• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Müslüman Türk Devletlerinde Dîvân-I Mezalim Kurumu / Prof. Dr. Vecdi Akyüz

Dîvân-ı Mezâlim, Osmanlılardan önceki İslâm devletlerinin Hisbe, Şurta, Kaza gibi temel organlarından birisidir. İslâm hukukunun ve tarihinin ortaya çıkardığı özgün bir hukuk kurumudur. Dîvân-ı Mezâlim, tarihteki hemen bütün İslâm devletlerinde yer almış ortak bir devlet kurumudur.

Türkler de bu kurumu kurdukları devletlerde benimsemiş ve geliştirmişlerdir.

1. Türkler ve Divan-ı Mezâlim

1.1 Genel Açıklama

İslâm'a girmezden önce de Türkler, -henüz ciddî araştırmalar yapılmamış olmakla birlikte- eski ve kuvvetli bir hukukî kültüre sahip olmuşlar, hatta bu kültür komşu ve tâbi kavimler üzerinde de tesirini göstermiştir.1 Teşkilâtçılık ve devlet kuruculuk yönünden de son derece kabiliyetli olan Türkler, devlet yönetiminin birinci şartı olarak, vatandaşlarına adaletli davranmayı, daha tarihlerinin ilk devresinden itibaren esas edinip uygulamışlardı. Şikayeti olan herhangi bir vatandaş, devlet veya hükümet başkanına başvurabilir ve davasının görülmesini isteyebilir. Uygur Devleti'nde hükümdar Alp İlteber'in annesi onun adına halkın yakınmalarını dinler ve davalarına bakardı. Bilindiği gibi, adaletin etkinliği hızlıca yerine getirilmesiyle artar. Türkler hukukun bu kuralını, daha eski çağlarda anlamış ve uygulamışlardır. Bu sebeple, Uygur oymaklarında âsâyiş ve dolayısıyla düzen hüküm sürmüştür.2 Eski Türklerde adlî teşkilâtın, hükümdarın başkanlığındaki yüksek devlet mahkemesi (Yargu, siyasî suçlarla meşgul) ile hâkan adına örfî hukuku (töre hükümlerini) uygulamakla görevli yarganlar (yargucı) ve maiyetlerinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır.3

Bu açıklamaların açıkça gösterdiği üzere, Türk töresine göre, hükümdar devletin baş temsilcisi ve milletin babası sıfatıyla Yargu, Yolak ve Daru'l-Adl (mezâlim, şikâyet divanı) adlı mahkemelerde bizzat halka adalet dağıtırdı. Bu davalarda yönetime ve sorumlulara karşı, her çeşit şikayette bulunulabilirdi. Hükümdar usul ve formalitelere fazlaca bağlı kalmadan orada kesin hüküm verirdi.4

İşte, böylesine kuvvetli bir hukukî kültüre ve adalet teşkilatına sahip olan Türkler, İslâm'ı kabul ettikten sonra, yabancı olmadıkları Divan-ı Mezâlim kurumunu kolayca benimsediler. Bununla birlikte, M. F. Köprülü'nün de işaret ettiği gibi, "Orta zaman Müslüman-Türk devletlerinin özellikle Sâmânoğulları, Gazneliler, Gaznelilerden Abbasî divanlarını alıp bunları Anadolu Selçukluları yoluyla Osmanlı Devleti'ne aktaran Selçukluların âmme müesseselerini incelerken, Abbasîlerin benzer müesseselerini daima göz önünde bulundurmak, aradaki benzeyiş ve ayrılışları tebârüz ettirmek için bir zarurettir, ancak Abbasî müesseselerinin tarihî teşekkülünü ve işleyiş tarzını, tarihî usul ile tespit edip doktriner görüşlere aldanmamak gerekir."5

Hemen bütün Müslüman Türk devletlerinde bazı ufak farklarla ve yer yer değişik isimler almakla birlikte, devlet teşkilâtı aynı yapıda olmuş ve fonksiyonlarını birbirine yakın şekilde devam ettirmiştir. Sözkonusu bu değişikliğin daha ziyade Mısır'da görülmekte olduğu anlaşılıyor.6

1.2. Mısır'daki Türk Devletleri ve Dîvân-ı Mezâlim

1. Tulunoğulları ve Dîvân-ı Mezâlim (875-905)

Abbasîlere karşı giriştiği bağımsızlık savaşından galip çıkan Mısır Eyalet Valisi Ebu'l-'Abbas Ahmed b. Tûlûn (880-884), Mısır'da mezâlim oturumu düzenleyen ilk hükümdar olmuştur; bu oturumlarını haftada iki gün olarak yapıyordu.7

İbn Tûlûn kamuoyunda kendi siyasî iktidarını da sağlamlaştırmak amacıyla, mezâlim oturumlarına büyük bir özen gösteriyordu. Halk da İbn Tûlûn'a öylesine başvuruyordu ki kadı Bekkâr âdeta vazifesinden uzaklaştırılmış gibi dava göremiyordu.8

İbn Tûlûn'un ölümünden sonra, yerine geçenler, bu yetkilerini başka görevlilere devrediyorlardı. Ondan sonra iktidara geçen oğlu Humâraveyh (884-895), bu yetkisini 886 yılında Muhammed b. 'Ubeyde b. Harb'e devretmişti.9

1.2.2. Ihşidiler ve Dîvân-ı Mezâlim (935-969)

Mısır'daki Ihşîdî (Akşitler) Hanedanı'na mensup Emîr Ebu'l-Kasım Anûcûr b. el-Ihşîd (940-940)'den sonra gelen Ebu'l-Misk Kâfûr el-Esved el-Ihşîdî (ö. 967), 951 tarihinden itibaren her cumartesi mezâlim oturumu düzenlemeye başladı. Ölümüne kadar devam eden bu mezâlim oturumlarında, vezir Ebu'l-Fadl Ca'fer b. el-Fadl b. el-Furat (921-1001), kadılar, fukaha, şuhûd ve bölgenin ileri gelenleri bulunurdu.10 Kâfur da oturumlarını öylesine sık yapıyordu ki, kadı ed-Duhlî, "âdeta görevden menedilmiş gibi idi".11

Subkî (ö. 1370)'ye göre, Ihşîdîler Devri'nde, 936 tarihinde kadılığa tayin edilen zât, mezâlim görevini de yürütüyordu.12 Kindî (ö. 961)'ye göre, daha sonraki bir tarihte, 942 yılında özel bir mezâlim kadısı tayin edilmiştir. 13

1.2.3. Eyyûbîler ve Dîvân-ı Mezâlim (1174-1250)

Düşünce, teşkilât ve siyasî gaye bakımlarından Selçuklu Devleti'nin devamı durumundaki Eyyûbîler Devleti14 sultanları, Daru'l-Adl denilen mezâlim oturumlarının yapıldığı sarayda, halkın şikâyetlerini dinler ve karara bağlardı. Onlar bu göreve çok önem verirler, özel bir saygı gösterirlerdi. Mezâlime baktıklarında saltanat tahtı üzerinde oturmazlar, tahtın yanında ayakları yere değecek bir halde bir kürsü üzerinde otururlardı. Sultan bu kürsüye oturunca, sağ tarafında dört mezhebin başkadıları, önünde vekilu beytilmal ve diğer âmme memurları ile muhafızlar ve saray hizmetkârları yer alırlardı. Bunlar arasında şikâyetleri sultana okuyacak zevât da hazır bulunurdu. Şikâyetler okundukça, sultan, kadılara yahut ordu komutanlarına ilgili konuları sorduktan sonra, uygun gördüğü kararı verirdi.15

Bu devletin kurucusu Salahaddin Yusuf b. Eyyûb (1174-1193) Kahire'de, oğlu el-Meliku'z-Zahir Gazî b. Salahaddin (1173-1216) de Haleb'de birer Daru'l-Adl inşa ettirdiler. Ayrıca, Salahaddin 1187 yılında Dımaşk Kalesi'ni tamir ettirip Bâbu'n-Nasr'ı açtığı sırada Daru'l-Adl'e Ba'lebek sahibinin bitişikteki evini de ilâve edip kale içine almıştır. Bundan sonra bu binaya Daru's-Sa'âde denilmeye başlanmıştır.16 Salahaddin başkentte bulunduğunda, pazartesi ve perşembe günleri Daru'l-Adl'de mezâlim oturumları düzenlerdi17; bununla birlikte, diğer günlerde de yapılan başvuruları geri çevirmezdi.18

Eyyûbîlerde, mezâlim oturumlarında şikâyetlerin karara bağlanmasından sonra devlet işlerinin, tayin ve azillerin müzâkereleri yapılırdı.19

1.2.4. Memlükler ve Dîvân-ı Mezâlim (1250-1517)

Fatımî ve Eyyûbîlerin birçok teşkilâtına varis olan Memlûklerde20 Dîvân-ı Mezâlim kurumu önemli bir yer tutmakla kalmamış, önceki uygulamalara da belli bir düzen verilmiştir.

İlk Memlûk (Mısır Türk Devleti) Sultanı Aybek et-Türkmânî (1254-1257), bu yetkisini, Mısır Nâibu's-Saltanası olarak tayin ettiği Alâaddin Aydekîn el-Bundukdârî'ye devretmiştir. Alâaddin, yanında yardımcı olarak Daru'l-Adl Nâibleri de bulunduğu halde Salihiye Medreseleri'nde oturum yapardı.21

Aybek'ten sonra, el-Meliku'z-Zahir Rukneddin Baybars el-Bundukdârî (1260-1277), bir Daru'l-Adl yaptırdı ve burada mezâlim oturumları düzenledi.22

el-Meliku'n-Nâsır Muhammed b. Kalavun (1298-1341), Daru'l-Adl olarak hizmet gören el-Eyvanu'l-Kebîr'i inşa ettirince, pazartesi ve perşembe günleri sürekli olarak mezâlim oturumları düzenlemeye başladı; yorulduğu takdirde kararları sonraki oturuma ertelediği de olurdu.23

Sultan Berkûk (1382-1398) hükümdarlığa geçince, Kal'atu'l-Cebel'deki el-Istabılu's-Sultânî'de, yanında Kâtibu's-Sır, devâdâr, nakîbu'l-ceyş vb. bulunduğu halde oturumlar düzenlemeye başladı. 1387 yılı Ramazanı'nda pazar günleri oturum yaptı. Daha sonra bu toplantıları pazar ve çarşamba günlerine aldı, ancak bir süre sonra oturum günleri salı ve cumartesi oldu, bunlara cuma ikindiden sonralarını da ekledi, ölümüne kadar bu son şekilde oturumlara devam etti.24

Berkûk'un oğlu el-Meliku'n-Nâsır Ferec (1405-1412) de babası gibi el-Istabılu's-Sultânî'de toplantılar yapar, kâtibu's-sır Fethuddin Fethullah da -babası devrindeki gibi- mezâlim dilekçelerini kendisine okurdu.25

el-Meliku'l-Mueyyed Şeyh Ebu'n-Nasr el-Mahmudî (1412-1421) de idareyi ele alınca, aynı şekilde mezâlim oturumları düzenlerdi.26

Vezirlik kurumunun karşılığı bazı devirlerde -hem Eyyûbîlerde, hem de Memlûklerde- Naib'lik olup, nâibler de bazı teşrifat kaidelerine tâbi olarak mezâlim oturumları yapmışlardır.27

1.3. Doğudaki Türk Devletleri ve Dîvân-ı Mezâlim

1.3.1. Karahanlılar ve Dîvân-ı Mezâlim (840-1212)

Devlet idaresiyle ilgili inanış, âdet ve gelenekler konusunda tamamen Türk telâkkilerine bağlı kalıp, bilhassa İslâm hukukuyla ilgili bazı idarî konularda İslâmî kurumları benimseyip uygulayan Karahanlı Devleti28 teşkilatında da Dîvân-ı Mezâlim kurumunun yer aldığını görmekteyiz. Bu kurum, pek tabiîdir ki, öncelikle devlet başkanlarınca yürütülürdü.29 Karahanlı hükümdarları mezâlim yetkilerini kadılara da devretmişlerdir. Nitekim, Batı Karahanlılar meşhur hükümdarı Tamgaç Buğra Han İbrahim b. Nasr, kadı Ebu Nasr Mansur b. Ahmed b. İsmail'i Semerkand ve havalisinin sahibu'l-mezâlim ve'l-ahkâmlığına tayin etmiştir.30 Mezâlim'le ilgili olarak düzenlenen bir vesikada, İmam Ebu Bekr Muhammed'den de Yarkend ve havalisinin kadısı ve hakimi olarak söz edilmekedir. Görüldüğü gibi, kadılar, merkezlerin elemanları oldukları kadar, taşra teşkilâtında da yer almaktadırlar.31

Bu açıklamalara göre, Karahanlı Devleti'nde, kadı mahkemeleri ile Dîvân-ı Mezâlim arasında belirgin bir görev dağılımı yapılmamış ve yargı birliği sistemi uygulanmıştır.

1.2.3.2. Samaniler ve Dîvân-ı Mezâlim (874-999)

M. Fuat Köprülü'nün belirttiğine göre, "Sâmânîlerde de devletin askerî ve sivil büyük memurlarının, ordu ve saray erkânının aleyhlerindeki şikâyetler, Buhara'da, hükümdarın, vezirin, ileri gelen bazı devlet adamlarının, bazan hanedan mensuplarının iştirakiyle kurulan yüksek bir heyet tarafından tetkik edilirdi. Bu, Abbasîlerde ve daha birtakım İslâm devletlerinde gördüğümüz Divan-ı Mezâlim'den başkası değildir."32

Dîvân-ı Mezâlim'in yapısını incelerken de göreceğimiz gibi, Köprülü'nün bu tespiti yerindedir; bu özellikler, Dîvân-ı Mezâlim'in Sâmânî Devleti'nin merkez teşkilatı içindeki varlığının en önemli delilidir.

1.3.3. Gazneliler ve Dîvân-ı Mezâlim (963-1187)

Hükûmet teşkilâtı ve ordu kuruluşunda, esas itibarıyla, İslâm geleneğini devam ettirip, Selçuklulara ve dolayısıyla sonraki bütün Türk-İslâm siyasî teşekküllerine örnek olan Gazneliler,33 özellikle büyüme ve gelişme devrinde, Mezâlim'e büyük ilgi göstermişlerdir. Gerek Beyhakî (ö. 1077), gerekse Siyâsetname, Alptekin (962-977), Sebüktekin (978-997) ve Mahmud (998-1030)'un adalet işleriyle çok yakından ilgilendiklerini gösteren örneklerle doludur. Öyleki sultanlar mezâlim görevini bizzat kendileri yürütmüş, davacıların sosyal durumlarına bakmaksızın davalarını ve şikâyetlerini inceleyip karara bağlamışlardır. Sultan Mahmud, oğlu Mesud'u bile, bir tacirin yakınması dolayısıyla yargılanmak üzere "kadı"ya göndermiştir. Bu haber, dünyanın her tarafına yayılınca, tüccarlar Hıtay'dan, Çin'den ve Mısır'dan Gazne'ye doğru yola koyuldular ve bütün dünyada ne kadar zarif şeyler varsa bu şehre getirmeye başladılar.34

1.3.4. Harezmşahlar ve Mezâlim (1098-1221)

M. Fuat Köprülü'nün belirttiğine göre, "Harizmşahlar'da laik juridiction'la meşgul bir yüksek mahkeme bulunmakta ve yüksek rütbeli bir Türk kumandanı bu mahkemeye başkanlık etmektedir. Celâleddin Harzemşah (ö. 1231)'ın tarihçisi Nesevî (ö. 1241)'nin öteki İslâm devletlerindeki benzer kurumlara benzeterek Dîvânü'l-Mezâlim diye izah etmek istediği bu mahkeme, Celâleddin (1220-1231)'in ordusunda vazife görmekte idi. Maamafih, devlet merkezinde ve hatta büyük askerî merkezlerde bu cins müesseselerin mevcudiyeti kolayca tahmin edilebilir. Bu mahkemelerin örf ve âdete ve devletin örfî kanunlarına göre hüküm verdiği pek tabiîdir. XIII. asırdan başlayarak, muhtelif Türk devletlerinde gördüğümüz, ordu kadılığı, herhalde bu eski müessesenin İslâmî bir renk almış devamından başka bir şey olmamalıdır."35

Gerçekten de Harezmşahlar sultanları, genellikle, halkın şikâyetlerini yakından izlemişlerdir. Bunu sağlamak için, doğrudan devlet başkanına bağlı olarak, halkın dilekçelerini alıp sultana takdim etmekle görevli olan Kıssa-dârlık makamı kurulmuştur.36

Harezmşahlarda iktidarı elinde bulunduran Sultan Muhammed b. Tekiş (1200-1220)'in annesi Türkmen Hatun, h. 6. asrın ikinci yarısında, bizzat kendisi mezâlim oturumu yapardı.37 Bu örnek, kurumun gelişme tarihinde ilgi çekici bir durum arz eder.

Bunların yanında, Harezmşahlar vezirlerinin görevlerinden birisi de, gerektiğinde mezâlim mahkemesine başkanlık etmek olmuştur.38

Osman Turan'ın açıklamasına göre, "Harizmşahlarda askerlerle ilgili işlere bakan idarî hakimlere Yolak adı verilirdi."39

1.2.3.5. Selçuklular ve Dîvân-ı Mezâlim (1040-1157)

Türk kurumlar tarihinin en önemli devrini oluşturup Gazneliler vasıtasıyla Abbasî, Gazneliler ve Karahanlılardan intikal eden Eftalit, Kök-Türk (Göktürk) ve Uygurlar ile ağırlıklı olarak asıl kurucuları Oğuzların kabile an'aneleri unsurlarından meydana gelen ve Atabey, Harezmşah, Eyyûbî, Artuklu, Memlûk, Danişmendliler ve Anadolu Selçuklularına, hatta XV. asrın ikinci yarısında Bağdat'taki Abbasîler gibi Müslüman; Gürcüler, Ermenîler, Bizanslılar gibi komşu veya tâbi devletlerin teşkilâtlarına da tesir eden Büyük Selçuklularda,40 yüksek yargı organı olarak, ağır siyasî (devlete karşı işlenen) suçlar, sultanın başkanlığındaki ve emîr-i dâdın üstündeki mahkeme olan Divân-ı Mezâlim'de (veya Türkçe Yuvluku's-Sultan)41 hükme bağlanırdı. Eyaletlerde vezir, vilâyetlerde vali,42 nahiyelerde reîs, ikta arazisinde ikta sahibi hükümdarın temsilcileri idiler.43

Gaznelilerle yapılan savaştan sonra, eski Türk devlet anlayışı ve an'anesine göre vilâyetler üç reis arasında taksim edilince, Tuğrul Bey (1040-1063), devletin hukukî ve fiilî reisi olarak Nişâpur'a sahip oldu. Burada, daha ilk zamanlarda (1038), İslâm dünyasında hükümdarlara mahsus bir an'ane olarak adaleti tevzi için Divan-ı Mezâlim'de oturup halkın şikâyetlerini dinledi.44

Malazgirt Meydan Muharebesi galibi Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan (1063-1073), hem Müslüman, hem de gayrı müslim halka adaletli davranmıştır. "Alp Arslan, 1070'te Diyarbekir'e gelmişti. Bölgenin hakimi Nasr Mervan, onu karşıladı ve devrin âdeti gereğince yüzbin altın sundu; Alp Arslan bu parayı aldı. Samimi bir havanın estiği kabulde Nasr'dan isteklerini sordu. Onun isteklerini yerine getirdi. ancak daha sonra, Nasr'ın hediye ettiği parayı, halktan kanunsuz bir şekilde topladığını öğrendi. Bunun üzerine sultan, altınları, aldığı kimselere geri vermesi için Nasr'a iade etti. Kaynağın ifadesiyle yapılan haksızlığın izlerini sildi."45

Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk (1018-1092) de Siyasetname adlı eserinde, Mezâlim'e geniş yer vermiş ve önemini çeşitli örneklerle dile getirmiştir.46 Bundan ayrı olarak Nizamülmülk, vezir sıfatıyla, haftada iki gün dava görüyor ve adalet dağıtıyordu. Ünlü biyograf Subkî (ö. 1370), büyük vezir hakkında şunları yazmaktadır: "Nizamülmülk, Kur'an ve Sünnet'e göre hükümlerini verir. O, fenalık yapmak niyetinde olan kimseleri Allah'ın kudretiyle korkutur. Kamuoyu da Nizamülmülk'ün adaletine inanmıştı. Onun kararlarının doğru olduğu halk tarafından tartışılmazdı."47

Nizâmülmülk, haksızlığa uğrayanlarla yakından ilgilenirdi. Bir gün Nizamülmülk yemek yerken, ihtiyar bir kadın, elinde bir dilekçe ile içeri girdi. Sekreter onu tersledi ve bu dilekçeyi vezire vermedi. Bunun üzerine Nizâmülmülk, şu dikkate değer sözleri söyledi: "Ben seni sırf huzuruma gelemeyen zayıf ve ihtiyar erkek ve kadınlar için görevlendiriyorum. Sen bunların işlerini bana ulaştırmadıktan sonra sana ihtiyacım yoktur."48

Gene Nizâmülmülk, oğlu Fahrülmülk (ö. 1106)'e hitaben yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Her şeyden önce, bütün reayanın senden âsûde olmaları gerekir; her zaman onlara hukuk lâzımdır. Bırak, onlar kalpleri serbest olduğu halde, kazançları ile ve kendi hayatlarını temin yolunda çalışsınlar. Onlardan (vergi olarak) birşey alınmak istendiği zaman, yavaş yavaş alsınlar. Hadiseler kapısı, onların üzerine kapalı olsun. Hiç kimse, emredilenden başka onlardan bir şey almasın. Kendilerine uğrayanlar onları asla incitmemelidir. Bundan başka, senin sarayının kapısı zulme uğramış olanlara açık olsun. Haftada bir gün bu işle meşgul ol. Başka bir iş yapma. Bunu yaparken yavaş yavaş hareket et. Ta ki zulme uğrayanın şikâyetlerinin sebebini ve bunun giderilmesinin nasıl mümkün olması gerektiğini bilesin. Öyle ki, emrettiğin her şey hakikat ve basiret yüzünden olsun. (...)"49

Türkiye Selçuklu Devleti (1077-1308)'nde mezâlim divanı kurulduğunu görüyoruz. Bu devletin hükümdarlarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1196; 1205-1211), Büyük Selçuklu geleneğini devam ettirerek haftada iki gün halkın yakınmalarını dinliyordu. I. Gıyaseddin, pazartesi ve perşembe günleri oruçlu olarak mezâlim divanına gelip, kadı ve imamlar huzurunda adalet dağıtırdı. Sultan, şer'î davaları kadıya havale eder, örfî işleri de divan aracılığıyla çözümlerdi.50

Türkiye Selçuklu Devleti'nde yüksek mevkilere çıkan Emîr Sadeddin Köpek (ö. 1238) de askerlere ve halka olan davranışlarında adalet ilkelerine uymuştur. Yöneticilik tarafı kuvvetli olan Sadeddin hüküm verirken, zengin ve fakir gözetmiyor, mazlumlara yardım ediyor, zâlimleri cezalandırıyordu. Devrin yazarları, herhangi bir tımar sahibinin, örf ve âdetlerin tespit ettiği resimden "bir kuş kanadı" fazla istemesine imkân olmadığını belirtirler.51

1.3.6. Anadolu Beylikleri ve Dîvân-ı Mezâlim (1308-1515)

Anadolu Beyliklerinde de mezâlim divanı bulunmaktadır. Kendi adıyla anılan devletin kurucusu ünlü hükümdar Kadı Burhâneddin (1381-1398), nâibliği döneminde her gün divan kurarak halkın dertlerini dinlerdi. O, iktidara geldikten sonra da önceleri her gün, daha sonra haftada üç gün -cumartesi, pazar ve salı- halkın şikâyetlerini dinliyor, davaları karara bağlıyordu.52

Bu örneğe bakarak, diğer beyliklerde de Dîvân-ı Mezâlim kurumunun varlığını kolaylıkla anlayabiliriz.

Dîvân-ı Mezâlim'in doğuşu ve tarihî gelişmesini bu şekilde açıkladıktan sonra, onun tesiri meselesine de kısaca yer vermek yararlı olur.

Dîvân-ı Mezâlim, ortak kurumlara miras yoluyla sahip Müslüman devletlerin gerek tarihteki, gerekse günümüzdeki birçok kurumuna model olmasından başka, Müslümanlara komşu başka devletlere de etkide bulunmuştur.

Norman Kralı II. Roger (1130-1154) bu kurumu, Sicilya adasında kullanmış ve buradan da aynı kurum Avrupa ülkelerine kök salmıştır.53

M. Fuat Köprülü ve Osman Turan'a göre, "Muhtelif Türk devletlerinde, XIII. asırdan itibaren görülmeye başlayan ordu kadılığı (kadı el-asker Divan-ı Mezâlim'in bir devamı olmalıdır."54 Ancak, Dîvân-ı Mezâlim'i örfî yargı kuruluşu olarak görmek istemeleri ve ordu temsilcilerinin de oturumlarda üye olarak bulunmaları yüzünden, bu görüş sahiplerinin yanıldıkları kolayca anlaşılabilir. Bundan ayrı olarak, kadı'l-'asker'lik kurumunun kökü çok eskidir.55

Dîvân-ı Mezâlim, Osmanlılar dışındaki bütün Müslüman devletlerde yer almış olmasının yanısıra, Osmanlılarda daha geniş yetkilerle donatılarak Divan-ı Humayun adıyla ortaya çıkmıştır.56 Ahmed Mumcu'nun bu konudaki, araştırmasında belirttiğine göre, "Divan-ı Hümayun'da yargı işleri de görüşüldüğünden, Selçukluların, Abbasîlerden gelen ve daha da genişletilen Mezâlim Divanı'nı Osmanlı Devleti'nde göremiyoruz. Divan-ı Hümayun'un kökeni, Osmanlılardan önce kurulan İslâm, Türk ve Türk-İslâm devletlerinin örgütlerindedir. İslâmlığın ilk devirlerinden itibaren divanlara rastladığımız gibi, Orta-Asya Türk devletlerinde de bazı kurul organlar göze çarpmaktadır.57 Divan-ı Hümayun'un Abbasî devletlerindeki kökenlerinden birisi de Divan-ı Mezâlimdir, bu kurum şikâyet hakkının en geniş biçimde tanındığı Osmanlı Devleti'nde de yer almış ve uygulamasını Divan-ı Hümayun'da bulmuştur.58 Yine Divanü's-Sırr, devletin önemli işlerini inceleyen ve karar veren gerçek anlamda bir kabine idi. İleride Divanü'd-Dâri'l-Kebîr, yani Büyük Saray Divanı, Büyük Divan biçiminde adlandırılan bu divanda, Osmanlı Divan-ı Hümayun'unun gerçek ilk kökeninin bulunduğu kabul edilebilir. Divan-ı Humayun'un gerçek kökeni Selçuklularda bulunmaktadır. Selçuklulardaki Divan-ı A'lâ ve Divan-ı Mezâlim başta olmak üzere diğer küçük divanlar Divan-ı Hümayun'da eritilmişlerdir. Divan-i Hümayun'un en fazla Anadolu Selçuklularının etkisiyle ortaya çıktığı tarihsel ve sosyal olayların normal akışıyla açıklanabilecek doğal bir gerçek sayılabilir. İşte Osmanlılar, önceki devletlerde var olan alt divanları merkezci düşünceyle ortadan kaldırarak, merkezdeki bütün önemli işleri Divan-ı Hümayun'a vermişlerdi."59

Dîvân-ı Mezâlim, İslam ve Türk-İslam devletlerinde devletin temel organlarından biri olmuş ve devrine göre hukuk devleti anlayışının gerçekleştirilmesini sağlayan bir araç olarak kabul edilmiştir. Bugün İslâm ülkelerindeki yüksek yargı organlarının ve idarî denetlemenin köklerini de büyük ölçüde Dîvân-ı Mezâlim kurumunda aramak gerekir.

2. Divan-ı Mezâlim'in Yapısı

2.1. Dîvân-ı Mezâlim'in Devlet Teşkilatındaki Yeri

Müslüman devletlerin ortak kurumlarından olan Dîvân-ı Mezâlim, bu devletlerin genel (merkezden) yönetiminin hem merkez, hem de taşra teşkilâtında yer almıştır. Gerek klâsik, gerekse modern yazarlar, bu açıdan Dîvân-ı Mezâlim'i hep genel yönetim şeması içinde düşünmüşlerdir.

Dîvân-ı Mezâlim kurumu yalnızca yargı değil, yasama ve yürütme fonksiyonu ile de yakından ilgilidir. Bunun içindir ki, modern yazarların değerlendirmeleri biraz eksik kabul edilebilir.

Dîvân-ı Mezâlim, genel yönetimin merkez teşkilâtında, çoğunlukla, devlet başkanlarınca yürütülmüştür. Bununla birlikte, bazan, devlet başkanları yetkilerinin bir kısmını vezir, kadı ve sahibu'l-mezâlim unvanını taşıyan kamu görevlilerine de devretmişlerdir.

Dîvân-ı Mezâlim'in genel yönetimin taşra teşkilâtı içinde de, merkezdekine uygun bir modelde yer aldığı görülmektedir. Özel olarak mezâlim görevlisi sıfatıyla taşraya tayin edilen devlet memurlarının yanında,60 valilerin de mezâlim oturumları düzenlediğini görüyoruz.61 Böylelikle, mezâlim açısından genel yönetimin taşra teşkilâtında da -merkez teşkilâtında olduğu gibi- iki yönlü gönünüme sahip -yani devlet başkanı ve valinin yanı sıra özel görevlinin de bulunduğu- bir uygulama vardır.

2. Dîvân-ı Mezâlim'in Üyeleri ve Yardımcıları 2.2.1. Genel Açıklama

2.2. Dîvân-ı Mezâlim oturumlarında görevler, daima kurul halinde yerine getirilmiştir. Bu durum, Dîvân-ı Mezâlim'in karakteristik yönlerinden biridir. Kurula başkanlık eden kişiye ve devirlere göre, kurula katılan üyelerin sayısında azalma veya çoğalma olmuştur. Hatta aynı devletin muhtelif devrelerinde bile görünüm daima farklıdır. Gelişme, genellikle, sadelikten karmaşıklığa doğru olmuştur. Kurulun genişlemesinde, devletin yasama, yürütme ve yargılama fonksiyonlarını yürütenlerin çok geniş bir temsili sözkonusu iken, daralmasında da bu durumun başkanın mutlak iktidarını göstermede daha uygun bir yol olduğu gözlenebilir.

Kurula katılan üyelerin ve yardımcıların seçilmesi daima başkanın isteğine bağlı kalmıştır, hatta saray hizmetlileri bile üye veya yardımcı olarak kurulda yer almıştır. Bazı yazarların "devlet büyükleri, ileri gelenler" şeklindeki ifadelerinin,62 hem hükümdarın yakınlarını veya saray hizmetlilerini; hem de vezir, kadı, maliye görevlisi gibi yüksek devlet memurlarını gösterdiği şeklinde yorumlanması mümkündür.

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarındaki kurula devlet başkanı (halife, sultan, melik, emîr), vezir, vali veya kurumun özel görevlisi (sahibu'l-mezâlim) tarafından başkanlık edilir. Başkan, hem oturumun yöneticisi, hem de tek karar vericisidir. Kurulun diğer üyeleri, genellike, danışma amacıyla bulundurulur.63 Bu son husus, dîvân-ı mezâlim görevine tayin edilen hakimlerin belgelerinde de sözkonusu edilerek, karşılaştığı güçlüklerde kendisini aydınlatması için hakimin, hukukçu vb.'ni üye olarak bulundurması istenir.64

Doktrinde dîvân-ı mezâlim görevini yürütecek kişinin nitelikleri üzerinde önemle durulmuştur. Nazıru'l-Mezâlim; kudretli, emrini tatbik ettirebilir, heybetli, iffetli, dürüst, tamahsız ve takva sahibi biri olması gerekir. Zira, o, yöneticilerin üstün icra ve hakimlerin de araştırma gücüne sahip birisi olmalıdır. Bunun içindir ki, her ikisinin niteliklerini taşımalı, her iki yönden de güçlü ve emrini uygulatabilir bulunmalıdır.65

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarına üye olarak katılmak şerefli bir iş kabul edilmiş ve bunun için bazı entrikalar bile çevrilmiştir.66

2.2.2. Üyeler ve Yardımcılar

2.2.2.1. Üyeler

2.2.2.1.1. Hükümdar

Mezâlim oturumları düzenlemek ve bunların başkanlığını yapmak, devlet başkanının en tabiî hakkıdır; zira, Dîvân-ı Mezâlim kurumuyla ilgili görevlerin yerine getirilebilmesi, ancak böyle bir güce sahip olan kişiyle mümkün olabilir. Dîvân-ı Mezâlim, hem yüksek denetleme kuruluşudur; hem de onun aracılığıyla iktidarın gösterilmesi, sonuçta da adaletin yerine getirilmesi sağlanır.67

Kadı mahkemelerinin yetersizliği ve davalıların güçlülüğü dolayısıyla, mezâlim toplantılarının düzenlenmesi, hükümdarın mutlak iktidarını göstermesinin önemli ve göz kamaştırıcı bir aracıdır. Oturumların yapılış biçimi bunun belirgin bir göstergesidir.68 Bunun için üyeler devletin yüksek görevlileri arasından seçilir; normal toplantı günleri dışında, çeşitli vesilelerle ve şekillerde şikâyetler dinlenir. Ayrıca sözkonusu görevin daha iyi bir şekilde yerine getirilebilmesi için özel binalar da yapılacaktır.

Mezâlim görevinin yerine getirilmesi, hükümdarın iktidarı ve karakteri ile çok yakından ilgilidir. İktidarın güçlü olduğu dönemlerde, uygulama da sürekli ve güçlüdür; çöküş dönemlerinde ise büsbütün ortadan kalkmış gibidir.69 veya yüksek devlet görevlilerine ya da özel memurlara devredilmiştir. Abbasîlerin ilk dönemi birinci, son dönemleri ise ikinci hükmün açık örneğidir.70

Abbasîlerden ayrılarak müstakil devletler kuran İbn Tûlûn (880-884) ile Ihşîdîlerden Kâfur (ö. 967), siyasî iktidarlarını pekiştirmek için Mezâlim'e büyük özen gösterdiler.71 Nureddin Zengi (ö. 1174)72 ve Salahaddin Eyyûbî (1174-1193)73 inşa ettirdikleri Daru'l-Adl denilen saraylarda düzenli oturumlar yaparlardı. Memlûk Sultanları74 ile diğer muhtelif Türk devletlerinde de hükümdarlar mezâlim görevinin yürütülmesine büyük önem vermişlerdir.75

Hükümdarlar bu yetkilerini bazan başkalarına devretmişlerdir. İlk Memlûk Sultanı Aybek (1254­1257) de bu görevi veziri Alaadin el-Bundukdârî'ye devretmiştir.76 Görevin vezirlere devredilmesinde sözkonusu vezirlerin güçlü birer şahsiyet olmaları da önemli rol oynamıştır.77 Kimi devirlerde ise, hükümdarların zaafı yüzünden, sultan anneleri bu görev için tayinlerde bulunmuşlar,78 hatta bizzat kendileri oturum düzenlemişlerdir.79

2. Vezir

Vezirlerin tayin belgelerinde mezâlim görevinin yürütülüp yürütülmeyeceği özellikle belirtilmiştir.80

Selçuklu veziri Nizâmülmülk (ö. 1092)81 pek çok mezâlim oturumu yapmıştır.

2.2.2.1.3. Vali

Valiler, hükümdarın taşradaki temsilcisi sıfatıyla görev yaptıklarından, hükümdarın yetki vermesi durumunda mezâlim oturumu düzenleyebilirler.82

Doktrinde sözkonusu edilen bu durum, uygulamada da kendisini göstermiştir. Nitekim Memlûklerde Dımaşk83 ve Haleb84 Nâibu's-Sultanları merkezdeki modele uygun şekilde oturumlar yapmışlardır; ancak, merkezden farklı olarak,Vekîlu Beytilmal ve Muhtesib de bu toplantılara üye olarak katılmamışlardır. Selçuklularda ise eyaletlerde vezir, vilâyetlerde vali; ayrıca nahiyelerde reîs; ikta arazisinde ikta sahipleri hükümdarın taşra yönetimindeki temsilcisileri olarak bu görevi yürütmüşlardır.85

2.2.2.1.4. Özel Mezâlim Görevlisi (Sahibu'l-Mezalim)

Dîvân-ı Mezâlim'in görevlerini yürütmek üzere özel görevlilerin (sahibu'l-mezâlim, vâli'l-mezâlim) ortaya çıkması, kurumun gelişme tarihinde büyük önem taşıdığından, bu konuyu biraz ayrıntılı olarak ele almak istiyoruz.

Dîvân-ı Mezâlim görevlisi tayin edenlerin ikincisi vezirlerdir; bilhassa Fatımî vezirleri bu tür tayinlerde bulunmuşlardır.

Hükümdarı temsilen görev yapan valiler de özel mezâlim memuru tayin ederek yetkilerini onlara devretmişlerdir. Başka devletlerde de vezirin görevlerinden birisi, mezâlim oturumu düzenlemektir.86

Sahibu'l-Mezâlim tayinlerinde en önemli yeri, kadı grubunun aldığını görüyoruz.

Memlûk Sultanı Aybek (1254-1257) Devri'nde mezâlim oturumlarını yürüten vezir Alaaddin el-Bundukdârî'nin ve Sultan İbn Kalavun (1298-1341) ile Baybars (1260-1277)'ın yanında üye olarak Nâ'ibu Dari'l-'Adl unvanlı görevlileri görüyoruz.87 Bunların sahibu'l-mezâlim olarak görev yapmış olmaları muhtemeldir. Makrîzî (ö. 1442)'nin belirttiğine göre, bu görevliler, şikâyetçilerin işlerini düzenler, dilekçeleri başkana okur ve davalara bakardı. el-Meliku'l-Eşref Küçük (1341-1342), Muhammed b. İsmail el-'Âmidî (doğumu 1289)'yi "nâ'ibu dâri'l-'adl" olarak tayin etmiş ve o da bu görevi bir süre yürütmüştür.88 Eyyûbiler ve Memlûklerde, hükümdar veya vezirin yürütmemesi halinde, Hâcib unvanını taşıyan görevli mezâlim görevini yürütmekle de vazifelidir.89

Çok çeşitli görevleri olan vezirler ve valiler dışında, sâhibu'l-mezâlim tayin edilenlerin bu görevle birlikte başka kamu görevlerini yürütmesi de pekalâ mümkündür; özellikle kadılar için bu durumlara çok sık rastlanır. Karahanlı hükümdarı Tamgaç Buğra Han'ın, kadı Ebu Nasr'ı Semerkand ve havalisinin sâhibu'l-mezâlim ve'l-ahkâm'lığına tayini de böyledir.90 Sahibu'l-Mezâlim'in bakacağı dava türlerinin sınırlandırılması mümkündür.91 Aynı şekilde yetkinin sınırlandırılması da mümkün olmaktadır. Muhakeme usulünü incelerken de göreceğimiz üzere sahibu'l-mezâlimin yetkisi tüm ülke topraklarını içine alabildiği gibi, belirli bir bölge de olabilir. Meselâ Karahanlı hükümdarı Tamgaç Buğra Han, kadı Ebu Nasr'ı Semerkand ve havalisi sahibu'l-mezâlim ve'l-ahkâmı olarak tayin etmiştir92 Başkadıların yetkisi, başkentin yanı sıra, tüm ülke topraklarını da içine alabilmektedir.

Sahibu'l-Mezâlim'in tayini Sicil, Mersûm veya Ahd denilen belge ile olur. Sözkonusu belge, büyük camide halka okunarak, sahibu'l-mezâlim'in tayini halka duyurulur.93 Bu tayin belgesinde, sahibu'l-mezâlim'in görev ve yetki alanı açıkça belirtilir, bazı usul kaideleri konusunda tavsiyelerde bulunulur.94

Sahibu'l-Mezâlim olarak tayin edilenler de oturumlarında kadı, hukukçu ve diğer devlet görevlilerini bulundurmuşlardır.95

2.2.2.1.5. Kadı

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarında, daha kurumun ilk dönemlerinden itibaren kadıların bulundurulmasına özel bir önem verilmiştir. Bu hüküm, oturumu yöneten hükümdar, vezir, vali veya sahibu'l-mezâlim olsa da aynen geçerlidir; hatta, bu oturumlarda kadıların bulundurulması Dîvân-ı Mezâlim'in karakteristik bir unsuru olarak kabul edilebilir.

Başkadılık makamının kurulmasından sonra ise, hükümdar veya vezirin başkentteki oturumlarında başkadılar daima yer almışlardır.96 Bu arada, sayıları birden fazla olan başkadılar arasında protokoldeki yer açısından mücadeleler de olurdu.97 Memlûk Sultanı İbn Kalavun (1298­1341) Devri'nde, bu mücadele sonunda, malikî başkadı hanefî başkadıdan önce yer almaya başlamıştır.

Nureddin Zengî (ö. 1174), kadılar arasında tarafsız davranır, onları çeşitli mezheplerden seçerdi.98

Başkadı veya kadıların sahibu'l-mezâlim olarak tayinleri çok sık rastlanan bir olaydır.99 Sahibu'l-Mezâlim'i incelerken bunun çok sayıdaki örneğini de görmüş bulunuyoruz.

Memlûklerin İbn Kalavun (1298-1341)'dan sonraki devrinde Şafiî, Hanefî ve Malikî kadı'l'asker lerin de oturumlarda üye sıfatıyla yer aldığı görülür.100

Oturumlarda bulunan kadıların görevi, yargılama konusunda uzman oldukları için, ihtilaf konusunun çözümünde başkana danışmanlık yapmak, hatta bazan başkanca havale edilen davaların görüm ve çözümüdür.101

2.2.2.1.6. Hukukçular ve Müftiler

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarına üye olarak katılanlar arasında, yine kurumun karakteristik unsurlarından sayılabilecek olan, hukukçuları, müftîleri ve diğer âlimleri görüyoruz.

Oturumlarına hukukçuları da alanlar arasında, mezhep ayrımı gözetmeyen Nureddin Zengî (ö. 1174),102 Salahaddin Eyyûbî (1174-1193)103 ve Ebu Mücahid Şâh (1325-1335)104 ile diğerlerini görüyoruz.

Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1196; 1205-1211), oturumlarında âlimler bulunduruyordu.105

Nureddin Zengî'nin oturumlarında, muhtelif mezheplere mensup kadı ve hukukçuların yanı sıra, müftîler de bulunuyordu.106 Daha önceki devirde, bir davaya bakan Vezir İbn Yunus'un toplantısında âlimler bulunmaktaydı.107

Kadı, hukukçu, müftî ve bilginlerin, günümüz idarî yargısında görülen kanun sözcülerine veya yüksek yargı organlarında görülen raportörlere benzetilmesi mümkündür.108 Zira, onlar başkana dava konusunda aydınlatıcı bilgiler vererek gerekli yardımda bulunmaktadırlar.

2.2.2.1.7. Şuhûd

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarına katılanlar arasında şuhûd olarak isimlendirilen ve görevi başkanın verdiği kararın hukuka uygunluğuna şahitlik etmek ve ihtilaflı taraflar ve olay hakkında görgü ve bilgisi olup başkana bu konuda bilgi vermek olan kişiler de bulunmaktadır.

Ihşîdîler Devri'nde Kâfur (ö. 967)'un109 oturumlarında iki muteber şuhûd bulunurdu.

2.2.2.1.8. Ordu Temsilcileri

Özellikle, Memlûkler devrinde oturumlara orduyu temsilen bazı üyelerin de katıldığı görülür.

Memlûk Sultanı İbn Kalavun (1297-1341) Devri'nde ise, ordu temsilcilerinin sayıları artmaktadır. Yaptığı mezâlim oturumlarında Nâzıru'l-Ceyş, Umera'u'l-Meşvere ve diğer askerler yer alırdı.110 İbn Kalavun'un oturumlarına katılanlardan Nâzıru'l-Ceyş, askerî ikta işlerinin başıdır; 111 askerî davalar bazan kendisine havale edilirdi. 112 Umera'u'l-Meşvere; Umerau'l-mi'în'den, yaşlı (veya azledilmiş) yüksek rütbeli asker kişilerdir.113

Yine, Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1389) Devri'nde oturumlarda, ecnâdu'l-halka (sultanın tevcih ettiği iktalar)'nın kumandanı ve sultanın koruma görevlisi olan Nakîbu'l-Ceyş bulunmaktadır.114

Hindistan'da Ebu Mücahid Muhammed Şâh (1325-1335)'ın oturumlarında da ordu temsilcileri bulunurdu.115

Harezmşahların oturumlarında da ordu temsilcileri bulunurdu.116

2.2.2.1.9. Maliye Temsilcileri

Maliyeyi temsilen mezalim oturumlarına katılanlar, özellikle Memlûklerde görülür.

Memlûkler Devri'nde İbn Kalavun (1298-1348) ve ondan sonra Berkuk (1382-1398)'a kadar geçen devirde yapılan oturumlarda Nâzıru'l-Hâs ve Vekîlu Beytilmâl üye olarak bulunmaktadır.117 Bunlardan Nâzıru'l-Hâs, sultanın özel bütçesine bakmakla görevli olup, Dîvanu'l-Hâss'ın başkanıdır.118 Vekîlu Beytilmal ise, âmme maliyesinin başkanıdır.119

2.2.2.1.10. Muhtesib

İslâm devletlerinin ortak kurumlarından ve yürüttüğü işlerin büyük bir bölümü açısından özellikle günümüzdeki belediyeler gibi görev yapan Hisbe kuruluşunun başkanı bulunan muhtesibin görevlerinden bazıları; kamu ahlâkını gözetlemek, kusurlu teraziler, karışık mallar vb. açık meseleleri ânında karara bağlamaktır. Böylece muhtesib (Nâzıru'l-Hisbe) Müslüman toplumda, ahlakî-hukukî hayatın gidişini kontrol etmiş olmaktadır.

Muhtesibin, Müslüman toplumlarda bazı yer ve devirlerde mezâlim oturumlarında üye olarak bulunduğunu görüyoruz. Memlûklerde İbn Kalavun (1298-1341) Devri'nde ve ondan sonra Berkuk (1382-1398)'a kadar geçen devirde muhtesib (Memlûklerde Kahire Muhtesibi) oturumların üyesidir.120

2.2.2.2. Yardımcılar

2.2.2.2.1 Devâdâr121

Memlûklerde Baybars (1260-1277)'ın oturumlarında Devâdârlar da yer almaktadır. Hacible birlikte görevi, dilekçeleri sultana takdim etmektir.122 Berkuk Devri'nde de Devâdâr oturumlarda yer alıp,123 yardımcı olarak görev yapmıştı.

2.2.2.2.2. Hâcib

Memlûklerde İbn Kalavun'dan sonra124 mezâlim oturumlarında hâcib bulunmaktadır. Memlûklerde hâcib, devâdârla birlikte dilekçeleri sultana iletmekle görevlidir.125

Eyyûbîler ve Memlûklerin bazı devirlerinde mezâlim oturumu düzenleyen Hâcib, devletin yüksek bir görevlisidir.126 Ayrıca doğudaki Türk devletlerinde de oturuma katılan hâcibler devletin yüksek birer görevlisidirler. Ancak, bunların oturumlardaki görevi, yine dilekçeleri kabul etmektir.127 Meselâ Karahanlılarda hâcibin başlıca vazifelerinden biri, haksızlığa uğrayıp hak talebinde bulunanları kabul ederek mezâlim gününde onlara yol göstermek ve hükümdarın huzuruna çıkarmaktır.128 Selçuklularda da durum bunun aynısıdır.

2.2.2.2.3 Kıssa-dâr ve Saray Çavuşları

Harezmşahlarda doğrudan devlet başkanına bağlı olarak Kıssadârlık makamı kurulmuştur. Halktan herhangi birisi doğrudan kıssadâra dilekçe verebilirdi. O, bu dilekçeleri alır ve düzenli olarak sultana takdim ederdi. Aynı kurumu başka bir şekil altında Selçuklu Devleti'nde de görüyoruz. Saray Çavuşları, şikâyeti olan ve dava açmak isteyen kişileri tespit ederler ve mahkeme huzuruna çağırırlardı.129

2.2.2.2.4. Güvenlik Görevlileri

Dîvân-ı Mezâlim oturumu hükümdarın başkanlığında yapıldığı takdirde, güvenliğinin sağlanması için oturumlarda çeşitli görevliler bulundurulmuştur.

Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1398)'un oturumlarında hazır bulunan Emîr Candâr'ın görevi, davalıyı duruşmaya almaktır.130

Yine Memlûklerde Baybars (1260-1277)'ın,131 Hindistan'da Ebu Mücahid Muhammed Şâh (1325-1335)'ın oturumlarında silâhdâriye ve candâriye vb. güvenliği sağlamakla görevlidirler.132

2.2.2.2.5 Munâdî

Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1398)'un133 yaptığı oturumlar Munâdî aracılığıyla önceden ilan edilirdi.

Mezâlim oturumlarında belirtilen bu görevliler dışında başka görevliler de bulunmuş olabilir. 2.3. Mezâlim'in Bürokratik Teşkilatı Kurumun ilk gelişme devresinde şikâyetlerin yapılması ve incelenip kararın verilmesi sözlü olarak gerçekleştirilirdi. Ancak, Dîvân-ı Mezâlim kurumunun giderek gelişme göstermesiyle birlikte, yazılı usul de hakimiyet kazandı. Yazılı usulün sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için, zamanla bürokratik işlemler başlamış ve bu da bir teşkilâtı gerektirmiştir.

Eyyûbî Devleti'nin kurucusu Salahaddin (1174-1193) ve Memlûk Sultanı İbn Kalavun (1298­1341) devrinde, Dîvânu'l-inşâ başkanı olup, daha geniş görev ve yetkilerle donatılmış bulunan Kâtibu's-Sırr'ın134 görevlerinden birisi de, Daru'l-Adl toplantılarında sultanın önünde oturup, yapılan şikâyetleri okumak ve gerekli cevapları yazmaktır.135 Dîvân-ı Mezâlim oturumlarına katılan Kâtibu'd-Dest, Memlûkler Devri'nde, alınan kararları yazmakla görevlidir.136 Esasen Memlûkler Devrin'de, mezâlim ozurumlarında çok sayıda kâtipler bulunmakta,137 Muvakkî'u'd-Dest, Dîvanu'l-İnşâ başkanının emrinde çalışmakta,138 Muvakkî'u Dari'l-Adl dilekçeleri sultana okumakta ve duruşmayı yazıyla tespit etmektedir.139

Hindistan'da Ebu Mücahid Şah (1325-1335)'ın toplantılarında da kâtipler bulunmaktadır.140

Görüldüğü üzere, Divanu'l-Mezâlim, İslâm devletlerinin genel yönetiminin merkez ve taşra teşkilâtlarında yer alan temel organlardan biri olmuştur. Bu bakımdan görevin sahibi öncelikle devlet başkanları olagelmiştir. Fakat devlet başkanları bu görevi vezir, vali, kadı ve sahibu'l-mezâlim'e de devretmişlerdir.

Dîvanu'l-Mezâlim görevlerini vezir, hukukçu, müftî, şuhûd, ordu ve maliye temsilcileri gibi devletin yüksek memurlarından oluşan bir kurul halinde yerine getirmiştir. Bu kurula yardımcı olan çeşitli görevliler de bulunmuştur. Ayrıca yazılı usulün hakim olmasından sonra kuruldaki işlerin yürütülmesi bürokratik bir işleyişe sahip olmuş, hatta bazı devletlerde bunun için bürokratik bir teşkilat dahi kurulmuştur.

3. Divan-ı Mezâlim'in Görevleri

Dîvân-ı Mezâlim'in görevleri, doktrin tarafından klâsik bir sıralamaya tâbi tutularak on madde halinde özetlenmiştir. Maverdî (ö. 1058) ve Ferrâ (ö. 1055)'nın sıraladığı bu görevler şunlardır: 141

1) Halka karşı sert davranarak hak ve adalet yolundan sapan zâlim idareciler hakkındaki şikâyetlerin incelenmesi,

2) Memurların vergi ve diğer devlet mallarını tahsil ederken yaptıkları haksızlıkların giderilmesi,

3) Dîvan kâtiplerinin denetlenmesi,

4) Devletten maaş alanların maaşlarının gecikmesi veya eksik ödenmesiyle ilgili şikâyetlerin incelenmesi,

5) Yöneticilerin veya güçlü kişilerin gasbettiği mallarla ilgili şikâyetlerin incelenmesi,

6) Kamu vakıflarının ve hususî vakıfların denetlenmesi,

7) Kadı mahkemelerinin verdiği kararların uygulanması,

8) Muhtesibin yerine getiremediği kararların uygulanması,

9) Cuma ve bayram namazları, hac, cihad gibi açık ibadetlerin yerine getirilmesini sağlamak,

10) Normal adlî ihtilaflara bakmak.

Dîvân-ı Mezâlim, doktrin tarafından sayılan bu görevler dışında siyasî, hukukî, iktisadî alanlarda da bazı görevleri daha yerine getirmiştir. Dîvân-ı Mezâlim'in görevlerinin sürekli değişip sabit bir görünüm kazanmadığını özellikle belirtmeliyiz. Burada biz, bir kamu hukuku kurumu olarak ele aldığımız Dîvân-ı Mezâlim kurumunun özellikle hukuk alanındaki görevlerine -diğerlerine de kısaca değinerek- yer vermeyi uygun buluyoruz.

3.1. Dîvân-ı Mezâlim'in Yargılama Dışındaki Görevleri

3.1.1. Siyasî Görevler

Siyasî alanda Dîvân-ı Mezâlim kurumu daha çok iç siyasetle ilgili konularda görev yapmıştır.142

Bilindiği gibi, İslâm devleti için Şeri'at'ın korunması başta gelen bir görevdir.143 Bu bakımdan, Şeri'at dışında ve aleyhinde görülen bazı hareketlere, Dîvân-ı Mezâlim kurumunda bakılmış ve karar verilmiştir. Ancak, bu gibi görevlerin süreklilik göstermediğini belirtmek gerekir.

Selçuklularda devlete karşı işlenmiş ağır siyasî suçların yargılanması ve karara bağlanması Dîvân-ı Mezâlim'de olurdu.144

3.1.2. Hukukî Görevler

Fatımîler Devri'nde, Dîvân-ı Mezâlim'de, daha önce konulmuş olan hükümler değiştirilip yerlerine yenileri yürürlüğe konabilirdi.145

Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277), bu konuda önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Baybars'a, hizmetine bağlı kimselere kamu mülkleri (el-Emlâku'd-Dîvâniyye) idaresince başka yere yerleşme izni verilmediği şikâyet edilince, bu hareketi tasvip etmedi ve hizmet akdinde belirtilen süresi bitip ayrılmak isteyenlere izin verilmesini kararlaştırdı. Yine Baybars'a, savaş alanında ölürken askerlerin vasiyetinin bir şahit tarafından tespit edilemediği, ya da arkadaşlarından birince tespit edilip askerlerin şehadetinin Kahire'de kabul edilmediği şikâyet olunmuştu. Sultan yaptığı araştırmada komutanların, dürüst ve güvenilir bazılarını, bu iş için tayin ettiğini tespit edince, bütün komutanlara bu şekilde uygulamada bulunmalarını emretti.146 Yetim kalan asker çocuklarının babaları tarafından bırakılan miras mallarının diğer mirasçılarca, yetim aleyhine taksim edildiği, Baybars'a şikâyet edilince, bundan böyle ölen askerlere ait malların, hakimlerin yönetimine verilmesini emretmiştir.147

Sözünü ettiğimiz bu yasama faaliyetlerinin çok gelişkin ve mükemmel olmadığı daha ilk bakışta anlaşılır. Bu bakımdan, kendi devri açısından yasama faaliyeti sayılmalıdırlar. Dîvân-ı Mezâlim'e yapılan başvuru, bir yerde sosyal ihtiyacı yansıtmış ve böylelikle ülke çapında yürürlük kazanacak genel bir hükmün benimsenmesine esas olmuştur.

3.1.2.2. İdarî Denetleme

Kamu hizmetlerinin idarî denetimi de Dîvân-ı Mezâlim kurumunun görevleri arasında yer almaktadır.148 Dîvân-ı Mezâlim kurumunun bu görevinde esas olan, kamu kuruluşlarının kendi içindeki işleyişle ilgili olarak ortaya çıkan aksama ve hak ihlalleridir. İdarî denetleme görevine mezâlim karakterini vermeye yarayan unsur, şeklî olup, bu da bir mezâlim oturumunda olayın incelenmiş olmasıdır.149

Dîvân-ı Mezâlim kurumunun idarî denetleme görevlerini başlıca üç kümede toplamak mümkündür: Malî denetleme; muhtesibe yardım ve onun denetlenmesi; kamu vakıflarının denetlenmesi. Bunlara, bazı dinî emirlerin denetlenmesini de eklemek gerekir.

3.1.2.2.1. Divan Kâtiplerinin Malî Denetimi

Dîvan kâtiplerinin görevleriyle ilgili herhangi bir yolsuzluğa sapmalarını önlemek üzere malî denetimlerini yapmak, Dîvân-ı Mezâlim kurumunun idarî görevlerinden birisini meydana getirmektedir. Müslüman toplumun malları, dîvan görevlilerine emanet edilmiştir. Bu malların tahsil ve harcamaları kendilerine emanet edilen bu kamu görevlilerinin, sözkonusu görevlerinde eksiklik veya fazlalık şeklindeki uygulamaları düzeltilir. Malî denetim görevinin yerine getirilmesi için, herhangi bir şikâyetçinin başvurmasına gerek yoktur.150

Memlûk Sultanı Baybars, devlet topraklarından bir bölümünü tarım için kiralayan çiftçilerden birinin şikâyetini, beytülmalin aşırı bir icar bedeli istediği sabit olunca, icar tutarının indirilmesine karar vererek sonuca bağladı.151

3.1.2.2.2. Muhtesibe Yardım ve Denetlenmesi

Hisbe kurumunun, kamu yararını gerçekleştirmeyi amaçlayan görevlerini muhtesibin yerine getirememesi halinde, bu görevleri Mezâlim kurumu üstlenir. Böylece, muhtesib tarafından ortadan kaldırılamayan kötü fiiller ve âciz kalınan tecavüzler, "Allah hakkı"nın korunması gerekçesiyle Dîvân-ı Mezâlim kurumu tarafından ele alınır ve gereğinin yerine getirilmesi sağlanır.152

Doktrinde belirtilen muhtesibin denetlenmesi konusuyla ilgili olarak yalnızca bir tek örneğimiz bulunmaktadır. Kahire muhtesibi Necmeddin et-Tanimbî, h. VIII. asrın sonuna doğru, kendisine karşı yöneltilen önemli suçlar sebebiyle mezâlim mahkemesinde sultanın önüne çıkmıştır.153 Muhtesib, böylece idarî denetime tabi tutulmuş bulunmaktadır.

3. Kamu Vakıflarının Denetlenmesi

Gelirleri cami, okul gibi kamu hizmetlerine tahsis edilmiş kamu vakıflarına uygun olarak harcanmasını ve vakfın amacına uygun yönetimini sağlamak için Dîvân-ı Mezâlim kurumu, herhangi bir şikâyetçinin başvurmasına gerek olmaksızın görevini doğrudan yerine getirir. 154

Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277)'a, yaptırmış olduğu medreseye hanbelî müderris ve hanbelî kadı tayininde bulunmayan hanbelî başkadı şikâyet edilir. Baybars, şikâyeti inceleyip dilekçe sahibinin haksız olduğunu görür. Bunun üzerine yüz değnek dayak cezasına çarptırılmasına karar verir.155 Böylece Sultan, vakıf medreselerindeki eğitimin vakfın amacına uygun yapılıp yapılmadığını denetlemiş olmaktadır.

Kadı Ebu't-Tahir Abdulmelik b. Muhammed el-Hazmî, yanındaki bir grup görevlisiyle, her ay üç gün vakıfları denetler, düzen ve temizliğine bakardı. Bir aksaklık görünce, mütevelliye on sopa dayak cezası verirdi.156

3.1.2.2.4. Bazı Dinî Emirlerin Denetlenmesi

Dîvân-ı Mezâlim kurumunun görevlerinden bir başkası, cuma namazı, bayram namazı, hac ve cihad gibi açık ibadetlerin şartlarına uygun olarak yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmektir. Bu gibi ibadetler, Allah hakkıdırlar ve bu haklar ile Allah'ın farzlarının yerine getirilmesi, hiç şüphesiz olarak gereklidir. 157

Memlûk Sultanı Aybek, bir Dîvân-ı Mezalim oturumunda, alkollü içki içmenin caiz olmadığına, elde olanların müsadere edilip dökülmesine karar verdi.158

Makrîzî'nin belirttiğine göre, 1263'te sultan bir mezalim oturumunda fuhuş yapan kadınların Kahire'den sürgün edilmesine karar verdi. 159

3. İdarî İşlerin Görüşülmesi

Eyyubîlerde, oturumlarda mezâlim olaylarına bakılmasından sonra, devlet işlerinin, aziller ve tayinlerin müzâkereleri yapılırdı. Bu bakımdan, bu oturumların, Osmanlılardaki Divan-ı Hümayun toplantılarına benzetilmesi mümkündür.160

3.1.2.4. Mahkeme Kararlarının İcrası

Dîvân-ı Mezâlim kurumunun görevlerinden birisi de, normal kadı mahkemelerinin vermiş oldukları, ancak davayı kaybeden tarafın güçlü, makam ve şöhret sahibi biri olması dolayısıyla uygulayamadıkları hükmün icra edilmesini sağlamaktır. 161

Nureddin Zengî'nin Dâru'l-Adl'i yaptırma sebeplerinden birisi de, kadı Kemaluddin'in vali Eseduddin Şîrkûh'un haksız kazançlarını (=mezâlim) geri vermesi kararlarını uygulamayışı idi.162

Bu haliyle Dîvân-ı Mezalim kurumu, bugünkü hukukta yer alan icra dairesi'nin görevini yapmış olmaktadır. Nâzıru'l-Mezâlim, yüksek bir güç ve otoretiyi temsil ettiğinden -mülkiyetin iadesi, borcun ödenmesi gibi- çeşitli mahkeme kararlarının gereği yerine getirilmiş olur.

3.1.3. İktisadî Görevler

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarında çok değişik bir başka görev daha yerine getirilmiştir. Bu görevin amacı; iktisadî hayatın iyi işlemesi, bir yerde sosyal ve iktisadî adaletin sağlanmasıdır. İşte, bu sebeple, mezâlim oturumlarında, bazan, iktisadî mesele ve sıkıntılara çare bulmak, halka malî yardım yapmak gibi konulara da eğilinmiştir.163

Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277), 663'te Daru'l-Adl'de yaptığı mezâlim oturumlarından birinde, Mısır'daki fiyat artışları ve bunun sebep olduğu iktisadî sıkıntıyı görüşmüş, verdiği isabetli kararlar ve yaptığı doğru uygulamalar sonucunda gıda maddeleri (ekmek) fiyatları dengeli ve istikrarlı bir duruma kavuşmuştur.164

Selçuklular tarihi mütehassısı Osman Turan'ın belirttiğine göre, "Atabeg Nureddin Mahmud (ö. 1174) zamanında, Suriye'de kırtas adı ile bir para tedavülde idi. Gerçekten bu hükümdar ihtiyaçları için kırtas sarfederdi (...). Bir gün Nureddin, Daru'l-Adl'de (Divanü'l-Mezâlim) adalet tevziinde bulunurken, bir tüccar cemaati gelip alışverişte hesapların dinar üzerinden yapıldığını, fakat piyasada bulunmadığı için bir dinarın bazan altmış, bazan yetmiş kırtas üzerinden muamele gördüğünü ve böylece zararlara sebebiyet verdiğini şikâyet ettiler. Hükümdarın kendi adına dinar basıp kırtasları iptal etmesini dilediler. Fakat, Nureddin, çarşılarda herkesin elinde 10.000-20.000 miktarında kırtas bulunduğunu, bunların ilgâsıyla bir işe yaramayacakları için, ailelerin yıkılmasına sebep olacağını belirterek bu teklifi reddetti."165

Memlûklerde mezâlim toplantılarında yer alan hâcib ve devâdârların görevlerinden birisi de yoksulları toplantıya almaktır.166

Bu gibi görevlerin, genellikle, hükümdar ve vezirlerin yaptığı oturumlar için sözkonusu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gerek iktisadî hayatı düzenlemede, gerekse ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gidererek sosyal ve iktisadî adaleti sağlamada en önemli görev öncelikle kendilerine aittir.

3.2. Dîvân-ı Mezâlim'in Yargılama Alanındaki Görevleri

3.2.1. Genel Açıklama

Yargılama dışında da diğer bazı alanlarda görev yapmış olmasından dolayı, Dîvân-ı Mezâlim kurumunun yalnızca bir yargı kuruluşu olarak görülmesi doğru olmaz. Dîvân-ı Mezâlim kurumunun gelişme tarihinde, görevlerinin giderek yargı alanında yoğunlaşıp, diğer görevlerinin yerine getirilmesinin başka müesseselerce gerçekleştirilmiş olduğunu görmekteyiz.167 Kurumun Dîvânu'l-Mezâlim yerine, mezâlim mahkemesi olarak isimlendirilmesi de bu yüzdendir. Günümüz yazarlarının da kurumumuzu yalnızca bir yargı kuruluşu olarak görmelerine sebep, yine bu gelişmedir.

Bazı yazarlar, Dîvân-ı Mezâlim kurumunu, Hisbe ve Şurta gibi, örfî yargı kuruluşu olarak değerlendirirler.168 Sözkonusu görüş, hukukun kaynakları açısından böyle bir sonuca varmaktadır. Müslüman hukukçular ise, bu görüşün yanlış olduğu kanaatindedirler. Klasik hukuk yazarlarından İbn Teymiyye (ö. 1328) ve İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye (ö. 1350), "Kamu yönetimi personelinin görev alanına giren konular ve görev unvanları yer ve zamana göre değişiklik gösterir. Bunun için hukukta belli bir sınırlama bulunmamaktadır. Bazı yer ve zamanlarda, Şurta'nın görevleri kaza alanına girebilir veya bunun tersi de olabilir. Hisbe ve maliye de buna benzer. Sözkonusu görevlerin ve unvanların tümü aslında şer'î nitelik taşır. Ancak, görevleri yürütenlerin niyet ve amaçları son derece önemlidir." görüşünü belirterek, Hisbe, Dîvân-ı Mezâlim, Şurta gibi kurumları "dinî" birer kurum olarak değerlendirirler.169

Dîvân-ı Mezâlim'in yargılama ile ilgili görevlerini, başlıca idarî ve adlî yargı olarak iki kümede ele almak mümkündür. Bunun yanında, mezâlim kurumu istisnaî olarak yüce divan sıfatıyla da görev yapmıştır.

3.2.2. İdarî Yargılama

Dîvân-ı Mezâlim kurumunun yargı ile ilgili görevlerinden en önemlisini, idarî yargı kavramı içinde düşünülebilecek ihtilafların görülmesi meydana getirir. Burada, hemen belirtmeliyiz ki, Dîvân-ı Mezâlim kurumunda görülen idarî davalar, bugünkü hukukta anlaşıldığı gibi gelişmiş ve adlî davalardan kesin bir şekilde ayrılmış değildir. Hangi tür ihtilafların idarî ihtilaf olarak değerlendirileceği noktasında, Maverdî (ö. 1058)'nin sıraladığı şu üçüne -uygulamadan örneklerle desteklemek suretiyle- yer verebiliriz:

1) Devlet memurlarınca fertler aleyhine yapılmış olan haksızlıklar:

Ebu Yusuf, Kitabu'l-Harac'ında, Abbasi Halifesi Harun Reşid'e kamu personelinin halka haksızlık yapmasını önleme açısından yararını belirterek, mezalim davalarına bizzat bakmasını öğütler.170

Nureddin Zengî (ö. 1174)'yi Daru'l-Adl inşa etmeye zorlayan sebep, valilerinden Şîrkûh (ö. 1169'un yardımcılarının halka yaptığı haksızlıklardır. 171

Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277)'a yapılan bir başvurunun konusu, kamu malları idaresince yerleşme hürriyeti kısıtlananların uğradığı bu haksızlıktır. 172

2) Devlet adına vergi veya mal ya da para vb. şeklindeki alacakların tahsilinde mükellefler aleyhine meydana gelen haksızlıklar:

Kamu personelinin haksız yol ve şekillerle devlet hazinesine veya kendilerine aldıkları mal ve paraların, sahiplerine geri verilmesini sağlar.

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde görülen davaların önemli bir kısmını, vergi ihtilafları meydana getirmektedir.173

Memlûk Sultanı Baybars'ın oğlu el-Meliku's-Said, 677 yılında Dımaşk'ta bir mezalim oturumu yaptı. Dımaşk halkı, askeri komutanlardan birinin yöneteceği bir askeri sefer için mülklerine yıllık vergi tarhettiğini, sefer bitmesine rağmen verginin sürdürüldüğünü şikayet etti. el-Meliku's-Said, bu verginin kaldırılmasına karar verdi.174

Bu tür görevi yürütmekle Dîvân-ı Mezalim, bir vergi mahkemesi gibi hareket etmiştir.

3) Devletten maaş alanların maaşlarının ödenmesinin gecikmesi veya eksik ödenmesiyle ilgili haksızlıklar:

Burada modern idarî yargıdaki iptal davasına hayli benzemekte olan bir olayı özellikle belirtmeliyiz. Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277)'a, Muhammed b. Ebî Mansur adında bir vatandaş, Aybek (1254-1257) zamanında bahçesinin elinden alınıp ikta olarak verildiğini şikâyet etti. Konu araştırıldı ve Dîvânu'l-Ceyş'teki kayıtlardan bu bahçenin devlet (dîvan) malı olmadığı anlaşıldı. Aybek'in kararı iptal edilerek, bahçe dava sonunda sahibine iade edildi.175

Memlûklerde Mustevfî'l-Murteca' ile Nâzıru'l-Ceyş'in de bazı idarî davalara baktıklarını görüyoruz.176

3.2.3. Adlî Yargılama

Dîvân-ı Mezâlim kurumunun yargı alanındaki görevlerinden ikincisi, adlî ihtilafları ilk veya üst dereceli mahkeme olarak karara bağlamaktır.

3.2.3.1. İlk Mahkeme Olarak Dîvân-ı Mezâlim

Dîvân-ı Mezâlim kurumunun adlî yargı açısından bir ilk mahkeme olarak görev yapması, doktrince de kabul edilmiştir. 177 Aslında adlî ihtilafların çözümü, kadı mahkemelerinin görev alanına girer. Ancak, mezâlim mahkemesine götürülen adlî ihtilaflar, genellikle davalının devlet memuru veya güçlü bir kişi olması dolayısıyla, kadı mahkemelerinin görüm ve çözümünde yetersiz kaldığı ihtilaflardır. 178 Çok defa hükümdar veya bazan temsilcilerinin başkanlık ettiği mezâlim mahkemelerine, kadı mahkemelerinin çözemediği bu tür davaların götürülmesi, adaleti sağlayacak en yüksek güç olarak devlet fonksiyonlarının tümünü elinde tutması veya yetki devrinde bulunulan kişiyi desteklemesi dolayısıyladır.179 Bu bakımdan, uygulamada, mezâlim mahkemeleri, "kadı mahkemelerinin yerini alacak ölçüde adlî ihtilafların çözümüyle uğraşmıştır. Bir hakkı ispat veya inkâr, devlet memurları veya fertler tarafından işlenen haksızlıklar (özellikle gasplar) ve bunlara benzer şeylerle ilgili şikâyetleri dinlemek için çok geçmeden mezâlim mahkemeleri teşkil edilmiştir. Nazarî olarak kadıların yargılama sahasına giren mülkiyetle ilgili önemli davaların da mezâlim mahkemelerine götürülmesi cihetine gidilmiştir. Öyle ki, zamanla bu mahkemelerin yargı işleri, geniş çapta kadı mahkemelerine ait yargı işleriyle uygun hale gelmiştir."180 Gerçekten, İbn Tûlûn (880-884) ve Kâfur (940-960)'un Dîvân-ı Mezâlim kurumuyla ilgili yargı faaliyetleri, geniş ölçüde adlî ihtilafları içine aldığından, adlî hakimler âdeta görevden uzaklaştırılmış gibi bu konularda vazife yapamamışlardır. Devlet organları arasında bağımsızlık sözkonusu olmadığından, yargıçların verdiği kararlar bazan valilerin tasdikine bağlı kalmış, sonuçta adlî davalar kestirme yoldan valilere götürülmüştür.

Dîvân-ı Mezâlim ile adlî mahkemeler arasında belli bir görev dağılımı yoktur. Ancak, uygulamanın belli bazı davalarda yoğunlaşması, doktrini iki tür dava üstünde önemle durmaya zorlamıştır: 1) Gasplar, 2) Özel vakıflardaki ihtilaflar.

3.2.3.1.1. Gasplar

Bu tür haksız fiilleri de iki grupta ele almak gerekir: a- Devlet memurlarının gaspları, b- Güçlü kişilerin gaspları.

a- Devlet Memurlarının Gaspları (el-Gusûbu's-Sultâniyye)

Zâlim devlet memurlarının hazine veya kendileri adına tamahkârlık veya tecavüzkârlık gibi sebeplerle sahiplerinden aldığı mallar, mezâlim mahkemesi aracılığıyla hak sahiplerine iade edilirler. Dîvân-ı Mezâlim hakimi bu durumu, denetleme sırasında şahsen haber almışsa re'sen hareket ederek haksızlığa uğrayanın başvurusundan önce malın sahibine iadesini emreder; fakat bu konuda bilgisi bulunmuyorsa, konunun incelenmesi ve karara bağlanması başvurmaya bağlıdır. Bu gibi gaspdurumlarında mülkiyetin kime ait olduğu konusu, resmî kayıtlardan araştırılır ve buna göre hareket edilerek mülkün sahibine iadesi sağlanır.181 Sadece davacının ortaya koyacağı delillerle yetinilmez.

Nureddin Zengî (ö. 1174)'nin valisi Şîrkûh (ö. 1169)'un yardımcılarının gaspları da benzer olayların başka bir örneğidir.182

b- Güçlü Kişilerin Gaspları (Gusûbu'l-Akviya)

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde karara bağlanan ikinci tür gasplar, güçlü şahsiyetlerin, sahiplerinin elinden rızası olmadan mülkünü almalarıdır. Böyle bir davanın görülebilmesi için, haksızlığa uğrayanın dava açması gerekir. Gâsıpların elinden bu mülkler dört yolla geri alınır: Gâsbın itirafı, mezâlim hakiminin bilgisi, gaspa veya sahibinin elinden alındığına dair bir delil bulunması, yalan ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde haberlerin ortaya çıkması.183

3.2.3.1.2. Özel Vakıflardaki İhtilaflar

(el-Vukûfu'l-Hâssa)

Özel vakıflardaki ihtilaflar, ancak dava açılması halinde Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde karara bağlanır, re'sen harekete geçilmez.184

Burada, son olarak şunu da belirtelim ki, doktrinde adlî ihtilafların, hakkaniyet ve adlî muhakeme usûlüne göre karara bağlanacağı benimsenmiştir. 185

3.2.3.2. Üst Mahkeme Olarak Mezâlim

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde alt mahkemeler tarafından verilen kararların temyizen gözden geçirildiği de olmuştur.

Adaleti sağlamada en yüksek bir otorite olarak mezâlim mahkemesinin alt mahkemelerin verdiği kararları gözden geçirmesi çok normal bir sonuçtur. Bunun içindir ki, günümüz yazarlarından birçoğu, Dîvân-ı Mezâlim kurumunu Yargıtay'a (Temyiz Mahkemesi) karşılık olarak görmüşlerdir. 186 Kimi yazarlar ise, müessesemizi İstinaf Mahkemesi olarak değerlendirmişlerdir.187

Kadıların yargılama dışındaki davranışlarıyla ilgili başvurular da Dîvân-ı Mezâlim kurumuna yapılmış ve orada karara bağlanmıştır.188 Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277), bir mezâlim oturumunda, Mısır hanbelî başkadısının kendisine karşı iyi düşünceleri olmadığı ve tayin yolsuzluğu hakkındaki şikâyeti karara bağlamış ve yapılan araştırma sonunda bunların asılsız olduğu ortaya çıkmıştır.189

Bir mezalim oturumunda Baybars'a, başyargıçın, vesayeti altında bulunan eski askerlerden birinin oğluna ait malları iyi yönetememesi şikâyet edildi.190

Gazneliler Sultanı Mahmud (998-1030)'a, bir kadı, emanete hıyanet ettiği için şikâyet edilmiş ve konu Mezâlim kurumunda karara bağlanmıştır. 191

Şimdiye kadar Dîvân-ı Mezâlim'in görevleriyle ilgili olarak yapılan bu açıklamalara göre, Dîvân-ı Mezâlim kurumunun sabit bir görev alanı olmamış,192 bu alan devir ve şartlara göre bazan yargı alanında toplanmıştır, denilebilir. Bütün bunlarla birlikte Mezâlim'i yalnızca bir yargı kuruluşu olarak görmemek gerekir. Bu kurum, gelişme tarihi boyunca, yargılama alanında ve yargılama alanı dışında olmak üzere başlıca iki alanda görev yapmıştır. Dîvân-ı Mezâlim'in yargılama alanı dışında kalan görevlerini, siyasî, hukukî (yasama faaliyetleri, idarî denetleme, idarî işlerin görüşülmesi, mahkeme kararlarının icrası) ve iktisadî görevler olarak belirtebiliriz. Dîvân-ı Mezalim'in yargılama alanındaki görevleri ise adli yargı ve idari yargı sıfatıyla yaptığı görevler olarak yine üç grupta ifade edilebilir.

4. Divan-ı Mezâlim'in İşleyişi

4.1. Dîvân-ı Mezâlim Toplantıları

4.1.1. Toplantı Yerleri

Dîvân-ı Mezâlim toplantılarının yapılacağı yer konusunda doktrinde herhangi bir açıklama yoktur. Uygulamada da dîvân-ı mezâlim toplantıları için başlangıç döneminde belirli bir yer bulunmamaktaydı. Yetkililer kendilerine iletilen şikâyetleri her nerede olursa olsun inceleyip karara bağlıyorlardı. Ancak, daha sonraları toplantılar, cami, medrese, saray bünyesindeki yerler, makam veya ev gibi çok değişik yerlerde yapılmıştır. Fakat, Dîvân-ı Mezâlim devletler için temel bir organ olduğundan, zamanla, sadece toplantıların yapılabilmesini sağlamak üzere özel binalar inşa edilmiştir.

4.1.1.1. Değişik Toplantı Yerleri

1) Cami: Doktrinde Şafiî hukukçular, camilerin mahkeme salonu olarak kullanılmasını doğru bulmazlarken, diğer hukukçular bunun mümkün olduğu görüşündedirler.193

Dîvân-ı Mezâlim toplantılarının bazı devirlerde camilerde yapıldığını görmek bizi şaşırtmamalıdır. Nureddin Zengî (ö. 1174) de henüz Daru'l-Adl'i inşa ettirmezden önce, oturumlarını el-Mescidu'l-Mu'allak'da yapmaktaydı.194

2) Medrese: Memlûk Sultanı Aybek'in (1254-1257) veziri Alaaddin el-Bundukdârî mezâlim oturumlarını Kahire'deki el-Medârisu's-Salihiye'de yapardı.195 Bunun, Memlûklerde henüz Daru'l-Adl yapılmadığı döneme ait olduğu unutulmamalıdır.

3) Makam veya İkametgâh: Dîvân-ı Mezâlim toplantılarının en çok yapıldığı yerlerden biri, resmî makam veya ikametgâhın bulunduğu yerler olmuştur. Bu gibi durumlarda, hükümdarlar tarafından sarayın belli bir yeri oturumlara tahsis edilmiştir.

Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1398) Devri'nde mezâlim oturumları Kal'atu'l-Cebel'deki sarayın el-Istabilu's-Sultanî denilen yerinde yapılmıştır. 196

Berkuk'un bu uygulaması, bazı yıllarda, saraylarda ed-Dikka denilen salonlarda oturum yapanlar hariç, h. IX. asır sonlarına kadar sürmüştür.197 Memlûklerde vezir yerindeki Nâ'ib'in başkanlık ettiği mezâlim oturumları, Eyvân'dan ayrı olarak sarayın Daru'n-Niyâbe adını taşıyan ve vezirin ikametgâhı olarak kullanılan yerde yapılırdı.198

4.1.1.2. Özel Toplantı Yerleri: Dâru'l-'Adl

Dâru'l-Adl adıyla bilinip mezâlim oturumlarına tahsis edilmiş özel binayı kuran kişi, tarihçilerin ortak ifadeleriyle, el-Meliku'l-Adil Nureddin Zengî (ö. 1174) 'dir.199 Nureddin önceleri Haleb'te bir Daru'l-Adl kurmuştu, ancak burası pek fazla üne kavuşmamıştır. Nureddin'i üne kavuşturan, Kemaleddin eş-Şehrazûrî'nin başkadılığı devrinde Dımaşk (Şam)'da inşa ettirdiği Daru'l-'Adl'dir. Bu Daru'l-'Adl'in kurulmasında başkadının da rolü olduğu anlaşılmaktadır.200

İmadeddin el-Kâtib el-Isfahanî (ö. 1200)'ye göre, Kemaleddin, herhangi bir adaletsizlik töhmeti altında kalmamak ve mühim davalara hükümdarın huzurunda bakmak için Daru'l-Adl'i inşa ettirmiştir.201 Halbuki, Makrîzî (ö. 1442) ve İbn Kesîr (ö. 1373)'e göre, Dımaşk'ın zaptından sonra Eseduddîn Şîrkûh b. Şâzî (ö. 1169)'nin nüfuzu çok artmıştı. Kemaleddin'e, Şîrkûh'un nâiplerinin halka haksızlık yaptıkları hakkında şikâyetler geliyordu. Fakat başkadı onu muhakeme etmekten çekiniyordu. Durumu Nureddin'e bildirince, Nureddin, büyük devlet memurlarını muhakeme etmek için Daru'l-Adl'i kurdurmuştur. Bunu duyan, Şîrkûh, nâiblerini toplayarak halka iyi davranmalarını, kendisini Nureddin'in huzurunda mahkemeye çıkmaya mecbur etmemelerini tenbih etmiştir. Nureddin, Daru'l-Adl'de şikâyetçi beklemiş, fakat herhangi biri şikâyette bulunmamıştır.202

Daha sonraları Salahaddin (1174-1193) Kahire'de, oğlu Gazî (1173-1216) ise Haleb'te bu Daru'l-Adl'in birer örneğini daha inşa ettirmişlerdir. Ayrıca Salahaddin, 583/1187'de Dımaşk Kalesi'ni tamir ettirip Babu'n-Nasr'ı açtığı sırada Daru'l-Adl'e Ba'lebek sahibinin bitişikteki evini de ilâve edip kale içine almıştır. Bundan sonra bu binaya Daru's-Sa'âde denilmeye başlanmıştır.203

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, Nureddin'den sonra, Daru'l-Adl yapımı yaygınlık kazanmıştır. Nitekim-Salahaddin ve oğlu ile ilgili örneklerden ayrılarak-Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277), 1263'te el-Kal'a'nın alt kısmında Daru'l-Adl inşa ettirmiş, 1264'te oturumlara başlamıştır.

Bu binaya daha sonra, Daru'l-Adli'l-Kadîme denmiştir.204 Daha sonra, Muhammed b. Kalavun (1298­1341), 1332'de uzun süredir kullanılamaz halde olduğundan bunu yıktırmıştır. Zaten Kalavun (1275­1290), el-Eyvân adıyla başka bir bina yaptırmıştı. Fakat Kalavun'un oğlu Halil (1290-1293) tarafından yenilenen bu bina da Muhammed b. Kalavun tarafından yıkılmış ve yerine kubbeli büyük bir bina yaptırılmıştır. Artık burası ele-Eyvânu'l-Kebîr olarak isimlendirilmiştir. Saraydan gizli bir kapıdan girilen ve oturum yerine gizli bir parmaklıkla açılan bir salon da yaptırılmıştır.205

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarının yapıldığı yeri göstermek üzere de kullanılan Daru'l-Adl ismi, mezâlim fonksiyonunu belirtmek için Niyabetu Dari'l-Adl denecek kadar yaygınlaşmıştır.206

Daru'l-Adller, mezâlim toplantılarının yanısıra, cülûs törenleri,207 Nâibu'l-Kâfil Divanı208 ve Emîr Hacib'in çalışma yeri209 için de kullanılmıştır.

4.1.2. Toplantı Günleri ve Tatil

Doktrinde benimsendiğine göre, Dîvân-ı Mezâlim görevini yürüten kimse, bunun özel görevlisi ise, her gününü oturumlara tahsis etmek zorundadır. Fakat, başka görevleri de olan bir devlet memuru ise haftanın belli günlerini bunun için ayırır.210

Karahanlı Devleti'nde Mezâlim oturumu yapılan güne Mezâlim Günü veya Mezâlim Vakti adı verilmiştir.211

Toplantı günleri konusunda uygulamada da kesinleşmiş bir durum yoktur. Her hükümdar, vezir veya vali, şartlara göre belli günleri ve saatleri oturum için ayırmıştır. Sahibu'l-mezâlimler de şartlara göre hareket etmişlerdir.

Oturum günleri ile ilgili uygulama gözden geçirilirse, bu günlerin haftanın her günü, haftada bir gün, haftada iki gün ve haftada üç gün şeklinde olduğu göze çarpar.

Anadolu Beyliklerinden birini kuran Kadı Burhaneddin (1381-1398) de nâibliği döneminde her gün divan kurardı.212

Haftanın bir günü oturum yapanlar, bunun için pazar, cuma veya cumartesi günlerini ayırmışlardır. Kâfur (ö. 967) ile Cevher (ö. 992), cumartesi günlerini oturumlara ayırırdı.213

Haftada iki gün mezâlim oturumu yapanlar pazartesi-perşembe, pazar-çarşamaba veya cumartesi-salı günlerini seçmişlerdir. Mısır'da İbn Tûlûn (880-884) haftanın iki günü oturum yapardı.214 Eyyubîler ve Memlûkler devrinde pazartesi ve perşembe günleri öğleden sonraları Mezâlim oturumlarına ayrılmıştır Salahaddin (596-589), Baybars (1260-1277) ve İbn Kalavun (1298­1341), bu şekilde uygulamada bulunmuştur.215 Hindistan'da Ebu Mücahid Muhammed Şâh (1325­1335) da pazartesi-perşembe günleri oturum yapardı, oturum günleri dışındaki başvuruları ise akşamları incelerdi.216 Türkiye Selçuklu Devleti Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1196; 1205­1211) de pazartesi-perşembe günleri oruçlu olarak oturum yapardı.217 Memlûk Sultanı Berkuk (1382­1398), önce pazar-çarşamba, sonraları salı-perşembe ve bu sonuncuya cuma günü ikindiden sonralarını da ekleyerek iki gün oturum yapardı.218 Nureddin Zengî (ö. 1174) ile ilgili olarak, haftada bir, iki, dört veya beş gün oturum yaptığı nakledilir.219 H. IX. asrın ikinci yarısında, 1466'da Memlûkler cumartesi-salı günlerini oturumlar için tahsis etmişlerdi, ancak bu oturumları sadece kış aylarında ve iki ay süreyle yaparlardı.220 Selçukluların ünlü veziri Nizâmülmülk (1018-1092) de hükümdarın haftada iki gün mezâlim toplantısı yapmasını belirtmiş,221 kendisi de bu şekilde hareket etmiştir.222

Anadolu Beyliklerinden birinin kurucusu olan Kadı Burhaneddin (1381-1398), önceleri her gün, daha sonra cumartesi, pazar ve salı olmak üzere haftada üç gün mezâlim divanı kurardı.223

Makrîzî (ö. 1442) ve Kalkaşandî (ö. 1418)'nin belirttiklerine göre, Memlûk Sultanı Berkuk (1382­1398) devri'nde, Ramazan hariç, bütün sene oturum yapılırdı.224

İbn Batûta (ö. 1377)'nın açıklamasına göre, "Delhi'nin ilk sultanı Lelmiş,225 Dîvân-ı Mezâlim kurumuna büyük değer verirdi. Sultan mazlumların renkli elbise giymelerini isterdi. Böyle elbise giyeni gördüğünde, onun davasına bakar ve hakkını alırdı. Daha sonra, geceleyin haksızlığa uğrayanlara da kapılarını açtı. Bunun için saray kapısına iki sütun üzerine konmuş olup üzeri resimli iki arslan yaptırdı. Bu aslanların ikisinde de demir zincire bağlı zil bulunuyordu. Mazlum geceleyin gelip zili çalar, bunu duyan sultan haksızlığı inceler ve hükmünü verirdi."226

Ayrıca, Mısır'daki devletlerde başkentte yapılan törenlerde de mezâlim şikâyetleri dinlenirdi.227

4.2. Dîvân-ı Mezâlim'de Uygulanan Muhakeme Usulü

Dîvân-ı Mezâlim oturumlarında, az önce ayırıma tabi tuttuğumuz görevlerin hangisi görülürse görülsün, takip edilen usûl, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Esasen doktrinde de bu tür usûl kaideleri çok dağınık bir şekilde gösterilmiştir. Bununla birlikte, burada, Dîvân-ı Mezâlim kurumunun ağırlıklı olarak yargı görevlerini yerine getirirken uymuş olduğu muhakeme kaidelerini göstermek yararlı olur kanaatindeyiz. Böylelikle de dîvân-ı mezâlim kurumunun işleyişini biraz daha yakından kavramış olabileceğiz.

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde hakim olarak görev yapan kişi, hükümdar olduğu takdirde, hakkın ne olduğunu söylemek için çok sıkı usul kaideleri yoktur. Devlet fonksiyonlarını tümüyle elinde bulunduran hükümdar, bunun için gereken her yola başvurabilir. Bu, adlî yargı görevlerinin yerine getirilmesinde de böyledir.

Doktrinde, Nuveyrî (ö. 1332'nin belirttiğine göre, Dîvân-ı Mezâlim kurumunun görevleri gibi, muhakeme usulü kaideleri de devir ve şartlara göre değişebilir.228

4.2.1. Temel Prensipler

4.2.1.1. Kaynaklar

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesine götürülen davaların çözümü için, öncelikle Kitap ve Sünnet'e (Şeri'at),229 sonra hakkaniyet ve nesafete bağlı kalınır.230 Bu kaynakların yanı sıra, örf de önemli bir kaynağı meydana getirir.231

Şeri'at ve hakkaniyet kaidelerine uyulacağı, tayin belgelerinde (ahdlerde) de özellikle belirtilmiştir.232

Bu arada, adlî yargı alanına giren ihtilafların çözümü kadar, gerektiğinde idarî ihtilafların çözümünde de adlî muhakeme usûlü kaideleri esastır.233

Günümüz idarî yargısında da aynı hükümlerin geçerli olduğunu görüyoruz.234

4.2.1.2. Özellikleri

1) Yazılı-Sözlü Usûl: Dîvân-ı Mezâlim davalarının görülmesi, önceleri -hatta sonraları bile- sözlü olarak yürütülürdü. Kurumun gelişme göstermesiyle birlikte, yazılı usûl uygulanmaya başlamış ve bu usûl giderek hakim olmuştur.

2) Kendiliğinden İnceleme: Dîvân-ı Mezâlim hakimi için doktrinde belirtilen kendiliğinden inceleme kavramı son derece geniş olarak anlaşılmalıdır. Çünkü idarî ihtilaflarda dava açılmasını beklemeden kendiliğinden harekete geçerek konuyu araştırmakta ve çözümleyebilmektedir.235

Bununla birlikte, adlî davaların bakılması, haksızlığa uğrayanların başvurusuna bağlıdır; ancak, devlet memurlarının gasp fiilleri için re'sen harekete geçilir.236

Dîvân-ı Mezâlim hakimi, açılan davalarda, gereken her durumda kendiliğinden her türlü incelemeyi yapabilir ve yaptırabilir. Taraflardan yeni bilgi ve belgeler isteyebilir.237

4.2.1.3. Hakimin Tarafsızlığı

Dîvân-ı Mezâlim hakiminin hükümdar olması durumunda, hakimin reddinden söz edilemez. Hükümdar dışındaki hakimlerin tarafsızlığını kuşkuya düşürecek durumlar ortaya çıktığında hakimin kendiliğinden çekilmesi veya taraflardan birinin hakimi reddi mümkündür. Ancak, bu durumlarda yetkili hakim, yine hükümdarın kendisi olur.

4.2.2. Görev ve Yetki

4.2.2.1. Görev

Görev bakımından, Dîvân-ı Mezâlim hakiminin niteliği büyük önem taşır. Hakimin, hükümdar olması halinde, Mezâlim mahkemesinin genel görevli mahkeme olarak çalıştığı gözlenebilir. Dîvân-ı Mezâlim hakimi, vezir olduğu takdirde de durum buna yakındır. Bununla birlikte, teorik olarak, hükümdar vezirin bu konudaki görevlerini sınırlandırabilir.

Dîvân-ı Mezâlim hakiminin sahibu'l-mezâlim olarak görev yapan biri olması halinde, iki farklı durum ortaya çıkar. Hükümdar, vezir veya vali, görevlerinden tümünü veya bir kısmını bu görevliye devredebilir.

Dîvân-ı Mezâlim oturumu yapan bazı hükümdarlar, adlî davaların görülmesini kadı mahkemelerine bırakmak suretiyle bir dereceye kadar görev ayırımına dikkat etmişlerdir. Meselâ Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1398), davacıya kadı mahkemesine başvurup vurmadığını sorar, başvurduysa davayı kabul eder, aksi takdirde dayak atılmasını emrederdi.238 Ancak, bu uygulama istisnaî olup, genellikle görev dağılımı sözkonusu değildir. Bunun içindir ki, bazı devirlerde olayın mezâlim mahkemesine ait olup olmadığını tespit için özel görevliler bile bulunmuştur239 ki bunlara mezâlim danışmanı ya da raportörü de diyebiliriz. Esasen İslâm hukukunda yargı birliği sistemi hakimse de, mezâlim mahkemeleri bu birliği bir dereceye kadar ortadan kaldırmaktadır.240 Özellikle idarî ihtilaflar ile yönetici ve güçlü kişilerin yaptığı haksızlıklar mezâlim mahkemelerinin görev alanına girmiştir.

Bunun yanında, kadılar da bazı devirlerde mezâlim davalarını çözümlemişlerdir. Meselâ Mısır'da Ihşîd (ö. 940)'in kadısı 936'da bu şekilde hareket etmiştir; ancak 942'de mezâlim için özel görevli tayin edilmiştir.241 Bazı devirlerde ise, kadı mahkemeleri yerine mezâlim mahkemeleri, her türlü ihtilaf için başlıca merci olmuştur.242 Memlûk Sultanı Berkûk (1382-1398) ise, davaların önce kadı mahkemesine götürülmesini, burada çözüm bulunulmadığı takdirde kendisine götürülmesini şart koşmuştur.243

4.2.2.2. Yetki

Yetki açısından da, görevle ilgili hükümler tekrarlanabilir. Dîvân-ı Mezâlim hakiminin hükümdar olması durumunda yetki alanı, tüm ülke topraklarıdır. Az sonra örneğini göreceğimiz gibi, vezirin de yetkisi hükümdarın yetkisi gibidir. Bununla birlikte, teorik olarak, vezirin yetki alanını daraltmak hükümdarın elindedir. Eyalet valilerinin yetki alanı, eyalet sınırlarını içine alır.

Mezâlim hakiminin sahibu'l-mezâlim olarak görev yapan biri olması durumunda, yine iki farklı durum ortaya çıkar. Sahibu'l-Mezâlim'in yetki alanı tüm ülke toprakları veya belli bir bölge olabilir. Batı Karahanlıların ünlü hükümdarı Tamgaç Buğra Han İbrahim b. Nasr, kadı Ebu Musa Mansur b. Ahmed'i Semerkand ve havalisinin sahibu'l-mezâlim ve'l-ahkâmlığına tayin etmiştir.244 Selçuklu Devleti'nde vezir, vali, reis ve ikta sahipleri bölgelerinin mezâlim davalarına da bakarlardı.245

4.2.3. Taraflar

Davacı ve davalı tarafların ikisini birden göstermek üzere, Muterâfi'ûn, Mutehâkimûn, Husûm, Mutenâzi'ûn, Muteşâcirûn; yalnızca davacıyı göstermek üzere Mutezallim, Mazlum, Mudde'î, Sahibu'l-Kıssa ve Muştekî; yalnızca davalıyı göstermek üzere de Mudde'â Aleyh ve Zâlim terimleri kullanılır. Karahanlılarda, taraflardan şikâyetçi olana Ötükçi denilmekte idi.246

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesine başvuranlar yalnızca Müslümanlar değildir. Müslüman ülkelerdeki gayr-ı müslim azınlıklar (zimmî) da uğradıkları haksızlıkların giderilmesi için Mezâlim mahkemesine başvurmuşlardır. Nureddin Zengî (ö. 1174), oturumlarını Müslüman-zimmî herkesin kolayca başvurabilmesi için el-Mescidu'l-Mu'allak'da yapardı.247

Mezâlim mahkemesine ülkenin her yanından başvuranların çoğunluğu, hiç şüphesiz güçsüz insanlar, zayıf kadınlar, yoksullar, yetimler, kısacası uğradığı haksızlıkğı giderebilecek yüksek bir merci arayanlardır.248 Bu davacılara karşı, davalıların çoğunluğu, devlet memurları ve güçlü şahsiyetlerden meydana gelmektedir.249

4.2.4. Davanın Açılması

Önceden de sözü edildiği gibi, görevlerinin çoğunu re'sen yerine getiren mezâlim mahkemesi, özellikle adlî yargı alanına giren görevler için mutlaka davacının başvurmasını bekler.250

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde "dava açmak" anlamında Tazallum 251 ve Ref'252 terimleri kullanılır. Davanın kendisi de Da'va,253 Tekadî, Muhâsama,254 ve Hısâm255 olarak isimlendirilir. Bu son terimler, aynı zamanda -Zulâme ve Mazlıme gibi- davanın konusunu da meydana getirirler.

Davanın açılması, başlangıçta, sözlü olarak gerçekleştirilmiştir. Bu gibi sözlü başvurulara Zulâme ve Mazlıme adı verilmiştir. Kurumun gelişme göstermesiyle birlikte, yazılı başvurular, esas olmuştur. Mezâlim mahkemesine yapılan yazılı başvurulara, sözlü başvuruyu gösteren terimlerden ayırdetmek için kıssa-kısas, ruk'a-rikâ' ve kutub gibi isimler verilmiştir.256 Böylece bunların, bugünün deyimiyle "dava dilekçesi" olarak isimlendirilmesi mümkündür.

Sözlü olarak davanın açılması iki şekilde ortaya çıkmıştır: 1) Haksızlığa uğrayanlar, doğrudan doğruya hükümdara veya temsilcisine uğradığı haksızlığı dile getirmektedir. Böylelikle herhangi bir yerde onunla karşılaşan davacı, uğradığı haksızlığı dile getirerek adalet isteyebilmektedir.257

Sonraları bile görülen bu usul, özellikle, ilk zamanlarda hakim olmalıdır. 2) İkinci olarak, genel bir duyuru yaptırarak, davası olanların, belirli bir yer ve günde başvuruda bulunması istenmektedir. Memlûk Sultanı Berkuk (1383-1398) da aynı yolda hareket ederek, oturum günlerini önceden duyuruyordu.258 Türkiye Selçuklu Devleti'nde saray çavuşları, aynı şekilde, davası olanları mahkeme huzuruna davet ederlerdi.259

Yazılı dava açmaya ne zaman başlanıldığını kesinlikle bilemiyoruz. Tarihî nakillerden tespit edebildiğimiz kadarıyla, ilk kez Halife Mehdî (775-785) adına, Ebu'l-Verd b. Mutarrif el-Horasanî, Rusâfe mescidi bünyesindeki "Beytu'l-Adl"e bırakılan dilekçeleri incelemiştir.260

Kalkaşandî (ö. 821/1418)'nin belirttiğine göre, dava dilekçeleri konuyu veya amacı yansıtamayacak ya da saptıracak ölçüde uzun ya da kısa olmamalı; istenilen, dilekçede özlü bir biçimde anlatılmalıdır.261

Dava dilekçelerinin mahkeme başkanına ulaştırılması son derece önemlidir. Bu maksatla, Harezmşahlarda kıssa-dârlık makamı vardı, bu müessese Anadolu Selçuklularında saray çavuşları şeklinde görülmüştür.262

Dava dilekçeleri, mezâlim mahkemesini gereksiz yere oyalayabilir. Bunun yanında, bu dilekçelerde, devleti ilgilendiren son derece önemli konular da bulunabilir. İşte bu sebepledir ki, dava dilekçelerinin bir ön incelemeden geçirilmesi çok önemlidir. Dilekçelerin bu şekilde incelenmesi sonunda, haklı görülenler için adalet derhal gerçekleştirilir. Ancak, kamu makamlarını gereksiz yere uğraştıranlar da cezasız bırakılmamalıdır.263 Nitekim, Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1398) el-Istabilu's-Sultanî'de, kendisine dava açmaya gelenlere kadı ya da hacibe başvurup vurmadığını sorar, başvurup çözümlememişlerse davaya bizzat bakar, fakat hiç başvrumamışsa şikâyetini kabul etmemekle kalmayıp, dayak atılmasını da emrederdi.264 Daha önceleri, Baybars (1260-1277) da, hanbelî başkadının görevden atıp, bu başkadıya iftira ederek şikâyetçi olan müstahdemi, haksız çıkması üzerine yüz değnekli dayak cezasına çarptırmıştır.265

Taraflar dava açıldıktan sonra -özellikle adlî davalarda- sulh yaparak davaya son veren bir işlemde bulunabilirler.266 Nureddin Zengî (ö. 1174)'nin valisi Şîrkûh (ö. 1196), yardımcılarının haksızlık yaptılarsa mağdurlarla derhal barışmalarını ve haklarını geri vermelerini, aksi takdirde hepsini cezalandıracağını bildirmiş, Nureddin, Daru'l-Adl'de oturum yapıp şikâyetçi beklemiş ve haksızlıklar giderildiği için hiçbir şikâyetçi kendisine başvurmamıştır.267

4.2.5. Dava Açmanın Sonuçları

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesi davaya bakıp bakmamak açısından ihtiyarî bir yapıya sahiptir. Bu, özellikle hükümdar ve vezirlerin hakimliğini yaptığı oturumlar için geçerlidir. İhtiyarî yapıya sahip olması dolayısıyla, açılan her dava için hüküm verme mecburiyeti de yoktur. Yine, aynı sebeple, mezâlim mahkemeleri sürekli bir adalet hizmeti vermemiştir. Nitekim Mezâlim görevinin yürütülmesi bazı devirlerde askıya alınmıştır.

Dîvân-ı Mezâlim fonksiyonu özel görevliler marifetiyle yürütülünce, pek tabiîdir ki sürekli bir hizmet verecektir.268

4.2.6. İspat Araçları

Doktrinde, Maverdî (ö. 1058), Ferrâ (ö. 1058) ve Nuveyrî (ö. 1332) tarafından belirtildiğine göre,269 Mezâlim mahkemesinde görülen davalarda, adlî yargıya mahsus olan tanıklık (şehadet),270

ikrar,271 yemin,272 hakimin bilgisi,273 keşif, bilirkişi,274 yazılı belge (resmî senet, sicil)275 gibi ispat araçları kullanılır.276 Bunlar dışında, hakkın kime ait olduğunu tespit edebilmek için her türlü delile başvurulabilir, taraflara baskı uygulanabilir.277 Nitekim Makrîzî (ö. 1442), "Dîvân-ı Mezâlim, Mısır ve Suriye Memlûk Türkleri hakimiyetinden itibaren, siyasete göre hükmetmek olarak bilinir" ifadesini kullanırken,278 naklettiği bir tayin belgesinde Kalkaşandî (ö. 1418), "siyaset gereklerine göre hükmedileceği"ni belirtir.279

Dîvân-ı Mezâlim hakimi, delilleri serbestçe değerlendirir.280 Taraflardan delili kuvvetli olan lehine hüküm verir.

Dîvân-ı Mezâlim hakimi, adlî hakimden daha geniş imkân ve araçlara sahiptir. Bunun içindir ki, adlî hakimlerin kabul edemeyeceği ispat araçlarını kabul etmesi mümkündür.281

Dîvân-ı Mezâlim hakimi açısından, bu ispat araçlarının çoğu değerlendirilebilir nitelik taşırlar. Yalnızca bazı yazılı belgeler (resmî kayıtlar gibi), ikrar ve yemin kesin ispat araçlarıdır. Bununla birlikte, yazılı belgelerin kesin ispat aracı olabilmesi için, doğruluğunun kesin bir şekilde tespit edilmesi gerekir.

4.2.7. Davaların Karara Bağlanması

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesine yapılan şikâyetlerin ve açılan davaların karara bağlanmasına Nazaru'l-Mezâlim veya Halâsu'l-Mezâlim adı verilir:282

4.2.7.1. Duruşma283

Dîvân-ı Mezâlim toplantıları ve bu arada duruşmalar için Meclisu'l-Mezâlim tabiri kullanılır.

1) Duruşmanın Gerekliliği

Duruşmanın yapılmasına karar vermek, tamamen mezâlim hakiminin yetkisindedir. Mezâlim hakimi sadece davacıyı dinlemek, hatta yalnızca dilekçesini oturumda incelemek suretiyle de karar verebilir.284 Bununla birlikte, bazı durumlarda duruşma yapılmasında zaruret olabilir. Bu takdirde, davalı, mezâlim hakiminin huzuruna çıkmak zorundadır. Çoğunlukla idarî ihtilaflar ve mülkiyet ihtilaflarında bu son şekilde hareket edilmiş olmalıdır.

2) Duruşmanın Yapılışı ve Yönetimi

a) Alenîlik: Doktrinde ve uygulamada üzerinde önemle durulan alenîlik (açıklık) kavramı, mezâlim mahkemesi açısından oldukça geniş kapsamlıdır. Buradaki alenîlik kavramı, hem duruşmanın kamuoyuna açık olarak yapılması, hem de davacıların mezâlim hakimine doğrudan dava açma hakkına sahip oldukları şeklinde anlaşılmalıdır.285

Nureddin Zengî (ö. 1174), mezâlim oturumlarının, Müslüman-zimmî herkesin kolayca girebilmesi ve eşit tutulabilmesi için el-Mescidu'l-Mu'allak'da yapıyordu. Yine, Nureddin, Daru'l-'Adl'deki oturumlarına güçlü-zayıf herkesin katılabilmesi için hacib, mübaşir vb. bulundurmazdı.286

Memlûk Sultanı Berkuk (1382-1398)'un el-Istabilu's-Sultânî'de yaptığı oturumlara güçlü-zayıf herkes katılıyordu.287

Sahibu'l-Mezâlim olarak tayin edilenlerin tayin belgelerinde de alenîlik üzerinde önemli durulur, duruşmaların alenî yapılması istenirdi.288

b) Usûlü: Dîvân-ı Mezâlim duruşmaları, taraflar arasında tam bir eşitlik gözetilerek yapılır. Güçlü-güçsüz şeklinde herhangi bir ayırım yapılmaz. Duruşmada taraflara aynı ilgi gösterilir, güleryüzlü olunur. Güzel konuşanın parlak sözlerine aldanılmaz, maksadını anlatmakta güçlük çekenlere karşı sabırlı olunur. Dava konusu iyice araştırılır, deliller sağlam bir şekilde değerlendirilir.289

Sözlü usulle yürütülen duruşmalarda, hakim, tarafları yalnızca dinliyordu. Yazılı başvurularda hakim dilekçeyi bizzat okuduğu gibi, başkasına da okutuyordu. Memlûk Sultanı Berkuk ile oğlu Ferec (1398-1405; 1405-1412), kâtibu's-sırr Fethuddin Fethullah'a dilekçeleri okuturlardı.290

c) Yönetimi: Duruşmanın yönetimi, Mezâlim hakimine aittir. Bu, hükümdar, vezir veya vali olabileceği gibi, yetkilerini devrettikleri bir başkası da olabilir.

Duruşma sırasında, kanun sözcüsü sayılabilecek hakimler, hukukçular ile zabıt kâtibi, güvenlik görevlileri vb. hazır bulunarak başkana yardımcı olurlar. Hukukçu ve hakimlerin duruşma sırasındaki görevleri, mahkeme başkanına gerek hakkın, gerekse usûlün ne olduğu konusunda bilgi vermek, hatta gerektiğinde hakimlere başkan tarafından havale edilen davaların görüm ve çözümüdür.291

Duruşmalar genellikle tek celse halinde yapılır. Karar aynı gün verilir. Ancak, gerekli görülen hallerde, kararın verilmesi, başka bir duruşmaya ertelenebilir.292 Nitekim, dilekçelerin çokluğu halinde Abbasî halifesi Me'mun (813-833),293 yorulduğu zaman Memlûk Sultanı Muhammed b. Kalavun (1298-1341) kararı ertesi duruşmaya bırakıyordu.294

4.2.7.2. Karar

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde alınan kararlar için Hukm, Hukmu'l-Mezâlim ve Tevkî'-Tevkî'ât295 terimleri kullanılır.

Duruşmalarda kararı veren, daima başkan olmaktadır; ancak, başkan kararı verirken, devlet ileri gelenlerinden oluşan yardımcılara danışırdı.296 Bu açıdan, Mezâlim hakiminin davaları karara bağlaması, günümüz anlayışına hayli uygun düşmektedir.297

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde görülen davalar sonunda alınacak kararın seçimi, Mezâlim hakiminin serbest takdirine kalmıştır, doktrinde belirtilen görüşlerle bağlı değildir. Medenî bir dava için, cezaî bir yaptırım seçebildiği gibi, medenî ve cezaî yaptırımların ikisini birden de seçebilir.298

Kalkaşandî (ö. 1418)'nin belirttiğine göre, kararlara açık ifadelerle yazılmalı, haksızlığı çözüme kavuşturacak nitelikte olamalı, dava konusunun özünü vermelidir.299

Dîvân-ı Mezâlim hakimi, incelediği her dava için karar vermek zorunda değildir.

Dîvân-ı Mezâlim mahkemelerinde, başlangıçta, kararlar -davanın açılması gibi- sözlü olarak verilir ve uygulanırdı. Fakat, kurumun giderek gelişmesi üzerine, gerek davanın açılması, gerekse verilen kararlar yazılı hale gelmeye başlamıştır. Memuluklerde kâtibu'd-dest'in görevlerinden birisi de, mezâlim mahkemesinde verilen kararların yazılmasıdır.300

Kararlar dava dilekçelerinin münasip bir yerine yazılır ve bir örneği saklanırdı.301

Kararın tebliği, duruşma sonrasında hemen yapılmaktadır. Tebliğ bazan özel görevliler marifetiyle de yapılırdı.

4.2.8. Kanun Yolları

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde verilen kararlara karşı, şartlara göre değişen şekilde, kanun yolları açık olmuştur.

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde başkan olarak hükümdarın bulunması halinde, kanun yollarına baş vurmak çok sınırlı olmaktadır. Zira, adaleti sağlama açısından, kendisine karşı bir güven duyulduğu gibi, adaletin elde edilebileceği daha yüksek bir otorite de yoktur.302 Ayrıca başkanın yanındaki kadı, hakim ve hukuk.

Vezir, vali veya sahibu'l-mezâlimin kararlarına karşı, kanun yollarına başvurup hükümdardan adalet istenmesi her zaman için mümkündür.

4.2.9. İcra ve İnfaz

Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinde verilen kararların icra ve infazı, yine bu kurum tarafından sağlanır. Dîvân-ı Mezâlim mahkemesinin kararları, kadı mahkemeleri kararlarının aksine, derhal ve kesin olarak uygulanma şansına sahiptir. Zira, kararı veren makam, devlet güçlerini mutlak olarak elinde bulunduran hükümdar veya onun yetkisini devrettiği görevliler, vezir ve vali gibi yürütme organının güçlü kişileridir.

4.2.10. Tahkîm

Mezâlim mahkemesinde açılan davaların, henüz mahkemece karara bağlanmasından önce, yine bu mahkeme tarafından hakeme göndermek suretiyle çözümlenmesi mümkündür. Doktrinde bu husus, çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.303

Mısır'da, Ahmed b. Tûlûn (ö. 884) ile Ihşîdîlerden Kâfûr (ö. 967)'un oturumları büyük ilgi görmüş ve halk adlî davalarını da bu mahkemeye götürmüştür.304





1 Köprülü, M. F.: İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessisesi İstanbul 1983, s. 10. Türklerde 13. yüzyıl sonlarına kadar gelişen devlet anlayışı için bkz.: Ögel, Bahaeddin: Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982.
2 Ögel, B: Türk Kültürünün Gelişme Çağları (İstanbul 1971), c. 2, s. 88; Taneri, A.: Türk Devlet Geleneği, s. 156.
3 Kafesoğlu, İ.: Türk Milli Kültürü, Ankara 1975, s. 280.
4 Taneri, A.: a.g.e., s. 156.
5 Köprülü, M. F.: a.g.e., s. 20-21.
6 Kafesoğlu, İ.: a.g.e., s. 354.
7 Makrîzî Ahmet b. Ali, el-Mevâ'iz ve'l-İ'tibar bi-Zikri'l-Hıtat ve'l Âsâr, Beyrut ty., c. 2, s. 207; Zeydan, Corci, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, Çev. Zeki Megamiz, İstanbul 1328-1330, c. 1, s. 223; E. Elçibey, Tolunoğulları Devleti (868-905), çev. Selçuk Alkın, İstanbul 1997, s. 183-184.
8 Kindî, Ebu Umer Muhammed b. Yûsuf, Kitâbu'l-Vulât ve'l-Kudât, Yay. R. Guese, Beyrut 1908, s. 512. Krş. Köprülü, M. F.: "Fıkıh", İA, c. 4, s. 615/Mez, A.: el-Hadâratu'l-İslâmiyye, Çev. A. Ebû Rîde, Beyrut 1961, c. 1, s. 429; el-Belevî: Sîretu Ahmed b. Tûlûn, s. 159-161; E. Elçibey: a.g.e., s. 185.

9 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207; E. Elçibey: a.g.e., s. 187.
10 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207/Kindî: a.g.e., s. 577.
11 Kindî: a.g.e., s. 583, 584/Mez, A.: a.g.e., c. 1, s. 429.
12 Muşerrefe, A. M.: a.g.e., s. 265/Mez, A. M.: a.g.e., c. 1, s. 427b.
13 Kindî: a.g.e., s. 572/Mez, A. M.: a.g.e., c. 1, s. 427.
14 Kafesoğlu, İ.: a.g.e., s. 363.
15 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Zeydan, C.: a.g.e., c. 1, s. 224.
16 Şeşen, R.: Salahaddin Devrinde Eyyûbîler Devleti, İstanbul 1983, s. 134-135.
17 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Şeşen, R.: a.g.e., s. 134.
18 Tyan, E., Histoire de L'Organisation Judiciaire en Pays İslâm, Paris 1938, c. 2, s. 213.
19 Şeyzerî: en-Nehce'l-Meslûk, s. 102'den Şeşen, R.: a.g.e., s. 135.
Osmanlılardaki Divan-ı Humayun'da da benzer çalışma düzeni vardı (Bkz. Mumcu, Ahmet, Hukuksal ve Siyasal Karar Organı Olarak Divan-ı Hümayun, Ankara 1976, s. 71-134, özellikle 107-111).
20 Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, İstanbul 1961, s. 147.
21 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
22 Makrîzî, a.g.e., c. 2, s. 208.
23 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/İbn Batûta, Muhammed b. Abdullah et-Tancî, Tuhefu'n-Nuzzar fî Garâ'ibi'l-Emsâr ve Acâ'ibi'l-Esfâr, Kahire 1939, c. 1, s. 34.
24 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 128-129/Uzunçarşılı, İ. H., Osmanlı Devlet Teşkilatına Methal, Ankara 1984, s. 373-374.
25 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
26 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
27 Kalkaşandî Ebû Abbâs Ahmed, Subbu'l-A'şâ fî Sinâ'ati'l-İnşâ, Kahire 1913-1917, c. 6, s. 208/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 214. Geniş bilgi için bkz. Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 349-352.
28 Genç, Reşat, Karahanlı Devleti Teşkilatı, İstanbul 1981, s. 342.
29 Genç, R.: a.g.e., s. 200-201 dn. 576, 266, 338.
30 Genç, R.: a.g.e., s. 275.
31 Daha geniş bilgi için bkz. Genç, R.: a.g.e., s. 265-267.
32 Köprülü, M. F.: İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 127.
33 Kafesoğlu, İ.: a.g.e., s. 352.
34 Bayur, Y. H.: Hindistan Tarihi, Ankara 1946, c. 1, s. 233. Bu arada Mahmud Gaznevî'nin örnek birkaç olayı için bkz. Nizamülmülk: Siyasetnâme, Çev. Nurettin Bayburtlugil, İstanbul 1981, s. 121-126. /Merçil, Erdoğan: Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara 1989, s. 49-50.
35 Köprülü, M. F.: İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, s. 28-29.
36 Taneri, A.: Türk Devlet Geleneği, s. 160.
37 İbn Haldun Abdurrahman, Kitâb'l-İber ve Dîvani'l-Mubtede've'l-Haber fî Eyyâmi'l-Arab ve'l-Acem ve'l-Berber ve-men Âserahum min Zevî's-Sultâni'l-Ekber, Beyrut 1967, c. 5, s. 235. Türkmen Hatun'un faaliyetleri için bkz. Kafesoğlu, İ.: Harezmşahlar Devleti Tarihi, Ankara 1956, s. 205-214/Üçok, B.: İslam Devletlerinde Türk Nâibeler ve Kadın Hükümdarlar, Ankara 1981, s. 178-179.
38 Taneri, A.: "Selçuklu-Osmanlı Çizgisinde Harezmşahlar Vezareti", Tarih Enstitüsü Dergisi, 7-8 (İstanbul 1977), s. 23.
39 Turan, O.: Selçuklular Tarihi, İstanbul 1969, s. 239.
40 Köprülü, M. F.: İslâm Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, s. 24-28.
41 Tabir, ihtimal "yuvula-uslandırmak"dan gelmiştir. Kâşgârlı Mahmud: Divanü'l-Lügâti't-Türk, c. 3, s. 80'den Kafesoğlu, İ.: Türk Milli Kültürü, s. 352.
42 Köymen, M. A.: Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976, s. 134.
43 Kafesoğlu, İ.: a.g.e., s. 353-354/Turan, O.: Selçuklular Tarihi, s. 238-239/Turan, O.: "İkta" İA, c. 6, s. 949-959.
44 Turan, O.: Selçuklular Tarihi, s. 61-62/Köymen, M. A.: a.g.e., s. 134.
45 Taneri, A.: a.g.e., s. 158.
46 Nizamülmülk: Siyasetnâme, s. 35 (7. Bölüm).
47 Subkî: Tabakâtu'ş-Şafi'iyyeti'l-Kubrâ, c. 4, s. 310. Krş. Taneri, A.: a.g.e., s. 157.
48 Taneri, A.: a.g.e., s. 157. Krş. Genç, R.: Karahanlı Devlet Teşkilâtı, s. 206.
49 Taneri, A.: a.g.e., s. 158.
50 Taneri, A.: a.g.e., s. 161.
51 Taneri, A.: a.g.e., s. 161.
52 Taneri, A.: a.g.e., s. 163. /Yücel, Y.: Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti, Ankara 1970, s. 49, 174.
53 Hitti, P.: a.g.e., c. 2, s. 495.
54 Köprülü, M. F.: İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, s. 28-29/Turan, O.: Selçuklular Tarihi, s. 238-239.
55 Geniş bilgi için bkz. Atar, F.: a.g.e., s. 179-182.
56 Divan-ı Hümayun, ülkemizde tez çalışmasına konu olmuştur. Konuyla ilgili açıklamalarımızda geniş ölçüde yararlandığımız Ahmet Mumcu'nun bu çalışması, kurumu hukukî ve siyasî yönleriyle ele almaktadır: Bkz Ahmet Mumcu, Hukuksal ve Siyasal Karar Organı Olarak Divan-ı Hümayun, Ankara, 1976.
57 Bu organlar için bkz. Kafesoğlu, İ.: a.g.e., s. 246-250.
58 Divan, yolsuzluk ve zulümleri önlemek için şikâyetçi dinlemesi halinde Mazleme Divanı adını alır. Bkz. Ortaylı, İ.: Türkiye İdare Tarihi, s. 148.
59 Mumcu, A.: Divan-ı Hümayun, s. 11-12, 14, 14-17, 19-20, 37. Aynı yazarın Mezâlim'de görüşülüp karara bağlanan bir kısım suçlarla ilgili durumu Osmanlı hukuku açısından ele alan bir incelemesi daha vardır: Ahmet Mumcu: Osmanlı Hukukunda Zulüm Kavramı, Ankara 1985.
60 el-Hatîbu'l-Bagdadî: Tarîhu Bagdad, c. 10, s. 73/İbn Receb: Zeyl, c. 1, s. 42/Genç, R.: Karahanlı Devlet Teşkilâtı, s. 266.
61 Kalkaşandî: Subhu'l-A'şâ, c. 4, s. 192-193, 221-222/Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, s. 386, 399­400.
62 Meselâ bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 144-206/İbn Batûta: Tuhfetu'n-Nuzzâr, c. 3, s. 55.
63 Kindî: el-Vulât ve'l-Kudât, s. 423-424/İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 280/Muşerrefe, A. M.: a.g.e., s. 270.
64 Örnek olarak bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 246, 334.
65 Maverdî: a.g.e., s. 77/Ferrâ: a.g.e., s. 58/Kalkaşandî: a.g.e., c. 3, s. 277/İbn Haldun: İber, c. 1, s. 392/Makrîzî: Hıtat, c. 2, s. 207.
66 Kindî: a.g.e., s. 554/İbn Batûta: a.g.e., c. 1, s. 34-35/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 240.
67 Maverdî: a.g.e., s. 77/Ferrâ: a.g.e., s. 58/Nuveyrî: a.g.e., c. 6. s. 265/İbn Haldun: İber, c. 1, s. 392/Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 334-335/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207.
68 Gaudefroy-Demombynes, M.: Les İnstitutions Musulmanes, s. 161/Milliot, L.: İntroduction, s. 686/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 205.
69 Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 206.
70 Bkz. Taberî: Tarîh, c. 6, s. 429-430/Maverdî: a.g.e., s. 78/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207.
71 Makrîzî: age-c. 2, s. 207/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 207-208.
72 İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 278, 280/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
73 Şeşen, R.: Salahaddin Devrinde Eyyûbîler Devleti, s. 133-135.
74 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 128-129/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 158.
75 İbn Haldun: İber, c. 4, s. 875/İbn Batûta: Tuhfetu'n-Nuzzâr, c. 1, s. 299-300; c. 2, s. 31-32, 55-56.
76 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
77 Bkz. İbn Hallikân: Vefeyatu'l-A'yân, c. 1, s. 329/İbn Tiktakî: Fahrî, 199.
78 Kurtubî: Sılatu't-Taberî, s. 50/Suyutî: Tarîhu'l-Hulefa, s. 153.
79 İbn Haldun: İber, c. 5, s. 235.
80 Örnekleri için bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 16, 25-26.
81 Nizâmülmülk: Siyasetname, s. 35/Taneri, A.: Türk Devlet Geleneği, s. 157-158.
82 Maverdî: a.g.e., s. 77/Ferrâ: a.g.e., s. 17-20, 58.
83 Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 136/Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, s. 392-394.
84 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 221-222/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 218, 253-254/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 398-399.
85 Kafesoğlu, İ.: Türk Millî Kültürü, s. 353-354.;/Köymen, M. A.: Tuğrul Bey ve Zamanı, s. 134.
86 Taneri, A.: Selçuklu-Osmanlı Çizgisinde Harezmşah Vezareti, s. 28.

87 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 206, 208.
88 İbn Receb: a.g.e., c. 2, s. 352.
89 Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 450.
90 Genç, R.: Karahanlı Devlet Teşkilatı, s. 266.
86 91 Maverdî: a.g.e., s. 77/Ferrâ: a.g.e., s. 58/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 265.
92 Genç, R.: a.g.e., s. 266.
93 Hasen, H. İ. -Hasen, A. İ.: en-Nuzumu'l-İslâmiyye, s. 352. /Macid, A.: a.g.e., c. 1, s. 157/Muşerrefe, A. M.: a.g.e., s. 268/Şeşen, R.: Selahaddin Devri'nde Eyyûbîler Devleti, s. 133.
94 İki tayin belgesi örneği için bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 224-244, 325-337/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207-208.
95 Kurtubî: Sılatu't-Taberî, s. 50/Suyûtî: Tarîhu'l-Hulefa, s. 153/İbn Tagriberdî: a.g.e., c. 3, s. 193-194.
96 Maverdî: a.g.e., s. 85/İbn Hallikân: a.g.e., c. 5, s. 212.
97 İbn Batuta: Tuhfetu'n-Nuzzâr, c. 1, s. 34-35/Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, s. 386, 387 dn. 1. Ne var ki kadılar, perşembe günü yapılan toplantıya katılmazlardı (Suyûtî: Muhadâra, c. 2, s. 83.
98 İbnu'l-Esîr (Tornberg): el-Kâmil fi't-Tarîh, c. 11, s. 403-40/İbn Kesîr: Bidaye, c. 12, s. 278, 280.
99 Örnek olarak bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 243, 247/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207. /Suyûtî: Tarihu'l-Hulefa, s. 166/Maverdî: a.g.e., s. 85/İbn Hallikân: a.g.e., c. 5, s. 212/İbn Tagriberdî: a.g.e., c. 4, s. 157/İbn Receb: a.g.e., c. 3, s. 42.
100 Kalkaşandî: a.g.e., c. 3, s. 45/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 174.
101 Örnekleri için bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 45. /İbn Batûta: a.g.e., c. 1, s. 300; c. 2, s. 280/Suyûtî: Muhadara, c. 2, s. 83. /Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 147/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 374.
102 İbn Kesîr: Bidaye, c. 12, s. 278, 280/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
103 Şeşen, R.: Salahaddin Devri'nde Eyyûbîler Devleti, s. 135.
104 İbn Batûtâ: a.g.e., c. 3, s. 161.
105 Taneri, A.: Türk Devlet Geleneği, s. 161.
106 İbn Kesîr: a.g.e., c. 12, s. 278, 280.
107 İbn Receb: a.g.e., c. 2, s. 71-73.
108 Krş. Nuveyrî: a.g.e., c. 5, s. 285-288/İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 280.
109 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 44-45/Makrîzî: c. 1, s. 209/Suyûtî: Muhâdara, c. 2, s. 83.
110 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 31-32/Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 139/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s.
135. /Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 374, 409, 369-370.
112 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 44/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 384. Askerlikle ilgili konularda hükümdar bazan Nâzıru'l-Hâs ve Kâtibu's-Sırr'la da görüşürdü (Suyûtî: a.g.e., c. 2, s. 83. ).
113 Suyutî: a.g.e., c. 2, s. 83.
114 Makîzî: a.g.e., c. 2, s. 223/Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 139.
115 İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 55.
116 Köprülü, M. F.: İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, s. 28-29.
117 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 44-45/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209, 224/Suyutî: a.g.e., c. 2, s. 83.
118 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 227/Şeşen, R.: a.g.e., c. 2, s. 133/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 133/Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, s. 406.
119 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 227/Şeşen, R.: a.g.e., s. 170/Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 143-144/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 387-388.
120 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 44-45/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209/Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 149/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 375, 388.
121 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 222. /Suyutî: a.g.e., c. 2, s. 83.
122 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209. Krş. Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 374.
123 Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 129.
124 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209.
125 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209/İbn Batûta: a.g.e., c. 1, s. 35. /Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 374. /Suyutî: a.g.e., c. 2, s. 83.
126 Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 450. /Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 134-135.
127 Bkz. İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 55.
128 Genç, R.: a.g.e., s. 200-201.
129 Taneri, A.: a.g.e., s. 160-161/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 86. Osmanlılarda bu görevliler Çavuşbaşı ve Tezkireciler şeklinde görülmektedir (Mumcu, A.: Divan-ı Hümayun, s. 61-64).
130 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 20; c. 5, s. 461. /Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 129.
131 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209, 222. /Suyûtî: a.g.e., c. 2, s. 83.
132 İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 55.
133 Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 129.
134 Geniş bilgi için bkz. Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 365-369.
135 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 226/Suyûtî: a.g.e., c. 2, s. 83. /Şeşen, R.: a.g.e., s. 123. /Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 366, 380.
136 Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 464.
137 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s 44-45.
138 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 4-45/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209/Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 140-141/Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 367-368 dn. 4.
139 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 209.
140 İbn Batûta: a.g.e., c. 1, s. 300; c. 2, s. 55.
141 Maverdî: el-Ahkâmu's-Sultaniyye, s. 80-83/Ferrâ: el-Ahkâmu's-Sultâniyye, s. 61-63. Krş. Nuveyrî: Nihayetu'l-Ereb, c. 6, s. 271-274.
Günümüz yazarlarından birçoğu, doktrinin saydığı bu görevleri aynen tekrarlamışlardır (Bkz. Grunebaum, G. v.: Hadâratu'l-İslâm, s. 210-211/Hasen, H. İ.: Tarîhu'l-İslâm, c. 2, s. 261/Muşerrefe, A. M.: Nuzumu'l-Hukm Bi-Mısr, s. 269-270/Salih, S.: İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, s. 247-248/Yeniçeri, C.: İslâm'da Devlet Bütçesi, s. 419).
142 Schacht'a göre, ceza hukukunun gelişmesi, hisbe ve nazar fi'l-mezâlim gibi bu gelişmeye tatbiki gereken teşkilâtların doğmasına sebep olmuştur (İslâm Hukukuna Giriş, s. 214).
143 Maverdî: a.g.e., s. 15-16.
144 Kafesoğlu, İ.: Türk Milli Kültürü, s. 353. Krş. Karaman, H.: Mukayeseli İslâm Hukuku, c. 1, s. 160.
145 Macid, A.: Nuzumu'l-Fatımiyyîn, c. 1, s. 161. Aynı görev, Osmanlı Devleti'ndeki Divan-ı Hümayun'da -özellikle örfî hukuk açısından- daha geniş kapsamlıdır (Mumcu, A.: Divan-ı Hümayun, s. 83).
146 Makrîzî: Hıtat, c. 2, s. 206.
147 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207.
148 Maverdî (ö. 450/1058), idarenin denetlenmesini, halifenin görevleri arasında saymıştır (a.g.e., s. 16).

149 Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 181-182, 183-184.
150 Maverdî: a.g.e., s. 81/Ferrâ: a.g.e., s. 61-62/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 271. Krş. Yeniçeri, C.: İslâm'da Devlet Bütçesi, s. 417-421.
151 Tyan, E.: a.g.e., s. 249'dan Abdulmun'im, H.: a.g.e., s. 127.
152 Maverdî: a.g.e., s. 83/Ferrâ: a.g.e., s. 61-62/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 271.
153 Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 271.
154 Maverdî: a.g.e., s. 82, /Ferrâ: a.g.e., s. 63/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 272-273.
155 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 205.
156 Kindî: el-Vulât ve'l-Kudat, s. 383/Abdulmun'im, H.: a.g.e., s. 131.
157 Maverdî: a.g.e., s. 83/Ferrâ: a.g.e., s. 63. /Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 283. Endülüs'te Sahibu's-Salât'ın görevi de aynıdır (Hasan, H. İ.: Tarîhu'l-İslâm, c. 2, s. 260; c. 3, s. 314.
158 Tyan: a.g.e., s. 462'den Abdulmun'im, H.: a.g.e., s. 135.
159 Tyan: a.g.e., s. 462'den Abdulmun'im, H.: a.g.e., s. 135.
160 Şeyzerî: en-Nehcu'l-Meslûk, s. 102'den Şeşen, R.: Salahaddin Devri'nde Eyyûbîler Devleti, s. 135.
161 Maverdî: a.g.e., s. 83/Ferrâ: a.g.e., s. 63. /Makrîzî: Hitat, c. 2, s. 207.
162 Makrizi: a.g.e., c. 2, s. 208; İbnu'l-Esir: Tarihu Devleti'l-Atabekiyye, s. 395.
163 Osmanlı Devleti'ndeki Divan-ı Humayun'da da çeşitli iktisadî konular görüşülüp karara bağlanmıştır. Geniş bilgi için bkz. Mumcu, A.: Divan-ı Hümayun, s. 114-116.
164 Ayrıntılı bilgi için bkz. Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 205-206.
166 Suyûtî: Muhâdara, c. 2, s. 83.
167 Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 143. Örnek olarak hem Büyük Selçuklularda, hem de Anadolu Selçuklularında İşraf Divanı'nın, askerî ve adlî işler hariç her hususu teftişe selahiyetli olup, idarî ve malî denetim yapmakta olduğunu belirtelim (Kafesoğlu, İ.: Sultan Melikşah, İstanbul 1975, s. 140/Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, s. 44, 97-98).

168 Barkan, Ö. L.: "Kanunname", İA, c. 5, s. 185/Goldziher, I.: "Fıkıh", İA, c, 4, s. 607/Grunebaum, G. v.: Hadâratu'l-İslâm, s. 211/Köprülü, M. F.: "Fıkıh", İA, c. 4, s. 614 ve İslâm Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları, s. 18-35/Milliot, L.: İntroduction, s. 715/Mumcu, A.: Divan-ı Hümayun, s. 35, /Schacht, J.: İslâm Hukukuna Giriş, s. 64.
169 İbn Teymiyye: el-Hisbe fi'l-İslâm, s. 10-11/İbnu'l-Kayyım: et-Turuku'l-Hukmiyye, s. 218. Krş. Atar, F.: İslâm Adliye Teşkilâtı, s. 24-25/Karaman, H.: İslâm Hukuk Tarihi, s. 132-133 ve Mukayeseli İslâm Hukuku, c. 1, s. 159-162/el-Mubarek, M.: Nizamu'l-Hukm, s. 84-85.
170 Ebu Yusuf: Kitabu'l-Harac, s. 112.
171 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 280.
172 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 206.
173 Burada şu noktayı açıklamak yararlı olacaktır: Mezâlim kurumunda görülen olaylar, kurumun, gerek doğuşundan önce, gerekse doğup görevlerinin yargı alanında yoğunlaşmasından sonra başka şekillerde de çözüme kavuşturulmuştur. Meselâ, vergi ihtilafları, mezâlim kurumunun doğuşundan önce de vardı ve bu ihtilaf en çok vergi memuru nezdinde hal yoluna bağlanırdı; Mezâlimin kurum haline gelişinden sonra da ihtilaflar ortaya çıkmıştır ve bunlar yine memur nezdinde veya nihaî olarak mezâlim mahkemesinde çözümlenmişlerdir.
174 Tyan: a.g.e., s. 459'dan Abdulmun'im, H.: a.g.e., s. 127.
175 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 205.
176 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 33/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 351/Atar, F.: a.g.e., s. 168. Bu iki görevli hakkında bkz. Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 369-370, 378.
177 Maverdî: a.g.e., s. 82, 83/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 272-273, 274. Buradaki "ilk mahkeme" terimini, daha yüksek başka bir temyiz mercii olmadığından, ilk ve üst mahkeme manasında kullanıyoruz.
178 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/İbn Haldun: İber, c. 1, s. 392.
179 Schacht, J.: İslâm Hukukuna Giriş. s. 61.
180 Maverdî: a.g.e., s. 82/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 272. Krş. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 244­245.
181 İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 280/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
182 Maverdî: a.g.e., s. 82/Nuveyrî, a.g.e., c. 6, s. 272 Krş. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 244­245.
183 Maverdî: a.g.e., s. 82-83/Ferra, a.g.e., s. 78/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 273.
184 Maverdî: a.g.e., s. 83. Tayin belgesindeki aynı ifadeler için bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 245-246.
186 Gardet, L.: La Cite Musulmane, s. 138/Hitti, P.: Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, c. 2, s. 495/Karaman, H.: İslâm Hukuku Tarihi, s. 131 ve Mukayeseli İslâm Hukuku, c. 1, s. 160/Keskioğlu, O.: Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku, s. 273/Schacht, J.: İslâm Hukukuna Giriş, s. 61, 189/Üçok, C. -Mumcu, A.: Türk Hukuk Tarihi, s. 147. İspanya'da doğrudan saraya bağlı olarak görev yapan Sahibu'r-Redd, kadı mahkemesinin kararlarına karşı yapılan itirazları karara bağlamıştır (Milliot, L.: İntroduction, s. 716/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 350).
187 Kettânî: et-Terâtîbu'l-İdariyye, c. 1, s. 266-267/Hasen, H. İ. -Hasen, A. İ.: en-Nuzumu'l-İslâmiyye, s. 352/Zeydan, C.: Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, c. 1, s. 222-223.
188 Schacht, J.: a.g.e., s. 61, /Tyan, E.: a.g.e., c. 2 s. 188-189, 199-200.
189 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 206.
190 Tyan, a.g.e., s. 471'den Abdulmun'im, H.: a.g.e., s. 134.
191 Nizâmülmülk: Siyasetnâme, s. 121-126.
192 Gaudefroy-Demombynes, M.: Les İnstitutions Musulmanes, s. 161/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 141.
193 Kâsânî: Beda'i'u's-Sana'i', c. 7, s. 13/Atar, F.: İslâm Adliye Teşkilâtı, s. 156.

E. Tyan, camilerin mahkeme yeri olarak kullanmılmasıyla ilgili görüşü, Mezâlim müessesesinin örfî yargı kuruluşu olduğuna bir delil olarak gösterir (L'Organisation Judiciaire, c. 2, s. 203-204).
Aynı mantıkla hareket edersek, camiler mahkeme salonu olarak kullanılmadığına göre, kadı mahkemelerinin de örfî yargı kuruluşu olduğu sonucuna varmamız gerekir ki Tyan'ın yanlışlığı ve zorlaması açık olarak görülmektedir.
194 İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 278.
195 Makrîzî: Hıtat, c. 2, s. 208.
196 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Kalkaşandî: Subhu'l-A'şâ, c. 3, s. 483.
197 İbn Tagriberdî: en-Nucûmu'z-Zâhire (Copper), c. 7, s. 745'ten Tyan, E: a.g.e., c. 2, s. 267. 198Kalkaşandî: a.g.e., c. 3, s. 374/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 214-215.
199 Klasik tarihçilerden bazılarınca, Nureddin, Ömer b. Abdilaziz'den sonra âdil hükümdar olarak görülür ve bu yüzden o ele-Meliku'l-Âdil sıfatıyla anılır (ibn Kesîr: a.g.e., c. 12, s. 278). Ancak İbn Tiktakî, Abbasî Halifesi Muhtedî'nin de Ömer'in yolunda gittiğini söylemektedir (Fahrî, s. 182).

200 Şeşen, R.: Salahaddin Devri'nde Eyyûbîler Devleti, s. 134.
201 Şeşen, R.: a.g.e., s. 134.
202 İbn Kesîr: Bidaye, c. 12, s. 280/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
203 Şeşen, R.: a.g.e., s. 134-135.
204 Makrîzî: c. 2., s. 208.
205 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 206-207.
206 Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 265.
207 Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, c. 303, 304, 305, 309.
208 Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 350.
209 Uzunçarşılı, İ. H.: a.g.e., s. 395.
210 Maverdî: el-Ahkâmu's-Sultâniyye, s. 79-80.
211 Genç, R.: Karahanlı Devlet Teşkilatı, s. 200-201 dn. 576, 206.
212 Tanerî, A.: Türk Devlet Geleneği, s. 163.
213 İbn Hallikân: a.g.e., c. 1, s. 329/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207. Kalkaşandî: a.g.e., c. 3, s. 530/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207.
214 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/İbn Batûta: a.g.e., c. 1, s. 34/Şeşen, R.: a.g.e., s. 135.
Ancak, Memlûk sultanlarınca perşembe günleri yapılan toplantıya kadılar ve kâtibu's-sırr katılmazdı (Suyutî: Muhâdara, c. 2, s. 83).
215 İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 55.
216 Taneri, A.: a.g.e., s. 161.
217 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
218 İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 278, 280/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208 Şeşen, R.: a.g.e., s. 135.
219 İbn Tagriberdî: en-Nucûmu'z-Zâhire (Popper), c. 7, s. 745'ten Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 259.
220 Nizâmülmülk: Siyasetname, s. 35.
221 Subkî: Tabakatu'ş-Şafi'iyyeti'l-Kubrâ, c. 4, s. 310/Taneri, A.: a.g.e., 157.
222 Taneri, A.: a.g.e., s. 163.
223 Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 44/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
224 Gurîlerden Mu'izzuddin Muhammed b. Sâm (ö. 1205)'in kölelerinden Türk kumandanı (Dames, M. L.: "Efganistan", İA, c. 4, s. 156/Rasony, L.: Tarihte Türklük, Ankara 1971, s. 168) ve birkaç batın Delhi'de hükümran olan hanedanın kurucusu (Dames, M. L.: "Gûrîler", İA, c. 4, s. 830) bulunan Şemsuddin il-Tutmış (1211-1236) olmalıdır. İl-Tutmış için bkz. İA, c. 5, s. 975.
225 İbn Batûta: a.g.e., c. 2, s. 31-32.
226 Suyûtî: a.g.e., c. 2, s. 83.
227 Nuveyrî: Nihayetu'l-Ereb, c. 6, s. 290.

228 el-Hatîbu'l-Bağdadî: Tarihu Bağdad, c. 4, s. 285/Maverdî: a.g.e., s. 85/Subkî: Tabakatu'ş-Şafi'iyyeti'l-Kubrâ, c. 4, s. 310.
229 Maverdî: a.g.e., s. 83-84/Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 244, 335.
230 Maverdî: a.g.e., s. 84/Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 144-145.
231 Bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 244, 335.
232 Gözübüyük, A. Ş.: Yönetsel Yargı, s. 369.
233 Maverdî: a.g.e., s. 80-89/Ferrâ: el-Ahkâmu's-Sultaniyye, s. 61-63/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 271-274.
235 Maverdî: a.g.e., s. 82/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 272. Krş. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s 244­245.
236 Maverdî: a.g.e., s. 84-85.
237 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Tekindağ, M. C: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 129.
238 Taberî: a.g.e., c. 7, s. 331.
239 Gardet, L.: La Cite Musulmane, s. 138.
240 Mez, A.: a.g.e., c. 1, s. 427.
241 Kindî: el-Vulat ve'l-Kudât, s. 512, 584/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 207-208.
242 Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 128-129.
243 Genç, R. a.g.e., s. 266.
244 Bkz. Kafesoğlu, İ.: Türk Milli Kültürü, s. 354/Turan, O.: Selçuklular Tarihi, s. 238-239.
245 Genç, R.: a.g.e., s. 206.
246 İbnu'l-Esîr: el-Kâmil fi't-Tarîh (Tornberg), c. 11, s. 403-404/İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 278.
247 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 204-205/Macid, A.: a.g.e., c. 1, s. 159.
248 Maverdî: a.g.e., s. 80-84/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207-208.
249 Maverdî: a.g.e., s. 80-83/Nuveyrî: a.g.e., c., s. 274.
250 Maverdî: a.g.e., s. 81.
251 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 202, 206/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 275.
252 Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 450. /Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 205.
253 Maverdî: a.g.e., s. 84-91.
254 Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 275.
255 Cahşiyârî: Vuzera, s. 204, 210-211/Maverdî: a.g.e., s. 80/Kalkaşandî: a.g.e., c. 6 s. 202­203, 204/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207-208/İbn Tagriberdî: a.g.e., c. 2, s. 227/Tekindağ, M. C.: Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, s. 129.
256 Bkz. İbn Batûta: Tuhfetu'n-Nuzzâr, c. 2, s. 307/Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 206/İbn Tagriberdî: a.g.e., c. 2, s. 227.
257 Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 128-129.
258 Taneri, A.: a.g.e., s. 160-161.
259 Yakut: Mu'cemu'l-Buldan, c. 3, s. 288. Krş. Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 205.
260 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 202-203. Yazarımız (c. 6, s. 203-204) mezalim dilekçe örneğini vermektedir.
261 Taneri, A.: a.g.e., s. 160-161.
262 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 205-206.
263 Tekindağ, M. C.: a.g.e., s. 128-129 dn. 15.
264 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 205.
265 Maverdî: a.g.e., s. 86, 90/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 278.
266 İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 280/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
267 Maverdî: a.g.e., s. 79-80. Krş. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 244.
268 Maverdî: a.g.e., s. 83-93/Ferrâ: a.g.e., s. 64-71/Nuveyrîi: a.g.e., c. 6, s. 273-287. Yazarlarımız, sayılan ispat araçları açısından davaları kuvvetli, zayıf ve eşit davalar şeklinde üçlü bir ayrıma tâbi tutarlar.
269 Maverdî: a.g.e., s. 82. Krş. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 244-245.
270 Maverdî: a.g.e., s. 82.
271 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 205.
272 Maverdî: a.g.e., s. 82.
273 Hz. Ömer, vergiyle ilgili bir davada Kâ'b b. Sûr'u bilirkişi olarak dinlemiştir (Atar, F.: a.g.e., s. 204).
275 Bu gibi ispat araçlarının özellikleri için bkz. Atar, F.: a.g.e., s. 190-212.
276 Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, 345.
277 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208, 220.
278 Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 336.
279 Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, 345.
280 Maverdî: a.g.e., s. 83-84/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207/İbn Haldun: İber, c. 1, s. 392.
281 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 202, 204; c. 4, s. 44.

282 Mezâlim kurumunda oturum ve duruşma kavramları kesin çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Burada, biz, duruşma mefhumunu, daha çok yargılamanın yapıldığı oturumlar için kullanıyoruz.
283 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208/Taneri, A.: a.g.e., s. 160-161.
284 Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 259-260.
285 İbn Kesîr: Bidâye, c. 12, s. 278, 280.
286 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
287 Örnek olarak bkz. Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 25, 244, 245, 247, 334.
288 Kalkaşandî: a.g.e., c. 10, s. 245, 334-335; c. 6, s. 205.
289 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
290sultana okunması konusunda ayrıca bkz. Suyûtî: Muhâdara, c. 2, s. 83.
291 İbn Batûta: a.g.e., c. 1, s. 300; c. 2, s. 280/Kalkaşandî: a.g.e., c. 4, s. 45.
292 Maverdî: a.g.e., s. 83/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 274/İbn Haldun: İber, c. 1, s. 392/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207.
293 Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 210.
294 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 208.
295 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 205/Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207/Suyutî: Tarîhu'l-Hulefa, s. 153/Uzunçarşılı, İ. H.: Methal, s. 410, dn. 1.
296 Kindî: el-Vulât ve'l-Kudât, s. 423-424/Muşerrefe, A. M.: a.g.e., s. 270/Suyûtî: Muhâdara, c. 2, s. 83.
297 Grunebaum, G. v.: Hadâratu'l-İslâm, s. 212. Krş. Gözübüyük, A. Ş.: Yönetsel Yargı, s. 385.
298 Maverdî: a.g.e., s. 83/Tyan, E.: a.g.e., c. 2, s. 154/Mez, A.: el-Hadâratu'l-İslâmiyye, c. 1, s. 432.
299 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 205.
300 Kalkaşandî: a.g.e., c. 5, s. 464.
301 Kalkaşandî: a.g.e., c. 6, s. 206-207.
302 Husaine, S. A.: Arab Administration, s. 165. Krş. İbn Tiktakî: Fahrî, s. 182-183.
303 Maverdî: a.g.e., s. 83, 87/Ferrâ: a.g.e., s. 71/Nuveyrî: a.g.e., c. 6, s. 275, 279, 280.
304 Makrîzî: a.g.e., c. 2, s. 207/Zeydan, C: Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, c. 1, s. 223.


ABDULMUN'İM, Hamdi/Divanu'l-Mezalim-Neş'etuhu ve Tatavvuruhu ve İhtisâsâtuhu Mukaranen bi'n-Nuzumi'l-Kadaiyye, Kahire 1983.

el-'ACLÂN, Muhammed b. Abdillah/ "Vilâyetu'l-Mezâlim", Edvâ'u'ş-Şerî'a, 2 (Riyâd 1397/1977), s. 25-27.

AKYÜZ, Vecdi/Hilafetin Saltanata Dönüşmesi, İstanbul 1989.

AKYÜZ, Vecdi (editör)/Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, İstanbul 1994.

ANSAY, Sabri Şakir/Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, Ankara, 1958.

ÂSIM EFENDİ, Mütercim Ahmed/el-Ukyânûsu'l-Muhît fî Tercemeti'l-Kâmûsi'l-Muhît, İstanbul 1305 (Kamus Tercemesi).

ATAR, Fahreddin/İslâm Adliye Teşkilâtı, Ankara 1979.

AYKAÇ, Mehmet/Abbâsî Devleti'nin İlk Dönemi İdarî Teşkilatında Dîvânlar (132-232/750-847), Ankara 1997.

BAYUR, Yusuf Hikmet/Hindistan Tarihi, Ankara 1946.

BELÂZÛRÎ, Ebu'l-Hasen Ahmed b. Yahya b. Câbir/Futûhu'l-Buldân, Yay. Rıdvan Muhammed Rıdvan, Mısır 1932.

BİLMEN, Ömer Nasuhi/Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1967-1970 (Hukuk-ı İslâmiyye).

CAHŞİYÂRÎ, Ebu Abdillah Muhammed b. Abdûs/el-Vuzera ve'l-Kuttâb, Yay. Mustafa es-Sekâ-İbrâhîm el-Ebyârî-Abdulhafîz Şelebî, Kahire 1938, 1. B. (Vuzera).

CEVHERÎ, İsma'îl b. Hammâd/Sıhâh, Mısır ty.

DEMÎRÎ, Kemaluddîn/Hayâtu'l-Hayevân, İstanbul 1315.

DEVVANİ, Celaleddin/Divan-ı Def-i Mezalim Risalesi, Cevdet Paşa: Tezakir, Yay. Cavid Baysun, Ankara 1986, s. 85-91 içinde. Tanıtımı ve çevirisi: Yavuz, Hulusi: "Events Leading to the Compilation of the First Ottoman Civil Code", İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, VIII/1-4 (İstanbul 1984), s. 89-122.

EBU'L-FEREC, Ali b. Muhammed el-Isfahânî/el-Egânî, Kahire 1345/1927.

FERRÂ, Ebu Ya'lâ Muhammed b. el-Huseyn/el-Ahkâmu's-Sultâniyye, Yay. Muhammed Hâmid el-Fakî, Mısır 1938.

FİRÛZÂBÂDÎ, Mecduddîn/Tertîbu'l-Kâmûsi'l-Muhît, Yay. et-Tâhir Ahmed ez-Zâvî, Beyrut 1979. GARDET, Louis/La Cite Musulmane, Paris 1954.

GAUDEFROY-DEMOMBYNES, Maurice/Les Institutions Musulmanes, Paris 1953. GENÇ, Reşat/Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul 1981.

GRUNEBAUM, Gustav von/Hadâratu'l-İslâm, Çev. Tevfîk Câvid-Abdulhamîd el-Abbâdî, Mısır ty. HALİFE b. Hayyât/Tarih, Yay. Suheyl Zekkâr, Dımaşk 1968.

HAMİDULLAH, Muhammed/İslâm Peygamberi, Çev. M. Said Mutlu-Salih Tuğ, İstanbul 1972.

HAMİDULLAH, Muhammed/İslam Tarihine Giriş, çev. Ruhi Özcan, İstanbul 1994.

HAMİDULLAH, Muhammed/İslam Anayasa Hukuku, editör: Vecdi Akyüz, İstanbul 1995.

HASEN, Hasen İbrahim-Hasen, Ali İbrahîm/en-Nuzumu'l-İslâmiyye, Mısır 1959.

HASEN, Hasen İbrahîm/Tarîhu'l-İslâm, Mısır 1953.

el-HATÎBU'L-BAĞDADÎ, Ebu Bekr Ahmed b. Ali/Tarîhu Bagdad, Mısır 1349.

HİTTİ, Phillip/Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980.

HUSAİNİ, S. A. Q. /Arab Administration, Madras 1948.

İBN ABD RABBİH, Ahmed b. Muhammed/el-Ikdu'l-Ferîd, Kahire 1940.

İBN BATÛTA, Muhammed b. Abdillah et-Tancî/Tuhfetu'n-Nuzzâr fî Garâ'ibi'l-Emsâr ve Acâ'ibi'l-Esfâr, Kahire 1939 (Tuhfetu'n-Nuzzâr).

İBN DUREYD, Ebu Bekr Muhammed el-Ezdî/Cemheratu'l-Luga, Haydarabad 1345.

İBNU'L-ESÎR, Ali b. Ahmed b. Ebi'l-Kerîm/el-Kâmil fi't-Tarîh, Kahire 1357 (C. J. Tornberg'in Leiden 1874-1876 yayını da kullanılmakla birlikte, birinci yayın daha çok kullanılmıştır.).

İBN FÂRİS, Ebu'l-Hasen Ahmed b. Zekeriyâ/Mu'cemu Mekâyîsi'l-Luga, Kahire 1367.

İBN FERHUN, Burhanuddin İbrahim b. Muhammed/Tebsıratu'l-Hukkâm fî Usûli'l-Akdıye ve'l-Ahkâm, Mısır 1301 (Tebsıratu'l-Hukkâm).

İBN HALDUN, Abdurrahman/Kitâbu'l-İber ve Dîvâni'l-Mubtede' ve'l-Haber fî Eyyâmi'l-Arab ve'l-Acem ve'l-Berber ve-men Âserahum min Zevî's-Sultâni'l-Ekber, Beyrut (1) 1967, 3. B., (2, 3) 1966, (4, 6) 1959, (5) ty., (7) 1958 (İber).

İBN HALDUN, Abdurrahman/Mukaddime, Çev. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982.

İBN HALLİKÂN, Ebu'l-Abbas Şemsuddîn Ahmed b. Muhammed/Vefeyâtu'l-A'yân, Yay. Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, Kahire 1948.

İBNU'L-KAYYİM el-CEVZİYYE, Muhammed b. Ebî Bekr/et-Turuku'l-Hukmiyye fi's-Siyâseti'ş-Şer'iyye, Mısır 1317.

İBN KESÎR, İsmâ'îl b. Umer/el-Bidâye ve'n-Nihâye, Mısır 1932 (Bidâye).

İBN KUDÂME, Abdullah b. Ahmed/el-Mugnî, Kahire 1970.

İBN MANZÛR, Cemâleddîn/Lisânu'l-Arab, Beyrut 1955.

İBN RECEB, Zeynuddîn Ebu'l-Ferec Abdurrahman b. Şihâbüddîn Ahmed el-Bağdadî/Zeyl alâ Tabakâti'l-Hanâbile, Yay. Muhammed Hâmid el-Fakî, Mısır 1952 (Zeyl).

İBN TAGRİBERDÎ, Cemaluddîn b. Yûsuf el-Atabekî/en-Nucûmu'z-Zâhira fî Mulûki Mısr ve'l-Kâhire, Mısır 1956 (en-Nucûmu'z-Zâhire).

İBN TEYMİYYE, Ahmed b. Abdisselâm/el-Hisbe fi'l-İslâm, Kahire ty. (Türkçesi: Bir İslam Kurumu Olarak Hisbe, İstanbul 1989, 2. B. 2001).

İBN TEYMİYYE, Ahmed b. Abdisselâm/es-Siyâsetu'ş-Şer'iyye fî Islâi'r-Râ'î ve'r-Ra'iyye, Beyrut 1969 (es-Siyâsetu'ş-Şer'iyye) [Türkçesi: Siyaset (es-Siyasetu'ş-Şer'iyye), Çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1985].

İBN TİKTAKÎ, Muhammed b. Ali b. Tabâtabâ/el-Fahrî fî'l-Âdâbi's-Sultâniyye ve'd-Duveli'l-İslâmiyye, Mısır 1345/1927 (Fahrî).

KAFESOĞLU, İbrahim/Türk Millî Kültürü, İstanbul 1983.

KALKAŞANDÎ, Ebû Abbâs Ahmed/Subhu'l-A'şâ fî Sınâ'ati'l-İnşâ, Kahire 1913-1917 (Subhu'l- A'şâ).

KARAMAN, Hayreddin/Başlangıçtan Zamanımıza İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul 1975 (İslâm Hukuk Tarihi).

KARAMAN, Hayreddin/Mukayeseli İslâm Hukuku-1, İstanbul 1974.

KÂSÂNÎ, Ebû Bekr b. Mes'ûd/Bedâ'i'u's-Sanâ'i' fî Tertîbi'ş-Şerâ'i', Mısır 1327-1328/1910 (Bedâ'i'u's-Sanâ'i').

KAVAKÇI, Yusuf Ziya/Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975.

KESKİOĞLU, Osman/Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku, Ankara 1980.

KETTÂNÎ, Abdulhayy/et-Terâtîbu'l-İdâriyye, Rabat 1346.

KİNDÎ, Ebû Umer Muhammed b. Yûsuf/Kitâbu'l-Vulât ve'l-Kudât, Yay. R. Gues, Beyrut 1908.

KÖPRÜLÜ, M. Fuad/ "Fıkıh", İA, c. 4, s. 608-622.

KÖPRÜLÜ, M. Fuad/İslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara 1963 (Barthold'un İslam Medeniyeti Tarihi adlı eserine notları).

KÖPRÜLÜ, M. Fuad/İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İstanbul 1983 (İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları).

KÖYMEN, Mehmet Altay/Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976.

KURTUBÎ, Arîb b. Sa'îd/Sılatu Tarîhi't-Taberî, Mısır 1939 (Sılatu't-Taberî).

MAKRÎZÎ, Ahmed b. Ali/el-Mevâ'iz ve'l-İ'tibâr bi-Zikri'l-Hıtat ve'l-Âsâr, Beyrut ty. (Hıtat).

MAWARDÎ, Ali b. Muhammed/Les Statuts Gouvernementaux, Alger 1915.

MAVERDÎ, Ali b. Mahammed/el-Ahkâmu's-Sultâniyye ve'l-Vilâyâtu'd-Dîniyye, Kahire 1973 (el-Ahkâmu's-Sultâniyye) (Türkçesi: el-Ahkâmu's-Sultâniyye, Çev. Ali Şafak, İstanbul 1975).

MES'ÛDÎ, Ebu'l-Hasen Ali b. el-Huseyn/Murûcu'z-Zeheb ve Me'âdinu'l-Cevher, Kahire 1346/1948 (Murûcu'z-Zeheb).

MEZ, A. /el-Hadâratu'l-İslâmiyye, Çev. A. Ebû Rîde, Beyrut 1961, 4. B.

MUMCU, Ahmet/Hukuksal ve Siyasal Karar Organı Olarak Dîvan-ı Hümayun, Ankara 1976 (Divan-ı Hümayun).

MUSTAFA, Nevin Abdulhâlık/İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1990.

MÜCAHİD, Huriye Tevfik/Farabi'den Abduh'a Siyasi Düşünce, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1995.

NEBHAN, Muhammed Faruk/İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Umumî Esasları, Çev. Servet Armağan, İstanbul 1980.

NEVEVÎ, Muhyiddîn b. Şeref/Tehzîbu'l-Esmâ ve'l-Lugât, Mısır ty.

NİZAMÜLMÜLK/Siyasetname, Çev. Nurettin Bayburtlugil, İstanbul 1981.

NUVEYRÎ, Şihâbuddîn Ahmed b. Abdilvehhâb/Nihâyetu'l-Ereb fî Funûni'l-Edeb, Mısır 1923 (Nihâyetu'l-Ereb).

ORTAYLI, İlber/Türkiye İdare Tarihi, Ankara 1979.

ÖGEL, Bahaeddin/Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1971.

RÂGIB, Ebu'l-Kâsım el-Huseyn b. Muhammed el-Isfâhânî/el-Mufredât fî Garîbi'l-Kur'ân, Yay. Muhammed Seyyîd Kîlânî, Kahire 1960 (el-Mufredât).

er-RÂZÎ, Ebu Bekr b. Abdilkâdir/Muhtâru's-Sıhâh, Mısır 1302.

SÂBÎ, Hilâl/Kitâbu'l-Vuzerâ, Yay. Abdussettâr Ahmed Ferâc, Kahire 1958 (Vuzerâ).

SALİH, Subhi/İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, Çev. İbrahim Sarmış, İstanbul 1982.

SCHACHT, Joseph/İslâm Hukukuna Giriş, Çev. Mehmed Dağ-Abdülkadir Şener, Ankara 1977.

SUBKÎ, Tâcu'd-Dîn Abdulvehhâb b. Ali/Tabakâtu'ş-Şâfi'iyyeti'l-Kubrâ, Yay. Mahmûd Muhammed et-Tenâhî, Kahire 1966.

SUYÛTÎ, Celâluddîn Abdurrahman/Tarîhu'l-Hulefâ, Kahire 1305.

SUYÛTÎ, Celâluddîn Abdurrahman/Hüsnü'l-Muhâdara, Kahire 1321 (Muhâdara).

ŞEŞEN, Ramazan/Salahaddin Devri'nde Eyûbîler Devleti, İstanbul 1983.

ŞİBLÎ, Nu'man/Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Çev. Talip Yaşar Alp, İstanbul ty.

ŞİRVANÎ, Harun Han/İslâm'da Siyasî Düşünce ve İdare Üzerinde Araştırmalar, Çev. Kemal Kuşçu, Ankara ty.

TABERÎ, Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerîr/Tarîhu'l-Umem ve'l-Mulûk, Mısır 1939 (Tarîh). TANERİ, Aydın/Türk Devlet Geleneği, Ankara 1975.

TANERİ, Aydın/ "Selçuklu-Osmanlı Çizgisinde Harezmşah Vezareti", Tarih Enstitütüsü Dergisi, 7-8 (İstanbul 1977), s. 17-54.

TEHÂNEVÎ, Muhammed Ali b. Ali/Keşşâfu Istılâhati'l-Funûn, Kalküta 1862.

TEKİNDAĞ, M. C. Şehabettin/Berkuk Devri'nde Memlûk Sultanlığı, İstanbul 1961.

TUĞ, Salih/İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1969.

TUĞ, Salih/İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara 1963.

TURAN, Osman/ "İkta", İA, c. 6 s. 949-959.

TURAN, Osman/Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1969.

TYAN, Emile/Histoire de L'Organisation Judiciaire en Pays İslâm, Paris 1938 (L'Organisation Judiciaire).

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı/Osmanlı Devleti Teşkilatına Methal, Ankara 1984, 4. B. (Methal).

ÜÇOK, Coşkun-MUMCU, Ahmet/Türk Hukuk Tarihi, Ankara 1982.

YA'KÛBÎ, Ahmed b. Ebî Ya'kûb b. Ca'fer b. Vehb b. Vâdıh/Tarîh, Beyrut ty. Dâru Sâdır.

YAKUT, b. Abdullah al-Hamevî/Mu'cemu'l-Buldan, Beyrut ty, Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî. YENİÇERİ, Celal/İslâm'da Devlet Bütçesi, İstanbul 1984.

YÜCEL, Yaşar/Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti, Ankara 1970.

ZEBÎDÎ, Muhammed Murtedâ/Tâcu'l-Arûs, Kuveyt 1965.

ZEMAHŞERÎ, Muhammed b. Umer/Esâsu'l-Belâga, Mısır 1341/1922.

ZEYDAN, Corci/Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, Çev. Zeki Megamiz, İstanbul 1328-1330.

ZİRİKLÎ, Hayruddîn/el-A'lâm, Mısır 1927-1928.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
13308 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın