• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi / Prof. Dr. Erdoğan Merçil

Türkler tarih boyunca yayıldıkları sahalarda muhtelif devletler kurmuşlardır. İsimleri başka başka olmasına rağmen bu devletler bir devamlılık göstererek bugüne kadar gelmiştir. Millî tarihimiz bakımından bu devletlerin en önemlilerinden biri şüphesiz Büyük Selçuklu İmparatorluğu'dur.

Oğuzlar, X. yüzyılda Sir Derya (Seyhun) ile Hazar Denizi'nin doğusu ve Aral Gölü arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Bu sırada Oğuzlar, Üç-ok ve Boz-ok diye iki kol halinde teşkilâtlanmıştı.

Selçuklular, bu yirmidört Oğuz kabilesinden Üç-ok kolunun Kınık boyuna mensupturlar. Kınık boyu da Oğuzlar arasında Sir Derya suyunun ağzına yakın bir yerde oturmakta idi.1

X. yüzyılın başında Oğuz Devleti'ni "Yabgu" unvanı taşıyan bir hükümdar idare etmekteydi. Selçuklu ailesinin atası olan Temir-Yalığ (Demir yaylı) lâkablı Dukak, bu Oğuz Devleti'nde kuvvetli bir askerî ve siyasî mevkiye sahipti.

Bir müddet sonra Dukak öldü. Onun oğlu Selçuk, babasının ölümünden sonra, üstün vasıfları ile dikkati çekmiş ve Yabgu tarafından genç yaşta "Sü-başı" (Ordu kumandanı) tayin edilmişti. L. Rasonyi,2 onun "Selçük" şeklinde de kaydedilen isminin "Küçük-sel" manasına geldiğini, Selçuk'un Orta Asya'da Kırgızlar tarafından Muz (Buz) Tağ denilen Sel-Tağ civarında doğmuş ve adını bu dağdan almış olmasının muhtemel olduğunu ileri sürmüştür. Bundan başka "Salçuğ" kelimesinin bazı Türk lehçelerinde "mücadeleci" manasında kullanıldığı da belirtilmektedir.3 Yabgu, gün geçtikçe devlet içinde durumu kuvvetlenen Selçuk'u kıskanmış, bunda Yabgu'nun hatununun tahriki de rol oynamıştı. Selçuk ise öldürülmekten korkarak kabilesi, yakın adamları ve sürüleri ile bulundukları Yengi-Kent bölgesinden ayrılmış, İslâm ülkeleriyle, Türk ülkelerinin birleştiği bir uç (suğûr) şehri olan Cend havalisine gelmişti [tahminen X. yüzyılın son çeyreği (961)].4 Selçuk'un Cend'e gelişinin Oğuz Yabgu Devleti'nin Kıpçaklar tarafından yıkılması ile ilgili bulunduğu ileri sürüldüğü gibi,5 bu göçün başlıca sebebinin, yer darlığı ve otlak kifayetsizliği olduğu da belirtilmiştir.6

Bu sıralarda İslâm dînî Türk kitleleri arasında sür'atle yayılmaktaydı. Selçuk, Cend'de yanındakiler ile birlikte Türk inanışlarına yakınlığı ve siyâsî geleceğinin parlaklığı dolayısıyla İslâm dinini kabul etti. Bundan sonra Selçuk, Oğuz Yabgusu'nun Cend'deki Müslümanlardan aldığı yıllık verginin ödenmesine "kâfirlere haraç verilmeyeceğini söyleyerek" engel oldu ve vergiyi almaya gelen memurları kovdu. Daha sonra da Yabgu tarafından gönderilen kuvvetlerle çarpıştı. Selçuk, bu bölgede kolaylıkla tutundu ve Yabgu'nun hâkimiyetine son vererek Cend'de müstakil bir beylik kurdu.

Selçukluların varlıklarının ilk safhasında çevrede ikisi Türk, üç büyük Müslüman devlet vardı. Bunlardan birincisi İslâmın doğu sınırı üzerinde bir Türk devleti olan Karahanlılar (tahminen 840-1212) idi. Diğer Türk devleti de o zaman için, şimdiki Afganistan toprakları üzerinde, hâkimiyetini sürdüren Gazneliler (963-1186) idi. Bu devlet, daha sonra hududlarını genişleterek Kuzey Hindistan'ı -bugünkü Pakistan'ı- da ele geçirecektir. Maverâünnehr ve Horasan'a hâkim olan üçüncü büyük devlet, Sâmânoğulları Devleti (819-1005) idi.7 Abbasî halifeliği ise artık ismen mevcut olup, dünyevî işlerde idare Büveyhî Devleti'nin (932-1055) Irak'a hâkim kolunun elinde idi.

Selçukluların Sâmânîler ile Münasebetleri

Selçuk Bey, yaptığı gazalar sonucu şöhret kazanmış ve emrindeki Oğuzlar ile mühim bir kuvvete sahip olduğunu göstermişti. Onun bu şöhreti Maverâünnehr'de üstünlüğü ele geçirmeğe çalışan devletlerden biri olan Sâmânîler ile anlaşmasını sağladı. Sâmânîler, devlet sınırlarının diğer Türk akınlarına ve Karahanlılara karşı korunmasına mukabil Selçuklu Oğuzlarına Buhara civarındaki "Nur Kasabası" yöresine yerleşme müsaadesi veriyordu (985-986).8 Bununla beraber Cend bölgesinden Nur Kasabası ve civarındaki otlaklara sürüleri ile gelenler Selçuk'un oğlu Arslan (İsrail) idaresinde olan Oğuzlar idi. Selçukla beraber olanlar yine Cend ve yöresinde kalmışlardı.

Karahanlı hükümdarı Buğra Han, Ebû Mûsâ el-Hârun b. Süleyman'ın Sâmânî başkenti Buhara'yı zapt etmesi (992), Sâmânî Emîri II. Nûh'un (976-997) bu şehirden uzaklaşmasına sebep olmuştu. II. Nûh kendisine yardım etmesi için Selçuk'a başvurdu. Selçuk da oğlu Arslan kumandasında bir kuvveti yardım için gönderdi. Arslan, bu sırada Oğuz devlet teşkilâtına uygun olarak "Yabgu" unvanı taşıyordu. Buğra Han'ın Buhara'dan çekilmesine hastalığı kadar, Arslan Yabgu idaresindeki Oğuzlar da sebep olmuştu. Hatta Sâmânî Emîri II. Nûh, Buhara'yı geri aldığı gibi Oğuzlar ile birleşerek, çekilmekte olan Karahanlı kuvvetlerine taarruz etmiş ve onların artçılarını bozguna uğratarak ağırlıklarını yağmalamıştı. Daha sonra Maveraünnehir'deki kuvvet dengesinin Karahanlılar ve Gazneliler lehine değiştiğini görüyoruz. Ancak Selçuklular da bu bölgeye olan alâkalarını arttırmışlardı. Bu sırada Karahanlı İlig Han Nasr ise Sâmânîleri mağlup ederek Buhara'yı ele geçirdi (Ekim 999), son Sâmânî Emiri II. Abdülmelik ve diğer hânedan mensupları Karahanlı başkenti Özkent'e gönderildi. Çok geçmeden bu hanedana mensup Ebû İbrahim İsmail el-Muntasır tutuklandığı yerden kaçmayı başararak Karahanlılar ile mücadeleye başladı ve Buhara'ya tekrar hâkim oldu (1000).9

Başlangıçta Karahanlılara karşı başarı ile mücadelede bulunan el-Muntasır daha sonra bunu devam ettiremeyerek Arslan Yabgu'nun idaresindeki Oğuzlara sığınmak ve onlardan yardım istemek zorunda kaldı (1002). Arslan Yabgu kumandasındaki Oğuzlar el-Muntasır ile birlikte harekete geçtiler ve Karahanlılara karşı başarılı savaşlar yaptılar. Önce Karahanlı kumandanı Sü-başı Tegin'i, sonra bir gece baskınıyla İlig Nasr'ı (1003) ve ertesi yılda yine bir Karahanlı ordusunu Semerkand civarında bir kez daha yendiler (Mayıs-Haziran 1004). Fakat Oğuzlar bu savaştan ellerine çok ganimet geçince, el-Muntasır'dan ayrılarak yurtlarına döndüler. Bu ayrılış el-Muntasır'ın Karahanlılar karşısında başarısız kalmasına ve ölümüne sebep oldu (Aralık 1004-Ocak 1005). Onun ölümüyle Sâmânî Devleti'nin tekrar kurulması ümidi de ortadan kayboluyordu.10

Uzun ömürlü olduğu anlaşılan Selçuk ise yüz yaşını geçmiş olduğu hâlde 1007 tarihinde Cend şehrinde öldü. Selçuk'un Mikâil, Arslan (İsrail), Yusuf ve Musa adlarında dört oğlu vardı. Mikâil daha babasının sağlığında bir savaş sırasında ölmüş, onun evlâtları Çağrı ve Tuğrul Beyler dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmiştir. 11 Selçuk'un ölümü ile ailenin başına Arslan Yabgu geçti. Bir müddet sonra Selçukluların hepsi Cend'den ayrılarak, Arslan Yabgu'nun faaliyet sahası olan Maveraünnehir'e, Buhara civarına indiler.

Selçukluların Karahanlı ve Gazneliler ile İlişkileri, Çağrı Bey'in Doğu Anadolu Seferi

Sâmânîlerin ortadan kalkması ile Maveraünnehir'e Karahanlıların hâkim olması, Selçukluların bu bölgede adı geçen devlet ile karşı karşıya kalmasına yol açmıştı. Selçuklulardan Tuğrul ve Çağrı Beyler, İlig Han Nasr'ın hücumuna uğrayınca, yine Karahanlı hanedanından Buğra (Ahmed b. Ali) Han'ın yanına Talas havalisine gittiler. Ancak Buğra Han'ın da onlara düşmanca davranarak Tuğrul Bey'i tutuklaması üzerine Çağrı Bey, bir baskınla Karahanlıları mağlûp etmiş ve Tuğrul Bey'i kurtarmıştı. Bundan sonra Tuğrul Bey, çöllere çekilirken Çağrı Bey de Doğu Anadolu'ya meşhur akınını yapmıştı (1016). Çağrı Bey, bu akın sırasında, emrindeki 3000 Türkmen ile Horasan, Rey ve Azerbeycan yolunu takip ederek Ermeni Vaspurakan Krallığı arazisine saldırmış ve bu bölgeden bol ganimet ele geçirmiştir. Errân ve Doğu Ermeniye'deki Müslüman Şeddâdîlerin topraklarından da geçen Çağrı Bey, daha sonra Gürcü Krallığı arazisini yağmalamış ve Ani Ermeni Krallığı topraklarına kadar ilerlemişti. Çağrı Bey, bu bir keşif hareketi sayılan seferinden sonra Horasan'a döndü ve Buhara civarında Tuğrul Bey ile buluştu (1021).

Modern tarihçilerden bir kısmı bu akının yapıldığını kabul ederken,12 diğer bir kısmı da menkıbevî (hikaye) bir mahiyet taşıdığını ileri sürmüşlerdir.13

Arslan Yabgu'ya gelince, Karahanlılardan Ali Tegin (öl. 1034) ile birleşerek onun Buhara'yı ele geçirmesine yardımcı olmuştu (h. 411/m. 1020-1021). Yusuf Kadir Han'ın büyük kağanlığını tanımayarak isyan eden Ali Tegin'in Arslan Yabgu ile ittifakı Maverâünnehr'e hâkim olmak isteyen Karahanlı ve Gazneli devletleri için kuvvetli bir engeldi. Yusuf Kadir Han, bu sebeble onlara karşı Gazneli Sultan Mahmud ile anlaşmak istedi. Sultan Mahmud, Gazneli Devleti topraklarına tecavüzlerde bulunmasından dolayı yeni komşusu Ali Tegin'e itimat etmemekte idi. Bu sebepten anlaşma kolaylıkla oldu. Yusuf Kadir Han ve Sultan Mahmud, Semerkand civarında buluştular (1025). Bu meşhur mülâkatta alınan kararlardan birisi de Arslan Yabgu ve emrindeki Oğuzların Maverâünnehr ve Türkistan'dan Horasan'a nakledilmeleri idi. Bu sırada Arslan Yabgu ve Ali Tegin, iki büyük devletin kuvvetlerine mukavemet edemeyeceklerini anlayarak Buhara'dan çöllere çekildiler. Sultan Mahmud, Arslan Yabgu'yu huzuruna davet etti. Arslan Yabgu, Semerkand'da bulunan Sultan Mahmud'un yanına gelerek onunla görüştü. Bu görüşme sonucu Sultan, Arslan Yabgu'nun emrindeki kuvvetler ile kendi ülkesi için ilerde bir tehlike teşkil edebileceğini anlamış ve bir ziyafet meclisinde onu yakalatarak Hindistan'da bulunan Kâlincâr kalesine hapsettirmişti (1025). Arslan Yabgu yedi yıllık bir esâretten sonra bu kalede öldü (1032).14

Arslan Yabgu'nun esir edilmesinden sonra Selçukluların başına Musa (İnanç) Yabgu geçirildi. Ancak hakikatte Selçukluları idare eden Tuğrul ve Çağrı Beyler idi. Tekrar Buhara'yı ele geçiren Ali Tegin'in Tuğrul ve Çağrı Beylere elçi göndererek beraber olmak teklifi kabul edilmemişti. Ali Tegin buna mukabil Selçuk'un dördüncü oğlu Yusuf'u15 "Yabgu" ilân ederek Selçuklu ailesinin birliğini bozmaya çalıştıysa da Yusuf buna taraftar olmadı. Ali Tegin, bu kez Alp-Kara Baran adlı bir kumandan idaresindeki ordusunu göndererek Yusuf'u öldürttü. Tuğrul ve Çağrı Beyler bunun intikamını Alp Kara'yı ve onun kuvvetlerinden takriben 1000 kişi öldürerek almakta gecikmediler (1030).16 Fakat Ali Tegin'in tekrar saldırması üzerine Selçuklular Harezm'e çekildiler.

Selçukluların Kısa Bir Süre Harezm'de Oturmaları

Gazneli Sultan Mahmud'un ölümü (1030) ve yerine oğlu Mesud'un geçmesi siyasî durumun değişmesine sebep oldu. Selçuklular, tekrar Ali Tegin ile ittifak ederek Debûsiye'de Harezmşah Altuntaş idaresindeki Gazneli ordusuna karşı savaştılar (1032). Öte taraftan bu savaş sırasında ağır yaralanan Altuntaş, Karahanlılar ile bir barış yaptıysa da, hemen sonra ölmüştü. Mesud, Altuntaş'ın yerine Harezm'e oğlu Harun'u tayin ettiyse de, kendi oğlu Said'e "Harezmşâh" unvanı verdi. Bu olay Harezm'in karışmasına sebep oldu. Ali Tegin'in 1034 yılında ölümü üzerine, Selçuklular, bu kez Gaznelilere karşı istiklâl mücadelesine girişmiş olan Altuntaş'ın oğlu Harun'un daveti üzerine Maverâünnehr'den ayrılarak Harezm'e göç etmişlerdi. Bu sırada Selçukluların eski düşmanı Cend Emiri Şâh-Melik onların Harezm topraklarında olduğunu haber alınca süratle harekete geçmiş ve bir baskınla Selçukluları vurmuştu (Kurban Bayramının son günü Zilhicce/Kasım 1034). Selçuklulardan bu baskın sonucu 7-8 bin kişi ölmüş, kadın ve çocuklardan birçok esir vermişler ve perişan bir hâlde Ceyhun'un öbür yakasına geçerek Rıbat-ı Nemek denilen yerde konaklamışlardı. Diğer taraftan Harezmşâh Harun, Selçukluların desteğini kaybetmek istemediğinden onlara birçok mal vererek ve vaadlerde bulunarak yerlerine döndürdü. Selçuklular kısa zamanda toparlandılarsa da çok geçmeden dostları Harun'u kaybettiler. Harun, Gazneliler tarafından hazırlanan bir suikast sonucu öldürüldü (13 Nisan 1035).17

Horasan'a Göç ve Gazneliler ile Savaşlar

Selçuklular, bu dostlarını kaybedince Harezm'de daha fazla durmayarak Horasan'a göç ettiler (Recep 426/Mayıs 1035). Muhtemelen burada kolaylıkla yurt tutabilecekleri düşüncesinden hareket eden Selçuklular, önce, 1000 süvari ile Ceyhun'u geçerek Nesâ'ya geldiler. Daha önce bu bölgeye göç etmiş olan Türkmenler ve Harezmliler de onlara katılmaya başladılar. Selçuklu reisleri Musa Yabgu, Tuğrul ve Çağrı Beyler, Gaznelilerin Horasan divanı reisi Sûrî'ye gönderdikleri bir mektupta durumlarını anlatmışlar, Sultan'ın hizmetine girmek istediklerini buna karşılık Nesâ ve Ferâve'nin yurt olarak kendilerine verilmesini yazmışlardı. Fakat bu istekleri red edildiği gibi, Sultan Mesud, vezîrinin biraz beklenilmesi tavsiyesine rağmen, Selçukluların üzerine Hacib Beğtoğdı idaresinde iyi techiz edilmiş 17.000 kişilik bir ordu yolladı. Selçuklular ile bu Gazneli ordusu Nesâ yöresinde karşılaştılar. Burada Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı (19 Şaban/29 Haziran 1035). Selçuklular ise çok zengin ganimetler ele geçirdiler, buna rağmen yine de Gazneliler Devleti'nin kuvvetinden çekinmekteydiler. Gazneli Devleti, vezirine elçi göndererek savaşa kendilerinin sebep olmadığını bildirip, özür dilediler.

İki taraf arasındaki müzakereler neticesinde Gazneliler Devleti, Musa Yabgu'ya Ferâve'yi, Çağrı Bey'e Dihistân'ı ve Tuğrul Bey'e de Nesâ'yı veriyordu. Ayrıca Sultan Mesud, Selçuklu reislerine hil'at, menşûr ve sancak göndererek "Dihkân" unvanı vermişti (Ağustos 1035).18 Buna karşılık onlar sultana itaat edecekler ve içlerinden biri de dâima rehin olarak bulunacaktı. Bu zafer ve anlaşmayla Selçuklular, artık meşrû bir kuvvet haline gelmişler ve devlet kurma yolunda önemli bir adım atmışlardı.

Selçukluların İstiklâl Kazanması

Selçukluların Gazneliler ile yaptıkları bu anlaşma prestijlerini arttırmış olduğundan bilhassa Balhan Dağı (Hazar Denizi'nin doğusu) ve Cey-hun taraflarından akın akın Türkmenler onların yanına gelmeye başlamıştı. Selçukluların bu sakin devresi çok uzun sürmedi, 4-5 ay geçtikten sonra yağma hareketlerine başladılar. Diğer taraftan Gaznelilerin düşmanı olan Harezmşâh İsmail ile anlaştılar (1036 yazı).

Gazneli Sultan Mesud Horasan vilâyetini Selçuklu akınlarına karşı korumak için Sü-başı adındaki bir kumandanın idaresinde 15.000 kişilik bir ordu gönderdi. Buna rağmen Selçuklular sultana yeni bir elçi göndererek idareleri altındaki topluluğa şimdi yaşadıkları yerlerin yetmediğini ileri sürdüler ve Merv, Serahs ve Bâverd'in kendilerine verilmesini istediler. Sultan Mesud'un bu teklife müspet bir cevap vermemesi üzerine Selçuklular yeniden akınlara başladılar. Mesud onlarla mücadele için vezirini Herat'a gönderdi. Vezîr burada büyük bir ordu hazırlayarak Türkmenler üzerine sevk etti. Türkmenler bu Gazneli kuvvetlerine mukavemet edemeyeceklerini anlayarak Nesâ ve Ferâve'ye çekildiler. Sultan Mesud ise devlet erkanının önce Selçuklular üzerine yürümesi tavsiyelerine kulak asmayarak 6 Ekim 1037'de19 Hindistan'daki Hansi kalesini feth etmek için Gazne'den ayrılmıştı. Onun, devletini tehdit eden Selçuklu tehlikesine rağmen, bu sırada Hindistan'a sefer yapması büyük bir tedbirsizlikti. Nitekim Mesud'un Hindistan'da bulunmasından ve kışın bastırması dolayısıyla Sü-başı'nın muntazam ordusuyla harekete geçmememesinden yararlanan Türkmenler Tâlekân ve Fâryâb'ı yağmaladıkları gibi Rey şehrini de muhasara etmişlerdi.

Sultan Mesud, Aralık 1037'de Hansi Kalesi'ni zapt ederek, 1038 baharında Hindistan'dan geri döndüğü zaman, Selçuklular Gazneli kuvvetlerine karşı birçeşit çete savaşları yapıyorlardı. Nihayet Sultan Mesud, Selçuklular ile bir meydan muharebesi yapması için Gazneli ordusu kumandanı Sü-başıya kat'i emir verdi. Sü-başı, Selçuklular üzerine yürüdü. Onun harekete geçtiğini haber alan Selçuklular ağırlıklarını ve ailelerini Merv Çölü ortasına gönderdiler. Gazneli ve Selçuklu kuvvetleri Serahs yakınında Talh-âb denilen yerde karşılaştılar (429 yılı Şaban sonu/Muhtemelen 24 Mayıs 1038). Bilhassa Çağrı Bey'in gayretleri ile Selçuklular, Gazneli ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Sü-başı yanında ancak 20 kadar gulamı20 olduğu halde Herat'a kaçabilmişti.

Bu zaferden sonra istiklâllerini kazandıklarına inanan Selçuklular, yeni bir devlet kurmak için derhal hazırlıklara başladılar ve kendi aralarında toplanarak, eski Türk devlet an'anesi gereğince, ülkeyi aralarında bölüştüler. Tuğrul Bey, devletin hükümdarı olarak Nişâbur'u, Çağrı Bey, Merv'i, Musa Yabgu da Serahs'ı aldılar. Tuğrul Bey ana bir kardeşi olan İbrahim Yınal'ı öncü olarak Nişabur'a gönderdi. Nişabur halkı aralarında bir müşavereden sonra İbrahim Yınal'ın elçisine Selçuklulara itaat edeceklerini bildirdiler. İbrahim Yınal, şehre girerek durumu Tuğrul Bey'e bildirdi. Nişabur'da Cuma günü hutbenin, Tuğrul Bey adına okunduğu ileri sürülüyor (Haziran 1038).21 Birkaç gün sonra da yanında 3-4.000 atlı olduğu hâlde Tuğrul Bey Nişâbur'a geldi, kolunda Türk hâkimiyet alâmeti olarak bir yay ve kemerinde üç ok bulunuyordu.22 Tuğrul Bey, Sultan Mesud'un tahtına oturdu ve Horasan'ın en mühim şehri Nişâbur, Selçukluların merkezi oldu.23

Diğer taraftan Sultan Mesud da Selçukluların artık kendisi için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu anlamış ve onlar üzerine sefere çıkmaya karar vererek harekete geçmişti. Nihayet Sultan Mesud Ulyâ-âbâd mevkiinde Çağrı Bey ve emrindeki Türkmenler ile karşılaştı ve onları bozguna uğratmaya muvaffak oldu (6 Nisan 1039).24 Selçuklular bu yenilgiden sonra çöllere çekilmek zorunda kaldılar. Bu galibiyet Sultan Mesud'un mâneviyatını yükseltmiş ve Serahs'a gitmek üzere Belh'den harekete geçmişti.

Gazneli ordusu 70.000 süvari ve 30.000 piyadeden meydana gelen devrin büyük ordularından biriydi. Bu sırada Çağrı Bey Serahs'da bulunuyordu. Tuğrul Bey, Nişâbur'dan, Musa Yabgu da Merv'den onun yanına gelerek kuvvetlerini birleştirdiler. Selçuklular bu büyük Gazneli ordusu karşısında savaşmaktan çekinmekte idiler. Bu sebeple Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu reisleri savaşı kabul etmeyip, çöllere çekilmek istediler. Çağrı Bey ise, Horasan'dan gidildiği takdirde başka yerlerde tutunmanın güçlüğünü belirterek, kalabalık ve manevra kabiliyeti ağır olan Gazneli ordusu karşısında çabuk hareket kâbiliyetine sahip kendi kuvvetlerinin daha şanslı olduğunu ileri sürmüş ve savaşmakta ısrar etmişti. Neticede Çağrı Bey'in fikri kabul edildi. Serahs Çölü'nde yapılan savaşta galip gelen taraf yine Gazneli ordusu olmuştu (27 Haziran 1039/2 Şevval 430).25 Fakat bu Gazneliler için Selçukluları itaat altına alabilecek kesin bir zafer değildi. Sultan Mesud, 30 Haziran'da Serahs'a geldi. Selçuklular, Gazneli ordusunun kullandığı suyun yatağını değiştirerek onları susuz bıraktıkları gibi, devamlı baskınlarla da Gaznelileri yıpratmaktaydılar. Bu bakımdan Gazneli vezirin tavsiyesine uyularak Selçuklulara barış teklif edildi. Selçuklular tarafından da kabul edilen bu teklife göre:

1) Gazneli ordusu Herat'a gidecek,
2) Nesâ, Bâverd, Ferâve şehir ve hududları Selçuklulara teslim edilecek,
3) Selçuklular ele geçirmiş oldukları Nişabur, Serahs ve Merv şehirlerini tahliye edeceklerdi.

Bu anlaşma daha ziyade geçici bir barış niteliğini taşımakta idi. Esas barış görüşmeleri Herat'ta yapılacaktı. İki tarafın da bu geçici barışı kabul etmelerinin sebebi dinlenmek ve yeniden savaşa hazırlanmaktı. Bu barışla meydana çıkan diğer önemli bir nokta ise Gazneliler tarafından Selçukluların siyasî bir teşekkül olarak kabul edilmesi idi.26

Dandânakân Savaşı ve Selçuklu Devleti'nin Resmen Kuruluşu

Bu geçici barıştan sonra Sultan Mesud, Herat'a çekildi. Ancak Selçuklular geri verecekleri üç şehri tahliye etmedikleri gibi yeniden Gazneli topraklarına akınlara başlamışlardı. Sultan Mesud, yaz mevsimini Herat'ta geçirdikten sonra tekrar Selçuklular üzerine yürüdü. Fakat Selçuklular bir meydan savaşını kabul etmiyorlar, daha ziyade Gazneli ordusunu yıpratıcı akınlar yaparak çöllere çekiliyorlardı. Bu sebepten bir sonuç elde edemeyen Sultan Mesud, kumandanlarının çevre şehirlerdeki kıtlık nedeniyle Herat'a çekilmelerini tavsiye etmelerine rağmen Merv'e doğru hareket etti (16 Mayıs 1040).

Selçuklular bunu haber aldıkları zaman bir ara korkuya kapıldılar ve hatta Tuğrul Bey, Cürcan'a yerleşmeyi teklif ettiyse de, Çağrı Bey yine savaşta ısrar etti. Neticede savaşa karar vererek ağırlıklarını 2000 atlı ile gerilere gönderdiler. Selçukluların asıl ordusu takriben 16.000 atlı idi. Gazneli ve Selçuklu kuvvetleri arasındaki ilk öncü savaşı 22 Mayıs 1040'ta başladı. Ertesi gün Gazne ordusu savaşarak Merv'in güney-batısında ve bu şehre bir konak mesafede bulunan Dandânakân Kalesi'ne ulaşmıştı. Gazneli ordusu susuzluktan bitkin bir durumdaydı. Selçuklular onların karşısında savaş düzeninde yer aldılar. Daha önce kale civarındaki kuyular Selçuklular tarafından kullanılmaz hâle getirildiğinden Sultan Mesud, ordusunun 5 fersah uzaktaki bir havuz başına gitmesini emr etti. Gazneli ordusu hareket edince düzeni bozuldu ve bu sırada Sultan Mesud'un Türklerden meydana gelen "Hassa Ordusun'dan 370 kişi Selçuklu kuvvetlerine katıldı. Bu olay zaten bitkin, moralsiz ve disiplini kalmamış olan Gazneli ordusunun Selçukluların hücumu ile dağılmasına ve hezimete uğramasına yol açmıştı (24 Mayıs 1040). Gaznelilerden savaş meydanında sadece Sultan Mesud, birkaç kumandan ve çok az sayıda memluk kalmıştı. Bir müddet sonra onlar da savaş meydanını terk ederek Merv Ovası'ndaki Berkdiz Kalesi'ne kaçtılar. Selçukluların eline hazinelerin yanısıra çok miktarda silah ve malzeme ganimet olarak geçmişti.27

Dandânakân Savaşı kazanıldıktan sonra Selçuklu beyleri toplanarak Tuğrul Bey'i "Horasan Emiri" ilân ettiler. Selçuklular artık Horasan'da tamamen müstakil bir devlet kuruyorlar ve büyük bir imparatorluk için ilk adımlarını atıyorlardı. Ayrıca devrin âdeti gereğince civardaki Karahanlı hükümdarlarına; Ali Tegin oğullarına, Böri Tegin'e ve Kâkuyi Emiri 'Alâ ed Devle Muhammed'e zaferlerini bildiren fetihnâmeler gönderdiler. Selçuklu reisleri aynı ay içinde Merv'de toplanan Kurultay'da tekrar bir araya geldiler ve mühim kararlar aldılar. Bu kararlardan birisi de Abbasî Halifesi Kâim bi-Emrillâh'a mektup yazılması idi. Selçuklu elçisi Ebû İshak el-Fukkâ'î ile Bağdad'a gönderilen bir mektupla son durum anlatıldıktan sonra halifeye sadık olduklarını ve Horasan'da adaleti tesis edeceklerini bildirdiler. Bundan sonra Selçuklular hâkim oldukları ve ayrıca ilerde feth edecekleri ülkeleri eski Türk devlet ananesi gereğince aralarında bölüştüler. Bu bölüşmeye göre; Tuğrul Bey "Sultan" sıfatıyla Nişâbur'u alarak batıya Irak tarafına gidecekti. Çağrı Bey'e "Melik" unvanı ile merkez Merv olmak üzere Ceyhun nehriyle Gazne arasındaki bölge, Musa Yabgu'ya ise Büst, Herat ve Sistan havalisi verildi. Yine Selçuklu ailesinden batıya gidecek olan İbrahim b. Yınal Kuhistan'a, Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış Gürgan ve Damegân'a Çağrı Bey'in oğlu Kavurd ise Kirman bölgesine tayin edildiler. Selçuklular bu esas üzerine harekete geçtiler ve bunları süratle gerçekleştirdiler.28

Çağrı Bey

Çağrı Bey'e hâkimiyet sahası olarak Horasan'ın kuzey kısmı ile Gaznelilerin elinde bulunan bölgeler düşmüştü. Nitekim O, Gaznelilere karşı başarı ile savaşarak onları Horasan'dan uzaklaştırdı. Çağrı Bey önce Belh üzerine yürümüş ve 1040 yılı sonbaharında bu şehri teslim almış, şehrin kumandanı Altun-Tak da onun hizmetine girmişti. Çağrı Bey, Merv şehrini kendisine merkez yaptı. Selçuklular 434/1042-1043'te Harezm üzerine bir sefer düzenlediler. Şah-Melik'i mağlûp ettiler ve bu ezelî düşmanlarından geçmişte uğradıkları baskının acısını çıkardılar. Bu suretle Harezm bölgesi Selçukluların hâkimiyet sahası içine girmiş oldu. Çağrı Bey, Mekran bölgesinde yakalanan Şah-Melik'i derhal öldürttü.

Çağrı Bey ve oğlu Alp Arslan Gazneli Sultan Mevdûd ile de savaştılar.

Karahanlı hükümdarı Arslan Han da Alp Arslan'ın idaresindeki bölgeleri geri alma girişiminde bulunmuş, fakat Ceyhun'u geçtikten sonra karşılaştığı Alp Arslan'a yenilerek ülkesine çekilmişti. Daha sonra Arslan Han ve Çağrı Bey arasında Karahanlıların Selçuklu hâkimiyeti altındaki bölgelere saldırmamaları şartı ile sulh yapıldı (1050).

Çağrı Bey'in Gazneliler mücadelesi Sultan Ferruzad zamanında da devam etmiş ve İbrahim döneminde 1059'da barışla sonuçlanmıştı.

Selçuklu Devleti'nin kuruluşunda büyük rolü olan Çağrı Bey, 70 yaşında Serahs'ta ölmüştü (Safer 452/Mart-Nisan 1060). Çağrı Bey önce bu şehre gömülmüşse de, daha sonra cenazesi oğlu Alp Arslan tarafından Merv'de yaptırılan türbesine nakledilmiştir. Yerine oğlu Alp Arslan Horasan Emîri oldu. Oğullarından Süleyman'ın annesi olan Hatun'la da Sultan Tuğrul evlenmişti.29

Musa (İnanç) Yabgu

Selçuklu ailesinin üçüncü büyüğü Musa Yabgu'ya gelince, önce beraberindeki 5000 süvari ile Herat'ı zaptederek buraya yerleşmişti. İbrahim Yınal'ın kardeşi Ertaş, Kasım 1040'ta Sistan'a gitmiş ve buranın hâkimi Ebu'l-Fazl'ın itaat etmesiyle bu bölge de Selçuklulara bağlanmış ve Musa Yabgu adına hutbe okunmuştu. Hacib Tuğrul'un işgal ettiği yerlerden, Gazneli saltanatını ele geçirmek için, çekilmesi, Musa'nın yine Sistan'a hâkim olmasını sağlamıştı (1053 yılı başı). Yakutî'nin bu bölgede hutbeyi babası Çağrı Bey adına okutma teşebbüsü ise Sultan Tuğrul Bey'in müdahalesi ile önlenmişti (458/1056).

Sultan Tuğrul Bey İran Fetihleri

Tuğrul Bey, Nişâbur'da tahta çıktıktan, siyasî değişiklik sebebiyle bozulan nizam ve teşkilâtı yeniden düzenledikten sonra fetihlere girişmişti. Bu fetih harekâtı sırasında önce Taberistan ve Cürcân bölgelerini ve buralardaki mahallî hânedanları Ziyârîler ve Bâvendîleri kendine tâbi kıldı (433/1041-1042). Ertesi yıl giderken, İbrahim Yınal da Rey şehrini Arslan Yabgu'ya bağlı Oğuzların, Bürûcird ve Hemedan'ı da Kâkûyi Hanedanı'nın elinden almıştı. Aynı yıl içinde Tuğrul Bey, Rey'e gelmiş ve burada İbrahim Yınal tarafından merasimle karşılanmıştı. Tuğrul Bey, Nişâbur yerine Rey'i Selçuklu Devleti başkenti yaparak, bu şehrin imarını emretmişti.

Bu sırada Abbâsî Halifesi Kaim bi-Emrillâh, devrin meşhur hukukçusu ve halifelik başkadısı Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed Mâverdî'yi (974-1058)30 Tuğrul Bey'e elçi göndermişti. Halife, Selçuklulardan önce İslâm ülkelerine girmiş olan Türkmenlerin yaptıkları akın ve yağmalardan Tuğrul Bey'e şikâyette bulunmaktaydı. Tuğrul Bey, elçiye hürmetle muamele etmiş, fakat kalabalık askerlerine mevcut toprakların yetmediğinden bu tip hareketlerin önlenemediğini belirtmişti (435/1043­1044).

Tuğrul Bey daha sonra Kazvin üzerine yürüdü. Kazvin hâkimi Merdâvîc şehrini savunmaktan vazgeçerek, 80.000 dinar yıllık vergi ödemek suretiyle Tuğrul Bey'e tâbi olmayı kabul etmiş ve yerinde kalmıştı.

Diğer taraftan Kâkûyilerden Ebû Kâlicâr Gerşasp, (öl. 443/1051 -1052), 436/1044-1045 yılında Hemedan'ı tekrar ele geçirdi. Tuğrul Bey, İbrahim Yınal'ı buraya gönderdi, şehrin hâkimi korkarak kaçmış, bu suretle Hemedan tekrar Selçukluların olmuştu. Tuğrul Bey ise 438/1046-1047 yılında Isfahan'ı muhasara ile şehrin hâkimi olan Kâkuyilerden Zahîreddîn Ebû Mansur Ferâmürz'ü vergi ödemeğe mecbur etmiş, fakat yine yerinde bırakmıştı.31 Tuğrul Bey, Rey'e döndükten sonra, İbrahim Yınal, Kutalmış ve Kavurd'u İran'ın zapt edilmemiş yerlerini itaat altına almakla görevlendirdi. İbrahim Yınal ve diğer Selçuklu şehzadeleri birkaç yıl içinde Dînever, Karmîsîn, Hulvân, Hânikin ve Şehrizûr gibi şehirleri ve Kirman bölgesini Büveyhîlerin elinden alarak Selçukluların hâkimiyet sahasını genişlettiler.

Sultan Tuğrul Bey Zamanında Türkmenlerin Anadolu Gazaları

Anadolu'ya ilk Türk akınları Türkmenlerin burayı kendilerine yurt yapmak istemeleri neticesinde başlamıştı. Selçuklu Devleti kurulduktan sonra ise sultanların kendi devletleri içindeki Müslüman halk ve ülkeleri akınlar ve âsâyişsizlikten korumak maksadı ile kesif Türkmen göçünü Anadolu'ya sevk etmeleri de bölgeye yapılan gazaların diğer bir sebebiydi. Anadolu'nun Türkleşmesi bu iki yönlü siyâset ve gayretlerin sonucu olmuştur.

Anadolu'ya Türk akınları Çağrı Bey'in 1016'daki meşhur keşif akını ile başlamıştır. Bunu, 1028'de Gazneli Sultan Mahmud'un karşısında mağlûp olan ve kaçan Arslan Yabgu'ya bağlı Oğuzların Azerbaycan yolu ile Bizans arazisine girmeleri ve Diyarbekir havalisine kadar uzanmaları takip etti (1029).32

Selçukluların ise devletlerinin kuruluşunda birinci derecede rol oynayan Dandânakân Savaşı'nı kazandıktan sonra, genişleme ve yayılma hareketleri daha çok batı yönünde olmuştu. İşte bu genişleme ve yayılma sırasında Tuğrul Bey, Azerbaycan ve Irak-ı Acem'in fethine İbrahim Yınal'ı memur etmişti. İbrahim Yınal'ın Rey şehrine gelmesi üzerine Selçuklulara tâbi olmak istemeyen bu bölgedeki Türkmenler, Azerbaycan'a geçerek diğer soydaşları ile birleştiler. İbrahim Yınal onları takip edince, Azerbaycan'a halka yaptıkları kötü muameleden dolayı cezalandırılmaktan korkarak Doğu Anadolu'ya doğru ilerlediler. Bu Türkmenler, Diyarbekir ve Cizre bölgesinde akınlarda bulundular, bir müddet için Musul'u ellerinde tuttular (1043). Türkmenlerin bu hareketi, Musul Emiri Karvaş, Diyarbekir Emir Nasrü'd-devle Ahmed ve Irak'taki Büveyhî hükümdarı Celâlü'd-devle'nin onları Sultan Tuğrul Bey'e şikayetlerine sebep oldu. Sultan Tuğrul Bey, onlara verdiği cevapta bu şikayetlerin dikkate alınacağını ve devlet idaresi altına girmek istemeyen bu Türkmenlerin cezalandırılacaklarını bildirdi. Bu şikâyetlerin yanısıra Karvaş da boş durmamış ve Hille hükümdarı Dübeys b. Mezyed ile birleşmişti. Anasıoğlu ve Boğa'nın da Musul Türkmenlerine yardıma gelmesine rağmen Karvaş, onları müthiş bir bozguna uğrattı (1044) ve Diyarbekir bölgesine kadar takip etti.33

Bu olayı duyan Tuğrul Bey, Türkmenlere İslâm ülkelerine hücumdan vazgeçmeleri, Azerbaycan'a dönerek oradaki yaylak ve kışlaklara yerleşmeleri ve Bizans'a akın yapacak olan emirlerin hizmetine girmeleri hususunda bir talimat gönderdi. Bunun üzerine Anasıoğlu, Göktaş ve Oğuzoğlu Mansur, beraberlerindeki Türkmenlerle Diyarbekir bölgesinden Dicle'nin kuzeyine çıktılar ve oradan Murad suyunu takip ederek Bizans'a tâbi Ermeni topraklarına girdiler, bu bölgedeki şehir ve köylere akınlar yaptıktan sonra Erciş önüne geldiler.34 Onlar Vaspurakan (Van gölü bölgesi) Valisi Stephanos'dan topraklarından geçerek Azerbaycan'a gitmek için izin istediler. Stephanos onlara izin vereceği yerde üzerlerine saldırmayı tercih etmişti. Ancak bu cesareti ona bir fayda sağlamadı, Türkmenler karşısında mağlûp ve hatta esir oldu (1045).35 Türkmenler bu akınlar neticesinde daha önce hâkimiyetlerini kabul etmek istemedikleri Selçuklu Devleti'nin emrine girmeğe mecbur olmuşlar, Tuğrul Bey'in buyruğuna uyarak bundan sonra Bizans arazisine yapılan hemen hemen bütün akınlara katılmışlardır.

Selçuklu akınları öncesi Vaspurakan ve Ani, Bizans'ın tasarrufunda idi. Ermeni asilzadeleri ve askerler bölgenin Bizans'a terk edilmesine karşı çıkarak isyan etti (1040). Ermeniler ile Bizans arasındaki dört savaşta özellikle Ermeni halkı ağır zayiat verdiler. Ermeniler, bu yıllarda Selçuklu akınlarından ziyade Bizans'ın paralı askerlerinden oluşan orduları tarafından hırpalanmıştı. Öte yandan Ermeni kralı da tahttan feragat etmeye zorlandı (1045). Bizans Ani ve Vaspuragan'ı İberya Katepanı adı altında askerî bir eyalete dönüştürdü. Artık bütün Ermenistan'ın doğusu Bizans'ın eyaleti olmuştu.36

Tuğrul Bey ise Selçuklu şehzadelerini çeşitli bölgelerin fethi ile görevlendirmişti. Bu şehzadelerden Azerbaycan'ın fethine memur edilen Musa Yabgu'nun oğlu Hasan, Pasin ve Erzurum ovalarını ele geçirip, bir Bizans ülkesi olan Vaspurakan'a (Van havzası) girdi ve akınlara başladı. Bu bölge hâkimi Aaron, Gürcistan Valisi Katakalon Kekaumenos'dan yardım istemek zorunda kaldı. Bizans kuvvetleri birleşerek, Şehzade Hasan'ın kumandasındaki Selçuklu ordusu ile Büyük Zap (Stragna) suyu kenarında karşılaştılar. Savaş başladıktan biraz sonra Bizanslılar, Türk ordusunu tuzağa düşürmek için ağırlıklarını olduğu yerde bırakarak geri çekildiler. Selçuklu kuvvetleri onların bozulduğuna inanarak Bizans ordugâhına ilerlemiş ve yağmaya başlamıştı. Bu olayda Bizanslıların plânı muvaffak olmuştu. Pusuya girdikleri yerden çıkarak Selçuklu kuvvetlerine hücum ettiler ve onları bozguna uğrattılar. Hasan ve arkadaşlarının çoğu bu çarpışmada şehit edildiler (1048).37

İbrahim Yınal'ın Anadolu'ya Gönderilmesi

Sultan Tuğrul Bey, şehit düşen Hasan'ın ve mağlûp olan Selçuklu ordusunun intikamını almak için çok vakit kaybetmedi. Azerbaycan valiliğine tayin ettiği İbrahim Yınal'ı yeni bir Anadolu seferi ile görevlendirdi. Ayrıca Errân bölgesinde fetihlerde bulunan Kutalmış'a da onunla birleşmesini bildirdi. İbrahim Yınal ve Kutalmış, beraberlerinde Bizans kaynaklarınca 100.000 olduğu ifade edilen kalabalık bir Selçuklu ordusu olduğu hâlde Bizans topraklarına girdiler (440/1048-1049).38 Bizans generali Katakalon Kekaumenos'un Bizans hudutları dışında mücadele etme teklifi red olundu ve Türk ordusu karşısında mukavemet edemeyeceğini anlayan Bizans kuvvetleri, Pasin (Basean)'deki Ordoru'ya (Ordru) çekildi. Öte yandan İbrahim Yınal idaresindeki Selçuklu ordusu Karîn idarî bölgesindeki Arcn'e (Artze) geldi ve bu şehri yapılan savaştan sonra tahrip etti. Artze'den kaçan halk, o sırada Bizanslılar tarafından tahkîm olunan Kâlîkala (Theodosiupolis, Karin)'ya göç etmiş olup, burası bu tarihten itibaren Erzen er-Rûm (şimdiki Erzurum) adını taşımıştır. Artze'den sonra Selçuklular Bizans ordusuna doğru yürüdüler.

İlerleyen Selçuklu kuvvetlerine karşı koyamayacaklarını anlayan Bizanslılar, İmparator IX. Konstantinos Monomakhos (1042-1055)'tan yardım istemişlerdi. İmparator kendisine tâbi olan Gürcü prensi Liparit'e valilere yardıma gelmesi için haber gönderdi. Liparit takriben 20.000 kişi civarındaki ordusu ile Bizans kuvvetlerine yardıma geldi. Böylece 35.000 kişiye ulaşan Bizans ordusu müstahkem karargâhından çıkmış, Pasin Ovası'ndaki Kapetru Kalesi'nin inşâ edilmiş olduğu bir tepenin eteklerinde karargâh kurmuştu. Daha sonra bölgeye gelen Selçuklu ordusu ile Bizans ordusu arasında 18 Eylül 1049 Cumartesi günü şiddetli bir savaş başladı. Selçuklu ordusu biri İbrahim Yınal'ın, diğeri ise Kutalmış'ın kumanda ettiği iki büyük grup hâlinde savaşıyordu. Bütün gece devam eden şiddetli çatışmalarda zaferin hangi tarafta olduğu belli değildi. Ancak Bizanslıların tamamen geri çekilmesi ve Liparit'in onlara uyması Selçuklulara bir hücum imkânı sağladı. Savaş, Bizans ordusunun bozgunu ve Liparit'in tutsaklığı ile sonuçlanmıştı. Mağlûp Bizans kumandanları, Van ve Ani şehirlerine çekilmek zorunda kaldılar. İslâm kaynaklarına göre, Selçukluların eline geçen esir sayısı 100.000'i, ganimet de 15.000 arabayı bulmaktaydı. Bizans'a karşı kazanılan bu ilk ve büyük Hasan-kale (veya Pasinler) zaferinden sonra İbrahim Yınal beraberinde mühim esir ve ganimetler olduğu hâlde Rey'de bulunan Tuğrul Bey'in yanına döndü.39

İmparator IX. Konstaninos Monomakhos, batıda Bizans'ı ciddî bir şekilde tehdit eden diğer bir Türk kabilesi Peçeneklerin akınları nedeniyle doğuda Selçuklular ile anlaşmak zorunda idi. Bu sebepten İmparator, Mervânoğulları Emîri Nasrü'd-devle Ahmed aracılığı ile Sultan Tuğrul Bey'e barış teklifinde bulundu. Ayrıca esir bulunan Liparit'i kurtarmak için bir elçi heyeti ile Sultan Tuğrul Bey'e bir miktar kurtuluş akçesi ve değerli hediyeler gönderdi. Tuğrul Bey kurtuluş akçesini almadan Liparit'i serbest bıraktı ve müzakerelerde bulunmak üzere Halife'nin akrabasından Şerif Ebu'l-Fazl Nâsır b. İsmail başkanlığında bir heyeti 441/1049-1050'de İstanbul'a gönderdi. Yapılan görüşmeler sonucunda, İstanbul'da Emevîler zamanında inşa edilmiş, fakat o sırada harap durumda bulunan camiin tamir edilmesi, Fatımî Devleti adına okunan hutbenin sünnî Abbasî Halifesi (el-Kaim) ve Tuğrul Bey adına okunması kararlaştırıldı. İmparator ayrıca camide namaz kılınmasına müsaade etti.40 Bu anlaşma üzerine Bizans İmparatoru, İstanbul'daki cami ile minaresini tamir ettirdi, üzerine kandiller astırdı ve mihrabına da "ok ve yay" yaptırdı. Bu olay "Tuğrul Bey'in şan ve şöhretini arttırmış ve iktidarı kökleşmişti".41 Ancak Bizanslılar, Selçuklu Devleti'ne yıllık vergi ödenmesi için yapılan teklifi kabul etmediler. Bu suretle iki devlet arasında tam bir anlaşmaya varılamadı. Bizans İmparatorluğu Türk akınlarının yeniden başlayacağını anlayarak ülkenin doğu hududundaki kale ve istihkamların tamiri ve bu sınır bölgesindeki kuvvetlerin arttırılması için emir verdi. Taht mücadeleleri gibi bazı iç meselelerin baş göstermesi sebebiyle Selçuklular bir süre Anadolu'ya akın yapamadılar.42

İbrahim Yınal'ın İsyanı

Tuğrul Bey, başarılı faaliyetlerini gördüğümüz İbrahim Yınal'dan hâkimiyeti altında bulunan Hemedan şehrini ve Cibal bölgesindeki bazı kalelerin kendisine teslimini istemişti. İbrahim Yınal, istenilenleri vermeyi kabul etmediği gibi, bu meseleden Vezîri Ebu Ali'yi suçlu bularak cezalandırmış, sonra da Tuğrul Bey'i terk ederek ordusunu toplamıştı. Tuğrul Bey ona karşı 100.000 kişiye yaklaşan bir ordu ile harekete geçti. İki taraf arasındaki savaşı kaybeden İbrahim Yınal teslim olmağa zorlanmış, fakat Tuğrul Bey ona iyi muamele ederek kendi yanında kalmakta veya iktâ edeceği bir ülkeye gitmekte serbest olduğunu bildirmişti. İbrahim Yınal da Tuğrul Bey'in yanında kalmayı tercih etti (1049-1050).43

Tuğrul Bey Zamanındaki Diğer Fetihler

Tuğrul Bey, İbrahim Yınal sorununu çözdükten sonra Isfahan Emîri Ferâmürz'ün kendi aleyhine Büveyhiler ile münasebetlere giriştiğini öğrenmiş, bu sebeple adı geçen şehri kuşatmıştı (Muharrem 442/Mayıs-Haziran 1050). Isfahan muhasarası bir yıl sürdü. Nihayet 443 Muharrem ayında (Mayıs-Haziran 1051) Isfahan zapt edildi, buranın hâkimi Ferâmürz'e ise Yezd ve Eberkûh havalisi iktâ olarak verildi.44 Diğer taraftan Fars'ta Selçuklu akınları bu bölgenin başkenti Şiraz'a kadar inmekte, bu bölgenin hâkimi Büveyhilerden Emîr Mansur Fûlâd Sütûn Şiraz'da Tuğrul Bey adına hutbe okutmakta idi (Ocak-Şubat 1054).45 Selçuklu kuvvetleri, Ahvaz, Huzistan ve El-Cezire bölgelerinde de ilerlemekte idiler. Kavurd da Kirman'ı feth etti. Ukaylîlerden Musul Emîri Kureyş de Büveyhilerin yerine Tuğrul Bey adına hutbe okutmuştu. Artık Irak'taki Şii Büveyhî Devleti, Selçukluların bu ilerlemesi neticesinde ancak Bağdad ve civarı gibi dar bir sahaya hükmedebiliyordu.

Tuğrul Bey'in Anadolu Seferi

Dört yıllık bir aradan sonra bizzat Tuğrul Bey'in Anadolu'da fetih hareketlerine giriştiğini görüyoruz. Tuğrul Bey, 1054 yılı başlarında ordusuyla birlikte Anadolu topraklarına girmiş, önce Bargiri (Berkri bugünkü Muradiye) Kalesi'ni hücumla almıştı. O daha sonra Erciş önüne geldi, 8 günlük bir muhasaradan sonra Bargiri'nin akıbetine uğramak istemeyen buranın halkı birçok hediyeler sunarak itaat arzettiler. Tuğrul Bey, Erciş'den sonra Malazgirt önüne gelip bu müstahkem şehri muhasaraya başladı. Ayrıca bir kısım kuvvetini üçe ayırarak diğer bölgelere akına gönderdi. Bu akıncı kuvvetlerden bir kol Oltu (Taik-Erzurum) içinden Çoruh'a ve Halidiye'ye kadar yayıldılar. Bayburt'a kadar ilerleyen bu kol buradaki Frank Birlikleri tarafından geri püskürtüldü. "İkinci kol, kuzeyde Kafkaslar'a, batıda Canik ormanına kadar uzanırken güneyde Horsen, Hanzit, Tercan ve Ekeleac yani Erzincan bölgesindeki faaliyet gösterdi". Üçüncü Selçuklu kuvveti, Kars bölgesine (Vanand) yönelerek burada Kars Kralı Gagik'in generallerinin kumanda ettiği bir orduyu imhâ etti.

Tuğrul Bey'e gelince Malazgirt'i üç gün süre ile kuşattıktan sonra ordusuyla Pasin Ovası'ndan Erzurum'un kuzeydoğusuna kadar ilerledi. Bizans generalleri İberia denilen bu bölgede kalelerinden çıkmaya cesaret edemedikleri için Tuğrul Bey tekrar Malazgirt muhasarasına döndü. Vali Vasili isminde bir Ermeni olan bu çok iyi tahkim edilmiş şehre günde iki defa yapılan Selçuklu hücumları tesirsizdi. Ayrıca Bitlis'ten getirtilen büyük mancınığın da bir Norman fedaisi tarafından yakılması Tuğrul Bey'i, yaklaşan kışın da tesiri ile, bir ay süren muhasarayı terketmek zorunda bırakmıştı. Dönüş esnasında o, Van Gölü kenarında alınması çok zor bir kale olan Arcke (Adilcevaz) şehrine baskın yaparak zapt etti (1054-1055). Tuğrul Bey baharda tekrar Anadolu'ya sefer yapmayı düşünerek Azerbaycan'a dönmeye karar vermişse de halifenin çağrısı üzerine Bağdad'a gitmiştir. Ancak Irak'ın durumu ve isyanlar bir daha ona Anadolu seferine çıkmasına imkân vermemiştir.46

Tuğrul Bey Zamanındaki Selçuklu Şehzâde ve Emîrlerinin Anadolu Gazaları

Tuğrul Bey, bir daha Anadolu'ya gelmemesine rağmen, muhtelif Selçuklu şehzâde ve emîrleri fetih hareketlerine devam etmişlerdi.

Tuğrul Bey ise 3000 kişilik bir Selçuklu kuvvetini Samuh (Samuk veya Sabuk) adındaki bir emîrin idaresinde Bizans arazisinde bırakmıştı. Samuh idaresindeki kuvvetle Doğu Anadolu'nun ova ve vadilerinden etrafa akınlar yaparak dolaşmakta idi. Selçuklu askerlerinden bir grup kışın (Bulanık (Haik) köyünü yağmaladılar) donmuş olan Muratçay'dan (Arsiona-Aracani) geçerken yanlarındaki esirlerle birlikte buzların kırılması ile ırmağa düşüp boğuldular. Bu savaş birliklerinin kumandanı muhtemelen Samuh idi.

1059 yılında Çağrı Bey'in oğlu Yakutî beraberindeki Sâlâr-ı Horasan,47 Samuh (Sabuk), Emir Kapar (Emir-i Kebir)48 ve Ermeni müverrihlerinin Kicaciç (Giçaçiçi) dediği kumandan olduğu hâlde Bizans ülkesine geçti.49 Alışıla gelen şekilde yine ikiye ayrılan Selçuklu ordusundan Sâlâr-ı Horasan idaresindeki kuvvetler Urfa'yı kuşattı, fakat bu kuşatma neticesiz kaldı. Samuh'un emrindeki ikinci kol ise Sivas şehrine şiddetli bir hücum yaptı. Türk akıncıları 4 Temmuz'da bu şehre girdiler. Burada 10 gün kaldıktan sonra esir ve ganimetleri alarak Azerbaycan'a döndüler. Bizans İmparatoru X. Konstantin Dukas (1059-1067) bu Selçuklu akınlarını önlemeğe çalıştı ise de başarılı bir sonuç alamadı. Selçuklu kuvvetleri çekildikten sonra İmparator, başta Malatya olmak üzere şehirlerin yıkılan sur ve kalelerinin tamirini emretti.

1062 yılında Sâlâr-ı Horasan beraberinde adları Ermeni kaynaklarınca Cemcem ve Isulu olarak geçen emirlerle tekrar Anadolu'ya girdi. Bu emirler Ergani bölgesine akınlarda bulundular. Diyarbekir Mervânî Emîri Nizâm'üd-devle Nasr b. Ahmed, Sâlar-ı Horasan ile bu fetihlere devam etmesi hususunda bir anlaşma yaptı. İmparator Dukas, artık Türklere karşı birşeyler yapmanın zamanının geldiğine inanarak Frankopol unvanı ile meşhur Normandiyalı Herve'yi Türkler ile savaşması için görevlendirmişti. Ancak bu sırada Selçuklu kuvvetleri sayısız ganimet ve esirler ile üslerine dönmüş-lerdi.50

Sultan Tuğrul Bey zamanındaki bu akınlar Sivas ve Malatya'nın doğusundaki bütün araziyi içine almıştı. Türk tarihi bakımından akınların önemi ise, gelecek fetihlere zemin hazırlamış ve Bizans'ın savunma gücünü kırmış olmasıdır.

Sultan Tuğrul Bey'in Bağdad'a Gelişi

Abbasi Halifesi Kâim bi-Emrillâh Bağdad'da Büveyhîlerin ve Türk askerleri kumandanı Arslan Besâsîrî'nin baskısıyla, onların içine düşürdükleri maddî sefaletten şikâyetçiydi. Ayrıca Arslan Besâsîrî'nin Mısır Fatımî Devleti ile haberleşmede bulunması bardağı taşıran son damla oldu. Abbasî halifesi (o sırada Rey'de bulunan) Tuğrul Bey'e elçi göndererek ısrarla Bağdad'a davet etti ve içinde bulunduğu bu güç durumdan kurtarılmasını istedi. Halife belki de, kendisine uygun bir hayat seviyesine kavuşma imkanı verecek, bozulan düzeni yeniden tesis edecek ve İslâm dininin yayılmasını sağlayacak Sünnî bir hükümdarın himâyesini istemeyi düşünmüştü.51 Tuğrul Bey, halifenin bu ısrarlı daveti üzerine 1055 yazında beraberinde 8 filin de bulunduğu ordusu ile Bağdad'a hareket etti. Besâsîrî, Tuğrul Bey'in gelişini duyduğu zaman Bağdad'ı terk ederek Rahbe'ye çekildi. Tuğrul Bey'in parlak vaadlerde bulunmasına rağmen, muhtemelen varlıklarının sona ereceği korkusu ile Bağdad'daki Türklerin çoğu, Deylemli savaşçılar ve Türkmenlerin komşuluğundan otlakları için endişe duyan Araplar da Besâsîrî'ye katılmıştı. Bu Türklerin bir kısmı esnaf olarak iş yapmakta (söz gelişi ekmekçi, sebzeci, ateşçi gibi)52 ayrıca ücretli asker olduklarından işlerini kaybetmekten de korkmakta idiler. Halife, Tuğrul Bey'i parlak bir merasimle karşılamağa hazırlandı. Büveyhî Emiri Melik ür-rahîm Fîrûz da halifenin tavsiyesine uyarak Tuğrul Bey'e itaatini bildirdi. Ayrıca Tuğrul Bey adına Bağdad camilerinde hutbe okundu. Nihayet 25 Ramazan 447/18 Aralık 1055'te Tuğrul Bey, parlak bir merasimle İslâm dünyasının o zamanki merkezi Bağ-dad'a girdi. Selçuklu ordusu ise Bağdad dışında ordugâh kurmuştu. Fakat ertesi günü alışveriş için şehre giren Selçuklu askerleri ile halk arasında dil anlaşmazlığı yüzünden kavga çıktı. Bağdad'da kalan Türklerle Deylemli askerler de bu fırsattan istifadeyle Selçuklu kuvvetlerine hücum ettiler. Neticede Selçuklu ordusu bu hareketi bastırmış ve âsileri cezalandırmıştır. Tuğrul Bey bu hadise ile ilgili gördüğü Melik ür-rahîm'in yakalanmasını emretmiş, bu suretle Bağdad'daki Büveyhî Devleti'ne son vermişti. Bağdad'da asayiş sağlandıktan sonra da Emîr Ay-Tegin'i Bağdad şahneliği'ne tayin etti. Daha sonra hazineye el konuldu ve "Sultâniyyât" adı altında alınan vergiler Selçuklu hazinesine nakledildi. Halifenin yıllık geliri az görülerek 50.000 dinar ve 500 batman = men (1 men = 816,5 gr.) buğday olmak üzere artırıldı. Tuğrul Bey, daha sonra Bağdad'da imâr faaliyetlerine girişti. Şehrin doğusunda Dicle kenarında bir saray, camii, askerlerine kışlalar ve emîrlerine konaklar yaptırdı. Bu yeni şehir, Tuğrul Bey şehri "Medinetü Tuğrul Beg" adını taşımaktaydı. Tuğrul Bey, saray tamamlanınca halifenin armağan ettiği altın taht üzerine oturarak devlet adamlarını kabul etmişti. Ayrıca Bağdad'da kendi nâmına para bastırdı.53 Artık İslâm âleminde siyasî otorite tamamen Selçukluların eline geçmiş, halifeye dînî otoriteden başka bir hak tanınmamıştı. Halifenin, Çağrı Bey'in kızı Hatice (Hadice) Arslan Hatun ile evlenmesi, iki hanedan arasındaki siyasî bağları akrabalık yoluyla da kuvvetlendirmiş oldu (Ekim 1056).54

Arslan Besâsîrî'ye gelince, yanına kaçan askerleri ve Fâtımî Halifesi Mustansır'dan aldığı yardımcı kuvvetler ile Rahbe'de bir ordu meydana getirmişti. Sultan Tuğrul Bey onun üzerine Kutalmış ile Musul Arap Emîri Kureyş'i gönderdi. Ancak Kutalmış'ın Sincâr civarında yaptığı savaşı Kureyş'in Arslan Besasiri tarafına geçmesiyle, kaybetmesi üzerine (Şevvâl 448-Ocak 1057) Tuğrul Bey, bizzat sefere çıkmak gereğini hissetmiş ve Bağdad'a gelişinden 13 ay 13 gün sonra bu şehirden ayrılarak büyük bir ordu ile Besâsîrî'ye karşı harekete geçmişti (Ocak 1057). Tuğrul Bey'e İbrahim Yınal ve Yâkûtî de yolda katıldılar. Selçuklu ordusunun ilerlediğini duyan Besâsîrî önce Rahbe'ye sonra da Bâlis şehrine kaçtı. Bu sefer sırasında Cizre ve Sincar, Selçuklular tarafından hücumla alındı. Sincar Emîri ve halkın bir kısmı, Kutalmış'ın askerlerine yaptıkları fena muameleden dolayı öldürüldüler. Diyarbekir Mervânî Emîri Nizamü'd-Devle Nasr ise 100.000 dinar göndererek itaatini tekrarlamıştı. Tuğrul Bey, Musul'u İbrahim Yınal'ın idaresine vererek Bağdad'a döndü (1057).55

Sultan Tuğrul Bey, Bağdad'a geldiği zaman bu kez Halife ile görüştü. Halifelik sarayında iki tarafın en yüksek devlet adamlarının ve büyük âlimlerin yer aldığı muhteşem bir merasimle Halife Kâim bi-emrillâh, Tuğrul Bey'i Melik ül-Maşrık ve'l-Mağrib "Doğunun ve Batının hükümdarı" ilân etmiş ve kendisine Ebû Tâlib künyesi ile Rükn ed-dîn "Dinin temel direği" lâkabını vermişti. Ayrıca halife, Tuğrul Bey'e hilatler giydirdi ve iki kılıç kuşattı (26 Zilkade 449/29 ocak 1058). Artık İslâm âleminin siyasî hâkimiyeti, halife eli ile resmen Sultan Tuğrul Bey'e geçmiş oluyor, din ve dünya kuvvetleri birbirindan ayrılıyordu.56

Şehzâde İsyanları

Sultan Tuğrul Bey, 1055'te Bağdat'a girdiği sıralarda, Şiraz tarafına hâkim olan Kutalmış'ın kardeşi Resûl Tegin isyân etmişti. Sultan onun üzerine bu bölgenin valisi Hezâresb'i gönderdi. Resûl Tegin mağlûp ve esir edildi. Ancak halifenin şefaati ile Tuğrul Bey'in cezalandırmasından kurtuldu (449/1057-1058).57 Bundan sonra İbrahim Yınal'ın Tuğrul Bey'e karşı isyana hazırlandığı ve Musul'dan ayrıldığı söylentisi çıktı. Bunun üzerine sultan ve halife ona Emir Savtegin başkanlığında bir elçi heyeti ve hediyeler göndererek Bağdad'a davet ettiler. Davete uyan İbrahim Yınal Bağdad'a geldi ve merasimle karşılandı (Nisan 1058). O, bu şehirde yapılan görüşmelerde isyankâr bir tavır takınmadığına Sultan Tuğrul Bey ve halifeyi ikna etti. Neticede onun tekrar Musul'a dönmesine müsaade edildi.58

İbrahim Yınal'ın yokluğundan faydalanan Besâsîrî ve Kureyş, Musul'u kuşatmışlardı. Bu durum Tuğrul Bey'in tekrar Besâsîrî üzerine yürümesine sebep oldu. Tuğrul Bey, Nusaybin'e kadar ilerlediği sırada İbrahim Yınal'ın Fatımîler'in ve Besâsîrî'nin teşviki ile açıkça isyan ettiğini ve Hemedan'a doğru yola çıktığını öğrendi (Kasım 1058). Hemedan'ın hazine, mal ve silâhlar için bir depo olması Sultan'ın bu şehirde İbrahim Yınal'dan önce bulunmasını gerektiriyordu. Sultan Tuğrul Bey, ordusunun bir kısmını vezir Amîd el-Mülk Kündüri ve zevcesi Altuncan Hatun'la Bağdad'a göndererek kendisi süratle Hemedan'a gitti ve İbrahim Yınal'dan önce bu şehre girdi. İbrahim Yınal, Türkmen obalarından 30.000 kişiye yakın kuvvet toplamıştı, bu kuvvetlerle Hemedan'ı kuşattı. Tuğrul Bey ise vezirine ve hatununa mektuplar yazarak süratle yardım gönderilmesini istemiş ve bir fırsatını bularak Rey şehrine gidebilmişti. Altuncan Hatun, emrindeki kuvvetler ile sultana burada iltihak etti. Tuğrul Bey buna rağmen zor bir durumda idi. Çağrı Bey'in oğulları olan yeğenleri Alp Arslan, Kavurd ve Yâkûtî'yi yanına çağırdı. Onlar mühim kuvvetlerle Tuğrul Bey'in yardımına koştular. Rey civarında yapılan savaşta İbrahim Yınal yenilerek esir düştü. Tuğrul Bey bu kez onu affetmedi. İbrahim Yınal, Türklerde hanedan azasının kanlarının akıtılmayacağı ananesine uyularak yayının kirişi ile boğduruldu59 (23 Temmuz 1059).60

Halife'nin Besâsîrî'nin Eline Esir Düşmesi ve Kurtarılışı

Sultan Tuğrul Bey, İbrahim Yınal ile uğraşırken Besâsîrî bu fırsattan yararlanarak Bağdad'a yürümüştü. Bağdad şahnesi Aytegin yanında çok az bir kuvvet bulunduğundan mukavemet edemeden şehri terk etmiş, Besâsîrî de rahatça Bağdad'a girmişti (8 Zilkade 450/27 Aralık 1058). Bu harekât sonucu Halife Kâim bi-Emrillâh esir edilmiş ve sarayı yağmalanmıştı. Bağdad'da hutbe, Şii Fatımî halifesi adına okundu. Besâsîrî, Basra taraflarını zapta girişmiş ve Ahvâz emîri Hezâresb, ona vergi vermeye razı olmuştu.

Diğer taraftan bu durumu haber alan Sultan Tuğrul Bey, daha İbrahim Yınal'ın işini bitirmeden önce, Besâsîrî'nin müttefiki Kureyş'e elçi göndererek "Halife ile beraber esir düşen eşi Selçuklu Prensesi Arslan Hatun'un kendisine gönderilmesini ve halifenin serbest bırakılarak makamına iadesini" istiyordu. Ancak Tuğrul Bey'in İbrahim Yınal karşısında zafer kazanmasından sonra Arslan Hatun geri gönderildi. Sultan, halifenin serbest bırakılmadığını görünce tekrar Bağdad üzerine yürüdü. Selçuklu öncülerinin yaklaşmakta olduğu haberi Bağdad'a ulaşınca 14 Aralık 1059'da (6 Zilkade 451), Besâsîrî için bu kez de şehri terk etmekten başka yapacak iş kalmamıştı.

Daha sonra Sultan Tuğrul Bey, kumandanlarından Anuşirvân'ı 300 gulam ile göndererek, halifeyi bulunduğu yerden aldırtmış ve Bağdat'a getirtmişti. Sultan, halifeyi karşılamağa çıkmış ve önünde yedi kez yeri öpmüştü. Halife ise yaptıklarından dolayı teşekkür ederek kendi kılıcını ona kuşatmıştı. Tuğrul Bey, halifeyi bizzat halifelik sarayına kadar götürmüştü (Ocak 1060).61

Bundan sonra Sultan Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti ve Halifelik için dâimî bir tehlike olan Besâsîrî'nin işini bitirmeğe karar verdi. Besâsîrî bu sırada Hille Emiri Dübeys b. Ali'nin yanına sığınmıştı. Sultan Tuğrul, aralarında Humartegin, Savtegin, Gümüştegin ve Erdem gibi büyük kumandanların bulunduğu ikibin kişilik bir kuvveti Besâsîrî üzerine gönderdi. Nihayet Selçuklu ordusu Hille'de Besâsîrî'yi yakaladı, yanındaki kuvvetler mağlup edildi ve kendisi de öldürüldü (8 Ocak 1060).62

Sultan Tuğrul Bey'in Halifenin Kızı ile Evlenmesi ve Ölümü

Sultan Tuğrul Bey, 7 Nisan 1060'da Irak-ı Acem'e dönmek üzere Bağdad'dan ayrıldı. Bir müddet sonra sultanın eşi Altuncan Hâtûn vefat etti ve Rey'de gömüldü.63 Sultan, akıllı ve kendisine işlerinde yardımcı olan bu hâtûnun ölümüne çok üzüldü. Rivâyete göre bu hâtûn öleceğini hissettiği zaman Tuğrul Bey'e halifenin Seyyide adındaki kızı ile evlenmesini tavsiye etmiştir.64 Sultan da gönderdiği bir mektupla halifeden kızını istemiştir. Halife, Vâsıt şehrinin kendisine teslimi ve 300.000 dinar mihr verilmesi gibi bir takım ağır şartlar ileri sürmesine rağmen prensip olarak bu evliliğe razı olmuştur. Sultan, Veziri Amîd el-Mülk ile Arslan Hatun'u diğer bazı devlet büyükleri ile nikâh akdi için Bağdad'a gönderdi. Bu elçi heyeti Nisan 1061'de Bağdad'a ulaştı ise de, halifenin anlaşmadan vazgeçtiğini bildirmesi, iki taraf arasına bir soğukluk girmesine yol açtı. Neticede halife, biraz da tehdit ile, bu evliliğe razı oldu. Nikah 22 Ağustos 1062 günü Tebriz civarında kıyıldı. Fakat sultan ancak 6 ay sonra Bağdad'a gelerek gelinle buluştu, 11 Şubat 1063'de başlayan ve bir hafta süren muhteşem bir düğün yapıldı.65

Sultan Tuğrul Bey'in bu mutlu günleri çok uzun sürmedi. İki ay sonra 13 Nisan 1063'te Bağdad'dan ayrılmak zorunda kaldı. Onu bu harekete gittikçe tehlikeli bir durum alan Kutalmış'ın isyanı mecbur etmişti. Kutalmış, kardeşi Resûl Tegin ile birleşerek saltanat davasına kalkışmış ve Damegân yakınındaki Girdkûh Kalesi'ne sığınmıştı. O daha sonra kendisini muhasara eden Humartegin idaresindeki Selçuklu kuvvetlerini çekilmeğe mecbur etmişti (1 Eylül 1061). İsyanın tehlikeli bir durum alması üzerine bu kez Vezir Amid el-Mülk'ün Kutalmış'a doğru harekete geçtiğini ve Rey'den ayrıldığını görüyoruz (Mayıs 1063).66

Sultan Tuğrul Bey, Bağdad'dan Rey'e döndükten sonra hastalandı ve 70 yaşında iken (4 Eylül 1063) öldü. Öldüğü şehirde yani Rey'de gömüldü. Sultan Tuğrul Bey, kaynaklarda adaleti, dindârlığı ve iyi kalpliliği ile zikredilir. O, bu vasıfları ile Selçuklu Devleti'ni sağlam temeller üzerinde oturtmuş, devlet hudutlarını Bizans sınırlarına kadar uzatarak Oğuzları buraya sevketmiş ve Anadolu'nun bir Türk ülkesi hâline gelmesine yardımcı olmuştur.67

Sultan Alp Arslan

Alp Arslan'ın Kutalmış'ı Mağlup Ederek Sultan Oluşu

Sultan Tuğrul Bey, yerine geçecek herhangi bir evlât bırakmadan ölmüştü. Ancak son günlerinde Çağrı Bey'in oğlu Süleyman'ı kendisine veliaht tayin etmişti. Bu tayinde; onun Çağrı Bey'in ölümünden sonra Süleyman'ın annesi ile evlenmesinin rolü büyük olsa gerektir. Vezîr Amîd el-Mülk de buna uyarak Isfahan'da bulunan Süleyman'ı Rey'e getirtmiş ve sultan olarak tahta çıkarmıştı. Diğer taraftan Alp Arslan ve onun yanısıra zaten isyan hâlinde bulunan Kutalmış ile Musa (İnanç) Yabgu, emirlerden ve şehzâdelerden bir kısmı Süleyman'ın sultanlığını tanımadılar. Emirlerden Hâcib Erdem ve Yağısıyan Kazvin şehrinde Alp Arslan nâmına hutbe okuttular. Alp Arslan, Merv şehrinden harekete geçerken, Kutalmış da Gird-kuh Kalesi'nden inmiş 50.000 kadar Türkmen'den meydana gelen bir ordu toplayarak 15 Kasım 1063'te sultanlığını ilân etmişti. Kutalmış daha sonra Rey şehri önüne geldi. Vezir Amîd el-Mülk Kündürî acele Alp Arslan'dan yardım istediği gibi, Süleyman'ın adını kaldırmak suretiyle hutbeyi Alp Arslan adına okutmuştu. Kutalmış, kendisine karşı çıkan vezîrin kuvvetlerini mağlûp ederek Rey şehrini kuşattı. Alp Arslan, vezirin sıklaşan çağrılarına verdiği cevapta, şehirden çıkmamalarını, süratle gelmekte olduğunu bildirmişti. Kutalmış'ın kuvvetleri Alp Arslan'ın Erdem kumandasındaki öncü kuvvetleriyle karşılaşarak onları yendi. Daha sonra Kutalmış, Dameğan civarındaki Milh Vadisi'ne su akıtarak bataklık hâline getirmiş ve rakibinin hareket kabiliyetini güçleştirmek istemiştir. Fakat bu tedbir bir fayda sağlamamış iki taraf arasındaki savaşta kesin zafer Alp Arslan'ın olmuştu. Kutalmış'ın kardeşi Resûl Tegin ve büyük oğlu68 esir düştüler, kendisi ise kaçarken muhtemelen atından düşerek öldü (Ocak 1064). Cesedi Rey şehrine nakledildi69 ve Tuğrul Bey'in türbesinin yanına gömüldü.70 Bu arada yerinde tedbir ve görüşleri ile dikkati çeken Nizâm ül-Mülk 7 Aralık 1063'te Alp Arslan'ın veziri oldu.71

Öte yandan Kirman da bulunan Melik Kavurd da taht mücadelesine katılmak ve sultan olmak istemiştir. Hatta o, bu mücadele sırasında kendi hâkimiyet sahası Kirman'ın dışında bulunan Isfahan'a kadar ilerlemişti. Ancak o Isfahan'da iken kardeşi Alp Arslan'ın Rey şehrine ve amcasının her şeyine sahip olduğunu, Selçuklu tahtına çıktığını öğrendiği zaman Kirman'a döndü. Daha sonra Alp Arslan adına hutbe okutarak onun sultanlığını kabul etti.72

Alparslan, Rey şehrinde merasimle tahta çıktıktan sora halifenin Tuğrul Bey ile evlenen kızı Seyyide'yi geri gönderdi, ayrıca halifeden kendi adına hutbe okutmasını istedi. Halife 9 Nisan 1064'te73 Bağdad'da Sultan Arslan namına hutbe okutarak sultanlığını tasdik etti ve Adud ed-Devle, Ebû Şucâ gibi unvanlar verdi.

Sultan 1064 yılı içinde Tuğrul Bey devrinde başarılı hizmetlerde bulunan Amîd el-Mülk'ü görevinden azlederek Merv er-Rûd (Horasan) şehrine sürgün etti ve mallarına el koydu. Onun bu görevden uzaklaştırılmasında önemli rol oynayan Nizâm ül-Mülk, Selçuklu Devleti veziri oldu. Amîd el-Mülk Kündürî 29 Kasım 1064'te74 sultanın emriyle öldürüldü. O ölmeden önce cellada "Nizâm ül Mülk'e çok fena bir iş yaptığını, Türklere vezir ve divan sahiplerini öldürtmeği öğrettiğini söyle..." demişti.75

Yine bu yıl içinde saltanat tahtında hak iddia etmiş olan Musa (İnanç) Yabgu Herat'ta sığındığı kalede yakalanarak sultanın huzuruna getirildi. Alp Arslan amcasına iyi davranarak yanında alıkoydu.76

Birinci Kafkasya ve Doğu Anadolu Gazası

Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan rakiplerini bertaraf ettikten ve devlet kademelerine bir düzen verdikten sonra fetihlere başladı ve ordusunu Bizans hudutlarına doğru harekete geçirdi. 22 Şubat 1064'te büyük bir ordu ile Rey şehrinden ayrılarak Azerbaycan'a girdi. Merend şehrine geldiği zaman Anadolu'ya sürekli akınlarda bulunan Emir Tuğtegin, kuvvetleriyle birlikte kendisine iltihak ederek yollar hakkında bilgi verdi ve sultan ile birlikte sefere çıktı. Sultan Alp Arslan, Merend'den Nahcıvan'a yürümüş ve burada gemilerden kurulmuş bir köprüden Aras Nehri'ni geçmişti.

Ordu nehri geçtikten sonra ikiye ayrıldı. Bizzat sultanın başında bulunduğu kuvvetler, önce Erran'daki Lori Ermeni topraklarına girip burada bulunan Ermeni Giorg ile bir antlaşma yaptı. Bizans adına burayı yöneten Giorg bu antlaşmaya göre; yıllık vergi ödeyecek, sultana itaat edecek ve kızını sultana verecekti. Alp Arslan daha sonra Gürcistan'a doğru ilerledi ve Tiflis-Çoruh arasındaki (Kangarni, Kartli ve Avakhet) bölgede bulunan birçok şehir ve kaleleri fethetti.

Bu seferde daha mühim olan, bugünkü Türkiye sınırları içinde bulunmasından dolayı Alp Arslan'ın oğlu Melikşah ve Vezir Nizamülmülk idaresindeki ikinci kolun harekâtıdır. Bu ordu Aras boyunca ilerleyerek önce adını tesbit edemediğimiz bir Bizans kalesini zapt etti. Daha sonra Surmâri (Sürmeli, Kars'ın güney doğusu) ele geçirildi, bunu üçüncü bir kalenin Hagios Georgio'nun zaptı izledi. Bütün bu ele geçirilen yerler Nahçuvan Emîri'nin idaresine verildi. Selçuklu ordusu bundan sonra Meryem-Nişîn, yani muhtemelen Şirek'teki Marmaraşen'i (Kars'ın kuzey doğusu) kuşattı. Hıristiyanlığın kutsal merkezlerinden biri olan Meryem-Nişîn bir zelzele sonunda kale surlarından bir bölümün yıkılması üzerine ele geçirildi. Bundan sonra tekrar birleşen Selçuklu ordusu, İslâm kaynaklarının Sepîd Şehr (Beyaz şehir-Akşehir-Ahalkalak/Ahalkale) dedikleri, şimdiki Kops mevkiinde Marmaraşen manastırının takriben 5 km. kuzeybatısında bulunan, şehri kuşattı. Bu kalenin önünde 1064 Haziran/Temmuzu'nda ordugah kuran Sultan Alp Arslan şiddetli hücumlar sonunda bu şehri de zapt etti. Selçuklu ordusu daha sonra Borçala (Debeda) Nehri'nin sol sahilindeki Allahverdi (Lal) Kalesi'ni (Kars'ın kuzeydoğusu) çetin savaşlar neticesi ele geçirdi. Sultan, buradan Kars-Ani bölgesine girdi, Kars Çayı yanında Çıldır Gölü güneyinde bulunmaları muhtemel iki kale77 halkı kendisini karşılayarak İslâm dihihi kabul ettiklerini bildirdiler. Sultan oradan Bağrat (Bagarat) Ermeni Krallığı'nın başkenti olan Ani önüne geldi. Arpaçay üzerinde bulunan Ani, yüksek ve sağlam surlar ve etrafını çeviren su dolu hendeklerle korunan müstahkem bir şehirdi. Ani'nin müfusu hakkında bazı kaynaklar çok mübalağalı rakkamlar veriyorlar. Buna göre şehirde 700.000 ev, 1000 kilise ve manastır bulunmaktaydı.78 Ancak bu şehir Selçuklu ordusu önünden kaçanların sığındıkları bir yer olduğundan nüfusunun kalabalıklığı hakkında kaynakların ifadesinde bir hakikat payı bulunmaktadır. Ani'yi kuşatan Alp Arslan surların sağlamlığı dolayısıyla şehri zapt edebilmek için bir hayli uğraştı. İnşa ettirdiği ahşap bir kuleye yerleştirdiği mancınıklar ile surları döğdürdü. Nihayet yarılan surlardan geçen Selçuklu kuvvetleri 16 Ağustos 1064'te bu şehre girdiler. Şehri savunan iki Bizans valisi Gürcü Bagarat ile Grigor iç kaleye kapandılarsa da neticede teslim olmak ve vergi ödemek zorunda kaldılar. Alp Arslan, bir emirin idaresinde kuvvetli bir garnizonu şehirde bıraktıktan sonra buradan ayrıldı. Ani, bir müddet sonra Şeddadî Emiri Menuçehr b. Ebu'l-Esvâr'ın idaresine verildi.

Diğer taraftan Alp Arslan, Kars'ta hüküm süren Ermeni Prensi Gagik-Abbas'a bir elçi göndererek, huzuruna gelmesini ve itaat etmesini bildirdi. Bu Ermeni prensi, Türk elçisini siyah elbiseler giymiş olarak kabul etmiş "Tuğrul Bey'in ölümünden beri matem tuttuğunu" söylemiştir. O, bu sayede Alp Arslan'ın teveccühünü kazanmaya muvaffak oldu. Ayrıca sultanı Kars'a davet etti. Ordusu ile Kars'a varan ve merasim ile karşılanan Alp Arslan, bu prensin hediyelerini ve tâbiyetini kabul etti, ona hilatler giydirdi. Fakat Gagik bir müddet sonra devletinin asil-zâdeleri ile bu şehirden ayrıldı ve ülkesini Bizans'a bırakarak mukabilinde Zamantı havalisini (bugünkü Pınarbaşı = Kayseri'nin 40 km. doğusunda Malatya-Kayseri yoluyle birleştiği yerin yakınında)79 aldı.

Sultan Alp Arslan, bu büyük sefer sırasında kardeşi Kavurd'un isyânkar bir tavır takındığını haber alınca daha fazla ilerlememiş, pek çok ganimet ile Rey şehrine dönmüştür. Ayrıca bu zaferlerini Abbasî Halifesi Kâim-Emrillâh ile öteki İslâm hükümdarları emirlerine bildirdi. Bu başarılı sefer başta Bağdad olmak üzere bütün İslâm ülkelerinde büyük bir sevinç yaratmış, halife, Sultan Alp Arslan'a Ebû'l-Feth lakabını vermiştir.

Bu seferin neticesi Bizans Devleti'nin derinliklerine kadar uzanan önceki akınlardan çok daha önemli olmuştu. Bizans'a epeyce pahalıya mal olmakla beraber Gagik'in ülkesini imparatora terk etmesi yine de bir teselli idi.80

Melik Kavurd ve İsyanları

Kirman bölgesinin ve civarının zaptı Alp Arslan'ın kardeşi Kavurd'a verilmişti. Büveyhîler idaresinde olan bu bölgeye Oğuzlar tarafından başlatılan akınları, 1048 yılından itibaren bizzat Melik Kavurd yönetmişti. Sonuçta Kavurd bütün Kirman'a hâkim olmuştur. Bu başarı üzerine, Basra Körfezi'nin ağzında bir liman şehri olan Hürmüz'ün emiri Kavurd'un hâkimiyetini kabul etti. Daha sonra Hürmüz emirinin sağladığı gemiler ve mürettebat ile Selçuklular Arabistan Yarımadası'nın doğu ucundaki Omân (Umman)'a geçtiler. Böylece o, idaresi altındaki gemiler ile Selçuklular tarihinde ilk deniz-aşırı seferi gerçekleştirmiş oldu. Kavurd, Omân'a girdi ve şehrin valisi Şehriyâr b. Tâfil'i itaate mecbur ederek, burada Selçuklu hâkimiyetini sağladı.81

Kavurd, Kirman'dan batıya doğru genişleyerek Şebânkâre Emiri Fazlûye'yi yenmiş, Fars bölgesinin merkezi Şîrâz'a girerek hutbeyi Sultan Tuğrul Bey namına okutmuştu (Receb 454/Temmuz-Ağustos 1062).

Kavurd'un, Tuğrul Bey'in ölümüyle Fars'dan ayrılmış olması, Fazlûye için yeni bir imkan yaratmıştı. Fazlûye, derhal Alp Arslan'a bir mektup yazarak ona tâbî olduğunu bildirdi ve yardım istedi.Öte taraftan Huzistan hâkimi Hezâresb de Fazlûye'ye Deylemli ve Türklerden meydana gelen bir kuvvet yolladı. Bunlar Fazlûye ile birleşerek Şîrâz'a tâbî yerleri yağmaladılar. Kavurd'a Sultan Alp Arslan'ın gaza için Bizans'a gittiği ve Fazlûye'nin Şiraz'a yürüdüğü bildirildiği zaman, derhal harekete geçti. O Fazlûye'yi tekrar ağır bir yenilgiye uğratarak Şîrâz'a girdi (1064). Ancak Kavurd'un devamlı genişleme siyaseti takip etmesi ve isyankar bir tavır takınması sebebiyle Sultan Alp Arslan süratle onun üzerine yürüdü ve Ocak 1065'te Şîrâz'a geldi. Kavurd bir kaleye kapanarak af diledi ve bu dileği Alp Arslan tarafından kabul edildi. Ancak Fars bölgesi 27.000.000 dirhem karşılığında tekrar Fazlûye'ye bırakıldı. Kavurd'un Kirman'da hâkimiyetini sürdürmesine ise müsaade edilmişti.82

Sultan Alp Arslan oradan Merv'e gitti ve bu şehirde yapılan büyük bir düğünle oğlu Melikşah'ı Karahanlı prenseslerinden Terken Hatun, diğer oğlu Arslanşah'ı ise Gazneli prenseslerinden biri ile evlendirdi. 1065 yılı sonlarında Sultan, Ceyhun'u geçerek Hazar Denizi kenarındaki Üstyurt ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Buralarda ticaret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenleri itaat altına aldı. Cend'de bulunan büyük atası Selçuk'un mezarını ziyaret eden83 Alp Arslan, oradan Harezm'in başkenti Gürgenç yoluyla Merv'e döndü (Mayıs 1066). Bu sefer ile Maveraünnehir'e komşu bölgeler tamamiyle Selçuklu Devleti'ne bağlanmış oluyordu.

Sultan, Temmuz 1066'da Nişâbur yakınındaki Râdgân'da büyük bir merasimle oğlu Melikşâh'ın veliahdlığını ilân etti.84 Bundan sonra Kavurd'un ilk isyanını görüyoruz. Bu isyanda onun Melikşah'ın veliahtlığını tanımaması kadar vezirinin sözlerine kanarak Kirman'da sadece kendi adına hutbe okutup, sikke bastırmıştı. Bu olay Kavurd'un sultanın itaatından çıktığına ve isyanına açık bir işaretti. Sultan Alp Arslan, Haziran-Temmuz 1067'de süratle Kirman üzerine yürüdü. İki taraf arasındaki öncü kuvvetleri savaşını kaybeden Kavurd, Ciruft Kalesi'ne sığındı ve aman diledi. Sultan Alp Arslan, bu kez de büyüklüğünü göstererek Kavurd'u affetti ve Kirman'ı onun idaresinde bıraktı. Kızlarına çeyiz olması için 100.000 dinar gibi önemli bir bağışta bulundu.85

Sultan buradan Şiraz civarındaki müstahkem Istahr Kalesi üzerine yürüdü. Kısa süren bir savaştan sonra Kale hâkimi Sultan Alp Arslan'a kıymetli hediyeler vererek itaat etti. Sultan Istahr'da kalenin muhafazası için bir emir idaresinde bir mikdar asker bırakarak oradan ayrıldı.86

Emirlerin Anadolu Gazaları

Sultan Alp Arslan, İran'da ve doğuda iki yıl kadar bir takım olayları yatıştırmak veya fütûhat yapmakla uğraşırken Selçuklu emirleri ve Türkmen beyleri Anadolu'da akınlara devam ettiler. 1065­1066 yılında Sâlâr-ı Horasan, Tulhum (Diyarbekir'in kuzeyinde) kalesini kuşattı, kaleyi alamayınca oradan Siverek (Süveydâ) ve Nasîbin87 üzerine hücum etti. Fakat burada da Bizans'a bağlı ücretli Frank askerleri tarafından püskürtüldü. Sâlâr-ı Horasan yardımcı kuvvetler alarak bu sefer Urfa'yı kuşattı ise de başarı sağlayamadı. Sâlâr-ı Horasan aynı yıl içinde Urfa bölgesine yeni bir akın yaptı. Adı geçen şehirde bulunan ve kendisini önlemeğe çalışan 4.000 kişilik bir Bizans kuvvetini yendi.

Sâlâr-ı Horasan 1065/1066 yılı içinde üçüncü defa Urfa bölgesinde göründü ve Kupin (Gubin) adlı bir yerde ordugâh kurdu. Türkler bu çevreyi tahrip ettiler. Sâlâr-ı Horasan büyük ganimet ve sayısız esirle beraber bölgeden ayrıldı. Sâlâr-ı Horasan 1066 Şubatı'nda Diyarbekir önüne gelerek muhasaraya hazırlandı. Mervânî Emiri Nizâm ed-dîn şehrin kapılarını kapattı. Onun veziri Ebu'l-Fazl İbrahim bu Türk emirini 30.000 dinâr mukabilinde geri çekilmeğe ve bu durumu müzakere için de şehre girmeye iknâ etmişti. Fakat bu bir tuzaktı ve Emir Nizâm ed-dîn şehre giren Sâlâr-ı Horasan'ı öldürttü.88

1066-1067 yılında ise Hacib Gümüştegin maiyyetinde Afşin ve Ahmed Şah gibi birçok Türkmen beyleri olduğu halde Anadolu'ya girdi. Önce Tulhum bölgesine geldi. T'letut adındaki bir kaleyi hücumla aldı, sonra El-cezire'ye inerek Nizib'i kuşattı. Şiddetli savunma karşısında fazla uğraşmak istemeyen Selçuklu kuvvetleri şehrin kuşatmasını terk ettiler ve Fırat'ı geçerek Hısn Mansûr (Adıyaman) bölgesine girdiler. Türk akınlarını önlemek isteyen Bizans'ın uç kumandanı Aruandanos (Arvantanos) 10.000 kişilik bir kuvvetle onların yolunu kesmeye çalıştı. Hoşin (Oşin)89 Kalesi civarında yapılan çarpışmayı Selçuklu kuvvetleri kazandı, Arvantanos esir düştü, fakat 20.000 (veya 40.000) dinar fidye ile kurtuldu. Gümüş Tegin ve beraberindeki emirler büyük ganimet ve esirlerle hareket üsleri olan Ahlat'a döndüler. Burada Türkmenler arasında çıkan kavga sırasında Afşin, Gümüş Tegin'e hücum ederek öldürdü. Afşin, bu değerli emiri öldürmesi sonucu Alp Arslan tarafından cezalandırılacağı korkusu ile beraberinde bulunan kalabalık Türkmenlerle birlikte batı yönünde hareket ederek Fırat'ı geçti ve Bizans topraklarına akınlara başladı. Onun kuvvetlerinden bir kısmı Gaziantep'in batısında bulunan Dülük (Deluk) ve Ra'ban'ı muhasara ederek aldı. Diğer bir kol ise yine Bizans'a tâbi Antakya bölgesini tamamıyle tahrip etti (Ağustos-Eylül 1067). Afşin daha so'ra Malatya'ya yürüdü ve burada toplanmış olan Bizans ordusu onun taarruzuna mukavemet edemeyerek dağıldı. Bu zaferden sonra Afşin ve beraberindekiler Tohma vadisini takip ederek Kayseri şehrine hücumla burayı zabta muvaffak oldular. Afşin, Karaman bölgesine de akınlar yaptı ve çok ganimet topladı. Daha sonra Toroslar'ı geçen Afşin, Adana ve Seyhan havzasına girdi, bu bölgede de muhtelif akınlar yaparak Gavur Dağlarını aştı ve kendi hareket üssü olan Haleb'e geldi ve ganimetleri bu şehirdeki pazarlarda sattı (1067 sonları).

Ertesi yılı yani 1068'de Afşin, beraberinde Hanoğlu Harun olduğu hâlde yeniden Antakya bölgesine girdi. Sürekli akınlarla Antakya çevresinde faaliyette bulundu. Bu harekât sırasında Afşin, Sultan Alp Arslan'ın kendisini affettiğini bildiren mektubunu aldı ve beraberinde 100.000 altın ve birçok hediyeler olduğu halde Sultan'ın yanına gitmek üzere bu bölgeden ayrıldı.90

İkinci Kafkasya Seferi

Sultan Alp Arslan 1067 yılı sonlarında büyük bir ordu ile Horasan'dan ayrılarak ikinci defa Aras Nehri'ni geçti ve Şeki bölgesine girdi. Selçuklu ordusunun öncü kuvvetlerine bu sırada Emir Savtegin kumanda etmekte idi ve Ahal-kelek Kalesi'ni alarak yağmalamıştı.91 Ormanlık olan Şeki bölgesi Selçukluların eline geçerken buranın hâkimi Ahastan (Agsartan) sultana tâbi olarak İslâm dinini kabul ediyordu. Gürcü Kralı Bagrat IV ise savaşa cesaret edemeyerek kaçtı. Sultan Alp Arslan, Gürcistan'ın her tarafına akıncılar gönderdi ve 1068 yılı başında daha önce Gürcü kralının Müslümanlardan almış olduğu Tiflis ve Rustav şehirleri Gence Emiri Ebu'l-Esvâr'ın oğlu Fazlûn'un (Fazl) idaresine verilerek orada Selçuklulara bağlı bir uç beyliği kuruldu.

Sultan Alp Arslan'ın bu İkinci Kafkasya Seferi sırasında Derbend (el-Bâb) halkı reisleri Ağleb b. Ali (öl. 1068)'nin Şirvanşâh Feriburz (1065-1092) elinde tutuklu bulunmasından şikâyetçi olmuşlardı. Sultanın araya girmesiyle Ağleb b. Ali serbest bırakıldı. Alp Arslan Savtegin idaresinde bir grup Selçuklu askerini, beraberinde Ağleb b. Ali bulunduğu hâlde, Derbend'e gönderdi. Selçuklu ordusu önce el-Maskat92'ı ele geçirmiş, sonra Şirvanşahlardan el-Bâb Kalesi'ni ele geçirerek buranın orta surlarını yıkmış ve şehri de almıştı. Savtegin, Ağleb b. Ali'yi nâibi olarak el-Bâb'a bıraktıktan sonra Sultan'ın yanına döndü. Bu, Selçukluların Derbend'de hâkimiyet tesis etmeleri için ilk teşebbüsleri olmuştu.93

Bizans'ın Türk Akınlarına Mukabelesi

Bizanslılar, iyi müdafaa edilemeyen ve gittikçe tehlikeye düşen Anadolu'yu kurtarmak için Romanos IV. Diogenes gibi kudretli ve haris bir kumandanı imparatorluk makamına çıkardılar. Uzun zamandan beri sefere çıkmamış Bizans imparatorlarına mukabil, Diogenes kendi memleketi olan Kapadokya'dan çok sayıda asker topladığı gibi, Rumeli'deki Uz ve Peçenekler, ayrıca Frank ve Normanlardan da ücretli askerleri ordusuna alarak 1068 baharında Suriye istikâmetinde harekete geçti. O, Kayseri'ye yaklaşırken kuzeyden gelen Selçuklu kuvvetlerinin Niksar'ı zapt ve yağma etmiş olduğunu haber aldı. Bunun üzerine yolunu değiştirerek Kayseri üzerinden Sivas'a, oradan da doğuya doğru ilerleyerek Divriği'de Türk ordusu ile karşılaştı. Türk kuvvetleri savaştan sonra çekilmek zorunda kaldılar. İmparator kazandığı bu ilk başarıyı müteakip güneye yönelerek Maraş'a geldi ve ordusunun bir kısmını ayırıp, Fırat boylarına göndererek arkasını emniyete almak istedi. Fakat bu bölgeye akınlarda bulunan Emir Has İnal kumandasındaki kuvvetler buna pek imkan vermedi. İmparator ise Kuzey Suriye'ye ilerledi ve burada ordusunu üç gün dinlendirdikten sonra Haleb bölgesine indi. Çok geçmeden de şiddetli bir muhasaranın ardından Menbiç şehrini zabt etti (20 Kasım 1068). Bu muhasara sırasında Han-oğlu Harun ve Mirdasîlerden Haleb Emîri Mahmud kumandasındaki Türkmen ve Arap kuvvetleri Bizans ordusuna karşı taarruza geçmişlerse de şehrin alınmasına engel olamamışlardır. Diogenes, bir gece baskını ile bu müttefik kuvvetleri de bozguna uğrattı ve Menbiç'i de yeniden tahkîm etti. Ancak imparator dönüş yolunun Türk kuvvetleri tarafından kesilmesinden korktuğu gibi, kalabalık ordusunu beslemekte zorluk çektiğinden geri çekilmeye karar verdi. Dönerken Artah'ı (Antakya'nın doğusunda) aldı ve Toroslar'ı aşarak Orta Anadolu'ya girdi. Bu sefer sırasında imparator, Haleb bölgesinde meşgul iken Ahlat hareket üssüne dönen Afşin, oradaki Türkmen beylerinin bir kısmını da beraberinde alarak Ahmedşah ile birlikte Orta Anadolu'ya bir akın yaptılar. Bu akıncılar süratle Bizans topraklarını geçerek Sakarya Nehri havzasına kadar ilerlediler ve İslâm tarihinde meşhur olan Amorion şehrini (Eskişehir civarı) zapt ve yağma ettiler. İmparator bu olayı Pozantı'da iken öğrendi ve Afşin'in üzerine yürüyerek onun yolunu kesmek istedi. Fakat Afşin süratle doğuya döndüğünden İmparator bu arzusunda muvaffak olamadı. Daha sonra imparator, kış

mevsimine girilmesi dolayısıyla, askerlerini kışlaklara dağıtarak İstanbul'a döndü ve merasimle karşılandı.94

Kavurd'un İkinci İsyanı

1068 yılı sonlarında Kirman Meliki Kavurd'un bu defa Fars vâlisi olan eski düşmanı Fazlûye ile birleşerek isyan ettiğini görüyoruz. Sultan Alp Arslan, bu durumu öğrenince Isfahan'dan harekete geçti ve önce Fazlûye üzerine yürüyerek Şiraz'a girdi. Sultan bu asi ile uğraşmak görevini Vezir Nizamülmülk'e bırakarak Kirman'a gitmeyi tercih etti.

Selçuklu askerleri bir hile ile Fazlûye'yi yakalamağa muvaffak oldular (Mayıs-Haziran 1069). Alp Arslan ise askerleri arasında Kavurd lehine bir hava sezdiği için Kirman'dan ayrılarak Isfahan'a döndü (Ekim 1069).

Daha sonra Kavurd'un oğlu Sultanşah, Alp Arslan'a başvurarak babası ile savaşmak ve Kirman'ı almak istediğini bildirdi. Sultan onu hürmetle karşılayarak hediyeler ve ayrıca emrine bir ordu vererek Kirman'a gönderdi. Kavurd, oğlu ile yaptığı savaşı kazanarak Kirman'da hâkimiyetini sürdürdü (1069-70).95

Sultan Alp Arslan, Kafkasya'dan döndükten sonra bu bölgedeki Müslüman emirliklerden Derbend (el-Bâb) emirliği ile Şirvanşahlar arasında savaş başladı. Errân, Gence ve Tiflis Emiri olan Fazlûn da bu mücadeleye karışınca, bu durumdan faydalanan Gürcü Kralı Bagrat olmuş ve tekrar Khartli'ye (Gürcistan) gelmişti. Fazlûn 30.000 kişilik bir ordu ile karşı harekete geçti ise de yenildi. Bagrat, tekrar Tiflis'i zaptetti. Kaçan Fazlûn yakalanarak (Temmuz 1068), önce Agsartan'a, sonra da onun tarafından Bagrat'a teslim edildi. Kafkasya'daki bu karışıklık ve Müslümanların yenilgisini öğrenen Sultan Alp Arslan bu durumu düzeltmek için Emir Savtegin'i tekrar bu bölgeye gönderdi. Savtegin, Gürcü kralını mağlup ederek Fazlûn'u esirlikten kurtardı (Nisan 1069) ve emirliğin başına geçirdi.96

Emirlerin Anadolu Gazalarına Devamı

1069 yılında Selçuklu emirlerinin çeşitli yönlerden Bizans İmparatorluğu arazisine hücum ettiklerini görüyoruz. Bu Selçuklu kuvvetlerinin başında Afşin, Sanduk, Ahmedşâh, Türkman ve Dilmaçoğlu Muhammed gibi emirler bulunmaktaydı. Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, bu akınları önlemek için Anadolu'ya bir miktar kuvvet gönderdi ise de bunlar Türk akıncıları karşısında yenilmekten kurtulamadılar. Mağlûbiyet haberi üzerine İmparator, ikinci defa sefere çıkmağa karar verdi ve hazırladığı kuvvetli bir ordu ile Kayseri'ye kadar ilerledi. Bu bölgede faaliyette bulunan Selçuklu kuvvetleri imparatorun önünden geri çekilmek zorunda kaldılar. İmparator Fırat kenarına kadar ilerledi ve Selçuklu kuvvetlerini nehrin sol sahiline geçmeğe mecbur etti. Onun esas gayesi, Selçukluların hareket üssü olan Ahlat'ı almak ve bölgedeki kaleleri ele geçirmek suretiyle Türk akıncılarını Bizans topraklarından çıkarmak idi. Bu maksatla Fırat'ı geçerek Harput'a geldi. Selçuklu kuvvetleri ise o sırada Malatya'ya saldırmış ve burayı savunan Philaretos Brachamious'u mağlûp etmişlerdi. Philaretos kılıç artıkları ile kaçarak imparatora iltihak etti. Bu mağlûbiyete rağmen Diogenes ileri harekâtını durdurmadı. Harput'tan hareket ederek Murat Çayı boyunca doğuya doğru ilerledi ve bugünkü Palu'ya geldi. Bu sırada Selçuklu kuvvetleri devamlı akınlarla başta Konya ve Karaman olmak üzere birçok şehir ve kasabayı ele geçirmeyi başarmışlardı. İmparator, Konya şehrinin durumunu öğrendiği zaman, doğudaki askerî harekâtına son vererek Selçuklu akıncılarının dönüş yollarını kesmek maksadıyla Sivas üzerinden Kayseri'ye geldi. Fakat Türkler bunu haber aldılar ve Kilikya geçitlerinden geçerek güneydeki hareket üsleri olan Haleb'e dönmeye muvaffak oldular. Böylece imparator ikinci seferinde de Selçuklu akıncıları karşısında esaslı bir başarı kazanamadan geri dönüyordu.97

İmparator Romanos Diogenes'in zaman zaman giriştiği bu karşı askerî hareketlere rağmen Selçuklu akınları hiç duraklamadan devam ediyordu. Bu sebepten imparator, 1070 yılında kendi yerine Manuel Komnenos'u kuvvetli bir orduyla Anadolu'ya gönderdi. Bu sırada Sultan Alp Arslan'la arası açılmış olan eniştesi (Sultanın kızkardeşi Gevher Hatun'un eşi) Er-basgan çok sayıda bir Türkmen kitlesinin başında Anadolu'ya girdi. Sultan Alp Arslan onu takip etmek ve yakalamak için Emir Afşin'i görevlendirmişti. Er-basgan onun önünden kaçarak batı yönünde Kızılırmak kıyılarına kadar ulaştı. Bizans'ın doğu orduları kumandanı Manuel Komnenos ise bu durumdan habersiz olarak Sivas'ta onun karşısına çıktı. Er-basgan, yolunu kesmeğe çalışan Manuel Komnenos'u bu savaşta mağlûp ve esir etti. Selçuklu şehzâdesi, Bizanslı esirine Alp Arslan ile olan anlaşmazlığı ve Afşin tarafından takip edilmesi nedeniyle buralara geldiğini söyledi. Manuel buna güçlükle inandı ve sonradan Er-basgan'ı Bizans'a sığınmak husûsunda iknaya muvaffak oldu. Er-basgan ve maiyyeti Manuel ile birlikte İstanbul'a gittiler.98 Diğer taraftan Er-basgan'ı takip etmekte olan Emir Afşin batı yönünde yürümeye devam ederek İç Anadolu'daki şehir ve kasabaların bir çoğunu aldıktan sonra İstanbul Boğazı'na kadar ilerledi. Afşin imparatora bir elçi göndererek, sultan adına, Er-basgan ve beraberindekilerin geri verilmesini istedi. İmparator bu teklifi reddedince Afşin geri dönmek zorunda kaldı. O, bu dönüşü sırasında yani 1070 sonbaharında birçok bölgeye akınlar yaptı ve sayısız ganimetler ele geçirdi. Sonra da kış bastırdığı için "Meryem Derbendi" denilen yerde konakladı. Karların erimesi ile Afşin, Ahlat'a hareket ederek durumu bir mektupla Haleb'de bulunan sultana bildirdi.

Malazgirt Savaşı

Bizans'tan sonra Orta Doğu'nun büyük devletlerinden birisi de Mısır'daki Şiî Fatımî Devleti idi. Fakat özellikle Halife el-Mustansır zamanında (1036-1094) Fatımî Devleti'nin vezirlik görevini elinde bulunduran Nâsır ed-Devle Hamdan kuvvetli rakipleri karşısında zor duruma düşmüş ve 1070 başlarında Selçuklu sultanına bir elçi göndererek Mısır'a gelmesi ve bu ülkeye hâkim olması için davet etmişti.

Vezirin davetini amacına uygun bulan Sultan Alp Arslan, Mısır'da Selçuklu hâkimiyetini kurmak maksadıyla ordusunu hazırladıktan sonra Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu'ya girdi. Aynı anda Anadolu hududundaki Selçuklu akıncılarını da maiyyetine alan Sultan Alp Arslan, Van Gölü'nün kuzeyinden geçerek, amcası Tuğrul Bey zamanında alınamamış olan, Malazgirt Kalesi'ni süratle zaptetti. Daha sonra Diyarbekir bölgesine gelerek Bizanslıların elinde bulunan Tulhum ve Siverek kalelerini hücumla ele geçirdi ve Bulgar Kralı Alusian'ın oğlu Vasil idaresindeki Urfa önüne geldi (Mart 1071). Selçuklu ordusu, üç defa kuşatıldığı halde alınamayan ve sağlam surları bulunan şehri kuşattı. Elli gün kadar süren muhasara neticesiz kalmış, bir ara iki taraf arasında yapılmak istenilen anlaşma suya düşünce vakit kaybetmek istemeyen sultan, muhasarayı kaldırarak Haleb üzerine yürümüştü.99 Urfa kuşatması sırasında sultan, Haleb emiri Mirdasoğlu Mahmud'u huzuruna çağırmış, fakat Mahmud, sultanın bu çağrısına uymamıştı. Haleb emiri huzura gelmekte direndiğinden Alp Arslan, Tell-Sultan (Sultan Tepesi) üzerinde ordugahını kurarak Haleb'i muhasaraya başladı. Ayrıca Haleb, hutbeyi daima Fatımîler adına okutmakta idi. Bu muhasara uzun sürdüğü hâlde, sultan bu İslâm şehrini kılıçla almaktan çekindiği için hücumları sıklaştırmamıştı. Nihayet Emir Mahmud, annesi ile birlikte sultanın huzuruna geldi ve annesinin şefaati ile af oldu. Mahmud, Sultan'a tâbi olarak hutbeyi de Selçuklular adına okutmaya başlamıştı. Sultan, Haleb'i tekrar Mahmud'un idaresine bıraktıktan sonra Mısır'a gitmek üzere Dımaşk (Şam)'a hareket etti. Bu sırada Bizans imparatorundan kendisine bir elçi gelmişti. Bizans imparatoru gönderdiği mektubunda Malazgirt, Ahlat, Erciş şehirlerinin Bizans'a bırakılmasını istiyor, aksi takdirde büyük bir ordu ile bu yerleri geri almak için harekete geçeceğini bildiriyordu. İmparatorun bu tehdit dolu mesajına kızan Sultan, gelen elçiyi red cevabıyla geri yolladı. Fakat İmparator'un hakikaten büyük bir ordu ile Erzurum'a doğru ilerlemekte olduğunu haber alınca, Mısır seferinden vazgeçerek süratle geri döndü (3 Receb 463/Nisan 1071?).

Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, modern müelliflerin 100.000 ilâ 200.000 kişi arasında tahmin ettikleri büyük bir ordu ile İstanbul'dan harekete geçmişti.100 İslâm kaynakları bu ordunun sayısı hakkında 600.000'e varan rakkamlar veriyorlarsa da bunların mübalağalı olduğu anlaşılıyor. Bizans ordusunun tertibi de oldukça karışıktı. Bu ordu Balkanlar'daki Peçenek, Uz (Oğuz), Kıpçak, Bulgar gibi Türk boylarından, Slavlar ayrıca Alman ve Franklarla Ermeni ve Gürcüler ve birçok eyaletten toplanmış askerlerden meydana geliyordu. İmparator, Kapadokya'da bir savaş meclisi toplayarak takip edilecek yolu ve harekât tarzını müzakere etti. Bu toplantı sonucu Erzurum'a geldi. Bu arada Uzlar ve Franklardan 30.000 kişilik bir kuvveti öncü olarak sevk ederken, 12.000 kişilik bir kuvveti de orduya erzak bulması için kuzeye gönderiyordu. İmparator geri kalan kuvvetler ile Malazgirt'e ilerledi ve az sayıda Selçuklu birliği tarafından savunulan bu kaleyi muhasara etti. Kaledekiler aman ile teslim olmasına rağmen, Bizanslılar burada çok sayıda insan öldürdüler.

Sultan Alp Arslan, Bizans ordusunun Anadolu'da ilerlediğini duyunca süratle hareket etti. Sultan yaşlı ve yorgun Irak askerlerini dağıttı, yanında sadece Horasan, Azerbaycan ve Errân kuvveteri kalmıştı. Daha sonra Ahlat'a geldi. Hatunu, çocukları ve hazinelerini Veziri Nizamülmülk ile Hemedan'a gönderdi. Nizamülmülk bu şehirden yeni kuvvetler yollayacaktı. Selçuklu ordusunun Malazgirt savaşında 40.000-50.000 kişilik bir kuvvet olduğu tahmin ediliyor. Alp Arslan, Emir Sanduk idaresinde bir öncü kuvvetini ileri sevk ederken, Bizans öncüleri de Ahlat yönünde ilerliyorlardı. Fakat bu Bizans öncüleri Selçuklu akıncıları tarafından bozguna uğratıldılar. İmparator hâlâ sultanın geldiğini düşünemiyor, bu Selçuklu kuvvetini Ahlat üssünden askerler sanıyordu. Vasilakes (Basilakes) adında bir Ermeni kumandanı durumu öğrenmek üzere bir miktar askerle ileri sevk etti. Bu Bizans kuvveti de Selçuklu öncüleri karşısında mağlûp olmaktan kurtulamadı. Vasilakes esir edildi ve ele geçirilen büyük bir haç, zafer işareti olarak Bağdad'a sevk edilmesi için Nizamülmülk'e gönderildi.

Daha sonra Selçuklu kuvvetleri ile Bizans ordusu Malazgirt ile Ahlat arasındaki Rahva Ovası'nda karşı karşıya geldiler (24 Ağustos 1071). Selçuklu ordusunda Savtegin, Afşin, Gevher Ayin, Sanduk, Aytegin, Ahmed-şâh gibi tecrübeli kumandanlar bulunmakta idi. 101 Sultan Alp Arslan, iki ordu arasındaki sayı farkı nedeniyle bir meydan savaşına karar verememişti. Görünüşte sulh teklifinde bulunmak, hakikatte ise Bizans ordusunun durumunu öğrenmek için kendi yanında bulunan Abbasî halifesinin elçisi İbn Muhallebân ile Emir Savtegin'i elçi olarak imparatora gönderdi. Tabii ki, imparator sulh teklifini kabul etmemiş, artık savaş kaçınılmaz olmuştu. Alp Arslan, fakihi ve imamı Ebû Nasr Muhammed b. Abdülmelik'in "bütün hatiplerin minberlerde Müslüman halkla birlikte senin için duada bulunacakları Cuma günü düşmana saldır" şeklindeki tavsiyesini kabul ederek hazırlıklarını tamamladı.102

26 Ağustos günü sabah iki taraf savaş düzenine geçti. İmparatorun bizzat merkezde yer aldığı Bizans ordusunun sağ kanadında Uz askerleri ile general Aliates (Alyattes), sol kanadında Rumeli askerleri ile N. Bryennios bulunuyordu. İhtiyat kuvvetleri ise Andronikos Dukas adlı bir kumandanın idaresinde idi. Selçuklu ordusu ise Türk savaş sistemine göre düzenleniyordu. Alp Arslan ordusunu ikiye ayırmış, kendisi az bir kuvvetle düşmanın karşısında yer alırken, diğer büyük kısmını ise tepelerde pusuya yatırıyordu. Savaşa ilk olarak okçuların himâyesindeki sultanın idaresinde bulunan Selçuklu kuvvetleri başladı. İmparator az sayıdaki bu Selçuklu ordusunu yok etmek için karşı taarruza geçti. Alp Arslan ve emrindeki kuvvetlerin muvaffakiyetle tatbik ettikleri sahte ricat hareketine inanan imparator, Türkleri takip için karargahından uzaklaşmıştı. Bu arada Bizans ordusundaki Uz ve Peçenekler de soydaşları Selçukluların safına geçtiler. Bu durum Bizans ordusunun sağ kanadının bozulmasına sebep oldu. Alp Arslan ise Bizans ordusunun pusudaki kuvvetlerine kadar yaklaştığını görünce Selçuklu askerlerine genel bir hücum emri verdi. Bu hücum karşısında hatasını anlayan imparator geri çekilmeye çalıştı ise de kanatlardan sarkan Türk süvarilerinin dar çemberi içine girdiğinden artık çok geç kalmıştı. İhtiyat kuvvetleri kumandanı Andronikos da ordunun bozguna uğradığını ilân etmiş ve daha da gerilere çekilmişti. Bu durumu haber alan Ermeni kıtaları da savaş alanından uzaklaştılar. Akşam olduğu zaman savaş Bizans ordusunun tam bir mağlûbiyeti ve imhası ile sonuçlanmış, imparator da yaralı olarak esir edilmişti.

Sultan Alp Arslan, İmparator'a bir savaş esiri değil, bir misafir hükümdar muamelesi yapmış ve ona özel bir çadır kurdurmuştur. Daha sonra İmparatoru huzuruna getiren Alp Arslan barış teklifini reddettiği için ona kızmış, fakat konuştuktan sonra affetmiştir. Görüşmelerden sonra Alp Arslan ile Romanos Diogenes arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre:

1- İmparator, kendisi için birbuçuk milyon altın parayı kurtuluş akçası olarak verecek,

2- Bizans Devleti her yıl Selçuklu Devleti'ne 360.000 altın ödeyecek,

3- Bizans'ın elinde bulunan bütün Müslüman esirler serbest bırakılacak,

4- İhtiyaç olduğunda Bizanslılar, Selçuklu Devleti'ne askerî yardımda bulunacak,

5- İmparator tahtını muhafaza ettiği takdirde Antakya, Urfa, Menbic ve Malazgirt gibi şehir ve kaleler Selçuklulara geri verilecekti.

Zaferin kazanılması İslâm dünyasında sevinç ve heyecan yarattı. Halifeye gönderilen fetihname (zafer mektubu) sarayın önünde halka okundu. Bağdad, bu zafer şerefine süslenmiş ve büyük şenlikler tertiblenmişti.103

Antlaşmadan sonra sultan ile imparator dostça ayrıldılar. Sultan, İmparatorun yanına muhafız olarak yüz Türk askeri verdi. İmparator Romanos, Sivas civarında bu Türk askerlerini geri gönderdi. Bir görüşe göre,104 sultan ilerde bu antlaşmayı tanımayacak bir rakip tarafından İstanbul'da iktidarın ele geçirilişini engellemek amacıyla Romanos Diogenes'i serbest bırakmıştı. Bu sırada Anadolu'nun fethinin çok kolay olacağını bildiği hâlde, Alp Arslan'ın esas gayesi Müslüman dünyasının siyasî bütünlüğünü sağlamaktı. Bu durumda Bizans Devleti'nin yıkılmasından ziyade onun tarafsızlığı veya Selçuklular ile ittifak yapması Sultan Alp Arslan için daha faydalı olacaktı.

Bizans'ta Romanos'un esir olduğu haber alınınca VII. Mikhail Dukas (1071-1078) İmparator ilân edilmişti (24 Ekim 1071). Korktuğu başına gelen Romanos, buna rağmen yaptığı antlaşmaya sadık kaldı ve Tokat'ta topladığı 200.000 altın ile 70.000 altın değerindeki eşyayı sultana yolladı, sonra da Bizans tahtı için mücadeleye girişti. Etrafına 3.000 Ermeni asker toplayarak Amasya'yı ele geçirdi ise de Konstantin Dukas karşısında mağlubiyete uğradı. Romanos daha sonra Kilikya'ya gitti. İmparator Mikhail 1072 yılı başlarında onun üzerine Andronikos Dukas'ı gönderdi. Andronikos, Romanos'u bir hile ile ele geçirerek tutuklattı ve çok geçmeden de gözlerine mil çektirerek İstanbul'a getirildi. Romanos bu durumu Sultan Alp Arslan'a bildirdi ise de çok yaşamadı ve 1072 yılı ortalarında Kınalıada'da kendisinin tesis etmiş olduğu manastırda öldü.105

Sultan Alp Arslan Malazgirt Savaşı'ndan sonra Hemedan'a döndü. Burada başta halife olmak üzere birçok hükümdarın gönderdiği elçileri ve tebrikleri kabul etti. Sonra da Romanos'un başına gelenleri öğrenerek çok üzüldü. Fakat bu durum artık Bizans'la yapılmış olan sulhun bozulması sonucunu doğuruyor, "Bu suretle Türklere Malazgirt Meydan Savaşı'nın sonuçlarından faydalanmaya imkan veriyordu".106 Bu nedenle Alp Arslan Türkmen beylerine bütün Anadolu'nun fethini emrediyordu. Bir bakıma Bizans'taki iktidar mücadelesi Anadolu'nun fethini hızlandırıyordu.

Sultan Alp Arslan'ın Türkistan Seferi ve Ölümü

Karahanlı Hükümdarı Ebu'l-Hasan I. Nasr (1068-1080) ile Alp Arslan'ın oğulları Hârezm Meliki İlyas ve Toharistan Meliki Ayaz arasında zaman zaman savaşlar olmakta idi. Son yapılan savaşta Nasr Han, Ayaz'ı yenmişti. Bu sebepten Sultan Alp Arslan, rivayete göre 200.000 kişilik büyük bir ordu ile Maveraünnehir'e, Karahanlılar üzerine bir sefer tertip etti. Selçuklu kuvvetleri Ceyhun nehrini geçtikten sonra Karahanlı ülkesinde ilerlediler. Yalnız Yusuf el-Hârezmî adlı bir kumandanın idaresindeki Berzem Kalesi mukavemet etmekte idi. Fakat Yusuf, bu büyük Selçuklu kuvveti önünde daha fazla dayanamayacağını anlamış ve sultana bir suikast plânlamıştı. Bu sebeple Selçuklu kuvvetlerine teslim olmuş ve huzuruna götürüldüğü zaman çizmesinde sakladığı bıçakla Alp Arslan'ı yaralamıştır (20 Kasım 1072). Alp Arslan aldığı yaraların tesiri ile ancak 4 gün yaşayabildi ve 24 Kasım 1072'de (40 veya 41 yaşında) öldü.107 Türk-İslâm tarihinin büyük sultanlarından biri olan Alp Arslan'a hâkimiyet sahası çok geniş olduğundan "Sultanü'l-Âlem" (dünya Sultanı) denilmiştir.108 Ayrıca casusların verdiği jurnallere (Berid teşkilâtı) itibar etmiyordu. Sultan Alp Arslan, babası Çağrı Bey'in Merv'deki türbesine gömüldü.

Sultan Melikşah

Sultan Alp Arslan'ın ölümü üzerine yerine geçen 18 yaşındaki oğlu Melikşâh 6 Ağustos 1055'e doğmuş, küçük yaştan itibaren babası ile sefere çıkmış ve devlet kademesinde görev almıştı. Melikşâh, Alp Arslan'ın evlâtları arasında (en büyüğü olmamasına rağmen) cesareti, sevk ve idarede gösterdiği kabiliyet ile veliaht ilân edilmiş, ancak tahta çıkmasında Vezir Nizamülmülk'ün de rolü olmuştur. Melikşâh, tahta çıkar çıkmaz diğer hanedan azalarından gelebilecek muhtemel itirazlara karşı kuvvet kullanılması gerekeceğini düşünerek etrafındakilere ihsanlarda bulunduğu gibi askerlerin maaşlarını da 700.000 dînar arttırarak onları kendine bağlamıştı. Melikşâh, babasının cenazesini Merv'e nakl ettirerek orada gömdürdükten sonra süratle Horasan üzerinden Nişabur'a geldi (31 Aralık 1072).109

Selçuklu Devleti'ne Saldırılar ve Kavurd'un İsyanı

Sultan Alp Arslan'ın ölümünü haber alan Karahanlılar ve Gazneliler bu karışık durumdan yararlanarak Selçuklu topraklarına saldırdılar. Melik Kavurd da Melikşâh'ın sultanlığını tanımayarak isyan etmişti. Batı Karahanlı hükümdarı Ebu'l-Hasan I. Nasr derhal harekete geçerek Tirmiz'e girdi (Aralık sonu 1072). Daha sonra da Melikşâh'ın kardeşi Ayaz'ın bulunmamasından faydalanarak Belh'i zapt etmiş ve burada hutbeyi kendi adına okutmuştu. Ayaz durumu öğrenince süratle geri dönerek tekrar Belh'e hâkim olmuş ve topladığı kuvvetle Tırmiz şehri üzerine yürümüştü. Fakat Nasr, Tırmiz önlerinde Ayaz'ı yenerek firara mecbur etti. Selçuklu askerlerinin bir kısmı öldürülmüş, çoğunluğu Ceyhun'da boğulmuştu (Mart 1073).110

Sultan Melikşâh için en büyük tehlike ise Kirman'daki amcası Melik Kavurd'dan gelmişti. Melik Kara Arslan Kavurd, Alp Arslan'ın öldüğünü haber alınca saltanatta hak iddia ederek isyân etmiş ve Rey şehrini ele geçirmek için yola çıkmıştı. Melikşâh bu durumu öğrenince süratle Rey'e geldi. İki taraf arasındaki öncü savaşını Emîr Savtegin idaresindeki Melikşâh kuvvetleri kazandı. Asıl ordular Hemedan civarındaki Kerec'de karşılaştılar. Bu savaş da Melikşâh'ın ordusunun üstünlüğü ile son buldu (15 Nisan 1073). Zaferin kazanılmasında Emir Savtegin ve Arap Emirleri önemli rol oynamıştı.

Melik Kavurd, Hemedan Dağlarına kaçtı ise de yakalanarak sultanın huzuruna getirildi. Ancak bu sırada Melikşâh kuvvetlerinin bir kısmı maaşlarının arttırılmasını isteyerek gürültü, çıkarmaya ve Kavurd lehine tezâhürata başladılar. Bu durum Kavurd'un ortadan kaldırılmasına sebep oldu ve yayının kirişi ile boğularak öldürüldü (1073). Kavurd tehlikesinin yok edilmesinde Vezir Nizamülmülk önemli rol oynamıştı. Bu sebeple Melikşâh, bir ölçüde saltanatını borçlu olduğu vezirinin iktaına Tus şehrini ilâve etti ve kendisine atabey yaptı.111

Halife Kâim bi-Emrillâh, Kavurd'a karşı kazandığı galibiyet neticesi, Melikşah'ın sultanlığını tanımış ve saltanat fermanını Bağdad Şahnesi Sa'dü'd-Devle Gevherâyîn ile göndermişti (Ekim-Kasım 1073).

Sultan Melikşâh, içteki durumu düzelttikten sonra sıra Selçuklulara karşı harekete geçmiş olan devletlere gelmişti. Önce Karahanlılar üzerine yüründü. Sultan, Belh'e geldi ve oradan ordusuyla Tırmiz şehrine yöneldi. Neticede adı geçen şehir Melikşâh'a teslime mecbûr oldu. Sultan daha sonra Semerkand üzerine yürüdü. Karahanlı Hükümdarı Nasr, mukavemet edemeyecegini anlayarak af diledi ve Vezir Nizamülmülk'ün aracılığı ile iki taraf arasında barış yapıldı. Nasr bir daha düşmanca tavır takınmamak şartıyla yerinde bırakıldı (1074). Sultan Melikşâh, Belh ile Toharistan bölgesinin idaresini kardeşi Şıhabü'd-Devle Tekiş'e vererek Rey'e döndü.

Gazneliler ise sultanın Karahanlılar üzerine yürümesinden sıranın kendilerine de geleceğini anlamışlar ve bunu önlemek için derhal barış taarruzuna geçmişlerdi. Gazneli hükümdarı İbrahim b. Mes'ûd Selçuklu ailesinden Emîr el-Ümerâ Osman'ı serbest bırakmış, bu suretle Gazneliler ile Selçukluların arası tekrar düzelmiş ve Melikşâh zamanında bu iyi münasebetler devam etmiştir. Sultan Melikşâh daha sonra amcası Osman'a Velvâlic şehrinin idaresini vermişti.112

Sultan Melikşâh devrinde Büyük Selçuklu Devleti ile Kirman Selçukluları arasında iki önemli olay daha olmuştu. Bunlardan birincisinde Sultan Melikşâh, belki de bazı kimselerin tahrikiyle Kirman üzerine bir sefer tertipledi. Kirman Selçuklu Meliki Sultan-Şâh başkent Berdsîr şehrine kapandı ve Melikşâh'a karşı koyamayacağını anlayarak ondan aff diledi. Melikşâh emîrlerin de aracılığıyla Sultan-Şâh'ı yerinde bırakarak İsfahan'a döndü (1075-76 veya 1079-80).

Sultan-Şâh'ın 1085 tarihinde ölümünden sonra yerine kardeşi Turan-Şâh geçti. Daha sonra annesi, oğlunun melikliğini tasdik ettirmek için hediye ve mallarla Sultan Melikşâh'ın huzuruna gitti. Sultan Melikşâh, bu hatuna ikramda bulunup, Turan-Şâh'ı Kirman Meliki tayin etti .113

Suriye'nin Fethi

Türkmen grupları 1063 yılından itibaren çeşitli vesilelerle Suriye'ye girmişlerdi. Haleb bölgesine ilk gelenler Hânoğlu Hârun adındaki beyin idaresindeki Türkmenler idi. Bunlar Haleb Mirdâsoğulları emirlerinin aralarında yaptıkları taht mücadelelerine karıştılar. Ayrıca Mısır-Fatımî Halifesi Mustansır'ın (1063-1094) da bu Türkmen zümresi dikkatini çekmişti. Halebliler bu Türkmenlere saldırarak güç durumda bıraktılarsa da onları buradan uzaklaştırmak mümkün olamadı. Sonunda Hârun, Mirdâsoğullarından Mahmûd'un hizmetine girdi ve onun Haleb'i almasına yardım etti (457/1065). Mahmûd buna karşılık Hârun'a Ma'arratü'n-Numân bölgesini iktâ olarak verdi.114

1069/1070 yılında Kurlu ve Atsız adlarındaki emirler sayıları takriben üç bir çadır olan Türkmenler ile Filistin bölgesine yerleşiyorlar ve çok geçmeden Fatımîlerin idaresindeki bu bölgede askerî üstünlüklerini kabul ettiriyorlardı. Kurlu Bey'in 1071'de Akkâ kuşatması sırasında ölümü üzerine bu bölgedeki Türkmenlerin reisliğini Uvakoğlu Atsız Bey'in alması ile Suriye'nin Selçuklular tarafından asıl fethi başlamıştır.115

Atsız Bey önce Fatımîlerin hâkimiyetindeki Remle şehrini işgal etti, sonra yine onların idaresindeki Kudüs'ü kuşattı. Bu şehrin Türk asıllı vâlisi canı ve malı hususunda istediği teminatın Atsız tarafından verilmesi üzerine Kudüs'ün kapıları Türklere açılmıştı. Atsız Bey 1071 yılının son aylarında Kudüs'te hutbeyi Abbasî halifesi ve Selçuklu sultanı adına okutuyordu. Türkmen beylerinden olan Şöklü Bey de Akkâ'yı ele geçirmişti (Rebi I. 467/Ekim-Kasım 1074). Bu durumu yakından izleyen Atsız Şöklü'den ele geçirdiği ganimetin yarısını ve şehirde kendi adına şahne olmasını istedi, bu teklifi reddedilince de harekete geçti (467 Ramazanı/Nisan-Mayıs 1075). Şöklü onun karşısında tutunamadı ve daha sonra Kutalmışoğulları ile birleşerek Atsız Bey'e karşı yürüttüğü hareket de başarısızlıkla sonuçlanmış ve Taberiyye'de yapılan bir savaşta bu müttefikler yenilgiye uğramışlardı. Emir Atsız, esir düşen Şöklü ve oğlunu öldürtmüş, Kutalmışoğullarından ikisini (Alp İlig ve Devlet) de Sultan Melikşâh'ın yanına göndermişti116 Atsız, Suriye'nin bazı şehirlerine hâkim olduktan sonra kuşatma altında tuttuğu ve yiyecek sıkıntısı çeken Dımaşk'ta teslim almıştı (Haziran 1076). Atsız Bey Dımaşk'ta hutbeyi Abbasî Halifesi Muktedî Billâh ve Sultan Melikşâh adına okutmuştu.117 O iyi idaresi ile kısa zamanda şehir halkını memnun etti.

Atsız Bey daha sonra Fatımîlerin hâkim olduğu Mısır'ı zabta karar verdi. Emrindeki 5.000 kişilik kuvvetle Kahire'ye kadar ilerledi. Her iki ordu Kahire dışında karşılaştı, savaşın neticesi Atsız için tam bir bozgun olmuş ve perişan bir hâlde Dımaşk'a dönmüştü (7 Şubat 1077). Bu yenilgi Suriye'deki birçok şehirlerin hutbeyi tekrar Fatımîler adına okutmasına yol açmıştı. Atsız Bey sefere çıkarken servetini ve ailesini de Kudüs'te bırakmıştı. Bu bakımdan önce Kudüs'e yürüyerek şehre tekrar hâkim olmuş, teslim teklifini reddeden başta kadı olmak üzere 3.000 kişiyi kılıçtan geçirtmişti. Çünkü şehir kadısı ve bazı kumandanlar Atsız'ın mağlubiyet haberini duydukları zaman, onun mallarına el koymuş, kadınları ve çocukları kendilerine köle yapmışlardı. Ancak o bu sırada Dımaşk'ı ihmâl etmiş, Suriye'nin en ma'mûr şehri olan Dımaşk perişan bir duruma düşmüştü.118

Sultan Melikşâh, Atsız'ın Kahire yenilgisini haber alınca kardeşi Tutuş'u Suriye'ye gönderdi (1077-1078). Atsız bu durumu haber alınca Sultan Melikşâh'a hediye ve para göndererek ona bağlılığını bildirdi. Bunun üzerine sultan, Tutuş'u Haleb bölgesine yollayarak Atsız'ı yerinde bırakıyordu.

Diğer taraftan Bedrü'l-Cemâlî ise 471/1078-1079 yılında büyük bir orduyu Suriye'ye gönderiyordu. Bu ordu Filistin'i istilâdan sonra Dımaşk'ı kuşattı. Atsız bu Fâtımî ordusuna mukavemet edemeyeceğini anlayınca Tutuş'tan yardım istedi. Tutuş, derhal Dımaşk'a yürüdü. Fatımî ordusu onun geldiğini duyunca savaşmaktansa Mısır'a dönmeyi tercih etmişti. Tutuş, Dımaşk'a yaklaşınca Atsız onu karşılayarak itaatini bildirdi. Ancak Tutuş muhtemelen kuvvet ve kudretinden çekindiği Atsız Bey'i yayının kirişi ile boğdurmak suretiyle öldürttü ve Dımaşk'ı ele geçirdi (1079). Tutuş böylece Atsız'ın idaresindeki Suriye şehirlerine zahmetsizce hâkim oluyor ve Suriye Selçuklu Devleti'nin temellerini atıyordu.119

Sultan Melikşah Devrinde Anadolu

Malazgirt Savaşı'ndan sonra Sultan Alp Arslan'ın emri ile Anadolu içlerine akın yapan Türk emirler, Sultan Melikşâh zamanında da bu görevlerine devam ettiler. Bu sırada Kutalmışoğulları Anadolu'nun güneyinde Birecik ve Urfa taraflarında kendilerine yaşama imkanı sağlamaya çalışıyorlardı. Sultan Melikşah tarafından Artuk Bey'in Anadolu'dan geri çağrılmış bulunması, soylarının yüceliği bakımından onlara herhalde Anadolu'da bulunan Türkmen grubları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak ümidini vermişti. Nitekim ümitleri boşa çıkmadı. Selçuklu ailesinin bu asil mümessilleri Anadolu'da Bizans hudutları civarında kendilerine çok uygun bir faaliyet sahası buldular. Onların gâyeleri de amcazâdeleri gibi bir devlet kurmaktı. Sultan Melikşâh ise Suriye'deki gibi Anadolu'daki bu yeni gelişmeyi zamanında idaresi altına almak için harekete geçmiş ve buraya Emir Porsuk'u göndermişti. Bu emir yapılan savaşta (veya teke tek vuruşmada) Kutalmışoğlu Mansur'u öldürmüş, fakat başkaca bir netice elde edemeyerek geri dönmek zorunda kalmıştı (1078).120

Ağabeyisinin ortadan kalkmasından sonra Kutalmışoğlu Süleyman Şâh bir müddet Bizans'la işbirliğinde bulundu. Porsuk'un ona karşı bir şey yapamamasında belki de Bizans'ın desteğini görmüş olması rol oynamıştır. Sultan Melik Şâh'ın gönderdiği ordu geri döndükten sonra Süleyman Şâh'ın durumunun daha da kuvvetlendiği anlaşılıyor. Nitekim Bizans'taki taht mücadelelerinden istifâde eden Süleyman Şah, imparator adaylarından olan müttefiki Nikephoros Melissenos'un hareketinin başarısız kalması sonucu, kendisine muhafaza edilmek üzere bırakılmış olan İznik ve etrafındaki kaleleri terk etmemiş ve adı geçen bu şehirde sıkıca yerleşmişti. Bu suretle İznik, 1080 yılı sonlarında yeni kurulan Türkiye Selçuklu Sultanlığı'nın merkezi oluyordu.121 Diğer taraftan bu fetih tarihini 1075 yılı olarak kabul eden tarihçiler de vardır. 122

Süleyman-Şâh'ı batıda olduğu kadar, doğuda da fetihler yaptı, Haleb şehri hâkimiyeti için giriştiği mücadelede Tutuş karşısında mağlûp oldu ve kılıçla intihar ederek hayatına son verdi (18 Safer 479/4 Haziran 1086) Tutuş onun Hasan b. Tahir adındaki vezirini, oğulları ve eşini Antakya'ya gönderdi (Ayrıca bk. Türkiye Selçukluları).

Süleyman-Şâh'ın Antakya seferine giderken yerine vekil olarak bıraktığı Ebû'l-Kasım devlete sahip çıkmış, Bizans'a akıncılar göndererek bir donanma inşasına başlamıştı. Ayrıca Sultan Melikşâh'tan Marmara bölgesinin hâkimiyet menşurunun kendisine verilmesini istemişti. Sultan Melikşâh bu isteği reddetmiş ve Porsuk'u bağımsız davranan bu emiri itaat altına alması için Anadolu'ya göndermişti. Bizans İmparatoru Aleksios, Emir Porsuk'un yaklaşmakta olduğunu haber alınca Ebû'l-Kasım'ı İstanbul'a davet ederek Melikşâh aleyhine bir ittifâk yapmış, fakat aynı zamanda İzmit şehrini ele geçirmişti. Diğer taraftan Emir Porsuk, İznik'i 3 ay kadar kuşattı ise de, Bizans'ın Ebû'l-Kasım'a yardımcı kuvvet göndermesi neticesi başarısızlığa uğradı.

Sultan Melikşâh, bu kez Anadolu'ya Urfa Emiri Bozan'ı gönderdi. Emir Bozan, İznik'i muhasara etti. Ebu'l-Kasım ise hediyelerle bu sırada Isfahan'da bulunan Sultan Melikşâh'ın yanına kadar gitti ise de, kendisi için bir af sağlamak başarısını gösteremedi. Ona geri dönmesi ve Bozan ile anlaşması bildirildi. Ancak dönüşünde Emir Bozan'ın adamları tarafından yakalanarak yayının kirişi ile boğduruldu (1092). İznik'te ise Ebû'l-Kasım'ın kardeşi Ebû'l-Gâzî, duruma hâkimdi.123

Anadolu'nun Ege sahillerinde diğer bir Türk beyi Çaka Bey hüküm sürüyor. İzmir'de inşa ettirdiği donanma ile Ege ve Marmara'da Bizans'ın hâkimiyetini yok etmeğe çalışıyordu.124

El-Cezire ve Suriye Olayları, Melikşâh'ın Bağdad'ı Ziyâreti

Suriye Meliki Tutuş, Süleyman-Şah'la yaptığı savaşı kazandıktan sonra Haleb şehrine yürüdü. Buranın hâkimi Şerîf el-Huteytî, şehri teslim etmek için Sultan Melikşâh'tan emir beklediğini söyleyerek onu oyalamak istedi. Tutuş buna inanmadı ve Haleb'i ele geçirdi (11 Temmuz 1086), ancak o iç kaleyi kuşattı ise de almaya muvaffak olamadı.

Sultan Melikşah ise İbn el-Huteytî'nin davetini ve Süleyman-Şah'ın ölümünü haber alınca, Haleb'e gitmek üzere büyük bir ordu ile Isfahan'dan harekete geçti (Eylül 1086), Emir Bozan'ı Urfa'nın zabtıyla görevlendirdikten sonra Caber Kalesi'ni ve Menbic şehrini zapt ederek Haleb'e doğru yürüdü. Sultan 3 Aralık 1086'da Haleb'e hâkim oldu. Diğer taraftan Emir Bozan da şiddetli bir kuşatmadan sonra Mart-Nisan 1087'de Urfa'yı zapt ediyordu.125 Melikşah, Bozan'ı, Urfa valisi tayin ettikten sonra Antakya'ya yöneldi ve burada Süleyman-Şah'ın veziri Hasan b. Tahir tarafından karşılandı. Sultan, bu şehrin idaresini Emir Yağısıyan'a verdi. Antakya'dan Suveydiye'ye kadar ilerleyerek Akdeniz'in suları ile karşılaşan Melikşah, atını dalgalar arasına sürerek kılıcını üç defa suya daldırmış "Yüce Tanrı bana Okyanus'a kadar hüküm sürmeyi nasib etti" diyerek sevincini göstermiştir. Sultan, Süleyman-Şah'ın eşini ve çocuklarını beraberine alarak Haleb'e döndü ve daha sonra Bağdad'a gitti (12 Mart 1087). Halife Muktedî 24 Nisan 1087'de parlak bir kabul resmi ile sultanla tanıştı. Bu merasim arasında halifenin emri ile Sultan Melikşah'a "Doğu ve Batı'nın hükümdarı" alâmeti olarak iki kılıç kuşatıldı. Ayrıca sultanın Isfahan'dan getirilen kızı Mehmelek Hâtûn muhteşem bir düğünden sonra halife ile evlendiriliyordu.126 Sultan, daha sonra Akdeniz sahilinden aldığı bir avuç deniz kumunu "Baba müjdeler olsun, oğlun dünyanın sonuna kadar hâkim oldu" diyerek ziyaret ettiği Alp Arslan'ın mezarına koymuştu.127

Kafkasya Harekâtı

Sultan Melikşâh, Gürcü Kralı II. Giorgi'nin (1072-1089) hâkimiyetine karşı vuku bulan isyanlar dolayısıyla Gürcistan seferine çıktı. Karthili'ye (K'art'li)128 kadar ilerleyerek Gence'yi Şeddâdî Emiri III. Fazl'dan aldı ve bütün Kafkasya'nın idaresini Emir Savtegin'e verdi (1076). Ancak Emir Savtegin'in Gürcü Kralı II. Giorgi ile yaptığı savaşta başarısızlığa uğraması bu bölgeyi karıştırdı. Eski Ani Kralı Gagik de tekrar tahta çıkmak teşebbüsünde bulunuyordu. Bu durum sultanın bir kez daha Gürcistan'a girmesine sebep oldu. Melikşâh bu bölgeyi itaat altına alıp, Savtegin'in durumunu sağlamlaştırdıktan sonra geri döndü (1078/1079).

Emir Savtegin'in Gürcü Kralı'na tekrar yenilmesi, Bizanslıların hücuma geçmesine fırsat verdi, Oltu, Erzurum ve Kars şehirleri Bizans'ın eline geçti. Sultan Melikşah bu kez Emir Ahmed'i bölgeye gönderdi (1080). Emir Ahmed önce Gürcü Kralı II. Giorgi'yi mağlup etti, sonra Kars'ı kesin olarak Türk idaresi altına soktu, Oltu ile Erzurum şehirlerini geri aldı. Ayrıca Ebû Yakub ve İsa Böri adlarındaki emirler, beraberlerindeki Türkmenler ile Şavşat, Acara, Karthili, Ardanuc ve Kütâyis havalisine hâkim oldular (1080). Ertesi yıl Emir Ahmed, Çoruh havalisini ele geçirdi. Hatta onun Trabzon'u dahi zapt ettiği rivayet olunur. Bu durumda önce Giorgi, sonra da Kakhet Kralı Agsathan Isfahan'da bulunan sultanın huzuruna giderek bağımlılıklarını tekrarladılar.129 Sultan Melikşah, Erran bölgesinin idaresini Azerbaycan umûmî valisi Selçuklu ailesinden Kutb ed-dîn İsmail'e verdi.130

Sultan Melikşâh, 1086 başlarında tekrar Kafkasya'ya yürüdü, bu sefer neticesi Ani Emiri Menuçehr Ebû'l-Fazl ve Şirvan Meliki Feriburz da itaatlarını bildirdiler ve yıllık haraca bağlandılar. Bu sefer sonunda Emir III. Fazl idaresindeki Gence şehri de Emir Bozan tarafından zapt edilerek merkeze bağlandı.

Diyar Bekr'in Fethi ve Mervânî Devleti'nin Ortadan Kaldırılışı

Mervânî Devleti, başta Amid (Diyarbekir) olmak üzere Meyyâfârıkîn (Silvan), Mardin, Hısn Keyfâ (Hasankeyf) ve Cezire-i İbn Ömer (Cizre) içine alan Diyarbekir bölgesinde hüküm sürmekte idi. Bu devletin Musul Emîri Şerefü'd-Devle Müslim b. Kureyş ile sıkı ilişkilerde bulunması ve tâbilik şartlarını yerine getirmemesi, devrin ileri gelen devlet adamlarından Fahrü'd-Devle Muhammed b. Cüheyr'in (Oğlu Amidü'd-Devle Mansûr da Nizamülmülk'ün kızı Zühre ile evliydi) Mervânî Devleti'nin zenginliğini ileri sürmesi üzerine, Sultan bu bölgeye bir sefer yapmaya karar verdi. Sultan Melikşah, Diyarbekir emirliğini Fahrü'd-Devle'ye verdi ve onu beraberinde Artuk, Çubuk, Çökürmüş, Dilmaçoğlu Muhammed gibi Türk beyleri, Bağdad şahnesi Gevherâyin ve Arap Emîri Seyf ed-Devle olduğu hâlde büyük bir ordu ile Diyarbekir bölgesine gönderdi (1084 baharı). Selçuklu ordusu Siirt, Erzen ve Hısn Keyfa şehir ve kasabalarını birer birer zapt etti. Zaîm, 1085 yılı Mayıs ayının ilk haftasında Amid'e hâkim oldu. Türkmenler de Bitlis ve Ahlat'ı zapt ettiler. Meyyâfarikîn (Silvan) muhasarası da uzun sürdü. Selçuklu ordusuna devamlı takviye geldiğini gören halk, mukavemetin faydasızlığını anlıyor ve şehri teslimden başka bir yol bulamıyordu (30 Ağustos 1085). Bundan sonra Emir Moncuk Böri Mardin'i, Emir Çökürmüş de Ceziret-i İbn Ömer'i131 zapt ettiler. Böylece Diyarbekir bölgesi tamamen Selçuklu Devleti'nin idaresi altına giriyor, Mervânî Devleti de tarih sahnesini terkediyordu. Bu sırada Mervanoğullarının Meyyâfârikîn'deki hazinesi ele geçirilmiş ve başkent Isfahan'a götürülerek sultana takdim edilmişti.132

Şerefü'd-Devle Müslim'e gelince, Sultan Melikşah onun Mervânî Emiri ile birleşerek Selçuklu Devleti'ne karşı koymasına kızmış ve ülkesini Fahrü'd-Devle'nin oğlu Amidü'd-Devle'ye iktâ etmiş idi (1084). Daha sonra da kendisi ordusuyla harekete geçti. Sultan'ın Musul önüne gelmesi ile halk, kapıları açarak şehri teslim etti. Ancak belki kardeşi Tekiş'in isyanı veya Şerefü'd-Devle'nin hanımı olan halası Safiye Hatun'un ricası Sultan Melikşâh'ın Şerefü'd-Devle Müslim'i yerinde burakmasına yol açtı (Kasım 1084).133 Şerefü'd-Devle Müslim daha sonra Antakya hâkimiyeti için Süleymanşah ile mücadeleye girişecek ve bu uğurda hayatını kaybedecektir (20 Haziran 1085).

Tekiş'in İsyanları

Sultan Melikşâh; dışta fetihler yaptığı sırada, kardeşi Tekiş'in iki defa isyanı kendisi için bu fetihlerin devamını önleyen tehlikeli bir egel olmuştu. O tahta geçtiği zaman kardeşi Tekiş'e Belh ve Toharistan bölgesinin idaresini vermişti (1073). Bir müddet sonra Tekiş'in, Sultan Melikşah'ın disiplinsizlik sebebiyle ordudan çıkarttığı 7.000 askeri yanına topladığı ve isyan ettiğini görüyoruz (1080/1081). O, Merv el-Şâhicân134 ve Tırmiz gibi yerleri alarak Nişabur'a doğru yürümüştü. Sultan Melikşah ondan daha süratli hareket ederek adı geçen şehre girdi. Nişabur'a girmekte geç kalan ve bu sebeple Horasan'ı ele geçirmek ümidini yitiren Tekiş, çaresiz kalarak af dileğinde bulundu ve bu isteği Sultan tarafından kabul edildi.

Sultan Melikşah, Musul bölgesinde iken Tekiş ikinci kez başkaldırıyor ve Merv-i Rûd'den Serahs'a kadar olan bölgeyi hâkimiyeti altına alıyordu (1084-1085). Tekiş, Serahs şehrini135 muhasara ettiği sırada, casus taklidi yapan bir adamın elindeki mektuba sahip olmuş ve bu mektuptan Selçuklu Veziri Nizamülmülk'ün orduyla kendi üzerine geldiğini sanarak geri çekilmişti. Diğer taraftan Sultan Melikşah olduğu Tırmiz Kalesi'nden zorla indirerek gözlerine mil çektirdi ve hapse attırdı. Böylece kendisine fetihler sırasında engelden önemli bir rakibini ortadan kaldırıyordu.136

Karahanlılar ile İlişkiler

Sultan Melikşah batıda olduğu kadar, doğuda da Selçuklu Devleti topraklarını genişletiyordu. Karahanlılar üzerine yapılan ilk seferin dış görünüşü, Batı Karahanlı Hanı Ahmed b. el-Hızır'ın ulemâ ile arasındaki geçimsizlik, halkın malına el uzatması ve ulemânın Sultan Melikşah'ı daveti idi. Hakikatte Sultan Melikşah, bütün İslâm ülkelerini nüfuzu altına almak siyâsetini güdüyordu. Nitekim bu fırsattan istifade ederek Maveraünnehir'e yürüdü, önce 1089'da Buhara'yı aldı, daha sonra Semerkand'ı muhasara etti. Ahmed Han mukavemete çalıştıysa da, şehir ele geçirildi ve kendisi de esir edilerek Isfahan'a götürüldü. Bu suretle Batı Karahanlılar Devleti, Selçuklulara bağlanmış oldu. Sultan, Doğu Karahanlılar Devleti üzerine yürüdü ve Özkend'e kadar ilerledi. Melikşah her iki Karahanlı Devleti'ni de itaat altına aldıktan sonra 1090 yılında Isfahan'a döndü. Ancak Karahanlı ordusunun temelini oluşturan Çiğillerin ve Atbaşı şehrinin hâkimi Yakub b. Süleyman'ın isyanı üzerine Melikşah ikinci defa Semerkand ve Özkend'e hâkim oldu, Yakub ile anlaşarak Horasan'a döndü. Eşi Terken Hatun'un ricasıyla Ahmed Han'a ülkesine dönmesine müsaade etti.137

Hicaz ve Yemen'in Zabtı

Sultan Melikşah Bağdad'ı ikinci ziyareti sırasında (5 Kasım 1091) birçok Türk beyini yanına çağırmış ve onlarla yeni yapacağı fetihler için görüşmelerde bulunmuştu. Bu arada Sa'dü'd-Devle Gevherâyın idaresinde, kumandanlardan Turşek ve Yarınkuş (Yorunkuş) Yemen ve Aden'in fethine gönderildi. Emir Turşek önce Hicaz'a geldi, sonra güneye inerek Yemen kıtasına akınlara başladı ise de bir hafta gibi kısa bir süre içinde çiçek hastalığına yakalanarak öldü. Yerine geçen Yarınkuş, süratle Yemen ve Aden bölgesini Selçuklu Devleti toprakları içine kattı.138

Batınîler ve Karmatîler ile Mücadele

Sultan Melikşah zamanın önemli olaylarından birisi de Hasan-ı Sabbâh meselesidir. Hasan Sabbâh gizli olarak yürüttüğü Batınî faaliyeti neticesi Sultan Melikşâh'a tâbi Alamut Kalesi'ni139 ele geçirmiş (4 Eylül 1090) ve bir İsmailî Devleti kurmuştur. O kendisine bağlı olmayan yerleri tahrip ettiriyor, halkını öldürtüyor ve elverişli yerlere yaptırdığı yeni hisarlara kendi adamlarını yerleştiriyordu. Hasan Sabbâh ile ilk mücadeleye Alamut ve Rudbâr iktaı sahibi Yoruntaş başladı. Yoruntaş Alamut Kalesi'ni kuşattı ise de ölümü (1091), bir netice alınmasına mani oldu. Sultan Melikşâh Batınîler üzerine bu kez Emir Altuntaş ile Emîr Koltaş'ı gönderdi. Emir Altuntaş Alamut'ta Hasan Sabbâh'ı kuşatmış (Haziran-Temmuz 1092), Emir Koltaş ise Kuhistan'da bulunan Hüseyin Kâinî'yi sıkıştırmıştı. Batınîler bir gece baskını ile (Eylül 1092) Altuntaş'ı mağlûp ve geri çekilmeye mecbur ettiler. Sultan bu kez Emir Kızılsarığ'ı Batınîler'le mücadele için görevlendirdi. Ancak Melikşah'ın ölümü bu harekâtın yarıda kalmasına sebep oldu (1092). 140

Sultan Melikşah Karmatîlerle de mücadele etmiş, Artuk Bey'el-Ahsa ve Bahreyn'e yaptığı bir seferle bu bölgeleri itaat altına almıştı (1077).141

Melikşah ile Nizâm ül-Mülk Arasındaki Gerginlik ve Vezirin Ölümü

Sultan Melikşah ile Vezir Nizâm ül-Mülk'ün zamanla arası açılmıştı. Bunun muhtelif sebepleri vardı. Sultanın eşi Terken Hâtun, 4 yaşındaki oğlu Mahmud'u veliaht yapmak istiyor, Nizâm ül-Mülk ise veliaht olan Berkyaruk'u destekliyordu. Tabii bu Terken Hâtun'un, onun aleyhine çalışmasına yol açıyordu. Ayrıca Nizâm ül-Mülk'ün oğulları, torunları ve damatları devletin birçok kademelerinde görev almışlar, taşkınlıklar yaparak sultanın adamlarına tecâvüzlerde bulunmuşlardı. Nizâm ül-Mülk'ün yerine göz dikenler söz gelişi; Terken Hâtun'un veziri Tâc ül-Mülk Ebu'l-Ganâim de anlaşmazlığa yol açacak tahrikler yapmaktaydı. Batınîleri sürekli olarak izletmesi Hasan Sabbâh ve adamlarının da ona kin beslemelerine sebep olmuştu. Sultan Melikşah aradaki bu anlaşmazlığa rağmen onu görevinden azletmedi. Melikşâh ikinci defa Bağdad'a giderken Nizâm ül-Mülk de onu takip etti ve bu yolculuk sırasında Nihavend yakınındaki Suhne mevkiinde bir batınî fedaî tarafından katledildi (14 Ekim 1092).142

Selçuklu İmparatorluğu'nda kudretli ve başarılı bir vezir olduğunu gösteren Nizâm ül-Mülk, devlet idaresinde kendi görüşlerini belirten bir de Farsça eser kaleme almıştır. Siyâset-nâme adlı bu eser birçok kere neşredildiği gibi, çeşitli dillere de tercüme edilmiştir. Bu arada Siyâset-nâme Türkçeye çevrilmiştir.143

Selçuklu Devleti'nde Nizâm ül-Mülk'ün yerine Tâc ül-Mülk Ebu'l-Ganâim'in vezir tayin edildiğini görüyoruz.144

Sultan Melikşah'ın Ölümü

Sultan Bağdad'da iken (Bağdad'a varış Ekim 1092) torunu Cafer'i halifelik veliahdı yapmak istemeyen Halife Muktedî ile arası açılmış ve ondan Bağdad'ı acele terk etmesini istemişti. Ancak bu emir tatbik mevkiine konmadan Melikşah zehirlenerek öldürüldü (19 Kasım 1092).145 Bu zehirlenme olayından halife, intikam almak isteyen Nizâm ül-Mülk taraftarları ve Terken Hatun şüphe altındadır. Otuzsekiz yaşında iken ölen Melikşah, geride Kaşgar'dan Boğaziçine, Kafkaslar'dan Yemen ve Aden'e kadar ulaşan büyük bir imparatorluk bırakıyordu. Cenazesi daha sonra Isfahan'a nakledilerek, burada yaptırmış olduğu medresenin türbesine gömüldü.146 Alimleri, din adamları, şâir ve edipleri himâye eden Melikşah adına, Celâlî ismiyle meşhur bir de takvim tertiplenmişti.147 Ayrıca sultan ava da çok meraklı idi.148

Sultan Melikşah Hıristiyanlara ve Musevilere karşı da çok iyi davranmıştı. Nitekim Ani Ermeni Başpiskoposu Barseg bir heyetle şikâyet ve durumlarını anlatmak maksadıyla Isfahan'a sultanın huzuruna gitti. Melikşah bu Ermeni heyetini çok iyi karşıladı, "Bütün kilise, manastır ve rahiplerin vergi dışı tutulmaları" hakkında bir ferman verdi. Bu sırada Azerbaycan valisi olan Kutbeddîn İsmail b. Yakutî bu fermana uyarak derhal vergileri kaldırmış ve Ermenilerin oturdukları bölgeleri imâr ettirmişti, sultanın bu davranışı Hıristiyan kaynaklara da aksetmişti. Ermeni müellifi Urfalı Mateos, sultanın ölümü dolayısıyla şunları yazmıştır.149 "Aynı yılda herkesin babası ve bütün insanlara karşı merhametli ve hüsnüniyet sahibi bir zat olan büyük Sultan Melikşah öldü...Melikşah'ın ölümü, bütün dünyayı büyük bir matem içine düşürdü".

Sultan Berkyaruk

Sultan Melikşah'ın ölümü ile Büyük Selçuklu Devleti'nde bir duraklama devrinin başladığına tanık oluyoruz. Bunun başlıca sebebi, içinde birkaç taht iddiacısının yer aldığı saltanat mücadelesi idi. Terken Hatun eşinin ölümünden altı gün sonra (25 Kasım 1092)150 küçük yaştaki oğlu Mahmûd'un sultanlığını ilân ediyor, kendine taraftar bulmak ve bu saltanatı pekiştirmek için, rivayete göre ordu mensuplarına 20.000 altın dinar dağıtıyordu. Sonra da Emir Kür-Boğa'yı151 Isfahan'da bulunan Veliaht Berkyaruk'u yakalamak için göndermiş, kendisi de ordu ile bu emiri izlemişti. Ancak Nizâm ül-Mülk taraftarları da 14 yaşındaki Berkyaruk'u Rey şehrine kaçırarak "Sultan" ilân ettiler. Selçuklu tahtını ele geçirmek isteyen iki taraf arasında Bürûcird152'de şiddetli bir savaş oldu, Terken Hatun'un ordusundan bazı emir ve askerlerin kendi tarafına geçmesi, Berkyaruk'a savaşı kazanma imkanı sağlıyordu (17 Ocak 1093)153

Terken Hatun kendisi başarılı olamayınca, bu kez Berkyaruk'un dayısı ve Azerbaycan Valisi İsmail b. Yâkûtî'yi Berkyaruk aleyhine isyana teşvik etti. İsmail Kerec'de yapılan savaşta Berkyaruk'a yenildi (Ağustos 1093) ve Isfahan'da bulunan Terken Hatun'un yanına geldi. Buradaki emirler ile anlaşamayan İsmail'in bu kez yeğeni Berkyaruk'a sığınmak zorunda kaldığını görüyoruz. Ancak kısa bir müddet sonra Berkyaruk'a karşı beslediği kötü niyetinden dolayı birkaç emir tarafından öldürüldü (Ağustos-Eylül 1092).154

Terken Hâtun bir türlü saltanat hırsından vazgeçmiyordu. Nitekim o diğer bir taht iddiacısı Suriye Meliki Tutuş'u Isfahan'a çağırdı. Tutuş, Melikşah'ın ölümünü haber aldığı zaman sultanlığını ilân etmiş (Şubat 1093), El-Cezire ve Diyarbekir taraflarını hâkimiyeti altına almıştı. Tutuş, Urfa Valisi Bozan, Haleb Valisi Aksungur155 ve Antakya Valisi Yağısıyan ile anlaşarak Azerbaycan'a doğru ilerledi. Ancak Aksungur ve Bozan, Tutuş'tan ayrılarak, durumunun kuvvetlendiğini haber aldıkları Berkyaruk tarafına geçtiler. Tutuş, bu emirlerin ihâneti karşısında, kuvvetinden çok şey kaybettiğinden Suriye'ye geri çekilmeğe mecbur oldu (Kasım/Aralık 1093). Berkyaruk ise bu sırada Bağdad'a girmiş ve adına hutbe okutmuştu (Ocak-Şubat 1094). Tutuş bir ordu toplayarak tekrar harekete geçti ve önce ihanetlerini unutmadığı Aksungur ve Bozan'a hücum ederek intikamını aldı ve onları ortadan kaldırdı (1094). Sonra Ahlat üzerinden Azerbaycan'a giderek bu bölgeyi hâkimiyeti altına aldı ve Hemedan'a doğru yürüdü. Terken Hâtun'un onunla birleşmek teşebbüsü hastalığı sebebiyle gerçekleşemedi ve Selçuklu Devleti'nin yönetmek isteyen bu ihtiraslı Hatun arzu ettiğine kavuşamadan Isfahan'da öldü (Eylül-Ekim 1094).156

Nusaybin yöresinde bulunan Berkyaruk, Tutuş'un ilerlediğini duyunca süratle Isfahan'a yürümüştü. Berkyaruk'un yanında bin kişilik bir kuvvet bulunuyordu ve Tutuş'un ordusuna çok yaklaşmıştı. Bu durumu öğrenen Tutuş'un gönderdiği bir miktar asker, Berkyaruk'u ve yanındaki ufak kuvveti mağlup etti. Bu bozgun haberi Abbasî Halifesi Mustazhir Billâh'ın Bağdad'da Tutuş adına hutbe okutmasına yol açtı. Berkyaruk ise Isfahan'a gitti ve bu şehirde kardeşi Mahmud'un emirleri tarafından tutuklandı, sonra da gözlerine mil çekilmek istendi. Ancak bu kez talihin Berkyaruk'a güldüğünü görüyoruz. Mahmud'un çiçek hastalığına yakalanarak ölmesi (Ekim/Kasım 1094) ve Isfahan'da gömülmesinden sonra,157 emirlerin Berkyaruk'u sultan tanımasına sebep oldu. Berkyaruk da çiçek hastalığına yakalandı ise de iyileşti, sonra da Tutuş'a karşı harekete geçti. İki taraf arasında kati savaş Rey'den 60-70 km. uzaklıktaki Daşilu (Taşlı) köyü yakınındaki bir düzlükte oldu (26 Şubat 1095). Savaş sırasında, daha önceki kötü davranışları sebebiyle Tutuş'a kırgın olan emirler ve askerlerden bir kısmı Berkyaruk tarafına geçtiler. Bir rivayete göre bu geçişe Berkyaruk'un ordusunda bulunan Melikşâh'ın sancağının meydana çıkarılması sebep olmuştu. Tutuş kahramanca çarpışmasına rağmen kendini kurtaramadı ve savaş meydanında öldürüldü.158 Onun sultanlığı kaybetmesinde en büyük etken beraberinde bulunan kumandanlar ve ele geçirdiği şehirlerdeki halka karşı zulme kadar varan sert hareket ve davranışlarda bulunması olmuştu. Tutuş'un ölümüne rağmen, Suriye Selçukluları bir müddet daha varlıklarını sürdürdüler. Berkyaruk Selçuklu ailesinin bu kolunu tanımak zorunda kaldı.

Sultan Berkyaruk-Arslan Argun Savaşı ve Diğer Olaylar

Berkyaruk, batıda Mahmûd ve Tutuş ile taht mücadelesi yaparken, doğuda bir diğer Selçuklu hanedan azası Sultan Alp Arslan'ın oğlu Arslan Argun bağımsızlığını ilân ediyordu. Arslan Argun önce Nişâbur'a hâkim olmak istedi ise de, şehir halkının mukavemeti onu buradan uzaklaşmaya zorladı. Bu başarısızlığa rağmen o, Merv'e yürüdü. Merv Şahnesi Emîr Kovdan, şehri ona teslim ederek askerleri ile emrine girdi. Arslan Argun daha sonra Belh, Tırmiz ve Nişâbur gibi şehirleri alarak nüfûz bölgesini genişletti. Buna rağmen Sultan Berkyaruk'tan çekiniyordu. Bu sebeple Berkyaruk'a bir mektup yazarak hâkimiyetini tanıdığını ve ele geçirdiği şehirleri idare etmek istediğini bildirdi. Berkyaruk batıdaki taht mücadelesi dolayısıyla isteğini kabul ederek başlangıçta onu bu bölgede serbest bırakıyor, bu suretle onun tarafsızlığını sağlamış oluyordu. Berkyaruk batıda kendisine rakip olanları ortadan kaldırdıktan ve Selçuklu tahtında durumunu kuvvetlendirdikten sonra Arslan Argun'un işini sonuçlandırmaya karar verdi. Bu maksatla da diğer amcası Böri-bars'ı Arslan Argun üzerine gönderdi. Böri-bars önce başarı kazandıysa da, sonra Herat civarındaki savaşı kaybetti ve Arslan Argun'un eline esir düştü. Arslan Argun bir yıl sonra Böri-bars'ı boğdurdu (1095).

Sultan Berkyaruk, Arslan Argun'un daha fazla kuvvetlenmesini önlemek için harekete geçti. Kardeşi Sencer ile Atebeg Kumaç'ı öncü olarak gönderdi. Kendisi de yavaş yavaş onları izledi. Bu sırada Arslan Argun bir kölesi tarafından hançerlenerek öldürüldü (3 Şubat 1097). Arslan Argun'un adamları yedi yaşındaki oğlunu onun yerine geçirdiler ve Sultan Berkyaruk'u karşılayarak aman dilediler. Sultan Berkyaruk bu çocuğa Rey ve Hemedan nahiyelerinden iktalar verdi, kardeşi Sencer'i de Horasan Meliki tayin etti. 159

Bu sırada Maverâünnehr'e hâkim olan Karahanlılar, Selçuklulara, dolayısıyla Berkyaluk'a bağlılıklarını tekrarladılar. O da Batı Karahanlı'ar Devleti'nden üç hükümdar arka arkaya tahta çıkarmıştır. Bu hükümdarlardan birincisi Süleyman b. Davud'dur. Bu hükümdar kısa bir müddet sonra ölmüş (1097), onun yerine Ebu'l-Kasım I. Mahmûd (1097-1099) tahta geçirilmiştir. Sultan Berkyaruk'un tahta çıkardığı üçüncü hükümdar Cibrail b. Ömer'dir (öl. 22 Mayıs 1102). Daha sonra Sencer, Maverâünnehr'i kendi görüşüne göre teşkilâtlandırmaya başlamıştır.160

1097 yılı içinde Selçuklu Devleti'nin doğusunda bir taht iddiacısının daha harekete geçtiği görüldü. Berkyaruk'un amcazâdelerinden emîr-i emîran lâkabını taşıyan Muhammed b. Süleyman b. Çağrı, muhtemelen Gaznelilerin yardımı ile, Horasan'da mücadele sahasına atıldı ise de Sencer tarafından mağlûp edildi. 161 Sultan Berkyaruk bu suretle bütün Selçuklu Devleti üzerinde duruma hâkim olmuş görünüyor. Ancak bunun, kendisinden önceki selefleri kadar kuvvetle sağladığı söylenmez. Bu arada kardeşi Muhammed Tapar'a da Gence ve çevresinin idaresini bağışlamıştı.

Öte taraftan, Kirman Selçuklu Meliki Turan-Şâh'ın ölümünden sonra oğlu İran-şâh, Kirman Selçukluları tahtına oturmuştu (5 Kasım 1097). Melik Turan-Şâh'ın ölümünden sonra Şebânkâre büyükleri Fars bölgesinde ayrı ayrı yerlerde hâkimiyet kurmuşlardı. Sultan Berkyaruk taht değişikliğinden de yararlanarak Emir Üner'i Fars valisi tayin etmiş ve bu bölgede tekrar Selçuklu hâkimiyetini sağlamak istemişti. Şebânkâre büyükleri Emir Üner'in büyük bir orduyla Fars'a geldiğini öğrendikleri zaman, Melik İran-şâh'tan yardım istediler. Melik İran-şâh Kirman'dan Fars'a geldi ve Şebânkârelilerin yardımı ile Emir Üner'i mağlûp etti. Emir Üner Isfahan'a kaçmak zorunda kaldı (1098-99).162

Sultan Berkyaruk devrinin önemli olaylarından birisi de Avrupa'dan Haçlıların gelişi idi. I. Haçlı ordusu Antakya'ya kadar ilerlemiş ve Yağısıyan idaresindeki bu şehri kuşatmıştı (21 Ekim 1097). Yağısıyan ilk tedbir olarak kendisine yardım edecek müttefikler aradı. Ona yardım vaat edenler arasında Dımaşk Meliki Dukak ve Musul Atabeyi Kür-boğa bulunuyordu. Tabii Kür-boğa bu sırada Berkyaruk'un emrinde idi. Nitekim Berkyaruk'un, Kürboğa'yı Haçlılar üzerine bir seferle görevlendirdiği ileri sürülmüştür.163 Kürboğa'nın ordusu kendi birliklerinin yanısıra Artukoğullarının ve bazı Arap emirlerinin askerlerinden oluşuyordu. Ayrıca onun daha önce Haçlıların eline geçmiş olan Urfa'yı üç hafta boyunca kuşatmış olması zaman kaybından başka bir şey değildi (Mayıs 1098). Bu olay Haçlıların işine yaradı. Nitekim bir Ermeni dönmesi Fîrûz'un ihaneti Haçlılara Antakya şehrini ele geçirme fırsatı vermişti. 3 Haziran 1098 tarihinde akşam olurken Antakya'da canlı hiçbir Türk kalmamıştı. Bu katliamdan kurtulabilen Yağısıyan, kaçışı sırasında Ermeniler tarafından öldürüldü.

Haçlıların şehri ele geçirmesinden birkaç gün sonra 7 Haziran'da Kürboğa idaresindeki Selçuklu ordusu Antakya önüne gelerek ordugâh kurdu. Emir Kürboğa'nın emrindeki Büyük Selçuklu ordusu, Suriye Selçuklu Melikleri ve Arap Emirlerinin geçimsizliği ve birbirlerine güvensizlikleri yüzünden Antakya önünde Haçlılara mağlûp oldu (28 Haziran 1098). Bu mağlubiyette Kürboğa'nın bir meydan savaşı için düşmanlarının şehrinden çıkmasına müsaade etmesi de önemli rol oynamıştı. Ordusu dağılan Kürboğa Musul'a çekildi. Haçlılar ise bu bozgundan ve Müslümanlar arasındaki çekişmelerden yararlanarak Kudüs'e kadar ilerlemiş ve bu şehri işgal etmişlerdi (1099).164

Berkyaruk-Muhammed Tapar Mücadelesi

Sultan Berkyaruk'un iç isyanları bastırmasından uzun bir süre geçmemişti ki, kardeşi Gence Meliki Muhammed Tapar'ın isyanı ile karşılaştı. Muhammed, Nizâm ül-Mülk'ün ihtiraslı ve kudretli oğlu Müeyyid el-Mülk'ün yanına gelmesinden ve onu vezir tayin etmesinden sonra harekete geçmişti. O, önce Azerbaycan'ı zapt ederek Rey civarına kadar ilerledi ve bu şehre girmeye muvaffak oldu (20 Eylül 1099). Berkyaruk, Muhammed'e karşı koyamayacağını anlayınca önce Isfahan'a gitmiş, oradan da Huzistan'a çekilmişti. Bu sırada Berkyaruk'un annesi Zübeyde Hatun, Muhammed'in Veziri Müeyyid el-Mülk tarafından boğdurulmuştu. Bu olaydan sonra Muhammed Tapar'ın itibarı artmış, Selçuklu Devleti'nin büyük emirleri arasında yer alan Bağdad Şahnesi Gevherâyin, Musul hâkimi Kürboğa ve Cezire-i İbn Ömer hâkimi Çökürmüş de onun safına katılmışlardı. Muhammed Tapar Gevherâyin'i Bağdad'a göndererek hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Halife Mustazhir 4 Kasım 1099 tarihinde Bağdad'ta Muhammed Tapar adını hutbe okutarak ona "Gıyaseddîn Dünyâ ve'd-Din" lakabını verdi. Hutbenin okunmasıyla Muhammed Tapar Selçuklu sultanı ilân edilmiş oluyordu.165

Berkyaruk ise kuvvet toplamak üzere Bağdad'a geliyor ve Irak emirlerinin kendi tarafına geçmesiyle umduğu yardımı buluyordu. Ayrıca o, bu şehirde hutbeyi tekrar kendi adına okutmaya muvaffak oldu (31 Aralık 1099). Berkyaruk daha sonra kardeşi ile mücadele için Bağdad'dan ayrıldı (17 Nisan 1100). Bu arada Kürboğa, Çökürmüş ve Gevherâyîn Berkyaruk tarafına geçmişlerdi.

İki taraf arasında Hemedan cıvarında Sefidrud'da yapılan ilk savaş Berkyaruk aleyhine sonuçlanıyordu (15 Mayıs 1100). Berkyaruk beraberinde ancak 50 kişi olduğu hâlde savaş meydanının terk ediyor ve yardım bulmak amacıyla Horasan'a gidiyordu. Daha önce Tutuş'la yaptığı savaşta yanında 30.000 kişilik bir kuvvet olduğu düşünülürse, Berkyaruk'un bu sıradaki güçsüzlüğü ortaya çıkar. Bu zafer ise Bağdad'ta Muhammed Tapar adına hutbe okunmasını sağlıyordu (25 Mayıs 1100) . Bu sırada Horasan hâkimiyeti için Melik Sencer ile bozuşan Taberistan ve Cürcan Emiri Emîr-Dâd Habeşî b. Altuntak Berkyaruk'u yardıma çağırmıştı. Ancak Berkyaruk, Habeşî ile birleşmesine rağmen Horasan'da umduğunu bulamadı. Öz kardeşi Muhammed'i tercih eden Horasan Meliki Sencer, Berkyaruk'la mücadeleye girişmiş ve yapılan savaşta onu mağlûp etmişti.166 Berkyaruk'a bu sıralarda sultan demek, bir sultanın sahip oldukları düşünülürse, pek doğru olmasa gerekir. Onun yanında sadece 17 kişi kalmıştı. Berkyaruk, takrar Huzistan'a geldi ve burada kendisine gerekli takviye kuvvetlerini temin etmeyi başardı. Fars hâkimi Çavlı Sakavu, Porsuk'un oğulları Zengi ve İlbegi ile Ayaz gibi büyük emirler onunla birleşmişlerdi.

Muhammed Tapar yanındaki kuvvetlerin Berkyaruk tarafına geçmesinden korkuyor, bunun için de bir an önce savaşmak istiyordu. Nihayet iki taraf Hemedan civarında tekrar karşılaştılar (5 Nisan 1101) . Bu savaşta bozguna uğrayan ve Horasan'a kardeşi Sencer'in yanına giden Muhammed Tapar oldu. Ayrıca vezîri Müeyyid el-Mülk, Berkyaruk'un eline esir düşmüştü. Berkyaruk annesinin intikamını almak için bu veziri öldürdü.167 Savaş sonrası Sultan Berkyaruk'un 100.000 kişilik bir kuvvete sahip olduğunu görüyoruz. Bu sayıya Muhammed Tapar'ın askerlerinin de onun tarafına geçmesiyle ulaşmış olmalıdır. Berkyaruk daha sonra Bağdad'a geldi (13 Eylül 1101). Ancak o, elindeki bu büyük kuvvetten gereği gibi istifade edemedi ve belki de malî güçlükler yüzünden ordusundan ayrılmalar başladı. Bu sırada Bağdad'da hutbe Berkyaruk adına okundu. Halife Mustazhir ise, Bağdad'a hangi hükümdar gelse onun adına hutbe okutuyor böylece tarafsız bir tutum içinde imiş havası yaratıyordu. Fakat ortalığın daha çok karışmasına sebep oluyordu.

Diğer taraftan Muhammed ve Sencer, teşkil ettikleri orduyla Bağdad'a doğru yürüdüler. Onların yaklaştığını duyan ve bu sırada hasta olan Berkyaruk, Bağdad'ı terk etmekten başka çare bulamadı. Muhammed ile Sencer onun ayrılmasından sonra Bağdad'a girdiler (23 Ekim 1101). Hutbe bu kez Muhammed adına okundu. İki kardeşin orduları Nihavend civarında bulunan Rûdrâver'de tekrar karşılaştılar. Ancak yanlarında çok az kuvvet bulunuyordu ve askerler de devamlı olarak savaşmaktan artık bıkmışlardı. Ayrıca, rivayete göre, bu buhranın bir an önce ortadan kalkmasını isteyen Halife Mustazhir ve âlimlerin aracılığı yeni bir savaşı önledi. Böylece iki kardeş arasında bir anlaşma sağlandı (27 Aralık 1101).168 Bu anlaşmayla Berkyaruk "Sultan", Muhammed Tapar ise "Melik" tanınıyordu. Yine Muhammed Azerbaycan, Diyarbekir, Elezire ve Musul'a hakim oluyor, kapısından üç nevbet çalması kararlaştırılıyordu. Sencer ise eskisi gibi Horasan'ı idare edecekti. Geri kalan bütün bölgelere ise Berkyaruk hâkim oluyordu. Muhammed Tapar, Sultan Berkyaruk'a 1.300.000 dinar vergi ödeyecek, gerektiğinde askeriyle yardımcı olacaktı.

Bu anlaşmanın üzerinden iki-üç ay geçmişti ki, Muhammed Tapar'ın kapısı önünde tekrar beş nevbet çaldırdığını ve sultanlığını ilân ettiğini görüyoruz. Sultan Berkyaruk derhal Muhammed'in üzerine yürüdü ve Rey'den yapılan savaşı kazandı (Şubat-Mart 1102). Bu olaydan sonra yanında çok az sayıda taraftarı ile kaçan Muhammed, Isfahan'a sığındı ve savunma hazırlıklarına başladı. Berkyaruk onu Isfahan'da muhasara ettiyse de bir başarı sağlayamadı. Muhammed Tapar bir gece Isfahan'dan kaçmaya muvaffak oldu (25 Eylül 1102).169

Öte taraftan Bağdad'da da bu olaya bağlı olarak değişiklikler meydana geldi. Sultan Berkyaruk, Isfahan kuşatmasını kaldırttıktan sonra adamlarından Gümüştegin el-Kayseri'yi Bağdad'a şahne tayin etti. Gümüştegin 4 Ocak 1103 tarihinde Bağdad'da Berkyaruk adına hutbe okuttu. Ancak bu geçici bir süre için olmuş, çok geçmeden Bağdad'da okunan hutbelerde sadece Halife Mustazhir'in adı zikredilmişti. Sadaka'nın emrindeki Arapların Bağdad çevresini yağmalaması durumun tekrar değişmesine sebep oldu. Gümüştegin 23 Ocak 1103'de Bağdad'dan çekilmek zorunda kalmış ve bu şehirde hutbe tekrar Muhammed Tapar adına okunmaya başlamıştı. Muhammed Tapar kendi hâkimiyet bölgesi içindeki Azerbaycan'da yeniden bir ordu topladı. Berkyaruk-Muhammed Tapar mücadelesinin son savaşı Hoy şehri önünde oldu ve birincinin zaferi ile sonuçlandı (19 Şubat 1103). Bu yenilgiye rağmen Muhammed Tapar yeni bir savaş için hazırlanıyordu. Ancak Berkyaruk, Selçuklu Devleti'nin bu mücadeleden çok zarar gördüğünü, ülkenin harap olduğunu, hazinenin toplanmayan vergiler yüzünden boş kaldığını ve çok kardeş kanı akıtıldığını anlayarak Muhammed Tapar'a anlaşma teklif etti. Muhammed Tapar tarafından da kabul edilen bu anlaşmaya göre; Azerbaycan'da Sefidrud Nehri iki taraf arasında hudut olmak üzere, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab bölgeleri, yani Cibal, Fars, Rey, Huzistan ve Hemedan ile Bağdad ve civarı Berkyaruk'a ait olacak, Bağdad'da hutbe onun adına okunacaktı. Muhammed Tapar da kapısında 5 nevbet çaldıracak, Azerbaycan, Doğu Anadolu, El-Cezire ve Musul onun idaresinde olacaktı. Horasan bölgesi ise yine Sencer'in idaresi altında kalıyordu (Ocak 1104).170 Nitekim 18 Şubat 1104 tarihinde hutbenin Bağdad'da Berkyaruk adına okunması ona bir üstünlük sağlandığını gösteriyor. Bu suretle Büyük Selçuklu Devleti resmen ikiye bölünmüş oluyordu. Sencer'in Horasan'daki bağımsız durumunu göz önüne alırsak Selçuklu Devleti'nin üçe bölündüğünü dahi söyleyebiliriz.

Sultan Berkyaruk'un isyanlardan uzak yaşantısı çok kısa sürdü. Verem hastalığına yakalanmış olan Berkyaruk sultanlığın tadını çıkaramadan 25 yaşında Bürûcird şehrinde öldü (22 Aralık 1104)171 ve Isfahan'da kendisi için cariyesi tarafından yaptırılan türbeye gömüldü. Berkyaruk'un oniki yıl süren saltanatı dâimî bir mücadele içinde geçmiş, kendisine isyan edenlere, binbir zorluk ve tehlikeler içinde hâkimiyetini tanıtmaya muvaffak olmuştur. Fakat bu saltanat mücadelesi tabiî olarak Selçuklu Devleti'ni sarsmış, bu duraklama devresinde gerek Batınîler172 ve gerekse Haçlılar ile savaş ihmal edilmiştir.

Sultan Muhammed Tapar

Musul'u kuşatmakta olan Muhammed Tapar ise, Berkyaruk'un ölüm haberini alınca derhal Bağdad'a gitti. Ancak bu sırada Selçuklu emirlerinden Ayaz, Bağdad'da hutbeyi daha önce veliaht tayin edilen 5 yaşındaki Melikşah b. Berkyaruk adına okutmuştu. Muhammed önce yeğeni Melikşah'ın Atabegi Ayaz ile anlaştı ve böylece rakipsiz Büyük Selçuklu Devleti sultanı oldu (13 Şubat 1105), daha sonra da kendisine tâbi olan Ayaz'ı öldürttü. Çok geçmeden diğer bir hanedan azâsı Böribars'ın oğlu Mengübars, Porsuk oğulları ile birlikte isyan ederek saltanat davasına kalkışıyordu. Muhammed Tapar bu isyanı da bastırdıktan sonra Mengübars ve Porsukoğullarını Isfahan Kalesi'nde hapsederek (1105-1106) Selçuklu Devleti'ne hâkim oluyordu.

Anadolu'nun Durumu ve Haçlılar ile Mücadele

Diğer taraftan Fars ve Huzistan bölgesinde bağımsız bir şekilde hüküm süren Emir Çavlı Sakavu da Sultan Muhammed Tapar'a biat etmişti. Sultan bu davranışından memnun olarak Musul bölgesinin idaresini ona verdi (Eylül-Ekim 1106). Ancak Musul hâkimi Çökürmüş, bu tayinden memnun olmayarak karşı koymaya çalıştı. Çavlı, Çökürmüş'ü öldürünce, Musul ileri gelenleri küçük yaştaki oğlu Zengi'yi onun yerine geçirdiler. Ayrıca Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan'a haber göndererek Musul'u kendisine teslim edeceklerini bildirdiler. Çavlı ilk savaşta muvaffak olamadı, Kılıç Arslan ise Musul'a girdi (25 Receb 500/22 Mart 1107).173 Çavlı daha sonra büyük bir ordu ile harekete geçti. Habur Nehri kenarında karşılaşan iki taraf arasındaki savaş, önceleri Kılıç Arslan'ın lehine idi. Fakat onun yanındaki Doğu Anadolu beylerinin Çavlı tarafına geçmesi savaşın gidişini değiştirdi. Kılıç Arslan'ın ordusu bozguna uğradı, kendisi ise Habur suyundan karşıya geçmek isterken üzerindeki ağırlıklar nehirde boğulmasına sebep oldu (3 Haziran 1107) Çavlı Musul'u ele geçirdi, Kılıç Arslan'ın oğlu Şahin-şâh'ı yakalayıp Sultan Muhammed'e gönderdi.174 Sultan Muhammed Tapar bir müddet sonra Çavlı'nın yine itaatsizlik göstermesi sebebiyle onun yerine Mevdûd b. Altun Tegin'i yolllamıştı (1108).175 Çavlı ise tekrar sultanın huzuruna giderek af dilemiş ve bu kez de Fars valiliğine atanmıştır (1108-1109).

Emir Mevdûd aynı zamanda Haçlılarla mücadele ile de görevlendirilmişti. Daha sonra Muhammed Tapar, Haçlılara karşı cihad açmaları için Ahlatşahların kurucusu Emir Sökmen el-Kutbî ve Emir Mevdûd'a mektuplar yazmıştı (1109-1110). Nitekim bu iki emir Artuklulardan Necm ed-dîn İlgâzî ile birleşerek büyük bir ordu ile harekete geçtiler ve Baudouin du Bourg idaresindeki Urfa'yı kuşattılar (1110). Kuşatma iki ay kadar sürdü, ancak Kudüs Haçlı kuvvetlerinin Urfa'ya yaklaştığını duyan Emîr Mevdûd, Harran bölgesine çekilerek, Dımaşk Atabeyi Zâhir ed-Dîn Tuğtegin'in kendisiyle birleşmesini beklemeye başladı. Haçlılar, Türklerin bu büyük kuvveti karşısında tuzağa düşmemek için, belki de aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı Urfa civarından çekildiler. Mevdûd ve diğer Türk kuvvetleri, Fırat Nehri'ni geçmekte olan Haçlılara ancak yetişebildiler. Haçlı ordusunun büyük bir kısmı nehri geçmişti. Türkler geride kalanları kılıçtan geçirdiler ve bütün ağırlıkları ganimet olarak aldılar. 176

Diğer taraftan Haçlıların Suriye sahillerinde Müslümanların elinde bulunan yerlere şiddetle saldırmaları üzerine Sultan Muhammed Tapar, yeniden bir sefer açılması için Mevdûd'a emir gönderiyordu. Emir Mevdûd, Meraga Emiri Ahmedî ve Sökmen el-Kutbî ile birleşti. Bu orduya İlgazi'nin oğlu Ayaz ile Hemedan Emiri Borsuk oğlu Borsuk da katılmışlardı. Selçuklu ordusu süratle Cezire'den geçerek Tell-Başir'i kuşattı (28 Temmuz 1111). Bir müddet sonra Halep Meliki Rıdvan'ın acele yardım isteyen mektupları, belki de Tell-Başir hâkimi Joscelin'in Emir Ahmedil ile anlaşması, bu kuşatmanın kalkmasına sebep oldu (22 Ağustos). Bu birleşik Selçuklu ordusu Haleb'e doğru yürüdü, ancak Melik Rıdvan bu çağrısında samimî değildi ve yaklaşan Selçuklu ordusuna Haleb kapılarını kapatmıştı. Mevdûd durumun bu şekle dönüşmesine kızmış ve Haleb çevresini yağmalayarak güneye Şeyzer'e inmişti. Orada kendisiyle Atabey Tuğtegin de birleşti. Diğer taraftan Haçlı ordusu da Türklere karşı harekete geçmek için biraraya toplanmakta idi. Mevdûd ise çeşitli sebeplerle sayısı azalan ordusu ile savaşmaktansa yaklaşan kışı da düşünerek, Musul'a çekilmeyi tercih etti. Bu sebeplere göre, Borsuk hasta idi ve ülkesine dönmek istiyordu. Sökmen el-Kutbî aniden ölmüştü. Emir Ahmedil de kuvvetlerini alarak ülkesine gitmişti.177 Mevdûd'un Urfa'yı ele geçirmekten vazgeçmediği anlaşılıyor. O muhtemelen şehir halkından bazı Ermeniler ile anlaşarak 1112 yılında Urfa'yı kuşatmışsa da bir başarı sağlayamadan Musul'a dönmek zorunda kalmıştı. Kudüs Haçlı Kralı I. Baudouin (Baldwin) de Boulogne 1113 yılında Tuğtegin'e karşı harekete geçti. Tuğtegin, Emir Mevdûd ve Artuklu Ayaz'dan yardım sağladı. Bu birleşik Türk kuvveti, Kudüs kralının ordusunu Taberiyye yanında büyük bir mağlubiyete uğrattı (28 Haziran 1113). Daha sonra Emir Mevdûd, Tuğtegin ile Şam'a döndü ve bu şehrin Ulu Câmii'inde kılınan Cuma namazından çıkarken bir Bâtınî fedâisi tarafından öldürüldü (10 Ekim 1113).178 Onun ölümü, Haçlılar ile mücadelede, Selçuklular için büyük bir kayıp olmuştu. Sultan Muhammed Tapar, Musul'un idaresi Emir Aksungur el-Borsukî'ye verdi ve oğlu Mes'ud'a Atabeg tayin etti (1114). Aksungur sultandan aldığı emir üzerine Haçlılara karşı harekete geçti. Selçuklu emirlerinden İmâd ed-Dîn Zengi, Sincar hâkimi Temirek ve Artuklu İlgâzi'nin oğlu Ayaz da bu sefere katıldılar. Aksungur, beraberinde 15.000 süvari bulunduğu hâlde Haçlıların hâkimiyetindeki Urfa şehrini muhasara etti (Mayıs-Haziran 1114). Urfa muhasarası iki ay kadar sürmüş, fakat Selçuklu ordusunda yiyecek sıkıntısı çekilmesi sebebiyle kaldırılmıştı. Bu sırada şehirdeki Ermeniler, Haçlılara karşı anlaşmak için Aksungur'a başvurdular. Bu olay Ermeniler ile Haçlılar arasındaki bir anlaşmazlığın artık açıkça meydana çıktığını gösteriyordu. Ancak Aksungur ile İlgazi arasındaki anlaşmazlık yüzünden Ermenilerin bu müracaatlarından bir netice elde edilemedi.179 Bu iki emir kendi aralarındaki çekişmeyi savaşacak kadar ileri götürmüşler ve yapılan savaşı İlgâzi kazanmıştı (1114). Hatta İlgazi'nin Şehzâde Mes'ud'u esir aldığı, fakat sonra serbest bıraktığı rivayet edilir. Ortaya çıkan bu durum Sultan Muhammed'in İlgazi'yi tehdit etmesine yol açtı. Sultan daha sonra oğlu Mes'ud'a atabeg olarak Çavuş Bey'i tayin ederken, Haçlılarla mücadele görevini de Hemedan valisi Borsuk oğlu Borsuk'a veriyordu (1115). Haçlılar üzerine tertiblenen Selçuklu ordusuna Sincar emiri Temirek de katılmıştı.

Haçlılar üzerine bir sefer yapılacağı şayiasının çıkması, İlgazi ile müttefiki Şam hâkimi Tuğtegin'i de endişelendirmişti. Onlara Haleb hâkimi Hadım Lülü de katıldı. Bu üç emir, Selçuklulara karşı Antakya Kontu Roger ile anlaştılar. Borsuk, emrindeki kuvvetlerle önce Haleb'e gitmek istedi ise de bu şehirdeki durumu öğrendiğinde kendisine hareket üssü olarak Şeyzer'i seçti. Daha sonra Tell-Danis denilen yerde Haçlılar düzensiz bir şekilde ve henüz ordugâh kurarken yakaladıkları Selçuklu ordusuna bir baskın yaptılar (Eylül 1115). Emir Borsuk ve Temirek'in mukavemetleri başarısız kaldı. Mağlûp Selçuklu ordusundan arta kalanlar Cezire'ye çekildiler. Mağlûbiyet ile biten bu sefer Sultan Muhammed Tapar'ın Suriye'ye müdahale etmek için yaptığı son teşebbüs olmuştu. Selçuklu İmparatorluğu'nun bu bölgedeki nüfuzunun kırılması Yukarı Mezopotamya ve Güney-doğu Anadolu'daki Selçuklu valileri ve bazı Türk hanedanlarının bağımsızlıklarını ilân etmelerine yol açtı (Artuklular gibi). Haçlı devletlerinin bölgede kuvvetlenmesini geç de olsa Tuğtegin'in uyanmasına sebep oldu. O tekrar Sultan Muhammed'e itaatini bildirerek anlaşmayı tercih etti. Sultan onu affettiği gibi, Suriye'nin idaresini de verdi (1116).180

Gürcülerle Mücadele

Selçuklu şehzâdeleri arasındaki taht kavgalarından faydalanan Gürcüler de bazı istilâ teşebbüslerine girişmişlerdi. Onların harekete geçmesi Gürcü Kralı II. David (1089-1125)'in Kuzey Kafkasya'daki kısmen Hıristiyanlaşmış bir Türk kabilesi Kıpçaklardan istifade etmesiyle mümkün olmuştu. Kral David, bu Kıpçakları davet ederek Gürcistan'a yerleştirmiş ve onlardan 40-50.000 kişilik bir ordu teşkil etmişti. Selçukluların zayıf durumundan istifade eden Gürcü-Kıpçak ordusu harekete geçmiş ve Kafkasya'da yaşayan göçebe Türkmenler bu güçlü kuvvet karşısında yerlerini terkederek Anadolu'ya göç etmişlerdi (1110). Sultan Muhammed Tapar, Gence önüne kadar ilerleyen bu Gürcü-Kıpçak ordusu üzerine büyük bir kuvvet göndererek onları mağlûp ve ülekelerini zapt ettirdi (1110).181

Hille Emiri Sadaka'nın Öldürülmesi

Hille182 Emiri Seyf ed-Devle Sadaka b. Mansûr b. Mezyed, Muhammed ile Berkyaruk arasındaki mücadelede birincinin tarafını tutmuş ve bu durumdan yararlanarak Irak'ın önemli bir kısmı üzerinde hâkimiyet tesis etmişti. Sultan Muhammed, onun gittikçe kuvvetlenmesine endişe ile bakıyordu. Sadaka, sultandan kaçanları ve gözden düşenleri de himaye etmekteydi. Bu olay Sultan'la Sadaka arasında mevcut bir anlaşmazlığı açıkça ortaya koyuyordu. Neticede Sultan Bağdad'a hareket etti, bu şehre girdiği zaman Sadaka da isyan belirtileri görüldü. Sadaka'nın yanında, Kürtler, Türkler, Deylemîler ve Araplardan meydana gelen 20.000 kişilik bir kuvvet vardı. Sultanın askerleri Hemedan'a döndüklerinden yanında has kölelerinden ancak bin kişi bulunuyordu. Bu bakımdan Sadaka ile anlaşmak istedi. Sultan'ın yanındaki emirler buna razı olmadılar. Sultan Hille'ye yürüdü ve Hille-Vasıt arasındaki Nu'mâniyye denilen bataklık bir yerde Sadaka ile savaşa başladı. Atların rahat hareket edemediği bu bataklık bölgede yaya olarak savaşan Selçuklu askerleri Sadaka'nın ordusunu ok yağmuruna tutular. Neticede Selçuklu ordusu büyük bir zafer kazandı, kaçmaya çalışan Sadaka öldürüldü (Mart başı 1108).183

Atabeg Çavlı'nın Fars ve Kirman'daki Faaliyetleri

Sultan Muhammed Tapar tarafından Fars Melikliği'ne tayin edilen Emir Çavlı'nın buradaki Şebânkâreleri itaat altına almak için amansız bir mücadeleye girişmesiyle İran'ın güneyi yeni olaylara sahne oldu. Ondan kurtulabilen Şebankâre emirlerinin sığındıkları yer Kirman olmuştu (1112-1113). Çavlı'nın Şebankâre emirleriyle mücadelesine Kirman Selçuklu Melik Arslanşâh da karıştı. Melik Arslanşâh altıbin kişilik bir süvari kuvvetini Atabey Çavlı'nın üzerine gönderdi. Bu Kirman ordusu ani bir baskınla Çavlı'yı mağlûp etti (1115).

Atabey Çavlı bu yenilgisinin intikamını almak için Kirman üzerine ikinci bir sefer yapmayı düşünüyordu. Melik Arslanşah ise Bağdad'da bulunan Sultan Muhammed Tapar'a elçi göndererek, Atabey Çavlı'nın Kirman üzerine yapacağı seferin engellenmesini istedi. Sultan Muhammed Tapar bu isteği kabul etmekle beraber, Atabey Çavlı'nın da bu hususta mutlaka rızasının alınmasını ve Furg'un ona tesliminin gerektiğini bildirmişti (1116). Bu olaydan sonra Atabey Çavlı öldü. Sultan Muhammed Tapar onun ölümünü haber aldığı zaman, Melik Arslanşah'ın Fars'ı ele geçirmesinden korkarak Bağdad'dan Isfahan'a döndü.184

Bâtınîler ile Mücadele ve Muhammed Tapar'ın Ölümü

Gittikçe gelişen Bâtınîlik hareketine karşı Sultan Muhammed Tapar ciddî tedbirler aldı. İlk olarak Bâtınîler elinde bulunan Isfahan yakınındaki Şâhdiz ve Han-Lincân kaleleri bir sefer sonucu zapt edildi. Esir alınan Bâtınîler kılıçtan geçirildi (1107). Sultan Muhammed, Alamut Kalesi'ndeki Bâtınîlerden şikâyetin artması üzerine Vezîr Ziyâ el-Mülk Ahmed b. Nizamülmülk ve Atabey Çavlı idaresinde bir orduyu bu kaleye gönderdi (Ağustos 1109). Atabey Çavlı pek çok Bâtınî öldürdü ise de kışın bastırması bir sonuç alınmasını engelledi. Sultan Muhammed Tapar her yıl Bâtınîleri rahatsız edici seferler tertipledi. Son olarak Emir Anuştegin Şirgîr'i Alamut'taki Bâtınîlere karşı gönderdi (1117). Bu fesad yuvası Bâtınî kalesi zapt edilmek üzere iken sultanın ölümü Selçuklu ordusunun dağılmasına ve seferin neticesiz kalmasına sebep oldu (1118).185

Sultan Muhammed Tapar yakalandığı hastalıktan kurtulamayacağını anlayınca 13 yaşındaki oğlu Mahmûd'u veliahd ilân etmiş ve bütün emirlerden onun için biat almıştı.186 Bundan kısa bir müddet sonra da 18 Nisan 1118'de vefat etmiş ve Isfahan'da yaptırmış olduğu medresesinde gömülmüştür.187 Sultan Muhammed Tapar dağılmakta olan Selçuklu Devleti'ni tekrar birleştirmiş, gerek Haçlılar ve gerekse Bâtınîler ile mücadele etmiştir.

Sultan, adalet sahibi, iyi ahlaklı ve cesur bir hükümdardı, şeriat dışı vegileri kaldırmıştı. Halka karşı hiçbir kötü davranışı görülmemiş, bu sebeple Selçuklu emirleri onun tutum ve davranışını bildikleri için halka zulüm etmeğe cesaret edememişlerdi.188

Sultan Sencer Meliklik Devri

Sencer, Berkyaruk tarafından Horasan Melikliği'ne tayin edilmişti. O, burada bağımsız bir şekilde hüküm sürüyordu. Berkyaruk-Muhammed Tapar mücadelesinde öz kardeşi olan ikinciyi desteklemiş ve onunla Bağdad'a gelmişti. Sencer'in uzakta bulunmasından ve taht mücadelelerinden istifade eden Doğu Karahanlı Hükümdarı Kadır Han Cebrail b. Ömer, Horasan'a kadar Selçuklu ülkesini ele geçirmeye çalıştı. Sencer bunu haber aldığı zaman geri dönmüş ve Tırmiz şehri için Karahanlılar ile yaptığı savaştan galip çıkmıştı. Cebrail önce esir ve sonra da idam edilmişti (22 Mayıs 1102).

Bundan sonra Sencer, Karahanlı ülkesini kendi görüşüne göre teşkilâtlandırdı. Sarayında yetişmiş olan yeğeni II. Muhammed b. Süleyman'ı "Büyük Kağan" unvanı ile Semerkand'a tayin etti. Ancak Muhammed b. Süleyman'ın kağanlığına Karahanlı hânedan âzâsından itirazlar görüldü. Önce Ömer Han, sonra da Ali Tegin koluna mensup Hasan b. Ali isyan ettiler. Muhammed b. Süleyman, Hasan ile uzun bir süre mücadele etti, sonunda Sencer'in yardımı ile onu Nahşeb'de hezimete uğrattı (1109).189

Sencer Melik iken Gazneliler Devleti'ni de kendisine bağlamıştı.


Sencer'in Sultan Olması


Sultan Muhammed Tapar öldüğü zaman hayatta bulunan beş oğlundan en büyüğü olan 13 yaşındaki Mahmud devlet erkânı tarafından Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarıldı. Muhammed Tapar'ın diğer oğullarından Mesud (1134-1152), Tuğrul (1132-1134) ve Süleyman (1160-1161) Irak Selçuklu Devleti sultanlığı yapmışlar, sadece Selçukşâh bu şerefe erişememişti. Selçuklu Devleti tahtında başkalarının da gözü vardı. Muhammed'in oğulları Mes'ud ve Tuğrul'un atabeyleri de efendileri adına saltanatı ele geçirmek için zamanı uygun bulmuşlardı. Bu durum, tek başına Selçuklu Devleti'ne hâkim olmak isteyen Sencer'i batıya yürümeye sevk etti. Mahmud'un amcasıyla anlaşmak çabaları boşuna oldu. Neticede Büyük Selçuklu Sultanlığı'nı ele geçirmek isteyen iki rakip Sâve'de karşılaştı (11 Ağustos 1119). Sencer, yeğeni Mahmud'u ancak ordusunda bulunan 40 fil sayesinde mağlup edebildi, bu suretle Büyük Selçuklu Devleti Sultanı oldu. Fakat o yeğenine bir kötülük yapmadı, onu kendisine damat edindi.

Sencer, Büyük Selçuklu Devleti'ni yeniden tanzim etti. Rey, Mâzenderân ve Kumis gibi şehir ve bölgeleri kendi hâkimiyeti sahası içine aldı. Ayrıca Irak-ı Acem eyâletinin yarısı ile Gilân bölgesini Şehzâde Tuğrul'a, Fars eyaletini ve Huzistan'ın yarısını ise Selçukşâh'a190 veriyordu. Mahmûd'a da "sultan" unvanı ile merkezi Isfahan olmak üzere batı ülkeleri bırakılıyor, bu suretle "Irak Selçukluları" devleti meydana çıkıyordu. Sencer de "Sultan-ı a'zâm" unvanı ile diğerlerinin üstünde en büyük sultanlık makamına oturuyordu. Mahmud ve diğer hanedan azası ona tâbi oluyorlardı. Sencer, Mahmûd'un ordusunda kendisine karşı savaşan kumandanları tasfiye edip Irak Selçuklu Devleti idaresinde görev alacak devlet adamlarını tayin ettikten sonra geriye döndü.191

Halife Müsterşid-Mahmûd İttifâkı ve Sultan Sencer

Hille ve çevresi hükümdarı Dübeys b. Sadaka (1108-1135), Abbasî Halifesi Müsterşid (1118­1135) ile anlaşmazlığa düşmüş ve Mahmûd'un kardeşi Tuğrul ile birleşerek Irak'ta yeni bir Selçuklu Devleti kurmak istemişti. Bu iki müttefik başarılı olamayınca, Sultan Sencer'e sığınmışlar, fakat ondan umduklarını bulamadıkları gibi, Sencer Dübeys'i tevkif ettirmişti.

Diğer taraftan dünyevî haklarını yeniden ele geçirmek isteyen halife, Irak Selçuklu Sultanı Mahmud'la münasebetlerini düzeltmiş, hatta bu ikisi bir ittifak meydana getirerek Sultan Sencer'e karşı savaşmayı kararlaştırmışlardı. Sultan Sencer bu durumu öğrendiği zaman, derhal Mahmud'a bir mektup yazarak bu ittifaktan ayrılmasını istemiş ve bu arzusu yerine getirilmişti. Mahmud, halife ile Selçuklu Devleti arasındaki mevcut hukukî durumu yeniden sağlamak için, Sultan Sencer'in teşviki ile, silâhlı mücadeleye girişti. O halife'yi yenmesine rağmen neticede Bağdad'a halifeliği siyasî hâkimiyetini tanımış görünmektedir (1126). Bu durum Sultan Sencer'i batıdaki işleri düzenlemek için yeni bir sefere mecbur etti ve Rey'e geldi, Mahmûd'u bu şehre davet etti. Mahmûd bu çağrıya derhal uydu. Sultan Sencer, yeğeni ile yaptığı Rey görüşmesinden memnun olarak geri döndü (1128). Ancak bu görüşmede onun Mahmûd'dan halifenin emellerini önleyecek tedbirler almasını istediği anlaşılıyor. Bir müddet sonra da Mahmûd, Halife Müsterşid'i azletmek için harekete geçeceği sırada öldü (10 Eylül 1131).192

Batı'da Yeni Olaylar

Sultan Mahmûd'un ölümü Selçuklu Devleti'nin batı bölgesini karıştırmıştı. Sultan Sencer'in muvaffakati alınmaksızın Irak Selçukluları tahtına Mahmud'un oğlu Davud geçirilmiş, buna amcası Mes'ûd itiraz etmişti. Davûd-Mes'ûd arasındaki taht mücadelesine Selçukşâh da katılmıştı. Abbasî Halifesi ise Bağdada hutbenin okunması için karar vermek yetkisinin Sultan Sencer'e ait olduğunu bildiriyordu. Çok geçmeden Sultan Sencer bu karışık durumu düzeltmek maksadıyla batıya doğru hareket etti ve Rey şehrine geldi. Onun Irak Selçuklu Devleti tahtı için namzedi, yeğeni Tuğrul'du.

Sultan Sencer'in hareketini öğrenen Mes'ûd, Halife Müsterşid ve Selçukşâh aralarında anlaşmayı tercih ettiler. Bu anlaşmaya göre Mes'ûd Sultan, Selçukşâh veliaht olacak, halife de Irak'ı vekili vasıtası ile idare edecekti. Bu durum halifenin yeniden siyasî bir kuvvete sahip olması demekti. Selçukşâh'ın Atabeyi Karaca Sâkî idaresindeki bu müttefik kuvvetler, Mart 1132'de Bağdad'dan Sultan Sencer'e karşı yürüdüler. Onlar Sencer'in batıdaki hâkimiyetine son vermek istiyorlardı. Sultan Sencer de Hemedan'a gelmiş, kendisine karşı olan müttefik ordunun Bağdad'dan harekete geçtiğini haber almıştı. İki taraf orduları Dinever yakınlarında karşılaştı. Karaca Sâkî'nin kahramanca mücadelesine rağmen, savaşı kazanan Sultan Sencer oldu (26 Mayıs 1132). Melik Mes'ûd kaçtı, esir düşen Atabey Karaca Sâkî öldürüldü. Sultan Sencer kendisine silâh çekmiş olmasına rağmen Mes'ûd'u yanına çağırarak iyi davranmış ve eski vilâyeti Azerbaycan'ı ikta etmişti. Sencer, Irak Selçuklu Devleti tahtına Tuğrul'u geçirdikten sonra Horasan'a döndü.193

Tuğrul, sultanlığına ilk itiraz eden yeğeni Davud'u Hemedan civarında yapılan savaşta mağlûp etti (Temmuz/Ağustos 1132). İkinci taht iddiacısı kardeşi Mes'ûd oldu. O, Halife Müsterşid (1118­1068 1135) ve Davud ile birleşerek sağladığı kuvvetlerle Tuğrul'u yendi ve Irak Selçuklu Devleti'nin başkenti Hemedan'ı ele geçirdi (Mayıs 1133). Tuğrul, Sultan Sencer'in hâkimiyetindeki Rey şehrine çekildi. Bu iki şehzade arasında birkaç kez daha savaş oldu. Neticede Sencer'in desteklediği Tuğrul Kazvin cıvarında Mes'ûd'u bozguna uğratarak (Ramazan 528/Haziran-Temmuz 1134), Hemedan'a girdi ve tahtına kavuştu. Ancak kısa bir süre sonra öldü (24 Ekim 1134).194

Mes'ûd, bu haberi duyunca süratle Hemedan'a giderek Irak Selçukluları tahtına oturdu (Ekim 1134). Sultan Sencer ise Irak Selçuklu Devleti'ne yeni bir müdahalenin faydasızlığını anlamış olacak ki, Mes'ûd'un kendi onayını almadan tahta çıkışını kabul etti. Ancak bu devletin düzen ve tertibinin bozulmasında rol oynayan Borsukoğlu Borsuk, Kızıl ve Barankuş adlarındaki emirlerin öldürülmesi ve başlarının kendisine gönderilmesini emretti. Mes'ûd da bu emri yerine getirmeyerek Sencer'e tâbi olmadığını göstermek istedi.195

Diğer taraftan Halife Müsterşid, Mes'ûd'un sultanlığını tanımayarak bir siyasî kuvvete sahip olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Hatta bu anlaşmazlık sebebiyle Bağdad'da hutbeyi sadece Sultan Sencer adına okuttu. Ayrıca bir ordu meydana gerirerek Mes'ûd'a karşı savaş açtı. İki ordu muhtemelen Hemedan civarındaki Dâymerk denilen mekiinde karşılaştılar. Savaşın başında halifenin ordusundaki Türklerin hemen hepsinin Mes'ûd tarafına geçmesi halife ve devlet erkanının esir düşmesine sebep oldu (24 Haziran 1135). Sultan Sencer'in gönderdiği mektubun tesiriyle Mes'ûd halifeye iyi davrandı, hatta aralarında bir anlaşma dahi yaptılar. Merağa civarında bir ordugahda bulundukları sırada, başta Mes'ûd olmak üzere herkesin Sultan Sencer'in gönderdiği elçiyi karşılamaya çıkmasından yararlanan Bâtınîler, Halife Müsterşid'i öldürdüler (Ağustos 1135). Onun Sultan Sencer'in emri ile öldürüldüğü hakkında rivayetler vardır.196

Müsterşid'in yerine Râşid, halife ilân edildi. Yeni Halife Râşid, Sultan Sencer ve Mes'ûd'un adına hutbeden çıkardığı gibi silahlı mücadeleyi sürdürmekte kararlı idi. Bağdad'da hutbe Davud adına okunmuş ve adı geçen şehzade sultanlığını ilân etmişti. Bu olaylar Mes'ûd'un Bağdad'ı muhasara etmesine sebep oldu. Râşid ise Bağdad'ı terk ederek (14 Ağustos 1136), Musul'a gidiyor, Mes'ûd da ertesi günü şehre girerek Sencer'in talimatı gereğince Muktefî'yi halife ilân ediyordu (18 Ağustos 1136). Hutbe onun adından sonra Sultan Sencer ve Mes'ûd'un adına okundu.197

Sultan Sencer'e tâbi olmak istemeyen Mes'ûd, bu kez Selçuklu emirlerinin idaresi altına girmişti. Mes'ûd bu emirlerden, başka bir emir, Hasbey Belengerî sayesinde kurtulabildi. Devlet idaresi bu kez hemen hemen Hasbey'in eline geçmişti. Mes'ûd, onun işten uzaklaştırılması için Sencer'in verdiği emri de yerine getirmemişti. İşte bu durum Sultan Sencer'in son defa batıya sefer yapmasına sebep oldu. Rey şehrine gelen Sencer, Mes'ûd'u yanına çağırdı. Adı geçen şehirde yapılan görüşmede Sencer Mes'ûd tarafından verilen izâhattan tatmin olarak Horasan'a döndü (1150).198

Sultan Sencer'in Gazne Üzerine Seferi

Gazneliler hükümdarı Behrâmşâh 18 yıl kadar olay çıkarmadan Selçuklulara itaat etmişti. Daha sonra 250. 000 dinar tutarındaki yıllık haracı ödememesi ve halka kötü davranması, Sultan Sencer'i bu hükümdar üzerine bir sefer tertiblemeğe mecbur etti (Ağustos/Eylül 1135). Sonuçta Sencer onu tekrar bağışlayarak yerinde bıraktı ve önce Belh'e (Temmuz 1136), sonra da Horasan'a döndü199.

Sultan Sencer ve Karahanlılar

Sencer'in melikliği zamanında Karahanlı Devleti'ni teşkilâtlandırmıştı. Daha sonra. Batı Karahanlı Hükümdarı Arslan Han Muhammed b. Süleyman ömrünün son yıllarında hastalanarak felç olmuş, bu bakımdan oğlu II. Nasr'ı kendisine ortak kağan yapmıştı. Bir müddet sonra Semerkand'da bu şehrin Alevîlerinin Reisi Eşref b. Muhammed'in teşvikiyle bir isyan çıktı ve Nasr öldürüldü. Arslan Han, bu isyanı bastırabilmek için Sultan Sencer'den yardım isterken, aynı zamanda diğer oğlu II. Ahmed'i ortak hükümdar yapıyordu. Türkistan'dan gelen Ahmed, kendisini karşılamağa çıkan Alevî Reisi Eşref b. Muhammed'i yakalatıp, öldürterek duruma hâkim oldu. Bu nedenle Sultan Sencer'in gelmesi için ortada artık bir sebep kalmamıştı. Arslan Han özür dileyerek durumu kendisine bildirdi.

Ancak Sultan Sencer harekete geçmişti bile, geri dönmedi. Semerkand'ı zapt ederek (Nisan 1130), devlet hazinesine el koydu. Bir kaleye sığınan ve hasta olan Arslan Han, Sencer'in huzuruna sedye ile getirildi ve affedilmesini istedi. Sultan Sencer, onu kızının (Sencer'in eşi) yanına gönderdi. Arslan Han kısa bir müddet sonra öldü ve Merv'de kendi yaptırmış olduğu "medrese"ye gömüldü. Oğlu Ahmed, hiç olmazsa, 1132'ye kadar Sultan Sencer'in hâkimiyetini tanımamış görünüyordu.

Sultan Sencer, Arslan Han'ın yerine önce Merv'de esir bulunan Hasan b. Ali'yi (öl. 11329, daha sonra da Ebu'l-Muzaffer İbrahim b. Süleyman'ı tayin etmişti. İbrahim'in de aynı yılda, yani 1132'de ölümüyle Sultan Sencer yeğeni olan (kızkardeşinin oğlu) II. Mahmud b. Muhammed'i büyük kagan yaptı. Bu hükümdar tamamiyle Sultan Sencer'e bağlı idi.200

Katvan Savaşı Öncesi Sultan Sencer ve Harezmşâh Atsız Münasebeti

Sencer daha melikliği sırasında Harezm bölgesine hâkim olmuş (1098) ve Berkyaruk tarafından oraya "Harezmşâh" tâyin edilmiş olan Kutbeddîn Muhammed b. Anuştegin'i yerinde bırakmıştı. Kutbeddîn Muhammed bütün valiliği süresince Sencer'e bağlı kalmış, yıllık vergi ve hediyeleri bir yıl kendisi, ertesi yıl da oğlu Atsız sultanın huzuruna götürmüştü. Onun 1128 yılında ölümüyle oğlu Atsız, Sultan Sencer'in menşûru ile Harezmşâh oldu. Atsız daha sonra sultandan izin alarak Harezm'e dönmüş (1 135), Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan önemli yerleri ele geçirerek nüfuz ve kudretini arttırmıştı. Onun izin almadan giriştiği bu hareket, bölgeyi kâfirlere karşı savunan Müslümanları öldürmesi, ayrıca bağımsızlık kazanmak temayülünde olduğunu göstermesi, Sultan Sencer'i kızdırmıştı. Muhtemelen Merv'den hareket ederek Harezm üzerine yürüdü (Eylül-Ekim 1138).201 Atsız ise kuvvetlerini Hezâresb Kalesi'ne202 yakın bir yerde toplarken, Selçuklu ordusunun hareket kâbiliyetini zorlaştırmak için, civardaki su bendlerini açarak etrafı bataklığa çevirdi. Ancak bu bir fayda sağlamadı, 16 Kasım 1138 tarihinde iki taraf arasında vuku bulan çarpışmadan Sultan Sencer kazançlı çıktı. Atsız savaş alanından kaçarken, ölü ve esir 10.000'ne yakın kayıp veriyordu. Esirler arasında bulunan oğlu Atlığ, Sencer'in emriyle derhal öldürüldü. Sencer Harezm'i istilâ ettikten ve idaresini kendi kardeşinin oğlu Melik Gıyaseddîn Süleymanşâh b. Muhammed Tapar'a verdikten sonra, 1139 Şubatı'nda Merv'e döndü. Atsız çok geçmeden 5-6 ay içinde taarruza geçerek Süleymanşâh'ı mağlûp etmiş ve Harezm'e tekrar hâkim olmuştur. O, 25 Mayıs 1141'de büyük bir yeminle (Sevgend-nâme) Sultan Sencer'e itaatini arz etti.203

Katvan Savaşı

Çin'de hüküm süren Kitanların bir kolu buradaki hâkimiyetlerini kaybedince batıya doğru çekilmiş ve Türkistan'da Karahıtay204 ismi altında bir imparatorluk kurmuşlardı. Bu devletin Kaşgar mıntıkasını ele geçirmek teşebbüsü 1128 yılında Karahanlı Hükümdarı Arslan Han Muhammed b. Süleyman tarafından önlenmişti. Bir müddet sonra Sencer tarafından Karahanlı hükümdarı tayin edilen II. Mahmud ile Karahıtaylar ilk kez Hocend cıvarında savaştılar (Ramazan 531/Mayıs-Haziran 1137). Bu savaşı kaybeden Mahmûd Semerkand'a kaçtı. Karahanlıların mağlûbiyeti, Karahıtayların istilâsını bekleyen Maveraünnehir halkı arasında büyük bir korku yarattı.205

Bir müddet sonra II. Mahmud ile idâresi altındaki Türk kabilelerinden Karluklar arasında anlaşmazlık çıktı. Mahmud, Sultan Sencer'den yardım isterken, Karluklar da Balasagun'da bulunan Karahıtaylardan Gür-Han (Kur-Han)'a başvuruyorlardı. Sultan Sencer bu yardım isteği üzerine 100.000 kişilik büyük bir ordu ile harekete geçti. Selçuklu ordusu ile yine 100.000 kişilik Karahıtay kuvvetleri Semerkand civarındaki Katvan veya Katavan sahrasında karşılaştılar (9 Eylül 1141). Sultan Sencer hayatının ilk yenilgisini burada aldı, ordusu tamamiyle dağıldı, eşi Terken Hatun esir düştü. Ordunun kaybı ise 30.000 kişi civarında idi. Sultan Sencer beraberinde Mahmûd ve ancak onbeş kişi olduğu hâlde Tırmiz'e kaçtı. Daha sonra eşi Terken Hâtûn 500.000 dinar diyet verilerek kurtarıldı. Karahıtaylar bütün Maveraünnehir'i istilâ ettiler. Bu mağlubiyet Selçuklu Devleti ve İslâm dünyası için ağır bir darbe oldu. Sultan Sencer Ceyhun nehri ötesinde kalan arazisini kaybetti. Türkistan ilk defa putperest bir kavmin hâkimiyeti altına girdi.206

Katvan Savaşı Sonrası Harezm Seferleri

Diğer taraftan Sencer'in mağlubiyet haberini öğrenen Harezmşâh Atsız, Selçuklulara ait yerleri zapt etmek için süratle harekete geçmişti. Onun ilk hedefi Horasan ve ele geçirdiği ilk şehir Serahs'tır (Ekim 1141). Atsız daha sonra Sencer'in başkenti Merv'e yürüdü ve halkın mukavemetini kırarak şehre hâkim oldu (20 Ekim 1141). Sultan Sencer'in hazinelerini, birçok din adamı ve âlimi de Harezm'e götürdü. Ertesi yıl Atsız, Nişâbûr üzerine yürüdü ve şehir halkına mukavemet göstermeden hâkimiyetini kabul etmeleri için bir beyannâme gönderdi. Nişâbur halkı ona itaati kabul ettiler.

Sultan Sencer Katvan'daki ağır yenilgiye rağmen bir yıl içinde tekrar kuvvetlerini toplamağa muvaffak olmuştu. Atsız'ın bu genişleme siyasetini önlemek için tek çare Harezm üzerine bir sefer tertiplemekti. Sultan Sencer Nişabur'u ele geçirdikten sonra ikinci kez Harezm seferine çıktı ve bu bölgenin merkezi Gürgânç'a kadar ilerleyerek bu şehri kuşattı (1143-44). Bir meydan savaşı vermeye cesaret edemeyen Atsız bu şehre kapanmış, fakat Selçuklu askerlerinin muhasara sonunda Gürgânç'ı alabileceklerini anlayınca da Sultan Sencer'den af dilemek yolunu seçmişti. Sultan Sencer onun bu ricasını kabul etti. Ancak varılan anlaşmaya göre, Atsız, Merv şehrinde ele geçirdiği Selçuklu hazinesini geri vermeyi ve Sencer'e tâbi olmayı kabul ediyordu.207

Bir müddet sonra Sultan Sencer, Atsız'ın eski isyancı huyundan vazgeçmediğini gördü ve onu kontrol altında tutabilmek için devrin tanınmış şairlerinden Edîb Sâbir'i elçilik görevi ile Harezm'e gönderdi. Atsız ise Sultan Sencer'i öldürmeyi tasarlamış, bu maksadla da iki bâtınîyi görevlendirmişti. Edîb Sâbir, sultana gönderdiği haberle bu iki bâtınînin yakalanmasını sağladı, fakat bu hayatını kaybetmesine sebep oldu. Atsız haber verenin kimliğini öğrenince Edîb Sâbir'i Ceyhun nehrine attırarak öldürttü. Elçisinin öldürülmesi Sultan Sencer'in Harezm'e üçüncü bir sefer tertiplemesine yol açmıştı (Kasım 1147). Atsız bu kez de bir meydan savaşı vermeyi kabul etmemiş ve Selçuklu ordusunu müstahkem Hezâresb Kalesi'nde karşılamayı düşünmüştü. Sultan Sencer iki ay yakın bir muhasaradan sonra Hezâresb'i zabt ederek, Gürgânç'a doğru ilerledi. Atsız, bir kere daha yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı ve Ahu-pûş nâmıyla meşhur bir dervişi aracı olarak göndererek af diledi. Sencer, bizzat huzuruna gelerek sadakat yemini etmesi ve yer öpmesi şartıyla onu affetti. Ancak Atsız huzura geldi ise de, sultanı sadece başı ile selamlayarak geri döndü (2 Haziran 1148). Sultan Sencer yine de onu affetti. Tabiî bunu bazı sebeplere bağlamak gerekiyor. Atsız, Karahıtaylara her yıl çok miktarda vergi ödüyordu. Ayrıca kuzeyde henüz İslâmiyet'i kabul etmemiş Türkler ile savaşıyor ve onların güneye inmelerini önlüyordu. Bu bakımdan Harezm, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuzey kapısı ve aynı zamanda Karahıtaylar ve henüz İslâm dinini kabul etmemiş Türklere karşı bir tampon bölge görünüşünde idi, burayı da Atsız savunuyordu. Sencer'in isyanlara rağmen onu affetmesi bu nedenlere dayanıyordu.208

Büyük Selçuklu İmparatorluğu-Gûrlular Münasebeti

Gûr hükümdarı Kutbeddîn Muhammed, Sencer'in Katvan'daki yenilgisinden istifade ederek Herat'ı almış ve Belh'e kadar ilerlemişti. Ona engel olmaya çalışan Selçuklu kumandanlarından Emir Kumaç yaptığı savaşta mağlûp olmuştu. Daha sonra Sencer'e tâbi olan iki devlet Gûrlular ile Gazneliler arasında büyük bir mücadele başladı. Neticede, Gûrlular bu savaşlardan üstün çıktılar.

Bunlardan başka Alâeddîn, ödemeye yükümlendiği yıllık vergiyi Sencer'e göndermemiş, sultan unvanı alarak bağımsızlığını ilân etmişti. Gûrluların kuvvetlenmesi ve Selçuklu Devleti'ne karşı düşmanca bir tavır takınması Sultan Sencer'i onlar üzerine bir sefer tertiplemeye zorluyordu. Nitekim Sencer, Gûr istikâmetinde harekete geçti, dağlı ve savaşcı bir kavim olduğundan Gûrlulardan çekiniyor, bu maksatla ordusunu yavaş yavaş ilerleterek onların af dilemelerini bekliyordu. Fakat umduğu çıkmadı. Nihayet iki taraf Herât yakınında Nâb denilen yerde karşılaştılar. Alâeddîn'in ordusunda bulunan takriben 6000 kişilik Oğuz, Türk ve Halaç grubu Sencer'in tarafına geçtiler. Bu suretle savaş Alâeddîn'in ordusunun yenilgisiyle sonuçlandı (Haziran 1152). Bu Sultan Sencer'in Katvan yenilgisinden sonra kazandığı kesin neticeli ilk savaş oluyor ve ona yeniden itibar kazandırıyordu. Bu savaşta Alâeddîn Hüseyin de esir edilmişti, bir müddet Sencer'e hizmet etti ve kendisini sevdirmeğe muvaffak oldu. Daha sonra Sultan, Alâeddîn'i aff ederek Gûr'un idaresini tekrar ona verdi.209

Oğuz İstilâsı210 ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun Yıkılışı

Karahıtay ve Karlukların baskısı neticesinde Türkistan'dan batıya geçmek zorunda kalan Oğuzlar, çoğunlukla Belh civarında ve Huttelân otlaklarında yaşıyorlar, Selçuklu İmparatorluğu'nun nüfuz sahası içinde bulunmalarına rağmen yarı bağımsız bir hayat sürüyorlar ve sultanın mutbahına yılda 24.000 koyun vergi ödüyorlardı. Selçuklular ile Oğuzlar arasında ilk anlaşmazlık bu verginin alınması sırasında vuku bulmuş, Oğuzlar kendilerine güçlük çıkaran tahsildârı öldürmüşlerdi. O zaman Belh valisi olan Kumaç (Kamaç) bu hadiseyi büyütmüş ve kendisini Sultan Sencer'e Oğuzlar üzerine şahne tayin ettirmişti. Kumaç bir müddet sonra 10.000 kişilik bir ordu ile Oğuzların üzerine yürüdü ve onların sultanın hazinesine çadır başına 200 dirhem vererek bulundukları yerlerde yaşayışlarını sürdürme isteklerini reddetti. İki taraf arasında yapılan savaşı Oğuzlar kazanmış, Emir Kumaç ve oğlu Alâeddîn Ebû Bekr savaş sırasında ölmüşlerdi. Haberi duyan Sencer diğer kumandanların teşviki ile, Oğuzlar üzerine bir sefer tertipledi. Oğuzlar sultanı hareketinden vazgeçirmek için bir anlaşma teklif ettiler. Bu teklife göre, Kumaç ve oğlunun ölümüne diyet olarak 100.000 dinar ve 1000 Türk köle vereceklerdi.211 Diğer bir rivayete göre, 200.000 dinar para 200.000 koyun, 50.000 at ve deve, 100 köle teklif ediyorlardı.212 Sultan, Oğuzların bu cazib teklifleri karşısında seferden vazgeçmek niyetindeydi. Fakat başta Kumaç'ın torunu Emir Mü'eyyed Ayaba olmak üzere diğer emirlerin ısrarı karşısında yürüyüşe devam etmiştir. İki taraf arasında Belh vilâyeti hudutları içinde yapılan savaşta, Oğuzlar 100.000 kişilik Selçuklu ordusunun hücumunu püskürttükten sonra dar bir boğazda sıkıştırarak tam bir bozguna uğratmışladır. Sultan Sencer de Oğuzların eline esir düşmüştü (Muharrem 548/Mart-Nisan 1153).213 Oğuz reisleri önce gayet hürmet göstererek onu tahtına oturtmuşlar, hattâ "Biz senin kullarınız. Sen bizim sultanımızsın" gibi sözlerle emrinde olduklarını belirtmişlerdi. Ancak onların bu davranışı, yaşlı hükümdarla beraber oynadıkları bir sultanlık oyunundan başka birşey değildi. Bu oyunu 2-3 ay içinde anlayan Sencer kendi isteğiyle tahttan inmişti. Oğuzlar bundan sonra Sencer'e gayet kötü davranmışlar, alay etmişler ve kaçmasını önlemek için geceleri bir demir kafesin içine koymuşlardı.214

Bu arada Oğuzlardan kaçmayı başaran veziri Tahir b. Fahrü'l-Mülk'ün gayretiyle Nişâbur'da Sultan Sencer'in yeğeni, Muhammed Tapar'ın oğlu, Süleyman-şâh'ın sultanlığı ilân edilmişti. Ancak bütün kumandanları çevresine toplamaya muvaffak olamayan Süleyman-şâh, Merv üzerine yürüdü ise de Oğuzlar karşısında yenildi. Vezir Tahir'in ölümünden sonra da Horasan'ı terketti (Nisan-Mayıs 1154).215

Sultan Sencer'in bu esâreti sırasında Oğuzlar başta Merv (Eylül/Ekim 1153) olmak üzere Tûs (Kasım 1154), Meşhed (30 Kasım 1154), Nişâbur, Meyhene, Isferâyin, Cüveyn (Aralık 1154/Ocak 1155) ve Serahs (Ocak/Şubat 1155) gibi Horasan şehirlerini korkunç bir şekilde yağma ve istilâ ettiler, daha sonra Belh ve Merv bölgesine çekildiler.216

Bu hadiselerin oluşu sırasında bir kısım Selçuklu emir ve kumandanları bu kez de Sencer'in yeğeni (kızkardeşi tarafından) Karahanlı soyundan Mahmûd Han'ı devletin başına geçmesi için davet ettiler ve sultan tanıdılar (1155 yılı başı).

Mahmûd Han ve Atsız birleşme çabaları içinde iken Sencer esaretten kurtarıldı. Oğuzlar, Mahmud Han'la yapılan anlaşmadan sonra Sencer'in eski kumandanlarına kendisiyle görüşmek üzere izin vermişlerdi. İşte bu fırsattan yararlanan Kumaç'ın torunu Mü'eyyed Ayaba nöbetçi Oğuzlardan bir grubu kandırmağa ve Sencer'i kaçırmağa muvaffak olmuştu (Ekim/Kasım 1156). Sultan Sencer, önce Tırmiz şehrine geldi, buradan kendisine tâbi olmamış devletlere birer mektup göndererek tekrar Selçuklu İmparatorluğu'nun başına geçtiğini bildirdi. Mahmud Han ve yanındaki kumandanlar ise Harezmşah Atsız'a sığınmışlardı. Sencer bir müddet sonra başkenti Merv'e gitti. Ancak kendisi artık yaşlanmış ve çektiklerinden dolayı ruhen çökmüştü. Askerleri dağılmıştı, üstelik hazinesi de boştu. Bu bakımdan Sultan Sencer esaretten kurtulduktan sonra devletini yeniden diriltmek hususunda birşey yapamadı, 26 Nisan 1157 tarihinde 72 yaşında üzüntü içinde öldü ve Merv'de sağlığında yaptırdığı ve "Dârü'l-Ahıret/Ahıret Yurdu" adını verdiği.217 muhteşem türbesine gömüldü. Onunla beraber Büyük Selçuklu İmparatorluğu geride parlak bir geçmiş bırakarak tarih sahnesinden çekildi.218

Sultan Sencer ilim, edebiyat ve sanatın gelişmesine çok yardımları dokunmuş büyük bir hükümdardı. Enverî, Mu'izzî gibi şaireler, birçok ilim adamları devrinde yetişmiş ve onun teveccühünü görmüşlerdi. Din adamlarına önem verir, onların nasihatlarını dinlerdi. Dindar olmasına rağmen aynı zamanda müsamahakar ve halka karşı merhametliydi. Büyük bir sanat eseri olan türbesi, sanat tarihi bakımından devri hakkında bize bir fikir vermek açısından yeterlidir.


KAYNAKÇA BULUNAMAMIŞTIR

  
7709 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın