• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
İlk Müslüman Türk Devletlerinde Bilim / Prof. Dr. Esin Kahya - Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir

Mısır ve Mezopotamya'da başlayıp, Antik Yunan Dünyası'nda önemli bir değişime uğrayan bilim ve felsefe gibi üst entelektüel etkinlikler, bugün artık iyice bilinen çeşitli nedenlerle, bu uygarlıklarda önce ivme kaybetmeye ve ardından da yok olmaya başladığı sıralarda, özellikle de Karanlık Çağ'ın başlamasını belirten Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden hemen sonra, Avrupa'da uzun süre bilimsel çalışma yapılamamış veya yok denecek kadar az yapılmıştır. Bundan kısa bir süre sonra tarih sahnesine çıkmaya başlayan, formunu ve dinamizmini İslâm Dini'nden alan İslâm Dünyası ise, kısa sürede, Akdeniz'i kapsayan topraklardaki Yunan, Roma ve Hıristiyan kültürlerinin taşıdığı yüksek düzeyli içeriği fark ederek, M.S. 7. yüzyıldan itibaren, başta İskenderiye olmak üzere, İran, Akdeniz'in güney kıyıları ve İspanya'ya yöneldiler. Böylece, bir zamanlar, geçmişin bilimsel ve felsefi değerlerinin çeviriler yoluyla aktarıldığı ve korunduğu ve geliştirildiği bu yerlerde, bilim merkezi İslâm Dünyası'na doğru kaydı. Başlangıçtaki savaş ve barış uğraşısını entelektüel etkinlik dönemi izledi; ve M.S. 8. yüzyıl civarında Müslümanlar o günkü dünyanın entelektüel liderleri olmaya başladılar. Olağanüstü bir hız ile bilimsel yapıtları Yunancadan Arapçaya çevirdiler. Bu çeviri etkinliği M.S. 9. yüzyılda en yüksek noktasına ulaştı ve Müslüman bilim adamları bu kaynağı ciddi bir biçimde özümlemeye ve kritik etmeye başladılar. Bu oluşum sürecinin ardından bilime birçok kez orijinal katkılar yapmayı başardılar.1

Sekizinci yüzyılda gerçekleşen çeviri faaliyetlerinin bu başarıda payı çok büyüktür ve İslâm Dünyası'nın çehresinin baştan başa değişmesine sebep olmuştur. Müslüman bilim ve düşün adamları yüksek nitelikli ve geçmişin bir tür tartışmazlık statüsüne ulaşmış bütün bilimsel ve felsefî bilgi birikimini Yunancadan Arapçaya aktarmışlardır. Yapılan çeviriler arasında Platon'un Devlet ve Kanun adlı diyalogları, Aristoteles'in Organon adlı mantık kitabı, Eukleides'in geometrinin temel kitabı olan Elementler'i ve Batlamyus'un (Ptolemaios) bütün zamanların en önemli astronomi çalışması olan Almagest'i dikkat çekmektedir. Bu dönemde Hint bilimine de yönelmiş olan Müslüman entelektüeller buradan da İslâm biliminin biçimlenmesinde etkili olacak önemli bilgileri Arapçaya aktarmayı başarmışlardır.2 Genellikle astronomi ve tıp alanına ilişkin yapıtlardan oluşan bu çeviriler arasında, VI. yüzyılda Hindistan'da yaşamış önemli bir astronom ve matematikçi olan Brahmagupta'nın astronomi, matematik ve özellikle de trigonometri açısından büyük önem taşıyan Siddhanta'sı da bulunmaktadır. Siddhanta, İbrahim el-Fezari tarafından Farsçasından Arapçaya çevrilmiştir. Tıp alanında ise, Hintlilerin meşhur ansiklopedik eseri Susruta, Dehenî el-Hindî adlı bir Hintli tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Hint tıbbının klasik eserlerinden olan Susruta'nın Arapçaya çevrilmesi, Hint tıbbının İslâm Dünyası'na girmesini sağlamıştır. Embriyoloji, anatomi, fizyoloji, patoloji, tedavi, cerrahî ve toksikoloji gibi konulara ilişkin ayrıntılı bilgiler içeren Susruta günümüzde bile Uzak Doğu'nun muhtelif ülkelerinde okunmakta ve kullanılmaktadır.

Bu entelektüel uyanış, İslâm dinini bütün insanlığa tebliğ eden Hz. Muhammed'in bilgi ve bilime karşı geliştirmiş olduğu olumlu tutum ve destekle daha da güçlenmiş, kısa süre içerisinde büyük bir kültürel oluşumun doğmasıyla sonuçlanmıştır. Bilimi ve araştırmayı her fırsatta öven hadislerle araştırma ruhunun Müslümanlar arasında canlı kalmasını sağlamaya çalışan Hz. Muhammed'in çabalarıyla biçimlenen ilk dönem İslâm toplum yapısı, doğal olarak değer yargılarını dinden almaktaydı ve bu anlamda İslâm dinince olumlu olarak nitelendirilmiş ve teşvik edilmiş davranışlarda bulunmak büyük önem taşıyordu. Dolayısıyla da sekizinci yüzyıldan başlayan ve XII. yüzyıldan itibaren etkinliğini kaybeden bilimsel ilerlemenin oluşmasında İslâm'ın bilime karşı takınmış olduğu tutumun da büyük rolünün olduğu açıktır. Bu anlamda Kur'an'a bakıldığında, "Kul Rabbî Zidnî 'İlmen" (Rabbim İlmimi Artır); "Kul Hel Yestevellezine Yalemune ve'l-Lezine Lâ Yalemun" (Bilenlerle Bilmeyenler Hiç Bir Olabilirler mi?); Yuti'l-Hikmete men Yeşa ve men Yuta'l-Hekmete kad Utiye Hayran Kesirâ" (Tanrı Bilgeliği Dilediğine Verir, Verdiği Kişiye de Gerçekten Büyük İyilik Yapılmıştır) ve İnnâfî Halkı's-Semâvati ve'l-Ardi ve fî İhtilaf fî'l-Leyl ve'l-Nehâr Lâ Ayatîn Lî Ûlûl el-Bâb" (Akıl Sahibi Kişiler İçin Yerin ve Göklerin yaratılışında Gece ve Gündüzün Farklılığında İbret Vardır) gibi bir çok ayetin olduğu görülür.

Benzer şekilde bilgiyi ve bilimi yücelten hadisler de bulunmaktadır: "Utkuku'l-'İlme min el-Mehdi ile'l-Lahd" (İlmi Ara beşikten Mezara Kadar); Tefekkürü's-Saatin Hayran min 'İbadet-i Senetin" (Bir Saatlik Tefekkür Bir Yıllık İbadetten Daha İyidir); Talebu'l-'İlmi Farizatun ale Kullî Müslimin ve Müslimâtun" İlmi İstemek Kadın Erkek Bütün Müslümanlara Farzdır).

Kur'an'da ve hadislerde adı geçen "ilim-bilim" sözcüğünün bütünüyle pozitif bilimleri kapsadığını söylemek zor olmakla birlikte, bu ayet ve hadislerde geçtiği anlamıyla bile bilimin gelişmesine çok büyük ölçüde olumlu etki yaptığı açıktır. En azından bilimin ve araştırmacı düşüncenin takdir edilmesine ve dolayısıyla da İslâm topraklarında göç etmemesine yol açmış olduğu kesindir.

Bu olumlu ortam içerisinde Müslüman aydınlar kısa sürede geçmişin görkemli uygarlıklarının başarılarını da kapsayacak şekilde, bilimin gelişmesini besleyecek adımların atılmasını sağlayacak alt yapıyı oluşturmayı başardılar. Bu süreçte özellikle kurulmuş olan üç kurum, Bilgelik Evi, Gözlemevleri ve birer tedavi merkezi olmaktan daha fazla bir anlam taşıyan Hastaneler, büyük görevler üstlenmiştir.

Bilgelik Evi

Bir araştırma ve eğitim kurumu olan Beytü'l-Hikme3 veya Bilgelik Evi Abbâsî halifelerinden el-Memûn tarafından Cundişapur Akademisi örnek alınarak kurulmuştur. Bağdat'ta kurulmuş olan Bilgelik Evi'nin en önemli görevi, dönemin ünlü astronomlarını, matematikçilerini ve hekimlerini bir araya getirmek ve bilimin çeşitli alanlarındaki belli başlı yapıtları muhtelif dillerden ve özellikle de Yunancadan Arapçaya çevirmektir. Ancak bununla birlikte burada görevli bilim adamları, örneğin astronomlar, aynı zamanda dönemin araştırma kurumlarından birisi olan gözlemeviyle de bağlantılı olarak çalışmışlardır. Bundan dolayı Beytü'l-Hikme salt bir çeviri bürosu olarak kalmamış aynı zamanda seçkin araştırmacıların yer aldığı bir araştırma kurumu olarak da görev yapmıştır.4

Zengin bir kütüphanesi bulunan Bilgelik Evi'nin müdürlüğünü, dönemin önde gelen bilim adamları yapmışlardır. Bunlar arasında Fadl İbn Nevbaht ve El-Harezmî gibi bilginler de bulunmaktadır. Bunların dışında Salm ya da Salmâ, Said ibn Hârûn ve Sahl ibn Hârûn'un da burada müdürlük yaptıkları sanılmaktadır. Bunlardan Salm, el-Memûn tarafından Yunanca elyazması kitapları Bizans topraklarından getirmek ve Batlamyus'un astronomi kitabı olan Almagest'in Arapça nüshasının geliştirilmesinde kullanılması işiyle görevlendirilmiştir.5

Bilgelik Evi'nde her hafta bilimsel ve felsefî toplantılar düzenleyen el-Memûn, burada çalışan bilginlere her türlü desteği sağlamıştır. Örneğin Huneyn ibn İshâk'a çevirdiği kitapların ağırlığınca altın ödediği söylenmektedir.6

Gözlemevleri

İlk gözlemevleri, Orta Çağ İslâm Dünyası'nda7 ortaya çıkmıştır ve pek çok gözlemevi yapılmıştır. Bunlardan büyük bir kısmı, hükümdarlar tarafından kurulmakla birlikte içlerinde özel kişilerce kurulmuş olanları da bulunmaktaydı. Düzenli ve devamlı bir şekilde günlük gözlemlerin yapıldığı bu gözlemevlerinde, özenle ve dikkatle hazırlanmış aletler, özel bir kütüphane, gözlemciler, hesapçıları ve bu gözlem ve hesapları değerlendiren astronomlar ve ayrıca, araştırmacılara yardımcı olmak amacı ile idarî elemanlar bulunmaktaydı. Böylece gözlemevlerini organize bir kurum haline ilk getirenlerin Müslümanlar olduğu ortaya çıkmaktadır. İslâm Dünyası'nda gözlemevlerine ilişkin geliştirilen diğer önemli bir husus da yapılan gözlemlerin duyarlılığını ve dakikliğini artırabilmek için, aletlerin boyutlarının büyütülmesidir. Bu öngörünün getirdiği en önemli sonuç ise, büyük boyutlu gözlem araçlarının bir yere konulması, başka bir deyişle montaj edilmesine gerek duyulmasıdır. Doğal olarak bu gereksinimi karşılayacak yapıların inşa edilmesi söz konusu olmuş ve Orta Çağ İslâm döneminde birçok gözlemevinin kurulması gerçekleştirilmiştir. Müslüman astronomlar, büyük boyutlu bu âletler ile yaptıkları gözlemlerin sonucunda ulaştıkları gözlem verilerini, zîc adını verdikleri tablolarda toplamış, ibadet vakitlerinin belirlenmesi ve takvimlerin hazırlanması gibi günlük gereksinimleri ilgilendiren işlerin düzenlenmesinde kullanmışlardır. Zîcler aynı zamanda dönemlerindeki trigonometri, küresel astronomi, izdüşüm yöntemi, gözlem araçlarının yapımı ve kullanımı gibi temel konulara ilişkin bilgileri de içermekteydi.8

Orta Çağ İslâm Dünyası'ndaki ilk gözlemevleri, Abbasi halifesi Memun (813-833) tarafından kurulmuştur ve bunlardan birincisi Bağdat'taki Şemmâsiye Gözlemevi ve ikincisi ise, Şam'daki Kâsiyûn gözlemevi'dir.9 Bu gözlemevlerinde, özenle imal edilmiş âletler, özel bir çalışma yeri, belirli amaçları gerçekleştirmek için birbirleri ile işbirliği halinde çalışan bilim adamları çalışmaktaydı. Ancak henüz gelişme devrinde bulundukları için, bu gözlemevlerinin çalışma programları sadece Güneş ve Ay gözlemlerini içermekteydi.10 Dönemin önde gelen astronomlarından Yahyâ, Sanad ve el-Abbas Şemmâsiye Gözelmevi'nde, Hâlid, Sanad ve Alî ibn îsa el-Usturlâbî ise Kâsiyûn Gözlemevi'nde çalışmışlardır. Yine kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Yahyâ ibn Abî Mansûr, Sanad ibn Alî ve Hâlid İbn Abdulmelik el-Marvrûdide bu iki gözlemevinde görev almışlardır. 11 Böylece dönemin önde gelen hemen bütün astronomlarının, bu ilk dönem astronomi çalışmalarında yer aldıkları anlaşılmaktadır. Bu durum el-Memûn'un bilime ve bilim adamına verdiği değeri göstermesi açısından ayrıca önemlidir.

Bu gözlemevlerinde yapılan çalışmaların en önemlilerinden birisi ekliptiğin eğiminin hesaplanmasıdır. Antikçağ'da 23°° 510 20< olarak bulunan ekliptiğin eğimi, bu dönemde yapılan çalışmalarla 23°° 330 olarak bulunmuştur. Bugün kabul edilen değerin 23°° 270 08< olduğu göz önüne alındığında, Memûn zamanında yapılan çalışmaların değeri açıkça ortaya çıkmaktadır.12

Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan gözlemevlerinin çoğu ise Türklerin yönetimi altındaki şehirlerde kurulmuştur. Bu dönemin ilk gözlemevi Selçuklu Sultanı Celâleddin Melikşâh (1052-1092) tarafından 1075 yılında Ömer Hayyâm'a kurdurulmuş olan İsfahan Gözlemevi'dir. Hükümranlık alanı ve buralardaki kentlerin betimlendiği Risâle-i Melikşâhîye adlı bir makale de yazmış olan Melikşâh, saltanatı sırasında, aynı zamanda bir Yüksek Öğrenim Kurumu olarak Medrese Sisteminin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu konuda Veziri Nizam-ı Mülk'ün büyük çabaları olmuştur. Melikşâh ve Nizâm-ı Mülk birlikte dönemin seçkin astronomlarından bir grup oluşturarak, Koç Burcu'nun başlangıcında yılın ilk gününü başlatmışlardır. Bu gün aynı zamanda Güneş'in Balık Burcu'nun ortasına geldiği andır. Burada çalışan astronomların en ünlüsü olan Ömer Hayyâm, burada yapmış olduğu gözlemlere dayanarak Güneş'in yıllık devinimine dayanan yeni bir takvim düzenlemiştir. Bugün birçok ülke tarafından kullanılan Gregoryen Takvimi'nden çok daha duyarlı olan bu takvim, Celâlî Takvimi olarak bilinmektedir.13

İlhanlı hükümdarı Hülâgu, Bağdâd'ı ele geçirdikten bir sene sonra, 1259'da Urmiye Gölü yakınındaki Merâga'da, dönemin en büyük bilginlerinden biri olan Nasîrüddin Tûsî'ye başka bir gözlemevi kurdurmuştur. İslâm gözlemevlerinin gelişiminde önemli bir adımı temsil eden Merâga Gözlemevi, gözlem aletlerinin zenginliği ve gözlemevinde çalışan bilim adamlarının sayısı ve seçkinliği bakımından, daha önce kurulmuş olan gözlemevlerinden çok ileri bir konumda olmasıyla dikkat çekmektedir. Gözlem aletleri arasında ekliptiğin ve diğer göksel dairelerin göreli konumlarını gösteren çemberli bir alet, gezegenlerin yüksekliklerini ölçmekte kullanılan duvar kadranı ve gündönümü noktalarının belirlenmesini sağlayan bir çember de bulunmaktaydı. Nasîrüddin Tûsî burada yapmış olduğu gözlemlerden derlemiş olduğu bulguları, ez-Zîcü'l-İlhânî (İlhan'ın Zîci) adlı yapıtta toplamıştır. Bu yapıt, uzun bir süre astronomların elinden düşmemiş ve bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır. Hülâgu, kırkbeş yıldan uzun bir süre faaliyet göstermiş olan bu gözlemevinin çok yakınlarında bir de kütüphane yaptırmıştır. Suriye, Irak ve İran'dan gelen Moğollar tarafından yağmalanan kitaplarla oluşturulmuş olan bu kütüphanedeki kitapların sayısının 400.000 cilde ulaştığı söylenmektedir.14

Merâga Gözlemevi faaliyetteyken, Gazan Han tarafından Tebriz'de başka bir gözlemevi kurdurulmuştur. Ancak bu gözlemevindeki bilimsel etkinlikler ile burada çalışan bilim adamları hakkında bilgi yoktur. Yalnız bu gözlemevinin vakıf gelirlerinden faydalandığı ve özellikle astronomi eğitim ve öğretimi açısından önemli olduğu bilinmektedir.

Uluğ Bey'in, hükümdarlığı sırasında, Semerkand'da kurduğu medrese ve gözlemevi de bilim tarihi açısından oldukça büyük önem taşıyan bilim kurumlarından birisidir. 1421'de tamamlanan Semerkand Medresesi, uzun yıllar her çeşit bilimin öğretildiği bir bilim merkezi olmuş ve zamanın önemli bilim adamları burada dersler vermiştir. Semerkand Gözlemevi ise Semerkand Medresesi'ne bağlı bir araştırma kurumu olarak tasarlanmıştır. Bu gözlemevi bir tepe üzerinde, 23 metre çapında, 30 metre yüksekliğinde silindir biçiminde bir yapı olarak inşa edilmiştir. Gözlemevi, kullanılan gözlem araçları açısından o zamana kadar görülmemiş bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada kullanılan en önemli araçlardan birisi Güneş'in meridyen geçişlerinin ölçüldüğü "meridyen kadranı"dır. Eldeki bilgilere göre bu kadran 50 metre yüksekliğindeydi ve gözlemevinin bir parçası olarak yapılmıştı. Kadranın 60 derecelik kısmı toprak üzerinde ve 30 derecelik kısmı ise toprak altındaydı. Bu kadranın bir kısmı, 1908 yılında yapılan arkeolojik kazılar sırasında ortaya çıkarılmıştır. Semerkand'da kurulan bu medrese ve gözlemevinde, Uluğ Bey'le birlikte, Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî, Kadızâde-i Rûmî ve Ali Kuşçu gibi devrin önemli bilim adamları çalışmışlar15 ve bu çalışmalarının sonuçlarını Zîc-i Uluğ Bey (Uluğ Bey Zici) adlı bir kitapta toplamışlardı. Bu zic, 17. yüzyıla kadar yazılmış olan astronomi kataloglarının en mükemmelidir ve bu yüzyıla kadar konumsal astronominin temel kitabı olarak kullanılmıştır. Eserde gökyüzünün güney yarı küresinde bulunan 48 takım yıldız ele alınmış ve bu takım yıldızlar içinde bulunan 1028 yıldızın yerleri tespit edilmiştir. 17. yüzyılda Greenwich Gözlemevi'nin kurucusu olan Flamsteed, sabit yıldızlar katalogu hazırlarken Uluğ Bey'in bu katalogundan da yararlanmıştır. Bilindiği gibi, Flamsteed'in hazırlamış olduğu bu katalog Newton tarafından da kullanılmıştır.

Hastaneler

İslâmiyet'in doğuşundan sonra ortaya çıkan muhtelif koşullara ve gelişmelere koşut olarak, çeşitli bilim kurumlarının teşekkül etmiş olduğu görülmektedir. Bu kurumların şekillenmesinde olduğu kadar sürekliliklerinin sağlanmasında da Türklerin önemli katkıları olmuştur.

Bilindiği gibi, tedavi kurumlarının başlangıcını, Anadolu'daki Asklepionlara kadar götürmek mümkündür. Bunlar genellikle Batı Anadolu'da yer almaktaydılar ve hastalıkların tedavisinde banyo, uyku, müzik ve istirahat gibi teknikleri kullanmaktaydılar. Bu tedavi kurumları daha çok bir Dinlenme Evi niteliğini taşıyorlardı ve tedaviden sorumlu olan kişiler ise rahiplerdi.

Ayrıca bulaşıcı hastalıklar için de, hasta olan bireyleri hasta olmayan bireylerden ayırmak ve tedavi etmek maksadıyla bazı kurumlar oluşturulmuştu. Cüzzam başta olmak üzere birçok bulaşıcı hastalığın yaygın olarak görüldüğü Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde, bu uygulamaları belli başlı şehirlerde görmek mümkündü; her ne kadar mikrop fikri için henüz çok erken ise de, bazı hastalıkların temasla insandan insana geçtiği bilinmekteydi. Meselâ Câhiliye Dönemi'nde Arabistan yarımadasında yaşayan Araplar, bulaşıcı hastalıkların görüldüğü yerlerden kaçarak çöle sığınıyorlardı.

Anadolu'da, İslâmiyet'in yayılmasından önceki dönemde, bu maksatla açılan ve nosocomonium denilen kurumlar bulunuyordu. Bunlar, cüzzam başta olmak üzere bulaşıcı hastalıkların tedavisine tahsis edilmişti; ancak, tedaviden ziyade, hastaların bir yerde toplu halde tutulması ve günlük gereksinimlerinin karşılanması hedeflenmişti; bir başka ifade ile, yine rahiplerin görev yaptıkları nosocomoniumlar bir tür tecrit evleriydi.

İslâm Dünyası'nda ilk hastane Emevîler Dönemi'nde, Halife Abdülmelik tarafından 705'te Şam'da kurulmuştur. Söylentilere göre, bir gün Horasan'a giden Kuteybe ibn Muslim, Belh'te bir Budist rahibi olan Bermek adlı bir hekimle karşılaşmış ve onu Emevî halifelerinin tedavisi için Şam'a getirmişti; daha sonra Mesleme İbn Abdülmelik'in kardeşi Velid ibn Abdülmelik Bermek'in sanatından etkilenerek, başşehir Şam'da bir hastane kurmuştur. Bu hastanede daha çok Hint tıbbının etkili olduğu düşünülmektedir.

İkinci hastanenin yine Emeviler tarafından Kahire'de, üçüncü hastanenin ise Abbâsî halifesi Mansûr zamanında (754-775) Bağdat'da kurulduğu bilinmektedir. Üçüncü hastane, birincisi gibi, yoğun Hint etkisi taşımaktadır. Bunun nedeni, hastanenin kurulmasında önemli görevler üstlenmiş olan, Bermek Ailesinden Halid İbn Bermek'in Hindistan'dan hekimler getirtmesidir. Burada görev alan bu doktorlardan birisi, başhekim olarak çalışmış olan İbn Dehenî el-Hindî, diğeri de Manka el-Hindî'dir.

İslâm Dünyası'nda dördüncü hastane, Hârûn el-Reşid zamanında (786-809), Cundişapur Hastanesi'nde hekim olarak görev yapan Cibril İbn Buhtyişu tarafından Bağdat'ta kurulmuştur. Buhtyişu Âilesi ile birlikte, Hellen ve Hellenistik dönemlerine ait tıp birikimi de İslâm Dünyası'na girmiştir. Bu hastanenin kurulmasında o devirde vezirlik yapan Bermek Ailesi'nin önemli bir rolü olmuştur. Türk kökenli olan bu âile, bilimsel etkinlikleri desteklemiş ve muhtelif alanlardan birçok bilimsel yapıtın Arapçaya kazandırılmasını sağlamıştır.

Bu hastanede görev yapan hekimler arasında, Buhtyişu Âilesi'nin yanı sıra, yine Cundişapur'dan gelmiş olan Yuhanna İbn Maseveyh de vardır. Yuhanna İbn Maseveyh hem hekimlik yapmış hem de Yunanca tıp eserlerinin Arapçaya çevrilmesine yardımcı olmuştur. Göz hastalıkları konusunda bir eser yazmış ve bu eserinde bir yenilik getirmemişse de, Yunanca terimler için önermiş olduğu yeni Arapça terimlerle Arap tıp dilinin biçimlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Bağdat'taki bu hastanede görev yapan hekimlerden birisi de Yuhanna İbn Maseveyh'in öğrencisi olan Hüneyn İbn İshak'tır; saray hekimi olarak da çalışan Hüneyn İbn İshak'ın da hocası gibi göz hastalıklarıyla ilgili Göz Hastalıkları Hakkında On Risale adlı bir eser yazmıştır.

Dönemin beşinci hastanesi Halife I. Mütevekkil'in (847-861), Ferganalı bir aileye mensup Türk komutanlarından Feth İbn Hakan tarafından Kahire'de, altıncı hastanesi ise Tolunoğullarından Ahmed İbn Tolun tarafından yine Kâhire'de 872-874 tarihleri arasında kurulmuştur. Bazı yönleriyle daha önceki hastanelerden farklılıklar gösteren, Tolunoğlu Hastahânesi yapılırken, hastane binasının yanı sıra erkek ve kadınlara özel iki ayrı hamam da yaptırılmıştır. Zengin bir kütüphanenin de bulunduğu bu hastanede, koğuşlar farklı hastalıklara göre sınıflanmış ve bu arada akıl hastalıkları için de ayrı bir koğuş oluşturulmuştur. Tedavinin ve ilacın ücretsiz olduğu hastanede, hastalara, hastaneye kabul edilmeden önce giysilerini ve değerli eşyalarını çıkartılıyor ve böylece, bazı istenmeyen maddelerin ve bugünkü anlayışa göre söylersek mikropların dışarıdan taşınması engellenmiş oluyordu.

Bu hastanenin bir başka özelliği ise, masraflarının karşılanması için bir vakfın kurulmuş olmasıdır; bu vakfa bağlı binalardan alınan gelirlerle hastanenin insanlık var oldukça hizmet vermesi hedeflenmiş ve sonuçta vakıf bütün İslâm toplumlarında önemsenen bir kurum haline gelmiştir.

Hastaneye ilişkin diğer bir özellik de, muhtemelen adeta bir acil servis gibi hizmet gören, hemen yanında bir de eczanenin bulunmasıdır. Burada her cuma bir hekim bedava muayene yapmaktaydı.

İlk hastaneler arasında ele alınan dört hastaneden birincisi, Halife Mutadid'in (892-902) ordularının komutanı ve veziri Bedr Gulam tarafından Bağdat'ta kurulmuş olan hastanedir. İkincisi Emir Ebu'l-Hasan Behkemi (öl. 940) tarafından kurulmuş olan Bekami Hastanesi, üçüncüsü 957'de, yine bir Türk olan Kafur el-İkşidid tarafından Kahire'de kurulan İkşidid Hastanesi ve dördüncüsü de Mulzaddevle İbn Buveyh tarafından 967 Bağdat'ta kurulmuş olan hastanedir.

Bu hastanelerin kuruluşunda üstlendikleri görevlerden de anlaşıldığı gibi, Türkler İslâm Dünyası'ndaki bilim ve araştırma kurumlarının ve bilimsel etkinliğin gelişmesinde üstün rol oynamışlardır. Özellikle bir kurum olarak hastanenin gelişiminde bu durum çok açık olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü yukarıda sıralanan hastanelerden birincisi, bir hastaneden daha çok bir tecrit evi niteliğindedir; ikincisi hakkında da fazla bir bilgi yoktur. Bu durumda, ilk hastane aslında üçüncü olarak bildiğimiz ve kuruluşuna Bermek ailesinin öncülük yaptığı hastane olmaktadır. Böylece, İslâm Dünyası'ndaki tedavi kurumlarının ilk defa Türkler tarafından ele alınıp, şekillendirildiği açığa çıkmaktadır. Bugün, İslâm Dini'nin ortaya çıktığı sırada Arap Yarımadası'nda gelişmiş bir bilimsel faaliyetin olmadığı çok iyi bilinmektedir. Bu gerçek göz önüne alındığında, bir araştırma ve tedavi kurumu olarak hastanelerin gelişimine Türklerin yaptığı bu katkının değeri çok daha belirgin bir hal kazanmaktadır. Aynı zamanda, sadece sağlık kurumlarının gelişmesinde değil, İslâm Dünyası'nda, kısa sürede önemli bilimsel gelişmelerin ortaya çıkmasında da bazı Türk kökenli ailelerin ve bilim adamlarının çok ciddi katkıları olduğu bugün artık bilinmektedir.

Bilimi Destekleyen Aileler Amâcûr Ailesi

Türk asıllı olan Ebu'l-Kâsım Abdullah İbn Amâcûr, oğlu Ebu'l-Hasan Ali ve onun sonradan azat ettiği kölesi Müflih İbn Yûsuf, dönemin önde gelen astronomları arasında bulunmaktadır. Amâcûrlar, kurmuş oldukları özel gözlemevlerinde, Müflih ile birlikte 885-933 yılları arasında çok sayıda gezegen ve yıldız gözlemleri yapmışlar ve elde ettikleri sonuçları gösteren astronomik tablolar düzenlemişlerdir. Tarihçiler bunlarla işbirliği yapan üçüncü bir Amâcûr'un varlığından da söz etmektedirler. Ünlü bio-bibliografyi yazarı ibnü'l-Kıftî, Amâcûr ailesine mensup üç astronom olduğunu belirterek, bunların Ebu'l-Kâsım Abdullah İbn Amâcûr, Alî İbn Amâcûr ve Alî İbn Abdullah İbn Amâcûr olduklarını belirtmektedir. Amâcûrların Güneş ve Ay tutulmalarına ilişkin gözlemlerde bulundukları bilinmektedir. Ancak kullandıkları gözlem araçlarına ilişkin herhangi bir bilgi günümüze ulaşmamıştır. Bununla birlikte, Abdullah İbn Amâcûr'un 18 Ağustos 928 tarihinde meydana gelen bir Güneş tutulmasına ilişkin olarak yaptığı betimlemeye dayanarak, bazı astronomlar, bu gözlemde kullanılan araca ilişkin bilgiler çıkarabilmişlerdir. Diğer önemli bir nokta da, Amâcûr Ailesi'nin gözlem etkinliklerinin yaklaşık elli yıldan daha fazla sürmesi ve bu yönüyle de İslâm Dünyası'ndaki en uzun gözlem programı olmasıdır.16

Bermek Ailesi

Abbasi İmparatorluğu'nun ünlü vezirlerini yetiştirmiş olan Bermek ailesi, Belh'teki Nevbahar Budist tapınağının rahipleri soyundan gelmektedir. Bu ailenin atalarının İran'ın Sasaniler sülalesine dayandığı ileri sürülmektedir.17 Buna karşılık nispeten daha güvenilir kaynaklara18 dayanan iddialar ise, bu ailenin Türk olduğunu belirtmektedir. Ailenin Sasanilere dayandığı iddiasını çok güvenilir bulmamak gerekmektedir. Çünkü bu iddiada Arapların Orta Asya fütuhatı sırasında Belh'te Araplar tarafından esir alınan Bermek'in ve atalarının ateşperest olduğu kabul ediliyordu. Oysa ailenin tespit edilebilen en eski ferdi olan bu Bermek, Belh'teki Budist tapınağının baş rahibiydi. VII. yüzyılda yaşamış olan Çinli gezgin Hüeng-Tsang da burasının bir Budist tapınağı olduğunu belirtmektedir. Aynı şekilde bir Arap coğrafyacısı olan İbn el-Fakih de Nevbahar tapınağının ateşperest tapınağı olmadığını açıklamaktadır. Bütün bunlara karşın burasının bir Zerdüşt tapınağı olduğunun iddia edilmesini anlamak ise zor değildir. Bunun nedeni İranlıların aslen İranlı olan ve İslâm tarihinin en ünlü vezirlerini yetiştiren bu aile ile, Sasani Devleti arasında bir bağ kurmak suretiyle, onları kendilerine mal etmek istemeleridir. Oysa ki, yukarıda da belirtildiği üzere, bu aile Zerdüşt değil Budistti. Öte yandan İran'da yaşamaları da onların soy itibariyle İranlı olmalarını gerektirmemektedir. Nitekim yapılan bazı araştırmalarda, bu ailenin Abbasi İmparatorluğu'nda görev almış, ataları Akhunlara dayanan bir Türk ailesi olduğunu gösteren önemli ip uçları elde edilmiştir.19

Ailenin İmparatorlukta görev alan bireyleri ve gerçekleştirdikleri hizmetlere gelince:

Halife Abdülmelik'in sarayında görev almış olan ilk Bermek, astronomi, felsefe ve tıp konularına ilgi duyan bir kimseydi ve emir Mesleme İbn Abdülmelik'i bir hastalıktan kurtardığı söylenmektedir. Kendisi bir süre Şam'da da bulunmuş, ancak daha sonra Belh'e dönmüştür.20

Oğlu Halid ise 726 yılında vali Esed İbn Abdullah'ın emriyle Belh'i imar ederek ün kazanmıştır. Halid, Abbasilerin hilafeti ele geçirmek için giriştiği savaşlara Ebu Müslim'in emrinde katılmıştır. 750 yılında Divanü'l-Harac'ın başına geçmiştir. Bundan sonra özellikle Bağdat'ın kuruluşunda halife Mansur'un müşavirliğini yapmıştır. Halid'in imar faaliyeti Taberistan valiliği (765-769) sırasında da sürmüştür. Mansur'un son yıllarında Musul valiliğine atanmıştır.

Oğlu Yahya (739-805) Musul valiliği sırasında ön plana çıkmıştır. Mehdi onu Bağdat'a çağırarak oğlu Harun'un yetiştirilmesiyle görevlendirdi. Harun Azerbaycan valiliğine atanınca, Yahya da onun divan reisliğine getirilmiştir. Halife Hadi, Harun'u veliahtlıktan çıkarmaya teşebbüs ettiği zaman buna engel olan Yahya, Harun el-Reşid halife olunca, geniş yetkilerle vezirlik makamına getirilmiştir. Oğulları Fazıl ve Cafer'in de yardımıyla Abbasi İmparatorluğu'nu 17 yıl (786-803) idare etmiştir. Yahya askeri alanlarda başarıları olan bir kimse değil; özellikle Basra yakınlarında yaptırdığı Sihan su kanalıyla ün kazanmıştır.

Büyük oğul Fazıl (766-808) uzun süre Cibal, Taberistan, Dubenvend ve Kumis valiliğinde bulunmuştur. Ayrıca bir süre Ermeniye, Azerbaycan, Horasan valilikleri de ona verilmiş, bu görevleri sırasında bazı savaşlara girmiş ve bir çok imar faaliyetinde bulunmuştur. Belh'te büyük bir su kanalı açtırmış olan Fazıl, Buhara'da Cuma Camii'ni yaptırmış ve söylentiye göre ramazanda minarelere ilk defa kandilleri de o koydurtmuştur.

Cafer (767-803) Halife Harun el-Reşid'in kendisine gösterdiği yakın ilgiden yararlanarak idaresine verilen eyaletleri vekilleri aracılığıyla yönetmiş ve kendisi Bağdat'da oturmuştur.

Bermek ailesinin uzun süren iktidarı sırasında biriktirdiği servet, imparatorluk içinde kazandığı nüfuz, itibar ve şöhret, Harun el-Reşid'i bu aile hakkında bazı tedbirler almaya zorlamıştır. Bermekilerin İranlı olması ve Abbasi hilafetinin kuruluşundan beri imparatorluğun idaresinde İranlıların birinci sırada yer alması, diğer Arap kabilelerinin direnmesine yol açmıştır. Bu yüzden Harun el-Reşid aileyi ortadan kaldırmaya karar vermiştir. Halife, Cafer ile beraber bulunduğu zamanlar kız kardeşi Abbase'nin de kendilerine katılmasını sağlamak için, ikisini sözde bir nikahla evlendirmiş, ancak gerçek evliliklerine izin vermemiştir. Bu yasağı dinlemeyen Cafer, Harun el-Reşid'i kızdırmış ve bunun üzerine Halife 803 yılında Hac'dan dönünce Cafer'i öldürtmüş, oğulları Yahya ve Fazıl'ın da bütün görevlerini geri alarak mallarına el koymuştur. Böylece İslâm tarihinin en ünlü vezir ailesi de ortadan kaldırılmıştır.

Türklerin İslâmiyet'e Girişi ve Bu Dönemdeki Bilimsel Etkinlikler

Genelde İslâmiyet'in yayılmasında, özelde ise Klasik Dönem İslâm Bilimi'nin gelişmesinde Gaznelilerin, Karahanlıların, Selçukluların ve daha sonra da Osmanlıların büyük katkıları olmuştur. Böylece sadece bireysel ya da aileler bazında değil, aynı zamanda devlet düzeyinde de bilimsel gelişmeler yönlendirilmiş, desteklenmiş ve ödüllendirilmiştir. Bu tutumları Türklerin bütün tarihleri boyunca bilime ve düşünceye karşı büyük bir tutku ve istekle bağlı olduklarını gösteren en önemli kanıttır.

Türklerin İslâmiyet'i benimsemeye başlamaları yaklaşık sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında olmuştur. Bu benimseyişin zorlama olmaksızın, tamamen gönüllü bir şekilde gerçekleştiğini belirten kaynaklara göre, İslâmiyet'ten önce Maniheist, Şamanist ve Budist bir inanç sistemine bağlanmış olan Karluk, Argu ve Oğuz Türkleri ile Taşkent ve İlak yöresinde yaşayan diğer Türk boylarına mensup pek çok kişi kısa süre içerisinde İslâmiyet'i benimsemiş ve hizmetine girmiştir. Emevî ve Abbasî ordularında hizmet gören pek çok Türk bulunduğu bugün bilinmektedir.21 Bu etkileşim, onuncu yüzyıldan itibaren Kuran'ın Türkçeye çevrilmesiyle birlikte, daha üst düzeye çıkmış ve İslâmiyet Orta Asya'da yayılmaya başlamıştır. Böylece Türkler İslâmiyet'i kendi ulusal dinleri olarak kabul edip, Hz. Muhammed, Hz. Alî ve Halid İbn Velid gibi ileri gelen Müslüman öncüleri, halk edebiyatlarında yaşatmaya başlamışlardır.22

İslâmiyet'i benimsemelerine karşın, hiçbir zaman kendi örf ve geleneklerinden de vazgeçmeyen Türkler,23 hakimiyetleri altına aldıkları topraklarda gerek açmış oldukları bilim ve öğretim kurumları ve gerekse yetiştirmiş oldukları bilim adamları aracılığıyla bilimin gelişmesine sayısız hizmetlerde bulunmuşlardır.

Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda İslâm Dünyası'na giren Türklerin büyük bir bölümü Abbâsî halifelerinin ve eyâletlerdeki Arap ve Acem valilerin hizmetinde asker veya muhafız olarak görev yapmaktaydılar.24 X. yüzyılın başlarından itibaren Sâmânî Devleti'ndeki Türk vali ve kumandanları güçlenerek denetimi ve yönetimi ele geçirdi ve 1005 yılında Sâmânîlerin toprakları Türkler tarafından ikiye bölündü. Ceyhun Irmağı'nın batısındaki bölgelerde Gazneliler ve doğusundaki bölgelerde ise Karahanlılar hâkimiyeti ele geçirdi.

Karahanlılar

İlk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar25 (840-1212), Karluk, Yağma ve Çığıl Türkleri tarafından kurulmuştur. Uygurların yıkılması ile 840 tarihinde bağımsızlıklarını ilan etmişler ve kuzeyde Balkaş Gölü'nden, güneyde Tarım Havzası ve Maveraünnehir arasında uzanan topraklara yayılmışlardır.

Hükümdarlarına Karahan ve İlekhan (İlighan) unvanı veren, 1042 yılında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılan ve aynı zamanda hükümdar sülalesi ve halkı Türk olan ilk Türk devleti özelliğini taşıyan Karahanlıların kökeni üstüne tarihi kaynaklarda çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Bunlardan Çin kaynaklarına göre, Karahanlılar T'uchüe A-shi-na şeklinde yazılan hanedanın bir kolu olan Karluklara bağlanmaktadır. Karluklar ise 744-840 yıllarında Uygur birliğine girmiş ve Türkmen adını kullanmaya başlamış bir boyun adıdır. Uygurlar zayıflayınca Karluk Yabgusu kendisini "bozkırlar hakimi" ilan etmiş ve "büyük kağan" (kara hakan) unvanını almıştır. Devlet, Altay sistemine göre iki kısma ayrılmış, Doğu'nun hakimi olan büyük kağan, Karaordu'ya yerleşerek, "Arslan Kara Han" unvanıyla bütün Karahanlıların en büyük hakimi sayılmıştır. Batı'nın hükümdarı olan orta kağan ise, önce Taraz'a, Kaşgar'a ve tekrar Taraz'a yerleşerek, "Buğra Kara Hakan" unvanını almıştır. İlk Karahanlı Hükümdarı ise Bilge Kül Kadır Handır. Ondan sonra oğulları Bazır (Arslan Han), büyük kağan sıfatıyla, Balasangun'da; Oğulçak (Kadır Han) da orta kağan sıfatıyla Taraz'da yönetimi ele aldılar. Oğulçak Samanilere yenilerek merkezini Kaşgar'a taşıdı. Samaniler arasında baş gösteren kargaşalıklardan yararlanan Oğulçak, asi Samanilerden bir şehzadenin kendi memleketine sığınmasına izin verdi. Bu Müslüman Şehzade, Oğulçak'ın yeğeni Saltuk Buğra Han'ın Müslüman olmasına ve Saltuk'un, amcasına karşı başlattığı mücadeleden sonra devletin batısında Müslümanlığın resmen kabul edilmesine sebep oldu. Bu olay Batı Karahanlıların durumunu tamamen değiştirdi. Saltuk'un oğlu Musa, Doğu kağanı Arslan Han'ı yenerek sülalenin bu kolunu ortadan kaldırdı. Onun zamanında memleket tamamen İslâmlaştı. Bundan sonra Samanoğulları ile Karahanlılar birbirlerine yakınlaştılar.

Ancak Karahanlıların parlak dönemleri uzun sürmemiştir. Bunda eski Türk devlet geleneğinde hiçbir zaman kurulmayan merkezi yönetimin Karahanlılar tarafından da benimsenmesinin önemli rolü olmuştur. Nitekim Yusuf Kadir Han'ın ölürken memleketi oğulları arasında paylaştırması yüzünden birçok karışıklık çıkmış, sonunda Tiyan Şan (Tanrı) dağlarının doğu ve batısında olmak üzere devlet ikiye ayrılmıştır.

Doğu Karahanlılar Devleti'nin ilk hükümdarı (büyük kağan) Şereffüddevle lakabını taşıyan Ebu Şuca Süleyman bin Yusuf'tur. (1031 -1057). Süleyman bin Yusuf'un, 1057'de kardeşi Muhammed bin Yusuf'a karşı yaptığı akımda yenilmesi ve tutuklanması sonucunda, Muhammed kendini büyük kağan ilan etmiş ve büyük oğlu Hüseyin'i de "arslan ilig" yapmıştır. Fakat, ikinci karısı her ikisini de öldürtüp, oğlu İbrahim bin Muhammed'i (1057-1059) tahta geçirince, bu durumu fırsat bilen Batı Karahanlıların büyük kağanı İbrahim bin Nasr, Fergânâ'yı eline geçirmiştir. Bu sırada İbrahim bin Muhammed'in öldürülmesinden sonra Mahmud bin Yusuf, büyük kağan olmuş (1059-1075), onun ardından yönetimi ele alan oğlu Ömer bin Mahmud ise ancak iki ay hüküm sürebilmiştir. Ömer bin Mahmud'un ölümünden sonra yerine Ebu Ali el-Hasan (Buğra Han) hükümdar olmuştur.

Böylece uzun bir Maniheist ve Budist kültür etkisi altında kalarak gelişimini tamamlamayan Kâşgar kenti, Ebu Ali el-Hasan döneminde önemli kültür merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1070 yılında Balasagunlu yaşlı saray nazırı Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserini yazmış ve el-Hasan'a ithaf etmiştir. İmam Ebülfutuh Abdülgafir (öl. 1093) Tarihi Kâşgâr adlı eserini yine onun devrinde yazmıştır. 1073/1077 yılları arasında da Kaşgarlı Mahmut Kitâb Divanu Lugat-it Türk adlı eserini yazmıştır.

Daha sonra el-Hasan, Maveraünnehir'i eline geçiren büyük Selçuklu sultanı Melikşah'ın hakimiyeti altına girmek zorunda kalmıştır. Bu tarihten bir süre sonra daha varlığını sürdüren Doğu Karahanlılar, son hükümdarları olan Ebü'l-Feth Muhammed III İbn Yusuf'un Kaşgar'da çıkan bir isyan sırasında öldürülmesiyle 1211'de ortadan kalkmıştır.

Batı Karahanlılar ise Selçuklulara, Karahitaylara ve Harezmlilere vergi vermek suretiyle bir süre daha varlıklarını sürdürebilmişseler de, 1212 yılında onlar da Karahitaylar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Tarihteki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar, Kültür ve Sanat etkinlikleri bakımından da pek çok verimli çalışmayı gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Özellikle X.-XI. yüzyıllarda Semerkand, Buhara, Tirmis, Ürgenç ve Merf'de bir çok mimari yapı meydana getirmişlerdir. Bu mimari yapılardan, kerpiç ve tuğladan köşe payeleri, yazı şeridi, örgü ve kervan sarayların bir kısmı bu güne kadar gelebilmiştir. Bu eserlerde görülen başlıca özellik, cephe mimarisinin son derece gelişmiş olmasıdır. Ön cephe çeşitli biçimlerde tuğla, pişmiş toprak ve alçı süsleme ile kaplıdır. En çok kullanılan süs unsurları tuğladan köşe payeleri, yazı şeridi, örgü ve geçme motifleri, kıvrık dal dekoru, rumiler, rölyef halinde yıldız-haç motifli tuğlalar, geometrik bordürlerdir.

Karahanlılara ait en eski cami, Şirkebir Camii'dir (X. yy.). Zengin alçı süslemeli mihrabı ile dikkati çeker. Buhara yakınlarında XI. yüzyıldan kalma Hazerdegaron Camii ise kubbeli ana mekanı çeviren tonozlu bölümleri ile merkezi bir plan göstermektedir. Benzer şekilde, Namazgah Camii'nin (XI. yy.), bugün sadece mihrabı ayaktadır. Yine XI. yüzyıla ait Talkatanbaba Camii'nde değişik bir plan uygulanmış, kubbeli mekan yanlara doğru genişletilmiştir. Buhara'daki Mugahattari Camii'nin (XII. yy.) cephesi ise tuğla ve tuğla hamurundan yapılmış çeşitli motiflerle süslenmiştir.

Böylece İslâm Sanatı'nın oluşmasında ve gelişmesinde ciddi bir Orta Asya geleneğinin etkisi olduğu açığa çıkmaktadır. Özellikle ölülerini çölde üzerinde herhangi bir yazı bulunmayan bir taşın altına gömme geleneğinin egemen olduğu topraklara Türbe kavramını getiren ve pek çok türbenin yapılmasını sağlayanlar ise tamamen Türkler olmuştur.26 Bu anlamda bakıldığında, Karahanlılardan pek çok türbe kaldığını görmekteyiz. Kalan bu türbelerin en eskisi, Özbekistan'da 978 tarihli Arapata Türbesi'dir. Dört duvar üzerine tek kubbeli olarak yapılmıştır. Sivri kemerli portal, cepheye hakimdir. Kubbe tromplarının üç dilimli yonca yaprağı şeklinde oluşu değişik bir özelliktir. Yine Türkistan-Sibirya demiryolu üzerinde XI. yüzyıla ait kare mekanlı iki türbe bulunmaktadır. Bunlardan birisi Ayşebibi Türbesi'dir. Cephesinde altmışdört değişik örnekte sırlı tuğla kullanılmıştır. Diğer türbe Balacıhatun Türbesi'nin ise kubbesi, dıştan basık piramit şeklindedir.

XI. yüzyıldan kalan diğer bir türbe de Tirmiz'de Sultansaadet Külliyesi içinde yer alan el-Hüseyin Türbesi'dir. XII. yüzyıla ait Fergana'daki Şeyhfazlı Türbesi, dıştan üç katlı bir yapı görünümündedir. İçteki dekorlar da bu görünüşe uygun olarak yapılmıştır. Doğu Fergana'da Özkent Türbeleri adı altında toplanan üç türbe [Nasırbinali (1012), Celaleddi-i Hüseyin (1052) ve adı bilinmeyen güneydeki türbe (1186)] Karahanlı sanatının bütün özelliklerini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Ayrıca Celaleddin-i Hüseyin türbesinin cephesindeki firuze çini kalıntısından, Karahanlı mimarisinde çini kullanıldığı da anlaşılmaktadır.

Türk mimarisin önemli bir kısmını oluşturan kervansarayların ilk örnekleri de Karahanlılara aittir. O dönemden kalan ve Ribât adı verilen kervansarayların önemlileri, Ribatımelik (1078-1079), Dayhatun, (XI-XII. yy.), Dağıstan (XI. XII. yy.), Akçakale Kutluşehir ve Kişmantepe'dir.

Karahanlı sanatı gerek mimarı ve gerek süsleme bakımından daha sonraki Anadolu Selçuklu sanatını da büyük ölçüde etkilemiştir.

Karahanlılar yalnızca mimari, süsleme, minyatür ve ikonografi konularında seçkin örnekler vermekle kalmamış, aynı zamanda değerli düşünür ve bilginlerin de yetişmesini sağlamışlardır. Bu dönemde yetişen en önemli bilginlerden birisi, dil konusunda önde gelen bir kimse olan Kaşgarlı Mahmud'dur. Kaşgarlı Mahmud'un hayatı hakkında fazla bilgimiz yok. 11. yüzyılın ilk yarısında Kaşgar'da doğduğunu, uzun yıllar Türk bozkırlarında seyahat ettiğini; Türkçenin birçok lehçesini, çeşitli Türk boylarının gelenek ve göreneklerini öğrendiğini ve daha sonra Irak'a gelerek Bağdat'a yerleştiğini biliyoruz.

Ünlü yapıtı Divânu Lugâti't-Türk'ü (Türk Dili Sözlüğü) burada yazmaya başlamış, 7500 kelimeden oluşan bu yapıtını 1074'te tamamlamış ve bir sene sonra Abbasî halifesi Muhammed el-Muktedî bin-Emrillâh'a takdim etmiştir. Divânu Lügâti't-Türk, Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu kanıtlamak amacıyla yazılmıştır; ancak Türklerin yaşadıkları bölgelere, Türk tarihine, edebiyatına, müziğine, gelenek ve göreneklerine ilişkin önemli bilgiler de içermektedir.

Bu yapıttaki coğrafî bilgilerin bir kısmı, Bîrûnî'nin verdiği bilgilere benziyorsa da, daha ayrıntılıdır. Uzak Doğu tanıtılırken ve esere eklenen harita çizilirken, Müslüman coğrafyacıların eserleri kullanılmıştır; ancak Türklerin yaşadıkları bölgelere ilişkin bilgiler Kaşgarlı Mahmud tarafından toplanmıştır.

Söz konusu harita, Türk coğrafya tarihi açısından çok değerli bir belgedir; dairevî bir Dünya haritası olup, renklidir. Dağlar kırmızı, nehirler kurşûnî, denizler yeşil ve kumluk sahalar ise sarı renkle gösterilmiştir. Haritanın merkezinde Türk hükümdarlarının oturdukları Balasagun kenti mevcuttur. Öteki kentler ve yerler Balasagun'a göre düzenlenmiş, yönler ise Orhon Yazıtlarında gördüğümüz eski Türk geleneğine göre belirlenmiştir. Haritada, Türklerin oturdukları sahalar ile ilişkide bulundukları yakın komşuları belirtildiği halde, ilişkide bulunmadıkları bölgeler gösterilmemiştir. Dünya'nın çevresi, Yunanlılarda olduğu gibi, çepeçevre bir denizle çevrelenmiştir.

Kaşgarlı Mahmud'un bu haritası, Türkler tarafından çizilen ilk Dünya haritasıdır ve dairevî olması sebebiyle, İdrîsî'den alınmış olabileceği tahmin edilmiştir. Ancak bu tahmin doğru değildir; çünkü İdrîsî bu yapıtın yazılmasından yaklaşık yirmi beş sene sonra doğacaktır; dolayısıyla Kaşgarlı Mahmud'un İstahrî'den veya çağdaşı Bîrûnî'den etkilendiğini varsaymak daha isabetli olacaktır.27

Kaşgarlı Mahmud, Türklerin kullandıkları en eski takvim olan 12 Hayvanlı Takvim'in kabulüne ilişkin ilginç bir hikaye aktarır. Türk hakanlarından birisi, birkaç sene önce yapılmış bir savaşı öğrenmek istemiş, ama o savaşın yapıldığı yıl konusunda bir anlaşma sağlanamamış. Bunun üzerine hakan, ileri gelenlerle bir kurultay düzenleyerek, "biz bu tarihte nasıl yanıldıksa, bizden sonra gelecek olanlar da yanılacaktır; öyleyse şimdi göğün on iki burcu ve on iki ay sayısınca her yıla bir ad koyalım ve yaptıklarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu, aramızda unutulmaz bir anı olarak kalsın" deyince, ulus bu öneriyi hemen onaylamış. Bundan sonra hakan ava çıkmış ve beraberinde bulunan askerlerine yaban hayvanlarını Ilısu'ya doğru sürmelerini emretmiş. Askerler, hayvanları sıkıştırarak bu nehre doğru sürmüş. Hayvanlardan bazılarını avlamışlar, bazıları ise nehre atılıp karşı yakaya yüzmüş. Karaya ilk defa sıçan çıktığı için, birinci yıla sıçan yılı demişler; sıçandan sonra, sırasıyla sığır, pars, tavşan, timsah, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuz karaya ulaşmışlar ve bu nedenle sonraki yıllara bunların adı verilmiş.28

Kaşgarlı Mahmud'un adını andığı bu takvim, Türklerin kurdukları önemli devletlerden birisi olan ve bilinen ilk Türk yazılı anıtı kabul edilen Orhun Yazıtlarının gerçekleştirildiği dönemde hükümranlık sürmüş olan Göktürk Devleti'nin (552-745) de kullanmış olduğu takvimdir. Kültigin (Köl-tigin) Anıtındaki 'Kültigin koyun yılında, on yedinci günde uçtu' ifadesi bunun en açık kanıtıdır. Daha sonra tarihe "12 Hayvanlı Türk Takvimi" adıyla geçmiş olan bu takvimde her yıla bir hayvanın adı verilmiştir. Bunlar sıçan, sığır (ud), pars (bars), tavşan (tavişgan), ejder (lu), yılan, at (yond), koyun (koy), maymun (biçin), tavuk (taguk), köpek (it) ve domuz (tonguz)dur. Bu takvime göre, 12 yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre başlar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirlemektedir. Bir gün 12 eşit kısma ayrılmış ve iki saate karşılık gelen her kısma "çağ" denmiştir. Bu çağlara da yine 12 hayvanın adı verilmişti. Gün gece yarısı, yıl ilkbahar ile başlatılmıştır. Dört mevsim vardır. Güneş'in hareketleri esas alınarak hazırlanmış olan bu takvimde (bugünkü ölçülerimize göre) 1 yıl 365 gün, 50 dakika ve 47 saniyedir. Yıl 6 haftaya ve her hafta 1.5 aya tekabül eden alt birimlere ayrılmıştır. Mezopotamya'da kullanılan takvimle önemli benzerlikler taşıyan, yıl başını 4 Şubat olarak öngören, başta Çin olmak üzere komşu uygarlıklarca da kullanılmış olan bu takvim, günümüzde, hâlâ Çin'in bazı kısımları ile Hind-i Çin'de kullanılmaktadır.29

Dönemin diğer önemli bir düşünürü olan Yusuf Has Hâcib ise, 11. yüzyılın başlarında Balasagun'da doğmuş ve Balasagun'da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adlı yapıtını 1069 yılında Kaşgar'da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan İbn Süleyman Arslan Hakan'a sunmuştur.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yı kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kılacaktır.

Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.

Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.

Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib'in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon'un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.

Dönemin diğer önemli bir kişisi olan Edib Ahmed Yüknekî'nin ise yaşamı ve yaşadığı çevre hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Günümüze ulaşan tek yapıtı, Uygur harfleriyle Kaşgar dilinde yazılmış olan Atebetü'l-Hakâyık'tır (XII. yüzyılın I. yarısı). Bir Türk beyi olan Mehmed Bey için yazılan bu yapıt manzumdur ve Edip Ahmed Yüknekî'nin bazı konulardaki ahlakî öğütlerini kapsamaktadır.

Ahmed Yüknekî'ye göre, bizi mutluluğa ulaştıran şey bilgidir; öyleyse yalnızca bilgili insanlarla dost olunmalı, bilgisiz insanlardansa uzak durulmalıdır. İnsan, bilgisi sayesinde öldükten sonra da yaşamaya devam eder; oysa bilgisiz insan, yaşarken ölmüş gibidir; ne tanınır ne de ismi bilinir. Bilgiden ancak bilgili insan anlar; tadını ancak o tadabilir. Bilgi, malı olmayanlar için bitmeyen bir hazine ve soyu olmayanlar için tükenmeyen bir soydur. Yaratan Tanrı bile, ancak bilgi ile bilinir. Bilgisizlikten hayır gören var mıdır? Öyleyse yaşarken bıkmadan ve usanmadan bilgi peşinden koşmak gerekir.30

Gazneliler

Merkez olarak Gazne şehrini kabul eden ve 963-1187 yılları arasında hüküm süren Türk devleti. Gaznelilerin kurucusu Alp Tigin, Samanilerin hizmetinde bulunan bir Türk kumandanıydı ve Samani sarayında baş vezirliğe, "hacibü'l haccab" kadar yükselmişti. Samani hükümdarı Mansur ile arası açılınca, Belh'e gitmiş, Mansur'un gönderdiği bir birliği bozguna uğrattıktan sonra Gazne'yi kuşatarak burayı yerli emir Lavik'in elinden alarak Gazne Devleti'ni kurmuştur (963). Alp Tigin Samanilerin devamlı baskılarına rağmen Gazne'de büyük bir güç oluşturmayı başarmıştır. Bu başarılarından kısa bir süre sonra, ölünce yerine oğlu Ebu İshak İbrahim geçmiştir. Fakat ordu kumandanları Bilge Tigin ile Sebük Tigin yönetime el koyarak, Bilge Tigin Gazne'de, Sebük Tigin de Fervan'da hüküm sürmeye başlamışlardır. Fakat, yerli prenslerden olduğu sanılan Piri, kısa bir süre sonra Bilge Tigin'in Gazne'deki hakimiyetine son verince, Lavik de Hindu Şahilerle birleşerek Sebük Tigin'e cephe almıştır. Bunun üzerine Sebük Tigin ise güçlerini toplayarak, Piri'ye ve müttefiklerine savaş açmış ve Gazne'yi eline geçirmiştir.

Sebük Tigin Gazne emiri olduktan (977) sonra Batı'da durumunu sağlamlaştırmak için önce Bust ve Kusdar'a hâkim olmuş, sonra da Hindistan'a yönelerek Hindu hükümdarı Caypal'ı yenilgiye uğratmış (979) ve Samgan'ı yağmalatmıştır. Böylece Kâbil, Samgan ve Celâlâbâd Gazneli hakimiyetine girmiştir (988). Bundan sonra Kalaş Türkleri ile Afganlar da Sebük Tigin'e tabi oldular. Sebük Tigin, Bamyan, Toharistan ve Gur bölgelerini fethetmeye başladığı sıralarda, artık gücünü kaybetmeye başlamış olan Samanî Devleti'nin hükümdarı Nuh'un, Horasan'daki valisi Ebu Ali Muhammed Simcuroğlu'na karşı yardım isteğini kabul eden Sebük Tigin, Nuh'un ordusuyla birlikte Horasan'a girmiş ve Simcuroğlu'nu yenilgiye uğratmıştır. Bu başarısından dolayı Nuh, Sebük Tigin'e "Nasırüddin ve'd-Dünya" (Din ve Dünya Yardımcısı), oğlu Mahmud'a "Seyfü'd-Devle" (Devletin Kılıcı) unvanlarını vermiş ve ayrıca Mahmud'u Horasan'a vali ve başkumandan yapmıştır. 997'de ölen Sebük Tigin'in vasiyeti gereğince kumandanları küçük oğlu İsmail'i tahta çıkarmışlardır. Bunu kabullenmeyen Mahmud, önce kardeşi İsmail'i yenerek Gazne'yi ele geçirmiş ve ardından da Samaniler ile olan bağını kopararak bağımsızlığını ilan etmiştir (999). Daha sonra Bağdat Abbasi Halifesi el-Kadir Billah'a biat eden Mahmud'a, Halife değerli bir hilât (kaftan) ile ele geçirdiği yerlerin hükümdarlığını tanıyan bir berat ile Eminü'l-Mille ve Zeminü'l-Devle unvanlarını vermiştir. Orta Çağ İslâm Dünyası'nda askeri ve siyasi faaliyetleriyle büyük bir ün kazanan Gazneli Mahmud, Hindistan'daki Mathura ve Somnath tapınaklarını yağma ettirince, halk arasında efsanevi bir kahraman olarak anılmaya başlamıştır.

İran yanlısı bir politika izleyen Mahmud, ölünce yerine geçen oğlu Mesud, babasının gösterdiği dirayeti gösterememiş ve 1040'da Selçuklularla yapılan Dandanakan Savaşı'nda yenilgiye uğramıştır. Bundan sonra imparatorlukta taht kavgaları çıkmaya başlamış ve 1183'de devlet tamamen ortadan kalkmıştır.

Yapmış olduğu fetihler sonucunda Türk, Arap, Acem ve Yunan uygarlıklarının, bir defa daha Hint uygarlığı ile karşılaşmasını ve kaynaşmasını sağlayan ve bu yolla Eski Dünya'nın önde gelen uygarlıkları arasındaki bağları sağlamlaştıran Gazneli Mahmud, çeşitli uluslara mensup Müslüman sanatçı ve bilginleri devletinin başkenti olan Gazne şehrinde bir araya getirdi. Bir yanda büyük Acem şâiri Firdevsî'nin Şâhnâme'si (1010) diğer yanda Orta Çağ'ın en büyük bilginlerinden birisi olan Bîrûnî'nin matematik ve astronomi bilimlerine ilişkin yapıtları, Türk yönetiminin burada sağlamış olduğu olanaklar içinde düşünüldü ve yazıldı. Gazne sarayına bağlanan bilginler arasında, Bîrûnî'nin dışında, Ebû Nasr ibn Irâk, Abdüssamed ibn Abdüssamed el-Hakîm ve Ebü'l-Hayr İbnül'l-Hammâr da vardı ve bunların her biri alanlarında isim sahibi olmuş kimselerdi.

Gazne Devleti'nin resmi dili Arapça olmakla birlikte, Mahmud devrinde Farsça yeniden bir kültür dili olarak canlandırılmış, bizzat Mahmud, Unsurî, Firdevsî ve Ferruhî gibi ünlü şairleri korumuştur. Firdevsî ünlü Şehnamesi'ni Gazneli Mahmud'a sunmuştur. Bu arada Türk dili ve kültürü de ihmal edilmemiş ve bu konuda çalışanlar da ayrıca desteklenmiştir. Ünlü Türk dilcisi Fahreddîn Mübarekşah ve bu dönemin tarihini yazan tarihçi Utbî de bu devirde yetişmişlerdir.

Gazneli Mahmut Gazne şehrini zarif ve görkemli binalarla süsletmiştir. Pek çok saray, camii, türbe ve su yolları da yaptırmıştır. Bunlar arasında günümüze gelenlerden en önemlileri Güney Afganistan'da Bust şehrinde bulunan Leşger'i Bazar Sarayı'dır. Sarayın başlıca üç yapısı tanınır. En önemlisi XI. yüzyılın ilk yarısında Sultan Mahmud'un yaptırdığı Güney Kasrı'dır. Orta avlulu ve dört eyvanlı olan kasır 164x92 m büyüklüğünde bir yapıdır. Kasırdaki süslemeler arasında Sultan Mahmud'un muhafız kıtası askerlerini canlandıran freskler önemlidir. Tahta doğru ilerler durumda tasvir edilen, tamamı 60 tane olan ancak günümüze 44 tanesinin yalnız vücut kısımları kalmış olan bu figürler, Gazneliler devrinin kıyafet ve kültür tarihi bakımından çok değerli belgelerdir.

Yapılan kazı ve araştırmalar sonucu Gaznelilerin yaptırdığı bazı camilere ait bilgiler elde edilebilmiştir. Bunlardan Sultan Mesud III Camii'nin 48 metre yüksekliğinde bir minaresi olduğu, Yıldız planlı bir kaide üzerine oturduğu, üst kısmının ise silindir biçiminde olduğu anlaşılmıştır. Yine Leşgeri Bazar'da birisi sultana ait, diğeri de halka ve askerlere ait olmak üzere iki cami bulunmaktadır. Ancak bunlar tahrip olmuştur. Bunların dışında Sultan Mahmud'un ve Mesud III'ün Gazne'deki, Aslan Casip'in Sengbest'teki türbeleri de gerek mimari ve gerekse süslemeleri bakımından dikkat çekmektedirler.

Mimari dışında kufi yazı sanatı da büyük gelişme kaydetmiştir. Özellikle geliştirilen çiçekli kufi yazısı Selçuklular zamanında da kullanılmıştır. Gazne Sanatı'nın Büyük Selçuklu ve Hindistan sanatı üzerinde önemli etkileri olmuştur.31

Bilim Adamları Modern Kimyanın Kurucusu Câbir İbn Hayyân

Yapmış olduğu kuramsal ve deneysel araştırmalarla kimyanın gelişimini büyük ölçüde etkilemiş olan Câbir İbn Hayyân İbn Abdullah Ebu Musa el-Kufî, el-Sufî'nin hayatı hakkında pek fazla bir bilgiye sahip değiliz.32 Cafer İbn Sadık'ın öğrencisidir ve Batı'da Geber adıyla tanınmaktadır. Çalışmaları Doğu'da ve Batı'da çok iyi bilinen ve düşüncelerinin etkisi uzun yıllar devam etmiş olan Hayyân'ın adı ile anılan yaklaşık 200 kadar yapıt bulunmaktadır. Ancak bunlardan bir kısmının yazılış tarihi, Hayyân'dan çok sonraki tarihleri taşıması, Cabir'in dışında başka bilim adamlarının da olması gerektiğini göstermektedir. Birçok bilim adamının, eserlerinin popüler olmasını göz önünde bulundurarak, kendi eserlerinin okunabilmesi için Cabir'in adını kullandıkları anlaşılmaktadır.

Kendi döneminde Râzî başta olmak üzere birçok bilim adamını etkilemiş olan Cabir, on ikinci yüzyıldan itibaren eserlerinin Latinceye çevrilmesiyle birlikte, daha çok bilim adamının çalışmaları üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Bu bilim adamları arasında en önemlilerinden birisi, iatrokimyanın kurucusu Paracelsus'tur (1493-1541). Paracelsus'un varlığın 7 elementten meydana geldiği iddiası Cabir'in düşüncelerinden yararlanılarak geliştirilmiş bir düşüncedir. Kimyanın gelişmesini etkilediği ve element fikrinin doğmasına yol açtığı anlaşılan Cabir'in düşüncelerine dayanılarak yapılan çalışmaların tıbbın şekillenmesinde de etkin olduğu kabul edilmektedir.

Diğer Müslüman bilginler ve kimyacılar gibi, Câbir de, Aristoteles'i izleyerek maddeyi dört unsur (toprak, su, hava ve ateş) kuramıyla açıklamaya çalışmış ve bu unsurların nitelikleri (kuru-yaş ve soğuk-sıcak) farklı olduğu için bunların birleşmesinden oluşan maddelerin de farklı özelliklere sahip olduğunu belirtmiştir. Hellenistik Dönem simyagerlerinden de etkilenmiş olan Câbir İbn Hayyân, Yeryüzü'ndeki bütün maddeleri 3 ana grupta toplamıştır:33

2. Altın, gümüş, bakır ve kurşun gibi metaller.

3. Bazı boya maddeleri gibi, uçucu ve metalik olmayan ara maddeler.

Cabir İbn Hayyân'a göre, bütün maddeler doğada saf olarak bulunmaz ama damıtma işlemiyle onları saflaştırmak olanaklıdır; ayrıca sadece cansızları oluşturan maddeler değil, canlıları oluşturan maddeler de damıtılabilir. Söylediğine bakılırsa, suyu 700 defa damıtmış ve sonuçta bu unsurdaki yaşlık niteliğini yok ederek, sadece soğuk niteliğini içeren saf elementi elde etmeyi başarmıştır. Organik kökenli maddeleri damıtmak suretiyle, Câbir'in çeşitli boyaları, yağları ve tuzları elde ettiği bilinmektedir.

Bir simyager olarak Cabir'in de transmutasyon görüşünü kabul ettiği ve bu kuramı benimseyen diğer yazarlar gibi, kuramını mineraloji üzerine kurduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, metaller gezegenlerin etkisi altında cıva ve kükürtün belli oranlarda karıştırılması sayesinde teşekkül ederler ve aralarındaki farklılık aslında arızidir. Bu farklılık da genelde onların terkibini teşkil eden kükürtün, yani toprağın farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Kükürtün farklı olmasının nedeni ise Güneş ışınlarından kaynaklanmaktadır. Daha ince, daha saf olan kükürt, altını teşkil eden kükürttür (el-kibrit el-zehebi). Bu kükürt cıva ile öyle bir yoğunluk kazanır ki, bu denge altını teşkil etmek üzere gerekli olan dengedir ve bu denge ile altın ateşe karşı koyabilir, diğer metallerin yandığı gibi yanmaz.

Câbir İbn Hayyân metallerin oluşumunu, daha önce de söz konusu edilen kükürt-cıva kuramıyla açıklamak istemiştir. Bilindiği gibi, kükürt-cıva kuramının kökeninde, Yunan Dünyası'nda özellikle Pythagorasçılar tarafından savunulmuş olan ikilem görüşü bulunmaktadır; bu görüşe göre, her şey, kadın-erkek ve iyi-kötü gibi ikilemler çerçevesinde oluşur ve anlaşılır. Bu görüş daha sonraları, 16. yüzyılda Paracelsus ve onu destekleyenler tarafından yeniden ele alınacak ve bu temel üzerinde, yeni bir ikilem olan Asit-Baz Kuramı biçimlendirilecektir.34

Metallerin oluşumunu açıklamak maksadıyla ortaya atılmış olan kükürt-cıva kuramına göre, altın, gümüş ve bakır gibi metallerin birbirlerinden farklı olmalarında, bunların temelini teşkil eden kükürdün farklılığı kadar, oluşmaları sırasındaki ısı farkları ve Güneş ışığı da önemli bir rol oynar. Yeni bir metal meydana getirmek üzere birleşen kükürt ve cıva daha önceki özelliklerini terk ederek yeni bir birim oluştururlar. Câbir'in bildiği metaller altın, gümüş, bakır, demir, kurşun ve kalaydan ibarettir.35

Cabir İbn Hayyân'a göre, bütün metaller dört nitelikle karakterize edilir: sıcak, soğuk, yaş, kuru. Bunlardan ikisi iç kaliteler olarak kabul edilir; diğer ikisi de dış kaliteleri teşkil eder. İç ve dış kaliteler maddenin yapısını gösterir. Bu konuyla ilgili olarak aşağıdaki tabloyu vermektedir: 36

Metaller Dış Kaliteler İç Kaliteler

Kurşun soğuk, kuru, sıcak, nemli, sert
Demir çok sıcak, kuru, sert soğuk, nemli, yumuşak
Altın sıcak, nemli soğuk, kuru
Bakır çok sıcak, kuru, (demirden az) soğuk, nemli
Cıva soğuk, nemli, yumuşak sıcak, kuru, sert
Gümüş soğuk, kuru sıcak, nemli

Cabir'e göre, her metalin dış ve iç kaliteleri birbirine zıttır. Güneş'in ilkel temeli altındır. Onun iç kaliteleri soğuk ve kuru olup, dış kaliteleri buna zıttır. Eğer gümüş altından elde edilmek isteniyorsa, gümüşte de, soğukluk ve kuruluğun iç kalite haline getirilmesi gerekir; nemlilik dışa geçirilmelidir. Ancak böylece gümüş altına dönüştürülebilir. Aynı şekilde, metallerin transmutasyonu (kalb ve inkılab) da temel kalitelerin basit bir değişikliğinden ibarettir. Bütün metal cisimler doğal denge gösteren altının mizacına indirgenmek durumundadır. Benzer şekilde, Cabir'e göre, hekim hasta vücudu, onun fazla hıltını zıt kalitede (nitelikte) bir ilaçla dengeleyerek, tedavi eder. Simyagerler de, metallerden "hastalıklarını" tedavi etmek için temizleyen uygun ilaçlar kullanırlar.37

Kimya alanına önemli katkılarda bulunmuş olmakla birlikte, Câbir de tipik bir simyager gibi el-iksir elde etmek üzere birçok deney yapmış ve çeşitli el-iksir formülleri geliştirmiştir. Cabir simyasının orijinalliğini de el-iksir teorisi oluşturmaktadır. Antik Yunan'daki ve İslâm Dünyası'ndaki simyagerlerin büyük bir kısmının aksine, Cabir İbn Hayân, el-iksirin sadece minerallerden değil, aynı zamanda bitkisel ve hayvansal maddelerden de elde edilebileceği görüşünü getirmiştir. Hatta Cabir, mineral ve bitkilerden elde edilen el-iksir'e oranla, hayvandan elde edilen el-iksirin daha üstün derecede bir düzene sahip olması dolayısıyla, hayvanlardan elde edilen el-iksir'i tercih etmiştir. Yetmiş Kitap adlı çalışmasında farklı okulların el-iksir listelerini veren Cabir İbn Hayân, mineral maddelerden elde edilen el-iksir terkiplerine şu örnekleri vermiştir:

1. Cıva
2. Kükürt
3. Cıva+kükürt
4. Sarı arsenik
5. Kırmızı arsenik
6. Bütün arsenikler
1. 9. Arsenik+kükürt+amonyak+cıva
10. Altın+gümüş
11. Kükürt+cıva karışımı
12. Markazit (bir çeşit pirit)
13. Magnezyum
14. Cam
15. Lapis lazuli+ malahit+hematid (sadarah) +akik
16. Bütün vitrioller (göz taşları) +tuzlar+boraks
17. Alkali
18. Hiyasint (Yemen taşı) +amatis
19. İnciler+aynı şekilde bu söz konusu minerallerle teşkil edilen bileşikler.38

Bitkisel maddelerden el-iksir yapılması için mercan, zeytin, sütleğen otu, mezeryon, hıyar, sumak, yalancı safran, kermes (kırmızı), Rey gülü, sarı yasemin, hardal, zencefil, darı, armut, Çin tarçını vb. kullanılmıştır. Yetmiş Kitab'ta el-iksir yapılacak hayvani maddeler arasında ise şunlar verilmektedir: aslan, engerek yılanı, tilki ve diğer fazla sıcak hayvanların sarı safraları vb. Sarı safranın zayıf insan vücutlarında bulunduğu ve Yemen ahalisinde, denizcilerde, Sind vilayetindeki insanlarda, Koptiklerde ve Magrip bölgesindeki insanlarda olduğu belirtilmiştir. Aynı zamanda bu madde, geyiklerde, muhtelif sıvılarda, vahşi ve ehli eşeklerden de sağlanabilir.

Cabir'in el-iksir elde etmek için kullandığı maddeler arasında ilik, kan, saç (kıl), kemik, sperm (amonyak tuzları elde etmek için) vardır. El-iksir çeşitleri onda yedi kısımda toplanmıştır:

1. Mineral kökenli olanlar;
2. Hayvani kökenli olanlar;
3. Bitki kökenli olanlar;
4. Hayvan+bitki kökenli olanlar;
5. Mineral +kökenli olanlar;
6. Mineral+hayvan kökenli olanlar;

1. Burada farklı el-iksirlerin ve en üstün el-iksir (el-iksir el-azam ki bu bütün metallerden elde edilen evrensel ilaçtır) nasıl elde edilebileceği konusunu tartışmış olan Cabir İbn Hayyân'a göre, el-iksir elde etmek deneylerle ve daha öncekilerin ulaştığı teknik bilgi ile mümkün olmaz. El-iksir'in yaklaşık, belli bir değeri vardır. Hakiki el-iksir elde etmek kesin prensiplere dayanılarak mümkün olabilir. Burada kesinlik çok önemlidir. Cabir bu konuyu şöyle dile getirmektedir: 'fizik alemde her şey dört elementten meydana gelmiştir. Bunların da dört mizacı vardır. Zekice bir metotla (denge metodu) bu elementlerin her birinin terkipteki miktarlarını belirlemek gerekir. Böylece kesin olarak eldeki maddenin nelerden meydana geldiği tespit edilir'. Simyager, bir maddeyi diğer bir maddeye nasıl dönüştüreceğini bilir. Burada o, elementlerin tabiatını belirler; elementlerin istediği kalitelerine işlerlik kazandırır; onları ne şekilde yönlendireceğini de bilir. Böylece istediği maddeyi meydana getirebilmek için istediği yönlendirme sayesinde bunu gerçekleştirir; farklı el-iksirler meydana getirebilir. Onları elementlerine ayırabilmek için distilasyon işlemini kullanır. Cabir'e göre her şeyi, örneğin sert taşları distile etmek mümkün değildir.40

Ona göre, organik maddelerin distilasyonunda, mesela bir tahta ya da etin distilasyonunda, ilkin onun gazlı ve sıvı kısmı, daha sonra da yanabilir kısımları ayrılmalıdır. Böylece geriye ayrılmayan kül kısmı kalır. Cabir bu kimyasal işlemde cisimden daha basit olan elementlere doğru bir gidişin olduğunu kabul etmiştir. Distilasyonla ayrılan sıvı kısım onun için su elementidir ve ona göre, cismi oluşturan ana unsurlardan biri de sudur. Yağ ya da duhn (katı yağ) diye adlandırılan kısım hava elementi olarak kabul edilmiştir. Ateş (nar) ya da yanabilir kısım veya boya (sıbg) ateş elementi ile belirlenmiştir. Katı artık (ard) ise toprak elementi ile aynı kabul edilmiştir. Distilasyonla, her bir cisim ve (özellikle de) organik cisim 4 elemente ayrılır;

Sıvı kısım : Su
Yağ (sıvı yağ) : Hava
Boya maddesi : Ateş
Katı artık : Toprak

Fizik teoriye göre, söz konusu elementlerin her biri madde veya cevherin içindeki iki tabiattan meydana gelmiştir.

Ateş : sıcaklık + kuruluk+madde (cevher)
Hava : sıcaklık + nemlilik+madde (cevher)
Su : soğukluk+nemlilik+madde (cevher)
Toprak : soğukluk+nemlilik+madde (cevher)

Her bir elementin içindeki 2 zıt tabiattan biri elimine edilir ve diğeri korunarak, elementlerin kaliteleri birbirinden ayrılır ve tek kaliteye indirgenir. O halde distile edilen suda soğukluk ve nemlilik birbirinden ayrılır ve nemliliği elimine edilir. Aynı muamele yağda yapılır; onun sıcaklık ve nemlilik kalitelerinden sıcaklık kalitesi elimine edilir; nemlilik kalitesi kalır. Ateşte, kuruluk bertaraf edilir; sıcaklık kalitesi kalır. Toprakta ise, soğukluk bertaraf edilir ve kuruluk kalitesi kalır. Bu ayrılan tabiatlar bazı muamelelerle temel unsurları ile yeniden birleştirilirler.

Aynı şekilde, 4 tabiat onları meydana getiren bileşiklerinden suni olarak indirgenmek suretiyle ayrılır. Sıcaklık: kuru olmayan ateş; kuruluk: soğuk olmayan toprak; nemlilik: ıslak olmayan su; nemlilik sıcak olmayan havadır. Cabir b. Hayyân'a göre, elementleri saflaştırmak için bazı simya işlemlerini başarı ile yapmak gerekir. Eğer elementleri meydana getiren tabiatlar geri getirilebiliyorsa, işlem daha başarılı, denilebilir.41

Cabir, saflaştırma işlemlerinin üç dereceli olduğunu kabul etmiştir:

1. Büyük işlem (el-tadbir el-azam veya el-bab el-azam); bu, tabiatları saflığa doğru yönelten işlemdir.

2. Bu ortada olan işlemdir (al-tedbir al-vasat); burada tabiatlar saf durumdadır.

3. Bu basit işlemdir ve (al-tedbir el-edvan); burada unsurlar ve tabiat basitlerine indirgenmeye çalışılır.

İksirin farklı şekilleri az ya da çok 4 tabiatın veya 4 unsurun karışmasından meydana gelmiştir. Bu karışımlar uygulandıkları cisimlerin durumu ile uygundur. Cabir Yetmiş Kitap adlı eserinde el-iksirin fonksiyonunu şöyle belirlemektedir:

'Üç halde bulunan (katı, sıvı ve gaz) ve birbirleri üzerinde etkin olan, onların rengini tayin eden cisimleri harekete getiren 4 ana prensip şunlardır: ateş, hava, su ve toprak. Sonuç olarak onların etkisi altında cisimde ancak üç hal meydana gelebilir. Dolayısıyla bizim bu sanatta zayıfları zorlayarak ve güçlüleri etkileyerek 3 çeşit durumdaki unsurları oluşturan elementleri (unsurları) yönlendirebilmek için, her şeyin bilgisine sahip olmamız gerekmektedir: yaratma ilmi ve tabiatın sanatı. Şüphe içinde bir nokta bile bırakmamak gerekir. Çünkü el-iksirin bütün tabiatı, unsurlarından kaynaklanır; onlarınkinden oluşur ve onlar tarafından meydana getirilir. Bundan dolayıdır ki biz el-iksir içinde, bir yere gitmeye ihtiyaç göstermeden besleyebilen bir tabiat buluruz. Aynı şekilde, sıvı karakterdeki bir şeyin içinde ateş vardır. Bu zararı artırır. Bu cinsten bir şey ateşin hareketine boyun eğer; istenen duruma getirilir.'42

Cabir Yetmiş Kitab adlı çalışmasında çoğunlukla bu teori hakkında bilgi vermekte ve uygulamalarından söz etmektedir. Burada onun doktrinini özet olarak vermek gerekirse el-iksir için yapılan işlemleri şöyle sıralayabiliriz:

2. İlk distilasyon (damıtma); bu hayvani maddeyi meydana getirmiş olan 4 elementin ayrıştırılması demektir.

3. Suyun saflaştırılması (tashir el-ma); bu su elementinin soğuk'a indirgenmesidir.

4. Yağın saflaştırılması (havanın saflaştırılması); burada yağlar uçucu özellik gösterebilmektedir.

5. Ateşin saflaştırılması

6. Toprağın saflaştırılması

7. El-iksir teşkil etmek için müsait olan ağırlıkların tayini

8. Tabiatların yan yana konularak yapılan yeni karışımı

9. El-iksir tatbikatı

a. Renklendirme (ahd el-elvan)

b. Çözülme (hall) ve tesbit (ahd) ve yeniden oluşturma

c. Metallerin üzerine el-iksirin atılması (tarh)

d. İşlemi tekrarlama

Cabir 2. ve 7. işlemler arasındaki muameleyi 'Yetmiş Kitâb'ın üçüncü kitabında (bölüm) şöyle vermektedir:

"Bir kabak içine madde konur; o da külle dolu bir başka kap içine yerleştirilir. Bu tencere ya da kap had derecede distilasyon gerçekleşene kadar ısıtılır ve su tamamen çıkar. O bir köşeye alınıp, konur. Ondan daha sonra ateş ve hava iner; Sonuç olarak, damıtma işlemlerinin sınırına gelinir ve elde edilen ürün bir köşeye konur".43

Câbir ibn Hayyân'ın yapmış olduğu araştırmalar sonucunda, kimya bilimine yapmış olduğu katkıları üç madde altında toparlamak olanaklıdır:

1. Element görüşünün oluşmasına yardımcı olmuştur.

2. Deneylerinde, ölçü ve tartı işlemleri üzerinde hassasiyetle durduğu için, nicelik anlayışının güçlenmesini sağlamıştır.

3. Çalışmaları sırasında geliştirmiş olduğu yeni aletlerle -bunlar arasında değişik fırınlar ve bazı imbikler zikredilebilir- kimya teknolojisinin ilerlemesine yardımcı olmuştur.44

1. Kitâb el-Mizân, Yetmiş Kitap, Kitâb el Ahcer, Kitâb el-Mükteseb fî Sınât el-Zeheb, Havâs el-İksir, Kitâb el-Fıdda, Kitâb el-Zeheb.

Harezmî

Cebir biliminin kurucusu kabul edilen, Ebu Abdullah Muhammed bin Musa, IX. yüzyılda Hârizm'de dünyaya geldiği için Harezmî adıyla tanınmaktadır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekte ve hayatı hakkında çok fazla bilgi de bulunmamaktadır. 850 yılında Bağdat'ta ölmüştür. Hive bölgesinde bir Türk şehri olan Harizm'den dönemin en önemli bilim ve kültür merkezi olan Bağdat'a gelerek önde gelen bilim adamlarından ders almıştır. Yeteneklerini fark eden Me'mun, kendisini Eski Mısır, Mezopotamya, Grek ve Eski Hint medeniyetlerine ait eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesi'nin idaresinde görevlendirmiştir. Daha sonra Bağdat Saray Kütüphanesi'ndeki yabancı eserlerin tercümesini yapmak amacıyla kurulan bir tercüme bürosu olan Beytü'l-Hikme, Bilgelik Evi'nde çalışmıştır. Zamanın Abbasi Halifesi Me'mun'dan yardım ve destek görmüş olan Hârizmi, böylece, Bilgelik Evi'nin kütüphanesinde matematik ve astronomi alanlarında araştırmalar yapmak fırsatı elde etmiştir. Özellikle, aritmetik ve cebirle ilgili kaleme almış olduğu iki yapıtının, matematik tarihinin gelişimini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir.45

Aritmetik kitabının Arapça aslı kayıptır; bu nedenle bu yapıt, De Numero Indorum (Hint Rakamları Hakkında) adıyla Bathlı Adelard tarafından yapılan Latince tercümesi sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiş ve tanınabilmiştir. Harezmî, bu yapıtında, on rakamlı konumsal Hint rakamlama sistemi ile hesaplama sistemini anlatmış ve Batılı matematikçiler, Romalılardan bu yana yürürlükte bulunan harf rakam ve hesap sistemi yerine Hint rakam ve hesap sistemini kullanmayı bu yapıttan öğrenmişlerdir. Bu hesaplama sistemine, daha sonraları algorism denecektir; bu terim, ünlü matematikçinin isminden, yani el-Harezmî'den türetilmiştir. On rakamdan oluşan rakamlama sistemi ise, Harezmî tarafından tanıtıldığı için Arap Rakamları veya kökeni Hindistan olduğu için Hint-Arap Rakamları adı ile tanınacaktır.46

Harezmî'nin cebir konusundaki yapıtı ise, el-Kitâbü'l-Muhtasar fî Hisâbi'l-Cebr ve'l-Mukâbele (Cebir ve Mukâbele Hesabının Özeti) adını taşır ve bu konuda yazılmış ilk müstakil kitaptır. Buradaki cebir sözcüğü, aslında, bir denklemdeki negatif terimin eşitliğin öbür tarafına alınarak pozitif yapılması işlemini, mukâbele sözcüğü ise denklemde bulunan aynı cins terimlerin sadeleştirilmesi işlemini ifade etmektedir. Harezmî bu yapıtında, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, binom çarpımları, çeşitli cebir problemleri ve miras hesabı gibi konuları incelemiştir.

Hârezmî cebre ilişkin çalışmalarında, özellikle ikinci dereceden denklemler üzerinde durmuş ve birinci dereceden denklemlerin çözümünde "Yanlış Yolu İle Çözme Yöntemi"ni kullanırken, bugün ax2 + bx + c = 0 biçiminde gösterdiğimiz ve çözümünü x =-b + b2-4ac/2a eşitliği ile bulduğumuz ikinci dereceden denklemlerin çözümünü ise, negatif nicelikleri bilmedikleri için, üç grupta toplamışlar ve her grup için "Kareye Tamamlama İşlemi"ne dayanan ayrı bir çözüm yöntemi önermiştir. Bu üç grup denklem şöyledir: 47

1) x2 + bx = c x = (b/2)2 + c-b/2
2) x2 + c = bx x = b: 2 + (b: 2)2-c
3) x2 = bx + c x = (b: 2)2 + c + b: 2

Harezmî, bu çalışmalarında cebir ile geometri arasında ilk kez paralellik kurmuştur. Onun cebirle ilgili bu yapıtı, XII. yüzyılda Chesterli Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiş ve bu sırada kitabın adında bulunan "el-cebr" kelimesi, "algebra" biçimine dönüştürüldüğünden, Batı dillerinde cebir terimini karşılamak için bu sözcük kullanılmaya başlanmıştır. Harezmî'nin bu kitabı, Batılı matematikçileri büyük ölçüde etkilemiş ve Avrupa'da cebrin yaygınlık kazanmasında büyük rol oynamıştır.48

Harezmî, halife Mansûr zamanında Muhammed İbn İbrahim el-Fizârî'nin Sanskrit dilinden Arapçaya tercüme ettiği el-Sindhind (Siddhanta) adlı zici Batlamyus'un Almagest'inden de yararlanarak düzeltmiş ve muhtemelen iki muhtelif zic halinde neşretmiştir. Kuramsal bilgiler de içeren bu zicler, sonradan Endülüslü astronom Meslemetü'l-Mecrîtî tarafından genişletilmiş ve bu versiyonu, Bathlı Adelard'ın ve daha sonra muhtemelen Dalmaçyalı Hermann'ın yardımlarıyla iki kez Latinceye tercüme edilmiştir. Yapıtların en ilginç yönlerinden birisi, açıların, sinüs gibi trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren bir takım tablolar ihtiva etmesidir. Ancak, Harezmî'nin, trigonometrik fonksiyonları bilip bilmediği veya bunların daha sonra Meslemetü'l-Mecrîtî tarafından mı bu yapıtlara ilave edildiği konusunda bilgi yoktur. Bununla birlikte, bazı bilim tarihçileri, sinüs ve kosinüsü ilk defa Harezmî'nin kullandığını, tanjant ve kotanjantı ise Meslemetü'l-Mecrîtî'nin eklediğini düşünmektedirler. Gerçek ne olursa olsun, İslâm Dünyası'nın mahsulü olan trigonometrinin Batı'ya girişinde bu ziclerin önemli bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır.

Bunların dışında Harezmî'nin biri usturlabın yapımını ve diğeri ise kullanımını anlatan iki eseri daha mevcuttur. Fakat bu eserler bugün kayıptır.

Harezmî, Batlamyus'un Coğrafya adlı yapıtını Kitâbu Sureti'l-Ard (Yer'in Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya tercüme etmiş ve böylece Yunanlıların matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerinin İslâm Dünyası'na girişinde önemli bir rol oynamıştır. Düzeltmeler ve eklemeler nedeniyle hüviyetini kısmen de olsa değiştiren bu yapıt, önemli yerlerin enlem ve boylamlarını bildiren çok sayıda tablo içermektedir. Bu tablolar incelendiğinde, Harezmî'nin tıpkı Batlamyus gibi, Yer'i ekvatordan kuzeye doğru yedi iklime, yani yedi enlemsel bölgeye ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre verdiği görülmektedir. Batlamyus tercümelerinden önce de bilinen bu yedi iklim sistemi, bu yapıttan sonra bütün Müslüman coğrafyacıları tarafından benimsenecek ve klasik dönem yapıtları bu sisteme göre tertip ve telif edilecektir. Kitâbu Sureti'l-Ard'ın nüshalarından birinde mevcut olan dört haritadan en önemlisi Nil'in kaynağını ve yatağını gösteren haritadır. Nil'in Batı Afrika'dan veya Cennet'ten doğmayıp, bir gölden çıktığını bildirmesi oldukça dikkat çekicidir; bu kuram daha sonra, Batlamyus-Harezmî Kuramı ismiyle tanınacaktır. Haritalar arasında bir Dünya haritası yoktur; fakat enlem ve boylam verileri bize böyle bir haritayı çizmek için gerekli olan malzemeyi vermektedir. Afrika haritası için yapılan bir deneme, bu girişimin, ancak bir hayli düzeltme ile gerçekleştirilebileceğini göstermiştir.49

Bağdat bilim atmosferi içerisinde kısa zamanda üne kavuşan Hârezmi Şam'da bulunan Kasiyun Rasathanesi'nde çalışan bilim heyetinde ve yerkürenin bir derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek için Sincar Ovası'na giden bilim heyetinde bulunduğu gibi Hint matematiğini incelemek için Afganistan üzerinden Hindistan'a giden bilim heyetine başkanlık da etmiştir.50

Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Kitâb el-Muhtasar fî hisâb el-cebr ve el-mukabele; Kitâb el-Hisâb el-Hindî; Kitâb el-Cem' ve'Tefrik; Zarâ'if min 'Ameli Muhammed b. Musâ el-Harizmî fî Ma'rifeti's-Semt el-Usturlâb; Kitâb el-'Amel el-Usturlâb; Kitâb el-Coğrafya; 'Amelü's-sâ'a fî Basîti'r-Ruhâme; Risâle fî'stihrâci Târîh el-Yehûd; Zîcü's-Sind-Hind; Kitâbü't-Târîh.

Abdülhamid İbn Türk

Hayatı hakkında bilinenler çok azdır. Tarihte Türk lakabını taşıyan nadir Türk bilim adamlarındandır. Hârezmi'nin çağdaşıdır. Cebir konusunda yazmış olduğu kitabın ancak küçük bir bölümü bugün elimizde bulunmaktadır. Burada, özel tipler halinde gruplandırılmış ikinci derece denklemlerinin çözümleri, Harezmî'ninkilerden daha ayrıntılı olarak verilmiştir. Mesela x2 + c = bx denkleminin, diğer denklem tiplerinden farklı olarak iki çözümü olduğunu Abdülhamid İbn Türk ayrı ayrı şekillerle göstermiş olduğu halde, Harezmî bir tek şekil kullanmıştır. Ayrıca Abdülhamid İbn Türk, c < (b/2)2 durumunda çözümün imkansız olacağını da şekil vererek kanıtlamıştır. Bu nedenle İbn Türk'ün açıklamasının Harezmî'ninkinden daha mükemmel olduğu söylenebilir.51 Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Kitâb el-Câmi' fî el-Hisâb; Kitâb el-Mu'âmelât; Kitâb Nevâdir el-Hisâb; Havâss el-A'dâd. Ebû Ma'şer Asıl adı Ca'fer İbn Muhammed el-Belhi olup, Horasan'ın Belh kentinde doğmuştur. İslâm Dünyası'nın sayılı astronomlarındandır.52 Ebû Ma'şer, İran tarihi ve Horasan'da konuşulan dillerle ilgili çalışmalar yapmıştır. Bu diller arasında Türkçe ve Hindi diller de vardır. 47 yaşına kadar daha çok kültür konuları ile ilgilenen Ebû Ma'şer, Bağdat halifelerinden Mukaffa'ın yanında çalışmıştır. 47 yaşından sonra astronomi ve coğrafya ile ilgilenmeye başlamıştır. Enlem boylam hesaplarıyla ilgilenen Ebu Ma'şer özellikle de gel-git olayları üzerinde durmuştur.

Gezegenler ve burçlarla ilgili Kitabü'l-Kırânât adlı eseri dönemin astronomi eserleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Madenler ve bunların oluşması ile ilgili kozmolojik kısa bir eserinin yanı sıra, İklimler, burçlar (zodiyak sistemi) ve bir Yıldız kataloğu da vardır.

Fergânî

Dokuzuncu yüzyılda yaşamış ünlü bir astronom olan Fergânî'nin doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Türkistan'ın Fergânâ bölgesinde yetişmiş ve daha sonra zamanın bilim ve kültür merkezi olan Bağdat'a yerleşmiştir.

Fergânî daha çok astronomi çalışmaları ile ünlüdür. Astronomi konusunda yazdığı Astronominin ve Göğün Hareketlerinin Esasları (Cevâmî İlm en-Nücûm ve'l-Harekât es-Semâviye) adlı eseri Regiomontanus'a kadar etkisini sürdürmüş ve birkaç kez Latinceye çevrilmiştir.53 Kitabı Batlamyus'un Almagest'inin bir özeti niteliğindedir. İlk olarak Sevilleli John tarafından Differentia Scientie astrorum adı ile 1137'de Latinceye çevrilmiş ve bu çeviri 1493'de Ferrara'da ve daha sonra aynen 1537'de Nuremberg'de, 1546'da ise Paris'te basılmıştır. İkinci çeviri ise 1175'den önce Cremonalı Gerard tarafından Liber de Aggregationibus Scientie Stellarum et Principiis Celestium Motuum adı ile yapılmıştır.

Eser üçüncü defa Latinceye Jacob Christmann tarafından Muhammedis Alfragani Arabis Chronologia et astronomica elementa adı ile çevrilmiş, 1590 ve 1618 tarihlerinde Frankfurt'ta basılmıştır. Bu çeviride, eserin Jacob Anatoli tarafından yapılmış olan İbranice çevirisi esas alınmıştır. Jacop Anatoli'nin İbranice çevirisi, Qizzur Almagesti adı ile 1231-1235'lerde yapılmıştır. Bu çeviride büyük bir olasılıkla Cremonalı Gerard'ın çevirisi kullanılmıştır. Anatoli'nin çevirisi Fergânî'ninkinden 3 bölüm fazladır. Bunlardan sonuncusu (33. Bölüm) coğrafya ile ilgilidir ve yeryüzündeki yerlerin konumları ve gün uzunlukları yer alır.

Eser son olarak Jacob Golius tarafından, Leiden nüshası temele alınarak Muhammedis Fil. Ketiri Ferganensis. qui Vulgo Alfraganus Dicitur. Elementa Astronomica. Arabice & Latine. Cum Notis ad Res Exoticas sive Orientales, quae in iis Occurrunt adı ile Latinceye çevrilmiş ve 1669'da Amsterdam'da basılmıştır.

Fergânî'nin bu kitabının bu kadar çok çevrilmesi, onun sıklıkla bir başvuru kaynağı haline geldiğini göstermektedir. Aslında yukarıda da belirtildiği üzere, çalışma Batlamyus'un Almagest'inin bir özetidir. Ancak Fergânî bir çok yanlışlığı düzeltip eklemeler de yapmıştır. Örneğin, Batlamyus'un ekinoksların presesyonu için önerdiği hareket değerini benimsemiş olmakla birlikte, Fergânî bu değerin sadece yıldızları değil, gezegenleri de etkilediğini düşünmüştür.54

Bu eser astronomi alanında, onüçüncü yüzyıl bilim adamı Sacrobosco'nun kaleme aldığı Yer Küresi adlı astronomi kitabına kadar bir el kitabı olarak kullanılmıştır. Hatta Sacrobosco bile, kendi kitabını yazarken Fergânî'nin kitabından büyük ölçüde yararlanmıştır. Ayrıca Dante'nin (1261-1321) ünlü eseri İlâhi Komedya'da yer alan evren görüşü Fergânî'den alınmadır. Fergânî'nin astronomi ile ilgili, usturlab yapımını ele alan Usturlab Yapımı Üzerine adında başka bir eseri daha vardır.

Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Cevâmi'u 'ilmi'n-Nücûm veUusûl el-Harekâti's-Semâviyye; el-Kâmil fî'l-Usturlâb; F'l-San'at el-Usturlâb; 'İlelü Zîc el-Harezmî; Cedvel el-Ferganî; 'Amel el-Ruhâmât; 'İlm el-Hey'e.

Fârâbî

Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozofu ve siyasetbilimcisi Ebû Nasr Muhammed İbn Muhammed İbn Tarhan İbn Uzluk el-Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk Üzerine55 adını verdiği makalesidir. Fârâbî'nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.

Fârâbî'ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.

Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.

2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.

Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir.

Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açıklaması, sonradan Batı'da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.56

Fârâbî, optik konusuyla da ilgilenmiş ve başlangıçta Eukleides'in görüşlerini benimsemiştir. Ona göre, "bakılan ve görülen her şey, havadan yahut gözlerimiz ile bakılan şey arasında bulunan saydam cisimden geçip, o şeye varan ışıklar vasıtası ile görülür.... Düz (müstakim) olan ışık, gözden çıktığı zaman, geçerek kesilinceye kadar, göz tarafına doğru uzayan ışıktır".57 Böylece, görmeye neden olan ışıkların gözden çıktığını kabul ettiği anlaşılan Fârâbî'nin, daha sonra konuya bütünüyle Aristoteles'in kuramı açısından yaklaştığı görülmektedir. Bu yaklaşımına göre ise, "görme denilen şey, muayyen bir maddenin içinde bulunan öyle bir kuvvet ve heyettir ki, görmeden önce de, onda potansiyel bir görgü vardır. Renkler de böyledirler: yani onlar dahi görünmeden önce bilkuvve görünmekte idiler. Gözdeki görme kuvvetinin cevherinde, bilfi'il görünme yeteneği yoktur. Hakikat halde gözü ve renkleri aydınlatan Güneş ışığıdır. Bu suretle göz, ancak Güneş'ten aldığı ışıkla bilfi'il görür. Renkler de, yine bu suretle, ancak o ışıkla bilfi'il görünürler."58

Bu ifadeler açıkça Fârâbî'nin ışık kaynağı olarak nesneyi gördüğü ve gözün de ancak nesneden yayılan bu ışıkla algılayabildiğini savunduğunu belirtmektedirler. Nitekim Fârâbî bu düşüncesinde, Güneş'in görmeyle olan ilişkisini mufarık aklın (maddeden sıyrık akıl) heyulani akla (maddesel akıl) olan ilişkisiyle karşılaştırarak açıklamaya çalışmıştır. Ona göre "göz -görme vasıtası olan ışıkla- bizzat ışığı ve ışığın kaynağı olan Güneşi nasıl görürse ve bilkuvve görünen şeyleri nasıl bilfi'il görürse, heyulani akıl da -kendisine göre Güneş'in ışığı mesabesinde olan şeyi- öyle akleder."59 Böylece Fârâbî'nin, Aristotelesçi ışık ve görme kuramını benimsediği60 anlaşılmaktadır ki, burada dış ışığa daha etkin bir rol tanımakla Aristoteles'in görüşlerini daha açık hale getirmek istemiştir.61

Bununla birlikte Fârâbî'nin Aristoteles ve Platon'un görme kuramlarını uzlaştırmayı denediği bir çalışması daha vardır. Fârâbî, Platon ve Aristoteles'in Görüşlerinin Uzlaştırılması (Kitabu fî Cem'î Beyne Re'yey el-Hakimeyn)62 adlı bu yapıtında Platon ve Aristoteles'in çeşitli konulardaki görüşlerini on üç başlık altında ele alıp tartışmıştır. Görme Olayı Konusundaki Görüş Ayrılığı başlığı altında ise, bu iki düşünürün görme hakkındaki görüşlerini uzlaştırmaya çalışmıştır. Kısaca şunları belirtir: Aristoteles görmenin gözün etkilenmesiyle meydana geldiğini, Platon ise gözden çıkan bir şeyin görülene ulaşmasıyla olduğunu savunur. Ancak her ekol diğerinin fikrinin yanlış olduğunu savlamaktadır. Aristotelesçiler, Platon'un çıkma kavramına karşı çıkarak, çıkmanın ancak cisimler için söz konusu olacağını, Platoncular da Aristoteles'in 'görme bir etkilenmedir' savındaki etkilenme kavramına karşı çıkarak, niceliksel bir değişme ve başkalaşma olmaksızın etkilenmenin olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Böylece problemi ortaya koyduktan sonra, Fârâbî bu iki düşünürün kullandığı bu kavramlarla, hiçbir zaman, gerçekte ne etkilenme sözcüğüyle fiziksel bir etkilenmeyi ne de çıkma sözcüğüyle maddesel anlamda bir çıkmayı kastetmediklerini, ancak terim sıkıntısından dolayı, yani uygun terimin olmayışından dolayı bu terimleri kullandıklarını belirtmektedir.63 Gerçekte, Fârâbî'nin "çıkma" konusunda dile getirdiği görüşler İslâm Dünyası'nda daha sonra yapılan çalışmaları önemli ölçüde etkilemiş olması bakımından önemlidir.

Fârâbî'nin çalıştığı konulardan biri de simyadır. Onun simya hakkındaki görüşlerini, bu konuda yazdığı ve simyanın gerekliliğini ele aldığı risalesinden öğrenmekteyiz. Bu konuda pratik çalışmalar da yapmış olan Fârâbî, bir maddenin diğerinden sadece arızı olarak farklı olduğunu, dolayısıyla bir maddenin diğerine kolayca dönüşebileceği görüşünü savunmuştur.64 Aslında, kendisinden önce yaşamış olan el-Kindî ve kendisinden sonra on birinci yüzyılda yaşamış olan Bîrûnî ve İbn Sînâ gibi bilim adamları simyaya karşı çıkmış; insanın ebediliğini sağlayan el-iksir ya da filozof taşının elde edilmesinin mümkün olmadığı görüşünü savunmuşlardır. Bununla birlikte, Orta Çağ düşüncesinin oluşmasında etkin bir filozof ve bilim adamı olan Aristoteles'in düşünceleriyle, simya çalışmalarının ters düşmediği de bir gerçektir. Çünkü, Meteoroloji adlı eserinin sonuna ilave etmiş olduğu bir kısımda, Aristoteles, taşlar ve metallerden söz ederken, simyayı destekler nitelikte açıklamalar vermiştir. Fârâbî'nin simyanın gerekliliğini savunma gereksinimini bu bakışla ele almak yararlı olacaktır. Nitekim kendisinin kısmen çağdaşı sayılabilecek olan Râzî'nin de bu konuya büyük ilgi duyduğu bilinmektedir.

Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

El-Medîne el-Fâdıla; İhsâ' el-'Ulûm; Tahsîl el-Sa'âde; Fusûl el-Medenî; el-Cem' beyne Re'yeyn el-Hakîmeyn; Fusûs el-Hikem; el-Mesâ'il el-Felsefiyye ve el-Ecvibe 'anhâ; Felsefe Eflâtûn; Felsefe Aristotâlîs; Kitâb el-Hurûf; Risâle fî el-Halâ'; el-Elfâz el-Müsta'mele fî el-Mantık; Îsâgucî; Kitâb el-Ma'kûlât; Kitâb el-Kıyâs; Kitâb el-Kıyâsi el-Sagîr; Kitâb el-Tahlîl; Kitâb el-Emkine el-Mugâlata; Kitâb el-Cedel; Kitâb el-Burhân; Kitâb Şerâ'it el-Yakîn; Şerh li-Kitâb Aristotâlîs fî el-'İbâre.

Râzî

Yerleşik inançları sorgulayan felsefî düşünceleriyle tanınmış, katıksız bir rasyonalist olan Muhammed İbn Zekeriyyâ Râzî (865-925), bilimle de ilgilenmiş, kimya ve tıp gibi alanlarda yapmış olduğu çalışmalarla bilim tarihinde seçkin bir yer edinmiştir.65

Kimya66 biliminde Câbir'in açmış olduğu yoldan giderek yapısal dönüşüm kuramını benimsemiştir; ancak Câbir gibi Aristotelesçi değildir; maddenin oluşumunu dört unsurun birleşmesiyle değil, atomların birleşmesiyle açıklama eğilimindedir. Câbir gibi, bir dizi deney yaparak saf elementi elde etmeye çalışmış ve bu işlemin, maddenin erimesi, çözülmesi, parçalanması, ortaya çıkan parçaların farklı parçalarla birleşmesi ve oluşan ürünün çökelmesi gibi 5 ayrı süreçten geçtiğini belirtmiştir.

Çalışmaları sırasında yeni kimyevî maddeler, yeni yöntemler ve yeni aletler geliştiren Râzî'nin en önemli başarılarından birisi, farklı organik maddeleri damıtmak suretiyle çeşitli yağlar, tuzlar ve boyalar elde etmiş olmasıdır; ayrıca, demir gibi zor eriyen metallerin ergitme işlemleri ile ilgili araştırmalar da yapmıştır.

Râzî'nin kimya alanındaki çalışmalarının yanı sıra, tıp alanındaki çalışmaları da çok önemlidir. Daha çok bir klinisyen olarak tanınan Râzî, İbn Sina'ya kadar Doğu ve Batı'da en gözde hekim olarak ad yapmıştır. Önce doğduğu yer olan Rey'deki bir hastanede, daha sonra Bağdat'ta bir hastanede başhekim olarak görev yapmıştır. Bilimsel bir tutum sergileyerek yerleşik otoriteleri önemsememiş, daha çok kendi gözlem ve deneylerine öncelik tanımıştır. Kendisine daha çok Hippokrates'i örnek alan Râzî, Hippokrates gibi, iyi bir klinisyendir; hastalarını tedavi süresince dikkatle gözlemiş ve teşhis ve tedavisini bu gözlemler sırasında elde etmiş olduğu bilgiler ışığında yönlendirmiştir. Teşhis sırasında özellikle nabız, idrar, yüz rengi ve terleme gibi göstergeleri göz önünde bulundurmuştur.

Râzî'nin, tıpla ilgili pek çok kısa risâlesinin yanı sıra iki ana eseri vardır. Bunlardan nispeten kısa olanı Halife Mansur için kaleme alınmış olup, kitabına onun adına atfen Kitab el-Mansur adını vermiştir. Eserin başında kısa fakat derli toplu bir anatomi bilgisi yer alır. Arkasından da baştan başlayarak sırasıyla sistemlere göre hastalıkları ele alıp, incelemiştir.

Râzî ilk defa Orta Doğu ülkelerinin çoğunda yaygın olarak görülen çocuk hastalıklarından çiçek ve kızamığın tanılarını vermiş ve bunlar arasındaki farkları belirlemiştir.

Râzî'nin ikinci kitabı Hâvî (Bütün Bilgiler), adından da anlaşılacağı gibi, mümkün olduğunca tıp bilgilerini bir araya getiren bir eserdir. Eser, sadece hastalıkları ele alıp, onlarla ilgili açıklamalar vermez; aynı zamanda hemen hemen yaşamış bütün meşhur hekimlerin o hastalıklarla ilgili açıklamalarına yer verir. Örneğin her hangi bir açıklama verilirken, Hippokrates, Aristoteles, Galen vb. hekimlerin o hastalıkla ilgili getirdikleri açıklamaları verir. 24 kitaptan meydana gelen eser sayesinde biz diğer hekimlerin de söz konusu hastalıkla ilgili açıklamalarını öğreniyoruz. Bir başka ifade ile eser bir nevi tıp tarihi niteliğini taşımaktadır.

Râzî'nin bu iki hacimli eserinin yanı sıra daha çok gözlem ve deneylere dayanılarak kaleme alınmış makaleleri bulunmaktadır. Bunlardan biri Çiçek ve kızamık hastalığı konusundaki kısa risalesidir. Eserde, o kızamık ve çiçek hastalıklarını birbiri ile karşılaştırır ve Çiçek hastalığını şöyle açıklar: "Genellikle sonbahar sonunda ya da ilkbahar başlarında görünür. Sürekli ateş, sırt ağrısı, burunda kaşıntı ve gelip giden yüz doluluğu ile belirlenir. Yüksek ateş dolayısıyla yüzde kırmızılık vardır. Gözler kızıldır; bütün vücutta hissedilen bir ağrı vardır. Hasta sık sık esner ve gerinir. Boğaz ve göğüste yoğun ağrı hissedilir. Nefes hafiftir; ağız kuru ve tükürük yoğundur. Hastanın sesi at gibidir; uykuda hasta sık sık kabus görür".

Râzî'nin bunun gibi kısa makalelerinin sayısını Beyruni 56 olarak vermektedir. Bunlardan biri de alkolizmle ilgilidir. Alkolün insanda ilkin kontrol gevşekliği yarattığını, çok fazla alkollü içki içmenin alışkanlık yarattığını ifade eden Râzî, çok içen kişilerin yüzünde şiş olduğunu, hareketlerini kontrol edemediklerini, mantıksız olduklarını, eğlendirici ortamlarda dahi eğlenemediklerini, sarhoşluğun zihinsel yetileri olumsuz etkilediğini ifade etmiştir. Sürekli alkol alan insanlar bedeni ve zihinsel olarak dengesini kaybeder. Çok alkol almak, beyin arterleri harap olduğu için ani ölümlere sebep olabilir.

Râzî alkolün zararlarını sayıp döker ve daha sonra da akıllı insanın alkollü şeyleri içmeyeceğini söyler. Çünkü akıllı kişi onun kötülüğünü idrak etmiştir. Zevk için dahi alkol alarak sağlığını tehlikeye atmaz.

Râzî ayrıca bir başka makalesinde gözlediği 25 tane tıbbi olayın betimlemesini yapar, hastalıkların araz, sebep, teşhis ve tedavileri hakkında bilgi verir.

Buraya kadar verilen açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Râzî, iyi bir gözlemcidir. Hastalığın teşhisini hasta başında yapar; hastayı her gün gözleyerek, klinik olarak hastalığın izlediği grafiği hasta başında izler. Teşhisinde olduğu kadar tedavisinde de bu gözlemlerini kullanır. O, her ne kadar hekim olarak klasik tıp bilgisini çok iyi özümsemiş görünse de, öncelikli olarak kendi gözlem ve deneylerini önemsemiş ve bu gözlem ve deneyimleri doğrultusunda hareket etmiştir. Dolayısıyla ona Hippokrates'ten sonraki en iyi klinisyen olarak bakılmıştır.67

Bu yapıttan edinmiş olduğumuz izlenime göre, Râzî hastalıkların tedavisinde, ilaçla tedavi yöntemini tercih etmiştir. Böbrek taşlarının ve mesane taşlarının çıkarılması gibi, genellikle cerrâhî müdâhalenin beklendiği durumlarda bile, ilaçla tedaviyi yeğlediği görülmektedir; hatta bu konu ile ilgili olarak kaleme almış olduğu müstakil bir eserde de aynı şekilde ilaçla tedavi öngörülmüştür.68

Razî, görme konusunda da çalışmıştır. Görmenin gözden çıkan ışınlarla oluşmayacağını, çünkü gözbebeğinin gereksinim duyduğu ışığın miktarına göre küçülüp, büyüdüğünü ileri süren Razî'nin, konuyla ilgili yazdığı kayıp bir yazısının başlığını da "Gözbebeği Neden Aydınlıkta Daralır ve Karanlıkta Genişler"69 diye belirlemesi nedeniyle, göze ışığın dıştan geldiğini benimsediği anlaşılmaktadır. Bu da daha sonra göz ışın kuramını çürütmek için gerekli kanıtlardan biri olarak kullanılmış bir sav olması bakımından önemlidir.

Ebu'l-Vefâ el-Buzcânî

Yazmış olduğu eserlerle astronomiye büyük hizmetlerde bulunan Ebu'l-Vefâ el-Buzcânî (940­998), küresel astronomide karşılaşılan sorunların çözülebilmesi için, yeni trigonometrik bağıntıların keşfedilmesi suretiyle trigonometrinin geliştirilmesi gerektiğini anlamış ve araştırmalarını daha ziyade bu alana yöneltmiştir. Habeş el-Hâsib ve el-Mervezî gibi önemli matematikçileri izleyerek, tanjant ve sekant fonksiyonlarını tanımlamış ve trigonometrik fonksiyonların yayların büyüklüğüne göre değişen değerlerini 15 dakikalık aralıklarla hesaplayarak tablolar halinde sunmuştur. El-Mervezî'nin tabloları, tanjant ve kotanjantı yayın fonksiyonu olarak vermediği gibi, Ebu'l-Vefâ'nınkiler kadar sağlıklı da değildir.70

Ebu'l-Vefâ, a ve b toplam ve farkları 90 dereceden küçük iki yay ve a > b olmak şartıyla, sin (a + b)-sin a < sin a-sin (a-b) eşitsizliğini bulmuş ve sonradan kendi adıyla anılan bu teoremi kullanarak sin 30 dakikanın değerini sekiz ondalığa kadar doğru bir biçimde hesaplamıştır. Aynı zamanda birim dairenin yarıçapını 1 olarak kabul eden Ebu'l-Vefâ'nın bu alandaki uğraşları, trigonometrik fonksiyonların yaya bağlı değerlerinin daha doğru hesaplanabilmesi yolundaki çabalara güzel bir örnek teşkil etmiştir.

Ayrıca, sin a ve sin b bilindiğinde, sin (a ± b)'dan hareketle, 2 sin2 a/2 = 1-cos a ve sin a = 2 sin a/2. Cos a/2 bağıntılarını bularak, yarım açının sinüs ve kosinüsünün hesaplanmasını sağlamıştır.

Ebu'l-Vefâ el-Buzcânî, küresel üçgenlerin çözümünde kullanılan çeşitli bağlantıları bulmak suretiyle bu konunun gelişmesine de büyük hizmetlerde bulunmuştur. Müslüman matematikçiler tarafından Şeklü'l-Katta, yani Kesenler Teoremi diye adlandırılan Menelaus teoremi'ni kullanarak bir dikaçılı küresel üçgende, sin a/sin c = sin A ve tg a/tg A = sin b eşitliklerinin geçerli olduğunu göstermiş ve bu eşitliklerden cos c = cos a. cos b eşitliğini çıkarmıştır. Dikaçılı olmayan küresel üçgenler için sinüs teoremini ilk defa onun bulmuş olması pek muhtemeldir.

Böylece, özellikle VI-VII. yüzyıllarda geliştirilmiş olan Hint Matematik modelleri ile Sabit bin Kurra ve El-Battani'nin çalışmalarının ışığı doğrultusunda, ortaya koyduğu yeni trigonometri bilgileri matematik için büyük bir önem taşıyan Ebu'l Vefa'nın eserleri, kendisinden sonra, Doğu'da ve Batı'da araştırma yapan matematikçilerce kaynak eser olarak kullanılmıştır.

Bağdat'ta yaptığı gözlemlerle ekliptiğin eğimini ölçmüş, mevsim farklarını bulmak için ekinoksları gözlemlemiş, ayrıca Bağdat'ın enlemini ölçmüştür. El-Zic el-Vâzıh adlı bir de zic hazırlamıştır.

Astronomide ilk müşterek çalışma örneğini vermiştir. Bîrûnî ile ilişki içinde olan Ebu'l-Vefa Bağdat'ta, Bîrûnî ise Harezm'de 997 yılındaki Ay tutulmasını gözlemlemişler ve her iki kentteki tutulma farkını bir saat olarak bulmuşlardır. Buradan iki kent arasındaki boylam farkını doğru olarak saptama olanağını elde etmişlerdir. Ayrıca her iki bilim adamı da tutulma düzlemini 23 derece 37 dakika olarak belirlemişlerdir.

Ebu'l-Vefa çalışmalarını iki farklı gözlem evinde yürütmüştür. Bunlardan birisi Şemsüddevle ve diğeri ise kendi gözlemevidir. Bu ikincisinde onun büyük boyutlu aletler yaparak dakik gözlemlerde bulunduğu söylenmektedir.

Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Kitâb fîmâ Yehtâcü ileyh el-Küttâb ve el-'Ummâl min 'İlm el-Hisâb el-Mecistî; Kitâb-fîmâ Yehtâcü ileyh el-Sâni' min A'mâl el-Hendese; Risâle fî Terkîb 'Aded el-Vefk fî el-Murabba'ât; Cevâb Ebu el-Vefâ'.

İbn Sînâ

İslâm Dünyası'nda yetişmiş çok yönlü bilim adamlarının en önde gelenlerinden birisi olan, İbn Sînâ (980-1037) başta tıp olmak üzere, metafizik, fizik, optik, kimya ve jeoloji konularında değerli çalışmalar yapmıştır. Aristoteles fiziğine ve özellikle de hareket71 konusundaki görüşlerine yönelik en kapsamlı çalışmayı yapan İbn Sînâ'dır. Özellikle Aristoteles'in, fırlatılan nesnelerin hareketine ilişkin yorumunu yetersiz bulmuş ve bu konuda eleştiriler ileri sürmüştür. Ona göre, Aristoteles'in "nesneyi hareket ettiren kuvvet ortadan kalktığı halde, nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeni havadır" görüşü pek çok bakımdan yetersizlik içermektedir. Bu konuda İbn Sînâ'nın geliştirdiği düşünce şöyledir:

Gözlemler bir okun veya taşın rüzgar tarafından hareket ettirilemediğini göstermektedir. Oysa Aristoteles'e göre kuvvet ortadan kalktıktan sonra bu nesneleri hava taşıyabilmektedir. Öyleyse havanın hareketinin şiddeti rüzgarın şiddetinden daha fazla olmalıdır. Ancak bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdama olmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden koparmaktadır. O halde oku hareket ettiren havanın hareketinin şiddeti rüzgarın şiddetinden fazla olamaz.

Sonuçta, İbn Sînâ Aristoteles'in yanıldığına karar verir ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil, yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu belirtir. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanır. Yani ona göre, kasrî meyil ister öze ait olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla Newton'un eylemsizlik prensibine yaklaştığı görülen İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı kasrî meyilin de değişik olacağını belirtmiştir. Örneğin elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşer. Özellikle ağır nesne daha uzağa düşer. İbn Sînâ bu denemeleri sonucunda ağır nesnelerin daha çok kasrî meyil kazanma kapasitesine sahip olduğuna karar verir. Bundan dolayı, kasrî meyil ağırlık ve hızla doğru orantılıdır. Ağırlıkla doğru orantılıdır, çünkü bu nesnelerde yukarıda da belirtildiği gibi, kasrî meyil kapasitesi daha fazladır; hızla orantılıdır, çünkü ne kadar hızlı fırlatılırsa o kadar uzağa gider. İbn Sînâ'nın bu sözlerini formüle edip, ağırlık yerine de kütle kavramını koyarsak, Kasrî meyil = Hız.Kütle (Kasrî meyil = m.v) ifadesine ulaşılır. Bu, modern fiziğin momentum kavramıdır. Momentumun değişmesi ise kuvveti vereceğinden, bu formül, F=d (m.v): dt olur. Bu da Newton'un ikinci kanunudur.

İbn Sînâ'nın bu çalışması çok önemlidir. Çünkü onbirinci yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, İbn Sînâ'nın Modern Çağ mekaniğine yaklaştığı görülmektedir. Onun bu çalışmaları çeviri yoluyla Batı'ya geçmiş ve kasrî meyil Latinceye impetus olarak çevrilmiştir.

İbn Sînâ aynı zamanda optik konusuyla da uğraşmış ve gözışın (extramission) kuramına karşı önemli itirazlar geliştirmiştir. Ancak başarısı Aristotelesçi kuramı haklı çıkarmaktan çok, bu kuramın rakiplerine karşı gösterdiği sert eleştirilerle belirginlik kazanmış ve hem Eukleidesçi ve hem de Galenci kuramları yanlışlayarak Aristoteles kuramının doğruluğunu göstermeyi hedeflemiştir.72

Bilindiği gibi, Eukleidesçi kurama göre görme, gözden çıkan ışınların nesneye ulaşmasıyla oluşmaktaydı. İbn Sînâ'ya göre, eğer bu kuram doğruysa, gözden çıkan bu ışınımın maddesel olması gerekir; çünkü duyarlılık gücü ancak madde aracılığıyla bir yere geçebilir, taşınabilir.73 İbn Sînâ'ya göre, bu görüşte tutarsız olan yönler vardır. Çünkü, göz çok küçük olmasına rağmen, bu yoruma göre, bütün evreni dolduracak kadar madde gözden çıkacak, çok uzak yıldızlara kadar gidecek ve tekrar geri gelecektir. Üstelik bu süreç gözler açıldığı her anda yeniden tekrarlanacaktır. Bu ise olanaksızdır.

Benzer şekilde Galenci görme kuramının eleştirisini de yapan İbn Sînâ'ya göre, bu kuramın en belirgin özelliği, görmede söz konusu olan nesneyi gözün, gözden yayılan ışın aracılığıyla değil, havanın aracılığıyla algıladığını ileri sürmesidir. İbn Sînâ'ya göre, eğer, görmenin aracısı hava ise bireysel olan görme ortak bir olgu durumuna gelecektir. Yani, bir nesneye bakan kişinin gözünden çıkan ışın, nesneye ulaşıp onun görüntüsünü alıp geri dönerken, aracı olan havaya dağılacak, hava her tarafı sardığı için de, etrafta bulunan diğer gözlemcilere de bu görüntüyü ulaştıracaktır. Bu durumda bir gözlemcinin görme gücü diğerini de etkileyecektir. Şöyle ki, eğer, bakan kişi görme gücü zayıf bir kişi ise ve yanında da görme gücü kuvvetli bir kişi varsa, zayıf olanın görüşü kuvvetlenecektir. Bu ise olanaksız bir şeydir. Çünkü görme bireysel bir olgudur. Bu nedenle bu kuram da saçmadır. Eğer burada ileri sürülen, ışının havayı duyarlılaştırması ise o zaman da havadaki değişimler görmeyi etkileyecektir. Örneğin rüzgar havayı savurduğunda görme de bozulacaktır. Ya da ışının havaya yaptığı etki eğer onun sıcaklığının etkisiyle oluyorsa, tersi durumda, yani havanın soğuması durumunda, görmenin bozulması gerekir. Böyle bir durum söz konusu olmadığına göre, Galenci görüşü de saçma ve tutarsız kabul etmek gerekir. Bu durumda savunulması gereken, bir tek geriye, Aristoteles'in kuramı kalmaktadır. İbn Sînâ bu konuda ayrıca Aristoteles'te karşılaşılmayan bazı düşünceleri de görüşlerine eklemektedir. Güneş ışığına ve ateş kökenli ışığa ayrı bir statü tanıması, ışık kaynağının saçtığı ışıkla, aydınlatılmış nesnenin ya da edimselleştirilmiş rengin saydam aracılığıyla saldığı ışık arasında ayrım yapması bu farklılıklardan birkaçıdır.74

Ayrıca, görmeye ilişkin olarak İbn Sînâ'nın özel ve kendine özgü bir görüşü daha vardır. Şöyle ki, İbn Sînâ'ya göre, görme dıştan gelen etki ile, gözde, bir aynadakine benzer bir görüntünün oluşması yoluyla olur. Göz burada bir aynanın oynadığı rolü oynar. Dış nesnenin görüntüsü bu aynada, yani gözde, meydana gelince, İbn Sînâ'ya göre, görme algısı doğmuş olmaktadır. Nitekim, aynanın ruhu olsaydı, İbn Sînâ'nın iddiasına göre, o da kendinde oluşan görüntüyü görecek, algılayacaktı; ayna da bir ruha sahip olsaydı, o da kendinde bir görüntü bulunduğunun bilincine ulaşacaktı.

Ayrıca İbn Sînâ bu görüşünü özel matematiksel bir yaklaşımla ele almış ve görme konisi hususuna da bu münasebetle değinmiştir. Buna göre, yakındaki nesnelerin daha büyük, uzaktaki nesnelerin ise daha küçük görünmesi de, yine geometrik nitelikli bir açıklamayla belirtilmiştir. Ona göre, daha uzaktaki nesnenin daha küçük görünmesinin nedeni, ayna olan gözdeki sıvının küresel olması ve küresel olanın da merkeze eşit uzaklıkta bulunmasıdır. Bu nedenle uzaklaşan nesne daha küçük bir yayla görüneceğinden onun görüntüsü de daha küçük bir alan içerisine düşecek ve dolayısıyla da uzaktaki bir nesne yakındakinden daha küçük görünmüş olacaktır.75

Böylece İbn Sînâ görme konisi kavramının içerdiği geometrik olgularla sadece göze ışığın dıştan geldiğini kabul eden Aristoteles kuramı birbirleriyle tutarlıdır ve dolayısıyla da, başlangıçta da belirtildiği gibi, Aristoteles görme kuramının geçerliliğini göstermeyi amaçlamıştır.

İbn Sînâ kendinden ışıklı nesneler için mudî ve bir ışık kaynağı tarafından aydınlatılmış olanlar için de mustanîr terimlerini kullanmıştır. Bunlara karşılık olmak üzere de mudî'nin yaydığı ışık için dav (ziya), bunun nesnelerde yarattığı ışık için de nûr kelimesini kullanmıştır. Bu ayırım çeviri yoluyla batıya da geçmiş ve onüçüncü yüzyıldan itibaren, bu ayırıma karşılık olmak üzere getirilen lux ve lumen sözcükleri yaygın olarak kullanılmaya başlanmış, bu iki sözcük arasındaki ayırım Kepler zamanına, yani onyedinci yüzyıla kadar devam etmiştir.76

Kimya ile ilgili olarak da metaller ve taşlar konusunda çalışmış olan İbn Sînâ, konuyla ile ilgili olarak kaleme aldığı iki risalede, İslâm Dünyası'nda yaygın olarak etkin olan bir teori, transmütasyon teorisini tartışmıştır. Bu teoriye göre, bütün metaller aslında iki temel elementten meydana gelmiştir. Bunlardan birisi Hg (cıva) ve diğeri S'dir (kükürt). Bu ikisinin farklı oranda birleşmeleri, farklı metallerin meydana gelmesini sağlar. Dolayısıyla, madem ki bütün metaller aynı temel elementlerden meydana gelmiştir. İçindeki Hg ve S oranının değiştirilmesi, ya da bir başka ifade ile metallerin iç ve dış kalitelerini değiştirmek suretiyle nispeten daha az değerli metallerden (bakır, demir) daha değerli metallerin (altın ve gümüş) elde edilebilmesi mümkündür. İbn Sînâ ve Bîrûnî, bu teorinin doğruluk derecesini araştırmış ve deneyler yaparak, yanlışlığını gösterip reddetmişlerdir.

İbn Sînâ yaptığı deneylerde, aslında cıva ve kükürt kullanılarak elde edilen karışımın (çünkü bu iki element birbiriyle bileşik yapamaz) renginin, eğer kükürt ağırlıklı ise sarı, beyaz renkte ise cıva ağırlıklı olduğunu gösterdiğini, ancak beyaz renkte olanın gümüş ve sarı renkte olanın da altın olmadığını açıkça belirtmiştir. Yine bu teoriye ilişkin olarak yapılan el-iksir elde etme çabalarına da karşı çıkmıştır. Ona göre her elementin ve her metalin kendine göre belli özellikleri vardır.

İbn Sînâ jeoloji konusunda ise, yerin yapısı ile ilgilenmiştir. Yeryüzü şekillerinin zaman içindeki değişiminin dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıktığını, rüzgarların, yağmurların, akarsuların yer tabakalarında aşınma ve taşınmaya neden olduğunu belirten İbn Sînâ'ya göre, doğadaki çeşitli kayaların önceleri tortu halinde yumuşak olan yapıların, daha sonra taşlaşmasıyla meydana gelmiştir. Ayrıca kayaçlar arasında zaman zaman hayvan ve bitki artıklarının bulunduğuna da işaret etmiştir. Konuyla ilgili bilgileri Necat adlı eserinden öğrenmekteyiz.

Ayrıca, matematik kavramları tartışmak suretiyle bir tür matematik felsefesi yapma çabasına girişmiş olan İbn Sînâ, matematikte ikinci derece denklemlerle ilgilenmiş ve çeşitli çözümler vermiştir. Fârâbî'nin etkisiyle müzik konularına da ilgi duymuş olan İbn Sînâ, ilk defa 5/8'lik usulü önermiştir.

Şüphesiz ki, İbn Sînâ'nın bilimsel uğraşa en önemli katkısı tıp alanındadır ve bu konuda vermiş olduğu ölümsüz yapıtı el-Kanun fî't-Tıb, hâlâ bir ilgi odağı olma özelliğini sürdürmektedir. Ondokuzuncu yüzyıla kadar elkitabı olarak kullanılmış olan bu eser, bir tıp ansiklopedisi niteliğinde olup, anatomi, fizyoloji, patoloji, cerrahi, terapi ve farmakoloji konusunda, sistematik ve ayrıntılı açıklamalar içermektedir.

Dünyaca ünlü bir kitap olan el-Kanun fî't-Tıb, 5 kitaptan oluşmaktadır. İlk kitap anatomi ile ilgili olmakla birlikte, ayrıntılı anatomi açıklamalarının yanı sıra, kısaca hastalıklar, tedavileri, ilaçlar ve halk sağlığı konusunda bilgi içermektedir. Diğer 4 kitapta ise, bu birinci kitapta ele alınan konular daha ayrıntılı olarak tartışılmıştır.

Kitap genel olarak değerlendirildiğinde, konuların son derece sistematik olarak ele alındığı görülmektedir. Anatomi ile ilgili açıklamaların yer aldığı birinci kitapta, İbn Sînâ, ilkin basit organlar dediği ve bugün dokular olarak bildiğimiz, kemik, kas, damarlar ve sinirleri ele alıp, incelemiştir. Burada verilen açıklamalardan onun disseksiyon yapmış olma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Çünkü özellikle organların yerleri ve birbirine göre olan konumlarıyla ilgili verdiği açıklamalar bu ihtimali güçlendirmektedir. Ancak onun iyi bir gözlemci olduğu da bir gerçektir. Özellikle kan damar sistemi ile ilgili olarak vermiş olduğu açıklamaları dikkati çeken İbn Sînâ'nın, kalbin yapısı, kan damarlarının kol ve bacaklardaki seyri hakkında verdiği bilgiler Galenik tıp bilgisinden çok farklıdır.

Aynı şekilde gözün yapısı, kafa çiftleri hakkında verdiği açıklamalarından da ne kadar iyi gözlemci olduğu ortaya çıkmaktadır. Beyinden çıkan sinirlerle ilgili çalışmış ve koku sinirini (nolfactorius) ilk defa açıklamayı başarmıştır.77

İbn Sînâ, el-Kanun fî't-Tıb adlı yapıtının basit ilaçlarla ilgili ikinci kitabında yaklaşık 840 drog hakkında bilgi vermiştir. Bunların büyük bir kısmı bitkisel ilaçlardır. Bitkilerin hangi bölgelerde ve hangi şartlarda yetiştiğini, farklı çeşitlerini, değişik dillerdeki karşılıklarını ve sistemlere göre, hangi hastalıklarda etkin olduğunu ve nihayet muadil olarak hangi drogun kullanılabileceğini vermiştir. Burada verilen bilgiler sadece farmakolojik olarak önemli olmayıp, aynı zamanda botanik açsından da önem taşımaktadır. İlaçlar arasında hayvansal ve metal kökenli olanları da bulunmaktadır. Metaller arasında cıva, altın, gümüş de bulunmaktadır. Bunlarla ilgili bilgiler kimya açısından da ilginçtir.

El-Kanun fî't-Tıb'ın üçüncü kitabı patoloji ile ilgilidir ve burada İbn Sînâ, sistemlere göre, baştan başlayarak vücut hastalıklarını ele almış, her birini ayrıntılı olarak anlatmış, teşhis ve tedavisine değinmiştir. Örneğin göz hastalıklarıyla ilgili anlatımlarda ilk defa ektropium ve kar körlüğünün açıklamaları yer almıştır.

Yapıtın dördüncü kitabında teşhis için ne gibi unsurların kullanılacağı, yani arazların nasıl belirleneceği ve bütün vücudu ilgilendiren hastalıklar ele alınmıştır. Bulaşıcı hastalıkların da söz konusu edildiği bu bölümde, ele alınan deri hastalıkları arasında cüzam ve ilk defa onaltıncı yüzyılda Fracastoro tarafından ele alınan sifilis konusunda da bilgi verilmektedir.78

Bu kitapta ayrıca, cerrahi müdahale gerektiren hastalıklar ve tedavileri hakkında da bilgi verilmektedir. Bunlar arasında böbrek taşlarıyla ilgili açıklamalarında kasatir dediği yeni bir alet önermektedir.79 Genellikle hekimler, sonuçlarının tehlikeli olabileceğini düşünerek pek cerrahi tedavi önermemektedir ve bu davranış şekli ondokuzuncu yüzyılda anestezikler, antiseptikler ve antibiyotiklerin kullanılmaya başlamasına ve bazı cerrahi aletlerin ve yardımcı makinelerin (röntgen vb.) bulunuşuna kadar da devam etmiştir. İbn Sînâ ise, cerrahi müdahalelerin yapılabilmesinde, iyi anatomi bilgisinin şart olduğunu, organın nerede, komşularının hangi organlar olduğunun çok iyi bilinmesi gerektiğini, ameliyat sonrası bakımın son derece önemli olduğunu, çünkü gerekli bakımın yapılmadığında, hastanın kaybedileceğini belirtmektedir.

Reçetelere ayrılmış olan, El-Kanun fî't-Tıb'ın son kitabında, muhtelif hasalıklara iyi gelen reçeteler, hazırlanışları dozları hakkında bilgi verilmektedir. Eserin en kısa kısmıdır.

İbn Sina sadece devrinde değil, daha sonra da hekim olarak etkisini sürdürmüştür. Onun Batı'da, hekim olarak etkisi onaltıncı yüzyıla kadar devam etmiştir. El-Kanun fî't-Tıb'ın onaltıncı yüzyıl sonlarında tekrar Arapça olarak basıldığı görülmektedir. Doğu'da ise etkisi ondokuzuncu yüzyıla kadar devam etmiştir. Onsekizinci yüzyıldaki çeviri faaliyeti sırasında ilk ele alınıp çevrilen eserler arasında da el-Kanun fî't-Tıb vardır. Ancak bu çevirinin tam bir çeviri olmadığı, çeviriyi yapan Tokatlı Mustafa'nın onsekizinci yüzyıl tıbbı çerçevesinde bazı ilaveler yaptığı ve İbn Sînâ'nın kitabının bazı kısımlarını çıkardığı görülmektedir. Tokatlı Mustafa'nın attığı kısımlar arasında günümüzde çok önemli olan bitkilerin mahalli adları, farklı çeşitleri, onların yetiştiği yerlerle ilgili bilgiler de vardır ki bu açıklamalar botanik ve zooloji açısından önemlidir. Ayrıca burada verilen mahalli adlar arasında Türkçe kelimelerin olması, yazarın bunları kendi memleketinde kullanılan terimler olarak vermesi, onun milliyeti ile ilgili tartışmalara da açıklık getirmektedir.80

Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Eş-Şifâ'; el-Kânûn fî't-Tıb; en-Necât; el-Mebde' ve el-Me'âd; 'Uyun el-Hikme; et-Ta'lîkat; el-Mübâhasât; Hay b. Yakzân; el-Hikmet el-Meşrikıyye; el-Hikmet el-'Arûziyye; Makâle fî'n-Nefs; el-Kasîdet el-'Ayniyyetü'r-Rûhiyye fî'n-Nefs; el-Ecrâm el-'Ulviyye; el-Kuva'l-İnsâniyye ve İdrakâtühâ; el-İşârât ve't-Tenbîhât; Dânışnâme-i 'Alâ'i; Aksâm el-'Ulûm el-'Akliyye; İsbâtü'n-Nübuvvât ve Te'vîlü Rumûzihim ve Emsâlihim; Ma'na'z-ziyâre ve Keyfîyyet'ü Te'sîrihâ; Ecvibe 'alâmesâ'ili Ebi'r-Reyhân el-Bîrûnî; 'İlletü kıyâm el-arz fîvasati's-sema'; Risâle fî'r-red ile'ş-şeyh Eb el-Ferec İbni't-Tayyib; Ecvibât'an sitte 'aşerete mesâ'il; Risâle ilâ Ebî 'Ubeyd el-Cûzcânî; Ecvibe 'an 'aşri mesâ'il; Risâle ilâ Ebî Ca'fer el-Kiyâ; Risâletü's-Şeyh ile'l-Berki; el-Edviyet el-kalbiyye; Sebebü rü'yet el-kevâkib b el-leyl lâ fî'n-nehâr.

Bîrûnî

Onbirinci yüzyılda yaşamış, astronomi, matematik ve kimya konularında çalışmış çok yönlü ve önemli bilim adamlarından birisi de Bîrûni'dir. Zaman zaman İbn Sînâ ile mektuplaşmış, fikir alışverişinde bulunmuştur. Bu mektuplarda kimi zaman İbn Sînâ, Bîrûnî'yi tenkit ederek, onun daha çok tek tek olgular üzerinde durduğunu, bunun da geneli ve bütünü görmesini engellediğini söylediği görülmektedir. Bîrûnî ise bu tenkitlere ince bir espri ile 'gerçeklerin ayrıntıda ve teklerde gizli' olduğu şeklinde karşılık vermiştir.

Bîrûnî, İslâm Dünyası'nda kültür tarihi ile de uğraşan nadir bilim adamlarındandır. Farklı ülkelerin kültürleri ile ilgilenmiştir. Bunlar arasında şüphesiz Hindistan ve Hint kültürü ayrıcalık taşır. Hint kültürünü daha iyi inceleyebilmek için Sanskrit dilini de öğrenen Bîrûnî, bu kültürü tanıtmak üzere Tahkik ma li'l-Hind diye bilinen yapıtında, Hindistan'ın coğrafi yapısı, dağları, ırmakları, şehirleri, halkları, dinleri, ırkları, kullandıkları ölçüler, edebiyatları, yaşam şekilleri hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Bu bilgileri verirken, aslında İndus Vadisi'nin alivüyonlarla dolmak suretiyle teşekkül etmiş bir alüviyal ova olduğunu iddia etmiştir.

Bîrûnî, bilimin çeşitli dallarıyla ilgilenmesine karşın, çalışmalarında astronomi ve coğrafya ayrı bir yer tutar. Büyük Türk hükümdarlarından Gazneli Mahmud'un (970-1030) oğlu Mesud için 1030 yılında hazırladığı Mesud'un Kânûnu adlı meşhur astronomi kitabı, İslâm Dünyası'nda bu sahada yazılmış olan en kapsamlı eserlerden biridir. Trigonometriye ayrılmış olan uzun giriş bölümünde, trigonometrik fonksiyonların birer oran veya sayı niteliğinde olduklarına dikkat çekilmiş ve birim çemberin yarıçapının 1 olarak kabul edilmesi önerilmiştir. Buna dayanarak, bilinen sinüs, cosinüs ve tanjant fonksiyonlarına sekant, cosekant ve cotangant fonksiyonlarını ilave etmiştir.

Yer'in günlük hareketi üzerinde duran Bîrûni, bu konuda bir de kitap yazmıştır. Ancak bu eser kaybolduğu için, görüşlerini ayrıntılarıyla bilme şansımız yoktur. Mesud'un Kânûnu'nda da bu konunun tartışıldığı, fakat sonuçta Yer'in durağan olduğu şeklindeki Batlamyusçu görüşün benimsendiği görülmektedir. Aristoteles fiziğinin hakim olduğu bir dönemde, bu konunun gündeme getirilmiş olması oldukça önemlidir.

Bîrûni tutulma düzlemi eğiminin sabit olup olmadığını araştırmış ve bu maksatla kendisinden önce yapılan gözlemleri incelemiştir. Sonuçta bu eğimin sabit olduğuna ve ölçümlerde karşılaşılan büyük farkların ise kusurlu aletlerle yapılmış yanlış gözlemlerden kaynaklandığına karar vermiştir.

Teleskopun keşfine kadar yapılan gökyüzü gözlemlerinin amacı, gök cisimlerinin konumlarının mümkün olduğunca hassas bir şekilde belirlenmesidir. Bîrûnî, bunun için gözlem aletlerinin boyutlarını büyütmek yerine, açı büyüklüklerinin okunduğu cetvellerin çapraz çizgilerle bölümlenmesi yöntemini geliştirerek, verniye ilkesinin temellerini atmıştır. Bu yöntemi daha sonra 16. yüzyılda ünlü astronomlardan Tycho Brahe de kullanmıştır.

Jeolojiye de büyük ilgi duyan Bîrûnî, İndus havzasının alüvyonla dolmuş, denizden kazanılmış bir bölge olduğunu söylemiştir. Konuyla ilgili bilgi verirken 'meskun dünyanın topografyasını ele aldığımızda yerin ortalama enlemi boyunca uzanan ve boylam dairelerini doğudan batıya doğru Çin, Tibet, Türk Yurdu, Kabil, Bedehşan, Toharistan, Azerbaycan ve Bizans İmparatorluğu şeklinde kesen bel omurları şeklindeki dağları göz önüne getirelim. Bu dağlar çok yüksek değil, çok geniş bir bölgeyi kaplar. Bu dağların kıvrımları arasında uzayıp gerek güneye gerekse kuzeye doğru inen ırmaklarla sulanan, insanlarla meskun ovalar vardır. Bu bölge Hindistan'dır. Hindistan güneyden Hint Okyanusu, diğer üç yandan da muazzam dağlarla çevrelenir. Bu dağlardan inen ırmaklar Hindistan arazisine akar" demektedir.

Bîrûnî, Ceyhun ırmağının yatağının zamanla değişmiş olduğunu, Yunan kaynaklarına dayanarak belirtmekte ve ufak çapta da olsa böyle bir değişmeyi kendi doğduğu Ket şehrinde de tespit edebildiğini ifade etmektedir.

Hindistan'a özel ilgi duyan ve bu konuda bazı eserler de kaleme almış olan Bîrûnî, simya konusundaki görüşlerini Kitabü'l-Cevahir fi Marifeti'l-Cevahir adlı eserinde sergilemektedir. Burada metaller ve taşlara ilişkin açıklamaları ile bu maddelerin günümüzdeki birim ağırlığına ilişkin konularına yönelik çalışmaları yer almaktadır. Bu çalışmalarıyla Bîrûnî, altın, gümüş, bakır ve o zaman bilinen diğer metallerin gümüş, altın veya cıvanın esas alarak birim ağırlıklarını belirlemiş, benzer şekilde, elmas, zümrüt gibi kıymetli taşlar için de aynı değerlendirmeyi yapmıştır.

Bilindiği gibi, Orta Çağ fiziğine göre, her şey 4 unsurdan, toprak, su, hava, ateş ve bunların niteliklerinden oluşmaktaydı. Nenseler de, kendilerini oluşturan bu unsurların oranına göre, ağır-hafif; sıcak-soğuk; kuru-yaş şeklinde nitelendirilmekteydi. Minerallerin oluşmasında ise iki buğu etken rol oynamaktaydı: kuru ve nemli buğular veya buharlar. Bunlar bir başka ifade ile cıva (nemli buğu) ve kükürtlü (kuru) buğulardır. Yerin derinliklerinde 4 unsur tarafından oluşturulan bu buğular, farklı oranlarda birleşerek, basıncın da yardımı ile çeşitli mineralleri ve kıymetli taşları meydana getirmişlerdir. Buğuların farklı oranlarda olmaları onların mineral özelliklerini etkilemektedir.

Bîrûnî'nin yaşadığı dönemde, bilim adamlarının, miktarları 1 kilo ağırlığında veya 1° şeklinde somut nicelikler olarak vermeleri mümkün değildi; daha çok, belli bir madde temel alınarak, oranlar verilmekteydi. Dolayısıyla Bîrûnî'nin teorik olarak bir metalin diğerinden ne kadar daha ağır olduğunu söylemesi söz konusu olmamakla birlikte, onun belli metalleri temel alarak, onlara göre bütün bilinen metal ve taşların birim ağırlığını vermesi son derecede büyük önem taşımaktadır.

Bîrûnî, birim ağırlığını belirlemeye çalışırken, piknometreye benzer bir alet geliştirmiştir. Bu alet güğüme benzer; kalın gövdeli; yan tarafında bir taşırma borusu bulunmaktadır. Borunun altına rastlayan yerde özel bir terazi kefesi bulunur. Böylece kaba daldırılacak herhangi bir şey, nesne kendi hacmi kadar suyu kaptan taşırır, ve terazide, kabın taşırma borusu altına konmuş olan kabın içine dökülür. Böylece cismin hacmi ve ağırlığı bilinince, onun birim ağırlığını bulmak da kolay olmaktadır.

Bîrûnî, birim ağırlığını belirlemek için kullandığı düzeneğin boyutlarını vermemektedir, ancak deneylerle ilgili açıklamalardan anlaşıldığına göre, 123 cm3 veya 250 cm3 arasında olmalıdır. Piknometre gibi kullanılan bu düzeneğin ya da güğüm şeklindeki kabın yan tarafındaki taşırma borusunun suyun boruda yükselişini etkilemeyecek boyutlarda olması; kabın ağzının suyun kapta kolayca yükselmesini sağlayacak kadar dar, ancak elin sokularak her hangi bir nesnenin rahatça konabilmesini sağlayacak kadar geniş olması gerekir. Taşırma borusu ise suyun tırmanmasını güçleştirmeyecek kadar geniş, ancak suyu taşıracak kadar dar olmalıdır. Bu borunun üst tarafında ufak delikler vardır. Böylece havanın içeri girip, suyun daha kolay akması sağlanmıştır.

Bîrûnî, bu konudaki çalışmalarını 8 farklı maden ve 23 farklı taş üzerinde yürütmüş ve metallerden altın ve cıvayı, taşlardan da zümrüt ve kuartsı esas alarak bazı metal ve taşların özgül ağırlıklarını belirlemiştir; Bîrûnî'nin bulduğu değerlerle çağdaş değerler karşılaştırıldığında aralarında büyük bir yakınlığın bulunduğu görülmektedir.

Bîrûnî'nin Bulduğu Değerler Modern Değerler

Altın Esas Alınarak Cıva Esas Alınarak

Altın 19,26 19,26 19,26
Cıva 13,76 13,59 13,59
Bakır 8,92 8,83 8,85
Pirinç 8,67 8,58 8,4
Demir 7,82 7,74 7,79
Kalay 7,22 7,15 7,29
Kurşun 11,40 11,29 11,35

Zümrüt Esas Alınarak Kuartz Esas Alınarak

Safir 3,91 3,76 3,90
Yakut 3,75 3,60 3,52
Zümrüt 2,73 2,62 2,73
İnci 2,73 2,62 2,75
Kuartz 2,53 2,58 2,58

Bu arada sıcak ve soğuk suların özgül ağırlıklarının farklı olduğu ve her iki su arasında 0.05 kadar fark olduğu ifade edilmiştir ki bu doğrudur. Biz bugün soğuk ve sıcak suların birim ağırlıklarının birbirinden farklı olduğunu biliyoruz, ancak Bîrûnî'nin verdiği değerlerde ısı derecesinin ne olduğu bilinmediğinden, onun verdiği değerlerin mukayese edilerek, ne kadar isabetli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bîrûnî, kendinden önce ve devrindeki simya çalışmalarını da değerlendirmiştir. Ona göre, transmütasyon teorisi doğru olamaz; bir başka ifade ile altın, gümüş gibi kıymetli metalleri, bakır, kurşun, cıva gibi metallerden herhangi birisiyle yapılan işlemler sonucunda elde ederiz. Çünkü ona göre, sihir, büyü, efsun gibi şeyler mesnetsiz ve temelsizdir. Transmütasyon sonucu elde edildiği ifade edilen maddeler aslında bir göz boyama sonucudur; bir nevi sihirbazlık sonucu olup, bilimsel herhangi bir temeli yoktur. Bîrûnî seri deneyler yapmak suretiyle bunu göstermiştir.

Bîrûnî, aynı şekilde, tatlı su nasıl elde edilebilir, sorusuna cevap aramıştır ve bu meseleye ilişkin olarak, deniz suyundan tuz elde etmeyi teklif etmiştir. Bu tip teknik çalışmalar veya öneriler daha önce Helenistik Dönem'de yaşamış olan meşhur bilim adamı Heron (M.Ö. 150, İskenderiye Mekanik Okulu) tarafından da ele alınmıştır.

Bîrûnî 80 yaşındayken bir eser kaleme almıştır; Saydala ya da Saydana adını taşıyan bu eser aslında bir farmakoloji kitabıdır. Ancak o sadece bir farmakoloji eseri olarak önem taşımaz, aynı zamanda dil, botanik vb. yönlerden de ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Saydana eserinin başında, yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, Bîrûnî 80 yaşını aştıktan sonra (ay yılına göre) bu eserini kaleme aldığını söylemektedir. Bîrûnî'nin gerek Saydana'da gerekse Kitabü'l-Cemahir fi Edviyetü'l-Cevahir adlı eserlerinde İranlı olmadığını vurgulayan ifadeler bulunmaktadır. Yine aynı eserinde, kendi ana dilinin bilim dili olmayıp, bu dilde kitap yazılmadığını söyler; Arap ve Fars dillerini kullanmakta güçlük çektiğini de açık ve seçik bir şekilde belirtir. Bu arada Farsçanın Kisralar hakkında hikayeler söylemekten başka bir şeye yaramadığını da belirtir.

Kitabü's-Saydana adlı eserini Arapça olarak kaleme almıştır. Eser 1229'da Ferganalı Ebu Bekir Ali el-Kasani tarafından Farsçaya çevrilmiştir. Ancak bunun tam bir çeviri olduğunu söylemek zordur.

Bîrûnî, Saydana'sında ilaç sözcüğünü şöyle açıklamaktadır: 'akkar tohum, ağaç kütüğü, funda anlamlarına gelmektedir, ancak daha sonra çoğunlukla kök anlamında kullanılmıştır. Bundan dolayı da bitkilerden elde edilen ilaçlara bu ad verilmiştir. Aslında ona göre, ilaçlar sadece bitkilerden elde edilmez, hayvansal ve madeni kökenli ilaçlar da vardır.

Vücuda giren madde iki türlü etki yapar:

a. Bunlardan birisi besini alarak sindirilmesidir, çünkü vücut içine aldığı besini sindirir ve besin olarak kullanır. Vücut içine giren bazı maddeler onda zehir etkisi yaratır, dolayısıyla bu maddelerin etkisini gidermek için, ya da bu madde onu zayıf düşürmüşse, derlenip toplanmasını sağlamak üzere verilir. Bunlar daha çok doktor eliyle verilmelidir. Dolayısıyladır ki hastaya verilecek muhtelif ilaçlar önerilirken, besin maddeleri ve ona zarar veren maddelerin dengesi göz önünde bulundurulur. Eğer ilaçlar kötü etki yapmışsa, bu etkilerin de giderilmesi yine ilaçlarla mümkün olacaktır.

Bîrûnî ilaç yapımında dikkat edilecek hususları açıkladıktan sonra ilaçları iki ana grupta toplar:

b. Bileşik ya da kompleks ilaçlar; bunlar birden ziyade maddeden meydana gelmiştir.

Bîrûnî eserinde ilaçları alfabetik sıraya göre ele alıp, incelemektedir. İlkin onların Arapça ve diğer başka dillerdeki adlarını verir. Örneğin, Bîrûnî benc'i şöyle açıklamaktadır: "Romalılar benci hiyusaqanus, Suriyeliler zarasakhruna ve Hintliler hatuna diye adlandırmışlardır. Fezari bu bitkinin ehli ve yabanisinin olduğunu söylemektedir. Farsça bu bitkiye cevzmatil derler, ancak el-cevzü'l-matil denen bitkiden benc farklıdır."

Bîrûnî bencin iki nevini ayırt eder; pembe çiçekli siyah cinsi (Yunanlılar ona melas demektedirler) ve sarı çiçekli beyaz cinsi (Yunanlılar ona lencos diyorlar). Bu ikincisine Bîrûnî 'benc-i ebyez' dendiğini ifade etmektedir.

Bîrûnî drogun muhtelif dillerdeki adlarını verdikten sonra, onların nevilerini, aralarındaki farkları belirler; başta Dioscorides olmak üzere, kendisinden önce bu drogla ilgili olarak, alanın beli başlı otoritelerin görüşlerini verir.

Bîrûnî söz konusu drogla ilgili olarak, onun bitki olarak özelliklerini verir; vücutta ne gibi etkileri olduğunu; daha sonra da ilaç olarak nasıl kullanılabileceğini tarif eder. Burada benc ile ilgili olarak, onun özellikle uyuşturucu özelliği üzerinde durmuş; yan etkilerini vermiştir (zihni sapmalar ve unutkanlık gibi).

Bîrûnî'nin burada söz konusu ettiği benc adlı bitkinin Türkçe adı ban otudur. Bazı hekimler Bîrûnî'nin benc dediği bitkinin Hint keneviri olduğunu zannetmişlerdir; bazıları da ona haşiş el-iksir adını vermişlerdir.

Bîrûnî Saydana adlı eserinde sadece bitkisel ilaçlar üzerinde durmamıştır, aynı zamanda hayvansal ve madeni kökenli ilaçlar hakkında da aynı plana sadık kalarak, yani ilacın adı, değişik dillerdeki karşılıkları, anatomik özellikleri, nevileri ve nerelerde yetiştikleri ve ne gibi hastalıklarda ve nasıl kullanıldığı hakkında bilgi vermiştir. Hayvanlarla ilgili olarak verdiği ilaçlar arasında dolfin (yunus) vardır. Bîrûnî Romalıların dolfin dediğini; Arapça adının dukhus, Sind dilinde bulo diye adlandırılmış olduğunu, Ebu Hatim'in ise onu duksahin diye adlandırmış olduğunu söylemektedir. Hayvanın muhtelif dillerde adlarını verdikten sonra onu tanıtır ve dört ayaklı, kör bir deniz hayvanı olduğunu söyler. Onun uzun ve kıvrık bir kuyruğu vardır; vücudunda der kaplı bir kemik bulunup, bu kemik sırt tarafından kuyruk tarafına doğru inmektedir; bu kemik hayvanın vücudunu adeta iki kısma ayırmaktadır; kuyruk sokumunda kuyrukla birleşir ve adeta bir iplik makası gibi olan yuvarlak bir kemikle birleşir. Bu hayvan derin ve akıntılı sularda yaşar.

Genel olarak hayvanı, yukarıdaki gibi tarif eden Bîrûnî daha sonra onun hakkında başka kaynak veya yazarlarda bulunan açıklamalara temas ederek, Cevekani'nin bu konuda verdiği bilgiyi aktarır ve der ki: "bu hayvan timsahlarla bile başa çıkabilecek ağız ve diş yapısına sahiptir; bu hayvan tuzlu sularda yaşar, halbuki timsahlar tatlı sularda yaşar."

Bîrûnî dulfin'in insanlar üzerinde etkisi olduğunu söylemektedir. İnsanlar bu hayvanlarla iyi geçinirler; onlara yesinler diye besin maddeleri atarlar. Eğer hayvan bu hareketten hoşlanırsa, ağzından kuvvetle su fışkırtarak cevap verir.

Bîrûnî, Kleopatra'nın bu hayvanın Mısır'da dulfin diye çağrıldığını ifade etmektedir. Hint ve Çin denizlerinde de bulunan bu hayvan oralarda dukhas diye adlandırılmıştır. Ebu Hanife'ye göre bu sözcük aslında 'dukhas'tır.

Bîrûnî'nin dulfin diye söz ettiği deniz hayvanına Türkçede Yunus diyoruz; ancak onu balık değil günümüzde bir memeli hayvan olarak kabul ediyoruz. Bîrûnî'nin sözünü ettiği sırt kemiği ise onun omurgası olmalıdır. Yunusun çok karmaşık bir sinir sistemi bulunmaktadır; özellikle beyni diğer hayvanlara nispetle bir hayli gelişmiş bir yapı sergilemektedir. Bugün yunusların dili incelenmekte, onların kendilerine has bir dille konuştukları kabul edilmektedir. Saydana'da da ifade edildiği gibi, insana çok yakınlık gösteren ve eğitilebileceği kabul edilen hayvanlar arasında yer almaktadır.

Bîrûnî'nin Saydana'sında ele almış olduğu madeni kökenli ilaçlara örnek olarak zırnıh verilebilir. Bîrûnî zırnıh'ın Romalılar tarafından ladhakhus, arsanikun sandrakhis olarak adlandırıldığını söylemektedir. Bazılarına göre ona bu adların verilmesinin sebebi rengiyle ilgilidir, çünkü arsanikhun sarı demektir; satarha ise kırmızı anlamına gelmektedir. Bu kelimelerin Süryanice karşılıkları murtha ve zarnikha'dır; Farsça karşılığı zarni'dir ve Hintçe manjal olup, bu da yine kırmızı anlamına gelmektedir. Aynı anlamda zaman zaman kullanılan bir terim olan hartal ise sarı anlamına gelmektedir.

Bîrûnî, Kuzi'nin onu üç grupta ele aldığını söylemektedir; 'zehirli ve kötü, kırmızı ve sarı olanı. Sarı olan çeşidinin Ermenistan ve Bağdat'tan geldiği söylenir; bu çeşit ilkinkinden daha iyidir. Para gibi temiz ve altın-beyazı rengindedir.'

Burada Bîrûnî, Dioscorides'in (M.Ö. I. yüzyıl) bize bu ilaç hakkında verdiği bilgiyi de aktarmaktadır. Dioscorides'e göre, 'arsanigun sarı renkte arseniğe benzer, ve arsenik maddelerinde bulunur; en iyisi cam billurları gibi pahalı ve incedir; altın renkli ve tabakalıdır; kum tanecikleri ihtiva etmez."

Bîrûnî'ye göre, "arseniğe benzeyen minerallerin başka çeşitleri de vardır ve Nabatae'da bulunur, ancak o daha düşük kalitededir; onun Ermenistan ve Bağdat'tan getirilmiş olduğu da söylenir. Fergana cinsi daha önce söylenilen çeşitleri takip eder; bu çeşit karışık sarı çeşididir. Kırmızı çeşidi Buşt Nişabur'dan (Nişabur) getirilir. Sarı çeşidinin müsekkin olarak etkin olduğu söylenir; kırmızı olanın ise kokusu keskindir; yeşil renkli olan en ağırıdır; boyacılar ve arabesk motifler yapanlar tarafından kullanılmaktadır. Mineralin bir çeşidi de kül renkli veya kum renklidir. Dioscorides bu maddenin kolaylıkla kırılmadığını ve istenildiği zaman, kolayca toz haline getirilebildiğini söylemiştir. Onun kokusu kükürt gibidir; etkisi arsfigun gibidir."

Bîrûnî'nin zırnıh olarak verdiği inorganik maddeye biz arsenik diyoruz ve bu mineral yapının doğada nadiren basit halde bulunduğunu da bilmekteyiz; o daha çok değişik bileşikler halinde bulunmaktadır. Bitki ve hayvan vücudunda bulunan arsenik kırmızı renkte olup, arsenik disülfit olup, ilaç olarak özellikle haricen kullanılan muhtelif terkiplerde bulunduğu gibi, boya sanayinde de kullanılmaktadır. Beyazımsı renkte olan arsenik bileşiği arsenik trioksit olup, daha çok beyaz arsenik olarak bilinir.

Bîrûnî'nin ilaçlar hakkındaki değerlendirmelerinde bitkilerle ilgili olanlar nispeten ağırlık taşır; bitkisel ilaçlar daha fazla olduğu gibi, onların açıklamalarının da daha ayrıntılı olduğunu söylemek gerekir. Bundan da onun tedavide daha çok bitkileri tercih ettiği sonucu çıkmaktadır.

Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Makâle fî İstihrâc el-Evtâr fî el-Dâ'ire bi-Havâss el-Hatt el-Münhanî fîha; Hikâye el-Âlet el-Müsemmâ bi-el-Süds el-Fahrî; Makâle fî Hikâye Tarîk el-Hind fî İstihrâc el-'Umr; Gurre el-Zîcât; Kitâb fî İstî'âb el-Vücûh el-Mümkine fî San'at el-Usturlâb; Makâle fî el-Niseb elleti beyn el-Filizzât ve el-Cevâhir fî el-Hacm; Makâle fî Seyr Sehmâ el-Sa'âde ve el-Gayb; Kitâb Tastîh el-Suver ve Tebtîh el-Küver; Kitâb el-Müsâmere fî Ahbâr el-Hârizm; Fî Teshîl el-Tashîh el-Usturlâb ve el-'Amel bi-Mürekkebâtihî min el-Şimâlî ve el-Cenûbî; Kitâb Nüzheti el-Nüfûs ve el-Efkâr fî Havâss el-Mevâlîd el-Selâse el-Me'âdin ve el-Nebât ve el-Ahcâr; el-Cemâhir fî el-Cevâhir; Tahdîd Nihâyât el-Emâkin li-Tashîh Mesâfât el-Mesâkin; el-Âsâr el-Bâkiye 'an el-Kurûn el-Hâliye; et-Tefhîm fî Evâ'il Sınâ'at el-Tencîm; el-Kânûn el-Mes'udî fî el-Heye' ve el-Nücûm; Tahkîk mâ li-el-Hind; es-Saydele fî el-Tıb.

Hâzinî

Hâzinî Mervlidir. Onbirinci yüzyıl sonu onikinci yüzyıl başı arasında yaşamıştır. Onun hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Önce köle olan bu düşünür, daha çok felsefe ve geometri ile ilgilenmiştir. Melikşah'ın oğlu Ebu Haris Sancar'ın iltifatlarına ve desteğine mazhar olmuştur. Hatta bazı kayıtlarda, Sancar'ın, zaman zaman büyük para ödülleriyle ödüllendirdiği, ancak onun bu büyük ödülleri kabul etmediği rivayet edilir.

Onun belli başlı çalışmaları arasında Mizanü'l-Hikmet de vardır. Bu eserinde teraziler, kantarlar ve kaldıraçlar hakkında bilgi verip, yararlanmış olduğu bilim adamlarının adlarını açıklamıştır. Aynı zamanda yaptığı alıntılarını da, alıntı yaptığı bilim adamının adını da vererek yapmıştır. Zaman zaman eleştirilerde bulunmuştur.

Hâzinî özellikle adını eserine de verdiği kendi buluşu olan bir aletle, bir nevi terazi ile, özgül ağırlık hesaplanmasını sağlamayı teklif etmiştir. Terazinin kolları hareketlidir; kefeleri de sağa ve sola doğru hareket ettirilebilmektedir.

Daha önce, Bîrûnî, piknometreye benzer bir alet bularak, metallerin ve taşların birim ağırlıklarını belirlemeye çalışmıştır. Hâzinî de, bulduğu ve ayrıntısıyla tarifini verdiği bu terazi vasıtasıyla, Bîrûnî gibi, çeşitli metal ve sıvıların özgül ağırlıklarını belirlemiş ve listeler halinde vermiştir.

Hâzinî, aynı zamanda bir su terazisi de teklif etmiştir. Bu terazi ile suyun özgül ağırlığını belirlemeye çalışmıştır. Soğuk ve sıcak su, zeytinyağı, süt, yumurta, kan ve idrar gibi sıvıların birim ağırlıklarını belirlemeye çalışmıştır. Ona göre, dünyanın merkezine yaklaştıkça, suyun yoğunluğu artmaktadır.

Hâzinî'nin bir başka eseri, ez'Zicü'l-Muteber el-Sancari'dir. Sancar adına yazılmış olan bu eser, bir astronomi eseridir. Yazar, burada yapmış olduğu astronomi çalışmalarının sonuçlarını vermektedir. Burada çeşitli şehirlerin enlem ve boylamlarını vermektedir. Bunlar arasında, Hâzinî'nin doğum yeri olan Merv de bulunmaktadır.

Nasîrüddin Tûsî

Geometri, trigonometri ve astronomi başta olmak üzere bilimin ve felsefenin çeşitli alanlarında çalışmalar yapan, Nasîrüddin Tûsî (1201-1274) Tûs kentinde doğmuş ve yapıtları ile hem Doğu hem de Batı bilimini derinden etkilemiştir. Bir ara Hasan Sabbah'ın yönetimi altındaki İsmailîler tarafından Alamut Kalesi'ne kaçırılmış ve hapsedilmiştir. Hulagu 1256 yılında burayı ele geçirdiğinde, Tûsî'yi kurtarmış ve kendisini vezir yapmıştır.

Tûsî geometriyle81 ilgilenmiş ve Eukleides'in beşinci postülasını, yani koşutlar postülasını yeterince doyurucu bulmamış ve Eukleides'in ifadesi yerine başka bir ifade kullanmayı tercih etmiştir; Tûsî Postülası olarak tanınan bu ifade şu şekildedir: "Bir D doğrusu üzerinde aynı yönde olmak üzere sıra ile işaretlenmiş P1, P2, P3 noktalarından D ile aynı düzlemde bulunan diğer bir D' doğrusuna dik olarak indirilen doğru parçalarının uzunlukları düzenli bir biçimde küçülür veya büyür." Tûsî bu postülayı kanıtlamaya çalışmış, ancak bu girişiminde doğal olarak başarılı olamamışsa da, postülanın ne olduğunun aydınlığa çıkmasına ve Eukleides dışı geometrilerin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Pythagoras Teoremi'ne ilişkin yeni bir kanıtlama geliştirmiş olan Tûsî'nin, Trigonometriyle ilgili çalışmaları ise çok daha önemlidir. Bilindiği gibi Eski Çağ'da Yunanlılar, açıları kirişlerle ölçüyorlardı ve kirişler, yeni trigonometrik eşitliklerin veya bağıntıların oluşturulması açısından çok verimli olmadıkları için, yoğun işlemlerin yapılmasını gerektiriyorlardı; kirişlerle işlem yapmanın bu mahsûrunu kavrayan Müslüman matematikçiler, kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant ve kosekant gibi trigonometrik fonksiyonları kullanmak yoluyla işlemleri kolaylaştırdılar ve trigonometri alanında büyük gelişmelerin önünü açtılar.

Tûsî dönemine gelindiğinde,

sin2 A + cos2 A = 1 tg A. cotg A = 1
sin (A+B) = sin A. cos B + sin B. cos A ve
sin (A-B) = sin A. cos B-sin B. cos A eşitlikleri biliniyordu.

Kenar açı bağıntısını, yani Sinüs Teoremi'ni bulan matematikçi ise Tûsî olmuştur. İslâm Dünyası'nda Ebû'l-Vefâ gibi diğer bazı bilim adamlarının da bu teorem üzerinde çalıştıkları bilinmektedir.

Bilindiği gibi, Müslümanlar, başlangıçta trigonometriyi, astronomiye ilişkin araştırmaları ve hesaplamaları esnasında kullandıkları için, bu alandaki bilgi birikimlerini astronomiyle ilgili yapıtların başında sergilemeyi uygun bulmuşlar ve trigonometri üzerine bağımsız eserler yazmamışlardı. Alanın ilk bağımsız eseri, Nasîrüddin Tûsî'nin Şeklü'l-Kattâ (Kesenler Teoremi) adlı kitabıdır; bu kitapla birlikte, trigonometri astronomiden ayrılmış ve matematiğin bir dalı olarak görülmeye ve değerlendirilmeye başlanmıştır. Avrupa'da bu disiplinin bağımsız hale gelebilmesi için XV. yüzyıla kadar beklemek gerekmiştir.

Nasîrüddin Tûsî, Hülâgu'nun isteği ve desteği üzerine, Merâga'da döneminin çok ilerisinde bir gözlemevi kurmuş ve oldukça duyarlı gözlemlerin yapılmasına olanak sağlayan gözlem araçları yaptırmıştır. Batı'da bu ayarda bir gözlemevinin kurulması için 16. yüzyıldaki Tycho Brahe'nin gözlemevinin kurulmasını beklemek gerekecektir. Bu gözlemevinde duyarlı gözlemler yapılmış ve bu gözlemlere dayanarak Zîc-i İlhânî (İlhan'ın Zîci) adlı bir astronomi eseri yazılmıştır. Nasîrüddin Tûsî, Batlamyus'un Yermerkezli Dizgesi'ni eleştirmiş, yanlışlarını göstermiş ve yine Yermerkezli başka bir dizgenin tasarımını vermiştir. Bu dizge başarılı olamamış, ancak Kopernik Dizgesi'ne giden yolu açmıştır.

Bilindiği gibi, Batlamyus tarafından geliştirilen ve taşıyıcı ve dışmerkezli düzenekler yardımıyla gezegenlerin ve yıldızların hareketlerini matematiksel olarak açıklamaya çalışan astronomik dizge, Orta Çağ İslâm Dünyası'nda hem fiziksel hem de matematiksel yönden eleştirilere maruz kalmıştır.

Birçok Müslüman düşünür ve araştırmacı, bu dizgede Batlamyus'un, taşıyıcı ve dış merkezli düzenekler kullanmak suretiyle, Yer'i Evren'in merkezinden kaydırmasını eleştirmiş ve Batlamyus'u, Aristoteles fiziğinin ilkelerine uymamakla suçlamıştır.

Diğer taraftan, Batlamyus Dizgesi'nin sadece fiziksel yönden değil, matematiksel yönden de yetersiz olduğunu gösteren bazı noktalar bulunmaktadır. Meselâ, Ay'ın ve Merkür'ün düzensiz hareketlerinin açıklanabilmesi için, Batlamyus'un dizgeye yeni daireler eklemesi ve bu yolla gözlem sonuçları ile işlem sonuçlarını uzlaştırmaya çalışması, böyle bir yetersizliğin sonucu olarak değerlendirilmiştir.

Nasîrüddin Tûsî de, bu doğrultuda çalışan Müslüman astronomların başında gelmektedir; Batlamyus Dizgesi'nin sorunlarını görmüş ve bu sorunları giderecek yeni bir düzenek önermiştir. Bu düzenek, biri diğerine içten teğet olan ve ters yönlerde, eşit hızlarla devinen iki daireden oluşmuştur; bu dairelerden dışta bulunanın çapı, içte bulunanının çapının iki katı olduğundan, küçük daire üzerinde bulunan bir nokta, büyük dairenin çapı boyunca hareket etmektedir. Bu sayede iki dairesel hareketin bileşiminden doğrusal hareketin oluşabileceğini kanıtlayan Tûsî, matematik alanındaki bu buluşunu astronomiye uyarlamış ve Ay'ın hareketini açıklamayı başarmıştır. "Tûsî Çifti" olarak adlandırılan bu matematiksel düzenek aracılığıyla, Nasîrüddin Tûsî, Batlamyus Dizgesi'nin aksine, Yer'i Evren'in merkezinden kaydırmadan, yani Aristoteles fiziğine karşı olan dış merkezli düzeneği kullanmadan gezegen hareketlerini açıklayabilmiştir. Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Şekl el-Kattâ (Kesenler Teoremi); Tecrid el-akâid; Aklâk-ı Nâsırî; Evsâf el-eşrâf; Tezkire-i Hayât; Esâs el-iktibâs; Zîc-i İlhânî; Tahrîr-i Mecestî; Tahrîr el-Oklides; Ahlâk-ı Nâsırî, Şerh-i İşârât

Cemâleddin el-Mârdînî

XIV. yüzyılda yaşayan ve İbnü't-Türkmân lâkabıyla tanınan Cemâleddin el-Mârdînî hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Doğum ve ölüm tarihlerini tam olarak bilemiyoruz. Mardin'de doğmuş ve muhtemelen ilim tahsili için Şam'a ve oradan da Mısır'a gitmiştir. XV. yüzyıl bilginlerinden Bedreddin Sıbt el-Mârdînî'nin dedesidir.

Nahiv ve fıkıh gibi ilimlerin yanında, astronomi ile ilgili yapıtları da mevcuttur. Bunlardan en önemlisi, XII. yüzyılın önde gelen Türk bilginlerinden el-Hırakî adıyla tanınan Şemseddin el-Mervezî'nin (öl. 1138/1139) et-Tabsıra fî İlmi'l-Hey'e (Astronomiye Bakış) adlı eserine yapmış olduğu yorumdur. Bilindiği gibi, el-Hırakî, et-Tabsıra'sında, el-Hâzin'in veya İbnü'l-Heysem'in gökler kuramını gayet güzel bir biçimde açıklayarak, gezegenlerle yıldızların sanal daireler üzerinde değil, dönen küresel yüzeyler üzerinde bulunduğunu savunmuştur. Bu yaklaşım, fizik açısından Batlamyus kuramına getirilen en önemli yenilik olarak görülmektedir. Cemâleddin el-Mârdînî'nin de, söz konusu yorumunda aynı yaklaşımı savunduğu tahmin olunabilir.82

Bedreddin Sıbt el-Mârdînî

Cemâleddin el-Mârdînî'nin torunu olan Bedreddin Sıbt el-Mârdînî (1423-1496/1497), 1423 tarihinde, ailesinin sonradan gelip yerleştiği Kâhire'de doğmuştur. Daha gençken Kuran-ı Kerim'i ezberlemiş ve bazı rivayetlere göre, Ezher Câmii imamı olan Şeyh Nûreddin el-Bilbesî'den tecvid ve kıraat dersleri almıştır. İbnü'l-Mecdî'den, miras paylaşımını konu edinen ferâiz, hesap ve dinî vakitlerin belirlenmesini konu edinen mîkât ve Şeyh Alâuddin el-Kalkaşendî'den ise fıkıh okuyan Bedreddin Sıbt el-Mârdînî, diğer birçok bilginin derslerinde de hazır bulunmuş ve özellikle zekası ve alçak gönüllülüğü ile tanınmıştır.

Bedreddin Sıbt el-Mârdînî, aile geleneğini sürdürerek, çalışmalarını daha çok mîkât ilmi üzerinde yoğunlaştırmış ve özellikle bu alanda kullanılan rubü'l-müceyyeb ve rubü'l-mukantara gibi pratik hesap ve gözlem aletleri hakkında yazmış olduğu küçük risaleleri, Osmanlı muvakkitleri ile astronomları tarafından son zamanlara kadar okunmuştur. Diğer eserleri ise, ferâiz, astronomi, aritmetik ve cebir konularına ilişkindir. Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Kitâb Hâvî el-Muhtasarât fî el-'Amel bi-el-Rub'el-Mukantarât; Mukaddime fî Hisâb el-Mesâ'il el-Ceybiyye ve el-Â'mâl el-Felekiyye; Şerh Muhtasar 'ala el-Mukaddime el-Rahbiyye fî el-Farâ'id; Şerh el-Luma'fî el-Hisâb; Dakâ'ik el-Hakâ'ik fî Hisâb el-Durc ve el-Dakâ'ik; Risâle fî el-'Amel bi-el-Rub'el-Müceyyeb; Kifâye el-Kanû'fî el-'Amel bi-el-Rub'el-Maktû'; Risâle fî el-'Amel bi-el-Rub'el-Mukantarât; Tuhfe el-Ahbâb fî 'İlm el-Hisâb; el-Luma'el-Mârdîniyye fî Şerh el-Yâsemîniyye; el-Matlab fî el-'Amel bi-el-Rub'el-Müceyyeb.

Gıyaseddin Cemşid

Maveraünnehir bölgesinde Kaş şehrinde dünyaya gelmiştir. Ölüm tarihi 1429'dur. Bir süre seyahat eden Giyaseddin, bu arada Karakoyunlu İskender'in idaresinde de çalıştı. Daha sonra, Semerkant şehrine geldi ve orada Uluğ Bey'le birlikte çalıştı. Semerkand Gözlemevi'nde astronom olarak görev yaptı. Onun çalışmaları onaltıncı ve onyedinci yüzyıldaki astronomi çalışmalarında etkili oldu.

Cemşid de diğer birçok astronom gibi, astronominin yanı sıra matematikle de ilgilendi. Onun gerek matematik gerekse astronomi ile ilgili birçok eseri vardır. Onun belli başlı çalışmalarından olan Kitâb-ı Muhitiyye adlı eserinde matematik bilgisi rahatlıkla görülebilir. Onun ondalıklı sistemi kullandığı ve bu işlemlerde virgülü de kullandığı belirlenmektedir. Cemşid ondalıklı sayılarla 4 işlem yapmıştır.

Kitab el-Muhitiye adlı astronomi eserinde daire ile yarı çapı arasındaki oranı ondalıklı sayılarla ifade etmiştir. Bu oranı 2,283185507678 olarak vermektedir. Burada virgülü işaret olarak değil sıhah terimi ile vermiştir. Ondan yaklaşık 80 yıl sonra, Fransız matematikçi Pelles Ticari Hesaplara Dair adlı eserinde virgülle vermiştir.

Yazarın bir başka eseri Miftahü'l-Hisab'dır. Önsöz ve 5 bölümden meydana gelmiş olan bu eser Cemşid'in en önemli eseri olarak kabul edilir. Ömrünün sonuna doğru kendi yazısıyla ele aldığı bu eserini 1427 yılında tamamlamıştır. Eserin birinci bölümünde ondalıklı sayılar, ikinci kısmında kesirli işlemler, üçüncü kısımda astronomide kullanılan hesaplardan, dördüncü kısımda topoğrafik hesaplardan ve beşinci kısımda bilinmeyen denklemlerden bahsetmektedir.

Risaletu'l-Kemaliyye veya Süllemü's-Sema adlı eseri tipik bir astronomi kitabı olup, dünyanın büyüklüğü, boyutları, Güneş'in ve Ay'ın Dünya'dan uzaklığı gibi konularda bilgi vardır. Bu eser Mustafa Zeki tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Zic-i Hakani adlı eseri ise Nasıreddün-i Tusi'nin Zic-i İlhani adlı eserine bir açıklama yazmıştır. Eser Farsça olarak kaleme alınmış olup, 1413 tarihinde kaleme alınmıştır.

Risaleletü'l-Veter ve'l-Ceyb adlı eserinde Cemşid 1°'nin sinüsü ile ilgili hesaplamalarını vermiştir. Bilindiği gibi, bu konu İslam Dünyası'nda birçok astronom ve matematikçi tarafından ele alınmıştır. Konuyla ilgili verdiği açıklama ve hesaplamaların öncekilerden daha tatminkar olduğu söylenebilir. 1 derece için verdiği değer 18 haneli bir sayıdır. Ayrıca yine bu eserinde üçüncü derece denklem çözümleri vermektedir ki biz biliyoruz bu konudaki ilk diyebileceğimiz çalışmalar Ömer Hayyam tarafından verilmiştir. Cemşid'in verdiği çözümler kendine aittir.

Cemşid Nüzhetü'l-Hakaik adlı eserinde ise Semerkand Gözlemevi'nde kullanmak üzere yaptığı ve kendi icadı olan Tabakatü'l-Manatık dediği aletle ilgilidir. O bu aleti Güneş tutulmasıyla ilgili gözlemlerinde kullandığını söylemektedir. Ayrıca, yine bu eserde kendisi tarafından yapılmış bir yıldız takvimi de vermektedir.

Cemşid'in bir başka eseri Telhisü'l-Miftah adlı eseridir. Bu eser Miftah el-Hisab adlı eserin özeti olup, adından da anlaşılacağı gibi eser, bir aritmetik kitabıdır.

Ali Kuşçu

İslam aleminin büyük astronomlarından birisi olan Ali Kuşçu'nun83 doğum yeri kesin olarak bilinmemekte; onbeşinci yüzyılının başlarında Semerkant'ta doğduğu kabul edilmektedir. Ölümü ise 16 Aralık 1474 olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi yanındadır.

Uluğ Bey'in hükümdarlığı sırasında Semerkand'da ilk ve dini öğrenimini tamamladı. Küçük yaşta Matematik ve Astronomi'ye karşı aşırı bir ilgi duydu. Devrinin en büyük alimleri olan Uluğ Bey, Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid ve Muniüd'den aldığı ilimlerle yetinmeyip, daha fazlasını öğrenme arzusu ve isteği ile kimseye haber vermeden, sinesinde ünlü alimlerin toplandığı Kirman'a gitti. Kirman'da bulunduğu sırada akli ve nakli ilimleri üzerinde çalışmalara devam edip, burada Hall-ül Eşkalil Kamer risalesini, Şerh-i Tecrid adlı yapıtını hazırladı.

Kirman'dan tekrar Semerkant'a dönen Ali Kuşçu, Kadızâde Rumi'nin ölümü üzerine Uluğ Bey tarafından Semerkant Gözlemevi'ne müdür olarak tayin edildi.

Uluğ Bey'in katledilmesinden sonra Semerkant Medresesi'ndeki dersleri ile gözlemevindeki çalışmalarına son vererek, Semerkant'tan ayrılıp Tebriz'e, bir müddet sonra da İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'a geldiğinde II. Mehmet kendisini Ayasofya Medresesi'ne müderris olarak tayin etmiş ve bununla birlikte kendi özel kütüphanesinin müdürlük görevini de vermiştir. Ali Kuşçu'nun çalışmaları sonucunda, İstanbul Medreselerinde astronomi ve matematik bilimleri alanında büyük gelişmeler görülmeye başlanmıştır. Derslerine İstanbul'un ünlü bilginlerinin de katılmaları, onun bilimsel derinliğinin bir göstergesidir. Her biri kendi bilim alanında verdiği hizmet ile ün yapmış olan Hoca Sinan Paşa, Molla Lütfi ve Ali Kuşçu'nun oğlu Mirim Çelebi gibi bilginler onun derslerinde yetişmişlerdir. Ali Kuşçu yalnız telif eserleriyle değil, çalışma ve yol göstericiliğiyle de devrini aşan büyük bir bilgindir.


Ali Kuşçu'nun, 1457 yılında, Semerkant'ta, Farsça olarak yazdığı, Astronomi Risâlesi, yine astronomiden bahseden ve ekliptiğin eğimini hesapladığı Fethiye Risâlesi, Cebir ile hesap konularından bahseden Hesap Risalesi ve Muhammediye Risâlesi adlı çalışmaları vardır.

Fethiye Risâlesi'nde Ali Kuşçu'nun ekliptiğin eğimini 23°° 30' 17" olarak bulması ve bugün bulunan değerin ise, 23°° 27' 00" olması onun astronomideki üstün bilgisini ortaya koymaktadır. Bunlardan başka Uluğ Bey Zic'ine yazdığı bir şerhi de bulunmaktadır. Yapıtlarından bir kısmı şunlardır:

Hall el-Eşkâl el-Kamer; Şerh-i Zîc-i Uluğ Bey; Risâle el-Fethiyye; Risâle el-Muhammediyye; Şerh-i Cedid; Unkûd el-Zevâhir.



1 Cajori, Florian, A History of Physics, New York, 1929, s. 21; Lindberg, David C., Theories of Vision from al-Kindi to Kepler, Chicago, 1976, s. 18.
2 Montgomery Watt, İslâm'ın Avrupa'ya Tesiri, Çeviren: Hulûsi Yavuz, İstanbul, 1986, s. 40­41.
3 Aydın Sayılı, The Observatory in Islam, 2. Ed. Ankara, 1988, s. 53-56.
4 Sayılı, 1988, s. 53.
5 Sayılı, 1988, s. 55.
6 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, Bilim Tarihine Giriş, Ankara, 1999, s. 153-154.
7 Orta Çağ İslâm Dünyası'ndaki gözlemevlerinin yapısı, niteliği ve yapılan gözlemler üzerine gerçekleştirilmiş en iyi değerlendirme için bkz. Aydın Sayılı, The Observatory in Islam, 2. Ed. Ankara, 1988.
8 Yavuz Unat, Astronomi Tarihi, Ankara, 2001, s. 86-87.
9 Bu iki gözlemevine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Sayılı, 1988, s. 50-87.
10 Unat, s. 88.
11 Sayılı, 1988, s. 161.
12 Bu gözlemevinin faaliyetleri, konumu, finansmanı, kullanılan araçları vb. bütün boyutları hakkında bilgi edinmek için bkz. Sayılı, 1988, s. 189-223.
13 Sayılı, 1988, s. 261.
14 Sayılı, 1988, s. 101-103.
15 Bkz. İslâm Ansiklopedisi, "Bermekiler" maddesi, cilt 2, 1949, s. 560-563.
16 Sayılı, Aydın, "Hârezmî ile Abdülhamîd ibn Türk ve Orta Asya'nın Bilim ve Kültür Tarihindeki Yeri", Erdem, Cilt 7, Sayı 19, 1991, s. 101-214.
17 Togan, Zeki Velidi, "Bermekî ve Samanilerin Menşei ile İlgili Kayıtlar", İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, cilt 4, sayı 2, İstanbul, 1965, s. 57-61.
18 The Emercence of the Prototype of the Modern Hospital in Medieval Islam, History and Phlosophy of Science, İslamabad, 8-13 Aralık 1979, s. 139-145.
19 Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çeviren: Aykut Kazancıgil, İstanbul, 1994, s. 29.
22 Zeki Velidi Togan, Kuran ve Türkler, İstanbul, 1971, s. 17-21.
23 Roux, s. 29-30.
24 Roux, s. 29.
25 Brockelmann, Carl, İslâm Ulusları ve Devletleri Tarihi, Çeviren: Neşet Çağatay, Ankara, 1992, s. 139-141; Barthold, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, Çeviren: Fuad Köprülü, Ankara, 1977, s. 49­50.
26 Roux, s. 30.
27 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 206-207.
28 Osman Turan, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul, 1941; M. A. C. Kerras, Colin, The Uighur Empire According to the T'anngdynatic Histories, Camberra, (Avusturalia), 1972.
29 Esin Kahya & Hüseyin Gazi Topdemir, "Türklerde Bilim", Türk Düşünce Tarihi, Ed.: Hüseyin Gazi Topdemir, AKM, Ankara, 2001, s. 26.
30 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 208-209.
31 Brockelmann, Carl, İslâm Ulusları ve Devletleri Tarihi, Çeviren: Neşet Çağatay, Ankara, 1992, s. 139-141; Barthold, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, Çeviren: Fuad Köprülü, Ankara, 1977, s. 49­50.
32 S. H. Nasr, İslâm'da Bilim ve Medeniyet, Çeviren: N. Avcı, K. Turhan, A. Ünal, İstanbul, 1991, s. 40-41.
33 Esin Kahya, Modern Kimyanın Kurucusu Câbir b. Hayyan, Ankara, 1995, s. 133-134.
34 Kahya, s. 122-124.
35 Kahya, s. 124.
36 Kahya, s. 124.
37 Kahya, s. 124-125.
38 Kahya, s. 125-126.
39 Kahya, s. 126-127.
40 Kahya, s. 127-128.
41 Kahya, s. 128-130.
42 Kahya, s. 130-131.
43 Kahya, 131-132.
44 Esin Kahya, Modern Kimyanın Kurucusu Olarak Cabir b. Hayyan, XII. Türk Tarih Kongresi, TTK Ankara, 1999, s. 519-526.
45 Nasr, s, 44; Ayrıca bkz. Dirk J. Struik, Kısa Matematik Tarihi, Çeviren: Yıldız Silier, İstanbul, 1996, s. 109.
46 Aydın Sayılı, Orta Çağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri, Ankara, 1997, s. 5. Ayrıca bkz. Nasr, s. 44; Struik, s. 109.
47 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 159-160.
48 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 163-164.
49 Nasr, s. 44.
50 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 164.
51 Bkz. Döğen, Cilt I, s. 277.
52 Fergânî ve çalışmaları hakkında bilgi için bkz. Unat, s. 92-94.
53 Unat, s. 94.
54 Bu çalışmayla ilgili bütün bilgiler, Ebû Nasr el-Fârâbî, Halâ Üzerine, Çeviren: Necati Lugal ve Aydın Sayılı, TTK, Ankara, 1951, s. 3-16'dan alınmıştır.
55 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 178.
56 Fârâbî, İhsa el-Ulûm, Çeviren: Ahmet Ateş, MEB, İstanbul, 1989, s. 99. Burada Fârâbî ayrıca ışık türlerini açıklarken her bir ışık türünde (düz, dönen, akseden, kırık) açıkça ışığın gözden çıktığını belirtmektedir. Bkz. a.g.y. s. 99-100.
57 Fârâbî, Medinet el-Fadıla, Çeviren: Nafiz Danışman, MEB, İstanbul, 1989, s. 67.
58 Fârâbî, Medinet el-Fadıla, s. 68.
59 Lindberg, 1976, s. 43; Sayılı, 1984, s. 222.
60 Sayılı, 1984, s. 222.
61 Bu yapıt, Mahmut Kaya tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bkz., "Eflatun ve Aristoteles'in Görüşlerinin Uzlaştırılması", Felsefe Arkivi, 24, 1984, s. 221-255.
62 Fârâbî, 1984, s. 234-237.
63 Fârâbî'nin Simyanın Lüzumu Hakkındaki Risalesi (Al-Farabi's Article on Alchemy), Belleten, Cilt XV, (Ocak 1951), Sayı 57.
65 Râzî'nin felsefî çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi için, Abdurrahman Bedevî, "Muhammed İbn Zekeriyyâ el-Râzî", İslâm Düşüncesi Tarihi, Ed: M. M. Şerif, Çeviren: Osman Bilen, Ed. Mustafa Armağan, İstanbul, 1990, s. 49-65'e bakılabilir.
66 Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri, Cilt 2, İstanbul, 1992, s. 608.
67 Cyril Elgood, A Medical History of Persia and Eastern Caliphate, Londra 1951, 142-144; Esin Kahya, Rhazes Medical Heritage, Atatürk'ün 100. Yıl Dönümü Armağan Kitabı, (DTCF), Ankara 1982, s. 245-248.
68 Döğen, s. 606-607.
69 Lindberg, 1976, s. 42; Sayılı, s. 221.
70 Buzcânî ile ilgili açıklamalar için, Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 173-175'e bakılabilir.
71 İbn Sînâ'nın hareket konusundaki görüşleri için, Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve Bilim, Çeviren: İlhan Kutluer, İstanbul, 1989, s. 139'a ve Döğen, s. 447-449'a bakılabilir.
72 Lindberg, 1976, s. 44; Sayılı, 1984, s. 223.
73 Lindberg, 1976, s. 44; Sayılı, 1984, s. 223.
74 Lindberg, 1976, s. 49; Sayılı, 1984, s. 226-227.
75 Sayılı, 1984, s. 230.
76 Sayılı, 1984, s. 212.
77 Avicenna, "His Anatomical Studies on Cranial Nerves", Avicenna, yıl 1, sayı 3, 1999, 12­23.
78 Bu konuyla ilgili olarak bkz: F. Guerra, "A Historical perspective of Traditional Medicine, History and Philosophy of Science", Proceedings of International Congress of the History and Philosophy of Science, Islamab 1979, s. 131-137.
79 Esin Kahya, Renal Calculi, XXVIII. Internatioanl Congerss of History of Medicine 1980, c. 2, s. 524-528.
80 Esin Kahya, İbn Sina'nın Anatomi Çalışmalarının Değerlendirilmesi, Uluslarası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, AKM 1989, s. 335-348; Esin Kahya, İbn Sina'nın Osmanlı Hekimlerine Etkisi, II. Türk Tıp Tarihi Kongresi, İstanbul 1999, s. 225-237.
81 Açıklamalar için bkz., Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 218-221.
82 Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, s. 223.
83 Konuyla ilgili açıklamalar için bkz. Unat, s. 125-128.
Ahmad Issa Bey, Histoire des Bimaristan (1929).

Avicenna, "His Anatomical Studies on Cranial Nerves", Avicenna, yıl 1, sayı 3, 1999.

Barthold, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, Çeviren: Fuad Köprülü, Ankara, 1977.

Bedevî, Abdurrahman, "Muhammed İbn Zekeriyyâ el-Râzî", İslâm Düşüncesi Tarihi, Ed: M. M. Şerif, Çeviren: Osman Bilen, Ed. Mustafa Armağan, İstanbul, 1990.

Brockelmann, Carl, İslâm Ulusları ve Devletleri Tarihi, Çeviren: Neşet Çağatay, Ankara, 1992.

Cajori, Florian, A History of Physics, New York, 1929.

Carra de Vaux, Les penseurs de l'Islam, 2 cilt, 1921-1923.

Colin, M. A. C. Kerras, The Uighur Empire According to the T'anngdynatic Histories, Camberra, (Avusturalia), 1972.

Diligan, Hamit Büyük Matematikçi, Ömer Hayyam, İstanbul, 1959.

Döğen, Şaban, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, 2 Cilt, İstanbul, 1992.

Elgood, Cyril A Medical History of Persia and Eastern Caliphate, Londra, 1951.

Fârâbî, Halâ Üzerine, Çeviren: Necati Lugal & Aydın Sayılı, TTK, Ankara, 1951.

Fârâbî, İhsa el-Ulûm, Çeviren: Ahmet Ateş, MEB, İstanbul, 1989.

Fârâbî, Medinet el-Fadıla, Çeviren: Nafiz Danışman, MEB, İstanbul, 1989.

Fârâbî'nin Simyanın Lüzumu Hakkındaki Risalesi (Al-Farabi's Article on Alchemy), Belleten, Cilt XV, (Ocak 1951), Sayı 57.

Guerra, F., A Historical perspective of Traditional Medicine, History and Philosophy of Science, Proceedings of International Congress of the History and Philosophy of Science, İslamadd, 1979.

Günaltay, Şemseddin, İbn Sina'nın Milliyeti, Hayatı, Kültürü, Büyük Türk Filozofu ve Tıp Üstadı İbn Sina, TTK, Ankara 1937.

İbn Ebi Useybia, Uyun el-Enba fi Tabakati'l-Etıbba, ed. Müller, 2 cilt, 1884.

İbn Hallikan, Vefeyatü'l-Ayan, 2 cilt, Bulak 1299 H.

İbn Nedim, el-Fihrist, Çeviren: B. Doyle, Colombia (USA), 1970.

İbn-i Sînâ, el-Kanun fi't-Tıbb, I. Kitap, Çeviren: Esin Kahya, Ankara, 1995.

İslâm Ansiklopedisi, "Bermekiler" maddesi, cilt 2, 1949.

Kahya, Esin & Hüseyin Gazi Topdemir, "Türklerde Bilim", Türk Düşünce Tarihi, Ed.: Hüseyin Gazi Topdemir, AKM, Ankara, 2001.

Kahya, Esin, Modern Kimyanın Kurucusu Câbir b. Hayyan, Ankara, 1995.

Kahya, Esin, Modern Kimyanın Kurucusu Olarak Cabir b. Hayyan, XII. Türk Tarih Kongresi, TTK Ankara, 1999.

Kahya, Esin, Renal, Calculi, XXVIII. Internatioanl Congerss of History of Medicine, Cilt: 2, 1980.

Kahya, Esin, İbn Sina'nın Anatomi Çalışmalarının Değerlendirilmesi, Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, AKM 1989.

Kahya, Esin, İbn Sina'nın Osmanlı Hekimlerine Etkisi, II. Türk Tıp Tarihi Kongresi, İstanbul, 1999.

Kaya, Mahmut, "Eflatun ve Aristoteles'in Görüşlerinin Uzlaştırılması", Felsefe Arşivi, 24, 1984.

Lindberg, David C., Theories of Vision from al-Kindi to Kepler, Chicago, 1976.

Mieli, Aldo, La science Arabe, Paris 1938.

Nasr, Seyyid Hüseyin, İslâm ve Bilim, Çeviren: İlhan Kutluer, İstanbul, 1989.

Nasr, Seyyid Hüseyin, İslâm'da Bilim ve Medeniyet, Çeviren: N. Avcı, K. Turhan, A. Ünal, İstanbul, 1991.

Roux, Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çeviren: Aykut Kazancıgil, İstanbul, 1994.

Sarton, Gerge, Introduction to the History of Science, Cam. Mass. (USA) 1954.

Sayılı, Aydın, "Hârezmî ile Abdülhamîd ibn Türk ve Orta Asya'nın Bilim ve Kültür Tarihindeki Yeri", Erdem, Cilt 7, Sayı 19, 1991.

Sayılı, Aydın, Biruni, Belleten, Cilt 10, 1946.

Sayılı, Aydın, "Farabi ve Tefekkür Tarihindeki Yeri", Belleten, c. XV, (Ocak 1951), s. 57.

Sayılı, Aydın, Orta Çağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri, Ankara, 1997.

Sayılı, Aydın, The Observatory in Islam, 2. Ed. Ankara, 1988.

Struik, Dirk J., Kısa Matematik Tarihi, Çeviren: Yıldız Silier, İstanbul, 1996.

Tekeli, Kahya, Dosay, Demir, Topdemir, Unat, Aydın, Bilim Tarihine Giriş, Ankara, 1999.

The Emercence of the Prototype of the Modern Hospital in Medieval Islam, History and Phlosophy of Science, İslamabad, 8-13 Aralık 1979.

Thorndike, Lynn, A History of Magic and Experimental Science, 2. cilt, Londra 1955.

Togan, Zeki Velidi, "Bermekî ve Samaniler'in Menşei ile İlgili Kayıtlar", İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, Cilt 4, Sayı 2, İstanbul 1965.

Togan, Zeki Velidi, Kuran ve Türkler, İstanbul, 1971.

Turan, Osman, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul, 1941.

Unat, Yavuz, Astronomi Tarihi, Ankara 2001.

Watt, Montgomery, İslâm'ın Avrupa'ya Tesiri, Çeviren: Hulûsi Yavuz, İstanbul, 1986.

  
3868 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın