• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Ülüş Sisteminden Merkezî Devlete: Selçuklu Devlet Telâkkisinin Teşekkülü (1038-1064) / Dr. Osman Özgüdenli

I. Selçuklu Siyasî-İdarî Birikimi (Eski Türklerde Yönetimin Organizasyonu)

Yakın Doğu'da güçlü bir hâkimiyet kurarak derin izler bırakan Selçuklu devlet telâkkisinin oluşum sürecinin aydınlatılabilmesi, ancak bu süreç üzerinde tesirli olan eski Türk idarî ananelerinin incelenmesi ve Selçukluların beraberlerinde Yakın Doğu coğrafyasına getirdiği idare geleneklerinin bilinmesi ile mümkün olacaktır. Türklerin Orta ve Yeni Çağ dünya tarihindeki önemleri, büyük devlet kuruculuğu kabiliyetine dayandırılmıştır. 1 Esasen, daha Türklerin Yakın Doğu'da ortaya çıkışından önce kurulan Hun ve Göktürk devletleri de aynı köklü ananeyi yansıtacak mahiyettedir.2 Bozkır hayat tarzına dayanarak at ve demiri mehaz edinen3 bu anlayış, Türk cihân hâkimiyeti telâkkisinin de temelini teşkil eder. Tıpkı Ön Asya'daki halefleri gibi Hun ve Göktürk devletleri de İç Asya bozkırlarında asırlarca süren üstünlüklerini, tâbi kavimler üzerinde uyguladıkları kendilerine özgü idâre ve hükmetme geleneklerine borçlu idiler.

İç Asya bozkırlarında muayyen bir teşkilât üzerine kurulan ve il tabiri ile ifade edilen4 Türk devletlerinin hepsi de boylar birliği ve reislerden birinin diğer boyları kendi itaati altına alması neticesinde ortaya çıkmıştır.5 Büyük Hun Devleti, kendisinden sonra diğer Türk devletlerince devam ettirilecek olan köklü bir devlet ananesinin kurucusu olmuştur. Devlet 'doğu' ve 'batı' olmak üzere iki ayrı yönde teşkilâtlanmış ve her bölümün başına merkezî otoriteyi tanımak şartıyla hanedan üyeleri tayin edilmiştir. Bunlardan doğuya tekâbül eden 'sol bilge prens'lik mevkii devlette hükümdardan sonraki en üst makam olmuş ve umumiyetle veliahtlar bu göreve getirilmiştir.6 Hükümdar soyuna mensup olan ve sayıları yirmi dördü bulan doğu ve batıdaki başbuğlar, kendi 'ayrı sahaları' içerisindeki kabile ve vassal devletleri, siyasî-iktisadî bakımdan merkeze yarı bağımlı bir şekilde yönetmişlerdir.7 Bu durumun konumuz bakımından teşkil ettiği öneme tekrar döneceğiz.

Bozkır devletleri, kuruldukları coğrafya itibarıyla geniş sahalara yayılan büyük imparatorluklardı. Bu coğrafyada yaşayan farklı teşekküllere mensup son derece dinamik atlı-göçebelerin idaresi fevkalâde zor bir işti. Bu durumun yönetimin organizasyonuyla ilgili pek çok problemi de beraberinde getirdiğine kuşku yoktur. İşte bu noktada, devlet yönetimiyle ilgili bütün meseleler hükümdar ailesinin müşterek mesuliyetinde kabul edilmiştir.8 Temelde idare kolaylığına dayanan bu ananenin tabiî bir neticesi olarak, en azından merkezî otoritenin azalmaya başladığı dönemlerde, hanedan üyelerinin taht üzerinde hak iddiasıyla saltanat mücadelesine girdikleri görülmektedir. Bu durumda hükümdar umumiyetle akrabalık kurduğu kuvvetli boylardan yardım istemek zorunda kalmıştır ki9, bu dahi bazen devleti birkaç parçaya ayrılmaktan kurtaramamıştır.

Eski Türk bozkır devletlerinin dahilî siyasette önemli bir hususiyeti de, tâbiiyete alınan kavimlerin reis ve hükümdarlarının devlete bağlandıktan sonra da eski yerlerinde bırakılmış olmasıdır. Eskiden beri hükmetme meşruiyetine sahip olan bu vassallar, kendi kabileleri arasındaki ilişkileri bozmaksızın yeni metbûlarınca idareci olarak tayin edilmişlerdir. Devlet, muayyen miktardaki vergiyi, ya doğrudan doğruya ya da bu vassallar vasıtasıyla toplamıştır. Hun ve Göktürk devletleri gibi büyük imparatorluklarda, merkezî otoritenin tâbi devletler üzerindeki hâkimiyeti, varlığı merkezce tasdik edilen bir yönetici ve her yıl tahsil edilen muayyen miktardaki vergiden ibaret kalmıştır. Esasen, bozkır devletlerinde, tâbi boyların sosyal ve idarî yapılarında meydana getirilecek değişiklikler, üstesinden gelinemeyecek son derece büyük karışıklıklara sebebiyet verebileceği için, tâbilerin kabile teşkilâtında herhangi bir değişikliğe gidilmemesi tabiî sayılmalıdır.

Tâbi kavimlerin idaresindeki bu gelenekçi yapılanma, daha sonraki Türk devletlerinde de umumiyetle devam etmiştir. Hunlardan sonra aynı coğrafî saha üzerinde kurulan Göktürk Devleti, idarî teşkilâtlanma ile ilgili özelliklerde eski geleneklere sadık kalmıştır. Devlet daha teşekkül anında doğu ve batı olmak üzere iki kısma ayrılmış ve batının başına Bumin Kağan'ın kardeşi İstemi tayin edilmiştir. 10 Hâkimiyet telâkkisi, evrensel (universal) esaslara dayanmıştır: Kagan sadece bir teba'anın, bir milletin değil, bütün dünyanın meşrû hâkimi olarak algılanmış11 ve bu durum bazı karizmatik formüller vasıtasıyla bilhassa dış muhaberatta sık sık ifade edilme yoluna gidilmiştir.12 Ülke idaresinin ailenin müşterek mesuliyetinde addedilmesi, hanedan üyelerinin yabgu ve şad gibi unvanlarla yönetime aktif katılımı sonucunu doğurmuştur.13 Zaman zaman veliaht tayini hususuna rastlanmışsa da14, saltanat müddeilerini hâkimiyet iddialarından vazgeçirecek herhangi bir anane olmadığı gibi, bizzat "karizmanın kan yoluyla babadan oğula tevârüsü"15 hususu da böyle bir gelişmenin önünü tıkamıştır. Bu durumda tahtın intikali ile ilgili muayyen bir verâset hukuku gelişememiş; önceki hükümdarın vasiyeti, töre hükümlerine göre karar veren devlet meclisi'nin (toy) tutumu, şahsî yetenek, otorite ve kahramanlık gibi hususlar, müddeilerden hangisinin tahta oturacağı konusunda önemli rol oynamıştır. Bütün hanedan üyeleri, taht üzerinde eşit hak ve yetkiye sahip olmuşlardır. Bu durum aynı zamanda, bozkır devletlerinin beklenmedik bir hızla parçalanma ve yıkılışında da önemli rol oynamıştır.16 Devletin daha kuruluş aşamasında doğu-batı (sol-sağ) olmak üzere ikili bir yönetim ilkesinin benimsenmesi, bazı araştırmacılar tarafından "çifte krallık" nazariyesi ile açıklanmak istenmişse de17, merkezî yetkilerle donatılmış sadece bir hükümdarın bulunması ve bunun sadece lokal bir alana değil, bütün ülkeye hükmetmesi, bu nazariyenin yersizliğini ortaya koymaktadır.18

Bozkırda kurulan eski Türk devletlerinin dikkate değer bir özelliği dahilde askerî bir karakter arz eden "feodaller federasyonu"19 şeklinde teşkilâtlanması idi. Gerçi devletler umumî manzaraları itibarıyla merkezî bir görünüme sahipse de, bu durum hiçbir zaman bir 'görünüm'den öteye gidememiştir. Anlaşıldığına göre, kaganlar, kanlı muharebelerle neticelenen isyan teşebbüslerinden sonra dahi, mağlup kavmi merkezî otoriteye direkt bağlama yolunu seçmeyerek, kendi reisleri idaresinde20 vassal bir yapı meydana getirmişlerdir. 744 yılında Göktürk Devleti'nin yıkılmasıyla müstakil bir siyasî teşekkül olarak ortaya çıkan Uygurlar ve onların yıkılışından sonra hâkimiyet kuran Karahanlılar aynı siyasî-idarî geleneklere sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır.

II. Ülüş Riyâseti

Ülüş, 'bölmek, ayırmak' mânâlarına gelen ülmek fiilinden neşet eden21 ve genellikle eski Türk devletlerinde "ülkenin hanedan üyeleri arasında paylaştırılması"22 ananesini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Kelime, bidayette eski Türk etnolojisine göre toplanan bir kurultayda, Oğuz kabilelerinden herbirinin kesilen etten alacağı muayyen hisseyi ifade ederken23, daha sonraları siyasî mânâda ülkenin hanedan üyeleri arasında taksimi olarak değerlendirilerek, "göçebe devlet anlayışı ve teşkilâtına" dayandırılmış24 ve nihâyet pek çok araştırmacı tarafından yaygın olarak kullanılmıştır.25

Eski Türk devletlerinde ülke yönetiminin hanedan üyelerinin müşterek mesuliyetinde telâkkî edildiğini yukarıda ifade etmiştik. Hun ve Göktürk devletlerinden başka, İslâmî devirde kurulan Karahanlılar da bu ananeye büyük bir şevkle bağlanmışlardır. Bilhassa bu son devlette, ülke birkaç kısma ayrıldığı gibi, idarede ortak ve alt kağanlar ortaya çıkmıştır.26 Bu husus XIII. yüzyılda kurulan Cengiz İmparatorluğu ile, onun haleflerinin de değişmez düstûrlarından biri olarak kabul edilmiştir.27

Ülüş (hisse, pay) ile ilgili iddiaların temel dayanaklarından biri Oğuz Destanı'dır. Destanda, Oğuz'un ölümüne yakın topladığı bir kurultayla ilgili olan ve "... sonra Oğuz Han oğullarına ülkesini üleştirip verdi" şeklinde yorumlanan28 ibare, pek çok araştırmacıyı böyle bir ananeyi eski Türk devlet geleneğinin merkezine yerleştirmeye sevk etmiştir.29 Bununla birlikte, metinde üleşdirüp (paylaştırıp) şeklinde okunmak istenen kelimenin el(i)şdürüp (birleştirip) şeklinde okunması teklif edildiği gibi30, destanın bir başka yerinde bizzat Oğuz'un ülkesini ve tahtını en büyük oğlu Kün Han'a vasiyet etmesi31 de üleştirmek ile ilgili yorumları geçersiz kılmaktadır. Esasen, eski Türk devlet anlayışıyla ilgili bazı ananeler de bunu doğrular mahiyettedir.32 Bazı araştırmacılar tarafından paylaştırmaya bir delil olarak kullanılmak istenen ikili yönetimde de bir tarafın kesin üstünlüğü ve diğer tarafın itaati söz konusudur.33 Şu halde, ülke için geniş bir paylaşım (ülüş) hukukundan bahsedilemez ise, yönetimde hanedan üyelerinin yaygın olarak kullanılması, hatta zaman zaman onlara ülkenin yarısına tekâbül edebilecek kadar geniş sahaların bırakılması ve bu durumun bazen kanlı taht mücadeleleriyle devletin sükûtuna sebebiyet vermesi hadisesi nasıl izâh edilecektir?

Esasen, araştırmacılardan bazıları, hanedan üyeleri arasındaki taksimin menşeinin "fethe dayalı göçebe kabile anlayışına ve teşkilâtına" bağlanabileceğini çok haklı olarak iddia etmişler34 ise de, hanedan üyeleri arasındaki birliğin asıl sebebine inme ihtiyacı duymamışlardır. Kanaatimize göre, bu durum, hukukî bir hak olarak ülkenin paylaştırılmasından ziyade, idaresi fevkalâde güç olan bozkır devletlerinin yönetiminde hanedan üyelerinin merkezdeki hükümdara yardımı, buna karşılık ülkenin muhtelif vilâyetlerinin (uluş-ulus) idâresinin muayyen unvanlarla ve bilhassa merkeze bağlılık kaidesiyle onlara tevcihi olarak değerlendirilmelidir. Daha sonraki Türk-İslâm devletlerinde yaygın olarak kullanılacak olan gulâm/devşirme sistemi, bozkır devletleri için bahis mevzu olmadığına göre, son derece geniş coğrafyaların kozmopolit ve hareketli kabile ve halkları üzerinde hâkimiyetin tesisi ve tâbilerin bir arada tutulması böyle bir uygulamaya zemin yaratmış olsa gerektir. Bu sayede hükümdar, en azından hâkimiyetin tesis ve devamı için ihtiyaç duyduğu desteği, hanedan üyeleri ise kendi nâmlarına -merkeze bağlı kalmak şartıyla- idare edecekleri vilâyetleri bulmuşlardır. O halde, ülüş sistemi bizce, devlette göçebe kabile ananesinin doğurduğu bir paylaşma hukuku değil, bozkır devletlerinde geniş saha ve kalabalık kitlelerin idaresinde kullanılan pratik ve pragmatik bir uygulamadır. Eğer 'paylaşma' hukukî bir hak olarak kabul edilirse, bu kez yabgu veya şadın kendi hissesine düşen sahada niçin merkeze tâbi kaldığı sorusuna da cevap vermemiz gerekecektir. Hanedan üyeleri için böyle bir hukukî meşruiyetin kabulü, onların merkeze olan tâbilik statüsünü anlamsız kılacağı gibi, ailenin her üyesinin kendi kaderini müstakil sahalarda merkeze danışmaksızın arama keyfiyetini de beraberinde getirmiş olması icap ederdi. Eski Türk devletlerinde bütün bunlar bahis mevzu olmadığına göre, mesele, pek çok zorunluluğun yarattığı pragmatik bir çözümden başka bir şey değildi. Bu durum, hükümdarların yerleşik Yakın Doğu coğrafyasında, idarede kendilerine aile üyelerinden daha bağlı gulâm-kullar bulmalarına kadar devam etmiştir.

Şu halde üleşmek ya da ülüş şeklinde ifade edilen anane, gerçekte bozkır devletlerinde zor şartların gereği olarak teşekkül eden idarî bir sistem olarak değerlendirilmelidir. Kabile yapısına dayanan göçebe devletlerde, hanedan ayakta durmadığı sürece, hükümdarın tek başına geniş bir coğrafyayı yönetebilmesi de zorlaşmıştır. Öte yandan, hanedan üyelerinin yönetimde geniş olarak kullanılması, zaman zaman merkezî otoritenin zaafa uğramasıyla birlikte, taht kavgaları ve dahilî mücadelelere zemin hazırlamıştır.35 Bütün bunlara rağmen, yönetme hak ve yetkisinin Tanrı tarafından tek bir hükümdara verilmesi (kut), eski Türk devletlerinde birbirine denk hükümdarların ortaya çıkışına müsaade etmemiştir.36 Devlet anlayışı ve örgütlenmesi üzerinde belirleyici bir role sahip olan bu telâkki, Türklerin Yakın-Şark'ta zuhûru ile İslâm devlet geleneklerini de derinden etkilemiştir.37

Eski Türklerde devletin hanedanın ortak malı olduğu fikri yaygın bir görüştür.38 Oysa, eski Türk devlet ananelerini en iyi yansıtan Orhun Kitabeleri incelendiği zaman, Tanrı tarafından hükümdar (kagan) ve hanedana verilen şeyin devlet (il) değil, menşede Tanrısal bir mâhiyet arz eden39, devleti yönetme hak ve yetkisi (kut) olduğu görülür.40 Şu halde, hanedanın müşterek yetkisinde olan şey devlet değil, devleti yönetme hakkı (kut) olarak anlaşılmalıdır. Zamanla bu hakkın mâhiyet ve şumûlünde bir değişim gözlenmişse de, yapı, umumî karakteri itibarıyla kendini devama muktedir olmuştur. Yine, bu anlayışın tabiî bir neticesi olarak hanedanı ilgilendiren muayyen bir verâset hukuku oluşamamıştır.41 İktidar hükümdar soyu için kesbedilmekle birlikte, tahta kimin çıkacağı Tanrı'nın vereceği kuta bırakılmıştır.42 Merkezî otorite bir tek şahsın elinde toplanmakla birlikte, onun ölümünden sonra yerine geçecek kimsede sadece aynı soydan olma ön şartı aranmış, bazı durumlarda bir hükümdarın yerine oğlu değil, kardeşi de tahta çıkabilmiştir. Neticede aile, ülke yönetimini kendi tabiî hakkı olarak değerlendirmiş ve yönetime aktif olarak katılma gereği duymuştur. Hükümdarın yanı sıra, zaman zaman eyâletlerde bulunan hanedan üyelerinin de taht üzerindeki hak iddiaları43 aynı meşrû temellere dayanmıştır. Buna göre, eski Türk devletlerinde merkez ile adem-i merkez arasında bir muvâzene oluştuğu ve bunlardan birinin diğeri aleyhine müdahale yollarının kısıtlandığı görülür. Bununla birlikte, başta bulunan hükümdarın ölümü, tahta çıkmak için bütün hanedan üyelerine eşit şans yaratmıştır. Devlet içerisinde iki zıt ananenin hesaplaşması da bu dönemde yaşanmıştır.

Başlangıçta hanedan üyelerinin yönetimde görev alması kaidesine dayanan, ama merkezî devletin sukûtundan sonra hanedan üyelerinin idaresinde bölgesel hâkimiyetler kurulmasına imkân yaratan yukarıda tasvirine giriştiğimiz ülüş ananesinin yanı sıra, eski Türk devletlerinde konumuzu ilgilendiren diğer önemli bir telâkki de, bazı göçebe kavimlere has bir gelenek olan 'fetih hakkı' prensibidir. Bu prensip, temelde fethe dayalı olarak44, fethedilen bölgelerin yönetiminin fetheden şahsa bırakılması kaidesidir. Bir kısım araştırmacılar tarafından sadece Türklere has bir anane olarak değerlendirilmeye çalışılan bu telâkki45, gerçekte göçebelerin siyasî-sosyal organizasyonu ile ilgilidir ve Türklerin yanı sıra, Moğollar ve bazı başka topluluklarda da gözlemlenmektedir. Ülke yönetimine aktif olarak katılan hanedan üyelerinin bazı sahaları fethi, devlet için yeni hâkimiyet alanlarının teşekkülü demek olduğu gibi, ondan daha önemli olarak fütûhatı yürüten hanedan üyesi için merkeze daha az bağımlı kalacağı bölgelerin oluşumu demektir. Hanedan üyelerine devletin satvet devrinde hudud boylarındaki idarî sahaların tahsisi46, bir yandan devletin hızla genişlemesini sağlarken, diğer yandan da kuşkusuz adem-i merkezî yapıya geçişi hızlandırmıştır. Bu durumun konumuz için taşıdığı öneme aşağıda tafsilatlı olarak değineceğiz.

Şu halde, hanedan üyelerinin devlet idaresinde yer alması ile ilgili, birbiriyle yakından ilişkili iki ayrı telâkki ile karşı karşıyayız: ülüş riyâseti ve fetih hakkı. Bozkır devletlerinde tabiî şartlardan kaynaklanan hanedan üyelerinin yönetimde kullanılma zorunluluğu, bir yandan onların muayyen bölgelerin yönetimine tayinini gerektirirken, diğer yandan da bu yolla teşekkül eden idarî sistemlerin, ister yönetme hakkının bütün üyelere tevcihi ananesi (kut), isterse fetih hakkı prensibiyle olsun, devletin yeni siyasî-idarî yapılanmalara doğru temâyülünü beraberinde getiriyor, devlet hızla vassal bölümlere ayrılıyor ve bu parçalardan herbiri saltanatla ilgili meselelerde hak iddiası ile ortaya çıkabildiği gibi, merkezî hâkimiyetin yıkılması halinde de varlıklarını devam ettirecek kudreti kendilerinde bulabiliyorlardı. Bu sayede, eski Türk coğrafyasında devletlerden daha uzun ömürlü büyük hanedanlar ortaya çıkabildiği gibi, bazen farklı coğrafyalarda birkaç devlete hükmeden güçlü hanedanlara da rastlanılmıştır. Tanrısal meşrûiyet ise, her iki telâkki için de temel dayanağı oluşturmuştur. İşte Selçuklular, bu iki telâkkinin de yaygın olarak benimsendiği geniş bozkırlarda bu geleneklerin vârisleri olarak ortaya çıkmışlardır.

III. Selçuklu Devleti'nin Kuruluşunda Merkez-Çevre İlişkileri (1038-1050)

Merkezi Güçlü Kılma Çabaları: Göktürk Devleti'nin VIII. yüzyıl ortalarında yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan karışıklıklar döneminde batı istikâmetinde muhacerete başlayan Oğuzlar X. yüzyıla gelindiğinde Hazar Denizi'nden Seyhun nehrinin orta yatağındaki Farab ve İsbicab'a kadar olan yerler ile bu sahanın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.47 Selçukluların atası olan ve 'demir yaylı' (temir ya[y]lıg) lakabıyla tanınan Dukak Bey'in Hazar Meliki'ne bağlı olduğuna dair bazı müphem kayıtları48 bir kenara bırakacak olursak, onun X. yüzyıl başlarından beri müstakil yaşadığı anlaşılan49 Oğuz Yabgu Devleti'ne bağlı olduğu kesin gibidir.50 Dukak Bey kudret ve nüfûzu ile Oğuz Yabgusu'nun yanında temeyyüz etmişti.51 Onun oğlu Selçuk Bey ise ayrıntısını kesin olarak bilemediğimiz bir hadiseden dolayı52 Yabgu'nun yanından ayrılarak Cend'e yerleşti. Selçuk Bey'in 1009 yılına doğru vukû bulan vefatından sonra, hayatta kalan üç oğlundan53 Arslan, Oğuz devlet geleneklerine uygun olarak idarenin başına geçti. Kardeşleri Yûsuf ve Mûsâ ona bu görevinde yardımcı olurken, bu sırada 14-15 yaşlarında bulunmaları gereken Tuğrul ve Çağrı Beyler ise 'bey' olarak idaredeki yerlerini almışlardı.54 Selçuk Bey'in vefatından sonra, oğulları ve torunları yukarıda izahına giriştiğimiz eski Türk ananeleri doğrultusunda, kendilerine bağlı Türkmen beylerini ve diğer kuvvetleri, merkeze yarı bağlı bir şekilde idareye başlamışlardı. Ailenin başında ise Arslan Yabgu vardı. O, 1025 yılında Gazneliler tarafından hile ile yakalanınca55 ailenin yönetimi hukuken "yabgu" unvanını kullanmaya başlayan Mûsâ'ya kaldı.56 Bununla birlikte, Tuğrul ve Çağrı Beylerin de yönetime katıldıkları anlaşılmaktadır ki, bu durum üçlü yönetim şeklinde 1038, hatta 1040 kurultayına kadar devam etmiştir.

1029 yılındaki İnanç Yabgu hadisesi neticesinde patlak veren Karahanlı-Selçuklu çatışmaları57 ve bu çatışmalarda Tuğrul ve Çağrı kardeşlerin aktif tutumu, bize onların aile içi hâkimiyette Mûsâ Yabgu58 ve oğulları lehine bir feragata yanaşmak istemediklerini gösterir. Buna rağmen, aile hâkimiyetini kendi lehlerine çevirme yönünde bir teşebbüsleri de görülmez. Neticede İnanç Bey, Karahanlılar tarafından öldürülünce, Selçuklular önce Hârezm, sonra da Horâsân'a iltica etmek zorunda kaldılar.59

Selçukluların Horâsân'daki faaliyetleri onların tarihinde yeni bir devir açacak mâhiyettedir. Gazneli hükümdarı Sultan Mes'ûd'un onları kılıçla karşılama teşebbüsü başarısız olunca 1035, Horâsân'ın önemli bir kısmı Selçuklu hâkimiyetine girdi. Gazneli kaynaklarının devreye girdiği bu tarihten itibaren ailede hâkimiyetin tesisi ve gelişimi hakkında daha fazla malûmata sahibiz. 1035 istilâsı Selçuklu ailesinin üç liderinden herbiri için eşit şartlar ve yeni fethedilecek bölgeler yaratmıştı. Mûsâ Yabgu'nun nüfûzu genç liderler lehine giderek azalmakla beraber, henüz bu tarihte ananevî bir üstünlüğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Zaferden hemen sonra tertip edilen müzâkereler neticesinde Nesâ, Ferâve ve Dihistân, Selçuklulara verilince, üç Selçuklu lideri bu toprakları aralarında taksim yoluna gittiler.60 Esasen daha müzâkereler esnasında üç Selçuklu liderini ayrı ayrı temsil eden üç elçi gönderilmişti.61 Yapılan taksimatta, Dihistân'ı Çağrı Bey, Ferâve'yi Mûsâ Yabgu ve Nesâ'yı da Tuğrul Bey aldı.62

Horâsân'da huzursuzluğun sürüp gittiğini gören Mes'ûd, meselenin halli için yeni bir ordu gönderdiyse de, bu ordu da 1038 yılı Mayısı'nda hezimete uğramaktan kurtulamadı. Bu zafer Horâsân'ın büyük bir kısmının Selçuklu hâkimiyetine girmesini sağladı. Selçuklu reisleri fetih hakkı olarak ülkenin taksimine giriştiler. Toplanan kurultay neticesinde; Çağrı Bey Merv, Mûsâ Yabgu Serâhs, Tuğrul Bey ise Horâsân'ın merkezi olan Nîşâbûr'u aldı.63 Bu paylaşımdan, yeni teşekkül etmekte olan devletin başına Tuğrul Bey'in geçtiği anlaşılmaktadır. Bu tarihten sonra biz onun aile içerisinde lider rolü oynamaya başladığını görmekteyiz.64

Zaferi müteakip kurultay geleneği65, ok ve yay66 gibi siyasî-hukukî ve idarî semboller67, hanedan üyeleri tarafından kullanılan Türkçe isim68 ve unvanlar69, Selçuklu Devleti'nin bu ilk teşekkül anında, eski Türk geleneklerinin70 muhafaza edildiği bir dönemde ve eski Türk siyasî-idarî birikimi üzerinde kurulduğunu göstermektedir. Selçukluların, siyasî temasta bulundukları Oğuz Yabgu ve Karahanlı Devletleri ile, kendilerinden önceki diğer Türk devletlerinin siyasî-idarî birikimini devletin bu ilk kuruluşu esnasında Horâsân'a taşıdıkları anlaşılmaktadır. Kurulmakta olan devlet ile ilgili önemli kararlar eski Türk yönetim geleneklerine uygun olarak kurultayda alındığı gibi, yine eski Türk geleneklerine göre, topraklar 'fetih hakkı'na dayalı olarak Selçuklu liderleri arasında taksim edilmiş ve önemli hanedan üyeleri devlet idaresinde görevlendirilmiştir.

1038 Kurultayı Mûsâ Yabgu'nun aile içerisinde her gün biraz daha azalmakta olan otoritesinin yıkılışına tanıklık etmiş olmalıdır: Paylaşımda onun derecesi Tuğrul ve Çağrı beylerden geriye düşmüştü. Bu taksimin ardından Tuğrul Bey, Nîşâbûr'da tahta oturduğu gibi71, halifeden gelen elçilik heyetine de cevabı o verdi.72 Bundan da anlaşılacağı gibi, artık diplomasi ve dış devletlerle münasebetler yavaş yavaş Tuğrul Bey'in inhisarına geçmekteydi.

Bu hadise "üçlü şeflik döneminden tek hükümdarlık sistemine geçiş" olarak değerlendirilmiştir.73 Böylece Selçuklu Devleti'nde merkezileşme yönünde ilk adımlar atılmış oluyordu. Ancak aynı aylarda Tuğrul Bey ile Çağrı Bey arasında geçen ve kaynaklara da yansıyan bir tartışma, daha devletin bidâyetinde merkezileşme eğilimlerinin karşılaştığı meseleleri gözler önüne serer. Buna göre, Nîşâbûr'a gelen Oğuzlar şehri yağma etmek istemişlerse de, Tuğrul Bey bıçağını çıkararak şehrin yağmalanması durumunda kendisini öldüreceğini söylemiştir.74 Neticede 30.000 dînâr karşılığında75 Çağrı Bey ve Oğuzlar şehri yağmalamaktan vazgeçirilmiştir. Tartışmanın mâhiyeti hakkında kaynaklar arasında farklılıklar bulunmakla birlikte, ortak olan ve konumuzu ilgilendiren nokta, kabilecilik ruhu ile bunu kırarak devlet sistemine geçmek isteyen Tuğrul Bey arasındaki çatışmadır. Anlaşıldığına göre, o, merkezî hükümdar olarak ortaya çıkıyor olmasına rağmen76, yağmaya mâni olacak kudreti kendinde bulamamış ve ancak, Çağrı Bey'i -ve kuşkusuz onun şahsında kabilecilik ruhunu- intihar ile tehdit ederek yolundan vazgeçirebilmiştir. Bu davranış, artık Tuğrul Bey'in Oğuz kabile ananeleri yerine, onları dizginleyerek daha merkezîleştirilmiş bir devlet idealine yöneldiğini gösterir. Ancak, burada dikkate değer bir başka nokta, daha böyle bir eğilimin başında her iki tarafın da fikrinde ısrarlı olmasıdır. Kuruluş Devri'nde Selçukluların içerisinde bulunduğu iki zıt eğilimin çatışması durumu devletin sonraki safhalarında da devam edecektir.77 1038 kurultayı ile, her ne kadar merkezde Tuğrul Bey bir lider olarak ortaya çıkmışsa da, onun, kardeşi Çağrı ve amcası Mûsâ Yabgu üzerindeki konumunu tespit etmek güçtür.78 Zirâ, ülkenin doğusunda hutbe Meliku'l-mulûk unvanıyla Çağrı Bey adına okunmuştur.79

Asıl düğüm 23 Mayıs 1040 tarihinde Dandânakân80 Savaşı'nda çözüldü. Zaferden sonra Tuğrul Bey yeniden tahta çıkarıldığı gibi, Türkistân hanlarına, 'Alî Tegin oğullarına ve Böri Tegin'e kazanılan zaferi bildiren mektuplar yazıldı.81 Bir süre sonra Merv'de toplanan kurultayda ise müşterek idarenin devam ettirilmesi fikri benimsendi. O zamana kadar fethedilen toprakların yanı sıra, fethedilecek topraklar da hanedan üyeleri arasında paylaştırıldı. Buna göre;

⦁ Merv merkez olmak üzere Horâsân'ın önemli bir kısmı Çağrı Bey'e,

⦁ Bust, Herât, İsfizâr, Bûsenc ve Sîstân ile etrafında zapt edeceği yerler Mûsâ Yabgu'ya,

⦁ Nîşâbûr merkez olmak üzere batı toprakları da Tuğrul Bey'e verildi.

⦁ Çağrı Bey'in büyük oğlu Kavurd Bey Tabes ile Kirmân taraflarını fethe memur edilirken, hanedanın diğer üyeleri Yâkûtî b. Çağrı, İbrâhîm Yınal b. Yusûf İnanç ve Kutalmış b. Arslan Yabgu da Tuğrul Bey'in yanında kaldılar.82

Tuğrul Bey, bunlardan; İbrâhîm Yınal'ı Hemedân ve Dînever83, Yâkûtî'yi Ebher, Zencân ve Âzerbâycân84, Kutalmış'ı ise Gûrgân ile Dâmgân'a gönderdi.85

1040 Kurultayı'nın diğer bir neticesi de, kurulan devletin tanınmasını sağlamak için Bağdâd 'Abbâsî halifesine mektup yazılmasının kararlaştırılmasıdır.86 Selçuklu ailesini temsilen Tuğrul Bey tarafından yazıldığı anlaşılan mektup, devletin daha kuruluşunda Sunnîliğe ve 'Abbâsî hilâfetine bağlılığını göstermesi açısından önemlidir.

Hanedan üyeleri arasındaki taksimat, artık Tuğrul Bey'in merkezî konuma geldiğini açık bir şekilde göstermektedir. Yine, savaşçı kimliği ile ön plana çıkan ve pek çok yetişkin oğula sahip olan Çağrı Bey'in Horâsân'ın Nîşâbûr'dan sonraki en önemli merkezi olan Merv şehrini alarak Mûsâ Yabgu'nun üzerinde bir yere geldiği anlaşılmaktadır.87 Taksimde, Horâsân'ın üç önemli merkezi, önem derecesine göre üç Selçuklu lideri arasında paylaşılmış, Kavurd Bey'in idaresine verilen Kirmân ise, onun 1 059 yılına kadar darbettiği paralara bakılırsa Çağrı Bey'in yüksek hâkimiyet alanına bırakılmıştır.88

Burada dikkat çekici olan nokta, Selçuklu Devleti'nin, hanedan üyeleri arasında müşterek yönetim geleneğinin uygulandığı bir dönemde zuhûr etmesi ve daha devletin bidâyetinde Türk fütûhat felsefesi gereği, fethedilen yerlerin yanı sıra, fethedilecek yerlerin de hanedan üyeleri arasında paylaşılmasıdır.89 Dolayısıyla, devletin birden fazla kurucusu olduğu gibi, fethedilen topraklar üzerinde de, birden fazla metbû ortaya çıkmıştır. Devletin 1040 Kurultayı'ndan sonraki durumu daha da dikkat çekicidir. Kurultay neticesinde teşekkül aşamasında olan devlet, bir yandan merkezî bir iktidarın yönetimine bırakılırken, diğer yandan da hanedan üyeleri, sahip oldukları toprakları, merkeze anânevî bağlılık kaidesiyle kendi nâmlarına fethe memur edilmişlerdir. Bu aşamada Tuğrul ve Çağrı Beyler, kurulmakta olan devlet üzerinde en fazla söz hakkına sahip kimseler olmalarına rağmen, Tuğrul Bey'in yönetime geçirilme kararı, eski Türk idare geleneklerine uygun olarak kurultaydan çıkmıştır.90 Şu halde, devletin daha teşekkül anında, biri eski bozkır geleneklerine göre fiilen teşekkül eden bölgesel, diğeri ise kurultayın güç ve yetkilerle teçhiz ettiği merkezî olmak üzere iki ayrı yapılanmanın içerisine girdiği anlaşılmaktadır. Yine, devletin kuruluş dönemindeki önemli bir özelliği de, devletin iki büyük güç sahası üzerinde teşkilâtlandırılmasıdır ki, bu eski hâkimiyet geleneklerinin devamından ibarettir.

Burada aydınlatılması gereken bir nokta da, 1040 kurultayı ile kendilerine toprak verilen Selçuklu hanedan üyelerinin merkeze karşı hangi haklara sahip olduğu meselesidir. Bu yönde, kaynaklardaki dar ve mahdut bilginin birleştirilmesi, hanedan üyelerinin en azından dahilde tamamen müstakil bir siyasî-idârî teşkilâtlanmaya gittiklerini, kendi adlarına para bastırıp91, hutbe okutabildiklerini92, hâkimiyet alâmetleri kullanabildiklerini93, fermân ve menşûr sadır edip94, âdeta bir devletin sahip olması gereken bütün siyasî-idarî-mâlî-askerî teşkilâta sahip olduklarını, hatta zaman zaman komşu devletler ile harp ve sulh yapabildiklerini95 göstermektedir. Bu durum merkeze şeklen bağlı yarı müstakil bir devletin özellikleridir.

Gelişmeler dikkatle takip edildiği zaman, kurultay sonrasındaki siyasî faaliyetlerin, devleti daha başlangıçta idarî bir zaafın eşiğine getirdiği görülür. Ancak, Tuğrul Bey'in otoriter tutumu, Çağrı Bey'in mülâyim karakteri ve Mûsâ Yabgu'nun zayıf mizacı bu zaafı önlemiştir. Bilhassa Tuğrul Bey'in yerine vâris bırakabileceği bir evlâdının bulunmamasını da buna eklemek gerekecektir. Devletin çok merkezli karakteri ve adem-i merkezi yapısı 1063 yılına kadar devam etmiştir.

Şu halde, 1040 Kurultayı'nın en önemli neticesi, devlete çok merkezli bir görünüm vermiş olmasıdır. Kurultaydan bir süre sonra, Tuğrul Bey'in yanı sıra, hanedanın Çağrı Bey kolu (Çağrı Bey ve oğulları Alp Arslan-Kavurd Bey) ve Mûsâ Yabgu kolu96 (Mûsâ Yabgu ve oğlu Hasan Yabgu97)'nun Tuğrul Bey'in adını zikretmeksizin kendi adlarına para bastırmaları, onların bulundukları bölgelerin fiilî hâkimleri haline geldiklerini gösterir. Bununla birlikte, evvelâ emîr, 1045-46 yılından sonra ise sultân98 unvanını kullanan Tuğrul Bey'e karşı, diğer hanedan üyelerinin melik (veya meliku'l-mulûk99) ve emîr unvanlarıyla yetinmesi, hiç olmazsa hukukî bir üstünlüğü gösterir ve Tuğrul Bey'in kurultayın desteğini arkasına almış olmasına bağlanabilir. Bilhassa merkezî Selçuklu hâkimiyetinin uzak bir köşesinde kalan, kendi adlarına hutbe okutarak para bastırdığını bildiğimiz Mûsâ Yabgu kolunun siyasî-idarî teşkilâtı hakkında bilgimiz olmadığı gibi, merkeze olan bağlılık derecesi de karanlıktır.100 Öte yandan, Tuğrul Bey'in yanında kalan hanedan üyelerinin hukukî-siyasî durumunun tam olarak tespiti de oldukça güçtür.

Bununla birlikte, daha çok askerî işlerle uğraştıkları ve hızlı bir şekilde gerçekleşen fetihlere aktif olarak katıldıkları bilinmektedir. Bunlardan, Arslan Yabgu'nun oğlu Resûl Tegin'e ait (4)x4 tarihinde Hemedân'da darbedilen bir para101, bu üyelerden hiç olmazsa bazılarının Tuğrul Bey'in adının da zikredilmesi şartıyla para bastırabildiklerini gösterir. Bu arada, İbrâhîm Yınal adına 1047-48102 ve 1049-50103 yıllarında kesilen iki sikkede Tuğrul Bey'in isminin zikredilmemiş olması, hem bu tarihlerde para darbetme hakkının geniş tutulduğunu ve hanedan içi hâkimiyet münasebetlerinin henüz sıkı temellere dayanmadığını göstermesi açısından önemlidir. Bu paralar aynı zamanda İbrâhîm Yınal'ın devlet içerisindeki güçlü durumunu gösterse gerektir.

Devlet'in ilk kuruluş aşamasından sonra Tuğrul Bey adına Nîşâbûr'da para basıldığını görmekteyiz.104 Bu paralarda Tuğrul Bey'in adı el-Emîru'l-ecell105 unvanıyla birlikte zikredilmiştir. Bu unvan, onun sonraki unvanlarına göre daha mütevazi bir anlam ifade eder. Tuğrul Bey için 1045-46 yılında Nîşâbûr106 ve 1046-47 yılında Rey'de107 basılan paralarda ise, öncesiyle kıyaslanamayacak kadar güçlü unvanlar (es-Sultânu'l-mu'azzam ve şâhânşâh) kullanılmıştır. Bu durum onun yükselen otorite ve kudretine delâlet etmektedir.

1040 Kurultayı'nı takibeden yıllarda icraatını daha çok Orta ve Batı İran'a yayan Tuğrul Bey108, hanedan üyelerinin de önemli katkısı ile kısa süre içerisinde geniş bir coğrafyanın hâkimiyetini ele geçirmiştir. Devletin Orta İran'da sağlam bir şekilde yerleşmesinden sonra, İbrâhîm Yınal ve Kutalmış gibi hanedan üyelerinin109 fütûhat için daha batıya gönderildiği görülmektedir. Bu durum aynı zamanda Tuğrul Bey'in devletin gelişmesinde eski geleneklere bağlı kalarak hanedan üyelerinden istifade etme niyetini göstermektedir. Bu dönemde İbrâhîm Yınal ve Kutalmış'ın batı cephesinde bilhassa Gürcü ve Bizans kuvvetleri ile başarılı mücadelesi onların devlet içerisindeki durumunu güçlendirmiştir. Nitekim, mücadelelerden birinde, kuvvetli bir Bizans ordusunu mağlubiyete uğratan İbrâhîm Yınal, derhal Tuğrul Bey'in huzuruna gelerek eski Oğuz ananesi gereğince fetih hakkına dayanan müstakil bir arazi isteyip, bir zamanlar kendisi tarafından fethedilen Hemedân bölgesini teklif ettiğinde110, Tuğrul Bey'in direnci ile karşılaşmıştır. Artık 1050 yılına gelindiğinde, Selçuklu Devleti'nde Oğuz ananeleri ile merkezî devlet düşüncesinin birbirinden ayrılmaya başladığı ve Tuğrul Bey'in ağırlığını merkezî devletten yana koyduğu görülmektedir.

IV. Geçiş Dönemi: Karşı Tepkiler ve Merkezin Üstünlüğü(1050-1064)

1040 Kurultayı'nı takip eden ilk on yıl içerisinde Tuğrul Bey'in hâkimiyet düşüncesinde ve bu meyanda Selçuklu devlet anlayışında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Anlaşıldığına göre, bir yandan eskî İran devlet ananeleri, diğer yandan da merkezî ve tek bir hilâfet makamının tesiri ile Tuğrul Bey, kendi sahasında, mutedil ve hanedanın diğer üyeleri için dengeli bir idareyi terk ile merkezî otoriteyi kuvvetlendirme eğilimine yönelmiştir. Ancak, hanedan üyelerinin hiç de alışık olmadığı bu tür uygulamalar, devlet hayatında 'karşı tepkiler' adını verdiğimiz büyük bir buhrana sebep olacaktır.

1048 yılında Bizans'a karşı Hasankale (Kapetru)'de büyük bir zafer kazanan111 İbrâhîm Yınal, savaşı müteakip beş günlük bir yürüyüşten sonra Rey'e Tuğrul Bey'in yanına ulaşmıştır. 112 Tuğrul Bey kendisini tebrik edip 400.000 dînâr mükâfat verdiyse de, o bunu kabul etmemiştir. İbrâhîm Yınal'ın esas düşüncesinin, eski ananelerin icapı olarak müstakil bir sahanın yönetiminin, merkeze gevşetilmiş bir bağlılık kaidesiyle kendisine verilmesi olduğu anlaşılmaktadır: Ülke 1040 zaferinden sonra fetih hakkına göre taksim edilmişti. Şimdi bizzat kazandığı 1048 zaferinden sonra, kendisi için bir taksimat yapılmayacak mı idi? Böyle bir isteğin tatbikinin merkezî devlet fikrine ters düşeceğini anlayan Tuğrul Bey teklifi reddedince, devlet için uzun bir buhran dönemi başlamıştır. Burada araştırmacı tarafından irdelenmesi gereken nokta, 1040 Kurultayı'nı takip eden yıllarda Tuğrul Bey'in kafasında değişen şeylerin neler olduğudur. Zirâ, o, 1040 Kurultayı'nda kolaylıkla kabullendiği durumu, 1050 yılına gelindiğinde yadsıma temâyülüne girmişti.

Esasen, Selçuklu Devleti on yıl zarfında hızlı bir büyüme göstermişti: Nîşâbûr, Rey, İsfahân, Kazvîn, Hemedân ve Tebrîz gibi önemli İran şehirleri kısa sürede merkezî Selçuklu hâkimiyetine girdi.113 Başlangıçta ülkeyi hanedanın ortak mesuliyetinde kabul eden ve adem-i merkezî bir yapılanma içerisine giren Tuğrul Bey'in kısa süre sonra eski İran (Yakın Doğu) idare gelenekleri ile yüz yüze geldiği anlaşılmaktadır. Selçuklu hâkimiyetinin siyasî merkezleri Nîşâbûr, Rey ve İsfahân gibi eski İran şehirleri idi. Tuğrul Bey kendisine 'Alî b. 'Abdullah Salâr-i Bûzcânî, Ebû Mansûr Verekânî, Ebû Abdullâh Huseyn b. 'Alî, 'Amîdu'l-Mulk el-Kundûrî gibi İranlı bürokratları vezîr tayin etti.114 Bu vezîrlerin bir vazifesinin de yeni kurulan devlette, göçebe-asker Türkler ile yerleşik teba İranlılar arasında bir denge kurmak olduğu anlaşılmaktadır. Üç muasır ve müstakil kaynak, silahla ele geçirilen İsfahân şehri halkının affı için vezîr 'Amîdu'l-Mulk'ün gösterdiği yoğun tavassutu zikreder.115 Bürokrasi çoğunlukla aristokratik mahiyette, bir kısmı daha önce Gazneli ve Kâkûye gibi devletlerin teşkilâtında görev almış nüfûzlu bir İranlı kâtip (debîr) sınıfının eline bırakılmıştı. Bütün bunlar, Tuğrul Bey'in İran platosunda ilerlerken, merkezî devlet geleneklerini her geçen gün biraz daha benimsediğini göstermektedir.116

Batıda Selçuklu hanedanı içerisinde bu problemler yaşanırken doğuda da durum pek farklı değildi. 1040 kurultayı ile Mûsâ Yabgu'nun hâkimiyetine bırakılan Sîstân üzerine, hanedandan, 1041 yılında Ertaş117, 1055 yılında Yâkûtî118, 1056119 yılında da Çağrı Bey müdahalede bulunmuştur. Bilhassa en tehlikelisi olan son müdahalenin Mûsâ Yabgu'nun Tuğrul Bey nezdinde zamanında yaptığı şikâyet ve Tuğrul Bey'in kâtî tavrı neticesinde önlendiği anlaşılmaktadır.120 Bütün bunlar, batıda daha merkezî bir devlet idaresine geçen Tuğrul Bey'in, Sîstân hâkimiyetinin Mûsâ Yabgu'ya aidiyetini tanımakla, devletin doğusunda 1040 Kurultayı kararlarına riâyet ettiğini göstermektedir.

Bununla birlikte, hanedanın Mûsâ Yabgu kolu ile Çağrı Bey kolu arasındaki mücadelenin devam etmesi neticesinde, herhalde daha 1058 yılından önce Mûsâ Yabgu ve ailesinin hâkimiyet alanı iyice daralmıştır. Zirâ, bu tarihten sonra, daha önce Mûsâ Yabgu'nun hâkimiyet merkezi olan121 Herât'ta Çağrı Bey ile oğlu Alp Arslan adına kesilmiş paralar mevcuttur.122 Bu durum aynı zamanda Mûsâ Yabgu ile Çağrı Bey arasındaki hâkimiyet mücadelesinin devam ettiğini gösterse gerektir.

Coğrafî saha itibarıyla eski İran siyasî düşüncelerinin merkezinde yerleşik bir tebaya hükmetmeye başlayan Tuğrul Bey, bu süre içerisinde 'Abbâsî halifesi ile de temas kurmuştu. 1046 ve 1049 yıllarında halife tarafından Tuğrul Bey'e tevcih edilen Sultânu'l-mu'azzam ve şâhânşâh unvanları dikkat çekicidir.123 Bilhassa şâhânşâh unvanı Gazneliler ve Karahanlılarda kullanılmamıştı ve aslen Sasanî menşeli idi.124 Buna göre, gerek eski İran-Sasanî devlet gelenekleri, gerekse tek bir hilâfet anlayışı Tuğrul Bey'in idealinde merkezî bir devlet anlayışına geçiş için esas mehaz olmuştur. Oysa devletin teşekkül durumunun yarattığı hususiyetler ve ailenin fiilen idarede oynadığı rol, Tuğrul Bey'in böyle bir düşünceye direkt geçişini engelleyen faktörler haline gelmişlerdi. Şu halde, Tuğrul Bey için o ana kadar uygulamaya konulan müşterek yönetim geleneğinden birden bire vazgeçmenin sakıncaları ortadadır. Esasen, onun bu yeni teşebbüsü, Çağrı, Mûsâ ve Kavurd gibi eski nüfûzlu üyelerden birine karşı kullanmayışını da aynı sebeplere bağlamak mümkündür.

Neticede İbrâhîm Yınal, fetih hakkına dayanan müstakil bir bölgenin yönetimini eski Oğuz devlet ananesi gereğince istediği vakit, Tuğrul Bey kendi hâkimiyetine dahil bölgelerde bu görüşten çoktan rücû etmişti. Buna rağmen, İbrâhîm Yınal, batı cephesindeki harekâtları esnasında Cibâl ('Irâk-i Acem) ve Âzerbâycân mıntıkalarının en otoriter simâsı hâline gelmişti.125 Bu durumun merkezî otorite için endişe yaratmasını tabiî saymak gerekir. Tuğrul Bey, Yınal'dan, Cibâl'deki kalelerin kendisine teslimini istediğinde, onun direnciyle karşılaştı. Sonuçta meselenin çözümü kılıçlara bırakıldı ve Hemedân şehri kapısı önünde Tuğrul Bey galip geldi (441/1049-50).126 İbrâhîm Yınal elindeki bütün kale ve şehirleri kaybetmekten başka, direnci kırılınca Tuğrul Bey'e teslim olmak zorunda kaldı. Ona iyi davranan Tuğrul Bey, isterse iktâ' edeceği bölgelere gidebileceğini, dilerse kendisiyle beraber kalabileceğini söyledi. İbrâhîm Yınal ikinci teklifi kabul etti.127

İbrâhîm Yınal'ın bu ilk isyanının mâhiyeti ne idi ve o ne istiyordu? Yınal'ın isyan nedenini tam anlamıyla tespit etmek mümkün değildir. M. A. Köymen haklı olarak onun "Tuğrul Bey'i indirerek devletin başına geçmek iddiasında bulunmadığı"nı belirtmektedir. Hatta, "kendi başında bulunacağı müstakil bir devlet kurma isteği"ni de şüphe ile karşılar. Araştırmacıya göre, "onun isteği zabtettiği sahanın kendi yönetimine bırakılması"ndan ibaretti.128 Bununla birlikte, araştırmacı, Yınal'ın Tuğrul Bey'in iktâ' ettiği sahaya gitmeyişini onun pişmanlığına atfederek "tekrar sultanın itimâdını kazanmaya çalıştığı" şeklinde yorumlamıştır. Kanaatimize göre, İbrâhîm Yınal bu hareketi ile bir türlü anlayamadığı ve anlayamayacağı devlet telâkkisindeki değişime şimdilik uyduğunu göstermek istemiş olmalıdır. İbrâhîm Yınal'ın ilk isyanını takip eden birkaç sene zarfındaki düşünceleri hakkında pek bilgimiz yoktur.

Merkezî devlet anlayışına karşı bu ilk tepkinin kırılmasından sonra, İbâhîm Yınal, Tuğrul Bey'in yanında kaldı. Bu gelişmenin hanedanın diğer kolları üzerinde önemli bir tesir bırakmadığı anlaşılmaktadır. Şu halde, Yınal hadisesi Tuğrul Bey için, devleti daha merkezî bir görünüme sokmayı ifade ediyordu ve hanedanın diğer üyeleri bilinçli olarak bunun dışında tutulmuştu. Biz bu mülâhazadan, Tuğrul Bey'in devletin kuruluşu aşamasında eski Oğuz ananelerince verdiği bazı adem-i merkezî tavizleri bozmak niyetinde olmadığı sonucunu çıkartmaktayız. Bu hadiseden bir süre sonra gerçekleşen Çağrı Bey'in Mûsâ Yabgu'ya ait Sîstân'ı işgâlini tanımayarak statükonun devamını istemesi129 bunu doğrular mahiyettedir. Esasen böyle bir güce mâlik olup olmadığı da tartışılabilir. Ancak, asıl olan şey, Tuğrul Bey'in 1050 yılında, 1040 Kurultayı'nda merkezî devlet aleyhine verdiği tavizlerden hiçbirine yanaşmamasıdır. Oysa, İbrâhîm Yınal, eski bir anane olan fetih hakkını istiyordu ve bunu gerekirse zor kullanarak alma niyetinde idi. Yınal'ın bu ısrarlı direnişi, kuşkusuz onun devlet içerisindeki yeni yapılanmayı eski ananeler ile bir türlü bağdaştıramamasından kaynaklanıyordu. Bundan da anlaşılmaktadır ki, 1050 yılında İbrâhîm Yınal ile Tuğrul Bey arasında vuku bulan mücadele basit bir çarpışma değil, fakat, temelleri farklı esaslara dayanan zıt iki devlet ananesinin savaşı idi. Bu savaşta vasıtaların da çok farklı olduğunu, müddeinin yanında kesif Oğuz kitlelerinin130, merkezde ise paralı ve gulâm kıtalarının savaşmasından anlamaktayız.

Bu ilk isyan teşebbüsünden sonra, ikinci bir teşebbüs Huzistân'da Arslan Yabgu'nun oğlu Resûl Tegin'den geldi. Ancak bu hareketin de bastırılması pek zor olmadı (1057).131 Bu hadiseden kısa bir süre sonra, İbrâhîm Yınal, Tuğrul Bey'den izin almaksızın Cibâl'e doğru hareket etti.

Onun bu davranışı isyana yorumlandığından, Halife el-Kâ'im bi-Emrillâh ve Tuğrul Bey tarafından geri çağırıldı. Bunun üzerine geri dönen İbrâhîm Yınal itaatini sundu.132 Ancak, Tuğrul Bey'in Arslan Besâsîrî ile mücadele için Mûsul'da bulunduğu bir sırada, o yeniden Hemedân'a hareket etti. Bu durumu yeni bir isyan işareti sayan Tuğrul Bey de onun peşinden Hemedân'a yürüdü. Hemedân yakınlarında yapılan muharebede yenilen Tuğrul Bey, bir yandan iç kaleye çekilirken, diğer yandan da kardeşi Çağrı Bey'in oğullarından yardım istedi. Hanedanın diğer üyeleri (Ertaşoğulları) Ahmed ve Mehmed'in maiyetindeki Oğuzlar ile birlikte desteğini alan İbrâhîm Yınal, Çağrı Bey'in yardım için gelen oğulları; Kavurd, Yâkûtî ve Alp Arslan ile karşılaştı. Yenilgiye uğrayan İbrâhîm Yınal, yeğenleri ile birlikte 23 Temmuz 1059 tarihinde, hanedan üyeleri idâmında adet olduğu üzere yay kirişi ile boğularak idâm edildi. 133

İbrâhîm Yınal'ın isyan hareketlerinde dikkate değer olan nokta, onun her teşebbüsünde ısrarla Cibâl'e gitmek istemesidir.134 Anlaşıldığına göre, onun bu ısrarında, Cibâl'deki kalabalık Oğuz kitleleri ve Hemedân'daki Selçuklu hazinesinin yanı sıra, bölgeyi bizzat fethetmiş olmasının da rolü büyük idi. Bu durumu eski Türk devlet geleneklerindeki 'fetih hakkı' ile ilgilendirmek yanlış olmayacaktır. Tuğrul Bey'in onun hâkimiyet iddiasına cevabı, İbrâhîm Yınal'ın hazin sonundan da bellidir. Onca isyan teşebbüsü karşısında daima mutedil ve affedici olan Tuğrul Bey'in bu son kararında, Arslan Besâsîrî'nin, isyanı fırsat sayarak Mûsul ve Bağdâd'da katliamlarda bulunmasının da etkili olduğu anlaşılmaktadır.135 Nitekim, o, hayatının son yıllarında halife ile arasında çıkan bir anlaşmazlık üzerine Bağdâd'a gönderdiği mektupda; "Ona itaat için kardeşimi öldürdüm" demiştir.136 Bununla birlikte, isyan görünüşünden daha kanlı geçmişti. Anlaşıldığına göre, Selçuklu ailesi bu isyanda iki kol halinde karşı karşıya gelmişti: Çağrı Bey kolu Tuğrul Bey'i desteklerken, Ertaşoğulları İbrâhîm Yınal'ın yanında yer almışlardı. Ailenin Mûsâ Yabgu kolunun tutumu hakkında bilgimiz olmadığı gibi, yine Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış'ın durumunu tespit etmek de mümkün değildir. Yınal'ın isyana karışmadıkları anlaşılan oğullarına dokunulmamıştır.137 Bu da, Yınal'ın katlinde sadece merkezîyetçilik düşüncesinin bulunmadığını gösterir ve yukarıdaki mektubun hükmünü doğrular.

İsyanın bizi ilgilendiren önemli bir yanı da İbrâhîm Yınal'ın Şiî Fâtımî halifesine bağlanma isteğidir.138 Bu durumu dinî-mezhebî bir çerçeveye oturtmak yerine, 'Abbâsî halifesinin desteğine sahip olan Tuğrul Bey'e karşı, onun, Şiî Fâtımîler veya Arslan Besâsîrî ile ittifak kurma teşebbüsü olarak değerlendirmek mümkündür.139

İşte tam bu esnada devletin doğusuna hâkim olan Çağrı Bey'in 1059 yılında140 vefat ettiği anlaşılmaktadır. Çağrı Bey'in vefatının ardından, daha onun sağlığında ön plana çıkan ve adına para bastırılan oğlu Alp Arslan'ın babasına ait yerlerin idaresini resmen üzerine aldığı141 ve bu tarihe kadar zahiren Çağrı Bey'e bağlı kalan Kirmân hâkimi Kavurd Bey'in de, artık paralarında başka bir isim zikretmediğine bakılırsa, daha müstakil bir hâle geldiği görülmektedir.

Tuğrul Bey'in İbrâhîm Yınal hadisesinden sonra hanedan üyeleriyle münasebetlerine dair bilgimiz azdır. Bu esnada Melik Alp Arslan ve Kavurd Bey tarafından bastırılan iki para dikkate değerdir. Bunlardan 1062 yılında Kavurd Bey tarafından ele geçirilen Şîrâz'da142, 1062 yılında Kavurd Bey adına kesilen bir parada143 Tuğrul Bey'in adı zikredilmezken, aynı şehirde 1063 yılında kesilen başka bir parada144 önce Tuğrul Bey, sonra da Kavurd Bey'in adı zikredilmiştir. Kavurd Bey eskiden beri kendi hâkimiyetinde bulunan Kirmân'daki darphanelerde bastırdığı paralarda hiçbir zaman Tuğrul Bey'in adını zikretmemiştir. Öte yandan, Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan da, babasının ölümünden sonra bastırdığı paralarda145 Tuğrul Bey'in adını zikretmezken, sadece basım yılı ve yeri silik bir parada146 Tuğrul Bey'in adına ve unvanına yer vermiştir. O halde, Tuğrul Bey'in ad ve unvanının zikredildiği bu son paraları nasıl izah etmek gerekecektir?

Kanaatimize göre, Kavurd Bey'in, kendi hâkimiyet sahasının dışında bulunan Şîrâz'da 1062 yılında kestirdiği parada Tuğrul Bey'in adını zikretmemesi, Tuğrul Bey tarafından tepkiyle karşılanmış ve bu durum onun aynı şehirde 1063 yılında bastırdığı parada Tuğrul Bey'in adının zikredilmesi şeklinde yankı bulmuştur. Bize göre, Tuğrul Bey'in asıl itirazı 1040 Kurultayı ile Kavurd Bey'in hâkimiyetine bırakılan Kirmân'da değil, sonradan ele geçirdiği Şîrâz'da adının zikredilmemesine yönelik olmuştur ki, bu durum da Kavurd Bey tarafından 1063 yılında düzeltilmiştir. Ancak, Alp Arslan'ın basım yeri ve yılı olmayan bir parasında niçin aniden Tuğrul Bey'in adını zikrettiği, 1063 yılında neden bu uygulamaya son verilerek sadece kendi adına para basmaya başlandığı ve paralar üzerindeki isim değişikliklerinin metbû-tâbi münasebetlerinde bir değişime takâbül edip etmediği sorularına cevap verebilmek şimdiki bilgilerimizin ışığında mümkün gözükmemektedir. Bununla birlikte, Alp Arslan'ın basım yeri ve yılı silik bu parasının da, Kavurd Bey gibi, 1040 Kurultayı'nda Çağrı Bey kolunun hâkimiyetine bırakılan coğrafyanın dışında bir yerde basılmış olabileceğini düşünmek mümkündür.

Tuğrul Bey'in saltanatının sonlarına doğru dikkate değer bir hadise de Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış'ın benzer bir hâkimiyet iddiası ile ortaya çıkmasıdır. Biz onun ilk defa nerede ve ne sebeple isyan ettiğini tespit edemiyorsak da, Tuğrul Bey'in merkezî davranışına karşı harekete geçmiş olduğu kesindir. Tuğrul Bey'in ömrünün son zamanlarını kapsayan bu isyanda, Kutalmış'ın, babası Arslan Yabgu ve bizzat kendi fetih hakkına dayanarak hâkimiyette hak iddiasında bulunmuş olması mümkündür. Böyle kritik bir durumda Tuğrul Bey ansızın vefat edince (1063) devleti önemli meseleler bekliyordu. Tuğrul Bey, bir evlâdı olmadığı için, Çağrı Bey'in oğlu Süleymân'ı yerine veliaht tayin etmişti.147 Buna rağmen, herhangi bir verâset kaidesi tanımayan eski Türk devlet ananelerine göre, bütün hanedan üyelerinin taht için eşit şansları vardı.148 Bu esnada ülkenin doğusu, daha Çağrı Bey hayatta iken yönetimi fiilen ele almış olan Alp Arslan'ın idaresinde idi. 149 Batıda ise Kutalmış daha Tuğrul Bey hayatta iken isyan etmişti ve isyan devam ediyordu. Mûsâ Yabgu ise Tuğrul Bey'den boşalan tahtta hakkı olduğunu iddia eden bir başka müddei idi. Bu durumda, devlet için yeni bir hesaplaşma kaçınılmaz idi.

Süleymân, Tuğrul Bey'in vefatından hemen sonra devlet merkezi Rey'de tahta çıkartıldı.150 Ancak, Alp Arslan, doğuda güçlü bir rakip olarak sivrilince Vezîr 'Amîdu'l-Mulk el-Kundûrî, hutbede önce Alp Arslan'ın sonra Süleymân'ın adını zikretmeye başladı.151 Bu onun, Süleymân'ın da yönetime katılması şartıyla, idareyi Alp Arslan'a vermeye yanaştığını gösterir.

Bu sırada, Selçuk'un torunlarından Erbasan ve Erdem ise Kazvîn'de hutbeyi Alp Arslan adına okutuyorlardı.152 Ancak, bu esnada, o âna kadar Girdkûh Kalesi'nde muhasara altında tutulan Kutalmış, Resûl Tegin, yeğenleri ve çok sayıdaki Türkmen ile birlikte harekete geçerek Rey'e yürüdü.153 Kutalmış'a tek başına karşı koyamayacağını anlayan Vezîr el-Kundûrî, Alp Arslan'dan yardım istedi. Alp Arslan, bu sırada âsî Huttalân emîrini mağlûbiyete uğrattıktan sonra, saltanat dâvâsıyla ortaya atılan amcası Mûsâ Yabgu'yu da bertaraf ederek gerisini emniyete aldı ve Rey üzerine yürüdü.

Neticede kanlı bir meydan muharebesinden sonra, kuvvetleri mağlup edilen Kutalmış'ın cesedi154 savaş meydanında bulundu. Artık devletin yegâne hâkimi Alp Arslan olmuştu.155 Esasen, gelişmeler dikkatle takip edildiğinde, doğuda eski geleneklerin canlı olarak yaşandığı bir coğrafyada yetişen Alp Arslan'ın, eski ananeleri tamamen bertaraf ederek yönetime geçmek peşinde olmadığı görülür. O, daha savaştan önce Kutalmış'tan isyanına son vermesini istemiştir. İbnu'l-Esîr156, onun bu hareketini "akrabalık hukukuna riâyet edişi"ne bağlar. Oysa, babası Arslan Yabgu'dan dolayı saltanat üzerinde hakkı olduğuna inanan Kutalmış için böyle bir şey bahis mevzû olamazdı.

Kaynaklar, onun ölümünün Alp Arslan üzerinde büyük üzüntü yarattığı, hatta genç sultanın ağladığı157 üzerinde müttefiktir. Şu hâlde, 1063-1064 yıllarını Selçuklu devlet telâkkisinde bir dönüm noktası olarak kabul etmek gerekecektir. Daha Tuğrul Bey hayatta iken, devletin doğu kısmının idaresini ele alan Alp Arslan, önce Herât'ta bulunan amcası Mûsâ Yabgu'yu etkisiz hâle getirmiş158, ardından da Kutalmış ile ona yardım eden Resûl Tegin grubunu bertaraf ettiğinde, veliaht Süleymân ve hadiselerin cereyanını uzaktan takip eden Kavurd için yapacak pek bir şey kalmamıştı.

Anlaşıldığına göre, 1063 yılı hadiseleri bütün aileyi yakından ilgilendirmişti. Hatta bu hadiselere aktif veya pasif olarak katılmayan üye yok gibidir. Bütün bunlara rağmen, Alp Arslan'ın eski ananeye sadık kaldığı anlaşılmaktadır. Zirâ, o, hanedan üyelerinin kendisinden önce fetih hakkı olarak aldığı sahalara müdahale etmemiştir. Meselâ, kardeşi Kavurd Bey'in idaresindeki Kirmân böyle idi.159 Burasının merkeze bağlanması, çok daha sonraları kendisini eski Türk devlet geleneklerine bağlı saymayan bir vezîr tarafından yapılacaktır.160

Buna göre, 1063 yılı hadiselerinin bizim için önemi Selçuklu devlet anlayışındaki önemli bir değişimin tamamlanarak devlete zarar veren bir yaranın kapatılmasıdır. Hadiseler Tuğrul Bey'in yerine kendi kanından (zürriyetinden) bir veliaht bırakmadan vefatının ardından başlamış, yaşı bir hayli ilerlemiş olan Mûsâ Yabgu'nun dahi ilgisini çekmiştir. Şayet biz devletin Tuğrul Bey'in fiilî hâkimiyetindeki batı kısmının bizzat onun nesebinden biri veya Süleymân değil de, ondan daha aktif bir üyenin elinde tutulmuş olması ihtimalini düşünecek olursak, doğunun Alp Arslan idaresinde, en azından merkezden rahatlıkla kopacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Yine, Kutalmış'ın batıya hâkim olması hâlinin de, aynı sonucu ortaya çıkaracağı muhakkaktır. Zirâ, Alp Arslan'ın doğuya hâkim olması, müstakil bir saha üzerinde merkeze görünüşte bağlılık şartı ve meşrû verâset kâideleriyle olmuştur.161 Tuğrul Bey'in bunu değiştirme yoluna gitmemesi, onun bu durumu kabullendiğini gösterir. Daha da dikkate değer olanı, Çağrı Bey'in yerine Alp Arslan'ı vâris bıraktıktan sonra, Tuğrul Bey'in de kendine Süleymân'ı veliaht tayin etmesi ve bir taraftan da, Alp Arslan'ı tanımış olmasıdır. Bu durum, Tuğrul Bey'in, en azından vefatından sonra da mevcut çok merkezli yapılanmanın devamından yana olduğunu göstermektedir. İşte bu noktada, Alp Arslan kanlı bir iç savaştan sonra, devletin kopuk durumdaki iki yakasını bir araya getirmiş ve bu arada da, güç ve nüfûzunu iyice kaybettiği anlaşılan üçüncü yakayı (Mûsâ Yabgu kolu) bertaraf etmiştir. Bu tarihten sonra hanedanın Mûsâ Yabgu koluyla ilgili elimizde hiçbir bilgi yoktur. Bu durum, bu kolun 1040 Kurultayı ile elde ettiği hakları fiilen kaybetmesi anlamına gelir.

Şu hâlde 1063-1064 yılı hadiseleri ve Alp Arslan'ın tahta çıkışı, nereden bakılırsa bakılsın, devletin içerisine düştüğü fevkalâde büyük bir saltanat buhranıyla alâkalı idi. Gerçi bu buhranın ana sebebi eski Türk verâset hukukunun temel prensipleri gibi gözükmektedir. Adem-i merkezî özellikler üzerinde kurulan devlete, sonradan merkezî bir görünüm kazandırma çabası ve bunun akabinde oluşan karşı tepkiler devleti tam bir iç savaş ve parçalanmanın eşiğine getirmiştir.

Burada daha da ilginç olan nokta, Tuğrul Bey'in, devletin doğusunda Alp Arslan'ın fiilî hâkimiyetini bildiği hâlde, bunu kabullenip, kendisine halef olarak bir başka hanedan üyesini bırakmasıdır. Hatta 1040 Kurultayı ile kardeşinin hissesine düşen topraklar üzerinde onun vefatından sonra gerek kendi, gerekse veliaht tayin ettiği Süleymân adına herhangi bir hak iddiasında bulunmaması, Tuğrul Bey'in kendi hâkimiyet alanındaki bütün merkezîleştirme çabalarına rağmen, devletin bidâyetindeki 'fetih hakkı' kâidesi ve 1040 kurultayı kararlarına ölünceye kadar riâyet ettiğini gösterir. Oysa Alp Arslan'ın idareyi ele geçirme sürecinde Mûsâ Yabgu'nun bertarafı ile, devletin doğusunda 1040 Kurultayı'ndan sonra kurulan siyasî-idarî yapılanma önemli bir değişime uğramıştır.162 Kirmân hâkimi Kavurd Bey ise yeni yapılanmanın dışında tutulmuştur. Ancak, o, gerek Alp Arslan, gerekse Melikşâh zamanında devlet üzerinde hak iddiasında bulunmuştur.

Sultan Alp Arslan vefatından önce oğlu Melikşâh'ı veliaht tayin etmişti.163 Buna rağmen, onun ânî vefatı, devlet içerisinde yeni bir buhran yaratmıştır. Kirmân hâkimi Kavurd Bey, Melikşâh'ı tanımadığı gibi, devletin tamamına hâkim olma sevdasına kapılmıştır. Kavurd Bey kanlı bir meydan savaşından sonra bertaraf edilerek yay kirişi ile boğdurulmuştur.164 Buna rağmen, Kirmân'ın Kavurd Bey'in haleflerine bırakılmasından165, diğer Selçuklu hükümdarlarına nazaran daha merkeziyetçi bir faaliyete girişen166 Melikşâh'ın dahi hanedan üyelerini tamamen bertaraf etme niyetinde olmadığı anlaşılmaktadır.

Neticede, 1063-1064 yıllarındaki büyük buhranda devletin feodal167 arızlarından önemli bir kısmı daha bertaraf edilmiştir. Buna göre, 1040 Kurultayı'nda fetih haklarına göre kendi nâmlarına birer bölge alan hanedan üyelerinden; Tuğrul ve Çağrı Beyler eceliyle ölmüş, İbrâhîm Yınal, Kutalmış ve Kavurd giriştikleri hâkimiyet mücadelesinde katledilmiş, ailenin en yaşlı üyesi Mûsâ Yabgu da tutsak olarak alıkonmuştur. İşte bu noktada, hâkimiyetin Melikşâh'a intikalini, devleti çok merkezli parçalanmış yapıdan kurtararak daha merkezî bir idarenin önünü açacak önemli bir gelişme saymak icap eder.168

Sonuç olarak; aslen bir Oğuz boyuna mensup olan Selçuklular Yakın Doğu coğrafyasına köklü bir devlet geleneğinin vârisleri olarak geldiler. Hanedan üyelerinin devlet yönetimine aktif bir şekilde katılımını esas alan ve her hanedan üyesinin fethettiği bölgenin idaresini 'fetih hakkı'na dayanarak üstlenmesi ananesine dayanan bu telâkki neticesinde, Dandânakân Savaşı'ndan hemen sonra fethedilen ve fethedilecek olan topraklar hanedan üyeleri arasında taksim edildi. Bu çok yapılı parçalanmışlık, zaman zaman hanedan içerisinde şiddetli anlaşmazlıklar yaşanmasına sebep olduğu gibi, taksimde pay alamayan üyelerin de isyanına yol açtı.

Bu mücadelelerin devleti sükûta götüreceğini çok önceden sezinleyen Tuğrul Bey, yerleşik bir coğrafyada kurulan bu yeni devleti, İran bürokratları vasıtasıyla ve bu coğrafyanın merkezî idare geleneklerine göre şekillendirmeye çalıştı. Merkeziyetçiliğin devlet içerisinde ağırlık kazanması ile birlikte, pek çok Selçuklu hanedan üyesi, eski Türk gelenekleri ile bağdaşmayan bu tutuma karşı cephe aldı. Devlet daha kuruluşunun hemen sonrasında şiddetli bir buhranın içerisine düştü. Selçuklu Devleti'nin kuruluş dönemindeki bu şiddetli çatışma, gerçekte, bozkır geleneklerine göre teşekkül eden eski Türk devlet telâkkisi ile, yerleşik İran coğrafyasında oluşan bürokratik Yakın Doğu idare geleneklerinin mücadelesinden ibaretti. Selçuklu hâkimiyetinin Yakın Doğu'da güçlü bir şekilde tesisi, ancak bu mücadelenin merkez ve merkeziyetçiliğin zaferi ile neticelenmesinden sonra oldu.



1 O. Pritsak, "Der Untergang des Reiches des Oguzischen Yabgu", F. Köprülü Armağanı, İstanbul 1953, s. 397.
2 L. Ligeti, "Asya Hunları", Attilâ ve Hunları, T. terc. Ş. Baştav, Ankara 1962, s. 48vd.
3 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 19843, s. 202-203; L. N. Gumilöv, Eski Türkler, T. terc. A. Batur, stanbul 1999, s. 101-106. A. Donuk, "Türkçe'de İl (Devlet) Deyimi Hakkında", TDA, 35, (1985), s. 37; Aynı müellif, Eski Türk Devletlerinde İdarî Askerî Unvan ve Terimler, İstanbul 1988, s. 73-76; B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, II, İstanbul 1971, s. 47.
4 A. Donuk, "Türkçede İl (Devlet) Deyimi Hakkında", TDA. 35, (1985), s. 37: Aynı müellif, Eski Türk Devletlerinde İdari Askeri Unvan ve Terimler, İstanbul 1988, s. 73-76; B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, II, İstanbul 1971, s.47.
5 S. M. Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947, s. 192.
6 W. Eberhard, "Türk Kavimleri Hakkında Çince Vesikalar, II-III", AÜDTCF, TAD, IV, (1942), s. 231; M. Mori, "Kuzey Asya'daki Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilâtı", TED, 9, (1978), s. 212-214; B. Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, I, İstanbul 1981, s. 604.
7 M. Mori, "Kuzey Asya'daki Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilâtı", s. 216.
8 M. Mori, "Kuzey Asya'daki Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilâtı", s. 214; L. N. Gumilöv, Eski Türkler, s. 89; A. Taneri, Türk Devlet Geleneği, İstanbul 19812, s. 47.
9 M. Mori, "Kuzey Asya'daki Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilâtı", s. 218.
10 A. Taşağıl, Gök-Türkler, Ankara 1995, s. 31, 85; A. N. Kurat, "Gök Türk Kağanlığı", DTCFD, X/1-2, (1952), s. 12, 14.
11 Kitabeler, Kültigin, doğu, str. 1-2 (bkz. M. Ergin, Orhun Âbideleri, İstanbul 1970, s. 4; T. Tekin, Orhun Yazıtları, Ankara 1988, s. 9). Daha bkz. R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, Attilâ/Cengiz Han/Timur, T. terc. R. Uzmen, İstanbul 1980, s. 102vd; A. Donuk, "Türk Devletlerinde Hâkimiyet Anlayışı", TED, 10-11, (1979), s. 56.
12 P. Vaczy, "Hunlar Avrupa'da", Attilâ ve Hunları, s. 112; İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 103; B. Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı (XIII. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Ankara 1982, s. 58; J. Deer, "İstep Kültürü", T. terc. Ş. Baştav, DTCFD, XII/1-2, (1954), s. 172.
13 Bkz. L. N. Gumilöv, Eski Türkler, s. 89-90.
14 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 258; F. Laszlo, "Kağan ve Ailesi", THTD, I, (1944), s. 42.
15 F. Köprülü, "Türk ve Moğol Sülalelerinde Hanedan Azası İdâmında Kan Dökme Memnûiyeti", İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İstanbul 1983, s. 78; J. Deer, "İstep Kültürü", s. 172-173; M. Arslan, Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasî Yapı, İstanbul 1984, s. 74.
16 M. Arslan, Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasî Yapı, s. 74; Aynı müellif, Kutadgu Bilig'deki Toplum ve Devlet Anlayışı, İstanbul 1987, s. 65.
17 A. Alfödi, "Çifte Krallık", II. TTKZ, İstanbul 1943, s. 509; F. Laszlo, "Kağan ve Ailesi", s. 45.
18 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 240, 259.
19 Z. V. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 19813, s. 53; H. Z. Ülken, "Türkiye Tarihinde Sosyal Kuruluş ve Toprak Rejiminin Gelişmesi (Osmanlılar'a Kadar)", VD, 10, (1973), s. 10. Ancak burada kullanılan "feodalite" tabiri, kendine özgü bir üretim tarzını ifade eden "batı feodalizmi" ile karıştırılmamalıdır.
20 Meselâ, Türgişler için bkz. H. Salman, Türgişler, Ankara 1998, s. 23, 35.
21 A. Caferoğlu, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul 1963, s. 272; A. Donuk, "Oğuz Kağan Destanı'nda Yanlış Yorumlanan Bir Terim: Üleştirmek mi, İliştirmek mi? ", TED, 13, (1987), s. 163; Aynı müellif, İdarî Askerî Unvan ve Terimler, s. 90-91.
22 Z. V. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 207, 211; H. İnalcık, "Osmanlılarda Saltanat Verâseti Usûlü ve Türk Hâkimiyet Telâkkisiyle İlgisi", A. Ü. SBFD, XIV, (1959), s. 83-84.
23 A. İnan, "Orun ve Ülüş Meselesi", Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1968, s. 241, 251; Z. V. Togan, Oğuz Destanı, Reşidüddin'in Oğuz-nâmesi, İstanbul 1972, s. 52. Daha bkz. Ebû'l-Gâzî Bahâdır Han, Secere-i terâkime (Türkler'in Soy Kütüğü), T. terc. M. Ergin, İstanbul (tarihsiz), s. 46; S. Divitçioğlu, Oğuz'dan Selçuklu'ya (Boy, Konat ve Devlet), İstanbul 1994, s. 41-48.
24 H. İnalcık, "Osmanlılarda Saltanat Verâseti Hukuku", s. 84; M. A. Kılıçbay, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, Ankara 19852, s. 125 n. 43.
25 Bilhassa Osmanlı tarihi sahasında çalışanlarca dikkatsizce: A. Mumcu, Osmanlı Devleti'nde Siyaseten Katl, İstanbul 1985, s. 188-189; C. Üçok, Türk Hukuk Tarihi, Ankara (tarihsiz) 3, s. 163; Ş. Karatepe, Osmanlı Siyasî Kurumları, Klasik Dönem, İstanbul 1989, s. 55-58.
26 Bkz. O. Pritsak, "Karahanlılar", İA, VI, s. 252-254; Aynı müellif, "Karahanidische Streitfragen I-IV", Oriens, III/2, (1950), s. 227-228.
27 B. Spuler, İran Moğolları, T. terc. C. Köprülü, Ankara 19872, s. 44, 274, 280, Altınordu için bkz. F. Köprülü, "Altınordu'ya Ait Yeni Araştırmalar", Belleten, V/19, (1941), s. 426-429.
28 Oğuz Destanı, yay. W. Bang-R. Rahmeti, İstanbul 1936, s. 33; Oğuz Kağan Destanı, yay. M. Ergin, İstanbul 19882, s. 25; B. Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1971, s. 127, 206.
29 Bununla birlikte destanın asıl metni bu tercümeyi doğrulamaktan uzaktır: ". song Oguz Kagan ogullarıga yurtın el[i]şdürüp birdi". Bkz. Oğuz Destanı, (W. Bang-R. Rahmeti), s. 32 n. 371; Oğuz Kağan Destanı, (M. Ergin), s. 40; A. Donuk, "Üleştirmek mi, İliştirmek mi?", s. 164.
30 A. Donuk, "Üleştirmek mi, İliştirmek mi?", s. 165.
31 Aynı destanın Reşîdu'd-dîn versiyonu: Bkz. Z. V. Togan, Oğuz Destanı, s. 48; Almanca terc. K. Jahn, Die Geschichte der Oguzen des Ra|id ad-Dîn, Wien 1969, s. 44; Ebû'l-Gâzî Bahâdır Han, Secere-i terâkime, s. 42; B. Ögel, Türk Mitolojisi, s. 276.
32 Ebû'l-Gâzî Bahâdır Han, "ilde bir han olmalı" ifadesini "iki kılıç bir kına sığmaz" atasözü ile özdeştirmiştir (bkz. Secere-i terâkime, s. 220).
33 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 260, 266.
34 M. A. Kılıçbay bunu çok haklı olarak "fetih hakkı" ile ilgilendirir ve Batı tarihinde Germenler tarafından da kullanıldığını ifade eder (bkz. Feodalite, s. 125 n. 43).
35 L. N. Gumilöv, Eski Türkler, s. 89-91. Meselâ Batı Gök-Türkler'in yıkılışındaki taht mücadeleleri için bkz. H. Salman, "Toharistan Türk Yabguluğu", TDA, 65, (1990), s. 135-136.
36 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 260vd; A. Donuk, "Üleştirmek mi, İliştirmek mi?", s. 164­165.
37 F. Köprülü, "İslâm Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk Hukuku Yokmudur?", İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İstanbul 1983, s. 11-12; Aynı müellif, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, İstanbul 1980, s. 151; H. İnalcık, "Osmanlı Hukukuna Giriş", A. Ü. SBFD, XIII, (1959), s. 104; B. Lewis, "İslâm Devlet Müessese ve Telâkkileri Üzerine Bozkır Ahalisinin Tesiri", T. terc. S. Tuğ, İTED, II/2-4, (1958), s. 211-214; M. Arslan, "İslâm Devlet Düşüncesi ve Kutadgu Bilig", TED, 13, (1987), s. 10.
38 A. Taneri, Türk Devlet Geleneği, s. 42-43; H. Z. Ülken, "Sosyal Kuruluş", s. 6.
39 İl bir (i) gme Tengri (il veren Tanrı). Bkz. Kitabeler, Kültigin, Doğu, str. 11, 25; Kuzey, str. 7; Güney, str. 9; Bilge Kagan, Doğu, str. 10, 25 (bkz. M. Ergin, Orhun Âbideleri, s. 3, 6, 9, 19; T. Tekin, Orhun Yazıtları, s. 5, 10, 15, 31, 41). Krş. J. P. Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, T. terc. A. Kazancıgil, İstanbul 1994, s. 95-97.
40 Bkz. Kitabeler, Kültigin, Doğu, str. 29, Güney, str. 9; Bilge Kagan, Doğu, str. 23, 33, 35; Kuzey, str. 9 (bkz. M. Ergin, Orhun Âbideleri, s. 3, 10, 23, 26, 33; T. Tekin, Orhun Yazıtları, s. 5, 17, 33, 45, 49, 51). Yine bkz. B. Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, s. 231-232; A. Donuk, "Türk Devletlerinde Hâkimiyet Anlayışı", s. 51-52; A. Koestler, Onüçüncü Kabile, T. terc. B. Çorakçı, İstanbul 1976, s. 62-63. Şayet bunun aksi, yani Tanrı tarafından hükümdara verilen şeyin devletin kendisi olduğu kabul edilirse, devletin unsurları olan halk ve toprağın da hükümdarın şahsî mâlı olması icab ederdi ki, böyle bir anlayışa eski Türk devlet geleneklerinde rastlanmaz. Eski Türk devletlerinde toprak hanedan ya da hükümdarın değil, milletin mâlı sayıldığı gibi, halk da hür idi (bkz. İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 224, 226-228).
41 Gerçi bazı hükümdarlar tahtı istedikleri evlâdlarına bırakmak için türlü yollar denemişlerse de, bunlardan hiçbirisi kesin bir çözüm olmamıştır (İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 259; A. Taneri, Türk Devlet Geleneği, s. 43).
42 Bu telâkkiye göre, Tanrı sadece kagana değil, kaganın bütün aile efradına belki de aynı mitik cedden gelmeleri hasebiyle hâkimiyet hakkı vermekteydi (L. N. Gumilöv, Eski Türkler, s. 89; M. Arslan, "İslâm Devlet Düşüncesi ve Kutadgu Bilig", s. 99).
43 Bu durum bilhassa merkezî hâkimiyetin çöküşü esnasında böyleydi. Neticede büyük bozkır imparatorlukları yerine, hanedan üyelerinin idaresinde daha küçük devletler hayatlarını devam ettirmekte idi. Meselâ, Gök-Türk Devleti'nin yıkılışından sonra, onların vassalı durumundaki teşekküllerden batıda Hazarlar müstakil (İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 158), güney-batıda ise Toharistân yabguluğu (bkz. H. Salman, "Toharistan Türk Yabguluğu", s. 135vd. ) Çin'e bağlanmak suretiyle varlığını devam ettirmişti.
44 Bilhassa bkz. M. A. Kılıçbay, Feodalite, s. 125.
45 Germenler ile ilgili bunun tam tersi bir değerlendirme için bkz. M. A. Kılıçbay, Feodalite, s. 125.
46 Cl. Cahen, "Selçukî Devletleri Feodal Devletler mi idi?", T. terc. L. Gücer, İÜ İFM, XVII/1-4, (1956), s. 352.
47 F. Sümer, "X. Yüzyılda Oğuzlar", DTCFD, XVI/3-4, (1958), s. 134; V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, yay. K. Y. Kopraman-A. İ. Aka, Ankara 1975, s. 66; O. Pritsak, "Der Untergang des Reiches des Oguzischen Yabgu", s. 399-400.
48 İbn Hassûl, "Tafdilu'l-Etrâk", neşr. 'A. 'Azzavî, T. terc. Ş. Yaltkaya, Belleten, IV/14-15, (1940), s. 265; İbn Tiktakâ, Târîh-i Fahrî, Farsça terc. M. V. Gulpâygânî, Tahrân 1368/1989, s. 394; Hindûşâh b. Sencer, Tecâribu's-selef, neşr. 'A. İkbâl, Tahrân 1357/1978, s. 259. Zamanımıza ulaşmayan Melik-nâme'den naklen: İbnu'l-Adîm, Bugyetu't-taleb fî tarihi Haleb (Seçmeler), Selçuklular Tarihi, T. terc. A. Sevim, Ankara 1989, 20; Gregory Ebû'l-Ferec (Bar Hebraeus), Abû'l-Farac Tarihi, T. terc. Ö. R. Doğrul, I, Ankara 1987, s. 292; Mîrhvând, Ravzatu's-safâ, IV, Tahrân 1339/1960, s. 235; Cl. Cahen, "Le Malik-nâmeh et l'histoire des origines Seljukides", Oriens, (1949), s. 42. Daha somut bir bulgu için bkz. Cl. Cahen, "Les Hazars et la tugrâ des Seljûqides", JA, CCLXXIII/1-2, (1985), s. 161-162.
49 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 144.

50 Bu konuda iki farklı görüş için bkz. İ. Kafesoğlu, "Selçuklular", İA, X, s. 354; O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, Ankara 1965, s. 31.
51 Oğuz Yabgusu ile arasında geçen bir münâkaşa için bkz. İbn Hassûl, s. 165; el-Huseynî, Ahbâru'd-devleti's-Selçûkiyye, T. terc. N. Lûgal, Ankara 1943, s. 1; İbn Tiktakâ, Târîh-i Fahrî, s. 394; Mîrhvând, Ravzatu's-safâ, IV, s. 236; İ. Kafesoğlu, Selçuk Ailesinin Menşei Hakkında Düşünceler, İstanbul 1955, s. 24-25.
52 Siyasî sebeplerin yanı sıra, otlak ve yer darlığı da bunda önemli rol oynamıştı. Bkz. Reşîdu'd-dîn Fazlullâh, Câmi'u't-tevârîh, II/5, Selçuklular Tarihi, neşr. A. Ateş, Ankara 1960, s. 5; Hamdullâh Mustevfî-yi Kazvînî, Târîh-i guzîde, neşr. 'A. Nevâ'î, Tahrân 1364/1985, s. 426; İ. Kafesoğlu, Selçuk Ailesinin Menşei, s. 24; F. Sümer, "X. Yüzyılda Oğuzlar", s. 146.
53 Selçuk Bey'in dört oğlu vardı: İsrâ'il (Arslan), Mikâ'il, Yusûf ve Mûsâ. Bunlardan Mikâ'il daha babası hayatta iken ölmüştü. Bazı kaynaklarda görülen beşinci isim (Yunûs, bkz. Reşîdu'd-dîn, Câmi'u't-tevârîh, s. 5; Zahîru'd-dîn Nîşâbûrî, Selçûk-nâme, neşr. Mîrzâ İsmâ'îl Hân Afşâr, Tahrân 1332/1953, s. 10, 17), muhtemelen bir hata olmalıdır. Bkz. İ. Kafesoğlu, "Selçuk'un Oğulları ve Torunları", TM, XIII, (1958), s. 118.
54 İ. Kafesoğlu, "Selçuklular", İA, X, s. 119.
55 Arslan Yabgu'nun esâreti için bkz. Râvendî, Râhatu's-sudûr ve âyetu's-surûr, T. terc. A. Ateş, I, Ankara 1957, s. 88-89; Muhammed b. Muhammed el-Huseynî el-Yezdî, el-'Urâza fî hikâyeti's-Selçûkiyye, neşr. K. Süssheim, Leiden 1909, s. 25-28; Reşîdu'd-dîn, Câmi'u't-tevârîh, s. 8-9; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 430; Mîrhvând, Ravzatu's-safâ, IV, s. 255.
56 O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 53.
57 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fi't-târîh, IX, T. terc. A. Özaydın, İstanbul 1987, s. 363.
58 Kaynaklarda ve paralarda Mûsâ'nın adından hemen sonra kaydedilen bu kelimenin Türklerde has isim ve unvan olarak kullanılan Bigu-Paygu şeklinde de okunabileceği hakkında bkz. C. E. Bosworth, "Paygu", EI2, VIII, s. 288; S. G. Agadshanow, Der Staat der Seldschukiden und Mittelasien im 11. -12. Jahrhundert, Alm. terc. R. Schletzer, Berlin 1994, s. 86, 88.
59 Cl. Cahen, "Le Malik-nâmeh", s. 55-57; B. Zahoder, "Selçuklu Devleti'nin Kuruluşu Sırasında Horâsân, T. terc. İ. Kaynak, Belleten, XIX/76, (1955), s. 491-527. Bölgede daha önceki Türk varlığı için bkz. R. N. Frye-A. Sayılı, "Selçuklulardan Evvel Ortaşarkta Türkler", Belleten, X/37, (1946), s. 97-131.
60 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 366; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 54; Cl. Cahen, "Le Malik-nâmeh", s. 59.
61 Beyhakî, Târîh-i Beyhakî, neşr. 'Ali Ekber Feyyâz, Meşhed 1375/19963, s. 641. Bu durum bize, Tuğrul ve Çağrı Beylerin artık hukukî olarak da Mûsâ Yabgu'nun seviyesinde sayıldıklarını gösterir.

62 Beyhakî, Târîh-i Beyhakî, s. 641. Paylaşımın tahlili için bkz. M. A. Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, Ankara 1989, s. 226vd.
63 İ. Kafesoğlu, "Selçuklular", İA, X, s. 361.
64 O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 56.
65 Devletin kuruluşu esnasında kazanılan önemli bir zaferi müteakip kurultay toplanması ve kurultay kararlarına göre hükümdar ilân edilerek siyasî-idarî teşkilâtlanmaya gidilmesi geleneğine Gök-Türklerde de (552 ve 682 yıllarında) rastlanmaktadır (İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 93, 107). Selçukluların Gaznelilere karşı kazandıkları 1038 ve 1040 zaferlerinin ardından kurultay toplamaları ve bu kurultayda kurulmakta olan devlet ile ilgili önemli kararlar almaları bir tesadüf olmasa gerektir.
66 Ebû'l-Fazl Beyhakî, Tuğrul Bey'in Nîşâbûr'a girerken elinde üç tane ok, kolunda ise bir yay bulunduğunu bildirmektedir (bkz. Târîh-i
Beyhakî, s. 732). Selçuklu paralarında da hâkimiyet alâmeti olarak kullanılan "ok ve yay"ın sembolik mânâsı ve mâhiyeti şu araştırmalarda tartışılmıştır: Cl. Cahen, "La Tughra Sejukide", JA, CCXXXIX/43-45, (1945), s. 167-172; Aynı müellif, "Les Hazars et la tugrâ des Seljûqides", JA, CCLXXIN/1-2, (1985), s. 161-162; O. Turan, "Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması", Belleten, IX/35, (1945), s. 305-318; R. W. Bulliet, "Numismatic Evidence for the Relationship between Tughril Beg and Chaghri Beg", Near Eastern Numismatics, Iconography, Epigraphy and History. Studies of George C. Miles, ed. A. Kouymjian, Beirut 1974, s. 290-295; K. Shimizu, "The Bow and Arrow on Saljûqid Coins", Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (The Oriental Library), no 56, Tokyo 1998, s. 85-106; O. G. Özgüdenli, "Yeni Paraların Işığında Kuruluş Devri Selçuklularında Hâkimiyet Münasebetleri Hakkında Bazı Düşünceler", Belleten, 244, (2001, baskıda).
67 Ebû'l-Fazl Beyhakî, Sultan Mes'ûd'un Selçuklu liderlerine sadece Gazne geleneklerine göre değil, Türk geleneklerine göre de alâmetler gönderdiğini kaydetmektedir (Târîh-i Beyhakî, s. 641).
68 Bilhassa Selçuklu hanedan üyelerinde kullanılan Türkçe yırtıcı/yabanî hayvan isimlerinin çokluğu [Arslan Yabgu, Tuğrul, Çağrı, Kavurd (Kurt?), Börü, Paygu-Baygu?, Alp-Arslan, Arslan (Hatun), Pars] dikkat çekicidir. Bu durum isim alma/vermede Gök-Türklerden beri görülen (bkz. L. N. Gumilöv, Eski Türkler, s. 88 n. 20. Uygurlar için bkz. A. von Gabain, "Das Staatsbewusstsein im uigurischen Königreich von Qoco, 840-1400", Turcica et Orientalia, Studies in honour of Gunnar Jarring, İstanbul 1998, s. 43) eski geleneklerin devamından ibarettir.
69 Selçuklu hanedan üyelerinde sü-başı, yabgu, beg, yınal, inanç ve tegin gibi eski Türk unvanlarına rastlanmaktadır. Menşei oldukça eskilere dayanan bu önemli unvanlar için bkz. A. Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdarî Askerî Unvan ve Terimler, s. 5-8, 15-18, 48, 56-63.
70 Meselâ, eski Türk sosyal yapısında önemli bir yer tutan leviratus (eski Türkler arasında Asya Hunlarından beri gözlemlenebilen, ölen erkek kardeşin dul kalan eşi ile veya dul, fakat genç ve çocuksuz üvey anne ile evlenmeyi ifade etmek için kullanılmaktadır. Bkz. W. Eberhard, Çin'in Şimal Komşuları, T. terc. N. Uluğtuğ, Ankara 1942, s. 76; L. N. Gumilöv, Eski Türkler, s. 112-113; İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 216; R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, s. 99; A. İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1987, s. 341; M. Arslan, Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasî Yapı, s. 41­42; İbn Fazlan, İbn Fazlan Seyahatnâmesi, haz. R. Şeşen, İstanbul 1975, s. 32) geleneğinin Selçuklular'ın ilk dönemlerinde de devam ettiği, İbrâhîm Yınal örneği ve Tuğrul Bey'in Çağrı Bey'in hanımı (Süleymân'ın annesi) ile izdivâcından anlaşılmaktadır.
71 Ebû'l-Fazl Beyhakî, Târîh-i Beyhakî, s. 732; Râvendî, Râhatu's-sudûr, I, s. 95.
72 Bundârî, Irak ve Horâsân Selçukluları Tarihi, T. terc. K. Burslan, Ankara 1943, s. 5.
73 M. A. Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara 1982, s. 46-48.
74 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 350; Ebû'l-Ferec, I, s. 296. Aynı hadiseler Bundârî ve Zahîru'd-dîn Nîşâbûrî tarafından da ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Şu farkla ki, kendini ölümle tehdit eden Tuğrul Bey değil, Çağrı Bey'dir (bkz. Irak ve Horâsân, s. 4-5; Selçûk-nâme, s. 18).
75 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 350. Bundârî, 40.000 dînâr göstermiştir (Irak ve Horâsân, s. 5).
76 İ. Kafesoğlu, "Selçuklular", İA, X, s. 361.
77 H. Z. Ülken, "Sosyal Kuruluş", s. 6.
78 Muasır kaynak Gerdîzî'nin Gazneli hükümdarı Sultan Mes'ûd ile Selçuklu lideri Yabgu (Mûsâ) arasındaki siyasî temaslarla ilgili kayıtları (bkz. Zeynu'l-ahbâr, neşr. 'Abdu'l-Hayy Habîbî, Tahrân 1363/1984, s. 435), Mûsâ'nın henüz Selçuklu ailesi içerisindeki güç ve nüfûzuna delâlet etse gerektir.
79 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 366; el-Huseynî, Ahbâr, s. 6-7. Daha bkz. V. V. Barthold, Dersler, s. 142; Cl. Cahen, "Caghrî-Beg", EI,2 II, s. 5. Çağrı Bey'in Meliku'l-mulûk unvanını ilk defa 428/1037 yılında Gazneli kuvvetlerini mağlup ederek Merv'i ele geçirmesinden sonra hutbelerde kullandığı kaydedilmiştir (bkz. M. H. Yınanç, "Çagrı Bey", İA, III, s. 325; A. Sevim, "Çağrı Bey", DİA, VIII, s. 184). Çağrı Bey'in Meliku'l-mulûk unvanını kullandığı, Ebû'l-Hasan el-Beyhakî tarafından da zikredilmiştir (bkz. Târîh-i Beyhak, neşr. A. Behmenyâr, Tahrân tarihsiz2, s. 71 -72).
80 Bkz. B. Zahoder, "Dendanekan", T. terc. İ. Kaynak, Belleten, XVIII/72, (1954), s. 581-587.
81 Ebû'l-Fazl Beyhakî, Târîh-i Beyhakî, s. 843; M. A. Köymen, Selçuklu Devri, s. 54.
82 Râvendî, Râhatu's-sudûr, I, s. 103-104; Reşîdu'd-dîn Fazlullâh, Câmi'u't-tevârîh, s. 19-20 (Zâhiru'd-dîn Nîşâbûrî, Selçûk-nâme, s. 18); Bundârî, Irak ve Horâsân, s. 6; el-Huseynî, Ahbâr, s. 12; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 428; Şebânkâre'î, Mecma'u'l-ensâb, neşr. Mîr Hâşim Muhaddis, Tahrân 1363/1984, s. 98; Eberkûhî, Firdevsu't-tevârîh, Kitâbhâne-yi Mînovî, (film), nr. 166, vr. 363.
83 Şebânkâre'î, Mecma'u'l-ensâb, s. 98; Reşîdu'd-dîn, Câmi'u't-tevârîh, s. 20. İbrâhîm Yınal'a evvelâ Kûhistân bölgesi verilmişti (bkz. Bundârî, s. 6; İ. Kafesoğlu, "Selçuklular", İA, X, s. 361; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 63). Bununla birlikte, o, bir süre Nîşâbûr'da idarecilik (vâlî-şahne) yaptıktan (Muhammed b. Munevver Meyhenî, Esrâru't-tovhîd, neşr. Z. Safâ, Tahrân 1354/19753, s. 126, 247; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 428) sonra Hemedân'a gönderilmiş ve bu bölgede faaliyette bulunmuştur (İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 387, 402).
84 Reşîdu'd-dîn, Câmi'u't-tevârîh, s. 20; Şebânkâre'î, Mecma'u'l-ensâb, s. 98; Hasan-i Yezdî, Câmi'u't-tevârîh-i Hasenî, vr. 178a.
85 Râvendî, Râhatu's-sudûr, I, s. 103; Bundârî, Irak ve Horâsân, s. 6; el-Huseynî, Ahbâr, s. 12; Şebânkâre'î, Mecma'u'l-ensâb, s. 98; Muhammed el-Huseynî, el-'Urâza, s. 37-38; Eberkûhî, Firdevsu't-tevârîh, vr. 363; Hasan-i Yezdî, Câmi'u't-tevârîh-i Hasenî, vr. 178a.
86 Şebânkâre'î, Mecma'u'l-ensâb, s. 97; M. A. Köymen, Büyük Selçuklu, I, s. 358-359.
87 Muhammed b. Munevver Meyhenî tarafından kaleme alınan ve Şeyh Ebû Sa'îd Ebû'l-Hayr'ın menkıbelerini ihtivâ eden Esrâru't-tovhîd (s. 171-172. Kezâ bkz. Benâketî, Târîh-i Benâketî, neşr. Ca'fer Şi'âr, Tahrân 1969, s. 227)'de menkıbevî bir şekilde de olsa şeyhin Horâsân'ın hâkimiyetini Çağrı, Irak'ın hâkimiyetini Tuğrul Bey'e vermesi, bu arada Mûsâ Yabgu'dan hiç bahsedilmemesi, Mûsâ'nın aile içerisindeki güç ve nüfûzunun Tuğrul-Çağrı Beyler lehine daraldığını gösterse gerektir. Şebânkâre'î'nin kayıtları da bu yöndedir (Mecma'u'l-ensâb, s. 98).
88 O. G. Özgüdenli, "Çağrı Bey'in Ölüm Tarihi Meselesi", TED, 17, (yayında).
89 ". memleket-râ kismet kerdend ve her-yekî ez-mukaddemân be-tarafî nâmzed şodend" (Hasan-i Yezdî, Câmi'u't-tevârîh-i Hasenî, Süleymaniye Ktb., Fatih, nr. 4307, vr. 178a).
90 M. A. Köymen, "Tuğrul Bey", İA, XII/2, s. 28-29; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 42.
91 Bugün, Selçuklu hanedan üyelerinden Çağrı Bey, Alp-Arslan, Kavurd Bey, Mûsâ Yabgu ve oğlu Hasan Yabgu'nun, daha Tuğrul Bey'in sağlığında kendi adlarına bastırdığı paralar elimizdedir. Bu paralarda Tuğrul Bey'in adı zikredilmemiştir. Evvelâ, tarihî kaynaklar yoluyla sâbit olan bu bilgi (bkz. Târîh-i Sîstân, neşr. Meliku'ş-Şu'arâ' Bahâr, Tahrân 1987, s. 380) son 25 yıl içerisindeki neşriyat ile kesinlik kazanmıştır. Bkz. R. W. Bulliet, "Numismatic Evidence for the Relationship between Tughril Beg and Chaghri Beg", s. 289-296; G. Hennequin, Catalogue des Monnaies Musulmanes de la Bibliotheque Nationale. Asie Pre-Mongole Les Salğuqs et Leurs Successeurs, Paris 1985, s. 28-29, 35; Centuries of Gold the Coinage of Medi-eval Islam, London 1986, s. 54 nr. 164; C. Turâbî Tabâtabâ'î-M. Vasîk, Sikkehâ-yi İslâmî-yi İrân, Tebrîz 1994, s. 466, 492; S. Album, A Checklist of Islamic Coins, Santa Rosa 1998, s. 85; D. Sourdel, "Un tresor de dinars Gaznawides et Salğuqides decouvert en Afganistan", Bulletin d'Etudes Orientales de l'Institut Français de Damas, XVIII, (1963-64), s. 214; C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", SAD, III, (1971), s. 468-470; T. Hocaniyazov, Denejnoe obra|çeniye v gosudarstve Velikih Sel'dzukov, (Po Dannım Numizmatiki), Aşkabad 1977, 39; Stephen Album, Specialist in Islamic and Indian Coins, 92 (Dec. 1992), s. 2 nr. 82; O. G. Özgüdenli, "Yeni Paraların Işığında Kuruluş Devri Selçuklularında Hâkimiyet Münasebetleri Hakkında Bazı Düşünceler", Belleten, Sayı 244, (2001, baskıda); "Selçuklu Paralarının Işığında Çağrı Bey'in Ölüm Tarihi Meselesi", TED, 17, (yayında).
92 Çağrı Bey'in daha Dandânakân zaferinden önce Merv'de kendi adına hutbe okuttuğu bilinmektedir (İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 366; el-Huseynî, Ahbâr, s. 6-7; Ebû'l-Hasan el-Beyhakî, Târîh-i Beyhak, s. 273; M. H. Yınanç, "Çagrı Bey", İA, III, s. 325). Ertaş'ın Dandânakân Savaşı'ndan bir süre sonra Sîstân'da hutbeyi Mûsâ Yabgu adına okutması hakkında bkz. Târîh-i Sîstân, s. 366. Çağrı Bey'in 12 Temmuz 1056 tarihinde Sîstân'da hutbe ve sikkeyi kendi adına çevirmesi hakkında bkz. Târîh-i Sîstân, s. 380.
93 Meselâ, Kavurd Bey'in hâkimiyet alâmetlerinden çetr, tugra ve ok-yay kullandığı zikredilmiştir [Efdalu'd-dîn Ebû Hâmid Kirmânî, Selçûkiyân û Guzz der-Kirmân, neşr. Bâstânî-yi Pârîzî (Muhammed İbrâhîm), Tahrân 1994, s. 341].
94 Meselâ, Kavurd Bey, fermân ve menşûr sadır edebiliyordu. Efdalu'd-dîn Ebû Hâmid Kirmânî, Kavurd Bey'in, resmî tayin vesikalarında (misâlhâ) da, tugranın üstünde "ok ve yay" motiflerini kullandığını kaydetmektedir (bkz. Selçûkiyân û Guzz der-Kirmân, s. 341).
95 Kaynaklarda Çağrı Bey ile Gaznelilerden İbrâhîm b. Mes'ûd arasında 1059 yılında yapılan barış antlaşmasından bahsedilmektedir (bkz. İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 25-26; İ. Kafesoğlu, "Selçuklular", İA, X, s. 364; E. Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara 1989, s. 84). Meşhur tarihçi Ebû'l-Fazl Beyhakî tarafından kaleme alınan bu barış antlaşması Çağrı Bey'in vefatından az önce gerçekleşmiş olmalıdır.
96 Bu paralar 1043-44 (Herât), 1047-48 (Herât) ve 1051-52 (Sicistân) yıllarında Mûsâ Yabgu (bkz. O. G. Özgüdenli, "Kuruluş Devri Selçukluları'nda Hâkimiyet Münasebetleri Hakkında Bazı Düşünceler", Belleten, 244, (baskıda); Stephen Album, Specialist in Islamic and Indian Coins, 88 (July 1992), s. 1 nr. 25; 70 (Nov. 1990), s. 2 nr. 20; 127, (July 1996), s. 2, nr. 34; 150, (Jan. 1999), s. 2 nr. 34; C. E. Bosworth, The History of the Saffarids of Sistan and Malik of Nimruz 247/861-949/1542-43, California-New York 1994, s. 378 n. 1144, 383 n. 1162) ve 1051-52 (Herât) ve 1054-55 (Herât) yılında da oğlu Hasan Yabgu adına basılmıştır (bkz. T. Hocaniyazov, Denejnoe obra|çeniye v gosudarstve velikih Sel'dzukov, 39).
97 Hasan Yabgu'nun ismi bazı siyasî tarihlerde de zikredilmiştir (Fahru'd-dîn Râzî, Câmi'u'l-'ulûm, Süleymaniye ktb., Ayasofya, nr. 3832, s. 101; Selçûk-nâme, [Türkçe], Kitâbhâne-yi Mînovî, (film), nr. 356, s. 10; S. G. Agadshanow, Der Staat der Seldschukiden, s. 88-90.
98 İlk defa Gazneli Mahmûd tarafından hususî bir mânâ kazandırılan bu unvan için bkz. 'Abdu'l-Hayy Habîbî, "Kelime-yi Sultân", Âryânâ, XXIX/5, Kâbil 1350/1971, s. 80-83; J. H. Kramers, "Sultan", İA, XI, s. 24-28.
99 O. G. Özgüdenli, "Çağrı Bey'in Ölüm Tarihi Meselesi", TED, 17, (yayında). Krş. M. A. Köymen, "Tuğrul Bey", İA, XII/2, s. 30. Muhammed b. Munevver Meyhenî'nin Çağrı Bey'den sultân olarak söz etmesi (bkz. Esrâru't-tovhîd, s. 336), onun bizzat bu unvanı kullanışından değil, sahip olduğu güçten kaynaklanmış olsa gerektir.
100 M. A. Köymen, "Tuğrul Bey", İA, XII/2, s. 28, 30.
101 G. Hennequin, Catalogue, s. 28-29. Resûl Tegin'in bu sikkesinin, Tuğrul Bey'in isminin de zikredilmesine bakılırsa 1052-53 yılına ait olması kuvvetle muhtemeldir. Resûl Tegin'in 1063 yılında Istahr'da darbedilen başka bir parası daha günümüze ulaşmıştır (bkz. N. M. Lowick, "Fars'daki Selçuklu Hâkimi Resûltegin'in Bir Altın Sikkesi", T. terc. E. Merçil, TD, 28-29, (1975), s. 55-62). Ancak, bu parada Tuğrul Bey'in adının zikredilmediği görülür. Bu durum, Tuğrul Bey'in vefatı, Resûl Tegin'in de hâkimiyet mücadelelerine girmesi (bkz. O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 98) ile izah edilebilir.
102 Basım yeri silik. O. G. Özgüdenli, "Kuruluş Devri Selçuklularında Hâkimiyet Münasebetleri Hakkında Bazı Düşünceler", Belleten, 244, (baskıda).
103 Hemedân 1049-50 tarihli (Coins of the Islamic World in Gold, Silver and Copper, Auction, 31, Zürich 1989, s. 69). Aynı yıl Tuğrul Bey adına basılmış başka bir para daha mevcuttur. Bkz. Sothebys's, Ancient, Islamic, English and Foreign Coins, Banknotes and Bonds, (29 September 1988), London 1988, s. 23. Bu iki para İbrâhîm Yınal'ın Hemedân'daki ilk isyanı ile ilgili olsa gerektir.
104 C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", s. 436, 443; G. Hennequin, Catalogue, s. 17.
105 Daha sonraki yıllarda başka Selçuklu hanedan üyeleri tarafından da kullanıldığı anlaşılan bu unvan için bkz. Muhammed Bâkir el-Huseynî, "Derâsetu tahliliyye ve ihsâiyyetu lil elkâbu İslâmiyye", Sumer, XXVIII/1-2, Bağdâd 1972, s. 154-155, 160.
106 G. Hennequin, Catalogue, s. 20.

107 C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", s. 447. Halifenin Tuğrul Bey'e es-Sultânu'l-mu'azzam Şâhânşâh unvanını tevcihi de aynı yıla rastlamaktadır (H. Busse, Calif und Grosskönig. Die Buyiden im Iraq, Beirut 1969, s. 184 n. 48). Ebû'l-Ferec'in, Tuğrul Bey'in sultân unvanını alışını 442/1051 yılında göstermesi herhalde yanlıştır (bkz. I, s. 305).
108 İran fütûhatı için bkz. C. E. Bosworth, "The Political and dynastic history of the Iranian World (A. D. 1000-1217)", CHI, V, ed. J. A. Boyle, Cambridge 1968, s. 42-49; Aynı müellif, "Saldjûkids (II. Origins and Early History)", EI2, VIII, s. 940vd.
109 Kutalmış için bkz. el-Azîmî, Azimî Tarihi, Selçuklularla ilgili bölümler, neşr. ve T. terc. A. Sevim, Ankara 1988, s. 8. İbrâhîm Yınal için bkz. İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 298, 387.
110 Anlaşıldığına göre, bu teklifte, onun daha önce bu bölgede görevlendirilmiş olmasının (bkz. İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 387, 402) da rolü büyüktü.
111 el-Azîmî, s. 8-9, 74; İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 414-415; Urfalı Mateos Vekayi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor'un Zeyli (1136-1162), T. terc. H. D. Andreasyan, Ankara 1987, s. 85-86.
112 O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 77. Büyük bir zaferin ardından İbrâhîm Yınal'ın zaferin nimetlerinden yeterince istifade etmeden ve orduyu başsız bırakarak Tuğrul Bey'in huzuruna hareket etmesi gayet ilginçtir.
113 Selçuklu gücünün yayılmasıyla birlikte, İran'daki bazı küçük mahallî hanedanlar, siyasî güçleri sınırlanarak, varlıklarını devam ettirmiştir: Tuğrul Bey, 1051 yılında uzun bir kuşatmanın ardından sulhen ele geçirdiği Isfahân şehrinin eski hâkimi Kakûye hanedanından Ferâmurz'a iyi davranarak iktâ' olarak Yezd şehrini vermiştir (bkz. C. E. Bosworth, "Dailamis in Central İran: The Kakuyids of Jibal and Yazd", Iran, VIII, (1970), s. 84). Ferâmurz'un neslinden gelen kimseler yaklaşık bir asır Selçukluların tâbii olarak Yezd'e hâkim olmuşlardır.
114 İlk Selçuklu vezîrleri hakkında bkz. H. Bowen, "Notes on Some Early Seljuqid Vizirs", BSOAS, XX, (1957), s. 105-109.
115 İbn Hassûl, s. 265; Nâsir-i Husrev, Sefer-nâme, neşr. M. Debîr Siyâkî, Tahrân 1995, s. 166-167; Fahru'd-dîn Gurgânî, Vîs u Râmîn, neşr. M. Mînovî, Tahrân 1338/1959, s. 23. Bu konuda Alp-Arslan ve Melikşâh'ın nüfûzlu vezîri Nizâmu'l-Mulk'ün gayretleri kuşkusuz seleflerini gölgede bırakmıştır.
116 Osman G. Özgüdenli, "İran", DİA, XXII, s. 397.
117 Târîh-i Sîstân, s. 366.
118 Târîh-i Sîstân, s. 375.
119 Târîh-i Sîstân, s. 378-380.
120 Tuğrul Bey'in Çağrı Bey'i sert bir şekilde kınayarak, Sîstân eyâletinin menşûrunu, para bastırma ve hutbe okutma hakları ile birlikte Mûsâ Yabgu'ya verdiği kaydedilmiştir (Târîh-i Sîstân (s. 381).
121 Târîh-i Sîstân, s. 370-372.
122 D. Sourdel, "Un tresor de dinars", s. 214; C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", s. 470.
123 H. Busse, Calif und Grosskönig, s. 184 n. 48, 50.
124 V. V. Barthold, Dersler, s. 143. Sasanîlerden sonra ilk defa Buveyhîlerden Ruknu'd-devle, Taberistân'ın fethi dolayısıyla 351/962 yılında Rey'de kestirdiği bir sikkede Pehlevice "Şâhanşâh'ın azameti artsın" ibaresini kullanmıştır. Bu unvanın kullanımı daha sonraki yıllarda artmıştır. Bkz. Lutz Ricter-Bernburg, "Amîr-Malik-Shâhânshâh: 'Adud ad-Daula's Titulature Re-examined", Iran, XVIII, (1980), s. 83-102.
125 İ. Kafesoğlu, "Selçuk'un Oğulları ve Torunları", s. 127.
126 Kaynakların çoğunda hiç zikredilmemiş olmasına rağmen, bu hadise ufak bir çekişmeden ziyade önemli bir mücadele şeklinde gelişmişti. Meyhenî (Esrâru't-tovhîd, s. 126) ve el-Azîmî (s. 11)'nin "savaştılar" şeklindeki açık kaydı bunu doğrulamaktadır.
127 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 422-423.

128 M. A. Köymen, Selçuklu Devri, s. 60-61.
129 Târîh-i Sîstân, s. 381.
130 O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 62; M. A. Köymen, Selçuklu Devri, s. 90.
131 İ. Kafesoğlu, "Selçuk'un Oğulları ve Torunları", s. 124; M. A. Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976, s. 66; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 83.
132 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 484.
133 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 488-489; Bundârî, Irak ve Horâsân, s. 13-14; el-Huseynî, Ahbâr, s. 12; Ebû'l-Ferec, I, s. 313; el-Azimî, s. 15; Mucmelu't-tevârîh ve'l-kısas, neşr. Meliku'ş-Şu'arâ' Bahâr, Tahrân (tarihsiz), s. 407; İbnu'l-Cevzî, el-Muntazam fî tevârîhu'l-mulûk ve'l-umem, neşr. S. Zakkâr, IX, Beyrût 1415/1995, s. 404, 418; Sibt İbnu'l-Cevzî, Mîr'atu'z-zamân, (T. terc. A. Sevim, Belgeler, XVIII/22, Ankara 1998), s. 44; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 353; Hindûşâh b. Sencer, Tecâribu's-selef, s. 254-256;
Ca'ferî, Târîh-i Ca'ferî, Kitâbhâne-yi Mînovî, (fotoğraf), nr. 107, s. 206; Mîrhvând, Ravzatu's-safâ, IV, s. 262; Hvândemîr, Habîbu's-siyer, II, Tahrân 1353/1974, s. 485.
134 Meyhenî, Esrâru't-tovhîd, s. 126; İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, IX, s. 337, 484, 488; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 353.
135 Sibt İbnu'l-Cevzî, (T. terc. A. Sevim, Belgeler, XVIII/22, Ankara 1998), s. 43-45. Bu esnada Bağdâd'ı ele geçiren Arslan Besâsirî'nin 1059 yılında Bağdâd (Medinetu's-Selâm)'da Fâtımî halifesi el-Mustansir-billâh adına kestirdiği 'Alî velî-ullâh karakterli sikke için bkz. Sotheby's, Important Islamic Coins, (10 April 1983), London 1983, s. 51; Auction, 62, Islamic Coins, (9 Oct. 1982), Basel 1982, nr. 91.
136 Bundârî, Irak ve Horâsân, s. 20.
137 1062 yılındaki bir hadisede İbnu'l-Esîr, onların, babalarının kâtili olarak gördükleri Humâr-tekin et-Tugrâ'î'yi yakalayıp öldürmek için Tuğrul Bey'den izin aldıklarını zikretmektedir (el-Kâmil, X, s. 37). Bu durum aynı zamanda, onların babalarının kanını güttüklerini de gösterir.
138 el-'İmrânî, el-İnbâ' fî ta'rîhi'l-hulefâ, neşr. Takî Bîneş, Meşhed 1984, s. 157; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 89.
139 Esasen, daha sonra Sultan Melikşâh'a karşı meşrûiyet iddiasıyla ortaya çıkan Anadolu fâtihi Süleymânşâh da aynı yolu benimsemiştir (bkz. C. Alptekin, "Türkiye Selçukluları", Doğuşundan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, VIII, İstanbul 1988, s. 216).
140 O. G. Özgüdenli, "Çağrı Bey'in Ölüm Tarihi Meselesi", TED, 17, (yayında).
141 Cuzcânî, Tabakât-i Nâsirî, neşr. 'Abdu'l-Hayy Habîbî, Tahrân 1363/1984, s. 251.
142 E. Merçil, Kirmân Selçukluları, Ankara 1983, s. 20.
143 "el-Maliku'l-'Âdil/Kara Arslan Bek"//"el-Kâ'im bi-Emrillâh/'İmâdu'd-Devle". (C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", s. 557; St. Lane Poole, Catalogue of Oriental Coins in the British Museum, III, Bologna 19672, s. 38; N. M. Lowick, "Seljuq Coins", Numismatic Chronicle, X, (1970), s. 251).
144 "'İmâdu'd-Devle/Kara Arslan Bek"//"Rukn/el-Kâ'im bi Emrillâh/es-Sultânu'l-Mu'azzam/Tugrul Bek/ed-Dîn" (G. Hennequin, Catalogue, s. 160; Stephen Album, Specialist in Islamic and Indian Coins, 46 (June 1986), s. 3 nr. 84; 49 (Feb. 1987), s. 3 nr. 60).
145 Merv 1061-62 ve Herât 455/1063: "el-Kâ'im bi-Emrillâh"//" 'Adudu'd-Devle/ve Tâcu'l-Amme/Alp Arslan" (D. Sourdel, "Un tresor de dinars", s. 215; C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", s. 469­470).
146 "el-Emîru'l-Ecell/Alp-Arslân"//"el-Kâ'im bi-Emrillâh/es-Sultânu'l-Mu'azzam/Tugrul Bek". (C. Alptekin, "Selçuklu Paraları", s. 469).
147 Râvendî, Râhatu's-sudûr, s. 114; Ebû'l-Ferec, I, s. 316; İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 26, 43; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 430. Tuğrul Bey, Çağrı Bey vefat ettiğinde onun dul kalan eşi olan Süleymân'ın annesi ile evlenmişti (Bundârî, Irak ve Horâsân, s. 25). Hvândemîr (Habîbu's-siyer, II, s. 485) ve Reşîdu'd-dîn (Câmi'u't-tevârîh, s. 27), Alp-Arslan'ın Tuğrul Bey tarafından veliaht tayin edildiğini kaydederse de hatalıdır.
148 F. Laszlo, "Kağan ve Ailesi", s. 140; P. Vaczy, "Hunlar Avrupa'da", s. 108; M. Arslan, Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasî Yapı, s. 107.
149 Cuzcânî, Tabakât-i Nâsirî, s. 251; İbnu'l-Adîm, Bugyetu't-taleb, s. 20-21, 41; Reşîdu'd-dîn, Câmi'u't-tevârîh, s. 27; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 430; Hasan-i Yezdî, Câmi'u't-tevârîh-i Hasenî, vr. 182b; Ca'ferî, Târîh-i Ca'ferî, s. 206; Mîrhvând, Ravzatu's-safâ, IV, s. 262; Hvândemîr, Habîbu's-siyer, II, s. 485.
150 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 43.
151 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 44. "Sultân Alp-Arslan" ile "Süleymân b. Dâvûd" adına basılmış, darb yeri ve yılı okunamayan bir para (bkz. G. Hennequin, Catalogue, s. 45) bu durumla ilgili olmalıdır.
152 O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 97.
153 Bkz. Bundârî, Irak ve Horâsân, s. 27; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 430; Sibt İbnu'l-Cevzî (T. terc. A. Sevim, Belgeler, XIX/23, Ankara 1999), s. 3; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 98.
154 Kutalmış'ın savaş meydanında attan düşerek öldüğü kaydedilmektedir (bkz. Reşîdu'd-dîn, Câmi'u't-tevârîh, s. 28; Hamdullâh Mustevfî, Târîh-i guzîde, s. 430).
155 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 48-49; el-Huseynî, Ahbâr, s. 21-22.
156 El-Kâmil, X, s. 48.
157 O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 99.
158 Anlaşıldığına göre, bu tarihten sonra Mûsâ Yabgu artık Alp-Arslan'ın yanında kalmıştır (İ. Kafesoğlu, "Selçuk'un Oğulları ve Torunları", s. 120). Buna göre, yaşı hayli ilerlemiş olan Mûsâ Yabgu'nun kendi bölgesinde mi, yoksa bütün devlet üzerinde mi hâkimiyet iddiasında olduğu açık değildir (daha bkz. İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 47; Ca'ferî, Târîh-i Ca'ferî, s. 206). Onun üç oğlundan Yûsuf ve Hasan daha önce vefat ettiğinden, sadece Börü hayatta idi (İ. Kafesoğlu, aynı mak., s. 120).
159 Anlaşıldığına göre, Kavurd Bey, Tuğrul Bey'in ölümü üzerine saltanat mücadelesine girmek istemesine rağmen, başarısız olacağını anlayınca geri dönmüştü (E. Merçil, Kirmân Selçukluları, s. 21).
160 M. A. Köymen, Selçuklu Devri, s. 101.
161 Kaynaklarda Alp-Arslan'ın babası Çağrı Bey'in ölümünden sonra Horâsân'da iki yıl saltanat sürdüğü kayıtlıdır (Râvendî, Râhatu's-sudûr, I, s. 114).
162 Dahilde daha merkezî bir siyaset takibine koyulan Sultan Alp-Arslan'ın, Anadolu'nun fethiyle görevlendirilen komutanlara 'fetih hakkı' tanıdığı anlaşılmaktadır (bkz. Nîşâbûrî, Selçûk-nâme, s. 27-28).
163 Râvendî, Râhatu's-sudûr, I, s. 120; el-Huseynî, Ahbâr, s. 38. Sultân Alp-Arslan ile Melikşâh adına muhtemelen 465 yılında Nîşâbûr'da basılan bir para da bunu tescil etmektedir (bkz. G. Hennequin, Catalogue, s. 44).
164 İbnu'l-Esîr, el-Kâmil, X, s. 81; Sibt İbnu'l-Cevzî, (T. terc. A. Sevim, Belgeler, XX/24, Ankara 2000), s. 2-5; İ. Kafesoğlu, Sultan Melikşâh Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul 1953, s. 23. Bazı kaynaklarda vezîr Nizamülmülk 'ün telkinleriyle boğdurulduğu kayıtlıdır (bkz. el-Huseynî, Ahbâr, s. 39-40; Râvendî, Râhatu's-sudûr, I, s. 124-125; E. Merçil, Kirmân Selçukluları, s. 35-36).
165 E. Merçil, Kirmân Selçukluları, s. 45-46. 
166 Bkz. Nizâmu'l-Mulk, Siyâset-nâme, T. terc. M. A. Köymen, Ankara 1982, s. 13.
167 Burada 'feodal' bir üretim tarzı olarak değil, parçalanmış bir idare tarzı olarak kullanılmıştır. Feodal tartışmaları için bkz. M. F. Köprülü, "Türk-İslâm Feodalizmi", Belleten, V/19, (1941), s. 319-334; Cl. Cahen, "Selçuklu Devletleri Feodal Devletler mi idi? ", s. 350vd.; H. Horst, Die Staatsverwaltung der Grosselğugen und Horazm{has (1038-1231), Wiesbaden 1964, s. 61vd.; E. Werner, Büyük Bir Devletin Doğuşu, Osmanlılar, T. terc. O. Esen-Y. Öner, İstanbul 1986, I, s. 30-33,46.
168 Sultan Melikşâh'ın Maveraünnehir seferinde Selçuklu ordusunun Ceyhûn nehrinden geçişi esnâsında gemicilere ödenecek paranın Nizamülmülk tarafından Antakya'ya havâle edilebilmesi (bkz. Hindûşâh b. Sencer, Tecâribu's-selef, s. 268; Muhammed el-Huseynî, el-'Urâza, s. 64), ancak böyle bir merkezîleşme serüveninden sonra gerçekleşebilmiştir.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2361 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın