• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Haçlı Seferleri ve Türkler / Prof. Dr. Işın Demirkent

Haçlı Seferleri, 11. yüzyılın sonlarında Avrupa dünyasının "Kudüs'ü kurtarma" sloganı ile, Türkleri Anadolu'dan atmak ve bütün Yakın Doğu'yu ele geçirmek için başlattığı siyasî amaçlı askerî bir harekettir. Bu hareket, 1096 yılında başlayan Birinci Sefer ile 1291'de Lâtin Hıristiyanların Doğu'da son merkezleri olan Akkâ'dan çıkarılmalarına kadar süren yaklaşık iki yüzyıllık bir dönemi kapsar. Bu dönem içinde dokuz büyük sefer yapılmış, bu seferler arasında bazı küçük girişimler de olmuştur. Daha sonra Türk-İslâm dünyasına karşı yapılan bütün savaşlar da bu anlamda değerlendirilmiştir.

Haçlı Seferi Düşüncesinin Doğuşu

Haçlı Seferleri tarihi üzerinde bilim âleminin önemle durduğu en büyük konu, bu hareketin meydana çıkış nedenidir. Bu hareketi doğuran sebeplerin çeşitliliği üzerinde ısrarla durulmasına rağmen, Batı dünyası Haçlı hareketinin asıl motifini dinî unsurlara maletmektedir. Halbuki Haçlı Seferi düşüncesinin doğuşunda Orta Çağ Avrupa toplumunu zorlayan unsurlar aslında siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerdir. Bu hareketin en önemli unsuru olarak ileri sürülen dinî motif ise sadece itici bir güçtür. Çünkü Haçlı Seferi düşüncesinin ortaya atıldığı sırada Avrupa'da yıllardan beri süre gelen açlığın, yoksulluğun ve topraksızlığın doğurduğu kargaşa yanında, ücretli askerlik anlayışı, savaşçı ve kolonizatör bir yayılma hareketi de başlamış bulunuyordu. Avrupa toplumu üzerinde en büyük etkiye sahip bulunan kilise ise hem düzenin bozukluğuna çare aramakta hem de gittikçe artan kudretini Doğu'ya hâkim olmak hususunda kullanmak arzusundaydı. Bu hareketin başlamasına öncülük eden kilisenin, Doğu'ya yapılacak bir seferin sağlayacağı faydaları topluma yayarken dinî motifi ön plâna çıkarması normaldi. Demek ki kilise, Haçlı Seferi'ne katılanlara günahlarının affını ve uhrevî mükâfat vaat ederken, dinî motiften siyasî amacını gerçekleştirmek hususunda faydalanmıştır. O halde "Kutsal toprakları kurtarma" sloganı, bu hareketin hedefini açıklamaktan ziyade peçelemek için kullanılmıştır. Zira Kutsal topraklar, Hz. Ömer'in 638 yılında Kudüs'ü fethinden beri Müslüman hâkimiyetindeydi ve Batı Hıristiyanları, yüzyıllardır bu duruma ciddi bir reaksiyon göstermemişlerdi. Bizans ise durumu kabullenmişti. Ancak Avrupa XI. yüzyılın sonuna doğru Batı'da ve Doğu'da kendi çıkarına oluşan uygun ortam sayesinde artık harekete geçmek fırsatını yakaladığına, yüzyıllardan beri bütün Akdeniz çevresine hâkim bulunan İslâmın gücünü kırabileceğine ve özellikle yarım asırdan beri Anadolu'ya yerleşmekte olan Türkleri söküp atarak bu topraklara sahip olma zamanının geldiğine inanıyordu. Gerçekten de 1096 yılında başlayan Birinci Haçlı Seferi'nin orduları, daha Kudüs'e ulaşmadan ve ulaşacağı da henüz belli değilken Avrupalılar'ın önce Urfa'da, ardından Antakya'da Haçlı devletleri kurmaları onların bu maksatlarını açıkça ortaya koymaktadır.

XI. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa için bu hedefini gerçekleştirecek bir fırsat ortaya çıktı. 1074 yılında Bizans imparatoru VII. Mikhail Dukas (1071-1078), o zamana kadar Hıristiyanlığın doğu sınırını korumak görevini üstlenmiş olan imparatorluğun askerî bakımdan düştüğü güçsüzlüğü gidermek üzere Papalık aracılığıyla Avrupa'dan Türklere karşı ücretli asker yardımı istemekte idi. Esasen Papalık da bir süreden beri Bizans'ın Anadolu'daki Türk ilerleyişini durduramamasından endişe duyuyordu. Bu sebeple Papa VII. Gregorius, imparatorun askerî yardım çağrısını olumlu karşıladı. Fakat papa, hayalini kurduğu böyle bir askerî yardımı uygulama aşamasına koyacak durumda değildi ve iki taraf arasındaki yakınlaşma sonuçsuz kaldı. Bununla beraber, 15 yıl sonra Papalık tahtına çıkan II. Urbanus (1088-1099) ile Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos (1081­1118) arasında aynı konu yeniden ele alındı. 1086'da Süleymanşah'ın ölümünden sonra Türk beyleri arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden Anadolu'da hâkimiyet bölünmüştü.

1092'de Melikşah'ın vefatının ardından da Büyük Selçuklu Devleti içindeki yüksek otorite boşluğu ve iktidarı ele geçirmek için hânedan mensupları arasındaki mücadeleler, Türk dünyasını zor duruma sokmuştu. Bu sebeple, Bizans imparatoru güçlü ordularla yapılacak birkaç seferin Anadolu'daki Türk kudretini tamamen kıracağını düşünüyordu. Fakat güçlü ordular kurmak için yeterli sayıda askeri yoktu. Ordusunu kuvvetlendirmek amacıyla Avrupa'dan ücretli asker yardımı istiyordu. Eğer Papa Urbanus, nüfuzu sayesinde imparatora Batı'dan asker toplamak hususunda yardımcı olursa, ihtiyaç duyulan ordular kurulabilir ve Anadolu'da taarruza geçilebilirdi. Bu sebeple Aleksios, daha 1089'da papa Urbanus'un başkanlığında toplanan Melfi Konsili'ne elçiler göndererek Batı ile uyumlu bir politika yürütmeye hazır olduğunu belirtti. Papa II. Urbanus da iki taraf arasındaki soğukluğu ortadan kaldırmaya çalışıyordu. 1095 Piacenza Konsili'ne katılan Bizans elçileri bu kez de, Türkler geri atılmadıkça Hıristiyanlığın doğu sınırının güvence altına alınamayacağını ve bunu sağlamak için imparatorun hizmetinde Türklere karşı savaşmanın şerefli bir iş olacağını dile getirdiler. Bütün Hıristiyanlık âlemi üzerinde hâkimiyet kurmak düşüncesini benimsemiş Papa Urbanus için, imparatorun teklifi bulunmaz bir fırsattı. Teklifi büyük bir memnunlukla karşıladı ama bu isteği farklı bir açıdan değerlendirdi. Ona göre ücretli asker toplamak yerine Batı'nın kavgacı şövalyelerini, topraksız köylülerini, açlık ve sefalet içinde yaşayan halkını, para ve toprak sahibi olacakları vaadiyle, zengin Doğu'ya askerî sefer düzenlemeye teşvik etmek, Avrupa için çok daha faydalı bir girişim olurdu. Ancak geniş kitleleri bu hususta etkilemek için sadece maddî menfaat vaadi yeterli değildi. Zira Batı dünyası, Bizans'ın elde edeceği başarılardan ziyade maddî bakımdan kendi çıkarlarına uygun düşecek, manevî bakımdan da dinî hislerini tatmin edecek bir çağrının uyandıracağı cazibe ile Doğu'ya yönlendirilebilirdi. Dolayısıyla Doğu'ya düzenlenecek sefer, İsa aşkına ve din uğruna fedakârlık ve din kardeşlerine sevgi teması üzerine oturtulmalıydı.

Haçlı Seferi İçin Çağrı

Papa II. Urbanus, Clermont Konsili sırasında 27 Kasım 1095 günü düzenlenen açık hava toplantısında din adamlarından ve halktan oluşan büyük bir kalabalığa hitap ederek onları Haçlı seferine katılmaya çağırdı. Batı Hıristiyanlarına, Doğu'daki din kardeşlerini Türklerin baskı ve zulmünden kurtaracak bir savaşa katılmanın dinî açıdan çok şerefli bir görev olduğunu söyleyen Urbanus, Türklerin hâkimiyeti altında yaşamanın ne kadar feci olduğunu, onların İstanbul için nasıl bir tehlike teşkil ettiğini ve Doğu Hıristiyanlarının Batılı kardeşlerinden yardım beklediğini anlattı. Ona göre İspanya'da Müslüman Araplara karşı sürdürülen savaşla, Doğu'da Türklere karşı yapılacak mücadele, aynı derecede kutsaldı. Norman kralı Roger'nin Sicilya'yı Müslümanlardan alması ve İspanya'da Müslüman topraklarının Hıristiyanlarca zaptı "reconquista" olarak nitelendirilmekteydi. 1085'te Toledo'nun Hıristiyanların eline geçmesi, bütün Avrupa'da büyük heyecan yaratmıştı. Bu mücadele, kutsal şehir Kudüs'ü Türklerin elinden almak üzere şimdi pekalâ Doğu'ya yönlendirilebilirdi. Urbanus, bu konudaki düşüncesini sonraları "Hıristiyanları bir yerde Müslümanlardan kurtarıp başka bir yerde onların zulüm ve baskısı altında bırakmak fazilet değildir" sözleriyle ifade etmiştir. Halbuki Müslümanların, İslâm ülkelerinde yaşayan Hıristiyanlara karşı hoşgörülü davrandığı Batı dünyasında biliniyordu. Durum, Selçukluların bölgeye hâkim olması ile Hıristiyanlar aleyhine bozulmamış ve Kudüs'ün VII. yüzyılda Müslümanlarca fethinden sonra buraya yapılan hac ziyaretleri hiç kesilmemişti; hatta artarak devam etmekteydi. Başlangıçtan itibaren Hıristiyan olsun, Musevî olsun bu toplumlar -belirli sınırlar içinde- kendi dinlerinin icaplarını yerine getirebiliyorlardı. Kiliseleri açıktı. Kendi mahkemeleri vardı. Kendi dillerini konuşmakta serbesttiler. Durumun bozulması ileri sürülemezdi. O halde Papa'nın sözleri gerçeği ifade etmiyordu, sadece Türklere karşı savaş başlatmak için bulunmuş bir bahaneydi.

Urbanus, Haçlı seferi için çağrı yaparken aynı zamanda büyük bir hac yolculuğu olacağını belirttiği bu sefere katılacakların günahlarının affedileceğini, hacıların şahısları ve malları için kilisenin daha önce hacca gidenlere vermiş olduğu koruma güvencesini tekrarlıyordu. Fakat bu, acayip bir hac daveti idi; çünkü Urbanus sefere katılmayı sadece silâh taşıyan şövalyelerle yani genç ve sağlıklı kişilerle kısıtlamaya çalışıyor ve ihtiyarların, hastaların, kadınların sefere çıkmak için uygun olmadığını söylüyordu. Halbuki hac, günahlardan arınmak için yapılan bir ibadetti. Sağlıklı insanlara hac yasaklanamazdı. Hatta hastalar bile, şifa bulmak için hac yolculuğuna katılabilirlerdi. Demek ki, Urbanus'un Haçlı hareketini büyük bir hac seferi olarak tanımlaması gerçeği dile getirmiyordu. Bütün bu mantığa aykırı iddialara rağmen, Papanın çağrısı Batı Hıristiyanlarınca büyük bir coşkuyla karşılandı.

Bu çağrının geniş kitleler üzerinde böylesine etkili oluşunun nedenine gelince; bu sorunun cevabını açıklayabilmek için yüzyıl geriye gidip X. yüzyıl sonlarındaki Avrupa'nın durumuna göz atmak gerekir. O devirde, Karolenjiyen Devleti'nin merkezî gücü parçalanmış, gerçek otorite kralın kontrolünden çıkarak her eyalette ileri gelen bir kişinin eline geçmişti. Ayrıca, savaş için geliştirilmiş bir toplumun artık fonksiyonu kalmadığından, bu saldırganlık içe dönmüş ve birçok eyalet daha da küçük parçalara bölünmüştü. Şövalyeler, çevreyi teröre boğmaktaydılar. Her türlü isteklerini yerine getirmek için uyguladıkları tek yöntem şiddet idi. Eyalet hükümetlerinin kontrol altına alamadığı bu şiddet, tek otorite haline gelmiş, XI. yüzyılın ilk yarısında daha da artmıştı. Kilisenin bu şiddete karşı tepkisi, önce barışçı olmuş ve "Tanrı barışı" çağrısı ile bu şiddet hareketlerini önlemeye çalışmıştı. Fakat bu çaba, savaşçılara ve şövalyelere pek tesir etmemişti. Ama bu hareketlere denk düşen aynı dönemde Cluny merkezinin başlattığı reform hareketi de gelişiyordu. Reform hareketinin toplumda canlandırdığı Kudüs sevgisi yavaş yavaş bir tutkuya dönüşmekteydi. Bu tutkuyu eyleme geçirmek pekalâ mümkün olabilirdi. Reformcular ve Papa II. Urbanus, Cluny fikirlerini topluma aşılama gayreti içindeydiler. Vâizler, inançlı kişilerin İncil'e bağlılıklarını ele alarak toplumu bölen saldırganlığın başka bir yöne kanalize edilebileceğini ve insanların enerjilerini kilise uğruna harcayabileceklerini söylüyorlar, İncil'den aldıkları kahramanlık ve savaş hikâyeleri sayesinde halkın dinî duygularını coşturmaya çalışıyorlardı. Bu gayretler sonucunda şiddet, XI. yüzyılın ikinci yarısında belli bir oranda azalmıştı. Asiller ve şövalyeler arasında ise daha güçlü bir inanç göze çarpıyordu.

Bir başka sebep de, Haçlı Seferi çağrısının şövalyelerin hayat felsefesine uygun düşmesiydi. Zaman öç alma devriydi. Hemen her ülkede olduğu gibi Batı Avrupa'da da toplum, birbirine sıkıca bağlanmış büyük ailelerden oluşuyordu. Aile fertleri, akrabalarının menfaatlerini korumaya mecburdu. Feodal gruplar ve vassaller de aynı yönde hareket ediyorlardı. Böylece hem aile içi hem de feodal münasebetler kişinin üzerine kan davası sorumluluğunu yüklemekteydi. Nitekim İlk Haçlı çağrısı, aile fikri ön plâna çıkarılarak yapılmıştı. II. Urbanus: "Babalara, oğullara, yeğenlere hitap ediyorum. Eğer birisi, sizin akrabanızdan birini öldürse kendi kanınızdan olanın intikamını almaz mıydınız? Öyleyse Efendimiz'in (İsa'nın) ve din kardeşlerinizin intikamını öncelikle almalısınız" diyordu. Böylece öç alma, yeni bir anlam kazanmakta ve insanlar, baskı altındaki din kardeşlerinin intikamını almaya teşvik edilmekte idiler.

Çağrı temasında işlenen öç alma fikri, etkisini daha Haçlı Seferinin açılışında Avrupalı Musevîlere karşı bir soykırım hareketiyle kendini gösterdi. Önce Fransa'da başlayan ve hemen Avrupa'ya yayılan Yahudi düşmanlığı cereyanı, Haçlıların Doğu'ya doğru yola çıkmasından önce Musevîlerin öldürülmesi, işkenceye uğratılması ve mallarının tahrip edilmesiyle gelişti. Müslümanlar ile Musevîler arasında ayırım yapılmıyordu; ikisi de Hıristiyanların düşmanıydı. Hıristiyanlar, İsa'nın intikamını Türklerden almak için savaşacaklarına göre, İsa'ya çok daha ağır darbe vuran ve onu çarmıha geren Musevîlerden de intikam almalıydılar.

Haçlı Seferi çağrısı, siyasî hedef geri plâna itilerek geniş kitleleri galeyana getirecek motiflerle işlenip "inançsız" dedikleri Müslüman Türklerden intikam, buna mukabil İsa'ya ve din kardeşlerine gösterilecek sevgi ifadesi olarak anlatılınca, katılım beklenenden de fazla oldu. Gerçekten de bu heyecan, Batı toplumunu harekete geçirdi. Ama hareketin asıl sebebi bu değildi; asıl sebep, sosyal ve ekonomik durumdu. Avrupa'da nüfus sayısı hızla artmaktaydı. Bu artışı önlemek için birçok tedbirler alınıyordu. Öte yandan devir, kolonileşme çağıydı. Üstelik Haçlı Seferi için vaazlar verildiği dönem, kuraklık yüzünden tarımda büyük bir çöküntünün yaşandığı zamana rastlar. 1094 yılındaki sel felâketini ve salgın hastalıkları ertesi yıl, kuraklık ve açlık sıkıntıları izlemişti. İncil'de yazılı "sokaklarında süt ve bal akan" Kudüs topraklarına yerleşmek efsanesi topraksız köylüleri cezbeden bir hayaldi. Papa II. Urbanus, Clermont Konsili'nde ülkenin sakinlerini doyurmaktan âciz olduğunu, bu yüzden halkın mülkü tahrip edip sürekli olarak birbiriyle savaştığını söylemişti. Öyleyse kendilerini içinde bulundukları sefaletten kurtarmak için sefere katılmalı, Doğu'da güç, para ve toprak sahibi olmak imkânını yakalamalıydılar.

Tabiatıyla böyle bir düşünceye sahip olarak sefere katılan Haçlılar, Doğu'daki din kardeşlerine yardım için yola çıkmadıklarını davranışlarıyla hemen belli ettiler. Çünkü amaçları, aslında nefret duydukları kendi mezheplerine aykırı inançta olan Doğu Hıristiyanlarına yardım etmek değil, onlar üzerinde kendi hâkimiyetlerini sağlamaktı. Haçlıların gerçekten de kendi ülkelerinde Musevîlere karşı giriştikleri katliamlardan sonra Macaristan'dan geçerken başlayan çapulcu, yakışıksız davranışları, Bizans arazisinde tam bir yağma ve tahribe, Hıristiyan halkın malına ve canına el uzatmaya, hatta görülmemiş derecede vahşet ve işkencelere dönüştü. Sonraki yıllarda da Haçlıların davranışı, bunların tâ başından beri nasıl bir düşünce ve tutum içinde olduklarını açıkça sergilemiştir. Bu durumu görmezlikten gelen bazı tarihçiler, inkâr edemedikleri bu vahşet ve barbarlığı izah için, Haçlı Seferi çağrısının hedefinden saptığını söylerler. Bu ifadenin doğru olmadığı açıkça bellidir. Hedef zaten buydu. Çarpıtılan, sefer çağrısında kullanılan sözlerdi. Papa, seferin siyasî amacını, insanlarda heyecan uyandıran, onların manevî duygularını coşturan sevgi, fedakârlık, yardım gibi sözcüklerin arkasına gizlemişti. Gerçekten Doğu'ya yardım düşünülmüş olsaydı, imparatorun istediği ücretli askerler gönderilerek bunların imparatorluk ordusunda ve imparatorun emrinde görev yapmaları sağlanırdı. Bizans böyle bir yardım istemişti. Bizans'ın arzusu, Batı'dan alacağı yardım ile Türklere kaptırdığı topraklarını geri almak ve devletini güçlendirmekti. Bizans Ortodoks kilisesine bağlı olmayan Yakın Doğu'nun yerli Hıristiyanları ise, Batılıların yardımıyla Türk ve Bizans hâkimiyetinden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşacaklarını hayal etmişlerdi. Ne var ki, hem Bizans hem de Yakın Doğu'nun diğer Hıristiyanları, Batılı dindaşlarının kendilerine yardımlarının ne anlama geldiğini kısa zamanda anlayacaklardı ve en az İslâm dünyası kadar, hangi mezhebe mensup olurlarsa olsunlar, Doğu'nun bütün Hıristiyanları da yüzyıllarca kendilerine "Haçlılar " denilen Batılıların zulmünden çok acı çekeceklerdi.

Papa II. Urbanus'un 27 Kasım 1095'te yaptığı çağrı ile Haçlı hareketi fiilen başlamış oldu. Sefere katılmaya karar verenlerin Haçlı yemini etmeleri ve üzerlerinde haç işareti taşımaları ön görüldü. Haçı kabul edenler, Kudüs'e gitmeyi kabul etmiş oluyorlardı. Yemin ettiği halde Kudüs'e kadar gitmeyip yoldan geri dönenler veya sefere çıkmayanlar aforoz edilecekti. Toplantıya katılanlar arasında bulunan Le Puy piskoposu Adhemar, sefere çıkmak istediğini bildiren ilk kişi oldu. Adhemar'ın arkasından pek çok insan da Haçlı yemini etmek üzere Papa'nın yanına koştu. Papa, bu uzun sefere çıkmadan önce herkesin hazırlıklarını tamamlaması gerektiğini bildirdi ve Meryem'in göğe uçuş günü olan 15 Ağustos 1096 tarihini hareket günü olarak ilân etti. Asiller arasında Toulouse kontu Raymond de St.-Gilles, Fransa kralının kardeşi dük Hugue de Vermandois, Aşağı Lorraine dükü Gedefroi de Bouillon ve kardeşleri Boulogne kontu Eustache ile Baudouin, İngiltere kralının kardeşi Normandia dükü Robert, Champagne kontu Etienne ve Flandre kontu II. Robert sefere katılacaklarını açıkladılar. Güney-İtalya Normanları da reisleri Bohemund ve yeğeni Tankred'in idaresinde çağrıya uydular. Sadece asiller, şövalyeler değil, her sınıftan insan, bu sefere büyük ilgi gösterdi. Sefere çıkacak liderler, ordularını donatacak silâh ve malzemeyi temin için gerekli parayı bulmak zorundaydılar. Bunun için de mallarının çoğunu ya satarak ya da ipotek ederek hazırlanmaya başladılar. Batı'da olduğu gibi, Doğu'da da hazırlıklar başladı. Avrupa'dan küçük bir destek bekleyen imparator I. Aleksios, Batı'nın kendisine ücretli asker yardımı yerine büyük ordular göndermeye hazırlandığını öğrenince endişeye kapıldı. İmparatorun kızı Anna Komnene'nin yazdığı gibi "Batı dünyasının bütün barbar kavimlerinin harekete geçtikleri" haberiyle sadece babasının değil, bütün Bizans halkının içini korku kaplamıştı. Aleksios, şahsî tecrübesiyle Batılıların hiçbir anlaşmaya uymayan para düşkünü ve kendilerine itimat duyulamayan kişiler olduklarını bilmekteydi. Yardım maksadıyla da gelseler, böylesine büyük orduların imparatorluk topraklarından geçmesi çeşitli sorunlar yaratacaktı. Bu sebeple Haçlı ordularının yürüyüşleri sırasında, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanması ile bu savaşçı kitlenin yol boyunca kontrol altında tutulması için gerekli önlemleri aldı.

Pierre L'Ermite İdaresindeki Haçlı Seferi

Doğu'da ve Batı'da sefer hazırlıkları sürerken, her çeşit insandan oluşan başıboş silâhlı kitleler, yola çıkış tarihi olan 15 Ağustos 1096 gününü beklemeden Doğu'ya gitmek üzere yollara döküldü. Çoğunluğunu Almanların oluşturduğu disiplinsiz gruplar, özellikle Ren bölgesinde Musevîleri öldürüp feci şeyler yaptıktan sonra, daha Bizans sınırına gelemeden dağıldılar.

Bu arada, Haçlı çağrısını duyurmak üzere faaliyete geçen vâizler arasında keşiş Pierre L'Ermite, ateşli konuşmalarıyla halkı en çok etkileyen kişi olmuştu. Etrafında çoğunluğunu Fransızların oluşturduğu Alman ve İtalyan'lar dan sayısı 20.000'i bulan kalabalık bir ordu toplandı. Pierre I'Ermite'in idaresindeki bu ilk ordu, 1096 Mayıs'ında yürüyüşe geçti. Macar ve Bizans topraklarında birçok yağma ve tahripte bulunan ve güçlükle disiplin altına alınan ordu 1 Ağustos 1096'da İstanbul'a ulaştı. İmparator Aleksios, arkadan kontların idaresinde gelmekte olan büyük ordular varıncaya kadar, bunları İstanbul civarında alıkoymaya karar verdi. Fakat Haçlı kitlesini disiplin altında tutmak imkânsızdı; bunlar durmadan hırsızlık yapıyor, her tarafı yağmalıyorlardı. Bu yüzden imparator, Haçlıları 6 Ağustos'ta Anadolu yakasına geçirerek Yalova yakınındaki Kibotos karargâhına yerleştirdi ve arkalarından gelen Haçlı ordularını burada beklemelerini tavsiye etti. Ancak imparatorun tavsiyesine aldırmayan Haçlılar, etrafı yağmalamaya, Müslüman Hıristiyan demeden önlerine çıkan herkesi öldürmeye başladılar. Savunmasız insanlara karşı elde ettikleri başarı cüretlerini arttırdı. Bir Fransız Haçlı grubu, Türkiye Selçuklu Devleti'nin topraklarına girdi ve Selçuklu başkenti İznik'e kadar sokulup buradaki köyleri yağmaladı. Fransızların elde ettiği zengin ganimet, Almanları kıskandırdı. Bu defa aralarında papaz ve piskoposların da bulunduğu 6000 kişilik bir Alman-İtalyan birliği, yol boyunca her şeyi yağmalayıp İznik civarındaki Kserigordon Kalesi'ni ele geçirdi. Ancak durumu öğrenen sultan I. Kılıç Arslan, kaleyi geri almak üzere bir birlik gönderdi. Türk birliği, 29 Eylül'de Kserigordon önüne geldi ve kaleyi kuşattı. Surların arkasına çekilen Haçlılar, bir hafta sonra 6 Ekim'de teslim oldular. Bu arada Kibotos karargâhına, Almanların Kserigordon Kalesi'ni ele geçirdikleri haberi ulaşmıştı. Daha sonra ise Almanların başına gelenler hakkındaki doğru bilgi öğrenildi. Haçlılar Kserigordon'un intikamını almak için Türklerin üzerine yürümeye karar verdiler. 21 Ekim sabahı 20.000'den fazla Haçlı askeri Kibotos'tan hareket etti. Türkler'de 17 Ekim'de İznik'ten çıkarak Kibotos'tan İznik'e giden yol üzerindeki Drakon köyü yanında Haçlıların gelmesini beklemeye başladılar. Haçlı ordusu ormanlarla kaplı Drakon Vadisi'ne gelince Türklerin pususuna düştü. Türk okçuları önce atları hedef aldılar. Birbirine giren atlar, binicilerini sırtlarından atarken Türkler, atları ürküterek bunları geriden gelen yayaların üstüne sürdüler. Paniğe kapılan Haçlılar, karargâha doğru kaçmaya başladılar, fakat kendilerini takip eden Türklerin elinden kurtulamadılar. Hayatta kalan pek az Haçlı, imparatorun yolladığı gemilerle İstanbul'a geri getirildi.

Birinci Haçlı Seferi (1096-99)

Asillerin kumandasında yola çıkan büyük Haçlı orduları, 1096 sonbaharından itibaren İstanbul'a gelmeye başladılar. Haçlı liderlerinin gelişiyle, bunların gerçek amaçlarının Doğu'da kendilerine devletler kurmak olduğunu anlayan ve bu durumun Bizans açısından doğuracağı tehlikeyi önlemek isteyen İmparator Aleksios, şövalyelerden Batı âdetlerine uygun şekilde kendisine vassallik yemini vermelerini istedi. Buna göre, Haçlılar, Türklerden geri alacakları eski devlet arazisini Bizans'a teslim edecek ve imparatorluk sınırlarının ötesinde kuracakları Haçlı devletleri imparatoru yüksek otorite olarak tanıyacaktı. Buna karşılık imparator, sefer boyunca Haçlıların ihtiyaçlarını karşılayacak ve yanlarına Bizans birlikleri verecekti. 1096 Kasım'ında İstanbul'a ulaşan ilk Fransız Haçlı ordusunun reisi Hugue de Vermandois, imparatorun isteğine uydu. Ancak onun arkasından 23 Aralık'ta gelen Lorraine'li Fransızların reisi Godefroi de Bouillon, böyle bir yemini kabul etmeyince Bizans birlikleriyle Haçlılar arasında çatışma çıktı. Fakat şehir surlarına saldıran Haçlıların yenilgiye uğratılması üzerine Godefroi vassallik yemini etti. Ordusu, Anadolu'ya geçirilip Pelekanon karargâhına yerleştirildi. Daha sonra Bohemund'un kumandasındaki Normanlar, arkasından da Raymond de St.-Gilles'in idaresindeki Güney-Fransızlarından oluşan Haçlı orduları İstanbul'a ulaştı. Raymond'un yanında papanın elçisi sıfatıyla Le Puy piskoposu Adhemar da bulunuyordu.

Aynı tarihlerde, Flandre kontu Robert ve onun arkasından Robert de la Normandie ile Etienne de Blois da ordularıyla geldiler. Aleksios, bütün reislerden vassallik yemini aldıktan sonra bunların da orduları Anadolu'ya geçirildi.

1097 Mayıs'ında Haçlılar, İzmit Körfezi ve Drakon Vadisi yolunu takip ederek İznik önüne geldiler. Bu sırada I. Kılıç Arslan Malatya'yı zapt etmek üzere ülkesinin doğrusunda bulunuyordu. Daha önce Pierre I'Ermite'in ordusuna karşı kazandığı başarı, onu Haçlıların gücü hakkında yanıltmıştı. İznik'i Haçlı kuşatmasından kurtarmak üzere süratle şehir önüne geldiyse de sayıca çok fazla olan Haçlı kuvvetlerini yarıp içeriye giremedi ve şiddetli bir savaştan sonra geri çekildi. Yardım alma ümidi kalmayan İznik garnizonu da şehri Bizans imparatoruna teslim etti (19 Haziran 1097).

Haçlılar, 26 Haziran'da Dorylaion yönünde ilerlemeye başladılar. Bizans kumandanı Tatikios idaresindeki bir Bizans birliği de kendilerine katıldı. Haçlıların yürüyüşünü takip eden Kılıç Arslan, Dorylaion'da pusu kurup onları kıstırdıysa da, bunların iki gruba ayrılarak bir gün arayla yürüdüklerini bilmediği için arkadan gelen kuvvetlerin müdahalesi yüzünden başarı sağlayamadı (1 Temmuz 1097). Haçlı ordusunu mağlup edemeyeceğini, hatta yürüyüşlerine bile engel olamayacağını anlayan Kılıç Arslan, Haçlıların yolları üzerindeki bölgeleri boşaltıp tarlaları yakarak ve su kuyularını tahrip ederek onları zor duruma sokmaya çalıştı. Haçlılar, Dorylaion'dan Akşehir, Konya, Ereğli yolunu takip ederek Maraş ve Göksun üzerinden 20 Ekim 1097'de Antakya önlerine vardılar. Bu arada Godefroi'nın kardeşi Baudouin ve Bohemund'un yeğeni Tankred, Ereğli'de ana ordudan ayrılıp Gülek Boğazı'ndan Kilikya bölgesine inerek Tarsus, Adana, Misis şehirlerini Türklerin elinden aldılar. Ancak Doğu'da bağımsız bir devlet kurmak isteyen Baudouin, Ermenilerle anlaşarak buradan ayrılıp Urfa'ya gitti. Şehrin Ermeni hâkimi Thoros'u bertaraf ederek, ana Haçlı ordusu henüz Antakya surları önünde şehri kuşatmaya devam ederken, Urfa'da İlk Haçlı devletini kurdu (10 Mart 1097).

Sağlam surlarla çevrilmiş Antakya, Türkler tarafından iyi savunuluyordu. Haçlılar, Cenovalıların takviyesi, bir İngiliz filosunun ve o sırada Kıbrıs'ta bulunan Kudüs patriğinin yardımlarına rağmen, aylarca süren kuşatmadan sonuç alamadılar. Büyük Selçuklu sultanı Berkyaruk'un şehri kurtarmak üzere Musul valisi Kürboğa idaresinde gönderdiği ve birçok mahallî beyin kuvvetleriyle katıldığı büyük bir ordunun yaklaşmakta olduğu haberi Haçlıları endişeye düşürdü (Mayıs 1098). Karargâhta çıkan panik, aralarında kont Etienne de Blois'nın da bulunduğu birçok Haçlının ordudan kaçıp yurtlarına dönmelerine sebep oldu. Etienne, Anadolu'da imparator Aleksios ile karşılaştı ve ona Antakya kuşatmasından sonuç alınamayacağını söyledi. Bunun üzerine imparator da geri döndü. Öte yandan Ermeni asıllı Fîrûz adlı mühtedi bir kumandanla şehrin teslimi hususunda anlaşan Bohemund, diğer Haçlı reislerine imparator gelmediği takdirde şehrin onu zapt edenin elinde kalmasını teklif etti. Bohemund, plânını uygulamak için, Haçlılarla birlikte Antakya önüne gelmiş olan Bizans kuvvetlerinin kumandanı Tatikios'u da geri dönmesi için kandırmıştı. Daha sonra Bohemund, Fîrûz'un yardımı sayesinde birliklerini İki Kızkardeş Kulesi'nden şehre sokmayı başardı. İçeri girenler kapıları açınca Haçlı ordusu şehre girdi. (3 Haziran 1098). Haçlılar, şehrin Müslüman halkını öldürüp her şeyi yağmaladılar. Bununla beraber iç kaleyi alamadılar ve bu sırada Kürboğa'nın ordusu da Antakya önüne vardı. Aralarında şehrin hâkimiyeti hususunda anlaşmazlık çıkan Haçlı reisleri, sonunda anlaşarak 28 Haziran'da şehirden çıktılar ve Kürboğa'nın ordusuyla savaşa tutuştular. Kürboğa orduda otoritesini tam olarak sağlayamamıştı. Yanındaki beylerle uyuşamayınca, bunların çoğu birliklerini alıp gitmişti. Kürboğa her ne kadar yanında kalanlarla birlikte savaşa devam ettiyse de Haçlıları yenemedi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Onun çekilmesinden sonra iç kale de teslim oldu. Bu sırada çıkan salgın hastalık yüzünden aralarında Le Puy piskoposu Adhemar'ın da bulunduğu pek çok kişi öldü. Daha sonra Haçlı reisleri arasında Antakya'nın hâkimiyeti konusunda yapılan tartışmalar Bohemund'un lehine sonuçlandı. Bunun üzerine Raymond ordunun başına geçip Kudüs'e doğru yola çıktı; diğer liderler de güneye ilerleyen orduya katılırken, Bohemund Antakya'da kaldı.

Haçlılar, Beyrut yakınlarında Fâtımî topraklarına girdiler. Selçukluların ve Abbâsîlerin düşmanı olan Fâtımîler, 1098'de Kudüs'ü Selçukluların elinden almışlardı. 7 Haziran 1099'da Kudüs önüne gelen Haçlılar şehri kuşattılar, kısa bir süre sonra da Yafa'ya gelen gemilerden yiyecek ve malzeme yardımı almaya başladılar. 8 Temmuz'da oruç tutma emri verildi ve bütün ordu şehrin etrafını dolaşıp Zeytindağı'na çıktı. 13-14 Temmuz'da taarruza geçildi. 15 Temmuz günü Godefroi'nın adamları, Çiçek Kapısı yakınında kuzey surunun bir kısmını zapt ederek şehre girdiler ve Sütunlar Kapısı'nı açtılar. Haçlılar şehre girerken, Müslüman halkın bir kısmı, Kubbetüssahra ve Mescidülaksâ'ya sığınmaya çalıştı; bir kısmı da güney mahallelerine doğru kaçtı. Vali İftihârüddevle'nin, Dâvûd Kulesi'ni kont Raymond'a teslim ettikten sonra adamlarıyla birlikte şehri terk etmesine izin verildi. Haçlılar, Kudüs'ü zapt ettikten sonra görülmemiş bir vahşet sergilediler. Şehirdeki bütün Müslümanlar öldürüldü. Tankred Kubbetüssahra'ya saldırıp yağmaladı. Mescidülaksâ'ya sığınanlar da kılıçtan geçirildi. Musevîlerin hepsi Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sağındıkları sinagoglar ateşe verilerek yakıldı. Böylece Haçlılar, yola çıktıktan üç yıl sonra hedeflerine ulaşmış oldular. Haçlıların bu başarısında, o yıllarda birlik ve beraberlikten uzaklaşmış bulunan Müslüman Türk dünyasının meselenin önemini kavrayamamış ve böyle bir saldırıya karşı zamanında birleşememiş olmasının payı vardır.

Kudüs'ün zaptından sonra Haçlı liderleri, burada kurulacak idarenin dinî değil, resmî otorite ile yönetilmesine karar verdiler. Godefroi de Bouillon "Kutsal Mezarın Savunucusu" unvanıyla idarenin başına getirildi. 1099 Aralık'ında Bohemund ve Baudouin, hac yeminlerini yerine getirmek üzere Kudüs'e geldiler. Bohemund'a Pisa piskoposu Daimbert refakat etmekteydi. Daimbert, Kudüs patriği seçildi. O, her ne kadar Kudüs'ün idaresini ele geçirmeye çalıştıysa da, Godefroi'nın ölümü üzerine (18 Temmuz 1100) Baudouin'in Urfa'dan çağırılıp kral olmasıyla (24 Aralık 1100) bu arzusunu gerçekleştiremedi. Böylece Kudüs'te bir kilise devleti değil, Haçlıların başından beri gerçek hedeflerini açıkça ortaya koyan biçimde, bir feodal krallık kuruldu.

Doğu'da Kurulan Haçlı Devletleri Urfa Kontluğu (1098-1144)

Urfa'daki Ermenilerin daveti üzerine buraya gelen Baudouin de Boulogne'un şehrin hâkimi Thoros'u bertaraf ederek kendi hâkimiyetini ilân etmesiyle kurulan Urfa Kontluğu, Doğu'daki ilk Haçlı devleti oldu (10 Mart 1098). Baudouin kısa zamanda civardaki bazı kalelerle Samsat ve Seruc'u ele geçirerek kontluğun arazisini genişletti. Ancak ağabeyi Godefroi'nın ölümü üzerine kontluğun idaresini kuzeni Baudouin du Bourg'a devrederek Kudüs'e gitti ve kral unvanıyla idarenin başına geçti. Urfa'nın ikinci kontu Baudouin du Bourg (1100-1118) kontluğun topraklarını fazla genişletemediyse de Türk saldırılarına karşı koruyabildi. 1102'de yanına gelen kuzeni Joscelin de Courtenay kendisine iyi bir yardımcı oldu. 1118'de Baudouin'in ölümü üzerine Kudüs tahtına bu defa Baudouin du Bourg geçti ve Urfa'nın idaresini Joscelin'e bıraktı. Onun 1131'de ölümünden sonra yerini alan oğlu II. Joscelin'in zamanında atabek İmâdeddin Zengi 24 Aralık 1144'te Urfa'yı fethetti ve kontluk son buldu. Bununla beraber Haçlılar, II. Joscelin'in idaresinde Tell Bâşir merkez olmak üzere Fırat'ın batısında 1150'ye kadar varlıklarını sürdürdüler. 1150'de Joscelin, Nureddin Mahmud Zengi'ye esir düştü ve Halep zindanında öldü. Karısı, kontluktan geri kalan toprakları Bizans'a satıp bölgeden ayrıldı.

Antakya Prinkepsliği (1198-1268)

Antakya'nın ilk hâkimi Bohemund, 1100 Ağustos'unda Danişmendli beyi tarafından esir edilince yerini yeğeni Tankred aldı. Üç yıl sonra serbest kalan Bohemund, 1104'te Avrupa'ya dönerek papa II. Pascalis'i yeni bir Haçlı Seferi konusunda ikna etti. Ancak topladığı ordu ile Doğu'ya gitmek yerine Bizans'ın Dyrrhakhion şehrine saldırdı. Fakat saldırı başarısız oldu ve Bohemund imparatora Antakya için vassallik yemini etmeye mecbur kaldı. Ardından İtalya'ya döndü ve 1111 'de öldü. Antakya'nın idaresine sahip olan Tankred ise dayısının yeminini hiçe sayarak Bizans hâkimiyetini tanımadı.

1112'de ölümünden sonra prinkepsliğin idaresi kuzeni Roger de Salerne'e geçti. Antakya'daki Norman hâkimiyeti, Artuklu beyi İlgazi'ye karşı 28 Haziran 1119'da yapılan savaşta (Ager Sanguinis) büyük bir darbe yediği gibi, Roger de savaşta öldü. 1126'da Bohemund'un oğlu II. Bohemund gelinceye kadar Antakya'nın idaresini Kudüs kralı II. Baudouin üstlendi. 1126'da prinkepsliğin başına geçen ve kral II. Baudouin'in kızı Alice ile evlenen II. Bohemund'un hâkimiyeti, 1130'da Danişmendlilerle yaptığı savaşta ölmesiyle kısa zamanda son buldu. Eşi Alice, kızı Constance namına idareyi üzerine aldıysa da, 1136'da Constance ile evlenen Raymond de Poitiers, prinkepsliğin başına geçti. Onun hâkimiyeti de 1149'da Halep hükümdarı Nureddin Mahmud'a karşı yaptığı savaşta ölümüyle noktalandı. Hanımı Constance ise Renaud de Châtillon ile evlendi. Renaud'nun Antakya hâkimiyeti de 1161'de Nureddin'e esir düşmesiyle son buldu. Yerini Konstance'ın ilk kocası Raymond'dan olan oğlu III. Bohemund aldı. Onu, oğlu, torunu ve halefleri takip ettiyse de, Antakya prinkepsliği 1268'de Memlûk sultanı Baybars tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar Doğu siyasetinde fazla söz sahibi olamadan varlığını sürdürdü.

Kudüs Krallığı (1099-1187);

İkinci Krallık (1187-1291)

1100 Noel'inde krallık tacını giyen I. Baudouin, Kudüs devletinin sınırlarını Venedik ve Cenova filolarının yardımı sayesinde Filistin kıyı şehirlerini zapt etmek suretiyle genişletti. Arsuf, Kaysâriye, Hayfa, Yafa, Akkâ, Beyrut ele geçirildi ve bu şehirlerde yardımlarına karşılık Venedik ve Cenovalılara birer mahalle verildi. Galileae bölgesi işgal edilip buralarda kaleler inşa olundu. Bununla beraber sınırları daha Doğu'ya doğru yürütmek mümkün olmadı. I. Baudouin son seferinde Güney'de Ayla'ya kadar ilerledi.

Ölümünden sonra Kudüs tahtına geçen II. Baudouin (1118-31) zamanında Tyros da zapt edildi.

Bu dönemde kurulan Templier ve Hospitalier şövalye tarikatları, dinî-askerî kurumlar şeklinde gelişerek ülkenin stratejik noktalarına yerleştiler ve krallık ordusunda hizmet etmeye başladılar. II. Baudouin'in ölümünden sonra onun kızı Melisende ile evlenen Foulque d'Anjou (1131-43) başa geçti.

Onun siyaseti, genişlemeye son verip sınırların sabitleştirilerek korunmasına dönük oldu. Bu, uygun bir siyasetti; zira saltanatı, İmâdeddin Zengi'nin kudretinin arttığı zamana rastlamıştı ve bütün Haçlı devletleri, Zengi'nin etrafında toplanan İslâm âleminin tehdidi altına girmişti. Foulque 1143'te ölünce yerine oğlu III. Baudouin kral ilân edildi ama yaşı küçük olduğu için krallığın idaresini annesi Melisende eline aldı. Onun zamanında düzenlenen İkinci Haçlı Seferi orduları, 1148'de Kudüs'e vardı ve Dımaşk üzerine yürüdüyse de, sefer tam bir fiyasko ile bitti. 1152'de III. Baudouin nihayet iktidara tek başına sahip olabildi ve 19 Ağustos 1153'te Askalân'ı zapt ederek krallık sınırlarını güneye doğru genişletti. Onun 1162'de ölümünden sonra yerini kardeşi Amaury aldı. Amaury hâkimiyeti boyunca Mısır'ı ele geçirmek için uğraştı. Ama bütün girişimleri sonuçsuz kaldı. 1174'te ölünce tahta oğlu IV. Baudouin (Cüzzamlı) çıktı. Krallığı büyük bir enerji ile yönetmeye çalıştıysa da 1185'te hastalığına yenilip öldü. Daha sonra çocuk yaşta olan kız kardeşinin oğlu V. Baudouin unvanıyla tahta çıktı ve krallığın idaresini nâib olarak Trablus kontu III. Raymond eline aldı. Fakat çocuk kral V. Baudouin 1186'da ölünce annesi Sybylle kraliçe ilân olundu. Onun kocası Guy de Lusignan da krallık tacını giydi. Guy'ün başarısız idaresi krallığı çöküşe sürükledi. 4 Temmuz 1187'de uğranılan Hıttîn yenilgisi krallığın sonu oldu. Salâheddin Eyyûbî, 2 Ekim 1187'de Kudüs'e girdi ve 1188 yılında da fetihlerine devam etti. Krallığın elinde kalan Sûr şehrinde Haçlılar tutunmayı başardılar. Kudüs'ü geri almak maksadıyla düzenlenen Üçüncü Haçlı Seferi de sonuçsuz kaldı. Fakat bu sırada Akkâ'nın ele geçirilişi -ismen de olsa- Kudüs krallığına 1291 yılına kadar Yakın Doğu'da tutunmak imkânını verdi.

Trablus Kontluğu (1109-1289)

Doğu'da kurulan dördüncü Haçlı devletidir. Toulouse kontu Raymond, Trablus'u zapt etmeye çok çalıştıysa da, şehir onun 1105'te ölümünden sonra halefleri tarafından alınabildi (1109). Kontluğu önce Bertrand, sonra oğlu Pons idare ettiler. Pons, 1137'de Müslümanlara karşı yaptığı savaşta ölünce kontluğun başına oğlu II. Raymond geçti. Komşu Haçlı devletleri ile iyi ilişkilerini sürdürdü. Fakat saltanatının başlarında atabek İmâdeddin Zengi'nin baskısında kaldı, hatta kısa bir süre ona esir düştü. İkinci Haçlı Seferi sırasında doğuya gelen üvey kardeşi Alphonse-Jourdain'in kontluk üzerinde hak iddia etmesi yüzünden zorda kaldı. 1152'de ölünce oğlu küçük olduğundan idareyi önce hanımı Hodierna eline aldı. Daha sonra kontluğun idaresini üzerine alan III. Raymond 1187'ye kadar hâkimiyetini sürdürdü. Ölümünde vasiyeti üzerine Trablus kontluğunu Antakya prinkepsi III. Bohemund'a bağlandı. Kontluk'un ömrü 1289'da Memlûklar tarafından fethedilinceye kadar devam etti.

1101 Yılı Haçlı Seferleri

Kudüs'ün zaptı haberinin Avrupa'da yarattığı heyecanla ve Doğu'daki Haçlı gücünü insan sayısı bakımından takviye etmek için papa II. Pascalis tarafından organize edilen bu sefere, kontların ve din adamlarının idaresinde ayrı ayrı üç ordu katıldı. 1101 ilkbaharında İstanbul'a gelerek Anadolu'ya geçen ve Fransız, Alman, Lombardlar'dan oluşan bu ordulardan birincisi, Türkiye Selçuklu ve Danişmendli kuvvetleri tarafından Merzifon yakınlarında, Fransızlar'dan oluşan ikincisi, Konya'yı geçer geçmez, Aquitania'lı Fransızlar'dan ve Bavyera'lı Almanlar'dan oluşan üçüncüsü de Ereğli yakınlarında imha edildiler (Ağustos-Eylül 1101). Liderler ve canlarını kurtarabilen pek az kişi ancak 1102'de Kudüs'e gidebildi. Fakat seferin askerî yönden hiçbir önemi kalmamıştı. Daha fazla insan gücü sağlayarak Kudüs krallığını kuvvetlendirmek üzere düzenlenmiş sefer mahvolup gitmişti. Türkler bakımından ise Haçlı hareketine ilk darbeyi vuran 1101 yılı başarısı, onların Anadolu'daki varlığını ve bu topraklardan atılamayacağını ispatladı. Artık İstanbul'dan Suriye'ye çaprazlama inen yol, Bizans ve Haçlılara kapanmıştı. Her ne kadar 1147/48 ve 1190'da Alman ve Fransız Haçlı orduları bu geçiş yolunu zorladılarsa da, başarılı olamadılar. Bundan sonra Haçlı orduları, seferlerini Anadolu dışından, deniz yoluyla yaptılar. 1101 yılı başarısı, Anadolu'dan başka Suriye'deki Türk-İslâm dünyası için de yararlı oldu. Çünkü sayıları yüzbinlerle ifade edilen bu ordular, hedeflerine ulaşmış olsalardı, insan gücü bakımından üstünlüğe ulaşan Haçlılar, kıyı şeridiyle yetinmeyip Suriye'nin iç kısımlarına yayılmak belki de Halep ve Dımaşk'ı ele geçirmek fırsatını yakalayacaklardı. Fakat 1101 yılı ordularının Anadolu'da yok edilişi, Suriye Müslümanlarını da Haçlılardan gelecek çok daha büyük tehlikelerden korumuş oldu. Ayrıca 1101 yılı Haçlı yenilgisi, Bizans ile Batı arasında zaten mevcut olan güvensizlik duygularını ve nefreti arttırdığı gibi, yenilginin suçunu imparatora yüklemek isteyen Batı dünyasını Bizans'a karşı daha fazla öfkelendirdi ve Bizans'ın Anadolu'da yeniden toprak ele geçirmek emellerini de imkânsız kıldı.

İkinci Haçlı Seferi

Urfa'nın Türkler tarafından fethedildiği (24 Aralık 1144) haberi Avrupa'da şok etkisi yaptı. Papa III. Eugenius 1145 yılı sonunda yeni bir Haçlı Seferi çağrısı yaptı. 31 Mart 1146'da Vezelay'de aziz Bernard de Clairvaux'nun ateşli konuşması büyük bir halk kitlesinin sefere katılmasını sağladı. Fransa kralı VII. Louis ve Alman kralı III. Konrad haçı kabul ettiler. Konrad 1147 Mayıs'ında büyük bir orduyla yola çıkıp 10 Eylül'de İstanbul'a vardı. Böyle bir girişimden memnun olmayan ve doğacak yeni sıkıntılardan endişe duyan Bizans imparatoru Manuel Komnenos, Sultan Mesud ile barış yapmak gereğini duydu. Alman Haçlı ordusu, arkalarından gelen Fransızlar İstanbul'a ulaşmadan Anadolu'ya geçirildi. Konrad, imparatorun uyarısına rağmen, İznik'ten Doğu'ya dönerek Türk topraklarına girdi; niyeti Birinci Sefer'in takip ettiği yoldan gitmekti. Bizans topraklarında yürüdükleri sürece rahat ilerlediler. Fakat Türk topraklarına girince su ve yiyecek sıkıntısı başladı ve 26 Ekim günü Dorylaion yakınında Selçuklu ordusunun saldırısına uğradılar. Kısa bir savaştan sonra Alman Haçlı ordusu mahvoldu. Ordusunun onda dokuzunu kaybeden Konrad, gerisin geri İznik'e kaçtı. Bu arada, 4 Ekim'de İstanbul'a gelerek Anadolu'ya geçen Fransız Haçlı ordusu da Kasım ayı başında İznik'e varmış bulunuyordu. İki kral İznik'te buluşarak Güney'e doğru birlikte yürümeye karar verdiler ve Balıkesir-Bergama-İzmir üzerinden Efes'e gittiler. Sağlığı bozulan Konrad buradan İstanbul'a döndü. Manuel kendisine yakın ilgi gösterdi ve iki hükümdar arasında yakın bir dostluk kuruldu. Konrad 1148 Mart'ında bir Bizans filosuyla Filistin'e gitti ve Nisan ayında Akkâ'da karaya çıktı.

Fransızların Efes'ten Antalya'ya gidişleri zor oldu. Yol boyunca Türklerin saldırısına ve kış aylarının zor koşullarına karşı koyarak Şubat başında Antalya'ya vardılar. Kral Louis ve şövalyeler buradan gemilerle Antakya'ya giderken, geride bırakılan yaya ordusu, Kilikya bölgesinden yürüyerek Antakya'ya ulaşmaya çalıştı. Antakya prinkepsi Raymond, Fransız Haçlılarının yardımıyla şimdi Urfa'dan Hama'ya kadar uzanan bölgeye sahip bulunan ve Antakya için büyük tehlike haline gelen Nureddin Mahmud b. Zengi'nin güç merkezi olan Halep'e saldırmak istiyordu. Fakat bir an önce Kudüs'e gitmek isteyen kral Louis, buna yanaşmadı. Bütün Haçlılar, Filistin'e vardıktan sonra Kudüs kraliçesi Melisende ve Kral III. Baudouin, Alman ve Fransız ileri gelenleriyle 24 Haziran 1148'de Akkâ'da toplantı yaparak Dımaşk üzerine sefere karar verdiler. Dımaşk, şüphesiz büyük bir ganimetti ama Nureddin'in kudretinden çekinen Dımaşk emîri Unur, Kudüs krallığı ile dost kalmaya çalışan ve iş birliği yapmaya hazır bir kimseydi. Ancak böyle bir girişimden endişeye kapılan Unur tabiatıyla Nureddin'den yardım istemek zorunda kaldı. Nureddin'de Dımaşk'a doğru ilerlemekte gecikmedi. Sefer, sadece hatalı kararlaştırılmamıştı, kötü de uygulandı. 28 Temmuz'da 5 günlük bir kuşatmadan sonra Haçlı ordusu geri çekildi. Bu başarısızlık, Haçlıların itibarına büyük bir darbe vurdu. Konrad, derhal Filistin'den ayrılıp İstanbul'a gitti ve Sicilya kralı Roger'ye karşı imparator ile anlaştıktan sonra 1149'da Almanya'ya döndü. Louis, 1149 yaz başına kadar Kudüs'te kaldıktan sonra imparator Manuel'e aşırı düşmanlık hisleri içinde yola çıkarak İtalya'da Roger ile buluştu. İki kral, intikam almak üzere derhal Bizans'a karşı bir Haçlı Seferi yapmayı plânladılarsa da, bu plânı uygulamak imkânını bulamadılar. Böylece Batılıların İstanbul'u ele geçirme düşünceleri hiç değilse yarım yüzyıl ertelenmiş oldu. Öte yandan seferin başarısızlığı, İslâm dünyasının kendilerine güven ve cesaret duymalarını sağladı.

İkinci Haçlı Seferi'nden sonraki 40 yıl, İslâm dünyasının kudretinin yükseliş dönemi oldu. Önce Nureddin'in sonra Salaheddin'in idaresinde birleşen Müslümanların başarıları karşısında, ne 1153'te Askalan'ı zapt ederek krallığın sınırlarını güneye genişleten III. Baudouin'in ne de kardeşi Amaury'nin Mısır'ı ele geçirmek için yıllarca süren mücadelesi sonucunda krallık büyük bir yarar sağlayabildi. Nureddin ise, bu arada önce Dımaşk'a (1154) sonra Mısır'a (1169) hâkim olmayı başardı. 1174 yılında Nureddin ve Amaury öldüğünde, sadece Kudüs krallığının değil Antakya ve Trablus devletlerinin sınırları da, tek bir bayrak altında toplanmış olan Müslümanlarca çevrilmiş bulunuyordu. Bundan sonraki 13 yıl içinde krallık çöküntüye uğradı. Kudüs tahtına çıkan Amaury'nin oğlu IV. Baudouin cüzzamlıydı. Genç krala niyabet konusunda krallık erkânı ikiye ayrıldı; önce Trablus kontu III. Raymond naip oldu, 1176'da ise bu görevi karşı grubun başında bulunan kralın dayısı III. Joscelin üstlendi. Genç kralın hastalığı hızla artmaktaydı, çocuğu yoktu. Bu sebeple 1177'de kız kardeşi Sibylle'in oğlu tahtın vârisi ilân olundu. Bu arada Sibylle'in kocası ölmüş, o da Guy de Lusignan ile evlenmişti. Ancak bu evlilik baronlar arasındaki rekabeti kızıştırdı. Ana kraliçe Agnes de Courtenay, kardeşi Joscelin, kızı Sibylle ve Lusignan'ların dahil olduğu bir saray partisi oluştu. Bunlar Ibelin ailesi, Renaud de Sidon, Trablus kontu Raymond ve bazı baronların muhalefetiyle karşılaşmaktaydılar. Bu iç sorunların yanı sıra krallık, Batı'dan beklediği yardımı alamıyordu. Bizans da yardım edecek durumda değildi. 1176 yılı Bizans için bir dönüm noktası olmuştu. Türkiye Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan, imparator Manuel'in idaresindeki Bizans ordusunu 1176 Eylül'ünde Myriokephalon'da büyük bir yenilgiye uğratmıştı. Bu yenilgi, bir asır önceki Malazgirt'i hatırlatan korkunç bir darbe olmuştu. 1180'de Manuel'in ölümünden sonra ise krallığın Bizans ile iş birliği ümitleri sönmüştü. Buna mukabil Salaheddin kudretinin zirvesine yaklaşmaktaydı.

IV. Baudouin 1185'de öldü ve Trablus kontu III. Raymond'un niyabetinde çocuk kral V. Baudouin, Kudüs tahtına çıktı. Raymond krallığı ayakta tutabilmek için bütün baronların tasvibiyle Salaheddin ile 4 yıllık bir anlaşma yaptı. Fakat 1186'da V. Baudouin ölünce, saray partisi nâip III. Raymond'u idareden uzaklaştırıp Sibylle'e taç giydirdiler; o da kocası Guy'e taç giydirip onu Kudüs kralı yaptı. Aslında kral Guy, Müslümanlarla anlaşmanın sürmesine taraftar idi. Ama Kerak hâkimi Renaud de Châtillon, yıllardan beri Müslümanlara karşı sürdürdüğü eşkiyalıktan vazgeçemiyordu.

1186 sonunda yeniden bir Müslüman kervanına saldırarak barış anlaşmasını bozdu. Bunun üzerine Salaheddin krallığa savaş ilân etti. 1187 ilkbaharında Salaheddin Havran bölgesinde ordusunu toplarken, Kral Guy de bütün asil ve şövalyelerini kuvvetleriyle birlikte Akkâ'ya çağırdı. Salaheddin, Sennabra yanında Ürdün suyunu geçerek 2 Temmuz'da Kefr Sebt'te karargâh kurdu.

Ordusunun bir kısmı ise, Tiberias'a hücum edip şehri ele geçirdi. Fakat Trablus kontunun hanımı Eschive iç kalede direndi. Krallık ordusu da 2 Temmuz'da Sephoria'da karargâh kurmuştu. Tiberias'tan gelen yardım çağrısı üzerine 3 Temmuz'da krallık ordusu harekete geçince, Salaheddin de ordusunu Hittîn mevkiine yerleştirdi. Bir gün boyu yorucu yürüyüşten ve susuz bir geceden sonra, 4 Temmuz'da Müslümanlar kuşatma altına aldıkları krallık ordusuna taarruz ettiler. Haçlı piyadeleri göle doğru kuşatmayı yarmaya çalıştılarsa da, başarılı olamadılar. Şövalyeler ve atlı askerler şiddetle savaştılar ama sonunda yenildiler. Sadece Trablus kontu Raymond, Renaud de Sidon, Balian d'lbelin kuşatmayı yarıp kurtuldu. Kral Guy'ün hayatı bağışlandı fakat Renaud de Châtillon ile Templier ve Hospitalier tarikatı şövalyeleri öldürüldü. Kutsal Haç, Müslümanların eline geçti. Kudüs krallığının hemen hemen bütün askerî gücü yok edilmişti. Bundan sonra Taberiye, Akkâ, Nablus, Yafa, Sayda, Beyrut, Askalan, Gazze birbiri ardınca zapt olundu. 2 Ekim'de Kudüs de teslim oldu. Salaheddin Kudüs halkına çok merhametli davrandı ve az bir fidye ödeyerek gitmelerine izin verdi. Ayrıca binlerce kişiyi de serbest bıraktı.

Kudüs'den ayrılanlar Sûr, Trablus ve Antakya'ya sığınırken Ortodokslar ve Yakubiler şehirde kaldılar. Musevîlerin de şehre yerleşmesine izin verildi. 1188 yılında Salaheddin fetihlerine devam etti. 1189 sonunda Tyros dışında bütün krallık topraklarını eline geçirdi. Trablus kontluğu ile Antakya prinkepsliği ise sadece başkent ve birkaç kasabadan ibaret kaldı.

Üçüncü Haçlı Seferi

Kudüs'ün Müslümanlar tarafından zaptı Avrupa'da büyük yankı uyandırdı. Bunu, Konrad de Montferrat idaresinde Tyrus'da toplanan Haçlıların Batı'dan âcil yardım istemek üzere gönderdikleri Tyrus başpiskoposu Josias'ın Sicilya'ya gelişi takip etti. Sicilya kralı II. Guillaume, yardım amacıyla derhal Suriye sahillerine bir filo gönderdi. Josias Sicilya'dan Roma'ya gitti. Papa III. Urbanus duyduğu haberlerin üzüntüsüyle 20 Ekim'de öldü. Halefi Papa VIII. Gregorius ise yayımladığı bildiri ile yeni bir Haçlı Seferi çağırısı yaptı. Ancak o da iki ay sonra öldü. Yerine papa seçilen III. Clemens Alman imparatoru Friedrich Barbarossa ile temasa geçerken, Josias da Fransa ve İngiltere krallarının yanına gitti. Krallar yeni bir Haçlı Seferini kabul ettiler ama ülkelerindeki sorunlar yüzünden hemen yola çıkacak durumda değillerdi.


Nihayet Alman imparatoru Friedrich Barbarossa 1189 Mayıs'ında büyük bir orduyla yola çıktı ve Balkanlar üzerinden Bizans topraklarına geldi. Ancak Friedrich ile Bizans imparatoru II. Isaakios Angelos arasında neredeyse savaşa dönüşecek anlaşmazlıklar oldu. Sonunda Friedrich ordusunu Çanakkale Boğazı'ndan Anadolu'ya geçirip Güney'e ilerledi. Bu ordunun büyüklüğü karşısında endişeye kapılan sultan II. Kılıç Arslan, bunlarla açık bir savaşa girişmedi; ordunun peşine takılıp artçıları rahatsız etmekle yetindi. Bu etkili bir taktik oldu. Açlık, susuzluk ve Türklerin baskını Almanlara ağır kayıplar verdirmeye başladı. Friedrich, her ne kadar sultan tarafından boşaltılmış olan Konya'ya girdiyse de burada fazla kalmadı ve ordusunu Toros geçitlerinden Silifke'ye doğru yürüttü. 10 Haziran 1190'da ordu, Silifke ovasına vardı. Ancak Friedrich'in Silifke çayını geçerken boğulması üzerine ordusu dağıldı; oğlu Friedrich'in idaresinde küçük bir ordu Tyros'a ulaşabildi. Böylece Doğu'daki Haçlıların ümitle bekledikleri yardım kaybolup gitti. Fakat yeni Haçlı Seferi'nden önce Doğu'da az da olsa bir düzelme başlamıştı. Hittîn Savaşı'ndan iki hafta sonra Tyros'a gelen Konrad de Montferrat, şehrin savunmasını üzerine alarak Salaheddin'e karşı direnmeyi başlattığı gibi, Avrupa'dan arka arkaya gelen donanmaların yardımıyla gücünü arttırdı. Ancak 1188'de Salaheddin tarafından serbest bırakılan kral Guy'e boyun eğmeyi kabul etmedi.

Guy, otoritesini kurabilmek için cüretkâr bir adım atarak Akkâ'yı kuşattı. Salaheddin gafil avlandı; ordusunu Akkâ'ya getirirken, şehri kuşatan Haçlılar, Batı'dan yardım almaya başlamışlardı bile. Salaheddin ne şehre girebiliyor ne de Haçlı kuşatmasını kırabiliyordu. 1190 sonbaharına kadar sürüp giden çarpışmalar sonuçsuz kaldı. Bu tarihte, kraliçe Sibylle, salgın hastalıktan ölünce krallık veraseti kardeşi Isabella'ya geçti ve Guy'ün tacı tehlikeye düştü. Guy'ü sevmeyenler bunu fırsat bildiler. Konrad, Isabella ile evlendirilip kral ilân olundu. Fakat Guy de krallık iddiasından vazgeçmedi. 1191 Mayıs'ında Haçlı karargâhında durum böyleyken önce Fransa kralı II. Philippe sonra İngiltere kralı I. Richard ordularıyla deniz yolundan Akkâ önündeki Haçlı karargâhına ulaştılar. İngiltere kralı Richard, yolculuğu sırasında Kıbrıs'ı da ele geçirmişti. Bütün Haçlı kuvvetlerinin şiddetli hücumu üzerine Akkâ garnizonu 11 Temmuz 1191'de Salaheddin'in izni olmadan şehri Haçlılara teslime mecbur kaldı. Salaheddin bu duruma çok üzüldüyse de, anlaşma şartlarına uydu; esir mübadelesini ve Kutsal Haç'ı iade etmeyi kabullendi. Haçlılar, Akkâ'ya girerken şehrin bölüşülmesi konusunda tartışmalar çıktı. İngiltere kralı Rişard, Avusturya Herzog'u Leopold'e hakaret etti, Fransa kralı Philippe'i kızdırdı. İkisi de yurtlarına geri döndüler. Salaheddin, ilk grup esirleri serbest bıraktığında; Richard adları verilen asillerin hepsinin teslim edilmediğini söyleyerek Müslüman esirleri serbest bırakmayı reddetti. Yapılan bütün pazarlıklar sonuçsuz kaldı ve Kudüs'e gitmek için sabırsızlanan Richard, Akkâ garnizonundan geriye kalmış olan 2700 kişiyi hanımları ve çocuklarıyla birlikte öldürttü (20 Ağustos 1191). Böylesine bir katliam barış görüşmelerine son verdi. Richard, her ne kadar Arsuf'taki savaşta başarı sağladı, Yafa'yı üs olarak ele geçirdi, hatta 1192'de Daron'u aldıysa da, Kudüs'e asla ulaşamadı. Bu arada geri dönmesi için yurdundan haberler almaktaydı. Nihayet 2 Eylül 1192'de Salaheddin ile 5 yıl sürecek barış anlaşması imzalayıp Doğu'dan ayrıldı. Fakat yolculuğu maceralı geçti. Leopold tarafından yakalanıp Alman imparatoru VI. Heinrich'e teslim edildi ve ancak 1194 Mart'ında yurduna dönebildi.

Kudüs'ü almak amacıyla düzenlenen bu sefer de hedefine ulaşamadı. Fakat Akkâ'nın zaptı krallığın devamını sağladı. Kral Konrad'ın öldürülmesinden sonra Isabella ile evlenen Henry de Champagne kral ilân olundu. Guy'a ise Kıbrıs'ın idaresi verildi. Üçüncü Haçlı Seferi'nin en uzun başarısı Kıbrıs'ın zaptı oldu. Sonraki yıllarda, sadece bir üs olarak değil, kendi başına bir krallık haline gelerek önemi daha da arttı. Seferin son bulmasından az sonra Salaheddin öldü (3 Mart 1193) ve iktidar oğulları, kardeşleri, akrabaları arasında bölüşülünce İslâmın birliği parçalandı. Eyyûbî ailesi içindeki anlaşmazlıklar, Müslümanları Akkâ merkezi etrafında (ismen Kudüs krallığı ve ikinci krallık adıyla) varlığını sürdüren Haçlılara karşı harekete geçmekten alıkoydu. Eyyûbîler, genelde Haçlılarla barış içinde yaşamayı tercih ettiklerinden, Kral Henry krallıkta düzeni yeniden kurmak imkânını buldu. 1194'te Guy öldü ve kardeşi Amaury de Lusignan Kıbrıs kralı oldu. 1197'de Amaury, Alman imparatoru VI. Heinrich tarafından taçlandırıldı. Antakya-Trablus hâkimiyetini elinde tutan III. Bohemund, Kilikya Ermeni hâkimi II. Leo tarafından rahatsız edilmekle birlikte bağımsız idaresini sürdürmekteydi. Leo ise gücünü arttırmak peşindeydi. Amaury gibi o da VI. Heinrich'e ve papaya başvurarak 1198'de krallık tacını elde etti.

Dördüncü Haçlı Seferi

1198'de papa seçilen III. Innocentius, kilisenin Batı'da birçok sorununa rağmen Doğu'ya yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini istiyor ve bunu papalığın görevi sayıyordu. Yolladığı elçiler ve mektuplarla, Avrupa'nın söz sahibi kişilerini bu harekete katılmaya çağırdı. Başta Foulque de Neuilly olmak üzere birçok din adamını bu konuda vaazlar vermekle görevlendirdi. 1199'da papa sefere malî güç temini için yeni bir vergi koydu (bu vergi daha sonra papalık gelir vergisi haline dönüşmüştür). 1199 Kasım'ında Champagne kontu Thibaut tarafından düzenlenen bir turnuvada Fransız asillerin Haçlı yemini etmesi ve daha sonra buna başkalarının da katılmasıyla sefer hazırlıkları başladı. Thibaut seferin reisi seçildi ve seferin bu sırada İslâm dünyasının merkezi haline gelmiş bulunan Mısır üzerine yapılması kararlaştırıldı. Ulaşım araçları sağlamak için Venedik ile temasa geçildi. Fakat Venedik'in işe karışması seferin kaderini etkiledi. Seferin Mısır'a yapılması Venedik'in ticarî çıkarlarına uygun düşmüyordu. Buna mukabil Bizans'tan nefret eden Venedik doge'u Enrico Dandolo Mısır yerine İstanbul üzerine yapılacak bir seferin Venedik açısından çok daha yararlı olacağı kanısındaydı. Yine de anlaşma yapıldı. Venedik'e ulaşım için para ödenecek, fetihler eşit paylaşılacaktı. Ancak 1201'de Thibaut öldü. Yerine seferin reisi seçilen Boniface de Montferrat ise Enrico Dandolo ile anlaştı ve seferin yönlendirilmesi Venedik'in eline geçti. 1202 yazında Venedik'te toplanan Haçlı ordusu beklenilenden az oldu. Yolculuk için Venedik'e ödenecek para yeterli değildi. Sonuçta Haçlılar, para ödemek yerine,Venedik'in Macar şehri Zara'yı zaptına yardımı kabul ettiler. Zara, Hıristiyan şehri olmasına rağmen 15 Kasım 1202'de ele geçirilip yağmalandı. Haçlıların bu şekilde davranışları, onların Haçlı Seferleri'nin başlangıcından beri sadece Doğu'da kendi çıkarlarına uygun düşen girişimlerde bulunduğunu bir kez daha göstermekteydi. Haçlılar Zara'da iken, kardeşi tarafından tahtan indirilmiş olan eski imparator II. Isaakios'un oğlu Aleksios'tan bir mesaj aldılar: Aleksios amcasının yerine kendisini tahta çıkardıkları takdirde Haçlılara Venedik'e olan borçlarını ödemeyi ve sefere destek vermeyi vaad ediyordu. Haçlılar fazla zorlanmadan bu teklifi kabul ettiler. Haçlı filosu 24 Haziran 1203'te İstanbul önüne geldi. İmparator III. Aleksios kaçtı ve Aleksios babası ile birlikte tahta çıktı. Ama Haçlılara verecek parayı bulamıyordu. Halk endişe içindeydi. Haçlılar civar köylere saldırıyor, her şeyi yağmalıyorlardı. Nihayet Haçlılarla anlaşan yeni imparatorlar, kızgın halk tarafından tahtan indirilince, bu ayaklanmayı kendilerine karşı bir meydan okuma olarak değerlendiren Haçlılar, şehri hücumla zapta karar verdiler.

Şehir, 13 Nisan 1204'te düştü ve Haçlılar İstanbul'u, 1099'da Kudüs'ü zapt ettiklerinden yaptıkları korkunç katliama pek uygun düşen bir vahşetle yağmaladılar. 900 yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan İstanbul, bu yağma sonunda bütün ihtişamını, zenginliğini, sanat eserlerini, herşeyini bir daha yerine gelmeyecek şekilde kaybetti. Haçlılar İstanbul'da Lâtin İmparatorluğu adıyla 57 yıl (1204-1261) sürecek bir hâkimiyet kurdular. Baudouin de Flandre imparator seçildi. İstanbul'un ilk Lâtin patriği, Venedikli Thomas Morosini oldu. Bizans toprakları, Haçlılar ve Venedikliler arasında paylaşıldı. Venedik, ticarî bakımdan önem taşıyan kıyı şehirlerini ve adaları alırken, Haçlılar Selânik, Yunanistan ve Pelopones'de devletler kurdular. Buna mukabil İstanbul'dan kaçan Bizans erkânı da, Haçlıların eline geçmemiş bulunan Epiros bölgesinde ve İznik'te Bizans'ın uzantısı olan iki devlet tesis ettiler. Bu iki devlet yanında Bulgar Çarlığı ile de mücadele zorunda kalan Lâtin İmparatorluğuna 25 Temmuz 1261'de İznik Bizans devleti son verdi. Filistin'deki Haçlılara yardım götürmeyen ve Müslümanlar açısından hiçbir tehlike yaratmamış olan bu sefer, aksine Bizans'a vurduğu darbeyle Anadolu'daki Türk hâkimiyetinin güçlenmesine yarar sağladı. Türkiye Selçuklu devleti sınırlarını Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına kadar genişletti. Anadolu ticaret yolları elde edilen limanlarla dünya ticaretine açıldı ve önem kazandı.

Beşinci Haçlı Seferi

Dördüncü seferden sonra da papa Innocentius, yeni bir Haçlı Seferi hazırlığına girişti. Ama Doğu'ya yardımdan önce onun Avrupa'da yapacağı bir iş vardı. Güney Fransa'da ortaya çıkan ve papanın siyasetine karşı-Albi şehrinde başladığından dolayı Albililer denilen Hıristiyanlara haddini bildirecekti. 1208'de bütün Hıristiyanları Albililer'e karşı silâhlı saldırıya çağırdı. Herkes için bu, dinî bir görev olacaktı. 1209'da Citeaux başrahibinin idaresindeki Hıristiyanlar Albililer'e saldırdılar. Cinsiyet, yaş ve mevki farkı gözetmeden herkes öldürülüyordu. Albililer de savunmaya geçtiler ve papanın emriyle, Hıristiyanı Hıristiyana öldürten bu savaş 20 yıl sürdü. Diğer taraftan vâizler, halkı yeni bir Haçlı Seferi-ne davet etmekteydiler. Çocuklar bile bu çağrıların etkisinde kaldılar. 1212'de Fransa ve Almanya'dan binlerce çocuk Kutsal toprakları kurtarmak üzere yollara döküldüler. Bu çocuklar Marsilya, Cenova ve Brindisi limanlarına kadar yürüyüp geldilerse de, ya bindikleri gemiler battı ya kayboldular veya köle olarak satıldılar. Fakat bunların akıbeti hakkında kesin birşey öğrenilemedi. Papa, Haçlı Seferi'nin hazırlanması için büyük gayret sarf etmekteydi. 1215'te Lateran Konsili de Haçlılara günahlarından af vaadinde bulundu. Sefer için yeniden vergi kondu. Innocentius'un ölümünden sonra yeni Papa III. Honorius da selefinin gayretini devam ettirdi. Beşinci Sefer 1217'de başladı. İmparator II. Friedrich de haçı kabul etmişti, ama ülkesindeki sorunları halletmeden sefere çıkamayacağını söyleyerek papadan yolculuğunu erteleme izni almıştı.

1218'de çoğunluğunu Almanların oluşturduğu Haçlılar, Akkâ'ya geldikten sonra (ismen) Kudüs kralı Jean de Brienne'in idaresinde gemilerle Mısır'a hareket ettiler. Haçlılar, Müslümanları Nil deltasından söküp atmayı, Süveyş ve Akkâ üzerinden kıskaca almayı ve bu suretle Kudüs'ü ele geçirmeyi plânlıyorlardı. 24 Ağustos'ta Dimyat önündeki kuleyi zapt ettiler. Eylül'de kardinal Pelagius'un kumandasında yeni Haçlı birlikleri geldi. Seferin idaresini Pelagius üzerine aldı. 1219 Şubat'ında el-Adiliye'nin Haçlıların eline geçmesiyle telâşlanan Eyyûbî hükümdarı el-Kâmil, Mısır'ı boşalttıkları takdirde Kudüs'ü teslimi de içeren barış teklifinde bulundu. Kral Jean de Brienne ve pek çok Haçlı teklifi kabule hazırdı. Fakat Pelagius reddetti. Haçlılar, 5 Kasım 1219'da Dimyat'ı zapt ettiler. Pelagius bu başarıyla kendinden geçti. Artık bütün Mısır'ı zapt edeceğine inanıyordu. Ama Haçlılar, bir yıldan fazla Dimyat'ta hareketsiz kaldılar. Pelagius, imparator Friedrich'in gelmesini beklemekteydi.

Nihayet Friedrich'in gönderdiği büyük bir kuvvetle cesaretlenen Pelagius, 1221 Temmuz'unda Kahire'ye ilerleme emri verdi. Fakat, Nil nehrinin taşma zamanıydı. Sular yükselince Müslümanlar bentleri açarak hem Haçlıların geçeceği araziyi sular altında bıraktılar hem de saldırıya geçtiler. 28 Ağustos'ta Pelagius barış istemek zorunda kaldı. Haçlılar, Mısır'ı terk etmeyi ve 8 yıllık bir barışı kabul ettiler. Esirler mübadele olundu ve 8 Eylül'de bütün Haçlı ordusu Dimyat'ı boşaltıp gemilerle Mısır'dan ayrıldı. Beşinci Haçlı Seferi gösterişli başlamış fakat hiçbir şey kazanılmadan bitmişti; pek çok insan ve malzeme kaybının yanında Batılılar için şan ve şeref bakımından küçültücü olmuştu.

Altıncı Haçlı Seferi

Beşinci Seferin başarısızlığı İmparator II. Friedrich'e büyük sorumluluk yükledi. Ayrıca 1225'te Jean de Brienne'in kızı Kudüs kraliçesi Jolande ile evlendikten sonra Haçlı devletinin kralı sıfatıyla yıllardır ertelediği Haçlı Seferi'ne de çıkmak zorundaydı. Ancak Altıncı sefere katılan ordu 1227'de yola çıkarken, Friedrich hastalık sebebiyle yine geride kaldı. Ama papa bu mazereti kabul etmeyip onu aforoz edince ortaya garip bir durum çıktı. 1228 Haziran'ında Friedrich aforoz edilmiş bir Haçlı ve kısa süre önce karısı öldüğü için artık Doğu'ya Kudüs kralı sıfatıyla değil, sadece küçük oğlu kral Konrad'ın vasîsi olarak gidiyordu. Bununla beraber Friedrich, Doğu'daki tüm hâkimiyetin kendisine ait olduğu düşüncesindeydi. Fakat Doğu'nun baronları böyle düşünmüyorlardı; onun Kıbrıs üzerindeki hâkimiyetini tanımaya hazırdılar. Ama imparatorun Akkâ'da sadece oğlu Konrad için nâiplik edebileceğini söylüyorlardı. Ayrıca onun, aforoz edildiği haberi duyulmuştu ve önce onu destekleyen pek çok kişi, şimdi bunu reddediyordu. Böyle olmayıp Doğu'daki bütün Haçlılar kendisine katılsaydı bile Friedrich, yine de Müslümanlara karşı güçlü bir ordu çıkaramazdı. Dolayısıyla diploması yoluyla başarı sağlamaya çalıştı. İlişkilerini sıcak tuttuğu Sultan el-Kâmil ile Kudüs'ün teslimi üzerinde yeniden görüşmeler başladı. 18 Şubat 1229'da imzalanan anlaşmayla, Yafa'ya kadar uzayan bir şeritle birlikte Kudüs Haçlılara verildi. Bununla beraber Kubbetüssahra ve Mescidülaksâ camileri Müslümanlarda kalacak ve Müslümanlar, şehre girip serbestçe ibadet etme haklarını koruyacaklardı. Anlaşma, 10 yıl için geçerliydi. Bu anlaşmanın Haçlı Seferleri tarihinde bir benzeri yoktur. Haçlılar hiç savaşmadan, sadece diplomasiyle Kudüs'ü yeniden ele geçirmişlerdi. Müslüman dünyası, dehşet içinde kaldı. Hıristiyanlar da anlaşmanın görünüşte iyi fakat uygulanması açısından pek mümkün olmadığı kanısındaydılar; verilen bölgenin savunulması kolay değildi. 17 Mart'ta Friedrich Kudüs'e girdi; hâlâ aforozlu olduğu için patrik şehirde dinî faaliyeti ve kilisede ayinleri yasaklamıştı. Bu sebeple Kutsal Mezar Kilisesi'ndeki törene hiçbir din adamı katılmadı ve Friedrich krallık tacını kendi elleriyle başına koymak zorunda kaldı. Kısa bir süre sonra da Kudüs'ü terkedip önce Akkâ'ya, oradan da Avrupa'ya döndü ve 23 Temmuz 1230'da Papa ile barışıp aforozdan kurtulunca Doğu'daki kanunî durumu kuvvetlendi. 1231'de Riccardo Filangieri kumandasında Doğu'ya bir ordu gönderdi. Ancak Friedrich'in adamları vasıtasıyla Doğu'da uygulamak istediği idare Kudüs ve Kıbrıs'ta düzen yerine kargaşa yarattı. Zira onun Doğu'nun idaresi hususundaki düşünce şekli, krallık hukukunu iyice benimsemiş olan yerli baronların fikrine uymuyordu. Baronlar Akkâ'da teşkil edilen bir meclis desteğiyle Jean d'Ibelin'i belediye başkanı ilân ederek imparatorun temsilcisi Filangieri'ye karşı çıktılar. Cenovalılar baronların yanında yer aldılar. Alman askerî tarikati, Pisalılar ve Antakya hâkimi Bohemund, Filangieri'yi desteklediler. Templier ve Hospitalier tarikatlarıyla Venedikliler ise tarafsız kaldılar. Mücadele iç savaşa dönüştü. Sonunda Kıbrıs'ta baronlar üstün geldi ve 1233'te I. Henry kral ilân edildi. Fakat 1236'da Jean d'Ibelin'in ölümünden sonra bile, Suriye'de mücadele devam etti. Nihayet 1243'te Akkâ'daki meclis, şahsen Doğu'ya gelmediği gerekçesiyle, Friedrich'in oğlu kral Konrad'a bağlılık yeminini reddederek Kıbrıs'ın ana kraliçesi Alice'i krallık nâibi tayin ettiler. Fakat baronların kazandığı bu zafer krallığa güç değil, sürekli bölünmeler getirdi. Bu da krallığın geleceği bakımından zararlı oldu. Çünkü bu arada İslâm dünyasında yeni güçler belirmekte ve Müslümanların kudreti artmaktaydı.

1238'de Mısır sultanı el-Kâmil'in ölümünden sonra yerini oğlu es-Sâlih Eyyûb aldı. Onun zamanında 10 yıllık barış süresi 1239'da bittikten sonra Doğu'ya gelen Navarre kralı Thibaut de Champagne ve Kont Richard of Cornwall'ın Haçlı Sefer'leri krallığa elle tutulur bir fayda sağlamadı. Bu yıllarda Moğollar tarafından Batı'ya itilerek Elcezire ve Kuzey Suriye bölgesine gelmiş bulunan Hârezmli Türkler, Mısır sultanının desteğini kazanmış ve Haçlılara karşı Filistin'e hücum etmek üzere çağrılmışlardı. 1244'te Kudüs ile Dımaşk arasında yapılan ittifak, Mısır'ın yardımıyla Hârezmlilerin 11 Temmuz 1244'te Kudüs'ü zapt edip yağmalamalarını engelleyemedi. Kudüs, kesin olarak Haçlıların elinden çıktı. Aynı yıl Hıms ve Dımaşk Eyyûbî hâkimleriyle birleşen Akkâ krallık ordusu, Gazze yakınında Baybars kumandasındaki Mısır ordusuna karşı yapılan savaşta büyük bir yenilgiye uğradı. Böylece önceki yıllarda krallık için diplomasi yoluyla elde edilmiş olan bütün kazançlar kaybolup gitti. Ancak bölünmüş ve zaafa uğramış hâkimiyetlerine rağmen Haçlılar, Eyyûbîler arasındaki anlaşmazlıklar ve bölgede yeni bir güç olarak ortaya çıkan Moğollar sayesinde bir süre daha Doğu'da tutunabildiler.

Yedinci Haçlı Seferi

1245'te Papa IV. Innocentius kilise içindeki sorunları ve imparator Friedrich ile gerginleşen durumun çözümü için Lyon'da bir konsil topladı. Bu arada Doğu'dan âcil yardım çağrıları gelmekteydi. Ama papa, bu çağrılara cevap verecek durumda değildi. Ancak Fransa kralı IX. Louis yeni bir Haçlı Seferi'nin liderliğini yapacağını açıklayınca, papa ona destek verdi. Yine her tarafa vâizler gönderildi ve vergiler kondu. Friedrich'in aksine dindar bir hükümdar ve iyi bir savaşçı olan Louis, Haçlı Seferi'nin Tanrı'nın isteği olduğuna inanıyordu. Louis'nin sefer hazırlığı üç yıl sürdü. İngiltere ile barış yapıldı ve İmparator Friedrich'in rızası alındı. Orduyu gemilerle Doğu'ya götürmek üzere Cenova ve Marsilya ile anlaşma yapıldı. Bundan sonra Louis yanında karısı, kardeşleri, pek çok Fransız asil ve şövalyesi ile küçük bir İngiliz kuvveti bulunduğu halde 1248 Ağustos'unda yola çıktı. Haçlı ordusu, 17 Eylül'de Kıbrıs'a vardı. Akkâ baronları, Templier ve Hospitalier şövalyeleri de adaya geldiler.

Görüşmeler sonunda seferin yine Mısır'a yapılması kararlaştırıldı. Ancak mevsim uygun değildi.

Bu arada Eyyûbî hükümdarıyla müzakerelerde bulunma imkânı da vardı. Fakat Louis pazarlık fikrine yanaşmıyor ve buraya Müslümanlarla savaşmak için geldiğini söylüyordu. Nihayet Haçlı ordusu, 1249 Mayıs'ında Kıbrıs'tan denize açıldı. Bu orduya karşı koyamayan Müslümanlar, Dimyat'ı boşaltıp Mansûre'ye geri çekildiler. Dimyat, Haçlıların eline geçti. Bir süre sonra kardeşi Alphonse de Poitiers'nin Fransa'dan takviye birlikleriyle gelişi kral Louis'nin durumun güçlendirdi. Bu arada sultan es-Sâlih Eyyûb'un ölümü, Kahire'de karışıklıklara sebep oldu. Haçlılar, Kahire üzerine yürümeye karar verdiler. 1250 Şubat'ında Bahressagîr yakınında kanalı geçen kralın kardeşi Robert d'Artois kumandasındaki öncü birlikler, Mansûre'den 3 km. mesafedeki Müslüman karargâhına ani bir saldırı yaptılar. Hazırlıksız yakalanan Müslümanların çoğu kılıçtan geçirildi, pek az kişi kaçıp Mansûre surlarının gerisine sığınabildi. Ancak Robert, ana orduyu beklemeden Mansûre'yi ele geçirip Mısır ordusunu tamamen imha etmek üzere kaçan askerlerin peşine düştü. Bu arada şehit düşen başkumandan Fahreddin'in yerine kumandayı eline alan Baybars, Mansûre'ye giren Haçlıları şehirde tuzağa düşürüp hemen hepsini öldürdü. Mısır birlikleri, bundan sonra kanalı geçmiş olan ana Haçlı ordusuna arka arkaya saldırdıysa da üstünlük sağlayamayıp Mansûre'ye çekildi. Louis mücadeleyi kazanmıştı ama bu çok pahalı bir başarı olmuştu. Ayrıca bu, son Haçlı başarısı olacaktı. Bu arada sultanın Suriye'de bulunan oğlu Turanşah, Kahire'ye gelmiş ve kargaşayı bastırıp duruma hâkim olmuştu. Turanşah, derhal Haçlı ordusuna Dimyat'tan yiyecek taşıyan gemileri ele geçirdi. Çok geçmeden, Haçlılar açlık ve hastalıktan perişan duruma düştüler. Sonunda Louis ordusunu Dimyat'a geri çekme kararı aldı. Ayrıca Dimyat karşılığında Kudüs'ün verilmesi teklifiyle elçilerini Turanşah'a gönderdi. Fakat teklif reddedildi. Bundan sonra geriye yürüyüş başladı (5 Nisan). Mansûre'deki Memlûkler de Haçlıları takibe koyuldular ve Kral Louis dahil bütün kumandanları esir alarak ordunun kayıtsız şartsız teslimini sağladılar. Louis, Dimyat'ı teslim ederek kendini, 1 milyon Bizans altını ödemek şartıyla da ordusunu kurtarabilecekti. Dimyat, 6 Mayıs 1250'de teslim oldu ve kral serbest bırakıldı. Aynı gün Akkâ'ya gitmek üzere Mısır'dan ayrılan Kral Louis, 4 yıl Akkâ'da kaldıktan sonra Fransa'ya döndü. Onun Haçlı Seferi de Doğu krallığına hiçbir fayda sağlamamıştı.

Aynı yıl Alman hükümdarı Konrad'ın ölmesi üzerine Kudüs kralı unvanı oğlu Konradin'e geçti ve krallık yine tayin edilen vekillerle idare olundu. Bu arada krallık, ticarî rekabet yüzünden birbirine giren Venedik, Cenova ve Pisalıların mücadelesiyle âdeta bir iç savaşa sürüklendi. Bu yıllarda Hulagu'nun idaresindeki Moğollar Mezopotamya'ya girdi ve 1258'de Bağdad'ı zapt ederek Abbâsî halifeliğine son verdi. Moğolların Güney'e ilerleyişleri, 1250'de Eyyûbîlere son verip Mısır'a hâkim olmuş bulunan Memlûk sultanı Kutuz tarafından Ayn Câlût'ta kazanılan savaşla durduruldu (1260). Aynı yıl Baybars, Kutuz'u öldürüp Mısır Memlûk sultanı oldu. Baybars, Haçlı Krallığı'nı kıyıda sadece birkaç şehre sığınacak kadar küçülttü. 1265'te Kaysâriye, Hayfa ve Arsuf'u aldı. 1266'da Safed ve Galileae bölgesi zapt edilirken ikinci bir Memlûk ordusu Moğolların taraftarı olan Ermeni kralı Hethum ve damadı Antakya-Trablus hâkimi VI. Bohemund'a karşı yürüdü. 24 Ağustos 1266'da Ermenileri yenilgiye uğratan Memlûkler Adana, Tarsus, Misis ve Sîs şehirlerini yakıp yıktıktan sonra pek çok esir ve ganimetle geri döndüler. 1268'de Yafa ve Beaufort kalesinin ele geçirilmesinin ardından Antakya önüne gelen Baybars, kısa bir kuşatmadan sonra şehri 18 Mayıs'ta zapt etti. Halkın çoğu öldürüldü, geri kalanlar esarete sürüklendi. Antakya'nın kaybı, Hıristiyanlar için büyük darbe oldu. Bunun sonucunda Doğu'daki Haçlı hâkimiyeti hızla çökmeye başladı.

Sekizinci Haçlı Seferi

Fransa kralı IX. Louis 1267 yılında yeni bir Haçlı Seferi'nin hazırlıklarına başlamış ve üç yıl sonra yola çıkacak duruma gelmişti. Ancak Hohenstaufen hanedanına karşı papa tarafından desteklenerek Sicilya ve Güney İtalya hâkimiyetini eline geçirmiş bulunan Fransa kralının kardeşi Charles d'Anjou, onun bu teşebbüsünü kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak seferin Doğu'ya değil Tunus üzerine yapılmasını sağladı. Kral Louis, 18 Temmuz 1270'de büyük bir orduyla Kartaca önünde karaya çıktı. Hıristiyanlara hoşgörüyle davranan Hafsî hükümdarı Mustansir'ın kolayca Hıristiyanlığı kabul edeceği hususunda kardeşi Charles'ın sözlerine inanan kral Louis, Tunus'a hâkimiyetin stratejik bakımdan Haçlı girişimine yararlı olacağını düşündü. Ama Muntasır'ın böyle bir niyeti yoktu. Aksine Haçlıların gelişinden önce başşehrini iyice tahkim edip savunmaya hazırlanmıştı, fakat savaşmasına lüzum kalmadı. Haçlı ordugâhında birdenbire salgın hastalıklar başladı. Binlerce asker ve şövalye, bu arada kral Louis, oğlu Jean Tristan ve pek çok asilzade bir ay içinde öldü. Charles d'Anjou Sicilya filosuyla gelerek geriye kalanları toplayıp İtalya'ya götürdü.

Doğu'da Haçlı Hâkimiyetinin Sonu

Bu Haçlı Seferi'nin Tunus'ta yok olup gitmesi, Avrupa'dan sürekli yardım bekleyen Doğu'daki Haçlıların bütün ümitlerini söndürdü. Fransa kralının seferine karşı Mısır'ı savunmak zorunda kalabileceğini düşünen Baybars, 1270 yılını hareketsiz geçirmişti. Fakat 1271'de yeniden Suriye'ye yürüyerek Haçlıların elinden Safîta, Krak des Chevaliers, Montfort kalelerini aldı. Böylece Haçlıların hâkimiyeti sadece kıyıda ellerinde tuttukları birkaç şehirle sınırlandı. Bu arada krallık içindeki çekişmeler de sürüp gidiyordu. İmparator II. Friedrich zamanından beri krallık, Doğu'da bulunmayan hükümdarlar tarafından idare edilmişti. Fakat 1268'de Konradin'in ölümünden sonra krallık tacı Kıbrıs kralı III. Hugue'e verildi. Ancak ne yeni kralın gayretleri, ne de 1271'de ordusuyla Akkâ'ya gelen İngiltere kralının oğlu Edward'ın çabaları krallıkta birliği sağlayabildi. 1272'de Edward yurduna geri döndü. Kral III. Hugue de 1276'da çekişme ve kavgaların bir türlü son bulmadığı krallık topraklarından ayrılıp Kıbrıs'a gitti. Bu arada Doğu Akdeniz'i hâkimiyeti altına almak amacıyla bir süreden beri uğraşan Sicilya kralı Charles d'Anjou, nihayet papanın desteğiyle Doğu krallık tahtı üzerinde en yakın hak sahibi olan Maria d'Antioche'dan bu hakkı satın aldı (1277). Charles, Kudüs kralı sıfatıyla Akkâ'ya bir temsilci yolladı. Ancak Charles'ın ilgisi, krallıktan ziyade Bizans devletine yönelikti. Bütün gayesi, 1261'de yeniden kurulan Bizans devletini ortadan kaldırıp tekrar Lâtin hâkimiyetini tesis etmekti. Fakat Charles, gayesinde ulaşamadan 1285'te öldü. Onun ölümünden sonra Doğu krallığındaki baronlar Kıbrıs kralı II. Henry'yi hükümdarları olarak tanıdılar.

Bu arada Haçlılar, 1277'de Baybars'ın ölümüyle geçici bir rahatlık duydular. Moğollar ve Ermeni kralı III. Leo da krallığın yeniden güçlenmesini desteklemekteydiler. Fakat 1279'da Memlûk tahtına çıkan Kalavun, yeniden Suriye'ye giren Moğalları 30 Ekim 1281'de Hıms önündeki savaşta kesin yenilgiye uğratınca Moğollar tekrar Fırat'ın gerisine çekildi ve böylece Haçlılarla Moğolların birleşmesi önlendi. Bundan sonra Kalavun önce Markap kalesini zapt etti (1285). Memlûkler karşısında krallığın güçsüzlüğü, İlhanlı hükümdarı Argun'u da endişeye düşürmekteydi. Argun, Haçlılarla bir ittifak yaparak krallığı yaşatmak için yeni bir Haçlı Seferi yapılması hususunda Avrupa ile temasa geçti.

Elçisi Rabban Sauma'yı papaya, Fransa ve İngiltere krallarına gönderdi. Ancak bu girişimleri sonuçsuz kaldı. Öte yandan Kalavun, Antakya prinkepsliğinden arta kalan son şehir Lâzikiye'yi 1287'de aldı. Ardından büyük bir orduyla Trablus'u kuşatan Kalavun 26 Nisan 1289'da şehri zapt etti ve deniz kuvvetleri hâlâ güçlü olan Haçlıların burayı yeniden ele geçirme teşebbüslerini önlemek üzere şehrin surlarını tamamen yıktırdı. Trablus'un kaybı, Akkâ'lıları büyük bir endişeye düşürdü. Kral Henry, sultan Kalavun'dan krallık ve Kıbrıs için esasen mevcut olan anlaşmanın uzatılmasını istedi ve teklifi kabul edildi. Henry ayrıca âcilen yardım gönderilmesi gerektiğini Avrupa'ya bildirdi. Bu çağrıya İtalya'dan olumlu cevap geldi. Venedikliler 20, Aragon kralı da 5 gemi göndererek bu sefere katıldı. 1290 Ağustos'unda Akkâ'ya varan İtalyan Haçlıları, şehirde ticaretle uğraşan Müslümanlara saldırmaya başladılar. Ay sonunda düzenledikleri bir hareketle de şehirdeki bütün Müslümanları öldürdüler. Katliam haberini duyan Sultan Kalavun, 4 Kasım 1290'da ordusuyla Kahire'den yola çıktıysa da altı gün sonra hastalandı. Fakat ölümünden önce oğlu el-Eşref Halîl'den seferi devam ettireceğine dair söz aldı. Ancak mevsim geçtiğinden sefer ilkbahara ertelendi.

Sultan Eşref hazırlıklarını tamamladıktan sonra 6 Mart 1291'de Kahire'den yürüyüşe geçti. Hâkimiyeti altındaki bölgelerden getirttiği kuşatma âletleri ve mancınıklarla takviye ettiği ordusuna Dımaşk ve Hama birlikleri de katıldı. Akkâ önüne ulaşan Müslüman ordusu, 6 Nisan'da şehri kuşattı. Aralarındaki anlaşmazlıkları bir yana bırakan Akkâ'lı Baronlar, Templier, Hospitalier ve Alman tarikat şövalyeleri, Venedikliler ve Pisalılar, kral Henry ile birlikte Kıbrıslı şövalyeler, ayrıca eli silâh tutan şehir halkı savunmaya katıldılar. Bir buçuk ay süren şiddetli hücum ve çatışmalardan sonra 18 Mayıs 1291'de Akkâ feth edildi. Şehirde bulunanların çoğu öldürüldü; geri kalanlar esir alındı. Daha sonra Eşref'in gönderdiği bir ordu 14 Temmuz'da Sûr şehrini ve 31 Temmuz'da Beyrut'u ele geçirdi. Bu sırada Eşref, hiçbir direnişle karşılaşmadan Hayfa'yı aldı. Son olarak da Templier şövalyelerine ait iki büyük kale, Tortosa 3 Ağustos'ta Athlit 14 Ağustos'ta zapt edildi. Sultanın askerleri birkaç ay boyunca kıyı bölgelerinde dolaşıp muhtemel bir Haçlı saldırısına yararlı olabilecek herşeyi imha ettiler. Kaleler yıkıldı, meyvelikler kesildi ve su tesisleri kullanılmaz hale getirildi. İslâm dünyası 200 yıldan beri katlanmak zorunda kaldığı Haçlıların bölgedeki bütün izlerini silip atmak arzusu içinde bütün Suriye kıyı bölgesini tahrip etti.

Haçlı Seferlerinin Sonuçları

Yakın Doğu'da kurulan Lâtin hâkimiyeti, bu bölgede yaşanan yerli Hıristiyanları, Bizans ve Türk-İslâm dünyasını olumsuz yönde etkiledi. Doğu Hıristiyanlarına yardım sloganıyla başlayan Haçlı hareketi, Yakın Doğu'nun yerli Hıristiyanlarına faydadan çok zarar verdi. Anadolu, Suriye ve Filistin'de yaşayan Hıristiyanlar, başlangıçta Haçlıların kendilerini Türk ve Bizans hâkimiyetinden kurtarıp bağımsızlıklarına kavuşturacaklarını sanmışlardı. Fakat kısa zamanda bunların amaçlarının Doğu'da kendi çıkarlarına uygun bir düzen kurmak olduğunu gördüler. Haçlılar, tebaalarını oluşturan yerli Hıristiyanlara halifelerden ve Türk idaresinden daha sert davrandılar. Onların dinî geleneklerine saygı göstermediler. Onları küçümsediler. Hatta Kudüs'te Hıristiyanlığın her mezhebine açık Kutsal Mezar Kilisesi'nde ibadet etmelerini yasakladılar. Ayrıca yerli Hıristiyanları, mevkilerinden uzaklaştırdılar. Mal ve servetlerini ellerinden aldılar; zaman zaman bunları öldürmekten bile çekinmediler.

Ancak Haçlıların asıl kötülüğü Bizans imparatorluğuna oldu. Hareketin başından beri İstanbul'u zapt etmek düşüncesini ve Bizans'a duydukları nefreti her fırsatta ortaya koyan Haçlılar, vazgeçemedikleri bu tutkularını Dördüncü Haçlı Seferi sırasında 1204'te tatmin etmek imkânını buldular. Bizans imparatorluğu ortadan kaldırıldığı gibi, İstanbul görülmemiş bir vahşetle yağmalandı. Bizans'a yardım sözünü dillerinden düşürmeyen Avrupalılar, imparatorluğu bir daha eski gücüne kavuşamayacak şekilde mahv ettiler. Her ne kadar sürgündeki İznik-Bizans devleti 57 yıl sonra İstanbul'u Haçlılardan geri almayı başardıysa da, bundan sonraki 200 yıllık dönemde Bizans artık komşularına karşı kendini savunmaya çalışan sıradan ve âciz bir devlet olarak varlığını sürdürebildi.

Haçlı Seferleri başlangıçta Anadolu Türkleri üzerinde de olumsuz etki yaptı ve baskın niteliğinde gelişen saldırılarıyla Türkiye Selçuklu Devleti'ne gerçekten bir darbe vurdu. Birinci Haçlı Seferi orduları, 1097'de Anadolu'dan geçip Suriye'ye indiler. Türkler, Orta Anadolu'ya çekilmek zorunda kaldılar. Ancak sultan I. Kılıç Arslan, 4 yıl sonra 1101'de gelen üç Haçlı ordusunu arka arkaya imha ederek Anadolu topraklarını Haçlılara kapattı. İkinci ve Üçüncü Haçlı Seferleri sırasında, Haçlıların Suriye'ye doğru Anadolu'yu çaprazlama geçme teşebbüsleri sonuçsuz kaldı. Türkler, uğradıkları bütün zararlara rağmen Anadolu'da köklü bir şekilde yerleştiler. Bununla beraber Urfa, ancak 50 yıl sonra (1144) geri alınabildiği gibi, Antakya ve Suriye-Filistin kıyı bölgelerine yerleşen Haçlılar da, 200 yıl süren bir mücadeleden sonra bu topraklardan çıkarılabildiler.

Haçlı Seferleri'nin Avrupa üzerindeki tesirleri çeşitli alanlarda oldu. Bu hareket, XII. ve XIII. yüzyıllarda Avrupa toplumunun değişen yapısını siyasî, sosyal, ekonomik ve kültür bakımından etkiledi. Toplumda huzursuzluk meydana getiren kişilerin ve sefalet içinde yaşayan halkın sayıları, yüzbinleri aşan büyük kitleler halinde Doğu'ya gidişi ve sonraki yıllarda da bu hareketin devam etmesi, Avrupa'daki kralların ülkelerinde bozulan düzeni sağlanmasında ve otoritelerini güçlendirmesinde faydalı oldu. Krallık kudretinin güçlenmesi yanında, Haçlı hareketinin getirdiği canlılık, Batı toplumunda yeni bir sosyal sınıfın -Tacirler ve İşçiler- ortaya çıkmasına da neden oldu. Sefere çıkarken hemen herkes yolculuk masrafını karşılamak üzere malını satmaktaydı. Asiller de kendi ordularını kurabilecek parayı temin için mülklerini satmak ve bunun sonucunda topraklarında çalışan kendilerine bağlı köylüleri de serbest bırakmak zorunda kalmışlardı. Bu köylülerden şehirlere göç edenler, ticaretle uğraşmaya veya çeşitli zanaat dallarında çalışmaya başladılar. Böylece zaman içinde burjuva sınıfını yarattılar. Kentlerin nüfusu çoğaldı. Şehirler arasında ulaşım sıklaştı. Sonuçta toplumda, yeni bir ekonomik düzen oluştu. Sefere çıkanların bir kısmı geri döndü. Ama çoğu Doğu'da kaldı veya yollarda, savaşlarda öldü. Bunun sonucunda, birçok eski ailenin yerine yenileri ortaya çıktı. Haçlı hareketi, sadece Avrupa toplumunun sosyal yapısını değil, Avrupa ülkelerinin politik kaderlerini de etkiledi. Fransa gücünü ve topraklarını arttırdı; Venedik'i para yönünden olağanüstü besledi; Almanya sınırlarını Doğu'ya doğru ilerletmek imkânını buldu; İspanya ve Portekiz'in ufku inanılmaz şekilde açıldı ve sınırları çok genişledi.

Haçlı Seferleri'nin başlangıçtaki başarısı, hareketin öncülüğünü yapan Papalığa prestij kazandırdı. Fakat arkadan gelen başarısızlıklar kilisenin gücünü azalttı. Ayrıca durmadan toplanan vergiler tepkilere yol açtı. Papaların Haçlı Seferleri'ni sürdürmek için gittikçe daha çok para istemesi, ama bu paraların Doğu'ya bir şey kazandırmadığı halde Roma'daki Papalık sarayının lüks ve israfını arttırması herkesi bezdirip usandırdı. Önceleri Haçlı yemini edip de gitmeyenlerin ödemeleri gereken "Pişmanlıktan arınma" parası, zamanla Haçlı yemini etmeyenleri de kapsadı ve açıkça "Günahların parayla affı" satışına dönüştü. Bütün bu etkenler ve dünyevî iktidarlara karşı sonsuz bir ihtirasla sürdürdüğü üstünlük iddiaları, Roma Katolik kilisesini sonunda küçültücü muamelelere uğrattı; güç ve itibarını iki paralık etti. Neticede Papalar, Avignon'da sürgün hayatına mahkûm oldu ve halkın devam eden dinî hoşnutsuzluğu XVI. yüzyılda Protestan Kilisesi'nin kuruluşu ile Reformasyon'u getirdi. Avrupa'daki bu duruma karşılık, Roma kilisesi, Haçlı Seferleri sayesinde etkisini Asya kıtasında yaymayı başardı. Bu hareketin sağladığı imkânla Dominiken ve Fransisken keşişlerin XIII. yüzyılda Doğu'da yerleşmesi, bunların Haçlı devletlerinin dışında da misyonerlik faaliyetlerinde bulunmalarına fırsat verdi. Papalar, Doğu hükümdarlarına gönderdikleri mektuplarla misyoner keşişlere özel imkânlar tanınmasını sağladılar. Bu keşişler, çok defa Moğolların Hıristiyanlık propagandasına müsamaha göstermesinden faydalanarak İtalyan tacirleriyle birlikte İran'a, Asya içlerine, hatta Çin'e kadar gittiler. Buralarda misyonlar kurdular. Böylece Roma kilisesinin hâkimiyet alanını genişlettiler. Bu faaliyet, milletlerarası temele oturtulan kilise hukukunun gelişmesinde önemli rol oynadı. Fakat İslâm kanunları, din propagandasını yasakladığı için keşişler, Müslümanlar arasında faaliyette bulunamadılar. Haçlıların savaşlar ve ticarî ilişkiler dışında Müslümanlarla teması hemen hiç olmadı. Lâtin Doğu, Sicilya ve İspanya'nın aksine, İslâm dünyasının felsefesini anlamadı ve bu konunun Avrupa'ya aktarılmasında herhangi bir rol oynamadı. Aynı şekilde İslâm dünyası da, istilâcı Haçlılara yabancı kaldı ve bunlarla ilgili konulara merak duymadı. Zaman zaman görülen dostluk ilişkileri ise, ticaretle sınırlı kaldı. Haçlı Seferleri döneminden önce de Venedik, Cenova, Pisa ve Amalfi deniz cumhuriyetlerinin Müslümanlarla ticarî ilişkileri vardı. Fakat Haçlı devletleri sayesinde Avrupa'nın Doğu ile ticareti olağan üstü gelişme gösterdi. Batılı tacirler, bu sayede ilk defa Doğu şehirlerinde yerleşip Haçlı Devletlerinin kendilerine sağladığı imtiyazlardan faydalanarak bu alanda üstünlüğü ele geçirdiler. Gelişen ticaretle birlikte taşımacılık konusunda ihtiyaçlar, gemi inşaat tekniğine yenilikler getirdi; daha büyük ve daha sağlam gemiler yapıldı. Ticaretin gelişmesiyle zenginlik arttı. Para bollaştı ve bankacılık faaliyetleri başladı.

Haçlılar, şeker kamışını ilk defa Filistin'de görüp tanıdılar. Kısa zamanda şeker kamışı yetiştirmesini ve öz suyunu çıkarmasını öğrendiler. XII. yüzyıldan itibaren Doğu'dan gelen şeker ve çeşitli meyveler, Batı sofralarını süsledi. Avrupa'da önceden de az çok bilinen Doğu'nun şifalı bitkileri, Haçlılar vasıtasıyla Batı'da iyice tanındı ve bollaştı. XIV. yüzyılda yaşayan bir tacirin kitabında 300'ün üstünde baharat çeşidinin Avrupa'ya taşınmakta olduğu kayıtlıdır. Baharat Yolu adıyla ünlü olan bu ticaret yolu, baharatın yanı sıra Doğu'nun egzotik kokularını ve boya maddelerini de Avrupa'ya ulaştırmaktaydı. İpekli ve pamuklu kumaşlar, ipek halılar, zarif çanak çömlek, porselen ve cam eşya Avrupa'da giyimi ve evlerini döşenişine yenilikler getirdi.

Öte yandan Doğu'da yerleşen Haçlılar, zamanla mahallî âdetlere alıştılar; yerli kıyafetler giymeye, mahallî yemekler yemeye başladılar. Bunlar yerli doktorlara tedavi oluyor ve çoğu, yerli Hıristiyan kadınlarla evleniyordu. İslâm dünyasıyla özellikle ticarî alandaki temas sonunda, bunların bir kısmı Arapça öğrendi. Bu dilden birçok kelime ve terim, Avrupa dillerine girip yerleşti. Bugün Batı dillerine ait sözlüklerde A'dan Z'ye kadar bu kelimeleri görmek mümkündür. Fakat Haçlılar, yine de Batılı atalarının geleneklerini devam ettirdiler. Yazışmalarda Lâtince kullanılıyordu. XIII. yüzyılda hazırlanan kanun mecmuası Assises de Jerusalem ise Fransızca kaleme alınmıştı. Haçlı Seferleri döneminde bu konuyu işleyen pek çok tarih kitabı yazıldı. Avrupa'da tarihî edebiyat gelişti. Arap edebiyatı vasıtasıyla Doğu'nun çeşitli hikâyeleri, masalları Avrupa'ya yayıldı. Haçlılar, Avrupa'ya askerî alanda da yenilikler getirdiler. O zamana kadar Batı'da mevcut savunma mevkileri basit kulelerden ibaretti. Haçlılar, önce Doğu'da örneklerini gördükleri şekilde kendilerine büyük ve içinde yaşanılabilen şatolar inşa ettiler ve bunu Avrupa'ya taşıdılar. Zamanla askerî açıdan çift sur duvarlarının, bu duvarlar üzerine yerleştirilen esas ve yan kulelerin önemini ve sağladığı avantajı anladılar ve bu özelliklere sahip sağlam ve büyük kaleler yaptılar. Böylece büyük kalelerin yapılması, savunma ve kuşatma taktikleri, ziftin kullanılması gibi yenilikler Avrupa'ya aktarıldı. Ayrıca Haçlılar, kiliselerin inşasında Doğu'lu ustalardan öğrendikleri sivri kemer kullanmasını Batı mimarisine soktular. Müslüman gemicilerden basit fakat çok yararlı bir icat olan deniz pusulasını ilk öğrenen İtalyanlar oldu. Bunun yanı sıra İtalyan denizciler öğrendikleri Müslümanların usturlap'ı ile, bir dereceye kadar da olsa, enlem ve boylamları hesaplamaya başladılar. Avrupa, Doğu'ya yapılan seyahatlerden dönenlerin getirdiği bilgilerle yeni coğrafî görüşe sahip oldu; o zamana kadar yaşanan dünyanın merkezi kabul ettiği Roma'nın yerine artık çizilen haritaların ortasına Kudüs konulmaktaydı. Şimdi Batı toplumu, pek bilmediği ama yavaş yavaş adını duymaya başladığı Uzak Doğu ülkelerine ve denizlerine merak duymaya başlamıştı. Sonuç olarak Haçlılar, Orta Çağ Avrupa'sına Doğu'nun kültürünü taşımakta etkili olmuşlar, bu dönemde ticaret yollarının açtığı imkânla Doğu'nun en uzak köşelerine kadar giden seyyahlar Doğu'nun güzelliğini, zenginliğini, sanat ve ilmini Batı'ya taşımakta büyük rol oynamışlardır.

Albertus Aquensis, Liber Christianae Expeditionis pro Ereptione et Restitutione Sanctae.

Hierosolymitanae Ecclesiae, Recueil des Historiens des Croisades, occidentaux.

(kısaltması RHC occ.), IV, s. 265-713; Paris 1879; Almanca terc. H. Hefele, Albert von, Aachen, Geschichte des ersten Kreuzzuges, 2 cilt, Jena 1923.

Ambroise, L'Estoire de la Guerre Sainte, yay. G. Paris, Paris 1897; İngilizce terc. M. J. Hubert ve J. L. La Monte, The Crusade of Richard Lion-Heart, New York 1941.

Anna Komnene, Aleksias, yay. ve Fransızca terc. B. Leib, Anne Comnene. Alexiade. Regne de l'empereur Alexis I Comnene (1081-1118), 3 cilt, Paris 1937-45; İngilizce terc.

E. R. A. Sewter, The Alexiad of Anna Comnena, London 1969.

Anonim Süryani, yay. J. -B. Chabot, Chronicon (syriacum) ad annum chr. 1203/4 pertinens, Corpus Scriptorum Christianorum Orientalium, III, Paris 1918; İngilizce terc.

A. S. Tritton, The first and second crusades from an Anonymous syriac chronicle, Journal of Royal Asiatic Society, 1933, s. 69-101, 273-305.

el-Azîmî, Tarih, Kara Mustafa Paşa Ktp. No. 398; yay. C. Cahen, "La Chronique abregee d'al.

-Azîmî", Journal Asiatique, CCXXX, 1938, s. 353-448; yay. ve Türkçe terc. A. Sevim, Azîmî Tarihi Selçuklularla İlgili Bölümler (H. 430-538=1038/39-1143/44), Ankara 1988.

Ebu'l-Ferec (Barhebraeus), yay. P. Bedyan, Chronicon Syriacum, Paris 1890; Türkçe terc.

Ö. R. Doğrul, Abü'l Farac Tarihi, 2 cilt, Ankara 1945-50.

Ebu'l-Fidâ, el-Muhtasar fî târihi'l-beşer, 4 cilt, Kahire h. 1325.

Ebû Şâme, Kitâbü'r-Ravzateyn fî ahbâri'd-devleteyn en-Nurîyye ve's-Salâhîyye, Kahire h. 1287­88.

Fulcherius Carnotensis, Gesta Francorum Iherusalem peregrinantium, RHC occ., III, s. 311.

-485; ingilizce terc. R. Ryan, Fulcher of Chartres. A History of the Expedition to Jerusalem 1095­1127, Knoxville 1969.

Gesta Francorum et Aliorum Hierosolimitanorum, yay. ve İngilizce terc. R. Hill, The Deeds of the Franks and the other Pilgrims to Jerusalem, Oxford 1979.

İbn ül-Adîm, Zübdetü'l-Haleb min Tarihi Haleb, yay. S. Dehhân, 3 cilt, Dımaşk 1951-68.

İbn ül-Esîr, el-Kâmil fi't-târih, yay. C. J. Tornberg, 14 cilt, Leyden-Upsala 1851-76;.

Beyrut baskısı, 13 cilt, 1966-67, Türkçe terc. A. Özaydın, İbnü'l Esîr el-Kâmil fi't.

-Târih Tercümesi, X. ve XI. Cilt, İstanbul 1987.

İbn ül-Esîr, et-Târîhü'l-bâhir fi'd-devleti'l-Atâbekîyye bi'l-Mavsıl, yay. A. Tulaymat, Kahire 1963.

İbn ül-Kalânisî, Zeylü Târîhi Dımaşk, yay. H. F. Amedroz, Beyrut 1908; İngilizce terc. (kısmen) H. A. R. Gibb, The Damascus Chronicle of the Crusades, London 1932.

İbn Şeddâd, Sîret ül-Meliki'z-Zâhir Baybars, (yazma, 2 cilt), Edirne Selimiye Ktp. No. 1507;.

İbn Vâsıl, Müferricü'l-kürûb fî ahbâri Benî Eyyûb, yay. C. Şeyyâl, 5 cilt, Kahire 1953-72.

Kinnamos, Ioannes, Epitome rerum ab Ioanne et Alexio [!] Comnenis gestarum, yay.

A. Meineke, Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae, Bonn 1836; Türkçe terc.
I. Demirkent, Ioannes Kinnamos'un Historia'sı (1118-1176), Ankara 2001.

Niketas Khoniates, Historia, yay. I. Bekker, Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae, Bonn 1835; Türkçe terc. F. Işıltan, Niketas Khoniates. Historia (Ioannes ve Manuel Komnenos Devirleri), Ankara 1995.

Odo de Deuil, De Profectione Ludovici VII in Orientem, yay. H. H. Waquet, Paris 1949.

Ordericus Vitalis, Historia ecclesiastica, yay. A. Prevost ve L. Delisle, Societe de l'Histoire de France, 5 cilt, Paris 1838-55; yay. ve İngilizce terc. M. Chibnall, The Ecclesiastical.

History of Orderic Vitalis, 6 cilt, Oxford 1980.

Otto von Freising, Gesta Friderici Imperatoris, yay. Simson, Monumenta Germaniae.

Historica, 1912; İngilizce terc. C. C. Mierow, The Deeds of Frederick Barbarossa, New York 1953; Almanca terc. A. Schmidt ve F. J. Schmale, Die Taten Friedrichs oder richtiger Cronica, Darmstadt 1986.

Raimundus Aguilers, Historia Francorum qui ceperunt Iherusalem, RHC occ., III, s. 231-309; İngilizce terc. J. G. Hill ve L. L. Hill, Raymond d'Aguilers, Philadelphia 1968.

Recueil des Historiens des Croisades, yay. Academie des Inscriptions et Belles Lettres, Paris 1841-1906.

Robert de Clari, La Conquete de Constantinople, yay. P. Lauer, Paris 1924; Türkçe terc.

B. Akyavaş, İstanbul'un Zaptı (1204), Ankara 1994.

Sıbt ibnü'l-Cevzî, Mir'âtü'z-zamân, yazma, Topkapı Sarayı III. Ahmed Ktp. 2907/13 B.

Süryani Mikhail, Khronik, yay. ve Fransızca terc. L. -B. Chabot, Chronique de Michele Syrien, patriarche jacobite d'Antioche (1166-99), 4 cilt, Paris 1899-1924; Türkçe terc.

H. Andreasyan, Süryani Keşiş Mihailin Vekayinâmesi, (henüz yayınlanmadı).

Urfalı Mateos, Vekayinâme, yay. ve Fransızca terc. E. Dulaurier, Chronique de Matthieu.

d'Edesse, Paris 1858; Türkçe terc. H. Andreasyan, Urfalı Mateos Vekayinâmesi (952. -1136) ve papaz Grigor'un Zeyli (1136-1162), Ankara 1962.

Villehardouin, G. De, La Conquete de Constantinople, yay. Faral, 2 cilt, paris 1938-39;.

İngilizce terc. M. R. B. Shaw, The Conquest of Constantinople, New York 1963.

Willermus Tyrensis, Historia rerum in partibus transmarinis gestarum, RHC occ., I, s. 1 vdd.; Almanca terc. E. Ve R. Kausler, Geschichte der Kreuzzüge und Königreichs Jerusalem, Stuttgart 1844; İngilizce terc. A. Babcock ve A. C. Krey, A History of Deeds Done Beyond the Sea by William Archbishop of Tyre, New York 1943.



Araştırma Eserleri



Demirkent, I., "1101 Yılı Haçlı Seferleri", Prof. Dr. Fikret Işıltan'a 80.
Doğumyılı Armağanı, Demirkent, I., "Haçlılar", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XIV, İstanbul 1996. 

Demirkent, I., Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul 1997.

Demirkent, I., Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi (1098-1146), 2 cilt, TTK Yay., Ankara 1990-92, Dünya Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 17-56.

Grousset, R., Histoire des croisades et du royaume franc de Jerusalem, 3 cilt, Paris 1934-36.

Heyd, W., Histoire du cmmerce du Levant au Moyen-Age, Türkçe terc. E. Z. Karal, Yakın Doğu Ticaret Tarihi, I, Ankara 1975.

Housley, N., The Later Crusades from Lyons to Alcazar 1274-1580, Oxford 1992.

La Monte, J. L., Feudal Monarchy in the Latin Kingdom of Jerusalem 1100 to 1291, New York 1970.

Munro, D. C., The Kingdom of the Crusaders, Washington 1966.

Neubauer, A. ve Stern, M, Quellen zur Geschichte der Juden in Deutschland, 2 cilt, Berlin 1892.

Philipps, J., Defenders of the Holy Land. Relations Between the Latin East and the West, 1119­1187, Oxford 1996.

Prawer, J., Die Welt der Kreuzfahrer, Wiesbaden 1976. Riley-Smith, J., The Crusades. A Short History, London 1987.

Röhricht, R., Geschichte des Königreichs Jerusalem 1100-1291, Innsbruck 1898.

Runciman, S., A History of the Crusades, 3 cilt, London 1951-54, terc. F. Işıltan, Haçlı. Seferleri Tarihi, 3 cilt, TTK Yay., Ankara 1966-87.

Setton, K. M., (yay.), A History of the Crusades, 6 cilt, Madison-Milwaukee-London 1969.

Siberry, E., Criticism of Crusading 1095-1274, Oxford 1985.

Sporschil, J., Geschichte der Kreuzzüge, Leipzig 1843.

Waas, A., Geschichte der Kreuzzüge, 2 cilt, Freiburg 1956.

Wilken, F., Geschichte der Kreuzzüge, 7 cilt, Leipzig 1807-32.

  
16145 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın