• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Eski Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat / Prof. Dr. Salim Koca

Eski Türk toplumu idare edenler (beyler) ve idare edilenler (halk) olmak üzere iki tabakaya ayrılmaktaydı. İdare edenler "ak kamag bodun" (ak kemikli halk), idare edilenler de "kara kamag bodun" (kara kemikli halk) ifadesiyle anılmaktaydı. Toplumda sınıf ve sınıflaşma yoktu. Beyler (ak kamag bodun), toplumun sadece idaresinden sorumlu kesimiydi. Makam ve mevkiler hizmet için vardı. Toplumda liyakat esâstı. Soy, servet, makam ve mevki toplumda sınıf farkı yaratmıyordu. Zeki, çalışkan, yetenekli ve başarılı olanlar için yükselme yolu daima açıktı. Halktan (kara kamag bodun) biri iken, hizmette gösterdiği başarılarla idarî ve askerî kadrolarda bey ve komutanlık mevkilerine yükselmek her zaman mümkündü.1

Eski Türk toplumunda fertler arasındaki ilişkileri yazılı olmayan kanun niteliğindeki "töre" düzenlemekteydi. Töre, İslâmiyet'ten önceki Türk toplumunda hâkim ve geçerli olan tek değerdi. Türkler, bu durumu "İl (devlet) gider törü (töre) kalır" sözü ile ifade ediyorlardı. Burada kastedilen, hiç şüphesiz, Türk töresinin daima dinamik ve güçlü bir şekilde ayakta tuttuğu Türk toplumudur. Gerçekten de, Türk devletleri zaman zaman çöker ve yıkılırken, Türk töresinin sağlam bir şekilde ayakta tutuğu Türk toplumu, daima varlığını korumakta ve yeni yeni devletler kurabilmekteydi.

Eski Türk toplumunda iç dayanışma son derece kuvvetli idi. Daha doğrusu toplum "yardımlaşma ve yarışma" içinde yaşıyordu.2 Bunlardan yardımlaşma, toplumu daima birlik ve dayanışma içinde tutuyordu. Öyle ki, bütün halk, ihtiyaç halinde birbirine yardım eden âdeta bir aile gibiydi. Toplumda, maddeten ve manen zayıf olduğu için ezilen insan hemen hemen yoktu. Yarışma ise, toplumun bütünüyle ilerlemesini sağlıyordu. Her ikisi de birleşince ortaya daima canlı, hareketli, dinamik ve güçlü bir toplum çıkmaktaydı.

A. Sosyal Hayat

Türkler, yerleşmiş ve köklü bir toplum yapısına sahip idiler. Eski Türk toplumu esas itibarıyla "oguş" (aile), "boy" (kabile), "bodun" (boylar birliği, halk, kavim, millet) gibi çeşitli birimlerden meydana geliyordu.

1. Aile (Oguş)

Aile, toplum olma anlayışının başlangıcıdır. Eski Türk toplumunda en küçük birim ailedir. Türk sosyal hayatı, aile ve akrabalık bağları üzerine kurulmuştur. Birbirine akrabalık bağları ile bağlı olan fertlerin toplamına aile denir. Aile, Türk toplumunun ve Türk devletinin çekirdeğini ve temelini oluşturuyordu. Kan akrabalığına dayanıyordu. Türk ailesi, birlik ve dayanışma içinde yaşıyordu.3 Aile­nin reisi baba idi. Türk ailesinde otorite babanın şahsında toplanmaktaydı.

Türk ailesi, "baba ailesi" tipindeydi. Babanın görevi, ailenin geçimini sağlamak yani ona bakmak, korumak ve yetişmiş olan evlâtlarını evlendirmek idi. Eski bir ifade ile söylemek gerekirse, baba, yetişmiş olan "oğlunu evlendirmekte kızını göçürmekteydi".4

Özellikle erkek evlâtların yetişmesi ve ailenin faaliyetlerine katılması, babanın yükünü büyük ölçüde hafifletiyordu. Türklerdeki "Tay yetişirse at dinlenir, oğul yetişirse baba dinlenir"5 atasözü bu anlayışı yansıtmaktadır. Bu bakımdan, Türklerde erkek evlâda büyük önem ve değer verilmekteydi. Esâsen, soyun devamı da ancak erkek evlât sâyesinde mümkün olmaktaydı.

Türk ailesinde, babanın yanında annenin de söz hakkı vardı. O, her şeyden önce erkeğin "evdeş"i yani ev arkadaşı idi. Başta ev olmak üzere ailenin bütün maddî varlığı, eşlerin ortak malı idi. Ailenin her türlü faaliyetinde de iş bölümü anlayışı hâkimdi. Meselâ, erkek evlâdı yetiştirmek babanın, kız evlâdı yetiştirmek de annenin görevi idi. Türklerde "babasız oğul, anasız kız" bakımsız sayılırdı.

Eşler arasındaki iş bölümünde kadına büyük ölçüde ev işleri düşmekteydi. Meselâ, yemek pişirmek, çocuklara bakmak, koyunları sağmak, sütten elde edilen yiyecekleri hazırlamak, dikiş dikmek, keçe yapmak, kumaş dokumak, "yurd"u (çadır) kurup sökmek ve bazen kocasının atını eyerlemek hep kadının işiydi. Bütün bu işlerde anneye kız çocukları yardım etmekteydi.

Eski Türk toplumunda kadının üzerinde hiçbir kısıtlama yoktu. Esasen Türk kadını, çağdaş diğer toplumlarda olduğu gibi bütün haklardan mahrum, mazlum bir zümre değildi. Özgürdü ve toplumdan da saygı görmekteydi. Daha da önemlisi kadın, erkekle birlikte ailenin bütün faaliyetlerine katılmaktaydı. Hatta o, erkekler gibi ata binmekte, silâh kullanmakta, avcılık yapmakta ve güreş tutmaktaydı.6

Günümüzdeki erkek ile kadın arasında fizikî kuvvet farkı, eskiden pek görülmüyordu. Bu fark, bugün doğuştan olmaktan ziyade çevrenin etkisi ile meydana gelmiş bir durumdur. Özellikle eski Türk kadını kuvvet, tahammül, gayret, azim, cesaret bakımından erkeğin hemen hemen bir eşiydi.7

Türk kadını, namus ve iffetine son derece düşkündü. O, daima namus, iffet ve güzelliği ile yabancı seyyahların dikkatini çekmiştir. Kendi toplumu içinde ise, "altun özük", "ertini özük", "arık", "silig" (namuslu, temiz, bedeni inci gibi kadın ve kız) gibi güzel sıfatlarla anılmaktaydı.8 Türk erkekleri de eşlerine "görklüm" yani "güzelim" şeklinde hitap etmekteydiler. Öte yandan, Türk toplumunda, kadının savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılmaktaydı.9 Bundan dolayı Türkler, savaştan önce kadın ve çocuklarını güvenlik altına almayı hiçbir zaman ihmal etmezlerdi.

Eski Türk ailesi, bugün olduğu gibi, "küçük aile", yani "çekirdek aile" tipindeydi. "Evlenmek" ve "evlendirmek" kelimeleri bu durumu açıkça göstermektedir. "Evlenmek", yeni bir ev sahibi olmak, daha doğrusu yeni bir aile kurmak anlamına geliyordu. Her baba, yetişen oğullarını evlendirmek suretiyle onların da müstakil bir aile haline gelmelerini sağlamaktaydı. Bundan dolayı o, ailesindeki evlendirdiği her oğluna bir çadır ile bir miktar mal vermekteydi. Ancak küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında kalmakta, yaşlılıklarında anne ve babasına bakmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadırın ve babasının kalan malının sahibi olmaktaydı. Baba ocağını tüttürdüğü için küçük oğula "ot tigin" (ateş prensi) denmekteydi. 10

Türklerde genellikle dışarıdan evlilik (exogamie) tercih edilmekteydi.11 Daha doğrusu, oğlanlar dışarıdan evlendirilmekte, kızlar da dışarıya verilmekteydi.12 Bundan maksat, akraba sayısını artırmak, karşılıklı olarak birbirilerinin destek ve himayesini kazanmaktı. Dışarıdan evlilikten başka bir maksat da, akraba boylar edinerek, boylar arasındaki yağma ve çapulu önlemek ve böylece iç barışı sağlamaktı. Zira, konar-göçer bir hayat yaşayan bozkır ailelerinin ve boylarının tabiî âfetlere ve düşman saldırılarına karşı koyabilmeleri, ancak kendi aralarında akrabalık bağları kurmaları ve iş birliğini kuvvetlendirmeleriyle mümkün olabilmekteydi.13 Öte yandan, eski Türk toplumunda tek eşle evlilik (monogamie) hâkimdi.14 Bazen erken ölen kardeşlerin dul kalan eşleri, diğer kardeşler ve akraba erkeklerden biri tarafından ikinci bir eş olarak alınmaktaydı. Bu davranışın temelinde, aile ve malın parçalanmaması fikri ile himaye ve destek anlayışı yatmaktaydı.

A. Evlenme

Türklerde evlilik, oğlan ve kızın ortak iradesi ile ailelerinin karşılıklı rızasına bağlıydı.15 Bu konuda iki ailenin veya gencin arasının bulunmasında, günümüzde "elbir" adıyla anılan "arkucı" veya "savcı"lar başlıca rol oynuyordu.16 Ortak irade ve rıza ile alınan evlenme kararından sonra, oğlanın babası, kızın ailesine başlık (kalın, kalım) ödemek, kızın ailesi de çeyiz hazırlamak durumundaydı. Fakat, her zaman başlık almak ve vermek mecburiyeti yoktu.17 Başlık, genellikle at, koyun gibi canlı hayvan türünden mallar olmaktaydı.

"Kalın"ın miktarı ve mahiyeti, ailenin sosyal durumuna ve servetine göre değişmekteydi. Bazen bu, yüzlerce at veya binlerce koyun olabilmekteydi.18 "Kalın" taksitle de ödenebilirdi. "Kalın" ödenmeden düğün yapılmazdı. "Kalın"a kızın kıymeti nazarı ile bakılmazdı. Aksine kızın terbiyesinin karşılığı olarak kabul edilirdi.19

"Kalın", nişanı muteber kılmakta, evliliğin sağlamlığını garantilemekteydi. Esasen kalın, erkek tarafının kadına ve doğacak çocuklarına bakabilecek durumda olduğunu göstermekte ve iki tarafa da prestij sağlamaktaydı. "Kalın"ın miktarı ne kadar yüksek olursa, gelinin, damadın ve ailenin prestijleri de o kadar artmaktaydı.

Evlilik, düğün20 töreniyle tamamlanmaktaydı. Kız, damadın babasının verdiği yeni çadıra at üzerinde getirilmekteydi. Evlenen kıza "gelin", oğlana da "güvey" denmekteydi.21 "Gelin", "gelmek", "güvey" de "güvenmek" fiilinden türemiş iki isimdir. Bu duruma göre, "gelin", yeni eve "gelen", "güvey" de "güvenilen insan" anlamına gelmektedir. Gelin ve güvey mallarını birleştirerek, ortak bir ev sahibi ve yeni bir aile olmaktaydılar. Öte yandan, gelinin çeyizi (egne, yumuş), günümüzde olduğu gibi, eskiden de herkesin görmesi için düğünden önce ve sonra sergilenmekteydi.

B. Akrabalık Bağları

Eski Türkçede hısımlık (akrabalık) münasebetlerini gösteren kelime sayısı oldukça kalabalıktır. Zamanımızda, Çuvaş Türkçesi üzerinde yapılan bir araştırmada hısımlıkla ilgili 60 kadar kelime tespit edilmiştir. Daha geniş bir araştırmada ise bu sayı 90'a ulaşmıştır. Halbuki bu kelimelerin büyük bir kısmı gelişmiş Batı dillerinin hiçbirinde bulunmamaktadır. Bunlar, Batı dillerinde ancak tarifle izah edilebilmektedir.22

Eski Türklerde akrabalık bağı, "eçü apa" veya "ata" kelimeleriyle ifade edilen "büyük baba" (dede) ile başlamaktaydı. "Eçü apa" veya "ata", babanın babası, yani "dede" olabileceği gibi, ondan önce gelen bütün aile reisleri de "eçü apa" veya "ata" sayılmaktaydı.

Türklerde babaya "kang" veya "ata",23 anneye de "ana", "uma" veya "ög"24 denmekteydi. Ayrıca hem baba hem anne için "aba" kelimesi de kullanılmaktaydı.25 Çocuklar babalarına "atakı", yani "babacığım", annelerine de "anakı", yani "anacığım" şeklinde hitap etmekteydiler.26 Üvey baba ise, "ögey ata" veya "kangsık ata" kelimeleriyle ifade edilmekteydi.27

Ailede baba ve anneden sonra çocuklar gelmekteydi. Ailenin ilk çocuğuna, -ister oğlan olsun, ister kız olsun- "tun ogul" denmekteydi. Ayrıca, annenin ilk doğurmuş olduğu kız çocuğu için de "tun kız" ifadesi kullanılmaktaydı.28 Ailenin en küçük çocuğuna yani son çocuğa "aştal ogul" adı verilmekteydi.29

Erkek ve kız çocukların birbiriyle olan hısımlığı ise, "kadaş" (=kardeş) veya "kayın"30 kelimeleriyle ifade edilmekteydi. Bu kelimeler, "kap, zarf" anlamındaki "ka" sözüne "-daş" ve "-yın" eklerinin gelmesiyle oluşmuş birer isimdir. Çünkü, çocuklar doğuncaya kadar aynı rahimde (kap) yaşamaktadırlar. Bundan dolayı Türkçede "ka" (kap) sözü akrabalık ifade eden bir kelimedir.31

Türkler, aynı aileye mensup çocukların hısımlığı için sadece "kadaş" (=kardeş) kelimesini kullanmakla yetinmemişler; daha başka kelimeler de yapmışlardır. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, konunun temeline inerek, inceliklerini düşünerek, yeni kelimeler türetmişlerdir. Bunlar, "karındaş" (=kardeş) ve "kangdaş" (=kardeş) kelimeleridir. "Karın" ve "kang" (=baba) sözlerine "-daş" ekinin getirilmesiyle oluşturulmuş olan bu kelimelerin her ikisi de, tıpkı "kadaş" gibi çocukların hısımlığını ifade etmektedir. Fakat bunlardan "karındaş" kelimesi, "bir anadan doğmuş olan çocuklar" için, "kangdaş" kelimesi de "babaları bir (aynı) olan çocuklar" için kullanılmıştır.32

Ailede ölüm ve boşanma durumlarında, geride kalan veya ayrılan erkek ve kadın, tekrar evlenmekteydi. Böyle durumlarda -eğer varsa- hem erkeğin hem kadının çocukları yeni aileye dahil olmaktaydı. Ancak, bu çocukları diğer kardeşlerinden ayırt etmek için onlara "ögey ogul" (=üvey oğul), "ögey kız" (=üvey kız) veya "baldır ogul" (=üvey oğul), "baldır kız" (=üvey kız) denmekteydi.33 Aynı şekilde, Türklerde evlâtlık olarak alınan çocuklar da ailenin bir ferdi sayılmaktaydı. Bu çocuklar için "tutuncu ogul"34 ifadesi kullanılmak suretiyle diğer kardeşlerinden ayrılmaktaydı.

Eski Türk ailesinde erkek evlâtlar için "ogul", "urı/orı", "urı oglan", "oglan", kız evlâtlar için de "kız", "kız oglan kız" ve "ev kızı" gibi sözler kullanılmaktaydı. Bunlardan büyük erkek çocuklara "içi" (=ağabey), büyük kız çocuklara da "eçe", "eke" veya "eze" (=abla) denmekteydi.

Eski Türk ailesinde, kocanın ve kadının kendi kardeşleriyle hısımlıklarını ifade eden pek çok kelime bulunmaktaydı. Meselâ, kocanın büyük erkek kardeşine "içi", küçük kardeşine de "ini" adı verilmekteydi.35 Kocanın kendisinden küçük olan kız kardeşi de "singil" sözüyle zikredilmekteydi.36 Aynı şekilde, kadının kendisinden büyük olan kız kardeşi için "baldız",37 kendisinden küçük olan kız kardeşi için de "yurç" ifadesi kullanılmaktaydı.38

Bugün olduğu gibi eski Türk ailesindeki birinci ve ikinci kuşakların birbiriyle olan akrabalığını ifade için de çeşitli sözler vardı. Meselâ, amca, dayı, hâlâ ve teyze çocukları için "atı" (=yeğen), "çıkan", "yigün/yegin" (=yeğen) gibi kelimeler kullanılmaktaydı. Bu çocuklar da babalarının erkek kardeşlerine "eçi/içi" (=amca), kız kardeşlerine de "kükü/küküy" (=hala) şeklinde hitap etmekteydiler. Annelerinin erkek kardeşlerine ise, "tagay" (=dayı), kız kardeşlerine de "eze"39 veya günümüzde olduğu gibi "teyze" (teze) demekteydiler. Öte yandan ailenin yaşça küçük fertleri, ağabeylerinin eşleri için "yenğge" (=yenge) ifadesini kullanmaktaydılar. Ailenin reisi, eşinin erkek kardeşlerine, yani kayın biraderlerine "yurç" demekteydi.40

C. Eski Türk Ailesinin Evi (Çadır)

Eski Türk ailesinin hayatı, genellikle konar-göçer bir tarzda geçmekteydi. Bundan dolayı, göçebe Türk ailesinin sabit meskeni bulunmamaktaydı. Onun meskeni, derme çadırlardan ibaretti. Çadırlar da kağnılar, develer ve katırlar üzerinde bir yerden başka bir yere devamlı taşınırdı. Bu çadırlara "çum", "kapa", "alaçik" (loçik),41 "yurt" veya "keregü" gibi adlar verilmekteydi.42 En eski çadır tipine, Abakan bölgesindeki Boyarı dağı kaya resimlerinde rast gelinmektedir.

Çadır, en basit şekliyle uçları tepede bir halka (çıngırak) etrafında birleştirilmiş sırıklardan veya açılıp kapanabilen ahşap kafeslerden meydana getirilmekteydi. Sırıkların veya kafeslerin üzeri keçe veya kıl çadırlarla örtülmekteydi. Evdeki konfor, çadırda da vardı. Sıcağa ve soğuğa karşı korunaklı idi. Sökülmesi ve kurulması Türk ailesinin en fazla bir saatini alıyordu. Çadırların renkleri, Türk ailesinin sosyal ve ekonomik durumunu göstermekteydi. Meselâ, beylerin çadırı, ak renkte olmaktaydı.

Çadırın tek kapısı bulunmaktaydı ve o da doğuya açılmaktaydı. Tepesinde de bir duman deliği bulunuyordu. Dolayısıyla, çadırın tam ortasında ısınmada ve yemek pişirmede kullanılan "ocak" yer almaktaydı. Ocakta bir "saç ayağı", onun üzerinde de yemek pişirilen büyük bir tencere durmaktaydı. Ocağın hemen arkası, ailenin yaşlılarına, reisine ve misafirlere ayrılmaktaydı. Bu kısma "tör" (baş köşe) adı verilmekteydi.43 Sedir veya kanepe şeklinde olan tör, çeşitli renk ve desenlerde yapılmış keçeler, halılar, kilimler ve değerli hayvan postlarıyla döşenmekteydi. Tör'ün üst kısmındaki çadır kafeslerine, aile efradına ait silâhlar ile binit ve koşum takımları asılmaktaydı. Çadırın orta direğinde daima keçeye sarılmış bir kımız tulumu asılı durmaktaydı. Türklerin başlıca içkisi olan kımız, kısrak sütünün deri tulumlarda mayalanması ve arada sırada çalkalanmasıyla yapılmaktaydı.

Çadırın zeminine keçeler, halılar, kilimler ve hayvan postları serilmekteydi. Çadır kapısının sağ tarafında bulunan kısım kadınlara aitti. Burada deri tulumlar, ahşap kaplar, kovalar, yemek tasları ve kepçeler (çömçe), üç ayak (üç yak veya çak), ekmek teknesi ve ibrik (ıvrık) bulunmaktaydı. Çadırların bir köşesine de içinde çeşitli malzemelerin konduğu çuvallar, heybeler ve torbalar yerleştirilmekteydi.

2. Boy (Kabîle)

Eski Türk toplumunun en homojen birimi "boy" (bod) idi. Boy, kelime anlamıyla da tam bir bütünü ifade etmektedir.44 Türk toplumu, yerleşik hayata geçinceye kadar boy düzeni içinde yaşamıştır. Boy, "oguş" (aile) ve "urug" (soy)ların bir araya gelmesiyle oluşmaktaydı. Başında "bey" unvanı ile anılan bir boy başkanı bulunmaktaydı. Boy başkanı, cesareti, malî kudreti, hizmeti, adâleti ve doğruluğuyla tanınmış ve kendisini kabul ettirmiş aile reisleri arasından seçim yolu ile iş başına gelmekteydi.45 Boy başkanının seçimi ise, aile ve "urug" reisleri tarafından yapılmaktaydı. Boy başkanının görevi, boydaki iç dayanışmayı korumak, hak ve hukuku sağlamak, gerektiğinde boyunun çıkarlarını silâh kuvvetiyle savunmaktı.46 Bunun için boy başkanının emrinde daima hazır bir silâhlı birlik bulunurdu.47 Boya, boyun çadırlarına ve boya mensup ailelerin mallarına yapılan tecavüzler, bu silâhlı birlik tarafından defedilirdi.

Devlet teşkilâtında görülen meclislerin küçük bir örneği boyda da vardı. Meclis üyeleri, aile ve "urug" (soy) reislerinden oluşmaktaydı. Oğuz Türkleri'nde bu meclise "ternek" (dernek) adı verilmekteydi.48 Oğuzlar, bütün meselelerini bu mecliste görüşüp karara bağlamaktaydılar.

Ailede olduğu gibi boyda da fertler, ortak ata, kan akrabalığı, ortak kültür ve mensubiyet şuuru gibi temel değerlerle birbirine bağlıydılar. Bundan dolayı her fert, kendini büyük bir ailenin mensubu olarak görmekteydi. Öyle ki, dışarıdan boyun bir ferdine yapılan bir müdahale, bütün boya karşı yapılmış kabul edilmekte ve ortak hareket edilmekteydi. Öte yandan, boyun içindeki iç dayanışma da son derece kuvvetliydi. Herkes, âdeta ihtiyaç halinde birbirine yardım eden bir aile gibiydi.

Boyu ayakta tutan ve dağılmasını önleyen hiç şüphesiz "boy şuuru" idi. İstisnasız her fert, millî kimliğini kendi boyunda bulmakta ve görmekteydi. Birbirini tanımayan iki insan karşılaştığı zaman, önce "boy kim?"49 yani "hangi boydansın?" şeklinde sorularla birbirini tanımaya çalışmaktaydı. Cevap olarak birbirine söyledikleri boylarının adı da, onların millî kimliklerini göstermekteydi.

Her boyun kendine ait kışlağı (kışın geçirildiği yer) ve yaylağı (yazın geçirildiği yer) vardı. Kışlak ve yaylakların belirli özellikleri vardı. Kışlak olarak seçilen yer, soğuktan ve rüzgârdan korunaklı derin bir vadi tabanı, bir orman kenarı veya bir "koy" (dağ veya su girintisi) olmaktaydı. Ayrıca kışlık konağın, ağaç ve otlakları bol, karı az tutan bir yer olması şarttı. Yaylak olarak da bunun tam tersi; sulak, otlağı bol, haşaratı az, serin, geniş ve yüksek bir dağ yamacı olması gerekli idi.50

Yaylak, bütün boyun ortak malı olduğu halde, kışlak yani kışlık konaklar, ferdin özel mülkü sayılıyordu.

Hayat, kışlak ve yaylak arasında gidip- gelme şeklinde geçmekteydi.

İlkbaharda topluca yaylağa gidilir, sonbaharda da yine topluca dönülürdü. Göç, boy başkanının emri ile başlardı. Göç hazırlığı ve göç, tam bir şenlik havası içinde geçerdi. Hem kışlaktan yaylağa hem de yaylaktan kışlağa göçerken geride hiçbir şey bırakılmazdı.

Her boyun kendisine özgü bir damgası (tamga) vardı.51 Damga, genellikle düz, doğru ve keskin çizgilerden oluşmaktaydı. Bir demir parçası üzerine çizilen bu damga, ateşte yakıcı hale gelinceye kadar ısıtıldıktan sonra tek tek hayvanların üzerine nakşedilmekteydi. Boya mensup aileler ise, sürüler halinde besledikleri mallarını komşularının mallarından ayırt edebilmek için, onları işaretlemekteydiler. Eski Türkler, bu işaretlemeye "enlemek",52 işarete de "en" demekteydiler. "En"i de, hayvanın kulaklarından birinin ucunu kesmek veya bir tarafına çentik atmak suretiyle yapmaktaydılar.

3. Bodun (Halk, Topluluk, Kavim, Millet)

Bodun'u kısaca boylar birliği şeklinde tarif etmek mümkündür. Gerçekten de bodun, akraba boyların bir teşkilât etrafında toplanması ve bir pota içerisinde erimesiyle meydana gelmekteydi. Meselâ Oğuz Bodun, Barlık ırmağı kıyısında otururken altı, Selenga nehri çevresinde otururken dokuz boy halinde idi. Daha sonra Seyhun nehri çevresinde ortaya çıkan Oğuzlarda ise boy sayısı yirmi dörde yükselmiştir. Batı Göktürk Devletinin temel unsuru olan "On-ok Bodun" da, on akraba boydan oluşmaktaydı. Karluk Bodun ise, önce üç boy halinde iken daha sonra boy sayısı dokuza çıkmıştır. Aynı şekilde Peçeneklerin boy sayısı önce sekiz iken, sonra bu sayı artarak, on bire ulaşmıştır.

Bodun'un başında "Kağan, Han, İl-teber, Yabgu, Şad, Erkin" gibi unvanlar taşıyan bir başkan bulunuyordu. Bodun, devleti meydana getiren temel unsur idi. Bu bakımdan siyasî bir topluluk niteliğindeydi. Devlet, sadece tek bir "bodun"dan meydana gelmiyordu. Aynı zamanda bodun başkanı olan Türk hükümdarı, diğer bütün bodunları aynı devlet çatısı altında toplamaya çalışmaktaydı. Meselâ, büyük Hun Hükümdarı Mete (Bagatır/Batur: M.Ö. 209-174), büyüklü küçüklü 26 tane şehir devletinin hâkimiyetine son vererek, büyük Hun Devleti'ni meydana getirmiştir. Buradaki, 26 şehir devleti, en az 26 boduna dayanmaktaydı. Aynı şekilde, Göktürk Kağanları da 12 tane bodunu Göktürk Devleti çatısı altında toplamışlardır. Bunların adları, Göktürk yazıtlarında şu şekilde zikredilmiştir: Türk veya Türük bodun, Oğuz veya Dokuz Oğuz bodun, On-ok bodun, Töliş bodun, Tarduş bodun, Karluk bodun, Türgiş bodun, Ediz bodun, İzgil bodun, Çik bodun, Az bodun, Soğdak bodun.

Türk devlet başkanları, itaat altına aldıkları (tizligig sökürmek, başlıgıg yüküntürmek) ve merkezî idareye bağladıkları (baz kılmak) bodunların başına bazen tiginlerden birini, bazen de kendi içlerinden birini tayin etmekteydiler. Meselâ, Kapgan Kağan, yeğeni Bilge'yi Tarduş bodun üzerine "şad", Uygur Kağanı oğlu Bayan-çor'u Oğuzların üzerine idareci olarak tayin etmiştir. Savaşta öldürülen bodun başkanının yerine ise, yine o bodunun içinden biri bodun başkanı olarak seçilmekteydi. Meselâ itaat altına alınan ve Göktürk Devleti'ne bağlanan On-ok Türklerinin başına Bars Bey "kağan" olarak tayin edilmiştir. Hatta Bars Kağan'a hanedandan bir prenses eş olarak verilerek, tâbi bodun başkanı ile merkezî idare arasındaki ilişkiler kuvvetlendirilmiştir.53

"Bodun"un varlığını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi gerekiyordu, bunlar: 1. Devlet sahibi olmak (illig bodun) 2. Kağan sahibi olmak (kaganlıg bodun) idi. Fakat bazen bodun (halk), kendisinin uygunsuz tutumu, beylerin yeteneksizliği ve yetersizliği, Çin'in kurnazca politikaları yüzünden devletini ve kağanını kaybediyordu. Bu durum, bodun için aynı zamanda istiklâlini de kaybetmek demekti. Böyle durumlarda, beylerden biri harekete geçip, mücadele etmek suretiyle boduna tekrar istiklâlini kazandırıyor ve bütün akraba bodunları bir devlet çatısı altında topluyordu. Meselâ, El-teriş (Kutlug), 630 yılında istiklâlini kaybederek Çin hâkimiyeti altına girmiş olan Türk bodununa 681 yılında tekrar istiklâlini kazandırdığı gibi, diğer bodunları da birer birer Göktürk Devleti çatısı altında toplamaya çalışmıştır. Fakat El-teriş Kağan'ın buna ömrü yetmemiştir. El-teriş'in eksik kalan bu faaliyetini, yerini alan kardeşi Kapgan Kağan tamamlamıştır.

4. Eski Türk Hayat Tarzı

Türklerin tarihteki en büyük başarılarından biri, hiç şüphesiz onların, içinde yaşadıkları çevreye (tabiat) ve iklime uygun bir hayat tarzını gerçekleştirmiş olmalarıdır. Bu, "atlı-göçebe" (horse nomad) veya "konar-göçer" hayat tarzıdır. Burada hemen belirtelim ki, ilkel topluluklarda görülen göçebe (nomad) hayat tarzı ile eski Türk topluluklarının atlı-göçebe hayat tarzı birbirinden tamamen farklıdır. İlkel topluluklarda ekonomi tamamen toplayıcılık şeklinde geçerken, eski Türk topluluklarında ekonomi hayvancılığa dayanıyordu. Başka bir ifade ile, eski Türk toplulukları üretici idiler. Diğer taraftan, ilkel topluluklarda teşkilât, daha doğrusu devlet fikri yoktur. Ayrıca millet bilinci olmayan ve millet haline gelemeyen bu topluluklarda, vatan fikri de hiç gelişmemiştir. Eski Türk topluluklarında ise, devlet fikri pek erken çağlarda doğmuş ve gelişmiştir. Onlarda son derece kuvvetli millet ve vatan fikri de vardı. Özellikle, siyasî bir teşekkül haline geldikleri zaman, millet ve vatan bilinci daha kuvvetli oluyordu.

Atlı-göçebelik, birçok bakımdan çiftçilikten üstün yetenek ve meziyet isteyen bir hayat tarzıdır. Hayvanları evcilleştirmek, yetiştirmek, büyük sürüleri sevk ve idare etmek, değişik iklim ve çevre şartları içinde durmadan onlara yeni otlaklar ve su bulmak, hububatın ekilmesinden ve hasadın toplanmasından daha zor bir faaliyet olduğu gibi; büyük emek, enerji, yetenek ve tecrübe isteyen bir iştir.54 Türkler, fizikî ve ruhî yapılarının sağlamlığı sayesinde bütün bu zor işlerin üstesinden kolayca geliyorlardı.

Atlı-göçebe hayatta ekonomi, iki temel unsura dayanmaktadır. Bunlardan biri "at", diğeri "koyun"dur. Her iki hayvan da sürüler halinde beslenmekteydi. Özellikle at, bu faaliyette başlıca rol oynuyordu. Zira, büyük sürülerin sevk ve idaresi, hayvanların bir arada tutulması, otlakların önceden belirlenmesi ve elde tutulması gibi bozkır ekonomisi için gerekli olan bütün işler, zamanın en süratli vasıtası olan at sayesinde gerçekleştirilmekteydi. Kısaca söylemek gerekirse, göçebe hayat, at üzerinde kurulmuş ve geliştirilmiştir.

Atlı-göçebe hayatta atın ve koyunun yanında demirin de önemli bir yeri vardı. Bilindiği gibi, demir, silâh sanayi'nin başlıca madenidir. Andronovo kültürünün son zamanlarında yavaş yavaş görülmeye başlayan demir, M.Ö. 1000 yıllarından itibaren Orta Asya'da yaygın bir şekilde kullanılır olmuştur. Eski destanların da gösterdiği gibi, demircilik, Türklerin âdeta ata sanatı durumundadır. Bilindiği üzere, Göktürk Devleti'ni kuran Aşina oğulları, Altay dağlarının eteklerinde demir işleyip silâh üreterek, bir asır içinde güçlü bir kavim haline gelmişlerdir.

Eski Türk topluluklarının göçebelikleri, amaçsız gezgincilik arzusundan değil, sürülerine daima taze ot ve su bulmak55 ve böylece verimi artırmak düşüncesinden kaynaklanıyordu. Bundan dolayı hayat, kışlak (kışın geçirildiği yer) ve yaylak (yazın geçirildiği yer) arasında düzenli gidip gelme şeklinde geçiyordu. Kışı geçirmek için genellikle dağların güney etekleri, nehirlerin derin vadileri ve ormanların kenarları tercih edilmekteydi. Böyle karı az tutan, rüzgârdan, fırtınadan ve tipiden korunaklı yerlere "koy" (kuy) veya "kuytu yer" denilmekteydi.56 Koylar, kış aylarında, kuzeyin kuru ve dondurucu rüzgârlarına açık olan yerlerden daha ılık geçmekteydi. Üstelik buralarda hayvanlar için daima taze ot ve su bulmak mümkündü.

Burada hemen belirtelim ki, Orta Asya bozkırlarında su kaynakları son derece sınırlıdır. Halbuki bu sahalarda su, hem insanlar için hem de sürüler için hayatî önem taşır. Bozkırlarda iki çeşit su vardı ki, Türkler bu suları birbirinden çok iyi ayırırlar. Bu sulardan bir "ak su", diğeri ise "kara su" idi.57 Ak su, ilkbaharda karların ve buzulların erimesiyle oluşan su, kara su da, yer altı kaynaklarından beslenen sudur. İlkbaharda vadi tabanlarından gürül gürül akarak nehirleri besleyen aksular, yaz ortalarına doğru kurur ve tamamen yok olur. Bundan dolayı, sürü besleyen göçebe Türkler için bu suların pek fazla değeri yoktur. Türkler için asıl önemli olan su kara sularıdır ki, bu suların büyük bir kısmı hiçbir zaman kurumaz.

Dağların rüzgârlara açık kuzey tarafları ise, "kuz" olarak vasıflandırılmaktaydı.58 Kuz yerler, yazın serin geçmekteydi; üstelik diğer yerlere göre de daha fazla yağış almaktaydı. Daha da önemlisi kuz yerlerdeki otlar ve sular hiç kurumamaktaydı. Bu yerlerde göçebenin yaylaları bulunuyordu. Göçebe, ilkbaharda yaylaların bulunduğu kuzeye ve yüksekliklere çıkıyordu. O, tabiatla iç içe yaşadığı için tabiatı ve tabiatın yasalarını çok iyi biliyordu. Çünkü yüksek yerlerde taze ot, su ve serinlikten başka, yazın insanları ve hayvanları rahatsız eden ve hastalık yapan sinek ve haşarat pek fazla bulunmuyordu.

Göç alanları yani yaylalar, öyle gelişigüzel, sahipsiz yerler değildi. Her boyun veya oymağın belirli yaylası ve otlağı vardı. Yaylanın ve otlağın en güzel yerini boy beyi kendisine ayırmaktaydı. Yaylalara göç, boy beyinin emri ile başlardı. Göç hazırlığı birkaç saat içinde tamamlanırdı. Zira göçebenin evi derme çadırlardan ibaretti. Eşyalarının hepsi de taşınabilir türden idi. Bundan dolayı geride hiçbir şey bırakılmıyordu. Göç, çift hörküçlü develer (yüklet) veya dört tekerlekli, üstü kapalı ve öküzlerle çekilen arabalarla (kağnı) yapılmaktaydı. Bu arabalar, kadınların içinde yün eğirdikleri, dikiş diktikleri, doğum yaptıkları ve çocuklarını emzirdikleri âdeta gerçek bir konut gibi idi.59 Yaylalara göç, tam bir eğlence halini alırdı. Güzel elbiseler giyilir, yol boyunca neşeli şarkılar söylenirdi.

Bütün yaz, sürülerin bakımı ve semirtilmesi, ürünlerin alınması ve bunların çeşitli yiyeceklere dönüştürülmesi, yünlerin kırpılması ve dokunması gibi faaliyetlerle geçiyordu. Bu arada obanın erkekleri, sık sık ava çıkmakta ve bol miktarda çeşitli kuş ve hayvan avlamaktaydılar. Çünkü Türkler, büyük koyun sürülerine sahip oldukları halde, normal zamanlarda kendi hayvanlarını kesmeye kıyamıyorlardı. Et ihtiyaçlarını ise, genellikle av kuşlarından ve hayvanlarından temin ediyorlardı. Fakat, çadırlarına misafir geldiği zaman mutlaka birkaç koyunu birden kesiyorlardı.

Türkler, dışa dönük, eğlenmeyi seven, neşeli ve aktif insanlardı. Onların inancında, hayatı kötüleme ve başka bir âlemde mesut olma fikri hemen hemen hiç yoktu.60 Yaz aylarında günlük işlerin dışında genellikle at ve ok yarışları düzenlenmekte, güreş tutulmakta, çeşitli oyunlar oynanmakta ve silâh eğitimi yapılmaktaydı. Özellikle silâh eğitimi, onlar için çok önemliydi. Bu işe daha çocukluk yaşından itibaren başlanmaktaydı. Şahsını, ailesini ve malını korumak isteyen herkes, iyi silâh kullanmak zorundaydı. Zira boylar arasında sık sık yaylak ve otlak kavgaları meydana gelmekteydi.

Orta Asya'daki atlıgöçebe hayatın önemli faaliyetlerinden biri de akıncılık idi. Büyük ölçüde hayvancılığa dayanan bozkır ekonomisi, Türklerin geçinmeleri için tamamen yeterli olmamaktaydı. Bundan dolayı onlar, ekonomilerinin eksiğini ya ticaret yoluyla ya da savaşlar ve akınlar yoluyla temin etmek zorunda kalıyorlardı. Düşmanın birikmiş servetini elinden almak yani ganimet (doyumluk) elde etmek, Türkleri yavaş yavaş devamlı savaş ve akın yapmaya alıştırmıştır. Böylece savaş ve akın yapmak, Türklerin hayatında gittikçe önemli bir yer tutarak, sonunda bir devlet politikası haline gelmiştir.61 Çünkü savaşlar ve akınlar, devlet başkanına hem maddî güç hem de itibar sağlamaktaydı. Böylece devlet başkanının idare ettiği kütleler üzerinde otoritesi yükselmekte ve hâkimiyeti artmaktaydı.

Akınlar, genellikle hayvanların semirdiği ve hasadın toplandığı güz mevsiminde yapılmaktaydı. Atlı birliklerle süratle gerçekleştirilen Türk akınlarının en önemli hedefi Kuzey Çin idi. Yerleşik medeniyete sahip olan Çin, tarım ürünleri ve çeşitli mamûl eşya bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biriydi. Üstelik Kuzey Çin, Türklerin sürüleri için geniş otlaklar ile bol su imkânı sunuyordu. Burada, Türklerin "Yaşıl Öğüz" (Yeşil Irmak) adını verdikleri Huangho (Sarı Nehir) bulunuyordu. Huangho büyük dirseği içinde de, Türklerin hayat tarzına uygun Ordos62 bozkırı yer alıyordu.

Bilindiği gibi, Çin medeniyeti Huangho ile güneydeki Yangtse nehirleri havzasında doğup gelişmiştir. Özellikle Sarı nehir (Huangho) çevresi, verimli topraklara sahip, ılıman iklimi ile yaşamaya çok elverişli bir bölge idi. İlkbaharda İç Moğolistan'dan rüzgârlarla gelen ve "lös" adı verilen kırmızı toz zerreleri, gökten âdeta yağmur gibi yağarak, buradaki toprağı son derece verimli hale getirmekteydi.63

Çin medeniyetinin doğup geliştiği Sarı nehir havzası, sadece Türk akınlarına hedef olmamış, aynı zamanda buradaki ilk devletleri de Türkler kurmuşlardır. Çin Yıllıkları üzerinde yapılan incelemelere göre, Kuzey Çin'e 803 yıl hâkim olan Covlar (Chou) (M.Ö. 1050247), bir Türk hanedanı idi.64 Özet olarak söylemek gerekirse, Türkler, at sayesinde akıncılık yapmışlar, Çinliler gibi ekincilik yapan yerleşik topluluklar üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır.

B. Ekonomik Hayat

Bilindiği gibi, ekonomi, tarım, ticaret, zanaat, sanayi, hayvancılık gibi çeşitli kollara ve tiplere ayrılmaktadır. Ekonomi tiplerinin oluşumunda ve gelişmesinde, toplumun içinde yaşadığı tabiî çevrenin ve iklimin başlıca rolü ve etkisi bulunmaktadır. Yerleşik kültüre sahip topluluklarda ekonomi, genellikle tarım, ticaret, zanaat ve sanayiye dayanırken, bozkır ikliminde ve çevresinde yaşayan göçebe topluluklarda da hayvancılık yani besicilik gelişmiştir. Fakat, hiçbir ekonomik faaliyet, tek başına toplumun ihtiyaçlarını karşılaması ve yaşaması için yeterli olmamaktadır; az da olsa diğer ekonomik faaliyetlerle desteklenmesi ve tamamlanması gerekmektedir. Türklerde hayvancılık ağırlıkta olmakla birlikte, belirli ölçülerde tarım, ticaret, zanaat ve sanayi de vardı.

1. Besicilik

Eski Türk ekonomisi, hayvancılığa yani besiciliğe dayanıyordu. At ve koyun, bu ekonominin iki temel unsuruydu. Her iki hayvan da sürüler halinde beslenmekteydi. Besicilik, hayvanların etinden çok, sütünden faydalanmak için yapılmaktaydı. Ayrıca, at sürüsü, sahibine itibar, koyun sürüsü de maddî güç sağlamaktaydı. Daha doğrusu, eski Türklerde zenginliğin ve maddî gücün ölçüsü, at ve koyun sürüsü idi.65

A. At

Türkler, atı hem ekonomik varlık olarak hem de binit ve savaş aracı olarak değerlendiriyorlardı. Eski Türk hayatında atın önemi, ekonomik değerinden çok onun bir savaş aracı olarak kullanılmasından ileri geliyordu. Süvari tekniğini bulan yani ata binen ilk kavim Türklerdir. Başta Çinliler olmak üzere bütün Avrupalı kavimler, ata binmeyi Türklerden öğrenmişlerdir.66 Eski Türk orduları, büyük ölçüde atlı birliklere dayanıyordu. At, binicisine son derece yüksek hareket, sürat ve manevra üstünlüğü sağlıyordu. Türklerin büyük devletler kurarak, geniş sahalara ve birçok kavme birden hükmedebilmeleri at sayesinde mümkün olabilmiştir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Türklerde devlet, at üzerinde kurulmakta ve at üzerinde yönetilmekteydi.

Göçebe Türk'ün günlük hayatında da en çok kullandığı vasıta at idi. Diyebiliriz ki, göçebe Türk'ün hayatının büyük bir kısmı at üzerinde geçmekteydi. Tarihî kayıtlara göre, atlarına âdeta "yapışmış gibi" binen Hun Türkleri, "tabiî ihtiyaçlarını gidermek için dahi atlarından inmezlerdi. At sırtında alışveriş yaparlar, yerler içerler; hatta atın ince boynuna sarılarak uyuyabilirler ve güzel rüyalar görürlerdi. At sırtında istişare etmek suretiyle önemli kararlar verirlerdi".67

Türkler, çok kısa mesafeyi bile yürümeye üşenirlerdi. Çadırın önünde daima koşumlu bir iki at bulunurdu. Bu durum, konargöçer hayat tarzlarını son zamanlara kadar devam ettiren Orta Asya Türklerinde aynen korunmuştur. Çocuklar da çok küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi öğrenirlerdi. Üçdört yaşındaki çocuklar için özel eyer takımları bile vardı. Daha da önemlisi, anasının yardımından yeni kurtularak ayakta durabilen bir Hun çocuğunun yanı başında eyerlenmiş bir ata rast gelmek mümkündü.68

Eski Türklerde yetişkin hayvanlara genellikle "at", "yund",69 "göçüt" gibi isimler verilmekteydi. Bu isimler arasında en çok "at" ismi kullanılmaktaydı. Öte yandan, günümüzde olduğu gibi, eskiden de hayvanın yavrusuna "kulun", bir veya iki yaşına ulaşmış hayvan yavrusuna da, "tay" denmekteydi. Tay, üç yaşından itibaren, dişi ise doğuracak, erkek ise binilecek duruma gelmekteydi. Bu duruma göre, doğuracak yaşa ulaşmış olan hayvan "kısrak", binilecek duruma gelmiş olan hayvan da "at" ifadeleriyle anılmaktaydı. Ayrıca erkek hayvana "aygır" (adgır) da denmekteydi. Bunlardan at, binmek için, aygır da kısrakların yüğrülmesi (çiftleşmesi) için kullanılmaktaydı. Binit olarak seçilen at, genellikle "iğdiş" edilmekteydi.70 Bu suretle at, daha dayanıklı hale gelmekteydi. İğdiş edilmiş ata "beçel" denmekteydi.71

Büyüğünden küçüğüne kadar bütün hayvanlar (aygır, at, kısrak, tay, kulun), aynı sürü içinde toplanmaktaydı. Bu sürüye "yılkı" denmekteydi. Türklerin vadiler dolusu at sürüleri vardı. Bir Arap seyyahının tespitine göre, bunların sayısı bazen 15 bini bulmaktaydı.72 Hayvanların her biri, özel bir işaretle damgalanmaktaydı. Sürülerin karışması halinde her aile kendi hayvanını bu damga vasıtasıyla tanımaktaydı.73

Binit ve savaş aracı olarak kullanılan atların dışında sürülerdeki hayvanların özel bir bakımı yoktu. Sürüler, yazkış devamlı vadi ve su başlarında bulunan meralarda otlatılmak suretiyle beslenmekteydi. Bu sürüler, sadece atlı çobanlar tarafından zaman zaman kontrol edilmekteydi. Yine aynı çobanlar tarafından bu sürülerin zaman zaman otlak yerleri değiştirilmekteydi.

At, eski Türk ekonomisinde dolaylı da olsa önemli bir yer tutuyordu. Türkler, atı bir ticaret emtiası (satılacak mallar) olarak da değerlendiriyorlardı. Onlar, komşu ülkelerden özellikle Çin'e çok miktarda at satıyor ve bunun karşılığında da ekonomilerinin eksiği olan temel gıda maddeleri ve ipek alıyorlardı.74

Atın dişisi olan kısrak ise, daha çok damızlık (üremede kullanılan hayvan) olarak kullanılmaktaydı. Türkler, özellikle yaban aygırları ile kısrakları çiftleştirmek suretiyle, koşma gücü çok yüksek atlar elde etmekteydiler. Bu atlara "arkun" adı verilmekteydi. Kaşgarlı Mahmûd'un ifadesine göre, yarışı en çok bu atlar kazanmaktaydı.75

Kısrağın ekonomik değeri, daha çok sütünden ileri gelmekteydi. Zira, Türklerin başlıca içkileri olan kımız, sadece kısrak ve deve sütünden yapılmaktaydı. Kısraklar, doğumdan (kulunlamak) hemen sonra başlayarak tekrar yüğrülünceye (gebe kalma) kadar sağılmaktaydı. Kısrağı sağmak için önce hayvan tutulmakta ve "yalu" adı verilen bir ip veya örk ile bağlanmaktaydı.76 Bakraç ve kovalara sağılan süt ise, hemen kımız tulumlarına boşaltılmaktaydı. Tulumlar dolunca da içine bir miktar kımız koymak suretiyle süt mayalanmaktaydı. Mayalanmış süt, 1520 gün içinde içilecek duruma gelmekteydi.

Kımız tulumları ise, genellikle dikkatle yüzülmüş at gönünden (deri) yapılmaktaydı. Atın ayak gönünden yapılmış kımız tulumuna "butık",77 vücut gönünden yapılmış daha büyük kımız tulumuna da "kasuk" denmekteydi.78

Türkler için, hayvanın sütü ve gönü (deri) kadar eti de önemliydi. Zira Türkler için, en değerli et, at etiydi. Onlara göre at eti, âdeta misk gibi kokmaktaydı. Öte yandan, atın karnından çıkan bir yağ (yund kazısı yağ) vardı ki, Türkler, bu yağı çok sevmekteydiler.79 Fakat Türkler, atlarını dinî tören ve zaruret hali dışında pek fazla kesmemekteydiler. Onlar, et ihtiyaçlarını, bol miktarda ürettikleri koyun, keçi gibi evcil hayvanlar ile av hayvanlarından sağlamaktaydılar.

Hayvancılıkta uzmanlaşmış bir millet olan Türkler, çok çeşitli renk ve özellikte at yetiştirmekteydiler.80 Bu atların her biri, renklerine, üzerlerindeki beneklere, vücut biçimlerine, yürüyüş ve koşma özelliklerine göre çeşitli isimler altında sınıflandırılmaktaydı. Meselâ, tüylerinin rengine göre bu atlara "or (turuncu) at", "oy (yağız) at", "ak (alacalı) at", "yağız at", "boz at", "tığ (konur al) at", "taz (alaca) at", "kuba (kumral) at", "kula at", "kır at", "tum kara at", "tum toruğ (tamamen doru) at", "toruğ at", "çilgü (al) at", "çından (pembe) at", "kızgul (boz ile kır arası) at" gibi çok çeşitli adlar verilmekteydi.81 Alınlarında beyaz veya başka renklerde akıtma bulunan atlara "ugar at", "ugar bül", "tüküz at", "teküzlig", "tış at"; başı ak, gözlerinin çevresi kara olan atlara da "kaşga at" (peçeli at) denmekteydi.82 Boynunda beyaz benek bulunan atlar "boymıl at", böğründe ak benek olan atlar "böğrül at", ayaklarında ak bulunan atlar (sekili at) ise "bül at" şeklinde adlandırılmaktaydı.83 Atlar, vücut biçimlerine göre de çeşitli gruplara ayrılmaktaydı. Bunlardan yassı arkalı, oturmaklı atlar "büktel at", sırtı dar, yanları geniş atlar "ketki at", boyu kısa sırtı geniş atlar da "bulak at" adıyla anılmaktaydı.84 Ayrıca, bugün olduğu gibi eskiden de atlara yürüyüş ve koşma özelliklerine göre de ad verme âdeti vardı. Meselâ, güzel yürüyüşlü ve iyi koşan atlar için "kevel at", "ozuk at", "ıkılaç at", "yorga at, "erik at", yüğrük at" gibi çok çeşitli adlar kullanılmaktaydı.85

Orta Asya bozkırlarında, en eski zamanlardan beri iki cins at yetişmekteydi. Bunlardan birinci cins "taki", ikinci cins de "tarpan" adıyla tanınmaktaydı.86 Türklerin bütün atlarını bu iki cins ve bunların alt cinsleri oluşturuyordu. Türkler, Orta Asya dışında her nereye gittilerse, atlarını da oraya götürmüşlerdir. Selçukluların Orta Doğu'ya inmeleri ve buradaki hâkimiyetleriyle birlikte İslâm dünyasında bu atlar, "Türkmen atı" adıyla anılmaya başlanmıştır.87

Türk atının, diğer atlardan farklı, kendine özgü bazı özellikleri vardı. Onun en belirgin özelliği, ufak yapılı, orta boylu (140 cm), uzun ince bacaklı, mağrur başlı olmasıydı.88 Ayrıca Türk atı, geniş alınlı, küçük ve narin başlıydı. Kulakları, dikkati çekecek kadar küçüktü. Ağzı çok hassas ve yumuşaktı. Gözleri son derece etkili ve parlaktı. Yelesi oldukça sık ve uzun idi. Göğsü, sağrısı89 ve arka bacakları çok kuvvetliydi.90 Genellikle dört nala koşmaktaydı. Nadiren yatmaktaydı. Daha çok ayakta uyumakta ve dinlenmekteydi. Soğuğa, sıcağa, yağmura ve rüzgâra son derece dayanıklıydı.91

Binit ve savaş aracı olarak kullanılacak atın seçimi daha bir yaşında yani tay iken yapılmaktaydı. Hayvanları çok iyi tanıyan Türkler, seçilecek taylarda bazı özellikler arıyorlardı. Meselâ bu tayların, dahil oldukları sürüden ayrı otlaması, sürü hareket halinde iken, sürünün başında, sağında veya solunda yürümesi, yürüyüş sırasında daima başını yukarıda tutması lâzım geliyordu. Ayrıca, semiz ve ayağının çabuk (yügrük, çalak) olması da şarttı. Öte yandan, zayıf ve hastalıklı olmaması gerekiyordu.92

Bu özelliklere sahip taylar, seçilip sürüden alınarak, özel bir eğitime tâbi tutulmaktaydı. Eğitim, seçilen tayların ağzına gem vurup, bir atın yedeğinde gezdirmekle başlamaktaydı. Bundan sonra, iki küçük çuvala saman veya taze ot doldurulup, bu çuvallar aynı tayların iki tarafına asılmaktaydı. Taylar, bu vaziyette bir süre yine bir atın yedeğinde dolaştırılmaktaydı. Bu faaliyet, çuvallarla birlikte tayların üzerine bir de çocuk bindirmek suretiyle devam etmekteydi. Son safhada ise, tayların üzerine büyük bir ihtimalle eyer vurulup, yine üzerine çocuk bindirilmek suretiyle aynı egzersizler yapılmaktaydı. Böylece, defalarca tekrarlanan bu egzersizler sonucunda eğitim tamamen pekiştirilmekteydi.93

Taylar, 3 yaşından sonra at haline gelmekteydiler. Fakat eğitim, 5 yaşına kadar devam etmekteydi. Bu arada atlar, kısa mesafelerde durmaya, sağa, sola ve geriye dönme gibi manevralara, yokuş yukarı çıkma, yokuş aşağı inme, taşlık yerde yürüme gibi durumlara, kalabalıktan, silâhlardan ve gürültüden ürkmemeye alıştırılmakta ve onlara su birikintisi, çukur ve yüksek engellerden atlama öğretilmekteydi.94 Artık 5 yaşından itibaren tamamen eğitilmiş olan bu atlara binilmekteydi. Bir ata binme süresi 7, 8 yıl civarındaydı. Bundan sonra at, bir süre daha yük vasıtası olarak kullanılmaktaydı. Atın ömrü ise, takriben 30 yıl idi.

Binit ve savaş aracı olarak kullanılan atların özel bir bakımı vardı. Bu atlar, "aran" adı verilen bir tavlada95 toplanmaktaydı. Atların bakımı genellikle burada yapılmaktaydı. Atlar için en iyi besin maddesi taze arpa idi. Türkler, atlarını iyi besleyebilmek için bol miktarda arpa ekmekteydiler. Arpanın tanesi sütlenmeye başlayınca, taze ekin, seher vakti biçilip, gölge bir yerde muhafaza edilmekteydi. Geceleri nemlenerek yumuşayan taze ekinler, buradan parça parça alınıp, atlara verilmekteydi. Nem, atların ciğerini sulamakta, hararetini almakta ve onları zinde hale getirmekteydi.96

Atlar için önemli bir yiyecek maddesi de taze ot ve yonca (yorınça/yorınçga) idi.97 Her iki yiyecek maddesi de ya bütün halinde, ya da kıyılmak suretiyle atlara verilmekteydi.

Yaz aylarında taze arpa, taze ot ve yonca bol miktarda bulunmaktaydı. Fakat kış aylarında aynı yiyecek maddelerini taze olarak bulmak mümkün değildi. Bunun için Türkler, yazın elde ettikleri bu yiyecek maddelerinin bir kısmını kışın kullanmak üzere kurutup, saman haline getirmekteydiler. Kapalı bir yerde muhafaza edilen bu saman, peyderpey (azar azar) hayvana verilmekteydi. Ayrıca, samanın üzerine yem olarak arpa da konmaktaydı. Atlar, özellikle arpayı hem taze hem de kuru olarak çok sevmekteydiler. Bütün atlar yemi görünce, sevinç ifadesi olarak ön ayaklarını yere vurmakta ve kişnemekteydiler.98

Türklerin kış aylarında atları için hazırladıkları başka bir besin maddesi daha vardı. "Aşbar" adı verilen bu besin maddesi, saman ile kepek karıştırılıp ıslatılmak suretiyle yapılmaktaydı.99

Atların beslenmesine olduğu kadar sağlığına da önem verilmekteydi. Bunun için Atlar belirli aralıklarla tımar edilmekte yani yıkanıp taranmaktaydı. At tarağına "kaşak" (kaşağı) adı verilmekteydi.100 Atların sağlıklı kalmaları için zaman zaman kanları alınmaktaydı.101 Buna rağmen atlar, zaman zaman hastalanmakta ve hatta bu yüzden ölmekteydiler. Hastalanan atlar için en iyi ilaç "andız" (anğduz) idi. Kaşgarlı Mahmûd'un XI. yüzyılda Türk toplulukları arasında tespit ettiği "andız olsa at ölmez" atasözü bu durumu en iyi şekilde ifade etmektedir. Andız, toz haline getirilmekte ve hasta atın burnuna üflenmekteydi. Böylece at, hastalıktan kurtulmakta ve eski sağlığına kavuşmaktaydı.102

Atlarda en çok görülen hastalık, "çılday" adı verilen bir çeşit çıban idi. "Çılday" atların genellikle göğüslerinde çıkmaktaydı. Bu hastalık, dağlanmak103 suretiyle tedavi edilmekteydi.104 Dağlama, yaranın bütün mikroplarını kırmaktaydı. Bundan dolayı Türkler, sadece "çılday" çıbanlarını tedavi için değil, atlarında meydana gelen bütün yaralar için dağlama yöntemini kullanıyorlardı.105

Binit ve Koşum Takımları

Eski Türk topluluklarının çeşitli binit ve koşum takımları vardı. Bunların başında "gem (oyan), yular (burunduk, tin), eyer (eder) ve üzengi" gelmekteydi. Gem ve yular, atı sevk ve idare etmek için kullanılmaktaydı. Bunlardan gem sadece atlara takılmaktaydı. Yular ise, hem atlar için hem de arabaya koşulan hayvanlar için kullanılmaktaydı. Eski Türk gemi, genellikle ahşap olup, üzeri stilize edilmiş hayvan figürleriyle süslü idi. Ahşap kısmı, tek parça halinde değildi; birçok parçadan oluşmaktaydı. Bu parçalar, tespih taneleri gibi içeriden açılmış deliklerden geçirilen bir sırımla birbirine bağlanmaktaydı. Gem, esas olarak "ağızlık" (gem), "askı" ve "dizgin" (çetgen) olmak üzere birbirini tamamlayan üç kısma ayrılmaktaydı. Atın burnunun ve alnının üst kısmında birleştirilmiş olan askı, ağızlık kısmının sabit durması için başa bir halka gibi geçirilmekteydi. Dizgin ise, atın ağzının iki yanında bir halka ile geme bağlanmaktaydı. Binici, dizgin vasıtasıyla atı idare etmekteydi.

Binit ve koşum takımının en önemli unsurlarından biri de "eyer" idi. Eyerin üstü içe doğru hafif kavisli olup, ön ve arka kısımlarında yastık gibi iki çıkıntı bulunmaktaydı. "Köpçük" adı verilen bu çıkıntılar, binicinin ileriye ve geriye doğru kaymasına engel olmaktaydı. Eyer, atın tam sırtına oturtulmaktaydı. Eyerin en önemli fonksiyonu, binicinin rahatını ve dengesini sağlamasıydı. Eyer yalın olarak kullanılmamaktaydı. Hem altında hem üstünde halı türünden bir örtü bulunmaktaydı. Altında bulunan örtüye "terlik"106 veya "örtük" (örtü), üstünde bulunan örtüye "belleme" denmekteydi. "Terlik" genellikle "keçe", "belleme" de halı türünden bir örtü idi.

Atın iki yanında eyere sırımla bağlı olarak üzengiler sallanmaktaydı. Binici buraya ayağını koymaktaydı. Üzengiler, binicinin dengesini sağlamaktaydı. Ayrıca, eyeri sabitleştirmek için "kolan" (orgun), "kuskun" (kudurgun) ve "göğüslük" (kömüldürük) kullanılmaktaydı. Kolan, yünden örülmüş enli bir kuşak idi. Bu kuşak, atın karnının altından, kuskun da kuyruğunun altından geçirilerek eyere bağlanmaktaydı. "Göğüslük" ise, atın göğsünde birleşen üç kayış olup, bu kayışların iki ucu eyere, bir ucu da kolana monte edilmekteydi. Kayışların göğüste birleştiği yere, bazen bir nazarlık takılmaktaydı. Binici, kuskuna, "yancık" adı verilen yiyecek torbasını asmaktaydı.107 Kolan ve kuskun, binicinin ani duruşlarında veya sağa sola manevralarında eyerin bulunduğu yerde dönmesini ve ileri kaymasını önlemekteydi.

Binit ve koşum takımları, genellikle deri ve ahşaptan yapılmaktaydı. Her binit ve koşum takımı, aynı özellikte ve değerde değildi. Beylere ait özel yapılmış bazı binit ve koşum takımı vardı. Meselâ, ünlü Göktürk devlet adamı Ton Yukuk'un anıt mezarında yapılan kazıda bu devlet adamına ait altından bir binit ve koşum takımı bulunmuştur. Kazıyı yapan bilim adamının raporunda zikri geçen bu binit ve koşum takımı, kayıplara karışmıştır; bugün nerede olduğu bilinmemektedir.108

B. Koyun

Eski Türklerde koyuna, bugünkü söylenişinden biraz farklı olarak "koy", "kon" veya "kony"109 denmekteydi. Koyunun yavrusuna, günümüzde olduğu gibi eskiden de "kuzı" (kuzu), altı aylık yavruya da "toklı" (toklu) adı verilmekteydi.110 İlk doğan kuzu "baldır kuzı", taze ve semiz kuzu da "baklan kuzı" adıyla anılmaktaydı.111 İki yaşını bitirip, üç yaşına basmış olan koyun ise, "tişek" (şişek) şeklinde adlandırılmaktaydı.112 Üç yaşına basmış şişek, kuzu doğuracak yani kuzulayacak duruma gelmekteydi. Sağlıklı ve iyi gelişmiş bir şişek, bazen iki yaşında iken bile kuzulamaktaydı. Koyunun erkeğine günümüzde olduğu gibi "koç" veya "koçkar"113 denmekteydi.

Türkler, tıpkı atlarına olduğu gibi koyunlarına da vücut ve başlarındaki renk durumuna göre çeşitli isimler vermekteydiler. Meselâ, bunlardan aklı karalı olan koyunlara "kartal koy", boz renkli olan koyunlara "boz koy", alacalı koyunlara "çal koy", kestane renginde olan koyunlara "kongur koy", boğazı beyaz koyunlara "bogrul koy", böğrü ak olan koyunlara "bögrül koy", başı ak, başka yerleri kara olan koyunlara "kaşga koy", tepesinde beyazlık olan koyunlara "başıl koy", boynuzsuz koyunlara da "sokar koy" veya "taz koy" denmekteydi.114

Türklerin büyük koyun sürüleri vardı. 921 yılında Türk ülkelerinden geçen Arap elçisi İbn Fazlan, Oğuz Türklerinden bazı kimselerin 100 bin baş koyundan oluşan büyük sürülere sahip olduklarını belirtmektedir.115 Bu rakam, hiç şüphesiz sürülerin gerçek sayısını değil, Türklerde koyunun ne kadar çok olduğunu göstermektedir. Koyunun çok miktarda olması, hayvanların tanınmasını son derece güçleştirmekteydi. Bundan dolayı hayvanlar birer birer işaretlenmekteydi (enlemek).116 Bu işarete, "en" denmekteydi. "En", hayvanın kulağının bir parçasını kesmek veya yarmak suretiyle yapılmaktaydı. Sürülerin veya hayvanların karışması halinde her aile, kendi malını bu işaret vasıtasıyla tanımaktaydı.

Koyun sürüleri, atlı çobanlar tarafından yazkış devamlı otlaklarda güdülmekteydi. Koyun, sıcağa ve soğuğa dayanıklı bir hayvan değildi. Bundan dolayı sürüler, yazın yaylalara çıkarılmakta,117 kışın da rüzgârdan tipiden ve soğuktan korunaklı kuytu yerlere götürülmekteydi. Bütün gün meralarda otlatılan sürüler, akşamleyin ağıllara (koyun yatağı) konmaktaydı. Ağaçtan yapılmış ağıla "kası" denmekteydi.118 Ağıllar, vahşi hayvan saldırılarına karşı bütün gece çobanlar tarafından gözetim altında tutulmaktaydı.

Sürü için önemli bir faaliyet de, "kög" adı verilen "koç katımı" idi. Bu iş için önce koçlardan semiz ve gösterişli olanları seçilmekte ve bunlar özel bir bakıma tâbi tutulmaktaydı. Bu koçlar, koyunların yüğrülmesi için sonbaharın ilk ayında sürünün içine bırakılmaktaydı. Yüğrülen koyunlar, beş ay sonra yani kış mevsiminin son ayından itibaren kuzulamaya (doğum yapmaya) başlamaktaydılar. Kuzular, taze ot yiyebilecek duruma gelinceye kadar tamamen annelerinin sütüyle beslenmekteydi. Bu arada koyunlar azar azar sağılmaktaydı. Kuzular, taze ot ile tamamen karınlarını doyuracak duruma gelmeleriyle annelerinden ayrılmaktaydı. Bundan sonra kuzular, günde bir defa, o da anneleri sağıldıktan sonra emdirilmekteydi.

Koyun, en fazla dört veya beş ay sağılmaktaydı. Koyunları sağmak, evin hanımı ile yetişmiş kız evlâtların göreviydi. Fakat, Türklerin koyunu çok miktarda olduğu için evin hanımı ve kız evlâtlar bu işle her zaman baş edememekteydiler. Bundan dolayı koyun sağmaya, evin erkekleri de zaman zaman yardım etmekteydiler.119

Türkler, koyunu hem ticaret emtiası olarak hem de kendi ihtiyaçları için değerlendirmekteydiler. Özellikle Müslümanlarla komşu olan Türkler, İslâm ülkelerine çok miktarda koyun ihraç etmekteydiler. Müslümanlar, Türk koyununu daha çok eti için satın almaktaydılar. Zira, Türk koyunun eti, diğer koyunların etine göre daha lezzetli idi.120

Koyun, eski Türk ekonomisinde ticaret emtiası olmaktan çok, Türklerin kendi ihtiyaçları için daha önemliydi. Her şeyden önce koyun, eski Türk ailesinin başlıca geçim kaynağını oluşturmaktaydı. Kısaca söylemek gerekirse, Türkler, koyunun sütünden, etinden, yününden, derisinden, daha doğrusu onun her şeyinden yararlanmaktaydılar.

Esasen, Türkler için iki çeşit koyun vardı. Bunlardan biri "sağımlık koyun" (saglık, sağmal), diğeri "etlik koyun" (etlik koy) idi. 121 Adlarından da anlaşılacağı gibi, sağımlık koyun sütü için, etlik koyun da daha çok eti için beslenmekteydi. Et ihtiyacı için, genellikle kısır kalan (yoz) koyunlar tercih edilmekteydi.

Eski Türk ekonomisinde, koyunun sütü ve eti kadar yünü ve derisi de önemliydi. Koyun, ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde olmak üzere senede iki defa kırkılmaktaydı. İlkbaharda kırkılmış olan yüne "yap"122 yani bugünkü söylenişi ile "yapağı" denmekteydi. Yapağı, bütün kış boyunca koyunun sırtında kaldığı için sonbaharda kırkılmış olan yüne göre daha uzun, daha kalın ve daha sert idi. Koyun yününden hem çeşitli kumaşlar dokunmakta hem de keçe, kepenek, çizme, ip, döşek, yastık ve yorgan gibi çeşitli eşyalar yapılmaktaydı. Koyunun derisi ise, çadırlarda sergi eşyası olarak kullanıldığı gibi, işlenip çeşitli giyim eşyaları haline getirilerek de değerlendirilmekteydi. Ayrıca, kuzu derisinden kürk de yapılmaktaydı. Bu kürke "içmek" adı verilmekteydi.123

C. Diğer Hayvanlar

Türklerin bütün hayvanları at ve koyundan ibaret değildi; onların sığır, manda (camız/camus), keçi, deve ve tavuk gibi daha başka hayvanları da vardı. Şimdi bu hayvanlara dair kısaca bilgi verelim:

Sığır ve Manda: Türkler çok eski zamanlardan beri sığırı tanımakta ve bu hayvanı sürüler halinde beslemekteydiler. Bu sürüler "udçı"124 adı verilen çobanlar tarafından güdülmekteydi. Sığır, çift sürmede ve araba (kağnı) çekmekte kullanıldığı gibi, bu hayvanın sütünden, etinden ve derisinden de yararlanılmaktaydı. Zamanımızda olduğu gibi sığırın dişisine "inek", erkeğine de "öküz" denmekteydi. İneğin yavrusu ise "buzagu" (buzağı) adıyla anılmaktaydı. İki yaşına ulaşmış buzağının dişisine "tüge" (düğe), erkeğine de "tadun" (tosun) adı verilmekteydi. Tosundan sonra "boka" (boğa) gelmekteydi.

Türklerin az da olsa mandaları da vardı. Manda, suyun içinde yatmayı çok sevdiği için Türkler bu hayvana "su sığırı" adını vermişlerdir.125

Keçi (davar): Türklerin, koyun kadar olmasa da büyük keçi sürüleri vardı. Tıpkı koyun gibi keçinin de sütünden, etinden, kılından ve derisinden yararlanılmaktaydı. Özellikle erkek keçinin eti çok lezzetli idi. Keçinin yavrusuna "oğlak", altı aylıktan sonra erkek oğlağa "çebiş" (çipiç), diş oğlağa da "yazmış" denmekteydi. Keçinin erkeğine de "erkeç" (erkek keçi) veya "öğeç" adı verilmekteydi. "Erkeç"in büyüğü ise, "teke" (deke) adıyla anılmaktaydı.

Deve: Deve, eski çağlardan beri Orta Asya ve Orta Doğu ticaret yollarının rakipsiz nakil vasıtası idi. Ticaret kervanlarındaki yük taşıyan hayvanların hemen hemen hepsi develerden oluşmaktaydı. Deve, açlığa, susuzluğa dayanıklı, son derece sabırlı bir hayvandır. Üstelik, sırtında en çok yük taşıyabilen hayvan devedir.

Türkler, deveyi Hun çağından beri tanımakta ve bu hayvanı beslemekteydiler. Deveyi Çin'e götüren Türklerdir.126 Tıpkı koyun gibi devenin de sütünden, etinden, tüyünden ve derisinden yararlanılmaktaydı. Fakat, deve daha çok yük hayvanı (yüklet) olarak kullanılmaktaydı.

Devenin yavrusuna "torum", "botuk" veya "köşek" denmekteydi.127 Dişi deveye "ıngan" veya "kayalık", erkek deveye ise "boğra" veya "lök" adı verilmekteydi.128 Türklerin hem tek hörgüçlü hem de çift hörgüçlü develeri vardı. Çift hörgüçlü erkek deve, "biserek"129 veya "buhur", dişi deve de "daylak" veya "maya" adıyla anılmaktaydı.

2. Tarım

Orta Asya'nın tabiat ve iklim şartları hayvancılığa olduğu kadar tarıma elverişli değildi. Tarım, ancak tabiat ve iklim şartlarının imkân verdiği ölçüde vardı. Buna rağmen tarım, hayvancılık yapan Türk için en az sürü beslemek kadar önemli bir faaliyetti. Zira, eski Türk toplumunda "tarıgçı/tarıdacı" adıyla anılan bir çiftçi (tarım yapan) kesimi bulunuyordu.130 Bu meslek grubu, hiç şüphesiz tarımın yanında hayvancılık da yapmaktaydı. Meselâ, Oğuzlar ve Karluklar, tarım ile hayvancılığı birlikte yürütmekteydiler.131 Öte yandan, Türkçenin en eski kelimelerinden biri "tarla", diğeri "ekin"dir. Tarla kelimesinin en eski şekli "tarıglag" dır. Tarıglag da darı (mısır) ekilen yer demektir.132 Darının asıl vatanı Çin'dir. Tarihî kayıtlara göre Türkler, Hun çağından beri bu ürünü tanımakta ve yetiştirmekteydiler. 133

Türklerin ekip yetiştirdikleri en eski tarım ürünlerinin başında buğday, çavdar (konak) ve arpa gelmektedir. Tarihî kayıtlara göre, bu ürünlerin ana vatanı Ön Asya ise de, ikinci vatanı da Orta Asya'dır. Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat yakınlarında Anav'da yapılan kazılarda günümüzden 6 bin yıl öncesine ait yerleşik bir kültür meydana çıkarılmıştır. Anav insanı, kerpiçten yapılmış evlerde oturuyor, çiftçilik yapıyor ve çeşitli tarım ürünleri yetiştiriyordu. Hatta aynı bölgede, bugün Namazgâhtepe adıyla anılan yerde, arpayı un yapmakta kullanılmış dibekler bile bulunmuştur.

Buğdayı Hun Türkleri de tanıyordu. Zira, Çin Yıllıklarında Hunların ürettiği bir buğday cinsi "pimai" adı ile kaydedilmiştir.134

Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi Orta Asya'da büyük devletler kuran Türk toplulukları, ipek, buğday ve pirinç gibi ekonomilerinin eksiği olan temel ürünleri zaman zaman Çin'den hediye ve vergi olarak temin etmekteydiler. Buna rağmen onlar, buğday gibi tarım ürünlerinde tamamen Çin ekonomisine bağımlı değillerdi. Daha doğrusu bu ürünü onlar da yetiştirmekteydiler. Öte yandan Çinliler, tarım ekonomisinde ileri bir toplum idiler. Bunun için Türkler, zaman zaman Çinlilerin tarım ürün ve vasıtalarından yararlanmaktaydılar. Meselâ, Göktürk hükümdarı Kapgan Kağan (792716), bir defasında Çin'den vergi olarak 1250 ton tohumluk buğday ile 3 bin adet tarım âleti almıştır. Göktürkler, Çin'den aldıkları tohumluk buğdayı aynı yıl içinde ekmişlerdir; fakat bu buğdayın hiçbiri çıkmamıştır. Zira, Kapgan Kağanın haraçgüzarlığını bir türlü içine sindirememiş olan Çin imparatoriçesi, bu buğdayı Göktürklere pişirerek vermiştir.135

Daha önce belirtildiği gibi, eski Türk hayatında ve ekonomisinde at başlıca rol oynuyordu. Bunun için Türkler, şüphesiz at yemi olarak bol miktarda arpa yetiştirmekteydiler. Kaşgarlı Mahmûd'un "Arpasız at aşumaz (koşmaz)"136 şeklinde naklettiği Türk atasözü, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Öte yandan Türkler, at yemi olarak burçak ve yulaf da üretmekteydiler.

Türkler, fasulye cinsinden baklagilleri de tanımaktaydılar. Meselâ, acı bakla, bunların başında gelmekteydi. Çinlilerin acı baklayı Türklerden almış olmaları kuvvetle muhtemeldir. Zira, Çin Yıllıklarının kayıtlarına göre Çin'de yetiştirilen bir çeşit baklaya "Hun veya Uygur baklası" adı verilmekteydi.137

Eski Türk toplulukları kendir ve pamuk (kepez) gibi sanayi bitkileri de yetiştirmekteydiler. Onların, özellikle pamuk yetiştirdikleri tarlaları (kebezlik) vardı.138 Kendir ip, urgan (urk, uruk), pamuk da kumaş yapımında kullanılmaktaydı.

Tarım Âletleri

Tarım yapan toplulukların hiç kuşkusuz çeşitli tarım âletlerinin de bulunması gerekir. Türkler, çift öküzü ile birlikte bütün tarım âletlerine "amaç" adını veriyorlardı.139 Tarım âletlerinin en önemlisi hububat ekiminde kullanılan "saban" idi. Eski Türk topluluklarından günümüze herhangi bir saban ulaşmamıştır. Saban kelimesinin eski Türkçede bulunmasına bakılırsa, Türkler bu âleti bilmekte ve kullanmakta idiler. Saban şüphesiz ahşaptan yapılmaktaydı. Öküzler veya herhangi bir hayvan tarafından çekilmekteydi. Sabanın toprağı karıştıran kısmına ok temreni gibi demirden bir kılıf geçirilmekteydi. Saban demirine "bukursı" veya "tış" denmekteydi.140

Yetişen buğday orak (orgak,141 baştar) ile biçilmekte ve mahsul bir yerde toplanmaktaydı. Toplanan mahsule "yığın" denmekteydi. Yığın, kağnılarla çimenlik bir sahaya taşınmakta ve burada "düven" (kundıgu) veya benzeri bir âletle saman haline getirilmekteydi. Bundan sonra bulunduğu yerde "tınaz" yapılan saman, rüzgârda savrulmaktaydı.142 Böylece, saman ile tane birbirinden ayrılmaktaydı. Tanelerden oluşan yığına da "çeç" (örtgün) denmekteydi. Çeç, "adrı" veya "eskü" (kalbur) adı verilen bir âletle temizlenmekteydi.143 Harmandan çuvallarla taşınan çeç, ambarlara (tarıglıg) konarak, muhafaza altına alınmaktaydı. Ambarlardaki buğdayın bir kısmı alınıp, kol ve su gücüyle çalıştırılan değirmenlerde un haline getirilmekte, diğer kısmı da tohumluk olarak bırakılmaktaydı.

Değirmen taşları (ezme taşı), M.Ö. yüzyıldan beri Türk toplulukları tarafından bilinmekte ve kullanılmaktaydı.144 Değirmen taşlarının yeni bir örneği de Göktürklere ait Kuray kurganlarında meydana çıkarılmıştır.145 Öte yandan X. yüzyılın ilk çeyreği içinde Uygur Kağanını ziyaret eden Çin elçisi Wang Yente, Uygur ülkesinde su değirmenleri görmüştür.146 Arap coğrafyacılarının bildirdiğine göre, Kırgızların pirinç, buğday gibi hububatları öğüttükleri değirmenleri vardı.147 Eski Türklerde un öğüten kimseye "ügitçi" denmekteydi148

3. Ticaret

Ticaret, "satma" (ihracat) ve "satın alma" (ithalat) gibi iki temel faaliyete dayanır. Bunlardan birinci faaliyette malın arzı, ikinci faaliyette de talebi söz konusudur. Mal arz edebilmek yani satmak için çok miktarda mal üretmek ve bu malı alıcıya ulaştırmak lâzımdır. Malın talebi yani satın alınması ise, ihtiyaç durumu ile bu malın karşılığının bulunması şartına bağlıdır. Burada hemen belirtelim ki, ticaret yapmak için bizzat mal üretmek gerekmiyor. Üretilmiş olan ihtiyaç fazlası malı veya malları alıp, tüketiciye ulaştırmak yani bu hususta aracılık etmek de önemli bir ticarî faaliyettir. Eski Türk topluluklarında ve devletlerinde, hem ihtiyacın üzerinde mal üretip satma hem kendi ihtiyaç maddelerini komşu ülkelerden temin etme hem de ticarî mallara aracılık etme şeklindeki ticarî faaliyetlerin hepsi vardı.

Eski Türk topluluklarında ve devletlerinde ticaret, büyük ölçüde "değiştokuş" esasına dayanıyordu. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, alınan mal karşılığında başka bir mal verilmekteydi. Daha doğrusu, mal mal ile değiştirilmekteydi. Bu da hiç şüphesiz alınacak ve verilecek mal hususunda tarafların karşılıklı anlaşmalarına bağlıydı149 Türklerin değiş tokuş için en çok kullandıkları mal at idi.

Türkler, yaptıkları ticarette para da kullanmaktaydılar. Onlar, özellikle Bizans, Çin ve İran gibi komşu ülkelerden vergi, haraç ve savaş tazminatı adı altında sağladıkları paralarla bazen ihtiyaçları olan malları satın almaktaydılar. Tarihî kayıtlara göre, Göktürkler, başta Çin olmak üzere komşu ülkelerle yaptıkları ticarette ödemeyi haraç paralarla yapmışlardır. Türklerin ticarette ödeme aracı olarak kullandıkları bu paralara "satir" adı verilmekteydi. "Satir"in madeni gümüş idi; bu para şekil olarak da diske benzemekteydi.150

Ticarette kullanılan başka bir ödeme aracı da, kıymetli madenlerden yapılmış çeşitli kapkacaklar idi.151 Alınan mal karşılığında bu madenî eşyalar satıcıya verilmekteydi. Maden işçiliğinde usta olan Türkler, ödeme aracı olarak kullandıkları kapkacakları genellikle kendileri imal etmekteydiler.

A. İhracat ve İthalât

Eski Türk ekonomisi hayvancılığa dayanıyordu. Bundan dolayı, Türklerin ihraç ettikleri mallar arasında canlı hayvan ve hayvan ürünleri baş sırayı alıyordu. Meselâ, Hun Türkleri, M.S. 52 yılında Çin'e çok miktarda sığır sevk etmişler ve bu malları Çin pazarlarında satmışlardır. Yine aynı Hun Türkleri, aynı tarihte, Çin sarayına haraç adı altında "at ve kürk" sunmuş; karşılığında da "ipek" almışlardır.152 Diğer tarafta Hun Türklerinde ihraç mallarının bir kısmı işlenmiş, bir kısmı da işlenmemiş mamûlâttan oluşmaktaydı. Tarihî kayıtlara göre, Hun Türkleri, komşu ülkelere yünden yapılmış örtüler, kumaşlar ile muhtelif cinsten keçe ve deri ihraç etmekteydiler ki,153 bu mamûlâtın hepsini kendi hayvanlarından elde etmekteydiler.

Göktürk ekonomisinin ihraç malları arasında da canlı hayvan önemli bir yer tutmaktaydı. Çünkü, Göktürkler ihtiyaç fazlası olarak çok miktarda at ve koyun üretmekteydiler. Göktürkler bu malları yani at ve koyunu, canlı mal olarak komşu ülkelerden özellikle Çin'e ihraç etmekteydiler. Bunun karşılığında da Çin'den ipekli kumaşlar almaktaydılar.154

Çin'e olan canlı mal ihracı, Uygur döneminde de devam etmiştir. Özellikle Uygur Kağanları, Çin'e daha fazla mal satabilmek için siyasî ve askerî güçlerini bir baskı aracı olarak kullanmışlardır. Meselâ onlar, satmak gayesi ile Çin'e gönderdikleri atlarının hepsini almaları için Çinlileri âdeta zorlamaktaydılar.155 Çinliler de, aralarındaki barışı korumak için Uygurların bu zorlamasına ister istemez boyun eğmek durumunda kalıyorlardı.

Uygurların ihracatı sadece canlı at satımından ibaret değildi. Son derece çalışkan insanlar olan Uygur Türkleri, çeşitli türden bol miktarda mal üretiminde bulunmaktaydılar. Üstelik ülkeleri de derisi kıymetli hayvanlar bakımından çok zengindi. Uygurlar, derisi için çok miktarda sansar ve samur avlanmaktaydılar. Uygur ülkesinde sansar ve samur derilerinden başka beyaz aba, işlemeli ve çiçekli kumaşlardan da çok üretilmekteydi. Uygurlar, ihtiyaç fazlası olan bütün bu mamûlâtı satmak için komşu ülkelere göndermekteydiler.156 Öte yandan, Soğd ve Arap tüccarlarının Uygur Devletinin merkezinde (Ordubalık) faaliyet gösteren temsilcileri bulunmaktaydı.157 Bunlar, kendi ülkelerinden Uygur ülkesine, Uygur ülkesinden de kendi ülkelerine daima mal getirtmekte ve sevk etmekteydiler.

Türklerin Çin'e sattıkları daha başka mamûlât da vardı. İslâm coğrafyacılarının bildirdiğine göre, meselâ onlar Çin'e, yün, yağ, bal, elbise, misk, zırh, kalkan, topuz gibi çok çeşitli silâhlar ve mamûlât ihraç etmekteydiler.158

Türkler, sadece Çin ile değil, İslâm ülkeleri ile de ticaret yapmaktaydılar. Özellikle Oğuz, Bulgar, Hazar, Karluk, Kırgız, Kimek ve Uygur Türklerinin ülkelerinde bol miktarda avlanan tilki,159 samur, sincap, sansar, kakum, fenek, kunduz, kaplan, pars ve panter gibi hayvanların kürkleri İslâm ülkelerine ihraç edilmekteydi. Ayrıca, aynı Türk ülkelerinden İslâm ülkelerine yün, yünlü kumaş, yünlü ve ipekli elbise, zamk, yağ, bal, kılıç, eyer, sadak (okluk), mum, boynuz gibi çok çeşitli ürünler ve eşyalar sevk edilmekteydi.160

Öte yandan, tıpkı Çin'e olduğu gibi İslâm ülkelerine de Oğuz, Halaç ve Karluk ülkelerinden çok miktarda çeşitli canlı mal ihraç edilmekteydi. Bunlar arasında koyun baş sırayı alıyordu. İslâm coğrafyacılarının kayıtlarına göre, Maveraünnehir ve Horasan halkı, et ihtiyacını Türklerden satın aldıkları koyunlardan sağlamaktaydı. Özellikle, "en seçkin ve en lezzetli koyun eti, Oğuzlardan ithal edilen koyunların eti idi". 161

Tarihî kayıtlara göre, Türklerin ürettiği ihtiyaç fazlası maddeler ve mallar arasında demir ve madenî eşyaların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Özellikle Göktürkler, Altay dağlarının eteklerinde demir ve silâh üretip, Çin ile ipek ve başka eşya ticareti yaparak, bir asır içinde güçlü bir kavim haline gelmişlerdi.162 Hatta onlardan bazı boylar sadece demircilikle uğraşmaktaydı.163 Mesleklerinde uzmanlaşmış olan Göktürk demircileri ve dökümcüleri, sadece kendi toplumlarının ihtiyacını karşılamak için çalışmıyorlardı. Onların ürettikler mamûlât, Çinliler ve İranlılar tarafından satın alınıp kullanılmaktaydı. Meselâ, göçebe hayatın zevkini yansıtan ince bronz işlemeli tasvirlerle süslenerek yapılmış olan kömür mangalları, her yerde aranan Türk eşyaları arasındaydı.164

Göktürkler, işlenmemiş demir de satmaktaydılar. Hatta onlar, ellerindeki demiri satabilmek için önlerine çıkan her fırsatı değerlendiriyorlardı. Meselâ, Bizans elçilik heyeti Batı Göktürklerinin merkezini ziyaret ettiğinde, Göktürk demir tüccarları, ellerindeki demiri Bizans elçilerine satabilmek için hemen onların etrafını çevirerek, bu hususta anlaşma yapmak istemişlerdir.165

B. Serbest Ticaret Pazarları

Eski Türk devletleri, komşu ülkelerle yaptıkları ticaretin güvenlik içinde cereyan etmesi maksadıyla bazı tedbirlere başvurmaktaydılar. Bu tedbirlerin başında komşu devletlerle olan sınırlarda serbest ticaret pazarlarının kurulması gelmekteydi. Tarihî kayıtlara göre, ilk serbest ticaret pazarı, Asya Hun Devleti ile Çin arasında kurulmuştur. Bu pazarlariçin belirlenen yerler ise, genellikle Çin'e ait sınır şehirleri idi.166

Avrupa Hun hükümdarı Attila da, serbest ticaret pazarlarına çok önem vermiştir. Hatta o, Bizans ile yaptığı ilk antlaşma metnine özellikle "iki ülke arasındaki ticaret önceden belirlenmiş olan sınır kasabalarında yapılacak" şeklinde bir hüküm koydurmuştur.167 Bu hüküm gereğince, iki devlet arasında Tuna nehri boyunca devam eden sınırdaki birçok Bizans kasabasında serbest ticaret pazarları kurulmuştur. Bunların en önemlilerinden biri Viminacium pazarı idi.168 Burada her iki ülkenin tüccarları aynı haklara sahip olarak serbestçe ticaret yapıyorlardı.

Göktürk beyleri de, daima ellerindeki malları satabilecek ve ihtiyaçları olan malları da alabilecek pazarlar arıyorlardı. Onlar, bu gaye ile 593 yılında Çin imparatoruna bir elçi göndererek, kendisinden "Çin ile ticaret yapabilmek için sınır boyunca pazar yerleri tâyin edilmesi müsaadesi" talebinde bulundular. İmparator da yayımladığı bir fermanla onların bu isteğini karşıladı.169

Tıpkı Attila gibi Bilge Kağan da, serbest ticaret pazarlarının önemini çok iyi kavramış bir devlet adamıydı. Bilge Kağan, savaşlara son verip, Çin ile olan ilişkilerini karşılıklı dostluk ve barış temeline oturttuktan sonra, tarihin önüne çıkardığı fırsatlardan yararlanarak, bu ülkeden bazı ticarî imtiyazlar koparmıştır. Bu imtiyazların en önemlisi, bazı Çin şehirlerinde serbest ticaret pazarlarının kurulması idi. Çin imparatoru, Ordos bölgesinin kuzeyinde bulunan bir Çin şehrinde serbestçe alışveriş yapabilmeleri için Göktürklere müsaade vermiştir. Bu anlaşmadan iki taraf da kârlı çıkmıştır. Zira Çin, ordularının ihtiyacı olan atı bu pazarlar vasıtasıyla kolayca Göktürklerden temin edebilmiştir. Göktürkler de sattıkları at karşılığında bol bol gümüş ve ipeğe kavuşmuşlardır.170

C. Ticaret Yolları

C. Asya Hunlarının, Göktürklerin ve Uygurların ülkeleri doğubatı; Avrupa Hunlarının, Hazarların ve Bulgarların ülkeleri de kuzeygüney dünya transit ticaretine aracılık ediyordu. Çünkü eski Çağdan itibaren Orta Çağın sonlarına kadar faal bir şekilde işleyen milletler arası önemli kara transit ticaret yollarının birçoğu Türk ülkelerinden geçiyordu. Meselâ, Abakan bozkırlarından başlayıp, Güney Sibirya ormanlarının kıyısı boyunca devam ederek, EtilKama nehirlerinin birleştiği yere kadar uzanan bir ticaret yolu vardı. Bu yola, üzerinde taşınan mamulden dolayı ilim adamları tarafından "Kürk Yolu" adı verilmiştir. 171 Kürk Yolu üzerinden asırlarca sessiz sedasız sincap, sansar, tilki, kakum, samur, kunduz, vaşak, gelincik ve geyik gibi tüyleri güzel ve yumuşak olan hayvanların deri ve postları sevk edilmiştir. Hayvan ve katırlarla EtilKama üçgeni içindeki Bulgar şehrine getirilen bu deri ve postlar, Etil nehri vasıtasıyla Hazar Devletinin merkezi Hanbalık'a (Etil) ulaştırılıyor ve buradan da Bizans ve İslâm ülkelerine gönderiliyordu. Bu yolun doğu ucu da, Türk devletlerinin merkezi olan Orhun bölgesinden Çin'e iniyordu.

Güneyde Çin'den başlayıp Doğu Akdeniz kıyılarına ulaşan ve Kürk Yoluna paralel uzanan bir yol daha vardı. Bir Alman coğrafyacısı, geçen asır içinde keşfettiği bu yola, tıpkı Kürk Yolu adının verilmesinde olduğu gibi tarihî gerçeklere uygun olarak "İpek Yolu" adını vermiştir. İpek Yolu, insan eliyle açılmış bir yol değildi. Bu yol, tabiatın ve iklimin hazırladığı geniş vadi yatakları ile kervanların konaklamalarına yarayacak vahalardan oluşmakta idi. Bu vahalarda zamanla şehirler kurulmuştur. Hami, Turfan, Karaşar, Aksu, Koçu (Kuça), Kaşgar, Hotan, Yarkent bunlardan bazılarıdır.

İpek Yolunun çıkış noktası, Çin Devletlerinin hükûmet merkezleri olan C'hangan ve Loyang şehirleri idi. Bu şehirlerden yüklerini alarak hareket eden ticaret kervanları, Budist rahiplerin dinî merkezleri olan Dunhuang (Bin Buda) mağaraları üzerinden Lopnor'a ulaşıyordu. Burada ticaret kervanlarının karşısına Taklamakan çölü çıkıyordu. Bundan sonra İpek Yolu ikiye ayrılmaktaydı. Bunlardan biri Taklamakan çölünün kuzey kenarını, diğeri de güney kenarını takip ederek batıya doğru ilerliyor ve her iki kol Kaşgar şehrinde birleşiyordu. Burada tekrar ikiye ayrılan İpek Yolunun bir kolu, Pamir dağlarını aşarak Hindistan'a iniyor, diğer kolu da Maveraünnehir, Horasan, İran ve Suriye üzerinden Akdeniz limanlarına ulaşıyordu.

İpek Yolu, tarihte üç hususta önemli rol oynamıştır. Bu tarihî rolleri şu şekilde açıklamak mümkündür:

1. Kavimlerin Göç ve Yayılmalarındaki Rolü

Kavimler, göç ve yayılmalarında genellikle aşılması güç dağ, nehir, orman ve deniz gibi tabiî (doğal) engellerden daima kaçınarak, kendilerine daima düz ve engeli az zeminler aramışlardır. Zira, büyük tabiî engeller hareketi ve ilerlemeyi zorlaştırdığı gibi, bazen de imkânsız hale getirmekteydi. İşte, İpek Yolu, kavimlerin göç ve yayılmalarına tabiatın açtığı bir yol durumundaydı. Türk ana yurdundan çıkan Türk topluluklarının bir kısmı, kuzey İpek Yolunu izleyerek, batıya doğru göç etmişler ve yayılmışlardır. Hun, Ogur (Oğuz), Dokuz Oğuz, Avar ve AkHun gibi Türk toplulukları bunlardan bazılarıdır. 172

2. Dinlerin ve Kültürlerin Yayılmasındaki Rolü

İpek Yolu, sadece kavimlerin göç ve yayılmalarında değil, aynı zamanda dinlerin ve kültürlerin yayılmasında da aracılık etmiştir. Meselâ, Budizm, Maniheizm, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi Hindistan ve Ön Asya'da doğan dinler ile Helen, Fars ve Hint kültürlerinin Orta Asya'ya ve Uzak Doğu ülkelerine yayılması, hep İpek Yolu üzerinden olmuştur. Bu hususta özellikle din adamları, hacılar, sûfîler ve tüccarlar başlıca rol oynamışlardır.

İpek Yolunun tarihî görevi, sadece Doğu ve Batı kültürleri arasında köprü olmaktan ibaret değildir. DoğuBatı arasındaki bilgi akışı da İpek Yolu vasıtasıyla olmuştur. Meselâ, Çinlilerin kağıt, matbaa, barut ve pusula gibi önemli buluşları, bu yol vasıtasıyla İslâm ülkeleri üzerinden batıya aktarılmıştır.

3. DoğuBatı Transit Ticaretindeki Rolü

İlk Çağdan itibaren Orta Çağın sonuna kadar DoğuBatı kara transit ticaretinde kullanılan en işlek yol, hiç şüphesiz İpek Yolu idi. Bu yolun en önemli ticaret emtiasını, Çin'de bol miktarda üretilen ipek ve ipekli kumaşlar oluşturmaktaydı. İpek ve ipek mamûlâtı, kervanlar vasıtasıyla yazkış demeden devamlı batı ülkelerine taşınmaktaydı.

İpek Yolu üzerinden Batı ülkelerine sadece ipek ve ipekli kumaşlar sevk edilmiyordu. Çin'de üretilerek Batıya sevk edilen daha başka mamûlât da vardı. Bunlar "yada taşı, şarap, at, madenî eşya, porselen, ziynet eşyası (takılar) ve değerli maden" gibi çeşitli mamûlât idi. Bu mamûlâtın içinde Çin seramik kapları (porselen) önemli bir yer tutmaktaydı. Bu seramik kapların bir kısmı, baharat, zencefil suyu ve eczacılıkla ilgili değerli maddelerin batıya sevk edilmesinde kullanılmak üzere özel bir biçimde imâl edilmekteydi.173

Ç. İpek Yolu Mücadelesi

İpek Yolunun Orta Asya kısmı, bazı istisnalar göz ardı edilirse, Hunlar'dan itibaren 1000 yıl süre ile Türk topluluklarının ve devletlerinin hâkimiyetinde ve denetiminde olmuştur. Türklerin bu husustaki en önemli rolleri, İpek Yolunu daima açık ve güvenlik altında tutmuş olmalarıdır. Bu durum, hem ticaretin hem de siyasî ilişkilerin gelişmesine büyük ölçüde yardım etmiştir.

İpek Yolunda faaliyet gösteren tüccarlar, transit ticaretten hiç şüphesiz büyük gelirler elde etmekteydiler. Tarihî kayıtlara göre, bu güzergâhın en namlı kervancılarını Soğd, Saka ve Hintli tüccarlar oluşturuyordu. İpek Yolunun hâkimi olan Türkler ise, bu duruma uzun süre seyirci kalmadılar; zamanla burada cereyan eden ticaretin önemini ve değerini kavradılar. Bizans kaynaklarının kayıtlarına göre, Göktürk devrinden itibaren Türklerin de İpek Yolu üzerinde cereyan eden ticarî faaliyetlere büyük ölçüde katıldıkları anlaşılmaktadır. Zira, VI. yüzyılın ikinci yarısı içinde Bizans sarayını ziyaret eden Göktürk elçileri, imparatordan İstanbul'da Türk tüccarları için bir ticaret merkezi kurma imtiyazı koparmışlardır. Böylece, İstanbul'un "Mitaton" adı verilen semtinde Göktürk tüccarları için bir ticaret merkezi kurulmuştur. Bu ticaret merkezi, 100'den fazla Türk tüccarına hizmet vermeye başlamıştır.174

İpek Yolundan, sadece çeşitli milletlere mensup tüccarlar değil, bu yolun hâkimi olan Türk devletleri de yararlanmaktaydılar. Zira, Türk devletleri, bu güzergâh üzerinde faaliyet gösteren tüccarların elde ettikleri gelirlerden bir kısmını koruma ve geçit vergisi adı altında hazinelerine almaktaydılar.175 Bu gelirler de, başta Çin olmak üzere, bölge devletlerinin dikkatlerini İpek Yolu üzerine çekmekteydi. Böylece İpek Yolu hâkimiyeti için asırlarca devam edecek olan bir mücadele başladı.

İpek Yolu hâkimiyeti için yapılan mücadelenin başlangıcı, Hun devrine kadar geriye gitmektedir: Genellikle kuzeygüney istikametinde cereyan eden HunÇin mücadelesi, M.Ö. II. yüzyılın sonlarından itibaren birden doğubatı şeklinde yön değiştirmiştir. Bunun başlıca sebebi, Hunların elinde bulunan zengin İpek Yolunu Çin'in ele geçirmek istemesidir. Öte yandan, bu tarihte HunÇin mücadelesinin sadece yönü değil, mahiyeti de değişmiştir: Hun akınları karşısında önceleri devamlı savunmada kalan Çinliler, M.Ö. II. yüzyılın sonlarına doğru savunmayı terk edip, tıpkı Hunlar gibi saldırıya geçmiştir.

Çin imparatorlarından ilk defa Wuti dikkatini batıya çevirmiş; İpek Yolunun geçtiği memleketleri ve kavimleri öğrenerek, onlarla iş birliği yapmayı plânlamıştır. Bu amaçla, M.Ö. 138 yılında yüksek rütbeli bir subay olan ÇangKien'i Hun ülkesine göndermiştir. Bu casus, gizli görevini yaparken Hunlar tarafından yakalanıp 10 yıl gibi uzun bir süre göz hapsinde tutulmuştur. Bir ara kaçmayı başaran Çinli casus, İpek Yolunu takip ederek Yüeçi ve Wusun kavimlerinin yanına gitmiş, fakat, Hunlardan çok korktukları için her iki kavmi de Çin ile iş birliği yapmaya ikna edememiştir. Aynı yoldan Çin'e dönen ÇangKien, İpek yolu hakkında edindiği bilgileri bir rapor haline getirerek, imparatora sunmuştur. Bu rapor, bundan böyle Çin'in batıya doğru takip edeceği yayılma politikası için başlıca kılavuz olmuştur. Bundan sonra, Hun tarzında 140 bin kişilik atlı bir birlik meydana getiren Çin, batıya doğru yayılma politikasını uygulamaya koymuş, Cungarya, Kuça (Koçu), Turfan, Yarkent, Tanrı dağları gibi İpek Yolu üzerinde bulunan toprakları istilâya girişmiştir. 176

İpek Yolu mücadelesi, Göktürk devrinde de devam etmiştir: Göktürk Devletinin sınırları güneybatıda Akhun (Eftalit) Devletinin sınırlarına dayanınca, İpek Yolu tamamen Göktürklerin dış politika hedefleri arasına girdi. Bu sırada İpek Yolunun önemli bir kısmı Akhunların elinde bulunuyordu. Göktürklerin, İpek Yolu siyasetinde ilk teşebbüsleri, Akhun Devletini ortadan kaldırmak maksadıyla İran Sâsânî Devleti ile bir ittifak kurmak şeklinde başladı. Gidip gelen elçiler vasıtasıyla Akhunlara karşı Göktürk ve İran Sâsânî hükümdarları arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifak ayrıca, hanedan üyeleri arasında yapılan evlilikler yoluyla kuvvetlendirildi.

Bu ittifak gereğince, Göktürkler kuzeydoğudan, Sâsânîler batıdan Akhun Devletini sıkıştırmaya başladılar. Batı Göktürklerinin başında bulanan İstemi Yabgu, 557 yılında tek başına vurduğu bir darbe ile Akhun Devletini yıktı. Akhun toprakları iki devlet arasında paylaşıldı. Ceyhun (Amu Derya) nehri de iki devlet arasında sınır kabul edildi. Böylece, İpek Yolunun Orta Asya kısmı Göktürklerin eline geçmiş oldu. Fakat, Sâsânî hükümdarı, yaptığı anlaşmaya sadık kalmadı; ticareti engellemeye başladı. O, bununla da kalmadı; ticaret kervanlarıyla gelen Göktürk elçilerini öldürttü; tüccarların ipeklerini ellerinden alarak, bunların hepsini yaktırdı. Sâsânî hükümdarının bundan amacı, kendi ipek üreticilerini korumak idi. Çünkü, son derece kaliteli olan Çin ipekleri, İran ipeklerinin satışını olumsuz yönde etkilemekteydi. Bu rekabetten de İran ipek üreticileri çok zarar görmekteydiler.177

Buna karşılık Göktürkler de, İpek Yolunu daima açık tutmak ve mal akışını sağlamak istiyorlardı. Bunun için Sâsânî engelinin mutlaka kırılması lâzım geliyordu. Bu maksatla Göktürkler, Sâsânîlere karşı yeni bir müttefik bulmak için Bizans ile siyasî ilişki kurma yoluna gittiler. Böylece, iki devlet arasında karşılıklı elçiler gidip geldi. Sonunda Göktürklerin arzu ettikleri ittifak kuruldu (569). İttifak gereğince iki devletin orduları birden harekete geçti. Bizans batıdan, Göktürkler kuzeyden Sâsânî Devletini sıkıştırmaya başladılar. Fakat, bir süre sonra Avarlar yüzünden Göktürklerin Bizans ile arası açıldı. Zira Bizanslılar, müttefik olmalarına rağmen Göktürklerin Orta Asya'nın dışına çıkardıkları Avarlara kendi ülkelerinin sınırında oturacak yer göstermişlerdi. Bu durum Göktürk başbuğlarını son derece kızdırdı. Onlar, Avarları "atlarının nalları altında ezilmeye lâyık sefil karıncalar" olarak görüyorlardı. Bu sırada Göktürk sarayını ziyaret eden elçilik heyeti, bu sebepten dolayı soğuk bir şekilde karşılandı. Bir Göktürk başbuğu "on türlü diliniz var, ama hileniz bir" şeklinde ağır bir ifade ile Bizans elçisini azarladı. Bundan sonra, Bizans elçisinin ne süslü sözleri ve ne de yaltaklanmaları fayda verdi. Sonuç olarak, Göktürkler, Sâsânî engelini yıkıp, İpek Yolunu tamamen açamadılar; fakat Arapların kolayca yıkabilmeleri için bu devleti epeyce yıprattılar.178

4. Beslenme

Türkler, besin maddelerini hayvanlar ve bitkiler olmak üzere iki temel kaynaktan sağlamaktaydılar.179 Bunlardan da şüphesiz, hayvanlardan elde edilen besin maddeleri, daha ağır basmaktaydı. Zira, eski Türk ekonomisi büyük ölçüde hayvancılığa dayanmaktaydı. Dolayısıyla Türklerin besin maddelerini de, genellikle hayvanlardan elde edilen ürünler oluşturmaktaydı.

A. Et

Hayvanlardan elde edilen besin maddelerinin başında, hiç şüphesiz onların eti gelmekteydi. Türkler, et ihtiyaçlarını kuzu, koyun, koç, keçi, erkeç,180 oğlak, at, deve, tavuk gibi kendi besledikleri hayvanlar ile kuş, geyik, tavşan181 ve balık gibi av hayvanlarından temin etmekteydiler. Kendi besledikleri hayvanlardan da genellikle erkeklerini kesmekteydiler. Meselâ, onlar, koyundan koçu, deveden buğrayı, attan aygırı,182 keçiden de erkeci tercih etmekteydiler. Fakat, yine de Türkler için en makbul et, erkeç ve at etiydi.

Türkler, bunlardan özellikle erkeç etinin ilâç gibi insana yarayan ve insanı tedavi eden bir özelliğe sahip olduğuna inanmaktaydılar. Onlar bu inançlarını "erkeç eti ilâç olur, keçi eti yel olur" gibi bir atasözü ile ifade etmekteydiler.183 Diğer taraftan at eti de Türkler için misk gibi güzel kokan bir et idi. 184 Hatta Türkler, at etini diğer bütün hayvanların etlerine tercih etmekteydiler.185

Et, hem taze olarak günlük hem de konserve haline getirilerek, ilerdeki ihtiyaçlar için kullanılmaktaydı. Et günlük ihtiyaçlarda ya ateşte kızartılıp kavrularak (kebap, kavurma) ya da yahni (etli yemek) yapılarak yenmekteydi. İleride yenmek için ise, et tuzlanıp kurutulmaktaydı. Bu, etin bir bakıma konserve yapılması demekti. Bu usûl, tamamen bir Türk buluşuydu. Başka milletler bu usulü yani etin konserve haline getirilerek yenmesini Türklerden öğrenmişlerdir.

Türkler, pastırma ve sucuk yapmasını da biliyorlardı. Onlar, özellikle etlik için ayırdıkları hayvanlarını sonbaharda kesip, etini bazı baharatlarla karıştırarak kurutmaktaydılar. Böylece meydana getirdikleri pastırmayı bir yerde saklayarak, ilkbaharda yemekteydiler. Bundan dolayı onlar bu ete, "baharda ye" anlamında "yazok et" demekteydiler.186 Ayrıca, hayvanın bağırsaklarını da temizledikten sonra karaciğer, et ve baharat karışımı ile doldurarak, sucuk yapmaktaydılar. Onlar, bu sucuğa "soktu" adını vermekteydiler.187

Hemen hemen her Türk atlısının yanında azık olarak bir et parçası bulunurdu. Tarihî kayıtlara göre, Türkler, tuzlanmış bir et parçasını bir beze sararak, eyerlerinin altına koymaktaydılar. Burada ezilen et, atın harareti ile içten yanarak, bir süre sonra âdeta pişmekteydi.188 Böylece hazır hale gelmiş olan bu et parçası ihtiyaç halinde yenmekteydi.

B. Süt ve Sütten Yapılan Besin Maddeleri

Hayvanlardan elde edilen besin maddelerinden biri de süttür. Süt, pişirilerek içilip, yenildiği gibi, ondan çeşitli besin maddeleri de yapılıp yenmekteydi. Bunların en önemlileri yoğurt,189 peynir, lor, kaymak, yağ ve kımız gibi yiyecek ve içecekler idi.

Eski Türk toplumunun en temel gıda maddesi yoğurt idi. Yoğurt, "kor" adı verilen yoğurt mayası veya bir parça yoğurt artığının pişirilmiş sütün içine konmasıyla elde ediliyordu. Tıpkı sütten olduğu gibi yoğurttan da çeşitli besin maddeleri yapılmaktaydı. Bunlar, ayran, yağ, peynir ve çökelek idi. Yoğurttan yapılan peynire "kurut" (kuru yoğurt) denmekteydi. Kurut, genellikle yağı alınmış yoğurdu kurutmak suretiyle elde edilmekteydi.

Eski Türk insanının sağlam, dayanıklı ve sağlıklı oluşunda, sütün ve yoğurdun başlıca rolü vardı. Süt, kemiklerin gelişmesini sağladığı gibi yaşlılık döneminde de kemik erimesini önlüyordu. Bir Türk buluşu olan yoğurt ise, âdeta bir antiseptik idi. Vücuda giren her mikrobu ya öldürüyor ya da etkisiz hale getiriyordu. Ayrıca, sindirimi kolaylaştırmak ve vücuttaki fazla yağları eritmek suretiyle de, insanın daima sağlıklı kalmasını sağlıyordu.

Sütten, tıpkı yoğurt yapar gibi, maya kullanmak suretiyle peynir de yapılmaktaydı. Elde edilen bu peynir, taze peynir olup, daha çok günlük ihtiyaçlar için sarf edilmekteydi. Türkler, taze peynire "uzıtma" adını veriyorlardı.190 "Uzıtma", kaplara ve tulumlara sıkı bir şekilde basılıp, uzun süre bozulmadan muhafaza ediliyordu. Ayrıca Türkler, bugün olduğu gibi yağı alınmış sütten de peynir yapmaktaydılar. Onlar, yağsız olan bu kuru peynire de, "süzme" adını vermekteydiler.191

Türkler, bozulmuş yani ekşimiş olan sütü atmıyorlardı. Onu maya ile peynir haline dönüştürüyorlardı. Bu peynire de "sogut" adını veriyorlardı.192

Türkler, millî içkileri olan "kımız"ı da sütten yapmaktaydılar. Onlar, kımız yapımında tek bir çeşit süt kullanmaktaydılar ki, o da, kısrak sütüydü. Kısraktan sağılan taze süt, önce bir tulumda toplanmakta ve bu tulum dolunca da, sütün içine "kor" adı verilen kımız mayası veya biraz kımız ilâve edilmekteydi. Bundan sonra ağzı hava almayacak şekilde sıkıca kapatılan tulum, çadırın direğine asılarak, ara sıra çalkalanmaktaydı. Tulumun içindeki süt, mayanın ve çalkalanmanın etkisiyle 1520 gün içinde kımıza dönüşerek, içilecek duruma gelmekteydi.

Ekşimiş ayran tadında olan kımız, insanın dilini uyuşturacak kadar sert bir içki idi. Fakat son derece besleyici bir özelliğe sahipti. Hem vücudun direncini artırıyor hem de mideyi ferahlatıyordu. Türkler, bu içkiyi hem bol bol kendileri içiyorlar hem de konuklarına ikram ediyorlardı.

Türkler, içkilerini sadece hayvan ürünlerinden değil, tarım ürünlerinden de imal etmekteydiler. Bunların başında "ugut" ve "begni" gibi içkiler gelmekteydi.

"Ugut", sadece buğdaydan, "begni" de buğday, darı ve arpa gibi tarım ürünlerinden elde edilmekteydi.193 Ayrıca onlar, "arı yağı" adını verdikleri baldan da içki (süçik/süçük) yapmaktaydılar.194

C. Tarım Ürünleri

Türklerin hayatında, hayvan ürünleri kadar olmasa bile bitkilerden elde edilen ürünler de, önemli bir yer tutuyordu. Bunlar, buğday, darı,195 arpa ve pirinç gibi ürünler idi. Bunlardan buğday, arpa ve darı, bugün olduğu gibi, eskiden de ekmeğin temel maddesini oluşturuyordu. Yalnız, yufka (yuga/yuwga/yupka) adı verilen ince ekmek, sadece buğday veya arpa unundan yapılmaktaydı. Darı (mısır) unu ise, daha çok "kavut" (kağut) adı verilen bir yiyecek maddesinin temel unsuru olarak kullanılmaktaydı.196

Buğday, hem tane olarak hem de un haline getirilerek, çeşitli yiyeceklere dönüştürülmek suretiyle yenilen bir yiyecek maddesi idi. Tane olarak buğday, sertleşmeden önce ateşte ütülerek, sertleştikten sonra da kavrularak (kogurmaç/kawurmaç) veya suda kaynatılarak yenmekteydi. Ayrıca, bugün olduğu gibi pişirilmiş buğdaydan "yarma" (yarmaş), bulgur ve "dövme"197 de yapılmaktaydı.

Türklerin en önemli yemeği, hiç şüphesiz, "tutmaç" idi. Daha doğrusu "tutmaç", tıpkı yoğurt ve kımız gibi Türklere özgü bir yiyecekti. Bu yemek, bugünkü Türk toplumunda çok sevilen "mantı" yemeğinin hemen hemen aynısı idi. Eski Türk topluluklarının yorumuna göre, tutmaç ismi, "tutma" ve "aç" gibi birincisi olumsuz, diğeri olumlu iki emir formundaki kelimenin birleşmesinden meydana gelmiş olup, "aç tutmayan, yani daima tok tutan" yemek anlamında bir sözdür. Gerçekten tutmaç, sindirimi oldukça güç bir yemek idi. Bundan dolayı da insanı uzun süre tok tutmaktaydı. Buna rağmen bu yemek, son derece besleyici bir özelliğe sahipti. Kaşgarlı Mahmûd'un ifadesine göre, tutmaç, insanın vücudunu kuvvetlendirmekte ve yüzüne sağlık alâmeti olarak kırmızılık vermekteydi.198

Ç. Sebzeler ve meyveler

Türkler; patlıcan (bütüge), fasulye (bosu), pancar (dünüşge), havuç (gezer/geşür/gizri, sarıg turma), kabak, sarımsak (samursak/sarmusak), soğan (sogun), salatalık (turmuz), turp (turma), şalgam (çagmur), biber (murç=karabiber) gibi bazı sebzeleri tanımakta ve yemekteydiler. Bunlardan da, özellikle kabağı çok yetiştirmekteydiler. Çünkü onların, bu sebzeyi çokça yetiştirmek için "kabaklık"199 adıyla anılan tarlaları bulunuyordu. Kabak, bugün olduğu gibi eski Türk toplumunda da hem taze olarak, hem de kurutulmuş olarak ileride yenmekteydi.

Türkler, çok çeşitli meyveler (yemiş) yetiştirmekte ve yemekteydiler. Bunlar; elma, (alma, almıla), şeftali (aluç, tülüg erük), kaysı (sarıg erük), erik (kara erük),200 armut, ayva (awya), dut (üjme), fıstık (bitrik, şekirtük), fındık (kosuk),201 üzüm, ceviz (yagak), iğde (yigde), karpuz (büken), kavun (kagun) gibi bugün de bilinen yemiş ve yiyeceklerdi. Türkler, bu yemiş ve yiyeceklerden kavun, erik ve cevizi hem çok seviyorlar hem de bunlardan çokça üretiyorlardı. Zira onların, kavun, erik ve ceviz yetiştirmek için tarla ve bahçeleri vardı. Bunlardan kavun tarlasına "kagunluk",202 erik bahçesine "erüklük",203 ceviz bahçesine de "yagaklık"204 adını veriyorlardı.

Üzüm de Türklerin çok sevdiği ve ürettiği meyveler arasındaydı. Onların "borluk" adını verdikleri üzüm bahçeleri vardı.205 Öte yandan, üzümü Çin'e götüren ve tanıtan Türkler idi.206 Türkler, üzümü hem taze olarak, hem de kurutarak (üskenteç) yemekteydiler. Onlar üzümden ayrıca "pekmez" (bekmes), "sirke" ve "şarap" (bor, kızıl süçik) da yapmaktaydılar.

Erik ve şeftali gibi yemişler, taze olarak yendiği gibi, kurutulmak suretiyle ileride yenmekteydi. Meyve kurusuna zamanımızda olduğu gibi "kak"207 denmekteydi.

5. Giyim ve Süs Eşyaları

Eski Türklerde elbiseye "ton"208 (don) veya "kedüm/kedgü" denmekteydi.209 Elbise, günümüzde olduğu gibi eskiden de "dış elbise" ve "iç elbise" şeklinde ikiye ayrılmaktaydı. Dış elbiseye "taş (dış) ton",210 iç elbiseye de "iç ton"211 denmekteydi. Elbiseler, günümüzde olduğu gibi eskiden de ütülenerek giyilmekteydi.212

Kurganlarda çıkan elbiselere, kaya resimlerine ve heykellere bakılırsa, Türklerin kıyafeti bugünkü medenî kıyafete çok yakındı. Kadınların ve erkeklerin kıyafetleri de birbirinden pek ayrılmıyordu. Diyebiliriz ki, Türk erkeği ne giyiyorsa Türk kadını da aynı elbiseyi giymekteydi. Yalnız kadınların elbiselerinin etekleri, erkeklerin elbiselerinin eteklerine göre daha uzun olmaktaydı.213

Eski Türk toplumunda, başlık olarak çeşitli börkler giyilmekteydi. Börk, Türkçe "börümek" (örtmek, kapatma) kelimesinden türemiş (börük=börk) bir isimdir. Kaşgarlı'nın bize bildirdiğine göre en çok giyilen börk, "kuturma börk",214 "sukarlaç börk"215 ve "kadıglıg börk"216 idi. Özellikle "sukarlaç börkler" (sivri börkler) Saka Türklerinden beri bütün Türk topluluklarında görülmekteydi. Türklerin ayrıca, tiftikten yapılmış beyaz renkte ve sarık biçiminde börkleri de vardı. "Kıymaç börk" adı verilen bu başlıkları en çok Çiğil Türkleri giymekteydiler.217 Öte yandan eski Türk kadınları börkten başka "bürüncük" adıyla anılan bir baş örtüsü kullanmaktaydılar.218 Bu kelime Türkçe "bürünmek" (örtünmek) fiilinin köküne "çük" küçültme ekinin getirilmesiyle (bürünçük) yapılmış bir isimdir.

Vücudun üst kısmına bugünkü söylenişi ile gömlekler (gönglek) giyilmekteydi. Bunu deri ve kumaştan yapılmış pantolonlar tamamlamaktaydı. Ayrıca, kış aylarında soğuktan korunmak için dizlere çorap gibi bir "dizlik" (yişim) geçirilmekteydi.219

Ayaklara ise, önce çorap (uçuk),220 sonra uzun veya kısa konçlu çizmeler (etük, oyuk) giyilmekteydi. Bu çizmeler genellikle keçeden yapılmaktaydı. Ayrıca Türklerin hayvan derisinden yapılmış "başmak" (pabuç) ve "çaruk" (çarık) gibi daha başka ayakkabıları vardı.221 Bunlardan özellikle çarık çok kullanılmaktaydı. Türklerin kendilerine has bir çarıkları vardı ki, buna "izlik" denmekteydi.222

Elbisenin üzerine de etekleri dizlere kadar uzanan kaftanlar (yalma/yelme, çekrek) alınmaktaydı. Bu uzun kaftanlara Orhun bölgesindeki Göktürklerden kalma heykellerin istisnasız hepsinde rast gelinmektedir. Kaftanlar genellikle belde kemerler (kur,223 kadış: kayış, bilbağı: bel bağı) veya kuşaklarla (kurşak) sıkılmaktaydı. Meselâ, Tüekta kurganında ortaya çıkarılmış olan bir prens (tigin) cesedine kırmızı, yeşil ve sarı renklerde üç çeşit elbise giydirilmiş olup, bu elbiseler belde bir kuşak ile bağlanmış durumdadır. Ayrıca, havanın soğuk ve yağmurlu olma durumlarına göre, elbiselerin üzerine kürkten paltolar (partu) veya yağmurluklar (yaku kedüt, yalma, yelme) da alınmaktaydı. Bir de kepenek (yaptaç) vardı ki, bunu genellikle çobanlar kullanmaktaydı.

Öte yandan, kış aylarında ellere günümüzde olduğu gibi eldiven (eliglik) takılmaktaydı.224 Burun temizlemek için de mendil (ulatu) taşınmaktaydı.225

El silmek için ise, zamanımızda olduğu gibi havlu (suvluk) kullanılmaktaydı.226

Türklerde genellikle her aile, ihtiyacı olan kumaşı kendisi dokumakta,227 elbisesini ve ayakkabısını da kendisi dikmekteydi. Afanesyovo (M.Ö. 30001700) ve Andronovo (M.Ö. 17001200) kültürlerinden günümüze dikiş malzemesi olarak kemik iğneler ve bakır bizler kalmıştır. Ayrıca eski Türklerde giyim kuşam işleriyle meşgul olan çeşitli meslek grupları vardı. Meselâ dikiş dikmeyi meslek edinenlere "yiçi" (terzi), "börk" yapanlara "börkçi",228 ayakkabı ve çizme dikenlere de "etükçi" denmekteydi. Bundan başka deri tabaklama (erükleme) da meslek sayılmaktaydı.229

Eski Türk kurganlarından özellikle kadınların kullandığı çeşitli süs ve süslenme eşyaları meydana çıkarılmıştır. Bunlar küpe, gerdanlık (boğmak), bilezik, boncuk, inci, tarak (targak) ve ayna (gözüngü) gibi çeşitli süs ve süslenme eşyaları idi. Bu süs eşyalarının bir kısmı Türk kültürünün eserleri değildi. Bunlar şüphesiz akınlarda komşu kavimlerden ganimet olarak alınmış eşyalardı.

Eski Türk kadınları, zamanımızda olduğu gibi yanaklarına kırmızı boya (enğlik) sürerek süslenmekteydiler.230 Ayrıca onlar, keçi kılından zülüf yaparak (önğik), başlarına takmaktaydılar.231



1 Köymen 1983: II, 298; Koca 1997: 90; 193 vd.
2 Kaşgarlı Mahmûd'un XI. yüzyılın ikinci yarısı içinde yazdığı "Dîvânü'lLugati'tTürk"te "yardımlaşma ve yarışma ile ilgili 190'ın üzerinde kelime bulunmaktadır.
3 Eski Türk ailesinin birlik ve bütünlüğü "Etli tırngaklı edirmez" (=Et tırnaktan ayrılmaz) atasözü ile ifade edilmiştir. (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 177).
4 Gökyay 1973: 36.
5 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 206.
6 Kafesoğlu 1977: 201.
7 Bazı yabancı yazarlar, Türk kadınını, erkeği ile fizikî ve ruhî bakımından karşılaştırırken daha da ileri gitmişlerdir. Meselâ Arap yazarı İdrisî bu hususta şöyle demektedir: "Türk kadınları güzel ve iyi endamlıdırlar. Bunlar erkeklerinden daha mukavemetli olup, ruhlarındaki keskinlik, tabiatlarındaki kuvvet sebebiyle muhtaç oldukları şeyleri erkeklerinden daha iyi kullanma yeteneğine sahiptirler". (Şeşen 1985: 109).
8 Türklerde "kadın" için çok çeşitli sözler kullanılmaktaydı. Bu hususta geniş bilgi almak için bkz. Çağatay 1962: 1342.
9 Barthold 1975: 24.
10 Ögel 1971: 29, 596.
11 Eski Türkçe'de ikinci eş için kullanılan herhangi bir kelime bulunmamaktadır.
12 Orhun Abideleri 1973: 49, 89.

15 Julien 1864: 6/3, 334. Türklerde ölüm törenlerinde bir araya gelme, bazen yeni evliliklere vesile olmaktaydı. Bu törenlerde gençler ve kızlar güzel elbiselerini giyip mezarın başında toplanmaktaydılar. Burada, bir genç, bir kızı beğenirse, törenden döndükten hemen sonra kızın ailesine bir dünür göndererek, evlenme teklifinde bulunmaktaydı. Kızın yakınları, bu isteğe genellikle rıza göstermekteydiler. (Ce jourla, les hommes et les femmes se revetent tous d'habits riches et elegants, et se reunissent aupres du tombeau. Si un homme devient amoureux d'une fille, il s'en retourne et envoie aussitot quelqu'un pour la demander en mariage a ses parents, qui, d'ordinaire, ne refusent point leur consentement).
16 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 141; 1941: III, 154, 441.
17 Bir Uygur beyi, oğlunu ve kızını başlık alıp vermeden evlendirmiştir. (Eski Türk Yazıtları 1987: 156).
18 Eberhard 1942: 69.
19 Rasonyi 1971: 56.
20 "Düğün" kelimesi "düğmek" (düğmelemek, bağlamak) fiilinden türemiş bir isimdir. Gerçekten de kelimenin anlamına uygun olarak, "düğün"le iki aile birbirine bağlanmaktadır. (Ebû Hayyân 1931: 36).
21 "Güvey" kelimesinin eski şekli "küdegü"dür. Bu kelime "gütmek" (küdmek) fiilinden türemiş "güden, çoban" anlamında bir söz de olabilir.
22 Rasonyi 1971: 57; Donuk 2000: 8084.
23 Oğuzlar babaya "dede" de demekteydiler. (Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 220). Eski Türkçe'de baba kelimesi de vardı. (Gabain 1988: 80).
24 Bu kelime "öksüz" (ögsüz=annesiz, yetim) şeklinde Türkiye Türkçesi'nde hâlâ kullanılmaktadır.
25 "Aba" kelimesi, bugün Anadolu köylerinde, küçük çocuklar tarafından anne yerine konmuş olan büyük kız kardeşler (ablalar) için kullanılmaktadır.
26 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 212.
27 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 123; 1941: III, 383.
28 "Kayın" kelimesinin ilk şekli "kadın" idi.
29 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 407, 369.
30 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 407; 1941: III, 382. Türkler, kardeş olsun veya olmasın aynı memeden emen çocukları da kardeş sayıyorlar ve bunlara "emikdeş" (emik=meme) diyorlardı. Bugün Türkiye Türkleri, bu çocuklar için "süt kardeş"i ifadesini kullanmaktadır.
31 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 123, 456.
32 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 375.
33 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 7.
34 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 7.
35 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 457.
36 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 7.
37 Ebû Hayyân 1931: 13.
38 Türkçe'de akrabalığa dair kelime ve kavramlar için bkz. Donuk 2000: 79144.
39 Alaçik için bkz. Johansen 1966: 286299.
40 Diyarbekirli 1972. 42 vdd.; Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 404, 447, 448.
41 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 121.
44 Kabîle anlamındaki "boy" sözü ile bugün insanın uzunluğu için kullanılan "boy" sözü aynı
kelimedir. Eski Türkçe'de boy sözü insan vücudunun bütününü ifade eden bir söz idi.
45 Kafesoğlu 1977: 203.
46 Kafesoğlu 1977: 202.
47 Sümer 1972: 37, 402 vd. Boy beyinin maiyetindeki birlik, genellikle 40 kişi civarında idi. Bu birliğin savaşçılarına da "yoldaş" adı verilmekteydi.
48 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 477.
49 Eski Türk Yazıtları 1987: 544.
50 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 215.
51 Orhun Âbideleri 1973: 23, 37, 70, 80.
52 Rasonyi 1971: 5.
55 Çin Yıllıklarında Türkler için "keçe çadırlarda otururlar, otları ve suları takip ederek göçerler" denmiştir. Liu Mautsai 1958: I, 8. "Sie wohnten in Filzzelten und zogen dem Wasser und Grase folgend umher". De Groot 1921: 3. "Wasser und Pflanzen suchend, wandern sie hin und her". Julien 1865: 6/3, 332. "İls se transportent d'un lieu a un autre, suivant qu'ils y trouvent de l'eau et des herbes". Chavannes 1900: 88. "İls deplacent a la recherche des eaux et des paturage".
56 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 142, 65, 106. Kaşgarlı Mahmûd "koy"u, "derenin koyağı (vadisi), dibi, düzlüğü" şeklinde tarif etmektedir. Bugünkü Türkçe'de "koy" deniz kenarlarında rüzgârdan, fırtınadan korunan ve denizin dalgalarını kıran girintiler için kullanılmaktadır. Ayrıca bkz. Eski Türk Yazıtları 1987: 449, 472, 473.
57 Bacon, tarihsiz: 22. Bugün Anadolu'da "aksu" ve "kara su" adları ile anılan birçok çay, dere ve nehir bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, Türkler Orta Asya'dan Anadolu'ya göçerken maddî ve manevî bütün kültür unsurlarını da birlikte getirmişlerdir.
58 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 325, 326; 1941: III, 124. Kaşgarlı Mahmûd "kuz" yeri "güneş görmeyen gölgeli yer" şeklinde tarif etmektedir. Ebû Hayyan 1931: 84.
59 Grousset 1980: 80.
60 Kaplan 1985: 34.
61 Bu hususta ünlü siyaset kitabı Kutadgu Bilig'de hükümdara "vur, al, dağıt" tavsiyesi yapılmaktadır. Bunun anlamı şudur: Düşman ile savaş, elindeki birikmiş servetini al ve halka dağıt.
62 Ordos kelimesi, Türkçe ordu kelimesinin Çince söylenişidir. Türk hükümdarları, "ordu" adı verilen karargâhlarını burada kurdukları için bu bölge "Ordos" adıyla anılmıştır.
63 Eberhard 1987: 2.
64 Eberhard 1987: 33, 35.
65 Sinor 2000: 20.
66 Eberhard 194041: 168170.
67 Nemeth 1982: 91.
68 "Yund" veya "yond" kelimesinin etimolojisi için bkz. Sinor 1965: X, 307312.
69 Erkeklik organı öldürülmüş yani enenmiş ata "iğdiş" denmektedir.
70 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 395.
71 İbn Fazlan 1975: 41. Bu sayı, hiç şüphesiz abartılmış bir sayı olmakla birlikte Türklerde at sayısının çokluğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Nitekim, eski Türk yazıtlarında beylerin şahıslarına ait verilen at sayıları da az değildir. Meselâ, Göktürk kahramanı Költigin öldüğü zaman geride 4 bin at (dört bing yılkı) bırakmıştır. (Orhun Abideleri 1973: 31, 76). Aynı şekilde bir Türk beyi öldüğü zaman varislerine 6 bin at (altı bin yont) kalmıştır. (Eski Türk Yazıtları 1987: 450).
72 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 58. Damga, sadece hayvanlara değil, ailenin bütün eşyalarına da vurulmaktaydı.
73 LiuMautsai 1958: I, 453; Çandarlıoğlu 198384: 73 vd. Uygurlar, bir at karşılığında Çinlilerden 50 veya 40 balya ipek almaktaydılar.
74 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 107.
75 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 26.
76 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 377.
77 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 382.
78 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 224.
79 Çinliler, Göktürklerin yetiştirdikleri atlardan 11 cinsini adlarıyla birlikte tespit etmişlerdir. (LiuMautsai 1958: I, 453 vd.).
80 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 45, 49, 81, 324, 338, 374, 430, 436, 483; 1941: III, 10, 122,
127, 148, 217, 233.
82 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 335, 365, 367, 507, 426; 1941: III, 126.
83 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 176; 1939: I, 335, 481.
84 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 379, 481.
85 Esin 1965: X, 212, 215. Marco Polo'nun Anadolu'da gördüğü "güzel atlar", İslâm dünyasında "Türkmen atı" adıyla tanınan atlar olmalıdır.
86 Deer 1954: XII, 161.
87 Hayvanın beli ile kuyruğu arsında bulunan dolgun ve yuvarlakça bölge.
88 Gabain 1965: 228, 229, 230. "Die bei den Chinesen beliebte 'plastische linie' stellt drei Pferde dar, das vordere im versammelten Galopp. Wir bemerken einen feinen Kopf mit kleinen Ohren und einem weichen, empfindsamen Maul, höchst beeindruckende, lebhafte Augen, eine dichte, ziemlich lange Maehne und eine starke Brust".
89 Rasonyi 1971: 51.
90 Köymen 1983: II, 278.
91 Köymen 1983: II, 279.
92 Köymen 1983: II, 279284.
93 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 76.
94 Köymen 1983: II, 277.
95 Bazı bilim adamları "yonca" sözünü "yund/yond" (at) kelimesi ile ilgili görmüşlerdir. (Turan 1969: 115).
98 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 235. "Yund kamug okraşdı" (=Bütün atlar yemi görünce kişnediler).
99 Kaşgarlı Mahmûd: 1939: I, 117.
100 Ebû Hayyân 1931: 72.
101 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 261, 272; 1940: II, 181. "O, atın kanadı" (=O atından kan aldı). "Ol atın çektürdi" (=O, atındantırnak hastalığı veya başka hastalık yüzündenkan aldırdı).
102 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 115.
103 Dağlama, bir demir paçasının ateşte iyice ısıtılıp, yaranın üzerine basılması suretiyle yapılmaktaydı.
104 Atın terini çekmesi için eyerin altına konan keçeye "terlik" denmekteydi. (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 476).
105 Ebû Hayyân 1931: 118.
106 Diyarbekirli 1979: 20.
107 "Kony" kelimesindeki "n" ve "y" harflerinin zamanla yer değiştirmesi sonucunda aynı kelime "koyun" şekline dönüşmüştür.
108 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 431.
109 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 456, 444.
110 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 387.
111 İbn Hayyan 1931: 78.
112 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 392, 411, 426, 481, 483; 1941: III, 122, 149, 156, 363.
113 İbn Fazlan 1975: 41.
114 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 256.
115 Kaşgarlı Mahmûd 1940: II, 355.
116 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 224.
117 Kaşgarlı Mahmûd 1940: II, 15, 185.
118 Şeşen 1985: 161, 171.
119 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 101, 471; Ebû Hayyân 1931: 85.
120 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 3.
121 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 102.
122 Gabain 1988: 87. "Ud"=sığır, öküz.
123 Kaşgarlı Mahmûd 1939: 364, 368.
124 Rasonyi 1971: 51.
125 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 396; 1941: III, 218; Ebû Hayyân 1931: 53.
129 Ebû Hayyan 1931: 18.
130 Kaşgarlı Mahmûd 1940: II, 49, 51; 1941: III, 242.
131 Baykara 1997: 104.
132 "Tarla ve darı" kelimeleri için bkz. İnan 1991: 313315.
133 Rasonyi 1970: 52. Türkler, "ögür" de adını verdikleri darıyı çok üretiyor olmalılar ki, onların, ihtiyaç fazlası darılarını muhafaza etmek için "ögürlük" adını verdikleri ambarları vardı. (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 152).

134 Rasonyi 1971: 52.
135 Liu Mautsai 1958: I, 161, 216; Chang Jent'ang 1968: 157 vd.
136 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 123.
137 Rasonyi 1971: 53.
138 Kaşgarlı Mahmûd 1959: I, 507.
139 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 52.
140 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 125, 242.
141 "Orak" (orgak) sözü, "ot urdı" (=ot biçmek) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş bir isimdir. (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 14).
142 Kaşgarlı Mahmûd 1940: II, 82. "Er tarığ savurdı" (Adam ekin savurdu). Bugün Anadolu'da tane ve samanı birbirinden ayırmada kullanılan âlete "yaba" denmektedir.
143 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 126.
144 Baykara 1997: 102, 104 vd.
145 Ögel 1984: 146.
146 İzgi 1989: 57; Mackerras 2000: 451.
147 Şeşen 1 985: 101.
148 Kimek Türklerinde "değiş tokuş" şöyle yapılmaktaydı: Kimeklerle değiş tokuş yapmak isteyen yabancı, malını getirip, bir tahta üzerine bırakmaktaydı. Kimek Türkü de kendi malını getirip, alacağı malın yanına koymaktaydı. Eğer o, değiş tokuşa karar vermişse, yabancının malını alıp, kendi malını tahta üzerine bırakarak, oradan ayrılmaktaydı. (Şeşen 1975: 101; Şeşen 1985: 92).
149 Haussig 1997: 210 vd. "Satir"; eski Rumca bir kelime olup, Türkçe'ye Soğd tüccarları vasıtasıyla geçmiştir.
150 Haussig 1997: 211.
151 İzgi 1978: 96 vd.
152 Eberhard 1942: 77, 71.
153 Chang Jent'ang 1968: 175.
154 Eberhard 1987: 214; Tsai Wenshen 1967: 21; Çandarlıoğlu 198384: 73 vdd. Uygurların Çin'e ihraç ettikleri atların hepsi aynı değerde değildi. Bu atlar arasında zayıf ve yaşlılar da bulunuyordu. Fakat Uygurlar, atlarının hepsini aynı fiyata satıyorlardı.
155 Ligeti 1986: 248.
156 Baykara 1997: 110.
157 Şeşen 1985: 101.
158 Eski Türk ülkelerinde kırmızı, beyaz ve siyah renklerde olmak üzere çeşitli tilki bulunmaktaydı. Bunlardan en çok siyah tilki kürkü değerli idi. Bir siyah tilki kürkü, 100 (bugünkü para ile 3 milyar) dinar gibi yüksek bir fiyata alıcı bulmaktaydı.
159 Şeşen 1985: 47, 56, 61, 62, 63, 83, 100, 102, 104, 105, 128, 158, 162, 264.
160 Şeşen 1985: 171, 161.
161 Franke 1930: II, 233. "Die T'ukue waren im laufe der letzten 100 Jahre aus dem kleinen Stamme zu einem kraftvollen Volke geworden, das den Grenzgebieten mit den Chinesen einen Handel in Seide und anderen Stoffen angefangen hatte".
162 Türklerin "temürlük" adını verdikleri demir eritip, süzdükleri imalâthaneleri vardı.
163 Haussig 1997: 161.
164 Chavannes 1900: 235. "Apres un long voyage, Zemarque arriva en Sogdiane; la un certain nombre de Turcs se presenterent a lui, offrant de lui vendre du fer; ils voulaient ainsi, pense Menandre, lui faire savoir qu'on trouvait chez eux des mines de fer".
167 Altheim 1959: IV, 273; Nemeth 1982: 76; Kafesoğlu 1977: 57.

168Nemeth 1982: 109.
169 Julien 1864: 6/3, 508, 509. "Ensuite ils en envoyerent d'autres pour demander l'autorisation d'etablir, le long des frontieres, des marches pour commercer avec la Chine. L'empereur rendit un decret par lequel il le leur permit". İzgi 1978: 97 vd., 100.
170 Chang Jent'ang 1968: 176; Ligeti 1986: 207.
171 Ligeti1986: 18.
172 Haussig 1997: 174 vd.
173 Haussig 1997: 213.
174 Haussig 1997: 111, 196.
175 Mori 1984: 344 vd.
176 Franke 1930: I, 337 vdd.; Kafesoğlu 1977: 44; Ligeti 1986: 5158; Koca 1990: 50.
177 Haussig 1997: 196; Koca 1990: 70 vd.
178 Koca 1990: 71.
179 Köymen 1983: II, 453.
180 "Erkeç" kelimesi, "erkek" ve "keçi" kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiş bir isim olup, erkek keçi demektir.
181 Orhun Abideleri 1973: 53/92.
182 Gökyay 1973: 4.
183 Kaşgarlı Mahmud 1939: I, 95; Köymen 1983: 462.
184 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 7. "Yund eti yıpar=at eti misk gibi kokar".
185 Şeşen 1985: 100, 101, 109, 115.
186 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 16.
187 "Yoğurt" kelimesi, muhtemelen "yoğun" ve "süt" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş bir isim olup, yoğunlaştırılmış süt demektir.
188 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 143.
189 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 433; Köymen 1983: II, 457.
190 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 356.
191 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 50, 434.
192 İbn Fazlan 1975: 46.
193 "Darı"ya "ügür" de denmekteydi.
194 "Kavut", darı ununa yağ ve şeker karıştırılmak suretiyle yapılmaktaydı. Besleyici ve iyileştirici bir özelliği olan kavut, genellikle loğusa kadınlara yedirilmekteydi.
195 Dibekte dövülmüş buğdaya "dövme" deniyordu.
196 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 452 vd.
197 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 503, 505.
198 Bir de sarı erik (limgen) cinsi vardı.
199 Fındık en çok Etil Bulgarları ülkesinde yetiştirilmekteydi. (İbn Fazlan 1975: 53).
200 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 504, 505.
201 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 152.
202 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 51.
203 Caferoğlu 1968: 47; Gabain 1988: 269.
204 Roux 1994: 16.
205 Kaşgarlı Mahmûd 1940: II, 282; 1941: III, 155.
206 "Donatmak" fiili de "ton" (elbise) ile ilgilidir. Bu fiil, eskiden "ton ıdtı" (=elbise gönderdi. Elbise hediye etti) şeklindeydi. Bu iki kelime zamanla birleşerek "donatmak" fiili meydana gelmiştir.
(Kaşgarlı Mahmûd 1940: II, 312).

210 Kaşgarlı Mahmûd 1941: 152.
211 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 314. Günümüzde olduğu gibi eskiden belden diz kapaklarına kadar uzanan giysiye "iç don" denmekteydi.
212 Kaşgarlı Mahmûd bu hususta şu dikkat çekici ifadeyi kullanmıştır: "Ol tonug ütidi" (=O elbiseyi ütüledi). (Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 252). Ayrıca eski Türkçe'de "ütü" (ütük) kelimesi de bulunmaktaydı. (Kaşgarlı Mahmûd 1939: I68; Caferoğlu 1968: 274).
213 Uzun etekli elbiseler giymiş olmalarından dolayı kadınlara "uzun tonluğ" denmiştir. (Caferoğlu 1968: 270).
214 Önde ve arkada iki kanadı bulunan börk.
215 Tepesi uzun ve sivri börk.
216 Kenarlı, kıyılı börk.
217 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 175. "Kıymaç börk"ler, bugün Orta Asya Türklerinde hâlâ yapılıp giyilmektedir.
218 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 510.
219 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 19.
220 Caferoğlu 1968: 262.
221 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 38, 466.
222 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 104.
223 Türkçe'nin en eski kelimelerinden olan "kur" (kemer) sözü bugün uçkur (iç/uçkur) ve kuşak (kurşag) kelimelerinin içinde varlığını korumaktadır.
224 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 153; Ebû Hayyan 1931: 10. "ellik".
225 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 136.
226 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 471.
227 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 21. Eski Türk toplumunda ayrıca kumaş dokuma işiyle uğraşan bir meslek grubu da vardı. Bunlara "bözçi" (bezci) denmekteydi.
228 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 26; 1940: 41, 52.
230 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 115; Ebû Hayyân 1931: 11. "enilik".
231 Kaşgarlı Mahmûd 1939: I, 136.



Altheim, F.; Geschichte der Hunnen, I, IV, Berlin 1959; Asya'nın Avrupa'ya Öğrettiği, trc. E. T. Elçin, İstanbul 1967.

Bacon, E. E.; Esir Orta Asya, tr. T. Say, Tercüman 1001 Temel Eser, tarihsiz.

Barthold, V. V.; Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Haz. K. Y. Kopramanİ. Aka, Ankara 1975.

Baykara, Tuncer; Türk Kültürü Araştırmaları, İzmir 1997. Caferoğlu, A.; Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul 1968.

Chang Jent'ang; T'ang Devrinde Doğu Göktürkleri Hakkında Yen Belgeler, Tapei 1968. Chavannes, Ed.; Documents sur le Toukiue Occidentaux, Paris 1900.

Çağatay, S.; Türkçe'de "Kadı" İçin Kullanılan Sözler, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı (Belleten), (1962), s. 1342.

Çandarlıoğlu, G.; UygurÇin İktisadî Münasebetleri, Tarih Dergisi, XXIV, (198384), 7380.

De Groot, J. J. M.; Die Hunnen der vorchristlichen Zeit, BerlinLeipzig 1921.

Deer, J.; İstep Kültür, trc. Ş. Baştav, DTCFD, XII, (1954).

Divitçioğlu, S.; Kök Türkler, İstanbul 1987.

Diyarbekirli, N.; Hun sanatı, İstanbul 1972; Orhun'dan Geliyorum, Türk Kültürü, 19899, (1979), s. 164.

Donuk, Abdülkadir; Türklerde Akrabalık Adları, Tarih Boyunca Türklerde Ev ve Âile Semineri, İÜ, Tarih Araştırma Merkezi, İstanbul 2000.

Eberhard, W.; Çin Kaynaklarına Göre Orta Asya'daki At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Mâlûmat, (194041); Çin'in Şimal Komşuları, Ankara 1942; Çin Tarihi, Ankara 1987.

Ebû Hayyân; Kitâb alİdrâk liLisân al Atrâk, İstanbul 1931.

Esin, E.; The Horse in Turkic Art, Central Asiatic Journal, X, (1965), s. 167227.

Franke, O.; Geschichte des chinesischen Reiches, I, II, BerlinLeipzig 1930.

Gabain A. M.; Eski Türkçe'nin Grameri, trc. M. Akalın, Ankara 1988; Pferd und Reiter im Mittelalterlichen Zentralasien, Central Asiatic Journal, X, (1965), s. 228243.

Gökalp, Z.; Türkçülüğün Esasları, Haz. M. Kaplan, İstanbul 1972.

Gökyay, O. Ş.; Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973.

Grousset, R.; Bozkır İmparatorluğu, trc. R. Uzmen, İstanbul 1980.

Haussig, H. W.; İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, trc. M. Kayayerli, Kayseri 1997.

İbn Fazlan Seyahatnâmesi, trc. R. Şeşen, İstanbul 1975.

İnan, A.; Makaleler ve İncelemeler, II, Ankara 1991.

İzgi, Ö.; XI. Yüzyıla Kadar Orta Asya Türk Devletlerinin Çin'le Yaptığı Ticarî Münasebetler, Tarih Enstitüsü Dergisi, 9, (1978), s. 87106; Çin Elçisi Wang Yente'nin Uygur Seyahatnâmesi, Ankara 1989.

Johansen, Ulla, Alaçyq, Reşid Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966, s. 286305.

Julien, St.; Documents Historiques sur les Toukioue, (Turcs), Journal Asiatique, 6/34, (1864), s. 400549, 200232, 392477.

Kafesoğlu, İ.; Türk Millî Kültürü, Ankara 1977. Kaplan, M.; 1985.

Kaşgarlı Mahmûd, Divanü'lLugati'tTürk, IIII, trc. B. Atalay, Ankara 19391941.

Koca, S.; Türk Kültürünün Temelleri, İstanbul 1990; Dandanakan'dan Malazgirt'e, Giresun 1997.

Köymen, M. A.; Alp Arslan ve Zamanı, Ankara 1983.

Ligeti, L.; Bilinmeyen İç Asya, Ankara 1986.

Liu Mautsai; Die Chinessischen Nachricten zur Geschichte der OstTürken (T'uküe), I, Wiesbaden 1958.

Mori, M.; Soğdluların Orta Asya'daki Faaliyetleri, Belleten, XLVII, (1984), s. 339351. Nemeth, G.; Attila ve Hunları, trc. Ş. Baştav, Ankara 1982.

Ögel, B.; Türk Mitolojisi, Ankara 1971; Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, I, II, Ankara 1981; İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984.

Radlof, W.; Sibirya'dan (Seçmeler), trc. A. Temir, İstanbul 1976.

Rasonyi, L.; Tarihte Türklük, Ankara 1971.

Roux, J. P.; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, trc. A. Kazancıgil, İstanbul 1994.

Sinor, Denis; Notes on the equine terminology of the Altaic peoples, Central Asiatic Journal, X, (1965), s. 307315; İç Asya Kavramı, trc. R. Sezer, Erken İç Asya Tarihi, İstanbul 2000, s. 1132.

Sümer, F.; Oğuzlar (Türkmenler), Ankara 1972.

Şeşen, R.; İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri Ankara, 1985.

Tsai Wenshen; Li Te Yü'nün Mektuplarına Göre Uygurlar, (840900), Tapei 1967.

YingShih yü; Hsiungnu, trc. S. Esenbel, Erken İç Asya Tarihi, İstanbul 2000, 167208.

Yusuf Has Hacib; Kutadgu Bilig, nşr, ve trc. R. R. Arat, İstanbul, 1947; Ankara1974.

  
14487 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın