• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Şah Tahmasb'ın Şahsiyetine Dair / Prof. Dr. Aktay Efendiyev

Azeri Türklerinin kurduğu Safevi Devleti (veya Kızılbaş Devleti) Orta Çağ'ın en önemli devletlerinden biri olmuştu. Safevi hanedanının mümtaz temsilcileri devletin kurucusu I. Şah İsmail (1501-1524) ve I. Şah Abbas (1587-1629) sayılmaktadır. Fakat Şah İsmail'in oğlu ve halefi Şah Tahmasb'ın şahsiyeti ve bu devletin gelişmesinde oynadığı rol ve yeri şimdiye kadar gerektiği şekilde değerlendirilmemiştir. Eski Sovyet tarihçiliğinde Tahmasb'ın "hiçbir yönden babasına benzemediği" itiraf ediliyordu. Hareketsizlik ve teşebbüssüzlük gibi özellikler ona ait kabul ediliyordu. Bu tasvirlerde Tahmasb silik bir insan veya beceriksiz bir siyasetçi, din fanatiği gibi gösteriliyor.1 Aşağıda biz Şah Tahmasb'ın gerçeğe yakın bir suretini vermeye çalışacağız.

Şah İsmail'in en büyük oğlu Tahmasb 3 Mart 1513'te İsfahan yakınında Şahabad'da doğdu. 14 Mayıs 1576'da vefat etti.2

Küçük yaşlarında şah ailesinin üyeleri ünlü Kızılbaş emirlerinin himayesine veriliyor ve emirler onların eğitmeni yani lalası oluyorlardı. Küçük Tahmasb 1515'te Şah İsmail tarafından Horasan'a "hakim" tayin edilerek lalası Emirhan Musullu ile birlikte Herat'a gönderilmişti.3 Şüphesiz gerçek hakim Emirhan olmuştur. Tahmasb 1522 yılına kadar burada kalmıştır. Şah İsmail vefat ettiğinde Tahmasb 10 yaşındaydı. Lalası ise artık Div Sultan Rumlu idi.

Elbette 10 yaşındaki bir çocuk iktidar, yüksek makamlar ve toprak için birbiriyle savaşan Kızılbaş emirlerinin ellerinde bir oyuncağa dönmüştü. Merkezi idare Tahmasb'ın lalası Div Sultan Rumlu'nun elinde toplandı.

Tarihçi İskender Münşi, Kızılbaş boyları arasında düşmanlık ve çatışmalara sebep olan Div Sultan'ın davranışlarını eleştirmektedir.4

Div Sultan'ın güçlenmesi, Rumlu emirlerinin sayısı ve en üst makamlarda bulunmaları ilk önce Ustaclu emirlerinin hoşuna gitmemeye başladı. Onlar Rumlu emirlerinin tabiyetini tanımayı reddettiler. Ustacluların baskısı üzerine Div Sultan onlardan en nüfuzlusu olan Köpek Sultan'ı (asıl adı Mustafa) Şahın vekilliğinde kendisine ortak yapmasına rağmen hızla ona karşı harekete geçti. Ustaclulardan Karınca Sultan öldürüldü. Ustaclular devlet işlerinden uzaklaştırıldılar, dirlikleri (tiyulları) Rumlu ve Tekelü emirleri arasında bölüştürüldü. 1527'de Nahçevan'da Div Sultan ve Çuha Sultan Tekeli'nin birleşik ordusu ile yapılan savaşta Ustaclular yenildiler. Köpek Sultan ise öldürüldü. Rakiplerini ortadan kaldıran müttefiklerin kendi aralarında ihtilaf doğdu. Sonuçta Div Sultan'ı öldürerek Çuha Sultan iktidarını sağlamlaştırdı, vilayetlerin birçoğunu Tekelüler arasında paylaştırdı. Bu durum iki sene devam etti (1527-1529). Herat hakimliği Şahın kardeşlerinden Behram Mirza'ya, fakat lalalığı Gazi Han Tekelü'ye verildi.

1531'de 18 yaşına gelen ve iktidarı eline almak isteyen Şah Tahmasb'ın her halde rızasıyla Sam Mirza'nın lalası Hüseyin Han Şamlu, Çuha Sultan'ı devirmek için adamlarıyla beraber Kazvin'de otağına saldırdı. Çuha Sultan canını kurtarmak için Şah Tahmasb'ın yanına kaçtı. Orada Keşikçi Dulkadır boyundan olan şah korucularından biri tarafından öldürüldü.

Çuha Sultan'ın ölüm haberi üzerine Tekelülerin bir kısmı isyan etti. Onlar Çuha Sultan'ın yerine oğlu Şah Kubad'ı vekilliğe getirdiler. Fakat Tekelülerin bu davranışı Tahmasb'ın da teşviki ile Ustaclu, Dulkadır, Afşar ve Rumlu boylarının birleşerek Tekelülere karşı cephe almasına sebep oldu. Hemedan yakınlarında taraflar arasında bir savaş meydana geldi. Şah bu defa açıkça Tekelülerin düşmanlarının tarafını tuttu ve onların tamamen katledilmesini emretti. Bu hadise Tekelü Emiri Ulama'nın Şah Tahmasb'a karşı isyanına ve onun Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman'ın "İrakeyn Seferi"ne yol açtı.5

Hüseyin Han Şamlu mevki ve dirlikleri Şamlular arasında dağıtarak Tahmasb'ın kesin bir harekete geçmesine sebep oldu. Hüseyin Han, Şah Tahmasb'ı zehirlemek ve lalası olan Sam Mirza'yı tahta çıkarmak gerekçesiyle suçlandı. Sam Mirza'nın ihaneti kaynaklarda açıklanmamaktadır. Görüldüğü üzere Hüseyin Han'ın Osmanlıların tarafına geçme niyeti hakkında haber alan Tahmasb'ın emriyle6 Şamlu Emiri saraya çağrılmış ve kaltedilmişti.

Böylece 1524'ten itibaren geçen 10 yıl içinde genç Tahmasb Kızılbaş boylarının iktidar için savaşlarını önce seyretmiş sonra tedricen kendi iradesini onlara kabul ettirmeyi başarmıştır. 1534'te Kanuni Sultan Süleyman'ın (1520-1566) Azerbaycan'a başlayan seferleri Şah Tahmasb'ın şahsi gayretlerini açıkça ortaya koymaktadır.

Tahmasb'ın üç kardeşi vardı: Alkas Mirza (doğumu 1515), Sam Mirza (doğumu 1517) ve Bahram Mirza (doğumu 1517). Alkas ve Sam'ın anneleri Hanbeyi Hanım idi. Tahmasb ve Bahram'ın annelerinin -Taclı Hanım- aynı olduğu anlaşılıyor. Alkas ve Sam, Tahmasb'a karşı isyan etmişlerdi. Sadece Bahram sonuna kadar kardeşine sadık kaldı. Şah Tahmasb'ın iktidara geldiği zamandan itibaren karşılaştığı esas problem Osmanlı İmparatorluğu'nun saldırılarından kurtulmak, babası Şah İsmail'in kurduğu devleti ayakta tutmak idi. Bu açıdan Şah Tahmasb'ın yazdığı "Tezkire" önemli bilgiler ihtiva etmektedir.

Tezkire'den anlaşıldığı üzere, Osmanlı Sultanı Süleyman'ı Safevi Devleti'ne karşı harekete geçmeye teşvik eden Tekelü Emiri Ulama olmuştur. 1532'de Tahmasb Horasan seferinde iken Ulama hakim olduğu Azerbaycan'da Şah'a karşı ayaklandı. Bu, şahın emriyle gerçekleştirilmiş Tekelülerin genel katline bir cevaptı. Başkent Tebriz'i yağmalayan Ulama Tahmasb'ın yakınlaştığı haberini alır almaz önce Van'a sonra İstanbul'a giderek Süleyman'a sığındı. Sultan Ulama'ya asker vererek onu Bitlis'i zapt etmeye yolladı. Ulama, Osmanlıların yardımıyla Safevilere tabi olan Bitlis Hakimi Şeref Han'ı yerinden ettiği için onu Tahmasb'dan imdat istemeye mecbur etti. Safevi Şahı İstanbul'a elçisi Habil Bey'i göndererek Ulama'nın teslim edilmesini istedi. Fakat Süleyman buna red cevabı verdi ve Şeref Han'ın kendisine teslim edilmesi talebini ileri sürdü. Şah'ın Şeref Han'la Ulama'yı değiştirme teklifini Sultan kabul etmedi.7

Tahmasb, Osmanlı Sultanı'na direnecek gücü olmadığını iyi biliyordu ve bundan dolayı Batı komşusuyla barış içinde yaşamak istiyordu. Fakat Osmanlı sultanı babası Yavuz Sultan Selim'in (1512-1520) Doğu komşusuna karşı istilacı siyasetini devam ettirmek niyetinde idi. Savaşın başlaması için Ulama-Şeref Han ihtilafını bir bahane olarak kullanmaktan vazgeçmedi.

Ulama, Süleyman'ın Başveziri İbrahim Paşa aracılığıyla Sultan'ı Azerbaycan'a askeri bir sefer için kışkırtmış, ülkeyi kolayca ele geçireceğini vaad etmişti. 1534 yazında Kanuni Sultan Süleyman'ın Azerbaycan seferi başladı. Tahmasb, Osmanlı ordusu ile bir meydan savaşı yapmak fikrinden uzaktı. Süleyman, Tahmasb'ı karşı karşıya bir savaşa davet ediyor ve korkaklıkla suçluyordu. Buna cevap olarak Şah "Ben, iki Müslüman ordusu arasında harbe nasıl fetva vereyim ve sayıca on adama karşı beraberinde bir adam bile bulunmayan ordumla savaşa başlayayım?" diyordu. Tarihçi Hasan Bey Rumlu'nun ifadesine göre; Sultan'ın ordusu "sahranın kum zerrelerinden ve sonbahar yapraklarından fazlaydı".

Bu sırada Sultaniye bölgesinde şiddetli soğuklar başladı ve aşırı kar yağdı. Osmanlı ordusu soğuklar ve erzak yetersizliği yüzünden çok fazla kayıp verdi. Kızılbaşların ellerine geçmesini önlemek için Osmanlılar yüz kadar topu yollarda yaktılar.8 Bu durumda Sultan Süleyman, kışlamak için Bağdat'a gitmek zorunda kaldı. 1535 baharında Sultan, Bağdat'tan tekrar Azerbaycan'a hareket etti ve ikinci kez başkent Tebriz'e girdi. Ancak burada iki hafta kalabildi ve İstanbul'a döndü. Böylece "İrakeyn Seferi" Osmanlı tarafı için başarısızlıkla sonuçlandı. Safevi Devleti'nin varlığına son verilemeyeceği açıkça ortaya çıktı.9

Şah Tahmasb'ın silah arkadaşlarının birinin endişeli sorusuna verdiği cevap, onun Sultan ile muharebe tarzına dair çok karakteristik bir örnektir: "Ben, babamın usulü ile hareket etmeyeceğim. Bu düşman çok kuvvetli. Ben onunla yüz yüze duramam. Hasan Padişah (Uzun Hasan) Sultan Ebu Said'e karşı nasıl davrandıysa, ben de aynı şekilde onun etrafında dolaşacağım. Adamlarının ordudan dışarı çıkmasına, daha sonra ise oraya dönmesine imkan vermeyeceğim".10

Tahmasb'ın Tezkiresi'nde bu direniş tarzı şu şekilde hesaplanmaktadır: "Bizim hesaplarımıza göre, Hünkar'ın kullukçularından başka aşağı yukarı 300 bin atlı ordusu var. Ve eğer onlardan her birinin bir kullukçusu varsa bu 600 bin kişi eder. Yeniçerilerden başka Sultan'ın piyade askeri yok. Ve eğer her birinin bir katırı varsa o halde bu da 600 bin at ve katır eder. Bir katır için hergün 2 man (1 man = 3 kg) arpa, toplam olarak ise 12 bin halvar (1 halvar = 300 kg) 100 man arpa lazımdır. 600 bin adamın herbiri için günde yarım man erzak gerekiyorsa, bu da toplam 3 bin halvar 100 man eder. Demek ki, bir gün için 15 bin halvar 100 man buğday harcanıyor. Farz edelim ki, hünkarın 150 bin halvar 100 man buğdayı var. Orduda da 150 bin halvar buğday var. Halbuki aynı 300 bin halvar buğdayın taşınması için 500 bin deve gerekir. Askeri malzeme, toplar ve başka levazımat taşıyan develer bu rakama dahil değildir. 300 bin halvar buğday onlara 20 gün yetiyor. Böylece biz bu toprakları yakıp yıktıktan ve her şeyi yedikten sonra onlarla karşı karşıya savaşmayıp, etraflarında dolaşmakta devam edersek, onlar ne yapabilirler? Onların geri dönmekten başka çareleri kalmıyor".11

İrakeyn Seferi sırasında Tahmasb iki kez İbrahim Paşa'nın ve Sultan Süleyman'ın yanına elçilerini göndermiş, fakat barış teklifleri reddedilmiştir. 1535'ten 1548'e kadar Safevi-Osmanlı münasebetlerinde savaş olmamış, ancak barış da olmamıştır. Bu aşamada en önemli olay Şirvan'ın Safevi Devleti'ne katılmasıdır.

1538'de Şah Tahmasb kardeşi Alkas Miraza'nın liderliğinde 20 bin kişilik orduyu Şirvan'a gönderdi. Bin yıllık Şirvanşahlar Devleti ortadan kaldırıldı, Şirvan-Safevi Devleti'nin vilayetlerinden birine çevrilerek, Alkas Mirza da ilk Şirvan Beylerbeyi oldu.12 Fakat 7-8 yıldan sonra Tahmasb'ı rahatsız eden olay Alkas Mirza'nın kardeşine ve devletine karşı isyanı ve ihaneti idi.

Yerli Şirvan zadeganlarının ayrılma hareketinden yararlanan Alkas Mirza kendisini müstakil padişah ilan etti. Budak Kazvini'nin verdiği bilgiye göre; 1546 başlarında (H. 952 sonları) Kazvin'de kışlama sırasında Şirvan'dan kaçıp gelmiş Orucağa Rumlu, Şah Tahmasb'ı Alkas'ın ayrılma niyeti hakkında bilgilendirdi. Ondan sonra Şirvan'dan buraya iki adam daha gelerek Şah kardeşinin isyanı hakkındaki bilgiyi teyid ettiler. Galiba bu hususta şüphe kalmadı. Fakat bu mesele sarayda müzakere edilirken emirler bu haberleri getirenlerin hapsedilip Alkas Mirza'ya teslim edilmesini bu sayede ihtilafın ortadan kaldırılmasını teklif ettiler. Fakat Tahmasb, emirlerin bu fikirlerine karşı çıkarak "Bu nasıl bir teklif? Onlar, bu menfurun (Alkas) padişah tuğrası olan ve benim yerime mühür vurmuş fermanını buraya getirdikten sonra bana karşı sadık olduklarını gösterip yanıma gelmiş adamların mahvedilmesine ben nasıl izin verebilirim. Ben, böyle davranırsam bundan sonra hiçkimse benim yanıma gelmez" dedi. Şah Tahmasb, bu ifadesiyle kardeşinin ihaneti hakkında ona haber getirenleri ödüllendirmiş, onlara yüksek makamlar vermiştir.13

Bu davranışla Tahmasb müstakil düşünen ve karar veren basiretli bir siyasetçi olduğunu göstermiştir. Sultan Süleyman'ın Azerbaycan'a üçüncü seferi 1548'de Alkas Mirza'nın Şah Tahmasb'a karşı ayaklanmasından sonra gerçekleşmiştir.

1546 yılının baharında Şah Tahmasb ordusuyla Şirvan'a hareket ederek daha önce elçisini Alkas Mirza ile görüşmeye gönderdi. Şah, kardeşi ile meseleyi barış yoluyla halletmek niyetindeydi. Alkas annesi Hanbegi hanımı ve oğlu Sultan Ahmed ile birlikte Şah'ın yanına göndererek yaptığına pişman olduğunu bildirdi. Cavad'da Şah'ın üst düzey elçileri Alkas ile görüşerek ona Şah hazinesine her yıl 1000 Tebriz tümeni ve askeri hizmet için 1000 atlı gönderme yemini ettirdiler. Fakat, Şah elçileri döndükten hemen sonra Alkas yeniden kendini bağımsız ilan ederek adına hutbe okuttu, para bastırdı. Bundan sonra Tahmasb, Şirvan'a ordusuyla girip Şirvanlıların direnişini kırarak burayı yeniden Safevi Devleti'ne kattı. Böylece Şirvan ikinci kez Tahmasb tarafından fethedildi. Alkas Mirza bir grup adamıyla önce Dağıstan'a, buradan Kefe'ye ve İstanbul'a kaçtı. 14

1548'de Sultan Süleyman üçüncü kez Azerbaycan'a büyük bir orduyla girdi. Şüphesiz bu sefer İstanbul'a gelmiş olan Alkas Mirza'nın teşviki ile gerçekleşmişti. Alkas, Süleyman'ı harbe başladığı halde Kızılbaşların Şah Tahmasb'tan yüz çevireceklerine ve Sultanın tarafını tutacaklarına inandırmaya çalışıyordu. Sultan ordusuna hainler -Alkas ve Ulama- refakat ediyorlardı. Fakat Alkas Mirza'nın tarafına Kızılbaş emirlerinden hiçkimse gelmemiş, bilakis adamlarından birçoğu Tahmasb'ın yanına gitmişti. Bu defa Sultan Tebriz'de sadece dört gün kalabildi. Tahmasb'ın emriyle Kızılbaşlar, Sultan ordusunun etrafında dolaşıyor, ani baskınlar yaparak Osmanlılara aman vermiyorlardı. Böylece Sultan yine Azerbaycan'ı bırakıp gitmek mecburiyetinde kalarak memleketine döndü. Başarısız İrakeyn Seferi'nden sonra Sultan'ın Safevilere karşı yeni seferleri anlamsız görünebilir. 15

1552'de Şah Tahmasb Sultan Süleyman'a karşı savunmadan hücuma geçmeye karar verdi. Erzurum hakimi İskender Paşa'nın Safevilerin Cukursa'd (Erevan) vilayetine baskınları buna bahane oldu. İskender Paşa, Hoy bölgesinde Safevi topraklarına akınlarda bulunarak Cukursa'd vilayetindeki şehir çarşısını yaktı ve geri döndü. Erzurum Paşası Kızılbaş emirlerine gönderdiği mektuplarda övünerek kendisini "Şirvan ve Gürcistan hakimi" olarak tanıtmıştır.16

Şah Tahmasb'ın emrine göre, Kızılbaş ordusu dört kısma bölünerek aşağıdaki istikametlere yöneldiler: Erciş ve Bargiri, Pasin, Arap Irak'ı (Bağdat) ve Debil. Tahmasb'ın bizzat iştirak ettiği bu seferler neticesinde Ahlat, Van, Muş, Bitlis, Vostan, Adilcevaz, Erciş, Pasin inanılmaz bir şekilde yakılıp yıkıldı. Bu tahribat ve yağmanın amacı Şah Tahmasb'a dediklerine göre; Doğu Anadolu'yu oturulmaması ve geçilmesi imkansız bir arazi haline getirerek Osmanlıların yapacakları seferleri engellemekti. Erzurum hakimi İskender Paşa'ya karşı ünlü Kızılbaş emirleriyle birlikte Şah Tahmasb'ın oğlu İsmail Mirza gönderildi. İsmail Mirza, İskender Paşa'yı yenip bazı üst düzey Osmanlı paşasını esir aldı. Erciş, Bargiri ve başka kaleler yerle yeksan oldu. 1553 Mart-Nisan'da Şah, Nahçevan'a döndü ve Sultan'a yeniden barış teklif etti ve elçisini (Şemseddin Dilcani) İstanbul'a gönderdi, ancak bu teşebbüsü yine başarısızlıkla sonuçlandı.

Hasan Bey Rumlu'ya göre, geri dönen elçinin getirdiği mektupta Osmanlı sultanı "Doğu ve Batı'nın padişahına (Tahmasb'a) gereken saygıyı göstermemişti. Bu sebepten Tahmasb oğlu İsmail'i yeniden Doğu Anadolu'ya hücum etmek üzere göndermişti.17

Bütün bunlara rağmen Sultan Süleyman 1554 baharında dördüncü ve sonuncu kez Azerbaycan'a yürüdü. Nahçevan bölgesine saldırdı, fakat tahrip edilmiş arazide daha fazla ilerlemeyi uygun görmedi ve Erzurum'a döndü. Tahmasb, adeti üzere Osmanlı ordusuna ani hücumlarda bulunuyor, ayrı ayrı grupları esir alıyordu. Sultan ordusu içinde hoşnutsuzluk, yorgunluk kendisini göstermeye başlamıştı. Sultan ve yakınları ordunun halet-i ruhiyesi ile hesaplaşmak zorunda kaldı. Yıllardan beri "Hazret-i Hünkar"la barış yapmak isteyen Şah Tahmasb en nihayet arzusuna nail oldu. Nahçevan'dan vatana dönen Kanuni Sultan Süleyman, Baş Veziri Mehmed Paşa'ya gerekli emirleri verdi. Sultan Amasya'da iken Tahmasb elçisi Eşikağası Ferruhzad Bey'i onun yanına gönderdi. Görüşmeler sonunda 9 Mayıs 1555 Amasya'da barış antlaşması imzalandı.18 Bu barış Şah Tahmasb için gerçekten büyük bir başarı sayılabilir. Faruk Sümer, "Tahmasb bu başarıyı elde etmekle gerçekten dirayetli bir hükümdar olduğunu gösterdi" demektedir.19

Çaldıran Savaşı'ndan (1514) sonra 41 yıl arzında Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında hiçbir antlaşma yapılmamıştı. Sultan Selim ömrünün sonuna kadar komşu Şii Devleti'ni ortadan kaldırmak için büyük çaba harcamıştı ve tekrar yeni seferlere hazırlanmaktaydı. Babasının bu arzusunu oğlu ve halefi Kanuni Sultan Süleyman gerçekleştirmeye çalışmış, fakat başarısızlığa uğramıştır. Bunun da esas sebebi Şah Tahmasb'ın "yakılıp yıkılmış arazi" taktiğini kullanmasıdır. Mahsulü telef etmek, otlakları yakmak, su kuyularını toprakla kapatmak, halkı göçürmek, faydalanılacak ne varsa imha etmek ve buna benzer tedbirlerle Osmanlı ordusunun ilerlemesine engel olmanın ancak bu şekilde mümkün olduğu ve başka bir çare kalmadığını Şah Tahmasb "Tezkire"sinde açıkça söylemiş ve bunu başarıyla gerçekleştirmiştir.

Amasya Barış Antlaşması'ndan sonra Şah Tahmasb'ın önemli işlerinden birisi Safevi Devleti'nin başkentinin Tebriz'den doğuya Kazvin'e nakledilmesidir. Bunun sebebi Tebriz'in her seferinde Sultan ordusu tarafından işgal edilmesi ve tahribata uğraması olmuştur. Bundan sonra hakimiyetinin sonuna kadar Şah Tahmasb Osmanlı Devleti ile olan barışı sağlamış, her türlü anlaşmazlığı önlemeye çalışmıştır.

Örneğin, 967 Muharrem ayında (1559 sonu) Süleyman'ın oğlu Bayezid ayaklanarak kardeşi Selim ile savaşta yenildi ve takipten kurtulmak için Çukursa'd vilayetinde Safevi sınırlarını geçti. Bayezid, Kazvin'de Şah Tahmasp tarafından büyük bir törenle karşılandı. Dört oğlu ile birlikte Tahmasb'a sığınan Bayezid, Safevi şahını babası ile savaşa tahrik etmekteydi. Şüphesiz, Şah memleketine felaketler getirmiş muharebeleri tekrar başlatmak istemiyordu. Bayezid, üç yıla yakın sarayda kaldı. Kanuni Sultan Süleyman, Şah'tan defalarca kayıtsız şartsız oğlunun ona teslim edilmesini talep etti. 1562'de Süleyman'ın Van Beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın liderliğindeki özel elçiliği Kazvin'e vardı. Onun görevi Bayezid'i Sultan'a teslim etmekti. Tahmasb, nihayet Bayezid'i oğullarıyla beraber Sultan elçilerine teslim etti. Onların hepsi hemen katledildiler. Cenazeleri ise Sultan'a gönderildi. Şah Tahmasb'ın bu davranışının muhtemelen iki sebebi vardır: Bu, ya Osmanlı Sultanı'nın barışı bozacağı endişesiyle dikkatli davranması veya büyük altın ve para karşılığında nefsine hakim olmamasıdır. Kendini temize çıkarmak isteyen Tahmasb Tezkiresi'nde Bayezid'i babasının eline teslim etmeyeceğine söz vermiş olduğunu, bu sebepten şehzadeyi sultanın elçilerine vermekle vaadini yerine getirmiş olduğunu belirtiyor.20

Çağdaş Orta Çağ müellifleri adeta hakimiyette bulunan şahların şahsiyetini methetmektedirler. Bu alanda hiçbir sınırlama görülmemektedir. Şah Tahmasb'ın şahsiyeti bu bakımdan istisna teşkil etmemektedir. Tahmasb'ın şahsiyetine dair en ilginç bilgiyi Budak Kazvini vermektedir. Onun yazdıklarına göre; gençliğinden itibaren Tahmasb ilimleri büyük bir başarıyla benimsemekteydi. Çok kısa bir zamanda müslüman hukukunun (şer'iyye) ve geleneksel hukukun (örfiyye) tüm inceliklerini öğrenmişti. Hattatlığa ve tasviri sanata büyük ilgisi olduğu için her biri kendi sahasında "yegane" olan meşhur sanatkarlar (muallimler) onunla meşgul olmak için görevlendirilmişlerdi. Bunlardan bazıları; hattatlardan - Molla Ebdi Nişapuri, Şah Mahmud Nişapuri, Molla Rüstem, Ali Herevi, ressamlardan-Sultan Muhammed, Behzad, Mirek İsfahani, Mir Müsevvir ve Dust Divane idi. Örneğin; Budak, Şah'ın meziyetlerini sayarken onun adaleti sayesinde "onun vekillerinin, vezirlerinin, mustoufilerinin, diğer memurlarının hakkını bir karat bile eksiltmeye yahut arttırmaya imkanları yoktu.

Haftanın her günü belirli işlerin yapılmasını öngörüyordu. Sadrlar, kadılar ve fakihler işleri şeriat esasında çözmek için daima hazırdılar. Onun fermanıyla defterhanelerde toplanmış bütün masraflar (ihracat-ı hukmi) iptal edildi. Her yıl tahminen 80 bin tümene varan vilayetlerden gelen tamgayı kaldırdı. Reiyyetten 10-20 senelik vergiyi de almaktan vaz geçti. Kısacası reiyyet böyle huzur ve güveni hiçbir zaman görmemişti. Eğer birisi, adı-sanı olmasa bile, hakimden saraya şikayet ederse sonuncu şikayete bakıldıktan sonra vazifesinden alınıyordu". Budak'ın dediği gibi, Şah Tahmasb Osmanlı Devleti, Hindistan ve Maveraünnehir padişahlarına gönderilen mektupların karalamalarına şahsen düzeltmeler yapıyordu. 52 senelik şahlığı döneminde yıl be yıl kışlak ve yazlıkları hatırlıyordu. Ayrıca kendisi olağanüstü hafızası ile tanınmaktaydı. Tahmasb bütün ayanları (erbab), vazife sahiplerini (kalantaran) ve ünlü şahısları (eşraf) adlarıyla ve yüzleriyle tanıyordu. Ona hizmet eden 3 bin nefer korucu ve 3 bin kadar yasavul, bukavul, resmi şahıs ve dahili muhafızların (kala'cı) hepsi hakkında "hangisinin ne zaman mülazimliğe başladığını, seferlerde hangi kahramanlık ve yiğitlik gösterdiğini ve önceden hangi hanın ve sultanın yanında hizmet ettiğini" biliyordu.21

Şah Tahmasb'ın diğer çağdaş salnamecisi Hasan Bey Rumlu'ya göre, büyüdükten sonra şah Tahmasb "sabahtan akşama kadar devlet işleriyle meşgul oluyor ve bütün işleri kendisi yapıyordu. Öyle ki, vekiller ve vezirler onun izni olmadan hiçkimseye bir fels (para) bile veremiyorlardı". Şah "Titizlik derecesinde temizlik düşkünü, her şeyden şüphelenen bir insandı ve her mecliste yemeyi içmeyi sevmiyordu. Ömrünün son 20 yılında ise ata binmemişti. Görünüşte Şah, uzun boylu olup suratı ve elleri de uzundu. Çehresi sarı sakkaları ise tamamen beyazdı." Hasan Rumlu şöyle devam etmektedir: "Askerlerin 14 yıl arzında mevacip almamasına rağmen ona sadık oldukları için hiçkimse ona şikayette bulunmuyordu.22

Venedik Sefiri Alessandri 64 yaşındaki Şah Tahmasb'ı "Simasının düzgün çizgileri olan orta boylu "bir adam olarak tasvir ediyor. "O bedbin karakterli olup sarayını 11 yıl terk etmemiştir" diyor. Sonra Venedikli, Şah Tahmasb'ı pek cesareti olmayan, kanun ve adalet hakkında az, kadınlar ve para hakkında ise çok kaygı duyan "Küçük tüccar maharetiyle alan ve satan" cimri olarak vasıflandırıyor.23

Bununla beraber Venediklilerin yazdığı gibi "Şaha karşı halkın ilgisi ve muhabbeti akla sığmaz. Bunun sebebi onların ona Şah gibi değil, kendilerinin büyük sitayiş konusu olan Ali'nin nesline mensup olduğundan dolayı Allah gibi bakmalarıdır". Alessandri'ye göre, Tahmasb'ın tanrılaştırılması sadece büyük şehirlerin sakinleriyle sınırlanmamakta, şahın aile üyeleri ve saray ehlini, ayrıca memleketin en uç bölgelerini de içine almaktaydı.24

Kaynakların hakkında birbiriyle çeliştiği Şah Tahmasb, gerçekte yukarıda da anlattığımız üzere silik ve dirayetsiz bir şah olmayıp son derece başarılı bir siyasetçi olarak babası Şah İsmail'den devr aldığı devleti genişletmiş, düşmanların tecavüzünden korumuş ve iç mücadelerden de başarıyla çıkarak 52 yıl hüküm sürdüğü Safevi Devleti'ni akılcı ve adil siyasetiyle yönetmiştir. Yumuşak mizacı, son derece sade bir hayat sürmesi, kibir ve gururdan uzak alçak gönüllü karakteri yıllarca Tahmasb'ın kişiliği hakkında yanlış yorumlara yol açmıştır.

Görüldüğü gibi, Tahmasb'ın mükemmel zekası ve askeri seferlerdeki üstün taktik ve hesaplamaları ona en büyük rakibi olan Osmanlı Devleti'ne karşı mutlak bir galibiyet kazandırmıştı. Ve bu galibiyet İslam aleminin en güçlü devletine yeni bir Türk devletinin, yani Safevi Devleti'nin varlığını kabul ettirmişti.

Tahmasb hakkında değerlendirme yaparken göz önünde bulundurulması gereken bir başka nokta ise; onun Azerbaycan'ın kuzey bölümünü teşkil eden Şirvan ve Şeki'yi ele geçirme tarihiyle ilgilidir. Şah İsmail'in bu bölgeler üzerine başlattığı seferler neticesiz kalmış buraları I. Şah Tahmasb fethederek Azerbaycan tarihinde büyük bir başarı kazanmıştır.

1Sbornik Statey po İstorii Azerbaijana, c. I, (Baku 1949), s. 244.
2 Anonim Tarih-i Şah İsmail, British Museum, Or. 3248, varak 218b; Iskender Beg-i Turkmen, Tarih-i Alem-Arayi Abbasi, (Tahran 1334-35 ş), I, s. 119-122.
3 M. K. Yusuf Jamali, The Life and Personality of Shah Ismail I, (Isfahan 1998), p. 240-241.
4 Tarih-i Alem-Arayi Abbasi, s. 47.
5 Bkz. Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, (Ankara 1976), s. 57-62; Oktay Efendiyev, Azerbaycan Safeviler Devleti, (Bakü 1993), s. 59-62; Bekir Kütükoğlu, "Tahmasp I", İslam Ansiklopedisi, c. XI (1970), s. 637-647.
6 O. Efendiyev, a.e., s. 63.
7 A.e., s. 64.
8 A.e., s. 66.
9 F. Sümer, a.e., s. 63-65.
10 Budak Münşi Kazvini, Cavahirü'l-Ahbar, Saltikov-Şchedrin adına St. Peterburg Devlet Kütüphanesindeki El Yazma, B. Dornun kataloğu, no. 288, varak 308a.
11 Şah Tahmasb'ın Tezkiresi. Saltikov-Şcedrin adına St. Peterburg Devlet Kütüphanesindeki El Yazma, B. Dornun kataloğu, no. 302, varak 39a, b.
12 O. Efendiyev, a.e., s. 68-71.

13 Budak Münşi Kazvini, a.e., varak 319b.
14 O. Efendiyev, a.e., s. 71-74.
15 Ayn. eser., s. 74-77; F. Sümer, a.e., s. 66-67.
16 Şah Tahmasb'ın Tezkiresi, varak 52b.
17 O. Efendiyev, a.e., s. 79-81; F. Sümer, a.e., s. 67.
18 O. Efendiyev, a.e., s. 81-83.
19 F. Sümer, a.e., s. 68.
20 Gaffari, Tarih-i Cihan-Ara, (Tahran 1343ş), s. 304-305; O. Efendiyev, a.e., s. 95-96.
21 Budak Münşi, Kazvini, varaka 296a-297a.
22 Hasan-i Rumlu, Ahsenü't-Tevarih, yay. G. N. Seddon, (Baroda 1931), s. 488-489.
23 Travels of Venediens in Persia, Hakluyt Society, vol. 49 (London 1873), s. 215-219.
24 A.e., s. 223.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2865 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın