• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Gaznelilerde Devlet Teşkilâtı / Dr. Güller Nuhoğlu

Gazneli Devleti, teşkilât yönünden çağdaşı devletlerin teşkilâtıyla paralellik göstermektedir ve temelde aynı sistem üzerine oturmuştur. Başta Köprülü olmak üzere bazı ilim adamlarının da tespit ettikleri gibi Gazneliler, Sâmânîler yolu ile Abbâsilerden aldıkları teşkilâtı -ki onlarda Sâsânîlerden almış idiler- bazı ilâve ve değişikliklerle Büyük Selçuklulara ve daha sonraki Türk-İslâm devletlerine intikal ettirmişler ve böylece İslâmî devlet teşkilâtının gelişip yerleşmesinde köprü vazifesi görmüşlerdir.1

Gaznelilerin asıl başarısı teşkilât kurmaktan çok mevcut teşkilâtı çok iyi bir şekilde işletebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Gazneli hükümdarları eski Türklerdeki pederşâhîlik anlayışını devam ettirmişlerdir. Kendi çağlarının ilmî, dînî ve edebî terbiyesi ile mücehhez olan sultanlar şahsî otoritenin en önemli örneklerinden olmuşlar, yönetimin her kademesinde otoritelerini hissettirmişlerdir. Bu sebeple sivil idarenin başı olan Gazneli vezirleri, sultanın yanında yönetimde ne kadar etkili olursa olsunlar hiçbir zaman Selçuklu vezirleri kadar yetkili olamamışlardır. Dolayısı ile bu hanedanın yönetimdeki başarısı, doğrudan doğruya hükümdarlardan kaynaklanmaktadır. Devletin başı olan hükümdar, devlet güçleri olarak kabul edilen yasama, yürütme ve yargı yetkisini şahsında toplamıştır.

I. Hükümdar Hakimiyet Anlayışı

Orta Çağ Türk-İslâm devletlerinde hükümdarın hükmetme yetkisini Allah'tan aldığının kaynağı İslâmî, İranî hattâ Hindî geleneklere dayandırılırsa da2 sadece bu esaslara dayanmayıp büyük oranda Türk hâkimiyet telâkkisinden de kaynaklanmakta idi. Bu anlayışa göre hükümdarlar, hakimiyetin kendilerine bizzat ilâhî bir ihsan olduğuna ve yeryüzünde bu ilâhî güç adına hüküm sürdüklerine inanırlardı.3 Nitekim Türklerdeki hâkimiyet telâkkisi, İslâm halifesini veya onun adına hüküm süren hükümdarları "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" olarak telâkkî eden İslâmî anlayışa çok yakın olup Türklerin İslâmiyet'i benimsemelerinde âmil olmuştur.4

Buna göre Gaznelilerdeki hâkimiyet anlayışının sadece İrânî, İslâmî veya Türkî değil, bütün bunların bir sentezi olduğu söylenebilir.

Hükümdar ve Yetkileri

Sâmânî hükümdarları gibi şahsî idare tipinin mutlak örneklerinden olan Gazneli hükümdarları, kanûnî, adlî ve idarî olarak devlet içinde mutlak otorite idi. Sultan sadece bir sembol olmayıp, devlet mekanizmasının işlemesi bizzat şahsına bağlıydı. Her nekadar vezir, devlet işlerini yürüten en üst yetkili ise de sultan bu idareyi kontrol ve onun işlemesini temin eden kişi idi.5 Şunu da söylemek gerekir ki sultanların şahsiyetleri de devlet idaresinde büyük önem arzediyordu. Nitekim Gazne Devleti'nin yükselişi, geniş sahalara yayılması Sultan Mahmud'a maledildiği gibi,6 devletin yıkılmaya yüz tutmasının sebebi olarak da Mesud gösterilir.7

Geniş yetkilerle donanmış olan hükümdarların, devlet işlerini yürütürken selâhiyetlerini ve hukuklarını tahdid eden hiçbir müessese yoktu8 ve zahirde hiçbir makama hesap vermek zorunda da değildiler. Ancak Allah'a karşı sorumlu ve dînî kurallarla mukayyet oldukları söylenebilir. Ayrıca "Müslümanların her işlerinde birbirleriyle istişâre etmesi ilkesi"ne9 uyarak sıkça başvurdukları yüksek rütbeli devlet ricâlinden oluşan istişâre meclisleri vardı. Hükümdar sefere çıkma, tayin, elçi gönderme vb. Konularda gerekli gördüğü zaman bu meclisleri kurar ve konular bu meclislerde müzâkere edilirdi. Ancak nihâî karar veya alınan tedbirleri tatbik edip etmeme yetkisi yine sultanlara ait olurdu.10 Ayrıca Gazneli Sultanlar mezâlim meclisleri toplar ve bu meclislerde sınıf farkı gözetmeden halka adalet ile muamele ederlerdi.11

Tıpkı diğer çağdaşları12 gibi Gazneli hükümdarların da herhangi bir konu hakkında verdikleri kararlar, muhtelif konularda neşrettikleri fermanlar, hattâ ağızlarından çıkan sözler de kanun kuvvet ve mahiyetinde idi. Gerek her kademeden devlet ricali, gerekse halk bunlara itaatle mükellefti. Sultan'ın ülkenin sahibi olması itibariyle tebeasının bütün maddi varlığı üzerinde tasarruf hakkı vardı. Bu sebeple devletin zararına zenginleşmiş olan kişilerin, hattâ yüksek rütbeli memurların bile mallarını müsadere edebilirdi. Müsadere edilen mallar her zaman hazineye intikal etmemiş, bazan da sultan tarafından bir başka kölesine bağışlanmıştır.13 Ancak malı müsadere edilen kişi daha sonraki bir zamanda tekrar yüksek makamlara getirilebildiği gibi, malı da kendisine iade edilmiştir.14 Bazan müsadere olayına meşruiyyet kazandırılmak için, mahkemede yargılanan şahsın, mahkeme heyeti huzurunda malını kendi rızası ile hükümdara sattığı ve karşılığında bir miktar parayı bedel aldığını beyan ettiği de görülmektedir.15

Vergi koymak, verginin miktarını belirlemek veya vergileri bağışlamak yetkisi de sultana aitti. Ne yazık ki konulan vergiler her zaman âdil olmuyor, halkın ödeme gücünü aşarak bir zulüm halini alabiliyordu.16

Sultanlar, ordunun başı olup birçok sefere şahsen katılmıştır. Çok iyi düzenlenmiş ve etkili bir haber alma teşkilatı oluşturarak, ülkedeki görevlilerin yaptıklarından en ince ayrıntısına kadar haberdar olmuştur.17 Haricî politikayı da bizzat idare edip, mühim yazışmaların metinlerini kendisi dikte ettirmiştir. 18 Tayinleri bizzat yapmış ve tayin ettiği kişilerin seçiminde oldukça titiz davranmıştır.

Devletin en önemli rüknü olan hükümdarın bazı özellikler taşıması gerekir. Devrin anlayışına göre hükümdarların en önemli özellikleri adalet, dindarlık, Allah'tan korkma, merhamet, cömertlik vs.'dir.19 Zikredilen özelliklerin Gazne sultanlarında bulunduğuna dair anekdotlar, kaynaklar tarafından zikredilerek onların cömertlik ve adaletleri ön plâna çıkarılır.

Beyhakî Tarihi'nden nakledilerek20 bazı araştırmalarda yer alan ve Sultan Mahmud'a atfedilen sözler, tarafgir araştırmacılar tarafından farklı şekillerde yorumlansa bile21 bir bakıma raiyyet ile hükümdar arasındaki yönetim yetki ve mesuliyetinin Gazneliler açısından ne olduğunu ortaya koyduğu gibi, hükümdarlık mücadelesinde halkın bîtaraf olmasının, böylece yağma ve harabiyetten uzak kalarak, imarın devamının sağlanmasının, dolayısıyla halkın refahını düşünen bir görüşün ifadesi olarak yorumlanmalıdır.

Hakimiyet ve Hükümdarlık Alâmetleri

1. Manevî alâmetler

a. Unvan ve Lâkaplar

Unvanlar

Beyhakî ve Gerdîzî gibi yazarlar kendi eserlerinde, Gazne hükümdarları için emir tabirini kullanırlar. Bunu sadece hükümdarlar için değil şehzâdeler için de kullanırlar. Hanedan mensubu olmayan fertler için bu tabiri kullanmadıkları görülür.

Her ne kadar bazı kaynak ve araştırmalar Gaznelilerde sultan unvanını alan, hattâ ilk olarak sultan unvanı ile bilinen İslâm hükümdarı olarak Mahmud'u gösterirlerse de22 bu onun resmî makamı ile alâkalı olmayıp gerçekte X. yüzyılda pek çok küçük mahallî idareci de bu unvanı kullanmıştır.23 Beyhakî ve Gerdizî'nin de eserlerinde sultan tabirini hükümdar karşılığı olarak kullandıkları görülmektedir. Gazne hükümdarları içinde resmî olarak sultan unvanına sahip ilk hükümdarın İbrahim olduğu öne sürülmüştür.24 Fakat Ferruhzâd'ın sultanü'l-muazzam ifadesini taşıyan sikkesinin mevcudiyetine dayanarak ilk defa resmî olarak bu unvanı kullanan hükümdarın Ferruhzâd olduğu ve sonraki hükümdarlarda bunun değişmez bir hale geldiği söylenebilir.25

Daha çok şairlerin tercih ettikleri eski İran unvanı olan şahinşah tabiri ise, resmî bir unvan olmaktan ziyade makamın yüceliğini ifade için kullanılmıştır.26

Gaznelilerde hükümdar ve hanedan mensupları dışındaki memurlar için muasır devletlerde (Selçuklular, Büveyhîler) olduğu gibi resmî unvanlara rastlamıyoruz. Yüksek askerî rütbeliler genellikle hâcîb diye anılırken, sivil görevli olan vezirler ve divan sahipleri hâce-i bozorg ve hâce diye anılmıştır. Aynı zamanda bir hitap sözcüğü olarak da hil'atle beraber hükümdar tarafından tevcih edilen hâce unvanı Mahmud ve Mes'ud zamanında ululuk ifadesi olmuş ancak sonraki tarihlerde önemini kaybetmiştir.27 Gazneli idaresindeki sivil bir görevlinin alabileceği en yüksek unvanların bir diğeri de amîd olup, vezirler, divan sahipleri ve bürokrasideki en yüksek birkaç kişi için kullanılmıştır. Vilâyetlere özellikle Irak bölgesine tayin edilen görevliler (kethüdalar/eyalet vezirleri) amîd-i Irak olarak vasıflandırılırken,28 özel bir statü arzeden Harezm bölgesi valilerine harezmşah unvanı verilmiştir. Eğer harezmşah tayin edilen kişi şehzâde ise bunun Harezm'deki vekili de halifetü'd-dâr-ı Harezmşah29 diye adlandırılmıştır.

Lâkaplar

Sâmânîlerin yolundan giden Gazneli hükümdarların lâkap kullanmakta mütevazi oldukları söylenebilir. Selçuklular daha çok "din" ile yapılan lâkaplara rağbet ederken, Gazneliler "devle"ye itibar etmişlerdir.

Gazne Devleti'nin kurucusu olan Alptekin'in hangi lâkapları kullandığına dair kaynaklar bilgi vermez. Sebüktekin'in bilinen lâkapları muînü'd-devle, nâsıruddevle'dir. Mahmud da ilk lâkabı olan seyfü'd-devle'yi Horasan sipehsâlârı olduğu zaman Sâmânî Devleti'nden almıştır.30 Yemînü'd-devle ve Emînü'l-mille ise Abbasî halifesi el-Kadîr Billâh tarafından Mahmud'a verilen ilk lâkaplardır.31 Bu lâkaplarla birlikte bir de veli-yi emîri'l-müminîn'i almıştı.32 IX. Hint seferinden (405/1014) sonra nizamü'd-din,33 Sumenat zaferinden (417/1026) sonra ise kehfü'l-islâm ve'l-müslimîn lâkaplarını aynı halife tevcih etmiştir.34

Mahmud'dan sonra tahta geçenlerin aldıkları lakaplar ise şunlardır: Muhammed celâlü'd-devle ve cemâlü'l-mille nâsır-ı dînillâh, hâfız-ı ibâdullah, el-muntakîm min a'dâillâh, zâhir-i halifetullah emîrü'l-müminîn,35 şihâbü'd-devle ve kutbu'l-mille.36

Mevdud b. Mesud şihabü'd-dîn ve'd-devle, kutbu'l-mille ve cemalü'd-din, Ali Ebu'l-Hasan bahâü'd-devle, Abdürreşîd izzü'd-devle, Tuğrul-i Gâsıb kıvâmü'd-devle, Ferruhzâd cemalü'd-devle; İbrahim zahîrü'd-devle, III. Mesud alâü'd-devle, Şirzâd kemalü'd-devle, Arslan sultanü'd-devle, Behramşâh yemînü'd-devle, Husrevşah muîzzü'd-devle, Husrevmelik tâcü'd-devle lâkaplarını kullanmışlardır.37

Sadece tahta oturan hükümdarlar değil, onların kardeşleri de lâkap kullanmışlardır. Meselâ Mahmud'un kardeşi Emîr Yusuf'un lâkabı azizü'd-devle idi.38 Mahmud'un yalnız kendisi için değil, aynı zamanda kardeş ve oğulları için de halifeden lâkap talep ettiğine bakılırsa39 bunların da halife tarafından verildiği anlaşılmaktadır.

b. Hutbe:

Hükümdarın manevî unsurlarının en önemlisi, hükmedilen sahalardaki camilerde, hutbe esnasında hükümdarın adının, unvanlarının ve lâkaplarının zikredilmesidir ve hükümdar olmanın ilk tezahürü hutbedir.

2. Maddî Alâmetler

a. Sikke

Bir cephesiyle manevî, diğer cephesiyle maddî unsur sayılabilecek sikke de hâkimiyet alâmetlerindendir.

Gazne hükümdarı ve emirleri daha Sâmânî devleti hizmetinde iken kendi adlarına paralar bastırmışlardır. 383/993 yılından 385/995 yılına kadar bastırdıkları altın sikkelerde Sâmânî Emîri Nuh b. Mansur'un adını darp ettirmişlerdir.

Gazneliler müstakil bir devlet kurduktan sonra paraları kendi adlarına bastırmışlardır. Sebüktegin'den itibaren Tanka adı verilen Hint tarzı paralar yanında, Abbasî halifeleri tarzında direm ve dînarlar darbettirmişlerdir.40

b. Tevkî

İslâm devletlerinde bir resmî yazışma ıstılahı olarak, zaman zaman birbirinden farklı şekillerde hükümdarın kararı, bunun yazılış sureti, tayin beratı, hükümdarlara mahsus alâmet, tuğra, ferman ve mühür anlamlarında kullanılmıştır.41

c. Hil'at

Istılah olarak hükümdarın taltif etmek istediği kimseye verdiği değerli elbise42 olarak tarif edilirse de, hil'at sadece elbise olmayıp, kemer, yüzük, sarık, külâh, bayrak, çetr, çadır, kös, hattâ at, fil vs. gibi pek çok hâkimiyet alâmeti sayılan unsurlar da hil'ati tamamlamaktaydı.

Gazneli hükümdarlar hil'at tevcih ettikleri gibi kendileri de Abbasî halifelerinden hil'at almışlardı. Böylece hem hükümdarın meşruluğu, dolayısıyla devletin meşruluğu halifece tanınmış, hem de hükümdar halifenin yüksek manevî gücünü kabul etmiştir.43

Gazneliler devrinde hil'at tevcih edilen kişilerin ve verilen hil'atlerin kayıtlarının tutularak hazinenin kontrol altında bulunması sağlanıyordu.44

Gaznelilere bağlı vassal hükümdarların da hil'at tevcih etme yetkisi vardı.45 Ancak bu yetkinin sultanın müsaadesine tabi olduğu muhtemeldir.46

d. Tiraz

Üzerine yazı işlenmiş, sırmalanmış veya dokunmuş şerit halindeki kumaş47 anlamındaki tiraz da hâkimiyet alâmeti olup, tıpkı hutbe ve sikkelerde olduğu gibi tirazlarda da hükümdarın ad ve lâkaplarının işlenmesi bir hükümdarlık hakkı idi. Vassal hükümdarlar da önce hükümdarın adının yazılması kaydiyle kendi isimlerini tirazlarda yazdırabiliyorlardı.48

e. Taht

Gazne hükümdarlarının her birinin kendine ait tahtları olduğu, bunların değerli maddelerden yapıldığı ve çok gösterişli oldukları kaynakların49 ifadelerinden anlaşılmaktadır.

Hükümdar eşlerinin de kendilerine ait tahtları vardı ve bu tahtlar da oldukça gösterişli idi.

f. Taç

Gazneli hükümdarlar bütün merasimlerde tahta oturduklarında başlarına taç koymuşlardır. Taçlar da tıpkı tahtlar gibi çok değerli ve gösterişli idi.50 Hükümdarın emriyle özel olarak yaptırıldığı gibi, halife tarafından da hil'atin parçalarından olarak sultana tevcih edilmiştir.51

Hükümdar ve şehzade eşlerinin de taçları vardı.

g. Yüzük

Gazne hükümdarları taşına adlarının yazılmış olduğu yüzükleri kullanmışlar, hil'atin unsurlarından olarak vezirlerine vermişler, böylece onları vekil tayin ederek devlet ve memleketin menfaatine müteallik işlerde kendi fermanlarından sonra vezirin fermanının geçerli olduğunu göstermişlerdir.52

h. Nevbet

Hükümdarlık sarayının kapısında veya otağının önünde muayyen zamanlarda, ekseriya namaz vakitlerinde o zamanın devlet orkestrasının konser vermesidir.53

Gaznelilerde kûs (davul), bûk (boru, nefir), tabl (darbuka benzeri davul), duhul (büyük davul), kase-pîl (ikili davul, nekkare), ayine-i pilân (fil üzerinde çalınan davul) gibi vurmalı ve üflemeli çalgılardan oluşan nevbet; namaz vakitlerinde, savaş meydanlarında, karşılama ve uğurlama, özellikle halifenin elçisini kabul merasimlerinde çalınmaktaydı.54

i. Payitaht

Her devletin bir merkezden yönetildiği muhakkaktır. Bu itibarla Gazneliler için de siyasî gelişmelere paralel olarak bazı şehirlerin merkez görevini üstlendiği söylenebilir. Her ne kadar Nişabur, Herat, Büst, Belh gibi şehirler zaman zaman bir merkez gibi kullanılmışsa da devletin gerçek merkezi Gazne idi ve Gazne'ye sahip olmak tahta sahip olmak anlamını taşıyordu.55

j. Bayrak

Çok eski devirlerden beri hâkimiyet alâmeti olarak kullanılan bir diğer sembol de bayraktır. Özellikle Beyhakî Tarihi'nin içerdiği bilgiler sayesinde Gazneli devri bayrakları hakkında az da olsa bilgi sahibi olabilmekteyiz. Bu bilgilere göre hükümdarlara ait resmî bayraklar bulunduğu gibi, şehzâde, kumandan, müstakil ve yarı müstakil hükümdarlara da hükümdar tarafından bayrak verilmekteydi.

Hükümdarlara ait bayraklar siyah rengi taşımaktaydı.56 Gaznelilerin siyah rengi tercih etmelerinin sebebi muhtemelen eski Türklerde de görülen hâkimiyet rengi olmasından ziyade, Abbasî-Gazneli münasebetleri neticesinde Gaznelilerin kendilerini Abbasîlerin meşru mümessili gibi görmüş olmalarından kaynaklanıyordu.57

Muhtemelen askerî kıtaların hususî alâmet ve şekil taşıyan bayrakları vardı. Meselâ saray kölelerinden oluşan kıt'aların bayraklarında aslan alâmeti (alâmet-i şir) bulunuyordu.58 Hindistan sipehsâlârlığına tayin edilen şahıslar ise kırmızı ipekten yapılmış bayrakla birlikte bayrak direğinin tepesine kondurulan ve mencuk diye adlandırılan hilâl şeklinde bir alâmete (alâmet-i mencuk) de sahip olabiliyordu.59 Köprülü de devletin resmî bayrağından başka bayraklarda ayrı ayrı renkler kullanılması âdetinin birçok İslâm ve Türk devletinde varolduğunu ve bu itibarla Gazneli bayraklarında da hükümdar, kumandan ve emîrlerin isim ve lâkaplarının yazılmış olabileceğine işaret etmektedir.60

Emîr ve vassal hükümdarların bayraklarının siyah rengi taşıması isyan alâmeti sayılıyordu.61 Savaş esnasında bayrağın bulunduğu yer, hükümdar veya ordu kumandanının bulunduğu yeri (merkezi) gösterdiğinden, asker daima buna dikkat ederdi.62 Herhangi bir sebeple bayrağın görülmemesi ve yerinden oynaması ordunun bozulduğuna alâmetti.63 Bir yerin işgalinde bayrağın kale burcuna çekilmesi kalenin teslimiyetinin işareti64 olduğu gibi, bayrağın düşman eline geçmesi de ordunun yenilgisi anlamına geliyordu.65

k. Çetr

"Sultanların başları üzerine tutulan gölgelik"66 olarak tarif edilen çetr de hâkimiyet alâmetlerindendir.

l. Gâşiye

Eğer örtüsü anlamında kullanılan67 gâşiyenin Gazne sultanları tarafından kullanıldığına dair bilgiler elimizde yoksa da, bu devirde bazı ileri gelen kişilerin gâşiye sahibi olduklarını, hattâ Hac sipehsâlârlığı ile görevlendirilen kişilere verilen hil'atin unsurlarından olduğunu kaynaklar zikreder.68 Bu bilgilere kıyasla Gazne hükümdarlarının da gâşiye kullandıkları söylenebilir.
Gâşiye, sahibi ata binince rikâbdarı tarafından atının önünde taşınır, attan inince eyerin üzerine yayılırdı.69

m. Saray

Gazne hükümdarları için bir şehirdeki saraydan değil, binalar kompleksinden, hattâ bir mahalleden bahsetmek gerekmektedir. Çünkü onların sarayları, süslü bahçeler; ordu arzı, çevgan oyunu ve bayram namazlarını eda etmek için geniş meydanlar; kabul merasimleri ve ziyafetler için güzel bir şekilde tefriş edilmiş muhtelif salonlar, koridorlar, devlet işlerinin yürütüldüğü dîvânlar, saray köleleri için yatakhaneler, sultanın özel hayatını sürdürdüğü harem v.b. bölümlerden oluşmaktadır.70

n. Saltanat Çadırı

Gazne hükümdarlarının çadırları da muhtemelen bayrak ve çetrleri gibi siyah renkte olup değerli kumaşlardan imâl edilmişti.71 Saltanat çadırının kurulması sefer alâmeti idi. Sultan nereye sefer yapmak istiyorsa çadır o yönde bir yere kuruluyor, sultanın çadıra inip birkaç menzil katetmesiyle sefer kesinlik kazanıyordu.72 Bu çadırlar sadece sefer sebebiyle kurulmuyor, sultanın av ve temaşa için saraydan ayrıldığı zamanlarda da çıkarılıyor ve konaklama yerlerine konduruluyordu.73

II. Saray Görevlileri

Hâcib-i bozorg: Saray teşkilâtında hükümdardan, bütün devlet teşkilâtında da hükümdar ve vezirden sonra en yüksek makama sahip olan görevlidir.

Hâcib-i bozorg, hâciblik makamına yükselmiş Türk asıllı gulâmlar arasından bizzat sultan tarafından seçilerek göreve atanır, atama delili olarak kendisine hil'at giydirilip, bayrak, nevbet gibi hâkimiyet alâmetleri verilirdi.74

Hâcib-i Bozorg tavassut, teşrifat75 ve askerî görevler üstlenmiştir. Ordulara başkomutanlık yapar, sultanın başkomutan olduğu durumlarda ordunun sol kanadını idare ederdi.76 Sefer vb. sebeplerle saraydan ayrılması durumunda, yerine vekil olarak teklif ettiği kişi, görevini vekâleten yürütürdü.77

Protokoldeki yeri, sultanın iştirak ettiği kalabalık kortejlerde sultanın, sadece vezire refakat ettiği durumlarda ise vezirin önü idi.78 Bu durum, devlet teşkilâtında vezirden sonra en üst görevli olduğunu göstermektedir. Emirlik makamına sahip olmalarına rağmen emir unvanını kullanamazlar, siyah elbise üzerine mücevherlerle süslü altın kemer takar, başlarına iki dallı külâh koyarlardı.79

Hâcibler: Menşei Sâsânîlere kadar dayanan, muhtelif zaman ve mekânlara göre tekâmül eden hâciblik müessesesi mânâ itibariyle birinin bir yere girmesini men eden kişi, kapıcı ve mabeynci anlamına gelir.80

Gaznelilerde bütün saray hizmetleri, kumandanlık ve valilik gibi önemli görevler; gulâmlardan, özellikle Türk gulâmlardan yetişmiş ve hâciblik rütbesini kazanmış kişilere aitti. Siyasetnâme'deki ifadeye göre bir gulâmın hâciblik rütbesini kazanabilmesi için bir dizi eğitimden geçmesi gerekiyordu.81 Hâciblik rütbesine ulaşan gulâmlar gerek saraydaki önemli görevlere, gerek kumandanlık ve valilik gibi yüksek makamlara tayin edilseler bile hâcib unvanını kullanmaya devam ediyorlardı.

Hükümdar sarayına mensup hâcibler, muhtemelen rütbelerine göre farklı görevler üstlenmişlerdi. Bunlardan bir kısmı sarayda teşrifatçı olarak görevli iken, bir kısmı da saraya giriş-çıkışları denetlemeden sorumlu idi. Bunlar gece gündüz nöbetleşe bu görevi yaptıklarından hâcib-i nevbetî diye adlandırılıyorlardı.82 Bu iki grup dışında başka bir hâcib grubu daha vardı ki görevleri askerî olup, derecelerine göre emirlerinde birlikler vardı ve rütbe itibariyle diğer hâcib gruplarından daha yüksek idiler.

Hükümdar sarayından başka emirlikle vilâyetlere tayin edilen şehzâdelerin, emirlerin, vezirlerin ve sipehsâlârın saraylarında da hâcibler bulunmakta idi.83 Bu gruptan olan hâcibler, zaman zaman sultanın isteği ile efendileri hakkında casusluk yaparlardı.84

Hükümdar ve hanedana ait bütün hâcibler siyah elbise giyer, başlarına iki dallı külâh koyar, bellerine altın kemer takarken,85 kalem ehlinin, yâni hâcib-i hâcegânın hâcibleri renkli elbise giymek mecburiyetinde idi.86

Hâcib-i Saray: Bizzat sultan tarafından tayin edilen hâcib-i saray'ın görevi, sâlâr-ı gulâman-ı saray'a vekâlet etmekti.87 Salar-ı gulâman-ı saray, sarayda bulunmadığı zamanlarda onun yerine istişarî meclislere katılır, savaşta 500 kişilik birliklere komuta edebilirdi. Sâlâr-ı gulâman-ı saray'ın azli veya ölümü halinde onun yerine asaleten atanırdı.88

Vekîl-i Der (Vekîl-i Has): Gazne sarayındaki üst görevlilerden biri olan vekil-i der, muhtemelen Abbasî sarayındaki üstadü'd-dar'ın görevlerini ifa eden yâni, hazinenin gelirlerinden ve vergilerden belli bir miktarı alıp, bu meblâğı sarayın fırınlarına, mutfaklarına, ahırlarına ve saraydaki bütün görevlilere tahsis etmekle mükellef görevli idi.89 Bu görevleri yanında ziyâ-ı has diye adlandırılan sultanın şahsî emlâkini ve hazinesini de idare ederdi.90

Emirler, vassal hükümdarlar ve sivil vali durumundaki Horasan sahib divânı da, kendileriyle ilgili işleri yürütmek, murakebe etmek ve gerektiğinde sarayın haberlerini efendilerine iletmek için hükümdarın sarayında vekîl veya vekîl-i der bulundururlardı.91 Efendilerinin saraydaki temsilcisi olan bu görevli, Nevrûz ve Mihrigân gibi bayramlar sebebiyle, efendilerinin vermekle mükellef olduğu hediyeleri sultana sunarlardı.92 Aynı zamanda sultanın sarayında efendileri adına tabii casus durumunda olan bu kişiler, göreve atandıkları zaman efendileri aleyhine çalışmayacakları gibi, sultanın da efendileri aleyhindeki hareketlerinden onları haberdar edeceklerine dair ağır yeminler ederek göreve başlarlardı. Bu vekiller görev süresince ücret, maaş ve ihsanları kendi saraylarından alırlardı.93

Emîr-i Hâres (Vâli-yi Hâres): Hâres diye adlandırılan zindanın âmiri olup,94 görevi sultanın birisi hakkında verdiği cezayı uygulamaktı.95 Nizamü'l-Mülk'e göre hares emirliği her devirde büyük memuriyetlerden biriydi ve sarayda derece itibariyle hâcib-i bozorgdan sonra en yüksek makamı o işgal ederdi. Çünkü görevi ceza infazıyla ilgiliydi. Hükümdar bir kimsenin suçlu olduğuna karar verdiği zaman yerine göre baş vurma, el ayak kesme, dar ağacında asma, dövme, hapsetme ve kuyuya atma gibi cezalardan birini tatbik etmesini emir-i hares'e emrederdi. Tıpkı vassal hükümdarlar gibi kös ve alemi olup nevbet çaldırmak hakkına sahipti.96 Ancak ceza hususunda kesinleşmemiş bir kararı uyguladığında kendisi de aynı cezaya çarptırılırdı. Cezaları emrindeki görevliler vasıtasıyla yerine getirirdi.97 Ayrıca tutuklu bulunan hanedan üyelerinin nakilleri esnasında onlara nezaret eder98 ve önemli elçilik hey'etlerinin karşılama merasimlerinde teşrifatçılık yapardı.99

Ağâçî: Türkçe bir kelime olan ağaçî, hâcib veya mabeynci anlamında kullanılmakta olup,100 Gazneliler devrinde hükümdarla devlet erkânı arasındaki irtibatı sağlayan görevli idi. Beyhakî Tarihi'nde ağâçî'nin genellikle hadım veya hasse hadım kelimeleriyle vasfedilmesi bu görevlinin tevâşîlerden seçilmiş olduğu zannını vermektedir. Nitekim ağâçî'nin sarayın harem kısmına girmeye mezun olması101 da bu fikri teyit edecek mahiyettedir.

Sultan ister sarayda, isterse çadırında (otağında) olsun ağâçî hadım daima onunla birlikte bulunurdu. Sultana bir haber arz etmek için gelen kişi önce ağâçî'nin yanına gider ve bu haberi ağâçî sultana iletirdi. Gelen kişinin sultanın huzuruna girme izni varsa, ağâçî tarafından huzura alınır, izin yoksa sultanın cevabı, haberi getirene iletilirdi. 102

Perdedâr: Saraydaki önemli görevlerden biri de perdedârlıktır. Nizamü'l-Mülk perdedârı "kabul günlerinde huzura kabulün işareti olarak sarayın kapısında bulunan perdeyi kaldırıp indirmekle yükümlü olan görevli"103 olarak tarif edilmektedir.

Gazne sarayında perdedârların birden fazla olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda zikredilen görevi yapan perdedâr yanında başka perdedârlar da vardı. Bunlar özellikle halifenin elçisini karşılama merasiminde bir hâcibin emri altında görevlerini yapıyorlardı.104 Buna göre bu perdedârlar rütbe itibariyle hâciblerden daha aşağı idi. Yine perdedârlar herhangi bir sebeple cezalandırılıp öldürülen kişinin çöplüğe atılan cesedine bekçilik yapıyorlardı.105

Bu perdedârlardan başka Perdedâr-ı has olarak vasıflanan ve hükümdarın emrini şehzâdelere iletmekle görevli olan bir perdedâr daha vardı106 ki sultanın özel hizmetinde olması sebebiyle muhtemelen tevâşîlerden seçilmiş idi.

Hükümdar sarayından başka, devlet ricalinin saraylarında da perdedârlar vardı.107

Mihter-i Saray: Hükümdarla birlikte seferlere iştirak etmesi,108 hükümdarın hargâhına (istirahat mekânı) girmeye mezun olması, hattâ devlet ricalinin hoşuna gitmese de bazı devlet meseleleri hakkında hükümdarla istişarelerde bulunması,109 bu memurun hükümdara yakınlığını ortaya koymaktadır. Ayrıca isminin hadım ile birlikte zikredilmesi muhtemelen Mihter-i Saray'ın da tevâşîlerden seçildiğini göstermektedir.

Debîr-i Saray: Gazne sarayındaki diğer bir görevli de debîr-i saray idi. Muhtemelen debîr-i gulâmân olarak da adlandırılan110 bu memurun görevi saray kölelerine ait defterleri tutmaktı.111

Âhûr-sâlâr: Uzunçarşılı tarafından "sarayın ve hükümdarın hayvanlarının bulunduğu has ahurun başı olup emri altında hademe, seyis vs. gibi görevliler vardı"112 diye tarif edilmektedir. Fakat özellikle Mes'ûd devrinde âhûr-sâlârlık görevini üstlenen kişilerin bu görevlerine ilâve, aynı zamanda sayıları onbinleri bulan ordulara kumandanlık ettikleri,113 hattâ eyalet valiliğine bile tayin edildikleri114 görülmektedir.

Hazînedâr: Gerektiğinde harcamak, bağışlanmak veya hediye edilmek üzere sarayda özel bir dairede muhafaza edilen nakit, mücevher, değerli eşyalar vs.'nin bulunduğu hâzinenin amiri olan hâzînedâr, hâzin diye de adlandırılmaktadır. Hazinedâr'ın emri altında, yine aynı adı taşıyan memurlar, hazîne kâtipleri (debîrân-ı hazîne), hazîne müşrifleri (müşrifân-ı hazîne), çıraklar (şâgirdân) ve hammallar bulunmakta idi. 115

Hazinedârlar kendi aslî görevleri dışında askerî kumandanlıklara da tayin edilmişler, hattâ sipehdârlık makamına kadar yükselebilmişlerdir. 116

Hükümdar sarayında görevli olan hazînedârlar gulâm sistemine göre yetişmiş Türklerden seçilirken, eyâletlere tayin edilen hazînedârlar için böyle bir tercih yoktu. Hattâ hükümdar kendi nedimini bile bu göreve atayabiliyordu.117

Câmedâr: Hükümdarın kıyafetlerinin ve hükümdar tarafından hil'at olarak verilecek eşyanın muhafaza edildiği câme-hâne isimli daireden sorumlu memurdur.118

Köle sistemine göre yetişmiş gulâmlardan seçilen câmedârlar,119 hâciblik ve sâlârlık gibi rütbeleri kazansalar bile bu unvanlarını da muhafaza ederler hattâ câmedârlığını yapmış oldukları hükümdarın ismi ile anılırlardı.120

Devâtdâr: Bu memur, değerli evrakların, mektup nüshalarının, sevgend-nâmelerin (yemin-nâme) ve sultana ait kitapların muhafaza edildiği devât-hâne'nin121 âmiri idi.

Has kölelerden olan devâtdâr, gelen mektupları alıp sultana takdim eder, sultana ait devat-ı has olarak adlandırılan divit takımını yanında taşırdı.122 Ayrıca görevi itibariyle istişarî meclislere de katılabilirdi.123 Gazneliler devrinde emirliğe (sipehsâlârlık) kadar yükselen124 devatdârların varlığına şahît olmaktayız.

Alemdâr: Sultanın bayrağını taşıyan ve onu muhafaza eden görevli125 olup sultanın has köleleri arasından seçilirdi.126

Çetrdâr: Sefer veya başka bir sebeple sultanın saraydan ayrıldığı durumlarda onun çetrini taşıyan görevlidir. Bu görevli de sultanın has kölelerindendir.127

Çevgândâr (Çevgânî): Sultanın çevgânını taşımakla yükümlü olan görevlidir.128 Çevgândâr, muhtemelen hükümdarın çevgân, silâh, mızrak ve ok atma gibi sportif faaliyetlerinden de sorumlu idi. 129 Bu memurlar da sâlârlık, hattâ kutvalliğe (kale komutanlığı) kadar yükselebiliyorlardı.130

Silâhdâr: Hükümdarın silâhlarına bakmak, merasimlerde onun silâhını taşımak, aynı zamanda da zerradhâne diye adlandırılan silâhhâneden sorumlu memurdur.131

Emri altında aynı isimle anılan başka silâhdârlar bulunurdu. Bütün resmî kabullere emrindeki silâhdârlar ile katılır ve tahtın etrafında yer alırlardı.132 Buna istinaden, sultana karşı yapılabilecek herhangi bir olumsuz harekette onu muhafaza ile sorumlu oldukları söylenebilir.

Halifenin elçilerinin kabul merasiminde, sultanın halifece gönderilen hil'ati giymesi ve bu sebeple şükür namazını eda etmesi gereken durumlarda namaz için gerekli olan seccadenin taşınması ve yere yayılması âmir silâhdarın işiydi. 133

Sultanın saraydan ayrılması durumunda onunla beraber bulunurlardı.134

Candâr: Mecazen muhafız ve koruyucu anlamına gelen candâr,135 divanî ıstılahda daima sultanın huzurunda silâhlı bir şekilde bekleyen ve sultanı korumakla görevli olan memurdur.

Ancak Beyhakî Tarihi'ndeki ifadelerden bu görevlinin, av eğlenceleri esnasında sultanın yanında bulunarak, onun yaraladığı hayvanları öldürmekle görevli olduğu136 anlaşılmaktadır.

Rikabdâr: Rikabdârın görevi, efendisinin gaşiyesini taşımak ve efendisi attan indiği zaman onu yere yaymaktı. Ancak bu görevlinin bu anlamda sultana hizmet eden özel bir görevli olduğuna dair bilgilere sahip değiliz.

Bu anlam dışında Gazne sarayında rikabdârlar birden fazla olup, daha ziyâde haberci olarak görevlendirilmişlerdi.137

Taştdâr: Hükümdar elini yıkadığı zaman ona ibrik ve leğen tutarak hizmet eden görevlidir.138

Hükümdarın mutemedlerinden olması sebebiyle bazı mahrem işlerde haberci olarak139 da görevlendiriliyordu.

Hânsâlâr: Hânsâlâr, hükümdarın özel mutfağının (matbâh-ı has) şefidir.140 Emrinde birkaç köle bulunmaktaydı ve bu kölelerin görevi özellikle Nevruz ve Mihrigân gibi bayramlar münasebetiyle verilen ziyafetlerde sunulacak yiyecekleri hazırlamaktı.141

Çaşnîgîr: Hükümdarın yemeğini hazırlayan, sofra hizmeti gören ve hükümdar yemek yemeden önce herhangi bir zehirlenme tehlikesinin önüne geçmek için onun yemeğini tadan görevlidir.142

Çaşnigîrler aynı zamanda hükümdarın düzenlediği ziyafet törenlerinde de sofra hizmeti yapıyorlardı.143

Şarapdâr: Sarayın şarap-hâne adı verilen meşrubathânesinin âmiri olan memurdur.144

Sultanın meşrubatını hazırlayan ve onun tertiplediği ziyafetlerde hizmetle mükellef olan bu memur şarapdâr-ı has olarak adlandırılmakta145 olup emrinde şarapdârlar bulunuyordu.146

Şarapdâr-ı haslar sonraları yüksek bir makama atansalar bile şarapdâr unvanını muhafaza ediyorlardı.147

Sultan saraydan ayrıldığı zaman şaraphâne ve özel mutfağı da birlikte götürüldüğü için şarapdârlar da sultanın şahsî işleriyle ilgilenen diğer özel görevliler gibi gerek sarayda gerek saray dışında daima onunla beraber bulunurlardı.148

Resuldâr: Resuldâr'ın görevi, sultanın nezdine gelen elçiyi birkaç menzillik bir mesafede karşılayıp, kendisine tahsis edilen ikametgâha götürmek,149 oradaki rahatını temin etmek,150 elçinin dergâh'a geliş-gidişini düzenlemek,151 elçinin geldiği ülkenin hükümdarına sultan tarafından gönderilecek cevap-nâme ve hediyeleri elçiye teslim etmek,152 dergâhtan gönderilecek Gazneli elçilere sultan tarafından tevcih edilen hil'atleri vermek,153 sultanı ziyarete gelen valilere sultanın hediyelerini götürmek154 ve herhangi bir sebeple sultanın kimseyle görüştürülmesini istemediği habercilere nezaret etmekti.155

Mertebedâr(lar): Görevleri; elçileri karşılamada asıl görevli olan resuldâr'ın yanında bir tür gösteri birliği fonksiyonunu ifa etmek,156 sultanın alayının önünde bulunup "savulun!" diyerek ve ellerindeki kamçıları sallayarak yol açmak,157 resmî kabul günlerinde kabul salonunun dışında dizilmek,158 sultanın, topraklarına yeni ilhâk ettiği bir şehirde, şehrin âyânını huzura kabul ettikten sonra sultanın onlara gösterdiği teveccühün nişanesi olarak, sultanın menzilgâhından şehre kadar teşyi etmek,159 özellikle vezir gibi yüksek rütbeli devlet ricalinin hil'at giydikten sonra sultanın huzuruna çıkmak için came-hâne'den kabul salonuna gelişinde ona refakat etmek,160 sipehsâlârların huzurdan ayrılışlarında onları saraylarına kadar uğurlamaktı.161

Emir makamındaki şehzâdelerin ve sipehsâlârların saraylarında da mertebedârlar bulunmakta idi.162

Sipahdâr(lar): Lugâtlerde, ordu komutanı olarak tarif edilmesine163 rağmen, Gazne sarayındaki sipahdârların bu anlam dışında görev yaptıkları anlaşılmaktadır.

Beyhakî'nin ifadelerinden sipahdârların bazan teşrifat memurları gibi,164 bazan sarayın gece bekçileri gibi165 bazan da yüksek rütbeli ricali sultanın has meclislerine çağırmak gibi166 birbirinden farklı görevler üstlendikleri anlaşılmaktadır.

Nedimler: Nedimlerin görevi siyasî olmaktan çok sosyal ağırlıklı idi. Hükümdarlar resmî işlerinden arda kalan zamanlarını çoğunlukla nedimleriyle geçiriyorlardı. Zaman zaman da sultanın isteğiyle devlet işlerinin görüşüldüğü müşavere meclislerine iştirak edebiliyorlardı.167 Bazı nedimler, kethüdalık (eyalet vezirliği), hazinedârlık ve sahib-i divan-ı risalet gibi siyasî görevlere de tayin edilebiliyor,168 bu görevleri herhangi bir sebeple sona erdiği zaman da tekrar nedimlik hil'atini giyebiliyorlardı.169 Ayrıca zaman zaman elçilikle görevlendirildikleri gibi,170 Arapçayı çok iyi bilmeleri sebebiyle halife elçisinin karşılanma merasiminde görev alıyorlardı.171 Sultana yakınlıkları sebebiyle,

çok mahrem işlerde sultan ile vezir arasındaki diyaloğu sağlamak ve yüksek rütbeli devlet ricalinin yakınlarından birinin ölümü halinde sultan adına taziyette bulunmak da nedimlerin görevlerindendi.172

Nizamü'l-Mülk'e göre Gazne sarayında sayıları yirmi olarak verilen173 ve nediman-ı has ve nediman-ı birunî174 olarak gruplanan nedimler, başlıca şiir, debîrlik, nücûm, tıp, Kur'ân, tefsir, fıkıh gibi ilimleri; tavla, satranç gibi oyunları bilmek; faziletli, hoş tavırlı, güler yüzlü, dindar, ketum ve iyi giyimli olmak zorunda idiler. 175

Mutripler: Tıpkı nedimler gibi mutripler de hükümdarın özel hayatının önemli bir unsuru idiler. Meclis-i haslar bunlarla şenlenir, ziyafetler bunlarla canlanır bu hizmetleri karşılığında da sultandan caizeler alırlardı.176

Mutripler de mutriban-ı has ve mutriban-ı birunî177 olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Gazne sarayında kadın mutripler de vardı ve bunlar sarayın harem kısmına girmeye mezun idiler.178 Buna istinaden haremdeki eğlencelerde görev aldıkları muhtemeldir.

Sâkîler (Sâkîyan-ı Has): Meclis-i haslarda sultana şarap sunmakla görevli kölelerdi. Sayıları yedi-sekiz olan sâkîlerin seçiminde güzel yüzlü olmalarına dikkat edilirdi. Meclis-i haslarda renkli elbiseler giyerler ve ikişer ikişer hizmet ederlerdi.179

Gazneliler devrinde çok yüksek makamlara, hattâ tahta kadar ulaşan sâkîlerin varlığına şahit olmaktayız. Nitekim Mahmud'un has kölelerinden olan, Muhammed ve Mes'uda sâkîlik yapan Nuştekin-i Nevbetî Cüzcân emirliğine kadar yükselmişti.180 Mahmud'un sâkîlerinden olan ve bazı davranışları sebebiyle tarihçilerin "kafîr-i nimet" diye niteledikleri Tuğrul-ı Gâsib de giderek yükselmiş ve kısa bir süre Gazne tahtını işgal etmişti.181

Sâkîler bir has köle'nin (hâdim-i has) emrinde idiler. 182

Muhaddis: Gazne sarayındaki resmî görevlerden biri de muhaddislik olup bu işi yapan kişilere muhaddis denilmekteydi.183

Muhaddisler çoğunlukla sarayda hazır bulunur ve sultan istediği zaman ona hikâye anlatırlardı.184

Hembâz185 (Oyun Arkadaşı): Satranç ve tavla gibi oyunlarda sultana eşlik eden görevli olması gerekir. Nedimlerden birinin bu görevi üstlenmiş olması da muhtemel görünmektedir.

Tabîbân-ı Hasse: Hükümdarın ve muhtemelen saraydaki kişilerin sağlık durumlarıyla ilgilenen ve sayıları birden fazla olan bu görevliler, zaman zaman bir lutuf nişanesi olarak yüksek rütbeli ricalin tedavisi ile de meşgul olurlardı.186 Sultanın huzurunda oturabilme iznine sahip oldukları gibi,187 devlet erkânı hakkındaki sıkıntılarında ona dert ortağı olabilecek kadar da yakın idiler. 188

Sultan İmamı (Pişnemaz-ı Sultan): Hükümdar namaz kılarken ona imamlık yapan bu görevli, görev itibariyle Osmanlı sarayındaki hünkâr imamını andırmaktadır. Bu görevine ilâve olarak şehzadelerin dini eğitimini de üstlenmişti. 189

Mashareler (Maskaralar): Bayram vb. münasebetlerle sultanın verdiği ziyafetlerde davetlileri eğlendiren ve karşılığında hükümdardan caize alan190 görevlilerdir.

Ferrâşlar: Saraydaki günlük sıradan işleri yapmakla yükümlü idiler.

Ferrâşların hepsi aynı rütbede değildi. Sultanın şahsî işleriyle görevli olan ferrâş, ferrâş-i sultanî diye adlandırılır ve yüksek rütbeli rical huzura çağrıldığında bu görevli ile haber gönderilirdi.191

Sultanın teveccühünü kazanan ferrâşlar, sipehsâlârlık gibi yüksek makamlara tayin edilseler bile ferraşlık sıfatını muhafaza ediyorlardı.192

Havâic-keşan (Levâzım Memurları):193 Sarayın mutfağı için gerekli olan malzemeyi tedarikle mükellef olmaları yanında sultanın hassa ordusunun koğuşlarının levâzım işlerini de üstlenmişlerdi.194

Fîlbânân (Fil Bakıcıları): Gaznelilerde filler orduda önemli bir unsur idi. Sayıları binleri bulan fiiller zaman zaman sultan tarafından denetlenir, denetleme işi Kabil'de yapılır ve fillerin durumuna göre bakıcıları, hacib-i bozorg vasıtasıyla sultan tarafından hil'atle mükâfatlandırılırdı.195

Çoğunlukla Hintliler arasından seçilen ve pilbân diye adlandırılan fil bakıcıları, mukaddem-i pîlbânân adlı bir hâcibin emrinde idiler. Fillerden birinin zarar görmesi veya düşman eline geçmesi halinde bakıcıları sultan tarafından cezaya çarptırılır ve filin değeri nakit olarak kendilerinden tahsil edilirdi.196

Filler orduda kullanım yanında sultan veya devlet ricali için binek olarak da kullanılmakta idi. Sultanın fil bakıcısı pîlbân-ı has olarak isimlendirilir ve sultan file bindiği zaman sevkini sağlardı.197

Sarbân, Suturban: Filler gibi at, deve ve katır da gerek yük taşımak gerekse binek hayvanı olarak önemli unsurlar idi. Bunların bakıcılarına sarbân veya suturbân adı verilirdi. 198

Gerek sultanın şahsî, gerekse sarayın işlerinden sorumlu olan belli başlı görevliler bunlardan ibaretti. Ancak kaynaklarda hâdim diye pek çok hizmetliden bahsedilmektedir ki bunların müteferrik işler yaptıkları söylenebilir. Harem dairesinde görevli olanlar, hâdiman-ı harem-i sultanî199 olarak nitelenirken, sultanın özel hizmetinde bulunanlar da hâdim-i has200 olarak vasfedilmektedir. Bu tür hizmetlilerin emirlerinde de şahsî işlerine bakan birer hâdimleri vardı.

Gazneli Devri İdarî Teşkilâtı

Gazneli devri idarî teşkilâtı temel olarak iki başlık altında incelenebilir.

2- Taşra Teşkilâtı

I. Merkezî Teşkîlât

1- Dîvân-ı Vezaret: Gazneli idarî teşkilâtında on yetkili makam, başında vezirin bulunduğu, bu itibarla dîvân-ı hâce veya dîvân-ı vezîr201 diye de adlandırılan vezaret dîvânıdır. Vezir, icraî, teşriî ve kazaî selâhiyetleri kayıtsız şartsız elinde bulunduran hükümdarın vekili sıfatı ile devletin bütün işlerini sevk ve idare eden en yüksek görevlidir.202

Vezir, genellikle teşkilâtın çeşitli kademelerinde görev yapmış İran asıllı kalem ehli arasından bizzat sultan tarafından seçilerek göreve atanırdı. Çünkü bu makam debirlik, hesap, muamelât vb. pek çok bilgi ve beceride üstad olmayı gerektiriyordu.203 Bunda da İranlılar oldukça mahir idi.

Sultan tarafından ataması yapılan vezir, göreve başlamadan önce sultanla karşılıklı olarak, görevini icrası hakkındaki taleplerini içeren ve muvâzaa204 diye adlandırılan bir antlaşma metnini imzalar, bunu müteakip vezaret hil'atini giyer, huzura çıkar ve bizzat sultanın elinden enguşter-i memleket adı verilen vezaret yüzüğünü (mührünü) alarak resmen göreve başlardı.205 Vezirliğe tayin edilen kişi, muhtemelen sultanla arasında vuku bulabilecek bir fitne hareketinin önüne geçmek için mutemet birisini (bu kişi genellikle sahib-i dîvân-ı risalet idi) müşavir olarak teklif eder,206 sultan da bunu onaylardı.207

Hükümdarın vekili sıfatı ile yetkileri onun emri dahilinde sınırsız olan vezir, tıpkı hükümdar gibi muayyen konularda misâl adı verilen ferman çıkarma yetkisini haiz olduğu gibi hukukî, askerî ve mâlî hususlarda da geniş yetkilerle donanmıştır. O da diğer bütün çağdaşı olan meslektaşları gibi mezâlim meclisleri kurar,208 sultanın başkanlık ettiği mezâlim meclislerine katılır,209 özellikle mâlî memurları sorgulayıp cezalandırdığı gibi ordulara bizzat kumanda eder,210 seferle görevlendirildiği bölgedeki orduları sevkeder, bölgedeki ve daha sonra oraya sevkedilebilecek orduların ihtiyaçlarını temin eder, bölgenin vergilerini tahsil eder ve asayişini sağlayacak görevlileri de tayin ederdi.211 Fakat onun asıl yetki ve görevi malî olup öncelikle hazineye gelir sağlamaktı. Vezir hazineye gelir temini yanında ondan sarfetmede de tam yetkili idi.212 Ayrıca tahrirat ve maaşların miktarını tayin ve ödeme şeklini de bizzat tespit edebilirdi.213

Vezir herhangi bir vazife ile görevlendirildiği zamanlar dışında sultanın yanında bulunur, seyahatlerinde ona refakat eder ve seferlerine katılırdı.214 Ancak sultan Hindistan'a sefer yaptığı zaman onun vekili olarak Horasan'da kaldığı da vaki idi.215 Diğer durumlarda bu görev şehzadeler tarafından yerine getirilirdi.

Gazneli vezirleri hâce-i bozorg, hâce ve vezir dışında herhangi bir resmî unvana sahip değildiler. Meymendî, şemsû'l-kuffat, Hasanek ise seyyidü'l-kuffat olarak anılırsa da bu tabirler tarihçilerden ziyade şairlerin kullandıkları gayri resmî takdir ifadeleridir.216 Sembolleri ise; Bağdat'ta dokunmuş ve çok ince nakışlarla işlenmiş beyaz bir kaba, aynı oranda değeri haiz sarık, tıraz, süslü büyük bir zencir (zencire-i bozorg) ve firuzelerle süslü 1000 miskallik bir kemerin oluşturduğu vezaret hil'ati (hil'at-i vezaret); biri sultanın isminin nakşedildiği vezaret yüzüğü (engûşter-i mülk veya engüşter-i memleket), diğeri vezirlik sembolünün (sarık) hâkk edildiği bir yüzük; 217 vezaret diviti,218 kılıç,219 serâperde220 ve sadr veya mesned221 olarak adlandırılan minder veya sekidir. Maiyetlerinde ise divitdâr,222 debirler, muharrirler ve bunların yardımcıları, mütercimler,223 sultan tarafından emrine tayin edilen hâcib224 ile kendi naibi,225 perdedâr226 ve çok sayıda gulâm227 bulunurdu.

Vezirin protokoldeki yeri ise kalabalık kortejleri gerektiren durumlarda sultanın arkası,228 diğer durumlarda ise sultanın sağ tarafı229 idi. Vezir sultanın huzurunda daima yer öper,230 nadiren de iltifatına mazhar olduğu zaman onun tarafından kucaklanır231 veya el öperdi.232 Her türlü meclislerde huzurda oturma iznine sahipti. Halife elçisinin huzura kabulünde elçinin verdiği selâmı, sultan ve huzurdakiler adına vezir alırdı.233 Antlaşma şartlarını bozan müstakil hükümdarların özür dilemek maksadıyla gönderdikleri elçilerin muhatapları da vezirdi.234 Selçuklular henüz devlet olmadıkları devirde, devrin icaplarına göre sultanla muhatap olamadıklarından gerek yazışmalarda gerekse elçi göndermelerinde daima vezirle muhatap olmuşlar ve sultandan isteklerinde veziri aracı kılmışlardır.235

Vezirin gelirlerini, devletin gelirlerinden ve ordunun elde ettiği ganimetlerden hissesine düşen pay ve buna ilâve olarak aldığı çok yüksek maaş oluşturmakta idi. Vezirin görevini icra ettiği mekân ise hükümdar sarayındaki dîvân-ı vezaret adı verilen özel bölüm236 ve mesken olarak da kullandığı şahsî sarayı idi.237 Vezir normal şartlarda hergün dergâha gider ve görevini makamında icra ederdi. Sultanın eğlence maksadıyla saraydan ayrıldığı durumlarda onunla gitmemiş ise bu işleri kendi sarayında yürütür ve bu işlere öğle namazına,238 kadar olan vakti tahsis ederdi. Olağan durumlarda cuma günleri sultanın dergâhında huzura kabul icra edilmediği için, muhtemelen bu günde, bu uygulama vezirin sarayında yapılırdı.239 Sultanla birlikte sefere iştirak ettiği zamanlar ordugâhda kurulan ve dîvânların bulunduğu nîm-î terk diye adlandırılan çadırda resmî işleri yürütürdü.240

2- Dîvân-ı Risâlet: Gazneli devrinin büyük ve müstakil dîvânları241 arasında adı geçen ve bazı müelliflerce mahzen-i esrar242 olarak da nitelenen dîvân-ı risâlet, devletin haricî ve dahilî bütün yazılı muhaberatının idaresi ve vesikaların hazırlanmasıyla görevli olup, dîvânın âmiri de sâhib-i dîvân-ı risâlet243 olarak adlandırılır.

Dîvân-ı risâletin asıl fonksiyonu devlete ait yazışmaları yürütmek olmakla beraber Osmanlı'daki Enderun Mektebi gibi bir fonksiyonu da yüklenmiştir.

Bu dîvân aynı zamanda devletin arşivi durumundaydı. Dergâha gelen evraklar mühürlenerek dîvândaki hizane-i hüccet adı verilen bir bölümde muhafaza edilirdi.244 Ayrıca dîvândaki görevlilerin isimleri, tayin edildikleri görev ve bunun karşılığında aldıkları ücretler cerîde adı verilen defterlere kaydedilerek bu dîvânda saklanırdı.245

Sahib-i dîvân-ı risâlet, adı geçen dîvândan yetişmiş İran asıllı kalem ehli arasından bizzat sultan tarafından atanırdı.246 Tayinde en önemli unsur adayın tecrübesi ve belli bir yaş seviyesine ulaşmasıydı.247

Tayin emri verilen ve sultan tarafından kendisine tevcih edilen hil'ati giydikten sonra resmen göreve başlamış sayılan sahib-i dîvân-ı risalet sarayına veya evine döner, devlet ricalinin tebriklerini burada kabul eder, ertesi gün hil'ati giyerek dergâha gelir ve işlerini yürütürdü.248

Sultanın emriyle dergâhdan sadır olarak menşur, ferman, berat, kuşad-nâme, sevgend-nâme (kasem-nâme), ahid-nâme, biat-nâme, fetih-nâme, nâme, mülettefe, ruk'a, müşafehe ve muvazaa249 diye adlandırılan her türlü evrak, sahib-i dîvân-ı risâlet tarafından dikte edilerek veya müsveddesi yapılarak debirlere temize çektirilir, imza için sultana sunulur ve ilgili makama gönderilirdi.250

Sahib-i dîvân-ı risalet dergâha gelen elçilerle yapılan müzakerelere vezirle iştirak eder ve görüşmelerin neticelenmesinde önemli rol oynardı.251 Eyalet sipehsâlârlığına veya kethüdalığa tayin edilen kişiler ile müzakereler yapar, tayin için gerekli evrakı hazırlar ve imza için sultana sunardı.252

Sultanın başkanlığında toplanan bütün müşavere meclislerine iştirak eder, sultan ve vezirle birlikte mezalim meclislerine katılır ve muhtemelen mazlumların şikâyetleri hakkında gerekli notları alıp zapta geçirirdi.253

Dîvân-ı risâlet, idarî sistemde önemli bir dîvân olmakla beraber, başkanı çok büyük yetkilerle donanmamıştır. Kendi dîvânıyla ilgili tayinleri bile sultanın emriyle yapardı.254 Hattâ görevlerinden istifa edecek debirler de istifalarını sultana sunarlardı.255 Ancak dîvândaki işe yaramaz ve hain debirleri dîvândan atabilir256 ve tayinlerle ilgili olarak sultana teklifte bulunabilirdi.257

Sahib-i dîvân-ı risâletin sembolleri, göreve atama nişanesi olarak sultan tarafından kendisine tevcih edilen değerli bir hil'at ve gümüş bir divit idi.258 Unvan olarak ise hâce veya hâce amîd unvanını kullanırlardı.259

Sahib-i dîvân-ı risâletin maiyetindeki en önemli görevliler sayıca oldukça fazla olan debirlerdi. Debirlerin bir kısmı yazışmalarla görevli iken bir kısmı da müşriflik (casusluk) ve beridlik işlerini üstlenmişlerdi.260 Debirler arasında mesleğinde başarılı olan bir debir sahib-i dîvân-ı risâletin yardımcısı olarak görev ifa ederdi. Bu debir aynı zamanda âmirinin nâibi olup onun meslekî yönden yetersiz olduğu durumlarda bu göreve sultan tarafından resmen atanır,261 aynı zamanda sultanla âmiri arasındaki muhabereyi de sağlardı.262 Nâib debir, sahib-i dîvân-ı risâletin müsveddesini yaptığı veya dikte ettiği önemli evrakları temize çeker, sultan tarafından imza edilen bu evraklar ait olduğu makama gönderilirdi.263

Ordu sefere çıkacağı zaman, sefer süresince gelişmelerden sultanı haberdar etmek için debirlerden biri resmî olarak sahib-i berid-i leşker olarak tayin edilir ve sefer haberleri bu debir vasıtasıyla dergâha iletilirdi.264 Ayrıca münhî olarak adlandırılan başka bir debir de gizlice savaşta ve ordu içinde olan bitenlerden sultanı bilgilendirirdi.265

Dîvânın normal çalışma saatleri dışında acil durumlar için bir debir nöbetçi olarak kalır266 ve bu debire debir-i nevbeti adı verilirdi.267

Sultan şehzade adına casusluk da yapan debirlerin güzel ahlâk ve fazilet gibi meziyetlere sahip olmaları yanında edebiyat, şiir, hat bilmeleri,268 debirlik sanatının269 inceliklerinden haberli olmaları gerekirdi.270

Sahib-i dîvân-ı risâletin maiyetinde debirlerden başka, dîvânı koruma ve dîvândaki evrakların muhafazasından sorumlu olan dîvânbân,271 yazışmalarla meşgul olan ve debirlerden daha alt seviyede olan muharrirler,272 özellikle Hintçeyi bilen mütercimler273 bulunurdu. Dîvânda resmî olarak görev yapan bu görevliler yanında diğer bütün üst rütbeli rical gibi onun da sarayda bulunan ve şahsî hizmetlerini gören hazinedâr, camedâr, perdedâr, vekil-i der gibi hizmetlileri, nedim ve mutrip gibi görevlileri ve çok sayıda gulamı vardı.274

Dîvân-ı risâletin çalışma yeri dergâhtaki dış sarayın taremi olarak adlandırılan bölümdür. Taremin en aydınlık yerinde sahib-i dîvân-ı risâlet, onun sol tarafında da diğer önemli işlere bakan debîrler otururlardı.275

3 Dîvân-ı İstifâ: Dâr-ı İstifâ276 olarak da kaynaklarda yer alan bu dîvân, müstakil bir dîvân olmayıp dîvân-ı vezaretin muamelâtını defterlere kaydetmekle görevli olan birimidir.277 Dîvânın âmiri devletin bütün mâli memurlarının başı olan müstevfi-yi küll-i memleket veya müstevfi-yi küll-i memâlîk olarak da adlandırılan müstevfî olup278 icraatında vezîre karşı sorumludur.279

Dîvân-ı İstifânın görevi hangi yolla olursa olsun hazineye giren ve çıkan malı kaydetmekti.280 Vergi toplamakla yetkili olan kişiler;

4 Dîvân-ı İşraf: Gazneli devrinin dört büyük dîvânı arasında ismi zikredilmeyen dîvân-ı işraf da müstakil bir dîvân olmayıp dîvân-ı vezaretin teftiş işleriyle uğraşan birimidir.281 Bu birimin başkanının vezaret dîvânında vezirin sol tarafında oturması da bunu gösterir.282 Müstakil bir dîvân olmamasına rağmen yürüttüğü işler itibariyle büyük önem arz eden bu kurumun başında müşrif veya müşrif-i memleket olarak adlandırılan âmir bulunurdu.283

Devletin mâlî idaresini en üst seviyede kontrol ile mükellef olan işraf dairesinin âmiri, bu görevi, emrindeki aynı adı taşıyan memurlarla yürütürdü. En yüksek makam olması itibariyle eyalet müşrifleri de buna bilgi verirlerdi. Hangi sebeple olursa olsun hazineye giren ve çıkan mallar bu dîvân tarafından kontrol edilir,284 suiistimal veya istenmeyen harcamalar ortaya çıkınca teftîş yapılırdı. Hazineden usulsüz olarak sarfedilen mallar müstevfilerce tutulan raporlara uygun olarak tahsîl edilmeye çalışılır ve yanlış hesaplar düzeltilirdi.285 Memuriyete tayinlerde hazineye mal bildirimi zorunlu olduğundan, bir memurun ölümü halinde serveti müşriflerce gözden geçirilir ve muhtemelen beyana göre fazlalık çıkarsa fazlalık hazineye intikal ettirilirdi.286

Mâli kontrollerle görevli olan müşrifler yanında yine müşrif olarak adlandırılan ancak teftişten ziyade istihbarat işleriyle görevli başka müşrifler de bulunmaktaydı ki bunlar, sarayın işraf işlerinden sorumlu olan ve emrinde müşrifan-ı dergâh adlı görevliler bulunan müşrif-i dergâh,287 resmî görevi dîvân-ı risalette maaşlı debirlik olmakla beraber gayri resmi olarak da saray gulamlarının müşrifliğini yapan ve bu hizmeti karşılığında sultandan sılat (bahşiş) alan müşrif-i gulaman-ı saray idi.288 Gazne'deki evkafın teftişi işlerini yürüten müşrif ise müşrif-i evkaf-ı Gaznîn diye adlandırılırdı.289

5 Dîvân-ı Berîd: Merkezî teşkilâtta büyük dîvânlar arasında sayılmayan bu kurum, kaynakların verdikleri bilgilerden çıkarabildiğimiz neticelere göre dîvân-ı risaletin haberleşmeyle alâkalı birimi olmalıdır. Bu sebeple kurumun başındaki âmir de doğal olarak sahib-i dîvân-ı risalettir.

Berîd teşkilâtının görevi, devlete ait haberleri alenî veya gizli bir şekilde dîvân-ı risalete ulaştırmak ve böylece sultanı devletle alâkalı işlerden haberdar etmektir.290

Gazne sahib-i beridi, sultanın şehre avdetinde Gazne kalesi kutvali ile belli bir menzilde onu karşılamak görevini de üstlenmişti.291 İstisnaî bir durum olmakla beraber sahib-i berîdler görev yaptıkları bölgenin müdafaası gibi askeri görevler de yapmışlardır.292 Sahib-i beridler sefere çıkan ordunun beridliğine (sahib-i beridî-yi leşker)'de atanabilirlerdi.293

6 Dîvân Vekâlet: Beyhaki Tarihi'nde Gazneli devrinin dört büyük dîvânından biri olarak zikredilen294 bu dîvânın başında vekil-i has bulunurdu. Görevi sarayla alâkalı olduğundan saray teşkilâtında yeterli bilgi verilmiştir.295

7 Dîvân-ı Arz: Ordunun genel idaresi ve ihtiyaçlarını karşılamak ile yetkili ve bununla sorumlu olan arz dîvânının başında ârız bulunur. Ârız, İran asıllı kalem ehli arasından bizzat sultan tarafından atanırdı. Ancak vezir onun tayini için teklifte bulunup görüş arz edebilirdi.296

Ârız, askerî konularda vezirle beraber sultanın baş müşaviri idi.297 Asıl görevi ordunun refahını sağlamak ve ileri derecede hareket kabiliyetinde olmasını temin etmekti. Bunun için sultanla beraber muayyen zamanlarda orduyu denetler ve ordunun durumundan haberli olurdu.298 Ayrıca her rütbeden askerin tahriratını yapar, tespit edilmiş müddet için belirlenmiş maaşlarını (bisteganî) mahallî hazineden öder veya ödenmesini sağlardı.299 Muhtemelen her kademedeki askere ödenecek maaşı da tespit ederdi.300 Önceki ârızın yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkarmak ve hazineye iadesini sağlamak da onun göreviydi.301 Ârız, bütün askerin cerîde-i arz veya cerîde-i dîvan-ı arz adı verilen kütüklerini tutar, sefere katılacak askerleri bu defterlerden tesbit ederdi.302 Sefer esnasında çeşitli konak yerlerine askerin nakli için gereken hazırlıkları yapar, ganimetlerin toplanmasını kontrol eder ve rütbelerine göre askere dağıtırdı.303

Ârız bütün icraatlarından vezire karşı sorumlu idi. Ârızın maiyetinde, nâib-i ârız diye adlandırılan ve dîvândaki işleri yürüten yardımcıları vardı.304

Vezir ve sahib-i dîvân-ı risalet gibi hâce unvanına sahip olan ârızın hil'ati değerli bir elbiseyi tamamlayan 700 miskal ağırlığındaki altın kemerden oluşurdu.305

II. Taşra Teşkîlâtı Eyalet İdaresi

İlk Gazneliler devrinde sınırları oldukça genişlemiş olan ülkenin muhtelif çapta eyaletlere (vilâyetlere) taksim edildiği söylenebilir. Fakat siyasî haritanın hep değişken olması sebebiyle eyalet taksimatı hakkında kesin bir yargıya varmak güçtür. Bütün bunlara rağmen eyalet idarî taksimatı bir ikili sistem içinde mütalâa edilebilir.

a) Bizzat sultan tarafından emîr unvanıyla tayin edilen hanedan mensupları (özellikle şehzadeler) veya Türk kumandanlar (sipehsalarlar) tarafından yönetilen bölgeler, başka bir ifadeyle merkez tarafından (hükümdar tarafından) tayin edilen görevlilerle yönetilen bu bölgeler, Horasan, Belh, Sistan (Nimruz), Harezm, Irak (Rey, Cibal, Hemedan), Hindistan bölgesi ve Gazne (Merkezî idare bölge)'dir.306

b) Fetihten önceki idarenin yerinde bırakıldığı mahallî hanedanların hakimiyetinde olan eyaletler.

Bu vilâyetler (eyaletler) Mekran, Çağaniyan, Gurgan, Taberistan ve Kusdar'dır.

Her iki grupta bulunan idarecilerin (vassal hükümdarların), tabii oldukları Gazne hükümdarlarına karşı, hutbe okutmak, sarayında rehin bulundurmak, yıllık vergi vermek307 ve metbuu istediği zaman asker göndermek308 gibi mükellefiyetleri vardı. Birinci kategoride olan vassallar emir, sipehsâlâr veya sâlâr olarak adlandırılırken,309 ikinci kategoriden olanlar vali310 ve emir unvanını kullanırlardı.

Merkezdeki teşkilâtla aynı esas üzerine kurulmuş ve onun küçük bir modeli olan eyalet teşkilâtı şu başlıklar altında incelenebilir:

1. Saray Teşkilâtı

Söylendiği gibi merkezdeki sarayın küçük bir modeli olan eyalet saray teşkilatının başında emir veya sipehsalar bulunur. Hükümdarın izni dahilinde onun yetkileriyle donanmış olan bu görevli askerî, idarî, adlî görevlerle yükümlüdür. Durum böyle olmakla beraber askerî yönü daha ağır basmaktadır. Hattâ askerî valî olarak da nitelenebilir. Nitekim emir, sipehalar ve valilerin hil'at levazımlarının az çok farkla birbirinin aynı olması bunu doğrulamaktadır.

Bu idarecilerin görevi, bulundukları bölgeyi askerî yönden korumak, çıkan karışıklıkları bastırmak, özellikle Hindistan sipehsalarları için gazaya gidip haraç almak ve merkezî hazineye göndermekti.311 Emir ve sipehsâlârlar askerî görevleri yanında ahaliyi korumak ve onlara iyilikle muamele etmekle de mükellefti.312 Ayrıca bölgelerinde mezalim meclisleri kurar ve şikâyetçilerin dertlerine çözüm getirirlerdi.313

Bir eyaletin idarî sistemi, merkezî idarî sistemdeki dîvânlarda aynı adı taşıyan daha alt seviyedeki modellerinden oluşmaktadır.

Bu dîvânlar;

1 Dîvân-ı Vezaret: Bu teşkilatın başında eyalet vezîrî makamında olan ve kethüda olarak adlandırılan görevli bulunur.314 Bölgedeki vergileri toplamak, ordunun gerek maaş gerek malzeme yönünden ihtiyaçlarını tedarik etmek başlıca315 görevleridir.

Özellikle Irak bölgesine tayin edilen kethüdalar, diğer eyalet vezirlerine göre daha fazla yetkilerle donanmış olup sipehsalara bile sultan tarafından onun emriyle iş görmesi emredilirdi. Hace unvanına sahip olan bu görevli amid-i Irak olarak da vasfedilirdi.316 Harezm eyaletinin vezirleri ise kethüda-yı Harezm veya kethüda-yı Harezmşah317 olarak adlandırılırdı.

2 Dîvân-ı İstifa: Vezaret dîvânının mâlî işlerden sorumlu olan birimidir. Başındaki görevli ise sahib-i dîvân olarak adlandırılır.

Horasan sahib-i dîvânı bölgenin stratejik önemi sebebiyle diğer sahib dîvânlara göre daha geniş yetkilere sahipti. Özellikle I. Mesud devrinde bu görevli adeta sadece sultana karşı sorumlu yarı müstakil bir hükümdar konumundaydı. İdarî, askerî ve kazaî yetkileri318 yanında ülkenin batı bölgelerinden toplanan bütün vergiler, Nişabur'da bulunan onun sorumluluğundaki ülkenin ikinci hazinesinde biriktirilerek buradan Gazne'deki asıl hazineye nakledilirdi.319 Ayrıca savaş gibi olağanüstü durumlarda bu hazineyi korumak da onun görevi idi.320 Emrinde, kendisinin sultanın seferine iştirak sebebiyle bulunmadığı durumlarda işlerini yürütecek nâibleri vardı.321 Gazne sahib-i dîvânı ise aslî görevine ilâve olarak Gazne'deki has emlâkın (emlâk-ı humayûn) idaresini de yürütürdü.322

3 Dîvân-ı İşrâf: Merkezdeki dîvân-ı işrâfın eyaletlerdeki birimi olup İşrâf-ı Gaznîn, İşraf-ı Belh gibi ait olduğu bölgenin ismi ile anılmaktadır. Bu kurumun başındaki görevli de müşrif diye adlandırılır ve bizzat sultanın emriyle tayin edilirdi.323 Müşrif bölgesinin malî denetlemelerini yapar, vergilerin hazineye intikalîni kontrol eder ve kethüda vasıtası ile bundan merkezi haberdar ederdi.324

4 Dîvân-ı Risâlet: Eyaletlerdeki dîvân-ı risaletler eyâlet hâkiminin yazışmalarından sorumlu olup başında sahib-i dîvân-ı risalet diye adlandırılan görevli bulunurdu.325

5- Dîvân-ı Berîd: Merkezdeki Dîvân-ı risaletin eyaletlerdeki ünitesi olan bu kurum haberleşmeden sorumlu idi.326

6- Dîvân-ı Arz: Eyalet hâkiminin emrindeki orduların defterlerinin tutulması ve sefer ihtiyaçlarının tedarik edilmesiyle görevli olan bu memur da ârız diye adlandırılırdı. Bazı kethüdalar kendi görevlerine ilâve bu görevi de icra ederlerdi.327

Bölge İdaresi

Bölge idaresi ifadesiyle, bir reisin memuriyet sahası olan bir mahal veya civar sahalarla birlikte bir şehir ya da değişik büyüklükteki yerlerin merkezleri kasdedilmektedir.328

Bölge idaresindeki görevliler şöyle sıralanabilir:

Reis: Yerli ahalinin soylu ailelerinden olan reisler bizzat sultan tarafından göreve atanır ve tayin alâmeti olarak kendisine din adamlarının kıyafetlerine uygun bir hil'at tevcih edilirdi.329 Raiyyetle hükümet arasında aracı olan reisler, bu göreviyle birlikte sultana nedimlik de yapabilir ve statüleri itibariyle elçilik için tercih edilirlerdi.330 Gazne reisinin ayrıca, sultanın şehre avdeti esnasında bir kaç menzillik mesafede onu karşılama görevi de vardı.331 Askerî meselelerde reis, şıhnenin emrinde iş görürdü.332

Zaîm: Muhtemelen şehirlere göre daha küçük yerleşim birimlerinin (nahiye) reisleri (zaîm-i nahiye)333 bu adla anılırdı. Zaîmler sultana nedimlik yapabilirdi.334 Bir kişi zaimlikle birlikte amidlik görevini üstlenebildiği335 gibi birkaç nahiyenin zaîmliği de bir kişinin uhdesinde olabilirdi. Sultanla birlikte sefere katılması durumunda, çok yakınlarından birini naibi olarak görevlendirirdi.336

Şıhne (şahne): Şıhneler askerî memurlar olup, şehirleri korumak ve onların asayişini sağlamakla yükümlü idiler.337 Genellikle gulam sistemine göre yetişmiş sultanın özel hizmetlileri veya hâcibleri arasından seçilerek sultan tarafından atanırlardı. 338

Âmil: Malî memurlardan olan âmiller, sultan tarafından dergâhtan tayin edilir ve tayinlerinde eyalet vezirlerinin teklifleri etkili olurdu.339 Vergi tahsil etmek, vergilerin hesabını yapmak, sultanın herhangi bir sebeple ahaliye bağışladığı vergileri halka âdil bir şekilde dağıtmak,340 şıhneye bağlı asker ve memurların maaşlarını ödemek,341 gerektiği zaman ârız gibi, savaşa katılacak askerleri tespit etmek342 ve bölgesindeki ordunun ihtiyaçlarını temin etmek343 gibi görevler yanında özellikle halifelik makamının elçilerinin Gazne topraklarındaki gözetimini yapmak ve iaşelerini sağlamakla da yükümlü idiler.344

Doğrudan kethüdaya, dolaylı olarak da vezire karşı sorumlu olan âmillerin hesapları sıkı bir şekilde takip edilir ve hesabında fazlalık çıkanlar ağır cezalara çarptırılırlardı.345

Müstehis: Vergi tahsiliyle görevli olan bu memur346 muhtemelen âmilin emrinde çalışırdı.

Muhtesib: İslâmda önemli bir kurum olan ihtisab müessesesi ve ondan sorumlu olan muhtesibin görevi, toplumun şeriate uygun hareket etmesini sağlamak ve genel ahlâk kaidelerinin tatbikine nezaret etmek ve uymayanları cezalandırmaktı. 347

Halife-i Şehr: Muhtemelen şehrin emniyetini sağlayan, askerî ve mülkî kudrete sahip olan yani bugünkü emniyet âmiri hükmünde bulunan bu görevli348 Beyhakî Tarihi'ne göre, suçluları mahkemeye ve hapishaneye götürmek, idamlıklar için darağacı kurmak vb. görevlerle yükümlüdür.349 Yine aynı esere göre şehirlerde dîvân-ı halifet350 diye bir dîvânın varlığına işaret edilirse de bunun hakkında malûmat verilmez.

Hatip: Bölge memuriyetlerinden bir diğeri de hatiplikti. Hatip Cuma ve bayram günlerinde hutbeyi okur, bazan da cuma namazını kıldırırdı.351 Gerektiği zaman hükûmetle ahali arasında aracılık yapardı.352 Hattâ sosyal statüleri sebebiyle hükûmetler adına elçilik yapmak için tercih edilirlerdi.353

Nakîb-i Aleviyan: Beyhakî Tarihi'nde ismi sürekli reis ve hatip ile birlikte zikredilen bu görevli muhtemelen Osmanlı'daki nakîbü'l-eşrafla354 aynı fonksiyonu icra etmektedir. Yani peygamber soyuna mensup olanların umumî varisi durumundadır.

Kutval: Genellikle kuhendiz olarak adlandırılan ve şehirlerin ortasındaki sağlam surlarla çevrilmiş kalenin355 idaresinden sorumlu olan görevlidir.

Gazne Kalesi kutvalinin diğer kutvallere göre ayrı bir statüsü vardı ve sultanın Gazne'ye avdetinde belli bir menzilde onu karşılama imtiyazına sahip kişiler arasında bulunuyordu.356 Ayrıca sultanın Gazne'den uzakta bulunduğu durumlarda yerine vekil olarak Gazne'de bıraktığı şehzadeye müşavirlik de yapardı.357

Emîrlerinde muhtelif sayılarda birlikler bulunan kutvaller,358 kalelerinden uzun süreli ayrıldıkları zaman işlerini nâibleri vasıtasıyla yürütürlerdi.359

Gaznelilerde Askerî ve Adlî Teşkilât

I. Askerî Teşkilât

Genel kaide olarak Orta Çağ İslâm devletleri askerî güç üzerine kurulmuşlardır. Ancak devletlerin bekası sadece orduyla kaim olmayıp başarılı ve devamlı olabilecek bir sistemi de gerektiriyordu. İşte özellikle ilk devir Gaznelileri, Horasan'ın Selçukluların eline geçmesine kadar olan dönemde böyle bir sistem kurma ve onu devam ettirebilme kabiliyetleri sayesinde kendi çağlarının en başarılı hanedanı olarak öne çıkmışlardır.

Bilindiği gibi orduların başarısı insan, teşkilât ve techîzat olmak üzere üç ana unsur üzerine kurulmuştur.

İnsan Unsuru

Gazne ordusunun temelini gulâmlar teşkil etmekteydi. Vassal güçler, hür Türkmenler ve sadece sefer sırasında orduya katılan gazîler bu unsuru tamamlıyordu.

a- Gulâmlar: Çağdaşlarıdan müelliflerin ifadelerine göre, muasırları içinde gulâm sistemini en başarılı bir şekilde işleten Gazneliler, bu sayede Sasani İranı'ndan sonra ortaya çıkan Müslüman İran hanedanlarının bir çoğunu ortadan kaldırmışlardır. Gulâm birliklerinin değeri onların köklerinin belli olmaması, mahallî bağlılıklarının bulunmaması ve her an için sefere hazır olmalarından kaynaklanmaktadır.360 Köle temini çeşitli yollarla yapılırdı. Bunun en yaygın şekli satın alma, hediye yoluyla sahip olma ve savaşlarda ganimet olarak ele geçirme idi. Toptancı köle tüccarları, belli başlı köle ticaret merkezlerinden topladıkları köleleri feodallerin saraylarına satarlar ve burada istihdam edilen köleler, ordunun önemli kısmını oluştururlardı.361 Özellikle Karahanlılar tarafından Gazne sarayına hediye edilenlerle, Türkistan bölgesinden ganimet olarak alınan Türk gulâmlar hem orduda hem de saray hizmetlerinde önemli hizmetler görürlerdi.362 Hintli kölelerin tedarik yolu ise Hindistan'a yapılan seferlerdi.363 Bu köle grupları yanında bir başka grup da seleften kalan kölelerdi. Fakat selefin komutanları ve köleleri yeni hükümdar için daha az güvenilir durumdaydı. Bunun için tahttaki değişiklik yüksek rütbeli askerî görevlilerin de değişimini gerektirirdi.

Gulâmların genel bütünlüğü içinde sultanın hassa ordusunu oluşturan ve gulâmân-ı saray diye adlandırılan grup önem arz etmekteydi. Bosworth, bunların aynı zamanda gulâmân-ı has veya gulâman-ı sultanî diye adlandırdıklarını iddia ederse364 de bu iki tabirle vasfedilen gulâmların, gulaman-ı saray içinden seçilmiş ve sultanın özel hizmeti ve muhafızlığıyla görevlendirilmiş gulâmlar olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim gulâman-ı saray ile gulâman-ı hasların kıyafetlerindeki bariz farklılıklar da bunu göstermektedir. Saray gulamları şusterî ipeğinden yapılmış elbiseler giyip iki veya dört dallı (köşeli) külâh ve 10 miskallik kemer takıp, gümüş veya daha değersiz madenlerden oluşmuş gürz, kılıç, okluk, yaylık gibi eşyalar taşırken;365 has gulâmlar seklatûn, bağdadî ve isfahanî elbiseler giyer, başlarına iki dallı külâh koyar, altın kemer takar ve altın gürz taşırlardı. Hattâ bu gulâmların az bir kısmı mücevherlerle süslü kemer takarlardı.366 Kıyafetlerdeki bu farklılık gulâmların ayırıcı özellikleri idi. Gulaman-ı saray, dergâhta bulunan ve visak diye adlandırılan koğuşlarda barınırken367 gulâman-ı haslar yine saray kompleksi içinde bulunan ve saray-ı gulâman-ı has adı verilen binada kalırlardı.368

Muhtemelen tamamı Türk asıllı olan ve sayıları 4000-6000 arasında değişen369 Gulâman-ı saray, sâlâr-ı gulâman veya salâr-ı gulâman-ı saray adı verilen bir kumandanın emri altında idi. Sâlâr-ı gulâman, Türk asıllı olup kılıç ehli arasında makamca hâcib-i bozorgdan sonra gelirdi. Sultanın başkanlık ettiği bütün istişarî meclislere katılır ve askerî konularda fikir beyan edebilirdi.370 Sefer dışında gulâmların eğitimiyle meşgul olur, onları her an sefere hazır bir halde bulundurur ve ordu kumandanlığı yapardı.371

Türkler orduda temel teşkil etmiş olup, genellikle her kademedeki kumandan bunlar arasından çıkmıştır. İstisnaî durum olmakla beraber Hintli ve Arap asıllı bir kumandanın, kendi ırkından orduların kumandanlığına tayin edildiği de olurdu.372 Ordudaki Türk sayısı hakkında kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla beraber büyük bir yekûn oluşturdukları ve genellikle süvari oldukları söylenebilir. Orduda istihdam edilen Türklerin büyük bir kısmı daha önceden devlet dahilindeki topraklara gelip yerleşmiş olan Türklerdi.373 Onların sadakat ve cesaretleri, tercih edilmelerinde etkili olmuştur.

b- Vassal Devletler: Vassallık şartlarından biri, metbu hükümdara istediği zaman ordu göndermekti. Gazneliler de vassal devletlerden ordu talebinde bulunmuşlardır.374 Ancak Gazne ordusunun sayıca çokluğu sebebiyle bu yola sıkça başvurmadıkları anlaşılmaktadır.

c- Türkmenler: Mahmud zamanında Horasan'a yerleşmelerine izin verilen hür Türkmenler bazı olumsuz davranışlarına rağmen Gazne ordusunda faydalı hizmetler görmüşler, hattâ Mes'ud zamanında Gazne topraklarına katılan Mekran'ın fethinde önemli rol oynamışlardır.375 Beyhaki'nin ifadelerine göre 4000 atlı olan bu Türkmenler muhtemelen Müslüman değildi.376

Selçuklu Türkmenleri de değişik zamanlarda Mes'ud'a müracaat ederek orduda görev almayı istemiş fakat istekleri olumlu karşılanmamıştı.377 Bunun sebebi Selçukluların müstakil bir devlet kurma arzusunda olmaları ve bu tarzdaki siyasetlerinin sadece zaman kazanmak amacını taşıması ve bu halin Gaznelilerce bilinmiş olmasıydı.

d- Bölge Kuvvetleri ve Gaziler: Sefer anında ordunun savaşan insan unsuru sadece yukarıda zikredilen gruplar değildi. Belirli seferlerde harp sahasına yakın bölgelerden toplanan piyadeler de yekûn teşkil ederlerdi. Bölgedeki yetkili kişiler vasıtasıyla toplanan bu piyadeler mensup oldukları nahiye veya bölgelerin adıyla bilinirlerdi (Gaznicî, Mervî, Gurî, Belhi vs.). Bunlara ilâveten özellikle Müslüman olmayan topraklara karşı düzenlenen seferlere civar şehir ve bölgelerden çok sayıda gazi (gaziyan) adı verilen gönüllüler de katılıyordu. Mes'ud zamanında sadece, Lahor'da bir ordugâhta toplanmış bulunan Hindistan bölgesi gazilerinin sayısı 10.000 piyade idi.378 Savaşlarda gönüllü birliklerden faydalanma sadece Gaznelilere has bir özellik değildi. Ancak bu unsuru en iyi şekilde değerlendirme dehası Mahmud'a aitti. Mahmud orta şarkta cemiyet için zararlı ve işsiz kütleleri yabancı diyarlar üzerine atmak suretiyle hem imparatorluğunu sükûna kavuşturmuş hem de onlara servet yollarını açmıştır.379 Gaziler, gulâmlar gibi maaşlı olmayıp yalnız ganîmetlerden hisse alırlardı ve Hindistan gibi zengin bir bölgeye yapılan seferlerde bu ganîmet payı oldukça yüksek idi. Gaziler, Sâlâr-ı gaziyan diye adlandırılan bölgesel kumandanların emri altında idi. Her bölgeden toplanan gazilerin kendi kumandanları vardı. (Salar-ı gaziyan-ı Gaznin, Salar-ı Gazîyan-ı Lahor vs.). Ve kendi bölgelerindeki ordugâhlarda bulunuyorlardı.380

Bütün bu kuvvetler yanında ahalinin önemine de işaret etmek gerekir. Topraklarını müdafaa etmek için düşmana karşı koyan ahali, düzenli bir ordunun yanında veya ordu kumandanının emrinde iş gördükleri zaman faydalı olmuşlardır. Nitekim Rey'in Büveyhîlerden geri alınışında ve Nişabur'un Tuslulardan kurtarılışında ahali önemli rol oynamıştır.381

Ordunun harp sahasındaki başarıları onların savaş tarzına göre tanzim edilmelerine dayanır. Gaznelilerin çağdaşları İslâm devletlerinde Türk ve Sasani tarzı olarak adlandırılan iki savaş sisteminin hâkim olduğu görülmektedir. Birlik (bölük) esasına dayanan Türk tarzına cevk (fevc) adı verilir. Kalb (merkez), meymene (sağ kanat), meysere (sol kanat), mukaddem, telâye veya talia (öncü kuvvetler), saka veya mâyedâr (ardcı kuvvetler) olarak tertip edilen Sasanî sistemine belli bir ad verilmediği iddiasına382 rağmen, Beyhakî tarafından bu sistem tabiye383 olarak adlandırılır. Gazneliler "Turan taktiği" olarak ifade edilen ve aslı "sahte ricata" dayanan384 sistemi de uygulamışlardır. 425/1034'te Nişabur'u işgal eden Tuslular bu sistem sayesinde yenilmişti. Yine Hâcib Câmedâr Yaruk Toğmuş da Mekran'ı bu taktikle fethetmişti.385

Gazne ordusundaki birliklerin sayısı hakkında kaynak eserler net bilgiler vermemektedir. Ancak Beyhaki Tarihi'nde zikredilen "on kölelik visak"386 ibaresinden hareketle birliklerin onlu sisteme göre oluşturuldukları düşünülebilir.

a- Muharip Sınıflar: Muharip sınıflar atlı ve yaya olmak üzere başlıca iki sınıftan oluşmakta idi. Sevâr ve piyade olarak adlandırılan bu sınıfların sayı yönünden birbirine oranı hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Fakat meydan savaşlarında süvarilerin piyadelere göre fazlalığı dikkat çekmektedir. Ordudaki süvari birlikleri yanında sultanın da şahsına ait daimi bir süvari gücü vardı. Türk ve Hintlilerden oluşan ve Beyhakî tarafından en fazla 4000 olmak üzere muhtelif sayılarda verilen ve muhtemelen bundan çok daha yüksek sayılara ulaşan bu birlik sevâr-i sultânî, sevâr-i dergâhî veya severân-i dergâhî olarak adlandırılırdı.387

Süvariler de kendi aralarında tek atlı (yek severgân) ve çift atlı (du esbe) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Tek atlı süvariler meydan savaşlarında en etkili sınıf olup onların gerektiği şekilde gayret göstermemesi savaşın kaybedilmesine sebebiyet verirdi.388 İki atlı süvariler ise daha ziyade haberleşmede kullanılırdı.389

Kalelerde bulundurulan birlikler arasında piyâdegân-ı kal'ât390 adıyla bir piyade grubu bulunmakta olup terkipten de anlaşılacağı gibi bunlar muhtemelen kale müdafaasıyla görevli idiler.

Ordu mensuplarının kullandıkları silâhlara göre sınıflara ayrılıp ayrılmadıkları hakkında kesin bilgilere sahip olmamamıza rağmen, sarayda bulunan askerler arasında siperkeşan391 (kalkancılar) adlı bir grubun bulunması yine errâde-endâz392 (mancınıkcı) diye vasfedilen bir kişinin varlığına istinaden orduda ihtisas sınıflarının olabileceği muhtemeldir.

b- Gayri Muharip Görevliler ve Sınıflar: Sultanın sefere çıkması durumunda bütün devlet teşkilâtının beraberinde bulunması sebebiyle saray ve hükümet teşkilâtında zikredilen pek çok görevli tabii olarak ordunun gayri muharip kısmını oluştururdu. Bunlar yanında bir de genellikle sultanın iştirak etmediği seferlerde görevlendirilen ve ordunun idarî işlerini yürüten bir sınıf vardı ki bu sınıfın mensupları şöyle sıralanabilir:

Kedhuda-yı Leşker: Sefer sırasında ordunun sivil işlerinden sorumlu olan görevlidir.393 Sefere çıkan her orduya bir kethüda-yı leşker tayin edilirdi.394

Sahib-i berid-i leşker: Ordunun sefer sırasındaki durumunu, savaşın seyri, ganimetlerin paylaştırılması gibi durumlardan sultanı haberdar etmek için görevlendirilirdi.395

Hâkim-i leşker: Terkipteki hâkim kelimesi kadı kelimesinin müteradifi olması itibariyle kâdı-yı leşker olarak da adlandırılan bu görevli ordunun şer'î meselelerinden sorumlu idi. Orduyla beraber seferlere katılır, savaş esnasında ölen ordu mensupları için dinî vecibeleri yerine getirir, barış zamanı ise şer'i mahkemelere tabii üyelik yapar ve vakıflarla ilgilenirdi.396

Pasban-ı leşker: Tarih-i Beyhaki'de pasban-ı leşker terkibiyle ifade edilen bu görevli,397 muhtemelen ordunun ağırlıkları ve sultanın çadır ve hargâhını korumakla görevlidir.398

Ordudaki işlerle görevlendirilen bu sivil görevliler yanında, bir de ordu mensubu olmayan ancak gerekli görüldükçe göreve çağrılan haşer denilen sınıf, ordunun sevki için gerekli köprüleri kurar, kar sebebiyle kapanan yolları açardı.399 Ayrıca sürek avlarında hayvanları sürer ve saray inşaatlarında çalıştırılırlardı.400 Dîvân-ı risalette kayıtları bulunan bu sınıfın mensupları muhtemelen yaptıkları işe göre ücret alırlardı.401

c- Rütbe ve Dereceler: Muhammed Nazim, Gazne ordusunun komuta zincirini "En küçük rütbe hayltaş olup muhtemelen 10 süvarinin kumandanıdır. Bunun üstündeki rütbeler 100 kişilik süvari birliğinin kumandanı kâid, 500 süvarinin kumandanı serhenk ve ordu kumandanı olan hâcib"402 şeklinde verir. Ancak Beyhakî Tarihi'ndeki bilgilerin yorumlanması ile şu neticeler çıkarılabilir. Ordudaki en alt rütbe 10 gulamlık bir visakın başı olan ve ser-i visak403 olarak da adlandırılan hayltaş404 rütbesidir. Sayıları en az 500 olan hayltaşlardan önemli savaşlarda bir birlik oluşturulup, bir hâcibin emrine verilir, binicilikteki maharetleri sebebiyle daha ziyade öncü birlik veya ricat eden düşman ordusunu kovalamak için görevlendirilirlerdi.405 Askerî görevleri yanında zikredilen maharetleri sebebiyle haberleşmede de tercih edilirlerdi. Hayltaşlar orduda imtiyazlı bir sınıf olup, Ramazan ve bayramlar münasebetiyle tertiplenen ziyafetlere katılır ve serhenklerle aynı sofralara otururlardı.406

Bundan sonraki rütbe serhenk olmalıdır. Ordudaki serhenklerle asker sayısını oranladığımız zaman genellikle karşımıza 100 sayısı çıkmaktadır. 1031 yılında Belh'e gelen halifenin elçisi 3 hacib, 10 serhenk ve 1000 kişilik bir birlikle karşılanmıştı.407 Bu ve benzeri örneklere istinaden serhenklerin 100 kişilik birliklere komuta ettiği söylenebilir. Saray gulamlarından oluşan birliklere komuta eden ve saraydaki inzibat işlerinden sorumlu olan serhenkler, serhenk-i sultanî veya serhenk-i sarayî,408 kalelerdeki birliklerin serhenkleri de bulundukları yere nisbetle serhengân-ı kal'at409 diye adlandırılırlardı. Serhenkten sonraki rütbe muhtemelen hâcîbdir.

Ordudaki en üst rütbenin sâlâr veya sipehsâlâr olduğu söylenebilir.

Sâlârların emrinde en az 1000 kişi olmak üzere muhtelif sayılarda kuvvetler vardı. Sipehsâlârların emrindeki kuvvetler ise 10.000'leri bulabiliyordu. Sultan tabii olarak bütün Gazneli ordusunun başkumandanı olup önemli savaşlarda bizzat komutayı ele almıştır. Mahmud zamanında sultandan sonra en yüksek komutan Horasan sipehsâlârı idi.

d- Orduda Ücret Sistemi: Gazneliler orduda kendilerine ait ücret sistemi kullanmışlardır. Çağdaşları olan diğer Müslüman devletlerin yaptığı gibi askere ikta vermek yerine belli aralıklarla hazineden aylık vermeyi tercih etmişlerdir. Bisteganî410 olarak adlandırılan bu sistem sayesinde ordu daima her iş için hazır halde bulunmuş ve olumlu neticeler alınmıştır.411

Ordunun toplanması ve dahilî teşkilâtı gibi ödemeleri de dîvan-ı arz tarafından yapılmıştır. Sivil memurlara hattâ şâirlere aylıklar (müşâhare) verilmesine rağmen412 orduya daha uzun aralıklarla ödemeler tercih edilmiştir. Muhtemelen yılda dört kez ödenen413 bu ücretin, Gaznelilerde olağanüstü durumlarda yıllık ve peşin ödendiği anlaşılmaktadır.414

e- Ordunun Sayısı: Devletin sınırlarının en geniş bölgelere ulaştığı ilk devir Gaznelileri için ordu sayısını kaynaklar en yüksek 100.000 olarak verir. Mahmud 1016-17'de Harezm üzerine 100.0000 kişi ve 500 filden oluşan orduyla yürümüştü.415 Debûsiye savaşında Harezmşah Altıntaş'ın kuvvetlerini takviye için 15.000 kişilik bir yardımcı güç gönderilmişti. 1035'te Selçuklularla Nesa'da yapılan savaşta Gazneli ordusu 15.000 süvari ve 2000 saray gulâmından oluşmaktaydı. 1036'da Horasan'da karışıklıklar çıkaran Selçuklular üzerine Hâcib-i bozorg Subaşı kumandasında gönderilen ordunun sayısı toplam 15.000 kişi idi. 1038'de Selçukluların Nişabur'u işgal etmeleri sebebiyle onların üzerine yürümek için Gazne'den ayrılan Mes'ud'un emrinde 50.000 kişilik ordu bulunmakta idi. Aynı yıl vuku bulan Serahs savaşındaki Gazne ordusunun sayısı 40-50.000 civarında idi.416 Görüldüğü gibi Mes'ud devrinde ordu sayısı için en yüksek olarak 50.000 verilirken Mahmud devrinde bu sayının 100.000 olduğu zikredilir. Muhakkak ki Mes'ud devrindeki tüm ordunun sayısı bu olmayıp daha yüksek rakamlara ulaşmakta idi. Çünkü Hindistan'da ayrıca bir ordu bulunduğu ve eyalet sipehsâlârlarının da ordulara sahip olduğu bilinmektedir.

Techizat

a- Silâhlar: Gazneli ordusunun başlıca taarruz silâhları ok, yay, kılıç, mızrak, gürz vb. savunma silâhları ise kalkan ve zırh idi. Ayrıca muhasaralarda mancınık, errâde gibi ağır silâhlar kullanılırdı. Gerek muhasara gerekse meydan savaşlarında ok ilk sırayı almıştı. Saray gulâmlarının muhtemelen tamamı ok ve yaya sahip olup, merasimlerde ok ve yaylarını ellerine alır, şega veya kiş (okluk) ve nim-i leng (yaylık) lerini bellerindeki kemerlere takarlardı.417 Ok ve yay yanında neyze (mızrak), neyze-i kutah, neyze-i dıraz, şel (kanatlı mızrak), heşt (ortasına takılan ipekten örülmüş halkaya işaret parmağı takılarak fırlatılan mızrak), tirad veya mitrad (av için kullanılan zıpkın) diye adlandırılan mızraklar daha ziyade yakın dövüş silâhı olarak kullanılmıştır. Gulâmlar kısa mızrak kullanırken, piyadeler ok ve uzun mızrak kullanarak savaşmışlardı.418 Bu tür mızraklar yanında Dandanakan Savaşı'nda Mes'ud'un kullandığı harbe-i zehragin olarak adlandırılan bir silâhtan daha bahsedilmektedir ki ucu zehirli olan bu mızrak çok etkiliydi.419

Kesici silâhlardan olan şemşîr (kılıç), naçah veya teber (balta) de önemli silâhlardandı. Kılıç özellikle sultan veya şehzadeler tarafından savaş silahı olarak tercih edilmiştir. Başta saray gulâmları olmak üzere bütün ordu mensupları savaşlarda kılıç kullanmış olup, ayrıca saray gulamları merasimlerde de kılıç kuşanmışlardır.420 Kılıçlar da şekil ve özelliklerine göre farklı isimlerle adlandırılıyorlardı.421 Kılıç aynı zamanda bir hâkimiyet sembolü idi. Halife tarafından Gazne hükümdarlarına hil'atle beraber verildiği gibi sultan tarafından da devlet ricaline aynı sebeple tevcih edilirdi.422

Diğer bir silâh türü de debus veya amûd (gürz) idi. Mes'ud Gûr seferinde 20 men ağırlığında bir gürz kullanmış, yine Taberistan'a yaptığı seferde gürz ile savaşmıştı.423 Saray gûlamları merasimlerde de altın ve gümüşten yapılmış gürzler taşırlardı.

Savunma silâhı olarak özellikle meydan savaşlarında başta ordu komutanı olmak üzere ordunun ekserisi zirh, cevşen (zırh) ve siper (kalkan) ile kendilerini savunmuşlardır. Ordu kumandanları muhtemelen yekpare zırh giyerlerdi. Mes'ud Gurgân seferinde zırh giymiş, Ulya-âbâd savaşında zırhlı 1000 saray gûlamı savaşın akışını değiştirmiş, Dandanakan yenilgisinden sonra yenilen ordunun bıraktığı zırh, kalkan ve silâhlarla yollar dolmuştu.424 Kalkan, savaş haricinde bir ihtişam alâmeti olarak da kullanılmıştır. Dergâhta 50 Deylemli askerden oluşmuş altın ve mücevherlerle süslü kalkan taşıyan bir birlik vardı. Bu birlik, merasimlere bunlarla katılırdı.425

Zikredilen bu hafif taarruz ve savunma silâhları yanında muhasara silâhları olarak nitelenen mancınık ve errade gibi ağır silâhlar da Gazne ordusunda kullanılmıştır. Errade, mancınığa göre daha hafif bir silâh idi. Mancınıkla taş, toprak ve muhtemelen patlayıcı maddelerin karışımından olan kütleler fırlatılırken, errade ile beş altı men ağırlığında taşlar fırlatılıyordu.426 Bunlardan başka kale surlarını yıkmak için alât-ı kal'ât kuşâden diye adlandırılan bir silâh da orduda mevcuttu.427 Yine derrâce adı verilen ve askerin kaleye yaklaşmak için kendilerine siper yaptıkları hareketli duvar görünümündeki âlet428 de taarruzdan çok savunma silâhı özelliği taşımaktaydı. Kale muhasaralarında kullanılan diğer bir silâh da kemend idi. Bunun fonksiyonu piyadelerin kale burçlarına tırmanmalarını sağlamaktı.429

b- Fil, At ve Deve: Hintli emirler arasında filler bir kudret işareti olmuştur. Gazneliler sadece merasimlerde değil, harplerde de fillerin kullanılabileceğini Hindistan'da öğrenmişler ve bu unsuru Afganistan, Orta Asya ve Horasan gibi Hindistan dışındaki bölgelerde de kullanılmışlardır.430

Müslüman hanedanlar arasında harplerde ilk defa büyük oranda fil kullanan devlet Gaznelilerdir.431 Savaş esnasında, fillerin binek hayvanı olarak kullanımı yanında çok daha önemli sebeplerle kullanıldıklarını da kaynaklardan öğreniyoruz. Savaşta filler; özellikle ilk sıraya yerleştirilerek düşman tarafının moralini bozmak,432 kale muhasaralarında tıpkı ağır silâhlar gibi surları yıkmak433 ve ormanlık arazilerde yol açmak,434 ordu kumandanı veya ordu kethüdasının (kedhüda-yı leşker) rahatlıkla savaşın seyrini takip edebilmesi435 ve çok büyük miktarlardaki silâhhânenin nakli için kullanılmışlardır.

At ve fil yanında orduda kullanılan diğer bir unsur da deve idi. Develer genellikle savaş malzemelerinin savaş bölgesine nakledilmesinde kullanılmışlardır.436 Bunun yanında at sıkıntısı çekildiği durumlarda, savaş esnasında saray gulamları için binek olarak da tercih edilmişlerdir.437 Cemmâze (süratli giden deve) olarak adlandırılan develer süratleri sebebiyle tehlikeli durumlarda hazinenin nakli ve saray kölelerinin savaş bölgesine intikalini438 sağladığı gibi mücemmiz adı verilen binicileri de habercilikte tercih edilmişlerdir.439

II. Adlî Teşkîlât

Gazne Devleti'ndeki adalet mekanizmasının şer'i ve örfi olmak üzere iki temel esasa oturtulduğu söylenebilir. Şer'i kanunları (evlenme, boşanma, miras vs.) kadılar yürütür, onlara hemen hemen sultan dahi müdahale edemezdi.

Muhtemelen her vilayetin (eyalet) merkezinde kâdiyü'l-kudât diye adlandırılan bir baş kadı bulunur, eyaletin diğer şehirlerinde ise bu işleri görmekte vazifelendirilen bir veya birkaç yardımcı kullanılırdı. Kâdiyü'l-kudât adına hükmeden ve onun bütün yetkilerini taşıyan bu kimselere nâib denilirdi.440

Bizzat sultan tarafından tayin edilen kadıların441 yetki ve görevleri hususunda kaynaklarda net bilgiler bulunmamakla beraber ehliyetli kişiler arasından seçilmelerine itina gösterildiği ve sultanların nezdinde itibar sahibi oldukları442 ayrıca şer'i meselelerde yetkili olmaları sebebiyle bu tür meseleleri aydınlatmaları için elçilik heyetlerinde bulunmalarına dikkat edildiği443 anlaşılmaktadır. Bunlara ilave olarak Gazneliler devrinde kadıları vakıflarla da alâkalı oldukları, en azından vakıfların durumunu sultana arz etmekte yetkili oldukları görülmektedir.444 Ayrıca kadıların bugünkü noterlerin vazifesini de gördükleri söylenebilir. Onların önünde adil şahitler huzurunda mukaveleler akdedilir ve kadılar hazırlanan vesikaları tasdik ederlerdi.445

Şer'i mahkemelerin işleyiş şekli ve mahkeme hey'etinin kimlerden oluştuğu ve kadının fonksiyonu hakkında kaynaklar sarih bilgiler vermez. Ancak Vezir Hasanek'in yargılanması sebebiyle nakledilen olaydan anlaşıldığı kadarı ile bu mahkemelere vezir, divan sahipleri, hâce unvanına sahip kişiler (hâce şumarân) ayan, kadılar, eşraf, ulema, fukeha, muaddil ve müzekkiler446 iştirak ederdi.447

Gazneliler devrinde de kadıların aylıklı olduklarına dair Beyhakî Tarihi'nde emareler var ise de448 maaşın miktarı hakkında bilgiler yoktur. Ancak şu kadarı söylenebilir ki bazı kadılar geçim sıkıntısı içinde bulunmalarına rağmen sultan tarafından kendilerine çeşitli vesilelerle yapılan yardımları kabul etmemişlerdir. Nitekim Büst Kadısı Ebu'l-Mahâsin Bûlânî'nin 1037'de geçim sıkıntısı içinde bulduğu ve Mes'ud tarafından kendisine sadaka olarak verilen parayı kabul etmediği Beyhakî tarafından kaydedilmektedir.449

Adlî sistemin diğer önemli unsuru olarak bilinen örfî hukuk ise Müslüman devletlerinin ortak adlî müesseselerinden olan mezâlim meclislerince yürütülürdü. Kökü İran, hattâ câhiliye devrine kadar uzanan mezâlim, İslâm devletlerinde adaletli bir toplum düzeni kurmak gayesiyle ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan "genel idarenin merkez ve taşra teşkilatlarında yer alıp, hem siyasî, hukukî ve iktisadî alanlarda hem de idarî ve adlî yargı alanlarında devletin yüksek memurlarının katıldığı bir kurul halinde görev yapan bir devlet organı" şeklinde tarif edilmektedir.450

Gaznelilerde mezâlim meclisleri öncelikle sultan tarafından yürütülmekte olup bu meclislerin haftada iki kez tertip edildiği anlaşılmaktadır.451 Sultan, bulunduğu her mekanda mezâlim meclisleri kurmuş rütbe ve makam gözetmeden teb'aya adaletle muamele etmiştir.452 Sefer sebebiyle sultan Gazne dışında bulunduğu zamanlarda bu görev, yerine vekil olarak tayin ettiği şehzâde tarafından ifa edilmiştir.453 Şunu da söylemek gerekir ki sultanlar sadece mezâlim meclislerinde değil, bu meclisler dışında da kendilerine müracaat eden mütezallimlerin şikâyetlerini dinlemiş ve suçluları cezalandırmışlardır.454

Sultanın yanı sıra vezir (hâce-i bozorg) ve mahalli idarecilerde (sipahsâlârlar, valiler) mezâlim meclisleri kurmakta yetkili olup kendi teşkilatlarıyla ilgili veya derin hukuk bilgisi istemeyen mes'elelerde hüküm vermişlerdir.455

Sultan tertiplediği mezalim meclislerine başta vezir olmak üzere diğer divan sahiplerinin, hâcib-i bozorg ve sâlâr-ı gulâmân-ı sarayın da iştirak ettiği zikredilmektedir.456 Ancak başkanın, hem kurulun yöneticisi hem de karar vericisi olduğu, kurulun diğer üyelerinin genellikle danışma amacı ile bulunduğu söylenilebilir.

Cezalar: Suçun cinsine göre verilmiş çeşitli ceza şekilleri vardır. Karmatilikle itham edilen bir vezirin cezası önce dar ağacında taşlanmak, sonra da idam idi. İdam olayından sonra cesed teşhir için yıllarca dar ağacında bırakılmıştır.457

Sıkça gerçekleştirilen diğer bir ceza türü ise müsadere idi. Bir görevli kötü idare ve suistimalden suçlu bulunursa genellikle azledilir ve malı da müsadere edilirdi.458 Askerî başarısızlıklar ve hatâlar da azil ve müsadere için sebep idi.459 Müsadere olaylarında suçlunun saklayabileceği malın ortaya çıkarılması müstahric460'in işi idi.461 Azil ve müsadere yanında tâziyâne, ukabeyn ve çubzeden tabirleriyle zikredilen alenî kamçılanma, falaka ve sopa ile dövme olayları da vaki idi.462

Vergilerin azalması veya halktan gayr-i kanunî vergi toplamak çok ağır suçlardan olup, failleri katledilirdi.463 Adam öldürmenin en hafif cezası hadım etmek idi ve muhtemelen sadece gulâmlar için tatbik edilirdi.464 Düşmanla işbirliği yapanlar en ağır cezalara çarptırılır, derileri ustura ile yüzülerek öldürüldüğü gibi cesetleri de teşhir için günlerce gübreliklere atılırdı.465

Hükümdara isyan edip, onu öldürmenin cezası da en ağır cezalardan olup isyancıların elebaşları yüksek makam sahibi olsalar bile fillere çiğnettirilmek suretiyle öldürülür, daha sonra cesetleri yine fillerin ağızlarına verilerek, münadilerin "Padişahlarını öldürenlerin cezası budur" şeklindeki ilânları eşliğinde sokaklarda dolaştırılarak teşhir edilirdi.466





1 Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Etkisi, İstanbul 1981, s. 43-84; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Medhal, Ankara 1984, s. 19-24; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1989, s. 352.
2 Orta Çağ Türk-İslâm devletlerinde hakimiyet telâkkisi hakkında geniş bilgi için bk: A. K. S., Lambton, "Justice in Medival Persian Theory of Kingship" Studia Islamica, XVII (1962), s. 92-119.
3 Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul, 1993, I, 94-101; Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1980, s. 23; Bahaeddin Ögel, Türkler'de Devlet Anlayışı (13. yy. sonlarına kadar), Ankara 1982, s. 50-6; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul 1981, s. 66-84; Ahmet Uğur, Osmanlı Siyâset-nâmeleri, t. s., s. 124-33; Kemal Göze, Türk-İslâm Kültür ve Medeniyet Tarihi, Kayseri 1992, s. 86; Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği Dün-Bugün, Ankara 1981, s. 43-6.
4 Turan, Türk Cihan Hakimiyeti, s. 101.
5 Muhammet Nâzim, The Life and Times of Sultan Mahmud of Ghazna, Cambridge 1931, s. 126.
6 Y. Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi, I, Ankara 1964, s. 182; Erdoğan Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara 1989, s. 77; İ. Kafesoğlu, "Mahmud Gaznevî", İ. A. VIII, 181-182.
7 Ebi'l-Fazl Muhammed b. Hüseyin Beyhakî, Târîh-i Beyhakî (nşr. Ganî-Feyyaz), Tahran 1324 h. ş. /1945, s. 400; Bayur, 186, 216, Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 77; V. V. Barthold, Moğol İstilâsına Kadar Türkistan (hzr.: H. D. Yıldız), İstanbul 1981, s. 366.
8 M. Altay Köymen, "Alp Arslan Zamanı Selçuklu Saray Teşkilâtı ve Hayatı", T.A.D., IV, Sayı: 6-7, 1966, s. 5.
9 Âlî İmran Suresi, III/159; Şûrâ Suresi, XLII/42; Nizâmülmülk, Siyaset-nâme, (trc. M. A. Köymen), İstanbul 1990, s. 117; Nâzim, Sultan Mahmud, s. 128.
10 İstişârî kabuller için bk. Güller Nuhoğlu, Beyhakî Tarihi'ne Göre Gaznelilerde Devlet Teşkilâtı ve Kültür, İstanbul Ün., Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1995 (Basılmamış doktora tezi), s. 119.
11 Güller Nuhoğlu, a.g.t., s. 357-58.
12 Köymen, Saray Teşkilâtı, s. 5.
13 Beyhakî, s. 267, 410.
14 Beyhakî, s. 185.
15 Beyhakî, s. 412, 456-62.
16 Nuhoğlu, a.g.e., s. 279-85.
17 Beyhakî, s. 211-20, 328, 457.
18 Siyâsetnâme, s. 18, 75, 275; Erdoğan Merçil, "Sebüktekin'in Pendnâmesi" İ.T.E.D., VI, sayı: 1-2, İstanbul 1975, s. 229-31.
19 Beyhakî, s. 550-51.
20 Barthold, Türkistan, s. 364; A. Y. Yakubovsky, "Gazneli Mahmud, Gazne Devleti'nin Menşei ve Karakteri Meselelerine Dair", Ülkü (Haziran 1939, Sayı 75-76), s. 327; Bayur, 228.
21 Siyaset-nâme, 5-61. Kafesoğlu, "Mahmud Gaznevî", İ.A., VII, 175; J. H. Kramers, "Sultan", İ.A. XI., s. 25.
23 C. E. Bosworth, "The Titulature of the Early Ghaznavids", Cambridge History of Iran, London, 1974, s. 222; Barthold, Türkistan, s. 342.
24 Kramerss, Sultan, İ.A., XI, 25.
25 Bosworth, The Titulature of the Early Ghaznavids, s. 224.
26 Bosworth, The Titulature of the Early Ghaznavids, s. 219.
27 Beyhakî, s. 357.
28 Beyhakî, s. 398, 437, 501, 510.
29 Beyhakî, s. 355.
30 Beyhakî, s. 200; Barthold, Türkistan, s. 330-31.
31 Ebu'l-Şeref Nasuh b. Zafer Curfadakanî, Tercüme-i Tarih-i Yemînî (nşr.: Cafer Şiar), 1345 h. ş. 1966, s. 182.
32 Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 16 Bosworth, bu lâkabın ilk şeklinin mevlâ-yi emürü'l-mümînîn olduğunu, fakat köle anlamı taşıyan mevlâ'nın Mahmud tarafından beğenilmeyerek "dost,
23 arkadaş" anlamındaki veli ile değiştirildiğini belirtir. (Bosworth, The Titulature of the Early Ghaznavids s. 218).
33 İ. Kafesoğlu, Mahmud Gaznevî, İ.A., VII, 178, Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 22.
34 Bayur, I, 178, Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 27.
35 Beyhakî, s. 49, 370.
36 Beyhakî, s. 25, 328, 588.
37 Gazneli hükümdarların lâkapları hakkında daha geniş bilgi için bk.: Bosworth, The Titulature of the Early Ghaznavids, s. 210-31; C. E. Bosworth, The Islamic Dynasties, Edinburg, 1980, s. 181-83; Halil Edhem, Düvel-i İslâmiye, İstanbul, 1926, s. 453-54; Stanley Lane Poole, Muhammadan Dynasties Chronological and Genealogical Tables with Historical Introductions, Westminster, 1894, s. 289; E. Manuel de Zambaur, Cenealogue et de Chronologie pour l'Historie del'Islam, Hanovre, 1927, s. 282.
38 Beyhakî, s. 69.
39 Bayhakî, s. 218.
40 Gazneli Devri sikkeleri hakkında geniş bilgi için bk: E. R. Thomas, "On the Coins of the Kingsy Ghaznî", IRAS, IX (1948), s. 267-386; E. R. Thomas, "Supplementary Contributions to the Series of the Kings of Ghaznî", IRAS, XVII (1860), s. 138-208; Dominique Sourdel, "Un Tresor de Dinars Gaznawi des Selguqides des Decouvert en Afganistan", BEO, XVIII (1963-64), s. 200-219; Dominique Sourdel, Invantaire des Monnaies Musulmanes Anciennes de Muse e de Caboul, Demâs, 1953; E. Von Zambour, "Countributins a la Numismatique Orientale", VNZ, XXXVI (1904), s. 43-122 ve XXXVII (1905), s. 113-198; S. Lane-Poole, Catalogue of Oriental Coins in the British Museum, London, 1875-1889, vol. II, III ve IX; Ahmed Tevhid, Meskûkât-ı Kadîme-i İslâmiye Kataloğu, kısım 4, İstanbul 1320, s. 42.

41 Nejat Göyünç, "Tevkî", İ.A., XI217.
42 M. Fuat Köprülü, "Hil'at", İ.A., V/I, 483-84.
43 Beyhakî, s. 47.
44 Beyhakî, s. 241.
45 Beyhakî, s. 350.
46 Hil'at konusunda geniş bilgi için bk: Nuhoğlu, a.g.t., s. 74-81.
47 A. Grohman, "Tiraz", İ.A., XII/1, s. 235.
48 Beyhakî, s. 80.
49 Beyhakî, s. 540.
50 Beyhakî, s. 540.
51 Beyhakî, s. 371.
52 Beyhakî, s. 156, 374, 391.
53 Köymen, Saray Teşkîlâtı, s. 25.
54 Beyhakî, s. 157, 281, 288-89, 348, 371, 604.
55 Beyhakî, s. 540; Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 77.
56 Beyhakî, s. 574, 639.
57 M. Fuat Köprülü, "Bayrak", İ.A., II. 406.
58 Beyhakî, s. 271, 623.
59 Beyhakî, s. 271, 407.
60 M. Fuat Köprülü, "Bayrak", İ.A., II, 406.
61 Beyhakî, s. 681.
62 Beyhakî, s. 346, 574.
63 Beyhakî, s. 575.
64 Beyhakî, s. 465.
65 Beyhakî, s. 42-3.
66 Uzunçarşılı, Medhal, s. 28, 29; Genç, Karahanlı Devlet Teşkîlâtı, s. 149; Köymen, Saray Teşkîlâtı, s. 20.
67 "Gâşiye", İ.A., IV, 721; Daha geniş bilgi için bk.: Erdoğan Merçil, "Gâşiye ve Selçuklularda kullanılışına dair bazı örnekler", Yusuf Hikmet Bayur Armağanı (Ayrı basım), Ankara, 1985, s. 321-28.
68 Beyhakî, s. 357.
69 Beyhakî, s. 626.
70 Beyhakî, s. 442-43.
71 Beyhakî, s. 162.
72 Beyhakî, s. 160, 497.
73 Beyhakî, s. 155, 162, 165, 241, 273, 371, 373, 374.
74 Beyhakî, s. 372, 588, 562, 602.
75 Beyhakî, s. 509.
76 Beyhakî, s. 155, 290.
77 Beyhakî, s. 160, 497.
78 F. Köprülü, "Hacib", İ. A., V/1, 30.
79 Siyaset-nâme, s. 314.
80 Beyhakî, s. 128, 326.
81 Beyhakî, s. 69, 124, 155, 320, 374, 501, 620.
82 Beyhakî, s. 250.
83 Beyhakî, s. 50, 284, 288, 369, 501, 535.
84 Beyhakî, s. 155.
85 Beyhakî, s. 603.
86 Beyhakî, s. 603-604, 648.
87 Ali Ekber Dehhuda, "Ustadu'd-dâr", Lügat-nâme, Tahran. 1337-45 hş. /1958-1966 m.
88 Beyhakî, s. 254.
89 Beyhakî, s. 466.
90 Nazim, Sultan Mahmud, s. 150.
91 Beyhakî, 228, 435, 441.
92 Siyaset-nâme, s. 152.
93 Beyhakî, s. 436.
94 Beyhakî, s. 659.
95 Beyhakî, s. 425-26.
96 Muhammed Muin, "Ağaçi", Ferheng-i Farsî, Tahran, h. ş. 1371/m. 1992, I, 66.
97 Beyhakî, s. 511.
98 Beyhakî, 595, 601, 648, 650, 653.
99 Siyaset-nâme, 152; Köymen, Saray Teşkîlâtı, s. 35.
100 Beyhakî, s. 369.
101 Beyhakî, s. 588-89.
102 Beyhakî, s. 135-36, 389, 651.
103 Beyhakî, s. 181, 536.
104 Beyhakî, s. 351.
105 Beyhakî, s. 614.
106 Beyhakî, s. 394.
107 Beyhakî, s. 651.
108 Uzunçarşılı, Medhal, s. 37.
109 Beyhakî, s. 342.
110 422/1031'e kadar Ahur-sâlâr olarak ismi zikredilen Ahmed Ali Nuştekin için sonraki tarihlerde bu sıfatın kullanılmadığı, (Beyhakî, s. 423, 426, 432), bu sebeple Nuştekin Kirman'a vali olarak gönderildikten sonra ahur-sâlârlığa Pîrî'nin tayin edildiği, Mesudun saltanatı süresince ahur­ 33 sâlâr olduğu ve bu görevde iken ordulara kumanda ettiği göz önünde bulundurulursa ahur-sâlârlığın önemli bir görev olduğu söylenebilir.
115 Beyhakî, s. 220, 245, 259 291, 369.
116 Beyhakî, s. 281, 339, 361.
117 Beyhakî, s. 339, 611.
118 Muhammed Muin, "Camedâr", Ferhengi Farsî, I, 1209.
119 Siyaset-name, s. 134.
120 Beyhakî, s. 339.
121 Beyhakî, s. 154, 628, 672.
122 Beyhakî, s. 163, 165, 269, 293.
123 Beyhakî, s. 437, 38.
124 Beyhakî, s. 374-75, 409-11.
125 Muhammed Muin, "Alemdâr", Ferheng-i Farsî, II, 2345.
126 Beyhakî, s. 686.
127 Beyhakî, s. 686.
128 Enverî, s. 29.
129 Beyhakî, s. 561.
130 Beyhakî, s. 346-47, 563, 651.
131 Uzunçarşılı, Medhal, s. 35; Köymen, Saray Teşkilâtı, s. 32; Genç, Karahanlı Devlet Teşkîlâtı, s. 219.
132 Beyhakî, s. 58, 371.
133 Beyhakî, s. 371.
134 Beyhakî, s. 507.
135 Enverî, s. 27.
136 Uzunçarşılı, Medhal, s. 36.
137 Beyhakî, s. 72.
138 Enverî, s. 213.
139 Beyhakî, s. 502.
140 Uzunçarşılı, Medhal, s. 36.
141 Beyhakî, s. 409.
142 Enverî, s. 214.
143 Siyaset-nâme, s. 155.
144 Beyhakî, s. 507.
145 Beyhakî, s. 149.
146 Beyhakî, s. 162, 507.
147 Beyhakî, s. 287, 425, 496, 508.
148 Beyhakî, s. 45, 496.
149 Beyhakî, s. 47, 288, 292, 369, 496, 509.
150 Beyhakî, s. 48, 294.
151 Beyhakî, s. 220.
152 Beyhakî, s. 495.
153 Beyhakî, s. 550.
154 Beyhakî, s. 45, 286, 369, 425, 508.
155 Beyhakî, s. 290. Büyük Selçuklularda bu görevi dûrbaş adı verilen serhenk ve çavuşlar yapmakta olup, bunlar Osmanlı'daki Dîvân-ı Hümayun çavuşlarını andırmakta idiler (Uzunçarşılı, Medhal, s. 37).
158 Beyhakî, s. 38, 46, 288, 369, 541. Özellikle elçilerin kabul günlerinde mertebedârların ve çok sayıda saray gulâmının kabul salonunun girişinden sarayın bahçesine, hattâ sahralara kadar saf bağlayarak karşılıklı dizilmeleri devletin büyüklüğü ve ihtişamını sergilemek maksadı taşıyordu.

159 Beyhakî, s. 45, 46.
160 Beyhakî, s. 155.
161 Beyhakî, s. 226.
162 Beyhakî, s. 124, 221.
163 Muhammed Muin, "Sipahdâr", Ferheng-i Farsî, II, 1823.
164 Beyhakî, s. 23, 37, 38, 369.
165 Beyhakî, s. 128.
166 Beyhakî, s. 227, 228.
167 Beyhakî, s. 472, 481.
168 Beyhakî, s. 339, 600.
169 Beyhakî, s. 435, 610, 611.
170 Beyhakî, s. 212.
171 Beyhakî, s. 287.
172 Beyhakî, s. 268, 326, 474-75.
173 Siyaset-nâme, s. 115.
174 Beyhakî, s. 503.
175 Siyaset-nâme, s. 114; Beyhakî, s. 475; Unsuru'l-Meali Keykavus b. İskender, Kâbus-nâme (n. ş. r.; Gulâm Hüseyin Yusufî), Tahran, h. ş. 1345/m. 1966, s. 203.
176 Beyhakî, s. 274.
177 Beyhakî, s. 274.
178 Beyhakî, s. 396.
179 Beyhakî, s. 252-53.
180 Beyhakî, s. 253.
181 Enverî, s. 42.
182 Beyhakî, s. 128, 135.
183 Beyhakî, s. 128.
184 Beyhakî, s. 235.
185 Beyhakî, s. 511.
186 Beyhakî, s. 66.
187 Beyhakî, s. 491. Hünkâr imamı için bk.: İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Saray Teşkilâtı, Ankara, 1988, s. 373.
188 Beyhakî, s. 272.
189 Beyhakî, s. 580.
190 424/1033'de Irak sipehsâlârlığına tayin edilen Taç-ı Ferraş hâlâ bu sıfatı kullanmakta idi (Beyhakî, s. 265, 361).
191 Beyhakî, s. 272 (Dipnot: 4); Akhlagui, s. 97.
192 Beyhakî, s. 272, Enverî, s. 213.
193 Beyhakî, s. 284-85.
194 Beyhakî, s. 284, 567.
195 Beyhakî, s. 166, 459, 604, 625.
196 Beyhakî, s. 446, 680.
197 Beyhakî, s. 395.
198 Ebu'l-Fazl Muhammed b. Hüseyin Beyhakî, Tarih-i Beyhakî (nşr: Gani-Feyyaz), Tahran, h. ş. 1324/M. 1945, s. 159, 407, 505.
199 T. H. "vezir", İ. A., XIII, 309.
200 Beyhakî, s. 366-67, 375.
201 Muvazaa'nın tam metni için bk.: Fasih Ahmed b. Celâleddîn-i Hafî, Mücmel-i Fasihî (nşr: Muhammed Ferruh), Meşhed, h. ş. 1341/M. 1922, s. 151-56. Bu tür muvazaalar sadece göreve atama sırasında değil, görevlendirme sebebi ile de yapılıyordu. 432/1040 yılında Mesud tarafından oğlu Mevdûd ve vezir Ahmed Abdüssamed ordu ile beraber Belh ve Toharistan'a gitmekte görevlendirildiği zaman vezir, görevini hangi şartlara göre yapacağını belirleyen bir muvazaa imzaladıktan sonra sefere çıkmıştı (Beyhakî, s. 654).
202 Beyhakî, s. 154-56, 373-74.
203 Beyhakî, s. 151.
204 Beyhakî, s. 155, 326, 364, 555.
205 Beyhakî, s. 155.
206 Beyhakî, s. 281.
207 Beyhakî, s. 403, 440.
208 Beyhakî, s. 23, 518-19, 521, 565.
209 Beyhakî, s. 294, 437.
210 Beyhakî, s. 394.
211 Beyhakî, s. 60, 456-57, 503, 577, 612, 621, 625.
212 Beyhakî, s. 532.
213 Ebu'l-Şeref Nasuh b. Zafer Curjadakanî, Tercüme-i Tarih-i Yemînî (nşr: Cafer Şi'ar), h. ş. 1345/M. 1966, s. 343; C. E. Bosworth, "The Titulature of the Early Ghaznavids", Oriens, Leiden, 1963, XV, 227.
214 Beyhakî, s. 155-56, 374.
215 Beyhakî, s. 158. Gazneli vezirlerinin vezaret diviti görebildiğimiz kaynaklarda vasfedilmemiştir. Onların diviti de diğer muasır devletlerde olduğu gibi muhtemelen altından idi. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Ankara, 1984, s. 46).
219 Mesud'un vezirliğe atadığı her iki vezirine de verdiği hil'at unsurlarında kılıçtan bahsedilmez. Fakat 422/1031'de Kirman'ın fethi ile görevlendirilen Ahmed Ali Nuştekin kumandasındaki ordunun kethüdalığına tayin edilen Ebu'l-Ferec Farsî'ye hil'at verilirken kılıç da verilmesi (Beyhakî, s. 430) vezirlere kılıç verilebildiğini gösterir.
220 Beyhakî, s. 626.
221 Beyhakî, s. 158; Tercüme-i Tarih-i Yemînî, s. 338.
222 Beyhakî, s. 158.
223 Beyhakî, s. 157, 246-47, 407.
224 Beyhakî, s. 155.
225 Gazneliler ile muasır İslâm devletlerinde vezirler maiyetlerinde naib bulundururlardı. (Taneri, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nda vezirlik, s. 148). Gaznelilerde böyle bir tatbikatın bulunduğuna dair net bilgilere sahip değiliz. Yalnız vezir ve naib münasebetiyle ilgili olarak Mahmud'un vezir adaylarından biri olarak adı geçen Hasanek'in hesap ve debirlik bilmediği için bu işleri naiblerine gördürmüş olduğunu Beyhakî kaydetmiştir. (Beyhakî, s. 367) Bu bilgi gösterir ki vezirliğin gerektirdiği şartlara haiz olmayan kişiler, bu eksikliklerini naibleri vasıtasıyla giderirlerdi.
226 Beyhakî, s. 181. Perdedârların varlığına istinaden, camedâr, tastdâr, çaşnigir vb. görevlilerin de vezir saraylarında bulunduğu söylenebilir.
227 Mahmud'a vezirlik yapmış olan Hasanek 500-600 gulama sahipti. (Beyhakî, s. 395).

228 Beyhakî, s. 290.
229 Beyhakî, s. 170.
230 Beyhakî, s. 155, 156, 327.
231 Beyhakî, s. 328.
232 Beyhakî, s. 154, 156.
233 Beyhakî, s. 289.
234 Beyhakî, s. 496.
235 Beyhakî, s. 469, 490.
236 Beyhakî, s. 246-47.
237 Beyhakî, s. 164.
238 Beyhakî, s. 460, 462.
239 Beyhakî, s. 499.
240 Tercüme-i Tarih-i Yemînî, s. 343.
241 Abbasîlerden itibaren diğer İslâm devletlerindeki bu divan ve başkanlarının aldıkları isimler için bk: Hasan Başa, Elkabü'l-İslâmiyye, Kahire, 1957, s. 11.
242 Beyhakî, s. 543, 627.
243 Beyhakî, s. 260, 273.
244 Nuhoğlu, a.g.tez, s. 248-51.
245 Beyhakî, s. 600-601.
246 Beyhakî, s. 600-601.
247 Bu terimler için bk.: Nuhoğlu, a.g.t., s. 254-62.
248 Beyhakî, s. 389-90, 397-98, 492, 577.
249 Beyhakî, s. 291-92, 495, 496.
250 Beyhakî, s. 269, 389.
251 Beyhakî, s. 281.
252 Beyhakî, s. 145, 245, 272, 404, 440, 519, 533, 547.
253 Beyhakî, s. 601.
254 Beyhakî, s. 145, 322.
255 Beyhakî, s. 339.
256 Beyhakî, s. 144, 601.
257 Beyhakî, s. 600.
258 Beyhakî, s. 511.
259 Beyhakî, s. 511.
260 Beyhakî, s. 440, 454.
261 Beyhakî, s. 483, 533.
262 Beyhakî, s. 397, 609.
263 Beyhakî, s. 166, 484.
264 Beyhakî, s. 144-45, 272-73.
265 Debirlik sanatı için bk.: Nizamî Aruzî Semerkandî, Çehar Makale (nşr: Muhammed b. Abdü'l-vahhab Kazvinî), Tahran, h. ş. 1327/M. 1909, s. 12-20.
266 Beyhakî, s. 145, 322.
267 Hasan Enveri, Istılahat-ı Dîvanî der Devre-i Gaznevî ve Selçukî, Tahran, 2535 (şehînşahî), s. 245; Beyhakî, s. 627.
268 Mehdî Muhakhik, "Berhî ez Istılahat-ı İdarî ve Dîvanî der Tarih-i Beyhakî" Bist Guftar der Mebahis-i Edebî ve Tarihî ve Felsefî ve Kelâmî ve Tarih-i Ulum der İslâm ba İnzimam-ı Zindegî-nâme ve Kitap-nâme, Tahran, hş. 1369/m. 1990, s. 51; Beyhakî, s. 157.
269 Beyhakî, s. 407.
270 Beyhakî, s. 147, 399.
271 Beyhakî, s. 144-45.
272 Beyhakî, s. 129.
273 Bosworth, The Ghaznavids, s. 68.
274 Enveri, s. 65; Mehmet Altay Köymen, "Selçuklu Devri Devlet Teşkilâtına Dair Yazılmış bir Eser Münasebetiyle", T.A.D., Ankara, 1964, I-III, Sayı: 1, s. 325.
275 Köymen, s. 327.
276 Beyhakî, s. 160.
277 Beyhakî, s. 488, 491.
278 Beyhakî, s. 230, 241, 326.
279 Beyhakî, s. 257, 259.
280 Beyhakî, s. 600.
281 Beyhakî, s. 158, 160, 230, 491; Nazîm, Sultan Mahmud, s. 144; Enverî, s. 153.
282 Beyhakî, s. 272.
283 Beyhakî, s. 254.
284 Beyhakî, s. 80-81.
285 Beyhakî, s. 255.
286 Beyhakî, s. 643.
287 Beyhakî, s. 342.
288 Beyhakî, s. 499.
289 Divan-ı vekâlet için bk: Nuhoğlu, a.g.t., (Vekil-i has), s. 193-97.
290 Beyhakî, s. 150, 336.
291 Beyhakî, s. 94.
292 Beyhakî, s. 619.
293 Beyhakî, s. 430, 498.
294 Beyhakî, s. 487.
295 Beyhakî, s. 337.
296 Beyhakî, s. 94, 317, 393, 430, 651.
297 Nazîm, Sultan Mahmud, s. 139.
298 Beyhakî, s. 159, 336-37.
299 Yusuf Abbas Haşimî; Political, Culturel and Administrative History Under the Later Ghaznavids, Hamburg, 1956, (Basılmamış doktora tezi), s. 183.
300 Vergi vermek sadece II. grup vassallara aitti. Bunlar kendi vilâyetlerinin varidatından antlaşma ile tesbit edilen belli bir miktarı metbuu olan Gazne hükümdarına ödemek zorunda idiler. (Beyhakî, s. 511) I. grup vassallar ise eyaletlerinin bütün gelirini hazineye göndermek zorunda olup, hazineden kendilerine tahsis edilen miktarı maaş olarak alırlardı (Siyaset-name, s. 272-74).
301 Beyhakî, s. 331, 372.
302 Sipehsâlâr-ı Horasan (Beyhakî, s. 27), Sipehsâlâr-ı Irak (Beyhakî, s. 372), Sâlâr-ı Hindistan (Beyhakî, s. 220, 268, 400). Harezm'in durumu farklı olup buraya tayin edilen vassallar Harezmşâh olarak adlandırılmıştır (Beyhakî, s. 273, 355).
303 Vali-yi Çaganiyan, Vali-yi Gurgan, Vali-yi Taberistan (Beyhakî, s. 610), vali-yi Mekrân (Beyhakî, s. 242).
304 Beyhakî, s. 268, 401.
305 Beyhakî, s. 342.
306 Beyhakî, s. 39.
307 Beyhakî, s. 216, 264, 283.
308 Beyhakî, s. 392-93.
309 Beyhakî, s. 282, 392, 437.
310 Beyhakî, s. 317, 680.
311 Beyhakî, s. 266, 412, 441, 545, 612.
312 Beyhakî, s. 340, 411-12.
313 Beyhakî, s. 541.
314 Beyhakî, s. 446, 611.
315 Beyhakî, s. 130.
316 Tercüme-i Tarih-i Yemînî, s. 343.
317 Geniş bilgi için bk: Bu makalede daha önce geçen "Dîvân-ı berîd" başlığı.
318 Beyhakî, s. 130.
319 Köymen, s. 340.
320 Beyhakî, s. 610.
321 Beyhakî, s. 36, 45, 241, 242, 510.
322 Beyhakî, s. 247, 534.
323 Beyhakî, s. 42.
324 Beyhakî, s. 25.
325 Beyhakî, s. 203.
326 Beyhakî, s. 435.
327 Beyhakî, s. 491.
328 Beyhakî, s. 16, 22, 432, 560.
329 Beyhakî, s. 9, 11, 22, 517, 519, 643.
330 Beyhakî, s. 393-94.
331 Beyhakî, s. 241.
332 Beyhakî, s. 518.
333 Beyhakî, s. 430.
334 Beyhakî, s. 36.
335 Beyhakî, s. 286.
336 Beyhakî, s. 130, 365, 435, 441.
337 Beyhakî, s. 157 (Dipnot: 1); Enverî, s. 109.
338 Levy, "Muhtesib", İ.A., VII, 532.
339 Beyhakî, s. 164, 186.
340 Beyhakî, s. 322.
341 Beyhakî, s. 4, 291, 552-53.
342 Beyhakî, s. 21, 23, 42.
343 Beyhakî, s. 508.
344 Beyhakî, s. 23, 552, 611. Ayrıca Nakîb'ül-Eşraf için bk.: M. Z. Pakalın, O.T.D.T.S, II, 647.
345 Muhakkîk, s. 52.
346 Beyhakî, s. 255, 534.
347 Beyhakî, s. 432, 504.
348 Beyhakî, s. 73.
349 Beyhakî, s. 285, 560.
350 C. E. Bosworth, "Ghaznavids Military Organization" Der Islam, XXXVI, 1960, s. 40; Bosworth, "Ghulam", EI2, II, 1081.
361 A. Y. Yakubovsky, "Gazneli Mahmud, Gazne Devleti'nin Menşei ve Karakteri Meselelerine Dair" Ülkü (Şubat 1939), s. 508.
362 Beyhakî, s. 252; Bosworth, Military Organization, s. 44.
363 Bosworth, Military Organization, s. 45; Erdoğan Merçil, Gazneliler Devleti Tarihî, Ankara, 1989, s. 20-28.
364 Bosworth, Military Organization, s. 44.
365 Ebu'l-Fazl Muhammed b. Hüseyin Beyhakî, Tarih-i Beyhakî, (nşr: Ganî-Feyyaz), Tahran, h. ş. 1324/M. 1945, s. 288.
366 Beyhakî, s. 288, 540.
367 Beyhakî, s. 395, 495, 499.
368 Beyhakî, s. 282, 287, 481-82, 509, 530.
369 Beyhakî, s. 436, 446, 483.
370 Beyhakî, s. 354, 409, 497.
371 Bosworth, Military Organization, s. 54.
372 Beyhakî, s. 372.
373 Beyhakî, s. 244; Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 54-55.
374 Beyhakî, s. 372; Bu Türkmenler hakkında geniş bilgi için bk: Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilâtı, Destanları, Ankara, 1980, s. 61-96.
375 Beyhakî, s. 471, 505.
376 Beyhakî, s. 401, 639.
377 İ. Kafesoğlu, "Sultan Mahmud", İ. A. VII, 182.
378 Beyhakî, s. 23, 254, 401, 531, 626, 639.
379 Beyhakî, 41-3, 426-29.
380 M. Altay Köymen, "Alparslan Zamanı Selçuklu Askerî Teşkilâtı" T. A. D., V, Sayı: 8-9, (1967), s. 37.
383 Beyhakî, s. 485.
384 Reşat Genç, Karahanlı Devleti Teşkîlâtı, İstanbul, 1981, s. 309.
385 Beyhakî, 244, 426-29.
386 Beyhakî, s. 353.
387 Beyhakî, s. 69, 342, 409, 452.
388 Beyhakî, s. 517, 620.
389 Beyhakî, s. 457, 674.
390 Beyhakî, s. 466.
391 Hasan Enveri, Istılahat-ı Dîvânî der Devre-i Gaznevî ve Selçukî, Tahran, 2535 (Şehinşahî), s. 259.
392 Beyhakî, 339, 430, 441, 469, 474, 498, 535.
393 Beyhakî, s. 273, 342-43, 402-404, 440, 454.
394 Beyhakî, s. 183, 185, 198, 256, 351-52.
395 Beyhakî, s. 452.
396 Enverî, s. 137-38.
397 Beyhakî, s. 534, 563.
398 Beyhakî, s. 273, 500.
399 Beyhakî, s. 273.
400 Muhammed Nazîm, The Life and Times of Sultan Mahmud of Ghazna, Cambridge, 1931, s. 141.
401 Beyhakî, 133, 353.
402 Büyük Selçuklu Devletinde hayltaş (haylbaşı) 20 ilâ 25 kişilik bir kuvvetin kumandanıdır. (Köymen, Selçuklu Askerî Teşkîlâtı, s. 41).
403 Beyhakî, s. 568, 603, 604.
404 Beyhakî, s. 271, 274.
405 Beyhakî, s. 287. Diğer örnekler için bk: a.g.e., s. 393, 394, 404.
406 Beyhakî, s. 69, 228, 271, 619.
407 Beyhakî, s. 241, 566.
408 Bisteganî hakkında geniş bilgi için bk: Enverî, s. 79-82.
409 Siyaset-nâme, s. 127.
410 Beyhakî, s. 674-75; Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, s. 36.
411 Beyhakî, s. 342, 481, 498, 554, 568.
412 Beyhakî, s. 288.
413 Beyhakî, s. 474.
414 Beyhakî, s. 627.
415 Beyhakî, s. 119, 288.
416 Hasan Enveri, Ömer Hayyam'ın Nevruz-nâme adlı eserine istinaden kılıcın ondört farklı türünün olduğunu söyler. (Enverî, s. 144).
417 Beyhakî, s. 371, 430.
418 Beyhakî, s. 117, 459.
419 Beyhakî, s. 458, 568, 626.
420 Beyhakî, s. 541.
421 Beyhakî, s. 466.
422 Beyhakî, s. 456.
423 Enveri, s. 143.
424 Beyhakî, s. 116.
425 Bosworth, Military Organization, s. 61.
426 Bosworth, Military Organization, s. 63.
427 Beyhakî, s. 244.
428 Beyhakî, s. 394.
429 Beyhakî, s. 456-59.
430 Beyhakî, s. 614, 618, 621.
431 Beyhakî, s. 603, 604, 620, 622.
432 Beyhakî, s. 72, 250, 372.
433 Beyhakî, s. 210-11.
434 Beyhakî, s. 210-11, 528-29.
435 Beyhakî, s. 109, 553-54.
436 Beyhakî, s. 84, 212, 214-15, 242, 340.
437 Beyhakî, s. 40-41.
438 Beyhakî, s. 185.
439 Muaddil ve müzekki: Şahitlerin adil olup olmadığını araştıran kişiler (Enverî, s. 201).
440 Bayhakî, s. 183.
441 Beyhakî, s. 210.
442 Beyhakî, s. 512.
443 İslâm Müesseseleri Tarihi, s. 135.
444 Beyhakî, s. 39.
445 Beyhakî, s. 159, 281, 645.
446 Beyhakî, s. 432.
447 Beyhakî, s. 449, 450-51.
448 Beyhakî, s. 39, 245, 680.
449 Beyhakî, 281, 651.
450 Beyhakî, s. 179-88.
451 Beyhakî, s. 257.

  
10308 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın