• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Eski Türklerde Bilim / Prof. Dr. Esin Kahya
Tarih öncesi dönemlerde, eski Türklerin ana yurdu Orta Asya olarak kabul edilmektedir. Türklerin ana yurdu Orta Asya'dır, diye kabul edersek, sınırları nedir? sorusu aklımıza gelmektedir. Çünkü, rahmetli Prof. Dr. Bahaeddin Ögel'in de ifade etmiş olduğu gibi, Orta Asya dendiğinde çok farklı coğrafyalar anlaşılabilmektedir. Burada kastedilen coğrafi bölge kabaca Tanrı Dağlarının güneyinde ve kuzeyinde olmak üzere, iki bölüme ayrılarak değerlendirilir. 

Tanrı Dağlarının güneyinde kalan kısım bugünkü Doğu Türkistan'dır. Kuzeyinde kalan kısım Çungarya stepleri, İrtiş Havzası, ve Altay Dağlarıdır. Bu kısım Batı Türkistan'dır. Göktürkler zamanında, Türkçenin konuşulduğu bir bölge olmasına dayanılarak, Güney Sibirya'da Türklerin Yurdu diye belirlenen bölgeye katılmaktadır.

Sınırlarını çizdiğimiz bu bölge, özellikle orta, dağlık kısım Türk kültür tarihi açısından fevkalade önem taşımaktadır. Ayrıca Gobi Çölü ve bugünkü Moğolistan'ın da Türk tarihinde büyük önem taşıdığı bilinmektedir. Bu bölgelerde yapılan kazılar buralarda insanların, yurt tuttuğunu ve belli bir kültür geliştirdiğini göstermektedir ki, bu da oraların ikliminin insan yaşamına uygun olduğunun işaretidir. Ayrıca, Orhon Nehri ve Baykal Gölü civarındaki yerleşim yerleri de yine Türklerin yerleşim yerleri arasındadır. Her ne kadar erken dönemde yapılan kazı çalışmaları hakkında pek bilgi verilmemişse de, yaklaşık son on yıl içinde Türk Tarih Kurumu'nun desteği ile de yapılan çalışmalarla ilginç bulgular ortaya konmaktadır. Bu çalışmaların değerlendirmeleri ilerledikçe daha da ilgi çekici sonuçlar elde edeceğimizden hiç kuşku yoktur.

Bilim tarihi ya da daha genel ifade ile, kültür tarihi araştırmalarında, bilimi ya da bilimsel bilgiyi kimlerin ürettiğinden söz edilir. Yapılan incelemelerde, yukarıda verilen sınırlar içinde kalan değişik yerleşim yerlerinde yaklaşık M.Ö. 3000'lerde farklı tiplerde insanlara rastlandığı kaydedilmiştir. Bunlar arasında örneğin, bugünkü başkentimiz Ankara ile aynı adı taşıyan Baykal Gölü civarındaki Angara'nın halkının mavi gözlü, sarışın olduğu görülür. Bugün de aynı tip insanlar hâlâ o yörede yaşamlarını sürdürmektedir. Bu tipler, Akdeniz halkı gibi dolikosefaldir. Sibirya'da ise, beyaz ırkla mongoloid ırktan insanların karışımı hakimdi.

M.Ö. 200'lerdeki Fergana'da taş devri kültürlerinin hakim olduğu dönemde ve Taşkent ve Batı Türkistan'da ve aşağı Volga yöresinde de aynı tip insanlara rastlanmaktadır. Ancak, Turani veya iki nehir arasında bulunan bölgede yaşayan insan tiplerinin brakisefal olduğu görülmektedir.

Bronz Devri'nden başlayarak söz konusu bölgede görülen bu insan tipi M.S. VIII. yüzyıla kadar da görülmeye devam etti. Onlar Soğdların ataları idi. Amuderya ve Siriderya arasında kesin hakim olan brakisefal ırkın Altaylar ve Kazakistan'daki brakisefal ırkla akraba olduğu kabul edilmektedir. Daha sonra, yaklaşık M.Ö. 1700'lerde andronova insanı denen bu tipin zaman içinde sınırları Türk yurdu olarak verilen bütün bölgeye yayıldığı görülmektedir. Bu insanların daha sonra Türk diye adlandırılacak insanların prototipi olduğu kabul edilir. Sonuç olarak, Türk ırkının beyaz, brakisefal tipte olduğu kabul edilmektedir.1

Genellikle ilk Türk kavimleri hakkında bilgi verilirken onların hangi boydan geldiği, nerelerde oturduğu ve daha çok siyasi çizgide kalan bazı açıklamalar verilmiştir. Ancak biz biliyoruz ki, özellikle de Çin kaynaklarında eski Türkler, onların yaşantıları ve kültürleri hakkında bilgi bulmak mümkündür, ancak bunların hemen pek çoğunun henüz Türkçeye kazandırılmamış olduğunu da biliyoruz. Biz burada daha çok ikinci el kaynaklara dayanarak eski Türklerin deyim yerinde ise, daha çok çeşitli konularda verdikleri bilgileri aktaracağız.

Eski uygarlıklar ele alındığında, örneğin M.Ö. yaklaşık 3000 ila 2500'lerde Eski Mısır, Mezopotamya veya Hint uygarlıkları ve M.Ö. yaklaşık VII. yüzyıldan itibaren de Yunan uygarlığı ele alındığında ilk bilgilerin daha çok arkeolojik bulgularla temellendirildiğini biliyoruz. Arkeolojik bulgular bize, örneğin Hint'te insanların nasıl bir yaşam sürdüğünü, inanç sistemlerini, matematik, astronomi ve tıp adına sahip oldukları ilk bilgileri vermektedir. Mohenco Daro ve Harappa gibi, Hint uygarlığının ilk yerleşim yerlerinde biz yapılanmadan onların matematik bilgilerini, bugün müzede bulunan ve oradaki kazılardan elde edilmiş buluntulardan ise, diğer konularda ne kadar bilgi sahibi olduklarını öğrenebiliyoruz.

Eski Türklerin yaşadığı yerlerde yapılan kazılar da bize onların yaşam tarzları ile ilgili bilgi verir. Onların ne tip kapkacak kullandıklarını, dolayısıyla, ilk adımda geliştirdikleri tekniği, ayrıca kullandıkları maddelerin özellikleri, basit de olsa onların pratik anlamdaki kimya bilgilerini, giysileri ve takıları, yine teknik bilgilerini, oturdukları yerler yapı sanatı konusundaki bilgilerini bize sergiler. Yetiştirdikleri hayvanlar, onların hayvancılık konusundaki bilgileri ve bunlardan yararlanma şekilleri ve hangi hayvani ürünleri kullandıkları da bize veteriner hekimlik, zooloji konusundaki bilgilerinin yanı sıra bunları daha çok besin olarak kullandıkları ve ilaç yapımında da onlardan yararlandıkları düşünülürse, sağlık ve genel anlamda tıp bilgilerini gösterir. Bu kısa makalede mevcut kazı raporlarını göz önünde bulundurarak, sözünü ettiğimiz noktalardan bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

M.Ö. 3000'lerdeki Orta Asya'da yapılan kazılarda belirlenen kurganlarda muhtelif arkeolojik malzeme ele geçirilmiştir. Bu malzeme daha çok o dönemde kullanılan aletler olup, bunların yapımında taş kullanılmıştır. Kazılarda öküz, at, ve koyun gibi hayvanların kemiğine rastlanmıştır. Bulunan kemikler arasında yak öküzüne ait bacak kemiklerinin yanı sıra, kartal pençesine de rastlanmıştır ki, bunların dini bir anlam taşıması muhtemeldir. Bilindiği gibi, kartal Eski Türklerde kutsal bir kuştur.

Ayrıca at ve öküz gibi hayvanların yanı sıra, koyun gibi hayvanların bulunması onların hayvancılıkla ilgilendiğini göstermektedir ki, bu onların artık avcılığın yanı sıra çobanlığı da yürüttüklerinin bir belgesidir.

Altaylar'da bazı kurganlarda yapılan araştırmalar sırasında bulunan ölülerin yüzlerinin kırmızı ile boyalı olması, onların bazı bitki ve inorganik maddelerden boya yapmayı bildiklerini göstermektedir. Ayrıca tercihen kırmızı rengin kullanılmasının özel bir anlam taşıdığını biliyoruz. Bu tip uygulamaların Anadolu'da da erken tarihlerde yapıldığını, ve de daha çok insanın canlı imiş gibi gösterilmeye çalışıldığını veya bir başka ifade ile etlendirme yapıldığı söylenebilir.

Ayrıca, yine aynı dönemdeki mezar bulguları bize Eski Türklerin bakırdan bazı süs eşyalar ve bıçak gibi aletler yaptıklarını göstermektedir. Bunlar da o dönemde bakır madenini çıkarmayı ve onu bir ölçüde de olsa arıtmayı ve çeşitli kimyasal muamelelerle, şekillendirmeyi bildiklerini göstermektedir. Ayrıca, M.Ö. 2000'lerde kullanılan madenlerde çeşitlilik meydana geldiği, yine elde edilen muhtelif süs eşyalarından anlaşılmaktadır. Bu dönemde altın da kullanılmaya başlanmıştır. Bunların yanı sıra, bu dönemde, taştan kaşıklar, kemik iğneler, basma süslerle bezenmiş kaplar yaptıkları da belirlenmektedir.

Ayrıca hayvan kemikleri alet yapımında da kullanılmıştır. At sadece binek hayvanı değildir. Onun et ve sütünden de yararlanılmaya başlanmıştır.

Harezm bölgesinde ise M.Ö. 3000'lerde, diğer yerleşim yerleriyle karşılaştıracak olursak, çoktan maden devri başlamıştır. Tarım toplumu olarak çeşitli hububatların yetiştirildiği görülmektedir. Bunları güneşte kurutulmuş tuğla evlerde korumaktadırlar. Onlar hayvancılıkla da ilgilenmektedirler. Koyun ve sığır yetiştirdikleri bilinmektedir.

M.Ö. 1000'lere gelindiğinde, ise, yine bazı kurganlar ve yerleşim yerlerinde yapılan kazılarda, daha önceki devirlerde de görüldüğü gibi, yüzük ve küpe gibi bazı süs eşyaları ile kemik iğneler ile yuvarlak karınlı kaplara rastlanmıştır. Bunların üzerinde hayvan figürleri bulunur. Bütün bu bilgiler bize onların bu dönemdeki maden işçiliğinin daha da ilerlediğini, boyaları daha beceri ile kullandıklarını göstermektedir. Ayrıca, Yenisey bölgesinde bu döneme ait bazı taşlar bulunmuştur. Bunların üzerinde arabalı çadırlar bulunmaktadır.

Bu dönemde Batı Türkistan'da yapılan incelemelerdeki buluntular burada yaşayan Türklerin Kafkas kültürleriyle münasebete geçtiklerini göstermektedir. Burada bulunan en önemli buluntu şüphesiz Taşkent civarındaki kültür kalıntılarıdır. Yine bu yöredeki önemli buluntulardan biri de Fergana Kanalı'dır. Bu su kanalının yapısı bize o dönemin yapı sanatı hakkında bazı bilgiler vermektedir.

Burada bir başka noktayı da göz önünde bulunduralım. Biz biliyoruz ki, genellikle ilk uygarlıklarla ilgili bilgiler, arkeolojik kazılardan elde edilen bilgilerin yanı sıra, bazı efsanelere dayanır. Bazı mitolojik bilgilerin bize bilim ve düşünce adına mevcut bilgiyi sunduğu görülmektedir. Aslında Eski Türklerde de durum bundan çok farklı değildir. Biz erken tarihli bilgileri efsanelerden elde ediyoruz. Onların inanç sistemleri, düşünceleri, davranışları, alışkanlıkları ve bilim adına ne gibi bilgiye sahip olduklarını, bu efsaneler vasıtasıyla elde edebiliyoruz. Bu destanlardan birisi Ergenekon Destanı'dır.

Bu destandan, biz, Türklerin erken dönemde, özellikle, madenlerle ilgili bilgilerini öğrenebiliyoruz. Yine, efsanelerden ve destanlardan elde ettiğimiz bilgilere göre, VI. yüzyıldan itibaren devlet kuran eski Türklerin başbuğları Kapan'dı ve onun on altı kardeşi vardı. Bunlardan birisinin annesi kurt idi. Bu kurt çocuk rüzgara ve yağmura hükmediyordu. Onun iki karısı vardı. Birisi yaz tanrısının, diğeri kış tanrısının kızıydı.

Her ne kadar bu efsane Çin kaynaklı olup, onların yaratılış efsanesinden de bir ölçüde yararlanılarak verilmişse de, burada verilen bilgiden biz, o dönemde Türklerin mevsim fikri olduğunu ve yaz ve kış mevsimlerini ayırt ettiklerini söyleyebiliyoruz.

Kaynakça Olarak Türk Destanları

Türklerin önemli destanlarından biri Oğuz Han Destanı, diğeri de Manas Destanı'dır. Nasıl ki, Oğuz Han Destanı'ndan insanların yaşamları, ülkeleri, mevsimler, iklimler ve daha çok kozmoloji vb. konularda bilgi ediniyorsak, Manas Destanı'ndan da, aynı şekilde çeşitli konularda bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Manas Destanı'nı sadece basit bir hikâye olarak nitelendiremeyiz. Manas Destanı'nda dönemin teknolojisi hakkında bilgi edinebiliyoruz. Nesilden nesile aktarılan bu destanda örneğin kullanılan aletler, silahlar gibi konularda bilgi bulmak mümkündür. Ayrıca bitkiler, hayvanlar, muhtelif hastalık adları, tedavide kullanılan maddeler gibi. Burada ayrıntılı bilgi bulduğumuz hayvanlar arasında özellikle fil ve at ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Atların cinsi, bakımı, hastalıkları ile ilgili bilgiler vardır. Örneğin, atlarla ilgili olarak, Manas Destanı'nda, birçok atın insan gibi, özel adı olduğunu belirlemekteyiz. Örneğin Karater, Taybuurul, Kökbörü gibi.2

Aynı şekilde insanla ilgili olarak çeşitli vücut organlarının adlarına rastlamaktayız. Bir başka ifade ile, Manas Destanı'nı inceleyerek biz o dönemin anatomi terminolojisi hakkında bilgi edinebiliyoruz. Bu konuda bir araştırma yapan Beyşekeev bunları vücutla ilgili olanlar, boyunla ilgili olanlar, göğüs organları, karın organları, beldeki organlar, ve kol ve bacaklardaki kısımların adlandırılması şeklinde bir sınıflama içinde sunmaktadır. İlgili kısımlardaki adlar, hayvanların benzeri kısımları için de kullanılmaktadır. Örneğin insanda damar için kullanılan sözcük bitkilerin kanalları için kullanılmıştır. Bağırsak, karaciğer gibi insandaki organlar için kullanılan terimlerin hayvandaki benzeri organlar için de kullanıldığı görülmektedir.

Burada örneğin başla ilgili olarak 315 terim kullanılmaktadır. Bu da bize o dönemde belli ölçülerde bir anatomi terminolojisinin şekillenmiş olduğunu göstermektedir. Ancak bazı kelimeler, bugün de olduğu gibi metaforik anlamlar taşıyabilir. İğnenin gözü gibi.

Hunlarda Düşünce ve Bilim

M.Ö. III. yüzyıldan M.S. III. yüzyıl arasındaki altı yüzyıl içinde hüküm süren Büyük Hun Devleti ilk defa farklı Türk kavimlerini bir bayrak altına toplamayı başaran bir birlik olmuştur. Bu sayede Orta Asya'da ortak bir Türk kültürünün şekillenmesi mümkün olmuştur. Bu geniş sınırlara sahip devlet İpek Yolu diye bilinen meşhur ticaret yolunun büyük bir kısmını kendi sınırları içinde bulundurmaktaydı. Bu imkan onlara maddi bir olanağın yanı sıra, farklı ülkelerle de iletişim içinde olmalarını sağlamıştır.

Hunların özellikle komşuları Çinlilerle yakın ilişki içinde olduklarını ve bu ilişkinin daha çok savaşlarla kurulduğunu söylemek mümkündür. Bu dönemden kalma buluntuları incelersek, mezarlarda Çin ipeğine rastlarız. Ayrıca, Hunların bazı adetlerinin de Çinlileri etkilediği; örneğin Hunların kullandığı yayların benzeri kemik yaylar yaptıkları ve ölü gömme adetlerinde de benzerlik olduğu görülmektedir. Aslında Türklerle Çinliler arasındaki etkileşim Hunlardan öncesine gitmektedir. Bazı Çin kaynakları ilk defa bronzun kuzey komşuları Türkler tarafından kullanıldığını ve bu alaşımın yapımı ve kullanımı ile ilgili bilgilerin Türklerden Çinlilere geçtiğini kaydetmektedir.

Hunlar zamanında rastlanan buluntular arasında demir ok başları Türklerin kendi kültürlerinin ürünü idi, ancak yemek yerken çubuk kullanmaları tipik bir Çin kültürü etkisidir. Aynı şekilde, Çin ayna ve kumaşlarının da bu mezarlarda bulunması, Çin etkisini bir kez daha vurgulamaktadır.

Hun Devleti sırasında özellikle önem kazanan bölgelerden biri daha sonra önemli bir kültür merkezi haline gelecek olan Fergana bölgesidir. Bu bölge Orta Asya tarihinde önemli rol oynamıştır. Bu yöreyi inceleyen bazı uzmanlar Klasik Yunan'ın etkisinin bu dönemde yörede görüldüğünü söylerler, ancak B. Ögel'e göre, bu doğru olamaz. Bu yörede (Batı Türkistan) hakim olan daha çok Orta Asya kökenli kültürlerdir.3

Her ne kadar Türklerin göçebe olduğu, sürekli olarak hareket halinde oldukları ve kültürlerinin de yayla kültürü olduğu söylenirse de, Hunların yerleşim yerleri bulunduğu ve bu yerleri hendeklerle çevreledikleri. Burada Kırgız kültürünün etkileri ortaya çıkmaktadır. Buradaki buluntularda çeşitli madeni eşyaya rastlanmaktadır. Bunların bir kısmı demirden yapılmış süs eşyalarıdır. Ayrıca, bıçaklar, hançerler, kamalar, kaplar da vardır.

Yine buradaki buluntulardan, Türklerin, dokumacılıkta belli bir yol katettiği belirlenmektedir. Çin'den ithal edildiği tahmin edilen ipek kumaşların yanı sıra, yün ve iplik giysilere rastlanmaktadır. Ayrıca, bunların çeşitli bitki köklerinden elde edilen boyalarla boyanmış olduğu görülmektedir. Kırgızlar genellikle deri giysileri tercih etmişlerdir.

Genellikle, Türklerin, dokumacılığı Çinlilerden öğrendiği iddia edilmiştir, ancak bazı dokuma teknikleri söz konusu benzerlik gösterse de, Türklerin kendine özgü dokuma şekilleri de vardır.

Yine Hunlar da ağaç oymacılığıyla ilgilenmişlerdir. Her çeşit ağaç işlemesinde son derecede başarılı idiler.

Bu dönemde artık, yukarıda da işaret edildiği gibi, örneğin Fergana Bölgesi gibi bazı yerleşim yerlerinde kerpiç evlere rastlanmaya başlanmıştır. Semerkant'ın kuzeyindeki bölgedeki araştırmalarda, yine, ev kalıntılarının bulunduğunu göstermektedir. Ancak, şüphesiz, çok geniş bir alana yayılmış olan bütün Türk boyları için bu hüküm verilemez. Hâlâ birçok Türk kavmi göçebe yaşamlarını sürdürmektedir. Buradaki önemli merkezlerden birisi Kasan şehridir. Bu şehir ticaret kolonilerinden oluşmuştur. Bu yörenin önemi zaten, daha çok ticaret merkezlerinden birisi olmasından ileri geliyordu.

Aslında, Hunlar zamanında bazı bölgelerde yapılmış su kanallarına rastlanmaktadır. Yukarıda sözü edilen Fergana Kanalı'nın yanı sıra, Çulışman nehrinden alınan su ile Kudırge kurganı civarında da benzeri bir sulama kanalı yapılmıştır. Yine, Baykal Gölü civarında da aynı şekilde sulama kanallarına rastlanmaktadır. Buradaki kanallar, bu bölgede ileri derecede tarım yapıldığını gösteren delillerdir.

Hunlar Dönemi'nde tarım yapıldığını gösteren delillerden biri de demirden yapılan sabanlardır. Gerek sulama kanalları gerekse demir sabanlar Hunlar zamanında Türklerin belli ölçüde de olsa, tarım toplumu haline geçtiğini göstermektedir.

Hunlar ölülerini yüksek yerlere gömmüşlerdir. Dolayısıyla birçok mezar açıldığında, ölülerin bozulmadan kalmış olduğu görülmektedir. Ölülerin bozulmadan kalmasının sebebi sadece, gömüldükleri yerlerin havasının temiz ve soğuk olması değil, aynı zamanda, kolayca bozulabilecek kısımlarının gömülmeden önce çıkarılmış olmasıdır. Genellikle mumyalama Eski Mısırlılara ait bir sanat olarak düşünülürse de, Türkler de bu uygulamayı yapmıştır.

Eski Türkler, ölünün vücudunu ön tarafından, T şeklinde açıp, kolay bozulabilecek olan bağırsak, mide, karaciğer ve benzeri kısımları çıkarmışlardır, yani bir başka ifade ile, ölülerini tahnit etmişlerdir. Ölünün üstünü tahta kalaslarla kapatmışlar; onun da üstünü ipek ve altınlarla bezemişlerdir. Türklerde bu tip bir uygulama ile M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren karşılaşılmaktadır. Değişik Türk kavimlerinde bu adet yaygın olarak görülmektedir.

Bu uygulamaların Türkler arasında daha sonraki tarihlerde de devam ettiği söylenebilir. Örneğin biz Zigetvar Seferi'nde ölen Kanuni Sultan Süleyman'ın cesedinin çok iyi tahnit edilip, iç organlarının oraya gömülüp, çok iyi bir makyaj yapılarak, etrafına haber vermeksizin, geri getirilmiş olduğunu biliyoruz.

Hunlar sadece Asya'da değil, Avrupa'da da ilerlemişlerdir. Avrupa'da yapılan kazılardaki buluntularla Orta Asya'daki kurganlardaki buluntular karşılaştırıldığında önemli benzerlikler belirlenmiştir. Örneğin, kullanılan süs eşyaları, kapkacak vb. eşyanın önemli ölçüde benzer olduğu görülmektedir Bu da bize asıl vatanı Orta Asya olan Hunların kendi bilgi ve kültürlerini Avrupa içlerine kadar taşıdığını göstermektedir. Ancak Avrupa'da bu kültür öğeleri oradaki mevcut kültür öğeleriyle karışmış halde bulunur.

Orta Asya'da çıkan karışıklık dolayısıyla, bazı gruplar Çin hakimiyetini kabul etmek yerine, göç etmek zorunda kalmıştır. Bunların bir kısmı Volga kıyılarına, Kafkaslar'a doğru gelmişler, Tuna'yı geçerek, Avrupa içlerine doğru ilerlemişlerdir. Onların mezar buluntuları bize, Orta Asya'daki gibi, örneğin gümüş, demir ve bakır gibi bazı metalleri çok iyi kullandıklarını göstermektedir. Onlar genellikle ölülerini yakıyorlardı. Muhtemelen bu adet, Budizm'i kabul eden Türkler tarafından uygulanmıştır.

VI. yüzyılda Baykal Gölü civarındaki araştırmalar, burada demir ocaklarının olduğunu ve demirin işlendiğini göstermektedir.

Yurtlarından ayrılarak Tuna boylarına doğru yayılan Türk kavimlerinin kültürleri incelendiğinde, madenlerin yanı sıra çeşitli bitkisel ve inorganik kökenli boyaları da kullandıkları görülür. Bütün bunlardan, biz basit de olsa, onların günlük uygulama çerçevesi içinde bazı kimya bilgisine sahip olduklarını söyleyebiliyoruz.

Batıya gelen Türkler, gittikleri ve yurt tuttukları yerlerde, orada yaşayan bazı kültürlerle karşılaşmışlar ve bu mevcut kültürlerle karışıp, kaynaşarak yeni kültürler meydana getirmişlerdir.

Göktürklerde Bilim ve Düşünce

Hunlardan sonra tarihte en büyük iz bırakan Türk devletlerinden biri Göktürk Devleti olmuştur (552745). Türklerin kökenleriyle ilgili olarak, şüphesiz ki, bizim nispeten daha iyi bilgilendiğimiz dönem Göktürkler Dönemi'dir.

Göktürk Devleti'nin kurucusu Bumin Kaan ölünce yerine oğulları geçti. Belli bir süre Çin hakimiyetinde kalan Göktürkler İltiriş Kaan (680682) zamanında toparlandı. Onun iki oğlu Bilge ve Kültigin (Költigin) Kaan ve Vezir Tonyukuk'un yardımı ile devlet birlik ve beraberlik adına önemli adımlar attı.

Göktürklerden kalma birçok eser mevcuttur. Bunlar arasında sunaklar, balbal taşları vb. vardır. Ancak, Göktürklerin en önemli eseri Orhon Abideleridir. Onların yanındaki iki mezarın Bilge ve Kültigin Kaan'a ait olduğu kabul edilmektedir. Bu taş eserler incelendiğinde Türk töresi ile ilgili önemli bilgiler ediniyoruz. Orhon Abidelerinden biri Bilge Kaan zamanında, 734'te dikilmiştir. Kitabelerin önemi ilk defa Türk adının geçtiği yazılı belgeler olmasıdır. Kültigin Abidesi devletin güçlenmesine önderlik etmiş ve ona gerekli zemini hazırlamış olan Bilge Kaan hakkındadır. Kaplumbağa şeklinde bir taş üzerinde durmaktadır. Bunun muhtemelen anlamı devletin uzun ömürlü olması dileği ve düşüncesidir. Kitabe bir nevi kireç taşından, saf olmayan bir mermerdendir; yüksekliği 3.75'm.'dir. Batı cephesinde Çince bir yazıt vardır. Bu kitabede Çin ve Türkler arasındaki dostluktan söz edilmektedir.

Kitabelerden Kültigin Kaan için yazılan kitabede Bilge Kaan, milletin fakir olduğunu, ancak devlet adamı olarak, 'sanı kaybolmasın diye' gündüz ve gece demeden, durmaksızın milleti için çalıştığını ifade etmektedir. Kitabenin kuzeydoğu cephesinde ise, Kültigin'in koyun yılının on yedinci gününde uçtuğu ifade edilmektedir. Yine bu kitabede, Çin'den kağıt getirtildiği ifade edilmektedir. Ayrıca, iki kardeşin neler yaptığı da, yine bu kitabelerde anlatılmaktadır.

Kültigin'in mezarı başında ayakta elele tutuşmuş iki heykel bulunmaktadır. Bunun benzerleri Bilge Kaan'ın mezarı üstünde de bulunmaktadır, ancak burada figürler ayakta değil, oturmaktadır. Ayrıca başka mezarlarda da aynı şekilde heykellere rastlanmaktadır. Bu heykellerin bazısı hayvan heykelleridir.

Bilge Kaan'ın mezar taşında damga vardır. Damgadaki resim geyik figürüne benzemektedir. Göktürk mitolojisine göre, geyik, atayı simgeler. İlginçtir ki, Ankara yöresinde, günümüzde de, Güneşli havada yağan yağmur, geyiklerle ilişkili olarak anılır ve geyiklerin yavruladığı şeklinde nitelendirilir, bir başka ifade ile, çoğalma, gelişme, genişleme şeklinde yorumlanır.

Orhun Abideleri bize sosyal hayat, askerlik düzeni ile ilgili bilgi vermektedir. Böylece bir devlet düzeni içinde neler yapılabileceği de, burada açıkça gözlenmektedir.

Göktürklerden kalma kültür mirası incelendiğinde, onların, daha önceki Türk kavimlerinde görüldüğü gibi, yün ve iplik dokumayı bildikleri görülmektedir. Buna ilave olarak kürk ve ipeği de giysilerinde kullanmaktadırlar.

Göktürklerdeki çeşitli buluntular, onların Çin etkisinde olduğunu göstermektedir. Zaten, bizzat hakan bu konuda adeta önderlik etmiştir. Çin'den resim ve kağıt getirtmiş olduğunu söylemektedir. Türkler kağıdı daha çok pamuktan yapmaktaydılar. Bu kalın ve biraz da kaba bir kağıttı. Çin kağıdı daha ince idi ve özel bazı muamelelerden dolayı da yazının bozulmayacağı bir kimyasal yapıya sahipti. Daha sonra, pamuktan yapılmış olan bu kağıt, aharlanmak suretiyle, ya da aharsız olarak, yaygın olarak Semerkant ve çevresinde kullanıldı. Buna dayalı olarak Semerkant kağıdı adı verilmiştir. Hatta İslam dünyasında da genellikle, bu kağıt kullanılmıştır.

Yine Göktürklerle ilgili olarak yapılan araştırmalarda, demirin çok iyi bilindiği; sert çelikten ve yumuşak çelikten söz edildiği görülmektedir. Çelikten, silah yapımında yararlanmışlar ve eğri kılıçlar yapmışlardır. Ayrıca mızrak yapımında da yine metal kullanılmıştır. Yaylarını daha çok kemik, tahta ve sinirden yapmışlardır.

Göktürkler Dönemi'nde pulluk ve küreklere rastlanmaktadır. Bu bize, Göktürkler Dönemi'nde insanların tarımla ilgilendiğini göstermektedir. Ayrıca, onlar, Tötö nehrinden açtıkları bir kanalla bölgeyi sulamışlardır. Bu kanala AkTura kanalı denir. Kanalın uzunluğu yaklaşık 10 km. kadardır. Bu kanala bağlı olarak bir su dağıtım şebekesi yapmışlardır.

Genellikle Göktürklerin yerleşik bir toplum yapısına sahip olmadığı söylenirse de, yukarıda söz konusu edildiği gibi, tarımla uğraşmaları ve sulama kanalları yapmaları, onların yerleşik toplum olmalarını gerektirmektedir.

Göktürk bölgesinin bir kısmı daha sonra (Göktürk Devleti'nden sonra), kısmen Kırgız, kısmen de Uygurların idaresi altına girmiştir.

Kırgızlarda Bilim ve Teknoloji

Kırgızlar göçebe değildiler. Onların toprakları tarıma elverişli idi. Ayaklarıyla çevirdikleri değirmenleri vardı. Arpa, yulaf ve buğday yetiştiriyorlardı. Onların yararlandıkları hayvanlar arasında at, gergedan, dağ koyunları, siyah geyik vardı. Ayrıca yabani ördek, atmaca ve saksağanı da biliyorlardı. Onların yapmış oldukları resimlerden doğayı çok iyi tanıdıkları gözlenmektedir. Bu resimlerde develer, tilkiler, kaplanlar ve ayılar vardır.

Tanıdıkları ve çeşitli şekilde kullandıkları bitkiler arasında ise çam, kayın, söğüt, karaçam, vb. vardı. Onların yosunları da tanıdıkları ve bunları kullandıklarını biliyoruz.

Kırgızların belli başlı madenleri altın, demir ve kalaydı. Genellikle yağmurdan sonra maden aramaya çıkıyorlardı. Altay ve Sayan dağlarında bulunan zengin maden yataklarından yararlanmışlardır. Yüksek vasıflı manyetik demir ise daha çok Tuba nehri kıyılarından çıkarılmaktaydı. Çıkardıkları sert madenleri Göktürklere veriyorlardı. Kendileri ise bu madenlerden çeşitli kapkacak ve alet yapıyorlardı. Altını genellikle süs eşyası yapımında kullanıyorlardı. Bir bakır alaşımı olan bronzu tanıyorlar ve yine çeşitli eşya yapımında kullanıyorlardı. Bu madenlerden iki ağızlı hançer, bıçak ve saban demiri yapmışlardır. Ayrıca zırh yaptıkları da bilinmektedir. Bunların İran'dakilere benzerlik gösterdiği ifade edilmektedir.

Kırgızların topraktan kapkacak yaptıkları bilinmektedir. Bunlar Çin'deki Han Devri'ndeki porselenleriyle karşılaştırılmış ve daha kaliteli olduğu belirlenmiştir.

Ayrıca, yine o dönemde yaşayan Türk kavimlerinden birisi olan Sogut Türklerinin yerleşik bir hayat sürdükleri bilinmektedir. Çünkü onlar şehirler kurmuş; kaleler yapmışlardır. Bunların benzerlerini Fergana bölgesinde de görmek mümkündür.

Hazarlarda Bilim ve Teknoloji

Bir Türk kavmi olan Hazarların, bir kısmı yerleşik bir kısmı göçebe bir hayat sürmekte idiler. Onların belli başlı şehirlerinden birisi Sarkel şehri idi. Şehrin etrafı savunma gayesiyle tuğla duvarlarla çevrilmişti. Don nehrine çok da uzak olamayan bu şehrin surları içinde olduğu kadar sur dışında da yerleşim yerlerine rastlanmıştır. Surlar tesviye edilmiş toprak zemin üzerine yapılmıştı.

Genellikle, halk tarım ve hayvancılıkla ilgilenmekteydi. Şehirdeki oturma birimlerinin yapımında da aynı şekilde kerpiç kullanmaktaydı. Bunların benzerini, Tuna boylarında yerleşen Türk boylarının evlerinde görmekteyiz. Surların arka tarafında tahıl koymak için ambarlar yapılmıştı.

Şehir ilk yapılanmaya başladığında, daha çok askeri bir üs görüntüsü vermekteydi. Yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, zaman içinde surların dışında da yayılmaya devam etti. Onuncu yüzyılda şehrin surları yıkıldı; hatta yeni yapılar için, surlardan çıkarılan tuğlaların da kullanıldığı oldu.

Bu devirdeki buluntular arasında buğday öğütmekte kullanılan aletlerle (taştan), orak, kemik, taş ve madenden günlük hayatta kullanılan çeşitli aletler vardır.

Yine bu dönemde kurulmuş olan şehirlerden biri de Mayatsko'dur. Bu şehir Hazarlar tarafından yapılmıştır. İran'dan etkilenerek inşa edilmiş olduğu söylenmektedir. Bu şehir de surlarla çevrilmiştir. Şehir dikdörtgen şeklinde bir plan üzerinde şekillenmiştir. Şehrin surlarının iç tarafında 5.5 m. derinliğinde hendekler vardır. Surlar, Sardel şehrindeki gibi belli şekilde düzeltilmiş bir zemin üzerine inşa edilmemiştir. Sardel şehrindeki gibi, burada da hububat depolarına rastlanmıştır. Şehrin tek kapısı vardır ve güneybatıya bakar. Bu şehre giren ve çıkanların kontrolünü sağlamak için yapılmıştır. Suların duvarlarının kalınlığı 6.40'a kadar ulaşmaktadır. Şehir blok şeklinde kesilmiş taşlardan meydana gelmiştir.

Her ne kadar Hazarların kökeni hakkında farklı görüşler varsa da, yaşadığı yerde görülen arkeolojik buluntular, onların Türk kökenli olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Buradaki evlerin yapılış şekilleri, kullanılan malzeme ve diğer buluntularda bu benzerliği belirlemek mümkündür. Bu benzerlikleri, Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde yerleşen Türk kavimlerinde de görmek mümkündür. Bunun en tipik örneklerinden birisi, Bulgar Türklerinde görülür. Kerpiçten yapılmış evler ve kireçle sıvanmış sulama kanalları bunun en belirgin örnekleridir.

Türk kavimleri arasında yer alan Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar ve Karluklar büyük bir devlet kurma şansına sahip olamamışlardır. Ancak, onlar gittikleri yerlerde, Türk kültürünün etkin olmasına sebep olmuşlardır. Bu kavimler ve diğer bazı Türk kavimleri vasıtasıyla, Türk kültürü, Avrupa içlerine kadar yayılmış; Asya'nın kuzey bölgesini de içine alan geniş bir alanda etkin olmuştur. Bunlardan Karluklar, İslamiyet'in yayıldığı dönemde, yani Hicret ve IX. yüzyıl arasında uzun süre Taraz'ı elinde tutmuştur. Böylece, İpek Yolu'nun ana kapılarından biri olarak, Karluk Kapısı da denen bu giriş yerini kontrolü altında tutarak, dolayısıyla, ticareti kontrolü altına almıştır. Karluklar yaşadıkları Talas'ta, Fergana ve çevresinde etkili olmuşlardır.

Uygurlarda Bilim ve Düşünce

Orta Asya'da devlet kurmuş belli başlı kavimlerden birisi de Uygurlardı. Büyük Hun Devleti'nin kuruluşundan itibaren Orhon ve Selenga nehri kıyılarından Aral Gölü kenarlarına kadar yayılan ve zaman zaman değişik adlarla anılan bir Türk kavmine rastlıyoruz: Kendilerine 'Dokuz Oğuz' veya 'Dokuz Boy' adını veren ve daha sonra, kendilerini Göktürklerden ayıran bu grup, Uygur Devleti'ni kurmuştur. Zaman içinde yaşadıkları yerden memnun olmayan Uygurlar daha güneye gitmişlerdir.

Uygurlar, 744 yılında Orhon Nehri üzerinde, Uygur Devleti'ni kurdular. Uygurlar, orada Çin kültürü ile temasa geçtiler. Ancak, gerek Mani dini gerekse sahip oldukları kültür dolayısıyla, Çin kültürü içinde asimile olmadılar. 762'de resmen Mani dinini kabul ettiler ve bu dinin yayılmasında da öncülük ettiler; çeşitli yerlerde Mani tapınakları kurulmasını sağladılar. Bu din, Çin'de, İran'da ve Suriye'de yayıldı.

Uygurlar kalabalık değildiler, ancak disiplinli ve çok cesurdular. Göçebe bir hayat sürüyorlardı; hayvancılıkla ilgileniyor; koyun ve sığır besliyorlardı. 630'da Göktürk Devleti'nin, Çinliler tarafından yıkılması ile toplanmaya başlayan Uygurlar, devlet idaresini onlardan öğrenmişlerdi. Onlardaki bazı idari yapılanma daha sonra Selçuklular ve Osmanlılarda da etkin olmuştur. Örneğin 'yurtluk verme' gibi.

Mani dininin yayılması için çeşitli ülkelere giden Uygurlar, Mani mabetlerinin yapımında bizzat nezaret ettiler. Bu arada çeşitli Türk devletleri arasında arabuluculuk işini de yaptılar; elçilik görevini üstlendiler. Bunun yanı sıra, kültür elçiliği de yaptılar. Örneğin Akkoyunlular ve Osmanlılarda eğitim kurumlarında görev aldılar, hocalık yaptılar.

Uygurlarla ilgili bilgilerimizi, ilk adımda onlardan kalma şehirlerden elde ediyoruz. Uygur şehirlerinden en önemlilerinden birisi Hoça idi. Uygur Kaanları orada yaşıyordu, yani orası baş şehirdi. Şehir yüksek surlarla çevrili idi. Surların yapı malzemesi Çin Seddi gibi, sıkıştırılmış çamur gibi bir maddeden yapılmıştı. Şehir planı son derecede düzenli idi. Yolların kesişim noktasında saray bulunuyordu. Saray kesme taştan yapılmıştı ki, bir anlamda bu mimari şekli, onların Sasani etkisinde olduğunu akla getirmektedir. Aynı zamanda, şehirde Hint mimarisinin etkisini simgeleyen, kubbeli, stupa şeklinde binalar da vardı. Şehirde yer yer Roma mimarisi etkisini anımsatan izler de vardı. Ancak genelde şehir, harap olduğu için, daha kesin hükümler vermek mümkün değildir. Şehirde bulunduğu bilinen zengin kütüphane ve mabetler yağmalanıp, harap edilmiştir.

Uygurlarla ilgili diğer buluntularda da onların yapı malzemesi olarak daha çok taş kullandığı görülür. Bu özellik yapı sanatında, daha sonra Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklularında da en belirgin özelliklerden biri olmuştur.

Taşın yanı sıra, zaman zaman topraktan yapılan kerpiç de yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Isık Göl civarındaki buluntular çamuru yapı malzemesi olarak kullandıklarını göstermektedir. Uygurların bu evleri, ayrıca badanaladıkları belirlenmektedir.

Uygurlarda yapı sanatında en belirgin özellik, İskender'in Hindistan seferinden sonra Asya'ya gelen Yunan etkisi ve Budizm'in karışımından meydana gelen GrekoBudist özellikler taşıyan bir mimari özelliği gösterir. Daha sonra İran sanatının etkisi hakim olmuş ve bunu kendilerinin bütün bunların karışımı ve özümsenmesinden oluşan bir sanat izlemiştir. Beşbalık ve Turfan bölgesine Uygurların gelmesiyle birlikte Mani mabetleri yapılmaya başlanmıştır ki, tarih artık 840'lı yılları göstermektedir. Bu dönemden sonra, Uygurlar gittikleri bölgelere, kendi sanat ve kültür anlayışlarını da taşımışlardır. Bu tarihlendirmeye dayalı olarak gerçek Uygur sanatının oluşum tarihini IX. yüzyıl olarak belirleyebiliriz.

Türklerin bilimsel çalışmaları ile ilgili olarak, yukarıda kısaca ele alınan arkeolojik bazı bilgiler dışında çok fazla bilgimiz olduğunu söylemek zordur. Mevcut bazı bilgileri de daha çok Çin kaynaklarında bulabiliyoruz. Türklerin yakın komşuları Çin'den etkilendikleri ve bazı yönleriyle onların bilgilerinden yararlandıkları belirlenmektedir.

İslamiyet öncesinde Türklerle diğer uygarlıklar arasındaki etkileşimde ve bilgi akışında önemli rol oynayanlardan biri de 'İpek Yolu'dur. M.Ö. V. yüzyıldan itibaren Çin kaynaklarında ipekten söz edilmektedir. ShuChi ya da Tarih Kitabı diye Konfiçyüs tarafından derlenmiş olan kitapta 'İmparator Yü'nün vergisi' adı altında bir vergi kalemi görülmektedir. Bu dönemde ipek üreten 6 vilayet bulunmaktaydı ve bunlardan bu ad altında devlet vergi tahsil etmekteydi. Erken dönemlerde daha çok Çin sarayının ihtiyacı için üretilmiş olan ipek daha sonra imparatorluğun parçalanması ve sayıca artan idarecilerin isteği ile ipek üretimi gittikçe arttı. Örneğin İmparator FuHsi ipek tellerden oluşan bir müzik aleti yapmıştı.

İpek talebinin artması ipek yapımında belli teknikleri geliştirdi, ancak Çin bu konudaki teknik bilgiyi daima gizli tuttu. Kuzey komşuları Hunlarla ittifak yapmak için yaklaşık 100 kişilik bir grup, Batı'ya gittiler çeşitli zorluklara rağmen geri dönmeyi başardılar ve döndüklerinde oralarda yaşayan insanlar hakkında çok şey öğrenmişlerdi. Bu bilgiler arasında ticaret yolları hakkındaki bilgiler de vardı. Kansu vilayeti tarafından Çin'den sürekli olarak kıymetli mallar geliyordu. Bunlar arasında, sadece ipek yoktu, çeşitli baharat ve silah da bu yolla doğudan batıya gidiyordu. Ticaret yolu Batı Shensi ve Kansu'dan geçerek Doğu Türkistan'a gidiyordu. Bu yolu sadece tüccarlar değil, bütün seyahat edenler kullanıyordu; bir başka ifade ile, bu yol kervan yolu idi. Bu yolun kontrolü Hunların elinde idi. Çinliler yolun ne kadar emin olduğunu anlayabilmek ve nelerin Batı'ya gittiğini öğrenebilmek için muhtelif gruplar gönderdiler ve bu araştırma sonucunda, ipek başta olmak üzere, birçok ürünün gidişini Belh'e kadar izlediler (M.Ö. II. yüzyıl).

Konuyla ilgili olarak çeşitli Batılı kaynaklarda da bilgi vardır. Örneğin, meşhur doğa bilimci Pliny ipeği bir nevi pamuk olarak betimliyordu. Ayrıca ilginç bir şekilde bunları pazarlayanların Çinliler olmadığını, bunların o civardan gelen mavi gözlü, kızıl saçlı Sereler olduğunu söylemektedir ki, bu tanım, bu kavmin Türkler olabileceğini aklımıza getirmektedir.4

Ticaret her ne kadar deniz yoluyla da yapılıyorsa da, Çinlilerin kara yolunu tercih ettiği görülmektedir. Ancak her iki yolun da tüccarlar tarafından kullanıldığı görülmektedir. Mezopotamyalıların ürettikleri camla ipek takas edilmiştir. M.S. II. yüzyılda, bu yoldan Roma etkisi Orta Asya'ya ulaşmıştır. Ancak M.S. III. yüzyılda bu yoldan ticaretin eskisi kadar yoğun olmadığı görüldü. Burada, güzergahın Batı Avrupa, Kuzey Afrika, Hindistan üzerinden Orta Asya'ya doğru giden yoldan seyrettiği ve bu yolla, sadece ipek değil, yün, mücevherat, baharat, kozmetik, parfüm gibi başka ürünlerin de taşındığı belirlenmektedir.

Genel kanaat tüccarların yanı sıra, aynı yolu kullanan seyyah ve Budist rahipler çeşitli etkileri bu yolla ülkeden ülkeye taşımış olduklarıdır. Ayrıca, Batı'nın etkisi de, aynı yolla Orta Asya'ya ulaşmıştır.

Simya ile ilgili bilgiler bunlar arasındadır. Örneğin taşın üzerine sürülen semender yağı, Ay gibi parlak bu taşın çok parlak görünmesini sağlamaktaydı. Romalılar buna şaşırıyordu. Yine suyla temas etse bile etkilenmeyen kağıt da Batılıları şaşırtan başka bir doğu buluşu idi.

İpek Yolu, bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, sadece ticari olarak nitelendirilmemelidir. Bu yol üzerindeki merkezler çeşitli ürünlerin takasında ya da alış verişinde önemli rol oynamasının yanı sıra, değişik insanların aynı yerde bir araya gelmesi, o yerlerde bir nevi kültür merkezlerinin oluşmasını sağlamıştır. Bunlar arasında Taşkent, Semerkant, Belh ve Merv başta gelir. Bu şehirlerin daha sonra sadece ticari bir merkez olmaktan çıkıp, aynı zamanda kültür merkezleri olarak da görev yaptığı belirlenmektedir. Bir başka ifade ile ticarette etkin olan bu şehirler, daha sonraki yüzyıllarda eğitim ve öğretim ve de bilimsel çalışmalar için önemli merkezler haline gelmişlerdir. Örneğin, Belh ve Merv İslamiyet'in bilimsel faaliyetinin şekillendiği sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda, Doğu'daki mevcut bilimsel düşüncenin deyim yerinde ise, adeta bir giriş kapısı görevini görmüşlerdir. Bu şehirlerden giden bilim adamları ve düşünürler, İslam dünyasındaki bilimsel faaliyetin temellerinin oluşmasında etkin olmuşlardır. Türk kökenli olduğu bilinen Bermek Ailesi bu etkiyi taşıyanlardandır. Onlar İslam dünyasında, sadece idari olarak önemli görevler üstlenmemişler, aynı zamanda, bilim patronluğu da yapmışlardır.

İpek Yolu uzun yüzyıllar kullanıldı, ancak on ikinci yüzyıldan sonra, Batı ile münasebetlerin farklı bir boyuta taşınmasıyla yeni devre girildi. Yeni oluşan limanlardan ticaret devam etti.

Orta Asya'da Çin kültüründen en çok etkilenenlerden birisi Soğdlardı. Onlar çok iyi kalite cam yapmasını biliyorlardı. Bu ürünlerini Çin'e satmışlar ve onlardan ham ipek almışlardır. Soğdlar, dokumak için pamuk kullanıyorlardı. Bazılarına göre, dokuma tekniğini Çinlilerden öğrenme ihtimal dahilindedir. Ayrıca onlar tahtadan çeşitli aletler yapmasını biliyorlar ve oymacılık sanatında bir hayli başarılı idiler.5

Türklerin İslamiyet öncesi kullandıkları ilk alfabe olarak, Göktürk alfabesi kabul edilmektedir. Her ne kadar bu alfabenin kullanılışı M.Ö. IV olarak tarihlendirilmişse de, çok daha erken tarihe gittiği belirlenmektedir. Bu yazı ile yazılmış belgeler arasında Yenisey Irmağı boyunca bulunan yazıtlar vardır. Ayrıca, Orhon Kitabeleri de yine bu yazı ile yazılmıştır. Türkolog Vilhelm Thomsen tarafından 1893'te bu yazı çözülmüştür. Bu yazıtlar Bilge ve Kültigin Kaan tarafından diktirilmiştir.

Göktürk alfabesinde 38 harf ya da işaret vardır. Bunlardan dördü sesli ve otuzu sessiz harf olup, dördü hece işaretidir. Bu yazı sadece kitabelerde kullanılmamıştır; Doğu Türkistan'da bulunan muhtelif yazma eserlerin de bu yazı ile kaleme alındığı bilinmektedir. 759760'ta dikilen SineUsu yazıtı ile Taryat yazıtında da yine bu alfabe kullanılmıştır. Bu yazıyı bazı değişikliklerle Bulgarlar, Hazarlar ve Peçenekler de kullanmışlardır.

Türklerin kullandıkları bir başka alfabe Uygur alfabesidir. Uygur alfabesinde yaklaşık 18 işaret vardır ve bunlardan üçü sesli harftir. Uygur alfabesinin de kesin olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemektedir. Elimizdeki en eski Uygurca yazılmış metinler IX. yüzyıla aittir. Bu yazı Timur İmparatorluğu ve devamında kurulan devletlerde de kullanılmıştır. Örneğin Ebu Said Mirza'nın Uzun Hasan'a göndermiş olduğu bitik (mektup) Uygurcadır.6

Bu alfabelerin yanı sıra, Türklerin Hintlilerin etkisi ile, Sanskrit dilinin alfabesini ve Mani alfabesini7 de kullandıklarını biliyoruz.

Ayrıca Uygurlar döneminde matbaayı bildikleri belirlenmektedir. Onlar tahtadan yaptıkları kalıpları kullanmak suretiyle baskı yapıyorlardı. Tuenhuang mağarasında bulunan müteharrik tahta harfler, Uygurların matbaacılıktaki becerisini göstermektedir. Genellikle kağıt yapımında, yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, pamuk kullanılmıştır.8

Ayrıca Uygurların, mabetlerinde kütüphane bulunduğu ve buradaki eserlerin daha çok dini ağırlık taşıdığı bilinmektedir.

Türklerde matematikle ilgili olarak bazı bilgilere rastlamaktayız. Erken tarihlerden itibaren on tabanlı (desimal) sistemi kullanmış olan Türklerin, erken tarihli olarak çubuk rakamları kullandıkları bilinmektedir. Onların Hunlar zamanında hâlâ çubuk rakamları kullandıklarını söyleyebiliyoruz. Ayrıca, bu sistemle çeşitli aritmetik işlemlerini de yapmakta idiler. Bu sistem aditif prensiplere dayalı olarak işlemekteydi. Bu prensibe göre temelde kullanılan ilimler toplama çıkarma idi; çarpma ve bölme işlemleri, toplama ve çıkarmaya indirgenmek suretiyle yapılmaktaydı.

Tam sayılarla yapılan işlemlerin yanı sıra, kesirli işlemlerin de mevcut olduğunu görmekteyiz. Bu matematik işlemler daha çok basit işlemler şeklindedir. Burada daha çok paydası 1 olan kesirler öncelikli olarak kullanılmıştır.

Türklerde zaman içinde bazı ağırlık, uzunluk ve para birimlerinin şekillendiğini görmekteyiz. Bazı ölçüleri öğrendiğimiz metinlerden biri de hukuk metinleridir. Bir hukuk metninde şöyle denmektedir: 'Terbiş veya Derviş adlı bir kişiye para lazım olduğunda babasından miras kalan ve üzerinde 16 işçinin çalıştığı bir üzüm bağının 100 yastuk Çao'ya 'il Yangıç'a yahut elYangıç'a (mahalli yasalara uygun olarak) satmaktadır. Terpiş, büyük ve küçük kardeşleri, yeğeni ve dayısı satışa itiraz etmeyeceklerdir. Şayet itiraz edecek olursa, 'Büyük Ordu'ya bir altın yastuk, 'iç Hazine'ye bir gümüş yastuk, beglerin her birine ceza olarak bir binek atı verecektir.'9

Bu metinden de anlaşıldığı gibi, Uygurlar Dönemi'nde bazı ölçüler çoktan teşekkül etmişti. Buradaki yastuk denen ölçek, Çin ölçülerine göre 50 liang idi veya 1 T'ing idi. Altın genellikle altın ile birlikte kullanılıyordu. Liang'ın tam olarak ne kadar olduğu bilinmemektedir. Çao ise, Yüan sülalesi zamanında kullanılan bir para birimi idi. Yine bu alıntıdan altın ve gümüşün para olarak kullanıldığını görmekteyiz.

Bazı Uygur Devri'nden kalma satışla ilgili bazı meselelerin kaydedilmiş olduğu vesikalardan onların ağırlık ölçü birimlerini öğrenmekteyiz. Örneğin pamuk satışı, veya bez satışı gibi vesikalardan uzunluk ve ağırlık birimleriyle ilgili fikir edinebiliyoruz.

Pamuk satışı ile ilgili bir vesika şöyledir:

Takıku yıl ikindi ay on yangıka
Manga bay temürke kebez tariku
Yir kergek bolup temiçining
Po suwtakı uduru borlukın on
Tang kebezni küz yangıda başı taşı birle birür men bu
Borluknıng negü kim salkı sekidi
Bolsar men temiçi bilür men bay
Temür bilmez tanuk nom kuli
Tanuk bolon bu nişan men temiçi
ning ol men temiçi ök bitidim.
Bugünkü Türkçe ile bu metni şöyle verebiliriz:
Tavuk yılı, ikinci ay, onuncu gününde
Bana Bay Temür'e pamuk tarlası (için)
Yer lazım olduğundan Temici'nin
Po nehrinin diğer tarafındaki
Bahçesini On tang pamuk karşılığında kiraladım.
Bu on tang pamuğu sonbaharda
Her şeyi ile vereceğim. Bu
Bahçede (yapılacak) herhangi bir iş olursa
Ben Temici bileceğimyapacağım. Bay Temür Bilmiz yapmaz
Şahit Nom Kulı Şahit Bolon. Bu imza ben Temici'nindir. Ben Temici'nindir.

Ben Temici doğru olarak bildim (yazdım).10

Bunlara ilave olarak susam (künid), Üur (darı), kepez (pamuk), bor (şarap), tariğ (hububat), böz (pamuklu kumaş), kümüş (gümüş), Koçırda kidiz (koyun keçesi), buğday alımları ile ilgili belgelerden de aynı konularda bilgi edinmek mümkün olmaktadır.11

Türklerde Matematik Çalışmalarının Kısa Bir Değerlendirmesi

Zaman içinde gelişen aritmetik işlemlerinde sayıların daha çok kelimeler şeklinde ifade edilmiş olduğu görülmektedir. Eski şölen ve toylarla ilgili bilgilerde, basit aritmetik işlemlere rastlanmaktadır. Örneğin ülüş meselesi gibi. Bu hesaplarda onlu sistemin yanı sıra on ikili sistemin de kullanılmış olduğu görülmektedir.

On ikili sistemin daha çok astronomi hesaplarında kullanıldığı belirlenmektedir. Yine aynı şekilde, altmışlı sistemin (seksajesimal sistem) de astronomi hesaplarında kullanılmış olduğu görülmektedir. Aslında ilginçtir ki, eski uygarlıklardan sadece Mezopotamya'da aritmetik işlemlerinde altmış tabanlı sistem kullanılmışsa da, onların bu sisteminin hemen bütün eski uygarlıklarda astronomi hesaplamalarında kullanılmış olduğu görülür. Örneğin Türklerin yanı sıra, Çin'de ve de Hint'te de astronomi hesaplarında altmış tabanlı sistem kullanılmıştır.

Türklerin aritmetik hesaplarında sayı dizileri önemli bir yer tutmaktadır. Belli sayı aralıkları bırakılarak verilen sayı dizileri ve sayı bilmeceleri vardır. Bunların yanı sıra her ne yönde toplanırsa toplansın, aynı sayıyı veren sayısal bilmeceler vardır. Günümüzde gazetelerde de rastladığımız bu bilmecelerin güzel örneklerine rastlamaktayız. Bu bağlamda olmak üzere bugün sihirli yüzükler denen iç içe geçmiş halkalardan oluşan yüzüklere de, ilkin eski Türklerde rastlandığı belirlenmektedir. Bunlar daha çok gümüşten yapılmış iç içe halkalardan oluşmaktadır ve bu halkalar belli şekilde bir araya getirilmezse, yüzük oluşmamaktadır.

Genel olarak Türklerdeki matematik düşünce değerlendirilirse, günlük hayatta kullanılan aritmetik bilgisinin daha çok ağırlık ve uzunluk ölçüleriyle ilgili olup, erken dönemlerde takas halinde başlayan paralel olarak yapılan alış verişte daha sonra belli birim ölçüleri kullanılmaya başlamıştır.

Ancak bunların standartlaştığını söylemek zordur; farklı yörelerde farklı ölçü sistemleri geçerli olmuştur. Bu sadece ağırlık ölçüleri için değil, aynı zamanda uzunluk ölçüleri için de geçerlidir.

Genel olarak, Türklerdeki matematik bilgisi, Çin Uygarlığı'nda da görüldüğü üzere deskriptif boyutta bir gelişme göstermiştir. Bunun için de her ne kadar basit ölçülerde de olsa daha çok aritmetik yönünde, özellikle de sayısal yönde görülen gelişmeyi geometri açısından da gözlediğimizi söylemek biraz zordur. Bunun sebebini bir ölçüde de olsa, onların erken dönemdeki sosyal hayatlarına bağlamak mümkündür. Uzun yüzyıllar göçebe olarak yaşayan Türk kavimleri için geometrinin ancak aritmetiğin uygulama alanı olarak kabul edilmesi doğaldır.

Türklerde Astronomi Çalışmalarının Kısa Bir Değerlendirmesi

Türklerdeki astronomi çalışmalarına göz atacak olursak, erken dönem insan topluluklarında olduğu gibi, onlar da yıldızlara bakarak yön tayin etmeye çalışmışlar; Güneş ve Ay'ın hareketlerini izlemişler ve bunlara kendi kültür boyutları içinde anlamlar yüklemişlerdir. Güneş, Ay ve yıldızlar Eski Türkler için önemli olmuştur. Oğuz Destanı'nda, 'Bozoklar gökten inen bir ışık içerisinden çıkan bir kadından doğmuştur', denmektedir. Dolayısıyla, onların adları Gün, yani Güneş, Ay ve Yıldız olmuştur.

Güneş Türkler için her zaman için önemli bir gök cismi olmuştur. O, kendisini ısıtan, doğaya hayat veren, canlandırandır. Onsuz evren ölü olacaktır. Güneş sadece bir güç olarak değil, bir koruyucu güç olarak da betimlenmiştir. Güneş'in yolu Rta Yolu diye de adlandırlan yol, düzgün bir yoldur.

Güneş kadar önemli olmasa da Ay da Türkler için büyük önem taşımıştır. Onun yıl içindeki hareketlerini dikkatle izlemişler ve anlamlandırmaya çalışmışlardır. Erken dönemlerde daha çok mitolojik boyutlarda görülen bu bilgilerin zaman içinde daha metodik bir hal aldığı söylenebilir. Gerek Güneş gerekse Ay'la ilgili olarak Eski Türk metinlerinde bilgi bulmak mümkün olmaktadır. Örneğin, Türklerde bugün bile kullanılan Nevruz Bayramı diye de anılan bayram Güneş'in hareketi ile ilgilidir. Güneş yıllık hareketini ilkbahar ekinoksunun başında tamamlar. Böylece ilkbaharın başlangıcı, Güneş'in yeni bir yıllık hareketinin de başlangıcıdır, ve o gün aynı zamanda yeni yılın başıdır. Yeni yıla giriş çeşitli şenlikler yapılarak kutlanır.

Diğer gök cisimlerinden Türklerin en iyi bildikleri gezegenler arasında, Dünyamıza en yakın olan ve günümüzde iç gezegenler olarak bilinen gezegenler yani Venüs ve Merkür'dür. Bunlara sabah yıldızı ve akşam yıldızı olarak ad verilmiştir. Bunlarla ilgili bazı bilgileri halk öz deyişlerinde de bulmak mümkündür.

Her ne kadar diğer gök cisimlerine önem verseler de, Türklerin astronomisi, daha çok bir yıldız astronomisidir. Genel olarak astronomi konusunda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bazı uygarlıklar evren sistemi ile ilgili olarak geliştirdikleri sistemlerde Güneş'i veya Ay'ı esas almışlardır. Örneğin, Mısır için önemli olan Güneş'tir. Aynı şekilde Klasik Yunan ve Hint Uygarlıklarında da Güneş önemlidir. Mezopotamya için ise, daha çok Ay önem taşımıştır; takvim çalışmalarını ayın hareketlerine uygun olarak şekillendirmişlerdir. Bir başka ifade ile 'ay takvimi' kullanmışlardır. Eski Türklerde ise, Güneş son derecede önemli bir yer işgal etmiş olmakla birlikte göksel hesaplamalarını, yıldızlara göre düzenlemişlerdir.

Evrende diğer gök cisimlerine nispetle daha sabit olan yıldızlarla ilgili olarak değişik uygarlıklarda önerilen bilgilerin ilginç bir şekilde birbirine benzediği görülmektedir. Örneğin Eski Türklerin, Eski Çinlilerin, Hintlilerin ve Mezopotamya'daki uygarlığın yıldızlarla ilgili olarak vermiş oldukları bilgiler karşılaştırıldığında bu belirlenebilir. Genellikle, erken dönem için verilen yıldız sayısı 36 ila 28 arasında değişmekle birlikte, özellikle, belli gruplar ve onlara verilen adların benzediği görülür. Bunlardan özellikle 4 grup yıldızın sadece adları arasında değil, gökyüzündeki yerleriyle ilgili olarak verilen değerlerin de hemen hemen aynı olduğu belirlenmektedir ki, bu da bu yıldız gruplarının diğerlerine nispetle daha sabit olmasından kaynaklanmaktadır. Adlarının benzerliği ile ilgili olarak ise, yıldızların şekillerine bakılarak onlara ad verilmesi nedeniyle, aynı şekle benzetilerek, benzeri adlar verildiği varsayılmaktadır. Bu yıldız grupları Başak, Aslan, Terazi ve Akrep yıldız gruplarıdır.

Hemen bütün erken dönem uygarlıklarında en önemli konulardan birisi, hatta belki de en önemlisi, zamanın belirlenmesi olmuştur. Çünkü onlar yaşamak için mevsimleri, gün dönümlerini, yağışları bilmek zorunda idiler. Sürekli olarak havanın kararıp, aydınlaması ya da havanın soğuyup ısınması, günlerin uzayıp kısalması dikkatlerini çekmiş olmasının yanı sıra, bu şartlara uyum sağlamak zorunluluğu da duymuşlardır. Bu ilk uygarlıkların hepsi için söz konusudur.

Erken tarihlerde, göçebe bir hayat sürdüren Türkler için de şüphesiz hava şartlarının değişkenliklerini belirlemek, bir başka ifade ile, zamanı belirlemek son derecede önem taşımıştır. Onlar, göçebe oldukları dönemde nasıl ki bir yerden diğerine gitmek için hava şartlarını bilmek zorunda iseler yani mevsimler hakkında bilgi sahibi olmaları gerekiyorsa, yerleşik toplum yapısı kazandıktan sonra da, doğal olarak önemini korumuştur. Yerleşik toplum haline geldiklerinde bir tarım toplumu yapısı taşımaları onların atmosfer değişiklikleriyle yakından ilgilenmelerine sebep olmuştur.

Türklerin yaygın olarak kullandıkları ve bugün de Çin ve Hindi Çin'in hâlâ bir kısmında kullanılan 'On İki Hayvanlı Türk Takvimi' diye adlandırılan takvimdir. Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, Türklerin yıldızlara karşı yakın ilgisi ile de bağlantılı olarak, geliştirmiş oldukları bu takvim temelde bir yıldız takvimidir. Yıldızların hareketlerini, Güneş'in hareketleriyle ilişkileri dahilinde yorumlayıp, değerlendirerek oluşturmuşlardır.

Takvimde her bir ay ve de on iki yıllık sistem çerçevesinde her bir yıl hayvan adlarıyla adlandırılmış olduğu için, On İki Hayvanlı olarak adlandırılmıştır, yani her ay bir hayvanla sembolize edilmiştir, ancak, aynı zamanda her yıl da, yine aynı ay sırasını izleyerek, bir hayvan adıyla adlandırılmıştır. Aynı zamanda, bu adların simgelediği hayvanların özelliklerinin de, o ay ya da yılın karakterini ve seyrini etkilediği, kabul edilmiştir. Yine, bu özelliklerin o ay veya yılda doğan çocukların karakterini de etkilediği kabul edilir. Ayların adları şöyledir:

2. Ud
3. Bars
4. Tavışgan
5. Lu
6. Yılan
7. Yond
8. Koy
9. Biçin
10. Taguk
11. İt
12. Tonguz

Buradaki adlar bu takvimde en sık kullanılan adlardır. Anadolu lehçesinde sıçan, sığır, bars, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, it, domuzdur.

Türk takviminde gün tanımı Güneş'in iki defa aynı yerden geçişi arasında kalan zaman kesitidir. Buna 1 Güneş günü denir. Gün de on ikiye ayrılır, yani, bugüne göre gün iki saatlik on iki kısma ayrılmıştır. Bu iki saatlik zamana çağ denir. Her bir çağ da, yukarıda verilen sıraya göre hayvan adlarıyla adlandırılmıştır. 1 çağ sekiz alt birime ayrılır ve buna keh denir, yani 1 keh 15 dakikalık zaman süresine eşittir. Bir başka ifade ile 1saat 4 keh'e eşittir.

Günün başlangıcı gün batımı ile belirlenmez; Hintlilerde ve diğer birçok kavimde de rastlandığı gibi, gece yarısıdır.

Evrenin başlangıcı 'Sıçan Çağı' ile başlar. Evrenin tamamında bir devri hareket vardır ve bu devri hareket düzenli ve bir uyum içindedir. Bu uyum, tıpkı müzikteki uyum gibidir. Başlangıçtan itibaren geçen dönemi 10.000 kısma ayırmışlardır. Bunların her birine fen ya da feng adı verilmiştir ki, bazı araştırıcılar, bu kelimenin Çincedeki wan kelimesinden geldiğini öne sürmüşlerdir. Bazı kaynaklarda ise bu 10.000 yıllık devreler 100 miyav'a ayrılmıştır, yani her bir miyav 1000 yıllık zaman dilimlerini oluşturmaktadır.

Türklerin takvimi Güneş takvimi olup, onlar Güneş'in hareketlerinin hesaplanmasında, yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, yıldızları kullanmışlardır, bir başka ifade ile, sabit yıldızların yerleri ile Güneş'in hareketini karşılaştırarak, onların yerlerini, nispeten daha az değişken konuma sahip olan bu yıldız gruplarına göre belirlemişlerdir. Örneğin 1 Güneş yılı Güneş'in aynı sabit yıldız grubunun bulunduğu yerden iki kere geçişi arasındaki zaman dilimidir. Bu zaman kesiti 365 gün 2436 feng'dir ve bu da bizim bugünkü ölçülerimizle 365 gün 5 saat 50 dakika 47 saniyedir. Bu ise, görüleceği gibi, günümüzdeki 1 yılın uzunluğu diye kabul ettiğimiz zaman dilimine çok yakın olup, dolayısıyla, uzun yüzyıllar herhangi bir düzeltme yapılmadan kullanılmıştır ve de kullanılmaya devam etmektedir.

Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Türklerde, zamanın belirlenmesinde on ikili devreler kullanılmıştır. Bu sadece yılın on iki ayı ile sınırlı değildir. Aynı zamanda, 1 gün on iki eşit parçadan meydana geliyor diye kabul edilmiştir. Ayrıca, zamanın diğer birimleri de, yine yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, on ikili ve altmışlı sisteme uygun olarak belirlenmiştir. Bilindiği gibi, 12, 60'ın 1/5'idir. Yıl altmışlı sisteme uygun olarak, 6 eşit kısma ayrılmıştır. Yine 1 yıl içinde mevsimler ayrılmıştır.12

Her ne kadar büyük zaman kesitleri bu takvimde verilmişse de, takvimin başlangıç tarihi çok kesin olarak belli değildir. Bunun sebebi daha çok onların zaman anlayışıdır. Çünkü, Türklere göre, zaman sınırsızdır; o her şeyin ilkidir. Her şey ondan sonradır. Zaman içinde mekan oluşur. Her şey zaman ve mekan içinde vardır. Yine bu anlayışa göre, varlıkta da süreklilik söz konusudur. Dolayısıyla, her ne kadar bir başlangıç söz konusu ise de varlık, aslında sürekli bir değişim içinde kendini yenileyerek tekrar eder; deyim yerinde ise bir devinim içinde kendini yeniler; adeta Güneş'in batışı ve tekrar doğuşu gibi, varlık da sürekliliğe sahiptir. O halde, zaman ebedidir. Ancak, biz onu bölümlere ayırarak belirlemeye çalışırız.

Ayrıca, bazı kaynaklar, Türklerin kullandıkları takvimlerden bazısında ayların 12 değil 24 olduğunu kaydetmektedirler. Bu takvimlerden Nasıreddini Tusi ve Uluğ Bey söz etmiştir. 15 günlü dönemlere gence adı verilmiştir. Yılın uzunluğu ise 365,2436 gün olarak verilmiştir.

Ayrıca, uzun dönemlerle ilgili olarak 180 yıllık dönemler belirlemişlerdir. Bu devrenin On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile birlikte Göktürkler ve Uygurlar tarafından kullanıldığı kaydedilmektedir. Bu takvimde altmışlık devreler kabul edilmiştir.

Güneş takviminin yanı sıra, Türklerin GüneşAy takvimi de kullandığına dair kayıtlar bulunmaktadır. Uluğ Bey ve Tusi'nin verdiği bilgilere dayanılarak, Eski Türklerin ayları Ay'ın hareketlerine göre ayarladıkları ve yıllık hesapları ise, Güneş'in hareketlerine göre düzenledikleri ifade edilmiştir. Nitekim bugün mevcut bazı belgelerde bu takvimle ilgili kayıtlar bulunmaktadır. Ay adları ise şöyle verilmektedir: Aramay, İkindi Ay, Üçüncü Ay, Törtüncü Ay, Beşinci Ay, Altınçı Ay, Yitinci Ay, Sekizinci Ay, Tokuzuncu Ay, Onuncu Ay, Bir Yiğirtminç (yani on birinci ay), Çokşaput Ay.

Uluğ Bey'in hesaplarına göre, bu ay uzunlukları yaklaşık 29,5306 gündür. Ancak, şüphesiz ki bu şekilde kesirli şekilde günlük hesaplarda kullanılamayacağı da tahmin edilebilir. Takvimdeki kesirli hesaplar, onun günlük hesaplamalardan çok astronomlar tarafından kullanıldığını düşündürmektedir.

Günlük hayatta 1 ay, 29 gün olarak ya da 30 gün olarak kabul edilmiş ve hesaplamalarda o şekilde itibar edilmiştir.

Bu tip ayları sırasına göre, sayılarla verme geleneğine Romalılarda da rastlanmaktadır. Aslında günümüzde kullanmış olduğumuz ay adlarının tam anlamıyla Türkçe olmasa da sayısal olduğu söylenebilir. Çarşamba (dördüncü) ve Perşembe (beşinci) gibi.

Türklerin bu takvimi kullanış tarihi ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Bazılarına göre, Türkler erken tarihlerde sadece mevsimleri biliyorlardı; takvimleri yoktu. Ancak, bazı yazılı kayıtlar bu görüşün pek de doğru olmadığını göstermektedir. Her ne kadar, bazı yazılı kayıtlar, Türkler kayıtlarında sadece tavşan yılı veya koyun yılı demekle yetinmiştir; kesin tarih vermemiştir, diyorlarsa da, bu tip kayıtlar Türklerin mevsimler ya da basit bazı zaman tayinleri dışında ayrıntılı bilgi veren bir takvimleri ve bu takvimi yapacak hesap sistemleri olmadığını göstermez. Örneğin bu kayıtlardan birisi de, kaanın 584'te Çin İmparatoruna göndermiş olduğu bir mektupta dokuzuncu ayın onuncu günü ifadesini kullanmaktadır. Bu da bu tarihten önce bu takvimin kullanılıyor olduğunu göstermektedir.13 Özellikle de Göktürkler ve Uygurlar zamanında Türklerin uygarlık yolunda gerçekten önemli adımlar atmış oldukları bilinmektedir. Eğer konuyu takvim açısından ele alacak olursak, bir Uygur metninde hakanın cülusu ile ilgili olarak, verilen şöyle bir açıklama bu konuda daha sağlıklı karar vermemizi sağlayacaktır:

'Kutlulanmış toprak unsurlu maymun yılında, seçilmiş iyi zamanda, mesud anda, dokuzuncu ayın yirmi dördünde, puvraphalguni yıldızı altında, Güneş ve Ay'a benzer ışıklı, ilahi ve hakim hükümdarımız Kül Bilge Tanrımızın tahta oturduğunun ikinci yılında.'

Buradaki tarihi günümüze çevirecek olursak, söz konusu tarih M.S. 768 olmaktadır.

Kırgızların bu takvim işleriyle uğraşanlara hesapçı (isepçi) adını verdiği bilinmektedir. Bunlar kendilerinin usulünce yıldızları incelemişler ve ülkeler ve yıldızlarının Ay'la olan ilişkisini belirlemeye çalışmışlardır. Kırgızlar mevsime doksan demektedirler, çünkü bir mevsim de 90 günden meydana gelmiştir. Mevsim başlangıç ve bitimini yıldızlara göre belirlemişlerdir. Yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, yıldızları adeta koordinat cetveli olarak kullanmışlardır. Burada tarih verirken, yıldızları da verdikleri için, biz onların hangi yıldızları bildiklerini ve bunların yerlerini doğru olarak belirleyip belirleyemediklerini öğrenebiliyoruz.

Uygurların bu takvimi, Manizm'i kabul ettikleri zaman da kullanmaya devam ettikleri bilinmektedir.

Ayrıca, biz farklı Türk kavimlerinde kullanılan bu takvimdeki ay adlarının Türkçenin farklı diyalektlerine göre farklı adlarla adlandırıldıklarını görmekteyiz.

Bunlara ilave olarak şu noktayı da belirtmekte yarar vardır: İlginç bir şekilde toplumun ve devletin yapılanmasıyla gökyüzü arasında paralelizm kurulmuştur. Oğuz Destanı'ndaki Bozok, nasıl ki Güneş, Ay ve yıldıza tekabül ediyorsa, Hun İmparatoru Mete'nin İmparatorluğu sağ ve sol olarak ayırdıktan sonra (gece ve gündüz gibi), yılın bölümleri gibi, bu kolların da her biri 12 kısma ayrılmıştır.

Aynı şekilde, vücut organlarının on ikiye ayrılması gibi insanın organik yapısı ile evren sistemi arasında münasebet kurulması burada, diğer uygarlıklarda da rastladığımız evren ve insan arasında paralelizm kurulması ve buna bağlı olarak benzerlikler saptanmasını veya bir başka ifade ile makrokosmos ve mikrokosmos anlayışını akla getirmektedir. Buna göre, evren ve insan aslında yapısal olarak değil, işleyiş olarak da birbirine benzer. Dolayısıyla evreni tanımak ve bilmek insanı tanımak ve bilmektir.

Türklerin kullandığı takvimle ilgili olarak verilen açıklamalarda, onların sadece zaman hesaplarıyla ilgilenmedikleri, aynı zamanda astroloji ile de ilgilendikleri görülmektedir. Örneğin, yukarıda alıntıda verilen 'seçilmiş iyi zamanda' terimi, o dönemde horoskopi ile ilgili olup, eşref saati belirlenmesi dediğimiz, uygun saati belirleme çalışmalarının yapılmış olduğunu göstermektedir. Bu çalışmalar sadece basit zaman belirlemesi ile yapılamazdı, aynı zamanda Güneş ve Ay'ın hareketleriyle sabit yıldızların, bu gök cisimlerine göre açısal konumlarının da belirlenmesini gerektirmekteydi. Yıldızların gökyüzündeki yerleri, aylık hareketleri ve bunların bulundukları yerle yeryüzündeki iyilik ve kötülükler arasında da bir bağ kurulmuştur. Örneğin, idarecilerin geleceği, sağlıklı olup olamayacakları, kıtlık ya da salgın hastalık görülüp görülmeyeceği, toplumun zenginliği ya da fakirliği yıldızların gökyüzünde gözlendikleri yere göre belirlenmeye çalışılmıştır. Buna makrokosmos ve mikrokosmos anlayışının astrolojik boyutu olarak da bakabiliriz.

Örneğin, Eski Türklerde sözü geçen Sekiz Yıldız diye bilinen bir yıldız grubu da vardır. Bu yıldızı, 8 yıldızdan meydana gelmiş olan bir grup yıldız olarak belirlemişlerdir. Bu 8 yıldızdan oluşan yıldız grubunun insanlara kötülük getirdiği, dünyada olacak bazı kötü olayların habercisi olarak yorumlanmıştır. Bazılarına göre bu grup yıldız ülker yıldızıdır.

Yine, On İki Hayvanlı Takvim'le ilgili olarak, Eski Türklerde evlenmek isteyen iki kişinin aynı hayvan yılında doğmamış olması gerekir şeklinde bir görüş vardır. Aynı hayvan yılında doğanların, kişiliklerinin benzediği, dolayısıyla birbirleriyle anlaşamayacağı inancına dayanmaktadır.

Bunlara ilave olarak, aynı inanç dolayısıyla, bir kişinin doğduğu yılın mensup olduğu hayvanı öldürmediği veya boğazlamadığı da bilinmektedir. Bu inançtan dolayıdır ki, it yılında doğanların o yılda doğduklarını sakladıkları ya da yine domuz yılında doğanların da, aynı şekilde hangi yılda doğduklarını gizledikleri bilinir. Diğer yıllarda doğanlar için böyle bir davranış söz konusu değildir.

Ayrıca, hayvanların karakterine göre, temsil ettikleri yılların da belli özelliklere sahip olduğunu düşünmüşlerdir. Bazı yılların adını aldıkları hayvanın özelliklerine bağlı olarak kıtlık veya bolluk yılı ya da olaylı ve sıkıntılı olacağının ifade edilmesi de bunu göstermektedir. Örneğin eşelenmesini sevdiğini bildiğimiz tavuk yılı, karışıklık yılı olarak nitelendirilmiştir. Tavuk yılında zelzele ve tahribat vardır; hayvanlar çoğalır; hastalık aniden gelir. Bu yılın başında doğan çocuklar akıllı ve metin olur; kış yumuşak, fakat uzun olur; meyve bol olur. Ud yılında (Sığır yılı) dert ve baş ağrıları atar; harp olur. Bu yılın başında doğan çocuklar akıllı olur; uzağı görme kabiliyeti vardır; ikinci yarısında doğanlar kederli, gamlı ve daha az akıllı olurlar.

Sonuç olarak denilebilir ki, bu takvim sadece basit, zamanın belirlenmesi için kullanılmış bir vasıta değildir. Yukarıda verilen açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bu takvim, aynı zamanda, belli ölçülerde, toplum hayatı, insanların inançları ve felsefesi ile de boyut kazanmış bir sistemdir. Bundan dolayıdır ki, onun Türk toplumuna ait olup olmadığı sadece basit bir değerlendirme ile değil, o dönemdeki Türk toplumunun inanç sistemi, adet ve gelenekleri ve felsefi temayülleri de dikkate alınarak, değerlendirilmelidir. Ancak bu şekilde bir değerlendirme yapıldığında onun hangi toplum tarafından ileri sürülmüş olabileceği ortaya konabilir.

Ayrıca görüyoruz ki, bu takvim sadece İslamiyet öncesinde değil, daha sonra da Orta Asya'daki Türk devletleri tarafından da kullanılmaya devam etmiştir. Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki, sadece Türk devletlerinde değil, bazı diğer devletler tarafından, örneğin Çinliler tarafından bu takvim sıkça kullanılmıştır. Yine Hindistan'ın bazı yerlerinde de bu takvimin kullanılmış olduğu bilinmektedir. Günümüzde ise hâlâ Çin'in bazı bölgeleri ve Tibet yöresinde kullanılmaya devam edilmektedir.

Türklerde Kimya Çalışmalarının Kısa Bir Değerlendirmesi

Türklerin kimya çalışmalarına bir göz atacak olursak, erken tarihli bilgileri diğer konularda da görüldüğü gibi, arkeolojik bulgulardan elde etmekteyiz. Türk kavimlerinde yukarıda, arkeolojik bulgularla ilgili olarak bilgi verilirken de değinilmiş olduğu gibi, günlük hayatta Türkler madenleri çeşitli aletlerin yapımında, örneğin bıçak, kama, vb. gibi kullandıkları gibi, kapkacak yapımında da kullanmışlardır. Yine, onların gümüş, bakır ve demiri süs eşyası yapımında da kullandıkları bilinmektedir.

Türklerin madenlerle ilgisi konusunda en erken bilgilerden birisi Ergenekon Destanı'dır. Bu destanda demirin nasıl eritildiği konusunda bazı açıklamalar verilmiştir. Aynı şekilde, Türklerin dini diye kabul edilen Şamanizm'de de demirin kutsal olarak kabul edildiği bilinmektedir. Ergenekon Destanı'na göre, Altaylar'daki Türkler demircilikle uğraşmaktadırlar. Aynı şekilde Göktürk boylarında demircilikle uğraşıldığı konusunda kayıtlara rastlanmaktadır. Potey ve Lop yerleşim yerindeki arkeolojik kalıntıların bulunduğu yerde demir tavlamak için yapılan ocaklara rastlanmıştır.

Demircilik kutsal bir sanat olduğu kadar milli bir sanat olarak da önem taşımıştır. Örneğin herhangi bir konuda yemin edilmesi gerektiğinde kişinin önüne kılıç konup, 'bu gök girsin, kızıl çıksın' denmiştir, yani bu kılıç onu öldürsün demek istemişlerdir. Örneğin insanlar ad olarak timurtaş adı verilmiştir ki bu demirin arkadaşı anlamına gelmektedir.

Türklerin diğer madenler arasında şüphesiz en erken bilgi sahibi oldukları maden bakırdı. İlk kullanılan maden olmasının yanı sıra, onun alaşımlarının yapılması, bu madeni daha dayanıklı ve kullanışlı hale getirmiştir. Örneğin tunç ya da bronz bunlardan biridir. Hatta Needham tarafından Çinlilerin bronz ya da tunç denen bu bakır alaşımını, Çinlilerin kuzey komşuları Türklerden öğrendikleri kaydedilmiştir.

İlerleyen zaman içinde kimya bilgisinin de arttığı, ihtiyaçlara göre olduğu kadar, farklı kültürlerle karşılaşmanın da etkisiyle, önemli gelişmeler gösterdiğini söylemek mümkündür. Bunlar arasında bakır alaşım ve bileşiklerini örnek olarak verebiliriz. Örneğin Uygurların bakır oksidi bildiklerini ve çeşitli işlemlerde kullandıklarını biliyoruz. Çinliler buna yeşil tuz demekteydiler. Uygurlar bunu Çinlilere satmışlardır.

Ayrıca yine Uygurların maden kömürü kullandıklarına dair Çin kaynaklarında şöyle bir bilgi bulunmaktadır: 'Ağzından alev ve dumanlar çıkan dağın eteğinde siyah taşlar ve kumlar bulundu. Uygurlar bu siyah taşları odalarında yakarlardı'. Kuçar şehrinin yaklaşık 200 kilometre kuzeyinde geceleri ateş yandığı ve bunun siyah taş olduğunu, yine Çin kaynakları kaydetmektedir. Bu siyah taşları, yani taş kömürünü Türkler, uzun yüzyıllar çıkarıp, kullanmışlardır.

Uygurlar, ayrıca, nişadır ticareti yapmaktaydılar. Ancak bunun, ticari yollarla ilkin Batı Türkistan'dan geldiği bilinmektedir. Hatta buna 'Tatar tuzu' demektedirler. Ancak, kendileri de Ateş Dağı eteklerinden elde ettikleri maddelerle nişadır üretmiş ve bunu satmışlardır. Nişadırın iyisi beyaz olandı. Onun iyi saklanabilmesi için biraz zencefille karıştırmışlardır.

Uygurların boraks elde ettikleri de, yine çeşitli kaynaklardan öğrenilmektedir. Orta Asya'daki belli başlı boraks kaynakları Uygurların elinde idi. Onların Çin İmparatoruna hediye olarak boraks verdikleri belirlenmektedir. Türkler boraksa bura adını vermişlerdi. Halen ona teneker demektedirler.

Yukarıda verilen açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Türkler, çeşitli kıymetli madenleri biliyorlardı. Bunlardan gümüş ve altınla çeşitli süs eşyaları yapmışlardı. Zaten arkeolojik kazılardaki buluntular bize bunu ispatlamaktadır. Bazı kazı yerlerinde bakır ve gümüşle ilgili muameleleri yapmakta kullanılan kazanlara rastlanmıştır.

Ayrıca Uygurların bakırcılık ve kuyumculukta bir hayli ileri olduğu, elde edilen buluntulardan anlaşılmaktadır. Yukarıda verilen açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, erken tarihli olarak kullanılmaya başlayan bu metallerle ilgili çalışmalar zaman içinde daha gelişmiş; özellikle de el işçiliği açısından daha da gelişme göstererek devam etmiştir.

Türklerde Tıp Çalışmalarının Kısa Bir Değerlendirmesi

Türklerin tıp çalışmalarını değerlendiren Leon Kahon şöyle demektedir: 'Eğer Türklerin himmeti olmasaydı, İslam medeniyeti o kadar itila etmez, o derece vasi iklimlere dağılmazdı. Türkler İslam oldukları zamanda bile bu kadar müterakki ve tababetleri bu kadar ileri bir millettir,' diyor.14

Türklerde tıp çalışmalarını genel olarak, ana hatlarıyla değerlendirecek olursak, erken dönemlerde basit sağlık kurallarının göz önünde tutulması şeklinde ve diğer erken dönem uygarlıklarında da olduğu gibi, basit bazı yara, kırık ve çıkıkla ilgili tedaviler şeklinde görülen tıp bilgisi, zaman içinde, çok hızlı olmasa da, belli bir çizgide gelişim göstermiştir.

Türkler her dönemde temizliğe önem vermişlerdir. Bunu sadece çevre ve giysi ya da vücut temizliği olarak ele almamışlardır. Onlar için hemen her dönemde ahlaklı olmak önem taşımıştır. Hırsızlık, ahlaksızlık vb. suç olarak kabul edilmiştir. Onlar için ahlaki temizlik de bedeni temizlik kadar önemlidir. İnsanlar ahlaken temiz olmazsa sağlıklı olmaları da söz konusu olamaz. Çünkü bedeni temizlik insanı sağlıklı tutarken, ahlaki temizlik toplumun sağlıklı kalmasını sağlamaktadır. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Temizlikle ilgili olarak Göktürklerin atalarından Bumin Kağan protomoğollar için, onların ne kadar pis olduğuna işaret ederek, 'biz insanların değil, hayvanların memleketine gelmişiz' demektedir.

Vücut ve eşyalarının temizliği için, çeşitli bitkisel ve inorganik tuzlar kullanmışlardır. Bunlar daha çok kil denen ve çoğunlukla sabun gibi köpüren maddelerdir. Çöğen otu gibi bazı otların da yine temizlik için kullanılmış olduğu bilinmektedir. Bunların bir kısmı daha sonra Anadolu'da da kullanılmıştır.

Vücut sağlığını korumak için giysilerine de büyük önem veren Türkler başlarını korumak için bölgelere göre bazı farklar gösteren başlıklar kullanmışlardır. Giysileri ise bölgesel bazı farklılıklar göstermektedir. Bunların daha çok yün ağırlıklı olduğu görülmektedir. Bazı yörelerde ise daha çok deri tercih edilmiştir. Kırgızlar ve Kazakların daha çok, iklimin de etkisi ile deriyi tercih ettikleri belirlenmektedir.

Genel olarak uygarlıklara baktığımız zaman suyun hemen her uygarlıkta özel bir yeri olmuştur. Su çoğu zaman insanların yurt tutarken, yer seçiminde aradıkları ön şart olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim, hemen bütün uygarlıklar su kenarına yakın ya da su kenarında gelişmiştir. Aynı şekilde, Türkler de suya büyük önem atfetmişlerdir. Su onlar için hayattır; sağlıktır; temizliktir. Su kaynakları, göller, nehirler de onlar için ayrıcalıklı önem taşımıştır. Sıcak sular (ılıcalar) önemli olduğu kadar, şifalı çamurlar da onlar için önem taşımıştır.

Eski Türklerde olduğu gibi ilerleyen zaman içinde bazı besin maddeleri Türkler için daima vazgeçilmez yiyecekler arasında olmuştur. Bunlardan en önemlilerinden birisi süttür. İnek, koyun ve at sütünden yararlanan Türkler, bu yararlı besin maddesini sadece besin maddesi olarak değil, aynı zamanda ilaç olarak da kullanmışlardır. Hemen her uygarlıkta önemi kabul edilen sütten deri hastalıkları başta olmak üzere, ilaç olarak yararlanmışlardır. Ayrıca, at sütünü belli usullerle mayalandırarak kımız dedikleri bir içki elde etmişler ve onu milli içki olarak kullanmışlardır.

Sütten yapılan bazı besin maddeleri de Türkler arasında çok yaygın olarak kullanılmıştır. Bunlardan birisi de yoğurt ve ondan yapılan ayrandır. Günümüzde bile Türkçe adıyla dünyanın hemen her yerinde kullanılan yoğurt (yogurt olarak geçmektedir) sadece doyurucu olarak önemli olmayıp, ilaç olarak da yararlı olmuş besin maddelerindendir.

Yine süt ürünlerinden olan peynir de erken tarihlerden itibaren Türkler tarafından kullanılmıştır. Ayrıca, sütün kestirilmiş şekli de yine, besin maddesi olarak sıkça kullanılan bir yiyecek olmuştur. Bunların yanı sıra, çeşitli sütlü yemekler ve tatlılarla da süte çeşit kazandırarak kullandıklarını biliyoruz.

Ayrıca hayvani gıdalardan bal da, Uygurlar tarafından sıkça kullanılmıştır. Onların yanı sıra, Kırgızlar tarafından da balın hem yiyecek hem de ilaç olarak kullanılmış olduğu görülmektedir. Ayrıca balmumu da ilaç olarak kullanılmıştır.

Türkler tarafından kullanılan etler arasında av hayvanlarının etleri başta yer almıştır. Ayrıca, Türklerin milli karakterinin bir simgesi olarak da kabul edilen at eti de Türk toplumları tarafında, yaygın bir şekilde kullanılmıştır. At etinin yanı sıra, sığır ve koyun etinin de, at eti kadar olmasa da, kullanıldığı görülmektedir.

Eski Türklerdeki tıpla ilgili ilk bilgiler daha çok halk hekimliği şeklinde idi. Halkın inançları ve gelenekler tıp bilgisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Bunun en güzel örneklerini Uygurlarda ele geçen yazılı belgelerde görmekteyiz. Tıp geleneği açısından, diğer Türk kavimleri arasında Uygurların ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü, diğer boylarda Uygur hekimliğinin etkileri açık bir şekilde belirlenmektedir. Ayrıca, onlar, Çin ve Hint Uygarlıklarındaki tıp bilgisinden de çeviriler yapmak suretiyle yararlanmışlardır. Her ne kadar tedavi esas itibariyle halk hekimliğine dayalı olarak yürütülmekte ise de, tedavinin temelinde dört unsur, dört hılt ve dört mizaç teorisine dayandığı belirlenmektedir.

İlk olarak felsefi boyutta, varlığın temel prensibi olarak ortaya atılan dört unsur, yani, toprak, hava, ateş ve suyun insandaki yapılanmayı sağlayan 4 hılta muadildir. Bunlar kara safra, sarı safra, balgam ve kandır. Burada sarı safra sarıg, balgam lisp veya lişp vb. olarak verilmektedir.

Vücuttaki oluşum ve gelişimle ilgili her şeyden sorumlu olan bu dört hılt, her insanda farklı orandadır. Bazı insanlarda balgam, bazısında kara safra ya da sarı safra baskındır. Kişide hangi hılt baskınsa, ona göre kişiliği gelişir. Örneğin balgam daha baskınsa balgami (flegmonik), kara safra baskınsa melankolik, sarı safra baskınsa kolik ve kan daha hakimse demevi bir mizaca sahip olur. İnsanların hiçbirinde hıltlar birbirine eşit değildir. Dolayısıyla, insanlar aslında yapısal olarak belli hastalıklara eğilimli olarak dünyaya gelirler.

İnsanın sağlıklı olması mizacını ve hıltlar dengesini göz önünde tutmasıyla ve de besinlerine dikkat etmesiyle mümkündür. Çünkü zaten vücudunda baskın olan hıltı körükleyecek, artmasına ya da uyarılmasına sebep olacak besinler alırsa, vücut dengesi bozulacağı için hastalık oluşur. Bundan dolayıdır ki, örneğin balgami mizaçta olan kişi vücut soğukluğunu artıracak herhangi bir besin almaktan kaçınmalıdır.

Bu teori, aslında Hint kökenli olup, onlar 3 hılt olduğunu ileri sürmüşlerdir; bunlar kapha (toprak), pitta (ateş) ve vasa veya vastadır (hava). Daha sonra, Hippokrates'te (M.Ö. V. yüzyıl) geliştirilmiş ve daha sonraki hekimler tarafından benimsenip, geliştirilmiştir. Uygurluların da tedavilerinde temel olarak bu teoriyi kabul etmiş olduğu görülmektedir.

Uygurlardan günümüze kadar geldiği bilinen yegane tıp eseri, I. Tufan Seferi'nde Dakyanus'ta bulunan TID 120 numara ile sınıflandırılan Uygur harfleriyle yazılmış kitaptır. Bu eserde körlük, göze pus inmesi, gece körlüğü gibi çeşitli göz hastalıkları, baş ağrısı, kulak hastalıkları, burun hastalıkları, ağız hastalıkları (ağız kasları felci ve diş hastalıkları gibi), sesle ilgili hastalıklar (boyun hastalıkları), solunumla ilgili hastalıklar, kalp hastalıkları, meme hastalıkları, kulunç, çeşitli vücut ağrıları, deri hastalıkları (siğil, cüzam vb.), kırık çıkıklar, kadın hastalıkları, çocuk ve doğumla ilgili hastalıklar, cinsel organ hastalıkları (iktidarsızlık, kısırlık, bazı urlar), zihin hastalıkları (divanelik, sarhoşluk vb.) hakkında bilgi bulunmaktadır. Örneğin, bu metinlerden birinde göz hastalıklarına ilişkin olarak aşağıdaki açıklama verilmektedir:

'Eğer göz puslansa, gözden çok fazla soğuk yaşlar aksa, sığır ödü üzerine sürülürse, göz tekrar berraklaşır.' Yine aynı eserde bulunan bir başka ilaç da, yine göz şikayetleriyle ilgili olarak 'gözden akan sıcak yaşlara, kamış şekeri ve sarı munga toz haline getirilip, inek yağı ile karıştırılıp, buruna sokulsa iyi gelir' denmektedir.

Bu eserin dışında parça parça tıp metinlerine de rastlanmaktadır. Bu metinler incelendiğinde tedavi, ilaçların kullanım şekilleri, ilaçların kullanıldığı yerler, miktarları, tedavide kullanılan bitkisel ilaçlarla ilgili bilgi bulmak mümkündür. Bunlardan tedavi ile ilgili olarak, cerrahi ve ilaçla tedavi olarak ele alırsak, cerrahi ile ilgili olarak, kan alma, yaralardaki kesmeler (yaranın açılıp temizlenmesi), fazlalık etin kesip alınması örnek olarak verilebilir.

Uygurlar, genellikle, cerrahi tedaviyi tercih etmemişlerdir. Bunun sebebi, eski uygarlıklarda, hatta, Avrupa'da on sekizinci yüzyıla kadar söz konusu olduğu gibi, analjezik ve antibiyotik maddelerin çok iyi tanınmaması olmayıp, daha çok insan vücudunun bütünlüğünü bozmadan tedavi yapılması gerektiği ilkesidir. Canlı vücutta her şeyin belli bir görevi, belli bir yeri vardır. Onun bütünlüğüne hiçbir şekilde müdahale edilmemelidir. O halde tedavi ancak ilaçla yürütülebilir. Yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, insan vücudu evrenle paralel bir yapı gösterir. İnsan vücudu da, tıpkı evren gibi gizemlidir; kutsaldır; bilinemezdir; onun sınırlarını ve kapasitelerini biz bilemeyiz.

Uygurlara göre, doğadaki her şeyin belli bir yararı vardır. Ancak onları kullanabilmek için çok iyi tanımak gerekir. Herhangi bir bitki çok yararlı olduğu bir hastalık için bir başkası son derecede zararlı olabilir. Dolayısıyla, onların özelliklerini çok iyi bilmek gerekir.

Uygurlara göre, ilaç olarak kullanılacak olan bitkinin ne zaman ve nasıl toplandığı, ne gibi muameleye tabi tutulması gerektiği de çok önemlidir. Çünkü bir bitkinin sabah gösterdiği özelliklerle akşam sahip olduğu özellikler aynı değildir. Şüphesiz buna dikkat edilmediği takdirde sonuç hiç de beklendiği gibi olmayacaktır.

Ayrıca, ilaçların nasıl ve hangi dozda verileceği de büyük önem taşır. Bunların yanı sıra, ne zaman hastaya verileceği de yine önemli hususlardandır.

İlaç yapımında kullanılan belli başlı aletler arasında elek, ölçü kapları, kaynatma işlemi için kullanılacak bakır kaplar, süzgeç, kıymak için tahta, öğütmek için değirmen, tava, kevgir vb. sayılabilir.

Kullanılan ilaçlar arasında kulak, burun ve göz için kullanılan damlalar, göz için sürme, yaralara sürülecek sıvılar, kulak etrafına, başa ve ağrıyan yerlere sürülecek çeşitli usareler, burun, kulak ve deriye uygulanacak çeşitli tozlar, dişe uygulanacak maddeler ve ağız için uygulanacak çeşitli sıvı maddelere rastlanır. Burada verilen örneklerden de anlaşıldığı gibi, ilaçlar sıvı, toz ya da belli kıvamda tabletler şeklinde kullanılmaktadır.

İlaç yapımında bitkinin farklı kısımları farklı özellikler gösterdiği için bu hususun da ilaç yapımında göz önünde bulundurulması gerekir. Uygurlar bitkinin hemen bütün kısımlarını kullanmışlardır. Onların kullandığı bitkiler arasında darı (unu), pamuk (tohumunun yağı), çınar (tohumu), üzüm (kuru ya da yaş olarak, ayrıca kökü, yaprağı da kullanılmış), nar (suyu), gül (yağı ve suyu), kenevir (çiçeği ve tohumu), erik (meyvesi), dut (ağacını kabuğu), anason, biber, sandal, susam, kakule örnek olarak sayılabilir.

Uygurların en çok kullandıkları bitkilerden birisi sarımsaktır. Onlar, sadece, sarımsağın kendisini değil, kökünü de ilaç yapımında da kullanmışlardır. Yine, çok kullanılan bitkilerden biri de soğandır. Günümüzde her ikisinin de birçok yararı olduğu kabul edilmektedir.

Yine Türklerin çok iyi bildiği ve sıkça hem besin hem de ilaç olarak kullandıkları bitkiler arasında erik, dut, hünnap, üzüm, kokulu sarı yonca (melilottis), elma, bezelye de bulunmaktadır. Örneğin hünnapı yüzdeki sivilceler için kullanmışlardır.

Uygurlar bitkileri çok iyi tanıyordu. Onları dağlardan mevsiminde toplayıp, saklıyorlardı ve gerektiğinde kullanıyorlardı. Konuyla ilgili bir hikâyede şöyle denmektedir. Tanınmış bir hekime bir delikanlı giderek kendisinin de hekim olmak istediğini anlatır. Hekim kendisine doğayı inceleyip, onda işe yaramayan bir maddeyi belirledikten sonra tekrar gelmesini söyler. Yaklaşık bir yıl sonra gelen delikanlı, doğada yararsız hiçbir şey bulunmadığını söyler. Hekim ancak bundan sonra kendisiyle ilgilenmeyi kabul eder.

Uygurlar, her ne kadar bitkisel ilaçları tercih ediyorlarsa da, onların yanı sıra bazı hayvansal maddeleri de ilaç olarak kullanmışlardır. Yukarıda da işaret edildiği gibi bunlar arasında süt ve sütten yapılan maddeler önemli bir yer işgal ediyordu. İlaç olarak kullanılan sadece at ve inek ya da koyun sütü değildi. Örneğin eşek sütü de ilaç olarak kullanılmıştır. Bunların yanı sıra, çeşitli hayvanların safrası (domuz, keklik, kurt, tavşan vb.), çeşitli hayvanların beyni (tavşan vb.), hayvan pisliği (kuş, kurt vb.), misk, et suyu, çeşitli hayvanın idrarı (keçi, eşek vb.) da ilaç yapımında kullanılmaktaydı. Ayrıca, çeşitli hayvanların yumurtaları da yine ilaç yapımında kullanılmıştır. Besin olarak birçok uygarlıkta yaygın olarak kullanılan bal, Uygurlar tarafından da birçok ilaçta da kullanılmıştır.

Aynı zamanda, çeşitli hayvan etleri Türk toplumları içinde besin olarak kullanıldığı gibi, ilaç olarak da kullanılmıştır. Bu hayvanlar arasında kırlangıç, geyik, keçi, at, deve etleri kullanılmıştır.

Hayvansal maddelerden yapılan ilaçlardan günümüz için makul olanlarının yanı sıra, bugün için artık önem taşımayanları da vardır. Örneğin yumurta, küçük çocuk idrarı, inek tereyağı, keçi idrarının kulak ağrısı için kullanılması gibi, ya da insan, domuz, keçi, tavşan, öküz safralarının göz hastalıklarında kullanılmasını örnek olarak verebiliriz. Örneğin, gözle ilgili olarak, gece körlüğünde, kara keçinin karaciğeri önerilmektedir. Daha önce erken dönemde, Mezopotamyalılar tarafından da aynı şekilde karaciğerin aynı şikayet için kullanıldığı görülmektedir.

Bazı madeni kökenli ilaçların da tedavide kullanıldığı belirlenmektedir. Bunlara örnek olarak nişadır, üstübeç, cıva, yalgagu tuzu (yalanmak üzere kullanılan kaya tuzu), adi tuz verilebilir. Cıvalı terkipler değişik deri hastalıklarında başarı ile kullanılmıştır.

Uygur tıbbında hastalıkların tedavisi ile ilgili bilgi verilirken, hastalıklar tedavi edilebilir ve tedavi kabul edilemeyen olarak ikiye ayrılmıştır. Uygurlara göre, kronik olan hastalıkların tedavisi ya zordur ya da mümkün değildir. Örneğin, eskimiş kulak ağrısı iyileşmez. Burada kulak ağrısının ne gibi bir hastalık olduğu çok belli değildir bazı ilaçlarla iyileşebileceği kaydedilmektedir. Aynı şekilde günümüzde tedavi edilemez diye kabul ettiğimiz kuduz hastalığının tedavi edilebileceği iddia edilmiştir. Bu hastalığın tedavisinde kullanılanlar arasında keklik beyni ve kurdun kemik ve dili de vardır. Kuduz bir köpek tarafından ısırılmış olan insan için keklik beyni kadar yararlı olan bir başka ilaç da keten yağıdır. Üç gün aç karnına her defasında 1 can keten yağı içilirse, hasta şifa bulur denmektedir.

Kusma günümüzde daha çok bir hastalık belirtisidir, halbuki Uygurlar onu, ağrı gibi, müstakil hastalık olarak nitelendirmişler ve iki türlü olarak ele almışlardır: a. Kan kusma ve b. Midedeki besinlerin dışarı çıkması. Her iki kusma için de farklı ilaçlar önerilmiştir. Kusmanın her şeklinin tedavi edilebilir olduğu kaydedilmiştir.

Kusma için önerilen reçetelerden biri şöyledir: Eğer kan kusulursa (safravi ise) kırmızı sandal, andrapogan muricatus, cyperus ve beyaz kesekden her birinden 1 bkr miktar alınarak, döğülür, toz haline getirilir. Bu toz, pirinç suyuna katılarak içilir.

Yine, bugün daha çok araz olarak ele alınan karın şişliği de müstakil hastalık olarak nitelendirilmiştir. Karın şişliği, onlara göre, ateşli hastalıklarda olabilir veya karında gaz olmasından kaynaklanabilir. Ateşli hastalıklar da (hummalar) gazın karında birikip şişmesine sebep olmuştur. Ateşli hastalıklar sınıflandırılıp, 8 grupta ele alınmıştır.

Şarapla ilgili olarak, onun delilik yaptığı, sara gibi insanı şuursuz hale getirdiği; şarap içen insanların çeşitli hastalıklara yakalanabileceği söylenmiştir. Şarapla safra arasında bağ kurdukları için de, şarap içen kişinin rengi kaçar; yemeğe arzusu kaybolur; kirpikleri birbirine vurur, demişlerdir. Onlara göre, bütün bunlara ilave olarak, şarabın etkisiyle bütün vücut şişebilir. Dolayısıyla vücutta ağrılar meydana gelir.

Uygurlarda bulunan bazı metinlerin bir kısmının Hint tıbbıyla ilgili eserlerden çevrildiği belirlenmektedir ki, bu da bize onların Hint tıbbından yararlandığını göstermektedir. Örneğin Vabghata'nın Astangahrda Samhita'sından bazı çeviriler yapmışlardır.

Uygur metinlerinin ilginç yanlarından birisi metinlerdeki tıbbi terimlerdir. Onlar örneğin guatr için buk, bukuk terimini kullanmışlardır.15

Uygur metinlerinde verilen açıklamalarda kızamık ve çiçekle ilgili ilginç açıklamalara rastlamaktayız. Özellikle, sonucu genellikle ölümle biten ya da başta göz olmak üzere, organlarda kalıcı zararlar yapabilen çiçek hastalığı ile ilgili ilginç açıklamalara rastlanmaktadır. Bilindiği gibi, Türkler erken tarihten itibaren çiçeğe karşı aşı tatbikatı yapmışlardır. Aynı paralelde uygulama Çin'de de görülmektedir. Bu tatbikatta kullanılan, insan çiçeğinin yaralarından alınan kabuklardır. Bu kabuklar kurutulmuş ve genellikle ceviz kabuğu içinde saklanmıştır. Çiçek salgını görüldüğünde, bu kabuklar dövülüp, sulandırılarak ve tercihen de kol çizilerek çizilen yere sulandırılmış olan mikroptan biraz konur. İnsan çiçeği ile aşılanmış kişi, kendisine sulandırılmış olarak verilen mikrop dolayısıyla, çiçek hastalığını normal yoldan çiçeğe rastlamış olan kişilerden çok daha hafif olarak geçirir. Ayrıca bu aşı hastaya bağışıklık sağlar; o hasta bir daha çiçek hastalığına yakalanmaz. Daha sonra, Anadolu'ya gelen Türkler arasında da çiçek salgını görüldüğünde, bu uygulamaya başvurulmuştur.

Bu uygulama on sekizinci yüzyılda eşinin görevi dolayısıyla, onunla birlikte Türkiye'ye gelen Lady Montague'nun dikkatini çekmiş ve bu aşılamayı, arkadaşına yazdığı bir mektupla anlatmıştır. Aynı dönemde, Avrupa'da salgın halinde görülen çiçek hastalığına karşı Jenner, insan çiçeğinden yapılan aşıdan esinlenerek, benzeri olan sığır çiçeğini ele alıp, sığır çiçeğinden, aynı şekilde, yani yara kabuğu ile hazırlamış olduğu terkibi aşı olarak kullanmıştır. Jenner bu aşıyı ilk defa Sarah adlı bir kızın üzerinde uygulamıştır. Böylece, günümüzde de, yaklaşık olarak, aynı şekilde hazırlanarak kullanılan aşıyı bularak, bu öldürücü hastalığın toplumda yarattığı korkulu rüyalara son vermiştir. Sonuç olarak denilebilir ki, Türkler çiçek aşısının bulunmasında öncülük etmiştir.

Türkler komşuları olan Çinlilerden çeşitli konuda yararlanmış ve etkilenmişlerdir. Bunun en açık örneklerinden birisi de tıp çalışmalarındaki bazı uygulamalardır. Çin'de tedavide vücut yapısı, özellikle damarsinir sistemi son derecede önemlidir. Örneğin akupunkturdaki uygulamada belirlenmiş olan 365 nokta damar ve sinirlerin seyri esas alınarak, onlardan belli uzaklıktaki noktalara uygulanmak suretiyle yapılmaktadır. Benzeri bir uygulama Uygurlarda görülmektedir. Teşhis ve tedavide, Uygurlar da damar ve sinirlerin seyrini göz önünde tutmuşlardır.

Sonuç

Türkler yaklaşık M.Ö. 3000'lerden itibaren bazı basit bilgilere sahiptiler. Bunlar henüz sistematik bir yapı taşımasa da, onların günlük hayatını sürdürmesinde yararlı olan bilimsel bilgilerdi. Aslında erken dönem uygarlıklarını ele aldığımız zaman başlangıçta onların da daha fazla bilgiye sahip olmadıkları söylenebilir. Ancak zaman içindeki bilimsel bilginin gelişmesi, diğer uygarlıklara göre yetersiz ve yavaş olmuştur, diyoruz. Muhtemelen bunun belli başlı sebeplerinden birisi, Türklerin yerleşik toplum yapısına geç geçmeleridir. Ancak, göçebe hayatı için gerekli olan bilgiye sahiptiler, yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi, bu bilgiler daha çok, bitki ve hayvanlarla ilgili idi.

Türkler için insan daima ayrıcalıklı olmuştur; insan ve insanla ilgili her şey çok önemlidir: Bu sadece sağlıklı olmak açısından değil, manevi değerler açısından da böyledir. Dolayısıyla, Türkler, bilim adına, bilgi adına önemli çalışmalar yaptığı kabul edilen toplumlardan farklı olarak, ahlak değerlerini temele alan kolektif bir felsefe oluşturmuştur, denilebilir. Bunların belgelerini ise, destanlar başta olmak üzere, az da olsa, mevcut yazılı belgelerde bulabiliyoruz.

Türkler evreni bir bütün olarak kabul ettikleri içindir ki, nasıl ki insana, hayvana ve bitkiye veya kısa deyişle canlıya önem vermişlerse, gökyüzüne de önem vermişlerdir; gökyüzünde olup bitenler onlar için büyük önem taşımıştır. Onların bu bağlamda en önemli katkısı ise, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan On İki Hayvanlı Türk Takvimi diye bilinen takvimdir. Bazı düşünce tarihçileri Türklerin bilime tek katkısının On İki Hayvanlı Türk Takvimi olduğunu söylemişlerdir.

VII. yüzyılda Orta Doğu dediğimiz bölgede görülen yeni bir din, yani İslamiyet'in doğuşu ve yayılması sonucunda bazı Türk illeri de İslamiyet'in yayılım sınırları içinde kalmıştır. Bu uygarlık içinde yer alan çeşitli dinden, ırktan ve renkten insanlar arasında Türkler de vardır. VIII. yüzyıldan itibaren İslamiyet'i kabul etmeye başlayan Türk boyları, İslam dünyasında, üzerlerine düşeni yapmışlar, erken tarihlerden itibaren, ilkin, merkezi Bağdat'ta olan devlete hizmet etmişler ve daha sonra müstakil olarak kurmuş oldukları devletlerle İslamiyet'e, İslamiyet'in yayılmasına, bu uygarlıkta gelişmiş olan bilimsel faaliyete çalışmalarıyla hizmet etmişlerdir.



1 Bahaeddin Ögel, İslamiyet'ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962, s. 58.
2 Saim Sakaoğlu, "Manas Destanı ile Anadolu Destanlarında Kurtarıcı At Motifi", Manas 1000 Bişkek Bildirileri, Ankara 1997, s. 166.
3 Aynı eser, s. 7980.
4 A. Rıza Bekin, İpek Yolu, Ankara 1981, s. 17.
5 Aynı eser, s. 58.
6 Uygurlar resmi din olarak Manizm'i kabul ettikleri 762'de alfabesini de kabul etmişlerdir.
7 Lazio Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1972, s. 112.
8 Özkan İzgi, Kutluk Bilge Kağan, Kül KağanBögü Kağan ve Uygurlar Ankara 1986, s. 91.
9 Aynı eser, s. 118.
10 Aynı eser, s. 81.
11 Osman Turan, On İki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul 1941, s. 2427.
12 Aynı eser, s. 48.
13 Süheyl Ünver, Uygurlarda Tababet, İstanbul 1936, 15.
14 O. F., Sertkaya "Uygur Tıp Metinlerine Toplu Bir Bakış", Uluslararası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Sempozyumu (47 Eylül) 1989, aynı basım, s. 324.

Alptekin, Erkin, Uygur Türkleri, İstanbul 1978.

Barthold, W., Histoire des Turc d'Asie Central, c. 3, Paris 1945.

Bardthold, W., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1927.

Barthold, W., Vorlesungen über die Geschichte der Türken Mittelasiens, Berlin 1935.

Basin, Louis, Les Calenderer turc Anciens et Medievaux, Lille 1981.

Bertholet, Marcelin, Introduction â l'Etude de la Chinie Antiquite, Paris 1893.

Bretschneider, E., Medieaval Researches from Eastern Asiatic Sources, Londra 1967.

Budak, Ogün Atilla, Manas 1000 Bişkek Bildirileri, AKM, Ankara 1997.

Chavannes, E., Le Cycle Turc de Douze Animaux, T'oung Pao 1906.

Dieulafait, Diamants et Pierres Precieuses, Paris 1874.

Divitçioğlu, Sencer, Oğuzdan Selçuklu'ya, İstanbul 1994.

DuchesneGuillemin, Jaques, Zoraastre, Paris 1948.

Eberhard, W. Çin'in Şimal Komşuları, Anara 1942.

Esin, Emel, İslamiyet'ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978.

Filliozat, J., La Doctrine Brahmique â Rome au Rome III. e Siecle et Les echanges de l'Inde et de l'Empire Romain aux Premiers Siecle de l'Ere Chretienne, Paris 1956.

Forbes, R. J., Studies in Ancient Technology, Leiden 1955.

Galant, Avram, Türkçe Ay Adları, Türk Tetebuları, İstanbul 1925.

Grousset, R. L'Empire des Steppes, çev. İng. Naomi Walford, Rutgers Univ. Press, 1970.

Grousset. R, Histoire de l'Asie, Paris 1942.

Gürün, Kamuran, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, Ankara 1984.

İnan, Abdulkadir, Güney Altayların Paleoantropolojisine Dair, Ankara 1952.

İnan, Abdülkadir, Türk Destanlarına Genel Bir Bakış, Ankara1954.

İzgi, Özkan, Kutluk Bilge Kağan, Kül KağanBğü Kağan ve Uygurlar, Ankara 1986.

İzzettin, Ekmel, Tarih Boyunca Türk Kültür ve Sanatı, İstanbul 1972.

Kafesoğlu, İbahim, "Hun İmparatorluğu", Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, s. 696707.

Ligeti, Louis, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Ankara 1986.

Ligeti, Louis, Histoire Secrete Des Mongol, Budapest 1971.

De Loture, Robert, La Navigation Altrovers les Âges, Paris 1952.

MacDowel, D. W., "The Weight Standarts of the Gold and Copper Coinages of Kushana Dynasty from Kadphises to Vasudeva", Journal of the Numismatics Society of India, c. 22, s. 6374.

Mackerrras, Colin, The Uighur Empire According to the T'anng Dynatic Histories, Kanberra (Avustralya), 1972.

Needham, Science and Civilisation in China, c. 3, Cambridge 1959.

Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara 1978.

Ögel, Bahaddin, İslamiyet'ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.

Pullryblank, E. G., Han China in Central Asia, International History Review, c. 3, s. 278286.

Rasony, Lasio, Tarihte Türklük, Ankara 1971.

Ronan, Colin A, The Shorter Science and Civilisation in China, c. 2, Cambridge 1981.

Roux, Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1994.

Sayılı, Aydın, "The Nationality of the Ephtalites", Belleten (Ocak 1982), c. XLVI, sayı 1982.

Salih Zeki, Asârı Bakiyye, İstanbul 1329.

Sinor, Denis, Erken İç Asya Tarihi, İstanbul 2000.

Tekin, Talat, Orhon Yazıtları, Ankara 1988.

Togan, Zeki Velidi, Eftalitler ve Bermiklerin Menşei, İstanbul 1965.

Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970.

Turan, Osman, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul 1941.

Ünver, Süheyl, Uygurlarda Tababeti, İstanbul 1936.

Wong ve Wu, History of Chinese Medicine, Shanghai 1936.

Yule, Henry, Cathay and the Way thither Being a Collection of Medieval Notices of China, Londra 1915.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5490 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın