• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Eski Oğuzların İnanışları ve Mitolojik Görüşleri / Doç. Dr. Nazim Paşayev -Doç. Dr. Valide Paşayeva

1. Kaynakları Gözden Geçirirken

Oğuzlar Türk kavmine ait kabileler içerisinde kültürleri, kahramanlıklarla dolu galibiyetli savaşları ile tarihte iz bırakmış ve kendi nesillerini günümüze dek yaşatmayı başarmışlardır. En eski devirlerden beri dünyanın kültür ve politik tarihinde izleri olan, dünya tarihine ait bütün eski ve çağdaş kitaplarda (Asur kaynaklarından en yeni tarih kitaplarına dek) adı geçen Oğuz nesillerinin tarihinde karanlık noktalar çoktur. Böyle noktalardan biri de Oğuz kelimesinin menşei ile bağlıdır.

Oğuz kelimesinin menşei meselesi devamlı olarak araştırmacıların dikkatini çekmiş ve onlar zaman zaman bu meseleye dönerek çeşitli varsayımlar ileri sürmüşlerdir. Buna rağmen daha Oğuz kelimesinin delillere dayanan ilmi izahı yoktur ve bu mesele Türkoloji karşısındaki çözüm gerektiren problemlerden biridir. Bu konuda daha önceleri A. N. Bernştam bilgi vermişti.1

Oğuz kelimesinin etimolojisi konusunda yazılmış eserlerden bir kısmı tanınmış bilim adamı, Türk mitolojisini derinden bilen merhum Profesör M. Seyidov tarafından tahlil edilmiştir.2 Bu tahlilden belli oluyor ki, Oğuz kelimesinin menşei meselesi ile bağlı ilim âleminde birkaç fikir mevcuttur ve onları genel olarak aşağıdaki gruplarda toplayabiliriz.

1. Bir grup bilim adamı Oğuz//Uğuz kelimesinin öküz kelimesi ile aynı olması fikrini savunuyorlar (A. N. Bernştam, S. P. Tolstov, D. Sinor, A. Bazen, M. H. Tehmasib) ve bunu, öküzün Hunlarda totem olmasına bağlıyorlar.

2. Okuz//öküz//üküz kelimesinin M. Kaşgarlı'da gösterildiği gibi birçok sular (nehirler), dereler için kullanılması ve nihayet Amu Derya'nın Oksa adlandırılması (Herodot'ta Akes şeklindedir), Ş. P. Tolstov'u Oğuz kelimesinde nehir veya denizle bağlı anlamlar aramak fikrine getirmiştir.3 Bunu da belirtelim ki, Orhun Kitabelerinde de nehirlere üküz denir.4

3. Bazı bilim adamları (İ. N. Berezin, P. Pelliot) Oğuz//Uğuz kelimesini ağüz (ilk süt) kelimesine bağlayarak onu, ilk sütün koyuluğuna işaret eden uyuşmak, koyulaşmak, katılaşmak anlamında kabile veya tayfaların birleşmesini belirten söz gibi algılıyorlar.

4. Fikrimizce Oğuz kelimesinin anlamının açılımına en yakın olan bilim adamları, bu kelimeyi izah etmek için onu ikiye oğ+uz bölmeyi teklif ediyorlar (A. Ligeti, O. Pritsak, G. Nemeth, A. İ. Kononov, G. Clauson, A. M. Şçerbak, İ. Markvart). Fakat bu parçaların anlamı meselesinde aynı fikri savunmuyorlar I. Markvart Oğuz kelimesini ok+uz şeklinde iki sözcüğün birleşmesi olarak kabul ediyor ve onu, ok atan kişiler gibi anlatıyor. A. Ligeti, O. Pritsag, G. Nemeth, Oğuz kelimesini oğ//og// ok//ile bağlıyor ve uz kısmının çoğul eki olduğunu belirtiyorlar. A. İ. Kononov ve L. N. Gumilyov'a göre ise oğ sözcüğü ok olmayıp eski Türk dillerindeki og//ökana kelimesi ile ilişkilidir. Fakat her iki halde oğ kısmını kabile, boy gibi yorumluyor ve Oğuz kelimesinin boylar anlamına geldiğini belirtiyorlar.

5. Ş. Cemşidov'a göre Oğuz kelimesi ğuz şeklinde yuvarlak, yüksek, yüksek yer, tepe anlamı taşıyor.5

6. Nihayet M. Seyidov Oğuz//Uğuz kelimesini o+ğ+uz parçalarına ayırarak belirtiyor ki, u//o birçok eski Türk dillerinde becerikli, kâdir anlamını veren fiil köküdür, ğkağan//ğan kelimesinden kalan kısımdır, uz ise fonetik varyantları üz, us, üs, ız, ıs, iz, is olmakla alev, ışık, ateş anlamı veriyor. Bu halde Uğuz//Oğuz kelimesi becerikli, kâdir, ilahi, ışık, ateş, kağanı, ganı, kanı, hanı, hakimi anlamındadır.6

Oğuz//Uğuz kelimesinin etimolojisi konusunda ileri sürülen bu fikirler bilimsel olarak dikkati çekse de Oğuz kelimesinin sadece çeşitli mâna nüanslarının açılmasına hizmet ediyor. Ne var ki, zaman geçtikçe Oğuz kelimesi çok değişik anlamlar kazanmıştır ve tabii ki, bu kelimenin her halde bir ilk anlamı olmuştur.

Fikrimizce Oğuz kelimesi iki kelimeden oğ//ok ve uz kelimelerinden oluşmuş birleşik kelimedir. Bu kelimenin oğ//ok kısmı yukarıdaki fikirlerden görüldüğü gibi ok anlamında birçok alimler tarafından kabul ediliyor. Uz hissesi konusunda ise değişik fikirler vardır. Bazıları bu kısmı çoğul eki gibi, diğerleri ise bağımsız kelime gibi kabul ediyorlar. Uz parçasını müstakil kelime gibi kabul eden bilim adamları da onun değişik anlamlar taşıdığını kaydediyorlar ve fikrimizce ikna edici bir fikir söyleyemiyorlar. Gerçekten de uz müstakil bir kelime veya kelimenin bir parçası gibi çeşitli fonetik varyantlarda âlem, evren (uz+a, uz+ay), mesafe (uz+un, uz+ag), ateş, hararet (iş+ıg, is+ti), yüz, çehre, sima (üz), kâdir, becerikli, (us+ta), yüksek, yüce (üs+t, üs+tün) anlamlarına sahiptir.

Mecazlar bakımından yaklaşırsak bu anlamların çoğunun birbirinden çok farklı olmadığını görebiliriz (ileride bunun gerçekten böyle olduğunu göreceğiz). Ne var ki, zaman geçtikçe, insanoğlunun dünya görüşü zenginleştikçe kelime yeni mâna nüansları kazanabilir. Fakat bu, kelimenin eski mânasının tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Eski anlam da kalmakta devam eder. Bu açıdan uz kelimesi de istisna değildir. Bu kelimenin dilin iptidai çağlarından, yani daha onun tek heceli sözlerden oluştuğu çağlardan kaldığı düşünülebilir. Bu nedenledir ki, uz kelimesinin ilk anlamda kelimenin bir parçası olarak girdiği birleşik kelimeler de artık arkaikleşmiştir. Bundan dolayı bu kelimenin anlamını araştırırken her şeyden önce arkaik sözleri tetkik etmek gerekir.

2. Ok, Yay, Şaman ve Müzik

Uz kelimesinin, kelimenin bir parçası olarak dahil olduğu en eski birleşik kelimelerden biri gopuz//kopuz sözüdür. Bu kelimeyi tahlil ederek uz kelimesinin en eski anlamına yaklaşabiliriz. Fikrimizce gopuz kelimesi gop//kop ve uz parçalarından oluşmuş birleşik kelimedir. Burada gop (fonetik varyantları gup, gıp, gab, gıf, kup, kub, küp) eski Türk dilinde içerisi boş ağaç anlamına geliyor. Bu söz bugün de birçok Türk dillerinde ve Türk dillerinden alınmış bir kelime olarak bazı yabancı dillerde aynı mânada veya ona yakın mânalarda kullanılmaktadır. Uz kelimesi ise, kanımızca yay anlamındadır. Böylece gopuz kelimesi gop ve yay anlamlarına gelir. Gerçekten de gopuzküp ve yaydan oluşan müzik aletidir.

Uz kelimesinin gerçekten de yay anlamı verdiğini delillerle kanıtlamaya çalışalım.

Bilindiği gibi sözmüzik sanatının kökünde gam//kamşaman sanatı duruyor. Yani sözmüzik sanatının yaratılması bilâvasıta mitik dünya görüşleriyle ilgili ayinlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Bu nedenle de yayın müzik aletine dönüşmesi, belli mitolojik tasavvurlarla, bu tasavvurların gelişmesi ve değişime maruz kalması ile bağlı olmalıdır.

Gerçekte müziği keşfedecek ve yayı müzik aletine çevirecek şamanlargamlar//kamlar, artık çoktan ayinlerini yaparken okyay kullanıyorlardı.7 Şaman danslarında ok ve yayın kullanılması, kötü ruhları korkutmak amacı taşıyor olabilir. Yayokun renkli kumaş parçaları ile süslenmesi ise artık onlara yeni mitik özellikler kazandırıyordu.8 Kötü ruhları korkutmak için kullanılan vasıtanın, yani ok ve yayın ses çıkarmasına ihtiyaç duyulduğunda, yaya çıngıraklar asmaya başladılar.

Şunu da belirtelim ki, Azerbaycan Türklerinin (özellikle de Şeki etrafındaki bölgelerde) halk oyunlarında, danslarında çıngıraklar asılmış yay şimdi de oynatılıyor. Bu zamanlarda artık davul da yaratılmıştı. Daha sonraları yayın gerilmiş tellerinin çekilip bırakılırken ses çıkarmasını ve bu sesi güçlendirmek amacı ile içerisi boş ağacı"gop"u kullanarak gopuzgop ve yaydan oluşan alet yaratılmıştır. Bu alet, çeşitli ayinlerin yerine getirilmesi sırasında uzun süre şamanlar tarafından kullanılarak müziğin ve müzik sanatının yaratılmasına hizmet etmiştir.

Uz kelimesinin belli devirlerde yay anlamına gelmesi hakkında diğer delilleri gözden geçirelim.

M. Seyidov, L. Potapov'a dayanarak şöyle yazıyor: "... kabile düzeni devrinde birçok Türk dilli halklarda, özellikle de Kuzey Altay'da mübadele sırasında ok ve yay, ayniyatla ödeme vasıtası gibi ve para yerine kullanılıyordu. Birçok kabilelerde Şorlarda, Tuvalarda, Altaylarda para kelimesi yerine oksa terimi kullanılıyormuş. Hatta bazı halklar, kabileler, o cümleden de Şorlar, ok ve yaya oksa diyorlar. Bazı araştırmacılar, çoğu Türk dilli halklar gibi Kumanlar ve Şelkanların da okaok, yaya ise sa (veya ca, ça N. P.) dediklerini kaydediyorlar. Böylece para anlamı da veren oksaok ve yay anlamındadır.9 (Şunu da kaydedelim ki, bu kelimenin fonetik varyantı olan akça kelimesi Azerbaycan ve Anadolu Türkleri arasında bugün de para anlamında kullanılmaktadır.)

Buradaki sa parçası uz kelimesinin fonetik varyantıdır: uz//uza//za//sa Türk lehçelerinde s sesinin yerine y gelebilmesini göz önüne alırsak,10 sa sözcüğünün zaten yay olduğu hükmüne varabiliriz. Yayın sa anlamı birçok Türk şivelerinde kullanılan yay ve ok kabısadag//sadak kelimesinde de kalmaktadır. Sa kelimesi müzik aleti olarak gopuzun halefi sayılan sazın da isminin kökünde duruyorsa+z ve burada da yay anlamına geliyor. Böylece gopuz ve saz kelimelerinin kökünü yay kelimesinin oluşturduğu sonucuna varmış oluyoruz. Her iki müzik aletinin yaklaşık aynı yapıya sahip olduğunu ve onların aynı amaca hizmet etmekle şamanlar tarafından kullanıldığını, şamanların ise bu aletler yaratılmadan önce ayinlerini ellerinde uz, yani yay tutarak yaptıklarını düşünürsek, vardığımız sonuçların doğruluğuna şüphe kalmıyor.

Yay (uz, sa) kelimesi hemen hemen aynı anlam taşıyan ozan//uzan ve varsag kelimelerinin de kökünü oluşturuyor. Şunu da söylemek gerekir ki, ozanlık veya varsaglığın yaratılması ve gelişmesi konusunda bilim adamları arasında aynı olan düşünceler olsa da, bu kelimelerin ikna edici etimoloji tahlilleri henüz yoktur. Ozanvarsag sanatının şamanlıktan kaynaklandığı şüphesizdir.11 Bu nedenle ozan ve varsag sözlerini yorumlarken eski Türklerin mitolojik görüşleri mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

Şunu da belirtelim ki, son derece geniş coğrafi arazide yayılmış olmalarına rağmen, benzer yaşam tarzı ve devamlı göç nedeniyle eski Türk kabilelerinin mitolojik görüşleri birbirinden o kadar da çok farklılık göstermiyor. Burada tabii ki, kabileler arası kültürel ilişkilerden başka, ekonomik ve politik ilişkiler de önemli rol oynamıştır.

Fikrimizce ozan ve varsag sözleri aynı devrin ürünü olmakla aynı anlama sahipler. Sadece bu kelimeler değişik Türk şivelerine: VarsagSak (Kıpçak), ozan ise Oğuz şivelerine aittir. Bu sözlerin, artık gopuzun yaratılmış olduğu ve söz sanatı ile "büyü sanatı", şamanlığın birbirinden ayrılmaya başladığı devirde meydana çıktığı düşünülebilir.

Bizce varsag kelimesi birleşik kelime olarak aşağıdaki parçalardan oluşuyor: Var+sa+g. Burada var//barsahip olmak, varı olmak anlamındadır, sa//zagopuza işaretle yay anlamına geliyor, g konusunda ise Giyaseddin Geybullayev şöyle yazıyor: ". Eski Türk etnonimleri çoğunlukla, anlamını şimdi tâyin edemediğimiz bir basit kısma (yani köke) aidiyet ve çokluk ifade eden çeşitli eklerin birleşmesiyle yaratılıyordu. Bu ekler, sessiz ve ona ahenk kanununun talebine uygun olarak birleşen sesliden oluşuyordu. Aşağıdaki ekleri gösterebiliriz: ktoplayıcı çoğul eki (bazen ona birleşen seslilerle ak, ık, ok, uk, ik); n (bazen ona birleşen seslilerle an, on, un, in) ...".12 Ayrıca Türk şivelerinde bv, kg, gy, kh, pb, sç, çş, sz, td vs. geçişleri kurala uygun haldir. 13 O zaman g//k, aidiyet belirtmekle isim türeten ektir. Bu halde varsagyayı olan, yani gopuzu olan kişi anlamına geliyor ki, bu kişi, söz, müzik ve dans sanatlarını birleştiren gamdır//kamdır.

Ozan kelimesi de birleşik kelimedir. Fakat bu kelime Oğuz şivelerine aittir. Ozan kelimesi oz+an parçalarından oluşuyor. Burada oz//uz kısmı harfi anlamı yay olmakla gopuzu ifade ediyor, an ise yukarıda görüldüğü gibi, aidiyet belirtmekle isim türeten ektir. O zaman ozan kelimesi de varsag kelimesi gibi yaya, yani gopuza sahip olan kişi anlamına geliyor ki, bu kişi de gerek isim, gerekse de sanat açısından varsagla aynı kişidir.

Şunu da söyleyelim ki, eski Türklerden olan Çağataylar, okyayla büyü yapan büyücülere yayıcı,14 yani yayçı, yayı olan demişlerdir.

Sonraları ozana, varsağa çevrilen şamanın kimliği konusunda ne söylenebilir? Dansları, duaları ve elindeki okyayla kötü ruhları korkutmaya çalışan bu "büyücü"nün (ifade Ziya Gökalp'a aittirN. P.) ismini inceleyelim: sa//şa+man//menyay adamı. Birçok bilim adamı haklı olarak gam//kam, gaman//kaman kelimesinin şaman ile aynı anlama geldiğini belirtiyor.

Türk lehçe ve şivelerinde sözlerin geçiş yaptığı sırada belli fonetik değişime maruz kaldığını hatırlayarak gaman kelimesindeki ga//ka kısmının yay anlamında olduğunu göz önüne alırsak, gaman (tahrif edilmiş şekildegam) sözünün zaten şaman olduğunu söyleyebiliriz (Çağdaş Türk dilindeki gaman//kaman da yay anlamındadır). Nihayet ozan, varsag, yaycı, şaman, gaman kelimelerinin yaratılma prensibi de aynıdır.

(Şunu da kaydedelim ki, büyük Türkçü merhum Ziya Gökalp, Şamanizm'in bir dini sistem olmadığını ve şamanların da sadece büyücüler olduğunu söylerken tamamen haklıydı.)15

Sonradan Slavlaşmış eski Türkler olan Ukraynalılarda ismi kobza olan simli müzik aleti vardır. Bu kelimeyi incelersek (kob+za//uza//uz), onun gopuz sözünün fonetik varyantından başka bir şey olmadığı sonucuna varacağız. Bu aletin de, onun isminin de Ukraynalılara, onların daha Türkçe konuştukları çağlardan kalmış olduğu düşünülebilir. Bu aletin bizzat gopuzun kendisi olması da mümkündür. Ukraynalılar kobzada çalarak şarkı söyleyen söz sanatçısına (yani varsağa, ozana) kobzarğ (kobzar) diyorlar. Buradaki arğ (ar) eki Slav dillerine Türk dillerinden er kelimesinin fonetik varyantı gibi geçerek kelime türeten ek olmakla insanın meşguliyetini belirtir (örneğin Slav dillerinde kobzarğ (kobzar), pisarğ (pisar, yani yazı yazan), gusarğ (gusar, yani süvari asker); Türk dillerinde yazar, cuvar vs.) ve ozan kelimesindeki an eki ile tamamen aynı anlama gelir ve aynı görevi üstlenir.

Ruslarda adının kökünde uz kelimesi olan eski bir müzik aleti de olmuştur ki, buna gusli denilmiştir. Gusli, birkaç simi olan müzik aleti olup bir tür kanuna benzerdi ve diz üstüne konarak çalınırdı. Guslide çalarak şarkı söyleyen söz sanatçısına ise guslerğ (guslyar) deniyordu. Görüldüğü gibi guslerğ kelimesinin de düzenlenme prensibi kobzarğ sözü ile aynıdır. Rus dilinde diğer müzik aletlerinde çalan sanatçıların adları gösterilen prensiple yaratılmayarak genelde ist (garmonist, gitarist), şik (barabanşik, balalayşik) ve aç (trubaç, skripaç) ekleri eklenmekle türetiliyor. Nihayet ozanvarsag sanatçılarının hem de gusan adlandırıldığını hatırlarsak, guslyar ile gusanın da aynı kişi olduğuna şüphe kalmıyor.

Komşu halklar, benzer müzik aletleri, benzer isimler ve anlamlar. Söz konusu aletlerin hepsi gerilmiş simlerdenyaylardan oluşuyor. Bu fikri daha da geliştirmek için uz kelimesinin değişik fonetik varyantlarını gözden geçirelim: uz//uza//za//sa//ca//ça//ka//ga. Türk lehçe ve şivelerinde çeşitli ses değişmelerinin, yani sy, rzsc, yzdt geçişlerinin olması,16 uz, ur, ud, sa, ka, yay kelimelerinin aynı mâna taşıdığını söylemeye imkan sağlıyor.

Gusliye benzer, diz üstüne konarak çalınan ve gerilmiş simlerden oluşan başka bir müzik aleti de var ki, Doğuda çok yaygındır ve kanun ismi ile biliniyor. Bu aletin isminin bir kısmını oluşturan ka, Türk dilinde yay anlamı veriyor ve bu şekilde de Türk dillerinden HintAvrupa dillerine geçmiştir. Doğuda yaygın olan diğer bir müzik aletinin ismi ise kamança//kemençe olarak biliniyor. Bu kelimenin anlamını yukarıda incelemiştik ve onun da kökünün yay sözüne dayandığını belirtmiştik. Toparlarsak, Doğu'dan Batı'ya az veya çok eski olan bütün simli müzik aletlerinin isminin kökünde uzyay kelimesi değişik fonetik varyantlarda kullanılmaktadır: Gopuz, saz, tar, kanun, ka//keman, ud, çeng, arfa, lira, lyutni, gusli vs. (Bu, aynı zamanda o demek oluyor ki, ilk simli müzik aletleri Türk kökenlidir. Fakat bizim araştırmanın amacı bunu kanıtlamak değildir. Sadece bir iktibasla bizim bu fikirde yalnız olmadığımızı göstermek isterdik: "Müzik bilgisi uzmanlarının fikrince Orta Asya, kemanlı müzik aletlerinin vatanı olmuştur. Buradan başka halklara sadece kemanlı aletler değil, aynı zamanda bazı pizzikato çalınan aletler de yayılmıştır").17

Uz kelimesinin yay anlamına geldiğini öğrendikten sonra ok sözünün de boy, tayfa anlamında olduğunu göz önünde bulundurursak, Oğuz kelimesinin anlamının ok ve yay olduğunu söyleyebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir ki, sak//sag kelimesi de sa+ok//og kısımlarından oluşup aynı anlama geliyor. Bu konuda daha önceleri merhum M. Seyidov bilgi vermişti.18 Buradan daha birkaç soru meydana çıkıyor:

1. Yukarıda belirtmiştik ki, uz kelimesi çok değişik mânalar taşıyor. Nasıl olmuş ki, bir kelime bu kadar çeşitli anlamlar kazanmıştır?

2. Oğuzok ve yay anlamı veriyorsa, o zaman Oğuz boylarıok ve yay boyları demek mi oluyor?

Bu sorular birbirine son derece bağlıdır ve Oğuzların mitik tasavvurları ile ilişkilidir. Oğuzların İslam öncesi mitik tasavvurları konusunda ilimde belli bilgiler vardır. Fakat en eski mitolojik görüşler hakkında bilgiler oldukça sathidir ve bu konuda esaslı bilgileri eski kaynaklardan alabiliriz.

3. Oğuz Han'a Kadar Türk Kavimlerinde Sosyal ve Dini Sistemler

Oğuzların, Oğuz Han'a kadar mevcut olan mitolojik görüşleri, siyasal ve sosyal sistemleri hakkında bilgi alabileceğimiz güvenli kaynaklardan biri, belki de en güvenilir olanı Oğuz Han destanlarıdır. Bu destanlardan biri "Oğuzname" ismi ile biliniyor ve XIV. yy. tarihçisi Fazlullah Reşideddin tarafından yazıya alınmıştır. 19 Diğeri ise Uygur Türkçesinde yazılmış olup "Oğuz Kağan Destanı" ismi ile bilinmekte ve daha eski olduğu düşünülmektedir.20 Destanlar Dits F., Radlov V. V., Bartold V. V., Rıza Nur, Pellio P., Baig V., Orkun H. N., Eraslan K., Şçerbak A. M., Kononov A. N., Seyidov M. gibi ünlü bilim adamları tarafından araştırılmış ve tetkik edilmiştir.

Biz araştırmalarımızda destanın her iki varyantını kullandık. Fakat F. Reşideddin tarafından yazıya alınmış olan "Oğuzname"nin sonraları İslam dini görüşlerinin güçlü etkisine maruz kalması ve bu nedenle de destanın bu varyantının eski mitik dünya görüşleri açısından daha az bilgi verebileceğini göz önünde bulundurduk. Eserde belli bilgiler de yok değildir. Her iki destan, aynı destanın değişik varyantları olmakla farklı devirlerde yazıya alınmıştır ve bu zamana kadar da hiç şüphe yok ki, çeşitli etkilere maruz kalarak değişime uğramıştır.

Oğuz Kağan destanları uzun bir tarihi süreci, Oğuz topluluğunun oluşması ve tarih sahnesine çıkışını yansıtıyor. Bu açıdan Oğuz Kağan destanları belli bir tarihi devre sığmıyor. Zamanında A. N. Bernştam "Oğuzname"nin, Doğu'daki tarihi sürecin birkaç devrini kapsadığını göstermiştir: ataerkil ilişkilerin oluşma devri, sınıfı ilişkilerin oluşma devri, Hun Devri, Mete Devri, IVVIII. yüzyıllar Türk devri, IXXII. yüzyıllar KıpçakPeçenek Devri.21

Araştırmamızın konusu ile bağlı olarak bizi daha fazla ataerkil ve sınıflı ilişkilerin oluşma devirleri ilgilendiriyor. Bu devirlere ait destanlarda verilen ilk bilgiler Oğuz Kağan'ın menşei ile bağlıdır. Destanın Reşideddin tarafından yazıya alınmış varyantında gösteriliyor ki, Olcay Han'ın oğlu Dib Yavgu Han'ın dört oğlu vardır: Kara Han, Gur//Kur Han, Guz//Kuz Han ve Or Han. Oğuz Han Kara Han'ın oğludur. Hiveli AbulGazi Han'ın "ŞecereyiTerakime" eserinde ise Elince Han'ın iki oğlunun olduğu belirtiliyor. Moğol Han ve Tatar Han.22 (Buradaki Moğol ismini şimdiki Moğol milletinin ismi gibi kabul etmemek gerekiyor. Müellifin yazdığına göre o zaman şimdiki Özbeklere Moğol diyorlarmış23). Elince Han ölürken topraklarını oğulları arasında bölüyor. Moğol Han'ın dört oğlu varmış: Kara Han, Ur Han, Gur Han ve Gır Han. Moğol Han ölürken yurdunu büyük oğlu olan Kara Han'a veriyor. Oğuz Han da bu Kara Han'ın oğludur.

Oğuz Han'ın kendi ismi gibi babası ve amcalarının da isimleri etimolojik açıdan merak uyandırıyor ve fikrimizce bu isimler, Oğuzların mitik tasavvurları ile bağlıdır. Zamanında bu isimlerin anlamlarının öğrenilmesiyönünde bir çaba gösterilmiş, fakat kesin sonuca varılamamıştı.24

Adı geçen kişilerin adlarını tahlil etmeden önce destanın Uygur nüshasının sonunu hatırlayalım. Oğuz Kağan muzaffer savaşlarını sona erdirerek vatana dönüyor ve kurultay topluyor. Sağ tarafta kırk kulaç yüksekliğinde bir ağaç diktiriyor, ağacın başına altın tavuk konduruyor, altına ise beyaz koyun bağlattırıyor. Sol tarafta kırk kulaç yüksekliğinde bir ağaç diktiriyor, başına gümüş tavuk konduruyor, altına ise siyah koyun bağlattırıyor. Kabileyi Bozoklar ve Üçoklar olarak iki kola ayırıyor, Bozokları sağ, Üçokları ise sol tarafa yerleştiriyor.

Destandaki kişilerin isimlerinin genellikle tek ve bazen de iki heceli kelimelerden oluşması çok eski devirlerden haber veriyor. Tabii ki, böyle kelimelerin anlamının açılmasına çok özenle yanaşmak gerekiyor. Bu açıdan Oğuz Han destanlarındaki isimler iyi korunmuşlar, binlerce yıl boyunca adeta değişime maruz kalmamışlar.

Fikrimizce bu, bir taraftan Türk dilinin muhafazakarlığı ile bağlı ise, diğer taraftan destandaki isimlerin özel öneme sahip bilgiler taşıması ile bağlıdır. Belki de bir zaman bu bilgiler destanlarda daha ayrıntılı şekilde mevcut olmuştur. Örneğin, destanın Uygur varyantının finalinden getirdiğimiz ayrıntı gibi. Burada Oğuz Han'ın hareketlerinin anlamı bugünkü zamana göre tam anlaşılır değil. Herhalde bu gelenekler (ağaç dikme vs. bu gibi) halk arasında uzun zaman yaşadığı için onların destanda izahına ihtiyaç olmamıştır. Fakat yine de burada belli bir bilgi veriliyor. İsimler konusunda ise onların kendilerinden başka hiçbir bilgi yoktur. Zaman bu bilgileri silse de, isimleri silememiştir.

Destanı eski çağlardan bugüne taşıyanlar bu isimlerin özel öneme sahip olduklarını biliyorlarmış gibi onların değişime maruz kalmasına veya unutulmasına imkan vermemişler.

Destanın bütün varyantlarında Oğuz'un ait olduğu kabile onun babası Kara Han tarafından yönetiliyor. Kara Han'ın üç kardeşi daha vardır: Gur Han (bazen Kur veya Kür Han), Küz Han (bazen Guz Han) ve Or Han. Kara Han'ın yönetimi altında olan bu küçük kabile, aslen birbirine bağlı dört boydan oluşuyordu.25 Her kardeş bir boyun hem siyasal hem de dini önderi olmakla bu boyun ongununa sahipti. Maalesef bu boyların ongunları konusunda destanlarda açık bilgi yoktur. Fakat kardeşlerin isimlerini tahlil ederek belli bir sonuca varmak mümkündür. Bu, aynı zamanda Oğuzların mitik tasavvurları konusunda da fikir yürütmeğe imkan sağlayabilir.

Gur (Kur//Kür) Han'ın ismi ur kelimesinden alınmakla g+ur kısımlarından oluşuyor. Buradaki ur kelimesi yüce, yüksek anlamındadır (örneğin Ural isminin kökünde bu kelime bulunuyor), g//k ise aidiyet belirten toplayıcı çoğul ekidir.26 O halde guryücelik, yükseklikle bağlı olan, yüceliğe, yüksekliğe ait olan anlamına gelmelidir. Oğuz Han'ın kurultay zamanı sağ ve sol taraflarda kırk kulaç yüksekliğinde diktirdiği ağaçların zirvesine altın ve gümüş tavuklar kondurması da27 fikrimizce Gur ismine işarettir.

Öyleyse, ağaçların başına konulmuş kuşun kabilenin ongunu olması gerekir. Bu, kuşun da yükseklikle bağlı olması ile ilgilidir. Herhalde Gur Han'ın ulusu kuşları kutsal biliyormuş ve belki de zamanında kuşa tapıyormuş. Şunu da söyleyelim ki, Türk dillerinden birçok kelime almış Rus dilinde kura (kur+a) tavuk anlamı veriyor. Türk dillerinde bazı kuş isimlerinde gur kelimesi değişik fonetik varyantlarda şimdiye dek kalmaktadır, örneğin koruz//horoz (kor//gor//gur+oz), kartal (kar//gar//gor//gur+tal). Gur Han kabilesinin tapındığı şeyin kuş olması, bu kabilenin insanlarının meşguliyeti ile bağlı olabilir. Herhalde bu insanların esas meşguliyetinin avcılık olduğu düşünülebilir (avcılıkta ise alıcı kuşların önemli rolu vardı). Sonraları da Oğuz kabilelerinde mevcut olmuş kuşongunlar, bu geleneklerle bağlı olabilir.

Burada eski Türklerden olan Ogur kabilelerini hatırlayabiliriz. Fikrimizce Ogur adı og//ok//+gur//kur gibi türetilmiştir ve og//ok kelimesinin kabile, boy anlamına geldiğini göz önüne alırsak, Ogur kabilelerigur kabileleridir (utigur, kutrigur, onogur, başkur, uygur vs.). Bu kabileler çölde yaşıyorken esas meşguliyetlerinden biri de avcılık olmuştur.

Bize göre Küz Han'ın ismi k+üz parçalarından oluşmuştur. Burada üzsath anlamı vermekle yeryüzünü belirtiyor, k//g ekinin aidiyet, bağlı olmak mânası taşıdığını ise yukarıda söylemiştik. Hiveli AbulGazi Han Küz Han'ın ismini Gır Han gibi veriyor.28 Gır//kır kelimesi ise birçok Türk şivelerinde (örneğin, Başkur, Kazak, Tatar, Özbek, Türkmen, Anadolu Türkçesi vs.) çöl, sahra anlamında halen kullanılıyor.29 Bu kelimedeki ır parçası yer kelimesinden kalmış olabilir. Türk lehçe ve şivelerinde rz ses geçişlerinin olması30ise küz//guz ve gır kelimelerinin aynı anlam taşıması fikrine getiriyor. Toparlarsak, küz//guzgır, yani çöl, sahra, yeryüzü ile bağlı olan anlamına geliyor.

Oğuz Han'ın kurultay zamanı sağ ve sol taraflarda diktirdiği ağaçların altına koyun bağlattırmasından böyle anlaşılıyor ki, Küz Han kabilesinin ongunu çöl ile, yeryüzü (sathı) ile bağlı olan koyun imiş. O zaman mantıkî olarak Küz Han ulusunun esas meşguliyeti hayvancılık, koyun yetiştiriciliği olmuştur.

Koyunun birçok Türk kabilelerinde kutsal sayıldığı hakkında oldukça çok bilgi vardır. Koyun yetiştirimi ile meşgul olan Türk kabilelerinde koyunakoça tapma o kadar güçlü olmuştur ki, devrimize kadar yaşamıştır. Türk kabilelerinin yaşadığı bütün topraklar koyun, koç heykelleri ile doludur. Hakaslar bugünlere dek mahsul bayramını guzemengir denilen koyun heykelinin yanında geçirirlerdi. Onlar bu sırada kurban kesiyor ve guzemengire de kurbanlık payı veriyorlardı.31 Gösterilen kaynakta guzemengir ifadesi ebedi kuzu gibi izah edilmiş olsa da, fikrimizce bu ifadenin anlamının kuzutanrı olması daha doğrudur.

Koyunakoça tapma diğer Türk soylu halklarda da çağımıza dek kalmaktadır. Azerbaycan Türkleri şimdiye kadar Bahar bayramında sofraya bollukbereket timsali olarak kuzu figürü şeklinde pişirilmiş tatlı koyarlar ve bu kuzu, ağzında başka bir bereket timsali olan filizlenmiş buğday tutar.

Nihayet Küz/Guz adı ile kuzu kelimesinin köklerinin aynı olması, vardığımız sonucu bir daha tasdik ediyor.

Gur kabilelerinin ismi hakkında biraz önce yaptığımız tahlile paralel olarak guz kabilelerinin de ismini tahlil edebiliriz. Yani Oğuz kelimesini oğ//ok+guz (veya ok+uz) gibi gösterebiliriz ki, bu da guz (veya uz) kabileleri, boyları anlamına geliyor. Oğuzlardan başka Kırgızlar, Kazaklar, Hazarlar ve Hakasların da öz başlangıçlarını guzlardan aldığı düşünülebilir. Bu halkların esas meşguliyetinin hayvancılık ve özellikle de koyun yetiştiriciliği olması da belli bir gerçektir.

Fikrimizce Or Han'ın ismi or kelimesindendir ki, ağaç, bitki, nebatat anlamına geliyor (orman kelimesi ağaçlık, meşe anlamında şimdiye kadar Türk dillerinde kullanılmaktadır). Oğuz Han'ın sağ ve sol taraflarda kırk kulaç yüksekliğinde ağaçlar diktirmesi de fikrimizce Or Han kabilesinin tapındığı şeyin ağaç olmasındandır.

Büyük âlim, Türk mitolojisinin derin bilicisi Bahaeddin Ögel eski Çin kaynaklarına dayanarak Çin'in kuzeyinde yaşayan Orman Hunlarının ormana ağaç dikme geleneğinden bahis etmiştir. Bu geleneğe göre sonbaharda Orman Türkleri, kurban vermek için ata binip ormanın etrafında dönüyorlarmış. Kurban verilmesi düşünülen yerde orman yoksa, toprağa birkaç söğüt dalı dikerek atla onların etrafında üç kez dönerlermiş. Bundan sonra nüfus ve hayvan sayımı yapılar, düğün, kurultay vs. gerçekleştirilirmiş.32

Ağacın Türkler için özel anlamı vardı. Onun kutsallığı Dede Korkut destanlarından bu tarafa çoğu Türk masal ve destanlarına yansımıştır.33Ağaca mitik inanış, bizce çok eski devirlerde bazı Türk kabilelerinin yiyecek bulma yollarından biri gibi bitki toplayıcılığı ile bağlı olarak yaratılmış olabilir.

Böyle bir fikir bize mümkün gibi görünüyor ki, ormanlarla örtülü topraklarda yaşayan Ugor kavimleri, başlangıçlarını Or Han kabilesinden almışlardır. Ugor kelimesine dikkat edersek (ug//og//ok+or), görürüz ki, bu kelime or, yani bitki, ağaç, orman kabileleri, boyları anlamına geliyor. Ugor kabilelerinin M.Ö. IVIII. binlerde Ob ve İrtiş çayları havzalarında yaşaması ve bu kabilelerin Türklerle akraba olması onların aynı asıldan olduklarını gösterir. Belki de bu kabileler Bahaeddin Ögel'in belirttiği Orman Hunlarının nesilleridir.

(Gur ve Or kelimelerinin anlamını öğrendikten sonra "Oğuzname"de rastlanılan ve bilim adamları arasında fikir ayrılığına neden olmuş Ortag ve Gurtag dağlarının isimlerini izah edebiliriz: Ortag (or+tag//dag) ağaçlı veya ormanlı dağ, Gurtağ (gur+tag) yüce dağ anlamındadır.)

Kara Han'ın ismindeki gara//kara kelimesinin çok değişik anlamları (renk, güç, kuvvet, büyük vs.) vardır. B. Ögel'in fikrince Müslüman Türkler, Oğuz Han'ın babasına şunun için "Kara Han" diyorlar ki, o, Müslüman değildi ve yani bununla onlar, Oğuz Han'ın Müslüman olmayan babasını küçük düşürmek istiyorlarmış. "Ak ve kara, soylular ile halkı birbirinden ayıran sembolik renkler idi."34 Bu varsayım, bizce hiçbir eleştiriye dayanamaz. Kara Han kendisi soylu, yani asil nesildendi ve "ak kemikliler"e ait idi. O, sade halktan çıkmış "kara kemikli" olsaydı, o zaman bu fikri belki kabul etmek olurdu.

M. Seyidov'a göre burada Kara Han'ın ismi karanlığı ifade ediyor.35 Bizce, bu daha doğru bir izahtır. Doğrudur, "Oğuzname"de bu konuda kesin bir şey yoktur, fakat diğer üç kardeşin yönettiği kabilelerin ongunlarını destanlardaki gibi sıralarsak, bir sonuca varabiliriz. Or Han kabilesinin ongunu Dünya ağacı//Hayat ağacı, Gur Han kabilesinin ongunu bu ağacın başında yaşayan varlık, yani kuş, Küz Han kabilesinin ongunu bu ağacın altında, yer üzerinde yaşayan varlık, yani koyundur. O zaman Kara Han kabilesinin tapındığı şey ya kuşlardan yukarıda, yani gökte ya da yer sathinden aşağıda, yani yeraltı dünyasında olmalıdır. Gara Han'ın ismi bu şeyin yeraltı dünyasında olduğu fikrine ulaştırıyor. Türk mitolojisinde karanlık, yeraltı âleminin sıfatıdır.

İnceleme sırasında üç kardeşin isimlerinin onların kabilelerinin ongunları ile bağlı olduğu fikrine geldik. Bu kurala uygunluğun herhalde dördüncü kardeş için de geçerli olması gerek. Reşideddin'in yazıya almış olduğu "Oğuzname"den Gara Han kabilesinin ongununa ait fikir edinmek mümkün değil. Fakat destanın uygur varyantında Oğuz'un babasının Boğa veya Öküz olduğu söyleniyor.36 Eski Türk kabilelerinin reisleri kabilenin ongununu manevi baba hesap ettikleri için37 Kara Han kabilesinin de ongununun yeraltı dünyasını ifade eden Boğa veya Öküz olduğu düşünülebilir. Öküzün yeraltı dünyasının timsali olduğu ise çok eski bir efsanede böyle ifade edilmiştir: "Okyanusun (veya büyük gölün) yukarısında duman var, dumanın üstünde canitaş var. O taşın üstünde dört bacağı üste lacivert öküz duruyor, boynuzları üste yeri tutuyor ve onun üzerinde biz hayvanlarımızla beraber yaşıyoruz...".38 Diğer taraftan öküzün (Tibet öküzü) Oğuzlarda ve hatta Hunlarda da ongun olması bellidir.39 Herhalde bu, bazı Türk halklarının tarımcılık gelenekleri ile bağlı olarak meydana çıkmış olabilir.

Yukarıda Gur Han, Guz Han ve Or Han kabilelerinin akraba kavimler olan Ogur, Ugor ve Oğuz kavimlerine başlangıç verdikleri sonucuna vardık. Herhalde Gara Han kabilesinden türeyen kabileler de yok değil ve Türk kabilelerinin tarımla çok eskiden meşgul olmaları hakkında ilim âlemi için belli olan bilgiler de vardır.40

Gur, Guz, Or ve Gara Han kabilelerinin Ogur, Ugor ve Oğuz kavimlerinin esasını oluşturmaları hakkında söylediğimiz varsayıma dayanarak Oğuz Han destanının bu bölümünün M.Ö. VIII. binlerde yaratıldığı düşünülebilir. Bu devirde Ugorların da dahil olduğu UralAltay dil grubuna ait olan halklar aynı dili konuşuyorlarmış.41 Destanın yaratıcıları ve ağızdan ağıza taşıyıcıları, herhalde bu halkların akraba olduğunu kabul ettikleri için onları aynı atanın evlatları gibi taşımışlar.

Oğuz Han'ın babası ve amcalarının isimlerinin etimolojik açıdan izahı, bizim yukarıda ileri sürmüş olduğumuz varsayımı, yani Oğuz'un babası ve amcalarının isimlerinin eski Türklerin mitik tasavvurları ile bağlı olması fikrini tasdik ediyor. Kabile reisinin isminin kabilenin tapındığı şeye uygun olduğu belli oluyor. Bu kuralın, dört kardeşin hepsi için geçerli olması nedeniyle Oğuz Han'ın da isminin aynı prensiple türetildiği, yani Oğuz hakimiyete geldikten sonra ona Oğuz isminin, Oğuz kabilelerinin tapındığı şeye bağlı olarak verildiği düşünülebilir. Bu varsayımla ilgili olarak yukarıda başladığımız tahlilleri devam ettirelim.

Oğuz Han'ın babasının ve amcalarının isimlerini tahlil ederken onların ait oldukları kabilelerin ongunları ile tanıştık. Gara Han kabilesinin ongunu olan Öküzün yeraltı dünyasında, Küz Han kabilesinin ongunu olan Koyunun yeryüzünde Dünya ağacının altında, Gur Han kabilesinin ongunu olan Kuşun Dünya ağacının üstünde, Dünya ağacının ise Or Han kabilesinin ongunu olmakla yeryüzü ile kuşların arasında yerleştiği sonucuna vardık. Ongunların böyle yerleştirilmesi tesadüfî değildir. Bu sıralanış bizce eski Türklerin âlem hakkındaki tasavvurları ile bağlıdır. Bu tasavvurlara göre âlem iki tabakadan yeraltı ve yerüstü dünyalardan oluşuyor. Yeraltı dünyasının tanrısı Öküz veya Boğanın timsalinde meydana çıkıyor. Yerüstü dünyanın kendisi de birkaç tabakadan oluşuyor: Yeryüzünün timsali Koyun, ondan yukarıdaki tabakanın, Dünya ağacı, daha yukarıdaki tabakanın timsali ise Kuştur. Fakat kuşlardan yukarıda dünyanın bir katı daha vardır; gök, sema. Dünyanın en yüksek tabakası olan gök, kendi ifadesini Ay Kağan'da buluyor. Ay Kağan ise Oğuz'un annesidir.42

M. Seyidova göre ".Oğuz'un annesi Ay Kağan Türk dilli halkların, kabile birleşmelerinin çoğunda, belki de hepsinde yaratıcı, insan yaratan tanrıdır.".43 Burada dünyanın en yüksek tabakasının ifade edeni olarak Ay'ın Güneş'e göre üstün durumda olması ilginç görünüyor. Hiç şüphesiz bu, eski Türklerin mitik tasavvurları ile bağlı olmalıdır. En eski mitik tasavvurlar ise tabiat olayları ile bağlı olarak yaratılıyordu. Tabiatta Güneş'i Karanlık yutuyor, yani gece Güneş batıyor. Fakat Karanlığın Ay'a "gücü yetmiyor", tam tersine gece Ay daha parlak oluyor. Herhalde bu tasavvurların sonucu olarak Ay, karanlık dünyanın hükümdarı Boğa'nın eşidir (destanın Uygur varyantına göre). Diğer taraftan Ay, kadınlık, annelik timsalidir. Onun Kağan adlandırılması ise anaerkil aile gelenekleri ile bağlı olabilir. Anaerkil aile devrinde herhalde Ay Kağan Boğa'ya göre üstün durumda olmuş olmalıdır. Zaman geçtikçe, anaerkil aile yerini ataerkil aileye verdikçe bu üstünlük de yerini değiştirmek zorunda kaldı.

Böyle anlaşılıyor ki, kabile birliğine dahil olmadan önce Gur Han kabilesi Kuşu, Guz Han kabilesi Koyunu, Or Han kabilesi Dünya ağacını, Gara Han kabilesi ise Boğayı ve Ay Kağan'ı tanrı hesap etmişler ve bu kabilelerin her birinin kendisine ait mitik dünya görüşleri sistemi varmış. Kabile birliğinde birleştikten sonra siyasal birlik hem de dini birlik talep ettiği için bir süre bu tanrıların hepsini aynı zamanda tanrı gibi kabul etmişlerdir. Yani tayfaların basit monoteizminin yerini politeizm tutmuştur. Görünen, genel olarak politeizmin yaratılmasının nedenini çeşitli monoteist kabilelerin birleşmesinde aramak gerekir.

Zaman geçtikçe Kuşun, Koyunun ve Ağacın toprakla bağlılığını, yani Yere bağımlılığını anlamışlar, fakat aynı zamanda onların ışığa, yani göğe de bağımlı oldukları meydana çıkmıştır. Böylece inançlar sisteminde reform başlamıştır: dört tanrıcılık yerini iki tanrıcılığa bırakmıştır. Sonuç olarak Kuş, Ağaç ve Koyun, tanrı seviyesinden indirilmişler. Buna rağmen onlar da kutsal sayılmakta devam etmişlerdir.

Reformdan sonraki dini tasavvurlar böyle düşünülebilir: Evren iki dünyadan oluşuyor. Bunlardan biri aşağı dünya karanlık dünyadır ki, Boğa (veya Öküz) tarafından yönetilmektedir. Diğeri ise yukarı dünyaaydınlık dünyadır ki, Ay Kağan'ın hükmü altındadır. Onların evliliğinden insan, Oğuz Han yaratılmıştır. Bu dünyalar arasında bir orta tabaka da vardır ki, ona yeryüzü deniyor ve hayvanlar, kuşlar ve ağaçlar aşağıdan yukarıya tabakalar üzere bu dünyanın sakinleridirler. İnsan da yeryüzünün sakinidir. Yukarı ve aşağı dünyalardan farklı olarak yeryüzü ayrıca bir dünya olmadığı, yerin üstünde ve göğün altında olduğu için onun mutlak bir hakimi yoktur. Bu nedenle de yeryüzünün sakinleri hem gökten, hem de yerden asılı olmalıdırlar. Toprakla bağlı oldukları için onlar yeraltı dünyanın tanrısı Boğa'ya (veya Öküze) ve ışıksız yaşayamadıkları için göğün tanrısı Ay Kağan'a aynı derecede bağımlıdırlar. Hayat için gerekli olan suyu ise onlar her iki tanrıdan hem Öküzden yer suları gibi (yer sularına, yani yer asıllı sulara öküz//üküz denmesi bu nedenle olabilir) hem de Ay Kağan'dangökten gelen yağmur gibi alıyorlar.

Bu, iki tanrıcılığın çok orijinal bir şeklidir. Burada birçok eski dünya görüşlerinden farklı olarak tanrılar arasındaki ihtilaflar, örneğin Hürmüz ve Ehrimen arasında olduğu gibi barışmaz nitelikli değildir. Bu tanrılar birbiri ile çarpışmıyor, onların her ikisi hayat veriyor ve erkekle kadın gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Onlardan biri ışık, diğeri karanlıktır, fakat biri diğerini ezmeye çalışmıyor (gündüzle gece veya Güneşle Karanlık arasındaki mücadele burada yoktur. Belki de bu nedenle yukarı dünyanın tanrısı gibi eski Türk insanı Güneşi değil, Ayı tanımak istemiştir). Bu tanrıların biri altın, diğeri gümüştür, biri Gök, diğeri Yerdir. Onlar birbiri ile barış halindeler, eşitler, birinin hakimiyeti diğerininkinden fazla değildir ve biri diğerinin saltanatına karışmaz.

Eski Türk mitolojisinde genellikle "şer"e yer yoktur. Sonraları kavgacı, korkunç, öfkeli tanrıların ortaya çıkmasına diğer dinler, özellikle de Zerdüştlük ve Hıristiyanlık neden olmuşlar: L. N. Gumilyov Türk mitolojisinde Gök ile Yerin aynı başlangıcın değişik tarafları olduğunu, onların birbiri ile mücadele etmeyerek, tam tersine, birbirine yardım ettiklerini belirtiyor.44

Bu tanrılar arasında hatta belli bir ilişki de vardır. Bu ilişki Dünya ağacı aracılığı ile gerçekleşiyor, o kökü ile yerin altında, başı ile göktedir. Yani Koyun ve Kuştan farklı olarak Dünya ağacı özel bir yere sahiptir; tanrılar arasındaki ilişki onun aracılığı ile gerçekleşir. Belki de bu nedenledir ki, birçok eski Türk masal ve destanlarında ilahi asıllı insanlar ağacın altında veya koğuşunda zuhur ediyorlar. Destanda Oğuz'la babası ve amcaları arasındaki mücadele zamanı Gara Han, Küz Han ve Gur Han'ın öldürülmesine rağmen Or Han'ın mahvolup olmaması konusunda hiçbir şeyden bahsedilmemesi de bu nedenle olabilir. Böyle anlaşılıyor ki, Or Han ölmemiştir (Or Han'ın sağ kalması meselesi birçok araştırmacının dikkatini çekmiştir.)

Dünya ağacı aracılığı ile dünyaların ilişkisi, Moğolların, Tibetlilerin ve Güney Çinlilerin dini olan "Bon"da da vardır.45 Fakat Bon bir dereceye kadar daha yeni dünya görüşü olduğu için bunun Türklükten geldiği düşünülebilir.

Fikrimizce bu tip, yani her iki tanrının eşit olduğu iki tanrıcılık, anaerkil aileden ataerkil aileye geçiş döneminde meydana çıkabilirdi. Yani anaerkil aile yerini daha tamamen ataerkil aileye vermemiştir ve bu nedenle de bu devirde her iki tanrı eşit olmalı idi.

Şüphe yoktur ki eski halkların hepsinde olduğu gibi Türklerde de siyasal sistemler yaratılırken teolojik görüşler, siyasal görüşlerle uygunluk göstermeli idi. Bu uygunluğun olduğu, Oğuz Han destanlarında açıkça görülmektedir. Biz, kabile birliğine girmeden önce eski Türk kabilelerinin tapındığı şeyleri öğrenmeye çalıştık ve bazı sonuçlara vardık. Kabile birliğine girdikten sonra bu kabilelere ait olan dört değişik teolojik sistem bir araya sığamazdı ve bundan dolayı dinde reform meselesi gündeme gelmeli idi. Reformun sonucu olarak dört değişik teolojik sistem birleştirildi ve monoteist kabileler politeizmi kabul ettiler. Fakat toplumda olduğu gibi tanrılar âleminde de bir eşitsizlik söz konusuydu. Siyasal açıdan üstün durumda olan kabilenin, yani Gara Han kabilesinin tanrıları da üstün durumda idi.

Böylece anaerkil aileden ataerkil aileye geçiş döneminde dini reformun sonucu olarak iki tanrıcılık meydana çıktı ve bir süre yaşadı. Ataerkil aileye geçiş bittikten sonra eski Oğuzların mitik dünya görüşleri ile sosyalsiyasal görüşleri arasında yeniden uyuşmazlık meydana çıkmış oldu. Bu uyuşmazlığı gidermek için yeni reforma ihtiyaç vardı. Bu reformu Oğuz Kağan gerçekleştirdi. Oğuz Kağan'ın verdiği mücadele, bu mücadeleden övgü ile bahis eden destanlar ve onların yüzyıllar boyunca halkın hafızasında yaşaması da bu reformun son derece köklü olması ile bağlantılıydı.

4. Oğuz Kağan'ın Dini ve Siyasal Reformları

Yukarıda eski Oğuzlarda iki tanrıcılığın, anaerkil aileden ataerkil aileye geçiş devrinin ürünü olduğu sonucuna vardık. Bu geçiş sona erdikten, yani ataerkil aile düzeni tam oturduktan sonra eski Oğuzların dini ve sosyal sistemleri arasında bir sıra uyuşmazlıklar ortaya çıkmış oldu. Bu uyuşmazlık her şeyden önce hakimiyet usulünde ortaya çıkıyordu, yani tabiatta çift hakimiyetlilik hüküm sürerken toplumda tek hakimiyetlilik vardı. Tabiat Boğa (veya Öküz) ve Ay Kağan tarafından yönetilirken toplum sadece hanın hakimiyeti altında idi. Zaman geçtikçe insanlar bu aykırılığı fark etmeye başladılar. İlk olarak genç Oğuz bu meseleyi fark etti ve tek bir Tanrı olduğu sonucuna vardı. Her iki dünyaaydınlık ve karanlık dünyalar bu Tanrı tarafından yaratılmış ve yönetilmiş olmalı idi. Oğuz tek tanrıya ibadet etmeğe başladı. Böylece yeniden monoteist dünya görüşü fikri ortaya çıkmış oldu.

Oğuz'un tek tanrıya tapınması meselesine Reşideddin'in yazıya aldığı "Oğuzname"de özellikle dikkat çekilmiştir.46 Bir çok bilim adamı Oğuz'un tek tanrıya tapınması fikrini Reşideddin'in Müslüman dini görüşleri ile bağlıyorlar ki, fikrimizce bu doğru değil. Oğuz gerçekten de tek tanrıya ibadet ediyormuş ve destanın Uygur varyantında da bu mesele vurgulanmıştır".47 Türklerin daha sonra tek tanrıya tapınmaları bir gerçektir. VI. yüzyıl yazarı Menander, Türklerden bahis ederken "her ne kadar toprağa, suya ve ateşe saygı gösterseler de, yine de evrenin yaratıcısı tek Tanrıya inandılar"48 diye yazıyordu.

Destanlarda gösterildiği gibi, Oğuz'un âlemin yaratılışı ve yönetilmesi konusundaki ilerici dünya görüşleri babası ve amcalarının öfkesine neden oluyor. Mücadele başlıyor ve Oğuz galip geliyor. Bu zafer sonucu hakimiyete gelen Oğuz Han dini ve siyasal reformlara başlıyor ve bu sistemleri birbirine uygun hale getirmek için çaba gösteriyor.

Reformlar çift tanrıcılığın yerine tek tanrıcılığı getirmeyi amaçlıyor ve sade bir mantığa dayanıyor; toplumun bir hükümdarı olduğu gibi tabiatın da bir hakimi vardır. Bu hakim tek Tanrıdır (Şunu söylemek gerekir ki, tanrı//tengri kelimesinin etimolojisi hakkında ortaya çıkan fikirler de farklıdır. Fakat bu ayrı bir konudur). Bu tasavvur, yani Yerin de Gök gibi ancak bir hükümdarı olması fikri, Moğol Hükümdarı Menku Kağan'ın Fransa Kralı IX. Luis'e yazdığı mektuptan da açık şekilde görülüyor. Rubrigis'e göre bu mektup şöyle başlıyormuş: "Ebedi Tanrının buyruğudur bu: Gökte sadece bir ebedi Tanrı vardır. Yer yüzünde de bir sahibin olması gerekir. O da Cengiz Han'dır...".49

Reform zamanı Oğuz Han hükümdarı olduğu kabilelerin eski dini görüşlerine saygı ile yaklaşıyor ve onları her adımda göz önüne alıyordu. Tabii ki bu, insanların eski dünya görüşlerinden birden bire ayrılamaması ile bağlantılıydı. Fakat esas sorun çözülmüştü: Eski tasavvurlar tamamen reddedilmeyerek onlarda belli değişiklik yapılmakla iki tanrıcılığın yerine tek tanrıcılık getirilmişti. Âlem yine de iki dünyadan oluşmuş sayılıyordu, fakat artık aydınlık ve karanlık veya yeraltı ve yerüstü dünyalar gibi değil, sadece Gök ve Yer olarak biliniyordu. Göğün esas unsurları Güneş, Ay ve yıldızlar, yerin unsurları ise toprak, su ve ağaçlardır. Gök, Yere göre üstün durumda olsa da bu dünyaların her ikisi tek Tanrı tarafından yönetiliyor. Herhalde Tanrının Gökte olması nedeniyle ona Gök (Göy) Tanrı da deniyor ve Gök, Yere göre üstün sayılıyor.

Oğuz Kağan tabiatta bulunan bu düzeni topluma da uyarlıyor: O, saltanatını, her birinde üç boy olmakla iki kola sağ ve sol kollara Bozoklara ve Üçoklara ayırıyor. Bozoklara isimleri Gökle bağlı olan oğullarını Gün Han, Ay Han ve Yıldız Han reis tayin ediyor (destanın Uygur varyantına göre Oğuz Han'ın bu evlatları, gökten ışıkla gelmiş olan kızdan doğmuşlar50). Üçok boylarını ise Yer kızından doğmuş olan (yine destanın Uygur varyantında Oğuz Han'ın bu oğulları, onun suyun içinde olan ağacın koğuşundan bulduğu ve evlendiği kızdan doğmuşlar51) ve isimleri Yerle bağlı olan oğulları Gök Han, Dağ Han ve Deniz Han'ın yönetimine veriyor.

Şunu belirtmek gerekiyor ki, Gün, Ay ve Yıldız isimlerinin Gökle bağlılığı bilim adamlarında hiçbir şüphe yaratmıyor. Fakat Gök, Dağ ve Deniz isimlerinin Yerle bağlılığı konusunda şunu söyleyemeyiz. Bilim adamlarının hepsi istisnasız olarak Gök Han'ın ismini Gökle, yani sema ile bağlıyorlar. Bizce bu yanlış fikirdir. Gök ismini kelimenin harfî anlamında kabul etmemek gerekiyor. Gün, Ay, Yıldız isimlerinden farklı olarak Gök, Dağ, Deniz isimleri sembolik anlam taşıyor. Burada DenizYer sularının, Dağtoprağın, Gök ise ağacın sembolüdür. Böylece Gök, Dağ ve DenizAğaç, Toprak ve Su anlamına geliyor ki, bunlar da Yerin unsurlarıdır.

Toparlarsak, Oğuz Kağan'ın Gökten inen hanımdan doğan evlatlarının isimleri Gökle, Yer evladı olan hanımdan doğan oğullarının isimleri ise Yerle bağlıdır. Bunu Oğuzların dual karaktere sahip eski mitik tasavvurlarının şekli kalıntıları gibi algılamak mümkün olsa da burada yeni bir mâna vardır: Yer Göğe tâbi ettirilmiştir. Bu tâbilik Üçokların Bozoklara tâbi ettirilmesinde meydana çıkıyor.

Oğuz Kağan'ın hayata geçirdiği dini reformun genel manzarasını şöyle tasavvur edebiliriz. İki tanrıcılığın yerini tek tanrıcılık tutmuştur. Tanrı tektir. O, Göğü, Yeri, Gökteki ve Yerdeki varlıkları yaratmıştır. Evren iki dünyadan oluşuyor. Önceleri bu dünyalar yeraltı ve yerüstü dünyalar gibi biliniyorduysa, şimdi onları Gök ve Yer gibi tanıyorlar.

Eski tanrılar, yeraltı ve yerüstü dünyanın hükümdarları olan Boğa (Öküz) ve Ay Kağan yerlerini, Gök ve Yerin timsalleri olan iki kutsal kişiler grubuna; Gün, Ay, Yıldız ve Gök, Dağ, Denize vermişlerdir. Burada Gök, Dağ ve Deniz sembolik anlam taşımakla GökDünya ağacını, DağToprağı, Deniz ise Yer sularını ifade ediyor (Birçok âlimlerin bu kutsal kişilerin hepsine Yersular demesi, bizce doğru değildir). Çok tanrıcılık devrinde tanrı gibi bilinen Kuş ve Koyun da kutsal sayılmaktadır. Bozokları ve Üçokları oluşturan her bir kabileye bir av kuşu ongun verilmiştir, Koyun ise bolluk ve bereket timsali olmaktan başka her boya koyunun belli bir parçası armağan edilmiştir.52

Oğuz Kağan halkın eski dünya görüşlerine saygı duyuyor: Kurultaylar ve düğünler zamanı yurdun sağ ve sol taraflarında ağaç (Dünya ağacı eski Or Han kabilesinin tanrısı idi) diktiriyor, onların başına altın ve gümüş kuşlar (Kuş eski Gur Han kabilesinin tanrısı idi) konduruyor, altına ise siyah ve beyaz koyunlar (KoyunGuz Han kabilesinin tanrısı idi) bağlattırıyor. Öküze destanlarda bu açıdan özel dikkat verilmiyor, fakat Öküzün Oğuz kabilelerinin totemi olduğu bellidir.

Böylece, Ziya Gökalp'ın kaydetmiş olduğu gibi Oğuz Han yeni din ve yeni yasa yaratmış oldu.53 Oğuz Han'ın yaratmış olduğu yeni yasa konusunda aşağıda söz edeceğiz.

Eski Türklerin yay ve oka olan mitolojik bakışları konusundan yukarıda söz etmiştik. Yay ve oka ait bu bakışlar Oğuz Han'dan çok önce ortaya çıkmış olsa da, onun devrinde yay ve ok, tapınılacak seviyeye yükseltilmiştir. Yay ve oka mitik yaklaşma Oğuz Kağan destanının bütün varyantlarında görülmektedir. Destanın hem Uygur hem de Müslüman versiyonlarında Oğuz Kağan, isimleri Gökle bağlı olan oğullarını Gündoğanatan, ışık tarafına, yani Doğuya, isimleri Yerle bağlı olan oğullarını Günbatanakaranlık tarafına, yani Batıya gönderiyor. Destanın Uygur varyantında bunun nedeni Aksakal Uluğ Türkün verdiği nasihat oluyor. Uluğ Türk uykusunda bir altın yay ve üç gümüş ok görüyor. Bu altın yay Doğudan Batıya doğru uzanıyor, üç ok ise gece tarafına (yani Batı tarafına) uçuyordu (bu, herhalde büyük göçün yönü ile bağlı olmalıdır).

Doğu tarafına giden isimleri Gökle bağlı olan oğullar bir altın yay bularak babalarına getiriyorlar. Oğuz Kağan altın yayı üç eşit parçaya bölüyor ve onu bulan oğullarının her birine birer tane vererek şöyle diyor: "Ey büyük kardeşler, yay sizin olsun, yay gibi siz de okları göğe atın!".54 Batıya gitmiş isimleri Yerle bağlı olan oğullar üç gümüş ok buluyorlar. Oğuz Kağan bu okları onu bulan oğulları arasında paylaştırıyor: "Ey küçük kardeşler, oklar sizin olsun. Yay oku atar. Oklar gibi olun sizler!".55

Destanın versiyonlarının hepsinde Oğuz Kağan yay ve okları oğulları arasında paylaştırdıktan sonra saltanatını iki kola ayırıyor. Gökle bağlı isimler taşıyan ve yaya sahip olan oğullarının hakimiyeti altına vermiş olduğu kolu Buzuglar//Bozoklar, Yerle bağlı isimler taşıyan ve oklara sahip olan oğullarının hakimiyeti altına vermiş olduğu kolu ise Üçoklar olarak adlandırıyor. Üçoklar Bozoklara tabi ettiriliyor. "Yay oku hangi istikamete yöneltirse, ok da o tarafa uçar".56

Mantığı nizam son derece ciddiyetle düzenlenmiştir: Üçoklar Bozoklara, Üçokların hükümdarları olan yer kökenli oğullar, Bozokların hükümdarları olan Gök kökenli oğullara, yer kökenli oğulların sahip oldukları oklar, Gök kökenli oğulların sahip oldukları yaya tâbidir. Oğuz Han'ın yarattığı yeni yasanın esası bunlardan oluşuyor. Oğuz Han'ın yaratmış olduğu yeni din de Yerin Göğe tâbiliğini öngörüyor. Dini ve siyasal sistemleri karşılaştırırsak, yayın Göğe, okların ise Yere işaret olduğu anlaşılıyor. Gerçekten de gök kubbesini Doğudan Batıya doğru uzanan hayali bir yaya benzetebiliriz. Uluğ Türk de uykusunda zaten bunu görmüştü.

Oğuz Kağan daha önce yayın şah, okun ise emir altında bulunan olduğunu destanda açıkça söylemişti.57 Kağan toplumda Tanrının timsali olduğu için yay ona aittir. Onun hakimiyeti altında bulunan kabileler ise ok timsalindeler. Okun boy, tayfa anlamı herhalde buradan meydana çıkmıştır.

Görüldüğü gibi yay ve ok, geniş anlamda Oğuz kabile birliğinin sadece ismini değil, hem de devlet yapısını, devletin yapı unsurları arasındaki karşılıklı ilişkileri kapsamakla halkın mitik dünya görüşleri ile çok bağlıdır. Bu açıdan Oğuzlardan olan Selçuklu hanlarının, paraların, tuğra ve damgaların üzerinde yay ve ok bastırmaları hiç tesadüf sayılmaz. Selçuklu hanlarının değişik yıllarda kestirdikleri sikkelerdeki yay ve ok tasvirlerinde yayın içerisinde "lillah", yani "Allah'a ait", "Allah'ınki" yazıyordu.58 Bu konuda Bahaeddin Ögel şöyle yazıyor: "Yay Türklerde bir hakimiyet sembolü idi. Hatta Büyük Selçuklu Devleti'nin sembolü de bir yaydan başka bir şey değildi. Fakat Oğuz Kağan destanındaki altın yay, bir devletin değil, daha çok gökyüzünün bir sembolü halinde idi. Gerçekten de Türkler zaman zaman yayı gökyüzünün bir sembolü olarak göstermişlerdi.".59 Bu, Oğuzların hatta İslam dinini kabul ettikten sonra bile eski dünya görüşlerini unutmadıklarını ve bu görüşlerle Müslüman dini tasavvurları arasında bir uygunluk yaratmağa çalıştıklarını gösteriyor. Oğuz kabilelerinin ongunlarını korumaları, İslam'ı kabul ettikten sonra bile güne, aya, ışığa, suya, toprağa, dağa, ağaca saygı göstermeleri, hatta bugün bile konuşmalarında, yeminlerinde inançlarında eski tasavvurlarını yaşatmaları bu açıdan değerlendirilmelidir.

6. OğuzlarGök Tayfaları

Nihayet ikinci bölümün sonunda ortaya çıkmış soruları cevaplandırmaya çalışalım.

Yukarıda delilerle Oğuz kelimesinin mâna itibariyle Sak kelimesi ile aynı olup ok ve yay anlamına geldiği sonucuna varmıştık. Fakat diğer taraftan silah gibi ok ve yay, ta Oğuz Han'dan önce bile biliniyordu. Bu açıdan Oğuz ve aynı anlamda olan Sak kelimelerinin sadece silah ismi oldukları için büyük kavimlerin ismine dönüşmeleri mantıki olarak inanılır gibi değil. Diğer taraftan silah ismi gibi Oğuz kelimesinin değişik bilim adamları tarafından yorumlanmış yukarıda saydığımız mânaları da açıklanamıyor. O halde ok ve yay anlamına gelen Oğuz kelimesinin mecazî anlamları da olmalıdır. Bu açıdan daha önce yayın Gök, okun ise Yer anlamına geldiği sonucuna ulaşmıştık. Aynı mantığa dayanırsak Oğuz kelimesinin Gök kabileleri, boyları anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Sak kelimesi de Oğuz kelimesinin fonetik varyantı olarak aynı mânayı vermelidir. Buradan da Bilge Kağan'ın Oğuzları neden kendi halkı adlandırması belli oluyor;60 Oğuzlarla Göktürkler aynı köke ve aynı dine ait oldukları gibi adları da aynı idi.

Yukarıda uz kelimesinin birçok anlamları olduğunu söylemiştik ve tabii ki, bir kelimenin bu kadar çeşitli mânaya sahip olması, onun genelleştirici bir anlam taşıması ile bağlı olmalıdır. Uz kelimesinin mecazî anlamda Göğü ve dolayısı ile Tanrı'yı ifade etmesi onun taşıdığı bütün anlamlarla (bak: 1.) uygundur ve bizim bu konuda yukarıda söylediğimiz fikir, tamamen haklı olduğumuzu gösterir. Gerçekten de uz kelimesi gösterdiğimiz anlamda hem evren (uzauzay) anlamına geliyor, hem mesafe belirtiyor (evrenin, göğün sıfatlarından biri uzaklığıdır), hem ateşe işaret ediyor (ateş veya ışık Göğün unsurudur), hem sima, yüz anlamında kullanılıyor (Türk dillerinde göğün yüzü, gökyüzü gibi ifadeler halen kalmaktadır), hem de kâdir ve becerikli (usta) anlamına uygundur ve aynı zamanda da yüce, yüksek, üstün kelimeleri ile aynı mânayı taşıyor. Bütün bu özellikler ise birlikte yalnız Göğe, Tanrı'ya ait olabilir.

Yukarıda birçok âlimin Oğuz kelimesinin yorumu hakkındaki düşüncelerinin, belki de bu kelimenin daha genel bir anlamının çeşitli mâna nüanslarının izah edilmesine hizmet ettiğini söylemiştik. Artık bunun gerçekten de böyle olduğu konusunda hüküm verebiliriz. Yukarıda gruplarda birleştirdiğimiz yorumları bir daha gözden geçirelim.

Oğuz kelimesinin yukarıda kaydolunan yorumları içerisinde en çok taraftar toplayanı, onun boylar anlamıdır. Bu kelimeyi böyle yorumlayan bilim adamları, onun ok+uz olarak iki parçadan oluştuğunu söylerler. Burada yanlışlık, uz kısmının çoğul eki olarak kabul edilmesindedir. Yani Oğuz kelimesi sadece boylar değil, uz boyu mânası taşıyor. (V. Şerbakov "Asgard" adlı eserinde bugünkü İskandinav halklarının ecdadı olan Asya'dan gelmiş kabilelerin dilinde as kelimesinin Allah, Tanrı anlamına geldiğini belirtiyor.61 İskandinav halklarının Türk halkları ile kök akrabası olduğu ise bellidir. Böyle anlaşılıyor ki, as kelimesi diğer halkların dillerine Türk dilinden hemen hemen aynı mânayı koruyarak geçmiştir).

Oğuz kelimesinin Ş. Cemşidov tarafından gösterilmiş yüce, dik, tepe, yüksek anlamı bizim geldiğimiz sonucu tamamen tasdik ediyor. Bu yorum, az önce belirttiğimiz gibi uz kelimesinin çok sayıda anlamlarından biridir.

En dikkat çeken yorumlardan biri M. Seyidov'a aittir. O, Oğuz kelimesini becerikli, kâdir, ilahi, ışık, ateş kağanı (hanı) gibi yorumlamıştır ki, bu yorum sadece Gök Tanrı'ya, Tanrı Han'a uygun geliyor.

Nihayet yukarıda bazı bilim adamlarının Oğuz kelimesinin öküz (boğa) ve üküz//öküz//oksa (nehir su) kelimeleri ile aynı olması fikrini savunduğunu söylemiştik. Fikrimizce onlar bir yere kadar haklıdırlar ve Oğuz kelimesinin öküz (boğa) ve öküz (nehir, su) kelimeleri ile belli bir bağlılığı vardır. Bu meseleyi açıklamaya çalışalım.

Ök kelimesi bazı Türk dillerinde ana anlamında kullanılıyor ve birçok âlimler de bu kelimeyi sadece bu anlamda kabul ediyor. Fakat ök kelimesinin ev, yaşayış yeri anlamı da vardır ki, bugün artık unutulmuş durumdadır (Azeri Türkçesinde ök kelimesi ev anlamı taşıyarak öy şeklinde bugün de kullanılıyor. Çeşitli Türk şivelerinde kg, gy ses geçişleri olduğu bellidir.)62 Fikrimizce ekin (tarla) kelimesindeki ek parçası da ök kelimesinin fonetik varyantı olup yer veya toprak anlamındadır. Sonraları kabile, boy anlamında kullanılan ok kelimesi de, bizce bir zamanlar kabilenin, boyun yaşadığı, mesken olduğu yer anlamında kullanılmıştır. Ök kelimesinin yer yorumunu, uz kelimesinin ise Tanrı anlamını göz önünde bulundurursak, o halde öküzYer Tanrısı anlamına gelir. Yukarıda öküzün gerçekten de yeraltı dünyasının tanrısı olduğunu belirtmiştik (Şunu da söyleyelim ki, boğa kelimesinin fonetik varyantı olan Bog kelimesi Tanrı anlamında Slav dillerine de geçmiştir ve bugün de kullanılmaktadır). Türkler öküze, sadece ud (ud kelimesi, uz kelimesinin fonetik varyantı olarak yukarıda kaydedilmişti) da demişlerdir. Bu kelime ağaca da (ud ağacı), suya da (Ud nehri, İdüm nehri, Çud gölü) ait olarak kullanılmıştır. Görünen, bu etnonimler politeizm devrinin ürünü olup önceleri Tanrı, sonraları ise sadece mukaddes, kutsal, ilahi anlamında kullanılmıştır.

Fikrimizce üküz//oksanehir, su kelimesinin önündeki ük//ök//ok kısmı da yer anlamındadır, üz//sa ise su mânası taşıyor. Öyleyse, o zaman üküz veya oksayersu veya yer suyudur. Hakikaten de üküz veya oksa yer sularına, yani nehirlere, ırmaklara vs. deniliyordu. Daha eskiden üküz veya yersu kelimelerinin Yerin Tanrısı anlamında kullanıldığını düşünüyoruz. Şunu da söylemek gerekir ki, uz//üz//iz//is//sa//çu//ço kelimesi değişik fonetik varyantlarda birçok nehirlerin, göllerin Türkçe isimlerinde her zaman kullanılmıştır: Uz, Ud, Ural, Urov, Urkan, Ürmi, Ürmiye, Irtış, Urkut, İdil, Issa, IşşıkKul, Ra, Aral, Araz, Kür, Kur, Kama, Oka, Terek, Terter, Tarım, Yenisey, Samur, Sugoy, Sulak, Sunca, Surgut, Selenga, Sungar, AkSuk, Ağsu, Çu, Çuy, Çuna, Çına, Çuga, Çulım, Uçur, Çara, TangraÇo, SilingÇo vs. (Bizce bu isimlerin çoğu örneğin Issa, İdil, Araz, Irtış, Aral, Uçur, Çara, Tangraço kelimeleri aynı kelimenin yüce, yüksek, ilah, su kelimesinin değişik Türk şivelerine uygun fonetik varyantlarıdır.) Hatta uz kelimesinin yay anlamına uygun olan nehir ismi de vardır: Yayık. Fikrimizce bu isimlerin hepsi ve hatta su, çay (nehir) kelimelerinin kendileri de uz kelimesinden türemişlerdir ve Tanrı veya mukaddes anlamındadır. Galiba uz kelimesinin Tanrı anlamı, onun mukaddes anlamından daha eskidir. Bu da bellidir ki, bir devir Türk insanı suyu tanrı hesap etmiştir63 ve su//çu//ço//ça//çay kelimesinin çağdaş anlamları Türk insanının suyu tanrı hesap ettiği zamanlardan kalmış olabilir. Nihayet çoğu zaman Yersu olarak gösterilen Yer sularının Türklerde kutsal sayılması da bellidir. Bazı Türk şivelerinde yer sularına, göllere bıua (Başkurdlarda), bua, bu (Tatarlarda) da deniliyor64 ve bize göre bu kelimeler buğa//boğa kelimesinin yerin tanrısı anlamı ile aynıdır. Toparlarsak, öküz ve boğa kelimelerinin bütün anlamlarda sinonim kelimeler olduğunu söyleyebiliriz.

Uz kelimesinin başka bir mânası da fonetik varyantları üz//uz//üs//ız//ıs//iz// is//ud//ut olmakla ateş, ışıktır. Anlaşılan, eski Türkler ateşi, ışığı Gök Tanrı'nın sıfatları olarak kabul ettikleri için ışığa, ateşe uz demişler, belki de bir devirde ateşi, ışığı tanrı hesap etmişler.

Son olarak kaydedelim ki, yukarıda verilmiş yorumlar içerisinde İ. N. Berezin ve P. Pellio'nun Oğuz kelimesinin yorumu olarak gösterdikleri agüzilk süt kelimesi, yüzü ağ//ak olan (yani süt) veya ağ//ak su, sıvı (yani süt) gibi yorumlanmalıdır ve bu kelime büyük bir kavmin ismini ifade edemezdi.

Toparlarsak, Oğuz ve Sak kelimeleri mânaca aynı olmakla uz veya sa boyu, kabilesi anlamındadır. Uz veya sa ise değişik fonetik varyantlarda olsalar bile, aynı kelimelerdir ve Gök, Tanrı anlamı taşıyorlar. Bu açıdan Oğuzlar veya SaklarGöğe, Tanrıya, Gök Tanrıya tapınan kabileler, boylardır.

İnsanlığın kendisini tanıdığı devirden şimdiye kadar var olan ve tarihin çeşitli aşamalarının yaratıcısı olarak bilinen Türk kavimlerinin tarihinde ve kültüründe karanlık olan noktalar çoktur. Biz Tanrı'dan Türk ulusuna ebedi var olmasını dileyerek, iki yıllık çabayla bu karanlık noktalardan bazılarına ışık tutmaya çalıştık.


1 A. N. Bernştam, Oçerk İstorii Gunnov, Leningrad, 1951, s. 225.
2 M. Seyidov, Azerbaycan Mifik Tefekkürünün Gaynagları, Bakı, 1983.
3 S. P. Tolstov, Oguzı, Peçenegi., More Daukara, Sovetskaya etnografiya, No: 4, 1950, s.
4 E. Recebov, Y. Memmedov, OrhonYenisey Abideleri, Bakı, 1993, s. 382.
5 Ş. Cemşidov, Kitabi Dede Gorgudu Veregleyerken, Bakı, 1969, s. 1012.
6 M. Seyidov, Azerbaycan mifik tefekkürünün gaynagları, Bakı, 1983, s. 256.
7 L. P. Potapov, Luk i Strela v Şamanstve u Altaysev, Moskva, 1934, s. 73; A. Anohin, Materialı po şamanstvu u altaysev, (Sbornik), MAE, t. IV, vıp. II, s. 41.
8 M. Seyidov, Azerbaycan halgının soykökünü düşünerken, Bakı, 1989.
9 M. Seyidov, Azerbaycan mifik tefekkürünün gaynagları, Bakı, 1983, s. 273.
10 G. Geybullaev, K etnogenezu azerbaydjansev, t. 1, Baku, 1991, s. 1517.
11 M. Seyidov, a.g.e., s. 290325.
12 G. Geybullaev, a.g.e., s. 52.
13 G. Geybullaev, a.g.e., s. 53.
14 V. V. Radlov, Opıt Slovarya Tyurkskih Nareçiy, SanktPeterburg, 1905, t. III, ç. 1.
15 Z. Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, I. Kısım, İstanbul, 1976, s. 117.
16 G. Geybullaev, a.g.e., s. 11.
17 V. Vinogradov, O Muzıkalnoy Arkeologii, Sovetskaya muzıka, N: 5, 1971.
18 M. Seyidov, Azerbaycan Halgının Soykökünü Düşünerken, Bakı, 1989, s. 46.
19 F. Raşid yaddin, Oguzname, Baku, 1987.
20 A. M. Şçerbak, Oguzname, Moskva, 1959; K. Veliyev, F. Uğurlu, Oğuznameler, Bakı Universiteti Neşriyyatı, 1993.
21 A. N. Bernştam, İstoriçeskaya Pravda v Legende ob Oguzkagane, Sovetskaya Etnografiya, No: 6, 1935, s. 4243.
22 A. N. Kononov, Rodoslovnya turkmen, Soçinenie Abul Gazi hana Kivinskogo, MoskvaLeningrad 1958.
23 A. N. Kononov, a.g.e., s. 72.
24 Bu ek konusunda daha geniş bilgi için G. Geybullayev'in adı geçen eserine bak.
25 A. M. Şerbak, a.g.e.; K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e.
26 A. N. Kononov, a.g.e.
27 Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, I, Ankara, 1991, s. 476.
28 G. Geybullaev, a.g.e., s11.
29 M. Seyidov, a.g.e., s. 141143.
30 B. Ögel, Böyük Hun İmperiyası, I. kitap Bakı, 1992, s. 149.
31 M. Seyidov, a.g.e., s. 226230.
32 G. P. Potanin, Oçerki SeveroZapadnoy Mongolii, SanktPeterburg, 1881, s. 57.
33 M. Seyidov, a.g.e., s. 407.
34 M. Seyidov, a.g.e., s. 119.
35 Z. Gökalp, a.g.e., s. 120.
36 G. P. Potanin, a.g.e., s. 153.
37 A. N. Kononov, a.g.e., s. 85; A. N. Bernştam, yazık i mışleniya, T. IX, 1940, s. 99.
38 B. Ögel, a.g.e.
39 N. K. Antonov, Leksii po tyurkologii, Yakutsk 1976.
40 A. M. Şerbak, a.g.e. K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e.
41 M. Seyidov, a.g.e., s. S. 122.
42 L. N. Gumilyov, Drevnie tyurki, Moskva, 1967.
43 L. N. Gumilyov, Poiski vımışlennogo sarstva, Moskva, 1970.
44 F. Raşid yaddin, a.g.e., s. 2628.
45 A. M. Şerbak, a.g.e., s. 6; K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e., s. 13.
46 L. Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara, 1971, s. 30.
47 A. M. Şenbak, a.g.e., K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e.
48 A. M. Şenbak, a.g.e., K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e.
49 Z. Gökalp, a.g.e.
50 Z. Gökalp, a.g.e.
51 A. M. Şerbak, a.g.e., s. 60; K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e., s. 32.
52 A. M. Şerbak, a.g.e., s. 61; K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e., s. 32.
53 A. N. Kononov, a.g.e., s. 27.
54 F. Raşid yaddin, a.g.e., s. 61; K. Veliyev, F. Uğurlu, a.g.e., s. 32.
55 M. Seyidov, Azerbaycan mifik tefekkürünün gaynagları, Bakı 1983, s. 273.
56 B. Ögel, Türk Mitolojisi, I., İstanbul 1997, s. 69.
57 E. Recebov, Y. Memmedov, a.g.e., s. 105.
58 V. Şerbakov, Asgard, (Sbornik), Zagadki zvezdnıh ostrovov Kniga pyataya, Moskva, 1989.
59 G. Geybullaev, a.g.e., s. 53.
60 M. Seyidov, a.g.e., s. 214227.
61 F. G. Garipova, İssledovaniya po gidronomii Tatarstana, Moskva, 1991.

A. Anohin, Materialı po Şamanstvu u Altaysev, (Sbornik), MAE, t. IV, vıp. II. N. K. Antonov, Leksii po tyurkologii, Yakutsk 1976.

A. N. Bernştam, "İstoriçeskaya pravda v legende ob Oguzkagane", Sovetskaya Etnografiya, No: 6, 1935, s. 4243.

A. N. Bernştam, Oçerk İstorii Gunnov, Leningrad 1951.

A. N. Bernştam, Yazık i mışleniye, T. IX 1940.

Ş. Cemşidov, Kitabi Dede Gorgudu Veregleyerken, Bakı 1969.

F. G. Garipova, İssledovaniya po Gidronomii Tatarstana, Moskva 1991.

G. Geybullaev, K Etnogenezu Azerbaydjansev, t. 1, Baku 1991.

L. N. Gumilyov, Poiski Vımışlennogo sarstva, Moskva 1990.

L. N. Gumilyov, Drevnie Tyurki, Moskva 1967.

Z. Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, I. Kısım, İstanbul 1976.

Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, I, Ankara, 1991.

A. N. Kononov, Rodoslovnya Turkmen, Soçinenie AbulGazi hana Kivinskogo, MoskvaLeningrad 1958.

B. Ögel, Böyük Hun İmperiyası, I. kitap, Bakı, 1992.

B. Ögel, Türk Mitolojisi, I, İstanbul 1997.

G. P. Potanin, Oçerki severozapadnoy Mongolii, SanktPeterburg 1881.

L. P. Potapov, Luk i Strela v Şamanstve u Altaysev, Moskva, 1934.

F. Raşid yaddin, Oguzname, Baku 1987.

L. Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara, 1971.

V. V. Radlov, Opıt Slovarya Tyurkskih Nareçiy, SanktPeterburg 1905, t. III, ç. 1.

E. Recebov, Y. Memmedov, OrhonYenisey Abideleri, Bakı 1993.

M. Seyidov, Azerbaycan Halgının Soykökünü Düşünerken, Bakı 1989.

M. Seyidov, Azerbaycan Mifik Tefekkürünün gaynagları, Bakı 1983.

A. M. Şçerbak, Oguzname, Moskva 1959.

V. Şerbakov, Asgard, (Sbornik), Zagadki Zvezdnıh Ostrovov, Kniga Pyataya, 1950. Moskva, 1989.

S. P. Tolstov, "Oguzı, Peçenegi. More Daukara", Sovetskaya etnografiya, No: 4, 1950.

K. Veliyev, F. Uğurlu, Oğuznameler, Bakı Universiteti Neşriyyatı, 1993.

V. Vinogradov, "O Muzıkalnoy Arkeologii", Sovetskaya Muzıka, N: 5, 1971.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
1796 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın