• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Türkçeye Hizmet Eden Devlet Adamları ve Mutasavvıf Şairlerden Birkaç Örnek / Prof. Dr. Abdurrahman Güzel

Bilindiği gibi Türk Kültür tarihi, Türk edebiyatı ve özellikle Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'na ait devlet adamı ve sanatkârların eserlerinde; dil, gramer, kelime bilgisi, anlatım, muhteva ve şekil özellikleri, insan vücudundaki et'le kemik gibi bir bütün'ü meydana getirmektedir. Bunları birbirinden ayrı düşünmek nasıl mümkün değilse; bir şahsiyetle üslûbunu da birbirinden ayrı düşünmek öylece mümkün değildir. Çünkü sanatçının üslûbunu besleyen alt yapı unsurları, kullandığı dil'in sistematiğine ve sanatçının dehasına göre biçimlenip belli bir dil formları içerisinde ifadesini bulur. Bu sebeple bir şahsiyeti doğru değerlendirebilmek için önce onun dilini iyi incelemek ve ayrıntıları görüp anlamak gerekir.

Türk edebiyatında üslûb'a; "sanatçı'nın bir fikir ve duyguyu anlatmak için kendisine has söyleyiş, yapış ve şekillendirilmesinde kullanılan özel anlatış tarzıdır." veya "Çeşitli kaynaklardan malzemeyi, sanatçının yaratış süreci içinde ve anında şuur üstü veya şuuraltı kuvvetlerinin tesiri altında kalarak birleştirir"1 şeklinde ifade edebiliriz.

Eski belâgatcılar üslûb'u; âli (yüksek), mutavassıt (orta) ve âdi (sade) olmak üzere üçe ayrırırlardı. Halbuki günümüz araştırmacıları, böyle bir tasnife gitmek yerine; her sanatçıyı içinde yaşadığı devir, bağlı bulunduğu edebi ekol ve nihayet şahsının sanat anlayışı üçleminde değerlendirmektedirler.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı'na mensup şahsiyetlerin değerlendirilmesinde ve edebiyatımızın bu koluna ait eserlerin incelenmesinde de üslûp çalışmalarının önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Çünkü sanatçının üslubunu besleyen ve biçimlendiren faktörler, tasavvuf edebiyatında daha önemli bir yer tutmaktadır.

Mutasavvıf şahsiyetlerin bağlı olduğu, fikirlerini ve üslûbunu biçimlendiren bir edebî ekol yoktur. Onun yerini, yaşanılması gereken bir hayat tarzının icapları ve bu hayatı anlatılabilme endişeleri almıştır. Mutasavvıf kişi, hudutları ve esasları dinî inançlara, hayat tarzına, birlik ve beraberlik ülküsüne göre belirlenmiş ve tasavvufla da süslenmiş olan bu sistemin oluşmasına kendini memur ve mecbur hisseden kişidir. Üslûbunu kurarken hitap ettiği kitlenin,"dili'ni mukaddes bir emanet "gibi koruma gayreti içindedir.

Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı eserlerinin, sade ve anlaşılır bir üslûpla biçimlendirilmesinde bu anlayışın önemli bir faktör olduğu muhakkaktır. Hatta bu eserlerin mahalli söyleyişleri de beraberinde getirmesinin temelinde, mensubu olduğu milletin diline ve kültürüne duyulan saygıdan ve sanatçının sorumluluk şuuru'ndan ileri gelmektedir.

Özellikle mutasavvıf şâirler bu sorumluluk şuuru'yla; süse, yapmacılığa kapılmadan, mübalâğaya düşmeden, samimi duygu ve düşüncelerini, herkesin anlayabileceği bir dil ile, konuları en kolay ve en sade bir şekilde anlatmışlardır. Sözün, zaman zaman ağırlaşması, sanatçının sanat anlayışı ve kişiliği ile değil, ifade etmek istediği düşüncenin girift olmasından da kaynaklandığını unutmamalıyız.

Burada; bir yandan devlet adamlarımızın, diğer yandan da Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı mensuplarının eserlerindeki dil şuuru, üslûp özellikleri ve bu vesileyle Tükçeye hizmetleri hakkındaki görüşlerine kısaca yer vermek istiyoruz.

Bilindiği gibi Türkler, tarihin muhtelif devirlerinden günümüze kadar farklı kültürel dönemlerden geçmişlerdir.

"Başlangıçta bozkır kültürünün ihtiyaçları nispetinde sade ve anlaşılır olan Türkçe; Türklerin İslam dinini kabullenmesinden sonra ki dönemlerde dini bilimler alanında Arapçanın, edebiyat bilimi alanında da Farsçanın ifade zenginliklerinden faydalanırken Türkçenin sadeliğini bu diller lehine yitirmiştir" şeklindeki bir görüş, kanaatimizce doğru değildir. Çünkü bir dilin, bünyesinde bulunan yabancı kökenli kelimelerin azlığı veya çokluğu ile değil, mantıklı ve gramerde kendi varlığını muhafaza etmesiyle kaimdir. Kaldı ki Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren kelimeler, onun ne mantığına, ne de gramerine etki etmemiştir.

Özellikle halk ve tasavvuf şiirimizde Türkçe söyleme zevki, şuurlu olarak ifadesini bulmuş, Arapça ve Farsça kelimeleri bazı şairler maksatlı olarak; şekil, fonetik ve bazen de mana cihetiyle Türkçeleştirmişlerdir. Bu cümleden olarak Türkçenin; tarihi akışı içinde bir bilim dili olarak yer aldığı, Türkçeyi tarihin her döneminde bütün devlet yetkililerinin bizzat koruduğu, kendilerinin de Türkçe eserler yazdığı, hatta bazı devlet yetkililerine Türkçe eserler ithaf edildiği, bazı mutasavvıfların eserlerinde yer verildiğine göre Türkçenin Tanrı-Cebrail ve Hz. Âdem arasında Konuşma dili olduğu, bazı yabancı dillerden Türkçeye pek çok tercümelerin yapıldığı ve böylece her dönemde ve her meslek erbabında Türkçe-dil şuurunun ana'mızın ak sütü kadar berrak, devamlı ve kalıcı olduğu vurgulanmaktadır. Bu durumları birkaç örnekle kısa başlıklar halinde vermeye çalışalım. Onlar da:

A. Türkçeyi Koruyan Devlet Adamlarından Birkaç Örnek

Bilindiği gibi Türkçenin ilk yazılı metinleri; Yenisey Kitâbeleri ve Orhun Âbideleridir. Bu Türkçe metinler; bir yandan hakan ve vezirler adına taşlara işlenerek yazılırken, diğer yandan bu metinlerin kağan ve başka devlet ileri gelenleri tarafından yazılmış olması veya yine bu tür eserlerin devlet yetkililerine ithaf edilmesi, Türkçenin gramer, dil, üslûb, anlatım özellikeleri bakımından çok güçlü bir bilim dili oluşunu, hem de tarihen bir devlet dili olarak asırladır yaşadığını ortaya koymaktadır.

Türkler; başlangıçtan günümüze değin Türkçeyi; resmî dil hâline getiren, onu kurumsallaştıran ve onu devlet dili olarak kullanan ve yine onu devlet güvencesi altına alan, herkesin Türkçe eser yazmalarını, Türkçe konuşmalarını emreden ve bizzat kendileri de Türkçe eserler yazan devlet yetkililerini ve mutasavvıf şâirlerini bünyesinde toplayan güzide bir millettir. Bu cümleden olarak Göktürklerden Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar geçen dönem içindeki Türkçeye böylesine hizmet edenlerden birkaç örnek vermeye çalışacağız. Onlar da:

1. Göktürk Devleti'nin tarihi, sosyal, kültürel, edebî, bilimsel varlığını belgeleyen Orhun Âbideleri: VIII. yüzyılın ilk yarısında Göktürklerin devlet kurduğu Orta Asya'nın doğusunda dikilmiştir.

Bu Orhun Âbideleri, yalnızca Türk varlığını kanıtlayan ilk yazılı belgeler olmayıp, aynı zamanda Türkçenin VIII. yüzyılda gerçek anlamda;2 tarihi, sosyal, politik, kültürel, felsefî, dinî-tasavvufi, edebî, millî vb. özelliklerini ve bilim dili Türkçenin, güçlü bir edebî dil olarak da gelişmiş ve yüksek bir anlatım gücü kazanmış olduğunu da ortaya koyan bilimsel bir belgedir.

Bilindiği gibi, sekizinci asırdan itibaren Türkistan yöresinde Türkçe resmi dil olur. Semerkand, Buhara ve Beykent gibi şehirlerde binlerce öğrenci çeşitli bilim dallarında öğrenim görerek pek çok Türk-İslam âlimleri yetiştirmeye başlar. Bu cümleden olarak Mübarek el-Türkî (736-798) tefsir ve hadis sahasında; Tarhanlar soyundan gelen İbni Tarhan musikide; Oğlu Süleyman Tarhan ve onun oğlu Muammer hadis dalında ün yaparlar. Muhammed el-Fergani matematik ve astronomide Avrupa dillerine tercüme edilen bir şöhret olurlar.

Dokuz ve onuncu asırlarda; Abdullah el-Türkî ve oğlu Ali (833-933), Vasi el-Türkî ve oğlu Muhammed matematik dalında tanınmış âlimlerdir. Sol Teginler ailesinden Ebu Bekir el-Sûli ve İbrahim Sûli hadis, edebiyat ve tarih sahalarında önemli simalardır. Hukuk sahasında; Özkentli Ahmed b. Tayyib (öl. 899), Ferganalı Abbas el-Türkî (öl. 918) ilk devir Türk-İslam dünyasının büyük fikir şahsiyetleridir. Ebu'l-Fütuh Abdulgafir "Tarih-i Kaşgar"ı bu dönemde yazar. İsmail Cevheri ve İbraim İshak Arap dili ve edebiyatının büyük âlimleri olarak ün yaparlar. Bunlardan Cevheri aynı zamanda;

Kanat yaparak uçma denemesi yapan ve yaralanarak ölen ilk Türk âlimidir.

On birinci asra gelindiğinde; Kaşgar ve Balasagun da İslamiyet'in kuvvetli bir birer kültür merkezi halini almış görülmektedir. Buralardaki medreselerde; İslamî, sosyal, fen ve tıb bilimleri en yüksek derecede okutulur ve yayılır ki, buralardan bütün dünya Türklerle bilgi alkış-verişinde bulunurlar. Artık Türkler, İslam medeniyeti içindeki yerlerini ve ağırlıklarını iyice hissettirmeye başlarlar.3

2. Kaşgarlı Mahmûd, Divân-ı Lügati't-Türk: XI. asırda yazılan ilk yazılı eserimizdir. Bu eser; Araplara Türkçeyi öğretmek için yazılmıştır. Aslında Türkçenin öğretilmesi araç olarak kullanmış ise de, asıl hedefin Türkçenin bütün dillerden üstün bir dil olduğunu göstermek oluşudur. Eser; ansiklopedik bilgilerle dolu, Türkçenin Arap grameri ile karşılaştırması yapılarak Türkçenin daha üstün olduğunu ortaya koyan bir gramer kitabı niteliğindedir.

Kaşgarlı Mahmud'un; bazı Türk boyları arasında dolaşarak milli bir şuurla derlemeler yapması, böylece halk arasında yaşayan milli kültür, milli dil unsurlarını bizzat yerinde tespit ederek, Türkçenin, Arapça ile "at başı giden (ondan geri kalmayan), hatta ondan da üstün bir dil olduğunu ifade etmesi, her bakımdan çok anlamlıdır. Ayrıca bu büyük âlim; Divân-ı Lügati't-Türk ve Cevâhirü'n-Nahv adlı eserleriye Türkçenin grameri ve ağız özelliklerini de bizzat ortaya koyar. O; Türk'ün sosyal hayatı ve diğer özelliklerini bilimsel olarak belirlerken, mensubu bulunduğu milletiyle ve O'nun diliyle de gurur duyduğunu eserinin her satırında göstermeye çalışır.

Kaşgarlı Mahmud eserinde; Türk'ün, Türk milletinin ve Türk dilinin yüceliğini, bu milletin adını da Tanrı'nın verdiğini, Hz. Muhammed'in Türk milletini sevdiğini kitabının ön sözünde şu cümlelerle ifade etmektedir:

"Her kim ki Türklerin diline sığınırsa onu kendilerinden sayıp her türlü tehlikeden kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta ve bu vesîle ile zarar ve ziyandan kurtulmaktadırlar."4

"Ben, Buhârâ'nın, sözüne güvenilir bir imamından, ayrıca Nîşaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senedlerle bildiriyorlar ki Peygamberimiz, kıyâmet alâmetleriyle âhir zaman fitnelerini ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkaracaklarını bildirirken;

Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların uzun sürecek saltanatları olacaktır, buyurmuş."5 diyor ve şu muhakemeyi yürütüyordu:

"Bu hadîs doğru ise Türk dilini öğrenmek vâcip demektir. Eğer uydurma ise (o zaman da) akıl ve i'zan bunu îcap ettirir."6

3. Yusuf has Hacib, Kutadgu Bilig: İkinci bir kaynak eserimiz olan Kutadgu Bilig, Türkçede ilk siyâstenâme, ilk Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı eseri, ilk dil yâdigârı, ilk divan tarzında tanzim edilmiş mükemmel bir allegorik eserdir.

Bu eser; o devir de Farsça yazılan Şehnâme'ye karşı Türkçenin; gramer, dil, üslûb, duyuş, anlayış, zevk ve anlatım özellikleri bakımından zengin ve bünyesinde devlet-millet bütünlüğü'nü toplayan, Türkçenin diğer dillerden üstün ve kudretli olduğunu ortaya koyan, İslâmi dönemde yazılmış 6645 beyitten oluşan, milli bir edebiyat mahsülü ve bilimsel bütün özelliklere sahip Saadet Bilgisi Kutadgu Bilig'dir. Çünkü bunda, devlet başkanı ile teb'ası arasında bir uyum ve adaletli davranma söz konusudur. Kutadgu Bilig, Tabgaç Buğra Karahan'a sunulmuştur.

Anadolu sahasında da Türkçeye hizmet eden pek çok devlet adamları ve mutasavvıf şâirler bulunmaktadır. Bunlardanda birkaç örnek cermeye çalışalım:

4. Karamanlı Şemseddin Mehmet Bey, XIII. asırda Anadolu'da bir "dil inkılabı" başlatmıştır. Bu inkılap, kelimenin tam anlamıyla bir "öze dönüş" hareketidir. Karamanoğlu Mehmet Bey'in Türkçeye sahip çıkışı aslında, başta aydınlar olmak üzere bütün Türk milletinin ortak isteği idi. Bu bakımdan XIII. yüzyıl Batı Türkçesinin süratle şekillenip gelişmeye başladığı bir dönem olmuştur.

Anadolu'ya dalgalar hâlinde yeni gelen göçebe Türkler, öteden beri kendi diliyle yaşattıkları Halk Edebiyatı'nı bu asırda yeni tarih, yeni coğrafya ve yeni sosyal hadiselerle geliştirip daha da zengin bir sözlü edebiyat vücuda getirmişlerdir.

Anadolu'da gelmeye başlayan tarikatlar; çok geniş halk topluluklarına kendi diliyle şiirler, ilâhiler söylemeye ve bunun tabiî neticesi olarak da Türk Divan Şiiri, Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı mahsulleri ilk eserlerini bu asırda vermeye başlamışdır. Oğuz dilinin altın çağı, bu yüzyılda Türkçe şuurunu yürekten duyan büyük sanatkarların eliyle kurulmuştur.

XIII. asırda Anadolu'da Türk nüfusunun gittikçe artması neticesinde Türkler; kendi mimarisinde, musikisinde, san'atında, edebiyatında gerçek anlamdaki halk dili vb'ni ortaya koyarak Türklük ve Türkçe adına büyük bir milli zaferler kazanmışlardır.

XIII. ve bilhassa XIV. asırlarda Türkçenin bu zaferinde; onu bilim dili-devlet dili haline getirme gayretini gösteren Türkmen beylerinin hizmetleri büyük olmuştur. Anadolu sahasında Türkçenin resmi dil olması veya Türkçeyi devlet dili yapma hareketinin önce, Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından başlatıldığı doğrultusundadır.

Bilindiği gibi Mehmet Bey, 15 Mayıs 1277'de Konya'yı zaptettiği zaman bazı konularda Farsça hâkimdi. İşte bu durumları göz önünde bulunduran Mehmet Bey, Devlet Başkanlığı'nın ilk on beş gününde Türkçeyi devlet dili ilan eden bir ferman çıkarmıştı.

"Bu günden sonra, divan ü dergâh ü bârgâhda, meclisde ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır_" diyen bu ferman, zamanımızın bir kısım dilcileri tarafından, Türkçenin kaderinde ki dönüm noktası olmuştur,7 şeklinde değerlendirilmektedir.

5. Germiyân Beylerinden Süleymân Şâh (Şah Çelebi, öl. 1388) ve oğlu II. Yâkub Bey zamanlarında; ilim adamları ve sanatkarlar korunmakta, Türkçe ilmî eserler yazılmakta, Türkçeye tercümeler yapılmakta, değişik kültürel faaliyetler devam etmekteydi. Çünkü Süleyman Şâh'ın emriyle Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa, Marzubannâme ve Kâbusnâme'yi Farsça'dan Türkçeye tercüme eder. O, Türkçe hakkındaki kendi fikirlerine de yer verdiği Hurişdnâme'sini Süleyman Şah adına yazmış, fakat O'nun ölümü üzerine bu eseri Süleyman Şâh yerine damadı Yıldırım Bâyezid'e takdim etmiştir.8 Şeyhoğlu Sadruddin Mustafa, bu Hurşidnâme ve Kenzü'l-Küberâ ve Melekü'l-ülamâ adlı eserlerini Türkçe yazmış ve Kenzü'l-Kübara'sında;

İlim Türk'dür dil'üm Türk'dür didüm

derken mensubu bulunduğu milletinin Türk ve dili'nin de Türkçe olduğunu açıkça ortaya koymuştur.9

6. Ladikli (Denizli) Beylerinden İnanç Bey'in (öl. 1334) oğlu Murad Aslan (öl. 1390) emriyle Türkçe yazılmış Fâtiha ve İhlâs Sure tefsirleri'nin varlığını biliyoruz.10

7. Menteşe Beylerinden İlyas Bey (öl. 1421), millî dile hizmet gayretleri takdire şâyandır. Bu dönemde de pek çok eser Türkçeye tercüme edilmiştir ki, Baznâme'de bunlardan biridir.11

8. Aydınoğlu Mehmed (Mübârizüddin) Bey (öl. 1334) tarafından Tezkiretü'l-evliyâ ve Arâisü'l-Mecâlis adlı eserler Türkçeye tercüme edilmiştir.

9. Bahaaddin Umur Bey (öl. 1348) de babası Aydınoğlu Mehmed Bey gibi, bir yandan fütühât, diğer yandan da kültür işlerinde bir hayli hareketlidir. Süheyl-i Nevbahâr Türkçeye tercüme edilmiş ve Bahauddin Gazi Umur Bey'e takdim edilmiştir.

10. Fahruddin İsâ Bey, Aydınoğlu Mehmed Bey'in oğludur ve kendisi geniş bir toleransa sahip, âlim ve bilim adamlarının da bizzat hâmisi ve zamanında meşhur tabib Hacı Paşa tarafından Şifâü'l-eskâm ve Devâü'l-âlam adlı eser Türkçe olarak 1381'de tamamlanmış ve Fahreddin İsâ Bey'e takdim edilmiştir.

11. Candaroğlu Beyliği Dönemi'nde de; memleketlerini imârın yanında, ilim ve sanat adamlarına yakınlık göstermişler ve bunların da hâmisi olmuşlardır. Bu dönemde, pek çok Türkçe eserler yazdıran Candaroğulları beyleri, Türkçenin ilim dili olması için çalışmışlar, hatta kendileri de Türkçe eserler yazmışlardır.

12. Candaroğlu Beyliği'nden Kemâleddin İsmâil Bey zamanında da pek çok Türkçe eserler, tercümeler ve bilimsel çalışmalar yapılması sağlanmıştır. Ayrıca kendisi de Türkçe olarak Hulviyyât-ı Şâhi adlı fıkıhtan fürûa dâir büyük bir eser ortaya koymuştur.12

13. Mısır Hükümdarı Sultan Bakuk (öl. 1398?), Erzurumlu Kadı Darîri'ye Siyretü'n-Nebî'yi Türkçe olarak yazdırdığı görülmektedir. Bu durumu Kadı Darîri, Veli ki Mısır meliki vü şâh u şeh Berkuk İmâm-ı'âzam u sultân-ı Mısr u Şam u Yemen Resûli sevdüği gâyetde siresin anun Buyurdı Gözsüz'e kim Türkî dil'ce söyle sen Hemîşe mâ'ni dil'i câna tercümân olsun Hemîşe Mısr şehinşâhı kâmrân olsun13 mısralarıyla ifade etmektedir.

14. Osmanlı Beyliği'nde Orhan Gâzi'nin verdiği 1348 tarihli mülknâme, dil itibariyle bu devir Türkçesi hakkında değerli bir belgedir.

15. Germiyân Beylerinden Yakub Bey'in Taş Vakfiyye'si Türkçe-dil şuuru bakımından apayrı bir değere sahiptir.

16. Kadı Burhaneddin (Burhaneddin Ahmed)'in Divân'ı o devir Türkçesi'nin Bey'ler tarafından verilen Türkçe-dil Belgeleri durumundadır.

Daha sonraları bu durumlar git gide padişah ve vezirler başta olmak üzere devlet erkanını da aynı dâire içinde olacaktır. Bunlardan da;

17. Fâtih Sultan Mehmed; tarihimize "Fâtih Rönesansı"nın gerçek mucize olarak geçen sosyal

hayat ve kuramlarıyla muhteşem bir yapıya bürünen Osmanlı-Türk Devleti'nin bu asırdaki en güçlü şahsiyetidir. Avnî mahlası ile bir Divân'ı vardır. Amma bu Fâtih'i de yetiştiren büyük bir mutasavvıf vardır, o da Akşemseddin'dir. Akşemseddin'in yazmış olduğu Türkçe bir Divân'ı vardır. Hatta O'nun bazı İlâhîleri, eski mecmua ve cönklerde mevcuttur. O'nun "söfîler" redifli "İlâhî"si sofilerin bütün özelliklerini ortaya koyduğu gibi, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyâtı'nın da genel mahiyetini belirlemiş olmaktadır. Zira, söfîlerle ilgili bütün bilgi ve ıstılâhlar, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyâtı'nın bünyesinde
incelenmektedir.

18. II. Bâyezid'in, Adlî mahlası ile Türkçe şiirler yazan ve Türkçe bir Divân'a sahiptir. Ayrıca O, İbni Kemâl'e (Kemalpaşazade, 1468-15349) Tevârih-i âl-i Osmân adlı bir eserin Türkçe yazılmasını emreder.

18. Kanuni Sultan Süleyman: yorulmak bilmez bir savaş azmi ve gayreti içinde, hem kahraman, hem de duygulu bir gönül taşıyan Kanuni, aynı zamanda bir ince duygular ve öyle düşünceler şâiridir. Seferlere ve çeşitli yurt ve dünya problemleriyle geçen ömrü esnasında Muhibbî mahlası ile yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleriyle bir Türkçe Divan meydana getirecek kadar sanat gayreti de göstermiştir. O'nun, Kanuni gibi bir hükümdar tarafından söylendiği için manaları bir kat daha büyüyen:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

söylediği beyitleriyle Türk şiirinde büyük ve devamlı bir sevgi ile karşılanmış ve bu beyit Türk halk diline yayılarak bir ataözü değeri kazanmıştır. Kanuni aynı zamanda son derece mütevazi bir devlet adamıydı.14

19. Şâh İsmâil Safavî, Hatayî mahlası ile Divan, Dehnâme ve diğer eserlerini Türkçe olarak yazar.

20. II. Sultan Murad Han, Osmanlı hükümdarları içinde Türkçeye en fazla önem veren, Türk bölgelerinde asıl kültür faaliyetlerini başlatan, ilim adamları ve sanatkarları koruyup geliştiren, Türkçenin büyük bir devlet dili olmasına zemin hazırlayan, âlimler ve sanatkarlarla haftada iki gün görüşüp konuşan, Osmanlı padişahları içinde şiir söyleyen, Türkçeye en çok hizmet eden, bir yandan yabancı dillerden Türkçeye tercümeler yaptırırken, diğer yandan da daha önceleri yapılmış olan bazı tercümelerin Türkçelerini beğenmeyerek yeniden halkın analayabileceği Türkçe ile tercümeler yaptıran, pek çok eserin telif ve tercümesi ile devletin ve milletin kültür ihtiyacını sağlayan, kendisi devlet başkanı olmasına rağmen her kesimle, âlimler, şâirler, sanatkarlar, tarikat mensupları ile de barışık olarak halka hitabeden, her eserin Türkçe yazılmasını emreden ve bunda da başarıya ulaşan, örneğin Kâbusnâme'yi yeniden ikinci defa Mercimek Ahmed'e Türkçeye tercüme ettirmesi O'nun Türk diline olan aşırı düşkünlüğünün bir ifadesidir.15

Demek oluyor ki Sultan Murad'ın, gerek tercüme ve gerekse telif yoluyla birçok Türkçe eser yazdırması ve Türk âlimleriyle şâirlerini himâye etmiş olması bazı müşteşriklerin "İlk Türk romantizmi" dedikleri milli kültür hareketini başlatmış olan devlet adamı olarak isim yapmıştır.

II. Murad, parasına kendi Kayı boyu damgasını vurdurtması ve Osmanoğullarının soyunu Kayıhan-Oğuz soyuna bağlayan soy ağacı düzenletmesi O'nun "Türkçülük hareketini başlatan padişah" olarak tanıtılmasına sebeb olmuştur. Bu devirde II. Murad'ın emriyle yazılmış olan en önemli Türkçe eserler içinde; Yazıcıoğlu Âli Efendi'nin Oğuz an'anelerini konu alan "Tevârih-i âl-i Selçuk"u, Molla Ârif Ali'nin XI. asırdaki Anadolu'nun fethine âit "Dânişmendnâme"si, Şeyhi'nin "Husrev ü Şirin"i ve Mercimek Ahmed'in "Kâbusnâme Tercümesi" Türk dilinin tarihi açısında çok önemli eserler olduğunun en bariz örnekleridir.16

Mesnevi-i Murâdiye, Sultan II. Murad'a ithaf olmuştur.

Bu Sultan Murad'a sunulan Mesnevi-i Muradiyye'yi yazan Muiniddin Mustafa, eserini Türkçe yazmasının sebebini;

Kavmine kendi lisaniyle nüzûl
Eyledi küllî nebî vü hem resûl
Biz de Türkî dil ile şerh eyledük
Kavmümüze dil'leriyle söyledük
Diledük Türkî lisan-ıla beyân
Olına mahafa 'an-ayni'l-'ayân 
Türkî vü Çin'î 'Acem ya ger 'arab 
Cümlesinde kasd olan tevhid-i râd

beyitlerinde Muiniddin'in Türkçenin şuuruna varmış bir şâir olduğu, hiçbir dile üstünlük tanınamıyacağını, aslında bunların hepsinin Hakk'ı anlatmada eşitliği fikrine yer verdiğini görmekteyiz.17

Ayrıca; Yâkub Mehmed, Husrev ü Şirin, Fahruddin İsâ Bey'e; Mümin b. Mukbil, Kitâb-ı Miftâhü'n-nûr ve Hazâinü's-Surûr'u Kastonulu İsfandiyer Bey'e; Kaygusuz Abdal'ın Kulliyâtı da yine İsfendyar Bey'e; Hatipoğlu, Bahrü'l-Hakâyık, Karamanoğullarından Mehmed b. Halil Bey'e; Mecmuatü'n-Nezâir, Muiniddin Mustafa'ya sunulmuştur.

21. Mustafa Kemâl Atatürk: Bilindiği gibi milletlerin tarihi sicilleri, kültürel değerlerinde saklıdır. Bu değerlerin inkişaf ettirildiği ve korunduğu esas formlar ise dil ve edebiyattır. Bir milletin dil ve edebiyatı'nda o milletin yaşama ve uzun ömürlü olma sırrı vardır.

Ayrıca bir topluluğun "millet" olabilmesi için o toplululuğu meydana getiren fertler arasında; dil, din, ırk, tarih, vatan, millet, gelenek, görenek ve sanat birliği vb.lerinin mevcut bulunması gerekir. Millet olmanın en önemli unsuru ise, dildir. Aynı dili konuşan insanlar, millet denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi, insandan insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın olmaktan kurtarır ve onları "millet" haline getirir. Milli birlik ve beraberlik18 ancak toplumun fertlerini birbirine bağlayan bir yönüyle dille sağlanabilir. Bu gerçekler Mustafa Kemal Ataürk'de şu sözleriyle ifadesini bulmaktadır:

"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı, Türk milletidir. Türk milleti demek; 'Türk dili' demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını, an'anelerini, hatıralarını, menfeatlerini kısacası bugünkü kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir. 19

"Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin inkişafına başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil, şuurla işlensin."

"Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."

"Türk dili, zengin ve geniş bir dildir; her mefhumun ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milletini ve Türk dilini, medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz."20

"Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli ve alakalı olmasını isteriz."

"Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce 'Türkçe konuşmalı'dır. Türkçe konuşmayan bir insan; Türk kültürüne, Türk milletine bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Türk milletinin en bariz vasıflarından biri de Türkçe-dildir."

"Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır"21 derken Atatürk, Türk dilinin diğer dünya diller arasındaki önemini, Türkçe konuşmayanın Türklüğe bağlı olamayacağını da ifade ediyordu."22

Türk dilinin önemi ve Atatürk'ün bu konudaki hizmetleri hakkındak görüşleri doğrultusunda Hocam Herbert W. Duda'nın;

"Anadolu Türklerinin Türkçelerinde bulunan birçok kelimelerin Türk edebiyat ve yazı dilini zenginleştireceğine inananlardanım. Fakat bu tekâmül, Türkiye tarafından büyük bir gayretle yükseltilmesine çalışılan Anadolu halkının maddi ve manevi kültürel seviyesi sayesinde kendiliğinden meydana gelecektir...

Anadolu Türkleri, mâzi'de ve hâlihazırda siyasi ve kültürel başarılarıyla dünyayı hayrete düşürmüştür. Çünkü bu millet, Atatürk'ün izi üzerinde tekâmmül yolunda ilerlemektedir"23 dediği Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk; hayatının her döneminde Türk dili ve edebiyatı ile yakından ilgilenmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Çankaya'da haftalık ve aylık olmak üzere edebiyatçılarla ve diğer meslek erbabı ile toplantılar yapmış, özellikle edebiyatı toplum yararına yöneltmek için direktifler vermiş ve öğretim programlarının da bu yolda düzenlenmesini emretmiştir.

Atatürk'e göre edebiyat, etkili bir eğitim aracıdır. O, edebiyatı 1937 yılındaki bir toplantıda şöyle tarif eder:

"Osmanlı Devri'nde ve bu güne kadar geçen Cumhuriyet döneminde ve bundan evvelki Türk kültür dönemlerinde ve hatta, bütün kültürel medeni cemiyetlerde edebiyat denildiği zaman şunlar anlaşılır:

- Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan kudretinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok âlakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatıdır."24

Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi Atatürk, edebiyatı yüce duygu ve düşüncelerle ifadesini bulan etkili bir eğitim aracı olarak görmesinin yanında, "milli şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunabilmesi için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz"25 diyerek de millî şuurun yaratılmasında ve uyanık tutulmasında, Türk dilinin esas unsur olduğunu kabul etmektedir.

Bilindiği gibi Mustafa Kemal Atatürk'ün, bizzat Türk Dil Kurumu'nu kurması ile Türk milletinin varlığının ve geleceğinin korunması için esaslı bir eğitim aracı olarak gördüğü dil ve edebiyat eğitiminin maksada uygun bir şekilde yürütülmesi arasında yakın ve manalı bir ilişki olduğu açıktır. Bu sebeple, orta öğretim kurumlarında öğrencilere; duygu, düşüne ve tasarılarını doğru ve etkili olarak anlatma, yazma kabiliyeti ile; güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilecek mantık gücü kazandırmada, ilköğretim, lise ve yüksek öğretimde Türk dili ve edebiyatı dersi öğretiminde büyük görevler düşmekte ve ancak Türkçe-dil şuuru'nun bu şekilde verilebileceği vurgulanmaktadır.26

Sonuç olarak ifade edebiliriz ki, başlangıçdan buyana Türk devlet yetkililerinin tamamı; ister Türkçe eserler vererek, ister Türkçeye tercümeler yaptırarak, ister Türkçeyi resmi bilim dili haline getirip onu zenginleştiren, Türkçeyi karmaşıklıklardan kurtarıp, onu anlaşılır bir dil haline getirmeyi başaranlar da mutlak surette köklü bir Türklük şuuru ve Türk dili sevgisinin millî bir zevk ve his etrafında bütünleşmesiyle mümkün olduğunu görüyoruz. Böylece dünden bugüne Türkçeyi yaşatan bu âbide şahsiyetler Türkçe düşünmüşler, Türkçe konuşmuşlardır. Şüphe yok ki, Türkçe her zaman ve her yerde ebedîyete kadar böyle devam edecektir. Çünkü, aradan on dört asırlık bir zaman diliminin geçmesine rağmen, Göktürklerden, Karamanlı Mehmet Beylerden, Sultan II. Murad Hanlardan, Mustafa Kemal Atatürk'e kadar herkesin Türkçe konusundaki hassasiyetleri birliktelikleri, Türkçenin önemini bugün de bir kat daha artırmaktadır.

B. Tercüme ve Telif Eserleriyle Türkçe-dil Şuuru'nu İşleyen Mutasavvıflardan Birkaç Örnek

A. Türkçeye Tercüme Yapan Mutasavvıflardan Birkaç Örnek

Türklerin İslam dini'ni kabullerinden sonraki dönemlerde pek çok kültürel faalaiyetler başlamış ve bu arada İslam dini ve tasavvufu daha rahat anlayabilmek için de bazı ülkelerarası ilmi ve kültürel yaklaşımlar olmuştur. Bu cümleden olarak özellikle Feridüddin Attar ve Hakim Senâî, henüz daha Türk sofileri tarafından tercüme edilmez ve okunmazdan evvel, Türkler arasında doğrudan doğruya bir halk mistisizmi (tasavvufu) başlamıştı. Bu durum, bir taraftan eski "Türk Hikmeti" ile birleşmeğe ve onun yerini tutmağa çalışırken, diğer taraftan da bu halk mistisizmi ile İran felsefi düşüncesine âit Türkçeye tercümeler yapılıyordu. Böylece Türkler, tasavvuf sahasında, hem ilk büyük ve orijinal eserleri Farsça olarak verirken, diğer yandan da yine Anadolu Türklerinin; itikadi-ameli ve zühdi oluşumlar içinde tasavvufî yaklaşımları oldukça önemli bir yekün tutuyordu. Buna göre Türk bölgelerinde Türklerin tasavvuf anlayışını tanıyabilmek için onların başlangıçtan itibaren nasıl bir çalışma metodu uyguladıklarını görebilmek gerekiyordu. Bunların bu çalışma metodları ise; telif, tercüme, ocak uyandırma, ilmî ve idârî büyük liderler yetişme şeklinde oluyordu Türk-İslam törelerinde bulunan; bütün inanç, birlik ve beraberlik, sevgi, hoşgörü, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü bağlamında, milli ve manevi müştereklere bağlı, tasavvufî temler bünyesinde, bulundukları bölgelere göre, Arapça-Farsça eserler yazan veya Arapça-Farsçadan Türkçeye tercüme eden mutasavvıflar'dan birkaçı;

Orta Asya'da; Necmeddin Kübra, Azerbaycan'da Nizami-i Gencevî, Anadolu'da; Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi, Hacı Bektaş Veli ve Akşemseddin...vb.'leridir.

Arapça-Farsçadan Türkçeye tercüme eden mutasavvıflar ise; Ali Şir Nevai, Heratlı Melih Bahşi, Gülşehri, Ahmedî, Ahmed-i Dâi, Yazıcıoğlu Mehmed, Süleyman, Mir Haydar Türk .vb.'dir.

Diğer yandan Türk coğrafyalarında, Türk'ün anlayabileceği bir şekilde İslam dininin; itikadi, zühdi yaşayışları ve fikri olgunlaşmalarını temin için, hem Arapça-Farsça eserlerin yazılması ve tercümesinde, hem de sırr-ı hikmet ile Türk insanının düşüncelerini fikri sahada inkişaf ettirerek bütün bir toplumun eğitilmesi ve öğretilmesi yönünde gayretler sarfedilmiştir.

Bu sebeple tasavvufî sahada yazılan eserlerin Arapça ve Farsça olmasına rağmen; Necmeddin Kübra, Nizami-i Gencevi ve Mevlana Celaleddin-i Rümi'nin her üçü de Türk oldukları gibi, klâsik Arap ve İran tasavvuflarından çok farklı ve orijinal fikirler getirmişlerdir. Aynı asır içinde tasavvufî fikir hareketi olmakla kalmayıp, ahlâki ve siyasi teşkilât yapmaya başlamış, artık gerek Arap ve İranlıların tetkiki, gerek Türklerin kendi eserleriyle çıraklık devresini geçirmiş olan Türk mutasavvıfları, yeni nesiller için de "didaktik-öğretici" eserler de meydana getirmeye başlamışlardır.

B. Türkçecilik Şuuru ile Eserler Veren Mutasavvıflardan Birkaç Örnek

Tarihin akışı içinde Türk halkı; ilim adamlarına çok önem vermiş, onların söylediklerini, âdetâ gökten inmişcesine kabul etmişlerdir. Ancak başlangıç döneminden itibaren bazı yazarların ve şâirlerin dillerinin halktan yana olmayıp, okumuşlardan yana olması sebebiyle bunların eserleri de halk tarafından fazla anlaşılamaz bir duruma gelmiştir. Bu cümleden olarak Dini-Taswavvufi Türk Edebiyatı mensubu mutasavvıflar, manzum ve mensur eserlerini daha çok halkın ve okumuşların anlayabileceği bir dille yazarak her iki kesim arasında bir köprü vazifesi görmüşlerdir. Bu sebeple Yusuf Has Hacib, Ahmed Yesevi, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli, Süleyman Çelebi'den Zeynel Baba'ya kadar geçen zaman dilimi içindeki eserler halkın anlayabileceği bir üslûpla yazılmıştır.

Çünkü bunların hepsinin ortak özelliği; Türk milletine hizmet, yazılan bütün bilimsel çalışmaların, dil, üslub, anlatım şekilleri itibariyle kolay anlaşılabilir olmasını sağlamak, Türkçe ile her konuda güçlü eserler yazabileceğini göstermek, Türkçenin dünya dilleri arasındaki hak ettiği üstünlüğünü vurgulamak vb.'leridir.

Çünkü Türkçe ile her konunun rahatlıkla yazılışı, anlatılışı itibariyle onun dünya dilleri arasındaki belirgin yeri bir kere daha ortaya çıkıyordu. Bu cümleden olarak bu bölümde de Türkçe dil şuuruna sahip binlerce mutasavvıflardan sadece birkaçının isimlerini vermeye çalışacağız.

1. Ahmed Yesevi; Bilindiği gibi İslâmiyet'in Orta Asya'da yayılmaya başladığı ilk dönemlerde, âyetler ve hadisler aynen orijial şekliyle veriyor, fakat Türkçesi halka tam olarak anlatılamıyordu. Bu sebeple halk da, dini konuları fazla anlayamıyordu. Ulamalar ise, dini konuları yine câmilerdeki vaaz ve hutbelerinde Arapça ve Farsçaya dayalı olarak veriyorlardı. Hatta klasik şairlerde aynı şekilde Arapça-Farsçaya ağırlık veriyorlardı.

İşte bu durumlar karşısında, tıpkı XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud gibi Ahmed Yesevi de XII. yüzyılda Türkçenin önemine dikkat çekiyor, toplumun hocası olarak, özellikle dini ve tasavvufi konuları Türkçe anlatıyordu. Herkesin de her konuyu Türkçe olarak vermesini istiyor bu vesile ile de Türkçenin önemini ve Türkçe-dil şuurunu aşağıdaki dörtlüğü ile ortaya koyuyordu.

Hoş görmemekte âlimler sizin dediğiniz Türkçeyi
Ariflerden işitsen açar gönül ülkelesini
Âyet-hâdis anlamı Türkçe olsa uygundur
Anlamına yetenler yere koyar börk'ünü27

2. Yunus Emre: Türkçe, Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türklüğünün dili'dir. Devrin medreselerinde, saraylarında konuşulan Farsçaya karşı, Yunus ve takipçileri, herkesin anlayacağı bir dille "dava"yı dile getiriyordu. Esasen henüz bir "Halk Edebiyatı" "Divan Edebiyatı" ikililiği de yoktu. Edebiyatımızın müşterekliği söz konusuydu. Muhtevâ itibariyle Mevlana'dan, Gülşehri'den, Aşık Paşa'dan, hatta klasik Arap mutasavvıflarından hiç farklı olmayan Yunus'un asıl farkı, kullandığı kelimelerde değil, kelimelere yüklediği yeni ve mücerret (soyut) manalarda, dolayısıyla üslûptadır. Yunus'un milliliği de sadeliği de üslûbundan kaynaklanır. Çünkü Yunus Emre de yaşadığı devrin Türkçesiyle konuşmuş yazmıştır. Bu dili herkes seviyor ve anlıyordu.Yunus, Arapça ve Farsça tasavvûfî terimlerin Türkçe karşılıklarını bulan ve ilk defa kullanan kişidir.

"Kanatlandık kuş olduk uçduk elhamdülillah"

mısrasında; kanat, kuş, uçmak kelimeleri Türkçedir ve tamamı tasavvûfî birer kavramdır. Yunus "kanat" ile aşkı, "kuş" ile "rûh-ı kudsî"yi, "uçmak" ile "sülûk"ı kastetmiştir.

Yunus'un sade, derin ve milli olmasının bir diğer sebebi de, şiirdeki konuşma "mukaleme" üslubudur. O, hakikatleri söylerken çarpıcı, kısa, ahenkli kelime ve ifade kalıplarıyla karşısındakiyle senli-benli olmaktadır.

"İlahi bir aşk ver bana kandalığum bilmeyeyim.
Yavu kılayum ben seni isteyüben bulmayayım"

beytinde Yunus, iç diyaloga girmiştir. O, daha pek çok şiirinde dış âlemle veya iç alemiyle hep diyalog halindedir.

Yunus'un dilindeki bir diğer sihir, dış alemin, eşya unsurunun şiirinde çok rahat kullanılması ve o eşyaya yoğun manalar yüklemesidir.

"Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni"

veya;

"Gider idim ben yol sıra yavlak uzanmış bir ağaç Böyle latif böyle şirin gönlüm eydür birkaç sır aç"

beyitlerindeki dağ, taş, kuş, ağaç motifleri doğrudan bir "fenomen" değil, derinden idrâk edilmiş bir fenomen olarak karşımıza çıkar. Yunus çevresinde, hemen yanı başında gördüğü eşya ile Allah'a sefer halindedir. Dağ, taş, kuş bu bakımdan ayrı bir mana taşır. Yol sıra ile uzayıp giden bir ağaç, esasen insan ile özdeştir. O normal bir ağaç değildir.

İşte Yunus'un Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı mensubu olarak şairliğindeki üstünlük, millî dili kullanışındaki şiir üslubundadır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, Yunus, İslam tasavvûfunu, Kur'an'ı ve hadisleri, insanî ve beşerî olan duyguları, ilahi aşkı, varlık ve birlik görüşünü, çağının Türkçesiyle, sade, fakat derin bir üslûpla açıklayan mümtaz bir şahsiyettir.

Bütün bunların içinde Yunus'un Türkçesi, fikirleri gibi müstesna bir yere sahiptir. O'nun asıl dehası, dili sanatkarane bir üslûpla kullanmasında aranmalıdır. Mutasavvıf şair Yunus'un kanaatimizce en dikkat çekici tarafı Türkçede dini-tasavvufi bir ıstılah ve mecaz dilinin kurucusu olmasıdır. Türkçe Yunus'un dilinde ve kaleminde estetikleşmiş, canlanıp yayılmıştır. Bu dil, İslamî Türk medeniyetinin o devirde taşıdığı bütün zenginliği içine alan ve aksettiren bir özellik arz eder.

Yunus'un kullandığı dil sadedir. Bu sadelik, şiirin özündeki derinliği veren bir sadeliktir. Bununla birlikte O, devrinin Türkçesinde var olan ve halk tarafından da anlaşılan Arapça ve Farsça kelimeleri de kullanmıştır. Zira bu zamanda Türkler, İslam medeniyeti dairesine çoktan girmişler ve Kur'an'a, sünnete ve mezheb'e hatta tasavvûfa ait bilgileri hazmetmişlerdir. Bu sebeple Yunus halkın âşina olduğu bir dil kullanmıştır. Hakikatte O'nun geniş bir zaman ve mekanda şöhret bulmasının esaslı sebeplerinden biri de ifadesi ve dilidir.

Yunus Emre'nin Divan'ı incelendiğinde, pek çok Arapça ve Farsça kelimenin Türkçe fonetiği uyarlandığı görülecektir; şiirde mesela çerağ (f), çırak; berk urmak (a-t); balkurmak, vasiyyet (a), vasyet; hecâ (a) hece şekillerine dönüşmüştür. Şiirdeki diğer bir özellik, manaları aynı olan Arapça, Farsça bir kelimeyle aynı manadaki bir başka kelime aynı şiirde, hatta aynı mısrada birlikte kullanılmaktadır. Devrin bütün kültür unsurlarında olduğu gibi dilin de bir istihale (değişme) yaşadığı bir zamandır.

Şiirde dikkat çeken bir başka özellik de, artık bugün unutulmuş pek çok arkaik kelimenin kullanılmış olmasıdır.

Yunus Emre, kullandığı dil, üslûp ve geliştirmiş olduğu terminolojiyle kendinden sonra yaşayan hem halk, hem de divan şairlerini hazırlayan kişi olmuştur. Bu devirde zaten edebî anlayışta ikilikten söz etmek, edebî geleneği zümrelere ayırmak diye bir şey düşünülemez.

Bütün buraya kadar verdiğimiz bilgilerden sonra, Yunus'un şöhretinin ve asıl dehasının sihrini dilinde aramanın lüzumunu tekrar hatırlatalım. Yunus, hangi tefekkür meyvesini hangi lisanda anlatmıştır da bu kadar sevilmemiştir? Bunu Nihat Sami Banarlı şöyle tespit ediyor:

"Yunus Emre'ye kadar, üç milletin, üzerinde asırlarca işlediği Acem lisanı bile vahdet-i vücûd inanışını Yunus kadar kolay söyleyememiştir. Hiçbir yapmacılığı olmayan, âdeta sanat kaygısı ile söyleniyormuş gibi sade ve külfetsiz bir lisanla söylenen Yunus'un şiirlerine hemen bütün tasavvûf edebiyatında benzer şiirler bulmak kolay değildir. Bu şiirlerin benzerleri, ancak O'nun yolunda yürüyen ve O'nun gibi söylemek azmiyle coşkun talebesinin bazı şiirleridir."

Yunus'ta, tasavvûfun söylenmesi güç heyecanları berrak bir su içindeymiş gibi zevkle görülür. Bu su, denilebilir ki, Yunus'un güzel mûsiki dolu saf ve temiz Türkçesidir. Bu öyle bir su'dur ki, bulunduğu kap sarsılıp, O'nu çağıldatan şâirin ruhundaki fırtınalar arttıkça daha çok berraklaşır.

Allah sevgisini, insandaki Allah'ı; her varlıkta Allah diyen bir ifade bulunduğunu söyler ve Tanrı'sına varamamak endişesiyle yandığı zamanlardaki acısını haykırırken Yunus, adeta eskiden söylenmiş şiirleri hatırlıyor ve onları tekrarlıyormuşçasına şiiri kolay söylemiştir.

Böylelikle, Anadolu'da XIII. asırda başlayan ve bir daha yerini hiçbir yabancı dile bırakmayan Türkçenin bu kat'i zaferinde Yunus Emre'nin büyük hizmeti vardır. Ancak, Yunus Emre Türkçesi, bazılarının yanlış söyledikleri gibi öztürkçe değildir. Bu dil, ortak İslam medeniyeti içinde öteden beri gelişmeye başlamış ve bu ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirilmiş kelimelerle zengin bir İslami Türk dili'dir.

Türk milleti, bilhassa Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'nde, her türlü yabancı menşeli kelimeleri Yunus Emre asrından bu yana, büyük bir temsil kudretiyle Türkçeleştirilmiş, bunların pek çoğunu kendi dilinin söyleyiş inceliklerine uyarlıyarak Türkçe sözler haline getirmiştir.

İmanı ve ideali gereğince, geniş halk topluluklarına ses duyurmaya çalışan Yunus Emre'nin Türkçe'si, işte bu şartlar içinde sade ve çok güzel bir halk lisanıdır.

Nihayet Türkçe, Yunus Emre'nin kalemiyle zafere ulaşmış, en güzel şeklini almıştır. Yunus, bütün edebiyat tarihimiz içinde Türkçenin edebî bir dil haline gelmesinde en büyük, en mühim güç kaynağı olmuştur. Çünkü O'nun dili, kısacası İslâmî Türk medeniyetini ve inanç değerlerini bütün derinlikleriyle aksettirmektedir.28

3. Kaygusuz Abdal; Türkçeyi anasının ak sütü kadar berrak, helal ve Tanrı'nın dilinde konuşturan bir şâirdir.

Alâiyeli Alâadin Gaybî (Kaygusuz Abdal); eserlerinde dini-tasavvufi duygu ve düşüncelerini Kur'an-ı Kerim hükümlerine göre Türk dilinin de "fonotik-morfolojik-sentaks-semantik... vb." bütün kurallarına uygun olarak en mükemmel bir şekilde işleyen büyük bir şairdir. O, dinî konuları halkın en kolay anlayabileceği sade bir ifade gücüyle ele alır. Hatta o her eserinde Türkçenin üstünlüğünü çeşitli vesilelerle işler ve " ben Türkiceden başka dil bilmezem." derken, Türk dilinin de sonradan ortaya çıkmış bir dil olmadığını vurgular.

Kaygusuz'a göre Türkçe; Hz. Âdem'den bu güne kadar varlığını sürdürmekte ve Gülistan adlı eserinde "Türkçe"nin kökeninin Hz. Âdem'e kadar götürülmekte ve Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın Cennet'teki hayatları kısaca ele alınmaktadır. Burada bilinen suç sebebiyle Hz. Âdem'in Cennet'ten çıkması emredilmekte ise de Hz. Âdem'in "belki affedilirim" ümidiyle bir müddet daha Cennet'te kalmayı düşünmesi karşısında Cenab-ı Hak, Cebrail'e şöyle buyurdu:

⦁ "Ya Cibril, git Âdem'e söyle. Cennet'ten çıksın!"

Cibril, görevini harfiyen yerine getirir. Fakat Hz. Âdem Cennet'te kalma arzusunda ve suçunun affı konusunda ısrarlı gibi görünür. O zaman Cenâb-ı Hak Cebrail'e tekrar buyurur:

⦁ "Ya Cibril, git Âdem'e Türki dilince söyle, durmasın, Cennet'i en kısa zamanda terk etsin"der. Gülistan'da bu durum manzum olarak kısaca şöyle anlatılmaktadır:

Hak buyurdı Cebrâil'e var didi Âdem'i cennet içinden sür didi 
Geldi Cebrâil Âdem'e söyledi Hak (buyrugunı) âyân eyledi 
Cebrâil didi: "çıkgil Uçmag"dan
Âdem Tanrı'nın buyrugu budur iş bu dem
Nice ki söyledi Âdem gitmedi
Cebrâil'ün sözini işitmedi Türk Dili'n  Tanrı buyurdı Cebrâil
Türk Dili'nce söylegil dur git digil
Türk Dili'nce Cebrâil "hey dur" didi "
Duru-gel Uçmag'un terkin ur" didi.29

İşte bu buyruktan sonra Hz. Âdem Cennet'ten çıkar. Kaygusuz, bu eseriyle Hz. Âdem'in de Türkçe bildiğini ve Türkçe ile anlaştıklarını özellikle ifade etmek ister. Yani Kaygusuz Abdal, Türkçeyi;

"İlk İnsan Hz. Âdem'in de bildiğini, kendisine Cennet'te bu dille hitap edildiğini, bu dili anladığını ve bu sebeple de Cennet'ten çıktığını" vurgulamaktadır.

Ayrıca Kaygusuz Abdal, "Digûşâ" adlı eserinde bütün tasavvûf şair ve ediplerinin Türkçe şuurunu dillerinde ve gönüllerinde yaşattıklarını ifade etmektedir:

Ey derviş, mî-danî mî-dânî dir durursun
Sen hiç Türkîce bilmez misün?
der. Yine aynı şairimiz bu eserinin devamında:
.. biz dillerden Türk dilün bilirüz:
gün dogıcak irte oldı dirüz, tonalıcak gice
oldı dirüz. Suyun geldiğünden yana yukarı
dirüz, gittiğünden yana aşağı dirüz.
Türk dilince hemân bu kadar bilürüz.

demekle dillerden yalnız Türkçeyi bildiklerini açıkça ifade ediyorlar. Bu dönemde, Türkçenin mutasavvıf halk şairleri tarafından bu kadar ustaca kullanılmasının yanında dünyada başka milletlerin şairlerinde kendi dilleri için bu derece duyarlılık görülmemiştir. Hatta, yine aynı şairimiz:

". biz yalnız Türkîceyi biliyoruz. bu dil dünya durdukça duracaktır ve bu dili herkes de öğrenecektir" şeklindeki son ifadesiyle Türkçenin her zaman ve her yerde sürecek olan önemini, devamlılığını ve bilim dili oluşunu vurgulamaktadır.

Demek oluyor ki Türkçenin bu ve buna benzer pek çok özellikleri dünyanın hiçbir kültüründe, edebiyatında ve şairinde bu kadar samimi bir şekilde ele alınmamıştır. Zirâ şâir, Yaradanı ile böylesine iç içe "Türkçe" konuşabilmektedir. Ayrıca Kaygusuz Abdal; Allah'ın "alîm" sıfatı ile bütün dilleri bildiğini, insanoğlunun Allah'a her zaman "şah damarından daha da yakın olduğunu" bu vesileyle de olsa anlatırken, Türklerin İslam dini ve tek Tanrı inancının sonradan değil, tâ ezelden beri ilk insan Hz. Âdem'in yaratılışından bu yana kabul etmiş olduğunu da açıkca bilen ve vurgulayan bir şâirdir.

Kaygusuz Abdal, Atasözlerinin yanında deyimleri de en mükemmel bir şekilde eserlerinde kullanmaktadır:

İy gâfil ki sen uyursun
Kanı sen yine kan ile yursın
Ne baluk var ne su var tor salarsun
Balı tutmadın barbagun yalarsun
Tuz ekmek hakkını sakla iy safâ
Ta ki hoşnud ola senden Mustafa
Şöyle meşguldur bular kim işine
Elleri değmez ki başun kaşına

"Kaya kuşu gibi ömruni laklak ile geçirme, â'mâ gibi deve tepmesin somun sanma... boş tulumdan her ne agzuna gelirse fır-fır söylersün..."30

4. Hacı Bayram Veli: Medeni toplumların geçmişlerini inceleyen bilim adamları, yükselme çağlarının temelinde inanan, çalışan, şuurlu şahsiyetlerin varlıklarını görürler. Bu şahsiyetler milletlere hayat veren ebedî bir ruh gibidirler. İşte bu şahsiyetleren biri de Hacı Bayram Veli'dir.31

İslâmiyet'in Türkler tarafından kabulünden sonra nesillere; terbiye ile vicdani ve ahlaki davranışları telkin eden, toplumu mana etrafında bütünleştirmeye yönelten tevhid değer hükmünü benimsemiş örnek şahsiyetlerden biri olan Hacı Bayram Veli, Anadolu ve Rumeli'de birlik ve beraberliğin sağlanması ve Türk'e Türk dili ile seslenilmesi idealiyle hareket etmiştir.

Hacı Bayram Veli, eser yazmaktan çok, "insanla meşgul olma"yı tercih ederken "Şeyhü'r-Rûm" diye tanınan ve devletin resmi dil politikası doğrultusunda hareket eden, Anadolu halkı arasında da birlik ve beraberliğin sağlanması ve manevi hayatın şekillenmesi konusunda büyük katkıları olan bir şahsiyettir.

XIV. yüzyılda Anadolu ve Rumeli'de devam eden islamlaşma ve Türkleşme olayı, XV. yüzyılda daha güçlü bir biçimde devam etmiştir. Bu yüzyılda, Türk dili ve edebiyatının gelişmesine dönemin sultanı II. Murad önderlik yaparken, Anadolu'nun manevi mimarlarından Hacı Bayram Veli de bu Türkçe dil şuuru politikasını destekleyici gayretler içinde bulunmuştur.

Hacı Bayram Veli, Anadolu'da dil ve kültür birliğinin sağlanmasında Türkçenin önemini idrak etmiş, Türkçe eserler yazılmasında ve bazı eserlerin Türkçeye tercümesinde önemli yol göstericisi olmuştur. O'nun tasavvuf tefekküründe dil, fonksiyoner olarak yaşadığı dönemde Anadolu Türk'ünü birliğe götüren yegâne araç'tır.

Ahmed Bîcan'ın Envârü'l-âşıkîn'ı, Yazıcızade Mehmed Efendi'nin Muhammediye'si, Eşrefoğlu Rûmi'nin Müzekkinü'n-Nüfus'u bu ideallerin ışığı altında ve Hacı Bayram Veli'nin direktifleri ile Türkçe yazılmıştır.32

Hacı Bayram Veli'nin Türkçeye yönelmesinin ilginç örneklerinden biri de, O'nun tercümeye önem vermesidir. O, sohbetlerde okunmak üzere Fahruddin Iraki'nin "Leme'ât" adlı eserini İnce Bedrettin'e tercüme ettirmiştir.33 Yine Hacı Bayram Veli'nin halifelerinden Şeyh Ulvan Şirâzi'nin, şeyhin vefatından önce Şeyh Mahmud Şebusteri'ye ait "Gülşen-i Râz" adlı eseri Türkçeye kazandırdığını biliyoruz.34

5. Ahmed Bîcan: Ahmed Bîcan; dini ve tasavvufi konuları, ansiklopedik ve halk inanışlarıyla ilgili verdiği bilgileri halkın anlayabileceği basit kelimelerle, benzetmelerle ve sade bir şekilde ortaya koymuştur. O'nun eserlerinde "tahkiye'den delil ve isbat yolu"na kadar bütün anlatım şekiklerine rastlamak mümkündür. Bu sebeple O'nun eserleri yüzyılar boyu halk tarafından ilgiyle okunmuş, yaygınlık kazanmış eserlerdir.

Ahmed Bîcan'ın eserlerinin anlatılışında; "müşâhede, tasvir, tefekkür, rivayet, efsane, hurafe, menkabe, din, öğretim, öğüt vb.'leri yan yana yürümektedir" diyen Kocatürk, V. M., ayrıca O'nun sade dille yazılmış eserlerinin kelime ve kavram yönünden de zengin ve üslubunun da tabiî ve canlı olduğunu belirtmektedir.35

Ahmed Bican'ın eserlerindeki cümle yapısı ve ifade şekli, eserin konusuna ve hitap ettiği zümreye göre değişiklik göstermektedir. Tasavvufi bir mahiyet taşıyan Münteha'daki dil ile ansiklopedik muhtevalı Acâibü'l-mahlûkât ve Dürr-i Meknûn'daki cümle yapısı ve ifade şekli farklıdır. Buradaki cümlelerin halka yönelik eserlerindeki düz cümlelerden oluşmasına karşılık, belli bir zümreye hitap eden eserinde ise Farsça edatlarla yapılmış birleşik cümlelerin oranı daha fazladır.36

Ahmed Bîcan, Envârü'l-âşikîn adlı eserini Türkçe yazış amacını şöyle belirtmektedir:

"Bir karındaşım var idi. Âlim va 'ârif ve fâzıl ve kâmil Tanrı'nın hâsı ve erenlerün serveri idi. Ve dahı cihanun kutbı Şeyh Hacı Bayram'un sırrı idi. Ve dâim ben miskin ve derviş Ahmed Bîcan aydurdum ki, âlemlerde okunsun.. El-hâsul ilmün hâsılun bir yire cem eyledi ve andan sonra bana ayıtdı:

İy Ahmed Bîcan işit, ben senün sözünle cemî âlemün şerây'ın ve hakâyıkun bir yire cem eyledüm. İmdi sen dahı gel, bu kitabı ki Megâribü'z-zamân'dur Bunu Türkî dilü'ne döndürgil. Tâ kim bu bizüm ilün kavmi dahı marifet'den ve envâr-ı ilim'den fâide göreler. Ben miskin dahı anun mübarek sözi ile işbu kitabum kim Envârü'l-âşik'in'dür.37

Ahmed Bîcan, diğer eserlerini de halkın anlayabileceği sade Türkçe ile yazmış ve kendi İli halkının bu eserlerden faydalanmaları idealini taşımıştır.

"Veli Hacı Bayram, âli himmetinden istifade idüb bu Acâibü'l-mahlukat'ı Türkiceye döndürdüm. Bir yire cem idüb gene aduna Acâibü'l-mahkûkât didüm. Ümid budur ki, temam olub okuna, Bîcan'ı duâ'dan unutmayalar"38

Ahmed Bicân eserlerini, belli siyasi ve kültürel eğilimler doğrultusunda verdiği, O'nun kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.39 O, pek çok yabancı dille yazılan eserlerin bile kendi halkının da yararlanabilmesi için, onların da mutlaka Türkçe tercümelerinin yapılmasını ve herkesin eserlerini Türkçe yazmaları gerektiğini vurgulamaktadır.

6. Yazıcızâde Mehmed Efendi: Yazıcızâde Mehmed Efendi, Ahmed Bîcan'ın kardeşidir. Yazıcızâde'in Türkçeye en büyük hizmetlerinden biri olan Muhammediye'si Türkçe için âbide bir eserdir. Bu eser; dil, üslûb ve anlatım tarzları itibarıyla Türk halkının gönlünü fethetmiştir. Yazıcızâde bu eserinin "Hâtimü'l-kitâb" bölümünde Türkçe için de şöyle der:


Cihânun kutb u mâh'ı Hacı Bayram 
Cihânun şeyh-i şâhı Hacı Bayram 
Gözükdü sırr ile der müjdigâni
Ki verdi Hakk sana şol zindigâni 
Ki sana bir kitab kıldı ihsan
Ki mislin düzmedi dünyada insan 
Düzüldüyse arab düzdü ya a'câm 
Denildiyse biraz dendi serencâm 
Eger Türkî dili'nce varsa divân 
Senüge düzülübdür yüce livân 
Ayıttılarsa türlü dâsitânı
Ayıt kim gördü bu hoş gülsitânı 
Bularun sözü budur kim bir insan 
Bir insanı sevüb bulmuştu ihsan 
Senin de cümle âlem ilmini Hakk 
Sana verdi ona yazdun muhakkak
Cihan doldı nolısar söyledin sen 
Cihânun halkını pes toyladun sen 
Meşâyih sırrını keşfeyledün sen 
Tamâmet kıl be kıl vasf eyledün sen.40

7. Eşrefoğlu Rûmi: Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı'nın önemli temsilcilerinden biri olan Eşrefoğlu Rûmi de Hacı Bayram Veli'den aldığı dini ve milli şuur ve feyzle üç mühim eserini halkın hizmetine sunmuş bu sebeple de asırlardır Türk halkının gönlünde hâla yaşamaktadır. O'nun Divan'ındaki İlâhileri bestelenmiş ve değişik meclislerde terennüm edilmektedir.

Eşrefoğlu Rûmi; nefis terbiyesini, ruh terbiyesini ve huy terbiyesini esas alan eseri Müzekkinü'n-Nüfus'u, herkes anlasın diye Türkçe kaleme almış ve zaman zaman tekrar metoduna baş vurmuştur. O, özetle şöyle seslenir;

"Zira fâideli sözleri takrir ve tekrar etmenin faidesi çoktur. Her kişi kim bu kitaba mütalaa kıla veyahud bu kitabı okuyub dinleye ve bu kitabun içinde olan nasihatları kabul edip onun ile amel eyleye, şeksiz o, nefsi emmâresinden halas olup mütmainne nefsiyle karar tuta."41

Cihanı hiçe satmaktır adı aşk Döküp varlığı gitmekdir adı aşk Elinde şekkeri ayruğa sunup Agu'yu kendi yutmakdur adı aşk Belâ yağmur gibi gökten yağarsa Başunı ana tutmaktur adı aşk Bu âlem sanki Od'dan bir denizdür Ana kendiyi atmakdur adı aşk Var Eşrefoğlu bil hakikat Vücudu fâni etmekdür adı aşk42

7. Hatipoğlu: Hatipoğlu, Türkçeye son derece önem veren, yaptığı tercümelere bile tercümeden ziyade Türkçe yazdıklarım diyen ve bu tür fikirlerin de öncüsü olan bir kişidir. Bu hususla ilgili olarak Hatipoğlu;

Genc hod budur peygamber sözidür
Kamu sözler gice bu gündüzidür
Yidi yıldur bellemişidüm bunı
Saklarıdum kim toga bir gün güni
Bu 'arab dilini görem söyleyem
Döndürem Türkî dilince söyleyem
Tâ ki gizlü mâ'niler zâhir ola
Kıymeti dürlü cefâ vâfir ola
Yüz hikâyet yüz hadis'dür bu haber
Okıyan kişi göre kıla nazar
Kim resulullah sözidür bu kelâm
Türkî dil'de nazm idüb kıldum tamâm
Çün 'arab dili'ni kıldum tercüme 
Sözlerün hâssını sürdüm harcuma 
Gözledüm kim bir yirin bulam nâ-gâh
Eyledüm kılam bunı bana penâh 
Nâ-gehân göredüm ki bu devr-i zamân
Bir nazar ehlin ögüp virdi amân43

beyitlerinde bu fikre yer vermektedir. Hicri 812'de Bahrü'l-hakayik adlı eserini Karamanoğullarından Mehmed b. Halil Bey'e sunan Hatipoğlu, her ne kadar Ferahnâme'sini ilk defa olarak hicri 829'da Sultan Murad Han'a sunmuşsa da, bazı yerlerini değiştrirerek bir yıl sonra Karamaoğlu İbrahim Bey'e sunarak bir Karamanoğlu Beyliği şairi olarak kalmıştır. Zaten Ferahnâme'nin 172. sayfasında;

Türk dili'nden ben bu sözi söyledüm
Terceme kıldum u hem nazm eyledüm
Çün tamam oldı bu söz kıldum nazar
Söz nizamın nâsiden kıldum hazer
Fikr idüb gördüm ki bu çarh-ı girân
Kıldı peydâ devr bir sâhib-kırân44

beytiylerinde eserini Türkçeye çevirip söylediğini ve bu tercümeyi de nazma çektiğini söylerken yine de bu durumlar anlatmaktadır. Mevlâna, Nizâmi, Sâdi, Şeyh Attar, Dehhâni, Ahmedî ve Şeyhoğlu'nu üstâd gösteren Hatipoğlu;

Dürişigör Hatipoğlı bu tuşda
Hebâ olmaz emeklerün bu işde45

beytinde, maddi durum bir tarafa, belki Türkçeye yapmak istediği hizmeti de gönlünden geçirmektedir. Ayrıca;

Eger Türkî vü Tat'ca vü 'arabca

derken Türkçenin de diğer dillerden seviyesi itibariyle aşağı olmayan bir dil olduğunu vurgulamaktadır.47

8. Ali Şir Nevâi; bir mecazlar, cinaslar, kafiyeler ve fiiller dili olan Türkçenin ses ve mana inceliklerini, fiil zenginliklerini ve bunlara sağlanacak ifade imkanlarını çok iyi bildiği için, Türkçenin, bilhassa Farsçadan üstün tarafları bulunduğunu başkalarına da anlatmak ve ispat etmek ihtiyacını duymuştur.

Nevâi, Arapçanın büyük ve zengin bir dil olduğunu kabul ediyor; Kur'an ve Hadis diline karşı saygı gösteriyor; bu dilin güzelliğini, Kur'an ve Hadisten örnekler getirerek belirtiyordu.

Buna mukabil, Türk ve Acem dillerini âdeta tarafsız bir görüşle mukayese ve muhakeme ediyor; Türkçenin üstün ve ağır basan taraflarını birer birer belirterek bunları Muhakemetü'l Lügateyn adlı eseri ile ifadeye ve ispata çalışıyordu. Türkçe ile Farisî'nin karşılaştırılması konusundaki bu kitapta Nevâî, Türkçenin neden ve hangi bakımdan Farsçadan daha üstün olduğunu pek çok delillerle ortaya koyuyordu.

Arapçada ve Türkçede bulunup Farisî'de bulunmayan bazı gramer inceliklerine de dikkati çeken Nevâî, Türkçede daha böyle nice incelikler olduğunu söyleyerek kendi zamanına kadar kimselerin bunları incelemediğini, inceleyip meydana çıkarmadığını da belirtmeye lüzum görür ve der ki:

"Farisî'de böyle bir mazmûn olmayınca, şâir ne yapacaktır?": "Türkçede böyle incelikler, derinlikler, yükseklikler çoktur. Bugüne kadar hiç kimse bunları inceleyerek meydana çıkarmadığı için gizli kalmıştır." "Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri, güzel sanarak, Farsça şiir söylemeye özeniyorlar. Gerçekten bir insan iyi ve derin düşünse, Türkçede bunca zenginlik dururken bu dilde şiir söylemenin daha yerinde ve daha kolay olacağını anlar."; "Türk dilinin zenginlik ve genişliği bunca delillerle sabit olduktan sonra da lazımdır ki bu halk arasında yetişen sanat adamları, öz dilleri dururken, özge dillerle şiir söylemeleridir.": "Ve eğer her iki dille de söyleyip yazma kabiliyetleri varsa, öz dilleriyle, özge dille söylediklerinden daha çok söyleyip yazmalıdırlar."

Nevâi, Türk dili üzerindeki çalışmalarını Türkçenin güzelliğini, Türkçenin üstünlüğünü ayrıca şöyle dile getiriyordu:

"Anadili üzerinde düşünmeğe koyuldum: Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. Bu âlemin süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü, Dokuz Gök'ten daha yüksekti. Orada nice faziletler, nice yücelikler hazinesine rastladım. Bu hazinenin incileri yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı.

Bu âlemin gül bahçelerine girdim. Gülleri, feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik, el değmedik daha neler ve neler vardı."

"Ama bu mahzenin yılanı kan dökücü ve güllerinin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki: Demek bizim Türk şâirleri bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri için Türkçeyi bırakıp gitmişler."

"Bu yol yüksek himmet istiyordu. Ben bu yoldan vazgeçmedim. Onun seyrine doyamadım. Bu yolda yürümekten korkmadım ve yılmadım."

"Türkçenin fezâsında tabîatımın at'ını koşturdum; hayâlimin kuş'unu kanatlandırdım. Vicdânım bu hazineden, nihayetsiz kıymetli taş'lar, lâ'ller, inci'ler aldı; gönlüm, bu gül bahçesinin türlü çiçeklerinden uçsuz bucaksız güzel kokular kokladı."

Nevâi, bundan sonra böyle bir dille yazdığı divanların ve diğer eserlerin adlarını söylüyor, haklarında kısa bilgiler veriyor. Bu arada:

"Zannedilmesin ki benim Türkçeyi övüşüm Türk olduğumdan ve tabîatımın Türkçe sözlere alışmasından ve Farisi bilmeyişimdendir. Aslında Farisi'yi öğrenmekte hiç kimse benim kadar gayret sarfetmemiş ve bu dilin doğrusunu yanlışını benim kadar iyi öğrenmemiştir."

diyerek mevcut ve muhtemel itirazları karşılamış oluyor; daha başka mevzûlara, bu arada Hüseyin Baykara'ya hasrettiği yazılarından sonra kitabını şu sözlerle tamamlıyor:

"Türk ve Sart dillerinden keyfiyet ve hakikatlerini bu risâlede toplayıp, açıklayıp yazdım ve ona Muhâkemetü'l-Lügateyn adını koydum. Öyle sanıyorum ki Türk milletinin şairlerine büyük hak kazandırdım. Kendi öz dillerinin nasıl bir dil olduğunu öğrendiler ve Acemce söylenenlerin Türkçeyi küçümseyen sözlerinden kurtuldular.

Türk şâirleri benim bu gizli hakîkati ortaya koymaktaki gayretimi öğrenirlerse umarım ki beni hayır duâ ile anacak ve rûhumu şâd edeceklerdir."

Bu satırlar ve bütün eserlerini Türkçe ile yazması bu idealist Türk şâiri'nin Türkçe dili için nasıl bir gayretle çalıştığını gösteren açık delillerdendir.48

9. Süleyman Çelebi: Süleyman Çelebi'nin Vesiletü'n-Necât'ı XV. yüzyıldan bu yana Türk halkı tarafından sanki Gök'den inmişçesine okumaktadır. Bu yaşayışın sırrı elbette ki O'ndaki Türkçedir. Çünkü Süleyman Çelebi eserinde; ağdalı, anlaşılmaz ve yapmacık cümle ve tamamlamalardan uzak, halkın bizzat anlayabileceği, anlaşılır ve sade bir Türkçe kullanır. O Türkün anlayacağı her türlü Anlatım Şekillerinden, atasözleri, deyimleri ve halk söyleşilerinden faydalanarak eserinde yer verir.

Allah âdın zikr idelüm evvelâ
Vâcib oldür cümle işde her kula
Susadum su diledüm içmekliğe 
Verdiler bir kıf ki dolu şerbeti 
Kar'dan ag idi vü hem soğuk idi 
şirin'di şekerden lezzeti

beyitlerindeki Türkçe onu asırlardır yaşattı ve yaşatacaktır da...

10. Aşıkpaşa: Şark'ın inanç sistemini iyi biliyordu. Farsçayı da iyi bilmesine rağmen, Garipnâme adlı eserini Türkçe yazmıştır. Çünkü O, Türkçeyi halka hitap için kullanmakla beraber bu dile layık olduğu kıymeti veriyor, milli dile bilerek hizmet yoluyla milli vazife görüyordu.

Âşıkpaşa'nın Türkçeciliği, yalnız asrının sade Türkçesiyle eserler yazmaktan ibaret değildir. Çünkü O, tıpkı Yunus' Emre gibi Türkçe yazmanın şuuruna ermiş, bizzat Türkçenin ehemmiyetini belirtmiştir. Bakınız O, Garibname'yi Türkçe yazışını;

Gerçi kim söylendi bunda Türk dili
İllâ malum oldı ma'nî menzili
Tâ ki mahrum kalmaya Türkler dakı
Türk dili'nde anlayalar ol hakı
Çün bilesün cümle yol menzillerün
Yirmegil sen Türk ü Tâcik dillerün
Kamu dil'de var-ıdı zabt ü usûl
Bunlara düşmüş idi cümle ukûl
Türk dili'ne kimsene bakmaz-ıdı
Türkler'e hergiz gönül akmaz-ıdı
Türk dahı bilmez-idi bu dil'leri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bu kitab anun-ıçun geldi dile
Kim bu dil ehli dakı ma'ni bile

mısralarıyla anlatırken böylece asrının Türkçecileri arasında da şerefli yerini almaktadır.

Bilindiği gibi Âşıkpaşa, Türklerin Hakk'ı anlamalarını, her dilin mutlaka Hakk'ı söylediğini ve hiçbir dilin yerilemiyeceğini, bu yüzden Türklere ve asla gönüllere akmadığını ve Türk diline değer vermediklerini söylemektedir. Ayrıca her dilin zabt u rabt altına alındığını, fakat Türkçenin bundan böyle mahrum olduğunu, hatta dil ilmini Türklerin de bilmediğini, bu kitabı sırf bu sebeple yazdığını, okuyanların Türkçe ile yazılmış olan bu eserde manaları bulmalarını istemektedir.49

11. Gülşehrî: Gülşehri, Mantıku't-tayr adlı eserini Türkçenin kudretini herkese göstermek için yazmıştır. Gülşehri, hemen hemen her bendin sonunda kendi ismini veren ve Türkleri ve Türk dilini de ortaya koymayı ihmal etmeyen bir mutasavvıfdır ki;

Anı Türkî suretinde biz dakı
Söyledik tâzı gibi Tanrı hakı
Türk dilince dahı tâzıdan latif
Mantıku't-tayr eyledük ana harif
Ben bu Türkî defterün çün dürmeyen
Pârisicvesiyle degşürmeyem

derken O'nun Türk-i basit'in de ilk müjdejilerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.50

12. İlyasoğlı Mercimek Ahmed, tercüme eseri olan Kâbusname'sinin her bölümünde Türkçesini anlaşır bir dil kullanılması zarureti hakkında şöyle söyler:

"Ey oğul şâir olup da şiir söylemeğe niyetlenirsen, şiirde sözünün rûşen olmasına, yani açık olmasına çalış, sakın gamsız söylemesin, yani örtülü söylemesin. Mesela, bir şiirde bir sözün anlamını yalnız sen biliyorsan, başkası bilmiyorsa böyle sözü söylemeye, çünkü şiiri halk için söylerler, kendi kendileri için söylemezler. Öyleyse şiirin anlamını açık gerektirir ki açıklığından ötürü herkes beğensin."51

13. Erzurumlu Kadı Darîr: Kadı Darir de Türkçecilik şuuru içinde eserler veren mutasavvıflarımızdan biridir. Nitekim Mısır Sultanı Bakuk'un emriyle yazdığı Türkçe Siyretü'n-Nebi adlı eserinde Türkçecilik şuurunu şöyle işlemektedir.

Söylemişdür Darir Türkî dilin
Sec'ini şi'rine şi'ar itmiş
Resul'ı sevdügi gayet de siresin anun 
Buyurdı Gözsüz'e kim Türkî dilce söyle sen

beyitlerinde ifade ettiği şekliyele Türkçe söylemek, onun seciini şiirine şiar ettiğini, fakat eserin Türkçe yazılması için Sultan Berkuk'un kendisini teşvik ettiğini söylemektedir.52

14. İzzeddin Ahmed; Süheyl ü Nevbahar'ın da Türkçeye olan sevgisini ve Türk dili karşısındaki hassasiyetini şöyle ifade eder:

"Cihanda bugün resmi ile gider
Ki öküş kişi Türkiye meyleder
Bu hikmet durur kişi ger eyleye
Ki dilince her kavm ile söyleye"53

Türk diline yabancı unsurların girmesi 14. yüzyılda başlamış, 17 ve 18. yüzyıllarda da doruk noktasına ulaşmıştır. Divan şiirinin kendine ait estetiği ve dil özellikleri bir bakıma bunu zaruri kılmıştır. Ancak, halk şiiri de kendi estetiği ve hitap ettiği kesimin dili ile varlığını sürdürmüştür.

Kültür unsurları bakımından ayrı özelliklere sahip olan bir saz şairi ile divan şairinin aynı estetik özellikleri kullanılıp işledikleri iki şiir arasında yapılacak basit bir mukayese bile, yazımızda işlemeye çalıştığımız dil bilincinin ne olup olmadığını ortaya koyacaktır. Aynı kültür unsurlarını işleyen, ancak, sunuş ve üslûp farkları taşıyan bu şairlerimizden biri olan Köroğlu'nun şiirini ele alalım.
14. Varsak: Varsak tesadüfen seçilmiş bir örnektir. Burada, Said Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi şâirlerimizden de fazlasıyla örnekler verebiliriz. 

Ancak halk şâiri Varsak'dan bir örnek verelim:

Hey salınup giden gonca
Hırâman dala benzersün
Ezel bahârda açılmış
Goncecik güle benzersün
Ezel baharda açılur
Yoluna serden geçilür
Altın kadehten içilür
Kırmızı güle benzersün 
Şol dilberin ala gözü 
Mest ü hayrân itdi bizi 
O mestâne didüğüm sözi
Ârifsen bile benzersün 
Seni Yaradan'a minnet 
Hüsnin bağı olmış zinet 
Hey zâlim gamzesi cellâd 
Gönlümüz ala benzersün 
Varsak şeydür hey cihanun 
Sensiz karar itmez cânun 
Âhır varı varı benüm 
Didügüm ola benzersün54

şiirindeki gonce, hırâmân, bahar, gül, altın, kâdeh, mest, ârif, gamze, cellâd. gibi benzetme unsurları, Divan edebiyatının, teşbih ve mecaz unsurları ile aynıdır. Bu ise, üslûpları birbirinden biraz farklı olsa da, şairlerin ortak bir kültürü yaşadıklarını ve aynı kültürü ifade ettiklerini göstermektedir. Ancak, halk şairlerinin dili daha sadedir.

15. Kul Himmet: XVI.yüzyıl Bektaşi şâiri olan Kul Himmet, Türkçeyi sade ve herkesin aladığı bir şekilde kullanmalktadır. O'nun bu sahada verdiği eserlerden birkaç örnek vermeye çalışalım:

Seyyâh oldum şu âlemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkârımca okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
İki elim gitmez oldu yüzümden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu 
Bozuk şu dünyanın temeli bozuk 
Tükendi daneler kalmadı azık 
Yazıktır şu geçen ömre yazık 
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kul Himmet üstadım ummana dalam 
Gidenler gelmedi bir haber alam 
Abdal oldum şal giyindim bir zaman 
Bir dost bulamadım gün akşam oldu55

mısralarında sade vatandaşın anlayacağı bir dil ve anlayış seviyesi söz konusudur. Şair, şiirinde "meramını anlatmayı" esas almaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki: halk ve tasavvûf şairleri eserlerinde genellikle halktan biri gibi konuşmakta, çarşıda pazarda yaşayan insanlar gibi hitap etmektedir. Atasözleri ve deyimlerle de desteklenen halk söyleyişleri sade ve akıcı bir üslûbun ortaya çıkmasını temin etmektedir. Bunun yanında; aşk, tabiat, güzellik konuları ve tasavvûfî temalar halkın anlayabileceği kelimelerle, benzetmelerle ve sade bir dille verilir.

Tasavvûf şairleri Türkçenin bütün üslûp özelliklerinden de azamî derecede istifade etmişlerdir. Hatta onlar; aruzu bile bu rahatlıkla kullanır ve tasavvûfî konuları işlerken müracaat ettiği pek çok üslûp özelliklerinden de faydalanmasını bilmişlerdir. Bu cümleden olarak onlar nasihat ve hitap yoluyla da istedikleri konuyu anlatmaktadır:

Toprak ol acîb tekebbür eyleme
Haddünden artuk keleci söyleme
Kanda bir miskin görürsen dut elin
Böyle varmışlar bu yolın evvelin
Gül olgıl bu yolda diken olmagıl
Yol varan miskine düşman olmagıl56

Fikriyle Hakk'ın hikmetün Cümle O'dur zâhir bâtun Ko, bu ikilik sıfatun Cehd eyle bir ile "bir" ol Acep niçün yabandasun Hak sende sen ki kandasun Irak yire uzanmagil Kendözüne gel hazır ol57

Nasihat ve hitap yoluyla anlatmada, atasözleri ve deyimlerin de kullanıldığı görülmektedir. Böylece bu şairler, halk diliyle konuşmakta, eserlerini halkın rahatça anlayacağı bir şekilde söylemektedir. Özellikle, bu üslûp içinde halk şairlerinin, atasözlerine sık sık başvurduklarını görmekteyiz.

Ana kim yitmedün elün sunmagıl
Sınacak budağa zinhar konmagıl
Bitmeyecek yere tohum ekmegil
Boynunu sun yola başun çekmegil
Yorganın bak ayagun daşdan sakun
Sırrınu sevdügün kardaşdan sakun
Cetük arslan ile dutmaya pençe
Deve yükin çekebilmez karınca
Su görmeden etegün çemrenürsin
Meger sen bülbüli legleg sanırsın
Ata arpa, sığıra saman gerek
Hayvanın budur âdeme nân gerek
Eşegün boynuna dakma inciyü 
İnsanun insan gerekdür her huyı 
Devenün nesüne gerekdür hamam
Her işün özge hâli var iy âdem 
Tanbura sazına dana oynamaz 
Kerkes ile hem-nişîn olmaya bâz 
Eve geldün-ise dökül çalmagıl 
Yola diken halvaya tuz sarmagıl58

Bu söyleyişler Yozgatlı Hüzni'de şu mısralarda ifadesini bulur:

Dost kazan düşmanı doğurur ana
Her vardığın yerde kuzum yap binâ
Kötü söz içerden çıkmaz dâ'imâ
İyilikde hiç olmaz nisyan dimişler

Herkes ittiğini elbette bulur
Sanma ki zâlim de zulm ile kalur
Dünyâda Hak kulun imtahân kılur
Hüznî'ya incitme bir cân dimişler59

Verdiğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, bütün dillerde mevcut olan dilin psikolojik özelliği, şairlerin Türkçe söyleme temayülünün başlıca sebebidir.

Dil her şeyden önce şuur işidir. Türk milletinin muhtelif kültür ve coğrafyalarda bulunmasına rağmen, unutmadığını ve bu güne getirdiği bir millî dili vardır. Bu dil, gençlere sirayet ederken gelişen canlı bir varlıktır.

Ahmed Yesevî'nin şiirlerinde klasik İslam mutasavvıflarının en grift İslami ve tasavvûfî fikirlerini anlaşılır bir Türkçe, yani halk Türkçesiyle aktardığı bilinmektedir. Yine, Yunus Emre, özellikle divanındaki derin fikirleri, sehl-i mümteni diyebileceğimiz basit söyleşileriyle ifade etmektedir. Meselâ; ölüm fikrini işlerken şöyle hitap eder:

Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedî varsın
demektedir.

Tarif ve izah etme üslûbu olarak da adlandıracağımız doğrudan doğruya anlatma üslûbu, halk şairlerinde hâl ve hislerin, tasavvûfî umdelerin tarif edildiği üslûp şeklidir. Kaygusuz Abdal:

Dokuz felek bizim sevyânumuzdur
Yedi yir yüzi hem seyrânumuzdur
Zirâ insân sûretidür don'umuz
Kamu âlem bizüm hayrânumuzdur60

mısralarında ise bu üslûbu halk şairlerine has bir sadelikte kullanmaktadır.
Demek oluyor ki Türkçeyi; Türk devlet ve bilim adamları ile mutasvvıf şâirlerimiz, ana sütündeki helallik inanacında olduğu gibi, hem berrakça kullanmışlar, hem de en mükemmel bir şekilde korumuş ve kollamışlardır. Türkçe, Türklüğün şanı, şerefi ve bayrağıdır.



1 Kaplan, Mehmet, Hikaye Tahlilleri, İst. 1979, s. 8.
2 Mengi, M., Eski Türk Edebiyatı Tarihi, s. 5.
3 Başlangıçtan Günümüze Kadar Büyük Türk Klasikleri, İstanbul 1985, C. 1, s. 15.
4 Kaşgarlı Mahmud, (Tercüme Eden: Besim Atalay), Divânü Lûgati't-Türk, Tıkı basım s. 2-3; Köprülü, M. F., Edebiyat Araştırmaları, s. 35-36.
5 Kaşgarlı Mahmud, (Tercüme Eden: Besim Atalay), Divânü Lûgati't-Türk, Tıkı basım s. 3-4; Caferoğlu, Ahmet, Kaşgarlı Mahmud, (1000 temel eser serisi, 30 İst. 1970).
6 Kargarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk, s. 3.
7 Bananlı, N. S., a.g.e., C1, s. 298-299.
8 Yavuz Kemal, XIII-XVI. Asır Dil Yâdigârlarının Anadolu Sahasında Türkçe Yazılış Sebepleri ve Bu Devir Müelliflerinin Türkçe Hakkındaki Görüşleri, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Yıl: 2, C. 2, Sayı: 7, İstanbul 1980, s. 11-12.

10 Milli Kütp. Nu 754, t. 3/68).
11 Yavuz, K., a.g.m., s. 12.
12 Yavuz, K., a.g.m., s. 13.
13 Yavuz, K., a.g.m., s. 13; Kadı Dair, Siyretü'n-Nebi, Topkapı Saray Ktp., Koğuşlar Böl., No. 993, s. c., v. 2a, 16-20. beyitler.
14 Banarlı, N. S., a.g.e., C. 1, s. 567-568.
15 Yavuz, K., a.g.m., s. 15-17.
16 Bak. İpekten, H., Güzel, A., Kaygusuz Abdal, Divân Eedbiyatında Edebi Metinler, İstanbul 1996, s. 24.
17 Yavuz, K., a.g.m., s. 22-23.
18 Güzel, A., Milli Kültür ve Milli Birlik, Anakara 1991; Mustafa Kemal Ataürk'de Milli Birlik ve Beraberlik, Çanakkale, 1997; Kaplan, M., Kültür ve Dil, İstanbul 1982, s. 45.
19 Cunbur, Müjgan, Atatürk ve Milli Kültür, Ankara 1981, s. 35.
20 Korkmaz, Zeynep, Dil İnkılabının Sadeleşme ve Türkleşme Akımları ve Arasındaki Yeri, Anakara 1985, s. 17; Güzel, A., Milli Kültür-Milli Birlik, s., 239-252.
21 Genel Kurmay Başkanlığı, Atatürkçülük, Ankara 1982, s. 8.
22 Güzel, A., Mustafa Kemal Atatürk'de Milli Birlik ve Beraberlik, s. 34-37.
23 Güzel, A., Hilâfet'den Cumhuriyet'e Geçiş, Ankara 1989, s. 200.
24 Sadi Borak, Atatürk ve Edebiyat, İstanbul 1972, s. 71.
25 Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984, s. 124.
26 Sever, Sedat, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretimi, MED, sayı: 6, Ankara 1986 s28-29.
27 Bice, H., Hoca Ahmed Yesevi, Ankara 1993, s. 92.
28 Bak. Mustafa Tatçı, Yunus Emre Güzel, A., Kaygusuz Abdal, Divânı, Ankara 1991, s. 34­36.
29 Güzel, A., Kaygusuz Abdal, s. 220-221.
30 Bak: Bayramoğlu, Fuat, Hacı Bayram Veli, Ankara 1983, C. 1; Güzel, A. Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı, Ankara 2000, s. 295-302.
31 Cebeci, Ethem, Hacı Bayram Veli ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara 1994, s. 160.
32 Ayni, Mehmet Ali, Hacı Bayram Veli, İstanbul 1343, s. 80-81.
33 Cebecioğlu, E., a.g.e., s. 160-161.
34 Kocatürk, V. M., Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara 1970, s. 301.
35 Kocak, A., Gelibolulu Ahmed Bican'ın Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Basılmamış Doktora Tezi, Çanakkale Onsekizmart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çanakkale, 2000, s. 108-109.
36 Ahmed Bîcan, Envârü'l-âşikîn, Süleymâniye Kütp., Hasib Ef. Böl., no. 211, v. 2b.
37 Ahmed Bîcan, Acâibü'l-mahlukât, İstanbul Üniv. Kütp., TY., No. 6797, v. 3a.
38 Daha geniş bilgi için bak: Koçak, Aynur, Gelibolulu Ahmed Bîcan'ın Eserleri Üzerine Bir İnceleme, (basılmamış Doktora tezi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çanakkale 2000, s. 58-109, vd.
39 Çelebioğlu, Âmil, Muhammediye, C. II, Ankara 1996, s. 592.
40 Kara, Mustafa, Eşrefoğlu Rûmi, Ankara 1995, s. 51.
41 Ahmet Necdet, Tekke Şiiri (Dini-Tasavvufi Şiirler Antolojisi), İstanbul 1997, s. 209.
42 Ertaylan, İ. H., Bahrü'l-Hakâyık, İstanbul 1960, s. 16.
43 Ertaylan, İ. H., a.g.e., s. 18.
44 Ertaylan, İ. H., a.g.e., v. 4b/beyit 12.
46 İsen, Mustafa, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı, İnceleme metin, Doktora Tezi, Erzurum 1973, s. 8-9, 1.
47 Yavuz, K., a.g.m., s. 49-51.
48 Banarlı N. S., a.g.e., C. 1, s. 425-427.
49 Yavuz, K., a.g.m., s. 33-35; Âşıkpaşa, Garibnâme, Atatürk Üniv. Özege Ktp., A. S. Levent Yaz., No. 389, v. 287b/10-19. beyitler.
51 İlyasoğlu Mercimek Ahmed; Kabusname, (Haz. Atilla Özkırımlı), s 73.
52 Yavuz, K., a.g.m., s. 46-47.
53 Levend, A. S., Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, (3. Baskı), s. 8.
54 Elçin, Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Ankara 1986 s. 204.
55 Ergun, S. N., Bektaşi Şairleri ve Nefesleri C. 1-2 İstanbul 1955, s. 197.
56 Güzel, A., Kaygusuz Abdal, Ankara 1981 s. 186.
57 Güzel, A., Kaygusuz Abdal, s. 187.
58 Güzel, A., Kaygusuz Abdal, s. 209-212.
59 Oğuz, Öcal, M., Yozgatlı Huzni, Ankara 1988, s. 166.
60 A. Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 190.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4318 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın