• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı / Prof. Dr. Claude Cahen

Malazgirt Savaşı, tarihte, şartları, teferruatlı ve kesin olarak araştırılmaya değecek kadar mühim bir rol oynamıştır. Halbuki, onun tafsilâtlı bir hikâyesini anlatmak veya esas karakterlerini1 meydana çıkarmak isteyen yazarlar, sadece Hıristiyan müelliflerden; bilhassa hâdiseyi geniş olarak nakleden aşağı yukarı muasır Bizanslılardan (Skylitzes ile Bryennios'u pek az farkla tekrarlayan Attaleiates'ten), Ermenilerden (muasır Lastiverd'li Aristakes ile XII. asrın ilk yarısında yaşayan Urfalı Mateos'tan) ve kısmen Suriyelilerden (eseri son zamanlarda neşredilen XII. asır yazarlarından Suryâni Mikhael ile daha sonra bahsedilecek olan XIII. asır sonunda yaşayan Bar-Habraeus'ten) faydalanmışlardır. Bazı müellifler Arapçayı bilmediklerinden, diğerleri ise neşriyatın eksikliği dolayısıyla, İbn al-Asir2 gibi meşhur Arap tarihçilerini tenkitsiz bir şekilde özetlemekle iktifa etmişlerdir. Halbuki Malazgirt Savaşı'na ait sadece Arapça veya kısmen Farsça el yazması birçok uzun rivayetler mevcuttur. Büyük yenilikler getirme iddiası taşımayan bu makalenin gayesi, bunların muhtevalarını ortaya koymak ve onları diğerleriyle mukayese etmekten ibarettir.

Malazgirt Savaşı'na zaman geçtikçe daha çok ehemmiyet verilmesi, bu devreye ait Müslüman tarihlerinin hemen hepsinin hangi neviden ve nereye ait olurlarsa olsunlar, az veya çok tafsilâtlı bir tarzda ondan bahsetmeye sevk etmiştir. Burada, bizim nokta-i nazarımızdan hiç olmazsa kısmî bir özelliğe lâyık bulunanlar incelenecektir. Bu zahirî özellik, umumiyetle bunların daha eski devirlere ait kaybolmuş eserlere dayanmasından ibarettir.

Gerçekten de muhafaza edilen bu İslâmi kaynakların müşterek özelliği, hâdiselerden çok sonrasına ait bulunmalarıdır. Bununla beraber, bu mahzur mübalâğa edilmemelidir, zira diğer noktalar üzerinde mültekat şeklinde yazılmış muahhar eserleri, orijinal kaynaklarla mukayese etmek imkânını verdiği zaman, umumiyetle efsanevî tahrif ve ilâvelerin metnin ana hattını tâdil edemediği ve çok defa metne hemen hemen uygun iktibaslarla dolu olduğu müşahede edilir.

Malazgirt hâdisesinde, diğer dillerde yazılmış müstakil kaynaklarla mukayese aynı neticelere götürür.

Umumiyetle ve hattâ tarafgirâne mülâhazalar ilâve ettikleri zaman bile Arap tarihçileri, bu mütalaaların yanı sıra, hâdiseleri değiştirmeksizin kaydederler. Bunu söyledikten sonra, Arap kaynakları ve kısmen onlara bağlı olan İran kaynakları, üç gruba ayrılabilir.

Birincisine, birbirlerinden ayrı, kısa; nâdir olarak kendilerine has teferruatı ihtiva eden, nispeten eski bir zamana ait bir seri nakiller sorulabilir. Malazgirt Savaşı'na ait en eski zikir, İbn al-Kalânisi'nin3 XII. asır ortalarında yazdığı Şam Kroniği'ndedir. Şaşılacak bir şeydir ki, kendisini Hil#l aş-Şâbî'nin zeyl muharriri gibi gösteren ve hakikatte eserin birinci kısmında onu takip eden İbn al-K#lanisî, kendisinden evvel XI. asrın ikinci yarısında selefinin oğlu tarafından yapılan zeylden tamamen habersiz görünür. Dokümanlarını, idarî vazifeleri dolayısıyla tahkik ettiği arşiv vesikalarına dayandıran yazar, bazen onların şişkin ve müphem üslûplarını muhafaza ederek özetler.

Bununla beraber, Malazgirt'e daha mufassal şahadetler bulmağa vakit olsaydı, tamamlamak istediği hikâyelerden ancak birini tahsis edecekti.

Hikâyesi, bize Suriye'de haber alınan, fakat Şam'da yazıya geçirilen resmi bir tebliğ fikrini verir. XIII. asır Halep vak 'anüvislerinden Kem#l ad-din İbn al-Adim, Biyografik Lûgati'nin Alp Arslan4 maddesinde, yazarı belli olmayan bir metni zikreder ki, bu İbn al-Kalânisi'nin hemen hemen aynen tekrarından İbarettir. Yazarın Şam kroniğinden kopya edilen muahhar bir eser mi, yoksa anonim bir nüshayı mı göz önünde bulundurduğunu kesinlikle söylemek mümkün değildir. Nihaî muahede ile ilgili son cümleleri yazar Halep kroniğinde Malazgirt hikâyesinin sonunda kullanılmıştır. Aynı musannif, yukarıda adı geçen makalede, XII. asrın diğer iki tarihçisinin Malazgirt'e ait bölümlerini tanıtır.5 Bunlardan birinin, meşhur Usâma'nın kardeşi Abu'l-Hasan İbn Murşid İbn Âlî İbn Munkîz'in kaynakları, şüphesiz şifâhen ailesinden gelen ve hakikaten ziyade nükte endişesinin hâkim olduğu hikâyelerdir: zaten Kemâl ad-dîn'in kendisi de bizi ona güvenilmemeye davet eder;6 bununla beraber kroniğinin Bizans taarruzu sırasında Halep prensinin rolü kısmında, aynı kaynağı takip eder; fakat bu, hiç şüphesiz yanlış bir şeydir.

Abû G#lib Âbd al-Vahh#b ibn Mas'ûd ibn al-Hüseyin aş-Şayb#nî'nin aynı asrın sonuna doğru yazılmış olan kroniğine gelince, yazar Lûgati'nde ondan kendi tarih kitabında nedense çıkardığını, halifenin oynadığı role dair dikkate değer bilgiler aktarır ve kendisini müteakip iki gruba yaklaştıran, öncülerin ilk savaşıyla ilgili bir hikâye nakleder.

İbn al-Azrak al-F#rikî'nin, şüphesiz şehrinin devrimizle ilgili arşiv vesikalarına dayanılarak nihaî şekliyle 1177'de yazılan Mayy#af#rikîn adlı tarihindeki parçaya özel bir yer ayrılmalıdır. Evvelkilerden biraz daha uzun olan ve muahhar yazarlar tarafından ihmal edilen bu çok dikkate değer malumatı hâvi metin, o olmasaydı meçhul kalacaktı.

İkinci ve üçüncü grubu, en tam şekli İm#d ad-Din al-İşf#nî ve Sibt ibn al-Cavzî'nin eserlerinde bulunan hikâyeler teşkil eder. Salahaddin'in meşhur kitabı İm#d al-Dîn, 1183'te tamamladığı Selçukluların Tarihi7 adlı eserine Malazgirt Savaşı'na ait uzun bir hikâye dercetmiştir. Bu yazarın bütün eserleri gibi, bu da kafiyeli ve âhenkli, seci ve cinaslarla dolu bir nesirdir; bu yazı alışkanlığı sadece sonu gelmez boş tiradlardan ibaret değildir. Yazar kelime oyunu yaparken, bazı küçük teferruattı da zikreder ki, bunları tarihi bakımdan değerlendirirken, secileri göz önünde bulundurmak lazımdır. Mesela yazar, Arapça bilmeyen Romanos Diogenes'e Arapça bir seci oyunu ile izah edilebilecek bir cümle izafe etmekten asla çekinmez. Bununla beraber, babası kendisinden evvel Irak'ta yüksek idarî mevkilerde bulunan yazar, zengin ve iyi haber alma kaynaklarına sahipti; elverişli olduğu nispette müstakil hikâyelerle (bu kaynakların hiçbiri muhafaza edilmemiştir) yapılan mukayeseler gösteriyor ki o, her şeye rağmen aslî olanı hakikate uygun olarak kullanmıştır. Basilakes'in cümlesi de mâna itibarıyla şüphesiz doğrudur. Müdafaacı temayüllere sahip olmakla beraber, belki de kendisine izafe edilemeyecek bir ihmal müstesna, bu temayüller onu hâdiseleri tahrif etmeğe sürüklememiştir. Melikşah'ın bütün saltanat devri için kaynağı An#şirv#n'ın hemen hemen muasırı olan İranlının hâtıralarıdır; bunlar daha eskiye gitmez, Malazgirt için başvurduğu kaynak meçhuldür.

Günümüz nâşirlerinin haklı olarak cesaretini kıran, "İm#d ad-Dîn"in üslûbunun büyük güçlüğü ve lüzumsuz uzunlukları, XIII. asrın başında al-Bund#rî'yi8 bir hülâsa kaleme almağa sevketmiştir; terimleri aynen muhafaza eden al-Bund#rî, hikâyenin lüzumsuz kısımlarını çıkarmakla yetinerek yazarını adım adım izler.

Her ne kadar al-Bund#rî esaslı hiçbir şeyi atlamamışsa da, onun çıkardığı ve diğer tarihçilerin kaydettikleri bazı detayların kaynağını tahkik etmek için İm#d ad-Din'in metnine müracaat etmekte fayda vardır. Bunlardan en önemlisi, yukarıda zikredilen Suriye kaynaklarından çıkardığı son satırlar hariç, Kem#l ad-Din'in9 eseridir; sade, sağlam ve müşahhas üslûbuyla bizim için daha zevkli olan hikâyesinin zekice olmaktan başka hiçbir mahzuru yoktur; örneğinin mübhem metnini daha yâzılı bir hale getirmek için, bir veya iki yerde detaylara, İm#d ad-Din'in haberlerinde bulunmayan bir serahat verir. Nihayet, Bund#rî ile aynı devre doğru İranlı al-Husaynî kendi lisanında Selçuklulara dair bir tarih yazar ki, bu, İm#d ad-Din'inkinin10 hülâsaten yapılmış bir adaptasyonuna benzer.

En mufassal şekli Sibt ibn al-Cazvi'de11 bulunan hikâyeyi son gruba yerleştirmek lâzımdır. Bu yazar, şimdiye kadar çok ihmal edilmiştir. Şüphesiz XIII. asırda yazan bu müellif, inanılmayacak kadar geveze, gördüğü ve duyduğu her şeyi kabul eden, yanlış tefsirlere düşecek kadar aceleci ve aklın alamayacağı derecede dağınık bir kompozisyona sahip bir yazardır. Fakat, tenkit kabiliyetinin yokluğu, kanaatimizce, diğer kaynaklarımız tarafından unutulan şâyân-ı dikkat detayların muhafazası bakımından bir kazançtır; günümüzde kaybolmuş, başka hiçbir musannifin istifade etmediği XI. asrın ikinci yarısına veya daha doğrusu muahhar devreye ait önemli eserleri tanımıştır. Ümit olunabilir ki, Arapçacıların kendisine karşı göstermiş oldukları yarı ihmale galebe çalsın. Anadolu'daki Türk birlikleri hakkında yepyeni bilgileri bize o vermiştir ve Malazgirt Savaşı'nı müteakip yapılan sulh müzakereleri ile Romanos Diogenes'in daha sonraki mukadderatını oldukça uzun bir şekilde ortaya koyan yegâne Arap yazarı da odur. Nihayet, Halep ric'atine ait hikâyesinde görüleceği üzere, o, övme, taraf tutma endişesinden tamamıyla uzaktır.

Sibt'in kaydettiği bu rivayet, otuz sene evvel yazan İbn al-Aşir'de bulunduğuna göre, söylemeğe lüzum yoktur ki, ondan önce de biliniyordu.12 İki grubu birbirine bağlayan yegâne yazar da odur, İm#d ad-Din ile Sibt'in iki rivayetini bildiği için, onları sıkı olarak birbirine bağlamıştır. Savaş hakkında, meselâ iki rivayetten birini seçerken, onunla aynı tercihi yapmıyorsak da, hikâyenin bütünlüğünü bozmadan, esasını muhafaza ederek ve zaman zaman şu veya bu fikre katılarak yapmış olduğu icmal, hiç şüphe yok, onun tarihçi kabiliyetine şeref verir. Bununla beraber o, birçok teferruatı bile bile atladığından ve daha sonra Mirhond'da okunduğu gibi, müteakip kaynaklarda bulunan bilgileri naklettiğinden dolayı, bizim için sadece kaynakların tenkidi ve okuduklarımızın kontrolü bakımından ehemmiyetlidir.

Diğer taraftan bu rivayet Arap dilli Hıristiyan çevrede tanınan yegâne rivayet olarak görülmektedir. Sibt'ten birkaç sene sonra, Hıristiyan al-Makin13 aynı rivayeti kısaca, daha sonra Bar-Habraeus'da14 denilen meşhur Abu'l Farac'ın Süryanice ve Arapça olmak üzere iki dilde yazdığı Tarih'inde nakletmiştir. Rivayetin dikkate değer tarafı kaynağını dikkatle okuduktan sonra Sibt'in iki yanlış tefsirini düzeltme imkanını vermesidir. Bundan başka o, hakikaten korkunç olan kronolojik intizamsızlığını (hâdiselerin nakli gerçekten çok farklıdır15) İmparatorun esareti ile ilgili bir anektot mevzuundaki büyük saflığı yüzünden, mûtad rehberi Süryâni Mikhael'i neden takip etmediğini izah eder; söylendiğine göre o, anlattığı iki rivayeti biri Arapça diğeri Farsça olan bir eserde bulmuştur. Bar-Habraeus'tan önce veya hemen sonra bize intikal eden İran eserleri sadece İm#d ad-Din'in rivayeti ile benzerlik gösterdiği için ikinci malûmat biraz tuhaftır. Sibt'te bulunan bazı unsurların iki asır sonra diğerlerine karışmış bir şekilde, Mirhound'da bulunması vâkıası, mazi için hiçbir şeye delâlet etmez, zira Farsça gibi Arapça da yazan bu müellif her iki dilin tarihi edebiyatına vâkıftı.

Bahis konusu Farsça eserler, daha önce sözü geçen Al-Husaynî'nin Tarihi ile Ravendi16 ve Kazvinli Mustaufi'ninkilerdir17. İlki, XIII. asırda kaleme alınmış olmasına rağmen Selçuklulara ait, bize kadar intikal eden en eski Farsça tarihtir; burada nakledilen rivayet, şu veya bu tercümeye ait olduğunu tasdik ettiremeyecek kadar kısadır. Mustaufi'ye gelince, XIV. asırda yazılmış olmakla beraber, rivayeti kaynağı, meçhul bazı anektotları ihtiva eder. Bununla beraber, çok muahhar olmasına rağmen, kime ait olduğu belirsiz muhayyel klişeler yanında Malazgirt'e ait bazı orijinal rivayetleri ihtiva eden Mirhound'un (XV. asır)18 tarihini de zikretmek lâzımdır; geri kalan birçok bölümler Sibt'in kaynağından gelir; o da İbn al-Asir'i tanır, fakat "İm#d ad-Din"in tercümesini bilmez; son olarak o, Mustaufi'nin kaynaklarından birine bakarken, onun bir hatasını düzeltme imkânı bulmuştur. Bize kadar gelen muahhar yazarların Malazgirt'e dair hikâyelerini anlatırlarken istifade ettikleri fakat adlarını zikretmedikleri eserler nelerdir? Benim burada gayem, XI. asır sonu veya XII. asır başlangıcında yazılmış Arapça tarihî eserlerin tenkidi bir tablosunu arz etmek olmadığından ve bu makalenin konusunu asla değiştirmeyecek olan böyle bir çalışma, yazmaların daha geniş şekilde incelenmesini icap ettirdiğinden, birkaç noktaya temas etmekle yetinmemin mazur görülmesini rica ederim. Bu Arap bibliyografik lûgatlerine veya J. De Somongyi'ninki19 gibi, son zamanlarda yazılmış bazı makalelere müracaat edilerek, onlarda Malazgirt'e ait bir hikâyeyi ihtiva eden birçok yazar adının bulunmaması demek değildir. Fakat onlar zikredilmeyeceğine göre, yakın seneler için, yukarıda sayılan eserlerde bir kıymet ifade eden isimlerle iktifa etmek aynı şekilde akla uygun görünmektedir. Sibt'in naklettiği vak'ayı büyük babası İbn al-Cazvi'nin XII. asrın sonunda kaleme aldığı kronikten almış olması mümkündür; bu yazarın bu devri ihtiva eden ve İstanbul'da bulunan tek yazmasını görmedim; belki de orada kaynağını zikretmiştir; fakat, her hâlükârda onun bir mutavassıttan başka bir şey olmadığı aşikâdır. Bununla beraber, 1052'den 1086'ya kadar ki umumî tarih hâdiseleri için Sibt tarafından sık sık zikredilen yegâne yazar, Hilalaş-Şabi'nin 1087-1088'de vefat eden ve sonuna kadar geniş ve doğru haberlere sahip olduğu görülen oğlu ve halefi Muhammed Gars al-Ni'ma'dır.20 Eğer Sibt'in Malazgirt Savaşı hakkında verdiği bilgi ondan geliyorsa, bu birinci elden kaynak demektir. Mamafih, diğer hâdiseler dolayısıyla onu tanıyan Kemâl ad-Din'in Lugat'inde Malazgirt'e ait kaynaklar meyanında bu yazarı saymaması dikkati çekicidir; fakat o bu savaşla sadece Halep'le uğraştığı kadar yani ima yoluyla meşguldür. "İm#d ad-Din"e gelince, kaynağı İran-Irakidir ve onun Suriyeli kroniklerden haberi yoktur, 1094 tarihlerine giden bir kroniğ'in sahibi olan ve 1127'de vefat eden Hemed#ni adlı bir yazarın varlığına işaret edelim; o devirde tanınmış olmakla beraber, Sibt'te nâdiren adı geçer; bu devir için İbn al-Asir tarafından bilhassa gösterilen nâdir kaynaklardan biridir ve "diğer Iraklı" anonimlerle, Suriye menşeli olmayan yegâne kaynaktır.21

Öte yandan, "İm#d al-Din" ile Sibt'in naklettikleri iki rivayet de büyük kısımları itibarıyla ortak edebî kaynaktan gelmemekle beraber, epizotların seçimi ve bunların taşıdıkları vasıflar ile bazı cümlelerde (meselâ, Bizans dev mancınığının tasvirinde olduğu gibi) bir veya iki defa çok vâzıh benzerlikler arz ederler. Buna göre, her ikisinin kaynaklarının da, Alp Arslan'ın zaferden hemen sonra imparatorluğun bütün eyâletlerine gönderdiği resmi tebliğler olması mümkündür; bunlar, gönderildikleri yerlere, kâtiplere, mahalli ifadelere göre değişik olmalarına ve konu dışı hikâyelerle çeşitli şekillerde terkip edilmelerine rağmen, hemen hemen bütün Arap tarihçiliğinde olduğu gibi, resmi karakteri muhafaza ederler.

Malazgirt arefesinde, Bizanslıların ve Türklerin karşılıklı durumları ne idi? 22 Fakat, her yıl kendiliklerinden Bizans topraklarına akın eden müstakil Türk birlikleri ile hiçbir fetih gayesi gütmeyen, sadece iki imparatorluk arasında barışçı münasebetler kurulmasını arzu eden Selçuklu sultanı arasında köklü bir ayırım yapılmazsa, durumdan hiçbir şey anlaşılamaz.23 Birinci vâkıa, çok iyi bilindiğinden, üzerinde durmaya hacet yoktur; birçok yıldan beri, bilhassa Malatya'dan Kappadokia ve ötesine akınlar birbirini takip ediyordu; Ermenistan'dan Bitinya ve Antakya dükalığına kadar her şey tahrip edilmiş veya edilmeğe maruzdu; yerleşme fikri olmadığından, her akından toplanan ganimet emniyet altına alındıktan sonra, birlik tekrar harekete geçiyordu. Diğer taraftan, Bizanslıların kuvvet kaybetmesine karşılık, Bizans sınırlarına komşu Müslüman devletlerin kuvvet kazandığını zannetmek yanlış olur. Muhteris Türkmen müfrezelerin hepsini birden uzaklaştırmayan Sultan, onları kendi topraklarında kalmamaları şartıyle istedikleri yere gitmeğe teşvik edince, Mısır'a tâbi beylikler, yani Sultan'ın düşmanları, hattâ onun himayesinde olanlarla Yukarı Mezopotamya ve Suriye'nin bütün küçük beylikleri de talan ediliyorlar yahut edilmek tehdidine maruz kalıyorlardı. Keza onlar Bizanslıların zayıf düşmelerinden istisnai olarak istifadeye çalışıyorlar ve tedafü maksadıyla yaptıkları mukabil hücumlara zaman zaman karşı koyuyor fakat çabucak cesaretlerini kaybediyorlardı. 1067'de, Bizanslılar Antakya ile Halep arasında müstahkem bir mevki olan Artah'ı kaybetmişlerdi. 1068'de, orası ve civarı yeniden zapt edildi. Kısacası, Doğu Ermenistan müstesna, imparatorluğun sınırı siyasi bakımdan aynı kaldı.

Öte yandan, Sultan şahsen Bizans ile savaş halinde olmak istemiyordu. Şüphesiz Afşin gibi bir ordu kumandanı Sultan'ın zımni bir tasvibi olmadan Anadolu'ya saldıramazdı. Yine unutmamalıdır ki, başkaları ona danışmadan oraya gidiyorlar, hatta isyan halinde olanlar, Sultan'ın intikamına karşı Bizans ülkesinde bir sığınak arıyorlardı. Bizans büyük itibarını muhafaza ediyordu: Tuğrul Bey, Ermenistan'daki Bizanslılara çekinerek hücum etmiş, başarıları bile onun karşı hücum korkusunu yok edememişti. Türkmen orduları için, bir Bizans ordusunun sadece yaklaşma haberi bile, kaçmalarını mucip oluyordu, zira bazıları âniden yakalanarak, ganimetleri ve adamlarının bir kısmını kaybetmek zorunda kalmışlardı. Savaşı bir fetih olarak düşünen Sultan, muhasara aletlerinin az, adamlarının sabırsız, muhasara için elzem olan istikrardan yoksun olduklarını biliyordu. Malazgirt Savaşı'ndan çok sonra, Türk birlikleri yıllarca savaşa devam ettikleri halde, Hıristiyan ve Müslüman imparatorlukları olmak üzere iki imparatorluk fikri hakimdir24 ve birincisini yıkmak değil, evvelâ ikincisinin, Sultan'ın iktidarını tasvip ve takdis eden Abbasi halifesinin otoritesini bütün olarak ele geçirmek bahis konusudur. Alp Arslan'ın asıl arzusu Bizans'a değil, fakat Mısır'a karşı savaştı. Unutmayalım ki, hemen hemen on iki yıldan beri Türk tehdidi karşısında Suriye'den İran sınırlarına kadar Şii ve Arap olan herkes, Kahire'den gelen emre uyarak Mısır'dan gönderilen yardımcıların idare ve yardımı altında birleşmiş bulunuyorlardı, hatta bir müddet için, Bağdat'ın tam ortasında Fâtimiler için dua edilmişti.25 Suriye Mısır hakimiyetinde kaldı ve çok defa Fâtımi emirine karşı itaat etmeyen Halep, Şark'tan gelen tehlikeyi savuşturmak için ona daha çok uysal davrandı. Mezopotamya ve İran'da yok edilemeyen Şiilik, yeni hükümete karşı ırkî düşmanlıkları kuvvetlendirdi ve daima uyanık olan Mısır siyaseti halifenin başkentinde bile yakından takip ettiği ve beslediği kanlı karışıklıkları devam ettirdi. Hâsılı, babası gibi, halife tarafından dini merasimle Sultanlık unvanı verilen Alp Arslan, ilk defa 1070'lerde Batı'ya doğru bir Türk ordusu sevk ettiği zaman, bu Bizanslılara karşı değil, Mısır'a karşıydı: Filhakika Sibt, onun Romanos Diogenes26 tarafından zaptedilen Menbic halkı tarafından çağrıldığını, orada vukua gelen müzakereler dolayısıyla, birkaç kilometre ötesinden geçmesine rağmen, ona taarruz etmek için hiçbir teşebbüste bulunmadığını söyler. Fakat Kem#l ad-Din ve Mısırlı tarihçi İbn Muyassar,27 birbirinden müstakil olarak, harbe, bir âsinin Mısır'dan kendisine meydan okumasının bahane teşkil ettiğini ve Alp Arslan'ın bu çağrıya derhal cevap verdiğini ileri sürerler. İlk işi o zamana kadar bu kudrete bağlı olan Halep prensini, Abbasi Halifesine hutbe okumağa ve şahsına itaat etmeğe zorlamak olur, ve 1071'de Bizans hücumunun ilânıyla geri dönmeğe mecbur kılınca, bu prense, kendi adına Şam'daki Mısır muhafızına hücum vazifesini verir.28

Fakat Bizanslılar için Türk olmayan Müslümanlarla Selçuklu sultanına bağlı olan Türkler ve Türkmen orduları arasındaki fark pek vâzıh değildir. Birçok sebepler meyanında Tuğrul Bey'le yapılan mütarekenin akdi ve Türk tesiriyle İstanbul Camii'nde Abbasi halifesi nâmına hutbe okunmağa başlaması dolayısıyla en lüzumlu zamanda, Bizans ile Mısır'ın uzun süren münasebeti kesildiğinden ve Halep prensinin, ganimet uğruna siyasi veya dini itaate ehemmiyet vermeyen Türk ordularını hizmete alması ve Artah'ı zaptetmesi neticesinde Antakya için çok tehlikeli bir durum arz ettiğinden, Romanos Diogenes, ihlâl edilen sınırlarını müdafaa maksadıyla ilk defa Halep'e karşı ehemmiyetli bir harekete girişti ve şüphesiz Halep'in şarkla irtibatını kesmek için, 1068 Bizans politikası durmadan yeni ileri karakollar elde etme temayülündeydi; fakat bu ilhaklar umumiyetle daha önce kendisine yardım eden prenslikler veya tampon devletlerin halklarını düşman ettikten maada komşu kalelerden yardımcı kuvvetler gelene kadar, çabucak Bizans sınırlarına girip çıkan Türklere karşı bu müdafaa tarzı hiç de tesirli olmuyordu ve içte çok zayıflayan imparatorluk, direnmek için ancak dağınık müfrezelere sahipti.

Mâhir fakat ağır Bizans ordusu ile sade fakat hafif Türk müfrezeleri arasında da intibak noksanlığı aynıydı. 1068'de Suriye'de. 1069'da Yukarı Fırat'taki büyük askeri harekâta rağmen, Türklerin Bizanslıların arkasından Anadolu'ya kadar sızmalarına mâni olunamadı.29 Zaten Bizans ordusu, daha evvelki hükümetlerin politikası ve askeri şeflerin isyanlarıyla bozulmuştu. 1068'de Menbic'i alan ordu, ancak el çabukluğuyla galebe çaldı. Bu perişan, disiplinsiz, açlık ve hastalıkla hemen telef olabilen karmakarışık bir gürûhtu. 1070'te İstanbul'a dönebilen orduya benziyordu. Romanos, 1071 savaşı için sayıca bundan fazla, fakat kalite itibarıyla üstün olmayan bir ordu hazırladı.

Bu sırada, Sultan ile aralarında müzakereler başladı. Bizans yazarları belki bunu gurur kırıcı, belki imparatorun nazarında ertesi seneki savaşa rahatça hazırlamaya fırsat verecek bir mütareke telâkki ettiklerinden, bu hususta bize bir şey demezler. Burada yegâne kaynağımız, bu sefer, biraz farklı olarak, Sibt İbn al-Cavzi ve Bar-Hebraeus tarafından nakledilen rivayettir, fakat bu müzakerelere ait telmihler, doğruluklarından şüphe ettirecek kadar çok ve kesindir ve bazı güçlüklere rağmen ana hatlarını tespit etmek mümkündür. 1069'daki Türk yağmalarını ve Ermenistan'a karşı Bizans savaşının mütekabil hezimetini müteakip veya belki sadece 1070 yılı başlarında Bizanslı general Manuel Komnenos'un tecrit edilmiş Türk müfrezeleri üzerinde kazandığı küçük başarılar dolayısıyla, Sultan ile Bazilakes arasında bir mütareke aktolundu. Fakat sonbahara doğru, Navekiye Türkmen aşiretlerinden birinin reisi ve Sultan'ın eniştesi (Er-Sagun)30 taraftarlarıyla beraber Şark seferi hakkında Sultan tarafından Hemedan'da içtimai davet edildi. Belki müfrezesinin yaptığı yağma dolayısıyla korkuya kapılan Er-Sagun Bizans topraklarına kaçtı ve oradan da31 istikametine doğru yürüyüşe geçti. Orada, kendisini düşman gibi telâkki eden bir Bizans ordusuyla karşılaştı: Bizans generali Manuel Komnenos'a rica ve niyaz için geldiğini haber göndermesine rağmen, yolda gelirken müfrezesinin yapmış olduğu talanlar dolayısıyla samimiyetine inanılmadı. Bunun üzerine aralarında savaş oldu. Kuvvetlerinin bir kısmını Suriye'ye gönderdiğinden zayıf düşen Manuel32 yenildi ve esir edildi. Fakat Er-Sagun için tehlike geçmiş değildi, zira Sultan kendisiyle savaşmak üzere Ermeni sınırını aşmış ve peşine korkunç Afşin göndermişti. O zaman Er-Sagun Manuel'e, kendisini Afşin'den kurtarması şartıyla, fidye almadan serbest bırakılmayı vaad etti. Hakikaten az sonra İstanbul'a kabul edildi.33 Adamlarına gelince, ertesi sene Bizans ordusu her ne kadar birçok Türkü istihdam ettiyse de, bunlar Malazgirt Savaşı sıralarında kendi hesaplarına Filistin'i zapt etmeden evvel Mısır hizmetinde bulunduklarından dolayı büyük bir yekün tutmuyorlardı.34 Bununla beraber, memlekete Er-Sagun'un aksine yağma yapmadan girdiği ileri süren Afşin, hainin teslimini talep etti ve o, Sultan'ın düşmanı olduğu için arzusu yerine getirilmediği takdirde Türklerle, Bizans arasındaki muahedenin geçerli olmayacağını ve bu takdirde memnunlukla yağma yapılacağını bildirdi. Bazilakes kendisine sığınan bir adamı teslim etmenin şerefiyle mütenasip olmadığı cevabını verince, Afşin sözünü tuttu: Bütün Kappadokia ve civarından Honas'a (Kohenae)35 kadar birkaç kale hâriç hiçbir şey kurtulamadı. Sibt'e göre Sultan olanlardan haberdar değildi. Bununla beraber onun 1071'in ilk günlerinde Afşin'in son hareketlerini, Malazgirt ve Erciş'i ele geçirdikten sonra, Suriye istikametine yönelerek Siverek ve Urfa gibi diğer Bizans bölgelerine ve aynı zamanda Müslüman mevkilere hücum ettiğini bilmemesine imkân yoktur.36

Yalnız Afşin akını Türkler için tehlikesizce sona ermedi; 1070 yılı nihayetinde Zamantı geçidinde âni bastıran kar sebebiyle bu kaleye kumanda eden Bizanslı Marie'yi ele geçiremediler. Marie onların iaşelerine göz yumdu ve Türkler ancak ilkbahar başında hiçbir müşkilata uğramadan gidebildiler. Afşin'in durumundan habersiz olan ve Suriye'yi ele geçirmek için sabırsızlanan Sultan, kendisine yaklaşmak ve Mısır'a karşı harbe hazırlanmak maksadıyla Bizans topraklarına yaptığı akınları devam ettiremedi. Urfa'yı muhasara ettiği esnada Romanos'un bir elçisi yeniden müzakereye başlamak için geldi. Bir aylık beyhude bir muhasaradan sonra Urfa muhafızı Bulgar Basile, Sultan'ı bir vergi ile yetinmeye, sonra halkın onu ödeyebilmesi için, kendisini emniyette hissetmesi maksadı ile harp aletlerini yakmaya ikna etti, fakat sonunda vergiyi ödemeyeceğini bildirdi.

Bu hareket üzerine Bizans elçisinden intikam almak isteyen Alp Arslan, derhal veziri Nizamülmülk tarafından teskin edildi. Suriye'ye hareket ederek elçiyi oldukça lutufkâr bir cevapla geri gönderdi. Halep yolu üzerinden geçerek Menbic'e hücumdan çekindi ve hakikatte iki ay sonra vuku bulan Bizans akını kendisi için beklenmedik bir şey oldu. Bar-Habraeus'a göre, Bazilakes'in Sultan'a verdiği vergi, Malazgirt ve Erciş Bizanslılarının Menbic'in teslimine karşılık iadesi, Türkmen akınlarını sona erdirdi. Mamafih, Sultan'ın Menbic'e hiçbir şey yapmadığını ve Bizanslıların Malazgirt'e ilerleyişini bir akın olarak telâkki ettiğini kaydetmelidir; filhakika Bar-Habraeus bu verginin geri gönderildiğini söylerse de, Sibt'in kaydettiği gibi bunun ancak iki ay sonra Halep önünde kabul edilen ikinci bir elçi vasıtasıyla, ordusunun başında artık Romanos'un kuvvet zoruyla kabul ettireceği bir ultimatom tarzında olduğunu düşünmek daha akla yakındır.37 Gerçekten de Romanos 1071 ilkbaharında Anadolu'ya geçti ve doğruca, muazzam bir ordu topladığı Erzurum'a yöneldi.38

Alp Arslan ancak Mayıs başına doğru, Halep önündeyken, Bizanslıların geldiğini, belki de bizzat Bizans elçisinden haber aldı. Daha sonra, Afşin'in nihayet Şark'tan dönebildiğini öğrendi: Ona göre, Bizans İmparatorluğu kendisini müdafaadan acizdi, savaş güç olmayacaktı. Acaba Bar-Habraeus'un dediği gibi, Sultan'ı barıştan ziyade savaşa ikna eden bu haber midir? Şu bir vâkıadır ki, Sultan, bu haberi almadan önce, Şam'a doğru yürüyüşe geçecek yerde, Basilakes'in ilerleyişini, vukuu muhtemel bir akın tehdidi olarak görmüş ve acele ile Batı'ya doğru çekilmiştir. Öyle ki, bu esnada adamlarının herbiri bir tarafa kaçarken (bunların arasında pek emin olmayan Iraklılar da vardı), hayvanların ekseriyeti Fırat geçidinde boğuldu ve hemen hemen ordusuz kaldı. Bizans elçisi Vesterque Leon Debatanes39 Bizans imparatoruna, bunun kendisinde hakiki hezimet intibaı uyandırdığı haberini iletti.40 Romanos'un maiyeti Ermenistan'ın müdafaasının kuvvetle tanzim edilmesiyle yetinmek temayülünde idi: Türklerin kargaşalık içinde olduğu haberi üzerine o, hücuma karar verdi ve Haziran veya Temmuz'da, Vaspurakan'ın girişine hazırlamak için, Urselius idaresinde ücretli Türk ve Frenk askerlerini Malazgirt ve Ahlat havalisini talana gönderdi.41 Bu bölgelerden kaçanlar Alp Arslan'ı imdada çağırdıkları esnada Sultan Malazgirt kadısıyla beraber Musul'daydı. Al-Fârikî, Erzen ve Bitlis'ten geçerek doğruca kuzeye gittiğini söylerse de,42 hakikatte o, Bryennios'un Leon Debatanes'e izafe ettiği habere göre, önce Suriye'den Irak'a giden yolu takip etmiş ve Musul vilayetinden geçmiştir.43 Fakat Urfalı Mateos'a göre, Sultan, Erzen'in kuzeyinde Sasun dağından doğruca Urfa istikametine yönelmiş44 Imad ad-Din'in rivayetine göre ise Azerbeycan'a kadar çekilmiştir; meçhul bir kaynağa dayanan İbn al-Aşir onun Urmiye gölünün kuzey batısında önemli yolların kavşağı olan Hoy'da konakladığını söyler.45 Urfa-Musul-Hoy-Erzen güzergahını takip ettikleri ileri sürülebilir. Her halükarda, yanında sadece hassa kuvvetleri olmasına rağmen, durumun ciddiyetini nazar-ı itibara alarak, imparatorluğun merkezine dönerek kuvvetler toplamayı uygun bulmadı, onların kendisine iltihakını tercih etti. Şüphesiz Hoy'dan karısını ve hazinelerini Nizamülmülk'ün idaresi altında Tebriz'e gönderdi,46 yanında bulunan dört bin asker ve bölgeden katılan on bin kişi ile batıya doğru yürüdü; bu on dört bin süvariden her birinin yanında mutad olduğu üzere bir yedek at vardı.47

Buna karşılık Romanos Diogenes'in idare ettiği ordu muazzamdı; İmad ad-Din ve al-Fariki 300.000 kişi olduğunu iddia ederler.48 Birinciye nazaran, orduda Bizanslılar, Ruslar, Hazarlar, Alanlar, Oğuz Türkleri ve Kıpçaklar, Gürcüler, Ermeniler ve Franklar bulunuyordu.49 Süvariler, piyadeler, mızraklı süvariler, okçular yanında pek çok sayıda işçi, lağımcı, savaş aletlerini kullanan kimseler ve ağırlıkları taşıyanlar da vardı. Yazarlarımızın dediğine göre, aralarında beş bin "egzark"; dük, kont ve patrik gibi otuz büyük şahsiyet mevcuttu.50 Mandaların çektiği yüzlerce, bazılarına göre binlerce araba, elbiseleri, demirleri, aletleri arasında, on Suriye kentali veya İmad ad-Din'e göre Ahlat ölçüsüne nazaran bir kental ağırlığında taşı atan muazzam bir mancınık da bulunuyordu; dendiğine göre bu mancınık yüz araba ile çekiliyor ve bin iki yüz adam tarafından idare ediliyordu.51 Nihayet tarihçilerimizin ileri sürdüğüne göre, imparatorun hazineleri, kıymetli elbiseler yığını, kuşaklar, süslü eyerler ve sayısız mücevherler hariç, bir milyon dinarı ihtiva ediyordu.52 Bizans yazarlarının kalabalık bir Bizans ordusu intibaını vermekle beraber, Türk ordusunu küçümsedikleri söylenemez. Fakat, Arap kroniklerinin verdikleri rakamlar nazar-ı itibara alınmasa bile, Bizanslıların sayıca çok üstün olduklarını kabul etmek gerekir. Alp Arslan vaziyeti o kadar vahîm görmüştü ki, kendisini Allah'a emanet ettikten sonra, şayet savaşta şehit olursa, oğlu Melik Şah'a sadık kalacağına dair Türk kumandanlarına yemin ettirmiş,53 sonra Ahlat'a doğru yürümüştü.

Bu şehre daha evvelki senelerde Anadolu'da ve Suriye'de yararlıkları görülen subaylardan Türk Sandak'ı (Sanduk) öncü olarak gönderdi. Türklerin yaklaştığı haberi üzerine "Rum kralını, Gürcü Jozeph Trakhaniotes kumandasında, Ahlat civarındaki İskit ve Frankların yardımına, belki de zırhlı50 Ruslardan55 ibaret 20.000 (?) kişilik bir kıt'ayı yollamıştı. 16 Ağustos Salı sabahı, Sandak, onların dağınık nizamdaki bir kısım askerini birdenbire bastırdı. Bununla beraber, geriye kalan kitle Ahlat önüne yerleşebildi. Ordunun Malazgirt'i kuşatan ve teslime zorlayan büyük kısmı, saflarında bu şehrin pek emin olmayan halkını sürükleyerek, kısa mesafeden takip ediyordu.

Trakhaniotes'in yardımına gönderilen öncü kuvvet, önünde sadece Ahlat Türkleri bulunduğunu zannederek Sandak tarafından çekildi; bu arada Sultan yetişti, bu haber üzerine Trakhaniotes, Malatya'ya doğru ric'at etti;56 böylece Alp Arslan Malazgirt'e doğru yönelmiş bulunuyordu. Türklerin gelişine inanamayan Romanos'un iyi yardım edemediği Bizanslılar, birdenbire kendilerini aciz hissettiler ve yenildiler; kumandanlarından Bryennios yaralandı, Ermeni Vasilakes esir düştü. Esir edilen ve burnu kopan kumandan, ordunun arması olan Haç'la beraber önce Nizamülmülk'e daha sonra Bağdat'a gönderildi.57 Böylece ordunun büyük kısmı, geceleyin ansızın Türk süvarisiyle karşı karşıya geldi. Şaşıran ilk müfrezeler karmakarışık bir şekilde geriye çekildiler, Malazgirt yerlileri kendilerini kurtarmak için bundan istifade ettiler. Bazilakes yürüyüşünü durdurmak mecburiyetinde kaldı ve Rahva (Zahra)58 denilen yerde konakladı. Müfrezelerden bir kısmını, iaşesini temin için muhtelif

istikametlere ve Gürcistan'a kadar göndermişti; Arap yazarlarına göre yanında ancak 100.000 adamı vardı. Onları bu günden yarına çıkarabileceğinden bile endişeli idi. Ordugâhtan ayrılacak herhangi birini esir etmeğe hazır olan Türklerin tarassut altına aldığı Bizanslılar, geceyi davul ve boruların şamatasıyla çok heyecanlı geçirdiler. Çarşamba günü şafak zamanı Sultan geldi ve Bizans karargâhına bir fersah mesafedeki ırmağın kenarına yerleşti.59

Bununla beraber, her iki taraf da birdenbire kesin savaşa karar veremedi. Belki de kendisininkinden ziyade Halife'den gelece elçinin daha iyi karşılanacağını sanan Sultan'ın istemesi üzerine Halife, ricalden İbn al-Muhalban idaresinde Bazilakes'e bir elçi heyeti göndermişti.60 Her halükarda, düşmanın vaziyetini müşahede için her şeyden faydalanan Sultan 17 Ağustos günü bu heyeti Bizanslılara yolladı. Rivayetler arasında bazı teferruat farkı olmakla beraber, şu esas itiraz kabul edilemeyecek kadar doğrudur: İbn al-Muhalban barış teklif etmiş, Bazilakes ise bu teklifi istihfafla reddetmiştir. Bunun kendisine göre bazı sebepleri vardı: Türklerin Hıristiyan memleketlerinde yaptıkları tahribatın Müslüman memleketlerinde intikamını almak arzusu;61 bu savaş için harcadığı bir meblağın bir eşinin daha uzun zaman yapılamayacağı ve daha fazla beklemeden açık ve kesin bir hal çaresi bulma inancı; Arap tarihçilerinin62 kendisine izafe ettikleri muhayyel tasarılar kabul edilmese bile, kendisinin ve etrafındaki dalkavuk müşavirlerinin çok kuvvetli olduklarına kanaat etmeleri; nihayet Debatanes'in istihbaratına göre, Sultan'ın geri çekilmesinin korkudan veya hiç olmazsa takviye kuvvetleri gelene kadar zaman kazanmak arzusundan ileri geldiği zannı.63 Bu sebepler dolayısıyla Bazikales elçiyi geri gönderdikten sonra, uzaktaki kıt'aların dönüşünü beklemeden, bazı mülâhazaların aksine derhal savaşı kabul etmeğe karar verdi; böyle hareket etmesini zaruri kılan bir amil daha vardı: Askerlerinin moral durumu. Orduya, Ermenilerle Bizanslılar arasındaki köklü dini düşmanlığın doğurduğu karşılıklı bir şüphe ve maneviyat bozukluğu hâkimdi; Türklerden daha önceden ürken, böylesine başıbozuk karışık ırklardan mürekkep insan kalabalığı arasında kıyafetleri karşı cephedeki soydaşlarından ayırd edilemeyen ücretli Türk askerleri de vardı.64 Buna, ilk karşılaşmaların bedbaht, intizamsız karakterini de ilave ediniz. Böyle bir durumda ihanetlere nasıl inanılmaz? Urfalı Mateos'a itimat caizse, Sultan daha Suriye'den çekildiği sırada, tekrar geri geleceğini haber vermişti.65 Bu belli bir ruh halinin ifadesidir; bununla beraber, Çarşamba veya Perşembe gecesi Tamis adlı biri, ücretli Türk askerleriyle düşman tarafına geçti. Tabii, bu Attaleiates'in66 basit bir dedikodusu değilse, sayıları az olmalıdır, zira ne Meteos ne Bryennios ne de herhangi bir Arap yazarı bundan bahsederler. Muhakkak olan şu ki, şâyia etrafa yayıldı ve Bizans ordusunun manevi çöküntüsünü son zirveye çıkardı. Bu sebepler dolayısıyla, Romanos uzun hazırlık aylarıyla zaten sinirleri gergin olan ordusunun maneviyatının daha fazla bozulması için zaman kaybedemezdi: Kati bir hareketle, değerli olarak geri kalan ne varsa, onları tesci etti.

Öte taraftan, Bizanslıların barış teklifini reddetmeleri Sultan'ın savaş azmini arttırdı. Her iki ordugâhta da Perşembe günü savaş hazırlığı içinde geçti. Halife Sultan'a bir teşvik göndererek her Cuma camilerde zaferi için dua edilmesini emrettiğini bildirdi.67 Sultan'ın yanından ayırmadığı fakih ve imam Abû Naşr Muhammed ibn Abd al-Melik al-Buhari al-Hanefi, ona aşağı yukarı şunları söyledi: "Allah'ın dini uğruna savaşa giriyorsun. Allah onun başka dinlere galebe çalacağını tebşir etti; bütün ülkelerdeki vâizlerin minberlerde senin için dua ettikleri bu Cuma günü öğle namazından sonra hücuma geç!".68 Belki Sultan'da, karşıdan eserek, Bizanslılara çok yakın olan ırmaktan su içmeği güçleştiren rüzgârın istikamet değiştirmesini bekliyordu.69 Vâkıa şu ki Cuma günü namaz vakti askerlerini gözden geçirdi ve onlara Bizanslıların küstahlıklarına daha fazla müsamaha göstermemeleri hususunda teşvik edici sözler söyledi; bu sadece Sultan'ın savaşı değil, bütün İslâm âleminin savaşı idi, şu anda bütün müminler onlar için dua ediyorlardı, o da onlarla beraber, onların arasında savaşa katılacaktı: "gitmek isteyenler gidebilirlerdi". Geri kalanlar ya düşmana galebe çalacaklar veya şehit olarak cennete gireceklerdi.70 Ordu onu alkışladı, her yerde onun arkasından geleceğine söz verdi. Bütün askerler Sultan'la beraber Tanrı'ya dua ve niyaz ettiler.71 Yayını ve oklarını bir yana atan Sultan,72 gürzünü ve kılıcını aldı, atının kuyruğunu düğümledi, tolgasını başına geçirdi, çene kayışını bağladı ve şöyle dedi; "Eğer şehit olursam, bu benim kefenim olsun"; kendisini taklid eden bütün askerleriyle düşman üzerine yürüdü.73 Arap kronikleri her ne kadar hikâyeyi süsleyerek genişletmişlerse de aralarındaki mutabakat ve tarihî şartlar, onun umumî olarak doğru olduğuna şüphe bırakmıyor.

Bizans tarafında da aynı hazırlıklar yapılıyordu. Bazikales'in zarif kumaştan yapılmış çadırında papazlar ayin yapıyorlar ve ilahiler okuyorlardı; orduda dini merasimler tertip ediliyor ve Müslümanların görmesi için birbiri arkasına haçlar gezdiriyorlardı;74 daha sonra, yazarlarına itimat edilirse, Bazilakes hepsine, özellikle Ermenilere harikulade ve belki de mübalâğalı vaatlerde bulundu.75 Peçeneklerin kumandanı Bryennios'u sol cenaha, Kapadokyalı Alyatte'ı ücretli Türklerle sağ cenaha yerleştirdi, oğlu Andronikos'u ihtiyat kuvvetlerinin başında geride bırakarak merkeze kendisi geçti.76

Savaşın kendisi hakkındaki rivayetler de oldukça farklıdır. En doğru rivayet bir taraftan İmad ad-Din'in, diğer taraftan Bryennios'un naklettikleridir.77 Sultan, yaygın bir usule göre, belki de hadım ağalarından Tarang'ın78 vasıtasıyla dört takım askeri pusu haline yerleştirdi. Geri kalanlarla kendisi Romanos'un üzerine yüklendi. Yanlış olarak Sibt'i takip eden al-Fariki ile İbn al-Aşir, Türklerin zaferini,79 tek başına bu hücumun şiddetine izafe ederler; onlara göre düşman ordularının âniden merkezine giren Türkler, bundan sonra bozulan Bizans gürühuna hücum etmişler, sonra da kaçanların peşine düşmüşlerdir. Hakikatte, düşman ordusunun karşısına gelen Türkler, savaşarak yavaş yavaş geri çekildiler ve galip geldiklerini sanan Bizanslıları pusuların ortasına çekerler.

Bunları bilmeyen ve Romanos'un hatırasını müdafaa etmeğe meyyal olan Attaleiates'e göre imparator, ileride pusulara düşmemek için ricat emrini vermiştir ve o sırada Mikhael Dukas geri saftaki askerlere Bazilakes'in öldüğü haberini yaymış, meydana gelen kargaşalığı gören Sultan taarruz emrini vermiştir.80 Hakikatte, Botaniate'ın hizmetkârı ile Mikhael Dukas'ın hâtırasını kötülemek boşunadır. Olan vâkıa basit olarak şöyledir: Türkler pusularından çıkmışlar ve birdenbire Hıristiyanlara hücum etmişlerdir; bu esnada Hıristiyanlar Ermenilerin,81 Ermeniler ise ücretli Türklerin82 ihanetine uğradıklarını zannetmişlerdir. Bunu âniden umumî bir bozgun takip etmiş ve Türkler korkunç bir katliama girişmişlerdir. Cesaretle savaşan Romanos yaralanmış, elbisesinden, haçla işlemeli miğferinden ve Slav muhafızlarının haykırmalarından tanınarak Gevherayin83 adlı Türk kumandanının bir kölesi tarafından esir edilmiştir. Daha sonra hikâye edilir ki, belki Bizans menşeli olan bu esir, zayıf bünyesi dolayısıyla ordudan çıkarılmak istenmiş yahut Nizamülmülk'e verilmiş o da onu hakîr görerek iade etmiş; birinci halde vezir, ikinci halde Sultan resm-i geçit esnasında: "Bunun bize Rum kralını getirmeyeceği ne malum?" diye alay etmişler.84 Bizans ordugâhına gelince, ne varsa hepsi galiplerin eline geçti; ganimet o kadar muazzamdı ki, bir miğfer sadece yarım dinara, üç zırh bir dinara satıldı ve altın, yemen taşı ve mücevherler yok pahasına alınmakla kalmadı, ordunun götürmekten vazgeçmek mecburiyetinde kaldığı birçok şeyi bölge sâkinleri ve uzak kasabalarda oturanlar gelip aldılar, günlerce süren bu iş o kadar ağır oldu ki hayvanlarını da yüklediler.85 Savaşa yardım eden Ahlat ve Malazgirt halkı, o gün, XII. asrın ortalarında dahi bitmeyen hazineler biriktirdiler.86

O zamana kadar hiçbir Türk hükümdarı bir Bizans imparatorunu esir etmemişti. Romanos'un esir edildiği haberi kendisine müjdelendiği zaman Alp Arslan evvelâ kulaklarına inanamadı ve doğruluğunu tahkik için adam gönderdi.87 Sonra, esiri cömertçe mükafatlandırdı ve Bazilakes'i getirtti. Sibt, onların karşılaşmalarını şüpheli bir ifadeyle verirse de, bu hususu sadece diğer Müslüman yazarlar değil, fakat Attaleiates, daha mufassal şekilde Skylitzes ve Süryani Mikhael de teyit ederler. Bazilakes'in el ve ayaklarında zincirler, boynunda da teşhir lâlesi vardı.88 Yere yıkılıp falakaya yatırıldıktan sonra (Skylitzes'in dediğine göre adet böyleymiş) Sultan sulh tekliflerine verdiği ret cevaplarını hatırlatarak sert bir şekilde kendisine çıkıştı. Romanos itiraf etti ve "Şimdi, memleketim ve kaderim senin ellerindedir: Beni tarizlere ve sert sözlere muhatap kılma, ne istersen yap" dedi. O zaman Sultan "Sen galip gelseydin, bana ne yapardın" dedi.

⦁ 89 Daha sonra Sultan tekrar sordu:

⦁ Benim sana ne yapacağımı düşünüyorsun?

⦁ Şu üç şeyden biri: Ya öldüreceksin, ya bütün memleketinde dolaştırarak teşhir edeceksin, ya da... fakat üçüncü ihtimali söylemeğe değmez, zira kabul etmezsin.90

⦁ O neymiş?

⦁ Af, bir fidye kabulü ve bir muahede. Ve benim, memleketime bir esirin, nâiplerinden biri ve senin Anadolu'da vekilin olarak gönderilmem: Ölümüm, filhakika, yerime bir başka hükümdar getirileceğine göre, sana hiçbir fayda temin etmez.

⦁ Benim afdan daha başka bir niyetim var: Fidye vererek kendini kurtar.

O zaman fidye-yi necatı ve müzakereyi tartıştılar. Evvelâ Sultan "on milyon dinar!" istedi. Fakat Romanos şöyle cevap verdi: "Çoktan Bizans'ın bütün servetini harcadım, ordunun eksikliklerine, savaş ihtiyaçlarına sarf ettim; halk bu yüzden fakir düştü". Neticede bir buçuk milyon dinara mutabık kaldılar. Fakat sulh muahedesi bundan maada yıllık 60.000 dinar ile derhal ödenmesi icap eden 300.000 dinarı da ihtiva ediyordu. Üstelik muahede, Bizanslıların istenildiği zaman ordular göndermesini de şart koşuyordu. Sibt maalesef icmalinde bu hususa ait olan teferruatı kaydetmemiştir. Tabiatıyla Romanos, Müslüman ülkelerine karşı her türlü teşebbüsten vazgeçiyordu. Ayrıca ve belki de derhal hürriyetine kavuşursa, başka bir imparatorun tayin edilmesi ihtimalini ortadan kaldıracağını izah eden Romanos, karşılığında sadece bütün esirleri değil, fakat mukavemetlerini kırmak için Sultan kendisine yeteri derecede kuvvet verirse, yakın zamanda Bizanslılar tarafından Müslümanlardan alınan Malazgirt, Urfa, Menbic ve Antakya'da esir düşenleri de serbest bırakacağını vaat ediyordu. Neticede, iki imparator arasındaki ilişkileri sağlamlaştırmak için Romanos'un kızıyla Sultan'ın büyük oğlunun evlenmesi hususunda mutabık kalındı.91 Esirlerin serbest bırakılması, vergi ve düğüne muhakkak nazarıyla bakılabilir. Arazi ile alakalı madde kesin değildir. Sadece Bar-Habreus onu açıkça kaydeder; Sibt de karışık bir şekilde bahseder; onlarla aynı kaynağı takip eden İbn al-Âşir, nedense bundan bahsetmemiştir. Şüphesiz anlaşma tam tatbik edilemedi,92 fakat bu varlığının aksini ispat etmez, zira Romanos devrilmiş; halefi muahedeyi tanımamış ve Alp Arslan aynı anda Türkistan'a bir sefer yapmak mecburiyetinde kalmıştı. Fakat her ne olursa olsun, -mühim olan da budur- muahede daha önce Müslümanlara ait sınır topraklarının terkini ihtiva etse bile, daima Bizanslılara ait olan Anadolu'nun terkini tazammun etmiyordu. Romanos'un ölümü, antlaşmayı çabucak hükümsüz bıraktı, Türk müfrezelerinin de buna ne kadar riayet ettiklerini bilmek imkansızdır. Sultan'ın, hiçbir şeyin mukavemet edemediği büyük bir zafere rağmen, netice olarak kayda değer bir fetih arzusunda bulunmaması da çok dikkate şâyândır. O, birbirine müdahale etmeyen, aralarında ittifak olan, ayrı dinlere sahip iki imparatorluk fikrine bağlı kalır.

Bir kere mutabakata varınca, Sibt, Skylitzes'in ana hatları ile teyit ettiği üzere, iki hükümdarın ayrılmalarına tekaddüm eden ve birkaç gün süren merasimleri zevkle anlatır; Rum hükümdarının nasıl yere kapandığını, Sultan'a nasıl içki kadehi sunduğunu, Sultan'ın ganimet arasında buldurduğu ve Malazgirt'e kadar kendisine ait olan otağını, tahtını ve kraliyet elbiselerini iade ederek onu nasıl sevindirdiğini ve elçi İbn al-Muhalban'dan talep ettiği hürmet gösterilerini (baş açık eğilmek ve yeri öpmek) bu kıyafet içinde halifenin önünde yaptırmasını hikâye eder. Nihayet anlaşmanın icrasını Romanos'un sadece namusuna tevdi ettikten sonra ilâve etti: "Ben Halife'nin tabiyetinde olan hükümdarların en hakiriyim, bütün Hıristiyan âlemine karşı küçük bir orduyla çıktığım halde seni yendim: Eğer halife bütün İslâm âleminin hükümdarlarına senin için bir emir verirse ne olacak?" Bazilakes'e refakat etmeleri için bir kısım erkanı da serbest bıraktı. Gidişinde, onun atını yayan takip etmesine mani olmak için Alp Arslan taht-ı revanı içinde muhteşem bir alayla Rum imparatoruna bir fersah refakat etti. Sonra iki hükümdar kucaklaştılar ve Romanos iki mabeynci ve Sultan'ın yüz adamının himayesinde ve önlerinde Âmentü işlenmiş bir sancak olduğu halde memleketine doğru yola çıktı. Hıristiyanlar, Alp Arslan'a karşı, Müslüman yazarlarda olduğu kadar, Skylitzez, Süryani Mikhael veya Urfalı Matheos'ta da ifadesini bulan bir âlicenaplık duygusu besliyorlardı.

Burada, Romanos'un daha sonraki akibetini takip edemeyeceğiz: Bununla beraber Sibt'in anlattığı hikâyeyi aynen nakledelim. Azerbeycan'a dönen Sultan, Bizanslılardan almış olduğu Rum kralının tacı ve önünde taşınan büyük haç gibi en güzel ganimetleri halifeye gönderirken, Romanos da felaket haberinin önden gittiği İstanbul'a doğru yol alıyordu. Generallerinden Mikhael, tahtını ele geçirmiş, Romanos'un karısı olan öz annesini oğlu ve kızıyla hapsetmiş ve onu manastıra kapanmaya mecbur etmişti. Duqiya93 kalesine geldiği sırada Romanos tahttan indirildiğini öğrendi. Yazarımıza göre, keşiş kisvesine büründü, tahttan feragat ettiğini bildirdi ve Mikhael'e haber göndererek, bütün gayretlerine rağmen Allah'ın iradesiyle yenildiğini, başka bir imparatorun tahta geçeceğini hesaba katmayan Alp Arslan'ın beklenmedik teveccühüne mazhar olduğunu bildirdi. Bu prensin asil karakterine güvenerek Alp Arslan ile Mikhael arasında mutavassıt olmağı teklif etti; hiç olmazsa kendisi tarafından Sultan'a vaat edilen paranın gönderileceğini ümit ediyordu. Mikhael özür dileyerek savaşın bütün hazineyi erittiğini, bu sebeple, istenilen paranın taksit taksit gönderileceği cevabını verdi. Romanos bu cevabı Duqiya'da bulabildiği bütün servetlerle (tabaklar, altmış bin dinar değerinde kıymetli taşlar hakkedilmiş altın bir ibrik ve mecmuu iki yüz bin dinar tutan muhtelif eşyalarla) Sultan'a iletti: Şimdilik daha fazla imkânı olmadığına İncil üzerine yemin etti ve kendisine refakat eden Türk muhafız alayını hediyelerle geri gönderdi. Bar-Habreus hariç, diğer Hıristiyan yazarlarında bulunmayan bu rivayette ne kadar doğruluk payı vardır? Muhtemeldir ki bu, Romanos'un Sultan'a göndermiş olduğu mektuptan neş'et etmiş olsun. Sibt'e göre, Alp Arslan geri kalan meblağın daha sonra, muahede vergisiyle birlikte ödenebileceği haberini gönderdi. Bu arada Mikhael, Romanos'a hakikaten hükümdarlıktan vazgeçmişse, adamlarını Duqiya'da bırakarak inzivaya çekilmesi için haber gönderdi. Romanos ret cevabı verdi, keşiş elbisesini attı, tüccarlardan borç para aldı ve Ermeni Prensi Senaharib'e iltica etti. Prens kendisini misafir edebileceğini fakat Mikhael'e karşı yardımda bulunamayacağını söyledi. Romanos, onu esir etmek ve gözlerini oydurmak için tertibat aldı. Sonra, bu prense sığınan binlerce Yunanlı ve Ermeniyi hizmetine aldı ve onlar sayesinde Anadolu'nun Konya'dan Malatya'ya kadar olan büyük bir kısmını istilâ etti ve birliklerini yerleştirmek ve idame ettirmek için büyük müsaderelere girişti. Kendisine askeri yardımda bulunacağını vaat eden Alp Arslan'a haber gönderdi. Sibt'in verdiği malûmat bu noktada sona erer; 94 Bar-Habraeus, Bizans kaynaklarında okuduğumuz hikâyelere uygun olarak, hezimeti ve Romanos'un acıklı sonunu kısaca tamamlar.

Türklere kesin olarak Anadolu'nun kapılarını açan Romanos'un ölümü olmuştur. Samimiyetle veya bunu bahane ederek Alp Arslan müttefikinin intikamını almaya yemin etti ve daima muhteris olan birliklerini fetih hususunda serbest bıraktı. Bilâhere kendisi veya az sonra Melikşah genç yeğeni Süleyman'ın faaliyetini başka bir istikamete çevirmek için "Anadolu"da muhtar bir beylik tesis etmesine müsaade etti.95 Mamafih, o zaman bile iki imparatorluk arasındaki dostluk ve anlaşma kaybolmadı; iki defa, birincisinde Süleyman'ın büyük kudreti Sultan'ın Batı'ya gelmesini icap ettirdiği zaman, ikincisinde ise Alp Arslan'ın ölümünden sonra Anadolu'da muhtar veya âsi Türk beyliklerinin devam etmesinin tehlikesini hissedince Melikşah Aleksios Kommene'e anlaşma teklif etti; Anna Komnene'in dediğine itimat câizse, bu çocukların evlenmesini ve Bazilakes'in Antakya'ya kadar Anadolu'yu fethetme hakkını ihtiva ediyordu.96 Öte yandan, Müslümanlar, Bizanslıların mağlubiyetinden eşit olmayan bir şekilde istifade ettiler. Malazgirt sırasında, Antakya müdafaa kuvveti Halep bölgesine saldırdı; ilk felâket haberi üzerine geri çekildi ve o andan itibaren hemen hemen umumî bir adalet içinde olduğu intibaını verdi; bununla beraber ancak dört sene sonra Halepliler Menbic97 gibi kendilerini rahatsız eden bir Bizans kalesini ele geçirmeğe muvaffak oldular. Ayrıca doğuda ne Mervaniler ne Musul prensi Ukaylî, kalan Hıristiyan kuvvetlerinden endişe duymuyorlardı. Türk birliklerinin büyük istila yollarının üzerinde bulunmayan her şey hemen hemen kurtulmuştu. Beylik değil de otlak ve ganimet peşinde koşan bu birlikler kendilerini kabul edecek ve teşkilatlandıracak kadar kuvvetli bir devletin idaresine girmek istiyorlardı. Neticenin teyit ettiği gibi, Malazgirt Savaşı'nın hikâyesi göstermiştir ki, Bizanslılar kendi kuvvetlerinin aczi dolayısıyla peşinen yenilmişlerdi: Malazgirt bu hakikati herkesin gözleri önüne koyan bir hâdise oldu.

Zaten netice olarak, muhtelif dillerdeki kaynakların mukayesesi daima izahı mümkün farklılıklar yanında (Mesela Bizans ordusunun ihaneti hakkında) bazen çok kesin ve umumi bir uygunluk gösterirler ve bunlar telif tarihlerinin çok sonra olmasına rağmen Arap tarihçilerinin de değerini teyit ederler. Bazı yanlışlıklara, anektotların teferruatındaki tahayyül serbestisine rağmen, tekrar belirteyim ki Sibt, muhakkak surette en zengin tarihi kaynaklardan biridir; onun sayesinde Hıristiyan kroniklerinin birçok kısımlarını aydınlatmak ve o olmazsa bilinmesi mümkün olmayan bazı hadiseleri ilâve etmek imkânına kavuşuyoruz. Yapılan mukayese, öte yandan, Hıristiyan yazarların, okurken edinilen bazı intibaların doğruluğunu teyit ediyor: Bizanslılardan hadiseler hakkında en çok bilgiye sahip olan şüphesiz Bryennios'tur; bazen çok mufassal olan Attaleiates, umumiyetle Bizans birlikleri ve Botaniate taraftarlarının dedikodularını nakleder; Skylitzes'in yapmış olduğu ilâveler doğrudur. Oldukça zengin malumat veren Mateos, vuzuhsuz ve safiyane bir şekilde tarafgirdir. Verdikleri bilgileri resmi kaynaklardan iktibas etmelerine rağmen, Arap müverrihleri vâkıaları anlatırlarken taraf tutarlar. Teessüfe şâyândır ki, bazı tarihçiler, onları tanımadan, kabiliyetlerini, bu cehaletin araştırmalarını eksik ve bazen gayrisahih bırakmağa mahkûm ettiği konulara tahsis edebilmişlerdir.


1 Meselâ daha önce ve son olarak J. Laurent (Byzance et les Turcs Seldjoucides, Nancy, 1913). Keza, Des Grecs aux Croises, Byzantion'da, 1924, s. 367-449.
2 Bilhassa G. Weil, Geschishte der Chalifen, Mannhaim, 1851, C. III ve Aug Müller, Der Islams im Morgen-und Abendland, Berlin, 1885, C. II.
3 Amedroz neşri, Loided, 1908, 8. Gibb'in tercümesi (Londres, 1932) ancak Haçlı seferlerinden başlar.
4 Bibliotheque National A. El yaz. 2138, f 186 r.
5 A.g.e., 187 v ve 188 r.
6 Historiens orientaux des Croisades'da zikredilmiştir, III. S. 712.
7 Tek el yazması nüsha, Bibliotheque National A. El. Yaz. 2145.
8 Houtama neşri, Txtes relatifs d l'historire des Seldjoucides, II.
9 Bibliotheque National A. El. Yaz. 1666.

10 K. Süsheim meşri, Leida, 1909. Bk. Bund#ri neşrinde Houtama'nın önsözü. Zubdat al-Ter#rih'de (XIII. Asır) "İm#d al-Din"i özetler.
11 Bibliotheque National A. El. Yaz. 1506, Malazgirt Savaşı'nın hikâyesi Amedroz tarafından Kal#nisi'de not halinde neşredilmiştir, s. 100-105.
12 Tornberg neşri, C. X. Henüz tercüme edilmemiştir.
13 Neşir ve tercüme, Erpenius Leyde, 1625.
14 Neşir ve tercüme, Bruns ve Kirsch, 1789. budge'un son tercümesini (Oxford, 1932) elde edemedim.
15 Chabot neşri, C. III. Bar-Habraeus'un uzun zamandan beri bilinen şehadetinin, belki şimdiye kadarmünferit kaldığı için, lâyıkıyle tetkik edilmediği görülmektedir.
16 Gibb Memorial Series'de neşredilmiştir, N. S. ıı, 1920. Bk. Journal of the Royal Asiatic Society, 1902.
17 Tarih-i Güzide, Paris 1903.
18 Vullers neşri ve tercümesi, 1888.
19 J.R.A.S., 1932.
20 Hayatı ve eseri için Bk. Sibt, göst. yer. 199 v.
21 Kahire Kütüphanesi kataloğunda, benim görmediğim eserin tam bir yazma nüshanın olduğu kaydedilmiştir (C. V, s. 64) bununla beraber bütün İslâm tarihini 86 sahifede işlediğine göre, ya bir eserin bölümü veya burada bizi alâkadar etmeyecek kadar kısa bir eser olması icap eder.
22 Bk. G. Weil. Aug Müller, J. Laurent'nın eserleri; fakat onlar bilhassa Sibt gibi en önemli Arap kaynaklarından haberdar değillerdir. Müteakip icmalde, hikâyenin akışını kesmemek için, İslam kaynaklarının muhtelif vâkıalar hakkında verdikleri ayrıntılı bilgilere her zaman işaret edilmemiştir. İcmal esas itibarıyla onlara dayanmaktadır. Fakat, tabii olarak, diğer kaynaklar onlara uyduğu veya uymadığı zaman, hususi bir teferruatı ihtiva ediyorlarsa, metinde veya notlarda yeri geldikçe işaret edilmiştir.
23 Bu konuda Türk tarihçilerinin görüşleri farklıdır. Bk. İbrahi'ın Kafesoğlu, Malazgirt Muharebesi, İslam Ansiklopedisi, C. 7, 1957, s. 212-248. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyetleri, Ankara 1985, s. 117 vd.
24 Bu fikrin uzun zaman, hatta Malazgirt'ten sonra bile devam ettiği görülecektir.25 Onların arasında en mühim şahsiyet olan İranlı al-Şirazi'nin otobiyografisine bak. Hindistan'da bulunan tek yazmanın fotokopisini incelememe yardımcı olan Dr. Paul Kraus'a minnet borçluyum (Bk. J.R.A. S., 1932).

26 Sibt 223 r.27 Kemal Kronik 86 = Lugat 187 vo (Ali İbn Munkız İbn Muyassar'a göre Masse neşri, s. 19).
28 Kem#l 86 = Lugat 186.29 Sibt (118 vo) 1038'de Amorium'un yağma ve katliamını Romanos Diogenes tarafından bahsedilen büyük bir şahsiyetin kardeşinin ihanetine izafe eder; diğer Bizans yazarları, ima yoluyle dahi olsa bu olaya temas etmemişlerdir.30 Veya Sibt'in muhtemel diğer okuyuşuyla Arisegal 127 v. Şekli karışmış olmalıdır. Urfalı Mateos Cl. Birleşil kelimeyi meydana getiren kelimelerin yer değiştirmesiyle vücuda gelen Gedric adını verir. Bunların telkiniyle Nikephoros Bryennios, Chrysosculos ismini verir (Attaleiates adını bilmez).31 Sibt'e göre Türkler, Bizanslı Marie idaresindeki Derbent'ten geçtiler. Bar-Habraeus'da görüldüğü üzere Marie, Zamantı'ya hâkimdi. Onda bu epizod yoktur, fakat daha Sibt ve o, Afşin'den bahsederlerken bu yeri zikrederler. Sibt karıştırmış olmalıdır.32 Sibt yanlışlıkla Michel diye zikreder.
33 Attaleiates'in söylediğine göre Manuel tarafından getirilir; Mateos'a göre ertesi sene Ermenistan'a gönderilir; Bryennios'a göre ise, Manuel'den az sonra, 1070 veya 1071'de ölmüştür.
34 Kemâl 90 r; Sibt 134 r; İbn Muyassar 20.35 Sibt 127 v. Attaleiates 141, Honas'a (Khonae) yapılan akını Er-Sagun'a izafe eder ve Afşin'den bahsetmez.36 Mateos CII: Amid yakınında Thelkhum, sonra Urfa eyaletinde Siverek yakınında Thelthowraw ve Ariueathil (neresi olduğu bilinmeyen yerler): Bar-Habraeus, 266: Siverek, "Bizans şehri" haraç gönderir: Sibt 127 ro: Hişn Suwaidiya (=yukarıdaki şehirlerden biridir?) "ve diğer birçok kaleler". Laurent'a nazaran, Urfa bir vergi ödemiştir, çünkü birkaç ay sonra Sultan tekrar oradan geçerken, muhafızı kendisine hediyeler getirmiştir. Fakat o sadece Mateos'ı tanır: Sibt bu faraziyeyi çürütür. Zaten 1071 Mayıs'ında sulh hâlâ devam ediyordu.37 Bar-Habraeus 247: Sibt 127 ro ve 127 vo.
38 Imad al-Din Erzurum'u eski komşu şehri adı olan Qaliqulâ diye zikredilir.
39 Sibt ismini vermeden, elçiyi ve Bazilakes'e verdiği raporu zikreder; Bryennios, rapordan ve verenin isminden elçi kaydını koymadan, bahseder; aynı şahıs olması çok muhtemeldir.
40 Sibt 128 v; Bar-Habraeus 266; Bryennios 38; Mateos CIII.41 Bryennios 38; Attaleiates 150; Fârikî Am'da 99.42 Fârikî Am'da 99.43 Breyennios 38.44 Mateos CIII.

45 'İmad al-Din 32 ro=Bundâri 38=Kemâl 86 vo; İbn al-Aşir 44=Mirhond 62.
46 Sibt'e göre 129 ro=İbn al-Aşir 44. Hamedan'a. Mirhond vezirin cesaretle bunu sultandan rica ettiğini söyler.
47 'İmad al-Din 32 ro=Bundari 38=Kemal 87 ro=;-Sibt 129 ro.
48 İbn al-Aşir 200.:00; Sibt 400.:00; Kalasisi 600.:00; Mateos 1.:00.:00.
49 İmad al-Din 32=Bundari 38=Kemal 87 ro=İbn al-Asir 41. Bizans yazarları ise "İskitler", Franklar ve Ermenilerden bahsederler. Mateos, bütün Asya eyâletlerinden başka "uzak adaları", Gotları, Guzları, Peçenekleri ve Bulgarları da sayar.50 İmad al-Din 32 ro (kısaltanlar tarafından unutulmuş);-Sibt 128 vo.
51 İmad al-Din 38 ro=Bundari 43=Kemal 89;-Sibt 129 ro.
52 Sibt 129 ro.53 Sibt 128 vo=İbn al-Aşir 44.

54 Kemal, İmad al-Din'in daha mübhem olan metnini böyle tefsir eder.
55 Bu belki de İmad al-Din'in bir kelime oyunudur.
56 Kemal'e nazaran daha inanılır gibi olan Attaleiatesb, Malazgirt Savaşı'ndan sonra kaçtığını söyler. Fakat Sultan'ın onunla mücadele etmeden geçmesi mümkün değildi.
57 Skylitzes 693 ve 700 den çıkan neticeye göre, bu Vasikales olamaz. Mateos Ermeni Khadab'ı da zikreder.
58 Mateos Tolosaph adını verir. Araplar Az Zahra derler.
59 İmad al-Din 33 ro=Bundari 39=Kemal 87 vo; Sibt 129 ro; İbn A 44; Fariki 99; Mateos CIII; Attaleiates 150 vd.; Bryennios 38-40; daha kısa olan bu sonuncular safhaları iyi belirtmezler.
60 Bununla beraber Bar-Habraeus ve Mirhond elçi olarak al-Muhalban'a refakat eden Türk Sav-Tigin'i zikrederler. Sibt, Romanos'a Bağdat hariç, geniş fetih tasarıları izafe eder: Halifeyi telmihen demişti ki: "Dostumuz olan bu aziz ihtiyara kötülük yapmayın".
61 İmad al-Din'e göre, "Rey" de Halife'yi "görerek" ilâve etmiş! Fariki'ye göre kendisi kışı Isfahan'da, atları ise soğuk olan Hemedan'da geçirecekmiş. Elçi, bunun atları için mümkün olacağı cevabını vermiş.
62 Sibt'e göre, Bağdat hariç, bütün Müslüman ülkelerini generallerine tımar olarak vaat etmişti.
63 Attaleiates 156; Mateos C. III; İmad al-Din 33 vo=Bundari 4/=Kemal 87 vo=İbn al-Aşir 44; Bar-Habraeus 268; Sibt 129 ro; Mirhond 65.64Attaleiates 155. Süryani Mikhael 169.65 Mateos C. III.
66 Attaleiates 156. Attaleiates'in savaşa iştirak ettiğini hatırlatalım.67 Kemal Lugat'inde 188 vo Revue des Etudes Islamiques'de (1993) Sauvaget tarafından zikredilir.68 İmad al-Din, Sibt ve Fariki bu sözleri Sultan'a izafe ederler, fakat bk. daha ilerisi.69 Belki Mirhond'un (66) uydurmasıdır.
70 Sibt ve İbn al-Aşir; Fariki.71 İmad al-Din'de de.72 Şüpheli olaylar, bk. daha ilerisi.
73 Sibt ve İbn al-Aşir.74 Sadece Mirhond'da 64; fakat bütün Bizans savaşı dini bir hazırlığa ihtiva eder.
75 Mateos C. III, Aristakes 144. Bk. s. 92, not 63.76 Bryennios 41; Mateos C. III.77 Byrennios 41; Mateos C. III.78 Fakat bu sadece Bryennios'a dayanır.79 Sibt 129 vo=İbn al-Aşir 45=Bar-Habraeus 269; Fariki 100.80 Attaleiates 157.81 Attaleiates 158; Süryani Mikhael 169.82 Mateos C. III.
83 Attaleiates 159. Bryennios 42. Bilhassa Sibt 129 vo=Bar-Habraeus 269=Mirhond 68; İmad al-Din 36 ro=Bundari 42=Kemal 88 ro; İbn al-Aşir 45; Fariki 100; Kalanisi 99; Mikhael 169.84 En teferruatlı rivayet (ikinci şekil) Sibt ayn. eser., İmad al-Din, v. s.; ordunun resm-i geçidini anlatan kısmı, Râwandi (J. R. A. S. 1902, s. 596). Mustavfu 213, buna dayanarak Mirhond 71. Mikhael yeğeni tarafından yakalandığını fakat bir kölenin onun elinden aldığını söyler.85 İmad al-Din 37 ro (Bundari ve Kemal onu burada iyi takip etmezler.) Kalanisi 99. Aşağıda, yağmadan sonra Arap yazarlarının Bizans ağırlıklarını tasvirine bk.
86 Fariki 100.87 Skylitzes 700, bunun için Vasilakes'i gönderdi, der.
88 Rawandi ayn. esr., esaret alâmeti olarak sadece kulaklarındaki iki halkadan bahseder.
89 Sibt, İmad al-Din ve Skylitzes, Süryani Mikhael'in teyit ettiği cümle.
90 Mustavfi 223: "Eğe bir hükümdarsan hayatımı bağışla; bir tâcirsen beni satın al; bir kasapsan öldür beni".
91 Sibt 129 vo-130 ro=Bar-Habraeus 270 ve İbn al-Aşir 45 (kısaca). İmad al-Din sadece Romanos'un serbest bırakıldığını, Kalanisi ve Kemal Müslüman esirlerin iadesini ve ittifakını belirtirler. Mateos ittifakı, Attaleiates ve Mirhond düğünü zikrederler. Mirhond düğünün yanlışlıkla hemen yapıldığına inanır.

92 Malazgirt hâriç, bozgundan sonra Bizans garnizonu boşaltılır.
93 Ermenistan yolu üzerinde, Sivas'tan pek uzak olmayan küçük bir müstahkem mevki.
94 Şüphesiz Romanos'un Sultan'a gönderdiği ikinci mektupla, Bar-Habraeus'un düzeltmeye gayret ettiği bir yaqnlış anlama ile, Sibt neticede Romanos ve Senakharib'in rollerini değiştirir. Sibt 134 vo-135 ro; Bar-Habraeus 272.
95 Bryennios 57; Mustavfi 225; Mikhael 172, vs. Burada Süleyman'ın gönderildiği tarihi münakaşa etmek imkansızdır (1072 ve 1075 yılları arasında).
96 Anna Komnene, 170, 176.
97 Kalanisi 170; İbn al-Aşir 69; Sibt 115 vo; Kemal 95 ro.

  
3745 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın