklı bir konuma düştüklerini ve başarılarının burada olduğunu ileri sürmektedir.

Barfield'in yukarıda söz konusu olan üçlü şematik yaklaşımı, bize Türklerin tarihine bir taraftan fütuhatla kurulan ve diğer taraftan da iç dinamiklerle fütuhatsız kurulan Türk devlet ve sülâlelerini karşılaştırmanın ve onlardan ne türlü tipolojiler ve genellemeler çıkarabileceğimizi düşünmenin yararlı olacağını akla getirmektedir. Öte yandan Thomas Barfield'in çalışması bizi Türklerin tarihi hakkında başka konularda da düşündürtmektedir. Mesela, Thomas Barfield Türk ve Moğollarda meşruiyetin başlıca iki kanaldan alındığını düşünerek, Asya'nın doğusunda iki hâkim sülâle olmuştur; bunlardan birincisine Aşina, diğeri Çinggis Han sülâlesi demektedir ve genellikle kurdukları devletlerin kısa ömürlü olması dolayısıyla İç Asya kavimlerinin "kısa süreli, geçici devletler kurma konusunda yetenekli oldukları" görüşlerine karşı çıkmakta, bilakis burada sülâlelerin bir devamlılık sergilediğini ve bunun düşündürücü olduğunu söylemektedir. Bu bağlamda İç Asya'da Türk ve Moğol hükümdar ailelerinde babadan oğula geçen bir veraset sisteminin olmamasını bir eksiklik olarak gören görüşlere karşı çıkarak, burada görülen uygulamaya yatay veraset usulü denilebileceğini ve bunun sülâlenin yaşça büyük fertlerinden gençlere doğru geçen bir sistem olduğunu söylemektedir. Diğer bir deyişle bizim "ekberiyet" sistemi diye adlandırdığımız sistemi tarif etmektedir. Böylece de genellikle literatürde babadan oğula veraset yoluyla tahta geçme sistemi olmamasından dolayı, İç Asya'da kurulan sülâle ve devletlerin geçici olmuş oldukları konusundaki görüşlere karşı ileri sürdüğü fikirler, evvelce bu veraset konularında Jack Goody'nin yapmış olduğu çalışmaları28 tamamlayıcı mahiyette olmuştur. Barfield'in söyledikleri Türklerin tarihinde veraset meseleleri üzerine dikkati çekmiştir.

Gene aynı çevrede yetişmiş genç tarihçilerden Elizabeth Endicott-West ve Thomas T. Allsen (1989) birlikte yaptıkları çalışmalarında Moğol İmparatorluğu devrinde "ortak" adıyla bilinen tüccarların, devlet ve sülâle azaları ile kurumsallaştırılmış ilişkileri üzerine etütler yapmışlar ve Moğol İmparatorluğu'nda tüccarların devlet idaresi ile kurdukları organik ilişkileri betimlemişlerdir. Bu yapılan çalışmalar günümüz Orta Asya'sında da gelişen bu türden ilişkileri anlamak için bir rehber mahiyetindedir. Bu çalışmalar evvelce Moğol devrinin tüccar sermayesini teşvik eder mahiyette işlediğini ileri sürmüş olan Zeki Velidi Togan'ın fikirlerinin29 Franz Schurmann30 tarafından Çin kaynaklarına dayanılarak işlenmesinden sonra bu konuda yapılmış en önemli etütlerdir. Öte yandan Thomas Allsen Moğol İmparatorluğu yapısını gerek idari (1987) ve gerekse kültür yönünden inceleyen kitap ve makaleleriyle dikkati çekmektedir. Genelde başka tarihçilerin el atmadıkları "Sol Kol Prensleri" (1987) gibi yapısal konular, İlhanlılara Çin kültürünü öğreten kişinin aslında bir Moğol olduğunu gösteren (1996) ve ticari alışverişle beraber yürüyen kültür alışverişi (1997) ve en son olarak da "Tatar bezi" diye bilinen altın iplikle dokunmuş ipekli kumaşın tarihi üzerine yazdığı eserlerle, Moğolların evvelce iddia edilmiş olduğu gibi salt kültür taşıyıcısı olmadıklarına işaret etmekte ve dolayısıyla zimnen ancak kendisinin kültürü olan kişilerin başkalarının kültürünü anlayıp takdir edeceklerini söylemektedir.

Öte yandan bu etütlerle aynı zamanda yayınlanan bir diğer eser de geniş yankılar uyandırmıştır. Bu eser Janet Abu-Lughod'un Before European Hegemony adlı eseridir. Bu eserde ise özellikle Immanuel Wallerstein tarafından 1970'li yıllarda ortaya atılan ve batı kapitalizminin hegemonyası altında kurulduğu ileri sürülen "dünya sistemi" teorisine karşı çıkılmaktadır. Abu-Lughod, "dünya sistemi" gibi bir olgunun batının tekelinde olmadığını göstermek istemektedir ve bu noktadan hareketle Çin'de, Orta Doğu'da ve Avrupa'da gelişmiş olan ticaret ve kentleşmenin 13. yüzyılın ortasında Moğol İmparatorluğu'nun bütün bu alanları birleştirmiş olması dolayısıyla ilk "dünya sistemi"nin kurulmasına vesile olduğunu ileri sürmektedir. Abu-Lughod'un çalışması yayınlandığı yıllarda geniş yankılar uyandırmıştı. Benim bildiğim kadarı ile Moğolların bu konudaki "yeni" keşfedilen olumlu rolleri pek eleştiriye uğramadı, bilakis kabul gördü. Abu-Lughod'un görüşlerinin tartışılan yanı, 1) batı kapitalizminden önce dünya sistemi gerçekten var mıydı? 2) Eğer varsa, o zaman belki de Moğollarınki de ilk değildir, daha önce de başkaları yok muydu? soruları üzerinde odaklanmış oldu; yani tartışmalar daha çok ekonomi tarihi ile ilgili oldu. Örneğin Üçüncü Dünya çalışmaları ile tanınan Semir Amin, batıdan önce dünya sistemi olmadığı görüşünü savunurken, Andre Gunder Frank, insanlık tarihinin bir dünya sistemleri tarihi olarak algılanması gerektiğini ve Orta Asya'nın yalnız Moğollar devrinde değil, bütün tarih boyunca merkezi bir rol oynamış olduğunu göstermek için Centrality of Central Asia31 gibi eserler vücuda getirmiştir. Abu Lughod da Andre Gunder Frank'ın bu görüşlerine belki başka bir bağlamda katılmaktadır demek mümkündür. Abu-Lughod kendi deyimi ile ilk dünya sitemi üzerindeki görüşlerinde İç Asya'ya ve dolayısıyla Moğollara bir motor rolü veriyorsa, dünya sisteminin çöküşünü de İç Asya'ya bağlamakta ve çöküşe aslında dünya sistemini ayakta tutan Çin ile bağların kopmasında amil olarak gördüğü Emir Temür'ün (Timurleng) sebep olduğunu ileri sürmektedir.32

Atlantik ve Pasifik ötesinden Moğol İmparatorluğu klasik deyimle kuruluş ve yükseliş devirleri ile ilgi çekerken, Atlantik'in Avrupa yakasında özellikle İngiltere'de yapılan çalışmalardan biri imparatorluğun çözülmesi ile ilgili olmakla beraber, asıl kaynakların inanılırlığını sorgulayan çok ilginç bir çalışmadır. "The Dissolution of the Mongolian Empire" adını taşıyan bu makale (1976) tarih eserlerinin politik güç ve meşruiyetle ilgisini Moğol devri kaynaklarını ele alarak sergilemektedir. Genelde Moğolca, Çince ve Farsça üç ayrı dilde ve üç ayrı kültürel çevrede yazılmış eserlerin birbirini nasıl tamamladıkları, bu devri öğrenen her filolog ve tarihçi için bir heyecan kaynağı olmuştur. Ancak, Peter Jackson'un etüdü bize, alışılagelmiş yaşça büyük üyenin tahta geçmesi teamülüne karşın, 13. yüzyılın ortasında Çinggis Han'ın en küçük oğlu Toluy Han'ın üç oğlunun imparatorluğa hakim olduğunu; Altınordu'daki Batu Hanın bunları da desteklemesi ile Kağanlığın Möngke Hanın, Çin'in Kubilay Han'ın, İran'ın ise Hülegü Han'ın eline geçtiğini ve böylece "meşru" olmayan bir kadro değişikliği meydana geldiğini; aynı zamanda bu idareci kadroların da değiştiğini göstermektedir.33 Bizim o kadar çok güvendiğimiz kaynakların aslında hep Toluy evlâdı tarafından hazırlanmış ve hazırlatılmış olduğu ve ailenin menfaatlerine ters düşen olayların bu tarih kitaplarına alınmadığı ve bu konuda ne Çinggislilere ne de Toluylulara dost olmayan Memluk tarihçilerinin eserlerinin belge teşkil ettiğini bu çalışmadan öğrenmekteyiz.

Diğer bir İngiliz tarihçisi olan David Morgan da, gene benzer bir şekilde, yüzyıllardır varlığına inandığımız Çinggis Han yasasının, aslında bizim yerleşik mihraklardan bakarak anladığımız şekilde yazılı olmadığını bilakis sözlü direktifler olduğunu ileri sürmüştür.34 David Morgan çalışmasını, 70'li yıllarda "yasa" hakkında verilen bilgilerin bir kaynaktan diğerine aktarılan bilgiler olduğunu gösteren İsrailli tarihçi David Ayalon'un çalışmalarına dayandırmıştır. Moğolların Gizli Tarihi'nde "yasa" yani jasaq kelimesi Çincede jünfa "ordu örfü", yani "ordu düzeni" kelimesi ile karşılanmıştır ki, bu çeviri Türkçedeki "örfi idare" deyimini hatırlatır. Ayrıca Morgan'ın saptamasının doğru olduğunu, "yasa" tabirinin daha sonraki yüzyıllardaki kullanış şeklinden de anlıyoruz. David Morgan son yıllarda, bu alandaki birçok bilginin özgün makalelerini The Mongol Empire and its Legacy ("Moğol İmparatorluğu'nun Mirası") adıyla yayınlamıştır. Bu araştırma eseri sahadaki en son gelişmeleri izlemek için vazgeçilmez bir el kitabı niteliğinde bir derleme yayındır.

Kaynakların, yazılı belgelerin inanılırlığını irdeleyen diğer bir çalışma ise yukarıda sözü geçen Lev Gumilev'in eseridir. Kendisinin belgesel değil de, "sezgisel" tarih anlayışı ile hareket ettiğini söyleyen Lev Gumilev, eserinde özellikle Moğolların Gizli Tarihi'ni bize aktarmış olan yazarın pasajlar, satırlar arasından sızan görüşlerine yer vermekte hatta bir nevi dedektiflik yapmaktadır. Eserin en önemli saptamalarından birisi de İç Asya kavimlerinin tarihe bakışları ile ilgilidir ve Gumilev bu bağlamda ez cümle şunları söylemektedir: 35

Yalnız maddi kültür değil manevi kültür alanında da konargöçerler yerleşik komşularından geri kalmıyorlardı. Ancak böyle bir sav üzerine Hunlarda ilmî teoriler aramak boşuna olurdu; eski Yunanlılar bile bu türlü teorik görüşleri eski Mısır ve Babil'den almışlardı.

Konargöçerlerin anlatıları başlıca iki türdü: kahramanlık hikayeleri ve cin ve peri masalları. Bu her iki tür de bizim anladığımız anlamdaki edebiyattan çok mitolojiye yakındı. Konargöçerler olayları ve gerçekleri algıladıkları gibi ve duygularını katarak anlatıyorlardı. Kısacası bizim için edebiyat ne ise, onlar için de mitoloji o idi.

Yani Gumilev tarih anlayışından söz ederken, bize Orta Asya kavimleri için gerçekleri nasıl algıladıkları ve bu konuda ne hissettiklerini bildiren ve bazen de mitolojik mahiyette olan sözlü edebiyatın önemli bir kaynak olduğunu söylemektedir. Yani tarih salt yazılı kaynaklar ve orada yazılanlar değildir demekte ve sözlerine şöyle devam ederek,bu halklar, tarihi de geçmişi de bizden farklı olarak algılıyorlardı. Onlar için tarih bir soy ağacı idi. Tarih bir olay veya kurum değil, şimdi artık ölü olan ataları idi. Böyle bir yaklaşım Avrupalılara ne kadar uzak gelse de, zamanın akışının hesabını tutmak için en az diğer sayım sistemleri kadar geçerlidirdemektedir. Nitekim bir Kırgız atasözü de Saltı cok kişinin Köristeni bolbayt Yani, geleneği olmayanın mezarı olmaz, demektedir.36 Bu Kırgız atasözü, herhalde, İç Asya tarihinde ister boy ister sülâle veya devlet şeklinde ömür sürmüş toplulukların, kendi gelenekleri var mıdır tartışmalarına tarihin içinden yanıt vermektedir. Öte yandan, Çinggis Han ve evlâdı devri ile ilgili kaynaklarımızın çoğu Gumilev'in sözünü ettiği türden, sözlü gelenekler, rivayetler, deyişler, efsanelerle tarih yazımını bağdaştıran eserlerdir. Hatta 14. yüzyıl başlarında Reşideddin bu konuda şöyle der:37


Birbirlerinden bu denli farklı olan ve ayrı tarihi süreçlerden geçmiş insanların tarihleri mutlak bir şekilde açıklanamaz; bunların kuşaktan kuşağa aktarılan ve halen de aktarılmakta olan tarihi rivayetleri ne aynıdır ne de birbiriyle uyumludur....Aslında herkes bir olayı kendi duyduğu rivayete göre anlatır; durum böyle olunca tarihçiler sadece başka rivayetlerle belgelenebilen rivayetleri yazmış olsalar, ellerinde anlatılacak bir şey kalmayacaktı. Onun için her kavmin hikaye ve rivayetlerini kendilerinin söylediği gibi ve kendi tarihlerinde yazıldığı gibi aldık. Böylece sorumluluk ravi'nin yani rivayeti anlatanın oldu..

Yaptığı çalışmalarda gerek sözlü gerekse yazılı tarih malzemelerini yakından tanıyarak çalışmalarını yürütmüş olan Türk tarihçisi Zeki Velidi Togan, Çinggis Han ve evlâdının tarihiyle ilgili yaptığı çalışmalarla, bazen polemiklere de sebebiyet verecek derecede özgün görüşler ileri sürmüştür. Ölümünden bir yıl önce verdiği dersleri (1969-1970 Kış sömestresi) Çinggis Han'a hasretmiş olan Zeki Velidi Togan, teksir halinde basılmış olan ders notlarında:38

Fakülteye intisabımdan beri (1927) Çinggis Han'ın tarihini bir defa 1962'de anlatmıştım. Şimdi Çinggis'i daha geniş ölçüde anlatacağız. Çinggis 1153'te bir diğer rivayete göre ise 1167'de doğmuş ve 1227'de ölmüştür. Hayatı tafsilatıyla biliniyor ve malumdur. Kendisi cihana büyük ölçüde tesirli olduğundan Avrupalılar olsun, Çinliler olsun, bunun hayatını yazmışlardır. Kendisinin yazdırdığı tarih de vardır. Bu bize Farsça, Türkçe, Arapça, Çince ve Moğolca olarak gelmiştir. Bu yönlerden tarihi tafsilatlı olarak öğrenilmeye müsaittir. Nitekim bunlar devrimize kadar çeşitli alimler tarafından tetkik edilmiştir. Eskilerden Petis de la Croix vardır ki, önce eserini Fransızca yazmış, sonra İngilizce ve Almancaya da çevrilmiştir. İngilizcede pek mufassal ve tarafsız olarak Howorth'un Moğol Tarihi de vardır. Fransızca olarak R. Grousset'nin kitabı önemlidir ki, İngilizceye de çevrilmiştir. Türkçemizde maalesef Çinggis Han'a dair tafsilatlı bir eser hâlâ yoktur demekte ve Çinggis Han ve evlâdı tarihini ayrıntılı olarak yazmış olan Reşideddin'in Cami ü't-tevarih adlı eserinin Moğol ve Türk tarihi ile ilgili kısımlarının bile Türkçeye çevrilmemiş olmasından yakınmakta, bu eserin SSCB'de 4 cilt olarak yayınlanmış olmasından söz etmektedir.39 Orijinal nüshalarının en nadideleri Topkapı Sarayında bulunan bu eser, bir kaç yıl önce İran'da 4 cilt olarak yeniden yayımlanmıştır.40 Bu yayın kelimelerin Moğolca kökenlerine kadar inen ayrıntılı açıklamalar ve dizin ile çıkarak, daha önceki edisyonların yerini almış oldu.

Zeki Velidi Togan'ın 29 Ocak 1970'de verdiği dersle son bulan bu ders notlarından sonra yayınlanan Türkçe makaleler yok denecek kadar azdır.41 Ancak bu yazının başında belirttiğim gibi, Türkiye dışında bu konudaki çalışmalar bir hayli yekûn tutmakta ve bilimsel alanda tartışmalara sebep olmaktadır. Öte yandan eserlerinde Çinggis Han ve Moğollara geniş yer vermiş olan Zeki Velidi Togan'ın bu alandaki çalışmalarına gelince, bunların özellikle aşağıdaki konular üzerinde odaklandığını görürüz. Türk tarihinin Asya tarihi bağlamında ve kendi tabiri ile "iktisadi amillerin" önde geldiği bir ortamda oluşup geliştiği görüşünde olan Zeki Velidi Togan, Çinggis Han ve evlâdının kurduğu devlete birçok Türk boy ve topluluğunun destek vermiş olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca Çinggis Han'ın mensup olduğu Borçigin soyunun Türkçe Böri Tegin'den geldiği görüşünü savunarak, elâ gözlü, sarışın oldukları söylenen bu sülâlenin mensuplarının Türkler arasında hükümdar olma kutuna sahip bir soydan geldiğini ileri sürmüştür.

Onun görüşüne göre, hükümdar olma kutuna sahip soylar, aileler "kutlu" oldukları için bugün bizim ayrı milletler olarak gördüğümüz gruplar arasına dağılmış olabilirlerdi. 12. yüzyıl sonu ile 13. yüzyılın başında da bu "kutlu" soyun mensubu olan Borçigin ailesi Moğol kabileleri arasında bulunuyorlar ve Moğolca konuşuyorlardı. Destan malzemesine ve elçilik raporlarına dayanarak vardığı sonuca göre, bu aile evvelce bugün ÇHC'nin Qinghai eyaletinde bulunan Kökenor (yani gökçe deniz; qinghai da gökçe deniz demektir)42 gölü yakınlarında yaşamış olması dolayısıyla destanlara konu olmuştu. Onun bu görüşleri bugünkü milliyet anlayışı açısından çeşitli tartışmalara sebebiyet vermişti. Budizmin kabulünden sonra yazılmış olan Moğol tarihine dair eserlerde de Çinggis Han ailesinin anavatanı Tibet taraflarında gösterilir.

Ancak bu konuda bir hükme varmadan şunu söylemek gerekir ki, antropoloji bilimi bugün bu türlü idare ettikleri halklara fiziki açıdan benzemeyen ve "boylar üstü" konumda olan hükümdar ailelerinin varlığını kabul etmektedir; daha yakın tarihte ayrıca Avrupa genelinde Hohenzoller ailesinin de çeşitli milletlere kral vermiş olduğunu biliyoruz. Ancak Çinggis Han'ın mensup olduğu ailenin kökenleri konusundaki bilgi ve belgelerimiz pozitivist sonuçlara varacak nitelikte değildir. Aslında Türk tarihi açısından önemli olan husus daha sonraki tarihlerde Orta Asya'daki Türklerin meşru hükümdar ailesini temsil etmiş olması dolayısıyla Çinggis evlâdının Türk tarihi açısından bir dönüm noktasını teşkil etmesidir. Bu sebeple Zeki Velidi Togan bu meselenin ancak Orta Asya'nın 8-12. yüzyıllar arasındaki etnografi tarihi tetkik edilirse aydınlatılabileceğini belirtmiş ve 1962-63 yılı derslerine İç Asya Etnografyası adını vermiş ve 2 sömestre boyunca Çinggis Han'ın ortaya çıkışından önceki dönemde İç Asya boyları hakkında farklı dillerde yazılmış kaynaklarda verilen bilgileri bir araya toplamış ve değerlendirmiştir.43

Nitekim daha sonraki gelişmeler bunun doğru bir yol olduğunu göstermiştir. Boy tarihi, etnografya ve efsaneler üzerinde çalışmaların sayısı son yıllarda artmıştır. Bu tür çalışmaları özellikle ÇHC içindeki İç Moğol Özerk Bölgesi'nde, Rusya Federasyonu'ndaki Tataristan44 ve Buryat Cumhuriyeti ile ve Moğolistan'da görmekteyiz. Moğolistan'da evvelce Yu. Rinçen'in önderliğinde yürütülmüş olan kaynak çalışmaları ve Moğol tarih yazımı ve kültürü üzerine çalışmalar şimdi Sh. Bira'nın başkanlık ettiği Moğol Tarih ve Kültür Cemiyeti ile devam ettirilmektedir. Sh. Bira özellikle kaynak araştırması, Çinggis Han devrinin kültürel temelleri ve meşruiyet prensipleri üzerine yaptığı çalışmalarla bilinir.45 Bu yörelerde boy tarihi, efsane, etnografya ve kaynak çalışmasının yanı sıra Çinggis Han'la ilgili yoğun çalışmalar yapıldığı gözlenmektedir.46 Hatta Çinggis Han'ın hiç gitmediği Rusya Federasyonu Saha Cumhuriyeti (Yakutistan) yazarlarından Nikolay Lutginov da, bir Çinggis Han romanı yazmış,47 evvelce Çinggis Han'ın bir müstevli olarak görüldüğü Buryat Cumhuriyeti'nde Skrinnikova yeni bir bakış açısı ile bir eser meydana getimiştir. Orta Asya cumhuriyetlerinden Kazakistan'da M. Abusaidova yayınladığı Ötemiş Hacı Çinggisname'si (1992) ile Kadyrbayev ise boy tarihi ile ilgili çalışmalarıyla (1989, 1993) dikkat çekerler. Bu arada Özbekistan'da da B. Akhmedov Temür'ün torunu Mirza Uluğ Bek'in eserini Tört Ulus Tarihi adıyla yayınlamıştır (1994).

Görüldüğü gibi gerek Çinggis Han gerekse onun ortaya çıktığı dönemin tarihi, dünyanın farklı yerlerinde ciddi olarak ele alınmaktadır ve özellikle SSCB'nin dağılmasından sonraki yeni dünyada o dönemin kimlik anlayışına ışık tutan efsaneleri de bilim adamlarının araştırdıkları önemli konular olmuştur.

II. Çinggis Han'ın Tarih Sahnesine Çıkışı

A. Çinggis Han Öncesi Moğollar

Moğolların Gizli Tarihi adlı 1240'lardan kaldığını düşündüğümüz anonim eser Çinggis Han'ın soyu hakkındaki efsanelerle başlar. Eserin başlangıç cümlesini oluşturan bu efsaneye göre Çinggis Han'ın soyu "Yüce Tanrı tarafından kut ile yaratılmış Börte-çino (boz kurt) idi; eşi ise Güzel Maral (Alageyik)" idi. Bu sözlerle Çinggis Han'ı yücelten efsanelerin aslında geyik, alageyik ve boz kurt etrafında oluşmuş yaradılış efsanelerini birleştirdiğini ve bu efsaneler yoluyla bütün eski tarih mirasına sahip çıkılmış olduğunu görüyoruz. 48 Eserin ikinci cümlesi ise, "Onlar denizi geçerek geldiler" şeklindedir. Birçok bilginin üzerinde düşünmüş olduğu bu iki cümle gerçekten anlamlıdır. Zira ikinci cümle ile de, Çinggis Han'ın atalarının batıdan doğuya gitmiş olduklarına işaret edilmektedir.49 Ancak, doğuya varmak için aşılan denizin hangi deniz veya göl olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bilindiği gibi 14. yüzyıl İlhanlı veziri ve tarihçisi Reşideddin tarafından toplanmış olan Oğuz Destanı'nda da bu görüş tekrarlanır. Orada Oğuz Han Tanrı'ya inanıp onun birliğini kabul etmeyen amca oğullarını hem yener hem de Karakurum'a sürer. Oğuz onlara her zaman kaygılı olunuz anlamında Muval 50 diye ad verir.

Kısacası, Reşiddedin'deki Oğuz Destanı'na göre Oğuz'un amca oğulları Oğuz evlâdından ve Türkistan'dan ayrılır, doğuya giderler ve orada Moğol olurlar. Diğer bir deyişle, hem Moğolların Gizli Tarihi'nde hem Reşideddin'de Türk ve Moğolların tarihlerinin birbirinden keskin hatlarla ayrılamayacağı vurgulanmış olur. Kimin Moğol, kimin Türk olduğu konusu da bu görüşler çerçevesinde yeniden ele alınarak eserin değişik bölümlerinde şu sözlerle açıklanır:

1. Oğuz boyları

2. Türklerden olup bugün kendilerine Moğol denilen, ama aslında Moğol olmayanlar

3. Yukarıda zikri geçenler gibi ancak yakın zamanlarda Moğol adını alanlar.

Bunların halkı çok boyları da sayısızdı. Bilinenlerin adı burada verilmiştir. Bunlar Kerait, Nayman, Öngüt, Tangkut, Bekrin, Kırkızlardı.

4. Eskiden de Moğol olarak bilinenler

a. Turkan-i Moğol yani Moğolların Türkleri. Bunlar Dobun Bayan ve Alan Goa'dan önce yaşamış ve Ergenekon'a gitmiş olan Nüküz ve Kıyan'ın 51 neslinden gelen Törülki'lerdir.52

b. Nirun yani asil ve saf kan olanlar yani Alan Goa'nın neslinden gelenler.

Gerçekten de tarihin daha önceki devirlerinde boy ve toplulukları bugünkü "milliyet" anlayışımız çerçevesinde birbirinden ayırmak zordur. Bu erken devirlerde daha Moğol adı bile yoktur. Moğol adı, bir siyasi birliğin adı olarak, 12. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bugün Moğol bilim adamları Çinggis Han adı büyük bir fatihin ismi olmaktan öte, Moğollara milli ve kültürel kimliklerini kazandıran kişidir. Moğolları devlet, Uygur yazısı esasında geliştirilmiş olan bir yazı ve İkh Yassa[Yüce Yasa] denilen ilk anayasalarının sahibi yapan odur. En önemlisi de o tarihten itibaren Moğol boylarının tek bir milli kimlik içinde birleşmiş olmalarıdır demektedirler.53 Çinggis Han öncesi dönemlerde biz, ancak proto-Moğollardan söz edebiliriz. İleride Moğolları oluşturacak boylarla Türklerin tarihi iç içedir. Muhakkak ki, Hun İmparatorluğu içinde Moğolca konuşan boylar vardı. Tabğaçların arasında da, genelde Siyenbi dediğimiz proto-Moğolların bulunduğunu biliyoruz. Avarları da, Moğollar ataları olarak görürler. Orhun yazıtlarında, bazı proto-Moğol boylarından Şığvey (Shih-wei) şeklinde söz edilir. Bazı proto-Moğollar ise, Tatar olarak bilinir. Ancak, Tatar dediğimiz zaman da, gene tek bir dil ve milliyet söz konusu değildir. Bazı Tatarlar Türkçe konuşmuşlardır.54 10-12. yüzyıllara damgasını vurmuş ve bugün Çin'in adının Rusçada "Kitay" olarak anılmasına katkıda bulunmuş olan Kitan/Kitay'lar (Çidan

B. Tarihi Süreç İçinde 13. Yüzyıla Kadar İç Asya Panoraması

Çinggis Han'ın ortaya çıkışını hazırlayan sebepleri anlayabilmek için zaman içinde geriye gitmek ve değişimlere İç Asya mikyasında göz atmak gerekmektedir. Kırgızların, 840 tarihinde Uygurların bugünkü Moğolistan bölgesindeki hâkimiyetlerine son vermelerinden sonra, uzun bir müddet İç Asya'nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştur. Ancak, bu durum, sadece İç Asya'ya özgü bir durum değildi. Doğu Asya'da, Tang (T'ang) hanedanı 905'te yıkılmış; Batı Asya'da da Abbasi halifeleri 847'den itibaren artık eskisi gibi güçlü bir merkezi temsil etmemeye başlamışlardı. 1258 yılına kadar devam edecek Abbasi halifeliği daha çok naiplerle idare edilmeye başlayacaktı. Ön ve Orta Asya'da Tolunoğulları, İhşitler, Samanoğulları gibi sülâleler de naiplikten, valilikten devlet kurmuş veya yönetimi ele almışlardı. İlk Müslüman Türk devletleri de, bu çerçevede İslam ülkelerinden geçen ticaret yolları etrafında oluşmuşlardı. Doğu Asya'da ise, Tang sülâlesinden sonra, Kuzey Çin'e hâkim olan Kitan/Kitayların Liao sülâlesi, Çin'de kurulan irili ufaklı sülâlelerden biri idi. Kaynaklarımıza göre, Kitanların 1124'de yıkılmasından sonra, onların yerine kaynaklarımızda Altın Hanlar denen Cin (Chin) sülâlesi başa geçmişti. Bu dönemlerde, Güney Çin'de, Sung sülâlesi, Kansu ve Ordos bölgesinde de, Türk, Moğol ve Tibetli unsurların bir karışımı olan Tangutlar bulunuyordu. 11-12. yüzyıla gelindiği zaman ise, bunların kuzeyinde birçok beylik ve boylar vardı. Bunların bir kısmı Türk kökenli, bazıları Moğol kökenli, bazıları ise her halde iki dilli idi. İşte, 1206 yılında, Çinggis Han adıyla başa geçen Temücin, ölümüne (1227) kadar Doğu Asya'dan Doğu Avrupa'ya bütün bu halkları kendi kurduğu idare altında birleştirmiş oldu. Böylece, 9. yüzyılın ortalarından beri irili ufaklı devletler tarafından idare edilmekte olan Asya, tek bir şemsiye altına toplanmış oluyordu.

Bu büyük değişikliğe daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, M.Ö. 200'lerde başlayan tarihsel dönem içinde, Asya'nın, özellikle doğuda zaman zaman büyük imparatorluklar devri yaşadığını, zaman zaman ise, irili ufaklı devletlerle yönetildiğini görürüz. Çinggis Han İmparatorluğu'nun ortaya çıkmasına kadar geçmiş olan 1400 yıllık tarihte iki büyük imparatorluk dönemi olmuştur. Bunların birincisi M.Ö. 200-M.S. 200'lere kadar süren, kuzeyde Hunların, güneyde Han sülâlesinin hâkim olduğu devirdir. İkincisi ise, Çin'de de önce Sui (589-618), sonra da Tang (618­905) sülâlelerinin, kuzeyde ise 552'de Göktürklerle başlayıp, Uygurların 840'ta yıkılmasına dek süren dönemdir. Daha geniş bir çerçeve içinde düşünürsek, birinci dönemde Avrupa, Ön Asya ve Kuzey Afrika'da Roma İmparatorluğu ile Asya'da da Hunlar ve Hanlar idaresindeki büyük imparatorluklar; ikinci dönemde ise, Avrupa ortaçağlarda irili ufaklı feodal beylikler dönemine girmişken, Ön Asya ve Kuzey Afrika'da Emevi ve Abbasiler yönetimindeki imparatorluklar, Bizans İmparatorluğu, Doğuda Tang sülâlesi, ve Kuzey Asya'da da Göktürk ve Uygurlar karşımıza çıkar. İmparatorluklardan oluşan bu evrensel nitelikteki dönemlerin arasında ise irili ufaklı politik yapı ve boylardan meydana gelen ara dönemler vardır.

Yukarıda sözü edildiği gibi son ara dönem 840'da başlamıştı. 1206'da Çinggis Han idaresinde kurulan siyasi ve ekonomik yapı, Doğu Asya'dan Doğu Avrupa'ya, ve sonra da Ön Asya'ya kadar yayılarak bu ara dönemlere son vermiştir. 14. yüzyılda Moğol İmparatorluğu tamamen yıkıldıktan sonra bile bu ara dönemlere geri dönülmemiş, Asya daha çok bölgesel nitelikli imparatorluklarca paylaşılmıştır.

Tekrar 840 sonrasına ve beylik ve boylara dönecek olursak, 12. yüzyılda bunların bazılarının babadan oğula geçen sülâleler şeklini almış olduğunu; bazılarının ise, bu türlü kalıtımsal yapılanmaya karşı çıkan boylar halinde yaşadıklarını görüyoruz. Türkçe konuşanların çoğunlukta olduğu beylik ve boylarda sülâle usulü örgütlenme daha sık görülürken, Moğolca konuşan ve dağınık olarak bugünkü Moğolistan'ın doğu taraflarında ve eski Mançurya bölgesinde yaşayan boylar, sülâle usulüne karşı oldukları gibi, kimi zaman bir boyu, bir değil de birkaç kişinin birden idare etmesini ve böylece katılımın daha yaygın olmasını yeğliyorlardı. İleride Çinggis Han adını alacak olan Temücin'in bağlı olduğu gruplar daha çok bu ikinci türden idi. Bunlara Moğolca olarak nirun, yani, belkemiği veya arka deniliyordu; gerçekten de yeni kurulan bu siyasi yapının belkemiğini oluşturuyorlardı. Ancak, her iki durumdan da memnun olmayanlar vardı. İşte, bunların, 12. yüzyılın son çeyreğinde yavaş yavaş Temücin'in etrafında toplanmağa başladıklarını görüyoruz. Bu dönemleri bize ayrıntılı olarak anlatan Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Temücin'e ilk katılanlara nöker "arkadaş, yoldaş" denilmektedir. Temücin'e ilk katılanlar arasında çok değişik boylardan gelenler olduğu gibi, çok değişik yerlerden gelenler de vardı. Bugünkü Tuva Türklerinin ataları olan Urianghay boyu, en erken katılanlardandı. Ayrıca, 1124'ten sonra Kuzey Çin'de hâkim olan Altan Hanlardan memnun olmayan Kitanlar, ticaret için Doğu Asya taraflarına gelmiş Orta Asyalı Müslüman Türk, İranlı ve Arap kökenli tüccarlar, 12. yüzyılın sonlarında Temücin ile beraber düzeni değiştirmek isteyen kimselerdi.55

Evvelce Orta Asya'nın batısı ile ilişki kurmak isteyen Kitan ve Uygurlara, Gazneli Mahmud olumsuz yanıt vermişti, ama 1124'ten sonra, Orta Asya'da hâkim duruma geçen Budist Karahıtayların idaresinde Müslüman olmayan tüccarlara Orta Asya'da ticaret yolu açılmıştı. Ancak, Karahıtayların nihayette bir Orta Asya devleti olmaları, Müslüman tüccarlara Çin'in kapılarını açmıyordu. Fakat 13. yüzyılın başlarında, artık baskının yönü değişmişti ve bu nedenle Orta Asyalı Müslüman tüccarlar, Çin ticaretinde rol almak istediklerini gösteriyorlardı.

Nitekim imparatorluk kurulurken bu oluşumda rol alan tüccarlar "ortak" adıyla siyasete de ortak olmuşlardı.56 Hanların karargâhları, o dönemin deyimiyle ordaları yürüyen şehirler; sonradan "ordu pazar" denilen pazarları da tüccarlar için yürüyen pazar niteliğinde idi. Tüccarların pazara gitmesi gerekmiyordu. Pazarlar tüccarlar ve müşterilerle beraber yürüyordu. İşte bu suretle ticaret yollarının yönü değiştirilmiş, yollarda güvenlik sağlanmış ve alanın da satanın da memnun olması için büyük çabalar harcanmıştı. Bu düzen 1250'li yıllarda o kadar yerleşmişti ki, artık tüccardan tamğa adı verilen "damga vergisi" alınmağa başlanmıştı. Hatta, damga vergisi almak için mühür, damga kullanan valilere damga basmalarından ötürü, Moğolca daruğa Türkçe baskak denmiştir.57 Bütün bunlardan görüleceği gibi, Moğol İmparatorluğu'nda ticari vergiler önemli bir gelir kaynağı haline gelmişti. Bu konuya bu kadar önem verilmesinden dolayı, ticarete yönelik bu siyasete tarihçiler sonradan genelde Pax Mongolica, yani Moğol Barışı adını vermişlerdir. Bu dönem içinde Moğol Barışı ile imparatorluk başkentine birçok seyyah gelmiş ve bize birbirinden ilginç seyahat raporları bırakmışlardır.

Tanrı dağlarının kuzeyinde ve güneyinde ticaretin akışını sağlama siyaseti güden "Moğol Barışı", bu dağların güneyinde de, tarımsal alanlardan eski yapıyı bozmadan yararlanılmasına yol açmıştır. Onun için fetihler sırasında yıkılan yerler yeniden tamir edilmiş ve özellikle su yollarının bakımına önem verilmiştir. Bu alanlar prenslere ülüş (pay, hisse) olarak verilmemiş, onun yerine merkeze bağlı valilerle idare edilmiş ve gelirleri de böylece merkeze aktarılmıştır. Genel olarak bu yöredeki tarımsal üretim elden geldiğince korunmuşsa da, merkezi idareye karşı olan Çinggis evlâdından bazıları, bu yörenin gelirinin merkeze aktarılmaya çalışılması karşısındaki memnuniyetsizliklerini, talan ve tahribat yoluyla belirtmişlerdir. Sonuçta, 1269'da bugünkü Kırgızistan'da Talas'da yapılan kurultayla tarımsal bölgelerin korunması karar altına alınmıştır.

C. Çinggis Han'ın Ortaya Çıkışını Hazırlayan Sebepler ve İlk Dönem-1227

Yukarıda ayrıntılı olarak ele alınan bütün bu gelişmeler, ancak Çinggis Han devleti kurulduktan ve imparatorluğun sınırlarının Çin'i de içine alacak şekilde genişlemesiyle "Moğol Barışı" kurulup; önce Müslüman sonra da Marco Polo gibi gayri müslim tüccarlara Çin yolu açıldıktan sonra, meydana gelmiştir. Bu yeni dönemde Müslüman tüccarlar, Java adalarına kadar açılmışlardır. Demek ki, Çinggis Han İmparatorluğu'nun oluşumunu hazırlayan sebepler iki ayrı kaynağa dayanır. Bunlar

a. Boylar ve beylikler arası çekişmeler ve halkın memnuniyetsizliği
b. Orta Asyalı Müslüman tüccarların baskısıdır.

Bunlardan birincisi çok daha kısa sürede çözümlenebilmiş, ikinci ise çok daha uzun sürmüştür. İç dinamiklerden meydana gelen çelişkilerin çözülmesi içte seferler yaparak boyları itaat altına aldıktan sonra, bu halkları Batı Asya ve Doğu Avrupa'ya doğru yapılan seferlerle dağıtmak ve onların oralarda yerleşerek Türk, Moğol, yerleşik ve göçebe halklardan oluşan yeni bir karışım meydana getirmelerini sağlamak şeklinde olmuştur. Bu sürecin belki de 13. yüzyıl boyunca devam etmiş olduğu da söylenebilir. Problemlerin tüccarlar açısından çözümlendiği bu dönemde ise, yerel tepkiler daha sonraları imparatorluğun çözülmesine yol açacaktır.

Tarihlere, Çinggis, adıyla ve 1206'da kurduğu yeni düzeni ilanıyla geçen daha çok yaptığı fütuhatlarla anılan bu ünlü hükümdarın asıl adı, Temücin idi.58 Tangutlar üzerine 1210'da bir sefer yapmış ve güneybatı kanadını emniyet altına almıştır. Ondan sonra da, 1211 yılına kadar çeşitli boy ve beylikleri idaresi altına almıştır. Daha sonra 1215 yılında da, bugünkü Pekin şehrini Altan Hanlardan alan Çinggis Han'ın bunun ardından batıya doğru yürümek üzere planlar yapıp yapmadığı tarihçiler tarafından günümüzde de tartışılmaktadır.59 Gerçek ne olursa olsun, olaylar onu Orta Asya'ya ve batısına yani Ön Asya'ya doğru çekmiştir. Böyle bir harekatta 1215 yılında, o zaman Maveraünnehir'de hüküm süren Harzemşahlara (Harezmşah) gönderdiği 450 kişilik elçilik ve ticaret kervanının, Otrar şehrinde durdurularak birçok kişinin öldürülmesi, büyük bir itici kuvvet olmuştur. O zamanın görüşüne göre, hem elçiler hem tüccarların her ikisinin de bugünkü Kızılay-Kızılhaç gibi dokunulmazlıkları vardı. Hatta Yusuf Has Hacib de Orta Türkçe ile:

yalavaçka bolmas ölüm ya kıyın
eşitmiş sözin çin tegürse tilin
yalavaç tedüküm bu tilci turur
bu tilci sözün aysa ölmez kalur (3818-19)

bugünkü Türkçe ile de

elçi işittiği sözü aynen uzaklaştırırsa,
ona ölüm veya ceza yoktur.
işte elçi dediğim böyle olan elçidir;
bu elçi ne söylerse söylesin ona zeval yoktur

demektedir. İşte bu sebepten dolayı, Çinggis Han, Muhammed Harzemşah'tan Otrar valisini kendisine yollamasını istemiştir. Yani onu bizzat cezalandırmak istemiştir. Harzemşah'ın bu teklifi kabul etmemesi, Çinggis Han'ın batıya sefer yapmasına vesile olmuştur. Bu sırada Uygurlar, Almalık ve Kayalık hükümdarları ve Karluklar, Çinggis Han'a bağlılıklarını bildirerek onun saflarına katılmışlardır. Uygurlar, özellikle bundan sonraki yıllarda, Çinggis Han ve oğullarının yardımcıları olacaktır. Semerkant ve Buhara'yı 1120 yılında alan Çinggis Han, ordularına direniş gösterenlere karşı acımasızca davranmıştır. Bu arada eski Semerkant şehri -bugünkü Afrasyab harabeleri- yerle bir olmuştur. Çinggis Han, 1225'te yurduna geri dönmüş; sonra da, 1227'de, Tangutlar üzerine düzenlediği yeni sefer sırasında ölmüştür.

Çinggis Han'ın ölümünden 1259-60'lara kadar Kağanlığın merkezi bugünkü Moğolistan'da Karakurum şehrinde olmuş ve başa üç Büyük Kağan geçmiştir. Ögedey (1229-41), Güyük (1246-48) ve Möngke (1252-59) adını taşıyan bu kağanlar zamanında Karakurum'a her bir taraftan elçiler ve Moğol İmparatorluğu'na boyun eğmiş veya onların egemenliğini kabul etmiş tabi hükümdarlar gelmiştir. Bunlardan bazıları bize, çoğu o zamanlar Avrupa'da yaygın olan Latince ile yazılmış çok değerli seyahatnameler bırakmıştır.60 Öte yandan bu dönemde Moğolca, Çince ve Farsça yazılmış belgeler, tarih kitapları ve seyahatnameler büyük Kağanlar zamanını ayrıntılı olarak öğrenmemize imkân vermektedir. Yalnız Asya ve dünya tarihini etkilemesi açısından değil, aynı zamanda bu devri incelemek bakımından kullanılabilen kaynakların zenginliği bu dönem tarihçi ve araştırmacılarının ilgisini çekmiştir.

Çinggis Han daha hayatta iken kurduğu imparatorluğu dört oğlunun idaresine vermiş ve kaynaklarımız bunlardan "dört ulus" diye söz etmişlerdir.61 "From Ulus to Khanate" (Ulustan Hanlığa) adlı makalesiyle bu hususu inceleyen Peter Jackson'un belirttiği gibi bu konu, tarihçiler tarafından eleştiriye tabi tutulmadan kabul edilmiştir.62 Gerçekten Çinggis Han'ın ölümünden 1260'lı yıllara kadarki dönemde imparatorluğun Büyük Kağanlığa bağlı, her birini bir hanın yönettiği dört ulustan oluşması, şimdiye kadar çoğunlukla imparatorluk topraklarının dörde bölünmesi şeklinde anlaşılmıştır. Peter Jackson'un da gösterdiği gibi ülüş sahibinin ulusu, farklı bölgelerde bulunabiliyordu.63 Sınırları belirgin olan bir toprak ayırımı sonradan oluşmuştur hatta bu arada ülüş sahibi olanların kimlikleri de değişmiştir. Başlangıçta büyük paylaşım Çinggis Han'ın Cöçi (Coçi), Çağaday, Ögedey ve Toluy adlarındaki dört oğlu arasında olmuştu. Ancak ordunun, ailenin malı ve mülkü sayılmış olması ve ordunun külliyetli bir kısmının, aile ocağının bekçisi Toluy Hanın hissesine düşmesi sonucunda,64 genç yaşta ölen Toluy Han'ın evlâdı, diğerlerine göre, daha avantajlı bir konuma gelmişti.65

Sonuçta, 1250-1260 arasında, Toluy Han'ın üç oğlu, imparatorluğun büyük bir kısmına hakim olmuştu. Bunlar da büyük Kağan durumunda olan Möngke Han, Çin'de hüküm süren Kubilay Han ve İran'ı fetheden Hülegü Han idiler; yani zamanla imparatorluk topraklarına en küçük oğul Toluy'un evlâdı ile, Toluy evlâdının başa geçmesine sebebiyet veren en büyük oğul Cöçi'nin evlâdı hâkim olmuşlardı.

Ögedey evlâdı66 yavaş yavaş önemlerini kaybetmiş Çağaday evlâdı ise, Çağataylılar adıyla, Timur devrine kadar Maverünnehir bölgesinde, daha sonra da Doğu Türkistan yöresinde yaşamaya devam etmişlerse de, doğu taraflarının kaynaklarında Çağatay adı zamanla kullanılmaz olmuştu.

Dört ulus 1260 yılından sonra, kendilerinden ayrı ayrı adlarla söz ettiren ve aslında yerleşik ve konargöçer nüfusların ağırlıklı olduğu ikişer hanlıktan meydana gelen dört hanlık şekline dönüşür. Konargöçer olanlar da (Altınordu ve Çağataylılar), paylaşımcı ve çok merkezli gelenekler; yerleşik nüfusun ağırlıklı olduğu İlhanlılar ve Kubilay Hanlığı'nda ise, bir merkez etrafında birikimcilik görüşü egemendi. Birikimciliği bir başkent, bir merkez etrafında kurumsallaşma olarak anlıyoruz. Vergi gibi gelir kaynakları bu merkezde biriktiriliyor ve kararlar burada verilerek dağıtım da, bu merkezden yapılıyordu. Ancak bu sırada Büyük Kağanlık resmi olarak devam etmiş ve Kubilay Han evlâdının elinde kalmıştır. Aşağıda görüleceği gibi, bu dört ulus ve dört hanlık, 14. yüzyılın ortalarından itibaren dağılmaya başlamış ve Çinggis Han'ın kurduğu imparatorluk böylece parçalanmıştır.

III. Çinggis Evlâdı

A. Altınordu

Çinggis Han'ın en büyük oğlu Cöçi Han'a, "Moğol atlılarının gidebildiği kadar" bütün batı diye verilmiş olan bu bölge, çoğunlukla eski Kıpçak yurtları idi. Hatta, Karadeniz'in kuzeyine "Deşt-i Kıpçak" yani Kıpçak bozkırları denirdi. Eski Bulgar ve Hazar yurtları da buralarda idi. Onun için, aslında altın renkli otağ, karargâh anlamına gelen Altınordu yöresi, başlangıcından itibaren Türk etkisi altında gelişmiştir. Her ne kadar hanlar yarlık denilen emirnameleri bir süre Moğol dilinde yazmışlarsa da, bu yörede bürokratik dilde Türkçe hâkim olmuştur. Aslında Moğol dilinde yazılan yarlıklar bile "Mengü (ebedi) Tanrının gücüyle diye" Türkçe olarak başlardı. Daha evvelce söz konusu edildiği gibi, bu imparatorluğun kuruluş safhasında ve bürokrasisinde, daha evvelki Türk imparatorluklarının deneyimlerinden yararlanılmış olduğu gibi, Türklerden Uygurlar gibi hem bürokrat hem muhasebeci olanlar, imparatorluğun vazgeçilmez öğeleri olmuşlardır.

Cöçi daha Çinggis Han'ın sağlığında öldüğü için, seyahatnameler ve tarih kitapları onun oğlu Batu'dan söz ederler. Kağan olmamasına rağmen Batu, kağanlık içinde, en çok sözü geçen kimse olmuştur. Batu Han, devrinde İdil (Volga) bölgesindeki Bulgar Devletine son verilmiştir. Bu arada Moskova dükalığı da vergiye bağlanmış, 1240'da da Kiev alınmıştır. Batu'dan sonra başa geçen kardeşi Berke (1255-66), İslamiyeti kabul etmiştir, ancak İslamiyet asıl Özbek Han devrinde (1312­1340) tam olarak bölgeye yerleşmiştir. Özbek Han devrinde Moğol ordularıyla gelen ahali de, Türk değildiyse bile, artık Türkleşmiş bulunuyordu. Özbek Han'ın sarayını ziyaret etmiş olan Kuzey Afrikalı gezgin İbn Batuta, bize, özellikle Özbek Han'ın hanımlarının özgün ve özgür tavırlarını anlatır. İbn Batuta, o dönemde, dünyada yedi büyük hükümdar olduğunu söyler; bunların dördü Çinggis evlâdındandır. Tabii, Özbek Han en önemlilerindendir. 14. yüzyılın sonlarına doğru Altınordu'da problemler baş gösterir. Temür'ün düzenlediği seferlerden sonra da, başkent Saray şehri ve diğer yerleşimler kendilerini yeniden toparlayamazlar. Bu dönemde, yerel güçlerin ön plana çıktığını ve beylerin hanlara karşı mücadele ettiklerini görürüz. Sonuçta, Altınordu Hanlığı; Kırım, Kazan, Sibir ve Astarhan Hanlıklarına ayrılmıştır. Hatta Özbek ve Kazak Hanlıklarının da oluşmasında, yine, Altınordu'nun payı vardır. Altınordu tarzı çok merkezli yaşam tarzını devam ettirenler, Hanlara karşı tavır almış olan ve kendilerine mirza veya murza denen Noğay beyleri olmuş ve halk indindeki varlıklarını destanlarında sürdürmüşlerdir.

B. İlhanlılar

Toluy Han'ın oğlu Möngke 1252-57 yıllarında kağan olunca, kardeşi Hülegü'yü batıya yolladı. Her on kişiden biri seçilerek toplanıp gönderilen bu kuvvetler, yavaş yavaş batıya doğru ilerleyerek önce İran'ı, sonra 1258'de Bağdad'ı alarak halifeliğe son verdiler. Hülegü Han, kendisine Çinggis Han'dan miras kalmayan ve kendi kılıcının hakkıyla elde ettiği bu yerlerde, yeni bir idare kurdu. O dönemde gönüllü olarak tabi olanlara il denirdi; kendiliklerinden tâbi olmayanlar bulğa yani asi sayılırlardı. Hülegü tâbi olanların, büyük kağana tâbi hanı olduğu için67 kendisine ilhan ünvanı verildi. 1336'ya kadar devam edecek olan bu sülâle, İlhanlılar olarak bilindi. İlhanlıları bilmek, Türkiye tarihi açısından önemlidir.

Çinggis Han İmparatorluğu'nun Türkiye tarihi açısından etkileri, daha Çinggis Han zamanından itibaren görülür. Çinggis Han'ın ordularına katılmak istemeyen Türkmen boyları, bu orduların önünden batıya doğru göç etmeye başlamışlardı. Celaledddin Harzemşah ile yapılan ve onun ölümü ile sonuçlanan savaşlar da, Doğu Anadolu'ya kadar uzanmıştı. Bunlardan sonra, 1243'de, Baycu Noyan idaresindeki güçler, daha İlhanlı devleti kurulmadan önce, Kösedağ'da, Selçuklu kuvvetlerini yenerek, Anadolu Selçuklularını Karakurum'a bağlamışlardı. Hatta, Selçuklu hükümdarları, Karakurum'u ziyaret etmek durumunda kalmışlardı. Hülegü idaresindeki İlhanlılar, Anadolu ile olan ilişkilerin kurumsallaşmasına sebebiyet verdiler. Önceleri Anadolu, uzaktan kumandalı bir idare altında iken, 1275'teki Türkmen isyanları sonucunda, İlhanlı başkenti Sultaniye'ye tâbi oldu. İlhanlılar, ordularını, bugünkü İran Azerbaycanı'nın Arran ve Muğan yaylalarına yerleştirmek isteyince, buralara yerleşmiş Türkmenler de Anadolu'ya gelmişti. Bunların ardından 1275'ten sonraki olayları takiben Anadolu'ya birçok İlhanlı tümeni yerleşmiş oldu. İlhanlılar devrinde Anadolu'ya gelenlerin büyük bir kısmı da, aslen Türk boylarından geliyordu. Moğol olup buraya yerleşenler de, sonunda Türkleşmiş oldular. Moğol ve İlhanlı idaresi, her ne kadar Selçuklu egemenliğinin zayıflamasına ve sonunda çökmesine sebebiyet vermişse de, aynı zamanda Anadolu'ya yeni dalgalar halinde Türklerin gelmesine yol açmıştır; Osmanlılar da, bu göç dalgaları içinde Anadolu'ya gelmişlerdir.

İlhanlılar, İran'da, yerleşik İran kültürü ile konargöçer gelenekleri birleştiren bir idare kurmuşlardır. Özellikle askerlere yurtluk olarak verilen ve bir çeşit ikta olan topraklar, kurulan bu yeni düzende ordu mensuplarının da yerleşmesine ve buraları yurt edinmesine yol açmıştır.68 Osmanlılarda, sonradan bu sistemin daha da geliştirildiğini ve tımar sisteminin yerleşmesinde etkili olduğunu göreceğiz.

C. Çağataylılar

Çinggis Han'ın ikinci oğlu Çağatay'ın hissesine düşen halklar ve yöreler daha çok Orta Asya'nın merkezinde idi. Bu bölgelerde hiç olmazsa Göktürklerden beri Türkler, hem yerleşik, hem de konargöçer hayat yaşaya gelmişlerdi. Eski Soğd ve diğer İranlı nüfusun kalıntısı olan ve İran dili konuşanlar da, daha çok kentlere yerleşmişti. Bu yerleşik alanlar vergi açısından doğrudan Kağana bağlı idi; ayrıca yerleşik halkın oturduğu bu bölgeler Mahmut Yalavaç ve oğlu Mesut Bek gibi o bölgelerin yerlisi olan valiler tarafından idare ediliyordu. Çağatay Han ve evlâdının ordularına mensup olanlar, Moğol ordularının çoğu gibi, çok farklı boylardan geliyorlardı. Bu farklılıklara rağmen, Pamirlerin doğusundaki ve batısındaki kuvvetler daha çok bir arada bulunmağa başladılar; biz onları, doğu ve batı Çağataylılar diye ayırırız. Batı Çağataylılar arasında İslamiyet erken devirlerde yayılmaya başladı; bunu, birçok Moğol kökenli boy mensubunun Türkleşmesi izledi. Böylece, 14. yüzyılın ortalarına gelindiği zaman, artık bu bölgelerde bazen insanlar kendilerinin Moğol olduğunu söylese bile, kendileri hem Müslümandı, hem de Türkçe konuşuyorlardı. İşte, 1360'larda siyaset alanına atılan Temür böyle bir ortamda büyümüştü.

D. Çin'de Yüan Sülâlesi

Toluy Hanın oğullarından Kubilay Han, ağabeyi Möngke devrinde kuvvet kazandı ve kendisine, Kuzey Çin bölgesinde yer yaptı. Kağanlık kendisine geçince de, başkenti, Karakurum'dan bugünkü Pekin'e taşıdı. Kubilay Kağan'ın hem yetişmesi, hem de ilgileri çerçevesinde edindiği çevre, Karakurum'da değil Pekin'de odaklanıyordu. Ayrıca, Kubilay Han da, kardeşi Hülegü gibi, kendine, eski törelerle bağımlı olmayacağı yeni yurtlar edindi. Geleneğe göre miras olarak kalan yurtlar (ülüş), kendi törelerine göre ve hatta Çinggis Han devri yasalarına göre yönetilmeli idi. Ancak, yeni fethedilen yerlerde yeni töreler uygulanabilirdi. İşte, gerek Hülegü'nün gerekse Kubilay Han'ın yeni fethettikleri yerlerde, bu fethedilen yerlerin yerleşik kültürüne uygun politikalar ürettiklerini görüyoruz. İran'da yerleşik ve konargöçer kültürler arasında ara yollar bulunmuşken, Çin'de, Kubilay Han idaresinde yerleşik ve merkeziyetçi Çin'in siyasi kültür geleneklerinin ağır bastığını görüyoruz. Dengenin yerleşik ve merkeziyetçi kültürden yana olmasının en güzel örneği Kubilay Han zamanında askeri ve sivil idarenin ayrılmasıdır. Orta Asya konargöçer geleneklerinde, askeri ve sivil ayrımı olmazdı. Hem hayvancılık, hem avcılık, hem savaşçılık aynı kimseler tarafından yapılırdı. O yüzden de, bu topluluklar boylar esasında örgütlendikleri zaman, onlara karşı yaptırım gücü kullanılamazdı. Boylar, sadece ikna edilebilirlerdi. İkna olmayanlar, memnun olmayanlar göç yolunu tutardı. Bu tutum ve anlayış nedeniyle tarihimizde bu kadar çok göç görüyoruz.

Halbuki yerleşik ve merkeziyetçi bir devlet anlayışı içerisinde askeri ve sivil idare birbirinden ayrılır, silah taşıma hakkı ancak askerlere verilir, askerlerin, ordunun da sivil halkın ürettikleri ile beslenmesi gerekirdi. Bunun için de levazım kuvvetleri ve ulaşım yolları gerekli idi. İşte Kubilay Han zamanında yalnız iki idare birbirinden ayrılmakla kalmadı, aynı zamanda Güney Çin'in fethinden sonra Güney Çin'in tarımsal zenginliklerinin ve gelirinin kuzeydeki merkeze kolaylıkla aktarılabilmesi için büyük bir su kanalı yaptırıldı. Güney Çin'de Sung sülâlesine son veren Kubilay Han, sonradan Vietnam ve Japonya üzerine de seferler yaptı, ama bu seferleri o kadar başarılı olmadı.

13. yüzyılın sonlarına kadar hükümdarlık eden Kubilay Kağan zamanında Çin'e gelen Marko Polo bize çok ilginç seyahat hatıraları bırakmıştır. Kubilay Han'ın Çin'de kurduğu bu sülâleye Çinliler, Yüan sülâlesi derler. 14. yüzyıldaki Yüan hükümdarları (hâlâ ismen Kağan rolünde iseler de, zamanla daha çok yerel baskılara uyum göstermek durumunda kalmışlardır) devrinde Moğolların tarihi hakkında ilginç eserler yazılmış, Moğol kültürünün yaşatılması için özen gösterilmişti.

Ancak, 1368'de çıkan isyanlar sonucu, son Yüan hükümdarı Moğolistan'a geri dönmüştür. Genelde Budizmi benimseyen bu hükümdarlar, 16. yüzyıldan sonra da Tibet Lamaizmini seçerek, Tibetteki baş lamaya, Moğolca Dalay "okyanus kadar büyük ve derin" Lama, yani "Dalay Lama" ünvanını vereceklerdir. Doğu Moğolları arasında hükümdarlık, Kubilay evlâdında kalmıştır.

V. Tarihsel Bağlam İçerisinde Bir Değerlendirme

Moğol tarihçisi Sh. Bira, Çinggis Han'ın birçok kez siyasi ve ideolojik emeller uğruna bir anlamda sömürülmüş olduğunu ve günümüzde de dünya tarihçilerinin onu dünyayı fetheden, bir şeyler yaratmaktan çok, yakıp yıkmış olan büyük bir savaşçı veya cihangir olarak değerlendirmiş olduklarını belirtir. Ancak bu görüşlere karşın Sh. Bira "Moğollar için o, Moğol tarih, kültür ve geleneklerinin başlangıç noktasını teşkil eder" demektedir.69 Söz konusu yazısında Bira, Çinggis Han'ın Moğol tarihindeki yerinden, mitolojik bir kahraman olarak özelliklerinden, Moğol kültüründe ve folklorunda Çinggis Han ile ilgili inanç ve törenlerden söz etmektedir. Aslında Çinggis Han'ın kurduğu devlet, hem Moğol, hem Türk ve İç Asya tarihi, hem de dünya tarihi açısından yüzyıllar boyunca önemini korumuştur. Bazı tarihçiler Moğol İmparatorluğu'nun İslam, Rus, Çin kültürlerine olan etkisi üzerinde durmuşlardır. Ancak belki de en önemlisi bu imparatorlukla gelişen politikaların Türk ve Moğolların siyasi kültürlerini ne şekilde yönlendirdiğidir. Böyle bir değişimin ve dönüşümün en belirgin göstergeleri tarih yazımıdır.

İlhanlılar idaresinde 14. yüzyılda yazılmış olan Cami'üt-tevarih gibi eserlerin dışında Moğollar ve Türkler arasında 15. yüzyıldan sonra gelişmiş olan tarih yazımcılığı Çinggis Han etrafında odaklanır. Artık Budizmi benimsemiş olan Moğol tarihçiliği onun soyunu Tibet taraflarına ve Hint uygarlığına bağlarken, Türkler arasında gelişen tarih ve destanımsı tarih yazımı Çinggis Han'ın mensup olduğu Borcigid'lere kutsiyetlerini atfeden Alan Goa (Güzel Alan) hikayeleri etrafında örülür. Resmi tarih yazımının yanında, genellikle Orta Asya ve İdil-Ural bölgesinde Çinggisname olarak bilinen destansı bir tarihi edebiyat gelişir ve burada halklar kendi tarihlerini anlatırlar. Hatta kendisini Çinggisli geleneklere bağlamayan Osmanlılar bile, alternatif bir tarih görüşü olarak bu hikayeleri zikrederler. Bu hikayelerle başlayan tarih görüşü, belli bir dünya görüşünü simgeler ve bu dünya görüşü Çinggis Han'dan sonraki yüzyılları şekillendirmiş olduğu için eserler bu çerçevede meydana getirilmiştir. Çinggis Han ve evlâdının kurup geliştirdiği büyük imparatorluk tarihi bağlam içine oturtulurken, özellikle bu dünya görüşüne değinilecektir.

Çinggis Han Devleti'ni ilk aşamada meydana getiren boylar daha çok konargöçer hayvancılık çerçevesinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bazı boylar ise, avcılıkla geçiniyorlardı. Çinggis Han boylara dayanan bir örgütlenmeyi kaldırıp bir ordu-devlet yarattığı zaman, onlar yine konargöçer hayatlarına ve hayvancılığa dayanan ekonomik faaliyetlerine devam ettiler. Hatta, özellikle halkın hem kendini besleyebilmesi, hem de arabaların üstüne kurdukları derme evlerle istenilen yerlere hızla gidebilmeleri, onlara üstün bir hareket gücü sağlamıştı. Bunların ötesinde Çinggis Han, ordu saflarında görev alan herkese, elde edilen ganimetten de pay vermeyi, yeni kurduğu düzenin en önemli temellerinden biri haline getirmişti. Evvelce akınlar, savaş ve talan olduğu zaman, ganimeti beyler alırdı. Halbuki yeni düzen ordudaki askerleri de ganimetten yararlandırıyordu.

Çinggis Han devrine ait olayları destanımsı bir mahiyette anlatan Moğolların Gizli Tarihi'nden gördüğümüze göre, devlet kurulmadan önceki dönemde soy içinde yaşlıların sözü geçiyordu. Hatta Çinggis Han ailesinin o tarihte birlikte yaşadığı soyun ileri gelen yaşlı hanımları, Çinggis Han'ın annesini kurban sunma töreninin dışında bırakmışlardı. Halbuki devlet kurulduktan sonra, yeni düzen içinde boylar ve soylar önemlerini yitirince, aileler önem kazandı. Her ailenin içindeki yetişkin erkekler doğrudan doğruya bağlı oldukları komutanlarına, yani devlete karşı yükümlü oldular. Aile içinde de soyun ileri gelenleri değil, bir derme evde bir ocak etrafında toplanan çekirdek ailenin büyükleri, yani anne ve babalar önem kazandı. Bu çerçevede, ana-oğul ilişkilerinin ön plana çıktığını görüyoruz.70 Bütün bunlardan anladığımız, eski soy-boy düzeninden yeni devlet düzeni arasındaki farklılıkların, kendini soydan çok yetişkin erkeklerin ordu düzenine tabi olduğu aile düzeni içerisinde gösterdiğidir. Eski düzende Çinggis Han'ın annesinin, soy tarafından dışlanması olayında gördüğümüz gibi,71 soyun bir yaptırım gücü vardı. Ordu düzeninin kurulması ile, yaptırım gücü, orduya ve emir komuta zincirine geçmiş oldu.

Böylece, soy devreden çıkınca, evvelden de, derme evlerle varlıklarını sürdürmüş olan aileler, devlete karşı sorumluluklarını yerine getirmekle mükellef çekirdek aileler durumuna geldiler. Ancak, Moğolların çevresindeki hiyerarşik yapılı, çoğunlukla Türklerden oluşan gruplarda böyle bir yapı zaten vardı; ordu düzeniyle bu yapı onlar arasında sadece yaygınlaştı. Türkler arasında yaygın olan bu aile yapısı içersisinde erkek çocuklar yaş sırasına göre evlendirilir ve kendilerine müstakil derme ev ve sürülerden hisse verilirdi.
En küçük oğul da aile ocağını bekler ve babasının ocağının varisi olurdu. Soyun üyeleri üzerinde etkin olduğu Nirun boylarında, bu ocağın bekçisi gençlere o dönemde Moğolca olarak otçigin deniliyordu ki, bu tabir Türkçe ot "ateş" ve tigin "prens" sözlerinden geliyordu. Bu dönemde Çinggis Han'ın erkek kardeşinin adı da, Temüge Otçigin'dir. Çinggis Han'ın en küçük oğlu Toluy'un adı Moğolca "ayna" ile açıklanırsa da bu açıklama 14. yüzyıla dayanmaktadır; büyük bir ihtimalle onun adı da ocak bekçiliği ile ilgili idi.72 Kısacası, ocak bekçiliğine verilen önem, Çinggis Han öncesi dönemde görüldüğü gibi, imparatorluk kurulduktan sonra da devam etmiş ve herhalde mirasın aile esasında yaygın olarak düzenlenmesiyle, muhtemelen daha da artmıştır.

Çinggis Han'ın kurduğu bu yeni düzende artık insanlar, hangi soydan geldiklerine, kimin çocuğu olduklarına göre değil de, devlete bağlılıklarına ve başarılarına göre değerlendiriliyorlardı. Soy ancak, devleti temsil eden aile için geçerli idi. Yani, sadece Çinggis Han ve evlâdı kendi aralarında bir soy olarak yaşıyorlardı ve soy olarak ayrıcalıkları vardı. Bu dönemde iki soy ve boy, Borcigid ve Kongratlar dikkati çeker. Birisi Çinggis Han'ın mensup olduğu soy, diğeri de onların dünür kabilesidir.73 Bu ayrıcalıkların en önemlisi de, hükümranlık hakkı idi. Böylece, eski Türk geleneğindeki kut kavramı, "altın soy" biçiminde Çinggis Han soyunun eline geçmişti. Ebedi Tengri'nin hükümdarlık kutunu, Çinggis Han soyuna vermiş olduğuna inanılıyor ve Temüge Otçigin gibi ocak bekçisi erkek kardeşleri bile bu kavramın dışında kalıyordu.74 Bu usul, Kazaklar arasında yakın zamanlara kadar devam edegelmiştir ve Kazak Hanları Çinggislilerden olmuştur. Altın Soy mensupları ve ordudaki yüksek rütbeli noyanlar yeni düzenin üst tabakasını meydana getirmişlerdir. Nöker denilen eski arkadaşlar ve yoldaşlar, ordunun emir-kumanda zinciri içinde noyanların hizmetine girmişlerdir. Bir de başka uluslardan, mesela Kitanlardan, Çinlilerden meydana getirilen yeni birlikler ve bunların erleri vardı. Ayrıca bu dönemde köleler de görülmektedir.

Devletin kurulmasından önce, boylar arasında uyuşmazlık ve çatışmalar olduğu için, Çinggis Han, eski boy toplumları yerine bir ordu devlet düzeni kurmuştu. Böylece, eski iç çelişkilere de bir çözüm getirmiş oluyordu. Artık, 1206'dan sonra tarihsel kaynaklar, boylar veya boy beylerinden değil, kendilerine Moğolca noyan denilen, konumlarını, başarıları veya Çinggis Han'a gösterdikleri sadakatlarıyla kazanan devlet büyüklerinden söz ederler. Eski boy mensupları ise, yeni kurulan ordular çerçevesinde Asya'nın her yerine, ve Doğu Avrupa'ya gönderiliyorlardı. Gittikleri yerleri kendilerine yurt edinen bu ordu mensupları, böylece, bugünkü Moğolistan sahasında yaşayan ve birbiri ile çekişen boy mensupları olmak yerine, yeni kurulan düzen için her yerde görev alan kimseler olmuşlardır. Fakat, böylece, 840'lardan sonra, Orta Asya bozkırlarında hakim olmuş olan kabilecilik, boylar böylesine dağıtılmak suretiyle önlenmiş oluyordu.

Dağıtılan bu boylar arasında özellikle Kerait, Nayman, Merkit adlarındaki boylar çok önemli idi. Çinggis Han bu boyları dağıtmış olmasına rağmen, onlar bugün hala Kazaklar, Başkurtlar arasında yaşamaya devam etmektedirler. Gene, Çinggis Han'ın dağıttığı boylardan Tatarların adı da, özellikle Doğu Avrupa'ya giden Moğol orduları içinde yaşamıştır. Moğol adı, aslında Çin kaynaklarına göre, Çinggis Han'ın atalarının mensup olduğu ve 11. yüzyılda daha henüz yeni kurulmuş olan bir siyasi birliğin adı idi. İşte Çinggis Han kurduğu yeni devlete böylece "Mongğol ulus" adını vermiştir. Yeni kurulan ordu düzeni Moğolca casağ denilen "yasa" ile düzenleniyordu. Onluk, yüzlük ve binliklerin işleyiş şekli, emir kumanda zinciri hep yasa ile düzenleniyordu. Artık halk, eski boy yaşantısı içinde olduğu gibi kendi seçimleri ve kendi kararları çerçevesinde hareket edemiyor, istedikleri ile diledikleri şekilde birleşip, sonra da çıkarlarına uygun düşmediği için eski ortaklarından olur olmaz nedenlerle ayrılamıyorlardı. Mesela, hatırlanacağı gibi Malazgirt savaşında Peçenekler saf değiştirmişlerdi; tarihte boylar savaşlara da kendi çıkarları ve siyasetleri açısından bakarlardı ve böyle saf değiştirmeler çok sık olurdu. İşte Çinggis Han devletinin uyguladığı yeni yasa düzeni artık, bu türlü boy esasında, bireysel hareketlere izin vermiyordu. Emirlere itaat etmeyenler şiddetle cezalandırılıyorlardı.

Ordu birimleri, yani onluk, yüzlük, binlik ve tümenler içindeki, yani bütün toplumdaki hayatı düzenleyen yasaların, evvelce yazılı olduğu düşünülürdü. Halbuki yeni araştırmalar, Çinggis Han yasası olarak bilinen bu yasaların yazılı olmadığını göstermiştir.75 O yüzden, toplumların yapısı değiştikçe, yasalar da zamanla bazı değişikliklere uğramışlardır. Ancak,

a. din ile devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulması ve
b. devlet idaresinde ülkenin oğullar arasında paylaştırılması, memalikin paylaşılması yani ülüş kendilerini sürekli olarak yasadaki en önemli özellikler olarak korunmuşlardır. Yasa, ordu düzeni idi; yani devlet hukuku, devlet töresi idi; çekirdek aile düzeni konusundaki görüşleri kapsamıyordu.76 Hakim sülâle olarak Altın soy (altan uruğ) adını alan Çinggisli sülâlesi de, soy özelliklerini korusa da bir aile olduğu için, hanedan içinde aile hukuku hakimdi. Bu durum kendilerini özellikle veraset hukuku ve kadınların konumunda gösterecektir.

Din devlet ilişkilerinin birbirinden ayrı tutulması, hakimiyetin evlatlar arasında paylaşılması ve ancak, Çinggis Han soyundan gelenlerin han unvanını taşıması, sonradan Çinggis Yasası diye bilinecek yeni düzenin yüzyıllar sürecek yenilikleri idi. Kimin han olacağına ise, aile üyeleri kendi aralarında karar veriyorlardı. Bu maksatla da, kurultay denilen meclisler düzenliyordu. Kurultaya dört ulustan da temsilciler katılıyor ve büyük kağanın kim olacağına karar veriliyordu. Bu usul, bir süre sonra, veraset ve hükümdarlığın her ulusun kendi içinde çözümlenmesi şekline dönüşmüştür. İş böyle olunca da, yukarıda gördüğümüz gibi, İlhanlılarda ve Kubilay Hanlığı'nda daha merkezi idareler ve bürokrasiler kullanılmış; Altınordu ve Çağatay Hanlığı'nda da, daha çok, adem-i merkeziyetçi bir tutum izlenmiştir. 14. yüzyılın ortalarına gelindiği zaman Altınordu hariç, diğer uluslarda bir çözülme görülür. Uluslar, konumlarına göre, farklılıklar göstermişlerdir. Çin'de merkezi yapı korunmuş, Kubilay'ın torunları Çin'den ayrılmıştır. İlhanlılar'da çözülme, daha çok beyliklerin ortaya çıkması şeklinde olmuştur ki, bunu Anadolu'da da, görmekteyiz. Beylikler daha çok yerleşik ve konargöçer ahalinin yerleşik halkla kaynaştığı bölgelerde oluşmuştur. Çağataylılar sahasında ise, boylar yeniden ortaya çıkmıştır.

Ülüşte Esneklikle Belirgin Sınırların Oluşması

Kaynaklarımızın bize söylediğine göre, Çinggis Han, daha sağlığında, Mongğol ulus adını verdiği imparatorluğu, dört oğlu arasında bölüştürmüştü. Fethedilen yerlerin hanedan mülkü sayılması, eski Türk geleneklerinden de alışık olduğumuz bir yöntemdi. Türklerin tarihinde ülüş adını verdiğimiz bu paylaşımda, geleneksel tarih görüşüne göre kağanlık, Ögedey Han'a; ucat yani batıdaki uçların fethi en büyük oğul Cöçi Han'a; yasa yani devlet düzenini ikinci oğul Çağaday Han'a ve ailenin malı mülkü de, ocağın bekçisi en küçük oğul Toluy Hana verilmişti.77 Genellikle bu ülüş dört ayrı ulus halinde hatta sınırları da aşağı yukarı belli olan toprak birimleri, bölgeler olarak düşünülür. Ancak olayların bu şekilde anlaşılmasına sebep bizim bakış açımızdır. Biz yerleşik bir düzenden geldiğimiz için ve sınırları belirgin olan toprak esasında düşündüğümüz için ve daha sonraları da gerçekten de "dört ulus" denilen böyle bir paylaşım, üleşim olmuş olduğu için, toprakların belirgin sınırlarla üleşimini ve daha doğrusu sınırların oluşumunu Çinggis Han'ın ölümüyle başlatırız. Bu dönemde Çinggis ailesi içinde aile hukuku ile devlet hukukunun tam olarak ayrıldığını da söylemek zordur. Bildiğimiz kadarı ile bütün oğulların ülüşleri vardı; ülüşler önce halk yani ordu esasında idi; onun için de ulus deyimi kullanılır. Ulus o dönemde hâkimiyet altındaki toprak değil de tabi halk anlamına geliyordu.78Ancak konargöçer ekonomi toprağın yaylak ve kışlak olarak kullanımına bağlı olduğu için, bir ülüşte yurtluklar da vardı. Ayrıca ülüşler savaşlardan alınan ganimet ve değişik bölgelerden elde edilen gelirleri kapsıyordu.79Kısacası dört ulus tabiri, Çinggis Hanın dört oğluna tabi olan halklar anlamındadır. Aslında olayı böyle koyunca, sınırları belirlenmiş topraklardan söz edilmediği açık olarak görülür. Çoğunlukla Toluy evlâdının hükümranlığı döneminde yazılmış olan tarihler80 en büyük payın Çinggis Han ocağının bekçisi Toluy'a düşmüş olduğunu yazarlar. Ancak tarih yazım geleneklerinin kardeşler arası mücadeleyi aile hukuku çerçevesinde açıklamış olmaları dikkat çekicidir. Kısacası mesele olayın nasıl olduğu değil de nasıl algılanmış olduğudur.81

Öte yandan bu dört erkek kardeşin konup göçtükleri yurtlukları da belirli idi. İmparatorluğun merkezi Karakurum olmuştu. Tanrı dağlarının kuzeyindeki bölgeler Karakurum yolunda durak noktaları meydana getirmişti. Mesela bu durak noktalarından bugünkü Gulca yakınındaki Almalık, hem Maveraünnehir, hem de Hoten ile arasında vergi, hububat ve ticaretin odaklandığı bir yerdi. Çinggis Han evlâdının ordaları da bu durak noktaları etrafında yer almışlardı. Uçsuz bucaksız yurtluklarına rağmen, Çinggis Han'ın oğullarının asıl ordaları bu yörede birbirine komşu olarak kurulmuştu. Cöçi Irtış'ta, ikinci oğul Çağaday İli kenarında, üçüncü oğul Ögedey Emil suyu kenarında idi. Görüldüğü gibi ticaret yolları kavşaklarında su kenarlarına kurulmuş olan bu ordalar ticaretin ve ticaretin getirdiği gelirlerin ve bu gelirlerin yarattığı gücün de üleşildiğini gösteriyor. Batıdan doğuya uzanan Balasagun, Almalık, Kayalık, Canbalık, Beşbalık şehirlerinden geçen ticaret yollarının ağzında çok sayıda tüccarın beraberce seyahat etmesini sağlayarak kurdukları ordular ve orda pazarları ile, Çinggis Han oğulları geniş bir alan üzerinde ticaretin akımını ve artışını sağlamış, kontrol etmiş ve aynı zamanda bunu üleşmiş oluyorlardı. Diğer bir deyişle Çinggis Han evlâdı arasındaki üleşim bizim bugün anladığımız anlamda henüz pastanın paylaşılması gibi, ayrı ayrı kısımlar halinde değildi. Yukarıda önce sorumlulukların bir taraftan birbirleriyle örtüşen, diğer taraftan da ayrılan bir şekilde, değişik düzeylerde bir iş bölümüne benzer bir şekilde paylaşıldığını görmüştük. Onun için, Çinggis Hanın ölümünden sonra biz bir taraftan paylaşılmış "dört ulus"tan söz ederiz, diğer taraftan da Ögedey Han'ın cülusunun iki sene sürmesini anlamaya çalışırız.82 Öte yandan Ögedey Han'dan (1229-41) ve oğlu Güyük'ün (1246-48) kağan olarak tahta geçmelerinden sonra Güyüg'ün hatunu Oğulğaymış'ın idaresinin tekrar farklı çatışmalara yol açtığını ve 1252'de Möngke'nin Altınordu Hanı Batu Han'ın desteği ile başa geçtiğini ve böylece kağanlığın Ögedey ahfadından Toluy evlâdına geçtiğini biliriz; ama bunları gene paylaşılmış "dört ulus" çerçevesinde anlamaya çalışırız. Hatta, Temücin'in neden Çinggis Kağan değil de Çinggis Han olduğu da tam anlayamadığımız meselelerdendir. Bazen onun, başlangıçta küçük bir Moğol grubunun hanı (1198) olmuş olması dolayısıyla, aynı unvanı taşımaya devam ettiği söylenir. Aslında Çinggis Han'ın, 1206'da kurduğu bu devlet 1260'lara kadar bir oluşum sürecindedir. Bu süreç fethedilen ülkeler açısından değil kurumların oluşması açısındadır. Oluşum süreci, 1258-60'larda tamamlanmış, üleşim o zaman gerçekleşmiş ve sınırlar oluşmuştur. Dorothea Krawulski 1260'ta sınırların oluşmasına, Hülegü Han'ın Ayn Calut yenilgisinin sebebiyet verdiğini ileri sürer.83 Halbuki daha ileride de belirtileceği gibi 1260 daha doğrusu 13. yüzyılın 60'lı yılları birçok alanda farklı sınırların ortaya çıktığı yıllardır.

Çinggis Han'ın kurduğu devlette aile hukuku ile devlet hukukunun tam olarak ayrılmamış olduğu görüşü, duruma bir açıklama getirmektedir. Bu çerçevede, o zaman 1206-1260 oluşum sürecini, bir ailenin kız ve oğulları sırası ile evlendirebilmek (veya günümüzde okutabilmek) için uzun bir birikim süresine ihtiyacı olduğu gibi, Çinggis Han'ın kurduğu siyasi yapının da paylaşılmaya, üleşilmeye hazır oluncaya kadar yarım yüzyıl gibi bir zamanın geçmesi gerektiği açıktır. Çinggis Han ve evlâdında gördüğümüz bu sürecin diğer Türk ve Moğol siyasi yapılarında da görülüp görülmediğinin incelenmesi gerekir. Ancak, biz, kendi zamanımızda güce önem verdiğimiz için ve genellikle sosyal bilim teori ve modelleri, Colin Renfrew'un sözünü ettiği biçimde "hakimiyet anlayışına dayandığı için"84 Çinggis Han tarafından kurulan imparatorluğu fetihler çerçevesinde değerlendirerek, en genişlemiş biçimi aldığı zamanı en güçlü olduğu zaman şeklinde algılıyoruz. Diğer bir deyişle, fetihlerle elde edilen askeri ve alansal gücün, kurumsal güce delalet ettiği görüşündeyiz 85.

Bu açıdan Moğol İmparatorluğu'na 1206 ortaya çıkış dönemi; 1260 kurumsallaşma döneminin son bulması ve ülüşlerin sınırlarının belirlenmesi, 1350'lerden sonrası da alansal, topraksal anlamda çözülme dönemidir diye bakabiliriz; ancak, kurumsal olarak sağlanan devamlılık, daha sonra da değinileceği gibi, 19. yüzyıla kadar devam edecektir.

Bu süreç, bir sistem midir sorusuna geçmeden önce, kuruluş deyimine de değinmek istiyorum. Genelde biz devlet ve sülâlelerin kuruluşundan söz ettiğimiz zaman, kurulunca, olmuş bitmiş gibi bakarız; halbuki bir evin bile yapılıp bitmesinin farklı süreçleri vardır. Önce kaba inşaat yapılır, sonra iç ayrıntılar üzerinde durulur. Ama evin döşenmesi ve bir devamlılık içinde yaşanır hâle gelmesi ayrı bir süreçtir. Devlet ve sülâleler için de bu durum farklı değildir. Aynı yaklaşımla Çinggis Han tarafından kurulmuş olan siyasi yapıya baktığımız zaman, bu siyasi yapının 9-12. yüzyıllarda Çin hariç Asya'nın büyük bir kısmına kültürel olarak hakim olmaya başlayan İslam dünyasının86 meydana getirdiği bir zihniyet birliği ortamında meydana gelen düşünsel ve ticari iletişim ağlarının dışında kalmış konargöçer Türk Moğol boylarının müşterek bir hareketi gibi değerlendirilebilir. Böylece bu hareket ile 9-12. yüzyıllarda gelişmiş olan ticari ve düşünsel ağlar İç Asya'nın kuzey taraflarını ve Çin'i de kapsayacak şekilde genişletilmiş olur. Bu yeni iletişim ağları ordularla seferber edilen halk yani nüfus hareketleri, ticari ve kültürel alışverişle kuvvetlendirilir, ancak bu yapı daha yeni gelişmekte olduğu için henüz herhangi bir bölünmeye hazır değildir. Bu dönemde farklı düzeylerde sorumluluk anlayışı ile, kağanlık hem çeşitli katmanlardan oluşur ve hem de bu katmanların belirgin özellikleriyle sanki farklı kısımlara bölünmüş izlenimi verebilir; öte yandan da, kağanlığa bağlı olmak açısından bir bütün oluşturur. Yerleşik tarım ve zanaatın yaygın olduğu alanlarla, göçebe hayvancılığın hâkim olduğu alanlar arasında meydana gelen gerginlikler, Çin ve İran'ın fethedilmesiyle, yerleşik alanların güçlendirilmesiyle bir dengeye ulaşır. İşte ülüş, paylaşım, sınırlar, ancak bundan sonra yani 1260­1270 yıllarında oluşur.

Sınırlar oluştuğu zaman, sınırlar sadece ekonomik ilişkileri belirlemez. Batıda Türkçe ve İslamiyet, Uzak Doğu'da Budizm ve Moğolca galebe çalacaktır. İşte bu çerçevede batıya gidenlerin Müslüman olduğu ve bu oluşuma karşı olanların ise Budizm yolunu seçtikleri anlaşılabilir. Genelde hiyerarşik ilişkiler içinde yaşayan Türk boyları, hiyerarşik düzenin kendilerine açtığı yolda yürüyerek, İslam dünyasının Allah katında herkesin eşit olması kavramıyla yoğrularak, hanlık yolunun beylere de açılması için çalışacaklardı. Budizmi seçenler ise, toplumu idare eden kesimlerin aristokrat olmasını yeğliyorlardı. Ancak ister Müslüman olsun, ister Budist olsun her iki kesimde de yasa önemini korumuştur.

Bütün bu batıya doğru yönlenme içinde İç Asya'da 10. ve 13. yüzyıllarda Budizm, Hıristiyanlık ve İslamiyet arasında görülen dinler mücadelesi87 sona ermiş oldu. Dinler mücadelesinin hakim olduğu dönemde, bir taraftan çeşitli dinlere mensup tüccarlar birbirleriyle kıyasıya bir mücadele içine girmişler, öbür taraftan da farklı hükümet şekilleri denenmiştir. Orta Asya'ya Budist Karahıtayların hâkim olmasının da bu döneme rastlaması bir tesadüf değildir. O sıralarda, 1206'daki kurultayla iş başına getirilen Çinggis Han ise, hem dini bir otorite ile hâkimiyeti paylaşmaz, hem de kendisinin Tengri'nin özel buyruğu ile başa geçtiğini vurgular. Böylece Çinggis Han'ın Tengri ile özel bir ilişki içinde olduğu hem kabul edilir, hem de hükümdar ailesinin otoriteyi möngke tngri-yin küçün-dür yani, "ebedi tanrının gücü ile" elde etmiş olduğu ve onun desteği ile ayakta durduğu han yarlıklarında vurgulanır. Bir bakıma sanki Göktürk modeline geri dönüldüğü görülen bu dönemde, Tengri ile özel ilişkiler, Çinggis Han'ı ve onun evlâdını yüzyıl kadar dinler üstü bir konumda tutar. İç Asya'daki eski geyikli ve börü'lü (kurt) efsanelerini, kendi şeceresinde birleştiren Çinggis Han yukarıda gördüğümüz gibi kendi ataları hakkındaki görüşlerin "yukarıdaki Tenggeri (Yüce Tanrı) tarafından kut ile yaratılmış Börte-çino (Börü Tegin, bozkurt) idi. Onun eşi ise Güzel Meral (Ala Geyik) idi" şeklinde yaygınlaşmasına sebebiyet vermiştir. Tengri ile özel ilişkiler sonucunda elde edilen dinler üstü bu konum ise,88 bu dinlere mensup ruhani liderlere özerklik ve vergi muafiyeti vererek onları siyasal açıdan himaye ve denetimi altında tutmak şeklinde gelişmiştir ki, bu özellik daha sonraları Türkler arasındaki Çinggis Han yasasının ana prensibi olarak yüzyıllarca ayakta kalır. Orta Asya'daki Türkler arasında han unvanını taşıyan hükümdarlar Çinggis sülâlesinden gelmiş ve bu hükümdarların devleti, dinler (veya din) üstünde tutmaları yasa olmuş ve yasayı belirlemiştir. Onun için de Çinggis evlâdı, İslamiyeti kabul ettikten sonra "şeriat ve yasa" veya "şeriat ve örf" tartışmaları olmuştur. Çinggisli prenslere "Töre" denmesinin sebebi de, onların töreyi, yasayı, yani devlet ve dini, birbirinden ayrı tutma prensibini temsil etmeleridir.

Meseleye, yasanın yukarıda sözünü ettiğimiz biçimi ile, yani hâkimiyetin Çinggislilerde olması, din ile devlet idaresinin ayrı olması, hatta dinin devlet tarafından denetlenmesinin Çinggis Yasası'nın belkemiği olduğunu görerek yaklaştığımız zaman, din ve devlet ilişkilerini bir arada, fakat birbirinden ayrı tutanın "sülâle, hânedan" olduğu görülür. Onun için de yüzyıllar boyu Orta Asya'da ve İdil-Ural boylarında Türkler kendilerine hanlık edecek ve o dönemde kendilerine "oğlan" denilen Çinggisli prenslerin peşinde olmuşlardır. Din ve devleti "iki yol" olarak birbirinden ayrı tutan ve dinin devlet denetimine girmesi gerektiği görüşünde olmayan Uzak Doğu'daki Budist Moğollar kendi tarih yazımlarına başlangıç noktası olarak Güzel Alan'dan çok kendilerine milli kimlik veren Çinggis Han'ı ve Budizmi kutsamış olan Kubilay Han'ı görmüşlerdir. Kendilerine Temüge Otçigin neslinden hanları önder edinmiş olan Kalmuklar ise, doğuda Moğollar, batıda Türklerle uyuşamamışlardır. Kalmukların Zungar (Sol Kol) Devleti, 18. yüzyılda Rus ve Çin İmparatorluklarının ticaret yolları ve hukuku konusunda anlaşması sonucu ortadan kaldırılmıştır. Öte yandan Kalmuklar, belki de Moğol ve Türk halkları tarafından dikkatle izlenen meşruiyet prensiplerine karşı gelmiş sayıldıkları için, her iki taraftan da destek görmemişlerdir. Çinggis Han nesli ise Kazaklar arasında 19. yüzyıla kadar hakim zümre olarak yaşamağa devam etmiştir.

On üçüncü yüzyılın olayları içinden çıkarak Avrazya çapında bir imparatorluğun oluşmasında birinci rolü oynayan Çinggis Han yaptığı devrimsel nitelikli yenilikler tam olarak anlaşılıncaya kadar, belki bir süre daha sadece cengaver bir savaşçı, cihangir olarak görülmeye devam edecektir. Ancak bu anlayış Çinggis Han'ın gerek Moğollara millî bir hüviyet kazandırmış olan gerekse de Türklerin tarihi içerisinde yüzyıllar sürecek hâkimiyet ve meşruiyet prensiplerinin oluşmasına hizmet etmiş büyük bir devlet adamı olduğu gerçeğini değiştiremez. Onun tarih içindeki yeri, medeniyete kazandırmış oldukları ancak bu birikimden yararlanarak, alternatif bir hâkimiyet ve meşruiyet görüşü oluşturmuş olan Osmanlıları iyi öğrenmekle anlaşılabilir.


1 "Cengiz Han," Ana Britaninnica, cilt 7, s. 380-382. W. Barthold, "Cengiz Han," İslam Ansiklopedisi cilt 3, s. 91-98; bu yazı M. Fuad Köprülü tarafından güncelleştirilerek tamamlanmıştır (s. 98-100).
2 Osman Turan 1941; Barthold Turkestan (1928/1968).
3 Homeric, Moğol Kurdu (çev. Ali Cevat Akkoyunlu), İstanbul: Doğan Kitapçılık, 1999. Eserin orjinal adı: Le loup mongol'dur.
4 Bu sergilerin katalogları Heissig ve Müller 1989; Kessler 1994; Berger ve Bartholomew 1995; Fontein 1999; The State Hermitage Museum 2000 tarafından hazırlanmıştır.
5 Bu dönem kaynaklarının eleştirisel tanıtımı için bkz: Morgan 1986: 5-27 ve Manz 1997.
6 Ostrowski1998: 23.
7 Oysa bugün Türklerin tarihi ile ilgili yeni çalışmalar P. Golden 1992 ve J. P. Roux istisna edilecek olursa yok denecek kadar azdır.
8 Moğol Tarihi hakıındaki eseriyle Bawden (1989) ve Jagchid birer istisna teşkil ederler.
9 Kronolojik olarak ele alacak olursak,
1 Lev Gumilev 1970; Peter Jackson 1976; David Morgan 1986; Thomas Allsen, 1985, 1989; Charles Halperin 1987; Elizabeth Endicott-West 1989; Paul Buell 1977; Morris Rossabi 1988; Janet Abu-Lughod 1989; Devin De Weese 1994.
Oysaki Türklerin tarihi içinde Osmanlı İmparatorluğu tarihi ile ilgili yeni görüşler ve etütler gerçekten zengin bir dönem içindedir. Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili çalışmalar, siyasi tarih ve devletin çeşitli konulardaki siyaseti ve bu siyaseti uygulayan kurumları tarihinden, sosyal tarihe ve toplumun ekonomi içinde nasıl yer aldığının irdelenmesine doğru kaymıştır. Kısacası Moğol İmparatorluğu tarihi üzerine batıda yapılan incelemeler Osmanlı tarihi kadar zengin ve çeşitli değildir; ancak bunlar İç Asya ve Türk tarihine ışık tutacak niteliktedirler.
10 Di Cosmo 1999, Golden 2000.
11 Mesela TRT tarafından da gösterilmiş olan 4 dizilik NHK (Japon) ve BBC yapımı film Mongol Hordes: Storm from the East ("Doğudan Esen Fırtına: Güruh halinde gelen Moğol Kuvvetleri") adını taşımaktadır. Filmin adını Türkçeye çevirirken özellikle ordu 12 Bu çalışmalarda kullanılan yöntem ve ileri sürülen problemlerden Türklerin tarihi alanında da yararlanabiliriz.
13 Elizabeth Endicott-West 1984: 97-110.
14 Bira 1994: 419.
15 Türkçeye de çevrilmiş olan Barthold'un eserinden yukarıda söz edilmişti. Vladimirtsov'un Moğol feodalizmi hakkındaki eseri Abdülkadir İnan tarafından Türkçeye çevrilmişti.
16 Thomas T. Allsen 1976: 5-28.
17 Allworth 1990: 242
18 Ostrowski 1998: 23.
19 Benzer görüşler Ostrowski tarafından bir araya toplanmıştır (1998: 1-13)
20 Bunlar örneğin, Chen Dezhi'nin "Kereit Kingdom up to the Thirteenth Century", "Zhou Liangxiao, "Mongol system of electing Khans and problems of succession to the throne of Yüan Dynasty," Cai Meibiao "The Evolution of the Zha and the Zha Army", Jia Jingyan, "A Study of the Tamachi Army", Zhou Lianxiao, "A Preliminary study of the Tou-xia System of the Yüan Dynasty", Ye Xinmin, "The four Keshik of the Yüan Dynasty," gibi ihtisas makaleleridir. Son zamanlarda (1992) Li Zhian'ın Yüan Sülalesinde fenfeng (ülüş) Hakkında adlı eseri yayınlanmıştır.
21 Bu çalışmalara örnek olarak Sugiyama Masaaki (1997) ve The Third International symposium on Mongology sponsored by Inner Mongolia University. Summaries of SymposiumPapers (1998).
22 John K. Fairbank 1960.
23 1960: 259-60.
24 Fairbank, 1960: 286-89.
25 Fairbank ve Goldman 1992 (1998): 119-125
26 İ. Togan "Uzlaşmacı tarih görüşü," yakında yayınlanacaktır.
27 Barfield 1989: 6. bölüm: s. 187-228.
28 Jack Goody 1966.
29 Z. V. Togan 1970: 121, 125, 309, 311, 445.
30 F. Schurmann 1956.
31 Andre Gunder Frank 1992.
32 Ancak Abu-Lughod'un asıl kaygısı Çinggis veya Temür değil, batının hegemonyası olduğu için de kitabını, geleceğin dünya sistemlerinin merkezlerinin başka taraflara doğru kaymakta olduğuna, bu münasebetle de Pasifik etrafında gelişen yeni merkezlere işaret ederek bitirmektedir.
33 İleride "Tarihsel bağlam içerisinde bir değerlendirme" kısmında bu konulara değinilecektir.
34 D. O. Morgan 1986. 163-176.
35 Gumilev 1989: 31.
36 Halbuki biz tarih anlayışımızda (tarih yazıcılığında) sözlü gelenek ile tarihi ayırıyoruz. Benim bildiğim kadarı ile Türkler bunu 17. yüzyıldan beri yapmağa başladılar.
37 Muhammed Ruşen ve Mustafa Musevi Cami'üt-tevarikh. 4 cilt Tahran, 1373 şemsi [1995]. Cilt I: 11-12.
38 Zeki Velidi Togan 1969-10, Cengiz Han (Teksir edilmiş ders notları, 66 sayfa).
39 Kendisi bu arada Reşiddin'in eserinde bulunan Oğuz Destanı üzerinde çalışıyordu ki, eser ölümünden sonra Tuncer Baykara tarafından 1972 yılında yayınlanmıştır.
40 Muhammed Ruşen ve Mustafa Musevi Cami'üt-tevarikh. 4 cilt Tahran, 1373 Şemsi (1995).
41 Yuvalı (1994) ve kaynakçada gösterilen İsenbike Togan'ın yazıları. Ayrıca Evrim Binbaş'ın "The Turco-Mongol Amirs during the time of Chinggis Khan according to the Shu'ab-i Panjgana," adlı çalışmasını yayına hazırlanmaktadır.
42 Gökçe Deniz Kitab-i Dede Korkud'da da görülür.
43 Zeki Velid Togan, İç Asya Etnografyası (Teksir edilmiş ders notları) 1962-63.
44 Daha çok Altınordu üzerinde yoğunlaşan bu çalışmaların Altınordu bahsinde ele alınacağını düşünerek, burada onlardan söz edilmeyecektir. Ancak Kazan'da Mirkasım Usmanov gibi kaynakları iyi bilen bir bilginin bulunması, burada Moğol İmparatorluğu ve Türk tarihi açısından önemli kaynak çalışmaları yapılmasına sebebiyet vermiştir. Usmanov kendisi de Macar bilgini Maria Ivanic ile beraber bir Çinggisname yayınlamaktadır.
45 Bira 1994.
46 Skrinnikova 1998.
47 Lutginov 1998.
48 Bu konuda Tamura (1973)'nın makalesine bakılabilir.
49 ZVT Cengiz Han s. 27. Tamura (1973: 19) bu göçün kuzeyden güneye olduğu görüşünü, 11-12. yüzyıla ait Çin kaynaklarıyla belgelemiştir. Ancak Tamura'nın sözünü ettiği göç daha geç tarihlidir; batıdan doğuya göç ise çok daha erken tarihlere dayanır.
50 Z. V. Togan 1972: 20.
51 Bu konuda bkz. D. Yıldırım 2000.
52 Bu konuda bkz. İ. Togan 1998: 125.
53 Otgonbayar 1996.
54 S. Klyaştornıy 1990.
55 F. W. Cleaves 1955.
56 İ. Togan 1984.
57 Ostrowski Altınordu'da bu iki sözün farklı anlamlarda kullanıldığını söyler. 1998: 37-43.
58 Temücin veya Çinggis Han'ın hayatını ve icraatını ele alan son zamanlarda yapılan önemli çalışmalardan birisi de 1983'te Almanca, 1996'da İngilizce olarak yayınlamış olan Ratchnevsky'nin eseridir.
59 Morgan 1986: 63. ve İ. Togan 1998.
60 Morgan 1986: 23-27 ve Skelton 1965:
61 Temür'ün torunu Mirza Uluğ Bek de Farsça yazılan tarihine Dört Ulus Tarihi adını vermiştir. B. Akhmedov, N. Nurkulov ve M. Hasanii eseri 1994 yılında Özbek diline çevirmişlerdir. Ayrıca bkz. Manz 1997.
62 Jackson 1999.
63 Jackson 1999: 18 ve 27.
64 Krawulski 1989: 65-85.
65 Bu avantajlı konumToluy evlâdının Çin'de ve İran'da hükümranlık etmesiyle kendini gösterir. Sonuçta kayba uğrayan Ögedey soyu olur. Bu durum Uluğ Bek adına yazılan Dört Ulus Tarihi'nin planında ve sayfa tahsisinde gösterir. Bu eser (B. Akhmedov 1994) Çinggis Han ve onu takiben büyük kağanlıkta (uluğ yurt) oturanlar önce Ögedey ve evlâdı, sonra Möngke ve Kubilay ve onun evlâdı olamak üzere Toluy evlâdı (s. 82-217); Cöçi ve evlâdı s. (218-237); İlhanlılar (s. 238-296); Çağaday ve evlâdı (296-325); Ögedey evlâdından Mahmud Khan (s. 326) şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi burada dört ulus içinde en çok kaybe uğrayan Ögedey evlâdına yarım sayfa ayrılmıştır ve orada da sadece Temür devrinde hanlanan Mahmud Handan söz edilmektedir; büyük kağanlık ve İran'daki İlhanlılar Toluy neslidir.
66 Bu konuda M. Biran'ın çalışması (1997) dikkati çekmektedir.
67 Doerfer II: #657.
68 Z. V. Togan 1930 ve 1970: 285-301.
69 Bira 1994: 407 ve 419.
70 Bu gelişmeleri Çinggis Hanın annesi Höleün'ün evlat edindiği çocuklar simgeler.
71 Moğolların GizliTarihi §70. Aynı eserde benzer durumlar, yeni düzen içinde kadınların evvelce soy içinde ve birbirleriyle olan hiyerarşik ilişkilerinin artık bozulmuş olduğu (§130) veya gönüllü olarak yeni düzeni uyguladıkları (§ 155) şeklinde kendini gösterir.
72 Bu konuda ayrıca bir yazı hazırlamaktayım.
73 Dursun Yıldırım: 2000: 107.
74 Temüge Otçigin'i kendi atası olarak gören Kalmuklar aynı zamanda Ölöd<Ögeled yani "ötekiler" diye de bilinirlerdi.
75 Morgan 1986.
76 David Morgan'ın da belirttiği gibi yasa asker ve devlet yönetimi ile ilgili idi. (1986-163-176). Halbuki Çin'de Konfuçyanizm aile düzenini de kapsıyordu.
77 Reşiddin'de bu konuda verilen bilgi için bkz. Boyle 1971: 17-18. Peter Jackson da bu konudaki kaynakları bir araya toplayarak eleştiriye tabi tutmuştur (1999: 17-29). Ayrıca yukarıda söz edildiği gibi Krawulski de bu konuyu incelemiştir (1989: 65-85).
78 Haenisch 1962: 163 ve Doerfer I: #54.
79 İ. Togan 1973 ve Z. V. Togan 1970: 285-301.
80 P. Jackson 1976.
81 Krawulski bunun seferden dönerken Toluy ile Ögedey arasında yapılan bir anlaşmaya dayandığını söyler. Ancak kaynaklarımızın olayları bize aile hukuku çerçevesinde sunmuş olduklarını göz ardı etmemek gerekir (1989: 77).
82 Krawulski bu sürenin Çağaday'ın ikna olması için çalışılarak geçildiği düşüncesindedir (1989: 77).
83 1989: 123, 132.
84 Renfrew 1986.
85 Halbuki Osmanlılarla ilgili çalışmaların da gösterdiği gibi, bu ikisi arasında tam bir korelasyon yoktur
86 Hodgson 1974 cilt II.
87 Barthold, 1901 ve Z. V. Togan 199-70.
83 88 Bazı bilginler Tenggeri ile ilişkilerin Çin'den geldiği görüşündeyseler de (de Racheviltz 1977) Sh. Bira'nın belirtiği gibi, Tengri kavramınn kuzey bozkırlarındaki yaygınlığı tartışma götürmez (Bira 1994: 414). Bu konuda Türkçe yazılmış bir çok yazı da bulunmaktadır.

The Treasures of the Golden Horde, The State Hermitage Museum, St. Petersburg.

Tataro-Mongoli v Azii i Evrope, Izdatel'stvo Nauka, Moskva, 1977.

The Third International Symposium on Mongology sponsored by Inner Mongolia University, Summaries of Symposium Papers, Inner Mongolia University, Hohhot, 1998.

Abu-Lughod, Janet L., Before European Hegemony, Oxford University Press, Oxford, 1989.

llsen, Th. T., "The Princes of the Left Hand: An Introduction to the History of the Ulus of Or da in the Thirteenth and Early Fourteenth Centuries", AEMAe, 5(1985[1987]). 5-40.

Allsen, Thomas, T., "Guard and Government in the Reign of the Grand Qan Möngke, 1251-59", HJAS, 46(1989). 83-125.

Allsen, Thomas, T., "Mongolian Princes and Their Merchant Partners, 1200-1260", Asia Major, Paris, II(1989). 83-125..

Allsen, Thomas, T., Commodity and exchange in the Mongol Empire. A cultural History of Islamic Textiles, Cambridge University Press, Cambridge, 1997.

Allsen, Thomas, T., Mongol Rule in East Asia, Twelfth-fourteenth Centuries: An Assessment of Recent Soviet Scholarship, in Mongolian Studies, 3(1976). 5-28.

Allworth, Edward, The Modern Uzbeks, Hoover Instution Press, Standford, 1990.

Amitai-Preiss Reuven ve David Morgan, The Mongol Empire and its Legacy, Brill, Leiden, 1999.

Barfield, Thomas J., The Perilous Frontier. Nomadic Empires and China, Basil Blackwell, Cambridge, Massachussetts, 1989.

Barthold, V. V., Zur Geschichte Christentums in Mittel-Asien bis zur mongolischen Eroberung, Tübingen und Leipzig, 1901.

Barthold, V. V., Turkestan Down to the Mongol Invasion, 4th ed, E. J. W. Gibb Memorial Trust, Philadelphia, Pennsylvania, 1977.

Barthold, W., "Cengiz Han", İslam Ansiklopedisi, cilt 3: 91-98.

Bawden, Charles, The Modern History of Mongolia, Kegan Paul International, London, New York, 1989.

Berger, Patricia ve Bartholomew, Mongolia. The Legacy of Chinggis Khan, Asian Art Museum, San Fransisco, 1995.

Binbaş, Evrim, "The Turco-Mongol Amirs during the Time of Chinggis Khan according to the Shu'ab-i Panjgana", yayına hazırlanmaktadır.

Bira, Sh., "To the Study of the Indo-Mongolian Historical and Cultural Contact," Studies in the Mongolian History, Culture and Histography, Institute for Lanfuages and Cultures of Asia and Africa (ILCAA), Tokyo, 1994, 259-270.

Bira, Sh., Studies in the Mongolian History, Culture and Histography, Institute for Languages and Cultures of Asia and Africa (ILCAA), Tokyo, 1994.

Bira, Sh., The Mongolian Conception of Chinggis-Khan: Historic and Mytical Hero, Studies in the Mongolian History, Culture and Histography. Selected papers, Institute for Languages and Cultures of Asia and Africa (ILCAA), Tokyo, 1994, 407-419.

Bira, Sh., "Mongolian Historiography", Rapports IV-Methodologie et Histoire Cotemporaine, Verlag Ferdinand Berger & Söhne, Wien, 1965, (s. 49-56).

Bira, Sh., "Early Mongolian Political Concepts," Bulletin. The IAMS News Information on Mongol Studies, 2(1999). 61-70.

Biran, M., Qaidu and the Rise of Independent Mongol State in Central Asia, Richmond Survey. 1997.

Cleaves, Francis, Woodman The Secret History the Mongols, Harvard University Press, Cambridge, 1982.

Cleaves, Francis Woodman, "The Historicity of the Baljuna Covenant", HJAS, 18(1995). 357­421.

de Racheviltz, Igor, "Some Remarks on the Ideological Foundation of Chinggis Kahn's Empire", (1977). 21-36.

de Racheviltz, Igor, "The Secret History of the Mongols", in Papers on Far Eastern History, derleyen Center for Middle Eastern Studies, Chicago, cilt 4, 5, 10, 13, 18, 21, 23, 26, 30, 31 (1971­85).

de Rachelviltz, Igor, Index to the Secret History of the Mongols, Indiana University Press, Bloomington, 1972.

DeWeese, Devin, Islamization and Native Religion in the Golden Horde, The Pennsylvania State University Press, University Park, Pennsylvania, 1994.

Dobrovits, Mihaly, "The Turco-Mongolian Tradition of Common Origin and the Historiography in fifteenth Century Central Asia", Acta Orientalia, 47(1994). 269-277.

Doerfer, Gerhard, Türkishe und Mongolische Elemente im Neupersischen, Franz Steiner, Wiesbaden, 4. Cilt, 1964-1975.

Endicott-West, Elizabeth, "Mongolian Princes and Their Merchant Partners, 1200-1260", Asia Major, II(1989).

Fairbank, John K., East Asia: The Great Tradition, Houghton Mifflin Co., Boston 1960.

Fairbank, John King ve Merle Goldman, China. A New History, Harvard U. P., Cambridge, Massachusetts, 1992, 1998.

Fontein, Jan, The Dancing Demons of Mongolia, V+K Publishing, Amsterdam, 1999.

Golden, P. B., "I will give the people unto thee": Yhe Chinggisisd Conquest and Their Aftermath in Turkic World", TRAS, 10, 1(2000). 21-41.

Goody, Jack, Succession in High Office, Cambridge U. Press, 1966 Cambridge.

Gumilev, L. H., Poiskı vımışlennogo Tsavarta, Izdatel'stvo Nauka, Moskva, 1970.

Gumilev, L. V., Searches fon an Imaginary Kingdom. The Legend of the Kingdom of Prester John, Cambridge University Press, Cambridge, 1987.

Haenisch, Erich, Wörterbuch zu Monghol un Niuca Tobca'an (Yüan-ch'ao pi-shi) Geheime Greshichte der Mongolen, Franz Steiner, Wiesbaden, 1962.

Halperin, Charles, Russia and the Golden Horde, Indiana U. P., Bloomington, Indiana, 1987.

Heissig. Walther ve Claudius C. Müller, Die Mongolen (2 cilt), Haus der Kunst, München, 1989.

Hodgson, Marshall G. S., The Venture of Islam, Chicago U. P, Chicago, 1974(3 cilt).

Homeric, Moğol Kurdu (çev. Ali Cevat Akkoyunlu)., Doğan Kitapçılık, İstanbul, 1999.

Jackson, Peter, From Ulus to Khanate: The Making of the Mongol States c. 1220-c. 1290, in The Mongol Empire and its Legacy (yay. Reuven Amitai-Preiss ve David O. Morgan), Brill, Leiden, 1999, 12-38.

Kessler, Peter, "The Dissolution of the Mongol Empire", CAJ 22(1978): 186-2441978.

Kessler, Adam T., Empires beyond the Great Wall. The Heritage of Genghis Khan, Natural History Musuem, Los Angeles, 1994.

Klyashtorny, S. G., "Das Reich der Tataren in der Zeit vor Chinggis Khan", Central Asiatic Journal, 36(1992). 72-83.

Krawulski, Dorthea, Mongolen und Ilkhane-Ideologie und Geshichte, Verlag für Islamiche Studien, Beirut, 1989.

Lutginov, Nikolay, Po Veleniyu Çingishana, Sovremennıy Pisatel', Moskva, 1998.

Manz, Beatrice Forbes, "Mongol History rewritten and relived", Revue des mondes musulmans et de la Mediterranae, 89-90(1997). 129-149.

Marshall, Robert (filmin yapımcısı ve yöneticisi), Mongol Hordes: Storm from the East, NKH ve BBC, 1992.

Mirzo Uluğbek (Yay. Akhmedov, B. N. Nurkulov ve M. Hasanii), Tört Ulus Tarikhi, Çulpon Naşriyatı, Taşkent, 1994.

Morgan, David, The Mongols, Basil Blackwell, New York, 1986.

Morgan, David, "The Great Yasa of Chingiz Khan and Mongol Law in the Ilkhanate", BSOAS, 49(1986). 163-176.

Ostrowski, Donald, Muscowy and the Mongols Cross-cultural Influences on the Steppe Frontier 1304-1589, Cambridge U. Press, Cambridge U. Press, Cambridge, 1998.

Otgonbayar, "Crisis of Cultural Identity in Mongolian Nomadic Civilization", Interface of Cultural Identity Development (yay. Baidyanath Saraswati), India International Centre, Yeni Delhi, 1996.

Ötemiş Hacı (yay. Abuseitova M. Kh.) Çingiz-name, Alma-Ata, 1992.

Rashid al-Din, The Successors of Genhis Khan, Columbia University Press, New York and London, 1971.

Rashid al-Din, Rashiduddin Fazlullah's Jami'u't-tawarikh: Compendium of Chronicles (trans. by Wheeler Thackston), Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Kaynakları: 45, 1998.

Reşideddin (yay. Muhammed Ruşen ve Mustafa Musevi), Cami'ut-tavarikh (4 cilt), Elbruz, Tahran, 1373 şemsi[1995].

Renfrew, Colin, "Introduction: peer polity interaction and socio-political cnange", in Colin Renfrew and John F. Cherry (ed.), Peer Polity Interaction and Socio-political Change, Cambridge University Press, Cambridge, 1986 (s. 1-18)..

Roux, Jean-Paul, Türklerin Tarihi (çev. Galip Üstün), Milliyet Yayınları, İstanbul, 1989.

Skelton, R. A., E. Maston ve George D. Painter, The Vinland Map and the Tartar Relation, Yale U. P., New Haven, London, 1965.

Skrinnikova, T., Kharizma i vlast' epokhy Chingiz-khana, RAN, Moskva, 1998.

Sugiyama, Masaaki, Dai Monggoru no jidai (Büyük Moğollar Devri), Kyoto, Japonya, 1997.

Temir, Ahmet, Moğolların Gizli Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1948.

Togan, İsenbike, "Jöchi Khan and the Siege of Khwarezm as Symbols of Legitimacy", Source Studies of the History of Ulus Djuchi (The Golden Horde). From Kalka to Astrakhan. Kazan, Tatarstan (RF). baskıda.

Togan, İsenbike, Türk Tarihinde Uzlaşmacı Tavır: Ruhaniyat-Siyaset ve Boy-Devlet İlişkileri, Üçüncü Binyılın Eşiğinde Türk Uygarlığı, Togan, İsenbike, Cengiz Han Devletininin Kuruluş Safhaları, Tarihte Türk Devletleri II, Ankara, 1987, 529-541.

Togan, İsenbike, Ottoman History by Inner Asian Norms", The Journal of Peasant Studies 18 (April/July 1991). 3-4: 185-210 reprinted in New Approaches to State and Peasant in Ottoman History ed. by Halil Berktay and Suraiya Faroqhi., Frank Cass, London, 1992.

Togan, İsenbike, "İç Asya'dan Orta Asya'dan Türkiye'ye Bir Bağlantı ve Uzanış", Osmanlı Devletinin Kuruluşu: Efsaneler ve Gerçekler, İmge Yayınevi, Ankara, 2000, 53-61.

Togan, İsenbike, "Moğollar Devrinde Çin'de Ticaret", Toplum ve Bilim, 25/26 (1984). 71-90..

Togan, Zeki Velidi, "Moğollar Devrinde Anadolu'nun İktisadi Vaziyeti," Türk Hukuk ve İktisadiyatı Tarihi Mecmuası, I(1939). 1-42.

Togan, Zeki Velidi, Cengiz Han (Teksir edilmiş Ders Notları), 1970.

Togan, Zeki Velidi, Oğuz Kağan Destanı-Reşideddin Oğuznamesi, Tercüme ve Tahlili, Kayı Yayınları, İstanbul, 1972.

Turan, Osman, Çingiz "Adı Hakkında", Belleten, 19(1941).

Vladimirtsov, B. Y., Moğolların İçtimai Teşkilâtı. Moğol Göçebe FeOdalizmi, TTK Yayınları, Ankara, 1987.

Yıldırım Dursun, (Ergene Kon)=(Erkin Kün) mü? Türk Dili Araştırmaları Yıllığı. Belleten 1997,
2000, 61-149.

Yuvalı, Abdülkadir, İlhanlılar Tarihi, I. Kuruluş Devri, Erciyes Üniversitesi yayınları, Kayseri,

  
6245 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın