• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Türk Sanatında At / Prof. Dr. Emel Esin

Türkler, Asya Hunları gibi göçebe Orta Asya halkları soyundan gelirler ve tarih sahnesinde at yetiştirici özellikleriyle yer alırlar.1 Çinliler Türklerden söz ederken, "Hayatları atlarına bağlıdır" derler. Eski Türkçe metinlerde ve Çin ve Arap kaynaklarında, Türklerin, antik çağlarda at yetiştiriciliği ile uğraştıkları ve yetiştirdikleri atları komşu ülkelere satarak geçimlerini kazandıkları anlatılır. Türkler bugün de olduğu gibi eskiden de, kementle vahşi atları ya da yırtıcı hayvanları avlarlardı. Türkler atlarını soğuk ve temiz kuzey iklimlerinde yayarlar, suyun bol olduğu ve vahşi türlerle çiftleştirmenin yaygın olduğu zengin otlaklara sahip Orta Asya platolarına sürerlerdi. Yarışmalar düzenler (Kaşgarca özüşmek), at üzerinde çeşitli oyunlar oynarlardı (Kaşgarca çevgen, çoğanmak, bandal). Savaşta ve avda, at üstündeki Türk okçular, diğer Orta Asya kavimlerinde olduğu gibi hem geriye hem de ileriye nişan almışlardı. Bu ölümcül ok atışları, antik dünyaya Partlar tarafından tanıtılmıştı. Geç Antik Çağ ve Orta Çağ'da, Kuzeyin süvari halkının, asvapati "atın efendisi" Kağanlığı unvanı, Türk Kağanları tarafından taşınmıştı. Dini törenler kadar hanedan törenlerinde de yarışlar ve at binicilik geleneksel bir anlama sahipti ve at, kurbanlık veya adaklık olarak kutsal bir değer kazanmıştı. Türk kavimleri bu suretle at yetiştirici topluluklar özellikleri gösterir. Uygurlar gibi göçmenliği terk eden bu Türkler, atlarını uygun bölgelerde otlamaya götürürlerdi. Geç Antik ve Orta Çağ'da at yetiştirici Türk kavimlerinin kabaca ve eksik listesi, Karluklara bağlı Pamir Eftalitleri ve Türklere eşit görünen Ku-ku-nor T'u-yü-hunlar sayılmasa bile etkileyici bir sayıya ulaşır: Kuzeyde Kırgızlar da çok sayıda at yetiştirmektedir. Oğuzlar, at sürülerini İdil otlaklarına dek yaymışlardır. Kuzey Alayondlu, Alakçin Tatarları, Kuzey ve Doğu Asya Basmilleri, Tuhsılar, Oğuzlar, Multan bölgesi Türkleri, benekli "alaca" atlar üzerinde uzmanlaşmışlardı. Bulaklar bilinmeyen bazı bölgelerde küçük atlar beslemişlerdi. Ciğiller Soğd'da at beslemişlerdir. Göktürkler de dahil olmak üzere çeşitli Türk kavimleri yalnız kuzeyde değil, "güney çöllerinde" de avcı cinsler beslemişlerdi. Uygur kağanlarının atları Kaşgari'nin Dönemi'nde, Barsgan'da Isık Göl'ü platosuna yayılmıştı. Karluklar Toharistan Dağlarında at beslemişlerdi. Bek Hanedanlığı atlarını Rustâbak'ta yetiştirmişti. Cins atların eski toprakları olan Fergana'daki Çağdal, Türkistan'ın kapısı olarak anılmıştır ve pazarlarında değerli Türk atlarının ve süvari olarak hizmet görmek üzere alınabilecek kölelerin bulunduğu öne sürülmektedir.

I. At Efsaneleri

1. At Cini

Göçmenlerin kahraman yüreklerinde her zaman yer almış olan atların destansı güzelliklerine yönelik hayranlık duygusu, mitoloji ve sanatta karşılıklı etkileşim içerisinde ifade bulmuştur. Burada öncelikle, Türk sanatında astrolojik at cini2 ile başlayan mitoloji ve kehanetler3 açısından at motifi, ilgili tüm mitolojilere genel bir bakışla ele alınmaya çalışılacak. At cini hayvanlı takvimin antropomorphous temsilleri arasında Bezeklik Uygur resimlerinde görülür. Devir halindeki her bir kötü ruh, yıldız kişileştirmesiyle ve Türk-Çin yıldız figürlerinin geniş kollu kıyafetleri içerisinde, ellerinde Uygur harfleriyle Türkçe isimlerin yazılı olduğu bir parşömen tutar şekilde resmedilmiştir. Figürler kesinlikle birbirinin aynıdır, tek farklılık başlıklarına taktıkları hayvan figürlü maskelerdir.

İyi bilinmektedir ki, At Cini'nin hakimiyet dönemi içerisinde doğmuş olan kişiyi etkisi altına aldığına inanılmaktaydı. Müçel etkisine duyulan inanç Türkler arasında 18'inci yüzyıla dek varlığını korumuş, Müçel'in gizemli hikâyeleri İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı evren bilimi konulu eserinde anlatılmıştır. Çeşitli açılardan Müçel'in etkisinin haberci amblemiyle veya etkili astrolojik etkisiyle betimlendiği daha önceki kapsamlı verilerdeki eksiklikleri bu geleneğin yaşaması sayesinde giderebilir. Atla ilgili olarak, 1031 tarihli İktiyaratı-Türki el yazması mitolojik açıdan atların tam bir portresini çizer: At yılında kış soğuk geçer ve yaz bolluk getirir. Bu kehanet atların en çok soğuk havaları ve bereketli yaz otlaklarını sevmelerine dayanır. Destansı at figürünün bazı bölgelerde özellikle Türkistan'da savaş ve mücadeleler yılını başlattığı söylenir. At yılında doğanlar, savaşta, avda veya seyahatte sürekli hareket içerisinde olacaklardır. Yılın uğurlu kabul edilen ilk yarısında veya ortasında doğdukları zaman zeki olmalarının yanı sıra çarpıcı görünüşleri, olağanüstü kibir ve cesaretleriyle kağanların refakatçisi olurlar. At yılının uğursuz son döneminde doğmaları halinde, etki altındaki at Müçel'in kusurlarını yansıtacak: huzursuz, sabırsız, katil yaradılışlı olacaktır.

2. At'ın Efendisi 4

Mesudi, çağının ikinci veya üçüncü büyük kağanının "atın efendisi", Türk kağanlarının en büyüğü, Dokuz Oğuz kağanı olduğunu anlatır. Kağan, Çin ile Horasan arasında Kuşan olarak anılan kente yerleşmiştir. Yâkût'ta Dokuz Oğuzların başkenti olarak Kuşan'ı anmıştır. Kaşgarlılar tarafından Küsen olarak söz edilen bu yer ile iyi atların yetiştirildiği ejderha ve semavi at efsanelerinin toprakları Kuça arasında benzerlikler kurulmuştur. At, yalnız bu Türk Kağanlığı ile ilişkilendirilmez. Cenaze törenlerinde ve atalarında devraldıkları ibadet törenlerinde at yarışları düzenleyen Göktürkler, kağanlık törenlerinde de at binme adetine sahiplerdi. Hükümdar, keçe halı üzerinde dört prens tarafından büyütülüp ve hayatını bir çadır etrafında geçirdikten sonra at binme töreninde yer alır. Böylece atların kağanlık için bir vasıta olma özelliği başladı. Uygur Kağanı Bögü, Mani dinine dönüşü vasıtasıyla yapılan törende at binmiştir.

Türk prensleri veya alplarının (kahramanlar) atları, hem Antik hem de Orta Çağ'a ait metinlerde, günlük refakatçiler olarak yer alır. Orkun bölgesinin taş yazıtlarında sürekli olarak at binmekten (özlük) ve at donlarının renklerinden söz edilir. Süvarinin cesareti kutlanır ve kişi kahramanlık payesini atıyla karşılaştırılması suretiyle alabilirdi (at aşar alp). Taş yazıtlar, bir kişinin altı yüze kadar ata sahip olabileceğini ortaya koyar. Prens'in atları, kağanlık tamgaları taşır ve kağanlık çitleri (çıt) içerisinde yayılırdı. Kağanlık aygırları altın oynaklı olurdu (Irk-bitig). Oğuz Destanlarında ayrıca, kahramanların atlarıyla kardeşliğe dek giden dostça ilişkileri anlatılır. Bamsı Beyrek düşman kalesinden kaçar ve hayvan sürüleri arasında, arka ayakları üzerinde şaha kalkan ve sahibine doğru kişneyen atı, Boz Aygır'ı bulur. Bamsı Beyrek daha sonra usul gereği atını över ve şöyle söyler: At dimezen sana kartaş direm kartaşumdan yiğ! (editör. Ergin, s, 37) "ben bir atı değil, bir kardeşi, ah, kardeşimden de yakın birini çağırdım". Süvariler birbirilerini belli kıdemler gereğince selamlar. Uygur prensleri ve prensesleri atlarından iner ve Budist keşişler önünde diz çökerler. Atlarından inen ve Umay olduğu düşünülen, cepheden bakıldığında bağdaş kurmuş taçlı bir figür önünde diz çökmüş at binicileri gösteren benzer bir sahne, Göktürk resimli taş yazıtında betimlenmiştir. Segrek'ten sonra ünlenen bir Oğuz destanında, kahramanın annesi, büyük kardeşi selamlama kurallarını anlatır:

Ağ boz atın üzerinden yire ingil,
El kavşurup ol yiğide selam virgil!
(editör. Ergin, s, 102)

İbn Bibi, kağan'ın kartal görünümlü kara çadırı altında, beylerin atlarından indiğini ve yeri öptüklerini nakleder.

Atlar sahipleri öldükten sonra da onları takip etti. Atlar, daha eski çağlarda cenaze ateşiyle birlikte yakılır veya onunla birlikte defnedilirdi. Atın kuyruğu kesilir ve bir sırığın ucuna takılırdı. Oğuz Destanlarında, kahramanın akıbeti belli değilse ve öldüğüne kanaat getirildiyse, atı kurban edilirdi ve kuyruğu bir sırığa bağlanırdı. Cenaze törenlerinde ölü için birkaç at kurban edilir ve atların donu, mezarın iki başına örtülürdü. Bu uygulama Göktürklerden beri tüm Türkler arasında görülmüştür. İbni Fadlan, bu uygulamanın, ölü kahramanın diğer hayatında ona atlar sağlanması amacıyla yapıldığını anlatır.

At, Orta Çağ'da ve daha sonra, eski çağlarda olduğu gibi Saltanat gücünün sembolü olmuştur. Türk kağanları, özellikle Harzemşahlar madeni paralar üzerine eski asvapati'nin kabartma figürlerini koymuşlardır. Hintliler, Memlükleri "asvapati" olarak anardı ve onların paralarında da süvariler ve bunlarla ilgili efsanelere (Asvapati, Sri hammira) değin kabartmalar vardır.

Oğuz Destanları, kağanları, Orta Asya avcı kağanlıları ışığında anlatır. Her resmi ziyafet ertesinde prens ve tebaası av için at binerlerdi: Bigler hep ata bindi. Ala Tağa ala leşker ava çıkdı. Kutadgu Bilig Karahanlı prensini, sayısız ata sahip ve ahırında safkan at dolu olan bir avcı olarak anlatır. Karahanlı Hanedanlığı'nda en üst düzeydeki makam El-Başı'ydı (Kaşgarca El-Başı). Kaşgari süslü koşum takımlarına sahip olmaya, bandal ağacının tokmak biçimli kökleriyle at binerek oynanan çevgen oyunu oynamaya düşkün olduklarını anlatır. Kaşgari yine, Türk hükümdarı Tunga ile zaman olarak kişileştirilen, atı da zamanı sembolize eden mitolojik şahsiyet Ödlek arasındaki mücadeleyle ilgili epik bir nazım gibi görünen pek çok beyit zikreder (Kutadgu Bilig, beyitler 1388-89).

Anlamı yaklaşık olarak "atın efendisi" olan Orta Asya'da asvapati, İslam kültürü altında Farsça şahsuvar olarak adlandırılmıştır.

İbn Bibi El-Evamiri Aliye adlı eserinde (Ayasofya Müzesi, el yazması. No. 2985), yüksek memuriyete atanma törenlerinde yapılan binicilik törenlerinin önemini anlatır. Anadolu Selçuklu Beyi Alaaddin Keykubad, beyleri kendisine bağladıktan sonra beyler tarafından siyah beyaz benekli dizginlenemez atını kavkabah (tuğ üzerine takılan metal ağırşak) ile süslemek üzere davet edilir. At binme törenleri aynı zamanda, kahinler tarafından uğurlu olduğu belirlenen zamanlarda başlardı. (folyo 209). Göktürklerde tahta geçme sırasındaki at binme törenleri de, Bey'in at binişi de süreyle sınırlandırılmıştır. Gerçekte, kehanetlerle bilinçsiz bir şekilde yönetilen devlet yöneticisine onu biraz sıkan bazı konular gündeme getirilir ve şöyle sorulur: "Ne kadar süre bizim kağanımız kalacaksınız?". Kağan'ın üzerine uzmanlığı gereken at, Kutadgu Bilig'de olduğu gibi olayların akmasında bir araç olan zamanı sembolize etmektedir (makale binit in Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü). İbn Bibi (folyo 216) at üzerindeki Kağan'ı en parlak halindeki güneşle karşılaştırır. Soylu at, yıldızlar grubuyla karşılaştırılabilecek, semavi bir varlıktır. Selçuklu Beyi'nin, başkent Konya'ya törensel bir şekilde atla gelişi, yaya haldeki koruyucular ve beylerle, fanfarlar ve filler tarafından taşınan davulların çıkardıkları seslerle birkaç gün sürmüştü. Bey Başı (rikâbdâr) semerli atla önde gelen diğer beyler ise törensel at binişlerinde, binici sayısına uygun olarak bulundurulan yedek atlarla (koşun at, Kaşgari) yol almışlardı.

Selçuklular Dönemi'nin muazzam tasvirleri Kağan'ı genellikle hizmetinde soylu bir atla tören kıyafetleri içerisinde tahta çıkarken gösterir. Diğer tasvirlerde ise vahşi hayvan, düşsel yaratıklar veya yırtıcı hayvan avında betimlenir. Bey düzeyinde kişilerin katıldıkları süvarilerin akınları da, Topkapı Müzesi'ndeki Varaka-Gülşah gibi Selçuklular Dönemi el yazmalarında sıklıkla yer almıştır. Tarihçiler, Farsçalaştırılmış şekliyle şimdi çevgen olarak adlandırılan Kaşgari'nin çöğeni ve cirit gibi çeşitli at binme oyunlarından söz ederler.

Benzer gelenekler, Memlükler Dönemi'nde Mısır'da ve Gaznelilerde olduğu gibi Türk olmayan topraklarda hüküm süren Türk Beylerinin saraylarında da var olmuştur. Profesör Bombaci, XXV. Doğubilimciler Kongresi'nde yaptığı konuşmada Gaznelilerin at biniş törenlerini anlatmıştır. İlhanlılarda da aynı törenler bulunmaktaydı. Gazan Han resmi Hanlık töreninin ardından at binme ve av amacıyla, maiyeti ve bayanlarla birlikte dört nala at koşturmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu gücüne at üzerinde kavuşmuştur. Savaş döneminde Anadolu ve Rumeli'de kimisinin beş yüzün üzerinde ata sahip olduğu özel ahır sahipleri iki yüz bin kişilik bir süvari alayı sağlamışlardır. Bu Oğuz destanlarında da anlatılan bir dönemdir: "yaya erin umudu olmaz" (Yaya erin umudu olmaz, Ergin, s, 33). At, ülkesini savunmak için mücadele eden savaşçıya denk bir saygı görmekteydi. Tuhfet'ül-Mülûk ve's Selatin'de atın saygınlığı, binicisini de onurlandıran çeşitli hadislerle vurgulanmıştır. Bilhassa İslam topluluğunu savunan süvari atlarını, meleklerin koruduğu söylenir.

Osmanlı'nın muazzam at binişleri, hakanlık törenlerinin ardından yapılan önemli merasimlerdi. Sultan, kılıç kuşanma törenini sürdürür veya at sırtında geri dönerdi. At sırtında olmayan keşifler kayıkla yapılırdı. Sultan böylece iki kıtanın ve iki denizin hakanı unvanı kazanırdı. At binişiyle ilgili olarak, sultanın kapısına bağlı atın evrensel dizginlerine sahip olmak gibi metaforlar üretilmiştir.

(Nef'i'nin şiiri). Genellikle tüm uğurlu işaretleri veya ulu bir dağa benzetilen benekleri taşıyan "atın efendisi" (şahsuvar) benekleri dolayısıyla bir leoparla karşılaştırılır. Sonuncusu, güneş ışınlarını taşıyan, Aslan takım yıldızı olarak simgelenir. Alay, tahta çıkma töreninden sonra ilk uğurlu günde ve sultan at üstünde saray kapısında görününce geçide başlar ve sultan mehter marşıyla selamlanır. Sultan görkemli bir şekilde, arkasında mehter takımı, piyadeler, sancak ve tuğların yer aldığı, at gezintileri düzenlerdi. Atlar, süslerle (divan bisatı) donatılır, unvana uygun sayıda (sultan için otuz üç kişi) leopar postundan semerli, ipekli nakışlar ve kalkanlarla biniciler takip eder. Askeri kıyafetliler ve leopar kürklü Yeniçeriler ellerinde çalgılarıyla, Türkçe marşlarla yürürdü. Sultanın sarıklarından ikisi, sultanı selamlayan ve sultanın ilahi rehberliği için dua eden iki yana dizilmiş kalabalığı selamlamak için kaldırılırdı. Bu sahne, büyük ressam Osman'ın Hünername adlı eserinde tasvir edilmiştir. Selçuklu ve İlhanlılar betimlemelerinde olduğu gibi, erken dönem Osmanlı resimlerinde de, tahttaki Sultanın hizmetindeki, dizginleri seyisleri tarafından tutulan, soylu atlar resmedilmiştir.

Osmanlı sultanları diğer resimlerde, süvariler arasında görülmektedir. Avcılık soylulara ait bir spor olarak varlığını korumuş ve hatta hükümdarlık adeti olarak anılmıştır (Tuhfet'ül-Mülûk, folyo. 206) (mülûk ve selâtîn için sayd resm oldu). Diğer Osmanlı el yazmalarında olduğu gibi Hünername el yazması sayfalarında da sultan at sırtında, arkasında av köpeği veya atmaca bulunduğu halde betimlenmiştir.

Kaşgari tarafından anlatılan eski çöğen gibi at üzerinde oyunlar ve cirit, sultanın sportif başarılarını anlatan pek çok el yazmasında sıklıkla anılmıştır. At yarışları sultanın huzurunda düzenlenirdi. At gösterilerinde biniciler, dört nala giden atın eyerine tehlikeli bir şekilde tutunur ve bir çift mızrağı ustalıkla kullanırlardı. (Tuhfet'ül-Mülûk, folyolar 163 b ve başarı plaketleri)

Süvarilerin ve atların, maskeler, kürkler ve postlar yardımıyla çeşitli hayvan kılıklarına büründükleri turnuvalar düzenlenirdi. Tuhfet'ül-Mülûk el yazmasında, kuzu postuna bürünmüş, boynuzlu bir maske taşıyan bir savaşçı resmi yer almıştır. Bir diğer binici, inek veya kuzu maskesiyle fil kılığına bürünmüş bir atı sürerken betimlenmiştir (folyo 165 v). Folyo 238'de binici, bir aslan maskesi takmış ve at da yine kuzu kılığına girmiştir.

Osmanlı edebiyatının bir bölümü, soylu atların betimlenmesine adanmıştır. Tarihçi Vasıf, soylu atların Hicretten sonra 1219 yılında Topkapı Sarayı'nda ahırlarından alınıp, süslü takımlarından sıyrıldıkları ve özgürlüğe salıverildikleri, bahar otlaklarına bırakıldıkları yıllık törenleri anlatmıştır. Hava ılıman bir hale gelince, Mir-i Ahur, Sultanı otlaklardaki köşke davet eder ve yılın en iyi hayvan yavrusunu sunardı. Tarihi kayıtlarda çeşitli vesileler vasıtasıyla sultana sunulan veya sultanın hediye ettiği soylu atlar açık bir şekilde anlatılır. Pek çok törende, düğün törenlerinde, büyükelçilik resepsiyonlarında sultan ve yüksek mevkideki yetkililer, atla gezintiler ve yarışlar düzenlerlerdi.

Pek çok şiirde soylu atlar anlatılmıştır. Nef'i'nin, IV'üncü Murat'ın atlarından birisi olan ve Dağlar Delisi olarak isimlendirilen bir atı anlattığı Rakşiyye'si şu sözleriyle ün kazanmıştır:

Bir de Dağlar-delisidir ki şitab ettikçe, Bir olur zelzeleden lerze-i kuh u-derya, Sarsılır arz-u sema, sanki kiyamet koparır Böyledir tünd u-şitab eyledikçe ammai Gelse reftara döner bir sanem-i ranaya, Başlasa cilveye döner bir tavus-i cinandır guya, Perçemi sünbül-i Çin, cebhesi dibay-i Hita, Cilve ettikçe ne dem, olsa perişan perçem, Pür olur nügeht-i mişkinile girdab-i hava. (Rakşiyye, Yund tarafından aktarılmıştır)

Atlar prens ve kahramanların ölümlerinde de onlara eşlik ederlerdi. Karaca Ahmet (İstanbul'da en büyük mezarlığa sahip bir evliya) ve Çanakkale Boğazı'nı ilk defa geçen Alaaddin Paşa gibi erken dönem Türk fatihleri, atlarıyla birlikte defnedilmişlerdir. IV'üncü Murat'ın atları, Sultan'ın cenazesinde semerleri ters vurulmuş bir şekilde geçiş yapmışlardı. II'nci Osman'ın çok sevdiği atı "Sesli Kır" hicretten sonra 1208 yılında Üsküdar Sarayı'nın topraklarında bir anıt mezara yalnız gömülmüştür.

Atları sahipleriyle birlikte defnetme geleneğinin yakın zamanlara kadar Türk hakları arasında yaşadığı, önemle kaydedilmelidir. Radloff, Sibirya'da üst düzey makamlardakilerin doldurulmuş atlarla (baydara) gömüldüklerini kaydeder.

3. At Donları Renklerinin Sembolleri 5

Asya Hunlarının Hakanı Mao-tun, sembolize ettikleri renkler nedeniyle çeşitli renklerde atlarını, dört ana yöne (doru at veya demir kırı donlu atlar doğuya, kırmızı atlar güneye, beyaz atlar batıya, siyah atlar ise kuzeye) gitmek üzere süvari birliklerinin hizmetine vermiştir. Göktürkler Dönemi metinlerinde sıklıkla anılan don rengi ak olmuştu (ayrıca ele alınacak olan alacalılarla birlikte). Kaşgari, "beyaz" anlamına gelen Oğuz diyalekti dışında, ak'ın ayrıca "benekli" anlamına da geldiğini söyler. Ak at burada beyaz at olma yönüyle ele alınacaktır. Irk-bitig (Omen 29) ak atın dini özelliğine açıklık getirir: Ak at karşısın üç bolugta talulapan, aganka, ötügke idmiş. "ak at üç var oluş biçimiyle, dostluk ve yakarışı yaymıştır". Bu Mani el yazmaları, Uygur sanatında safkan beyaz atlar olarak temsil edilen Kanthaka ile ilişkilendirilebilir (Haertel'de resimlenmiştir). Ak atlar, kurbanlık olarak seçilmişlerdir (Çırgak betimlemeleri, Orhun, cilt III, s, 80). Prens ak ata biner:

Beg yontinaru barmış Ak bişi kulunlamış... (Irk-bitig, Omen 7)

Kül Tigin (Köl-tigin) yürüttüğü seferlerde çoğunlukla bir ak at ve aygıra binmiştir. Göktürkler Dönemi'nde değerli olarak addedilen diğer at donları arasında boz (Kaşgarca kırmızılı beyaz; Kül Tigin ve Tonyukuk'un böyle atları vardı) ve yağız (parlak koyu, Kül Tigin'in bindiği atlardan birisi) bulunmaktadır.

Orta Çağ ve sonrasında kır, ablak, kaşka, tepel, humâyî, semend rengi at donları bilhassa değer görmüşlerdir. Ancak tüm bu don çeşitleri, benekliler sınıfına girmiştir ve benekli atlarla birlikte ele alınacaktır.

Eski Turfan at figürleri kimi kez parlak maviye boyanmıştır. Aynı olağandışılık Selçuklu ve Osmanlı nakkaşlık sanatındaki at temsillerinde de gözlenebilir. En azından, sonrakiyle ilgili olarak kök (semavi, mavi) atın metinlerde sıklıkla zikredildiği göz önünde bulundurulmalıdır (Oğuz Destanları, s 14, kök bidevi ve Tuhfet'ül Mülûk, folyo 57 v, kök at). Doğu Türkistanlılar gri benekli atı, kök alaca olarak adlandırırlar. Yeşil atlar, minyatürlerde ve kitaplarda görülebilir. Tuhfet'ül-Mülûk'un, (folyo 55) yazarı, yeşilimsi donu, bir balığa benzetir.

Oğuz Destanlarında, al (kırmızı at) ile altın bir dağ arasında bağ kurulur (Altun Tağın al aygırı, editör, Ergin, 1964, s, 96). Kazan böyle bir ata biner.

Yine Oğuz destanlarında açık renk at donları, yüksek mevkide kişilikleri temsil eder görünür. "Türkistan'ın temel direği" Büyük Han Bayındır (Ergin, s, 41) boz (Kaşgari'ye göre, kırmızı benekli beyaz) ata biner. Erken dönemlere ait Anadolu edebiyatındaki İskender hikâyelerinde ölümsüz Hızır da boz ata biner. Öte yandan, Bayındır'ın kızı acımasız savaşçı uzun Burla Hatun, siyah ata biner. Bu bağlamda Anohin tarafından gösterilen bir olaydan söz edilebilir: Altay geleneklerinde, açık renk donlu atlar Ülgen'in semavi mabedine kurban edilirdi. Ancak yeraltı tanrıçası Erlik siyah bir ata binerdi.

Atların astrolojik müştemilatlarına Mao-tun'un atları anlatılırken değinilmişti. At renkleri konusunda benzer kurallar Timurlu yazar Kaşif tarafından zikredilmiştir. Sarı at güneş, kahverengi at Jüpiter, zarif kır at dişi gezegen Venüs, siyah at ise Satürn tarafından yönetilir. Alaca, iyiliği koşullara çok fazla bağlı olan Merkür'ün atıdır.

4. Alaca6

Alaca (benekli) sembolize ettiği özelliklerle, at donları arasında, eski çağlardan bu yana başta gelir. İ.Ö. 4. yüzyılda kuzey ormanlarının Barbarları, bir kaplanla karşılaştırılan benekli Tcheou-you beslemişlerdi. Türkçe bir kelime olan alaca, Han Dönemi'nden bu yana Çin kayıtlarında yer almıştır. Profesör Haneda'nın Orta Asya'dan aldıkları gelenekle Çinliler için de alacanın "semavi" at olduğu belirtmiştir. Profesör Eberhard alaca kelimesini Altayların bir koluyla ve muhtemelen ilk Türklerden Tavgaçlarla ve Kansu'da Alaşan Dağlarıyla ilişkilendirir. Antik çağlarda, yukarıda adı geçen Türk kavimleri tarafından ala atlar yetiştirilmiştir. Türkçe kaya resimlerinde çok sayıda benekli veya çizgili donlu at örneklerinin tasviri yapılmıştır. Basmiller alaca atların sanatsal çalışmalarda daha detaylı olarak gösterildiği Doğu Türkistan ile ilişkileri dolayısıyla özel olarak dikkat çeker. Basmiller, Göktürklerin kuzeyinde karlı yörelerde yaşadılar ancak daha sonra Turfan bölgesine yerleştiler ve Uygurlardan önce bu bölgenin yerleşimcileri oldular. Kağanları, İdi-kut Beşbalık'ta Aşina Hükümdarlığı soyundan gelmektedir. Bu döneme atfedilen dikkate değer Astana atlarının tasvirleri arasında, Kaşgari'nin böğrül olarak andığı gibi, böğürleri alaca at örneklerini de vardır. Yaklaşık olarak bu dönemlerde, Barthold'a göre Türk nüfusa sahip Hotan'a yakın bir yöreden alanın tam bir tasviri gelir. At binici yarı Moğoldu ve göçmenlerin giydikleri tarzda pantolon, bot ve daha sonraları Türk balbalları, Uygur resimlerinde tasvir edilen önde gelen kişiler ve bir Kırgız atlısı tarafından giyilen kısa İskit tunikleri giyerdi. Bu tunikler Oğuz Türkleri tarafından kurtak olarak adlandırılmıştır. T'ong Yabgu hakkında anlatıldığı ve Uygur resimlerde görüldüğü gibi, saçları T'ong Yabgu'nunki gibi dalgalanır ve bir eşarpla bağlanmıştır. Bir minayatürde görüldüğü üzere Uygur kağanlarının ışık halkalarındaki gibi alnında yuvarlak bir süs bulunmaktadır. Hotanlı bu binicide de ışık halkası bulunurdu. Hotan atlısı elinde, üzerinde bir kuşun uçtuğu bir kupa tutar şekilde betimlenmiştir. Buraya kadar tasvir genel özellikler gösterir. Profesör von Gabain, benzer bir kompozisyonu bir Uygur tasvirinde göstermiştir. Burada at binici, elinde kupa ve kupanın üzerinde bir kuş vardır. Tuna Bulgar bölgesinde, Omurtag Han'ın Madera taş rölyeflerinde elinde kupayla at biniciler görülmektedir. Bu üç şekil, soylu sınıfın doğaüstü kişiliği ile birleştirebilir. Hotan resimlerinde yuvarlak süs eşyaları cakravartin bu konuya açıklık getirebilir. Kupa saltanat amblemi olarak bilinir. Aşağıda belirtileceği gibi alaca soylu bir attı. Ancak, (siyah ve beyaz benekli, bkz. Kaşgari) Hotan atlarının ala donları ve bodhisattvas veya Orta Asya Kağanları'nın sembolü olan yuvarlak ve hilal biçimli baş süsleri, at figürlerine özel bir değer kazandırmıştır. Ala atın emsali, Irk-bitig'in alegorik unsuru, gece gündüz demeden yol giden ve hayatın başlangıcında biriyle karşılaşan Yol Tenri'yi hatırlarsınız:

Ala talı yol tenrim,
En yarın kiçe sürmen.
Utru iki aylığ kişi oğlu sokuşmuş, korkmuş,
"Korkma" timiş, "kut birgeymen".
(Omen 2)

Selçuklu edebiyatında siyah ve beyaz benekli at, eblek-i çark, zamanın akışı için kullanılan metaforik bir açıklamadır. Siyah ve beyaz benekler aralıksız olarak gece ve gündüzün birbirini takip etmesiyle karşılaştırılır. Yukarıda Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad'ın tahta çıkma törenlerinde at binme törenlerini başlatmak ve "o günlerin benekli atına" binmek üzere davet edildiği ifade edilmişti. Bu kapsamda, Irk-bitig'in siyah beyaz benekli atlara binen huzursuz Yol Tenri'sinin eski Türklerin zaman tanrısı Öd veya Ödlek ile bağlantısı varmış gibi görünür. Ödlek, Kutadgu Bilig'de de binici olarak betimlenir:

Anasından toğup atansa adı,
Misafir bulup bindi Ödlek atı,
Günü bir mangım, tünü bir mangım,
İletür ölümke, kurutur engem.
(beyitler 1388-1389)

Hotan resimlerinde alacalı atın binicisi eğer Tanrı Öd ise alnındaki yuvarlak süs de kader çarkını temsil edecektir. Ödlek, bir zaman ölçüsü olan ay ile de karşılaştırılarak tanımlanmıştır. Kaşgari, ay ve Ödlek'in aynı yolu tuttuklarını söyler. (Alkınur Ödlek birle ay, cilt I, s, 41).

Yukarıda alanın yalnız zamanın sembolü olmadığı aynı zamanda alegorik olarak zamanın efendisi olmuş kağanın atı olduğundan da söz edilmişti. Kağanlar genellikle ala atlara binerlerdi. Oğuz Destanlarında ermin giyen, benekli ata (ala atlı as tonlu Kayı Inal han) binen Kayı İnal Han'dan sözü edilir. Kaşgari tarafından zikredildiği gibi, ak sözcüğü, "beyaz" veya "açık renkli" olmaktan ziyade "benekli" anlamına geliyorsa, Kül Tigin ve diğer Göktürk prensleri daha çok benekli ata binmişlerdi. "Benekli atlar" Çin imparatorlarının hazineleri arasında sayılmış ve dört atlı hanedanlık arabalarına koşulmuşlardır.

Kaşgari'nin Türk-Arap sözlüğü, Zengi'nin 12. yy.'daki at üzerine araştırması, Timur'un Umdetü'l-Mülûk'u gibi Orta Çağ'a ait kaynaklar benekli at türleri hakkında açıklamalar yapar. Genel olarak, benekli at uğurlu veya uğursuz bazı sembolik işaretler taşıyan ancak fazla faydalı olmayan bir binek olarak görünür. Zengi (fols. 63 v.-66, 69) beyaz benekli at (ablak, abraş, arjal) ile siyah benekli at arasında temel bir fark tespit etmiştir. İlk söylenenler iyi atlardır, belli koşulları taşıdıklarında (önleri beyaz benekli ve beyaz topuklu olduklarında) hükümdarlara layıktırlar. Sonradan bahsedilenler, bazı durumlarda çok uğurlu fakat kesinlikle zayıf olmayan atlar olarak kabul edilirler. Augurlar ne derlerse desinler Zengi'nin fikrine göre tüm beyaz benekler, beyaz yele ve mavi gözler, zayıflığın işaretidir. Bu bağlamda Kaşgari parlak tüylü benekli atların zayıf toynakları olduğunu belirtir ve gösterişli alaca'yı iki yüzüyle karşılaştırır: "İki yüzlü insanların benekleri saklanmıştır, atların benekleri üzerlerindedir." (Kişi alası içtin, yılkı alası taştın, cilt. I, s, 91). Diğer atlarda noksanlık olarak görülen özellikler, Türk atlarında noksanlık sayılmaz diye de eklemiştir Zengi (fol. 61v.). Bu söz Çin ve Türklerlerin bağlantısı olarak görülen (Tuhfetü'l-Mülûk fol. 50, Ashqar-ı Sini Çin'den bir atı sarımsı ve kızılımsı benekli, beyaz yele ve kuyruklu olarak tarif etmiştir.) ön beyaz benekler, beyaz yeleler ve mavi gözler gibi özellikleri de kapsar. Prof. Zajaczkowski 1964 PIAC toplantısı raporunda, Memlük Dönemi Türk-Arap Sözlüğü'ne not edilen don renklerine göre, bulaca terimi alacanın bir tür çeşididir. Buna göre, Prof. Togan göstermiştir ki, Kaşgari bulak terimiyle küçük at demek ister ama aynı zamanda bulak terimini benekli at anlamınada gelir (Radloff, Wörterbuch).

Eski zaman İslami tasvirlerinde, Selçuklu ve İlhanlılar zamanlarında alaca, düzgün kaplanvari benekleriyle ya da omurgasındaki ejderha omurga çizgisiyle gözüktüğü Doğu Türkistan ve Çin resimlerinden farklı temsil edilmemiştir. Doğu Türkistan midillisinin orantı ve özellikleri 14. yy. alaca temsillerinde hâlâ görülebilir. Alaca figürü Orta Doğu'daki zevk ve merak normlarına da uymaktadır.

Doğu Türkistan çizimlerinde görülen düzgün kaplanvari benekli alaca, aynı görünüş ve karakterle Orta Doğu Türk ve İslam sanatında tekrar görünmeye başlamıştır. Burak bazen insan kafasıyla beraber alaca olarak tasvir edilmiş ve hing ya da ablak tanımlanmıştır.

Halife Hz Ali'nin atı Düldül, Osmanlı sanatında Kantaka çizimlerinde olduğu gibi (Esin, etkiler., resim 67) yanmakta olan sarira taşıyan alaca olarak idealleştirilmiştir. Şanslı gezegen Merkür bir alaca atın üzerine resmedilmiştir. Kağanlar benekli atlarını sürmeye devam etmişlerdir. Oğuz Prensi Kayı İnal Han (ala siyah ve beyaz bir at üzerinde betimlenmiştir.) Türklerin Yakın Doğu'ya göçlerinin önemli zamanlarına ait bir figürdü. Selçuklu prenslik figürleri, Topkapı Müzesi'ndeki Varaka-Gülşah el yazmasında olduğu gibi, benekli atlar üzerine resmedilmiştir. Anadolu Selçuklu Sultanı'nın resmi at sürüşü, benekleri gece ve gündüzü temsil eden sembolik siyah ve beyaz (ablak) atı sürüşüyle karşılaştırılmıştır. 14. yy. Erzurum ozanı Mustafa Darir Erzeni de atların hükümdarını siyah ve beyaz benekli at (şahsuvar) olarak betimler.

Koydu ayağına rikabına şah,
Ta ola suvar ablaka nagah.
Guş olunup sahil-i ablak-i şah,
Şehsuvar olsuğunu bilirdi sipah
Mustafa Dairiri Erzeni, Yüz Hadis Tercümesi,
Ali Emiri Libr., ms. Şer'iyye no. 1154, fol. 133).

Oğuz Destanlarında alaca kafir Kağan'ın (Şökli Melik) atıdır ve altın bir dağdan doğmuştur: Altındağı alaca atın ne öğersin? Ala başlu kiçimçe gelmez bana (Salur Kazan'ın bozgunu efsanesi, Ergin. s, 15).

Hünername'de (cilt II, folyo 28) Osmanlı Sultanı Süleyman, av sırasında alacanın üzerinde temsil edilmiştir. Aynı kitabın diğer bölümlerinde, düzgün siyah ve beyaz benekli alacalar Sultan'ın başlıca hizmetkarlarına saklanmıştır, kendisi de uğurlu beyaz benekli olan esmer bir ata binmektedir. Osmanlı tarihçisi Küçük Çelebizade Asım Efendi hicretten sonra 1135 yılında, III. Ahmed'in Sadabad'daki yeni imparatorluk sarayını ilk defa ziyarete gittiğinde kaplanvari bir alacaya bindiğini anlatır: Aslan takım yıldızına tırmanmış güneş görünüşüyle ortaya çıktı. Sultan kaplanınkilere benzer benekleri olan ve aslan pençeleri kadar güçlü toynakları olan benekli ata (rahş) biniyordu. Alaca kutsal figürlerle karşılaştırılan semavi bir hayvan olmaya devam etti.

Günümüzde, yaban eşeği sırtına benzer kara sırtlı atlar hem Doğu Türkistan'da hem de Kuzey Asya'da görülmesine rağmen klasik kaplanvari beneklere sahip benekli atlar çoğunlukla Doğu Türkistan'da bulunmaktadır. Aurel Stein, eski Hotan resimlerindeki (Eski Hotan, şekil D. VII 5) benekli atları, Yarkent'te satılan ve Yarkent midillisi olarak adlandırılan Doğu Türkistan midillileri olarak kabul etmiştir. Ancak Sayın Koşmak bana, bu özel tanımlama içerisindeki benekli atların Doğu Türkistan'ın her bölgesinde sıklıkla görüldüğünü ve komşu ülkelere satıldığını aktarma nezaketinde bulundu. Başın ön tarafında beyaz sekilere sahip olanlar uğurlu sayılırken, büyük beyaz lekelere sahip midilliler uğursuz (sür) sayılır.

Kaşgari, başında (tüküz) Ay'la karşılaştırdığı (makaleler tüküz, tükez, ugar, yetiş) beyaz leke olan atları över. Oğuz Destanlarında baştaki beyaz leke kaşka veya tepel olarak adlandırılır. Zengi ayrıca atının başındaki (folyo 65 v.) beyaz leke hakkında fikir beyan eder ve kişisel olarak beyaz topuğun her zaman zayıf bacakların göstergesi olduğunu düşünmesine rağmen iki, üç, dört beyaz at topuğunun uğurlu sayıldığını söyler. Ancak ön bacakta tek beyaz at topuğu hem uğursuz hem de tehlikelidir. Zengi bu konuyu Ebu Yakub el-Kutali'den yaptığı alıntılarla ispat eder. Beş ay Abbasi halifesinin hizmetinde ve yılın geri kalanında ise Kutal'da bulunan Türk Prensi Kutal, ordusunda bir Türkmen'in ön bacağının birisi beyaz bir ata bindiğini ve atın tökezleyerek binicisinin ölümüne yol açtığını gördü (folyo 66). Tuhfet'ül-Mülûk'ta (folyo 58), bir yıldızla karşılaştırılan başı beyaz lekeli koyu renk at (ablak) veya ağır olarak adlandırılmış ve uzun adımlarıyla binicisini zafere taşıyan ruhani at olarak tanımlanmıştır. Eğer ilave olarak atın topuklarında, bir dağa benzer şekilde bilezik benzeri lekeler varsa (mujimal al'-arva'ah) bu hükümdarlara yaraşır atların en hızlısıdır. Aslında Paris Ulusal Kütüphanesi'nde el yazması Cami'üt-Tevarih'te pek çok İlhanlı Kağanı böyle atlar üzerinde gösterilmiştir. Osmanlı Sultanı Süleyman başında ve üç (Hünername) veya dört ayağında beyaz benekler olan atlar üzerinde tasvir edilmiştir. Bu don modern Doğu Türkistan'da azgan adıyla resmedilmiş ve bölgede bol bulunan sıradan alacalardan daha fazla takdir edilmiştir.

Bir grup benekli at, suda yaşayan at efsaneleriyle ilişkilendirilmiş görünüyor. Bu bağlantıda garip olan Türkçede atların beneklerinin, hem payet hem de hayvan derisinde görülen pul anlamlarına gelen pul olarak adlandırılması ilginçtir. Zengi (folyo 69-71) Ebu Yakub el-Kutali'nin, yaban eşeği donlu (Orta Asya yaban eşeği boz renklidir, sırtı ve kürek kemikleri boyunca koyu bir çizgi bulunur) ve babası "ateşli göl"ün yanı sıra vahşi aygırlar olan bir Türk dağ atını tanımladığını belirtir. Su efsaneleriyle bağlantılı diğer bir don çeşidi, Kaşgari'nin, mitolojik Yol-Tenri ve Oğuz kahramanı Kayı İnal Han'ın beğendiği siyah beyaz donlu ala ile birlikte anlattığı kır'dır. Kır At efsanesi antik döneme eşittir. İnan tarafından aktarılan epik bir koşukta kozmolojik karakter verilmiş ve dünya yaratıldığında binicisiyle birlikte yeryüzü dışında yaşadığı söylenmiştir. Yaklaşık dokuz-onuncu yıllarda izlerini bulduğumuz Köroğlu'nun epik şiirlerinde Kır At'ın babasının Amu Derya sularından suda yaşayan bir aygır olduğu anlatılır. Zengi, kır donu ikinci en iyi don olarak över (folyo 63, 65, sapid khing) ve hükümdarlara yaraşır olduğunu söyler. Ancak ayak topuklarında (yaban eşeğinde olduğu gibi) siyah lekeler ve sırtında uzun siyah bir çizgi, siyah bir yelesi ve kuyruğu olmalıdır. Bu at gençken sabz khing adıyla anılmış ve hükümdarlara yaraşır bir at olmuştur. Köroğlu, Dadaloğlu gibi kahramanlar, I. Bayezid, II. Mehmed, IV. Murad, II. Osman, II. Selim gibi Sultanlar kır ata binmişlerdir. Osman Hünername'de II. Mehmed'in yeni fethedilmiş İstanbul kentine, neşeli bir şekilde bir kır at üzerinde girdiğini anlatır.

Zengi ayrıca her ikisi de sarımsı kahverengi donlu atlar olan kula ve samanddan da bahseder. Bu atlar da ayrıca uğurlu siyah beneklere, siyah sırt çizgisine, yele ve kuyruğa sahiptirler. Türklerin kula olarak adlandırdıkları samand, Güneş'le bağlantılı olarak görülmüş (Kaşif) ve Osmanlı resimlerinde saltanat dağı olarak temsil edilmiştir. Ancak uğurlu siyah parçaların olmaması halinde samand değersizdir (alma kula, olsa dahi bir pula, Tuhfetü'l-Mülûk, folyo 55). Başkurdistan'da yarı vahşi, sırtı siyah çizgili (Sülgen) sarımsı kahverengi atların, İdil'in sularında bulunan aygırların soyundan geldiği kabul edilir.

Kharmunj'da sözü edilen ancak Zengi (folyo 63) tarafından tanımlanmayan, Osmanlı el yazması Tuhfetü'l-Mülûk'te siyah benekli yeşilimsi bir at olarak sunulmuş ve bir balıkla (hut) karşılaştırılmıştır.

Benekli atlar ayrıca av kuşlarıyla da karşılaştırılmıştır. İbn Bibi, göklerin kartalı takım yıldızıyla karşılaştırdığı hükümdarın kartala benzer (humayi) atıdan da söz eder. Nef'i IV. Murad'ın humayi atlarına işaret eder. Tuhfetü'l-Mülûk (folyo 58) sınıflandırmasına göre, birinci sınıf atlar arasında, yabani tavşan avcı kartalı (tavşancıl) pençelerine benzer şekilde, donunda kırmızı ve beyaz lekeler olan atlar bulunmaktadır. Köroğlu, Dadaloğlu'nun epik şiirlerinde daima benekli atlarla kartallar veya diğer av kuşları karşılaştırılır. Bu ilişki ileride detaylı olarak anlatılacaktır.

5. Ejderha-At 7

Atın en eski mitolojik çağrışımlarından birisi su ile olmuştur. Suda yaşayan at efsaneleri Uzak Doğu'dan Orta Doğu'ya kadar bilinir. Uzak Doğu'da, bana sayın Boyle tarafından aktarılan görüşle, mağara ile Hunlar ve Türkler tarafından yapılan ejderha ibadeti arasında bağlantı kurulabilecek, bir mağara içerisinde yaşayan ejderha mitolojisi mevcuttur. Kuça bölgesiyle ilgi kurulabilen ejdarha aygır mitolojisi ayrıca Hunlar üzerine bazı olayları da kapsar. Kuça bölgesinin atları, küçük ancak uzun yolculuklara dayanıklılıkları itibarıyla Türk atlarına benzemez değildi. Bu olabilir ancak Çin kaynaklarında ejderha aygır mitolojisi, Kul Oba'dan (Bkz. T. Rice, resim 13) Avrupa İskit çalışmalarından esinlenmiş görünüyor. Bu, suda yaşayan atlarla ilgili Helenistik temsillerle doğrudan ilişkilendirilmeyen ejderha giyimli bir figür şeklinde dekore edilmişti. Ku Oba ejderha atının mazgallı omurgası, Orta Asya ve özellikle de Altay ve Sibirya bölgelerinin tutamlı veya mazgallı yeleli at figürlerini anımsatır. Ejderha ve mağara aygırı efsaneleri yalnız Türklerle (Eftalitler, Tu-yü-hun'lar) bağlantılı olan kavimler değil, Türkler tarafından da bilinir. İbn Hurdadbih suda yaşayan bir at efsanesinin Türk versiyonunu aktarır. Kutal'ın Bek Hanedanlığı'nın Rustabak yerleşim bölgesi kapısında, suda yaşayan beklerin nafile yere yakalamaya çalıştıkları, olağanüstü yaratıklardan türemiş aygırların ortaya çıktığı bir göl bulunurmuş. Daha sonraları suda yaşayan veya ejderha aygırlar efsaneler, bu büyülü aygırların genellikle yüksek bir platonun gizemli atmosferi içerisinde aniden ortaya çıkan, fablların ilk örneklerini oluşturan yabani atlar oldukları ortaya çıktı. Kaşgari bunları şöyle tanımlar:

Yaşın atıp yaşnadı
Tuman turup tuşnadı
Öğür alıp okraşır
(makale Öğür)

Zengi (folyolar 69-71) Abbasi halifesinin hizmetine giren Kutal Prensi Ebu Yakub'un hüküm sürdüğü günlerde meydana gelen bir episod anlatır. Semerkant büyükelçisi halifeye başta yaban eşeği görünümlü dona sahip çirkin bir Türk atından, çok çeşitli atların yerini aldığı bir at koleksiyonu sunar. "Dağ atı" (tagi) tabir edilen bu atın, azgın sulara sahip ve babası vahşi aygırlar olan bir göle bağlı evcil kısrakların yavrusu olduğu söylenir. Yarı vahşi midillilerin olağanüstü başarıları, en iyi atlara üstün gelmelerini sağlamıştır. Azgın olduğu söylenen sular ve mineral kaynakları Si-yu-ki ve ejderha efsanelerinin daima anlatıldığı her yerde varolmuştur. Bu yaban eşeği donlu Türk atları tagi daha sonra büyük olasılıkla Orta Asya'nın ejderha atlarından birisi olarak kabul edilmiş olabilir. Ejderha at efsaneleri, yalnız Orta Asya'da değil Orta Doğu'daki Türkler arasında da yaşadı. Bel kemiğinde yaban eşeği benzeri çizgisi olan benekli atlar genellikle suda yaşayan aygırlarla, (örneğin Kır At ve yukarıda zikredilen diğer atlar gibi) ilişkilendirilmiştir. Oğuz kahramanı (Ergin, s, 27) Bamsı Beyrek'in atı Ak-Boz da suda yaşayan bir tay'dı (deniz kulunu). Nef'i Evren (ejderha) atı'ndan bahseder.

On sekizinci yüzyılda dahi Anadolu'nun meşhur âşıklarından Dadaloğlu atını övmektedir. Dadaloğlu'nun tarzı, suda yaşayan atlar efsanesinin unutulduğunu ancak bu şeklin devam ettiğini gösterir:

At kulağın dikmiş de göz süzer
Gövel ördek gibi göllerde yüzer
Çırpındırır yele, ceyrandır tozar
Atın eşkini seldir, yiğite gerek
(Yund, Türk atı)

Profesör Togan'ın Başkurdistan'da boz donlu bel kemiği siyah çizgili tarpan benzeri yarı vahşi, babasının Şülgen'de göl benzeri Ak-Edil'de suda yaşayan at olduğu söylenen at türüyle bağlantılı, suda yaşayan at efsaneleri bulduğu vurgulanmalıdır.

Eski benekli at, Tcheou-you'nun, aynı zamanda bir ejderha olduğu hatırlanacak olursa, ejderha veya suda yaşayan at efsanelerinin, donunda kendine özgü işaretler bulunan yarı vahşi atları gösterdiği şeklinde sonuç çıkarmak mümkün olabilir.

6. Pegasus

Semavi at efsanesi,8 hem Helen mitolojisinde hem de suda yaşayan ejderhanın uçan bir şey olarak da betimlendiği Orta Asya'da, suda yaşayan atlarla ilişkilidir. Eski benekli at, güneş atı Tcheou-you hem bir ejderha hem de bir kuştu. Kuça'nın ejderha-atları, gökyüzünde kağanı taşıyan bir arabaya koşulmuşlardı.

Atların ilk defa cennetle çağrışımı, artarda gelen yılların döngüsü olarak kazandıkları konum itibarıyla gösterdikleri semavi belirtilerle gelmiştir. Eski Türk elyazmalarında semavi kağan "Göktürk" açık bir şekilde hayvan işaretleriyle gösterilmiştir. At ayrıca gök ve yıldız tanrıları olarak da ortaya çıkar. Öte yandan Waley'in ve Petrucci'nin Tun-huang denetimindeki bölgelerde yaptığı araştırmalarda elde ettiği neticeye göre, bu bölgede at hilali bir varlıktır ve kazlar da güneşin iki tekerlekli arabasını çekerler. Ay benzetmesi Kaşgari'yi, atın başındaki beyaz akıtmayı aya benzetme yanlışına düşülmemesi tavsiyesinde bulunduğu bir nükteli bir koşuk yazmaya teşvik etmiştir (makale tüküz). Timurun astroloji kitabı Lubab al-iktiyarat'da açık bir şekilde şeffaf görünümü nedeniyle değişken bir etkisi olan ayın yalnız huzursuzluk ve hareketin tercih edilir bir özellik taşıdığı atlar için uğurlu bir güce sahip olduğu kabul edilir.

Ölümden sonra cennete giden prens ruhu da at binmiş olarak tasvir edilmiştir. İbn Fadlan, İdil Bulgar bölgesinin Türk kağanının aktardığı, at binen ruhların mızrak dövüşçüsü olarak betimlendiği aurora borealis gibi görünen semavi fenomeni aktarmıştır.

Doğu Türkistan bölgesi bilhassa uçan atlar efsaneleri açısından zengindir. Bu bölgede anlatılan göksel atlar, eski Orta Asya'da yeniden ün kazanmışlardır. Kuça kağanı göksel at arabasına önem vermiştir. Bir Uygur resmi, Cahiz'in diz çökmüş midillileri anlattığı bir hikâyesindekini anımsatan, benzer şekilde ona yardımcı olmak için eğilmiş kanatlı iki midilli ile göğe yükselen bir Budist keşişi tasvir eder. Kanatlı at efsaneleri açısından zengin olan bölgeden gelen Kaşgari "kanatlanmak" kelimesi tesadüfi bir benzerlikle at binmek olarak kullanır. Kaşgari ayrıca at binmekten duyulan keyfi kuşmakla benzer kılan birden fazla özlü söz söylemiştir: er atın, kuş kanadın. (cilt I, s, 34)

Gerçekte zarif tarpan tipi vahşi atlar olan uçan atlara dair efsaneler Doğu Türkistan'da halen anlatılmaktadır. Muhtemelen bu efsanelerden kaynaklanan bir nedenle bölgede kuş biçiminde semerler kullanılmaktadır. Türkiye'de de atın hızı bir kuşun uçuşuna benzetilir.

Köroğlu Kır At'ı kuşların sultanı, dans eden kartal (Karakuş oyunlu kır at) olarak övmüştür. İbn Bibi Alaaddin Keykubad'ın atını, kartal takım yıldızlarıyla karşılaştırmıştır. Osmanlı edebiyatında olduğu gibi Oğuz Destanlarında safkan atlar avcıl kuşlara benzetilmişlerdir. Nef'i IV. Murad'ın (kartala benzer) donlu atı humayi'den özellikle bahseder ve diğer atları tavus kuşlarıyla karşılaştırır. Kanatlı tek boynuzlu at bir at olarak gösterilmiştir. (folyo'da şekil 66 v, Tuhfetü'l-Mülûk).

Halen anlatılan Altay efsaneleri arasında çok sayıda göksel at mitolojisi bulunmaktadır. At cennetsel bir figürdür. Ülgen'in aktardığı gibi kutup yıldızına bağlı olan diğer atlar otlar şekilde tasvir edilmiştir. Akşam yıldızı (Çolpan, Osmanlı Türkçesinde Çoban) sürüsü zengin otlaklarda otlayan yol gösteren bir attır. Solbon kamların tuttukları tempoyla birlikte elinde bir yıldız (Harva, s, 96) tutan süvari olarak gösterilir. Zengi Türkmen at yetiştiriciler için çoban kelimesini kullanır.

Johansen'in bana nazik uyarısı Altay kam'ın kurbanlık atı temsil eden bir sırıkla cennete kozmik bir gezi teşebbüsünde bulunduğunu hatırlattı.

II. Tamgalar, Dekorasyonlar ve At Süslemeleri9

Eski Türklerde atlar tamgalarla sembolize edilirdi. Yazılı kaynaklarda ve resimlerde rastlanan tamgalar aşağıda belirtilmiştir. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi adlı eserinin giriş kısmında Oğuz boylarının tamgalarına bir bölüm ayırmıştır. Bunlar arasındaki bir tamga bizim konumuzla ilgilidir: Ala yond denilen siyah ve beyaz benekli atlar yetiştirmekle ünlü Türk boylarında bilinen Alayondlu Oğuz tamgası. Bu tamgaların Ali Yazıcızade'nin Selçukname'sinde şeklinde açık olarak verilmiştir. Bir Sulek süvari atı figüründe yeniden üretilen tamga şeklinde sahiptir. Liu Mau-Tsai'nin T'ang-hui-yao'dan aktardığı Türk at tamgaları şunlardır:

Aşina atı
Ho- lu atı
A-şi-te
Ta-a-şi-te
Pa-yen A-şi-te
En-ki Güney Göktürk atı
Fu-yi-lu Güney Göktürk atı
Güney Göktürk atlarına benzeyen Ki-pi atı
Güney Göktür atlarına benzeyen Hi-ki ya da Uygur atları
Göktürk atlarıyla aynı olan Hu-si atları
Güney çöl atlarına benzeyen Nui-la atları

Bunun da ötesinde, Türkçe runik alfabesi, at sesiyle bağlantılı sesler içermektedir .

Yele ve kuyruk da ayrıca, eski göçmenlerden miras kaldığı anlaşılan bazı özellikler taşımaktadır.10 Geç Han Dönemi'ne ait sanat eserlerinde, kuyrukları kesilmiş ya da düğümlenmiş Asya Hunlarının süvari atlarına rastlanmaktadır. Pazırık halılarındaki büyük atlarda da aynı özellik görülmektedir. Türki dönemde, bütün at tasvirlerinde kuyruklar düğümlüdür. Irk-bitig bu alışkanlığı şöyle ifade etmektedir:

Tığ atın kudrukun tüğüp tiğret,
Yağız kodu...
(Omen 77)

Altın doru atının kuyruğunu bağla ve onu sür, Kuyruğundaki düğümü çözmeli.
Bu yazıda anlatılmak istenen, atın eğitilmesi için kuyruğunun bağlandığıdır. Talas kitabelerinde ise atın ve kuşun kuyruğu için başka bir ifade göze çarpmaktadır: Taşına, uşına olıtı abadım "Taşına baktım ve kuyruğunu bağlamak için oturdum" (Orkun, cilt II, s. 135). Orkun, okuduğu bu yazıyı, Dede Korkut hikâyelerinde geçen, Bamsı Beyrek'in atının kuyruğunun bağlanması geleneği ile ilişkilendirmektedir (ağ boz atının kuyruğunu kestiler).

Orkun ayrıca, Pazırıklıların cenaze töreninde atların kuyruklarının kesildiği ifade etmektedir. Aynı geleneği Araplar, Hicri 44 yılında Multan Türklerinden görüp, kendileri de uygulamaya başladılar. Bu ikinci örnekte, öldürülen düşmanın atının kuyruğu bir ödül gibi kaldırılmakta ve bir direğe bağlanmaktadır. Kaşgari de "kesme", yani atın tüylerinin ya da insan saçının kesilmesinden şu şekilde değinmektedir:

Tünle bile bastımız
Teğmen yangak pustumuz
Kesmelerin kestimiz
(mak. kesme)
Geceleyin baskın yaptık
Saklanarak onlara pusu kurduk
Kesmelerini kestik.

Kaşgari ayrıca savaşa başlamadan önce atın kuyruğunun bağlanması alışkanlığını ispatlamaktadır:

Kudruk katı tüğdümüz,
Tenriğ öküş öğdümüz,
Kemşip atı teğdimiz,
Aldap yana kaçtımız.
(mak. kudruk)
Kuyruğu sıkıca düğümledik
Ulu Tanrı'yı övdük
Dizginleri çektik, atları mahmuzladık
Dörtnala gidermiş gibi yaptık

Kaşgari'nin şiirinde betimlenen sahne, Selçuk Türklerinin, Malazgirt Savaşı'nda dua ettikten sonra atlarının kuyruklarını bağlayıp savaşa dalmalarını anlatmaktadır. Yine Kaşgari, beçkem adı verilen, yak öküzü kuyruğu ya da ipekten oluşan, süvari atları ve savaşçıların örtündüğü bir çeşit kuyruk örtüsünden bahsetmektedir:

Beçkem urup atlaka,
Uygurdaki tatlaka
Oğri, yavuz itlaka
Kuşlar gibi uçtimiz.
(mak. beçkem)
Atları beçkemleyip,
Uygur topraklarındaki Barbarlara
Hırsız vahşi itlere
Kuşlar gibi uçarak saldırdık

Oğuz şiirlerinde "hotaz" denilen at gerdanlıklarından bahsedilmektedir (Ergin, s. 24). Raşid Tarihi gibi Osmanlı kaynaklarında bu örtü, Türkçesi "kotaz" olan kelimenin Arapçalaşmış haliyle kutas olarak geçmektedir. Raşid, devleti temsil edenlerin atlarında büyük nişanların bulunduğunu söyler.

Türk süvarilerinde, atların boyunlarında sallanan nişanlar, savaşçıların kafalarına taktığı sorguç ya da kuş tüyleri (Kaşgari'ye göre Türklere has bir işaret, mak. Türkmen) ve atlara takılan metal başlıklar gözlenir. Kaşgari ayrıca, atların boynuna takılan "moncuk" denilen boncuk, mücevher ya da aslan pençelerinden söz etmektedir. Moncuk kelimesi, İbn Bibi tarafından hükümdarlık standartlarını belirtmek üzere kullanılmıştır.

Türk süvarileri aynı zamanda zırhlıydılar. Kül Tigin'in mezarında, ancak yüz tane okun zırhını parçalamasından sonra yenik düşen kedimli at (haşeli at) zikredilmektedir. Uygur süvari atları, Pazırık kurbanlık atları gibi maske giyerlerdi. (Ettinghausen, ill.10)

At kuyruğu bir amblem olarak kullanılıyordu. Öte yandan Kaşgari, at kuyruğundan değil, ipekten yapılmış turuncu bayrağın hükümranlık gücünün alameti olduğunu söyler. Dokuz, yedi ve beş tuğ hükümdarların derecesini gösteriyordu. Profesör Gazimihal'in çalışmaları, Hakanlı tuğunun, (Osmanlılarda felek), üzerine müzik enstrümanlarının takıldığı at kuyruğu olduğunu ortaya koymuştur. Aslında, Kaşgari, tuğun sallanmasıyla ordunun hareket ettiğini ifade etmektedir (tuğum tikip uruldu, cilt I, s. 195). Ancak daha sonraki Selçuklu, Osmanlı, Akkoyunlu dönemlerine ait tarihi kayıtlarda, at kuyruğu standartları perçem, çalış ya da tuğ olarak geçmektedir. Osmanlı sultanları altı ya da yedi tuğ taşırken, paşalar rütbelerine göre daha azını taşırlardı. Savaş zamanında, sultanın tuğlarından ikisi dini bir törenle sarayın kapısına asılırdı. İki tuğ ordunun önünde gider, diğerleri de sultanın emriyle onları takip ederdi. Bükülmüş yele, Kul-Oba ejderha-at motiflerinde görülen diğer bir özelliği oluşturmaktadır. Pazırık'ta resmedilen atta da bir üç bükümlü yele vardır. Ancak buruda bükümler çeşitli renklerdedir. Hunlarda yele kıllarını çantalarda saklama geleneği vardı. Üç bükümlü yeleler Altay, Sibirya ve Doğu Türkistan atlarına ait resimlerde sıklıkla görülmektedir. Bu, Sulek ve Altay gibi Kuzey Türklerine ait taş yazıtlarının tamamında tek tip olarak görülür. Üç bükümlü yele, Pazırık Dönemi'nden başlayıp, Türk Dönemi'nde, Altay, Sibirya ve Doğu Türkistan Türklerinde devam eden yerel bir gelenek olarak görülebilir. Türk kitabeleri ile birlikte bulunan bir hazinenin içindeki Nagy-Szent-Miklos kabının üzerindeki at resimlerinin de kümelenmiş yele taşıdıkları görülmektedir. Bu gelenek, Anadolu Türklerinin atlarında ve Zelenin'in gözlemlediği gibi Altay Türklerinin kurbanlık atlarında da görülmektedir. Kümeli yeleler, aynı zamanda Asya'nın iki zıt ucu olan Çin ve İran'daki at tasvirlerinde de görülür. Kümeli yelelerin buralarda bulunması, çok daha sıklıkla görüldüğü Orta Asya'nın etkisine bağlanabilir.

Türkler, atların bakımına ve süslemelerine özel bir önem vermişlerdir.11 Cahiz, Türk süvarilerin, kendi kendilerinin saraçları ve veterinerleri olduğu not eder. Halifenin elçisi huzuruna getirildiğinde, bir Türk kağanı kendi eyerini tamir ediyordu. İkinci Osmanlı Padişahı Orhan, epik şiirlerdeki kahramanlar gibi, kendi atının nalları ve aksesuarları ile kendisi ilgileniyordu. Göktürk kalıntılarında da benzer eyerler -eyer başı ve parçalarıyla birlikte- görülmektedir. Pazırık eyerciliğinden geliştiği sanılan bu eyer türü, günümüze kadar ulaşmıştır ve Orta Asya ve Anadolu'da "Osmanlı eyeri" olarak bilinir. Süvari, ip ve çanta gibi eşyalarını eyer başına takar ve ok atarken ve at oyunlarında buna yaslanır. Göktürk eyer kaşları, av motifleri ile süslenmiştir. İstanbul'daki Askeri Müze'de ve Topkapı Sarayı'nda bulunan eyer başları, altın ve mücevher kabartmalarla süslüdür. Doğu Türkistan'da prenslerin eyer kaşlarının süslemelerinde nefritler kullanılmıştır. Bunlar genelde kuş kafası şeklindeydi. Büyük ve seyyar olan Türk eyerlerinin, kayışlarla tutturularak kaymaları engellenmiştir. Küçük diskler ve püsküllerle süslü olan bu kayışlar, daha erken dönemlerindeki Türk atlarında da görülür.

Atların, tahta eyerin ağırlığının yaptığı basınçtan korunması için de içlik denilen örtüler kullanılır. Astana Mezarlığı'nda bulunan Turfan atı resimlerinde, içliklerin kaplan tüyünden ya da kaplan postu desenli dokuma ürünlerinden yapıldığı görülür. Bu gelenek Osmanlı lardan günümüz Türkistanı'na da uzanmıştır. Bir süvari, sanat eserlerinde görüldüğü gibi, eyer olmadan, sadece içlik ile de ata binebilir. Arabayı çeken atın binicisi, ata eyer olmadan içlikle biner (Artamonov, s .454). Zengin biniciler, zengin işlemeli içlik kullanırlar. Osmanlılarda içliğe Köroğlu'nun dizelerinde de geçtiği şekliyle çul denirdi:

Beyler gelir sağlı sollu,
Hep atları sırma çullu,
Altın mıhlı, gümüş nallı.

Türk hakanlarının atlarının içliklerine, Selçuklu, İlhanlı, Timur, Osmanlı ve Türkmen kitaplarındaki resimlerde rastlanır.

Kaşgari, yüksek rütbelilerin kullandığı ve al denilen aynı turuncu maddeden yapılan içlikten bahseder.12 Karahanlı beyinin bayrağı da buna benzer. Atların binicisiz olduğu Altay taş yazıtlarında, "al"ın eyerin üzerine örtüldüğü görülür. Kan-çu Uygur Hanedanı Dönemi'ne ait bazı Tun-huang resimlerinde de turuncu renkli eyer örtüleri görülür. Profesör Ettinghausen'in çalışmalarına göre Arapçada gaşiye denilen ve prensle ilgili simgesel bir anlamı olan bu eyer örtüleri, Selçuklu Türklerinin Yakın Doğu'ya inmelerinden sonra Yakın Doğu İslami çalışmalarında tasvir edilmeye başlamıştır. Yakın Doğu'da Selçuklu Devleti'nin kurulduğu dönemlerde yaşayan Kaşgari, "al"ı, gaşiye ile aynı kökten gelen bir kelime ile tercüme etmiştir. Beyin gaşiyesini taşıma geleneği Selçuklu tarihinde birçok yerde geçer. Selçuklular tarafından mağlup edilen dinsiz (pagan) Türk prenslikleri, saltanata riayetin bir parçası olarak Selçuklu hakanının gaşiyesini taşırlardı. El-başı, koşun atları idare eden prens ile birlikte en yüksek rütbeli yetkilidir. Tuğrul Bey, Halife'nin gaşiyesini taşımakta tereddüt etmemişti. Belki de, bir saltanat amblemi olarak gaşiye ile hakanın bayrağından yapılmış olan "al"ın, aynı şeyler oldukları düşünülebilir. Celayir Prensi Sultan Ahmed tarafından yapılan bir minyatür, gaşiye ile Altay ve Hunların al'ları arasındaki benzerliği ortaya koyuyor. Eyer örtüsü, Osmanlı minyatürlerinde ve günümüz yazılarında da sık sık gösterilmektedir. Bunlar, önde gelen kişilerin seyisleri tarafından taşınırdı. Osmanlı tarihçilerinden Raşid, Sultan III. Ahmed'in çocuklarının sünnet töreninden sonraki at binimini tasvir ederken, hanedanın yedek atlarının, prensin yedek atları ile aynı süsleri taşıdığını söyler: değerli taşlarla süslenmiş eyer ve kalkanlardan, aynı şekilde süslenmiş zinpuş ve kürklerden oluşan süsler. Her yedek at bir görevli tarafından sürülüyordu. Kırmızı eyer örtüsü, Osmanlı sultanlarını tasvir eden minyatürlerde ve Kırım Savaşı Dönemi'ne ait İngiliz seramik süslemelerinde de görülür. Doğu Türkistanlı prensler de yakın bir zamana kadar, sıkı bir şekilde işlenmiş eyer örtülerini (yapık) kullandılar.

Türklerin kıymetli eyer örtüsü kullanma geleneklerinin tersine, İranlılar başka amblemler kullanırlardı. Osmanlı tarihçisi Çelebizade, İstanbul'u ziyaret eden İran elçisinin yedek atının İran süsleri taşıdığını söyler.

III. Türk Sanatında At Türleri

Resim çalışmaları kadar edebi eserler13 de genelde Orta Asya atlarının, özelde ise Türk atlarının ayırt edici özelliklere sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Orta Doğu atlarını değerli kılan şeylerin Türk atları için geçerli olmadığını söyleyen Zengi, Türk atlarının fiziksel özelliklerini açıkladığı gibi, aynı zamanda Türklerin atları eğitme biçimini de över. Bu metotlar, tayları zorlamak yerine tatlılıkla eğitmek, onları iyi beslemek, mümkün olduğunca yalnız dolaşmalarına izin vermek şeklindedir.

Türk atlarının fiziksel özellikleri ise çok çeşitlidir. Bu özelliklerden bir kısmı, diğerleriyle karşılaştırıldığında daha vahşi bir kana sahip olmalarında aranabilir. Zengi, Türk atlarının olağandışı hızlarından ve dayanıklılıklarından söz eder. Bu atların boyları genellikle küçükle orta arasında değişir. Toynakları o kadar güçlüdür ki, bunlara nal takılmaz, ama yine de en sert arazilerde koşabilirler. Bu özellik resimlerde abartılarak gösterilmiştir. Yine resimlerde, bacaklar genellikle kısadır ve iki kürek kemiği arasında atın boyunun yaklaşık yarısına ulaşır. Profesör Togan'a göre, Orta Asya atlarının başlarını eğme gibi bir eğilimleri vardır ki bu jest birçok resimde tasvir edilmektedir. Butlar, safkan olanlarında bile Türkmenlerin argamak atında olduğu gibi genelde sıkıdır.

İbni Hurdadbih, Türk atlarının bedenlerinin uzunluğuna dikkat çekmiştir. Bu özellikle Orta Asya at tasvirlerinde, antik çağlardan, Orta Çağ'a (Resim ve hatta günümüz Altay at tasvirleri ile Türkmen argamaklarında görülebilmektedir.

Düz bir sırt, at üzerinde uzun yolculuklar yapan Türkler için, konforlu bir oturumu garanti eden en başta gelen özelliktir. "Yassı" terimi Osmanlı yazılarında (Tuhfetü'l-Mülûk) olduğu kadar Kaşgari'de de bir övgü olarak karşımıza çıkar. Bu özellik birçok Türk at tasvirlerinde görülür.

Uzun bir boyun da eşit derecede takdir edilmiştir. Bazı antik tasvirler Orta Asya atlarının boyunlarının doğal bir uzunluk ve yay gibi gerginliğe sahip olduklarını gösterir. Osmanlı eserlerinde de uzun boyunun, iyi atlayış sağlayan bir özellik olduğu vurgulanır (Tuhfetü'l-Mülûk).

Kuzey Asya'da yetiştirilen atlar ise belirgin olarak daha açık renktedir ve daha yumuşak tüylere sahiptiler. Bu özellik, Kaşgari'nin tüy dökme mevsiminden ve açık renkli tüy çeşitlerinden bahsetmesiyle daha belirgin hale gelir. Benekli atlara da sıklıkla rastlanmıştır. Türkmenlerin bölgesinde atlar daha parlak ve koyu tüylere sahiptir. Zengi'ye göre Türk atları açık renk yeleli ve mavi gözlüdür.

Kaşgari, yorga kelimesine eşanlamlı o kadar çok kelime sayar ki, okuyan birisi Doğu Türkistan'da yorga atlarının yaygın olduğu kanısına kapılır. Bazı atların yorga atı olarak doğduğunu, bazılarının ise bunun için eğitildiğini söyleyen Zengi, Kutal atlarının yorga atı olduğunu ifade eder. Yorga atları, sakin yürüyüşler ve aynı zamanda av içindir.

Son dönemde Osmanlı ordusunda bulunan Tatarlar, sıradan atlardan çok daha hızlı ve uzun süreli koşabilen yorga atlarına bindiler. Osmanlı döneminde yorga atları, eğitim atı olarak görüldü. Ahmed b. Musa Merkez Efendi Farsça rahvar kelimesini Türkçeye yorga olarak çeviririr ve "Türk atı" diye ekler. Koşmak da Zengi gibi, Doğu Türkistan atlarının yorga atı olarak doğduklarını söyler. Koşmak Doğu Türkistan atlarının bu özelliğini, buzlu doruklarda büyük çaba harcamalarına ya da uzun çayırlarda dörtnala koşmalarına atfetmektedir. Yorga atı olmayan atlar, Doğu Türkistan'da o kadar azdır ki bunlara "sök-sök" gibi özel bir ad verilmiştir.

Zengi, bir gerçeği üzülerek belirtir ki, cahil Türkler, atların nefeslerini açmak için burunlarına kesikler atarlar. Bu, Profesör Togan tarafından Orta Asya'da da gözlemiştir.

Eski Çinliler birçok at çeşidi biliyorlardı ve bunları yarı yabani Türk atları, midilliler, orta boy sürüş atları ve savaş arabalarına koşulan büyük atlar ve süvari atları olarak kategorize etmişlerdi. Zengi de hemen hemen aynı sınıflandırmayı yapar. Zengi, Türk atlarının mükemmel olmalarına rağmen ya küçük ya da orta boylu olduklarını ve bundan dolayı kralın etrafındakiler ya da ona eşlik eden müzisyenler gibi ikinci dereceden önemli kişilerin binimi için uygun olduklarını ifade eder. Midilliler, çocuklar, kısa yolculuğa çıkanlar ve atlı oyun oynayanlar tarafından kullanılmalıdır. Zengi, Türklerin av için büyük atları kullanmadıklarını, bunun yerine tagi denilen ve yaban eşeği kadar hızlı olan çabuk atları tercih ettiklerini belirtir. Orta boy at ise, büyük atların 6 kubit atlamaları ile kıyaslanmasından bahisle, "altıda dört" atlar denirdi. Altıda dört, Zengi'ye göre bütün amaçlar için uygun bir uzunluktur. Ağır atlar ise uzun sürüşler, yorga ve ağır biniciler için iyidir. Son olarak, altıda beş atlar savaş safları, mızrak dövüşü ve ağır biniciler için daha uygundur.

Aşağıda, Türk atlarının en karakteristik olanı yarı yabani midillilerden başlamak üzere, Zengi'nin sınıflandırılması verilmiştir.

1. Yarı Yabani Midilliler14

Profesör Eberhard, Çinlilerin yabani atlar ve Hunların binek atları için aynı kelimeyi (tao-tu) kullandıklarını belirtmiştir. Antik göçebelerin mezarlarında bu tür midillilerin kalıntılarına rastlanmıştır. O erken dönemlerden bugüne, resim çalışmaları, Przewalski ve tarpana karşılık gelen iki tür midilliye işaret etmektedir. Bunların ikisi de varlığını korumuştur ve halen Orta Asya'da bulunmaktadır. M. Herrmans'ın çalışmaları Przewalski türünün Kuzey ve Doğu Asya'da, tarpanın ise güney Türkistanda bulunduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Ayrıca karma türlerden de bahsedilir. Tasvirler bu ayrımı teyit etmektedir. M.Ö. yaklaşık 5'inci yüzyıla ait Sibirya metal kabartmalarındaki ve Transbaykal'daki bir Hun mezarındaki at figürleri, Przewalski midillisi ya da günümüzdeki büyük kafalı bodur Sibirya midillileri ile ilişkilendirilebilir. Öte yandan T'ienşen Dağlarındaki bir Asya Hunları öncesi yerleşim yerinde bulunan at figürleri tarpan türü ya da karışık tür bir ata işaret etmektedir. (bkz. Ögel, pl III, resim 3).

Orta Asya göçebeleri bu tayları uzun göçlerde kullanırlardı. Avrupa Hunları, Avarlar ve Partlar, Przewalski türü atlar kullanırlardı. Przewalski türü taylara, Mançurya'nın Leao-yang mağaralarındaki duvar resimlerinde de rastlanmıştır.

Ancak, resimlerde görüldüğü kadarıyla geçmişte olduğu gibi günümüzde de midilli büyüklüğünde ama güzel görünüşlü atlarla yarışlar yapılmaktadır. Bunlar, nispî olarak daha küçü1 ve narin başları ve kemerli boyunları ile ağır Przewalski atlarından ayrılırlar. Aşağıda da anlaşılacağı gibi bu narin taylar, Hotan'da halen var olan tarpan tipi atların ataları olabilirler. Şu sonuca da varılabilir ki bu taylar Orta Asya'da antik devirlerden beri yarışlar için tercih edilen türlerdir.

Öte yandan Orta Asya'da bunların dışında midilli büyüklüğünde ama iyi görünüşlü, başları diğerlerinden nispeten küçük ve nazik olan atlarla yarışlar yapılıyordu. Bu yarışlar bugün de yapılmaktadır. Bu nazik atların bugün halen Hotan'da bulunan tarpan türü atların ataları oldukarı söylenebilir. Şunu da diyebiliriz ki, bu atlar ilk çağlardan beri Orta Asya'da yarışların aranan atlarıydı. Swat kabartmalarındaki Sidarta araba atları, Miran duvar yazılarındaki Vasantara binek ve koşum atları, yıldız tanrılarının dört atlı arabaları, Şorcuk'taki mozaikler, Tun-huang arşivlerindeki Katanka tasvirleri; bunların hepsi, nispeten küçük başlı midilli türleriydi. Uygur hayvan figürlerinde de bu tarpan türü atların birçok çeşidine rastlanmaktadır. Cahiz'e göre, Uygur çalışmalarında küçük midilli atları, Türk midillilerine emredildiğinde yaptıkları şekilde, sıklıkla dizlerinin üzerine çökerler. At yarışlarını tasvir eden resimlerde küçük güzel midilliler Buda'nın önünde diz çöker halde tasvir edilmişlerdir. Bu zarif atlardan bir sürü de, ki bunlar güneş ve ay tanrılarının atları olabilir, harika bir köşkün önünde duruyorlar. Ayrıca Göktürk kabartmalarında da, kaliteli atların arasında, beğenilen tarpan türü yarı yabani avcı atları olan midillilerin birçok örneği görülür. Bu küçük atlar tay değiller, özenle eyerlenmiş, üç bükümlü yele ve kaliteli bir atın diğer aksesuarları ile süslenmişlerdir.

Przewalski türü midilliler ayrıca Türk sanatında da yer tutar. Uybat bölgesinde bir mezarın içinde Türkçe yazıtlarla birlikte bulunan altın yaldızlı bir bronz kabartmada, atı çılgınca bir hızla dörtnala koşan bir okçu, bir avın arkasından ok atarken görülür.

Cahiz, Arapların Türk midillilerinin başarılarını gördüklerinde şaşkınlığa düştüklerini yazar. Bir hikayede, kaçmakta olan bir yabani at, görkemli safkan atlara binmiş Horasanlı biniciler tarafından yakalanamıyordu. Bir midilliye binmiş olan kısa boylu bir Türk, bu "sevimsiz" çifte kahkahalar atan Horasanlılar ve Arapların gözleri önünde atını çevikçe sürdü ve yabani atı yakaladı.

Zengi, Abbasi halifeleri döneminde yarı yabani Türk midilli atlarından bahseder. Daha önce de belirtildiği gibi, tagi denilen Türk dağ atları, Semerkant elçisi tarafından halifeye hediye olarak getirilmişler ve Hutal ile başka yerlerden iyi atların önünde yürümüşlerdi. En iyi atları Bağdat'ta görmeye alışık olan halifenin etrafındakiler, kendilerine çirkin görünen Türk midillilerini görünce hep birden kahkahayı bastılar. Ancak elçi, bu tagi atlarının en hızlı avcı atları olduklarını açıklayarak şu hikâyeyi anlattı:

Eski zamanlarda iki Türk kabilesi birbiriyle savaşıyordu. Kabilelerden biri, diğerinin bütün atlarını, zirvesinde kızgın su olan bir dağa getirdiler. Orada kamp kurmak için durdular ve kısrakları bu suyun yakınında bağladılar. Orada gizlenen gözcüler, sonradan tagi denilen yabani aygırların oraya geldiklerini ve kısraklarla çiftleştiklerini gördüler. Bu tagiler o kadar hızlıydı ki yaklaşık 50 kilometrelik bir mesafede, ne yaban eşekleri ne de geyikler onlara yetişemedi. İki yaşına kadar olan tagiler kısa bir süre sonra Türkler tarafından yakalandı, eyerlendi ve eğitildi. Daha yaşlı olan taylar evcilleştirilemedi. Türkler tagiyi kementle dağ eşeği yakalamak ve dağlarda avlanmak için kullandılar. Tagi atı meziyetlerini, Bağdat'ta kendisini denemek için yapılan bir yarışta da ispatladı. Halifenin diğer atlarıyla aynı duruma gelmesi için beslendi, bir süre bakıldı ve nalsız olan toynakları nallandı. Yarıştan bir gece önce atlar 75 kilometrelik bir mesafeye götürüldüler ve ertesi gün şafak sökerken yarış başladı. Tagi tam sabah namazı bitiminde varışa ulaştı ve bir 75 kilometre daha gitti ki artık binicisi tükendi. Halifenin iyi cins atları ise varışa ancak 6 saat sonra, öğle namazı ile ikindi namazının arasında ulaştılar. Bunun üzerine, yılın beş ayında halifeye hizmet eden ve dönemin en büyük at meraklısı olan Hutal hükümdarı Yakub el-Kutali, daha fazla tagi midillisi bulmak için Türkistan'a geldi. Yakub ayrıca tagiyi tanımlamıştı. İyi bir atın emaresi olan şeyler taginin görüntüsünde yoktu. Tagi, yaban eşeğini andıran garip görünüşlü, seyrek tüylü, altıda dörtlük orta boy bir attı. Ancak yaban eşeğinden daha dolgundu. Güçlü kemikleri, omuzları ve toynaklarıyla sağlam bir görüntüsü vardı. Boynu kısaydı. Yeleleri ve kuyruğu kısa ve kabaydı. Kısacası tagi, yabani bir atın görüntüsüne sahipti. Soluk alma kapasitesini artırmak için burun deliğinde bir kesik atılmıştı. Tagi kelimesi Kutadgu Bilig'de de anılmaktadır.

Orta Çağ'da da yarı yabani küçük Türk atlarından sıkça bahsedilir. Kaşgari, en hızlı avcı atının, yabani bir aygır tarafından döllenen ama evcil bir kısraktan doğan "arkun" olduğunu söyler. Kaşgari ayrıca, Bulak Türkleri tarafından yetiştirilen, sırtı düz ve rahat olan küçük atlardan bahseder ama bunların ana ya da babalarının yabani olduğuna dair birşey söylemez. Kutadgu Bilig'e göre arkunun Karahanlı Devleti'nde şerefli bir yeri vardır.

Oğuz boylarının şiirleri, Dede Korkut efsanelerinin geçtiği 9. yüzyılda Türklerin kullandığı iki hızlı at türü arasında ayırım yapmaktadır. Deli Karçar'ın zulmünden kaçması gerektiğini anlayan Dede Korkut, hükümdarın ahırlarındaki en hızlı atı ister. Bunlar iki tanedir: Küçük başlı küçük aygır (kiçi başlı kiçer aygır) ve koyun başlı kahverengi aygırdır. (toklı başlı torı aygır). Tanımlar tarpan türü bir ata ve ağır ve tüylü Przewalski atına karşılık gelmektedir.

Çok sayıda Türk midillisinin Orta Doğu'ya göçleri Selçuklu Dönemi'ne rastlar. Yakut, Dicle nehrinde su içen bu alışılmadık atları gören Arapların şaşkınlıklarını anlatır. Bunu görenler, Peygamber'in, atlarını Dicle'nin suyunda sulayan ve İslam dünyasında egemenliği ele geçirecek olan Moğolları tarif eden hadisini hatırladılar.

Selçuklu Dönemi'ne ait sanat eserleri, avlarda küçük atların kullanıldığına tanıklık etmektedir. Mozaiklerdeki, bronz aynalardaki ya da Konya'daki Alaaddin Tepesi kalıntılarındaki atlı avcılar, Sasani hükümdarları gibi kraliyet atlarına değil, Leao-yang mağaralarındaki avcılar veya Uybat kabartmalarındaki kaplan avcısı gibi midillilere biniyorlardı.

Bunlar Kaşgari'nin, avlanan Türk prensini anlatan şiirinde de hatırlatılmaktadır:

Çağri alıp, arkın münüp, arkar yeter
Avlar keyik, taygan idhip, tilki tutar
(Şahini alır, arkuna biner, dağ keçisinin ardından yeter,
Geyik avlar, köpeği tilkinin ardına salar.)

Nazik görünüşlü tarpan midilli atları, 15.Yüzyılın sonuna kadarki Osmanlı sanat eserlerinde, prenslerin bindiği safkan at tasvirlerinde boy göstermeye devam eder. Bu dönemden sonra prensler daha görkemli atlara binmeye başladılar. Midilliler, Anadolu biniciliğini anlatan resimlerde halen tasvir edilmektedir. Yund gibi bazı uzmanlara göre Anadolu midillileri kısmen Orta Asya midillilerinin neslindendir.

Öte yandan tarihi kayıtlara ve resimlere göre, Orta Asya'da, yabani tayların eski yöntemlerle yakalanmasına ve evcilleştirmek için sürüler halinde beslenmesine devam edildi.

Bu bağlamda, İstanbul'daki kaynağı bilinmeyen bir grup çalışmanın, Türkistan ve Çin sınırlarıyla bağlantılı olduğu söylenebilir. Hatta Profesör Togan, Muhammed Siyah Kalam'ın, Muhammed Bahşi Uygur'un Timur Dönemi'ne ait kayıtlarda tarif ettiği, Çin porseleni yapmaya çalışan oldukça yetenekli, ünlü ve tuhaf sanatkar olabileceğini belirtmiştir. Ressamın Uygur kökenli olması ve Çin tekniklerindeki başarısı Siyah Kalam'ın çalışmalarının özellikleriyle açıklanabilir.

Siyah Kalam'ın çalışmaları, Doğu Türkistan ve Çin sınırındaki Şorcuk midilli figürleri, Uygur midilli resimleri ve Ming Dönemi'ne ait Doğu Türkistan "alaca" midillisi tasviri gibi tasvirlerle ilişkili olabilir.

Yabani midilli atları olan "kulan"ların kementle yakalanmasına günümüzde devam edilmektedir. Doğu Türkistanlılar, nefes almanın bile zor olduğu yüksek platolarda yaşayan kulanlardan bahsederler. Kulanlar, yaban atları, yaban eşekleri ve katıra benzeyen ama tamamen beyaz ve kırmızı çizgili türler şeklinde görülür. İstanbul'da yaşamakta olan Turfanlı Hacı Abdurrahim, Türkistan-Tibet sınırındaki Çerçen bölgesindeki Çimen Dağlarında zebraya benzeyen hayvanların olduğunu haber vermiştir. Abdurrahim'e göre bu hayvanlar çok çevikler ve asla yakalanmıyorlar. Abdurrahim ayrıca hem Çimen Dağlarında hem de Altay Dağlarında, çizgisiz, kül grisi donlu yaban eşeklerinden bahseder. Altay Dağlarındaki kulan atları büyük başlıdırlar ve muhtemelen Przewalski türüne aittirler. Altay ve Bal Köl midillileri bu kulanlarla çiftleştirilmektedir. Bu Moğol midillisi görünümlü yarı yabani atlar öylesine hızlıydılar ki (Kaşgari'nin bahsettiği arkunlar gibi), bütün yarışları kazanıyorlardı. Huysuz olmasıyla bilinen Bar Köl midillisine binmek zordur. Muhammed Siyah Kalam'ın bir resminde görüldüğü gibi Kırgızlar da tazıları, şahinleri ve kartalları ile kulan avına giderlerdi.

En hızlı ve en iyi görünümlü kulan atlarının Hotan Dağlarında bulunduğu bilinir. Bu kulanların nesillerinin kuşlara dayandığı şeklinde söylentiler vardır. Aynı zamanda veteriner de olan Koşmak, bu atlardan birkaç tane yakaladığını ifade etmiştir. Altın donlu ve küçük başlı bu zarif yaratıkların tarpan türünden oldukları düşünülebilir. Profesör Togan, Başkurdistan'da aynı şekilde zarif, açık kahverengi donlu ve çizgili, suda yaşayan aygırlardan türediği söylenen yarı yabani "şülgen" denilen atlar gördüğünü söyler.

2. Orta Boy Safkanlar15

Tarihi kaynaklar ve sanat eserleri, Orta Asya'nın orta boy atlarının ana özelliğinin hızları ve dayanıklılıkları olduğunda birleşir. Bu atların yarı yabani tarpan türü midillilerden çok farklı özelliklerde olmadıkları bilinir. Sanat eserlerindeki küçük başlı ve kemerli boyna sahip atların midilli mi yoksa orta boy safkan mı olduğunu anlamak bazen güçtür. Orta boy safkanların muhtemel bir prototipine T'ien-şan dağlarında bulunan Hun öncesi döneme ait bir tasvirde rastlanmıştır. Tasvirleri günümüze de ulaşan bu at, Przewalski türü midilli ile bir safkanın birleşimi olan uyumsuz bir görüntüye sahiptir.

Johensen'in makalesine göre, bu tür, bükümlü yeleleri olan değerli bir binek atı şeklinde, eyerlenmiş olarak bulunur. Hun Noin-ula mezarlarından çıkan dokumalar da benzer şekle sahip iki ata işaret eder. Mançuryadaki Leao-yang mağara duvarlarındaki tasvirler de benzer karakteristikleri sergilemektedir. Astana'da bulunan mezar figürleri de belki de abartılı bir şekilde, ağır gövde ve butlar ve tüylü ayaklar ile, uzun ve kemerli boyuna bağlı, ilginç derecede güzel bir başın birleşimini gösterir. Göktürk Altay kabartmalarına dönecek olursak, üç at türü içinde süvari atı büyük, midilli küçük ve orta boy binek atı ise Tien-şan türüdür. Dayanıklılığı ve hızıyla meşhur olan Türk av atı, büyük oranda Göktürk kabartmalarındaki orta boy ata benzetilebilir.

Kutal ve Soğd'da da yetiştirilen Kuça'nın ünlü "şen" atları, Türk av atları gibi, uzun yolculuklarda kullanılan, benzersiz bir dayanıklılığı olan küçük atlardır. 6. ve 7. yüzyıla ait Türkistan sanat eserlerinde tasvir edilen küçük tip atlar muhtemelen şen atlarını temsil etmektedir. Şorcuk'taki daha büyük mozaik at figürleri ve Varakşah süvari okçusunun atı, midilli ile süvari atı arasındaki orta boy atlar olarak sayılabilirler.

7. yüzyılın sonlarında Türkler, şen atlarını yetiştirdikleri bölgede, şen atlarına benzeyen, tasvirleri günümüze kadar ulaşan bir tür at yetiştirdiler. Bunlar, binek, av ya da süvari atı olarak kullanılan, güçlü ama zarif görünüşlü orta boy atlardı. Türk kabilelerinin güneye göç etmeleri ve Kansu bölgesinde yarı yabani Hun midillilerinin belirmesi, güney çöl Göktürk atlarının yetiştirildiği zamana denk gelir. Bu atlar Fergana kralının ve Uygurların atlarına benziyordu. Sse-ki, Fu-li-yü, K'ipi, Hu-si, Nula; bunların hepsi prototip Sse-ki güney çöl Göktürk atına benzer atlar yetiştirdiler. Bu güney tipi Türk atları, Aşina ve diğerleri gibi kuzey bölgesi Türk atlarından kolaylıkla ayırt edilemez. Güney Türk atlarını yetiştiren Sekiler, 690-705 yılları arasında çölü geçerek Kansu'ya geldiler. Tun-huang'da bulunan ve şimdi Ermitaj Müzesi'nde olan, Artamanov tarafından bir Türk biniciyi tasvir ettiği söylenen figür, muhteşem siyah süvari atı gibi Turfan bölgesi safkanları tasvir eden Uygur resimleri ile ilgilidir. Uygur ressamları yalnızca Orta Asya'nın yetenekli sanatçılarından olmadıkları gibi aynı zamanda at anatomisini de iyi biliyorlardı ki, bu ancak binici olmaları ile açıklanabilir.

Kantaka'daki bir başka Uygur resmi (ince bir zerafete sahip süt beyaz bir safkan), Uygurların safkanlar konusundaki estetik zevklerini doğrulamaktadır. Gerçekten de denilebilir ki, ideal Türk atı şekli, Uygur safkan resimlerinde vücut bulmuştur.

Güney Türk safkanlarını gösteren bir başka eser de, Profesör Ettinghausen tarafından yayımlanan Sung Dönemi'ne ait Çin resimleridir. Bu resimler Uygur süvari atlarını göstermektedir. Hotan atlarını gösteren başka Çin resimleri de vardır. Bunların hepsi, siyah Uygur süvari atlarına benzeyen orta boy safkanlardır. Şu da belirtilmelidir ki, Çin tasvirleri, şişman at tasviri yaygınlığı yüzünden bundan sonra deforme olmuştur. Eski Türkler, ince yapılı, hızlı atlardan (incka, yüğürük) hoşlanıyorlardı. Irk-bitig, şişman ve tembel atları geleceğe ait kötü bir işaret olarak görmektedir. Buna rağmen, belki de Çin etkisinin yaygınlaşmasından ötürü, bakımlı beylik atları kavramı, iyi beslenen ancak hareketli ve zarif Türk safkanlarının önüne geçti. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut, "beğler semüz atlanır" (beyler şişman atlara binerler) diyordu.

Profesör Togan'ın Arapça kaynakları araştırması, güney Türk atları konusuna açıklık getirdi ve Türklerden önce Kuça ve çevresinde "şen"den başka at olmadığını ortaya koydu. Araplar, Türkler ve Toharlılardan öğrendikleri bütün atlara "birdaun" diyorlardı. Daha sonraki Emevi ve Abbasi dönemlerinde, Toharistan dağlarındaki at yetiştiricileri büyük oranda Türk'tü. İlk kez bir Tohar atı, Bayincur adındaki bir pagan Türkü olan Fergana elçisi tarafından Emevi Halifesi'ne sunuldu. Araplar, bu birdaun safkanın hızını ve dayanıklılığını takdir ettiler. Kutal'daki bey hanedanı tarafından yetiştirilen ve Profesör Togan'ın şen atları ile aynı olduğunu belirttiği atlar da aynı derecede değerliydiler. "Bek"ler, Kutal ve Bağdat'taki Abbasi halifeleri için atlar yetiştirdiler. At yetiştirme konusundaki eseriyle bilinen Ebu Yakub el-Kutali, bir Bek prensiydi.

Türk ve Tohar atları Araplara ağır göründü ki bu atlara "birdaun" dediler. Profesör Bambaci'ye göre Latince kökenli olan bu kelime hem orjinalinde hem de Arapçalaştırılmış şekliyle "ilkel" (çn: İng. draft) at anlamına geliyordu. Araplar bu kanıya, Przewalski midillilerinin tabiatındaki ağır görünümden dolayı kapılmış olabilirler. Przewalski atları, küçük boyları, olağan dışı çabuk adımları, yerlerinde duramamaları ve güçlü toynakları ile atalarının yabani olduğunu ele veriyordu.

El-Cahiz, hangisinin en iyi birdaun olduğunu göstermek için kağanın binek atı ile, Sasani imparatorunun bineği olan en iyi Orta Doğu binek atını karşılaştırdı. Muhtemelen efsane olan bu karşılaştırma, yine de her iki türün özelliklerini direk olarak gözlemlememizi sağlıyor. O dönemin büyük kağanı, Çin ile Horasan arasındaki Kuşan'da yaşayan, "Atların Efendisi", Dokuz Oğuz hükümdarıydı. Eğer Kuşan olarak bilinen yer Kuça ise, Atların Efendisi'nin başkenti, "şen" atlarının ve antik çağların ejderha atlarının yaşadığı yerdi. Bu nokta da Profesör Togan'ın, birdaunların kökeninin antik şen atlarına dayandığı şeklindeki görüşünü doğrulamaktadır.

Büyük Kağan ve Sasani imparatoru at sırtında müzakereye tutuştular. Kağan sıkı bir şekilde oturmuştu ve bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Resimlerdeki gibi muhteşem bir görünüşü vardı. Sasani hükümdarı ve Türk birdaunu oldukça canlıydı. Sasani hükümdarı heyecanlı bir şekilde ellerini ve kafasını hareket ettirirken, birdaun yürüdü ve şaha kalktı.

Kaşgari, hem yarış hem de eşkin atı olarak kullanılan "ikılaç" adlı, güzel görünümlü bir at türünden söz eder. Zengi'nin Kutal eşkin atı ile ilgili anlattıkları, ikılaçın, Güney Türkistan ve Kutali ortay boy atlarının bir türü olması ihtimalini akla getirmektedir. İkılaç, Karahanlı hükümdarının ahırındaki iyi atlar arasında bulunmaz. Türk ve Türkmen atlarına ilişkin Ebu Yakub El-Kutali Dönemi'ne ait bilgiler, ikılaç atının özelliklerini açıkça anlatmaktadır. Ebu Yakub, yaklaşık 500 kilometrelik bir sefere çıkmaya karar verir. Askerleri arasında, yalnızca bir tek atı olan bir Türk görür. Oysaki hükümdar, sefer sırasında birçok atın tükeneceğini biliyordu. Ancak bu Türkmen, atının sefer sonuna kadar orduyu takip edebilecek kabiliyette olduğunda ısrar eder. Bu durum Ebu Yakub'un dikkatini çeker ve Türkmen'in atını izlemeye başlar. Genç binici atını durmaksızın sürer, seferin yorgunluğuna bir de av ve polo partileri eklenir. Genç Türkmen, atının serbestçe dolaşmasına izin verir ve onu iyi besler. Türkmen atı diğerlerinden fazla yemektedir ve toynağıyla toprağa vurarak daha fazla yulaf istemektedir. Diğer atlar yorgun ve zayıf düşerken, Türkmen atı heybetli görüntüsüyle dikkat çeker. Ebu Yakub, Türkmen atlarını, kaliteli olduklarına dair bir işaret taşımayan, orta boy atlar olarak tarif eder. Ama bu at güçlü kemiklere, Orta Doğu'da birinci sınıf olarak bilinen, pürüzsüz bir dona sahip doru atıydı. (kumait, Türkçe yağız). Bu özel bir attı. Zengi'nin kendisi de böyle bir ata sahipti. Bu at Zengi'nin polo oynadığı, avlandığı ve sefere çıktığı, ak sekili eşsiz bir attı. Yani Türkmen atı, bütün amaçlara uygun, kuzey Türklerinin yarı yabani tagi atlarından daha koyu dona sahip, orta boy bir attı. Marco Polo, Türkmen atlarının Anadolu Türkleri tarafından da yetiştirildiğinden bahseder.

Konya'daki Alaaddin Sarayı'nda bulunan ejderha ve aslan avındaki at kabartması, Zengi tarafından tarif edilen orta boy Türkmen atı olma ihtimali vardır. Kahramanlık şiirlerindeki alplar da birçok amaç için kullanılabilen, aynı zamanda oldukça güzel görünüşlü atlara sahiptiler. Ayrıca Osmanlı minyatürlerinde de, eşkin atı olarak eğitilen, çok yönlü özelliklere sahip atlar olarak uzun yolculuklarda kullanılan orta boy at türleri görülmektedir. Seferlerde, büyük at hükümdar ya da komutana ayrılır, diğer ileri gelenler ise orta boy iyi tür atlara binerlerdi.

Orta boy safkanların birdauna benzer daha ağır bir türüne, Selçuklu, İlhanlı ve Timur dönemine ait sanar eserlerinde sıkça rastlanır. Komik görünüşlü bazı tasvirler, Göktürk Altay taş oymalarındaki at figürlerini anımsatmaktadır. Kökeni belli olmayan bu çizimler Blochet tarafından Herat ekolüne, martin tarafından ise Osmanlı ekolüne ait bulunmuştur.

Profesör Togan, Bedahşan Türkleri tarafından yetiştirilen ve birdauna benzeyen bir at türünden bahseder. Bu at, güçlü toynaklı, göze çarpan canlılığı burnuna atılmış bir çizikle daha da artırılmış, orta boy bir attır. Bu tür, başını klasik bir safkan gibi yukarda değil, Doğu Türkistan tasvirlerinde görülen orta boy atlar gibi aşağıda tutmaktadır.

3. Büyük Safkanlar16

Çin kaynakları, nispeten daha büyük türler olan süvari ve araba atlarının ölçülerini verir. Göçebelerin mezarlarında bu tür büyük atların iskeletleri bulunmuştur. Rudenko'ya göre bu atlar, bizzat göçebeler tarafından yetiştiriliyordu. Vitt ise göçebelerin bu atları başka yerlerden edindikleri görüşündedir. Sanat eserleri incelendiğinde, eski dönem Orta Asya atlarının, uzun büyük gövdeleri ve düz sırtlarıyla, araba atlarına benzediği görülür. Hun araba atları meşhurdur ve hafif bir savaş arabasını bir günde bin "lis"lik bir mesafeye taşıyabildikleri söylenir. Her biri Pazırık kilimlerinin üzerine oturmuş binicileri taşıyan beyaz büyük atlardan oluşan bir alay, Sidarta atlarının veya Miran duvar resimlerindeki beyaz Vasantara araba atlarının ölçülerindedir. Han süvari atları da büyük görünüşlüdür.

4. Türk-Arap17

Türk ve Arap soyundan atların çiftleşmesinden doğan ve bugün Türkmen argamak ya da Arap midillisi olarak bilinen melez soy üzerinde uzun uzadıya incelemelerde bulunulmuştur. Tarihi kayıtlar, Türk ve Arap soylarının çok erken bir dönemde biraraya geldiklerine işaret etmektedir. Türk atlarının Orta Doğu'ya Emeviler döneminde gelmiş oldukları kaydedilmektedir. Zengi, Türkmenler ile Arapların kendi atlarının iyi özelliklerini öne sürdükleri Ebu Yakup el-Kutali döneminden önce geçen bir olayla ilintilendirerek bu gerçeği doğrulamaktadır (folyo,83). Arap atı Uygur topraklarına 1006 yılında gelmiş ve Uygurlar tarafından Çinlilere sunulmuştur. 1068'de yazılmış olan Kutadgu Bilig'de, Karahanlı hükümdarının atları arasında "tazî"dan söz edilir. "tazî" sözcüğü yine de her zaman bir Arap atı için kullanılmaz, Araplar tarafından Horasan'da ya da başka bir yerde yetiştirilen bir at için ya da Arap atının andıran herhangi bir soydan at için de kullanılmış olabilir. Oğuz destanları, özellikle Arap atından, (Ergin, s: 21) ve "bedevi" ya da "uzun boyunlu bedevi"den ya da diğer soyu belli olmayan büyük atlardan (Kazılığ Dağlarının iri atları) bahseder.

Orta Asya'nın İslamlaşmasını takiben çeşitli özel cins atların çiftleştirilmesinde, soylu atlar olarak bahsi geçen Horasanlı soylar da bir role sahip olmamalılar. Hudud'ül-Alam Horasan'da atların yetiştirildiği bir iki yer sayar. Ancak bu elbette ki bu atların Türkistan soylarından tamamıyla farklı oldukları anlamına gelmez. Cahiz tarafından da kaydedildiği üzere, Türkler ve Horasanlılar, Mekkeliler ile Medineliler kadar birbirine yakındılar. Horasanlı sözcüğünün kendisi de etnik bir kökenin göstergesi değildir ve bir Türk kadar bir İranlı da olabilir. Aslında Horasanlı usta binicilerin Arap oldukları da ortaya çıkacaktır. Öte yandan "Abbasi Halifeleri tarafından şimdiki Türkiye'nin güneyine yerleştirilmiş" Horasanlılar, N. Ramazanoğlu'nun da XXVI. Doğubilimciler Kongresi'nde belirttiği üzere, Türk biniciler idi. Öyleyse iri Horasan atlarının Kırgız (Girtis) atları gibi iri Türk soylarıyla bağlantısı olması muhtemeldir. Bunlar da yine, birdaun'un gelmesinde önce Bedahşan'da var olduğu söylenen iri cins yerel atlar olabilirler. Marco Polo Dönemi'ndeki antik iri atların anıldığı efsane de İskender ile bağlantılıydı. Horasan ve İran atları arasında bir bağ bulunması muhtemeldir. İran atı, hem Cahiz Dönemi'nde hem de sonrasında Türk-Arap soyunun İslam dünyasının ideal at standardı olarak kabul edildiği dönemde sakinliği ile bilinen bir cins idi. Osmanlı döneminde ise, Afgan yetiştiricilerinin atları bu İranlı yetiştiricilerin atlarıyla bağlantılandırılıyordu. Afgan krallarının elçilerinin 1141'deki İran ziyaretlerinde Küçük Çelebizade, atlarının İran atlarına benzerliklerinden bahseder ve bu atların mizacını, Cahiz'in, el ile yeni bir pozisyona taşınması gereken satranç taşlarına benzettiği atlarınki ile kıyaslar.

Sanat çalışmalarına geri dönersek, İç Asya ve Yakın Doğu atlarının çiftleşmesinin ürünü olan melez soyların ilk işaretinin, Kaşr'ül-Khayr'in bir resmindeki, Arapların ve İranlıların aksine Türkler gibi traşlı, Orta Asya tarzı kıyafetler içinde ve yine bir Türk prensi gibi saçları dalgalanan bir okçu binici betimlemesinde görüldüğü söylenebilir. At da, safkan çöl atı gibi ince bacaklı ya da Sasani küheylanları gibi bodur değildir. Ancak Güney Türk ve Çin tasvirlerindeki atlardan daha iridir. Bununla birlikte uzun gövdesi, basık kıçı ve düğümlü kuyruğu ile Orta Asya soylarının bazı özelliklerini taşımaktadır. Aslında, daha çok Türk-Arap melez soyundan geldiği söylenen şimdiki Türkmen "argamak" atına benzemektedir. Kaşr'ül-Khayr resminde, Arap ve Türk atlarının çiftleşmesinden doğan melez soyun Ebu Yakub al-Kutali Dönemi'nden bile önce var olduğuna dair izler taşımaktadır.

Kayıtlarda (Zengi folyo: 46, 48-49), öte yandan, Türk kısrakları ile Tazi (Arap mı Horasanlı mı?) aygırların çiftleştirilmesinden bir melez soy denemesini ilk yapanın Ebu Yakub olduğu ifade edilmektedir. Ebu Yakub'a, atlarla ilgili konularda, alanlarında uzman 10 Türkmen ile aynı derecede usta 10 Horasanlı rehberlik etmiştir. Zengi, Türk uzman ve yazar Ebu Yakub el-Kutali'yi Arap amatör ve yazar Muhammed Abdullah İbni Müslim ile karşılaştırıyor.

Takriben hicri 555 yılında yazan Zengi de Türk-Arap soyunu bildik bir at soyu olarak düşünüyor. Ancak yine de safkan Türk atlarının özgün özelliklerini kaydederek bunları Türk olmayan iri at cinsleriyle karşılaştırıyor. Tüm bu at cinslerinin Zengi'nin bahsettiği ve kendisinin de yaşadığı Musul ve Şam (folyo 50b) yöresinde çok sayıda olduğu anlaşılıyor. Zengi Farsça ve Arapçanın yanında Türkçeyi de biliyordu. Türk Zengi hanedanıyla aynı dönemde yaşamış ve bu hanedanla bir bağı vardı.

Gerçekten de "merhum Sultan Muhammed"in sarayından ve geniş ahırlara sahip olup sürekli spor arkadaşlarıyla yarışlar ve binicilik oyunları düzenleyen hükümdarın saray vasallarından bahseder (Nasruddin Akkuş, Musullu Zeynüddin Küçük). Zengi'nin kendisi de, binicilik sporlarına meraklı genç bir adam iken Abu Yakub el-Kutali'nin ünlü yapıtını (folyo: 46v., 50v.) eline geçirdiği günleri heyecanla anan ateşli bir amatördü.

Kitap resimlerindeki atlarla ilgili betimlemeleri değerlendirecek olursak, Moğol istilası, kendisiyle birlikte pek çok Orta Asya at cinsini de getirmiş ve muhtemelen Türk-Arap at soyunun gelişimini kesintiye uğratmış olmalı. Kaşr'ül-Khayr atına ve şimdiki Türkmen argamak'ına benzer güzellikte ideal at görünüşü, yalnızca Timur Dönemi'nde yeniden ortaya çıktı. Türk-Arap ideal at cinsine yeniden dönüşün Türkistan ile Horasan'ı birbirine bağlayan eskiden Arap ve Türkmenlerin buluştuğu ve Türkmenlerin şimdi argamak yetiştirdiği antik bölgede gerçekleşmesi önemlidir.

Bu evrimin ardından Timur Dönemi resim sanatı geliyor olabilir. Topkapı'daki hicri 1160 tarihli bir koleksiyonda yer alan ve Timur Dönemi ressamlarından Ferganalı Emir Celal Kasi'ye mal edilen bir at tasviri Türkmen argamak'ının ilk görünüşünü resmetmektedir. Türk Çağatay aristokrasisinden Tebrizli üç Türkmen (Cafer Baysunguri, Ali Muşavir ve Kivam el-Din Mucalid) ile Timur Dönemi Prensi Mirza Halil'e ait bir çalışma olan 1437 tarihli Baysungur-Şahname'de yine argamak tasvirine rastlanmaktadır. Bu çalışmada, yine de, incecik bacaklar gibi şimdiki Arap atı özellikleri göze çarpmaktadır. Türk üstat Mahmut Mudhahhib tarafından Buhara'da 1545'te Nizami'nin Mahzen-i Esrar'ı (Sırlar Mahzeni) için yapılan tasvirlerde, daha çok şimdiki Arap küheylanlarına yakın daha narin atlar görülmektedir.

Timur Dönemi resim sanatında, değişmeyen bir safkan at tasviri söz konusudur. Bu at, antik birdaun gibi, yük taşımada, avda, binicilik oyunlarında olmak üzere çok amaçlı olarak kullanılan bir binek hayvanı gibi görünmektedir.

Orta Asya Türkleri argamakları, biniciler arasındaki rekabet nesnesinin bir dağ keçisi olduğu oğlak (buz-Kaşı) denilen şimdiki binicilik oyunlarında da kullanmaktadırlar. Rusya Türkistanı ve ağırlıkla Türklerin yaşadığı Kuzey Afganistan bölgesindeki Orta Asya'nın "güney" tipi atlarının modern yetiştiricileri, festivallerde argamaklarıyla gösteri yapmakta ve onları gündelik yaşantılarında da kullanmaktadırlar. Doğu Türkistan'da argamak aynı zamanda yalnızca festivaller için ve oğlak oyunu için yetiştirilmektedir. Yerel yarı yabani ve diğer midilliler yarış ve avcılıkta tercih edilen atlardır.

Tüm Orta Asya Türkleri binicilik oyunları için en güzel kıyafetlerini giyerler. Türkmenler de, büyük, koyun derisinden ya da daha küçük karakül keplerini giyip Göktürklerin üç parçalı ceketlerine benzeyen parlak çapanlarını giyerler. Kırgız ve Doğu Türkistanlılar da fötr ya da tırtıklı ya da yukarı doğru kıvrık, leopar ya da başka hayvan kürkü ile süslenmiş ve tüylerle kaplanmış kadife şapkalar giyerler. Bu şapkalar Siyah Kalam'ın binicileri betimlediği resminde (İpşiroğlu, "Ein Beitrag...") de gözlemlenebilir.

Türkiye'de at tasvirlerinde çoğunluğu Kuzey Asya midillilerinden oluşan bir karışım sunulmaktadır. 16. yüzyılda, üzerinde sultan ve yüksek düzeyde şahsiyetlerin resmedildiği büyük ölçüde bir alay atının özelliklerinde bir argamak türü ortaya çıkmıştır. Türk süvarilerinin tasvir edildiği sayısız resimde de aynı kompozisyona rastlanmaktadır. Baş kumandan, argamak görünüşünde iri bir safkan alay atı üzerinde görülmektedir. Subaylar ise, üzerlerinde uzun mesafeler katedilebilecek ve düşmanların saldırılarına karşı konulabilecek dayanıklı orta boy atlar üzerinde bacakları iki yana açık olarak resmedilmiştir. Yedekte seyisler eşliğinde götürülen atlar da vardır. Anadolulu süvari, günümüze kadar gelen gürbüz Anadolu midillilerinin yanında sıraya dizilmişlerdir (Esin, Türk Minyatürü.pl. 9).

Kitap resimlerinde cirit atılarak oynanan binicilik oyunu ciritin betimlendiği sahnelerde, argamak atının bu şekilde de kullanıldığı gösterilmektedir. Türk köylüler, hâlâ cirit oynamaktalar ancak kendi Anadolu midillileri ile.

Tarihi kayıtlarda, İç Asya atlarının daha sonraki tarihlerde, Kırım Hanları ya da Türkistan prensleri tarafından Türkiye'ye hediye edildiği ya da göçmenler tarafından getirildiğinden birden çok yerde söz edilmektedir. Argamak türünün bir ideal at türü olarak değerlendirilmesi, Osmanlı sarayında, saray ressamlarının bir yerel okulu ile yanyana çalışan Şah Kulu'nun himayesindeki bir Türkmen üstatlar okulunun kurulmasıyla uygun görünmektedir. Merhum Profesör Meriç, Çaldıran Savaşı sonrasında Türkiye'ye gelen birkaç Türkmen ressamın adını yayımlamak üzereydi. Topkapı arşivlerinde bulunan bu liste ne yazık ki yayımlanamadı. Osmanlı ressamlar tarafından saray binek atlarının kusursuz bir görünümü olarak argamak stili ideal at türü benimsendi. Sultanın binicilik başarılarına pek çok sayfa ayrılmış olan ve ünlü Osmanlı ressamı Osman tarafından resimlendirilen 1585 tarihli yapıtı Hünername'de sürekli olarak argamak türü safkan atlar saray binek hayvanları olarak gösterilmektedir. Muhteşem Süleyman'ın atı da Koşmak'ın ifadesine göre, tipik bir azgan (en yüce) argamak türündedir.

Azerbaycan ve Kırım'ın kaybedilmesiyle birlikte Osmanlı'nın Türkmen ve Tatar dünyasıyla bağlarının kesilmesinin ardından safkan atlar da yalnızca Arap topraklarından gelir olmuştur. Osmanlı ideal at türü, hiç olmadığı kadar çok yuvarlak kıçlı, parlak donlu ve ince topuklu safkan Arap atına benzemeye başlamıştır. Hizri 1106 tarihli Osmanlı Türk derlemesi Kitab el-makbul fi fadhail el-kuyul'da diğer iyi atlar arasında kısaca Türkmenler ve Oğuzlar (fol. 17 v) tarafından yetiştirilen türlerden bahsedilir ancak dünyanın en iyi atının "hurma renkli çöl saylavisi" (fol 19) olduğu da kabul edilir.

Aynı yazar, atı, eski Türk resim çalışmaları ve metinlerinde detaylı bir şekilde betimlenen mecazi olarak belirgin ancak sapasağlam, yiğit ve grotesk at özelliğinden yoksun neredeyse insan mizacında çok uysal bir at olarak tanımlamaktadır. Atı, sultanın resmi geçitlerde kullanmak için ayırdığı bir alay atına indirgemiş gibi görünmektedir: İyi bir at hoş bir edaya ve ceylan gibi gözlere sahip olmalıdır. Kulakları birbirinden çok ayrık saz yaprakları gibi olmalıdır. Küçük dişler, tam yuvarlak bir alın ve kupkuru kirpikleri olmalıdır. At yüksek olmalı, yüksek belli, hassas burunlu, geniş yeleli, yuvarlak göğüslü, dolgun butları, geniş bir terkisi olmalı. Orantılı bacakları koyu renkli topukları, olmalı. At soğuk ve ilgisiz değil hızla cevap verir olmalı. Sağa sola selam verirken gururla yürümeli. Değerini bilmeli ve adımlarını dikkatli atmalıdır. Bir nehirle karşılaştığında korkmamalı ve uzun adımlarla geçmelidir. At, iki yüzlülüler gibi sinsi sinsi yürümemeli, nazik beyefendilerinki gibi düzgün adımlarla yürümelidir. At asla kalçalarını ve cıdağısını eşit yükseklikte tutmaktan vazgeçip gevşememelidir. 18

Bu insan özelliklerini içeren tasvir, at çağının sonunun geldiğinin ve eski Orta Asya'nın yiğit kavramının gözden düşüşünün ya da Türk'ün bu günlük arkadaşı ata olan düşkünlüğünün bir başka yönü olup olmadığının bir ifadesi olup olmadığı merak edilebilir. 19. yüzyılda bile Kırım Hanı Gazi Giray'ın sözlerini açımlayan Namık Kemal, hala Orta Asya ve Anadolu yaylalarında at yetiştiren Türklerin at yarışlarına düşkünlüklerini örnek vermektedir;

Rayete meyl ederiz kaamet-i dilcu yerine
Tuğa bel bağlamışız, kakül-ü hoşbu yerine.


1 Atlarla ilgili Hiung-nu (Hun) gelenekleri: Eberhard, Çin kaynaklarına göre Orta Asya at cinsleri; Çin'in Şimal Koşuları, s, 67, 69, 75, 76, 84, 94, 11, adı geçen yazar. Çin Tarihi, s, 17, 59. Türklerin kullandıkları kementler: Gabain...Chotscho, resimli. 28 B. Türklerde kement ve okçuluk: Al-Jâhiz, s, 28-31. Farklı Türk at yetiştiricilerinin gelenekleri: Eberhard, Çin kaynaklarına göre...; adı geçen yazar, Çin'in Şimal Komşuları, s, 68-86. Al-Jâhiz, s, 10, 11, 29, 331. Göktürk ve Uygur atları: Liu Mau-Tsai, s, 452-3. Togan, Eski Türklerde at yetiştiriciliği geleneği ve tarihi kayıtları; adı geçen yazar., Umumi Türk Tarihine Giriş, III. Bölüm, s, 167, notlar 330, 331 ve IV. Bölüm, s, 209, not 106; adı geçen yazar., Orta Asya Etnoğrafyası, s, 86, Şen Atları: N. Togan ve Z. V. Togan'ın notları, Peygamber Çağı'nda Orta Asya, s, 6, 41-2, 51-3 ve s, 60-1 notları. Çeşitli Türk ve Horasan atları: Minorsky, Hudüd al-âlam, s, 99, 100, 116, 119. Gir-tis atları: Bacot, s, 10. Uygur Hanedanlarının atları: Kaşgari, makale, Barsgan. Barsgan'ın saptamasında: Minorsky, Hudûd..., s, 116., Hephtalite, Tu-yû-hun, Soğd atları: Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre; N. Togan, s. 28, Soğdların Şen atları üzerine 6'ıncı not. Eftalitler ve Karluklar üzerine Saptamalar: Togan, Eftalitlerin ve Bermekilerin menşei meselesi. Tu-yû-huns Türk olarak asimile edildi: Minorsky, .Marvazi, s, 99 not 3. Süvarilik oyunları: Kaşgari, makaleler. Çöğen, çoğanmak, bandal. Modern Türk atları: Doğu Türkistan ve Türkiye'den İsa Alptekin ve bir zamanlar Kaşgar'da veteriner ve şimdi de aynı görevle ile Taif'te bulunan Abdürrahim Koşmak'a verdikleri değerli bilgiler dolayısıyla müteşekkirim. Profesör Togan ve Yund'da Orta Asya atları ve Türkiye'de at yetiştiriciliğiyle ilgili olarak yalnız çalışmalarıyla değil şifaen verdikleri bilgilerle ve tavsiyelerle kıymetleri desteklerini esirgemediler. Merhum General, 1963 yılında Afganistan Büyükelçisi olan Omar Sardâr Han, Afgan topraklarında yetiştirilen argamaklar hakkında ayrıntılı bilgi sağlayarak destek verdiler. Cömert destekleri olmasaydı bu çalışmaya girişme olasılığımın da olmayacağı yukarıda adlarını zikrettiğim kişilere minnettarlığımı ifade etmek isterim.
2 At cini: Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre... Kaşgari, makale yund. Müçel, Turan, On iki hayvanlı Türk Takvimi, s, 51, 84. İbrahim Hakkı dosyalar. 82-5, hayvanlı takvimin yapraklarında koşuklar halinde. -Dosya metinleri, 3, 3 İkyatiprat-i Türki; "hükema itibarınca kaçan at yılı olsa, cenup tarafında ve nevahi-i Türkistan'da harp ve kital ve hunrizeş çok vaaki olup, kış katı olup bazı hayvanat helak ola ve bazı meyveler afet edine lakin yaz ekinleri eyu ola ve bahar faslının ekseri günleri bûrudetle geçe ve bazı taamların nev'i ziyade ola. Ekser halkın meyli sefer ve ticaret ve av ve şikar kılmakda olup.Eğer bu yılın evvelinde mevlût vücuda gelse, yaşı uzun olup padişahlar huzurunda sözü makbul ola ve hem daniş, merdane ve hub ruy ola. Eğer yıl ortasında vücuda gelse, ulu himmetli olup, dana ve daniş pezir ola. Ekser evkaat sefer ve hareketi çok kılup ehl-i israf ola. Ve eğer yılın ahirinde vücuda gelse, huni ve enduh-kin olup, hiçbir işte sebatı olmayup lakin mütemevvil ola."
3 Atlarda Omenler: Irk-bitig, Orkun, cilt II, s. 73 ve takip eden, omens II, V, XI, XVI, XVII, XIX, XXIV, XXXV, XXXVI, XXXIX, XLVII, L, LII, LVI, "Zayıf, hızlı atlar": Bang-Gabain, Omen utru kelmek. Fazla beslenmiş atlar, kötü bir belirti: Irk-Bitig, Omen LVI.
4 At'ın Lordu (asvapati): Beal, cilt I, s 10-15. At'ın Türk lordu: Mas'udi, Murüj al-dhahab, cilt I, s, 143, 160. Kuşan'ın tanımlaması: Minorsky, Hudud..., s, 130, 132, 232. Harezmşah "atın lordu" paraları: Rodgers. Hindistan'ın atın lordu paralarında Türk Memlükleri: Rodgers ve Nizami, s, 82. Göktürk Hükümdarlığının at binişleri: Liu Mau-Tsai, s, 6-8. Uygur Hükümdarlarını at binişleri: Ligeti, s, 255. Uygurların soylu atlara dair kehanetleri: bkz. not 2. Selçuklularada törensel at binişleri: Lugal, s, 15. Tahta çıkarmanın ardından Gaznelilerin at binişleri: prof. Bombacının Mesud'un tahta çıkışla ilgili görüşleri, XXV. Doğubilimciler Kongresi. Tahta çıkarmanın ardından İlhanlılar'da at binişleri: Jahn, s, 137, 140-5. Osmanlı törensel at binişleri: Naima, cilt III, s, 445. Kurbanlık atların derileri: Eberhard, Çin'in şimal komşuları, s, 86, Togan, İbn Fadlan, s, 27. Liu Mau Tsai, s, 10. Roux, s, 172-174. Destansı kahraman atlar: İnan. Osmanlılar atlarını gömme gelenekleri ve at mozoleleri: Yund. Karaca Ahmed'in Üsküdarda yanında at mezarı: A. Okan, İstanbul Evliyaları, s, 51.
5 At don renkleri: Mao-tun'un süvari atları: Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre, El-Kaşif, folyo 67. Boz at: İz, s, 433, 488. Osmanlı atları: Yund. Altayların kurbanlık atları: harva, s, 367.
6 Alaca Tcheou-you: M. Granet, s, 107, 115, 364-65, 375. Eberhard, Çinin Şimal Komşuları, s, 65-6. Alayontlu: bacot, s, 11. Diğer Türk alaca atları: Togan, gelenekler.adı geçen yazar, Etnoğrafya.s, 86. Turfan'da Basmiller: Gabain, .Chotscho, s, 20, 21, not 24. Hotan'ın Türkleştirilmesi: Barthold, makale "Türkistan", İslam Ansiklopedisi, 1952 basımı. Hotan resimlerinde benekli atlar: Stein, Eski Hotan, Kurtak: Togan, İbn Fadlan, s, 145; Evtuhova, çeşitli figürler, şekil 31. Madara kaya rölyefleri: Ögel, s, 261. Kupalı Uygur binici: Le Coq, Bilderatlas, şekil 70. Çin hükümdarlarının "resmedilen atları": Liu Mau-Tsai, s, 427, not 284. Hsüan-tsang'ın T'ong Yabgu betimi: Grousset, s, 66-90. Güneş ve hilal piktogramı: Erzeni'den alıntı Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü (Ankara, 1957), makale "ablak". Kır at: Togan, Gelenekler. (ejderha-at'dan kaynaklanmıştır). Destansı koşuklarda: Yund ve Inan. Hükümdar ve kader arasında anlatı: Kaşgarlı, makaleler, Ajun, Ajunbeği, Ödlek. Karahanlı hükümdarının görüşleri: Lugal, s, 41-5. alaca çeşitleri: Kaşgari makaleler ala (siyah beyaz), kır (ala), Böğrül. (Koşmak'ın ifadeleriyle modern Doğu Türkistan deyişleri: küllü (çiçekli), çiren (kahverengi ve kırmızı benekler), kök (mavimsi gri benekli at), böğrül (yalnız böğründe benekler olan), azgan (bacaklarının arka tarafı beyaz ve alnında beyaz lekeler bulunan seyrek bulunan atlar), yektaban (bir bacağının arkası beyaz, şansız bir at), sür (büyük lekelere sahip, talihsiz at), çopur (tüm renklerde lekler, benekli yaratıkların en nadir bulunanı). Benekli atlar tüm varlıklar içerisinde göz alırlar.
7 Ejderha-atlar: Kuça efsanesi: beal, cilt I, s. 20, Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre...; Kır at: Togan, Gelenekler..., N. Togan, s. 28, not 6. Amu Derya, bir at dağından akar: Beal, cilt I, s, 10.
8 Göksel Atlar: aurora borealis: Togan, İbn Fadlan, s, 52. Altay Efsaneleri: Harva. Şen atları: N. Togan. s, 28, not 6, s, 5, 153, not 61. Rakhshiah: Dadaloğlu şiirleri: Yund. El-Kaşif, folyolar. 45, 67: "Tali kamer, burc munkalib ola.", "rab al-sa'ah burc-I munkalibde kamer ola.".
9 At tamgaları: Orhun, cilt III, s, 134. Liu Mau-tsai, s, 453.

10 Yele ve kuyruk: Baladhuri, cilt II, s, 320. Yaqut, makale Qaiqaniah. Alparslan Malazgirt'te atların kuyruğunu bağlar: Lugal, s, 34. Perçem: Tihrani, cilt II, s, 581.
11 Süslü koşum takımları: Türk kağanının kullandığı eyer: Togan, Giriş, s, 50. Ögel, s, 201 -204. Orhan Bey at nallar: Yund. Orhun, cilt I, s, 136.
12 Al ve gaşiye: Kaşgari, makale. Al. Lugal, s, 15. Ettinghausen-Guest. Osmanlı eyer örtüleri: Serrano y Sanz: s, 122. Kantcheou'nun Türk hükümdarları: Hamilton, s, 143-144.
13 Przewalski ve tarpan atları bölgesi: Hermanns, resimler. 4, 5, 7 ve s, 286-87'deki tablolar. Uzun Orta Asya atları ve güçlü toynaklar: Togan, Gelenekler., Ibn Khurdadbih. Ayrıca Radloff, s, 59, 500.
14 yarı-vahşi midilliler: Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre. (Hun vahşi midillileri, Tibet midillileri). Hun atları: Altheim, cilt IV, s, 56, 280. Avar midillisi: Artamonov, s 178'deki şekil, göçmen atlarının iskeletleri: Rudenko, Altay Kültürü..., resimler 15, 28. El-Cehiz, s, 39. Gazneli rölyefi: bkz. Bombacı,.
15 Orta boy safkanlar. Güney Türk kavimleri atları ve onları yetiştirenler: Liu Mau-Lsai, s, 453-54, 267 (A-sche-te). Ho-lu için bkz. Chavannes, Dokümanlar, index. Sse-kie'nin Enkie'si içins, 243, 318, 322 notlar 25, 1776. K'I-pi için bkz. Chavannes, index. Hi-kie için, s, 357, 568 ve Chavannes, s, 87. Hu-sie için bkz. N. Togan, not 32. Şen atları: N. Togan: s, 28, 30, 42, 51, notlar 28, 32, El-Cehiz, s, 23. Kansu'da Hunların vahşi midillileri: Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre. Muhammed Siyah Kelam: Togan, Minyatürler üzerine.s, 5-9. Gaznelilere verilen Türk atları: Barthold, Türkistan'ın Moğol istilasına uğradı, s, 272-84.
16 Büyük at iskeletleri: Anyang yakınlarında Ta-su-k'ung'da Shang Dönemi: Cottrell, Concise Encyclopedia of Archeology (Londra, 1960), s, 11. T. Vitt ve Rudenko büyük göçmen safkanlar üzerine; Rice, s, 71. Asya Hunları ve Türklerde arabaya koşulan atlar: Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre.Türklerde atlı yük arabası: Ögel, s, 204, 293. İskender'in atları: N. Togan, s, 28'deki not. Sayın Gerard Clauson, klasik kaynaklarda İskenderin atlarının Doğu Türkistan'a ulaştığına dair bilgiler olduğunu nakletti. Büyük Kırgız atları: Eberhard, Çin'in Şimal Komşuları, s, 68.
17 Arap atlarıyla akrabalık konusunda: N. Togan, not: 61. Arap atının nispî büyüklüğü; Eberhard, Çin Kaynaklarına Göre. Uygurlar, Arap atlarını Çinlilere sunarlar.: Ögel, s: 368. Horasan atları; Al-Jahiz, s: 10, 8-11. Minorsky, Hudûd, s: 19, 100, 116, 119. "Tupçak": Togan, Giriş, s: 438, not: 157. Baysungur-Shâhnâmah: Goddard, I-X. Resim ustalarının kimlikleri konusunda: Togan, Minyatürler Üzerine., s: 6-9. Pougatchenkova, M. Qadi Ahmad. Argamak: bak: Radloff, Wörterbuck, makale, "argamak". Prof. Togan'dan öğrendiğim üzere, argamak Türkmenler tarafından Aşgabat yakınlarında Sir Derya'da yetiştirilmiştir. (Tekke Türkmenleri akhal'ı yetiştirmişlerdir. General Ömer, argamak görünüşlü iyi cins atların yetiştiricileri olarak Mezar-Şerif'te Katagan, Balkh ve bazı Özbek aşiretlerinden Türkmenlerini göstermiştir. Alptekin, Karaşar yakınlarında Yıldız yaylası, İli bölgesinde Sayram yaylası, Tamşılık ve Barahtay'da Doğu Türkistanlı argamak cinsinin varlığını gösteren yeterince sağlam deliller sunmuştur.
18 Yund'dan alıntı; "Atların eyüsü oldur ki, güzel yüzlü, ceylan gözlü ol ve kulakları kamış yaprağı gibi olup iki kulağı arası geniş ve ufak dişli, yumru alınlı, kuru kaşlı, uzun boylu ve uzun saçlı, kısa belli, küçük burunlu ve küçük omuzlu, yassı ve oyluğu dolu, çok göğüslü, kuyruk yatağı geniş, butları arası etli, aşıklarından aşağı siyah ola. Süratle baka, yabancı, yani gururlu ve yürürken iki tarafına selam veriyormuş gibi yürüye. Önüne ırmak gelürse, sıçrayup geçe, irkilmeye, korkmaya. Yürürken ayaklarını berk dutunup, çiysak adamlar gibi yürümiye. Kendüyü aşağı koyuvermiye, önü ardından ve ardı önünden yüksek olmaya."

  
5191 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın