• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Türkmenler / Dr. Cem Tüysüz

Onuncu yüzyılın ilk çeyreğinde Süt-Kent'te müslümanlığı kabul etmiş mühim bir Türk topluluğunun yaşadığı görülüyor.1 Bunların Oğuzlardan olduğuna şüphe yoktur. Süt-Kent'in XI. yüzyılın sonlarında bir Oğuz şehri olduğunu biliyoruz. Yine X. yüzyılın ilk çeyreğinde Farab-Kence ve Şaş (Taş Kend) arasında Oğuzlardan ve Karluklardan İslâmiyeti kabul etmiş, 1000 çadıra yakın bir küme yaşamakta idi.2 Bunlar gayrımüslim Türklerin akınlarına karşı yapılan müdafaa hareketlerinde önemli hizmetler görüyorlardı. İbn Fadlan, 922 yılında Bulgar'a giderken görüştüğü Oğuz ileri gelenlerinden Yınal'ın, bir defa Müslüman olduğunu, fakat halkın itirazı üzerine eski dinine dönmek zorunda kaldığını3 ifadelerinden çıkarmaktayız.

Bununla beraber, Oğuzların İslâmlaşmasında esas rol Türkistan (Maveraünnehir)'da hüküm süren Samaniler devrine (874-999) aittir. Samaniler ordusunu ve halklarının da büyük bir kısmını Türkler teşkil ediyordu. Askerlerin bir kısmı, Abbasiler'deki gibi, Türk kölelerden, diğeri yerli halklardan ve Türklerden oluşuyordu. Samanilerin, Şamani Oğuzlarla giriştikleri mücadelelerde kendi askerleri arasında karşı tarafta akrabaları bulunanlar vardı.4 İslâm'ın sınırı Samanlıların gayretleri ile Talas'ın ilerisine kadar gitmişti. İsmail b. Ahmed'in Talas seferi ve İsficab beylerinin faaliyetleri neticesinde, Balasagun'un batısındaki ordu şehrinde oturan Türkmen meliki İslâmiyeti kabul etmiş ve İsficab beğlerine vergi vermeye başlamıştı. Yine daha önce belirtildiği gibi, Türk kavimleri arasında ilk önce İslâmiyet'i kabul edenler arasında başlıca, Balasağun ile Talas'ın doğusundaki Mirki kasabası arasındaki bölgede oturan Türkmenler olmuştur.5 Bu Türkmenlerin İslâmiyeti kabullerinin X. yüzyılın birinci yarısında olduğu kesindir.6 Ancak Balasagun, 942 yılında gayri müslim Türkler'in eline geçmiştir.7 Bu gayri müslim Türklerin başlarında Karahanlı hanedanının bulunduğu Yağmalar vardı. Bu olay asıl yurdu Kaşgar bölgesi olan Karahanlı hanedanının Taraz (Talas) vadisine hakim olduğu tarihi göstermektedir.8

Müverrihler 960 yılında 200.000 çadırlık bir Türk topluluğunun müslüman olduğunu bildirirler.9 Karahanlı hanedanının hakim bulunduğu yerlerdeki Türk kavimleri (Yağma, Karluk, Çiğil, Tuhsi) idiler. 10 Oğuzlar arasında da X. yüzyılın ikinci yarısında, İslâmiyetin büyük oranda yayılmaya başladığı söylenebilir. Son Samani emiri İsmail, 893'te Türk ellerine sefer yapıp Karluklara ait Talas (Taraz) şehrini aldı ve oradaki büyük kiliseyi camiye dönüştürdü. Şehir hâkimi ve halkı da İslâmiyeti kabul etti. X. yüzyılda coğrafyacı Mukaddesi, bu büyük şehrin çarşılarında camiler bulunduğunu yazmaktadır. Bununla beraber Şamani Oğuzlar mukabelede bulunarak 903'de büyük bir ordu ile, Maveraünnehir'i istila ettiler. Sadece reislerine mahsus "otağ"11 (kubbe Türkiyye)'ların sayısının 700 miktarında olduğu rivayet edilmektedir. Fakat Samani hükümdarı, ordusu ve Türk gönüllüleri ile birlikte onları çekilmeye mecbur etti. Yakubi, İslâm ve Şamani Oğuzlar arasında, 920 senesinde, hududun Talas şehrinin 20 kilometre şarkında bulunduğunu ifade etmektedir. Bu da fetihlerin ve İslâmiyet'in, Türkistan ve Uzak-Şark arasında işleyen büyük kervan yolunu takip ettiğini gösterir. Samaniler, 905'de, Türklerden birtakım yeni fetihlerde bulundular; İslâmiyet Şarkta Balasagun'a kadar ilerledi.

Samani şehzadesi İlyas'ın 922'de isyanı Türklerden yardım gördü. Fakat mağlup olunca Talas'a, daha sonra tekrar isyan edince Kaşgar Hükümdarı Toğan Tekin'e sığındı. Türkler 942'de Balasagun'u kurtardılar. Samani hapishanesinde bulunan Türk hükümdarının oğlu da iade edildi. Böylece Maveraünnehir'de çok kuvvetlenmiş olan İslâm dini ve medeniyeti, hem Müslüman Türklerin fetihleri hem de ticaret kafilelerine katılan alim ve şeyhlerin seyahatleri sayesinde sınırlarını genişletiyor ve Şamani Oğuzlar arasına nüfuz ediyordu. Maveraünnehir'de yükselen kültürel ve ekonomik hayat yavaş yavaş Türkleri İslâm dininin cazibesi içine çekiyordu. Kendi ırkdaşlarının Müslüman olması da bu faaliyetleri kolaylaştırıyordu. Büyük Türkistan şehirlerinde gelişen sanayi mahsulleri, yünlü ve pamuklu çeşitli kumaşlar, madeni eşya ve silahlar Oğuzlar arasında rağbet görüyordu. Tüccarlar onların memleketlerine götürdükleri ticari malları satıyor; karşılığında hayvan mahsullerini ve Uzak-Şark ticari mallarını alıyorlardı. Bu ticaret, İslâm kültür ve dininin Maveraünnehir dışında, Türkler arasında etkilerini arttırıyordu. Böylece orduların yapamadığını, dini neşriyat, ticari kervanlar ve onlara karışan din adamları sayesinde vuku buluyordu. Bu devirde Türkistan'da her ilim sahasında büyük Arapça eserler te'lif edilirken Türkler Farsça şiirler de yazıyorlardı. Filhakika, İslâmi Fars edebiyatı İran'da değil, Samaniler idaresindeki Maveraünnehir'de ve Gazne devleti hudutlarında doğmuş ve gelişmiş; Ağacı ve Türkeşi unvan ve nispetlerini taşıyan bir takım Türk şairleri Farsça şiirler yazmıştır.12

Türkmen Adı ve Anlamı

XI. yüzyıl ortalarında, Yakın Doğu'da Büyük Selçuklu Devleti'ni kurmak suretiyle Orta Çağ tarihinde çok önemli bir rol oynamış olan Türk kabilelerine "Oğuz" yanında "Türkmen"de denilmektedir.

"Türkmen" adı gerek eski eserlerde, gerekse son zamanlarda yapılan araştırmalarda değişik şekillerde açıklanmaya çalışılmıştır. Türkmen kelimesi ilk olarak XI. yüzyılın Türk asıllı müellifi Kaşgarlı Mahmud, -Divan-ı Lügat-it Türk- tarafından açıklanmıştır. Bu adla ilgili bir efsane nakleden Kaşgarlı'ya göre; Büyük İskender Türk Ülkelerine yöneldiği sırada Balasagun'da oturan Türk Hükümdarı doğuya çekilmiş, orada yalnız 22 kişi kalmış (bunlar Oğuz boylarını teşkil etmişler), az sonra bunlara iki kişi daha katılmış İskender, üzerlerinde Türk belgeleri bulunan bu 24 kişiye Farsça "türkmanend" (Türke benzer) demiş ve Türkmen adı böylece dogmuştur.13

Daha sonraki tarihlerde birçok kaynak eserde Divan-ı Lügat-it Türk'ten naklen anlatılan bu rivayet, ilim aleminde pek rağbet görmemiştir.

Reşideddin'in Camiü't Tevarehin'de "Tacikler Türkmanend dediler", şeklindeki benzer rivayet tekrarlanmaktadır.14 Bir başka görüşe göre, "Türkmen" Türk+iman'dan gelmektedir. Bu görüşü Mehmet Neşri15 kabul etmiştir. Son devir Türk tarihçilerinden Hüseyin Hüsameddin'e göre, "men Türkçe büyüklük eki olup Türkmen' büyük Türk" demektir.16 Yine S.A. Dilemre, Asurca 'Tüccar' demek olan "Tuggar" kelimesini Türk ile münasebete getirerek Türkmen'in ticaret adamı kervan adamı olacağını belirtmektedir.17 Zamanımızda ise Türkmen sözünün sonundaki 'men'in Türkçe mübalağa eki olduğu (kocaman, azman, değirmen) söylenerek bu adın, Öz-Türk anlamına geldiği üzerinde durulmaktadır18 ki, bu görüş ilim aleminde kabul edilmiştir. 19

Oğuzlardan Müslümanlığı kabul eden zümrelere, onları gayrımüslim kardeşlerinden ayırt etmek için, Maveraünnehir Müslümanlarınca Türkmen adı verilmiştir. Orta Asya'da Müslümanlığı ilk kabul eden Türk kavmi Balasagun ile Mirki arasında yaşayan Türkmenler olduğu için Türkmen adı, Maveraünnehir Müslümanları arasında "Müslüman Türk" şeklinde özel bir manada da kullanılmaya başlandı. Böylece Oğuzlardan da Müslüman olan zümrelere Türkmen denildi. Türkmen adının Oğuzlardan Müslüman olanlara verildiği hususu Biruni'nin sözlerinin de gösterdiği gibi, her türlü şüpheden uzaktır. Gerdizi ve Beyhaki gibi Gazneli müverrihleri Oğuzları Müslüman Türk anlamında alarak Türkmen adı ile zikretmişlerdir. Buna karşılık yakın doğu müellifleri onlardan el-Guzz yani Oğuz adıyla söz etmektedirler. Çünkü Oğuzlar, kendilerine Türkmen demiyorlardı. Onlar, Müslümanlar tarafından her yerde kendilerine verilen bu adı uzun bir zaman benimsemediler. XIII. yüzyıl başlarından itibaren artık her yerde Türkmen Oğuz'un yerini aldı. Ancak Oğuz adı da unutulmadı. O da şanlı ataların adı olarak uzun bir zaman hatıralarda yaşadı.20

Oğuz Yabgu Devleti

X. yüzyılın ilk yarısında Oğuzların başında "yabgu" ünvanlı hükümdarlarının bulunduğu bir devletleri vardı. Oğuzların eskiden beri yabgular tarafından yönetilmekteydi.21 Camiü't-Tevarih'teki Oğuzların destani tarihlerinde yabguların çoğusunun ismine tesadüf edilmektedir.22 Yabguların emirleri altında çeşitli görevlilere de sahip olduklarını biliyoruz. Bu görevlilerden makamca en yüksek olanlardan birisi Köl İrkin,23 diğeri Sü Başı'dır.24 Sü Başı25'ya gelince, bu ordu komutanı demektir. Bütün Türk devletlerinde kullanılan ve Orhun kitabelerinde geçen bu deyimi, Selçuklular Anadolu'ya getirdiler. Selçuklular devrinde Sü Başı vilayetlerin valileri tarafından kullanılan bir deyimdi. Osmanlı devrinde bu deyim Subaşı şeklinde ve bilhassa şehirlerin zabıta amiri manasında kullanıldı. Oğuz yabgu devletinde bunların yanında Yınal26 ve Tarhan27 ünvanlarınında bulunduğu bilinmektedir.28 Yınal'ı, İnal şeklinde zikreden Kaşgarlı, bu ünvanın sadece ana tarafından soylu olan gençler tarafından taşındığını bildirir.29 Tuğrul beyin ana bir kardeşi ve amcası Yusuf'un oğlu İbrahim'in (ölm.1059) Yınal ünvanını taşıdığını biliyoruz. Tarhanda Köl İrkin gibi kullanılmaktan çıkarak unutulmuştur. Nitekim, Kaşgarlı Tarhan hakkında: "emir manasında İslâmlıktan önce kullanılan argoca bir isimdir" demektedir.30 Yabguların mühürlerine ve fermanlarına Tuğrah31 (Tuğra) denilmekte olup, bu kelime öteki Türklerce tanınmamakta idi.32 Oğuzlar bu kelimeyi İran ve Anadolu'ya da getirdiler. Selçuklu devletlerinde Tuğra (nişancılık) memuriyetinin bulunduğunu biliyoruz. Oğuzlar aynı zamanda diğer Türklerin biti-(yazmak) fiili yerine yaz-fiilini kullanıyorlardı.33 Yazıgçı da taraflar arasında mektup getirip götüren anlamına geliyordu.34 Bütün bunlar Oğuz yabgularının bir divanları oldukları fikrini hatıra getirmektedir. Aslında Oguzların şehirlerden vergi toplayan tahsildarları olduğunu da biliyoruz. Yabguların ordularında avcı-başı, ahır beg (emir-i ahur) gibi memurların çavuşların (teşrifat memurları), bekçilerin (muhafızlar) bulunduğu şüphesizdir.35 Oğuzlar işlerini meclisler kurarak istişare (keneşme) yoluyla çözüme kavuştururlardı. Oğuz Sü-başı'sı Edrek, Tarhan, Yınal gibi Oğuz büyüklerini çağırarak halifelik, elçilik heyetine ne yapılacağı hakkında onlarla istişare etmişti.36

Bütün bu açıklamalardan sonra denilebilir ki; Oğuz Yabgu Devleti X. yy. birinci yarısında bağımsız güçlü bir devlet idi. Oğuzlar hiçbir zaman başka bir devlete veya bir kavme tabii olmadılar, onlar çok yiğit ve savaşçı bir kavim olarak hayatiyetlerini devam ettirdiler.37

Oğuzların komşuları ile ilişkilerine gelince, bu çok defa dostça olmamıştır. Oğuzların Peçeneklere karşı Hazarlar ile ittifat ettiklerini biliyoruz. Ancak iki kavim (Hazarlar ile Oğuzlar) arasındaki münasebetlerin X. yüzyılda pek dostça olmadığı görülüyor. İbn Fadlan, Oğuzlardan Hazarlar nezdinde tutsakları bulunduğunu işitmişti.38 Mes'udi Oğuzların İtil'in ağzına yakın yerlerine gelip kışladıklarını, suyu donunca buz tutmuş ırmağın üzerinden geçerek Hazar ülkesine akınlar yaptıklarını, Hazar kuvvetlerinin bu akınları durduramaması sebebi ile bizzat Hazar melikinin Oğuzların karşısına çıkmak zorunda kaldığını yazmaktadır.

Coğrafyacıların Oğuz ülkesinin hudutlarının İtil ırmağı olduğu söylemeleri de bilhassa buradan kaynaklanmaktadır. Durum böyle olunca da Oğuzların Hazarlara tabi oldukları şeklinde son zamanlarda ortaya atılan görüşün hiçbir değeri kalmamış bulunmaktadır.39

Buna karşılık, Oğuzların orta İtil boylarında yaşayan Bulgarlar ile münasebetlerinin dostça olduğu söylenebilir. İbn Fadlan'ın 922 yılında görüştüğü Oğuz sübaşısı Etrek, Bulgar kralı Almuş'un damadı idi.40

Oğuzların güney komşuları Müslümanlar, bu dönemde tarihlerinin en mutlu dönemlerinden birini yaşıyorlardı. Maveraünnehir, yani Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) ırmakları arasındaki bölge verimli topraklara sahip bir ülke olmakla beraber, stratejik konumu dolayısıyla orada ticaret ve sanayi de pek gelişmemişti. Bu ülke Samanlıların idaresi altında siyasî istikrara kavuşunca, maddeten ve manen İslâm aleminin en gelişmiş ülkelerinden biri haline geldi. Maveraünnehir'li ticaret kervanları Türk aleminin en uzak yerlerine kadar gidiyorlardı. Harizm (Harezm)'liler de onlardan geri kalmıyordu. Her iki ülkenin sanayi mamulleri için en büyük Pazar, İtil'den Çin seddine kadar uzanan geniş Türk alemi idi. Hatta Maveraünnehir halkı eski zamanlardan beri, Türk aleminde koloniler meydana getirmişler, Türk Kağanlarının hizmetlerinde bulunarak onların şehir kurmalarında ve diğer kültürel faaliyetlerinde yardımcı olmuşlardır. Bu ülkelerde ticaret ve sanayinin gelişmesi, bölge halklarının manevi gelişmelerini de sağladı. İşte bunun neticesinde IX-XI. yüzyıllarda bu iki ülkeden Harizmi (ölm.850), Buhari (ölm. 869), Maturidi (ölm. 944), Farabi (ölm. 950), Cevheri (ölm. ?), İbni Sina (ölm. 1037), Biruni (ölm. 1051), ve daha bir çok ilim adamları yetişti.41

Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra (750) çok geçmeden (766) esasen zayıf bir durumda bulunan Türgiş Kağanlığı da Karlukların istilasına uğradı. Fakat, Karluklar kuvvetli bir devlet kuramadılar. Karluklar ile batı komşuları Oğuzların İslâm ülkelerine karşı yaptıkları hareket, yağma akınlarından ibaret kalıyordu. Müslümanlar bu yağma akınlarına karşı Buhara civarında, Saş ile İsficab bölgelerinde duvarlar yaptılar.42 Hudut şehirleri de surlar ve hisarlar ile kuvvetlendirildi. Fakat bölge ve yöreleri korumak için duvar yapmak tedbirinden, bir müddet sonra vazgeçildi. Türklerin zayıf bir durumda oldukları anlaşılarak onlar üzerine seferlere girişildi. Bunun sonucunda Şaş (Taş Kend) ve İsficab bölgeleri ile Talas'ın doğusuna kadar uzanan topraklar İslâm aleminin sınırları içine alındı. Müslümanların nüfuzu, Çu ırmağının aşağı yatağına, Isıg Göl'ün batısına kadar ulaştı. Bu dönemde Seyhun boylarındaki Müslüman şehirlerinde kalabalık sayıda gönüllü mücahitler vardı. Maveraünnehir'deki başlıca şehirlerin halkı ve büyük kumandanlar bu hudut şehirlerinde mücahitlerin oturmaları için ribatlar yaptırıyorlar ve onların diğer ihtiyaçlarını da temin ediyorlardı. Bunlar için zengin vakıflar tahsis edilmişti. Bu mücahitlerin en fazla toplanmış olduğu yer, İsficab şehri idi. Bu mücahitlerin arasında çok sayıda Türk olduğunu da biliyoruz.43

942 yılında İslâmın nüfuzu altına girmiş bulunan Balasagun şehri gayri müslim Türkler tarafından fethedildi. Bu Karahanlılar Devleti'nin yükselişini gösteren önemli bir olaydır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu gayri müslim Türklerin başlarında Karahanlı hanedanının bulunduğu ve başlıca Kaşgar bölgesinde oturan Yağmalar vardı. Balasagun'un fethinin Samanlı başşehrinde tepkisiz kalmadığı görülmektedir. Kağan'ın oğlunun tutsak alındığı dikkate alınırsa, tepkide bulunulduğu akla gelmektedir. Bununla beraber şehrin geri alınmadığı muhakkaktır. Böylece Karahanlılar, yükselmeğe başlarken Samanlılar'ın kudreti de Nuh b. Nasr (934-954)'dan itibaren çöküşe doğru gidiyordu. Samanlı tahtına birbirinden zayıf şahsiyetler geçtiği için Türk hassa ordusunun kumandanları nüfuz ve iktidarlarını gittikçe artırdılar. Bu kumandanlar ile hükümdarların mücadelesi devletin yıkılmasında en önemli etken oldu. Türk kumandanlarından biri olan Alp Tigin 962'de Gazne'yi fethetti. Bu suretle Gazneliler Devleti kuruldu.44

Karahanlı hükümdarı Buğra Han Harun b.Musa, aldığı davetler üzerine, 922 yılında Maveraünnehir'i istila etti. 999 yılında girişilen bir sefer ile de Samanlı Devleti sona erdi. Maveraünnehir'de Karahanlılar devri başladı. Horasan'a gelince, burası da Gazneliler'in eline geçti.45

Karahanlıların batı komşusu Harizm'e gelince, burada eskiden beri yerli bir hanedan hüküm sürüyordu. Afrigoğulları denilen bu hanedan mensupları Samanlılara tabi idiler. Afrigoğulları, Oğuzların kuzeyden yaptıkları akınlarına karşı daime hazırlıklı bulunuyorlardı. Bu hanedanın yerini 995'te Memunoğulları Harizm şahları aldı ki, bunların hâkimiyeti de 1017 yılına kadar sürdü. Bu tarihte Harizm, Gazneli Mahmud'un eline geçti, Mahmud, oranın Valiliğini kumandanlarından Altun Taş'a verdi. Altun Taş ve oğulları 1040 yılına değin Harizmi idare ettiler.46

Kaynaklara göre, Oğuzlar doğu komşuları olan Karluklar ile de savaşmışlardır. Hatta bu savaşlardan birinde Oğuz yabgusu ölmüştür. Bu hadise XI. yüzyılda veya ondan daha önce meydana gelmiş olmalıdır.47

Oğuzların kuzey komşuları, Kimeklerin büyük kolu Kıpçaklar (Kıfçak) idiler. Oğuzlar ile Kıpçaklar arasında savaşlar olduğu gibi, barış zamanları da oluyordu. Bu barış zamanlarında Kıpçaklar çok soğuk kışlarda Oğuzlardan izin alarak kuzeye göç ederlerdi. Onlar X. yüzyılın sonlarında nüfusları çoğalmış ve dolayısıyla daha güçlü bir el durumuna yükselmişlerdir.48

Oğuz Yabgu devletinin hangi tarihte, nasıl tarih sahnesinden silindiği ile ilgili Camiüt-Tevarih'teki destani tarihte şu ifadeler yer almaktadır; "Oğuz hükümdarı Ali Han, Amu (Ceyhun) suyu'nun öte yakasında yaşayan kalabalık Oğuz kümesinin başına çoçuk yaştaki oğlu Kılıç Arslan'ın yanında atabeği Büğdüz Kuzucu'yu gönderdi. Kuzucu çok yaşlı bir insandı. Kılıç Arslan delikanlı olunca vaktini kötü hareketlerle geçirmeğe başladı. Bu arada beylerin kızlarını da rahatsız ediyordu. Bu yüzden halk ona zalim Şah Melik dediler. O, atabeğinin öğütlerine de kulak vermemişti. Fakat beylerin kendisini öldüreceklerini haber alınca korkup Yeni Kent'e, babasının yanına kaçtı. 40.000 atlı çıkaran Horasan'daki bu Oğuz kümesinin başına Tuğrul geçti. O, Toksurmuş İci adlı yoksul bir çadrcının oğlu idi. Ali Han 20.000 atlının başında oğlu Şah Melik'i, Tuğrul'un üzerine yolladı ise de Şah Melik yenilip bazı beyleri ile birlikte tutsak düştü ve Şah Melik'in hayatına son verildi. Ali Han da iki yıl sonra Yeni Kent'te öldü. Onun ölümü üzerine Oğuz eli dağıldı".49

Oğuz Yabgu Devleti'nin yıkılışı hakkında tarih kaynaklarında ise hiçbir bilgi yoktur. Bu sebeple bu meseleye dair ancak bazı tahminler ileri sürülebilir. Bu tahminlerden biri, Oğuz devletinin iç çekişmeler üzerine son bulduğudur.

Oğuz elinde eskiden beri iç çekişmeler olduğu ve bu yüzden bazı Oğuz zümrelerinin elden ayrılıp başka yerlere göç ettikleri daha önce görülmüştü. Selçukluların tarih sahnesine çıkışlarını ve ilk faaliyetlerini anlatan Melik-name'ye göre Kınık boyundan Tukak (Dukak), Oğuz devletinin Sü Başı'sı idi. O muktedir bir kumandan olduğu için "Temur yalıg" (Demir yaylı) ünvanını taşıyordu, ölünce yerine oğlu Selçuk (Salçuk) geçti. Fakat beygu (yabgu) nun karısı, kocasını Selçuk'u, ileride kendisi için büyük bir tehlike teşkil edeceğini söyleyerek Selçuk'u ortadan kaldırmaya tahrik ediyordu. Bunu duyan Selçuk, beygu ile mücadele edemiyeceği için askerini, oymağını, hayvanlarını alıp Cend'e gelmişti. Yukarıda görüldüğü gibi beygunun oturduğu Yeni Kend doğusunda olan Cend de beyguya bağlı bir şehirdi. Selçuk Cende 985-986 yılında gelmiş olabilir. Aynı yılda (985) Oğuzlardan bir kümenin Rus prensi ile birlikte İtil Bulgarlarının üzerine yürüdüğünün görülmesi50 Oğuz elinde iç savaş yüzünden, bir dağılmanın meydana geldiği fikrini desteklemektedir.

İkinci bir ihtimal de Oğuz Yabgu devletinin, Oğuzların kuzey komşuları Kıpçaklar tarafından ortadan kaldırılmış olmasıdır. Fakat bu görüş oldukça zayıf bir ihtimaldir.51

Selçuklu Devleti'nin kurulması üzerine Oğuz ülkesinden (Mangışlak ve Balhan=Balkan-İsficab arası) dalgalar halinde Yakın Doğu'ya göçler yapıldı. Bu arada söz edildiği gibi kalabalık bir küme de 1054 yılında Kara Deniz'in kuzeyindeki topraklara göç etti. Diğer yandan Oğuzlar arasındaki yerleşik hayata geçiş de gelişmesini sürdürmekteydi. Bununla birlikte göçebe ana Oğuz kitlesinin nüfusu yine de çoktu. Bu kitlenin sakin bir hayat geçirerek doğum yolu ile kayıplarını önemli ölçüde karşıladığı anlaşılmaktadır.52

Yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, XI. yüzyılın birinci yarısının ortalarında Yeni Kent ve Cend yöreleri batıdaki üst yurt ve kuzeydeki Kara Kum gibi bölgeler Kıpçakların elinde bulunuyordu. Nitekim 1066 yılında Cend'e gelen Sultan Alp Arslan orada Cend Han'ı, yani bir Kıpçak beyini görmüştü. Alp Arslan onu yerinde bıraktığına göre, Cend Han'ın şehrin daha önceki sahibi Şah Melik arasında herhangi bir akrabalık ilişkisi söz konusu değildir. Esasen Tuğrul beyin Harizm seferinde (1043-1044) Şah Melik'in 40 kadar akrabası tutsak alınmıştı. Göçebe Oğuz kitlesinin kalabalık kısmı Kaşgarlı'nın haritasında açıkça gösterildiği gibi, doğuda, Seyhun ırmağına paralel olarak İsficab'a kadar uzanan Karaçuk dağları (Cebel Karaçuk) bölgesinde oturuyordu. Hatta "Karaçuğun Kaplanı" (Salur Kazan Bey) ile arkadaşlarının adı geçen bölgede bu zamanda (yani XI. yüzyılın ikinci yarısında) yaşamış olmaları muhtemeldir. Tabiki onların yine orada XII. yüzyılda yaşamaları da imkansız değildir. Yatuklar yani yerleşik Oğuzlar da, rahatsız edilmedikleri için yine bu bölgedeki şehir ve köylerinde gelişme içinde yaşayışlarını sürdürüyorlardı. Oğuz elinden kalabalık bir küme de 1066 yılında Üst Yurt'ta yaşıyordu. Bu Oğuzların başı Çarığ'ın 30.000 askeri olduğunun söylenmesi bu Oğuzların nüfuslarının çok olduğuna şüphe bırakmaz. Mangışlak'taki Oğuzların sayıları da yeni göçler ile çoğalmış ve başlarına geçen bir hanedan onları siyasî bir kuvvet haline getirmişti. 1066 yılında onları bu hanedandan Kafşut idare ediyordu.53

Selçuklu Devleti'nin Kuruluş Aşamasında Oğuzlar

X. yüzyıl ortalarında Maveraünnehir ve Türkistan bölgesinde Türk ve İslâm tarihi açısından çok önemli bir olay cereyan etti. Oğuzlar büyük bir kitle halinde (200 bin çadır halkı) Müslüman oldular.54 İslâmiyeti kabul eden bu Oğuzlardan, Kınık55 boyuna mensup Selçuklu hanedanının ortaya çıkması ve bu Oğuz kitlelerine liderlik yaparak, onlara yeni hedefler ve istikametler çizmek suretiyle önce İran ve Azerbaycan'ın Türkleşmesine ve İslâmlaşmasına, Yakın Doğu İslâm dünyasının bilhassa X. yüzyılın başlarından itibaren siyasî bakımdan zayıf bir duruma düşmesinden faydalanarak adım adım ilerleyen Bizans'ı geri atmakla kalmamış, onun asıl dayanağı olan Küçük Asya'yı fethetmekle bu devletin çökmesinde ve yıkılmasında en önemli etken olmuştur.

Selçuk,56 Oğuzların Kınık boyuna (bu boyun bey ailesine) mensuptur. Bilindiği gibi, Samanlı Devleti'ni 999 yılında Karahanlılardan İlig Han (Nasr b.Ali, Ölm. 1012-1013) tarafından son verilmiş ve hanedan menesupları da yakalanıp hapsedilmişlerdi.57 Bunlardan b. Mansur'un oğullarından Ebu ibrahim hapis bulunduğu yerden kaçarak Harizme gitmiş ve orada etrafına bir hayli adam toplamıştı. Ebu İbrahim, hacibi Arslan Balu'yu Buhara üzerine gönderdi. Arslan Balu'nun Karahanlı kumandanlarına karşı kazandığı mühim başarılar sebebi ile Ebu ibrahim Buhara'ya geldi ve hükümdarlık unvanı alarak Müntasır adını aldı. Fakat o İlig Han'ın harekete geçmesi karşısında Horasan'a döndü. Orada yenilgiler ile neticelenen bazı savaşlarda bulunduktan sonra (1003) yardımlarını elde etmek için. Oğuz Türklerinin yanına gelerek yabgunun konuğu oldu.58 Bu yabgunun, Selçuk'un oğlu İsrail olduğu Ahbar-üt Devlet-üs Selçukiyye'nin59 ifadesinden anlaşılmaktadır. Bu kayıt, Oğuzlardan kalabalık bir topluluğu etrafına toplayan Selçukluların kendilerini Oğuzların başı saydıkları ve içlerinden birini yabgu ilan etmiş olduklarını göstermektedir.

Bu husus, Yeni Kent'teki Oğuz Yabgu Devleti'nin yıkılmış olması ile ilgilidir. Böylece Selçuklular Oğuz Yabgu Devleti'ni devam ettirmişler ve O'nun son sülalesi olmuşlardır.60

Selçuk'un dört oğlu olmuştu: Mikail, İsrail (Arslan), Musa (İnanç), Yusuf (Yınal). Mikail, daha babasının sağlığında gayri müslim Oğuzlarla savaşmış ve bu savaşların birinde ölmüştü. Mikail'in iki oğlu vardı: Muhammed Tuğrul ve Davud Çağrı Bey idi. Tuğrul ve Çağrı Beyler babalarının ölümü üzerine dedeleri Selçuk'un yanında kaldılar. Selçuk ve Mikail'in ölümünden sonra Oğuzların başına Arslan (İsrail) geçti ve "Yabgu" ünvanını aldı. Arslan Yabgu bu sıfatı ve mevkii ile her ne kadar Oğuzların reisi durumunda idiyse de Oğuzlar ona zayıf bir feodal bağı ile bağlıydılar.61 Selçuk'un diğer oğlu Musa hakkında ise; İsrail'in ölümünden sonra "Yabgu" ünvanını almasından başka bir bilgiye sahip değiliz.

XI. yüzyıl başlarında, Cend çevresinde kuvvetli bir siyasî varlık olarak ortaya çıkan Selçuklular Samani ve Karahanlı savaşlarında yardımları aranan bir kuvvet haline gelmişlerdi. Bu sebeple Selçuk'un beyliği, Karahanlılar karşısında sıkışık bir duruma düşen Samanlılar tarafından resmen tanındı ve çok geçmeden de Samanlı hükümdarı Nuh, Karahanlı hükümdarı Buğra Han'a karşı kendisinden askeri yardım talebinde bulundu. Bunun üzerine Selçuk, Arslan Yabgu'nun komutasında yardım birliği gönderdi. Bu yardım sayesinde Karahanlıları yenilgiye uğratan Nuh, Buhara-Semerkant arasında, Karahanlı sınırı yakınlarındaki Nur ilçesini Selçuklulara yurt olarak verdi.62 Fakat kısa bir süre sonra Selçuk'tan ikinci bir yardım talebinde bulunacak olan samani Devleti Karahanlı hükümdarı Harun Buğra Han'ın Buharayı alıp Samanlı Devleti'ne son vermesiyle (999) tarih sahnesinden silinecekti. Böylece Samanlıların müttefiki durumunda bulunan Arslan Yabgu, Karahanlıların karşısında yalnız kaldı. Fakat Samanlı hükümdarı, İsmail Muntasır, Arslan Yabgu ile beraber Karahanlılar ile tekrar mücadeleye başlayacaktı. İlk etapta, başarılı olan ittifak, bir müddet sonra, Karahanlı İlig Nasr Han karşısında yenilgiye uğrayacak ve Buhara'yı terketmek zorunda kalacaktı. Siyasî dengenin kendi aleyhine değiştiğini gören Arslan Yabgu; iliğ Nasr Han'la anlaşmak zorunda kaldı. Samanlı Devleti'ni diriltmeye çalışan Muntasır'ın çabası sonuç vermedi (1004).63 Nur Bölgesi'ne gelmiş olan Tuğrul ve Çağrı Beyler, İliğ Nasr Han'ın saldırısına uğrayınca, Buğra Han'ın hizmetine girdiler. Bununla beraber eski düşmanlıkları ve hür yaşama arzularından dolayı, Tuğrul Bey Buğra Han'ın hizmetine girerken Çağrı Bey kendilerine bağlı olan Türkmenlerin başında bulunuyordu. Buğra Han'ın hizmetine giren Tuğrul Bey, Han tarafından tutuklanınca bu tedbirin isabetliliği ortaya çıkmıştı. Serbest olan Çağrı Bey, Han'a karşı baskın ile kardeşini esaretten kurtarıyordu.64 Bu olaydan hemen sonra, Tuğrul ve Çağrı Beyler kendilerine bağlı Türkmenlerle Maveraünnehir'e geri döndüler. Fakat İlig Nasr Han'ın (1012-1013) ölümü üzerine, Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından esaret altına alınmış olan Karahanlı Şehzadesi Ali Tekin'in hapisten kaçarak Arslan Yabgu'nun desteğiyle Buhara'ya hakim olması siyasi dengelerinin yeniden değişmesine, Gazneli Devleti'ne karşı yeni bir ittifakın oluşturulmasına, dolayısıyla bu şartlar içinde Selçukluların daha fazla önem kazanmasına neden oldu.65

Selçuklu ailesinin başında bulunan Arslan Yabgu ile Tuğrul ve Çağrı Beyler arasında bir soğukluk ve gerginlik mevcuttu. Öyle ki, Ali Tekin'le yapılan ittifakta Tuğrul ve Çağrı Beyler dahil edilmemişti. Bu olaydan hemen sonra Arslan Yabgu'nun müttefiki Ali Tekin, Tuğrul ve Çağrı Beylere karşı hareket geçerek onları ciddi ve tehlikeli bir duruma düşürdü. Tuğrul ve Çağrı Beyler, bu durum karşısında kendileri için daha güvenli yeni bir yurt aramaya karar verdiler. Bunu uygulamak için de Tuğrul Bey ve Türkmenler çöllere çekilirken Çağrı Bey, vaktiyle Abbasilerin hizmetinde bulunmuş olan Türk soydaşlarının gazalarda bulundukları, Bizans yönetimindeki Anadolu'ya bir keşif seferine çıktı (1018).66

Samani Devleti'nin yıkılmasından sonra Türkistan'da bozulan siyasî dengeyi, Ali Tekin'in Buhara'da kurduğu, devlet ile doldurmaya çalışıyordu. Lakin Samanilerin mirasına konmak isteyen Gazneli ve Karahanlılar Ali Tekin'e karşı bir ittifak oluşturdular. Bu sebeple, Karahanlı Yusuf kadir Han ile Gazneli Sultan Mahmud 1025 yılında "Bütün İran ve Turan Meseleleri üzerinde anlaştılar. Anlaşmanın bir maddesi, Ali Tekin hükümetine son vermek, diğeri de Selçukluları Horasan'a nakletmek" idi.67 Han sultana: "Türkistan'dan memleketine gelen ve yıllarca Nur-i Buhara ile Semerkand arasındaki otlakları ellerinde tutan bu kavmin çok askeri vardır. Selçuk'un oğulları kendi kavmi arasında çok itibar ve saygıya sahip olup, Padişahlık davasındadırlar. Eğer onlar senin Hindistan seferlerinin birisinde hükümdarlık davasına kalkarlarsa netice müşkil olur" sözleriyle Mahmud'un onları Horasın'a nakletmesine razı ediyor; bu sayede Oğuzlardan kurtuluyor idi.68

Karahanlı ve Gazneli Devleti hükümdarlarının buluşmasında, Ali Tekin ve Arslan Yabgu çöllere kaçmışlardı. Gazneli Mahmud Selçuklulara gönderdiği elçi vasıtasıyla, komşuluk ve dostluk icabı reislerinden biri ile görüşmek istediğini bildirdi. Selçuklu reisi konumundaki Arslan Yabgu, davete icabet eyledi. Gazneli Mahmud, Kutalmış ve ailenin diğer ileri gelenlerini tutuklayarak Kalincar Kalesi'ne hapsetti.69

Gazneli Sultan Mahmud, Arslan Yabgu'yu saf dışı bıraktıktan sonra, onun lidersiz kalan Türkmenlerine saldırılar düzenleyip, geniş çapta yağma hareketinde bulundu ve bu Türkmenlerden dört bin çadırlık bir kitleyi Horasan Valisi Arslan Cazib'in muhalefetine rağmen, Horasan'a getirerek Nesa, Bevart ve Ferava'ya yerleştirdi (1025). Irak Türkmenleri (Arslan Yabguya nisbetle Yabgulular, Yavgıyan) başbuğları Arslan Yabgu'nun hapsedilmesi sebebiyle, Kızıl, Yağmur, Göktaş, Boğa, Mansur, Anası Oğlu gibi beylerin yönetimi altında, daima hareket halinde görülmüşlerdir. Nitekim çok geçmeden bu Türkmenler, özellikle Gazneli vergi memurlarının zülumce davranışları üzerine, kendilerine katılan diğer Türkmenlerle birlikte, yağma hareketlerine başladılar ve Horasan Valisi, Arslan Cazib'e karşı isyan ettiler.70

Bunun üzerine Gazneli Mahmud, bizzat 1028'de sefere çıkarak, Türkmenleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Türkmenlerin bir kısmı bu mağlubiyet üzerine Balhan dağlarına ve Dihistan'a sığındılar. Ancak, iki bin kadar Türkmen Irak-ı Acem yoluyla Azerbaycan'a geldiler. Bizans'ın taarruz ve tehdidine karşı Türkmenlerin yardımına muhtaç olan, Azerbaycan hükümdarı Vehsudan bu Türkmenleri tabiiyetine aldı. Onlar Azerbaycan üstünden Bizans'a karşı akınlar yapmaya başladılar.71

Gazneli Mahmud'un oğlu ve Irak-ı Acem valisi olan Mesud, Horasan'da kalan diğer Türkmenleri kendi tabiiyetine aldı. Sultan Mahmud'un ölümünden sonra Gazneli tahtına çıkan Sultan Mesud72 bu Türkmenlerden hükümdarlığının ilk yıllarında çok istifade etti. Fakat bir müddet sonra Türkmen beylerinden Yağmur Beyin Rey havalisi kumandanı Taş-ı Ferraş tarafından öldürülmesi diğerlerini telaşa ve heyecana düşürdü. Kızıl, Boğa, Anası Oğlu, Dana, Göktaş, Mansur gibi Türkmen başbuğları yönetiminde olan bu Türkmenler Taş-ı Ferraş ve Sultan Mesud'un gönderdiği bütün kuvvetleri birer birer yenilgiye uğrattılar.73 Bu Türkmenlerden bir kısmı Irak-ı Acem'de dağılmakla beraber, diğer önemli bir kısmı Azerbaycan'a yürüdüler ve kendilerinden evvel oraya gelmiş olan soydaşları ile birleşip Azerbaycan'ın çeşitli bölgelerinde yaylaklar ve kışlaklar kurdular (1036). Bunların bir kısmı geri dönmekle beraber, diğer kısım Azerbaycan'da kaldı. Bu Türkmenler 1037-1038 yılında Meraga'yı ele geçirdiler, bir müddet sonra, bu Türkmenlerden bir bölümü Hemedan'ı, Ebu Kalicar b.Alaüddevle'den aldılar. Fakat bu Türkmenler, reisleri Kızıl'ın önderliğinde Rey'e döndüler. 1041 yılında Vehsudan b.Mehlan Tebrizi'i Türkmenlerden geri aldı. Bu Türkmenlerden bir çoğu Anadolu'ya Diyarbakır ve Vaspurağan taraflarına hareket ettiler.74

1035 zaferinden sonra devamlı olarak Türkistan'dan göç eden Oğuzların kendilerine katılmasıyla gittikçe güçlenen Selçuklular Gazneliler için ciddi bir tehlike haline gelmeye başladılar. Özellikle yapılan iltihaklarla gittikçe çoğalan ve yurt sıkıntısı çekmeye başlayan Selçuklular, Gaznenilerden yeni toprak talebinde bulunmalarından başka, Sistan'a kadar akınlar yapmakta, ayrıca Harun'dan sonra Harezmşah olan İsmail ve Karahanlı hükümdarı Buğra Han ile de siyasî ilişkiler kurma girişimlerinde bulunuyorlardı.75

Gazneli ve Selçuklu barışının yapılmasından bir müddet sonra Türkmenler yeniden Yağma hareketlerinde bulunmaya başladılar. Bu yağma akınlarının ardı arkası kesilmeyince Gazneli Sultanı, Subaşı komutasında 15.000 kişilik bir orduyu Türkmenler üzerine sevk etti (1036).

Bütün bu gelişmeler olurken Selçukluların Horasan'ın bir kısım vilayetlerine gelip oralarda yurt tutmaları üzerine Yağmurlu, Kızıllı Türkmenleri ile Balhan Türkmenlerinden bir bölüm, Selçuklulara tabi olmak istemeyerek, Göçüp, İsfahan ve Hemedan hâkimi, Deylemli Alâ-uddevle'nin hizmetine girmişti. Sonra bu Oğuzlar Alâ-ud devle'nin yanından ayrılıp Rey'deki Oğuzlar'a katıldılar. Irak Oğuzlar'ı 5000 atlı çıkarmakta idiler. Bunların büyük bir kısmının Selçuklu Arslan Yabgu'ya bağlı Oğuz topluluğu olduğunu burada bir kere daha hatırlatalım; başlarında dört eski başbuğdan üçü yani Kızıl, Gök-Taş ve Buka olduğu gibi Dânâ ve Anası-Oğlu gibi beylerde vardı.76

Irak Oğuzları 428 yılında (1037), şüphesiz Selçukluların Horasan'da kazandıkları başarılardan cesaret alarak harekete geçtiler. Onların ilk önce Horasan istikametine yönelip Damgan ve Simnan şehirlerini yağmalamış olmaları muhtemeldir. Bunu takiben tekrar Rey cihatine yönelen Oğuzlar Huvâr'ı yağmaladıktan sonra, Rey'e bağlı Müşkûye yöresini de talan ettiler. Onların bu hareketleri üzerine Rey'deki Gazneli valisi Taş-ı Ferrâş, Oğuzlar ile savaşa hazırlandı. Onlar bir taraftan da durumu Sultan Mesud'a ve Sultan'ın tâbilerinden olan Curcan ve Taberistan valilerine bildirip yardım istemişlerdi. Taş 3000 atlı ile Oğuzların karşısına çıktı. Oğuzlar ise 5000 atlı idiler. Yapılan savaşta Taş, ağır bir yenilgiye uğradı. Bu savaşta, diğer bazı kumandanlar ve Horasanlılardan da birçok memur ölmuş, ağırlık ve filler Oğuzların eline geçmişti. Oğuzlar Ebû Sehli Hamdavi ve Reylileri yenerek şehre girip orayı hiçbir şey bırakmayacak şekilde yağmaladılar.77

Ebû Sehl bir kısım asker ile şehir yakınındaki Taberek kalesine sığındı. O, yapılan bir çarpışmada Yağmur'un kız kardeşinin oğlu ve büyük kumandanlardan olan birini de tutsak almıştı. Oğuzlar bu kumandanı salıvermesi için, pek çok şey vereceklerini teklif ettilerse de Ebû Selh, hükümdarı Sultan Mes'ud'a danışmadan bunu yapamayacağı cevabını verdi. Bu esnada Curcan askerinin Ebû Sehle yardım için gelmiş olduğunu öğrenen Oğuzlar, Rey civarında bir baskın yaparak bu orduyu da bozguna uğrattılar. Kumandan da dahil olmak üzere 2000 kişiyi tutsak aldılar.78 Oğuzlar bu başarılarına rağmen Rey'den ayrılarak Azerbaycan'a doğru hareket etmişlerdir.

Bu sıralarda Orta ve Batı İran'ın her bir bölgesi ya Deylemli yada Kürd asıllı bir hânedanının elinde idi. İşte Deylemli Kâkâveyh oğullarından İsfahan ve Hemedan hâkimi Alâ-ud devle, Oğuzların Reyi bırakıp Azerbaycan'a gittiklerini duyunca Rey'e geldi. Fakat, Alâ-ud devle, Ebû Sehli Hamdavîye karşı Oğuzların desteğine muhtaç olduğunu anlayarak onlara haber gönderdi. Oğuz başbuğlarından ancak Kızıl geri döndü. Sergüzeştçi ruhlu Göktaş, Buka ve diğerleri yollarına devam ettiler. Kızıl'ın buyruğunda 1500 kişi vardı. Fakat az sonra Oğuzların Alâ-ud devle ile araları açıldı ve onlar tekrar yağma hareketlerine başladılar.79

Azerbaycan'a gidenlere gelince, buranın hâkimi Revvâdî hânedanında Vahsudan, Oğuzları dostça karşılamış ve hatta onlardan bir kız ile evlenmişti.80

Vahsudan'ın Oğuzları dostça karşılaması hatta onları bizzat kendisinin çağırması düşmanlarına karşı bu savaşçılardan faydalanmak gayesi ile ilgili idi. Oğuzların başında Buka, Gök Taş, Mansûr ve Dânâ vardı. Fakat Vahsudan'ın beklentisi boşa çıktı. Oğuzlar bir müddet sonra yağmacılığa başladılar; hatta Merega şehrine girerek cami yakmışlar, Hezebâniyye oymağından ve halktan çok kimseleri öldürmüşlerdi. Oğuzların bu işi Vahsudan'ın isteği üzerine yapmış olmaları da mümkündür. Çünkü onun Hezebâniyye oymağının başı Ebû'l-Heycâ b. Rebib ud-devle ile arası açıktı. Mamafih her ikisi de bu hadiseden sonra barıştılar ve Oğuzlara karşı birleştiler. Halkın da kendilerine katılması üzerine onlar ile savaşabilecek bir kuvvete sahip oldular. Bunu gören Oğuzlar, Azerbaycan'da daha fazla kalamayacaklarını anlayarak Irak'a geri döndüler.81

Azerbaycan'dan Irak-ı Acem'e dönen Oğuzlara gelince, bunlar iki kola ayrıldılar. Gök-Taş ve Mansûr'un idaresinde bulunan kol Hemedan'a; Buka'nın buyruğundaki Oğuzlar da Rey'e gitti.

Gök-Taş Hemadan'ı kuşattı. Şehrin valisi İsfahan hâkimi Ala-ud devle'nin oğlu Ebu Kâlicar idi. Kuşatma uzun sürdü. Fakat Ebû Kâlicar Oğuzlara daha fazla dayanamayacağını görerek Gök-Taş ile anlaştı ve onun yakın bir akrabası ile evlendi. Rey'e giden Buka ise Kızıl ile bu şehri kuşattılar. Şehir'de Alâ-ud devle bulunuyordu. Buveyh oğullarından Fenâ Husrev b.Mecd ud-devle ve Deylemli emirlerinden Sâve hâkimi Kâmrûye de Oğuzlara katıldı. Güç bir duruma düştüğünü gören Alâ ud devle geceleyin Rey'den çıkarak İsfahan'a kaçtı. Bunun üzerine Oğuzlar, Rey'e girip burayı görülmemiş bir surette yağma ettiler. Rey şehri Kızıl'ın hakimiyetine girdi. Oğuzlardan bir zümre Kereç taraflarını yağma ve talan ettiği gibi, Anası-Oğlu da Kazvin'e gitti. Kazvinliler, ilk önce Anası-Oğlu ile savaştılar ise de sonraları 7000 altın vermek ve onun hakimiyetini kabul etmek üzere anlaştılar (1037­1038). Aynı yılda Dânâ'nın buyruğunda Azerbaycan'da (Urmiye'de) kaldığını söylediğimiz Oğuzlar, Urmiye'den çıkarak Ermeniler üzerine yürüyüp onlardan bir çoklarını öldürmüşler, esir ve ganimet almışlardı. Ermeniler at üstünde büyük yayları ile gayet iyi ok atan ve süratle manevra yapan Oğuzlara karşı başarı ile savaşamıyorlardı.82

Şimdi Oğuzlar, gözlerini büyük ve zengin bir şehir olan Hemedan'a dikmişlerdi. Gök-Taş, Buka ve Kızıl birleşerek bu şehri de ele geçirdiler. Maiyyetinde Deylemlilerin bulunduğu Büveyh (Boye) oğullarından Mecd ud-devle oğlu Fenâ Hüsrev de bu beylerin yanında idi. Şehrin valisi Alâ-ud devle oğlu Ebû Kâlicâr, Oğuzlar'a bu defa dayanamayacağını anlayıp büyük tacirler ve şehrin ileri gelenleri ile Hemedan'dan çıkıp civardaki bir kaleye kapandı. Oğuzlar şehri aldılar ve orayı korkunç bir şekilde yağmaladılar. Dinever ve Esed-Abâd köyleri de aynı şekilde yağmalandı. Bu yağmalarda bilhassa Deylemliler daha merhametsizce hareket etmişlerdi. Oğuzlar az sonra hile ile kapandığı kaleden indirdikleri Ebû Kâlicâr'ın bütün malını da elinden aldılar.83

Irak Oğuzları'nın tek bir gayeleri vardı, o da yağmacılıktı. Onlar bunu o kadar ileriye götürmüşlerdi ki, halîfe yağmadan vazgeçmeleri için kendilerine mektuplar yazmıştı. Bu Oğuz kümesinin başında bulunan beylere, zaptettikleri yerlerde ister bağımsız, ister bir hükümdara bağlı olarak dirlik düzenlik kurup oraları idare etmek fikri her zaman yabancı kalmıştır. Bu beylerden belki Rey hakimi Kızıl, bir dereceye kadar istisna edilebilir. Gerçekten Kızıl'ın Selçuklular ile işbirliği yaptığı anlaşılıyor. Onun Tuğrul Beyin kız kardeşi ile evlenmiş olduğunu halîfenin mektubuna Tuğrul Bey ile birlikte cevap yazdığını biliyoruz.84 Babasının adı Yahya olan Kızıl, İbn ul-Esir'e göre, 1040-1041 yılında vefat etmiş Rey bölgesinde gömülmüştü..85

Dandanakan Meydan Muharebesini kazanarak (23 Mayıs 1040) Gazneli Devleti'nin tarih sahnesinden silinmesini sağlayarak yeni bir Türk devleti vücuda getiren, İslâmın bayraktarlığı vazifesini üstlenen Selçuklu Tuğrul Bey (1040-1063) maiyetindeki Selçuklu şehzadelerinden amca-oğlu Arslan-oğlu Kutalmış'ı Hazar Denizi kıyılarının, öteki amca-oğlu Musa-oğlu Hasan ile kardeşi Çağrı Bey'in oğlu Yakuti'yi Azerbaycan'ın fethine memur etmişti (1043). Ayrıca gene Selçuklu ailesinden İbrahim Yınal'da Azerbaycan'a gönderilmişti.86

Tuğrul Bey, daha sonra Nişabur'a hareket etmiş ve gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra (1041­1042) Curcan ve Taberistan'ın fethiyle meşgul olmuştu. Ertesi yılda (1042-43) Harezm üzerine hareket edecekti.87

Harizm'de Selçukluların barışmaz eski düşmanı Şah-Melik bulunuyordu. Buranın hakimleri olan Altun Taş oğullarının isyan etmeleri üzerine, Sultan Mes'ud, vezirinin tavsiyesi ile Harizm'i, kendisini metbu tanımak şartiyle, Cend meliki Şah-Melik'e vermişti. Şah Melik Cend'den gelerek Harizm-Şah Altun-Taş oğlu İsmaili yenip bu ülkeye hakim oldu. İsmail Selçuklulara sığındı ve onlardan yardım istedi. Çağrı Beğ ve İsmail, birlikte Harizm'e yürüdüler ise de Şah Melik'e yenildiler. Fakat Tuğrul Beğ aynı talihsizliğe uğramadı; Şah-Melik, ailesi ve ağırlığı ile Dihistan'a kaçtı, oradan Kirman bölgesinden geçerek Mekrân havalisine geldi. Buraya gelince artık kurtulduğuna hükmetmişti. Şah-Melik bu uzun yolu yeni metbuu Gazne hükümdarı Mes'ud oğlu Mevdud'a sığınmak için katetmişti. Onun eski ülkesi Cende gitmemesi orada durumun kendisi için müsaid olması ile izah edilebilir. Fakat Şah-Melik'in Mekrân'da Selçukluların elinden kurtulduğundan duyduğu sevinç çok uzun sürmedi. Onun bulunduğu yeri öğrenen İbrahim Yınal'ın kardeşi Er-Taş Yınal 4000 atlı ile bastırarak Şah-Meliki, çoluk çocuğuyla yakaladı ve bütün ağırlığını ele geçirdi. Er-Taş, Şah-Meliki Çağrı Bey'e teslim etti ve derhal hayatına son verildi (1043).88

Tuğrul Beğ Irak'a geldiği zaman Irak Oğuzları hâlâ burada idiler. Başlarında, Kızıl, Gök-Taş, Buka, Mansur ve Anası Oğlu bulunuyordu.89

Tuğrul Beğ elçi yollayıp adı geçen beylerden, katına gelmelerini istedi. Onlar elçiyi Zencan çayına kadar götürdükten sonra elçi vasıtasıyla Tuğrul Beğ'e şu haberi gönderdirler. "Çağırmaktan maksadının bizi tevkif etmek olduğunu biliyoruz. Senden korktuğumuz için gideceğiz ve seninle hiçbir zaman bir araya gelmeyeceğiz". Beylerin Tuğrul Beğ'in kendilerini tevkif edeceğinden korktukları sözleri bir bahaneden ibaret olsa gerektir. Onlar, Selçukluların emri altına girmeye yanaşmıyorlardı. Buna karşılık yağmacılıkla geçen sergüzeştçi hayatlarını sürdürmek istiyorlardı. Bu sebeble, onlar bir taraftan Azerbaycan dolaylarına göç ederlerken, diğer taraftan İbrahim Yınal'ın takibinden kurtulmak için Güney Doğu Anadolu'daki bugünkü Cizre dolaylarına geldiler. Beylerden Mansur burada kaldı. Buka, Anası Oğlu ve Gök-Taş Diyarbekir'e gittiler ve orada yağma hareketlerinde bulundular, yapılan bir savaşta Musul hükümdarı Ukayl-oğlu Kırvâş ve Diyarbekir hükümdarı Mervan-oğlu Nasr ud devle Ahmed'in kuvvetleri ile Beşneviyye oymağını bozguna uğrattıktan sonra yağmacılık hareketlerini artırdılar.90

Diyarbekir hükümdarı Nasrud-devle Ahmed, bir hile ile esir alınmış olan Mahsûr Beği serbest bırakmak ve bir miktar mal vermek karşılığında Oguzların ülkesinden uzaklaşmalarını istedi. Oğuz Beyleri bunu kabul ettiler. Fakat sonra sözlerinde durmadıkları gibi, yağma faaliyetlerini genişlettiler. Oğuzlardan bir bölüm Musul üzerine yürüdü ve şehir hakimi Kırvâş'ı yenip (1043) bir müddet burayı ellerinde tuttular. Oğuzlar, zapt ettikleri Musul'da hutbeyi Tuğrul bey adına okuttular.91 Bir müddet sonra Musulluların bir hareketini Oğuzlar sert bir şekilde cezalandırdılar. Bu durum karşısında Bağdad'ta oturan Büveyhi hükümdarı Celâl ud-devle ve Diyarbekir hükümdarı Nasr ud-devle, Tuğrul Beğe bu Oğuzları şikayet ettiler. Tuğrul Beğ, Celâl ud-devle'ye verdiği cevapta, bunların mutlaka itaat altına alınacağını vadediyor, Nasr ud-devle'ye gönderdiği mektupta da, onları Diyarbekir bölgesinden uzaklaştıracağını söylüyordu. Fakat bu sırada Musul hükümdarı Kırvâş, Hille hükümdarı Dubeys b.Mezyed ul-Esedi ile birleştikden, sonra, Oğuzlar'ın üzerine yürüdü. Bunu haber alan Musul'daki Oğuz beyleri Gök-Taş ile Mansur, Diyarbekir bölgesinde bulunan Buka ile Anası-Oğlu'ndan yardıma gelmelerini istediler. Yapılan savaşta (1044) Oğuzlar ilk önce galip geldiler ise de sonra yenildiler ve Diyarbekir bölgesine çekildiler. Irak Oğuzları bu yenilgiden sonra artık Diyarbekir bölgesinde tutunamıyacaklarını anlıyarak Azerbaycan'a gitmeye karar verdiler. Bu maksatla Van gölü çevresine geldiklerinde, bu bölgenin Bizans valisi geçiş izni vermediği gibi üstelik onlara hücum etti; fakat yenilerek tutsak düştü. Bu savaşı takiben Oğuzlar Azerbaycan'a geçtiler ve Tuğrul Beğ'e itaat ettiler.92

İbn ul-Ezrak'a göre, Tuğrul Beğ, Buka ile Anası-Oğlu'nu 10.000 atlı ile Diyarbekir bölgesine gönderib, orayı onlara ikta etmiştir. Onlar buralarda yine yağmalarda bulunmuşlar ve bir gece sarhoş iken kavga edip birbirlerini yaralamışlar ve her ikisi de aldıkları yaralardan ölmüşlerdir. Diğer iki beyin (Gök-Taş ve Mansur) âkıbetleri hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. İşte Arslan Yabgu'nun topluluğu olup sonra kendilerine "Irak Oğuzları" denilen Oğuzlar'ın tarihleri burada sona ermektedir.93

Tuğrul Bey, Rey'e geldikten (1042-1043) üç-beş yıl içinde, etraftaki hükümdarlar tarafından metbu tanındı.94 Mâverâunnehr'den gelen Oğuzlar umumiyetle Bizans ucuna gönderiliyorlardı. İbrahim Yınal, bunların başında Pasin ovasında bir Bizans ordusuna karşı parlak bir zafer kazandı (1048). Bu başarı üzerine Bizans imparatoru İstanbul'da IX. yüzyılda inşa edilmiş olan câmii tamir ettirerek orada Tuğrul Beğ adına hutbe okuttu, fakat vergi vermeyi kabul etmediğinden barış yapılamadı.95

1055 yılında Tuğrul Beğ halîfenin ısrarlı daveti üzerine Bağdad'a hareket etti. Tuğrul Beğ câzip vaadlerde bulunmasına rağmen Bağdad'taki Türk askerleri onun gelişini hoş karşılamadılar ve bunu açıkça gösterdiler. Bunun sebebi, varlıklarının sona ereceği korkusu idi. Bu Türk askerlerinin başında Arslan ul Besâsiri vardı. Arslan sahip olduğu bazı meziyetler ile başında bulunduğu Türkler ve Bağdad'ın avam halkı tarafından seviliyordu. Bir müddetten beri Arslan ul-Besâsiri'nin halîfe ile araları açıktı. Hatta Arslan'ın halîfeyi yakalayıp, Bağdad ve Irak'ın diğer yerlerinde hutbeyi Mısır Fatîmi halîfesi adına okutacağı söyleniyordu. Halîfenin Tuğrul Beği davet etmesi de bu hadise ile ilgili idi.96

Tuğrul Beğ kalabalık bir ordunun başında Bağdad'a geldi. Arslan ul Besâsîri, Türklerin çoğu ile evvelce Bağdat'tan çıkarak Rahbe'ye gitmiş ve Mısır'daki Fâtimi halîfesinin taraftarlığını gütmeye başlamıştı. Bağdad'da kalan Türkler ile Deylemliler, Oğuzların gelmesi üzerine büyük endişeye kapıldılar ve Oğuzlarla mücadeleye başladılar. Bunun üzerine Oğuzlar bunların üzerine yürüyüp çoğunu yenilgiye uğrattılar. Tuğrul Beğ Büveyhi hükümdarı el-Melik-ur-rahim'i yakalayarak ülkesindeki bir kaleye gönderdi. Böylece iki yüzyıldan beri devam eden Deylemli Büveyh-oğulları'nın devleti sona erdi. Tuğrul Beğ Bağdad'da bir saray ve onun yanında emirlerine mahsus konaklar, askerler için kışlalar ve bir cami yaptırdı. Kendisi, emirleri ve askerleri orada oturdular. Tuğrul Beğ, halîfenin armağan ettiği bir taht üzerinde oturarak kumandanlarını, devlet adamlarını ve ziyaretçilerini burada kabul ediyordu. Bu esnada Tuğrul Beğ'in Arslan üzerine gönderdiği amcası oğlu Kutalmış Musul civarında mağlup oldu. Bunun üzerine Tuğrul Beğ Nusaybin'e kadar ilerledi ve Sincar'ı tahrip ettirdi. Çünkü, buranın halkı Kutalmış'a karşı itaatsizlikte bulunmuşlardı. Tuğrul Beğ, Musul'u İbrahim Yınal'a verdi ve kendiside Bağdat'a döndü. Tuğrul Beğ Halife ile bir görüşme yaptı. Halife Selçuklu hükümdarına üst üste 7 hil'at giydirdi ki bu, 7 iklimin kendisine tevcihi demekti. Halîfe ayrıca Tuğrul Beğ'e doğunun ve batının hükümdarı "Melik ul-maşrik ve'l-mağrib" unvanı ile hitap etti ve bunu ifade etmek üzere ayrıca iki kılıç kuşattı. Bu, İslâm aleminin cismani hakimiyetinin, Türk hükümdarına verilmesi idi ki, o zamana kadar böyle bir uygulama hiç kimseye yapılmamıştı. Fakat bu sırada üzücü bir haber geldi. Buna göre Musul'dan Hemadan'a dönen İbrahim Yınal, Oğuzların mühim bir kısmını etrafına toplayarak isyan bayrağını kaldırmıştı. İbrahim Yınal, daha önce de (1049-1050) ağabeyine karşı ayaklanmış, fakat Tuğrul Beğ onu tedip ettikten sonra affetmişti. İbrahim Yınal'ın ikinci defa isyan teşebbüsünde Oğuzların kışkırtması en büyük etken idi. Bu Oğuzların büyük bir kısmı Tuğrul Beğ'in son zamanlarda kendilerine karşı olan tutumundan şikayetçi idiler. Gerçekten Tuğrul Beğ, idaresi altındaki ele ganimet temin etmekle mükellef bir başbuğ olmak durumundan gittikçe uzaklaşıyor, Gazneli sultanları gibi, hassa ordusu Memlûklerden ve mülki memurları da İranlılardan müteşekkil bir devletin hükümdarı vasfını alıyordu. Teşvikçilerden birinin de Arslan ul-besâsiri olduğu biliniyordu.97

Tuğrul Bey, kardeşinin isyanını öğrenir öğrenmez sür'atle İran'a gitti. İbrahim Yınal onu Hemadan'da kuşattı. Tuğrul Beğ bir fırsatını bularak kendisini devlet merkezi Rey'e atabildi ise de, orada da sıkı bir muhasara altına alındı. Tuğrul Bey pek müşkil bir durumda kalmıştı. Nihayet yardıma gelmeleri için Çağrı Beğ'in oğulları olan yeğenlerine haber gönderdi. Başta Alp-Arslan, Kirman meliki Kara-Arslan Beğ unvanlı Kavurd ve Yâkuti, askerleri ile yardıma koştular. Rey civarında yapılan savaşta İbrahim Yınal yenilerek esir düştü. Tuğrul Beğ bu sefer kardeşini affetmedi. Çünkü, kendisine sıkıntı ve ızdıraplı günler yaşatmıştı. İbrahim Yınal, Türklerde asil kimselerin kanlarının dökülmemesi geleneğine98 uyularak yayının kirişi ile boğuldu. İbrahim'in kardeşi Er-Taş'ın oğullarından ikisi de öldürüldüler (1059).99 İbrahim Yınal, "Yınallı" denilen Oğuz bölüğünün başında, Selçuklu Devleti'nin kuruluşunda emeği geçmiş ve Tuğrul Beğ'in batıdaki başarılarında önemli hizmetler vermiş biriydi. Oğuzlar'ın Tuğrul Beğ'e kızgınlığı ve saltanat hırsı onu hiç de layık olmadığı bu âkıbete götürdü.100

İki kardeş arasındaki bu mücadele esnasında Arslan ul-Besâsiri de yanındaki Türkler ve Arablar ile Bağdad'a girmiş, halîfe, sarayını yağmalandıktan sonra, yakalanıp çöle götürülmüştü. Bağdad'ta ve Irak'ın diğer bazı yerlerinde ilk ve son defa olarak Mısır halîfesi adına hutbe okundu. Tuğrul Beğ, ağabeyi Çağrı Beğ'in ölümü üzerine (1060) Irak'a yöneldi. Halife, makamına iade edildi ve Arslan da ortadan kaldırılarak Irak'ın işleri düzene sokuldu. Bir müddet sonra Tuğrul Bey Halife'nin kızı ile evlenme arzusunu halifeye bildirdi. Halife el-Kâim Biemrillah, Tuğrul Beğ'in bu isteğine olumlu cevap verdi. Tuğrul Beğ bu sırada 70 yaşında bulunuyordu. Bağdat'ta muhteşem bir düğün yapıldı. Halife kızının ayrılmasından keder içinde iken, Selçuklu hükümdarının sarayında Türkçe şarkılar söyleniyor ve Tuğrul Beğ yetmiş yaşında olmasına rağmen Türk geleneğince, beğleri ile birlikte milli oyun oynuyordu. Gazneli Mesu'ud'un 25-30 yıl önce bir çöl kasabını çok gördüğü bu Oğuz beyi şimdi İslâm dünyasının en büyük hükümdarı ve halifenin güveyisi olmuştu. Fakat Tuğrul Beğ'in bu sevinçli ve mutlu günleri çok uzun sürmedi. Düğünden bir müddet sonra eski hastalığı tekrar başgösterdi. Böyle olduğu halde, Bağdad'a gelişinden yaklaşık iki ay sonra, hastalığı geçmeden ülkesine döndü. Onun böyle bir durumda iken Bağdad'dan ayrılması, ülkesinde önemli bir hadisenin çıkmış olması ile ilgili idi. Bu ise Kutalmış'ın isyanıdır. Filhakika Tuğrul Beğ'in veziri Amid ul-mülk Kündüri'nin Kutalmış'ı Damğan yakınındaki Gird-Kuh kalesinde kuşattığını biliyoruz. Bu esnada, düğünden yedi ay sonra Tuğrul Beğ, Rey'de vefat etti (4 Eylül 1063) ve orada gömüldü.101

Tuğrul Beğ, dirayetli, doğru sözlü, iyi kalbli, yumuşak huylu merhametli, merd, cesur ve cömert bir insandı.102

Tuğrul Beğ, kardeşi Çağrı Beğ ile birlikte Oğuz Türklerininin tarihine yön vermiş büyük bir şahsiyettir. Ağabeyi ile birlikte büyük gayretleri sarfederek yabancı bir ülkede bir devlet kurmaları ve bu devletin sınırlarının Bizans imparatorluğuna kadar götürülmesi, Anadolu'nun fethini ve Oğuz Türkleri'nin bu ülkeyi yurd edinmelerini sağlamıştır. Kurulan büyük devlet kendisi ile ağabeyinin eseridir. Onlar olmasa idi, idare ettikleri Oğuz kümesi, Uzlar, Irak Oğuzları ve Sultan Sancar'ı yenen Oğuzlar gibi dağılıp gideceklerdi.

Tuğrul Beğin vasiyeti üzerine veziri, ağabeyinin oğullarından Süleyman'ı hükümdar yapmış ise de kumandanlar ve askerlerin isteği üzerine ağabeyin diğer oğlu, Horasan hükümdarı Alp-Arslan ona halef olmuştur. Fakat Gird-Kuh kalesinde bulunan Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış, başına Türkmenleri toplayarak onun karşısına çıkmıştı. Yapılan savaşta Kutalmış yenildi ve savaş meydanına yakın bir yerde ölü bulundu. Alp-Arslan, tutsak alınan Kutalmış'ın kardeşi Resul Tigin ve oğlu Mansur ile Türkmen beylerini öldürtmek istedi ise de vezir Nizam ul-Mülk buna engel oldu.103

Alp-Arslan 1064'de Doğu-Anadolu ve Gürcistan'a bir sefer yaptıktan sonra, 1065-1066 yılında Üst-Yurd ve Mangışlak taraflarına gitti. Anlaşıldığına göre, Mangışlak ile Aral gölü arasında kalabalık sayıda bir Türkmen kümesi yaşıyordu ve bunların başında Çarığ adlı bir bey bulunuyordu. Bunlar Kıpçaklar ile karışmış bir halde idiler; yani onlar ile bir arada yaşıyorlardı. Türkmenler, Harizim-İtil boyları arasındaki çok işlek ticaret yolundan geçen kervanları vuruyorlardı. Alp-Arslan'ın bu seferi yapmasındaki maksat da, onların bu tecavüzlerini önleyerek bu önemli ticaret yolunu tekrar açmak idi. Alp-Arslan, Harizm'in merkezi Gürgenç'ten çıkarak Çarığ'ın bulunduğu yere geldi. Çarığ askerinin çokluğuna güvenip karşı koymağa çalıştı ise de bozğuna uğradı. Türkmenler, çoluk çocuklarını, ve davarlarını bırakarak Mangışlak'a kaçtılar. Burada Kafşut adlı bir bey vardı (Türkmen beyi). Kafşut, Alp-Arslan'ın elçisine çok iyi muamele ettiği için onun ülkesine girilmeyerek Harizm'e dönüldü. Alp­Arslan, buradan Seyhun kıyısındaki Cend şehrine uzandı. Bunun da gayesi sadece büyük dedesi Selçuk'un kabrini ziyaret etmekti. Şehrin hakimi Cend Han annesini göndererek bağlılığını bildirdi. Dedesinin kabrini ziyaret eden Alp-Arslan, buradan tekrar Harizm'e, oradan da Horasan'a döndü.104 Alp-Arslan'ın altı ay kadar devam eden bu seferleri ana yurtta kalmış olan Oğuzlarda Selçuklu ülkesine göç etmek arzusunu doğrumuştur.105

Alp-Arslan devrinde, Bizans topraklarına yapılan akınlar sıklaşmıştı. 1070 yılında Alp-Arslan'a Fatimi halifesinin veziri, Mısır'ı teslim edeceğini bildirerek Selçuklu hükümdarını bu ülkeye gelmeye teşvik ediyordu. Bunun üzerine Alp-Arslan Diyarbekir üzerinden Suriye'ye gitti. Bunu haber alan Haleb hükümdarı Mirdas-oğlu Mahmud, Haleb kadısını Sultanı karşılamaya gönderdi. Alp-Arslan Haleb önüne geldiğinde Şehrin hâkimi Mirdas-oğlu Mahmud, korkusundan Sultan'ın huzuruna gelemediği için Haleb bir müddet muhasara edildi. Güç bir duruma düşen Mirdas-oğlu sonunda Oğuzlar gibi giyinerek yani Oğuz kılığına girip Alp-Arslan'ın katına geldi; affa nail olup, Haleb yine kendisine verildi. Alp-Arslan buradan Dimaşk'a (Şam) doğru hareket etmiş iken, Bizans imparatoru Romanos Diogenes'in muazzam bir ordu ile sefere çıktığı haberi geldi. Bunun üzerine Alp-Arslan imparatoru karşılamak için süratle geri döndü. İki hükümdar 1071 de Malazgird'te karşılaştılar. Alp-Arslan Türk Savaş usullerinden birini tatbik ederek Bizans ordusunu görülmemiş bir yenilgiye uğrattı. Savaş esnasında Bizans ordusunda bulunan Peçeneklerin ve Oğuzların (Uz=Guzz), bir kısmı soydaşlarının tarafına geçtiler.106 Bu geçmede, milliyet duygusunun sebep olduğu bir gerçektir.

Malazgird Savaşı Anadolu'nun Türkler tarafından fethini sağlamış ve burası Oğuz Türklerinin yurdu olmuştur. Alp-Arslan ertesi yıl doğuda, Ceyhun taraflarında beklenmeyen bir ölümün kurbanı oldu (1072).107

Alp-Arslan'ın oğlu Melik-Şah Devri (1072-1092) Selçuklu İmparatorluğu'nun en fazla genişlediği bir devirdir. Selçuklu hudutları bu devirde Adalar Denizi kıyılarından Ceyhun'a kadar uzanıyordu; Karahanlılar ve Gazneliler de imparatorluğa tabi bulunuyordu. Bu devirde, bilhassa Kutalmış'un oğlu (Mansûr ve Süleyman) ile birçok Oğuz beyi Anadolu'nun fethine girişerek 10 yıl içinde bu ülkenin Adalar Denizi ve Boğaziçi'ne kadar fetih hareketlerini sürdürdüler.

Alp Arslan önünden Suriye'ye kaçan Yavgılı Türkmenlerin108 Kınık boyundan Atsız-Beğ'in idaresinde 1070'ten itibaren, Kudüs'ü Mısırlılardan feth ederek orada bir Türkmen beyliği kurma faaliyetinde idiler. Bu Türkmen kitlelerinin bir kısmı henüz Azerbaycan'da bulunuyordu. Bu münasebetle Melikşah 1075 yılında bu tarafa hareket etmiş Arran ve Abhaz memleketlerine vardığı zaman Bizans elçisi de ağır hediyeler ile Sultan'a gelmişti. Bu, Bizans İmparatorloğu'nun 1074 Haziran'ında Halîfenin Sultan nezdinde yapmasını istediği sulh teşebbüsünün müsbet karşılanması, Süleyman Şah'ın Anadolu'da giriştiği fetihleri ve Antalya, Konya'dan sonra nihayet 1075 İznik'te yerleşmesiyle neticelenen ilerlemesi ile ilgili idi.109

Yavguluların Anadolu'ya çekilmiş olmaları Melikşah'ın Kafkasya işleriyle meşgul olmasını sağladı. Melikşah, 1076 başlarında Arran ve Şirvan eyaletlerini Serheng Sav-Tekin'e ikta etmiş ve buralarda Sutan'dan sonra onun adı hutbelerde okunmuştur. Bu suretle Türkler Arran bölgesinin bütün ovalarında, dağ, nahiye ve kalelerinde yerleştiler. 110 Sav-Tekin, Arran'daki Türk kuvvetlerini toplayarak, Gürcülerle yeniden muharebelere başladı.

Sultan Melikşah, babası Alp Arslan'ın büyük zorluklarla ve binlerce Türk evladının kanları karşılığında alınan Kür ve Aras boylarında, Bizans'ın hakimiyet arayışları içerisinde bulunması üzerine; 1080 yılı başlarında Selçuklu başbuğlarından Emir Ahmedi mühim bir ordu ile Arran'a gönderdi.111 Gence, Divin ve Ani'deki Şeddâdlı kuvvetlerini de emrine olan Emir Ahmed, Kuvel kalesinde Giorgi Il'nin ordusunu müthiş bir mağlubiyete uğrattı (1080). Kuvel/Kol zaferi üzerine Selçuklular Kür ve Çoruh boylarını tamamıyla ele geçirdiler. 112

Kazanılan bu zaferden büyük ganimetle geriye dönen Emir Ahmed ve maiyyetindeki diğer beyler Arran'a dönerken, Emir Ahmed; Ebu-Yakup ve İsa-Böri adlı Türkmen beylerinden, Kür, Çoruh ve Paşa ırmakları boylarına yerleşmelerini ve buraları Türkleştirilmelerini istedi. Emir Ahmed'in bu isteği bu Türkmen beyleri tarafından gerçekleştirildi (1080). Türkmen boyları bu bölgenin Türkleştirilmesi için 1081'de Mugan'daki kışlıklarından tekrar bölgeye akınlarda bulunmuşlar ve Karadeniz bölgesine kadar ilerlemişlerdir.113

Melikşah, 1078'de kardeşi Tutuş'u Suriye'ye ve Emir Porsuk'u da Anadolu'ya göndererek Kutalmış oğulları ve Atsız tarafından kurulan Türkmen (Kınık) devletini itaat altına almak istemiştir. Melikşah Azerbaycan'da Gence ve Berde'de ikamet eden Tutuş'u kendisine ikta ettiği, Suriye'ye gönderirken, diğer Türkmen beylerinin de ona iltihak etmeleri emrini vermiştir. 1078-1079'da Tutuş Haleb kalesinden çıkıp dönerken Filistin'den sonra Şam'ı fetheden Atsız'a yardıma gitmiştir. Bilahare Atsız'ı bertaraf eden Tutuş, Şam'a yerleşti ve Suriye Selçuklu idaresi başladı.114

Sultan Melikşah 1086 yılı başlarında büyük bir ordu ile tekrar Kafkaslara geldi. Bu seferin de her türlü muhalefet ve mukavemeti bertaraf ederek, Karadeniz'e kadar akınlarını uzatmıştır. Sultan'ın bu seferi esnasında Gence uzun müddet direnmiştir. Buranın fethi işini Sultan, Emir Bozan'a verdi. Bozan Gence'yi şiddetli bir muhasaradan sonra işgal etti ve Fadlûn'u esir etti. Gence'nin alınmasıyla, bölge doğrudan merkeze bağlandı.115

Sultan Melikşah, Şehzade Berkyaruk yerine kendi oğlu Mahmud'u veliahd yapmak isteyen Terken Hatun ile, Melikşah'a kırgın bulunan halîfe el-Muktedi billâh'ın işbirliği neticesinde zehirlenerek öldürüldü (1092). Melihşah devri, müslim ve gayri müslim müelliflerce bir adalet ve yükseliş devri olarak vasıflandırılır. 116 Melikşah'ın ölümü ile bu parlak devir kapanacak, Selçuklu ailesi arasında başlayan ve yıllarca sürecek saltanat mücadeleleri devleti yıpratacaktı.

Sultan Sancar Döneminde Oğuzlar

Oğuzlar Horasana gelmeden önce Maveraünnehir'de yaşıyorlar ve Karluklar gibi, Karahanlı hükümdarı Muhammed Arslan Hanın (1101-1132) hizmetinde bulunuyorlardı. Bunların Seyhun boylarından Maveraünnehir'e inmeleri, Kanlı-Kıpçakların sıkıştırmaları sonucunda meydana gelmişti. Bu Oğuzlar Üç-Ok ve Boz-Ok adıyle iki kola ayrılmakta idiler. Üç-Okların başında Dad Bey ünvanlı, hızır oğlu İshak oğlu Tûti (Dudu), Boz-Okların başında da Abdulhamid oğlu Korkut Bey vardı. Oğuzların hizmetinde bulundukları Karahanlı hükümdarları ile iyi geçindikleri anlaşılıyor.117

1122'de Çin'den kovulan Kıtaylar, Moğolistan'a gitmek yerine, Türk ülkesine gelip kısa bir zamanda, Balasagun merkez olmak üzere, kuvvetli bir devlet kurdular. İslam tarihlerinde, bunlara Kara-Hıtaylar denilir. Karluklar, Kara Hıtaylar nezdinde, kendileri için kuvvetli bir hami buldular. 1141 yılında Semerkand yakınındaki Katvan çölünde Kara-Hıtay hükümdarı ile Sultan Sancar arasında yapılan savaşta Kara-Hıtay ordusunda yer almış olan Karluklar, Sultan Sancar ordusunun ağır bir şekilde bozguna uğramasında en önemli etken oldular. Bu savaş sonucunda, Maveraünnehir'de Karahanlı hanedanı, Kara-Hıtay hakimiyeti altına girdiği gibi, Karluklar da Kara-Hıtaylar'ın desteği ile Oğuzları buradan çıkardılar.118 Oğuzlar Belh'in doğusundaki Toharistan bölgesine gelip yurd tuttular.119

Oğuzlar, Selçuklu Sultanı Sancar tarafından devlet hizmetine alınmayıp, "raiyyet" (halk zümresinden) sayıldılar, vergileri Sancar'ın haslarına dahil edildi.120 Yukarda söylendiği gibi, Oğuzlar, Üç-Ok ve Boz-Ok adları ile iki kola ayrılıyorlardı. Üç-Okların başında (Tutu=Dudu kuşu), Boz-Oklarındakinde de Korkut Bey vardı. Bu kol beylerinden sonra, Dinar, Bahtiyar, Arslan, Çakır ve Mahmud gibi boy beyleri geliyordu. Bunlardan başka, Korkut'un kardeşi Muhammed, Sancar, Davud ve Selmeneci gibi beylerin olduğunu da biliyoruz. Kaynaklarda bu beylerin varlıklı insanlar oldukları belirtilmektedir.121

Sancar'ın, Belh valisi Kımac, Oğuzların kendi idare bölgesinden çıkıp gitmelerini istedi. Oğuzlar onun bu isteğini yerine getirmediler. Oğuzlar, Kımac'ın ani bir hücumu karşısında gafil bulunmamak için bir araya geldikleri gibi, başka yerlerde oturanlar da onlara katıldılar.Türk Arslan Buka, Oğuzlara katılanlardan biri idi. Kımacın bu isteğinde, metbuu Sancarın muvafakatını aldığı muhakkaktır.122 Oğuzların kendi bölgesinden göçüp gitmeyi reddetmelerinden dolayı Kımac, 10.000 atlı ile onların üzerine yürüdü. Bunu haber alan Oğuz beyleri, yanına gelerek, yerlerinde kalmalarına rıza göstermesi karşılığında, her evden 200 dirhem vereceklerini söyledilerse de Kımac bunu reddetti. Öfke ile geri dönen beyler atlandılar ve Kımac'ın karşısına çıktılar. Yapılan savaşta Oğuzlar parlak bir zafer kazandılar. Kımac ve oğlu tutsak alınarak öldürüldüler.123 Oğuzlar bu galibiyeti takiben Belh yörelerini yağmaladılar. Kımacın mağlubiyet haberi Merv'e gelince Sultan sancar kalabalık bir ordu toplayarak Oğuzların üzerine yürüdü. Oğuzlar bu defa daha büyük bir kaygıya kapıldılar ve Sancar'a gönderdikleri elçiler ile ona şu sözleri söylediler: "Biz Sultana daime sadık kullarız. Kımac ocağımıza kasd etti, onunla çoluk çocuğumuz için zaruri olarak savaştık. Bununla beraber 100.000 dinar ile 100 Türk delikanlısı verelim, Sultan bizi bağışlasın."124 Sancar, bazı emirlerinin etkisi altında kalıp Oğuzların bu ricasını yerine getirmedi. Hatta onlara yaklaştığında, Oğuzlar, kadın ve çocuklarını önlerine katıp af dilediler ve daha önceki tekliflerine ek olarak, her evden yedi batman gümüş vermeyi taahhüd ettiler ise de, Sancar yine emirlerinin ısrarı ile bu teklifi de reddetti.125

Bütün yaptıkları teklifleri, sultan Sancar tarafından kabul edilmeyen Oğuzlar, ancak, 100 atlının geçebileceği bir bogazdan girilen bir yerde azimle savaşa hazırlandılar, boğazdaki yol üzerine targan yaptılar.126 Oğuzlar burada Sancar ordusunu bir hamlede bozguna uğrattılar (1143). Sancar bir kısım askeri ile perişan bir halde Belh'e doğru kaçtı. Oğuzların arkadan yetişmesi üzerine yeniden savaşıldı ve Sancar yine yenildi ve zor bir hal Merv'e ulaştı. Oğuzlar Merv üzerine yürüdüler. Onların yaklaştığını haber alan Sancar ve askerleri karşılaşmaya cesaret edemiyerek oradan uzaklaştılar. Oğuzlar Merv'e girip burayı yağmaladılar. Az sonra, Sultan Sancar'ı ellerine geçiren Oğuzlar tahta oturtup onu ululadılar ve ona itaat edeceklerini söylediler.127 Gerçekte Sancar bir tutsaktan başka bir şey değildi. Oğuzlar, mevcud düzeni korumak ve dış müdahaleleri önlemek için Sancar'ı muhafaza etmeyi ve onu hükümdar gibi göstermeyi, siyasetlerine uygun bulmuşlardı.128

Oğuzlar, Sancar da yanlarında olduğu halde Merv'e döndüler ve şehri bir kez daha yağmaladılar. Bu yağmada halkın kendilerini tahrik etmiş olması da mümkündür. Bu esnada Nişabur'a kaçmış olan Sultan Sancar'ın erkan ve ümerası orada Sancar'ın yeğeni, Sultan Muhammedtapar oğlu Süleyman Şahı hükümdar yıptılar. Süleyman Şah Merv üzerine yürüdü ise de askerleri Oğuzlardan o denli yılmışlardı ki Oğuzları görür görmez, arkalarına dahi bakmadan kaçtılar. Onları kovalayan Oğuzlar, yolları üzerindeki Tus'u yağmaladıktan sonra Nişabur'a geldiler (1153-1154). Bu şehir de Merv gibi yağmalandı. Bu yağmalar esnasında bir çok insan da ölüyordu. İsferayin ve Cuveyn'e kadar yağmalarını uzatan Oğuzlar, Nişabur'u yeniden yağmaladıktan sonra oradan uzaklaştılar. Bütün bu ilerleyiş esnasında Sancar da yanlarında idi. Kaçmaması için onu demir bir kafeste muhafaza ettiler. Sancar'ın sağa-sola dağılmış emirleri Nişabur'da toplanarak, Karahanlı Muhammed Han'ın oğlu ve Sancar'ın başka bir yeğeni olan Mahmud'u hükümdar yaptılar.129 Sultan Mahmud, bu esnada Herat'ı kuşatmakta olan Oğuzların üzerine yürüdü. İki taraf arasında birçok savaşlar olmuş, bunların çoğunu Oğuzlar kazanmışlardı. 1155 yılında Oğuzlar Merv'e döndüler ve oradan Mahmud'a elçi göndererek onunla barış yaptılar.130 Mahmud da selefi Süleyman Şah gibi, zayıf bir şahsiyet olup, bütün kudreti Emir Müeyyed Ay-Aba'nın elinde idi. Ay-Aba, Nişabur'dan başka Tus, Nesa ve Abiverd'i eline geçirdi. Sancar'ın diğer bir emiri olan Aytak da, 10.000 atlı toplamış, Horasan, Curcan ve Dihistan'da dolaşıyordu.131

Oğuzların elinde olan yerler ise, Belh, Merv ve Serahs bölgeleri idi, obaları da eskisi gibi, Belh yörelerinde ve Toharistan'da bulunuyordu. Han Mahmud ile barışın yapılmasından sonra, Sancar'ın emirleri Merv'e gidip onu ziyaret edebiliyorlardı. Yalnız bu ziyaret esnasında oğuz beylerinden Tûti Bey, Korkut veya Selmeneci ve büyük Davud mutlaka hazır bulunuyorlardı. Fakat, Müeyyed Ay-aba, nöbetçi bulunan Oğuzları kandırarak, Sancar'ı Belh'ten Tirmiz'e kaçırdı. Sancar burda bir müddet kaldıktan sonra oradan Merv'e geldi. Oğuzlar, Belh bölgesinde Sancar'ın ne yapacağını merak ve biraz da kaygı ile beklediler. Gerçekten Sancar hiçbir harekette bulunmadan kurtuluşundan 7 ay sonra üzüntü ve keder içinde Merv'de öldü (1156) ve gök çinili kubbesinin bir günlük yoldan görüldüğü söylenen muhteşem türbesine gömüldü.132 İşte kudreti ve haşmeti şair ve tarihçiler tarafından göklere çıkarılan Sultan Sancar'ın akibeti, böyle beklenmeyen bir şekilde sona erdi. Bu, hiç şüphe yok ki, bir hanedanın kendi öz kavmine karşı çevresindeki İranlı devlet adamlarının zihniyetiyle hareket etmesinin kaçınılmaz bir sonucu idi. Oğuzların bütün yalvarmalarını ve olumlu tekliflerini reddetmesi, onun eldaşlarını yok etmek düşüncesinde olduğunda pek şüphe bırakmıyor. Halbuki Gazneli Sultan Mes'ud bile, Sancar'ın bu Oğuzlardan daha az yağmacı ve daha az tehlikeli olmayan Oğuz Dedeleri hakkında bu kadar katı bir davranışta bulunmamıştı.133

Sultan Sancar'ın ölümü üzerine Oğuzlar Belh dolaylarını yurt edindiler, hatta yağmacılıktan vazgeçerek Sultan Mahmud'u kendi hükümdarları olarak tanımaya karar verdiler. Oğuzlar bundan sonra Belh bölgesinden Merve geldiler. Sultan Mahmud ve asıl iktidarı elinde tutan Ay-Aba Serahs'ta bulunuyordu. Ay-Aba askeri ile Oğuzların üzerine yürüyerek onlardan bir bölük ile karşılaşıp galip geldikten sonra Merv'e girdi. Bu galibiyet cüretini artınmış ve ona Oğuzları ortadan kaldıracağı ümidini vermişti, bu sebeple yanında Sultan Mahmud olduğu halde Oğuzların üzerine gitti. Fakat Ay-Aba'nın bu ümidi boşa çıktı, üç gün devam eden savaşta Oğuzlar üç defa geri çekildiler ise de en sonunda Ay-Aba'yı ağır bir bozguna uğrattılar.134 Bu galibiyet Oğuzların kuvvetlerini kaybetmediklerini gösterdi. Onlar bu defa Mervlilere iyi davrandılar. Fakat Serahs ve Tus şehirlerini yağmalamayı ihmal etmediler. 135 Oğuzlar bundan sonra Curcan'a gitmiş olan Sultan Mahmud'a (1159) elçiler göndererek hükümdarları olması için kendisini Merv'e davet ettiler. Fakat Mahmut Oğuzlara güvenemediği ve korktuğu için müsbet bir cevap vermedi. Bu durum karşısında Oğuzlar, ondan oğlunu göndermesini rica ettiler. O, da bunu kabul etti. Oğuzlar hükümdarlarını Nişabur'da karşıladılar. O'na saygı ve tazimde bulundular.136 Oğuzların başlarında bir hükümdar bulunmasını gerekli görmelerinin, hakimiyetlerini meşru kılmak hususu ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Diğer taraftan başlarına geçecek bir hükümdar, beyler arasındaki anlaşmazlıkları da gidererek birliği sürdürecekti.137 Oğuzlar meşhur Tus şehrini bir defa daha yağmaladılar. Çünkü, Tuslular hakimiyetlerini tanımayı reddetmişlerdi. Oğuzlar Tus'dan Nesa ve Abiverd taraflarına gittiler. Burada Sultan Mahmud ile buluşup onun hükümdarlığı üzerinde anlaştılar, sonra birlikte Nişabur ve Serahs yolu ile Merv'e döndüler. Onlara itaat etmeyen Ay-Aba Nişabur'a döndü ve o bölgeye hakim oldu.138

Nesa bölgesinin bir yöresinde Yazır boyu oturuyor ve 1160 yılında başlarında Evdük (Ödek) Han oğlu Yağmur Han bulunuyordu. Bu Yazırlar, söz konusu Oğuz kümesine mensup olmayıp, buraya Balhan yolu ile Mangışlah'tan gelmişlerdi.139 Aynı yılda, Harizm Şah İl-Arslan'ın askerlerinden bir birlik bu Yazırların üzerine hücum ederek onları bozguna uğrattı. Yağmur Han Oğuzların yanına giderek onlardan yardım istedi. Ona göre, Harizm askerlerinin kendisine saldırması, Sancar'ın emirlerinden Aytak'ın kışkırtması ile ilgili idi. Bunu öğrenen Aytak da Mazenderan Şahını yardıma çağırdı. Dihistan yakınlarında yapılan savaşta Aytak ve Mazenderan emiri ağır bir yenilgiye uğradılar (1160). Öyle ki Mazenderan Şahı Rüstem b.Ali, 30.000 kişi ile girdiği savaştan dört kişi ile çıkmıştı. 1161 yılı başında Dihistan ve Curcan'ı yağmalayan Oğuzlar Horasan'a döndüler.140 Bu Oğuzların kazandığı en önemli zaferlerden biri olmuştur. Nişabur ve yörelerine hakim olan Ay-Aba Sultan Mahmud'un hükümdarlığını tanımıyordu. Bu yüzden Oğuzlar yanlarında Sultan Mahmud olduğu halde Ay-Aba üzerine yürüdüler. Ay Aba asıl Nişabur'a çok yakın olan Şadiyah'ta kuşatıldı. Bu esnada Sultan Mahmud, Oğuzlardan kaçarak, Nişabur Hisarına sığındı. Fakat, az sonra yaptığı bu hareket için derin bir pişmanlık duymuş olmalıdır. Çünkü, Ay-Aba, O'nu ve oğlunu yakalayarak gözlerine mil çektirdi. Baba-oğul birbirini takiben ızdıraplar içinde vefat ettiler (1162).141

Oğuzlara gelince onlar Sultan Mahmud'un kaçmasından sonra Merv'e döndüler. Merv, Belh ve Serahs doğrudan doğruya idareleri altında idi. Herat hakimi Aytigin'de onlar ile dostça geçiniyordu. Oğuzlar hakim bulundukları yerlerde Sancar'ın adına hutbe okutuyorlardı ki, böyle bir gelenek hiçbir yerde ve hiçbir zaman görülmemiştir.142 Hutbede, Sancar'dan sonra o yerin hakimi olan Oğuz beyinin adı okunuyordu. Ay-Aba'ya gelince, kendisi Nişabur bölgesi ile Tus, Nesa ve Kumis'e hakim bulunuyor ve hutbede Irak Selçuklu Sultanı Arslan Şah'ın adına okutuyordu. Dihistan ve Curcan ise, Aytak'ın elinde idi. O da bu bölgede hutbeyi Harizm Şah İl Arslan'ın adını okutuyordu.143 1162 yılında Gor hükümdarı Seyfettin Muhammed, Oğuzların üzerine yürüdü ise de, onlar tarafından yenildi ve öldürüldü.144 Ertesi yıl (1163), Oğuzlar bu zaferlerinden istifade ederek Gazne'yi de aldılar ve burayı epeyce bir müddet ellerinde tuttular.145 Böylece Oğuzların doğrudan doğruya idareleri altında bulunan bölgelere (Merv, Serahs, Belh, Nesa ve Abiverd) Gazne şehri ve bölgesi de katıldı.146 Bu bölgelerden her biri beylerden biri tarafından idare olunuyordu. Herat Hakimi Ay Tigin'de Oğuzların tabii durumunda olduğu gibi, 1163 yılında Talikan ve Garcistanı fethetmiş bulunan Sancar'ın emirlerinden Sungur'da onlara vergi vermekteydi. Oğuzlar Herat'ı kuşattılar. Çünkü buranın hakimi olan Ay Tigin bir yıl önce Gorlular ile yapılan savaşta ölmüş ve Heratlılar, şehirlerinin muhkem surlarına ve kuvveti gittikçe artan Ay-Aba'nın desteğine güvenerek onlara baş eğmemişlerdi. Fakat, Oğuzlar Ay-Aba'nın da Serahs taraflarına yaptığı akınlar ile kendilerini taciz etmesi üzerine muhasarayı bırakıp geri dönmeye mecbur kaldılar.147

Oğuzların 1164-1165 tarihlerinden sonra yavaş yavaş siyasi önemlerini kaybetmeye başladılar. Bu, onların ortak bir lidere sahip olmamaları ve bu yüzden çözülmeye doğru gitmeleri ile ilgilidir. Ayrıca büyük beylerin ölmüş olmaları buna sebep olabilir.148

1172-1173 yılında Merv ve Serahs, Oğuz beylerinden Dinar'ın elinde idi. Bu esnada Horasan'a bitişik iki ülkede iki devlet süratle yükseliyordu. Bunlardan biri, kurulduğu yer Herat ile Gazne arasındaki dağlık bölge olan Gor devleti, öbürü de Harizm ülkesindeki Harizm-Şahlar idi. 1172 yılında Harizm-şah İl-Arslan'ın ölümü üzerine yerine geçen Sultan Şah, Kara Hıtayların yardımı ile ağabeyi Tekiş tarafından tahttan uzaklaştırılmıştı. Horasan'a gelen Sultan Şah, görüldüğü gibi, bu bölgenin mühim bir kısmına hakim olan Müeyyed Ay-Aba'nın yardımı ile Harizm tahtını ele geçirmek istedi ise de muvaffak olamadı. Meydana gelen savaşta Ay-Aba yenilerek öldürüldü (1174) ve Sultan Şah da Gorlulara sığındı. Fakat çok geçmeden Tekiş ile metbuu Kara-Hıtayların arası açıldı. Durumu dikkatle takip etmekte olan Sultan Şah, müsait bir fırsatın geldiğini görerek Kara Hıtayların yanına gitti. Kara Hıtay kraliçesi mühim bir ordunun başında, kocasını Sultan Şah ile Harizm'e gönderdi. Fakat halkın ve ordunun Tekiş'e sadakati ve alınan tedbirler ile savaş gücü eşsiz olan Kara-Hıtay ordusu hiçbir şey yapmadan geri döndü. Ancak Sultan Şah, Kara Hıtay kuvvetlerinden bir miktar asker alarak Merv'i aldıktan sonra Serahs'ta bulunan Melik Dinar üzerine baskın yaptı. Bu baskın sonucunda Dinar'ın adamlarından bir çoğu öldürüldü. Dinar'a gelince o da kendisini kalenin hendeğine atmıştı. Bu sayede hayatını kurtaran. Dinar, geri kalan Oğuzlar ile Hisara kapandı.149 Sultan Şah daha fazla bir şey yapamayacağını anlayarak Merv'e döndü ve orada oturdu.150 Sultan Şah çok faal ve cesur bir insandı. Merv'den Serahs üzerine ardı kesilmeyen akınlarda bulundu. Melik Dinar bu akınlara karşılık veremiyordu. Bu sebeple buyruğunda bulunan Oğuzların çoğu ondan yüz çevirerek dağıldılar. Serahs'ı Sultan Şahın hücumlarına karşı daha fazla muhafaza edemiyeceğini anlayan Dinar, başta Nişabur olmak üzere, Horasan'ın mühim bir kısmına hakim olan Ay-Aba oğlu Toğan Şaha Serahs'ı Bistam ile değişmek teklifinde bulundu. Toğan Şah bu teklifi kabul etti. Fakat Toğan Şah da şehri koruyamadı. 1181 yılında yapılan bir savaşta Sultan Şah, Toğan-Şahı yendi, Serahs'ı ve müteakiben Tus'u elde etti.151

Sultan-Şah'ın Merv'i ele geçirip Serahs'a akınlarda bulunması ve bu şehrin onun tarafından Toğan Şah'a teslimi, Musa ve Abiverd'in de kaybedilmesi Oğuzların tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (1174-1181). Bu hadiseler üzerine Oğuzlar, tamamen denebilecek bir şekilde dağıldılar. Yine bu tarihler arasında Gazne şehri de onların elinden çıktı. Oğuzlar, Gazne'de Targan yaparak Gorlulara karşı şiddetli bir şekilde müdafaada bulundular ve ilk önce galip geldilerse de sonra bozguna uğradılar.152 Belh'e gelince, burasının Oğuzların elinden nasıl ve ne zaman çıktığını bilmiyoruz. Bu hususta bilinen, şehri 1197-1198 yılında Gorluların Özbe adlı bir Türkün elinden aldıklarıdır. Özbe, Kara-Hıtayları metbu tanıyor ve onlara vergi veriyordu.153

Merv ve Serahs'ın düşmesi üzerine dağılan ve Horasan'daki siyasi tarihleri sona eren Oğuzlardan önemli bir küme Kirman'a,154 daha az kalabalık bir küme de Fars'a, eldaşları Salgurlular'ın155 yanına gitti. Bunlardan önemli bir kümenin de Anadolu'ya gittiği anlaşılıyor.156 Bistam'da bulunan Dinar'a gelince O, Harizm Şah Tekiş'in Irak'a yürümesi esnasında burayı da terkederek Nişabur'a, Toğan Şah'ın yanına geldi. Dinar, Toğan Şah'ın kız kardeşi ile evlendi ve onun (1185) ölümüne dek yanında kaldı. Dinar aynı yıl içinde Kirman'a giderek bu ülkeyi ele geçirdi.

Dinar Kirman'ı huzur ve sükuna kavuşturdu, orayı hak ve adalet ile idare etti. Kendi kavmine karşı da mülayim davrandı. Onlar yine eskisi gibi, Nermaşir, Nisa ve Reşkan'da oturuyorlardı. Burası Kirman'ın en iyi hububat yetiştiren bölgesi idi. Dinar hakimiyetini denize kadar uzattı ve eski zamanlardan beri Hind, Afrika ve Arabistan ticareti ile zengin bir gelire sahip bulunan Kays adasının hükümdarını da vergiye bağladı. Ayrıca Mekran da tabiiyet altına alındı. Türkleri ve bilhassa Oğuzları hiç sevmeyen müverrih Efdal-i Kirmani (Dinar'ın divanında mühim bir mevkiye sahipti) Dinar'ı göklere çıkarır. İmad ud-din Dinar, 8 yıllık bir hükümdarlıktan sonra vefat etti (1195). Yerine oğlu Ferruh Şah geçti. Ferruh Şah, kabiliyetsiz ve aynı zamanda içkiye müptela, eğlenceye düşkün bir gençti. Müverrih, Efdal-i Kirmani'nin Ferruh-Şah'da beğendiği tek husus, onun Oğuzlardan nefretidir. Halbuki Melik Dinar, nizam ve asayişi Oğuzlara dayanarak temin etmişti. Efdal-i Kirmani başka bir eserinde, bu Oğuzlara Kara-Guzz (Kara-Oğuz) diyor ki, onlara bu "kara" sıfatının Horasan'da siyasi itibarlarını kaybederek kovulmaları sonucunda verilmiş olduğu anlaşılıyor.157

Horasan'ın, Kirman'ın geniş bir kısmına hakim olan Oğuzların sadece cesur savaşcılar değil, savaş usullerini bilen ve onları maharetle uygulayan insanlar oldukları görülüyor. Ancak başlarında, Selçuklu ailesi gibi dirayetli bir aile olmadığı ve içlerinden devlet adamı vasıflarına sahip bir kimse çıkmadığı için zaferlerinden gerektiği gibi faydalanamamışlar ve bir devlet kuramamışlardır. Beyleri yapılan geniş ölçüdeki yağmalar için fazla kınamaya hakkımız yoktur. Çünkü, buyruklarındaki Oğuzların kendilerine bağlılıkları bu husus ile yakından ilgilidir. Beylerin başlarında bulundukları topluluklar üzerindeki nüfuzları hududsuz değildi. Türk tarihinde vakıa şudur ki doyumluluk yani ganimet varsa ne güzel, yoksa bağlılık ve itaat ortadan kalkıyor ve han, sultan, bey mevkiini koruyamıyordu.158

Boz Oklar'ın başı Abdulhamid oğlu Melik Korkut Bey'e gelince onun Merv'i idare etmiş olması muhtemeldir. Korkut Bey'in Muhammed adlı kardeşini tanıyoruz. Merv ve Serahs'ı en son idare eden Melik Dinar'ın bu Muhammed'in oğlu olduğu bilinmektedir. Korkut Bey'in kızının Harizm-Şah Tekiş'in hatunlarından biri olduğu biliniyor.159 Moğolların Seyhun boylarını istila etmeleri üzerine oradaki Türkmenlerden pek çoğu bilhassa Merv yöresine geldi. Bunlardan sadece Merv ve Nesa bölgesine gelenlerin 70.000'den fazla askerleri olduğu söyleniyor.160

Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde Oğuzlar

Anadolu'nun kapısı açan Malazgirt Savaşı'nı takiben dalgalar halinde Anadolu içlerine gelen Türkmenler, Adalar Denizi ve Marmara'ya kadar olan yerleri fethettiler. Fakat Anadolu'dan Türkleri atmak ve Kudüs'ü ele geçirmek amacıyla başlayan Haçlı seferleri161 yüzünden başta Batı Anadolu ve Marmara Bölgeleri olmak üzere fethettikleri yerlerin mühim bir kısmını kaybedip, Orta Anadolu'ya çekilmek zorunda kaldılar. Haçlı seferleri dolayısıyla güçlenen Bizans, Türkleri, Orta Anadolu'dan atmak ümidine kapılmıştı. Ancak, II. Kılıçarslan 1176'da Bizanslıları ağır bir bozguna uğratarak bu ümidi tamamıyle suya düşürdü.162 Türkler bu zaferden sonra yavaş yavaş Bizans aleyhine topraklarını genişletmeye başladılar. 1243 yılındaki Köse-Dağ163 bozgunundan önce kuzeyde ve güneyde denize ulaşılmış ve batıda Denizli ve Kütahya ötesine kadar gidilmişti. Güneyde Çukurova'daki Ermeni164 krallığı vergi ve asker vermeye mecbur edilmiş olmakla beraber, bu krallık, Haçlıların desteği ile yine Tarsus'tan Nur dağlarına kadar uzanan bölgeyi elinde tutabilmişti.

Türkiye Selçukluları ailesinin atası Arslan, Oğuzların yabgusu, idi. Oğlu Kutalmış da buna dayanarak saltanat davasına girişmiş ve Kutalmış'ın oğulları ise, Anadolu'daki fetihlerini Oğuzlara dayanarak yapmışlardı. Bununla beraber hanedanın bu kolu da, diğerleri gibi, Memlük sistemini kabul etti. Çünkü, o zamanlarda bir hanedan için bu sistemin kabülü adeta bir zaruret olarak görünüyor. Hanedanların bekası ve kuvveti buna bağlı idi. Her yerde önüne geleni mahveden Moğol kasırgası bu sistemi tam olarak tatbik eden bir devlet karşısında durmak zorunda kalmıştır.165

Bununla beraber, Türkiye Selçuklularında yine devletin asıl dayandığı askeri kuvvet, hanedanın kendi kavmi yani Türkmenler idi. Türkmenler bu ülkede göçebeliği bırakarak yerleşik yaşama geçmeye başladılar. Selçuklu ordusuna dirlikli sipahi askerini verenler de bu yerleşik yaşama geçen Türkmenlerdi. Yerleşik hayata geçen Türkmenlere bir müddet sonra artık Türkmen denilmeyerek Türk adı veriliyordu.166 Göçebe yaşayışını devam ettirenlerin fazla olmasına gelince, bunun en önemli sebebi, Azerbaycan-Arran ve Orta Asya'dan bu ülkeye arkası kesilmeden vuku bulan göçlerdi.167 Bu durum, yani devamlı göçler aynı zamanda Selçuklu Devleti'nin Haçlı seferlerinin başlamasından sonra Anadolu'da varlığını devam ettirmesinde ve sonra Yakın Doğu'nun en kuvvetli devleti durumuna yükselmesinde en önemli etken olmuştur.168 Bu göçebe Türkmenler bilhassa uçlarda oturuyorlardı.169 Oralarda akıncı ve muhafız kuvveti olarak vazife gördükleri gibi, düşman topraklarında yurd tutmak suretiyle fetihleri kolaylaştırıyorlar ve çok defa kendileri de fetihlerde bulunuyorlardı. XII. yüzyılda, Horasan'da Diyar-ı Rum (Anadolu) denilince akla Ankara-Konya arasında yaşayan Türkmenler geliyordu. Moğol istilası üzerine çok sayıda gelen yeni unsurlar ile kuvvetlenen Uç Türkmenleri kendi başlarına, Selçuklu devletinin feth edemediği, Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini açarak buralarda yerleştiler.

Doğu ve Güney Doğu Anadolu'nun her bir bölgesi veya yöresi bir Türk hanedanının hakmiyetinde idi. 171 Bunların birbirleri ile ilişkileri dostça olmuş, birbirlerinin hak ve hukuklarına riayet etmişlerdir. Bu hanedanlara ait ikinci bir özellik de faaliyetlerinin önemli bir kısmını bulundukları bölgelerin imarına kendilerini adamış olmalarıdır. Bu hanedanların başlıcaları şunlardır: Erzurum bölgesinde Saltuklular; Harput Erzincan bölgesinde Mengücekler; Ahlat'da Ahlat-Şahlar;172 Mardin, Hasankeyf, Meyafarakin (Silvan)'da Artıklular; 173 Amid (Diyarbakır)'da, İnal (Yınaloğulları); Bitlis-Erzen'de Toğan-Arslanoğulları; Harput ve yöresinde Çubukoğulları bulunmaktaydılar. Bunlardan Ahlat-Şahlar hariç hepsi Türkmen asıllıdır. Bu Türkmen hanedanları içinde en ünlüsü Artuklulardır.174

1185 yılında Güney Doğu Anadolu'ya kalabalık bir Türkmen kümesi gelmişti. Bu Türkmenler dağılan Horasan Oğuzlarının Batıya gelmiş koluydu. Bunların başında Rüstem adlı bir bey vardı.175 Onlar bu beyleriyle tanındılar ve anıldılar.

Oğuzlar veya Türkmenler Selçuklu Devletini kurdukları gibi, bu devletin genişlemesinde de başlıca rolü oynadılar. Türk hakimiyetinin daim olmasında Orta Asya'dan gelen göç dalgaları Türkmenleri bu ideallerinde başarılı kılıyordu.

Kösedağ Savaşı'ndan Sonra Anadolu'da Oğuzlar

Moğol istilası sonucunda, Anadolu'ya Türkistan, Horasan, Arran ve Azerbaycan'dan pek çok Türkmen göç etti. Anadolu'nun her karış toprağı bu Türkmenlerle doldu. XIII. yy. ortalarında, Anadolu'ya, "Türkiye" ve "Türkistan" adının verilmesi bu göçlerin bir sonucuydu. Anadolu'ya göçen Türkmenler sadece yarı-göçebe veya göçebe olan Oğuzlar değil aynı zamanda yerleşik yaşama geçmiş olan Oğuzlar da vardı. Bu Oğuzlar/Türkmenler Anadolu'ya göç ettiklerinde beraberlerinde Türk kültür ve medeniyetini de taşımışlardır.176

Türkmenler beraberinde şeyh ve dervişlerini de getirmişlerdi. Bunların Müslümanlığı yüzeysel olup eski Türk inançlarını kuvvetle taşıyorlardı. Bu şeyhlerden biri, Baba İshak,177 Malatya'nın Sumeysat (Samsat) yöresindeki Türkmenler arasında yaşıyordu. Yanında birkaç müridi ile ibadet ve riyazet ile meşgul olan Baba İshak bu yaşayışı ve sözleri ile Türkmenler üzerinde büyük bir tesir yapıyordu. Türkmenlerin bu gibi şahsiyetlere eskiden beri korku ile karışık bir saygı ve bağlılık duyarlardı. Baba İshak, II. Gıyaseddin Keyhüsrev ile bir kısım devlet ricalinin dini ve ahlaki kaidelere, milli geleneklere aykırı bir hayat sürdüklerinden bahsederek Türkmenleri ayaklandırdı.

Baba İshak'ın peygamberliğine inanan Türkmenler harekete geçtiler ve üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini birbiri arkasından yenilgiye uğrattılar. Baba İshak Amasya yakınında tutulup öldürüldüğü halde onlar peygamberlerinin yardım getirmek üzere göğe çıktığını söyleyerek hareketlerine devam ettiler. Nihayet Selçuklu ordusu Kırşehir yöresinde, Malye ovasında Baba İshak Türkmenlerinin büyük bir kısmını yok etti (1240).178 Bununla beraber Baba İshak'ın müridleri onun bâtinî inançlarını devam ettirdiler. Horasan'lı Hacı Bektaş, bunların en büyüklerinden biri veya en büyüğü idi. Bu ayaklanmanın gerçek sebebi, Türkmenlerin iktisaden sıkıntı içinde bulunmaları ve onlara yalnız istismar edilen unsur gözü ile bakılmasıdır. Bu telâkki Osmanlı devrinde de devam etmiş ve bu devletinde başına birçok gaileler açmıştır.179

1240 yılındaki Baba İshak ayaklanması Selçuklu devletinin manen ne kadar zayıf bir durumda olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bunu anlayan İran'daki Moğol kuvvetleri kumandanı Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine yürüdü.180 Sivas'ın takriben 80 km. doğusunda bulunan Kösedağ'da yapılan savaşta Selçuklu ordusu kendisinden sayıca az olan Moğol ordusuna yenildi.181 Bu yenilgi üzerine Selçuklu devleti Moğollar'ın hakimiyeti altına girdi ve çöküntü, düşkünlük ve feryat devri başladı. Selçuklu tahtında bulunan hükümdarların liyâkatsızlıkları ve bir kısmı İranlı veya onların oğulları olan devlet ricalinin ihtirasları yüzünden Mogollara karşı yapılması gerken mücadeleyi Türkmenler yapmakta idiler.

Selçuklu Sultanlarının Moğol tabiyyeti altına girmeleri üzerine Türkmenler devlete karşı büsbütün itaatsizlik gösterdikleri gibi, Moğollara da baş eğmediler,182 XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Selçuklu sultanları bunları itaat altına alacak bir kuvvete sahip değildiler. Bu sebeple İlhanlı hükümdarı Hülagü (1256-1265) Anadolu'daki Moğol kumandanlarına Türkmenleri tenkil etmeleri buyruğunu vermişti.183

Moğollar bilhassa Sivas ve Kayseri bölgesindeki Türkmenler ile Ağaç-Eriler'e184 ağır bir darbe indirdiler ise de onların çoğu güneye inerek Memlûk topraklarına sığındılar. 185

1277 yılında Mısır-Suriye Türk Memlûkleri hükümdarı Baypars Selçuklu Devleti'nde iktidarı elinde tutan Pervane Muineddin Süleyman'ın daveti üzerine Anadolu'ya yürüdü ve Elbistan ovasında Toku ve Tudaun'un kumandasındaki Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.186 Moğollardan Celâyir İlyegey Noyan'ın oğlu olan Toku ile Suldus Sodun Noyan'ın oğlu Tudaun da savaş meydanında kaldılar. 187 Baypars Kayseri'ye geldi, fakat kendisini dâvet eden Pervâne ve diğer devlet ricali onunla işbirliği yapmayarak Tokat'a kaçtılar.188 Baypars böyle bir hareketi beklememekteydi. Onu, elinden hiçbir şey gelmeyen halk ve Türkmenler destekledi. Bu Türkmenlerin başında Karamanoğulları geliyordu.189 Bu Türkmenler Ermenek yöresinde yurt tutmuşlardı. Onların Moğol istilâsı üzerine Arrân'dan ilk önce Sivas taraflarına gelmeleri ve orada Baba İshak ayaklanmasına katıldıktan sonra da Ermenek çevresine göç etmiş olmaları mümkündür. Aileye adını vermiş olan Nureddin Sûfî (Sofu) oğlu Karaman, İç-el bölgesinde Ermeniler ile mücadele etmiş ve Konya yakınında 1261'de Selçuk kuvvetleri ile kanlı bir savaş yapmıştır. Bu ailenin Avşar boyundan olduğuna dair Yazıcıoğlu'nun ifadesi doğru olması mümkün ve hatta belki muhtemeldir.190 Baypars'ın Anadolu'ya gelmesini fırsat bilen Karamanoğlu Mehmed Beğ Konya'yı zaptetti ve tarihlerin Cimri adını verdikleri bir Selçuklu şehzadesini tahta çıkardı. Mehmed Beğ de vezir oldu. İlk alınan kararlardan biri bundan sonra devlet dairesinde, sarayda, toplantılarda, Türkçeden başka dil konuşulmaması hakkında idi ki bu, Türk kültür tarihi bakımından çok önemli bir hadiseydi.191

Mehmed Beğ Türkmenleri küçümseyen Vezir Fahreddin Ali'nin oğullarını yenerek durumunu kuvvetlendirdi ise de Moğolların gelmesi neticesinde İç-el'e çekilmeğe mecbur kaldı.192 Baypars'ın Suriye'ye dönmesi üzerine Moğol Hanı Abaka mühim bir kuvvetle Anadolu'ya geldi. Elbistan savaşında öldürülen Moğolların öcünü Türk halkından aldı ve Kayseri'den Erzurum'a kadar olan yerlerde katliamlar ve yağmalar yaptırdı.193 Karaman-oğlu Mehmed Beğ'e gelince onun üzerine Moğol şehzadesi Kongurtay gönderilmişti. Mehmed Beğ iki kardeşi ile birlikte şehid düştü. İşte, Konya'da Türk dilinden başka hiçbir dilin konuşulmamasını isteyen Mehmed Beğ'in hayatı böyle üzüntü verici bir şekilde sona erdi. Bununla beraber Mehmed Beğ'in ölümü acı bir kayıp olmuşsa da Karamanlıların kuvveti kırılmamış ve Moğollar ile mücadele azimleri zayıflamamıştı. Onlar Anadolu Türklüğü'nün Moğollara karşı en mücadeleci unsuru olmuşlardı.194

Bizans ucuna gelince, bu uzun hudud bölgesinde Türkmenler eskiden beri kalabalık kümeler halinde yaşıyorlardı. Moğol istilası ve baskısı üzerine bu uc bölgelerindeki Türkmen kümelerinin nüfusları cokça artmıştı. Bu Türkmenler Bizans topraklarına akınlar yapıyorlar, elde ettikleri tutsakları tüccarlara satıyorlardı. Bununla beraber bu Türkmenler hayatlarını yalnız akıncılık yapmakla geçirmiyorlar, dokudukları değerli halıları ihraç ediyorlar, Mısır'a ve başka yerlere kereste de gönderiyorlardı.195

Denizli (asıl adı: Tonuzlu) Türkmenleri XIII. yüzyılın ikinci yarısında denize ulaşarak bugünkü Muğla bölgesinde Menteşe Beyliği'ni196 kurdular. Selçuklu Devleti'nin zayıflaması üzerine Denizli'de İnanç-oğulları ve Isparta ile Antalya bölgesinde, yine Türkmenler tarafından Hamid-oğulları beylikleri kuruldu.197

Eskiden beri Kütahya dolaylarında da mühim bir Türkmen kümesi vardı. 1277 yılında bu bölgede Germiyanlıların yaşadığı görülür.198 Bunlar 1240'da Malatya bölgesinde oturuyorlardı. Onlar bu tarafa Moğol baskısı üzerine 1240'lardan sonra geldiler. Batı Anadolu'nun diğer bölgelerini de Aydın-oğlu Mehmed, Saru-Han ve Karesi adlı beyler açtılar ve Aydın-oğulları, Saruhan-oğulları (Balıkesir bölgesinde) beyliklerini kurdular.199 Bu fetihler XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde sona ermişti. Marmara bölgesi ise Söğüt yöresinde yaşayan Osman Beğ ve oğlu tarafından fethedildi. Osman da bir Türkmen beyi idi; babası Ertuğrul, oymağı ile birlikte Söğüd'e Ankara taraflarından gelmişti (Bunun Moğol baskısı üzerine 1277 yılından az sonra olması muhtemeldir). Osmanlı ailesinin atalarının Anadolu'ya gelişleri meselesine gelince, onların Moğol istilası sebebi ile yaşamakta oldukları Merv yakınındaki Mâhân'dan Anadolu'ya geldikleri hakkında Osmanlı tarihlerinde bulunan rivayeti reddetmek için esaslı hiçbir sebep yoktur.200

Uç Türkmenleri, Selçukluların Haçlı seferlerinden sonra bir daha ele geçiremedikleri Batı-Anadolu ile Marmara bölgesini kolayca fethettiler ve orada yerleştiler; o bölgeleri öyle Türkleştirdiler ki, XVI. yüzyılda Anadolu'da en az Hıristiyan nüfusu bulunan yerlerin başında bu bölgeler geliyordu.

Ebu Said Bahadır Han'ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir iç mücadele başladı. Bunun sonucunda Anadolu beylikleri tam bir istiklale kavuştular. Artık hâkimiyetin ızdıraplı devri geride kalmıştı.201 Bütün Anadolu şehirlerinde başlarında "Ahi" isimli reisleri bulunan esnaf ve san'atkâr dernekleri vardı.202

Anadolu'ya işgal kuvvetleri olarak gönderilmiş olan Moğollar başlıca Tokat, Amasya Çorum, Kırşehir, Kayseri ve Sivas çevresinde yaşıyorlardı. Bunlara "Tatar" denilmektedir; yabancı eserlerde de Kara-Tatar adı verilmektedir. Bunlara Kara sıfatının verilmesi siyasi itibarlarını kaybetmiş olmalarından ileri gelmiştir. Tahrir defterlerinde bunlardan bazı oymaklara "Muğâl" adı verilmektedir. Bu tatarlar XIV. yüzyılın başlarında artık tamamen Müslüman idiler. Bunların hepsi Moğol asıllı olmayıp, aralarında Uygur ve diğer Türk kavimlerinden mühim topluluklar da vardı. 1337 yılında bu Tatarların başında Emir Eretna bulunuyordu. Eretna Uygur Türklerindendi. Eretna 1343 yılında, Tebriz'deki İlhanlı otoritesinin zayıflamasından sonra Orta ve Doğu Anadolu'nun geniş bir kısmına hakim oldu.203 İdaresi altında bulunan halkı, kendisine "Köse-peygamber" dedirtecek derecede adaletle idare etti (Ölm. 1352)204 Halefleri, Eretna gibi dirayetli olmadıklarından iktidar, onlara kadılık, vezirlik ve naiplik yapan Kadı Burhaneddin'in eline geçti (1380).205 Kadı Burhaneddin Oğuzların Salur boyuna mensup olup, beşinci dedesi Mehmed, Moğol istilası üzerine Harizm'den Anadolu'ya gelmişti. Buna göre Mehmed Mangışlak'taki Salurlara mensup olmalıdır.206

Timur, Anadolu seferi sırasında, Kara Tatarların çoğunu ordusu ile bir yay içine alarak zorla Anadolu'dan göçürdü. Halbuki bunlar, Anadolu'da rahat bir hayat sürüyorlardı; burada doğmuş ve büyümüşlerdi. Onun için Timur dönemine ait kaynaklarda onlara "Kara Tatar Türkmenleri" denilmektedir. Kara Tatarlar yolda kaçmaya teşebbüs ettilerse de ağır bir şekilde cezalandırıldılar.207 Kara-Tatarların az bir kısmı saklanmak, sağa ve sola kaçmak suretiyle Anadolu'da kalmıştı.208

XII. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında kalabalık sayıda bir Çepni kümesinin Sinop taraflarında yaşadığı görülür. Bu Çepniler karışıklıklardan faydalanarak Sinop'u almak isteyen Trabzon-Rum imparatoruna karşı, şehri 1277 yılında başarı ile müdafaa ettiler; sonra Samsun'un doğusunda Giresun'a kadar uzanan ve Canik denilen bölgenin fethinde mühim rol oynadılar. Ordu bölgesinde ortaya çıkan Hacı-Emirli Beyliği'nin Çepniler tarafından kurulmuş olması gerekir. Çünkü, o bölgede Çepnilerden başka güçlü bir oymak yoktur. 1398 yılında Giresun, Hacı-Emirli Süleyman Beğ tarafından fethedildi. Bu tarihte biz Çepnileri Tirebolu önlerinde görüyoruz. Clavijo'nun seyahat-nâmesinden, Çepniler'in Trabzon-Erzincan arasında kuvvetli bir varlık gösterdikleri anlaşılmaktadır.209 Trabzon bölgesi, 1461 yılında Fatih tarafından fethedilmek suretiyle Kuzey Doğu-Anadolu'nun fethi tamamlanmıştır.

XII. yüzyılda Suriye'de kalabalık bir Türkmen kümesi yaşıyordu. Bu kümenin önemli bir kısmı yazın Sivas'ın güney yörelerine ve Uzun-Yayla'ya çıkıyordu. Bunlara Şamlu, Şam Türkleri veya Şam Türkmenleri deniliyordu. Bu Türkmenler Boz-Ok ve Üç-Ok şeklindeki eski Oğuz ikili teşkilatını muhafaza ediyorlardı. Boz-Oklar, uzun bir zaman geçmesine rağmen Halep çevresinde ve Amik ovasında yaşıyorlardı. Bu Türkmen kümesindeki Boz-Oklar başlıca şu boylar tarafından temsil ediliyordu: Bayat, Avşar, Beğ-Dili, Döğer. Boz-Oklar'dan birçok tanınmış aileler çıkmıştır. Bu ailelerin başında Dulkadırlılar gelmektedir. Fakat bu ailenin hangi boydan olduğu kesin olarak bilinmemektedir.210

Boz-Oklar'dan diğer bir aile de İnanç-oğulları'dır. Bu ailenin başında bulunduğu teşekkül İnanlu adını taşımaktadır. Bu teşekkül Ak-Koyunlu faaliyetine katılmış, bir oymağı Şamlu boyu arasında İran'a gitmiş, bazı kolları da Amasya, Samsun ve Çankırı taraflarında yurt tutmuştur.

Köpek-oğulları'nın ve Gündüz-oğulları'nın Avşar'dan, Bozca-oğulları'nın Bayat'tan oldukları anlaşılıyor. Harbende-oğulları'nın ise hangi boya mensup bulundukları bilinmemektedir. Harbendelü teşekkülü, bilhassa Malatya bölgesinde yurd tutmuştur. Harbendelülerin bazı obaları da XVII. ve XVIII yüzyıllarda Orta Anadolu'ya ve oradan da Batı Anadolu'ya gelmişlerdir. Batı'ya gelen Harbendelü oymakları da Harmandalı adıyla anılmıştır.211

Üç-Oklar'a gelince, bu kolda, bir boy müstesna (Çavundur), diğer bütün boylara mensup oymakların görülmesi çok ilgi çekicidir. Bu Üç-Oklu oymakların nüfusça kalabalık olanları, Yüregir, Kınık, Bayındır, Salur ve Eymir'dir. Bu kola mensup olduğunu bildiğimiz aileler, Ramazan-oğulları (yüregir) ile Özer-oğulları (Kınık)'dır. Bunlardan sonra Kara İsa, Kosun (Kusun), Koş Temür (Kuş Temür), Ulaş ile Burnaz oğulları aileleri gelir. Bunlar da Çukurova'nın fethinde mühim roller oynamışlardır. Üç-Oklar Çukurova'ya göçmeden önce her halde Amik ovasında ve Tarablus taraflarında yaşıyorlardı.212

Şam Türkmenleri, 1294 yılında Sivas'a girerek şehri yağmalamışlar ve Kayseri bölgesinde de son Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Mes'ud'u uğraştıran hadiseler çıkarmışlardı. Ebû Said Bahadır Han'ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında baş gösteren mücadeleden faydalanan bu Türkmenler, 1337'de Elbistan yöresinde Dulkadırlı Beyliği'ni kurdular. Aynı asrın ikinci yarısında, Uzun-Yayla'da yağma hareketlerinde de bulundular. XV. yüzyıl başlarında onlar için beklenmeyen sevindirici bir hadise oldu ki, bu da Timur'un Kara-Tatarların çoğunu Anadolu'dan göçürmesi idi. Türkmenler gecikmeksizin Tatarlardan boşalan yerlerde, bilhassa Yozgat bölgesinde yurt tuttular. Bu yurt tutanlar Türkmenlerin Boz-Ok kolundan oldukları için onlar orada da Boz-Ok adını taşıdılar. Ancak çok sonraları Boz-Ok, bölgenin adı oldu ve bu Boz-Ok adı Cumhuriyet devrine kadar muhafaza edildi. Üç-Oklara gelince, onların pek çoğu Türk-Memlük ordusunun yanında Çukurova bölgesinin fethine katılmış ve burada yurt tutmuşlardır.213

XIV. yüzyılın ikinci yarısında ve XV. yüzyılın başlarında, Türkiye Türklerinin kıyafetleri, umumiyetle Orta Asya Türklerininkinin aynı idi; ayaklarında, kadınlar da dahil olmak üzere sarı-kırmızı çizmeler ve başlarında da kızıl börk vardı. Ozanlar XIV. yüzyılda olduğu gibi, bu yüzyılda da ellerinde kopuzlar ile her tarafa dolaşıyorlar ve Dede-Korkut destanlarını söylüyorlardı. Bu destanlar o kadar ilgi görüyordu ki dini eserlerde dahi onların yankılarına rast gelinir.214 Saraylara gelince, durum buralarda da dışarıdakinden farksızdı. Tebriz'deki bir Oğuz-nâme'ye dayanarak babası Kara Yusuf Beğ ile Sultan Murad'ın Oğuz-Han soyundan geldiklerini söylüyordu.215

Diyarbekir'deki Ak-Koyunlu216 hânedanına gelince, bu hânedan Oğuz-Han'ın oğullarından Bayındır-Han'ın soyundan gelmekle öğünüyordu.217 Ak-Koyunlu Devleti'nin kurucusu Kara Yülük Osman Beğ, kendisinin Selçuklu hânedanı ile akraba olduğunu söylüyordu; baş hanımının adı da Selçuk Hâtun idi. Bu Ak-Koyunlu beyinin çağdaşı olan Çelebi Mehmed'in kızının aynı ismi taşıdığını bildiğimiz gibi, Kara Yülük Osman Beğ'in torunu Uzun Hasan Beğ'in hatununun ismi de Selçuk Şah idi. Yine bu hânedana mensup Kılıç Arslan adlı bir bey tanıdığımız gibi, Kara Koyunlu hânedanı mensuplarından biri de aynı adı taşıyordu. Ak-Koyunlular Bayındır boyunun damgasını devletinin resmi alameti olarak kabul etmişler ve onu paralarına, kitâbelerine ve resmi vesikalarına koydurmuşlardı. Hânedan azasına mensup bazı beyler de Bayındır adını almışlardır.218

Osmanlılara gelince, Türkçeyi daha Orhan Beğ zamanında resmi dil yapmış olan bu hânedan da Türkçülük ve Oğuzculuk cereyanının tesiri altında kalmıştır. Paul Wittek, II. Murad devrinde Osmanlı sarayında ilk defa kendisi tarafından müşahede edilen bu cereyana "milli romantizm" adını vermiş. Fakat Ahmedi de219 Ertuğrul Beğ'in askerlerinin Oğuz olarak vasıflandırıldığını görmekteyiz.220 II. Murad devrinde hânedan, Reşideddin'de Oğuzların en şerefli boyu olarak görünen Kayı boyuna bağlanmıştır.221

Sonuç olarak, XV. yüzyılda Tuna'dan Ceyhun'a kadar uzanan geniş sahadaki Türkler, tek bir kavim olduklarını biliyor ve Oğuzların torunları olmaktan gurur duyuyorlardı. Bu kavmi şuur o kadar canlı ve kuvvetli idi ki, toplumun hiçbir tabakası, zümresi ve hânedanlar ve onun tesiri dışında kalmamıştır. Bu kavmi şuur, bilhassa Oğuzların hatıralarını ve geleneklerini yaşatmak ve Türkçe'ye değer vermekle kendini belli ediyordu. Bu kavmi şuurun canlanması, Türkmenlerin XV. yüzyılda kazandıkları büyük siyasi başarılar ile yakından ilgilidir.222

Halep Türkmenleri

XVI. yüzyılda Halep Türkmenleri başlıca: Beğ-Dili, Harbendelü, Bayat, İnallu, Köpeklü-Avşarlı, Gündürlü-Avşarı gibi büyük teşekküler ile Karkın, Kızık, Uç, Acurlu, Kaçılu, Peçenek, Döğer, Kınık, Eymür, Büğdüz, Alayurtlu, Bahadırlu, Kara-Koyunlu ve saire gibi oymaklardan meydana geliyordu.

Dulkadırlı: Bu el başlıca Maraş-Elbistan bölgesinde yaşamaktadır. Bu ele mensup göçebe oymaklar, kışın Amik ovasına, Haleb dolaylarına ve Çukur-Ova'ya inerlerdi. Dulkadırlı elinde birçok bölükler, İran'a gitmiş oldukları gibi, ona mensup bir kol da Diyarbekir bölgesindeki Boz-Ulus'a katılmış bulunmakta idi. Ayrıca yine bu el'e mensup teşekküller, Yozgat bölgesinde yerleşmişler ve ayrıca Sivas'ın güneyinde Yeni-İl'i meydana getirmişlerdir. Daha XVI. yüzyılın başlarında bu el'e mensup oymakların Ankara bölgesine kadar sokulmuş oldukları görülüyor. Kayseri ve Kır-Şehir bölgeleri de bu el'in yerleşme sahaları arasında idi. Daha sonraları onlardan mühim bir kısmının (Cerid, Tecirli ve Ağça-Koyunlu) Çukur-Ova'da yerleşik yaşayışa geçmişlerdir. Bu büyük el, başlıca şu boylardan meydana gelmiştir:

1- Anamaslı öbür adı Karacalı (bazı obaları: Yazır, Sevinçlü, Oruç-Beğlu, Ulaşlu, Urçanlu, Kazıncılu, Söylemezlü, Yol-Basanlu, Kara-Haytalu).
2- Dokuz, öbür adı Bışanlu (Bazı obaları: Karkın, Karamanlu, Kürd-Mihmadlu, Avcı, Demrek, Hacılar, Neccarlu, Dokuz-Doyunlu, Bazlamançlu, Kara Goncülü)
4- Cerid (bazı obaları: Yabır-Cerid, Kara-Hasanlu, Oruç-Gazilu, Mamalu).
5- Peçenek
6- Kavurğal
07- Elçi
08- Döngelelü
09- Küşne
10- Yuvalı (yahut Kara-yuvalu)
11- Tekelü
12- Varsak
13- Ağça-Koyunlu (en önemli obaları: Çalışlı, Musa-Hacılu-Musacalu, Kazanlu, Hamidlu).
14- Eymir
15- Çimelü
16- Kızıllu
17- İmanlu-Afşarı
18- Çağırğanlu
19- Avcı
20- Gündeşlü
21- Tecirlü (Tacirlu)
22- Eşkincile
23- Dulkadırlı eli'nin Kars (Kadirli) yöresinde yaşayan oymakları işe şunlardır. Varsak, Demürcülü, Karamanlu, Selmanlu, Zâkirlu, Kavurgalu, Geçlik, Eşkinciler. Sis (bugün Kozan) sancağında da: Savcı-Hacılu, Eğlen-Oğlu, Ayru-Damlu, Kavurgalı ve Avşar teşekkülleri yurt tutmuşlardı.223

Çukur-Ova Türkmenleri

Bu bölgeyi fethetmiş olan Üç-Oklar toprağa bağlanmışlar ve kısmen boy teşkilatını kaybetmişlerdir. Bölgenin Türkmen yerleşimine açılmasında önemli roller oynamış olan Yüreğirler ve Kınıkların XVI. yüzyılda yerleştikleri yerlerde yalnız isimleri kalmıştır.224

Trablus-Şam: Bu yörede yaşayan Türkmen topluluğu da başlıca: Salur, Eymir-Gazilü, Boğayırlu, Süleymanlu ve sair oymaklardan oluşmaktaydı.

Boz-Ulus: Boz-Ulus. Diyarbekir Türkmenleri, Dulkadırlı oymakları ve Haleb Türkmeni oymakları olmak üzere üç koldan meydana gelmiştir.

Ak-Koyunlu Kalıntısı: Eski Ak-Koyunlu Eli'nin kalıntısı olan Diyarbekir Türkmenlerinin başlıca oymakları şunlardır. Tabanlu, Oğul-Beğlü, Musullu, Pürnek, Hamza-Hacılu, Koca-Hacılu, İzzeddin-Hacılu, Süleyman-Hacılu, Şeyhlü, Danişmendlü, Sâlârlu, Çavundur, Dodurga, Döğer, Karkın, Avşar, Beğ-dili, Alpavut.

Dulkadırlı oymakları: Cerit Sultan-hacılu, Kürd mihmadlu (Dokuz'dan), Köçeklu, Küşne, Anamaslu, Avcı, Dodurga, Cecelü, Çimelü, Avşar, Karaca-Arablu, Eymir, Gündeşlü, Çağırğanlu, Kızıl-Kocalı, Şam-Bayadı, Karkın Musacalu-Musa Hacılu (Ağca-Koylunlu'dan) Halep Türkmen Oymaklar: Köpeklü-Avşarı, Gündüzlü-Avşarı, Harbendelü, Beğ-Dili, Acûrlu, İnallu, Bayat, Kara-Koyunlu Yeni İl: Yeni-İl Sivas'ın güneyindeki Mancılık, Gürün ve Hekim-Han arasındaki bölgede yaşayan oymakların adıdır. Mancılık ile Gürün arasındaki araziye Uzun-Yayla denilir. Hekim-Han'ın kuzey doğusunda ve Alacahan'ın güney doğusundaki Yeylüce dağı da Yeni-İl'in en ünlü yaylalarından biri idi. Yeni-İl, mali bakımdan II. Murad'ın anası Nur-Bânû'nun Üsküdar'da yaptırdığı Camiinin evkafına bağlanmıştı. Bu sebeple vesikalarda bu topluluğa "Üsküdar Türkmeni" de denilir. Bu topluluk biri Dulkadırluya diğeri Haleb Türkmenlerine mensup olmak üzere, iki koldan meydana gelmiştir. Haleb Türkmenlerine mensup kola eskiden beri Yaban-Eri denilir. Dulkadırlu kolu ise umumiyetle çiftçilik yapmaktadır. Yaban-Erilerin çoğunun Beğ Dili boyuna mensup obalardan meydana geldiği görülür. Başlıca Yaban-Eri teşekkülleri şunlardır. Beğ-Dili, Bayat, Avşar, Bayındır, Hanbendelü, Kara Koyunlu.225

Dulkadırlı: Çimelü, Musacalu-Musa-Hacılu-(Ağça-Koyunlu'dan), Boynu-Yoğunlu, Kürd Mihmadlu (Dokuzdan), İmanlu-Afşar, Barak (Cerid'ten), Ağça-Koyunlu, Tatar-Alilü, Çağırganlu, Elçi, Tecirlü, Neccarlu (Dokuz'dan)

Ulu-Yörük Türkleri: Ulu-Yörük, başlıca Sivas, Amasya ve Tokat bölgelerinde yaşamakta olup, bu topluluğun bazı oymakları batıda, Kırşehir ve Ankara bölgelerine kadar yayılmışlardır. Daha sonraları bazı oymakları Eskişehir bölgesine, oradan da Balıkesir yöresine gitmişlerdir. Ulu-Yörük başlıca üç kümeye ayrılar: Yüzde-Pâre, Orta-Pâre, Şark-Pâre: Bu kümeleri teşkil eden oymaklar bölük adını taşımaktadır. Bölüklerden her biri belli kışlaklara sahip bulunmakta ve onun üzerinde çiftçilik yapmaktadır. Ulu-Yörük Türkleri topluluğu geçmişi ve teşkilatı İlhanlılar devrine kadar gider. Bu topluluğu meydana getiren başlıca bölükler şunlardır:

İl-Beğlü, Çepni, Kulağuzlu, Ak-Kuzulu, Ak-Salur, Tatlu, Gerâmpâ, Gökçelü, Şerefeddinlü, Çungar (moğolca Ca'ungar=sol) Bulla, Çapanlu, İkizlü, Çavurçı (mogolca Caverçi), Ustacalu (Usta Hacılu= Ustaclu), Dodurga, Özlü, Kırıktu, Kara-Fakihlu, Turğutlu, Ağça-Koyunlu (Dulkadırlu'dan) Ali-beğlü, Kuzu-Güllü, Kara-Keçilü, İnallu (Haleb Türkmenlerinden).226

Boz-Ok: (bu günkü Yozgat bölgesi ve komşu bazı yöreler): Bu bölge Kara-Tatar denilen Moğolların başlıca yaşadıkları bir yer idi. Timur'un bunlardan çoğunu beraberinde Türkistan'a götürmesi üzerine, XV. yüzyılın ilk yıllarında Boz-Ok Türkmenleri, yani Dulkadırlı eline mensup teşekküller burada güçlüğe uğramaksızın yurt tuttular.227

Gedük: Kara-Yahyalu, Delü-Alillü, Ağçalu (en mühim obası: Hacılar), Ağça-Koyunlu (Dulkadırlı'dan), Şam Bayadı (Dulkadırlı'dan)

Kara-Taş: Ali Beğlü, Ağçalu, Tecirlü (Dulkadırlı'dan), Kızıl-Kocalu (başlıca oymaklarından: Ali-Şarlu).

Ak-Dağ: Karalu, Kırklu, Hisar-Beğlü, Kızıl-Kocalu, Sevgülen (en büyük oymağı: Saru-Halillu).

Boğazlayan: Çiçeklü, Kulağuzlu.

İli-Su: Tatar (Moğol) Arslan-Beğlü, Ağçalu.

Sorgun: Zâkirlu, Kızıl-Kocalu.228

At-Çekenler ve Komşu Oymaklar

At-Çekenler başlıca Lârende (Karaman), Ak-Şehir ve Koç-Hisar gölü arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Bu bölge üç yöreye ayrılmıştı: Eski-İl, Turğud ve Bayburd. Eski-İl Koç-hisar gölünden başlayıp güney doğuya doğru Ereğli'nin batısındaki Akça Şehir'e kadar uzanan topraklara deniliyordu. Bu yörenin merkezi Koçhisar gölü kıyısına yakın yerdeki Eski-İl köyü olup bugün de mevcuttur. Konya-Aksaray arasındaki eski Selçuklu anayolu üzerinde bulunan Eşme-Kaya köyü de At-Çeken beylerinin oturdukları yerlerde idi ki, bu beylerin nesli zamanımıza kadar gelmiştir. Turgud, Akşehir gölünün kuzeyinden Karaman'ın batısındaki topraklara kadar uzanan yörenin adıdır. Bayburd'da Karaman'ın doğusunda, Ereğli'nin güneyindeki toprakları içine alıyordu. Aşağıda bu yörelerdeki ve Karaman iline bağlı diğer bazı yerlerdeki en belli başlı oymakların adı verilmiştir. Bunlar arasında geçen Tatar ve Celâyir adlı oymaklar Kara-Tatarların kalıntılarındandır.229

Eski-İl: Koş-Temür, Sölmüşlü, Hcantılı (Karaman oğulları'na bağlı beylerden biri olan Hcantı'dan) Dâvudlar, kureyş-Melik-Şah, Boynu, Yumru, Kurulu

Turgud: Kusunlu, Yapa (ünlü bir oymak), Çepni, Reyhanlu, Saruca-Ahmedlü, Şah Beğ Nökerleri.

Bayburd: Emîr-Hacılu, Oğul-Beğlü, Kayı, Farsaklar, Peçenek, tatar (Moğol).

Ak-Saray: Beşkaşlı Tatar'ı (büyük bir oymak, beyleri Şey'ünlilah oğlu Ali Beğ Bayazıd), Elçili tatarı.

Koş (Koç)-Hisar: Boz-Kırlu, (Boz Kır adlı beyden), Boz-Doğan, Urunğuş, Hindlü, Cüneydlu, Celâyir.

Ürgüb: Cemallu, Yavalu.

Niğde: Berekatlu, Dündarlu, Bulgarlu (Güneydeki Bulgar dağından). Develü: Benderi-Beği. Develü Kara-Hisar'ı: Yahyalu. Ilgın: Muğal Samağarı, Elçili (Alçi?) Tatarı

İshaklu: Selçuklu, Kondu, Kutlu-Boğa Tatarları, Kapucu-Tatarları, diğer adı: Boğaz tatarı, Muğal-Tatarları

Bu oymaklardan bazıları İç-el'den (Boz-Kırlu, Boz-Doğan), bazıları da Tarsus-Adana bölgesinden (Koş-Temür, Kusunlu, Farsak-Varsak, Urunğuş, Dündarlu, Bulgarlu) gelmişlerdir.230

İç-il: İç-il Selçuklular zamanında fethedilmeye başlanmış ve bu fetih Karaman-oğulları devrinde tamamlanmıştır. Bu bakımdan buradaki Türkler Çokur-Ova'dakilerden ayrı bir siyasi maziye sahiptirler. Bunların hemen hepsi Karaman-oğulları'nın Türkmenleri olup, onların en güvendikleri unsuru teşkil etmişler ve başlıca dayanakları olmuşlardır. Bunların başlıcaları şunlardır: Boz-Doğan (Silifke'de), Yıvalu-yahut Yuvalu (Anamur'da), Oğuz-Hanlu (Selinti ve Anamur'da), Boz-Kırlu (Taşlık-Silifke'de) Hoca-Yunuslu (Günar'da), Beğ-Dili (Gülnar'da), Şamlu (Taşlık-Silifke'de). Bu oymakların başında bulunan aileler, Karaman-oğulları'nın emirleri arasında yer almıştır.231

Menteşe: Menteşe (bugünkü Muğla vilayeti) sancağında yarı göçebe olmak üzere, bazı oymaklar yaşamaktadır. Bu oymakların başlıcaları şunlardır: Kayı, Horzum, (her halde Hovârizm'den), Barza Kızılca Yalınç, Kızılca,-Keçilü, İskender Beğ. Burada adı geçen Barza oymağı Oturak-Barza ve Göçer-Barza olmak üzere iki kol halinde olduğu gibi, ayrıca bir de Güne-Barza kolu vardır.232

Aydın: Bu sancakta Karaca-Koyunlu adlı bir Yörük topluluğu görülmektedir. Bu topluluk geniş bir sahaya yayılmış olup, çok küçük oymaklardan meydana gelmiştir. Bu topluluk içinde Tarucular, (Darıcılar), Elliciler, Çullular gibi bazı büyük oymaklar da vardır.233

Kütahya: Bu sancağın bilhassa Denizli yöresinde, oldukça mühim bir Yörük topluluğu görülmektedir. Bu topluluğu meydana getiren başlıca büyük oymaklar şunlardır: Kayı, Ak-Koyunlu, Boz-Guş, Kılcan, Ak-Keçilü, Kaşıkçı, Müsellemân-ı Toylı, Avşar, Ala-Yundlu.234

Ankara: Ankara sancağının her tarafında yarı göçebe ve çoğu az nüfuslu oymaklara rastgelinir. Bu sancağın Yaylalu ve Aziz-Beğlü, Kara-Keçilü, Tos-Boğa, Beğ-Pazarı, sivri-hisar ve Sultan-Önü kazalarında da mühim bir kısmını Gençlü oymağının meydana getirdiği Ulu-Yörük teşekkülleri yaşamaktadır. Yukarıda adı geçen oymaklardan Tos-Boğa eski Osmanlı tarihlerinde Moğol olarak vasıflandırılır. Kara Keçiler'e gelince, bunlar bugün Eski-Şehir ve komşu yörelerde yaşadığını gördüğümüz Kara-Keçililerdir. Ankara sancağındaki bu Kara-Keçililer de Ulu-Yörük'e bağlı ve Kır­Şehir toprağında yaşayan büyük Kara-Keçili oymağının bir kolunu teşkil ediyorlardı.235

Oğuzların Tarihteki Önemi

Göktürk Devleti Türk Milletine yön verici, merkezi bir nitelik taşımıştır. Asya Hun Devleti'nden daha geniş ölçüde Asya Türklüğünü bünyesinde birleştirmiş, Orta Asya'nın batı sınırlarında Türk halkının siyaseten zayıf düştüğü zamanlarda bile Türk nüfuzunun yayılmasında büyük rol oynamıştır.

VIII. yüzyıl ortalarında Maveraünnehir, Taşkent, Fergane, Huttal, Şuman ve Toharistan'da görülen "kırallıklar" ya Türkler tarafından kurulmuş veya Türk siyasi ve kültürel etkisi altında gelişmiş siyasi teşekküllerdi.

Uygur, Türgiş, Karluk Hakanlıkları Göktürk Hakanlıgının devamıydılar. Batıda Hazar Hakanlığı ve Uz, Peçenek, Kuman-Kıpçak boyları Göktürk Hakanlığından ayrılmış zümrelerdi. Yukarı İrtiş bölgesindeki Kimekler;236 Aral Gölü'nün kuzeyinde bir Kıpçak Gurubu olan Kanglılar; Kaşgar'ın kuzeydogusu, Özkakent, Talas ve Çu bölgelerinde Karluklardan bir kabile olması muhtemel Yagmalar;237 bir Karluk kabilesi olup, Issık Göl'ün güneybatısında ve sonraları Talas, Barsgan, Kaşgar ve Maveraünnehir civarında Çigiller;238 yine Karluklara bağlı bir kabile olarak, Issık Göl-Çu Irmağı arasında görülen Tohsılar,239 Toharistan, Gazne, Belh, Sicistan, Kuzey Hindistan'da Kalaçlar; Kaşgar, Balasagun, Talas, Fergana arasında: Argu, Yabaku, Çomul, Iğrak, Çaruk, Ezğiş, Kençek toplulukları aslında hep "Doğu Türk" kolları olup Göktürklerle bağlantılı bulunuyordu. Ayrıca Karluk, Yağma, Çiğil yolu ile Karahanın hakanlıkları; vaktiyle aynı toplulukta yer alan çeşitli Türk grupları yolu ile: hanedanı Karluk menşeli olduğunu bildiğimiz Gazneliler Devleti, Harezmşahlar; Hindistan Türk Devletleri; Oğuz Boyları yolu ile: Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Atabeylikler, Türkmen Beylikleri, Anadolu beylikleri, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleri, Kadı Burhaneddin, Ramazan Oğulları, Dulkadırlılar, Berçem-oğulları ve Yaruklular, İran'da Avşar, Kaçar Hanedanları, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hep Göktürk hakanlıgının kavmi, sosyal, idari, askeri ve kültürel varisleri olmuşlardır. Bu durum çeşitli Türk Kütleleri arasında, bilhassa XI. yüzyıldan itibaren 200 yıl süren göçleri ile bütün Orta-Doğu sahasını tutarak saydığımız siyasi teşekkülleri kuran ve ebedi bir Türk Vatanı yaratan Oğuzların Türk, İslam ve dünya tarihindeki mümtaz yerini ortaya koyar.

Orta Asya'nın steplerinden başlayarak, Anadolu'ya ve oradan da Balkanlara kadar devam eden bu Oğuz/Türkmen göçü ile, tarihin seyri bir anda değişmiştir. Bu göçün başrol oyuncusu olan Oğuzlar gittikleri, ulaştıkları her bölgeye getirdikleri kültür ve medeniyet ile çağdaş ve özgün bir yaşam tarzının oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu Oğuz/Türkmen kültür ve medeniyeti, Ortaçağın karanlıklarında yaşayan Avrupa'nın yeniden şekillenmesine, Renaissance ve Üniversal Avrupa medeniyetinin doğmasına katkıda bulunmuş ve bütün özellikleri ile zamanımıza kadar çok az değişikliğe uğrayarak yaşayıp gelmiştir.

Boy Teşkilatı ve Boylar

Oğuzlar kavmi ve siyasi bir teşekkül için el (il)240 kelimesini kullanmakta idiler.

Oğuz eli'ni meydana getiren teşekküllerden her birine boy denir ki Kâşgarlı241 bu sözün Oğuzca olduğunu bildiriyor. Orhun abidelerinde geçen "bad" sözü242 söylendiği gibi, belki bu kelimenin en eski şeklidir. Boy, Türkiye'de bu anlamda gerek resmi dilde, gerek halk arasında son zamanlara kadar kullanılmıştır.

Boylar da obalara ayrılmaktadır. Kâşgarlı oba kelimesinin de Oğuzca olduğunu belirtmektedir.243 Obalardan sonra da aileler gelmekteydi.

Oğuz boylarının Arap ve diğer bazı kavimlerde olduğu gibi tek başlarına bir hayat geçirdikleri veya tek başına siyasi bir harekette bulundukları nadir olarak görülür. Onlar daima el halinde (yani üç-dört oymak bir arada) yaşamayı severler ki, bu husus siyasi başarılarında enönemli bir etken olmuştur.244

Görüldüğü gibi X. yüzyılın başlarından itibaren Oğuz eli'nden kümeler halinde ayrılmalar başlamıştır. Bu kümelerden ilki Hazar Denizi kıyasındaki yarım adaya giderek yurt tutmuş ve buraya Mangışlak adını vermişti. İkinci bir küme ise Selçukluların idaresinde Yakın-Doğu ülkelerine geldi. Üçüncü bir küme de yine XI. yüzyılda Kara-Deniz'in kuzeyinden Balkanlar'a indi.245 Diğer taraftan Oğuzlar'dan kalabalık bir nüfus da Seyhun'un orta yatağındaki şehirlerde yerleşmişti. Göçebe Oğuzlar'ın bu şehirli eldaşlarına, küçümseyerek, yatuk yani tenbel adını verdiklerini biliyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Oğuz eli eski yurdunun bir kısmında el teşkilatını muhafaza ederek yaşıyordu. Boz-Ok ve Üç-Ok adları ile iki kola ayrılan Sultan Sancar'ın gâlib Oğuz kümesi önemli bir kol olmakla beraber son teşkilatlı küme veya ana kol değildir. Boz-Ok ve Üç-Ok ikili teşkilatını en son taşıyan Oğuz-Türkmen kümesi, Moğol baskısı yüzünden XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'dan Suriye'ye göceden kalabalık topluluktur.246

Seyhun Oğuzları XI. yüzyılda 24 boydan müteşekkil bulunuyorlardı. Bize bunu bildiren Kâşgarlı Mahmud, aynı zamanda bu boylardan 22'sine ait bir liste de vermiştir. Oğuz boylarına ait tam liste XIV. yüzyılın başlarında Reşideddin tarafından verilmiştir.247 Bu listelerin önemi, bunlar olması idi Oğuz boylarına ait tam bir liste yapmak bizler oldukca güç ve hatta belki de imkânsız olacaktı.

Kâşgarlı Mahmud, Halac adını taşıyarak bazı hususlarda diğerlerinden ayrıldıkları için Oğuzlardan sayılmadığını söylediği248 iki boyu listesine almadığı gibi, bunların adlarını da vermemiştir. Diğer taraftan Kâşgarlı'nın "sayısı az ve damgaları belli değil" dediği Çarukluğ boyunun adına da Reşid-ed-din listesinde rastlanmamaktadır. Orada Kâşgarlı'da bulunmayan şu adlar vardır: Yaparlı, kızık, Karkın. Kâşgarlı'nın listesinin boyların o zamandaki siyasi şöhretlerine göre sıralandığı anlaşılmaktadır. Meselâ Selçuklu hânedanının mensup olduğu Kınık boyu orada en başta yer almıştır. Halbuki bu boy Reşid-ed-din'in listesinde en sonda bulunmaktadır.249 Reşid-ed-din'in listesinin, Oğuz boylarının eski siyasi ve içtimai mevkilerine göre tanzim edildiği görülüyor. Burada 24 boy her biri eşit sayıda olmak üzere Oğuz Han'ın altı oğlundan türetilmiştir. Diğer taraftan Kâşgarlı'nınkinde olduğu gibi burada da boylardan her birinin kendine mahsus damgaları olduğu halde, her dört boyun ortak bir ongunu da vardır.250

Reşid-ed-din'de 24 boy iki kola ayrılmıştır. Bunlardan biri Boz-Ok, öbürü Üç-Ok adlarını taşımaktadır. Ne bu ikili tasnif ne de onların isimleri Kâşgarlı'da vardır. Ancak bunun da tarihi bir sebebi olduguna inanıyoruz.

Yine Reşid-ed-din'deki sözlere göre, Oğuz-eli'nde hâkim kolu Boz-oklar teşkil etmiştir. Bu sebeple Boz-Oklar'ın alameti yay ve Üç Oklar'ınki oktur. Tuğrul Beğ 1038 yılında Nişabur'a girerken kolunda gerilmiş bir yay ve belinde de üç-ok bulunuyordu. Bunlar her halde, kendisini Boz-Ok ve Üç-Ok'un, yani bütün Oğuz-eli'nin hükümdarı saydığının bir ifadesidir.251 Daha önce de belirtildiği gibi, bir yay ve üç ok, Oğuz yabgularının hükümdarlık alâmeti idi.252

Eski Türk ellerinde ve ordularında ikili düzenin değişmez bir kaide olduğu bilinir. Oğuz elinde ve ordusunda da, bu kaide hakimdi. Böylece el ve ordu ikiye bölünmekte, bunlara kol denilmektedir. Kollar da birbirinden sağ ve sol sıfatları ile ayrılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda da sağ kol, sol kol adları verilen bu ikili düzen hem askeri, hem de idari teşkilatta esaslı bir düzen olarak uygulanmıştı. Türklerde sağ kol, Moğolların aksine olarak daha şerefli sayılıyordu, Boz-Oklar da hakim kolu teşkil etmeleri itibari ile onlar sağ kol sayılmışlardır. Bu gelenek, bu kollar var oldukça devam edip gelmişlerdir. Boz-Okların hakim kol sayılması, İslamiyet'ten önce siyasi üstünlüğün uzun bir zaman bu kolun elinde kalması, yabguların daha çok bu kolun boylarına mensup olmalarından ileri geliyordu. Oğuz Yabguları başlıca şu boylardan çıkmıştır: Kayı, Yazır, Avşar, Beğ-Dili ve Eymür. Bunlardan yalnız Eymür boyu Üç-Oklardan idi. Dede-Korkut destanlarında ise siyasi üstünlüğün Üç-Oklar'da olduğu görülür. İslam ülkelerinde Üç-Oklar büyük bir varlık göstermişlerdir: Selçuklu hânedanı (Kınık), Salgurlular (Salur), Berçem oğulları (Yıva), Ak-Koyunlular (Bayındır), Ramazan-oğulları (Yüregir) ve Kadı Burhaneddin (Salur) bu kolda idiler. Şimdiki bilgilerimize göre, Boz-Oklardan da Artuk-oğulları'nın (Döğer), Şumla-oğullarının (Avşar) ve Nadir Şah'ın Avşarlı hânedanından çıkmış olduğu görülüyor.253

Kâşgarlı ve Reşid-ed-din'de bulunan listelerdeki Oğuz boyları dönemlerindeki söyleniş şekillerine göre yazılmıştır.254

Kâşgarlı ve Reşid-ed-din'in listelerinde boyların damgaları da gösterilmiştir. Bu durum damgalara verilen önemi ifade eder. Kâşgarlı bu damgaların davarlara, yılkılara vurulduğunu söyler.255 Reşided-din'de bunlara damga kelimesi ile ifade edilmiştir.256 Oğuz boyları damgalarının Anadolu'da hayvanlara vurulduktan başka halı, kilim motifi olarak kullanıldığını, aşı boyası ile evlerin duvarlarına resmedildiğini, kap kacağa ve nazar değmemesi, uğur getirmesi için bazı giyim eşyasına konulduğunu ve hattâ mezar taşlarına bile çizildiğini biliyoruz.257

Reşid-ed-din'in listesinde damgalardan başak ongunlar da görülmektedir. Bunların hepsi eti yenmeyen avcı kuşlardır. Reşided-din ongun ittihaz edilen hayvan veya kuşun kutlu sayıldığını, incitilmediğini, etinin yenilmediğini bildirmektedir ve ongun (onkun) kelimesinin türkçede kutluluk demek olan oynuk'tan geldiğini belirtmektedir.258 Abdülkadir İnan'a göre259 Ongun Moğolca bir kelime olup Türkçesi töz'dür. Her iki kelime de bugün Türkiye'de bilinmemektedir. Görmüş olduğumuz gibi, Oğuzların tarihinde bir totem devri söz konusu değildir. Diğer taraftan Oğuzların ongun kuşları olduğu hakkında tarihi kaynaklarda hiçbir bilgi yoktur. Bu sebeple Oğuz boylarının ongunları olduğuna dair ongunlarla ilgili bilgilerin doğruluğundan şüphe etmek gerekir260

Yine Reşid-ed-din'in listesinden anlaşılıyor ki eski zamanlarda boyların toylarda yiyecekleri koyun etinin kısımları da bir kaideye bağlanmıştır. Reşid-ed-din'de bu kısımlara "endâm-i goşt" (etin bir kısmı),261 Yazıcı-Oğlu'nda "sünük" (kemik) denilmekteydi.262

Bir boyun toplantılarda ve toylarda (umumî ziyafetler) oturacağı mevki (orun) ve yiyeceği et kısmı (ülüş) yalnız Oğuz elinde değil, diğer Türk kavimlerinde de kaidelere bağlanmıştır.263

Reşided-din'in listesinde boylar Oğuz Han'ın 24 torunundan türetilmiştir. Kâşgarlı da, 24 Oğuz boyunun, adlarını dip dedelerinden aldığını söyler264 ve bu 24 dip dedeye Zulkarneyn'in Türkistan seferi esnasında nasıl Türkmen adının verildiğine dâir bir de hikâye anlatır.265 Ona göre bu boylar çok eski zamanlarda meydana gelmişlerdir. Aynı müellif bu boyların oba ve oba kolları olduğunu da yazmaktadır. Fakat Oğuzlardan hiçbir boyun obası kesin olarak bilinmemektedir.266

Oğuz boylarına ait bu özellikleri belirttikten sonra, Kaşgarlı Mahmud267 ve Reşideddin Fazlullah'ta268 geçen Oğuz Boyları listeler halinde aşağıda verilmiştir. Bilindiği gibi, Yazıcı-Oğlu Ali'nin ve Ebû'l-Gazi'nin269 listeleri Reşideddin orijinlidir. Ancak Yazıcıoğlu, Reşideddin'in mükemmel bir nüshasını gördüğünden ve aynı zamanda konuya ilgili olduğu için listesi kaynağına en yakın olanıdır. Bu bakımdan onun listesini de eklemeyi uygun buldum.


KAYNAKÇA BULUNAMAMIŞTIR

  
3042 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın