• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Selçuklu Devrinin Özellikleri / Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen

Selçuklu Devri Türk tarihi, Cumhuriyet devrinde Türkiye'mizde çok büyük araştırma konusu olmuştur. İmparatorluk devrinde Türk tarihi deyince hemen hemen sadece Osmanlı tarihi anlaşılırdı. İmparatorluk tasfiye edilip de, onun yerine millî bir devlet kurulunca, Osmanlı tarihi bu devletin kuruluş esaslarını anlamaya yetmedi. İster istemez daha eski devirlere çıkıldı. İlk durak noktası Selçuklu Devri oldu.

Bugünkü Türkiye, son defa Selçuklu Türklerinin bundan 900 yıl önce fethedip vatan olarak seçtikleri ülkede kurulduğu için, Selçuklu Devri'ni araştırma hareketi yerinde idi. Selçuklular tarafından kurulan vatanı kurtaran Mustafa Kemal Atatürk, konumuz olan Selçuklu Devri tarihini araştıranların hemen hepsinin yetiştiği müesseseyi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ni kurdu. İşte Cumhuriyet'in başında, Türkiye'de sadece bir kişi, rahmetli Prof. Mükrimin Halil Yınanç, doğrudan doğruya Selçuklu Devri ile meşgul olurken, bilhassa rahmetli hocam Fuad Köprülü'nün ve talebelerinin yetiştirildiği Selçuklu Devri Türk Tarihi ve Medeniyeti araştırıcılarının sayısı bugün düzineleri geçmektedir.1 Böylece, gerek Büyük Selçuklu İmparatorluğu, gerekse bu imparatorluk tarih sahnesinde iken onun vassalı olan ve yıkıldıktan sonra bütün diğer vassal devletler gibi bağımsız olan Anadolu Selçukluları Devleti tarihine dair, ana kaynaklara dayanılarak, ilmî ölçülere uygun, cilt cilt eserler yazılmıştır.2

Selçuklu Devri üzerinde araştırma yapan Batılı ilim adamları da, Türk araştırıcıların eserlerini artık bol bol kullanmaktadırlar. Dünyaca meşhur Cambridge tarih serisinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi'ni yazan İngiliz âlimi C. E. Bosworth;3 Büyük Selçuklu imparatorluk İdarî, Teşkilâtı'nı yazan genç Alman tarihçisi H. Horst;4 Anadolu Selçukluları Tarihi'ni yazan meşhur Fransız ilim adamı Cl. Cahen;5 Amerikalı tarihçi S. Vryonis;6 Anadolu Beylikleri Devri'ne dair güzel bir eser yazmış olan B. Flemming7 buna misâl olarak verilebilir. İşin dikkate değer olan tarafı, Türk araştırıcılarının, daha ziyade memleket dışında tanınmaları ve takdir edilmeleridir. Nitekim, Batı'da yayımlanan eserlerde Selçuklu Devri ile ilgili konular, artık, doğrudan doğruya Türk ilim adamlarına yazdırılmaktadır.8

İçte ve dışta yapılan bütün bu araştırmalara rağmen, Selçuklu Devri Türk tarihinin bütün cepheleriyle yazıldığı henüz ileri sürülemez. Hattâ aydınların okuyacağı derli toplu bir Selçuklu tarihi de henüz yazılmamıştır denebilir. Cl. Cahen'in yazmakta olduğunu söylediği beş ciltlik Selçuklu Tarihi'ni sabırsızlıkla bekliyoruz. Derli toplu bir Selçuklu tarihinin bile yazılamamış bulunmasının türlü sebepleri vardır. Bunların başında W. Barthold'un da dediği gibi,9 konunun güçlülüğü gelmektedir: Selçuklu Devri Türk tarihi araştırmacısı, sıkı münasebetleri dolayısıyla hem İslâm tarihini hem de Bizans tarihini iyi bilmek zorundadır. Böylece bir araştırıcının Arapça ve Farsça dilleri yanında eski Yunanca ve Lâtince öğrenmesi güçtür. Kaldı ki, bu da yetmemektedir. Selçuklu tarihçisi, Orta Asya'yı da iyi bilmek zorundadır. Bu ise, kaynaklar bakımından Çince, arkeolojik, etnolojik ve antropolojik araştırmalar bakımından Rusça öğrenmeyi gerektirdiğinden, daha da uzun süren bir hazırlığı gerektirmektedir.

Bugün Türkiye'deki Selçuklu Devri araştırıcıları, araştırmalarını, daha ziyade Arapça ve Farsça kaynaklara dayanarak yürütmektedirler. Türk tarihi araştırıcılarının, Türk devlet anlayışı ve teşkilâtı için Kutadgu Bilgi'i; Türk Kültür Tarihi için de Divân-ü Lügati't-Türk'ü ciddî olarak kullanmaları zamanı gelmiştir. Biz bilhassa bilgi hazinesi olan son eseri Selçuklu Devri kültür tarihi bakımından dikkatle kullanmaya başladık.10

Bu sebeple Selçuklu Devri tarihi araştırıcılarının yazdıkları eserler, ister istemez eksik kalmaktadır. Dış tarihten iç tarihe yani siyasî ve askerî tarihten medeniyet tarihine girince, bu eksiklik daha da açık olarak kendisini göstermektedir. Çünkü medeniyet ve kültür, çevre değişmelerinden daha az müteessir olmakta, yeni çevre içinde de bazı değişikliklere uğramakla beraber ana vasfını koruyabilmektedir. Meselâ Orta Asya Türk medeniyeti çevresinden Orta ve Yakın Doğu İslâm medeniyeti çevresine girerek, bu bölgeye yakın zamana kadar arasız hâkim olan; Selçuklu, Eyyubî, Memlûk ve Osmanlı devlerini kuran Oğuz Türkleri, özelliklerini, görüleceği gibi, zamanımıza kadar koruyabilmişlerdir. Şu halde Türk tarihi, bu arada Türk Medeniyeti ve kültürü, Fuad Köprülü'nün Türk edebiyatı için dediği gibi, esas itibarıyla bir bütündür. Bu sebeple de, Seçuklu Devri araştırıcısı, İslâm tarih ve medeniyeti kadar, Orta Asya tarih ve medeniyetini de bilmek zorundadır.

Bu kısa açıklamamıza göre, Selçuklu devletlerini kuran Oğuzlar, Orta ve Yakın Doğu'ya bir mirâs ile, bir medeniyet mirâsı ile gelmişlerdir. Bunu İran ve Arap kültürlerine karşı korumaya çalışmakla kalmamışlar, kendilerinden sonraki devirlere aktarmışlardır ki, saf Türk kültürünün izlerini içine girdiğimiz Batı medeniyeti devrinde de görmek her zaman mümkündür. Bu ciheti, son zamanlarda yayımladığımız yazarlar da ortaya koymaya çalıştık. 11

İşte bu sebeplerle Selçuklu Devri, "bugünkü varlığımızı borçlu bulunduğumuz bir dönüm noktasıdır ve ne kadar önem verilse azdır" diyoruz.

O. Lattimore,12 W. Eberhard13 ve son defa da esas itibarıyla bunlara dayanarak güzel bir yazı yazan C. M. Kortepeter14 gibi Batılı bilim adamlarının araştırmaları sayesinde, Çin'in ve Hindistan'ın kuzeyinde Kore'den Hazar Denizi'ne kadar uzanan, pek değişik ve çetin iklim şartları gösteren, uçsuz bucaksız sahaların Türklerin hayatlarında oynadıkları rolü, daha doğrusu bu iklimin nasıl bir Türk medeniyeti yarattığını daha iyi anlamak mümkün olmaktadır. Bu iklim şartları ile başa çıkabilmek için mücadele eden ve tabiat kadar sert olan Türkler, gerekli tedbirleri ve bilhassa gerekli devlet teşkilâtını kurmuşlar, nihayet bu ülkelere hâkim olmakla kalmamışlar, muhtelif istikâmetlerde yayılmışlardır. 15 Denebilir ki, dünya tarihinde hiçbir kavim, Türkler kadar hareketli olmamışlardır. Zaten "dinamizm", Türk tarihinin ilk özelliğini teşkil eder. Coğrafyanın tesirini yalnız devlet teşkilât ve hayatında değil, her alanda müşahede etmek mümkündür. Kurdukları medeniyete, "atlı göçebe medeniyeti" dendiği malumdur.

Türk için hayat demek, mücadele demektir. Bunun izlerini vahşi hayvanları boğuşturan sanatta,16 yaz ile kışı savaştıran edebiyat ve şiirde de görmekteyiz.

Görünüşe göre, hayat şartları Türke has bir devlet telâkkisinin meydana gelmesinde de âmil olmuştur: Yaşadıkları geniş sahalar, Türklerin bütün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır; daha doğrusu bu geniş sahaların mahsulleri onların ihtiyaçlarının ancak bir kısmını karşılamaktadır. Üstelik, zaman zaman baş gösteren kıtlıklar, kuraklıklar, hayvan kırımı, yaşamayı daha da güçleştirmektedir. Bazen nüfus artışı da yaşama şartlarını ağırlaştırmaktadır. Görülüyor ki, fert kendi ihtiyaçlarını kendi başına gidermek kudretinden mahrumdur. Bunu ancak devlet ve devletin başında bulunan hükümdar giderebilir. Gerçekten Orhun kitabelerinden öğrendiğimize göre, halkı beslemek, hattâ hattâ bütünü ile refah içinde yaşatmak ve zengin etmek, devletin başında bulunan hükümdarın başlıca vazifesidir.17 Bu anlayış, destan ve masallara kadar girmiştir. Bu anlayışı Yusuf Has Hacip tarafından Selçuklu Devri'nde yazılmış olan Kutadgu Bilig'de de bulmaktayız.18

Hükümdar, bu vazifesini daha ziyade dış ülkelere yaptığı seferlerden elde ettiği servetlerle yerine getirmektedir. Adı geçen Kutadgu Bilig, hükümdarın ve devlet adamlarının servetlerini, kendilerine bir şey kalmayıncaya kadar halka dağıtmayı tavsiye etmektedir.

Orta ve Yakın Doğu'da geniş bir imparatorluk kurmuş olan Selçuklular, bu devlet anlayışını hemen hemen aynen uygulamışlardır: Orta Asya'daki selefleri gibi, bizzat Selçuklu hükümdarlarının veya prenslerinin muhtelif istikametlerde yaptıkları seferlerden elde ettikleri ganimetler, imparatorluk hazinelerinin başlıca gelir kaynaklarını teşkil ediyordu. Diğer taraftan, iktisadî ve ticarî hayatın düzgün gitmesi, devletin başlıca gayesi idi: Alp Arslan'ın daha tahta çıkar çıkmaz, Bağdad-Rey ticaret yolunu vuran Lur Kürtlerini tedibe girişmesi,19 daha sonra Orta Asya ticaret yolunu kesen kendi soyundan Türkmenler'e karşı sefer açarak onları perişan etmesi, imparatorluğun, iktisadî ve ticarî hayatın engelsiz yürümesini her şeyin üstünde tutulan şuurlu bir iktisadî siyasete sahip olduğunu göstermektedir.20

Şîî propagandacısı meşhur müellif Nâsır-ı Husrev'in, ilk uğrayışında harabe halinde gördüğü İsfahan'ı, Tuğrul Bey'in, şehri üç yıl vergiden muaf tutulması dolayısıyla ikinci uğrayışında pek mâmur görmesi,21 devletin halka karşı siyasi için bir delil olarak alınabilir.

Selçuklu hükümdarlarından Alp Arslan ile Melikşah'ın, onları örnek alan Vezir Nizâmü'l-mülk'ün, fakirlere, din ve ilim adamlarına hiçbir devirde rastlanmayan miktarlara varan paralar dağıtmalarını,22 sadece dinî esaslara riâyet düşüncesiyle veya Türke has cömertlikle izah etmeye imkân yoktur; eski Türk devlet anlayışının devamından ibarettir.

Daha eskiden olduğu gibi, başta Tuğrul Bey olmak üzere, bütün Selçuklu hükümdarlarının, her vesileyle şölenler vermeleri ve saraylarını halka açık tutmaları, Selçuklu Devri'nde da yaygın bir adetti.23 Şölenden sonra, eski bir Türk âdeti gereğince kaplar, davetliler tarafından yağma ediliyordu.

Bugün, demokrasi devrinde bile, köylülerimizin herşeyi "devlet baba"dan beklemelerini, bu eski devlet anlayışının kalıntısı saymak mümkündür.

Yukarıdan beri verdiğimiz kısa izahat, Türk devletlerinin, bu arada Selçuklu Devletlerinin kendilerine has bir iktisadî siyasetlerinin bulunduğunu göstermiştir sanırız. Bu iktisadî siyaset, iktisadî hayatı geliştirecek ve emniyet içinde iktisadî faaliyette bulunmayı sağlayacak tedbirleri alan Anadolu Selçuklularında daha da şuurlu bir hal almıştır: Belli mesafelerle Türkiye'yi kervansaray ağları ile örme,24 zayi olan tüccar eşyasını ödemeyi üzerine alan bir nevi devlet sigortası kurma, vs. buna misâl olarak verilebilir.25

Devletin takip ettiği bu iktisadî siyaset neticesinde, Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında İran halkı başka soydan olmalarına rağmen, tarih boyunca görmediği bir refah seviyesine ulaştığı gibi, Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu, dünyanın en müreffeh ve zengin ülkesi olmuştu.26

Anadolu Selçuklu Devleti'nin bir özelliği de, medeniyetin nimetlerinden bütün Anadolu'nun aynı derecede faydalanmasını daima göz önünde bulundurmasıdır: Bütün Selçuklu şehirleri, devlet ve hükümet merkezi Konya kadar gelişmişti.

Orta Asya ile Orta ve Yakın Doğu'ya hâkim Oğuzlar arasında toplum hayatı bakımından da, sıkı bir bağ kurmak mümkündür.

Görebildiğimize göre, hiç olmazsa Selçukluların içinden çıktığı Oğuzlar devleti âdeta sınıfsız bir toplum yapısına sahipti: 922 yılında buradan geçen Arap seyyahı İbn Fadlan'ın anlattığına göre, kurultayın verdiği kararlara en basit bir Oğuz vatandaşı bile itiraz etse bozulurdu.27 Şüphesiz mübalağalı olmakla beraber, bu ifadeden Oğuzların demokratik bir yapıya sahip oldukları anlaşılmaktadır. Görünüşe göre, mevki ve servet, sınıf farkı yaratmadığı gibi; soy asaletine dayanan bir sınıf da yoktu.

Orta ve Yakın Doğu'ya gelerek bir imparatorluk kuran ve hâkim zümreyi teşkil eden Oğuzlar, bu toplum anlayışını kendi aralarında sürdürmekle kalmadılar; aristokratik bir toplum yapısına sahip olan yabancı soydan yerleşik halka da uygulamaya çalıştılar. Meselâ orduya basit bir köle olarak giren bir Türkü, yükselmek için gerekli meziyetlere sahip ise, aradan 10-15 yıl geçtikten sonra büyük bir kumandan, hattâ bir devlet kurucusu olarak görmek her zaman mümkün idi. Bunun gibi, devlet mülki teşkilât kadrolarına memur olarak alınan yerleşik halkın en alt tabakasından bir kimse, zaman ile en yüksek makama çıkabiliyordu. Tuğrul Bey'in devlet teşkilâtına aldığı bu vasıfta bir kimse, Irak sivil valiliğine kadar yükselmişti.28

Tuğrul Bey, 1038 yılında ilk defa Nişapur'u fethettiği zaman, bu şehir âyanı, önüne gelenin bu Selçuklu hükümdarı ile konuşabilmesinden hayrete düşmüşlerdi.29

Selçuklular, toplumun aristokratik yapısını değiştirerek, aynı topluma demokratik bir mahiyet vermeyi, kültür müesseselerini, meselâ üniversiteleri kurarken bir sistem halinde ele aldılar ki, bunu aşağıda ayrıca söz konusu edeceğiz.

Yukarıdan beri verdiğimiz misâller, Türk toplumunda Batılıların "social mobility" adını verdikleri, Türkçe "içtimai hareketlilik" diyebileceğimiz aşağıdan yukarıya doğru daimi yükselme imkânı lâyık olan herkese açık olduğunu, Türklerin bu telâkkilerini hâkim oldukları yerli halka da uygulamaya çalıştıklarını göstermiştir sanırız. Böylece Türkler, toplumu taze kuvvetlerle daima yeniliyorlardı.

Asıl üzerinde durulacak nokta, Türk toplumunda yükselmeyi sağlayacak mekanizmanın var olup olmadığıdır.

Yaptığımız araştırma denemelerinde vardığımız neticeye göre,30 Türk toplumunda büyük küçük, kadın erkek herkes günlük hayatında, ya yarışma ya da yardımlaşma halindedir. Türkler, özelliklerinden bahsettiğimiz tabiata ve dış düşmanlara karşı varlıklarını koruyabilmek için böyle hareket etmek mecburiyetindedirler. Meselâ, erkekler, ortaya bir şey koyarak veya koymadan, birbirleriyle ok atma yarışı, at yarışı vs. yaparlarken; yine mesela ana ile kız ip eğirmede ya da süt sağmada vs. birbirleriyle yarış ediyorlardı. Böylece kabiliyetli insanlar, kabiliyetlerini göstererek ve geliştirerek yükselme imkânlarını buldukları gibi, toplum da bütünü ile terakki etmek, gerektiği zaman başka kavimlere üstünlüğünü göstermek imkanına kavuşuyordu. Tesanüt örneği veren yardımlaşma ise, toplumun kendi varlığını korumasını sağlıyordu.

Bugün beynelmilel askeri yarışmalarda hemen hemen daima birinci gelen Türk subayları, atı koşarken, arkadaki hedefleri vuran dedelerinin meziyetlerini muhafaza ettiklerini ispat eylemektedirler. Atın yerini uçak veya tankın; ok ve yayın yerini makineli tüfeğin, top veya roketin alması, görülüyor ki, hiçbir şeyi değiştirmemektedir.

Yardımlaşma bugüne kadar köylerde imece adı altında devam etmektedir. Türk kadını, asıl yardımı geleneklerine ve alışkanlıklarına uygun olarak, Türk Kurtuluş Savaşı'nda yapmıştır.

Selçukluların kısaca bazı cephelerini belirtmeye çalıştığımız içtimai siyasetleri gibi, bir kültür siyasetleri de var mı idi? Ne yazık ki, Beylikler devrine kadar, Selçukluların siyasi hakimiyetleri yanında kültürlerini, hakim oldukları milletlere kabul ettirmek şöyle dursun, Türk kültürünü bütünüyle ayakta tutmak için şuurlu bir siyaset takip ettiklerine dair elimizde kesin deliller yoktur. Bunun aksini gösteren emareler vardır.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşu sırasında başlıca rolü oynamış olan göçebe hür Türkmenlerin yerini, asker olarak gulâm (köle) Türklerin; halk olarak ve devletin mülki teşkilat kadrolarını işgal eden unsur olarak İranlıların alması31 siyasi bakımdan mağlup olan yerleşik halkın kültür bakımından galip gelmeleri neticesini doğurdu.

Görünüşe göre, resmi dil olarak Farsçayı kabul eden devletin takip ettiği kültür siyasetinin, zamanla devletin askeri teşkilat kadrolarını işgal eden gulam Türkler tarafından da iyi karşılanmadığını, kenar bölgede hakim olduğu için İran medeniyetinin tesiri altında pek kalmayan Kirman Selçuklu Hükümdarı Kavurd'u, kendilerini zaferden zafere koşturan Alp Arslan ve Melikşah gibi Selçuklu hükümdarlarına tercih etmelerinden anlaşılıyor. Zira, ordunun Kavurd'u tercih etmesini, sadece taht mücadelesiyle izah etmeye imkan yoktur.

Selçuklular zamanında, devlet idaresinde olduğu gibi, medeniyette de bir ikilik dikkati çekmektedir: Sanat (mimari, güzel sanatlar vs.) gibi maddi medeniyet alanında Türkler, edebiyat gibi manevi medeniyet alanında ise İranlılar kendi dehalarını ortaya koymak fırsatını bulmuşlardır. Hele Anadolu Selçukluları zamanında mimari ve güzel sanatlarda Türkler, şimdi bile ulaşılamayan bir seviyeye yani çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmışlardı.32 Unutmamak lazımdır ki, bir taraftan Türk kültürü ile İran kültürü, alttan alta mücadeleye devam ederken,33 bir taraftan da hükümdarlarından türlü sahalarda yaşayan halka kadar Türkler kültürlerine bağlılıklarını sürdürüyorlardı. Meselâ Selçuklu saraylarında Selçuklu Devletleri yıkılıncaya kadar herkes Türkçe konuşuyordu. Meselâ Halife'nin genç kızı ile evlenen ihtiyar Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, kendi düğününde, kendi kumandanları ile birlikte Türk usulü oyun oynamış, Türkçe Türküler söylemişti.34 Asıl üzerinde durulması gereken nokta, onun, çehizi dışarıda herkesin görebileceği şekilde teşhir ettirmesidir.35 Bu adet, bilindiği gibi, Türkiye'mizde hâlâ yaşamaktadır.

Selçuklu Devri'nde yapılan matem merasimleri, İslam'dan öncekinden pek farklı değildi. Türklerde cenazenin üzerine ipek kumaş parçası örtmek adeti vardı. Bu kumaş parçaları daha sonra fakirlere dağıtılırdı. Genç Melikşah, taht mücadelesinden esir edilerek huzuruna getirilen amcası Kavurd'a, babası Alp Arslan'ın ölümü münasebetiyle Türk adeti gereğince matem merasimi düzenleyecek ve cenazesine örtülmek üzere ipek kumaş parçası gönderecek yerde, şenlikler yaptığını yüzüne karşı söylemiş idi.36

Antaka'yı alan Haçlıların, Türkler çekildikten sonra, Türk şehitlerinin mezarlarını açarak içlerindeki eşyayı yağma etmeleri37 İslam'dan önceki ölü gömme adetinin imparatorluğun kuruluşundan 60 yıl sonra İslam-Türkler tarafından aynen muhafaza edildiğini göstermektedir.

Sultan Sancar'ın, vasallık istemi gereğince sarayında rehin olarak bulunan Bavendli prens Alaü'ddevle Ali'ye, babası Şehriyar'ın ölümü münasebetiyle şarap göndermesi,38 ölü evine yemek götürme şeklinde de bugün de devam eden Türk adetinin, Selçuklu İmparatorluğu'nun sonuna doğru, kımızın yerini şarap alarak devam ettiğinin delilidir. Bu misalleri daha da çoğaltmak, şüphesiz, mümkündür.

Görülüyor ki, devletin bütün Türk kültürünü kapsayan bir siyaseti olmamakla beraber, gerek devlet teşkilatında vazife alan Türkler, gerekse devlet teşkilatı dışında kalan Türkmenler, hemen hemen tamamıyla Orta Asya'daki İslam öncesi hayatlarını yaşıyorlardı; diğer bir deyimle kültürlerini muhafaza ediyorlardı.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu, siyasi hakimiyetine paralel olarak, kültürünü de yerel halka hakim kılmak için şuurlu bir siyaset takip etmemekle beraber, kurduğu kültür müesseseleri; bu arada üniversitelerle topluma ve hatta İslam medeniyetine yeni bir istikamet vermiştir.

Batıdan bir bir buçuk asır önce Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan zamanında kurulmaya başlanan devlet üniversiteleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. Biz bu hususta bir başlangıç yaparak, Selçuklu Üniversitelerine dair uzunca bir yazı yazdık.39

Selçuklu Devri'ne gelinceye kadar tahsil, daha ziyade maddi imkanları olanların üstesinden gelebilecekleri pahalı bir işti. Selçuklular, yukarıda izaha çalıştığımız demokratik toplum anlayışlarına uygun olarak, adeta kastlaşmış, katılaşmış İslam toplumunda "içtimai hareketliliği" yaratmak gayesiyle, müstakil binası ve ihtisas kütüphanesi olan yatılı-burslu üniversiteleri kurdu. Böylece kabiliyetli olup da sırf maddi imkansızlıklar yüzünden okuyamayacak durumda olan gençler, topluma ve insanlığa büyük adam olarak kazandırıldı. Herkesin pek iyi tanıdığı Muhammed Gazali, Ömer Hayyam, Muizzi, Hakani, daha sonra Sadi misal olarak verilebilir.

Yukarıdan beri verdiğimiz izahattan sonra, Selçuklu Devri'nin, Prof. Bausani'nin dediği gibi,40 yalnız dini hayat bakımından değil, devlet anlayışı, bu devletin takip ettiği kültürel ve ekonomik siyaset ve nihayet toplum hayatı bakımlarından da, bir dönüm noktası teşkil ettiği anlaşılmıştır sanırız. Bize göre, Selçuklu Devri'nin asıl özellikleri bunlardır.


KAYNAKÇA BULUNAMAMIŞTIR 

  
3607 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın