• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Rum Mezalimi ve Kktc'ye Doğru / Dr. Ahmet Gazioğlu

Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs anlaşmalarını kabul ederken ileriye ait niyetlerinin ilkin, Türk tarafına tanınan ve kendilerine göre aşırı olan hakları ortadan kaldırmaya ve ilk aşamada bir Kıbrıs Rum devleti, sonra da Yunanistan'a ilhak aşamasına geçmeye yönelik olduğuna ilişkin çeşitli kanıtlar vardır. Yunan ve Rum liderlerinin bu konudaki demeçleri ve davranışları bunun açık örnekleridir. İşte bunlardan birkaçı:

a) Averoff; anılarında şöyle demektedir: "yapılan anlaşmalar, daha küçük ikinci bir Yunanistan yaratmanın ve adanın zamanla bu niteliğiyle tanınmasının yolunu açtı.1

b) Makarios ise, iki toplumlu bağımsız devletin Cumhurbaşkanı olmasına karşın, yine de bu düzenlemenin geçici olduğu ve ana hedefin değişmediğini belirten konuşmalar yapmaktaydı. Nitekim, 5 Ocak 1962'de yaptığı bir konuşmasında şöyle demişti:

"Kıbrıs halkının mücadelesi devam edecektir.

Zürih ve Londra anlaşmaları, bu mücadele sürecinde, sadece bir kilometre taşı değil, aynı zamanda bugün elde edilenlerin kapitalize edilmesi ve ileride gerçekleştirilecek fetihler için başlatılacak mücadelelerin hareket noktası ve burçlarıdır."

Kurulacak Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı ve Muavini, iki halkın ayrı ayrı oylarıyla, Londra-Zürih anlaşmalarının imzasından bir süre sonra seçilmişti. Böylece Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı Makarios ve Muavini de Dr. Küçük oluyordu. İşte bu seçimin sonuçlarının açıklanması üzerine, 13 Aralık 1959 günü, Makarios halka yayınladığı bildiride şöyle diyordu:

"Sekiz yüzyıldan bu yana ilk kez, adanın yönetimi (hükümeti) Rumların eline geçmiş bulunuyor."

Makarios bu tür olumsuz, kışkırtıcı ve esas niyetlerinin değişmediğini açıkca belirten demeçlerini, konuşmalarını devam ettirmiştir. Birçok örnekten işte iki tanesi daha:

Makarios, 1 Nisan 1960'da, EOKA'nın başlattığı tedhişin 5. yıldönümünde, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının üzerinde çalışmalar yapıldığı günlerde, EOKA'nın verdiği kurtuluş mücadelesinin, ulusal özgürlüğün temel taşını oluşturduğunu belirterek şöyle dedi:

"Bu özgürlüğü tamamlamak ve korumak bizim kutsal görevimizdir. Ulusal mücadeleler asla sona ermez; aynı esası ve içeriğini koruyarak sadece şekil değiştirirler.

Zürih ve Londra Anlaşmalarıyla umutlarımız ve emellerimiz tamamlanmamıştır. EOKA'nın bize sağladığı bu burçlardan ve köprübaşlarından zaferimizi tamamlayıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Ohalde, inançla ülkemizin geleceği için uğraş vermeliyiz ve emin olmalıyız ki, 5 yıl önce başladığımız bu görev yakında tamamlanacak ve meyvelerini verecektir. '2

Makarios, bu sözleriyle 5 yıl önce başlattıkları ve adanın Yunanistan'a ilhakını amaçlayan EOKA tedhiş hareketini anımsatmaktaydı ve bu görevin, yani Enosisi gerçekleştirme mücadelesinin yakında tamamlanacağını belirtiyordu. Yani, iki toplumun eşitliğine, kurucu ortaklığına dayalı bir Cumhuriyet kurulurken, bu devletin Cumhurbaşkanlığına getirilmiş olan Başpiskopos, bağımsız devleti yıkıp Enosisi gerçekleştireceklerini, değişmez amaçlarının Yunanistan'a ilhak olduğunu açıkca dile getiriyordu.

Makarios, 28 Temmuz 1960'da, yani, iki toplumlu Kıbrıs Ortaklık Cumhuriyeti'nin ilanından sadece 18 gün önce ise şu demeci verdi:

"Anlaşmalar, hedefi oluşturmuyor ve yarına değil, bugüne aittir. Kıbrıs Rum halkı, ulusal davasına devam edecek ve geleceğini kendi iradesine göre şekillendirecektir.

Zürih ve Londra Anlaşmaları, olumlu ögeler yanında olumsuzluklar da içermektedir.

Rumlar olumlu yönlerinden yararlanacak, olumsuz yönlerini ise ortadan kaldıracaktır."

Ve nihayet Cumhuriyetin ilân edildiği, ortaklık devletinin kurulduğu 16 Ağustos 1960 günü Makarios şöyle dedi:

"Bağımsızlık, EOKA mücadelesinin amacı ve hedefi değildi... Yabancı faktörler, ulusal hedefin gerçekleşmesini önledi. Fakat bu, üzüntü nedeni olmamalıdır... Zira yeni burçlar fethedilmiştir ve Kıbrıslı Rumlar bu burçlardan hareketle nihai zaferini tamamlayacaktır."

Londra ve Zurih Anlaşmalarının en önemli belgesini, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer yandan Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında imzalanan Garanti Antlaşması oluşturmaktadır.

Averoff, tüm ikili müzakereler sürecinde Zorlu'nun, kurulacak Ortaklık Cumhuriyeti'nin federal bir devlet sistemine dayanması ve Türkiye'ye adada askeri bir üs verilmesi üzerinde ısrar ettiğini, Yunan tarafının ise bu iki öneriyi kesin şekilde reddettiğini ileri sürerek, Türklerin bu iki isteğini tatmin için Garanti ve İttifak Antlaşmalarını önerdiklerini anılarında anlatmaktadır. Böylece, Averoff'a göre, bu iki antlaşma, Kıbrıs'ta kurulacak devlet rejiminin bir askeri darbe ile, veya bir başka yolla değiştirilmemesini güvence altına alacaktı.3

Bir anlaşmanın önünü tıkamamak için, sonunda Türk hükümeti, adada bir üsse sahip olmak ve sistemin ise federal cumhuriyet olarak belirlenmesi isteminden vazgeçti ve Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile rejimi güvenceye bağlamak önerisini kabul etti. Böylece, bu iki önemli Antlaşma gerçekleşmiş oldu.

Garanti Antlaşmasına göre 3 garantör ülke (Türkiye, İngiltere ve Yunanistan) Kıbrıs Cumhuriyeti'ni garanti etmekte ve bu antlaşma hükümleri ihlâl edildiği takdirde birlikte veya tek yanlı müdahale hakkına sahip bulunmaktaydı.

İttifak Antlaşmasının III. maddesi ise, Kıbrıs Cumhuriyeti'nde üçlü bir karargah kurulmasını ve bu üçlü karargahta, Türkiye'nin 650 ve Yunanistan'ın ise 950 asker bulundurmasını öngörmekteydi.

Anlaşmalara göre, 10 Bakandan 7'si Rum ve 3'ü Türk olarak belirlendi. Dr. Küçük'ün atadığı ve 2 Nisan 1959'da açıklanan 3 Türk bakan şunlardı: Osman Örek: Savunma Bakanı; Fazıl Plümer: Tarım ve Tabii Kaynaklar Bakanı; Dr. Niyazi Manyera: Sağlık Bakanı.

19 Şubat 1959'dan, Cumhuriyetin ilan tarihi olan 16 Ağustos 1960 tarihine kadar süren geçici dönemde, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkan Yardımcısı da Türk ve Rum toplumları tarafından ayrı olarak seçilmişti. Böylece, daha Cumhuriyet kurulmadan önce Cumhurbaşkanlığına Makarios ve Cumhurbaşkan yardımcılığına Dr. Küçük getirildi.

Zürih ve Londra Anlaşmalarında adada İngilizlere ait egemen üsler bulunması da kabul edilmişti.

15 Ağustosu 16 Ağustos'a bağlayan gece yarısı, resmi bir törenle bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ilân edildi.

Böylece, Kıbrıs'ın uzun tarihinde ilk kez, iki toplumun ortaklığına ve işbirliğine dayalı bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş ve bu ortaklık cumhuriyeti hür dünya devletleri arasına katılmış oldu.

Aynı gün son İngiliz valisi Sir Hugh Foot, bir ihtiram kıtasını teftiş etti ve saat 9'da otomobille Vilayet Konağından ayrılarak Mağusa'ya gitti. Orada saat 10'da limandaki Chichester adındaki İngiliz muhribine bindi ve İngiliz jetlerinin alçaktan yaptığı uçuşlarla selamlanarak adadan ayrıldı.
Vali ayrıldıktan bir saat sonra, İttifak Antlaşmasına uygun olarak, adada üçlü karargahta üslenecek olan Türk ve Yunan alayları aynı limandan karaya çıktılar.

Mağusa limanına ilkin 950 kişilik Yunan Alayı'nı getiren 3 nakliye gemisi girdi; ardından Albay Turgut Sunalp komutasındaki 650 kişilik Türk Alayı'nı getiren Ege gemisi gelip rıhtıma dayandı. Ege vapuru, bayraklarla süslü olarak limandan içeri girerken, Mağusa surlarını ve limanın önlerini dolduran binlerce Kıbrıslı Türkün "Yaşa... varol... Anavatan çok yaşa..." sesleriyle ve coşkun alkışlarla, sevinç gözyaşları ve sevgi gösterileriyle karşılandı.

Türk ve Yunan gemilerindeki askerler, anlaşma uyarınca, aynı anda, saat 12'de karaya birlikte çıktılar. Türk askeri, 82 yıllık bir ayrılıktan sonra, baştan başa bayraklar, milli renkler ve flamalarla süslenmiş olan Mağusa'da, Türkiye Milli Birlik Komitesi üyesi Tüm-General Cemal Madanoğlu, Başkonsolos Vecdi Türel, Federasyon Başkanı Rauf R. Denktaş, Dr Küçük'ün temsilcileri, Türk Bakanlar ve milletvekilleri ile büyük bir Türk kalabalığı tarafından karşılandı.

Askerlerin tümü de karaya çıkınca, İstiklâl Marşı çalındı ve Bayrak Töreni yapıldı. Türk Alayı buradan saat 13.30'da ayrılarak Türk halkının coşkun sevgi gösterisi ve çiçek yağmuru altında, düzenli bir yürüyüşle Namık Kemal Meydanı'na geldi. Orada Namık Kemal'in büstüne çelenk konularak saygı duruşunda bulunuldu. Hem limanda, hem meydanda kurbanlar kesildi. Federasyon Başkanı Denktaş, Türk askeri birliğine hitaben bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: "Kıbrıs'ta sizin varlığınız, bize 26 milyonluk bir kuvvet, 26 milyonluk bir iman, 26 milyonluk bir güven getirmiştir. Bundan sonra terkedilmiş bir Türklük değil, burada Türklük şerefi ile yaşamaya hazır kuvvetli bir Türk toplumu bulacaksınız.

Sizi burada barışın gözcüleri olarak selamlıyoruz. Barışın gözcüleri olarak kucaklıyoruz. Siz burada kuvvetli oldukça, bizim haklarımızın koruyucusu oldukça, hiç kuşku yoktur ki, Kıbrıs'ta Türler barış içinde, güven içinde günlük işlerine bakabilecek ve geleceğe emin bir surette, korkmadan, yılmadan, ilerliyecetir. "4

Türk Askeri Birliği, saat 17.30'da Lefkoşa'ya ulaştı. Bando ve birkısım askerlerle kumandanları burada vasıtalarından inerek Atatürk meydanı'na doğru yürüyüşe geçtiler. Halk, büyük bir insan deryası halinde, alkış ve "Türk askeri çok yaşa" nidaları arasında Mehmetçiklerin yürüyüşünü heyecanla seyretti. Evkaf bahçesindeki Atatürk büstüne komutanlar tarafından bir çelenk konuldu, saygı duruşunda bulunuldu.

Böylece, 82 yıllık bir ayrılıktan sonra Türk askerî, adada kurulan yeni, bağımsız ve iki toplumun kurucu ortaklığına dayalı devletin ve Cumhuriyet düzeninin koruyucusu ve garantörü olarak tekrar Kıbrıs'a ayak bastı.

Rumların Ortaklık Cumhuriyeti'ni Yıkma Girişimleri

İki toplumlu Ortaklık Cumhuriyeti'ni, başta Başpiskopos Makarios olmak üzere Kıbrıs Rum liderliği birtürlü içlerine sindirememişti. Bu nedenle, Cumhuriyetin kuruluşunu sağlayan Londra ve Zürih Anlaşmalarının imzalandığı andan itibaren Makarios, kurulması öngörülen iki toplumlu ortaklık Cumhuriyeti'nin ilk fırsatta ve erken zamanda yıkılmasını, tüm adanın Rum egemenliği altına sokulmasını, bir Rum devletine dönüştürülmesi, siyasi yönden kendilerine eşit olduğu uluslararası anlaşmalarla saptanan Türk ortağın Kıbrıs Rum devleti içinde azınlık bir toplum statüsüne indirgenmesini, hatta toptan imha edilmesini öngören planlar yapmaya başladı.

Makarios, daha 1950'de Başpiskopos seçildiğinde, göreve başlarken Enosis, yani Kıbrıs'ı Yunanistan'la birleştirmek mücadelesini sürdürüp bu ideali gerçekleştirmek için ant içmişti. İşte bu yeminine bağlı olarak adada EOKA'nın kurulmasına ve tedhişin başlamasına önayak olmuştu.

Enosisi önleyici her harekete, adanın özerkliğine, hatta bağımsızlığına karşı çıkmış, Yunanistan'a ilhak uğruna teröre, şiddete, başvurulmasını, uluslararası Enosis kampanyaları başlatılmasını planlamış, ve yönetmişti.

Böylesine bağnaz bir Helen milliyetçisi, ırkçı ve şöven bir din lideri olan Makarios, Kıbrıs'ın ilk Cumhurbaşkanı seçilerek, bağımsız Kıbrıs devletinin başına geçmişti. Bu olgu, iki toplumun siyasi eşitliğini ve işbirliğini, iki anavatan olarak Türkiye ve Yunanistan'ın ada üzerindeki hak ve çıkarlarının dengelenmesini ve devamını, Yunan yayılmacılığının esin kaynağı olan Megali İdea'nın hedeflediği Enosisin yasaklanmasını, Kıbrıs Türk Toplumu ile adadaki iktidarın ve egemenliğin paylaşılmasını öngören Kıbrıs anlaşmalarını Makarios'un uygulamaya koyması olanağını ve umudunu ortadan kaldırmaktaydı.

Nitekim öyle oldu. 3 yıl içinde Kıbrıs Cumhuriyeti yıkılma noktasına geldi ve nihayet 1963 sonunda Türk toplumuna karşı girişilen etnik temizlik, yani soykırım hareketi ile ortadan kalktı; ada 1960 anlaşmaları ve anayasasına aykırı yasa dışı bir Rum devletine dönüştürüldü.

İki toplumun siyasi eşitliği ve ortaklığına dayalı Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş süreci esnasında bile Makarios daha önceki bir bölümde örnekleri verilen esas amaç ve niyetlerini çeşitli beyanatlarında, konuşmalarında açıkça belirtmekten kaçınmıyordu.

Makarios, adada bir Kıbrıs milleti bulunmadığını da birçok kez vurgulayarak 1963 yılında Kikko Manastırında yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

Beni tanıyan hiçbir Rum, adada bir Kıbrıslılık bilinci yaratmayı arzulayacağıma asla inanamaz. Kıbrıs anlaşmaları bir devlet yaratmıştır ama bir millet yaratmamıştır.

Tüm bu beyanatlar, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kısa ömürlü olacağının açık ve belirgin sinyalleriydi. Rumların bir bahane uydurarak, ortamın da kendileri için uygun olduğuna karar verdikleri bir zamanda, Zürih ve Londra Anlaşmalarını ve iki toplumun dengeli işbirliğine, siyasi eşitliğine dayalı 1960 Anayasası'nı, adada sadece Rumların egemen olacağı bir düzen yaratmak için değiştirmeye, hatta ortadan kaldırmaya girişecekleri artık belli olmuştu.

Cumhuriyet kurulur kurulmaz, Rum liderliği bu amaçla iki yönde hazırlıklara başladı:

1- Kıbrıs Türklerine tanınan hakları ve gerekirse Türk toplumunu ortadan kaldırmak,

2- Anayasanın ve antlaşmaların, özellikle de garanti ve ittifak Antlaşmalarının uygulanmasına engel olmak.

Birinci hedefin gerçekleştirilmesi için Makarios, kurmaylarına gizli bir plan hazırlanmaları emrini verdi. İşin başına da AKRİTAS takma adıyla, EOKA'nın ileri gelenlerinden, azılı tedhişçi ve Cumhuriyetin ilk hükümetinde İçişleri Bakanlığı görevine atanan Yorgacis getirildi. Planın hazırlanmasında Yorgacis'e yardımcı olmak üzere Glafkos Kliridis ve Tasos Papadopulos'a da görev verildi. Bu üç EOKA'cı, Makarios'un direktiflerine uygun olarak Türk haklarını ve gerekirse Türk Toplumunu ortadan kaldırmak üzere bir plan hazırladılar. Bu plan Makariosca onaylandı ve adına da AKRİTAS PLANI denildi.5

AKRİTAS planının içeriğine kısaca bakarsak şu hedeflerin saptandığını görürüz:

1) Esas ve nihai hedef Enosistir. Yani Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakıdır.

2) Bu amaçla, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması ile bu sorunun çözümlenmediğini ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini dünyaya duyurmak için çaba gösterilecektir.

3) Kıbrıs Türklerinin olumsuz ve işbirliğini engelleyici bir tutum içinde olduğu söylentisi yaygınlaştırılacaktır.

1) İçte ve dış dünyada, bu üç amaca yönelik girişimler sürdürülürken anlaşmaları ve anayasayı kendi emelleri lehine değiştirmek ve adanın egemenliğini tümüyle sadece kendi ellerine geçirmek, böylece Enosisin yolunu açmak için neler yapılacağı da planda şöyle anlatılmaktadır:

a) Kıbrıs anlaşmalarının halkın iradesi dışında bir olup bitti şeklinde zorla kabul ettirildiği, Türklere aşırı derecede ve iç düzeni sarsacak haklar verildiği, bu nedenle anayasanın ve Rumların self-determinasyon hakkının engellendiği, ayrıca garantör ülkelere dıştan müdahale hakkı tanındığı için Garanti Antlaşmasının ortadan kaldırılması gerektiği dış dünyada, uluslararası platformlarda sürekli olarak anlatılacak.

b) Bu esnada anayasanın değiştirilmesi ve hem Garanti, hem de İttifak Antlaşmalarının de facto olarak ortadan kaldırılması için girişimlerde bulunulacak.

c) Bunlar gerçekleştirilince Rum halkı kendi iradesini serbestçe kullanıp Enosis kararı almak olanağına kavuşacak.

d) Bu gelişmeler karşısında, Türkiye'nin Garanti Antlaşmasına dayanarak müdahale etmesini önlemek için ilkin anayasayı değiştirmek yoluna başvurulmalıdır. Çünkü, Anayasa değişikliği girişimi, müdahaleyi haklı gösterecek bir tehlike olarak değerlendirilemez.

AKRİTAS PLANI, bundan sonra anayasa değişikliğine Türklerin göstereceği tepkileri ele almakta ve bu durumda Türklere karşı ani baskınlar, saldırılar düzenlenmesini öngörmektedir.

Planda Türklerin herhangi bir direnişi karşısında şiddet kullanılması ve Türk direnişinin kısa sürede bastırılması planlanmıştı. Böylece, ileride yapılacak başka anayasa değişikliklerinin kolaylaşacağı düşünülmüştü. Zira Türkler, gösterecekleri tepki ve direnişin kendilerine pahalıya mal olacağını ilk girişimleri sonucu anlaşmış olacaklardı.

Türklerle çatışmaların yayılıp büyümesi halinde ise derhal ENOSİS ilan edilecekti.

Bu sinsi plan, 1960'da kurulan iki toplumlu ortaklık Cumhuriyeti'ni nelerin beklediğinin açık kanıtıydı. Nitekim, başta Makarios olmak üzere, Rum liderliği, Kıbrıs anayasası ve anlaşmalarıyla belirlenen Türk haklarını uygulamamak için daha ilk günden itibaren her yolu denediler ve sonunda AKRİTAS planını uygulamaya koydular.

Adanın 5 kasabasında ayrı Türk belediyelerin kurulmasını öngören maddeyi hiçe sayarak gerekli yasanın çıkmasını engellediler. Bu konuda Anayasa mahkemesinin aldığı kararı da hiçe saydılar. Böylece, Anayasa Mahkemesi'nin tarafsız başkanı, tanınmış hukukçu, Alman bilim adamı Prof. Forsthoff un ve yardımcısı Dr. Heinzenin istifasına neden oldular.

Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük'e tanınan, dış ilişkiler, iç güvenlik ve savunma konularında Bakanlar kurulunda ve Mecliste alınan kararları VETO etme hakkını hiçe saydılar ve değiştirmeye kalktılar. Aynı şekilde, bazı yasaların geçerli olabilmesi için Meclisteki Türk üyelerin ayrı oy çoğunluğunu gerektiren anayasa kuralını da çalıştırmadılar. Kamu hizmetinde 70 Rum 30 Türk oranının uygulanmasına, yine 60-40 oranını öngördüğü için Kıbrıs Ordusu'nun kurulmasına karşı çıkarak bu anayasa maddelerinin yaşama geçirilmesine engel oldular.

Kısacası, 1960 Anlaşmaları ve Anayasası'nda Kıbrıs Türk halkına ve Türkiye'ye tanınan tüm hakları ortadan kaldırmak veya kendi lehlerine değiştirmek için her yolu denediler. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş amacına, anayasanın sözüne ve ruhuna aykırı hareketlerle, iki toplum arasında kurulması öngörülen karşılıklı güvenin, işbirliği ve barışın oluşmasını planlı bir şekilde önlediler.

Sonuç, AKRİTAS PLANI'nın adım adım uygulanması ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yıkılması, Kıbrıs Türk halkının Rum saldırıları karşısında yıllarca en basit insan haklarından bile yoksun bırakılması, göçmen olmaya, evlerini terketmeye zorlanması, kan ve gözyaşı oldu.

İngiliz Yönetiminin son yıllarında adada sömürge müsteşarı olarak hizmet gören ve her iki toplumu çok iyi tanıyan John Reddaway AKRİTAS PLANI için şöyle demektedir:

AKRİTAS PLANI aslında Kıbrıs Cumhuriyetini ortadan kaldırmak için hazırlanan bir komploydu. Üç hedefi vardı: 1960 Anlaşmalarından kurtularak, self-determinasyon ve Enosis yolunu açmak, anayasanın uygulanabilir olmadığı izlenimini yaratarak değiştirilmesi için zemin hazırlamak ve böylece Türklere tanınan hakları ortadan kaldırarak onları siyasi hiçbir değeri olmayan bir azınlık statüsüne indirgemek.6

Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu ile uzun müzakereler sonucu Kıbrıs anlaşmalarının ortaya çıkmasında büyük emeği geçen Yunan Dışişleri Bakanı Evangelos Averof, Cumhuriyetin ilanından sadece iki yıl kadar sonra Makarios'un anayasayı değiştirmek girişimi karşısındaki tepkisini ve görüşünü şöyle belirtmişti: "Gerek Yunanlı, gerekse yabancı diplomatlardan ve çok güvenilir çevrelerden edindiğimiz bilgilere göre Makarios'un yapmak istediği değişiklikler antlaşmaların temel maddeleriyle ilgilidir. Daha doğrusu, antlaşmaların feshini hedeflemektedir. "7

Makarios, Kıbrıs anlaşmalarını ve anayasayı değiştirme ve Kıbrıs'ı tümüyle Rum-Yunan egemenliğine sokma girişimlerini yaparken, garantör Türkiye'nin 27 Mayıs 1960 ihtilali ile içine sürüklendiği kritik ve zor durumdan yararlanmış, bir yandan da adadaki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Arthur Clarktan destek görmüştü.

Glafkos Kliridis, anılarını içeren İFADEM adlı kitabında Makarios'un anayasayı değiştirme düşüncesini İngiliz Yüksek Komiserine anlattığını, hatta hazırladığı değişiklik önerilerini de kendisine sunduğunu, Yüksek Komiserin bunlar üzerinde bazı değişiklikler yaptığını ve yanıt vermediğini belirtmektedir.8

Diğer bir garantör ülke olan Yunanistan ise, Makarios'un girişimlerini zamansız bulmakla beraber, inisiyatifi ona bırakmış, kesin bir karşı tavır içine girmemişti.

Kıbrıs Türk liderleri ise, anayasanın ve anlaşmaların uygulanmasını ve Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı kalınmasını istemekte, Makarios'un Türk haklarını ortadan kaldırma girişimleri karşısında endişelerini belirterek, gerek garantör ülkelere, gerekse dünya kamu oyuna, adada Rum liderliğinin izlediği siyasetin yanlış, yasadışı ve tehlikelerle dolu olduğunu duyurmaya çalışmaktaydı.

Aslında, anayasanın uygulanması ve ne derece başarılı olduğunun denenmesi için zamana gereksinim vardı. İyi niyetle anayasayı ve anlaşmaları uygulamak için gerekli iradenin ve isteğin gösterilmesi ve ancak bu yapıldıktan sonra, aksayan yanlar varsa, onların düzeltilmesi yönüne gidilmesi gerekmekteydi. Kıbrıs'ın yakın tarihini ve Cumhuriyet dönemini inceleyen tüm bilim adamları, hukukçular ve siyasi tarih uzmanları hep bu yönde görüş belirtmişlerdir. Zaten Cumhuriyet yıllarında Meclis Başkanı olarak görev yapan Kliridis de aynı görüşte olduğunu anılarında açıklamıştır.

Kliridis bu konuda şöyle demektedir:

1960-63 dönemini propagandadan uzaklaşıp dürüstçe değerlendirdiğimizde, anayasal değişiklikler için girişimlerde bulunmaya ve baskı kullanmaya gerek olmadığı, bu tür girişimlerin zamansız olduğu ve henüz iki toplum arasındagüven köprüleri kurulmadan yapıldığı sonucuna varılmaktadır.

.... Aslında, ortada anayasanın uygulanabilir olmadığı iddiasını doğrulayıcı bir kanıt da yoktu.

Ama Makarios, anayasayı değiştirip Türk haklarını ortadan kaldırmakta kararlıydı. 1962 yılı Kasım ayında Ankara'ya kadar giderek 27 Mayıs İhtilal Hükümeti'nin böyle bir girişime tepkisinin ne olacağını birinci elden saptamaya çalıştı. Makarios'un onuruna verdiği yemekte bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Kıbrıs Cumhuriyeti'ne karşı Türkiye'nin duyduğu dostluk duygularını dile getirerek şöyle dedi:

Dostluk hisleriyle bağlı bulunduğumuz genç Kıbrıs Devleti'nin siz seçkin Cumhurbaşkanının memleketimizi ziyaretinden büyük memnunluk duymaktayız. Ziyaretinizin memleketlerimiz arasında var olan işbirliğinin daha çok gelişmesine yardım edeceğine inanıyoruz.

29 Aralık 1962'de, yani 1963 Rum saldırılarından bir yıl kadar önce, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, bütçe görüşmeleri esnasında TBM Meclisi'nde yaptığı konuşmada bir bütün olan Zürih ve Londra anlaşmaları çerçevesinde Türk, Rum tüm Kıbrıs vatandaşlarının daha refah bir yaşama kavuşmalarının ve adanın huzur içinde ilerleyerek barış ve istikrar için yararlı olmasının Türkiye'nin en içten istemi olduğunu ve bu duygularının Ankara'yı resmen ziyaret eden Makarios'a da açıkça anlatıldığını söylemiştir.

Makarios'la EOKA'cı Rumların tüm kışkırtmaları ve Cumhuriyeti ele geçirme girişimleri karşısında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük, 2 Aralık 1962'de yaptığı bir köy gezisi esnasında şunları vurgulamıştı:

Zürih ve Londra Anlaşmalarına imzamızı atarken bunun geçici bir zaman için değil, ancak sonsuza dek yaşayacağına inandık. Anlaşmaları bu niyetle kabul ettik. Yolumuz zıtlaşma değil, barış ve insanlık yoludur.

Cemaat Meclisi Başkanı Denktaş ise, Makarios'un tuttuğu yolun tehlikelerle dolu olduğuna dikkat çekmekte ve EOKA'nın 8. yıldönümünde, yani 1 Nisan 1963'de, EOKA mücadelesinin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kurmak için yapılmadığını, bu Cumhuriyetin baskı altında kurulduğunu vurgulayan sözlerini eleştirerek şöyle demekteydi:

Makarios, Rumların Kıbrıs'la ilgili planlarını açığa çıkarmıştır. Söyledikleri ve izlediği siyaset, anlaşmaların ihlali demektir ve tehlikeli fikirler içermektedir. Başkanı bulunduğu devleti yıkmak için devletin kuvvetlerini kullanmak meşru bir hareket olamaz.

Makarios ve Kliridis'in Kıbrıs Türklerini azınlık statüsüne indirgeme önerileri ve girişimleri, statümüzü sağlamak için yapılan fedakarlıklar ve Kıbrıs Cumhuriyeti'ni meydana getiren uluslararası antlaşmalarla asla bağdaşmamaktadır.

Halbuki Makarios'un niyeti ve kesin kararı, Kliridis'in de anılarında açıkça belirttiği gibi, 'azınlık toplum olarak gördüğü Türklere anlaşmalarla tanınan aşırı hakları kısıtlamak, Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı'na eşit yürütme (icra) yetkisi tanımak suretiyle belirlenen iki toplumun eşit statüsünü ortadan kaldırmak, Rum Cemaat Meclisi'ni feshederek onun yerine Eğitim Bakanlığı'nı oluşturmak suretiyle devletin eğitim ve öğretiminin Rumca olduğunu, azınlık toplumun yani Türk toplumunun eğitim, kültür ve kişisel statüsü ve diğer benzer konularda özerk (otonom) haklara sahip olduğu imajını yaratmaktı.'9

Kliridis'e göre, artık 1963 yılı Eylül ayına gelindiğinde, dümeni Makarios'un elinde olan Cumhuriyet gemisi karşı tarafla kafa kafaya çarpışma rotasına girmişti; Kıbrıs Türk liderliği de bu çarpışmanın kaçınılmaz olduğu bir rota üzerindeydi.

Ankara'dan sonra ABD'yi ziyareti esnasında anayasayı değiştirme niyetini açınca Başkan Kennedy de kendisine Zürih ve Londra Anlaşmalarının elde edilebilecek en iyi sonuç olduğunu söyledi. Ama bu tavsiyeler ve uyarılara kulak tıkayan Makarios kendi kararında ısrarlıydı.

Nitekim, 23 Kasım 1963 tarihinde 13 maddelik anayasa değişiklik önerilerini 3 garantör ülke ile Kıbrıs Türk liderliğine aynı anda sundu.

Ankara bu önerileri derhal reddetti ve anayasayı değiştirme girişimlerinin neden olacağı ciddi duruma Makarios'un dikkatini çekerek gerekli uyarıda bulundu. Zira, 13 maddelik anayasa değişiklik önerileri Türk haklarını tümüyle ortadan kaldıran nitelikteydi.

Türkiye Bakanlar Kurulu, 7 Aralık 1963'de özel bir toplantı yaparak Makarios'un anayasa değişikliği önerilerini reddetmek kararı aldı. Toplantı sonrasında, Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın yaptığı açıklama şöyleydi:

Kıbrıs Türklerinin yaşamsal hak ve çıkarlarının korunmasını içeren Zürih ve Londra Anlaşmaları üzerinde müzakere açılması gibi bir hususun kabulüne imkan olmadığından Makarios'un önerileri Bakanlar Kurulunca reddedilmiştir.

Aslında, Türk tarafının izlediği siyaset açıktı ve netti: Kıbrıs Cumhuriyeti'ni yaratan, hem iki toplum ve hem de Türkiye ile Yunanistan arasında çok hassas dengeler ve işbirliği oluşmasını sağlayan Zürih ve Londra Anlaşmalarının aynen uygulanması ve yeni uzlaşmazlıklara yol açacak davranışlardan kesinlikle kaçınılması! Kıbrıs'taki Türk liderliği Ankara'nın bu siyasetine harfiyen bağlı bir tutum içindeydi.

Makarios'un bu girişimi sonucu durum hayli gerginleşti. Rumlar, AKRİTAS PLANI'nda öngördüğü gibi zor kullanarak Türklerin haklarını gasbetmek ve Kıbrıs'ı bir Rum devletine dönüştürmek için harekete geçmek hazırlıklarını hızlandırdı. Nitekim, 21 Aralık 1963'te başlatılan Rum saldırıları adada yeni bir kanlı dönemin başlangıcı oldu. Türk toplumu büyük acılar içinde, fakat haklarını ve ulusal varlığını korumak kararlılığı ile 11 yıl şanla, şerefleve büyük özverilerle sürdürdüğü özgürlük direnişi dönemine girdi.

Rum Saldırıları ve OrtakCumhuriyet'in Yıkılışı

Makarios'un sunduğu 13 maddelik anayasa önerilerini Türk tarafının reddetmesi üzerine, bu önerilere diğer iki garantör ülkenin, yani Yunanistan ile İngiltere'nin sıcak baktığını düşünen Makarios, süratle bir durum değerlendirmesi yaptı ve AKRİTAS PLANI'nın ikinci aşamasını devreye sokmaya karar verdi. Buna göre, Türk toplumu üzerinde çeşitli polisiye yöntemlerle baskılar yapılacak, Türk mahalleleri, evleri, işyerleri ani baskınlarla Rum polisi tarafından aranacak, her yerde Türkler sıkı sıkıya izlenecek ve bu girişimlere karşı çıktıkları takdirde, zor kullanılarak olay çıkması için tahrik edileceklerdi. Böylece, çıkacak gerginlik veya karşı koyma olayı vesile edilecek ve Türklere karşı toptan saldırıya geçilecekti.

Rum liderliği, böyle bir saldırı karşısında, Türklerin fazla direnemeyip kısa sürede teslim olacağını, adanın tümünde Rum egemenliğinin kurulacağını ve Enosis yolunun açılacağını hesaplamıştı. Çünkü, İçişleri Bakanı Yorgacis'in emriyle, Türk polisinin elindeki silahları almışlardı. Rum polisinin ve özel paramiliter saldırı ekiplerinin silahlandırılmasına yardımcı olmuşlardı. Yani, 21 Aralık 1963 saldırıları için önceden her türlü hazırlığı yapmış, Türk toplumunu ve direnişini kısa sürede çökertebileceklerine kesin olarak inanmışlardı. Fakat, Türk Mukavemet Teşkilatı'nın, 1958 yılından beri örgütlediği Kıbrıs Türk mücahidinin ve yediden yetmişe tüm Türk halkının Ruma teslim olmamak, ulusal benliğini ve varlığını korumak azmi karşısında Rumların bu hesabı boşa çıktı ve 11 yıl devam eden Türk direnişi 1974'te Anavatanın Mutlu Barış Harekatı ile taçlandı.

Rumların 21 Aralık 1963'te başlattığı saldırıları, olayları yakından izleyen dünya basını ve diplomatlar, CENOSİD, yani SOYKIRIM hareketi olarak tanımladı.

Bu tanımı yapanlardan biri de ABD'nin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı George Ball'dur. Ball, durumu yerinde incelemek ve ilgililerle temaslar yapıp başlatılan Rum katliamının durdurulması, soruna bir çözüm bulunması amacıyla görevlendirilmiş ve 1964 yılı Şubat ayının başlarında, Ankara, Atina ve Lefkoşa'yı ziyaret etmişti. Makarios'la birkaç kez görüşen Ball, Washington'a gönderdiği telgraflarda, Kıbrıs'taki olayların Rumların "sistematik bir soykırım hareketi olduğunu ve Makarios'la hükümetinin tek isteğinin Kıbrıs Türklerini imha etmek olduğunu" bildirmişti.10

George Ball 1982'de yayınladığı anılarında, Makarios'la ilgili olarak aynı görüşü tekrarlamakta ve şöyle demektedir: "Makarios'un en belli başlı amacı, Kıbrıslı Türkleri mutluluk içinde katletmeye devam edebilmek için Türkiye'nin müdahalesini önlemekti. "11

21 Aralık saldırılarının başlangıç noktasını, Rum polisinin Türk kesimlerinde giriştiği kışkırtıcı ve tek yanlı devriyeler, Türk evlerine yaptıkları baskınlar ve aramalar olmuştur.

Bardağı taşıran son damla ise, 21 Aralık günü Atatürk Heykelinin ve ikinci kez Türk Lisesinin Rum polisler tarafından kurşunlanması ile aynı gece Lefkoşa'nın Tahtakale semtinde biri kadın diğeri erkek iki Türkün Rum polisler tarafından durdurulup yoklanması ve öldürülmesi olmuştur. Ardından bütün gece kentin Türk kesimine otomatik silahlarla ateş edilmiştir.

21 Aralık 1963'de başlayan ve KANLI NOEL olarak tarihe geçen Rum saldırıları, sivil silahsız Türklerin öldürülmeleri, Ayvasıl köyünde kadın, çocuk, yaşlı demeden Türkleri toplu mezara gömmeleri ve kısa süre sonra bunun İngiliz askerleri tarafından ortaya çıkarılması Batı dünyasında geniş tepki ve yankılar yarattı. Rum barbarlığı, Avrupa ve Amerikan gazetelerinde manşetten verilmeye başlandı.

22 Aralık 1963 tarihli haftalık saygın İngiliz gazetesi OBSERVER, Rum polisinin Türk Lisesi öğrencilerini kurşun yağmuruna tuttuğunu, iki öğrencinin yaralandığını, bu olayın, Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş'ın öğrencilere sakin olmalarını, telâşa kapılıp yollara, sokaklara dökülmemelerini, herhangi bir taşkınlıkta bulunmamalarını tavsiye eden bir konuşma yaparken yer aldığını, Rum polisine Makarios hükümetinin yeni silahlar dağıttığını, Türk polislerinin ise silahsızlandırıldığını, çatışmaların ve gerginliğin ana nedeninin Makarios'un anayasayı ve anlaşmaları değiştirmek girişimleri olduğunu belirtmiştir.

30 yıllık bir zaman süresi tamamlanınca araştırmacılara açılan gizli İngiliz arşiv belgelerinde de, 1963'te başlayan saldırılarla ilgili ilginç bilgiler vardır. 21 ve 22 Aralık 1963 tarihli olup da Lefkoşa'daki İngiliz Yüksek Komiserliği'nin adadaki durumu Londra'ya yansıtan telgrafları incelendiğinde, bu olayların gerçek yüzü daha iyi aydınlatılmaktadır. 21 Aralık tarihli olup da Lefkoşa'daki İngiliz Yüksek Komiserinin Londra'ya gönderdiği telgrafta şöyle denilmektedir:

Bir önceki telgrafımda anlattığım Lefkoşa'daki durum, bugün saat 10.30'da Rum polisin, Türk Lisesi öğrencilerinden ikisini okul önünde vurup yaralaması ile daha da kötüleşti. Dr. Küçük, kendi toplumuna çağrıda bulunarak sakin olmalarını istedi ve Makarios'la görüşmek için girişimde bulundu.12

22 Aralık tarihli telgrafta ise, Dr. Küçük'ün son olaylardan Rum liderliğinin sorumlu olduğunu söylediği, Makarios'un ise, yaratılan gerginlik ve saldırılardan Rum polisinin büyük oranda sorumlu sayıldığını kabul ettiği bildirilmekteydi.

24 ve 25 Aralık'ta İngiliz Yüksek Komiserliğinin Lefkoşa'dan gönderdiği diğer iki gizli telgraftan birinde şöyle denilmekteydi:

Lefkoşa'da Türk ve Rum bölgeleri arasında karşılıklı ateşe devam edildi. Saat 16da bazuka (mortar), anti tank (tanksavar) silahları ve hafif makineli tüfeklerle donatılmış 125 Rum, Türk kesiminde olan İngiliz Yüksek Komiserliğinin yakınlarında mevzilendi. Binanın damına çıkanlardan bir tanesi karşı ateşle vuruldu. Bazı pencere camları kırıldı.

Kermia bölgesinde silahlı Rumlar güneş batınca Türklerin güçlü olduğu bölgelere ateş açıp saldırıya geçtiler. Lefkoşa surları içindeki Türk bölgesi de ağır Rum ateşi altındadır.

Türk Büyükelçiliği ve Türk Alayı arasındaki telefon bağlantısı kesilmiştir.

Bu telgrafta Rumların Kermia bölgesinden saldırıya geçtiği belirtiliyordu. Bu saldırılar esnasında Rumlar o gece Lefkoşa'nın Kumsal semtine kadar sızmışlar ve Türk Alayı'nın doktoru Binbaşı Nihat İlhan ın eşi ile 2 çocuğunu, evin kapısını kırarak saklandıkları banyo küveti içinde makineli tüfeklerle kurşunlamışlar ve kanlar içinde bırakıp şehit etmişlerdi. Bu büyük barbarlık olayı içte ve dışta her duyanı şoke etmiş, derinden sarsmıştı. Masum iki çocukla annelerinin banyo içindeki cesetlerini, duvardaki kan lekelerini yansıtan fotoğraflar sadece Türkler arasında değil, yabancı ülkelerde de derin yankılar yaratmış nefret ve öfkeye neden olmuştu. Avrupa ve Amerika gazeteleri, bu Rum barbarlığına ön sayfalarında fotoğrafı ile birlikte yer vermişlerdi.

İngiliz Yüksek Komiserliği'nin 25 Aralık tarihli gizli telgrafında ise, Lefkoşa sur içi Türk bölgesinin yiyecek ve su sıkıntısı içinde olduğu, Makarios'un Ateşkese razı olmakla beraber, olayların adanın bir iç meselesi olduğunu belirterek, İngilizlerin Kıbrıs'ta yeniden sorumluluk yüklenmelerine, Türk ve Yunan alaylarının ise Ateşkesi ve ara bölgeyi denetlemelerine karşı çıktığı bildirilmekteydi.

Aynı günlerin Avrupa gazetelerinde Rum saldırıları manşetlerden verilmekte, Türklerin toplu katliama uğradığı belirtilmekteydi. Örneğin, Daily Sketch gazetesinin 27 Aralık 1963 tarihli sayısının tüm ön sayfası Kıbrıs'taki olaylara ayrılmıştı. Gazetenin manşeti şöyleydi: Kıbrıs: 300 kişi öldü, Türkler S. O. S. göndermekte: 'bu bir katliamdır.'

1963 saldırılarının Rum liderliği tarafından önceden planlandığı kuşkusuzdu. Bunu, Batı kaynakları da açıkça belirtiyorlardı. Nitekim 25 Aralık tarihinde İngiliz Yüksek Komiseri'nin Kıbrıs'tan gönderdiği telgrafta şöyle denilmektedir:

Kıbrıs'ta ateş devam etmektedir ve öyle görülüyor ki Makarios ve Dr. Küçük'e 3 garantör ülkenin yaptığı ortak çağrının herhangi bir etkisi olmamıştır. Hiç kuşku yoktur ki, Rumlar, sur içindeki Türklere planlı saldırıda bulunmaktadır.13

1963 yılının son haftası içinde yer alan kanlı ve acı olaylara kronolojik olarak kısaca göz atarsak, bunları şöyle sıralayabiliriz:

* 21 Aralık, sabah 2.30'da Lefkoşa'nın Tahtakale semtinde Rum polisler biri kadın iki Türkü vurup öldürdü ve 5 Türkü yaraladı.

⦁ Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Küçük ve Savunma Bakanı Osman Örek, Baf kapısı polis karakoluna giderek Rum polisleri silahlandıran Rum polis komutanını protesto ettiler. Bu esnada silahlı Rumlar, Baf Kapısı polis karakolunu, Telekomünikasyon Merkezini, Türk bölgesi sınırındaki Ledra Palace otelini ve Türk bölgesi içindeki un fabrikasını işgal ederek, buralarda mevzilendiler.

⦁ Lefkoşa'da, Atatürk heykeli ve Lise binası ile öğrencilere Rum polisler makineli tüfeklerle ateş açtı. İki öğrenci yaralandı.

⦁ 22 Aralık'ta Makarios Türkiye'ye müdahale hakkı tanıyan Garanti Antlaşması'nı tek yanlı olarak feshettiğini ilan etti. Fakat İngiliz Hükümeti'nin sert tepki ve baskısı sonucu bu girişimden geri adım atmak zorunda kaldı.

⦁ Tahtakale semtinde yaşayan 800 Türk, Rum saldırıları karşısında canlarını kurtarmak için evlerini terkedip Lefkoşa'nın daha güvenli kesimlerine taşındı.

⦁ 21 Aralık saldırıları Türkiye'de büyük tepkilere, neden oldu; üzüntü ve endişe yarattı. Başbakan İsmet İnönü, kuvvet komutanları ile biraraya geldi ve bir durum değerlendirmesi yapıldı.

⦁ TBMM, adadaki gelişmeler üzerine toplanarak milletin duygu ve düşüncelerini dile getirdi. Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, Makarios'un bir süreden beri Anayasa ve Antlaşmaları değiştirmek gibi tehlikeli girişimler içinde olduğunu, Türkiye'nin anayasa değişikliği önerilerini reddettiğini anlattı ve Rum yönetiminin, sağduyulu davranmadığı ve katliamı durdurmadığı takdirde, doğacak sonuçlardan sorumlu olacağını bildirdi.

⦁ Rumlar ise bu tür uyarılardan değil, ancak kuvvetten anlamaktaydı. Bu nedenle saldırıları devam ettirdiler. Ankara, Rumların uyarılarla saldırıları durdurmayacağını görünce, 25 Aralık günü Kıbrıs'a 2 jet uçağı göndererek, Lefkoşa Rum kesimi üzerinde alçak uçuş yaptırmak suretiyle müdahaleye kararlı olduğunu gösterdi. Ancak Türk jetlerinin gelişi iledir ki, Rumlar kısa bir süre bile olsa, saldırılara ara verdiler. Ateşkesi kabul etmek zorunda kaldılar.

⦁ Fakat Ateşkes anlaşması da hep sözde kaldı. Rumlar devamlı olarak bu anlaşmayı ihlal ettiler; Türklere karşı yeni saldırılara giriştiler; kan akıtmayı, Türk yerleşim yerlerinde yakıp yıkma eylemlerini, yollardan ve evlerden Türkleri alıp götürme operasyonlarını devam ettirdiler.

⦁ Garantör ülkelerden İngiltere, adada askeri birlikleri ve üsleri olduğu için, çarpışmaların durdurulması ve Ateşkesin denetimi görevini yüklenmek girişiminde bulundu. Adadaki Türk ve Yunan Alaylarında da bu güçte görev almaları kararlaştırılmakla beraber, uygulamada bu iş İngiliz komutanı General Young ve İngiliz askerlerine kaldı. İngiliz askerleriyle birlikte İngiliz Sömürgeler Bakanı Duncan Sandys 27 Aralık günü ani bir kararla Kıbrıs'a geldi ve hem Makarios hem de Dr. Küçük ile toplantılar yaptı; durumu ve alınacak önlemleri her iki tarafla gözden geçirdi.

İngiliz Bakan Duncan Sandys, 29 Aralıkta Londra'ya ilk izlenimlerini bildirdiği gizli telgrafında, Türk ve Rum kesimlerinin ayrıldığını ve Lefkoşa'nın tam orta yerinden kesin olarak ikiye bölündüğünü, kenti ikiye bölen hattın her iki yanında makineli tüfek mevzilerinin kurulduğunu, ara bölgeye İngiliz askerlerinin yerleştiğini ve bölgeyi kendi denetimleri altına aldıklarını, Lefkoşa'ya yakın köylerin silahlı Rumlar tarafından işgal edildiğini, Rumların işlerini devam ettirip şehirlerarası yollarda seyahat etme olanakları varken, Türklerin kendi bölgelerine adeta hapsedildiğini, dış dünya ile bağlantıları kalmadığını, sarılmış durumda olduklarını, Türklere posta ve telefon hizmetlerinin durdurulduğunu, Kıbrıs Radyosu'ndaki Türkçe yayınlara son verildiğini, Rumlar tarafından rehine olarak alınıp götürülen yüzlerce Türkün nerede olduğunun bilinmediğini, bu nedenlerle adada çok gergin bir durum yaşandığını bildirmekteydi.14

⦁ Duncan Sandys'in girişimleri sonucu Türk ve Rum liderliği temsilcileri, adadaki Türk, Yunan alaylarının komutanları, Lefkoşa'daki Türk ve Yunan Büyükelçilerinin katılımı ile yapılan toplantıda, Lefkoşa'yı Türk ve Rum kesimi olarak ikiye bölen ara bölge ve yeşil hat üzerinde anlaşmaya varıldı ve Ateşkesin esasları saptandı. Ateşkes metni, 30 Aralık 1963'te Makarios, Dr. Küçük ve İngiliz Sömürgeler Bakanı Duncan Sandys tarafından imzalandı.

⦁ Ateşkes anlaşmasının imzalandığı 30 Aralık 1963 akşamına kadar geçen 8 gün içinde Rumların sadece Lefkoşa'da ve civarında değil, adanın diğer kasabalarında ve köylerinde de Türklere saldırıları sonucu, binlerce Türk, evini, barkını terkederek daha güvenilir bölgelere göç etmek zorunda
kaldı.

⦁ Azılı EOKA tedhişçisi Nikos Sampson'un yönetimindeki silahlı Rum grupların işgal ettiği, sonra da yakıp yıktığı Lefkoşa'nın bitişiğindeki Küçük Kaymaklı'nın, esir alınanlar, şehit olanlar ve rehine olarak alıp götürülenler dışındaki tüm halkı evlerini terketmiş, Lefkoşa'daki Atatürk İlkokulu'na, yakınlarının yanlarına ve daha sonra da Hamit Köy'de kurulan Kızılay çadırlarına yerleşmek durumunda kalmışlardı. Burada kötü ve sağlıksız koşullar altında, yazda ve kışta, sıcakta ve yağmurda yaşlı, genç, çoluk çocuk, binlerce Türk, yıllarca yaşamak zorunda kaldı. Tüm başvurulara karşın Rum yönetimi Türklerin terkettikleri evlerine, köylerine dönmelerine izin vermiyordu.

⦁ Rumlar, Ateşkes anlaşmasına rağmen, terkedilen Türk köylerini, evlerini, mal ve mülkünü, hatta bu yerlerdeki camileri, okulları yakıp yıkmayı ve yağmalamayı sürdürdüler. Bu Rum barbarlığına o günlerde adada olan ve Ateşkes anlaşmasını sağlayan İngiliz Bakan Duncan Sandys da tanık olmuş ve Küçük Kaymaklı'da Türk evlerinin yakılışını dehşet içinde izleyerek, bu trajik olayı ve gözlemlerini Londra'ya telgrafla bildirmişti. İngiliz basını, Küçük Kaymaklı'nın bu acı akıbetini ve Sandys'ın gözlemlerini ön sayfalarında resimli olarak yansıtmışlardı.

Rumların bu yakıp-yıkma eylemlerinin amacı, Türklerin bir daha bu yerlere dönmeleri olanağını ortadan kaldırmaktı. Nitekim İngiliz Guardian gazetesi 31 Aralık 1963 tarihli sayısında şöyle diyordu:

Kıbrıs'taki Ateşkes bugün yine ihlal edildi. Küçük Kaymaklı'daki Türk evleri, buradan uzaklaşan Türklerin geri dönmesi hazırlıkları yapılırken Rumlar tarafından ateşe verildi.

Guardian gazetesi muhabiri Michael Wall, bu haberinde çok ilginç ve tüyler ürpertici bir açıklamayı da şu sözlerle duyurmaktaydı:

Cumhurbaşkanı Makarios'a, bir Rum yer altı örgütünün Kıbrıslı Rumları silahlandırdığı ve saldırı hareketini planladığı söylentilerinin doğru olup olmadığını sordum. Bana verdiği yanıt şöyleydi. "Evet, tamamıyla doğrudur"'

Daily Mirror gazetesi de Küçük Kaymaklı'daki yangını manşetten vermiş ve şu başlığı kullanmıştı: "Sandys Türk evlerinin yanışını gördü"
Gazete, yangından önce Türk evlerinin Rum soyguncular tarafından soyulduğunu da bildirmekteydi.

1963 Rum saldırıları üzerine İngiliz Hükümeti, Kıbrıs'ın geleceğiyle ilgili bazı yeni fikirler oluşturdu. Bunların ağırlık noktasını, iki toplumun birarada yaşamalarının artık çok zor, hatta imkansız olacağı, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yeniden ve fiziki ayrılığı da dikkate alacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiği görüşleri oluşturmaktaydı.

İngiltere'de Muhafazar Parti iktidardaydı ve Sir Alex Douglas Home Başbakandı. İngiliz Hükümeti'nin bu yeni fikir ve görüşlerine ilkin 27, sonra da 30 Aralık 1963 tarihli gizli İngiliz belgelerinde rastlamaktayız. Londra'daki İngiliz Devlet Arşivi PRO'daki bir belgede, İngiliz Başbakanı Sömürgeler Bakanlığı için hazırladığı bir notta şöyle demektedir: "Son günlerde Kıbrıs'ın geleceği ve oradaki rolümüz ile ilgili konuları düşünmekteyim. Halihazır anayasayı artık Makarios'un, en son gelişmelerden korktuğu ve bu nedenle anayasayı uygulayacağı olasılığı karşısında ciddi kuşkularım vardır. Türkler ise, herhangi bir değişikliği kabul edemezler; zira bu, kendi aleyhlerine olacaktır.

Düzenlenecek bir anayasa konferansının ise çıkmazla sonuçlanacağı görülmektedir. Bu nedenle adanın taksimi tek çözüm olarak görülmektedir. "15

İngiliz Başbakanının, Sömürgeler Bakanına ulaştırılmak için kaleme aldığı bu özel not 30 Aralık 1963 günü bir telgrafla Kıbrıs'ta bulunan Bakan Duncan Sandys'a ulaştırılmıştı.

İngiliz Başbakanı Sir Alex Douglas Home, taksimi bir çözüm olarak ortaya atınca, Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı'nın anayasa uzmanları arasında bu konuda görüş alış-verişini ileri götüren yazışmalar yapıldı. Bunlardan birinde, federal taksim fikri ortaya atılmakta, fakat eğer Türklerle Rumların zorunlu olarak yer değiştirmeleri durumu ortaya çıkarsa, bunun da, insani yönden güç olmakla beraber Türk-Yunan ilişkilerinde yakın geçmişte uygulandığına değinilerek, Lozan Antlaşması hükümlerine uygun olarak Trakya'daki Türkler ile Anadolu'daki Rumların yer değiştirdiğine; daha yakın zamanlarda ise, Trieste'de kentin İtalyan ve Yugoslav ahalisinin, bir çözüm çerçevesinde yer değiştirmek durumunda kaldıklarına dikkat çekilmekteydi.

Duncan Sandys adadan ayrılmadan önce, taraflar arasında Londra'da bir konferans düzenlenmesini önerdi. Fakat görülen oydu ki, bu konferansa katılmayı kabul ederken tarafların birbirine taban tabana zıt niyetleri ve amaçları vardı. Türk tarafı, Zürih ve Londra anlaşmalarının aynen uygulanmasını veya federal bir çözüme varılmasını öngörmekteydi. Rum-Yunan ikilisi ise, kendi deyişleri ile çoğunluk sistemine dayalı ve Türklere azınlık hakları tanıyan, tam bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti, yani Rum çoğunluğun yönetiminde bir ikinci Yunan devleti yaratmak peşindeydi. Nitekim Makarios, Londra Konferansı'na katılmayı kabul ettiğini açıklarken yayınladığı 3 Ocak 1964 tarihli bildiride, şöyle diyordu:

Son olaylar göstermiştir ki, Kıbrıs sorununun değişik meselelerinin, aşama aşama ele alınması yanlıştır ve bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle, sorun bir bütün olarak yeniden gözden geçirilmelidir.

Londra Konferansından amacımız, dış müdahale ve karışmaların olamayacağı gerçekten bağımsız ve birleşik bir devlet yaratmaktır.
Garanti ve İttifak Antlaşmalarına son verilmesi isteğimizin esas nedeni işte budur.

Bu yazılı beyanatı ile Makarios, amaçlarını, niyetlerini ve Londra Konferansı'nda izleyecekleri siyaseti açık seçik ortaya koymuş oluyordu. Bu da AKRİTAS PLANI'nda daha Cumhuriyet kurulurken saptanmış olan hedefti.

Londra Konferansı ve BM'nin Adaya Barış Gücü Gönderme Kararı

Londra Konferansı'nın başlamasına birkaç gün kala Rumlar Kıbrıs'ta yeni saldırılara geçtiler. Bu arada 12 Ocak 1964 günü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük'ün ofisini basarak tahrip ettiler.

Londra Konferansı, Rumların adaya NATO Barış Gücü gönderilmesine, federal bir çözüm bulunmasına, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının devamına şiddetle karşı çıkmaları sonucu başarısızlığa uğradı.

Bu esnada ciddi İngiliz, Amerikan ve Avrupa basını Rusların gerçek emelinin bağımsızlık değil, halâ Yunanistan'a ilhak olduğu görüşünde birleşmekteydiler.

İngiliz ve Amerikan çevrelerinde ve her iki ülkenin üst düzey diplomatlarının Kıbrıs sorunuyla ilgili toplantılarında Taksimin, kalıcı bir çözüm olabileceğine ilişkin görüşler belirtilmekte ve 40-50 bin kişinin yer değiştirmesi ile bunun yapılabileceği üzerinde durulmaktaydı. 27 Ocak 1964 tarihli bir İngiliz belgesinde, bu husus açıkça görülmektedir. Özellikle ABD Dışişleri Müsteşarı Ball, Makarios'un izlediği politikayı ve Rum saldırıları esnasındaki davranışını şiddetle eleştirmekteydi. Ball'a göre, mevcut durum nedeniyle herhangi bir siyasi çözüm olanağı bulunmamaktaydı. Bu nedenle, mademki sadece, 40 bin kadar insanın yer değiştirmesi ile adanın taksimi gerçekleşebilirdi, o takdirde Taksim iyi bir çözüm olabilirdi.

Ciddi ve ünlü İngiliz gazetelerinden The Guardian da bu görüşe katılmakta ve 29 Ocak 1964 tarihli başyazısında şöyle demekteydi:

Bir başka olası çözüm şekli, her iki toplumun, ayrı ayrı seçecekleri hükümetler tarafından yönetileceği, dışişleri ve savunma gibi bazı konularda yetkinin ortak bir federal otoriteye devredileceği toplumlar federasyonudur. Bu, adayı fiilen taksim etmeden 40 bin kadar Türk ve 50 bin kadar Rum'un yer değiştirmesi ile başarılabilir.

Öte yandan Londra Konferansı'nda, üzerinde en çok durulan, en ivedi olduğu düşünülen konu, adaya bir an önce uluslararası bir güç gönderilmesiydi. İngiltere ve ABD, bu gücün daha çok NATO üyesi ülke askerlerinden oluşturulmasını istiyordu. Doğal olarak, bu güçte Amerikan askerleri esas sorumluluğu yüklenmiş olacaktı. Makarios ise, bu öneriye şiddetle karşı çıktı ve çok uluslu gücün BM barış gücü olması üzerinde ısrar etti. ABD'nin, Londra Konferansı'nda, İngiliz görüşlerine ve adaya NATO gücü olarak Amerikan askerlerinin de gönderilmesine destek vermesi üzerine Makarios, Lefkoşa'da büyük bir miting düzenleyerek, böyle bir planı kabul etmeyeceğini ilan etti. Rumların, bu tür söylentilerle galeyana gelmesi ve Anglo-Amerikan görüşlerini şiddetle eleştirmeleri sonucu Lefkoşa'daki ABD büyükelçisine bombalar atıldı. Bu gelişmeler karşısında, bir güvenlik önlemi olarak, buradaki Amerikan aileleri adadan ayrılmaya başladı.

Londra Konferansı'ndan istedikleri sonucu alamayan Rum liderliği, Şubat ayının ikinci haftası içinde, Türklere karşı vahşice saldırılarını bu kez daha yoğun ve daha şiddetli bir şekilde yeniden başlattı. Limasol'da Türk bölgelerine karşı zırhlı araçlar, dozerler, tanklar, makineli tüfekler ve havan toplarıyla saldırıya geçtiler.

İngiliz basını, bu olayı, iyi organize edilmiş ağır bir saldırı olarak tanımladı.
Evening Standard'ın manşetindeki başlık şöyleydi: Rumlar Limasol'un Türk bölgesini kuşattılar; buldozer ve tanklarla saldırıya geçtiler. 50 ölü var. İngiliz askerlerine de ateş açıldı.

14 Şubat tarihli Daily Mail gazetesi Rum vahşetini yansıtan ilginç bir karikatür yayımladı. Ünlü İngiliz karikatür sanatçısı Illingworth un bu çiziminde, yerde Rumlar tarafından öldürülen Türkler ve bunlar arasında bir koltuğa oturmuş vaziyette Makarios görülmekteydi. Makarios başlattığı katliamdan utanç yerine gurur duyarak, eliyle öldürülen Türkleri gösteriyor "Fakat efendiler sorun kendiliğinden hal yoluna girmiştir" diyordu. Çünkü bu tür katliamlarla, Girit'de olduğu gibi Kıbrıs'ta da Türkler yok edilecek, veya göçe zorlanacak ve adanın Yunanistan'a ilhakı gerçekleşecek, böylece sorun da çözümlenmiş olacaktı.

Ateşkes komutanı İngiliz General Young, bu saldırıyı The Times gazetesi muhabirine şöyle anlatmıştı:

Bu sabah, erken saatlerde, Rumlar yerli yapımı bir tank, silahla donatılmış bir dozer ve çeşitli makineli tüfeklerle, bazukalarla ve havan toplarıyla Türklere karşı önceden planlanmış bir saldırı başlattılar.

Young, Limasol'daki Rum saldırısında 10 Türk'ün öldürüldüğünü, 8 Türk'ün ağır surette yaralandığını, fakat zayiatın daha fazla olduğundan korkulduğunu da belirtti.

Başbakan İnönü'ye bir telgraf çeken Dr. Küçük, İngiliz askerlerinin bu katliama seyirci kaldıklarını bildirerek, Garantör Türkiye'nin bir an önce harekete geçerek tarihi ve hukuki görev ve sorumluluğunu yerine getirmesi için çağrıda bulundu.

Adadaki İngiliz mütareke gücünün, görevini yapmakta başarısız ve yetersiz olduğu, her gün daha açık şekilde ortaya çıkıyordu. Aslında İngiltere, garantör ülke olmasına ve adada askeri birlikleri bulunmasına karşın, Rumlarla ilişkilerini bozmak istemiyordu. Aksi takdirde, Kıbrıs'taki İngiliz üsleri ve askeri tesisleriyle, 5-6 bin kişilik asker ailesinin her yönden tehlikeye gireceği endişesi içindeydi. Bu nedenle, Ateşkesin devamını sağlamak ve çatışma çıkmasını önlemekle görevli İngiliz askerleri yerine, Makarios'un istediği gibi BM Barış Gücü gönderilmesi görüşü, İngiliz Hükümeti ve Amerikan yönetimi tarafından benimsenmeye başladı.

BM Güvenlik Konseyi'nden gerekli kararı çıkarmak için yoğun bir kulis faaliyeti başlatıldı ve nihayet 4 Mart günü, Güvenlik Konseyi, Kıbrıs'a BM Barış Gücü gönderilmesi ve bir arabulucu atanması için 186 nolu kararı aldı.

Güvenlik Konseyi'nin aldığı bu karar, Makarios'un isteklerine uygundu ve kısa süre içinde adadaki Rum Hükümeti ile Makarios'u, tüm Kıbrıs'ın yasal temsilcisi olarak tanımaya yol açan, böylece 3 yıl önce kurulan iki toplumlu ortaklık Cumhuriyeti'nin tümüyle Rumların eline geçmesi durumunu kolaylaştıran bir karardı. Gerçi bu kararda, Kıbrıs Hükümeti'nden, 1960 Anayasası'na ve anlaşmalara uygun olarak kurulan ve 7 Rum ile 3 Türk bakandan oluşan hükümetin kastedildiği başlangıçta, çeşitli muhtıra ve diplomatik yazışmalarda belirtilmişse de, yıllarca devam eden Rum saldırıları karşısında Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr. Küçük ve Türk Bakanların bir daha makamlarına geri dönmelerine olanak bulunmadığı da bir gerçekti. Nitekim Temsilciler Meclisi'ne dönmek istiyen Türk milletvekillerini Meclis Başkanı Glafkos Kliridis, kabul edilmez koşullar ileri sürerek geri çevirmişti. Bu koşullardan biri, Türk üyelerin yokluğunda çıkarılan yasaların aynen onaylanması, diğeri ise kendilerine can güvenliği verilemeyeceğiydi. Bu nedenle, Hükümet de Meclis de sadece Rumların elinde kalmış, anayasa ve anlaşmalardan kaynaklanan tüm Türk hakları Rumlar tarafından gasbedilmişti. Bu gaspçı Rum Bakanlar ve Makarios, kısa süre içinde uluslararası hukuka aykırı davranışlarına, anayasayı çiğnemelerine ve soykırım hareketlerine karşın, yine de, de-facto olarak egemenliği ele geçirdikleri için, ne yazık ki, gerek BM, gerekse ABD ve hatta ortaklık Cumhuriyetini ve antlaşmaları garanti eden bir ülke olan İngiltere tarafından bile tüm adanın yasal temsilcisi sayıldı.

Halbuki İngiliz Dışişleri Bakanlığı, 4 Mart kararı onaylanmadan iki gün önce New York'taki delegasyonuna gönderdiği gizli telgrafta, alınacak kararda Kıbrıs antlaşmaları ile anayasasının geçerli olduğunun belirtilmesi ve İngiltere'nin bu görüşlerinin oylama esnasında yapılacak konuşmada İngiliz delegesi tarafından izah edilmesi talimatını vermekte ve şöyle demekteydi: "Halihazırda adada görev yapan İngiliz Barış Gücü, hem Cumhurbaşkanı, hem Cumhurbaşkan Yardımcısının onayı ile göreve başlamıştır. Şimdi, adaya gönderilecek uluslararası gücün, her iki toplum için kabul edilebilir ve hoş karşılanır olabilmesinin koşulu da bu olmalıdır. Adadaki uluslararası bir barış gücünün başarısı için bu kaçınılmazdır."16

İngiltere, bu kararla da kalmadı ve 4 Mart tarihli kararın alındığı gün, BM Genel Sekreteri U Thant'a bir muhtıra (andırı) sundu ve BM'nin Kıbrıs'ta üstleneceği her hareketin adadaki iki toplum ve tüm ilgili taraflar için kabul edilebilir olması gerektiğinin altını çizdi:

İngiliz Hükümetinin görüşü şudur ki, Kıbrıs anayasası ve anlaşmaları, tüm tarafların müzakeresi ve anlaşması sonucu değiştirilinceye kadar, Kıbrıs Hükümetinin, garantör ülkelerin ve Birleşmiş Milletlerin, adadaki tüm faaliyetlerini anayasa ve anlaşmalara göre yapmaktan başka bir seçenekleri yoktur.17

Fakat ne yazık ki, BM yanında garantör ülke İngiltere de zamanla bu uluslararası hukuk ilkesini ayaklar altına aldılar ve sadece Rumlardan oluşan de-facto bir yönetimi "Kıbrıs Hükümeti" olarak tanıdılar.

Bu büyük haksızlık ve gaspçı yaklaşımın, halâ bugün de devam etmekte oluşu, Kıbrıs sorununun çözümünü olanaksız kılan en büyük engeldir.

4 Mart 1964 kararı alınırken, BM'de bulunan Kıbrıs Türk liderlerinden Rauf Denktaş, yapılmakta olan bu büyük haksızlığın, kısa süre içinde Rumlar lehine yaratacağı duruma dikkat çekmiş ve ilgililerle garantör ülkeleri uyarmıştı. Ama, ABD ve İngiltere, Rum saldırılarının bir an önce durdurulması için BM Barış Gücü'nün derhal Kıbrıs'a gönderilmesi gerektiği, ayrıca kararda söz konusu edilen Kıbrıs Hükümeti'nden, Türklerin de temsil edildiği hükümet anlaşıldığı şeklinde açıklamalar yaparak bu yönde Ankara'yı da ikna etmişlerdi.

Nitekim, Başbakan İnönü, 3 Mart 1964 günü, Adaya BM Barış Gücü gönderilmesi ve bir arabulucu atanmasıyla ilgili karar tasarısının kabulü için, New York'taki Türk delegesine gerekli talimatı göndermek durumunda kaldı.

İnönü, aynı zamanda Lefkoşa'daki Türk liderliğine de bir mesaj göndererek Güvenlik Konseyi'nde, ABD, İngiltere ve Fransa'nın, uluslararası antlaşmaların BM tarafından değiştirilemeyeceği görüşünü açıkca belirttiklerini, Türkiye'nin uluslararası antlaşmalarla ilgili görüşünü koruduğunu, BM Barış Gücü'nün kuruluş şekli üzerinde Türkiye ile de danışmalarda bulunulacağını anlatmakta ve karar tasarısının Türkiye için tatminkâr bulunduğunu bildirmekteydi.

Denktaş, 4 Mart kararıyla ilgili olarak anılarında şöyle demektedir: "Kararda, yine Kıbrıs Hükümeti' ve cemaatler' ayırımı var. Amerikalılar ve İngilizler Nihat Erim'e Hükümet' deyiminin tefsirini biz yapacağız ve bundan kastedilen, doğal olarak Meşru Hükümettir' demişler. İnönü, New York'taki Türk delegasyonuna, İnsanlar ölüyor, siz kelimeler üzerinde tartışıyorsunuz; esas olan saldırıları durduracak kuvvetlerin derhal Kıbrıs'a çıkmasını sağlamaktır', şeklinde mesajlar göndermiş. "18

Fakat, ne yazık ki, bu sözler ve açıklamalar hiçbir işe yaramadı ve Makarios'la bakanları, kısa sürede adanın egemen gücü olarak yasa ve insanlık dışı eylemlerini sürdürmeye devam etti. Nitekim, 4 Mart kararının mürekkebi kurumadan, Kıbrıs'ın çeşitli yerlerinde Rumlar yeniden Türklere saldırdı.

Lefkoşa'da Türk kesimlerine yaylım ateşi açtılar; Malya, Yayla köylerine, Kazafa'naya, Gaziveren'e ve Tuzla'ya saldırıya geçtiler. En ağır saldırı ise, 7-10 Mart tarihlerinde Baf'ta yer aldı.

Baf saldırısında Rumlar Türklere karşı ağır silahlar kullandı. Zaten iki aydan beri Baf'taki 3 bin Türk, sıkı bir Rum kuşatması altında idi. 7 Mart'ta başlayan saldırılarda ilk gün 1 ve ikinci gün 5 Türk Rumlar tarafından öldürüldü. 8 Mart'ta Ateşkes imzalandı ama buna aldırmayan Rumlar, 9 Mart'ta daha da büyük bir saldırı başlattı. Makineli tüfek, havan ve roket mermileri Türk kesimine yağmur gibi yağıyordu. Birçok evin damı çökmüş, birçok insan yaralanmış, ölenler olmuştu. Mücahitler ve eli silah tutan herkes, büyük bir direnişle bu saldırılara karşı koymak için insan üstü bir çaba gösteriyor, fedakârca savaşıyordu.

İngiliz gazeteleri, Baf saldırılarını da manşetten yansıttı; Rum barbarlığını gözler önüne seren fotoğraflar yayımladı. Daily Mirror, bu saldırıyı Rumların o güne kadar giriştikleri en kanlı katliam olarak tanımlamış ve 3000 Baf Türkü'nün ölmemek için savaştığını duyurmuştu.19

Daily Telegraph, 10 Mart sayısında, Rum saldırıları sonucu Türk evlerinin alevler içinde yanmakta olduğunu, birçoklarının damlarının çöktüğünü, minarelerden birinin yıkıldığını, üzerinde Yunan bayrağı dalgalanan bir zırhlı Rum aracının Türk bölgesine doğru ilerlediğini, bölgedeki İngiliz komutanın durumu "çok vahim" olarak tanımladığını, Rumların, İngiliz askerlerinin Ateşkes çabalarına, Türk kadınlarıyla çocukların bu ateş çemberinden çıkarılmasına engel olduklarını bildirmekteydi.

Dar bir bölgeye sıkışan Türklerin üzerine yapılan yoğun Rum saldırıları karşısında mücahitler, mermileri bitinceye kadar savaşıyor, fakat teslim olmuyorlardı. Nitekim, Mavrali bölgesindeki 10 mücahitimiz mermileri bitince geri çekilmemiş, teslim olmamış ve şehitlik mertebesine ulaşmışlardı.

10 Mart günü de saldırılarını devam ettiren Rumlar, Baf'ın Türk kesimini ele geçiremeyeceklerini anlayınca Ateşkes çağrısına uymayı kabul ettiler.

Rumlar, bu saldırılarla, BM Barış Gücü adaya gelmeden önce, askeri yönden avantajlar sağlamak, kendi denetimleri dışında ayrı Türk bölgeleri oluşmasını önlemek ve Türk direnişini yoketmek istiyorlardı.

4 Mart 1964 tarihli Güvenlik Konseyi kararı uyarınca oluşturulan ilk Barış Gücü askerleri, 17 Mart'ta, Hintli General Gyani komutasında göreve başladı.

Her 6 ayda bir görev süresi yeniden uzatılan Barış Gücü, 37 yılı aşkın bir süreden beri Kıbrıs'tadır. Fakat ne yazık ki, adada görev yaptığı bu uzun süre içinde, Kıbrıs Rum Hükümeti'nin tüm adayı temsil ettiği şeklindeki yanlış ve yasa dışı yaklaşıma onlar da uymuşlar ve uygulamalarını o çerçevede yürütmüşlerdir. BM Barış Gücü bu gün de, aynı hatalı anlayış ve karar çerçevesinde görev yapmaktadır.

Aslında, 1974'ten bu yana, adada kan akıtılmasını önleyerek, iki toplumun Güvenlik içinde yaşamasını sağlayan Türk ordusu varken, BM Barış Gücü'ne artık herhangi bir gereksinim de kalmamıştır.

İnsanlık Dışı Davranışlar Yeni Saldırılar ve Çözüm Girişimleri

1965 yılından itibaren Rum saldırıları azaltılmış olmakla beraber, yollardan Türklerin alıp götürülmeleri ve bunların bir daha izine rastlanmaması; özellikle Lefkoşa'nın Türk kesimine giriş ve çıkışları kendi denetimleri altına alarak, girip çıkan herkesi, köylerden gelen Türk otobüsleri ile yolcularını barikatlarda sıkı ve aşağılayıcı yöntemlerle yoklamaları; un, pirinç gibi gıda maddeleriyle, stratejik madde olarak nitelendirdikleri herşeye el koymaları ve bu ekonomik ablukayı evrensel insan haklarına aykırı olarak yıllarca devam ettirmeleri, Türk toplumuna büyük acılar çektirdi; gelişme ve insanca yaşama olanaklarını ortadan kaldırdı. Evrensel İnsan haklarının açık ihlâli olan bu insanlık dışı uygulamalar ne yazık ki, Avrupa'da ve uygar dünyada gereken tepkiyi görmedi.

Kıbrıs Türkleri, Rum mezalimi altında en acı günlerini yaşarken Türkiye dışında hiçbir ülke veya uluslararası sivil örgüt onların yardımına koşmadı. Bu, Batı'nın çifte standardının açık kanıtıydı.

O yıllarda Rumların, Lefkoşa'nın Türk kesimine girmesini yasakladığı listede öyle şeyler vardı ki; bundan amacın, hem Türklere sıkıntı verip onları teslime zorlamak, hem de ekonomik gelişmelerini önlemek olduğu açıkca anlaşılmaktadır.

Stratejik madde oldukları gerekçesiyle Türklere yasaklanan listede bakınız neler vardı:

⦁ Kereste ve kereste çivisi.
⦁ Demir ve demirden araç ve eşyalar
⦁ Taş, kum, çakıl ve çimento
⦁ Tel, kablo ve tel kesiciler
⦁ Telefon ve radyolar
⦁ Akaryakıt
⦁ Oto lastiği, yedek parçaları ve aküler
⦁ Yangın söndürücüleri
⦁ Çizme, çizme çivisi, ayakkabı bağı ve deri
⦁ Lastik ökçe, haki kumaş, eldiven, deri ceket ve çorap
⦁ Palto, yağmurluk ve yünlü maddeler Ve bu liste bu şekilde uzayıp gider...

Güvenlik Konseyi'nin 4 Mart kararında, tarafların, mevcut durumu daha da kötüleştirecek hareketlerden kaçınmaları çağrısına adeta meydan okuyan Makarios, bu karardan çok kısa bir süre sonra, Nisan ayı içinde Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan arasındaki İttifak Antlaşması'nı tek yanlı olarak feshettiğini ilân etti. Hemen ardından Atina'yı ziyaret etti ve Başbakan Yorgo Papandreu ile yapılan görüşmede, Kıbrıs'a gizlice tam teçhizatlı bir Yunan askeri birliği gönderilmesi kararlaştırıldı. Bunun üzerine, her defasında yüzlerce Yunan askeri, sivil giysiler içinde Limasol limanından adaya çıkmaya başladı.

Yunan Başbakanı'nın oğlu ve o günlerde Hükümetin ekonomiden sorumlu bir üyesi olan Andreas Papandreu, yıllar sonra yazdığı Democracy at Gunpoint yani Namlu'nun Ucundaki Demokrasi' adındaki kitabında, 1964 yılının yaz aylarında adaya gizlice, tam donanımlı 20 binden fazla Yunanlı asker ve subay çıkarıldığını açıklamıştır.20

Andreas Papandreu, bu konuda Makarios ve babası arasında gizli bir anlaşma yapıldığını da ifşa etmiştir.

Böylece 1964 yılının yaz aylarında ada, fiilen Yunan ordusunun işgali altına girmiştir.

Makarios, yine aynı süre içinde, Güvenlik Konseyi'nin 4 Mart kararına ve Kıbrıs anayasası ile antlaşmalara aykırı olarak, Yunan askeri birliğine ek olarak, Milli Muhafız Ordusu adında ve adadaki Yunanlı subayların yönetiminde, Kıbrıslı Rumlardan oluşan bir askeri güç daha oluşturdu. Bu esnada, hem Yunanistan'dan, hem de Çekoslovakya, Rusya ve Mısır'dan çeşitli silahlar, zırhlı araçlar, hatta roketler alarak bunları gizlice adaya sokmayı başardı.

Diğer yandan İçişleri ve Savunma Bakanı, EOKA'cı Yorgacis, Nisan 1964 sonlarında St Hilarion kalesindeki Türk Mücahit mevzilerine karşı büyük bir saldırı başlattı. Bu şiddetli ve kanlı saldırıyı, önceden planlanmış ve organize edilmiş askeri bir hareket olarak nitelendiren BM Genel Sekreteri U Thant, saldırı olayını sert bir şekilde kınadı ama, artık Rum liderliği böylesine uyarılara ve kınamalara kulak asmıyor, Akritas Planı nı harfiyen ve aşama aşama uygulamayı sürdürüyordu.

Bir ay kadar sonra, yine Yorgacis'in silahlı adamları Mağusa'da ve civarında 32 Türk'ü yollardan, iş yerlerinden silah zoruyla alıp götürdü. Bu insanlarımız o günden beri Kayıplar listesindedir ve bir daha izlerine rastlanmamıştır. Rum liderlerinden Kliridis, yıllar sonra bir açıklama yaparak silah zoruyla alıp götürdükleri Türklerin tümünün de öldürüldüğünü itiraf etmiştir.

BM Barış Gücü'nün adadaki varlığına karşın, Rum katliamlarının 1964 yazında tırmandırılarak devam ettirilmesi karşısında İnönü hükümeti adaya askeri müdahale kararı aldı. ABD Başkanı'na Türk Hükümeti'nin bu kararı bildirilince, 5 Haziran'da Amerikan Başkanı Johnson'dan, sert bir yanıt geldi. Johnson'un hem ciddi uyarılar, hem de tehdit içeren mektubunda, İnönü'den, böyle bir kararı uygulamaya koymadan önce, ABD ile kapsamlı danışmalarda bulunmak sorumluluğunu kabul etmesi istenmekteydi. Mektupta ayrıca Türk askeri müdahalesinin, Garanti Antlaşması'nın yasakladığı taksimi gerçekleştirmek isteyen Kıbrıs Türk liderliğine bu yönde destek oluşturacağı; bir Türk müdahalesinin NATO üyesi iki ülkeyi savaşa sokacağı; halbuki NATO üyeliğinin özünde, üyelerin birbirleriyle savaşa girmeyeceği esasının bulunduğu; Kıbrıs'a yapılacak askeri bir hareketin, Sovyet Rusya'nın müdahalesine neden olabileceği; böyle bir durum ortaya çıkarsa, NATO'nun Türkiye'yi Sovyetlere karşı korumayı gözden geçirme fırsatı bulamayacağı bildirilmekteydi.

Johnson'un mektubundaki en ağır ifade, Türkiye ve ABD arasındaki 1947 tarihli ikili anlaşmaya göre, Türk Hükümeti'nin, Amerikan yardımı olarak Türkiye'ye sağlanan silahları, bu silahların verilme amacından başka bir maksat için kullanılamayacağını öngören maddeye İnönü'nün dikkatini çeken ve ABD'nin buna kesinlikle izin vermeyeceğini açıkça, kesin bir dille vurgulayan sözlerdi.

Başkan Johnson, Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesinin binlerce Türk'ün ölümüne ve bu esnada uluslararası çok ciddi ve tahmin edilemiyecek sonuçlara neden olabileceğini belirtmekte ve şu uyarıda bulunmaktaydı:

Bizimle önceden tam ve kapsamlı danışmalarda bulunmadan böyle bir harekette bulunmayacağınıza ilişkin sizden kesin güvence almadığım takdirde, Büyükelçi Hare'a önerdiğiniz gizliliği kabul etmeyecek ve NA TO Konseyi ile BM Güvenlik Konseyini derhal olağanüstü toplantıya çağıracağım.

Başkan Johnson'un bu mektupta kullandığı ve diplomatik etikete aykırı ağır ifade, Amerikan diplomatları tarafından bile yadırganmış ve eleştirilmişti. Bunlar arasında olan Dışişleri Bakan vekili George Ball, Johnson adına mektubu hazırlayanın Dışişleri Bakanı Dean Rusk olduğunu belirtmekte ve meslek yaşamı boyunca bu kadar kaba ifadelerle yazılmış bir belgeye rastlamadığını ve bu mektubun şimdiye kadar gördüğü en acımasız diplomatik nota olduğunun altını çizmektedir.21

Bu mektup Türkiye'de hem Hükümet, hem de basın çevrelerinde büyük tepkiler, öfke ve hayal kırıklığı yarattı; sert bir şekilde eleştirildi. Türk-ABD ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Türkiye için, yeni bir dış politika ve yeni bir savunma kavramının doğmasına yol açtı.22

Makarios'un, bu esnada Moskova ile kurduğu yakın ilişkiler ise Amerika'yı, bir Türk müdahalesi olasılığı kadar tedirgin etmeye başladı. Bunun üzerine Kıbrıs'ta uzlaşı bir çözüm sağlanması umudu ile Dışişleri eski Bakanı Dean Acheson'a özel bir görev verildi. 1964 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Cenevre'de Türkiye ve Yunanistan temsilcileri ile Acheson arasında yoğun, kapsamlı müzakereler yapıldı. Acheson, çözümle ilgili planlarını taraflara sunarak ilkin bir nevi çifte Enosis sayılacak şekilde adanın kuzeyinde ve Karpaz yarımadasını içine alacak şekilde Türkiye'ye %10-15 oranında bir toprak verilmesini, daha sonra ise bundan vazgeçerek Türkiye'ye askeri üs, veya Ege'de bir Küçük ada verilmesi koşuluyla Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını gerçekleştirmek için büyük çaba gösterdi. Sonuçta bu öneriler tarafları tatmin etmedi ve Acheson'un çabaları başarısızlıkla sonuçlandı.23

St. Hilarion, Erenköy veGeçitkale Savaşları

BM Barış Gücü 17 Mart 1964'te adada göreve başladıktan sonra, Rumların saldırılarını durduracağı umudu boşa çıktı. UNFICYP olarak bilinen bu gücün yaptığı tek şey, Rum saldırılarını gözlemlemek ve BM Genel Sekreterine olaylara ilişkin rapor göndermek olmuştur. Nitekim, Baf ve St Hilarion saldırısı ile Ağustos başlarında yer alan Erenköy savaşları, BM Barış Gücü'nün ne kadar çaresiz olduğunu ve barışı korumakta herhangi bir etkinliği ve işlevi bulunmadığını açıkça göstermiştir.

Nisan ayı sonlarında, Rum İçişleri bakanı EOKA'cı Yorgacis, bizzat komuta ettiği Rum askerleriyle, Türkiye'nin karşısındaki Beşparmak Dağları üzerindeki St Hilarion kalesindeki mücahitlere karşı sürpriz bir saldırı başlattı. Fakat askeri üstünlüklerine karşın, burada umduklarından çok daha büyük bir direnişle karşılaşınca, Rumlar geri çekilmek zorunda kaldılar. Böylece St Hilarion kalesi, burayı kahramanca koruyan Türk mücahidinin elinden alınamadı. Buradaki mücahitler, 20 Temmuz 1974 günü ve Birinci Barış Harekâtı süresince karaya çıkan Mehmetçiklerimizin ilkin Girne'ye ulaşmasında ve daha sonra Lefkoşa-Girne yolunun tümüyle ele geçirilmesinde önemli bir rol oynadı.

BM Genel Sekreteri, Rumların St Hilarion baskını ve saldırısını, önceden planlanan ve organize edilen bir askeri girişim olarak nitelendirmiş ve kınamıştı.

Kıbrıs anlaşmalarına ve anayasaya aykırı olarak oluşturulan Rum Milli Muhafız Ordusu komutanlığına Mart 1964'te Yunanlı General Karayannis atanmış, EOKA lideri General Grivas ise, tüm Kıbrıs Rum kuvvetlerinin komutanlığına getirilmişti. Böylece, Rum kesimleri askeri yönden Yunanlı komutan ve subayların sorumluluğu altına girmişti. Bu nedenle Atina, artık adadaki her askeri harekâtın ve saldırının sorumlusu durumundaydı. Nitekim, 4 Temmuz 1964'te Yunan Savunma Bakanı Garufalyas, General Grivas ve Karayannis'i Atina'ya çağırarak, onlara Acheson planı hakkında bilgi verdi ve bu çerçevede Enosisin Ağustos ayı içinde ilan edilebileceğini bildirdi. Bu gelişme ve karardan cesaret alan Grivas, 6 Ağustos'da adaya döner dönmez ERENKÖY'e saldırıya karar verdi ve Makarios'a telefon ederek, bu saldırı için onun da onayını istedi. Makarios derhal Rum Bakanlarla bir toplantı yaptı. Bu toplantıda Grivas'ın saldırı planı oy birliği ile onaylandı.

Erenköy, stratejik yönden çok önemli bir konumdaydı. Türkiye ile deniz bağlantısı olan tek yer burasıydı ve Rum-Yunan ikilisi, olası bir Türk askeri müdahalesinin buradan yapılacağı görüşündeydi. Bu nedenle, Türkiye ve İngiltere'den gelen, çoğu öğrenci Kıbrıslı Türk mücahitler ve köylüler tarafından bir köprü başı olarak korunan Erenköy ile diğer birkaç köyün ve buralarını çevreleyen tepelik arazinin mutlaka ele geçirilmesine Rum-Yunan ikilisi birlikte karar vermişti.

Haziran ve Temmuz aylarında, bu bölgeye yer yer Rum saldırıları olmuş ve Makarios, bu saldırıların durdurulmasını isteyen BM komutanı Timaya'ya, Türk bölgelerine saldırılmayacağına ilişkin 4 Ağustos'da kesin güvence vermişti. Fakat, bu güvencenin ne kadar sahte ve geçersiz olduğu iki gün sonra, yani 6 Ağustos'da Rum-Yunan birliklerinin saldırısı ile kanıtlandı. 500 kadar direnişci mücahidin, hem sayıca, hem de silah yönünden çok daha üstün Rum-Yunan askerleri karşısında gösterdiği direniş ve cesaret, tüm yabancı uzmanlar, BM Barış Gücü ve basın tarafından hayranlıkla izlendi.24

Bu Rum saldırıları esnasında, kısa bir süre önce zorunlu sürgün yaşamını sürdürdüğü Türkiye'den gizlice Erenköy'e çıkan Rauf Denktaş da oradaydı ve onun varlığı, mücahitler için büyük bir moral kaynağı olmuştu.

Mücahitlerin direnişini kolay kolay çökertemeyeceğini anlayan Grivas, ertesi gün bölgeye yeni takviye birlikleri ve daha etkili silahlar sevketti. Bu üstün düşman kuvvetleri karşısında takviye alamayan, cephanesi azalan mücahitler artık son direniş için geri, sahile doğru çekilmeye başladı.

Bundan sonrası, denize dökülmek ve şehit olmaktı. Bu aşamada, Denktaş'la bölgeye yeni gelen ilk TMT komutanı Rıza Vuruşkan, bu kritik durumu telsizle Ankara'ya bildirmekte ve derhal müdahale edilmesi için çağrı yapmaktaydılar. Kısa bir tereddütten sonra bu çağrılar Ankara'da olumlu yanıt buldu ve nihayet, 8 ve 9 Ağustos günleri Türk jetleri, Rumlara ait bölgedeki tüm mevzileri, askeri Rum araç-gereçlerini ve denizden Erenköy'ü bombalayan Rum hücumbotunu roketlerle etkisiz hale getirdi. Türk hava akınları sonucu büyük kayıplara uğrayan Rum-Yunan birlikleri, geri çekilmek ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı.25

Erenköy savaşlarında mücahitlerimizin 12'si şehit oldu. Ayrıca 4 kayıp ve 32 yaralımız vardı. Rum-Yunan tarafının kayıpları ise 53 ölü, 125 yaralı yanında büyük çapta askeri araç ve gereçle bir hücumbot olarak belirlendi.

Hava saldırıları esnasında yüzbaşı pilot Cengiz Topel, isabet alan uçağından paraşütle atlayarak ve sağ olarak yere inmekle beraber, Rumlar tarafından ele geçirilmiş ve çeşitli işkenceler sonucu öldürülmüştü. Cengiz Topel, böylece Kıbrıs'ta şehit olan ilk havacımızdır. Bugün, şehit edildiği Gemikonağı bölgesi, 1974 Barış Harekâtı sonucu, KKTC sınırları içinde kaldığından oraya Cengiz Topel'i ölümsüzleştiren bir anıt yapılmıştır.

Erenköy savaşları, Rum-Yunan ikilisine Türkiye'nin kararlılığını ve Kıbrıs'ın Yunan olmasına izin verilmeyeceğini kanıtlayan önemli bir tarihi uyarı ve dönüm noktasıdır. Bu nedenle, 1965 yılına gelindiğinde, sorunun ancak diplomatik yollardan ve Türk-Yunan diyaloğu yöntemiyle çözümleneceği görüşü öncelik kazanmaya başladı. Ama Atina, hala ABD ve İngiltere'nin de desteği ile iki ülke arasında başlatılacak üstdüzey görüşmeler sürecinde Türkiye'nin önemsiz bazı ödünler karşılığında Enosis'e razı olacağı yanılgısı içindeydi. Bu nedenle, Yunan Hükümeti, Makarios'un tüm karşı çıkışına aldırmadan, Türkiye ile diyaloğa razı oldu.

İki ülke Dışişleri Bakanları, iki yıl süresince, birçok kez biraraya geldiler ve Kıbrıs sorununu müzakere ettiler. Yunan tarafı, Türkiye'ye adada uzun vadeli bir üs ve Türk toplumuna "güvenceli azınlık haklari' tanınması koşuluyla, Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı için çaba gösteriyordu. Makarios ise, Yunan Hükümeti'ne adeta meydan okurcasına, Türkiye'ye Kıbrıs'ta geçici bile olsa bir karış toprak verilmesine karşı çıkmaktaydı. Üstelik, Moskova ve Sovyet yanlısı ülkelerle ilişkilerini geliştirmek yönünde büyük çaba gösteriyor, bu ülkelerden çeşitli silahlar satın alarak adada çok tehlikeli bir tırmanışı hızlandırmış bulunuyordu.

1967 yılına gelindiğinde, belli başlı dört olay, Kıbrıs sorununda bir dönüm noktası oluşturdu.

Bunlardan birincisi Keşan'da düzenlenen Türk-Yunan üst düzey toplantısıdır. İkinci önemli olay Grivas'ın komutası altındaki Rum ve Yunan birliklerinin Boğaziçi (Ayatotro) ve Geçitkale (Köfünye) köylerine karşı giriştiği büyük ve kanlı saldırı ve bunun izleyen kriz, bir diğeri ise adada Geçici Türk Yönetiminin kurulmasıydı.

1967 yazısının diğer bir önemli olayı daha var: O da Rum Temsilciler Meclisi'nin oybirliği ile aldığı Enosis, yani Yunanistan'a ilhak mücadesine devam kararıydı.

Dördüncü önemli olay ise Ankara'da sürgünde bulunan Denktaş'ın gizlice Kıbrıs'a dönme girişimiydi. Ankara'da sürgünde bulunan Rauf Denktaş, 1964 yazında gizlice Erenköy'e çıktığı gibi, bir kez daha şansını denemek ve biran önce vatanında, kendisini bekleyen liderlik görevine dönmek için sabırsızlanıyor, yanıp tutuşuyordu. Adaya dönüşünün sağlanması için, Türk Hükümeti nezdinde sürekli girişimlerde bulunuyor, fakat olumlu bir yanıt alamıyordu. Bu esnada, Kıbrıs'taki TMT ileri gelenleri, Mücahit komutanları sürekli olarak kendisine haber yollamakta, dönmesi için bazı planlar, hazırlıklar yapmakta olduklarını bildirmekteydiler.

1967 yılı Ekim ayının son günü, Denktaş'ın adaya gizlice dönüşünde ona yardımcı olmak üzere Kıbrıs'tan gönderilen iki görevli ile Denktaş Türkiye'nin güney sahillerinden bir balıkçı gemisiyle yola çıktı. Kıbrıs sahillerine yaklaştıkları balıkçı gemisinden indiler ve sürat motoruyla karaya çıkma girişiminde bulundular. Fakat, çıkış için planladıkları Larnaka sahili yerine, yanlışlıkla Karpaz yarımadasında Rumların bulunduğu bir bölgede karaya çıktıklarından yakalanıp tutuklandılar.

Denktaş'ın Lefkoşa'daki tutukluluk süresi, 12 gün devam etti. Yapılan sorgulamalar sonrasında Ankara'nın girişimleri sonucu, kendisiyle birlikte tutuklanan iki arkadaşıyla Türkiye'ye geri dönmeleri sağlandı.

Denktaş'ın bir cezaya çarptırılmadan geri Ankara'ya gitmesine izin verilmesi Grivas'ı çok öfkelendirmiş olacak ki, bunun hıncını yeni bir saldırı ile çıkarmak istedi.

Larnaka ilçesinin, biri, ahalisi tamamıyla Türk olan Geçitkale, (Köfünye) diğeri ise karma bir köy olan Boğaziçi (Ayatotro) stratejik önemi bulunan iki köydü. Lefkoşa-Limasol ve Larnaka-Limasol yollarının kavşak noktasında olan bu iki köyde Rumlar bir türlü istedikleri denetimi sağlayamamışlar, Türk mücahitlerinin buralarını Rum polisinin denetimine açmaları için yaptıkları çeşitli girişimlerde başarılı olamamışlardı. Türk mücahitleri bu iki köyün Rum polisinin kontrolüne geçmesine pek haklı olarak izin vermiyordu.

Siyasi ve askeri Rum liderleri, Atina'nın da onayını alarak bu iki Türk köyüne, ağır silahlar ve zırhlı araçlarla saldırarak bölgeyi kendi denetimleri altına almayı karar verdiler.26 Bu karara uygun olarak, 13 ve 14 Kasım 1967 günleri Rum Milli Muhafız Ordusu askerleri ve seçkin Rum polislerinden oluşturulan kuvvetler, Atina'daki askeri yetkililere de bilgi vererek Geçitkale, Boğaziçi ve Tatlısu köylerini kuşattı. 15 Kasım günü Rum kuvvetleri buradaki Türklere karşı 2 bini aşkın asker ve ağır silahlar, toplar ve zırhlı araçlarla saldırıya geçti. Geçitkale'deki sivil halk neye uğradığını bilemedi. Rum askerleri, köye girerek yaşlı, genç, ayırımı yapmadan acımasızca katliama başladı. 80 yaşındaki Hüseyin Ramadan ve 70 yaşındaki karısı, hasta yataklarında kurşunlarla delik deşik edildiler. 30 yaşındaki Mehmet Emin Sait evinin önünde vuruldu ve üzerine petrol dökülerek ateşe verildi. Teslim olan Türk köylüler kurşuna dizildi. Evler yağmalandı ve yakıldı. Yüzlerce kadın ve çocuk rehine olarak meçhul yerlere götürüldü. 6 ev yanında köyün okulu da yakıldı. Aynı barbarlık Boğaziçi köyünde de tekrarlandı.

Türk Hükümeti'nin bu barbarca saldırılara tepkisi sert oldu; Atina'ya verdiği ültümatomla adadaki saldırının derhal durdurulmasını, Rum kuvvetlerinin geri çekilmesini, General Grivas'ın ve Yunanlı askerlerle subayların adadan çıkarılmasını istedi. Bir yandan da Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak için 16 Kasım'dan itibaren yoğun askeri hazırlıklara girişildi.27

Zırhlı araçlarla tanklar ve askeri birlikler yanında Türk donanmasına bağlı savaş ve çıkarma gemileri Mersin'de toplanmaya başladı. 20 Kasım'da Mersin'de 30 bin askerle donanma çıkarma için hazır duruma getirildi.

16 Kasım'da TBMM toplanarak; bir oya karşılık 432 oyla, Türk askerinin gerek görüldüğünde dış ülkelere gönderilmesi kararını aldı. Bu kararla, Kıbrıs'a askeri müdahale için Hükümete gerekli yetki verilmiş oldu.

17 Kasım günü Ankara Atina'ya sert bir nota vererek adadaki saldırıların tüm sorumluluğunun Yunan Hükümeti'ne ait olduğunu belirtti.

18 Kasım'da Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uçuş yaptı; böylece Ankara'nın askeri müdahalede kararlı olduğu mesaj ve uyarısı somut şekilde ilgililere duyuruldu.

19 ve 20 Kasım'da İngiliz, ABD ve Kanada Büyükelçileri, Dışişleri Bakanı ile görüşerek sabırlı olunması ve savaşın önlenmesi için girişim yapınca, Bakan İhsan Sabri Çağlayangil, müdahalenin 22 ve 23 Kasım'da yapılacağını bildirdi.

Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson, bu kez Ankara'ya yeni bir tehdit mektubu göndermek yerine, taraflarla temaslar yapıp Türk-Yunan savaşının önlenmesi yönünde girişimlerde bulunması için Dışişleri eski Banlarından Cyprus Vance'ı görevlendirdi. Nitekim, Türkiye'nin kararlaştırdığı askeri müdahale günü olan 22 Kasım'da yola çıkan Vance, 23 Aralık günü Ankara'ya vardı. Cyprus Vance'ın Ankara, Atina ve Lefkoşa arasındaki mekik diplomasisi 6 gün devam etti.28

Başkan Johnson'un özel temsilcisi, 3 başkenti üçer kez ziyaret etti; çetin müzakereler yaptı ve sonunda Yunan Hükümeti, Türkiye'nin talepleri doğrultusunda hazırlanan 5 maddelik anlaşma metnini kabul etmek veya Türkiye ile savaşa girmekten başka bir çarenin bulunmadığını görerek anlaşma koşullarını kabul etmek zorunda kaldı.

Atina'da bu anlaşmayı Yunan Hükümeti'ne kabul ettiren Cyprus Vance, oradan Lefkoşa'ya giderek bunu Makarios'a da kabul ettirmeye çaba gösterdi. Fakat Makarios, Türkiye 1960 anlaşmaları gereği Kıbrıs'ta bulundurduğu alayını geri çekmediği takdirde, Rum Milli Muhafız Ordusu'nu dağıtmayacağını bildirdi. Türk Hükümeti'nin Atina'ya verdiği notaya uygun olarak General Grivas, daha Vance mekik diplomasisini başlatmadan, 17 Kasım günü geri çağrıldı ve aynı gün Kıbrıs'tan ayrılarak Atina'ya döndü.

Yunan Hükümeti'nin sonra kendi askerlerini de Ankara'nın isteği doğrultusunda geri çekmeyi kabul etmesi Ankara'yı tatmin etti. Böylece, patlak vermek üzeri olan Türk-Yunan savaşı bir kez daha önlendi ve Türkiye askeri müdahaleden vazgeçti.

Kliridis, anılarında Geçitkale'ye yapılan saldırının Kıbrıs sorunu üzerinde yıkıcı bir etkisi olduğunu, Yunan askerlerinin adadan çıkarılması kararının Kıbrıs Rumlarının moralini son derece sarsarak adeta sıfıra indirdiğini, Türklerin moralini ise en üst düzeye yükselttiğini belirtmekte ve sonuçlarını şöyle sıralamaktadır:

1) Geçitkale olayları, Kral Konstantin'i Yunan Cuntası'na karşı harekete geçmeye cesaretlendirdi ve bu hareket ülkeyi terketmesine neden oldu.

2) Kıbrıs Türkleri 29 Aralık 1967'de Geçici Türk Yönetimi'ni ilân etti.

3) Makarios, arzu edilenin, yani Enosis'in değil, mümkün olanın gerçekleştirilmesine karar verdi.29

1963 Noeli'nde başlayan Rum saldırıları ve ortak Cumhuriyetin tüm organlarından silah zoruyla dışlanması sonucu Türk toplumunda büyük bir yönetim boşluğu ortaya çıkacağı düşünülerek, geçici nitelikte de olsa toplumun yönetim işlevini yüklenecek bir oluşuma gereksinim vardı. Bu nedenle, 1964 yılı Ocak ayında Genel Komite adında bir yönetim birimi oluşturulmuştu.

1967 yılı sonlarına kadar Kıbrıs Türk Toplumunun tüm yönetim işlerini, Dr. Küçük başkanlığındaki bu Geçici komite yürütmüştü. Fakat bu yönetim şekli, zamanla değişen koşullar ve artan işler karşısında yeterli olamıyordu. Bu nedenle daha çağdaş, daha demokratik, daha gelişmiş bir yönetim sistemine gereksinim vardı. Rumların, Geçitkale saldırılarından sonra Türk tarafının ele geçirdiği siyasi üstünlük ve Türkiye'nin karşı taraf üzerinde kurduğu baskı, Türk toplumunun daha kapsamlı ve etkin bir yönetim şekline kavuşması için uygun bir ortam yaratmıştı. Nitekim Ankara, durumu yerinde inceleyip, uygulanacak yeni yönetim şekliyle ilgili olarak toplum liderleriyle fikir alış­verişinde bulunmak üzere Dışişleri Genel Sekreteri Büyükelçi Zeki Kuneralp'i Lefkoşa'ya gönderdi. Sonuçta, 28 Aralık 1967 günü, Geçici Komite'nin yerini almak üzere, Geçici Türk Yönetimi oluşturulup ilan edildi.

Bu yeni yönetimin Başkanlığını yine Dr. Küçük'ün, Başkan yardımcılığını ise, henüz adaya dönmesine Rumlarca izin verilmeyen Rauf Denktaş'ın üstlenmesi kararlaştırıldı. Oluşturulan Yürütme Organında, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti'ndeki 3 Türk Bakana ek olarak ilgililerce atanmış 6 üyeye daha Bakanlık düzeyinde görevler verildi.

1960'da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisi'nin Türk üyeleri ile Türk Cemaat Meclisi üyeleri ise, Geçici Türk Yönetimi'nin Yasama Meclisini oluşturdu. Ayrıca Türk toplumunun Yasama, Yürütme ve Yargı işlerini düzenlemek için 19 maddelik bir 'Temel Kurallar' metni kaleme alındı.

Toplumlararası Görüşmeler ve Rumlar Arasındaki Çatışmalar

Geçitkale ve Boğaziçi saldırıları sonrasında, 4 yıldan beri sürgünde olan Denktaş'ın, nihayet Nisan 1968'de adaya serbestçe dönmesine izin verilmesi, Rumlarla görüşmeler sürecinin başlayacağının bir işareti olarak algılandı.

Denktaş, Ankara'dan 13 Nisan 1968 günü Lefkoşa'ya döndü ve uçak alanında, başta Dr. Küçük ve Türk Yönetiminin tüm ileri gelenleri olmak üzere coşkulu bir halk kalabalığı tarafından sevinçle karşılandı.

Denktaş'ın Kıbrıs'a dönmesi, toplumlararası görüşmelerin başlatılması için uygun bir ortam yarattı. Nitekim, Kıbrıs Türk tarafını temsilen Rauf Denktaş ve Rum tarafını temsilen Glafkos Kiliridis arasında, 6 Haziran 1968'de toplumlararası görüşmelere başlandı.30

Görüşmelerin 3 yıl süren ilk iki aşamasında, daha çok, Türk toplumuna özerklik verilmesi ve buna karşılık Türklerin veto haklarının sona erdirilmesi konuları üzerinde duruldu. Ele alınan birçok konuda anlaşmaya varılmış ve sonuç alınacak bir noktaya gelinmiş olmasına karşın Makarios, Türk toplumuna yerel yönetimlerde özerklik tanıyan ve Enosisi yasaklayan bir anlaşmayı imzalamayacağını açıkladı. Üstelik, 14 Mart 1971'de Yalusa köyünde yaptığı konuşmasında şöyle dedi:

Kıbrıs Rumdur ve tarihin başlangıcından beri Rum olarak kalmıştır. Kıbrıs'ı bölünmemiş bir Rum ülkesi olarak teslim aldık. Bölünmemiş bir Rum ülkesi olarak koruyacağız ve Yunanistan'a bölünmemiş olarak teslim edeceğiz.
Makarios'un bu tür kışkırtıcı ve esas niyetlerini açıklayan konuşmaları ve Türk toplumuna sadece 'Azınlık Hakları' verilebileceğini bildirmesi, toplumlararası görüşmelerin kaderini de belirlenmiş oldu. Nitekim, 20 Eylül 1971'de Denktaş-Kliridis görüşmelerinin ilk iki aşaması sonuçsuz kaldı, uzunca bir süre kesintiye uğradı.

Kliridis, Makarios'un bu uzlaşmaz ve katı tutumunu eleştirmekte ve anılarında, "Rum tarafının, bir kez daha Zürih ve Londra anlaşmalarını Rumların lehine yeniden düzenlemek için yaratılan fırsatı kaçırdığını" belirtmektedir.31

Kesintiye uğrayan görüşmelerin yeniden başlanması için BM Genel Sekreteri büyük çaba harcadı ve sonunda hem Kıbrıs'taki BM temsilcisinin, hem de Türkiye ve Yunanistan'ın birer anayasa uzmanı ile görüşmelere katılmaları üzerinde anlaşmaya varıldı. Böylece, 9 Haziran 1972'de görüşmelere yeniden ve bu kez Beşli olarak başlandı. Ama Makarios yine bildiğini okumaktan, uzlaşmazlığını sürdürmekten, adaya gizli yollardan silah sokmaktan, kışkırtıcı Enosis konuşmaları yapmaktan geri kalmadı. Bunlar da yetmezmiş gibi Rum liderleri, Enosis olunca Türklerin adayı terketmekte serbest olacakları şeklinde demeçler de veriyorlardı. Böyle bir ortamda, bu koşullarda bir anlaşmaya varmak olanağı kalmamıştı. Nitekim 9 Temmuz 1974'te yapılan toplantı ile, 6 yıldan beri devam eden toplumlararası görüşmeler hiçbir sonuç alınmadan sona erdi.32

1970'li yıllarda bir yandan Denktaş-Kliridis görüşmeleri başarısızlığa doğru sürüklenirken, bir yandan da Rumların kendi içinde şiddet ve terör olayları hızlanmaya başladı. 1967'de Geçitkale saldırılarının sorumlusu olarak adadan çıkarılan General Grivas, Yunan Hükümeti tarafından 1971 yılında yeniden gizlice Kıbrıs'a gönderildi ve Kıbrıs'taki Yunan kuvvetleri ile Makarios'u devirip Enosis'i ilan etmek amacıyla kurulan tedhiş örgütü EOKA B'nin başına getirildi. Bu esnada, Makarios'a karşı suikastler düzenlendi. 8 Mart 1970'de, Makarios'un helikopterine ateş açılarak isabet kaydedildi. Fakat pilot, yere inmeyi başardı ve böylece Makarios mutlak bir ölümden kurtuldu.

Bu suikast girişiminin arkasında, eski EOKA grup liderlerinden ve İçişleri Bakanı Yorgacis'in olduğu kuşkusu yaygındı. Nitekim, bir hafta sonra, 15 Mart 1970'de Yorgacis, iyi tanıdığı ve güvendiği bir Yunanlı subayın verdiği randevuya uyarak arabasıyla gittiği Lefkoşa yakınlarındaki Değirmenlik köyü girişindeki bir gizli buluşma yerinde ve arabasının içinde vurularak öldürüldü.33

Bu iki olaydan sonra, Rumlar arasındaki iç çatışmalar daha da hızlandı. Grivas'ın komuta ettiği EOKA B üyeleri, Makarios taraftarlarına karşı silahlı saldırılar düzenlenmeye, polis karakollarını basarak oralardaki silahları ele geçirmeye başladılar. Öte yandan, Atinadaki askeri Hükümet ile Makarios'un arası iyice açıldı. Makarios, adadaki silahlı eylemleri ve kendisini öldürme girişimlerini planlayıp yönlendirenlerin Kıbrıs Rum Ordusu'nun komutanlığını üstlenen Yunanlı subaylar olduğunu ve Atina'dan aldıkları emirler doğrultusunda hareket ettiklerini ileri sürerek, bunların derhal geri çekilmesini istemeye başladı. Karşılık göremeyince, bu kez, 2 Temmuz 1974'te, Yunan Cumhurbaşkanı Gizikis'e bir mektup göndererek, Yunanlı subayların komutası altındaki Rum Milli Muhafız ordusunun devlete karşı bir komplo yuvasına dönüştüğünü, Yunan Hükümeti istediği takdirde, EOKA-B'nin dehşet ve terör eylemlerinin duracağını ve durumun düzeleceğini, bunun için de Yunanlı subayların geri çağrılmasını istedi.

1974 Enosis Darbesi, Türk Barış Harekatı ve KKTC
Bir süreden beri Makarios'tan kurtulmak için kararlı olan Yunan Hükümeti, Makarios'un Gizikis'e gönderdiği mektubu fırsat bilerek, 15 Temmuz 1974 sabahı, adadaki Yunanlı subayların komutası altında askeri bir darbe düzenledi. Makarios'un Başkanlık Sarayı'na ve Başpiskoposluk binasına karşı tanklarla saldırıyı geçildi. Makarios, bu saldırıdan canını zor kurtarabildi ve kaçarak Baf'a gitti. Orada bir gizli radyodan konuşarak sağ olduğunu duyurdu. Bunun üzerine, İngilizler tarafından kurtarılarak helikopterle egemen İngiliz üssü Ağrotur'a, oradan da 16 Temmuz günü askeri bir uçakla Londra'ya götürüldü. Makarios'un polisleri ve Başkanlık Muhafızları ile EOKA B ve Rum Milli Muhafız askerleri arasında 15 ve 16 Temmuz'da adada şiddetli çarpışmalar oldu; her iki taraftan birçok Rum öldü.

Makarios, 18 Temmuz'da Londra'dan ayrılıp New York'a gitti. 19 Temmuz günü, BM Güvenlik Konseyinde bir konuşma yaptı ve Kıbrıs'ın Yunan işgali altında olduğunu vurgulandı yardım çağrısında bulundu.

Darbenin ilk gününde azılı EOKA'cı Sampson, Atina juntası tarafından Cumhurbaşkanlığına atanmıştı.

Ankara, darbenin ilk haberleri gelir gelmez, Garanti Antlaşması'na uygun olarak, adaya askeri bir müdahale için hazırlıklara başladı. Başbakan Ecevit, 17 Temmuz'da Londra'ya gidip diğer garantör ülke İngiltere ile ortak hareket etmek için danışmalarda, önerilerde bulundu. İngiliz Hükümeti, birlikte hareketi reddedince, Türkiye'nin tek başına müdahalesi kaçınılmaz oldu. Nitekim, 20 Temmuz sabahı, adanın Kuzey sahillerindeki küçük bir plajda başlayan çıkarma harekâtı, havadan da desteklenerek başarıya ulaştı.

20-23 Temmuz 1974 günleri devam eden Birinci Barış Harekatı sonucu Kıbrıs'ın kuzeyindeki çıkarma plajı ile Girne arasındaki kıyı şeridi ve Girne'den Lefkoşa'ya uzanan yolun her iki yanı Türk birliklerinin eline geçti. Bu esnada, St. Hilarion kalesindeki Kıbrıs Türk Mücahitleri çıkarma birliklerine önemli katkılarda bulundu. Yerli Mücahitlerle Mehmetçikler omuz omuza düşmana karşı dövüştü ve Birinci Barış Harekatı'nın başarısı birlikte sağlanmış oldu.

Birinci Barış Harekatı esnasında Rumlar, Türk Ordusunun eline geçen yerler dışında kalan Türk kasaba ve köylerinin etrafını sararak büyük bir katliama başladılar. Lefkoşa dışında kalan tüm Türk enklavlarını üstün silâhlarından yararlanarak işgâl ettiler. Limasol, Larnaka ve Baf kasabalarında Türk erkekleri toplayarak futbol sahalarında oluşturdukları esir kamplarına tıktılar ve onlara çeşitli işkenceler yaptılar. Kaçıp kurtulabilenler ise, İngiliz Ağrotur üssüne sığınarak çadırlara yerleştirildiler.

İki barış harekatı adasındaki günlerde, Cenevre'de 3 garantör ülke temsilcilerinin katılımı ile bir dizi görüşmeler yapıldı. Amaç, ikinci bir askeri harekata gerek kalmadan adada iki toplumun siyasi eşitliğine dayalı federal bir yapı oluşturulması üzerinde uzlaşmaya varmaktı. Fakat ne yazık ki, Rum-Yunan ikilisi bu uzlaşıcı yaklaşımı ve uzatılan barış elini geri çevirdi.
30 Temmuz tarihinde sona eren birinci Cenevre görüşmeleri sonunda, 3 garantör ülkenin Dışişleri Bakanları ortak bir barış bildirisi yayınladılar. Bu bildiride özellikle şu hususların altı çizildi:

1) Rum ve Yunan askerleri işgâl ettikleri Türk enklavlarından derhal geri çekilecekler. Buraların güvenliği yine BM Barış Gücü tarafından sağlanacak.

2) Son çatışmalar esnasında tutuklanan askeri ve sivil personel ya değiş-tokuş yapılacak veya uluslararası Kızıl Haç'ın gözcülüğü altında en kısa sürede serbest bırakılacaklar.

3) Kıbrıs'ta iki ayrı özerk (otonom) yönetimin varlığı, yani Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların ayrı yönetimleri 3 garantör ülke Dışişleri Bakanları tarafından kabul edilmektedir.

8 Ağustos 1974'te yeniden başlayan görüşmelerde adadaki iki toplum liderlerinin de katılımı sağlanmış, böylece müzakereler 5 taraf arasında yer almıştı. Birinci Cenevre görüşmelerinin öngördüğü hususların yerine getirilmediği, yani Rum ve Yunan askerlerinin hala Türk enklavlarını kuşatma altında tuttuğu, binlerce Türk'ün hala esir kamplarında bulunduğu ve işkence gördüğü, üstelik yer yer Türklere karşı katliam girişimlerinin devam ettiği saptandı.

Bu durumdan ve Cenevre'deki tutumlarından Rum-Yunan ikilisinin oyalama taktiği içinde olduğu anlaşılmaktaydı. Üstelik, yeni bir çözüm müzakereleri öncesinde Türk askerinin adadan çıkması ön koşulunu ileri sürüyorlardı.

Tüm bu olumsuzluklara karşın Türk Dışişleri Bakanı Turan Güneş, uzlaşıcı bir yaklaşımla adada Kantonal Federasyon' tezini bir anlaşma zemini olarak masaya getirdi. Fakat Kıbrıs Rum temsilcisi Glafkos Kliridis bu uzlaşıcı öneriyi reddetti.34

Bu esnada adaya çıkan Türk ordusu çok küçük bir bölgede sıkışık durumdaydı ve dıştan veya içten başlatılacak bir karşı saldırıya kolaylıkla hedef olabilecek konumdaydı. Rum-Yunan ikilisinin oyalama ve Türk ordusunu böylesine sıkışık bir durumda bırakma stratejisinden büyük zarar görebilirdi. Yeni bir harekatla stratejik olanaklarını geliştirmek, Rum-Yunan askerleriyle sarılı Türk bölgelerini ve buralardaki binlerce vatandaşımızı kurtarmak, kuzeyde özgür ve güvenli bir Türk bölgesi yaratmak için daha da gecikmeden ikinci harekatı başlatmak zorunluğu vardı. Nitekim öyle oldu.

İkinci Barış Harekatı, 14 Ağustos 1974 günü başlatıldı ve Türk birlikleri iki gün içinde Kıbrıslı Türk Mücahitlerin de desteği ile, bir yandan Doğu'da Mağusa'ya, öte yandan Batı'da Lefke'ye kadar olan bölgeyi ele geçirdi.

Daha sonra, Yeşilırmak Türk halkı da, oradaki Mücahitlerle birlikte özverili ve kahramanca direnişleri sonucu özgürlüğe kavuştu. Böylece, Karpaz Yarımadası'nın Doğu ucundan Batı'daki Yeşilırmak'a kadar uzanan ve bugün KKTC'nin sınırlarını oluşturan hattın kuzeyi Türklerin eline geçti.

İkinci Barış Harekatı tamamlandıktan sonra, Güney'de kalan Türklerle, Kuzey'deki Rumların kendi bölgelerine dönüşünü sağlamak, insancıl konularda kararlar almak ve ivedi durumları görüşüp karara bağlamak üzere, 14 Ocak 1975'ten itibaren Kıbrıs Türk tarafı adına Denktaş ve Rumları temsilen Kliridis arasında bir dizi müzakereler yapıldı. 31 Temmuz 2 Ağustos arasında yer alan 3. tur görüşmelerde, iki Kıbrıslı lider önemli bir anlaşmaya imza attılar. Bu, nüfus mübadelesi anlaşması idi ve Kuzey'deki Rumlarla Güney'deki Türklerin BM Barış Gücü gözetiminde yer değiştirmesini öngörmekteydi. Böylece, Kuzey'de Türklerden, Güney'de Rumlardan oluşan iki ayrı bölge, iki ayrı yönetim resmen gerçekleşmiş oldu.

1977 yılına gelindiğinde Makarios, Denktaş'ın gönderdiği ve yüz yüze ikili görüşme önerisinde bulunan mektubunu kabul etmek durumunda kaldı. Bu görüşme sonucu bir uzlaşmaya zemin olmak üzere, 4 maddelik ilkeler anlaşması imzalandı. Buna göre her iki taraf, bağımsız, bağlantısız, iki toplumlu bir federal Cumhuriyet oluşturulmasını; her iki toplumun denetimi altında kalacak toprağın, ekonomik yeterlilik, verimlilik ve toprak mülkiyeti esas alınarak saptanmasını; dolaşım, yerleşim ve mal-mülk edinme özgürlüğünün kısıtlanmasını kabul ediyorlardı. Fakat daha sonraki yıllarda, BM gözetiminde yapılan ve yıllarca süren görüşmelerde Rum tarafı ne yazık ki, bu ilkelere uymaktan vazgeçti; böylece öngörülen federal uzlaşma bir türlü gerçekleşemedi.

Rumlar uzlaşma, anlaşma yerine Birleşmiş Milletlere sık sık başvurarak Türkler aleyhinde kararlar çıkarmak suretiyle adayı tekrar tümüyle Rum egemenliği altına sokma ve bu esnada aşırı derecede silahlanma yollarına başvurdular.

Bu uzlaşmaz tutumları ile Türk tarafını, kendi ayrı yönetimlerini daha da pekiştirmek, geliştirmek durumunda bıraktılar. Nitekim Şubat 1975'te, ilkin Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. Rumların da Güneyde aynı şekilde davranarak aynı iyi niyetle Federasyonun oluşmasına katkı koyacakları umudu vardı. Fakat Rumlar buna yaklaşmayarak yine Birleşmiş Milletler'e başvurmak ve Türk tarafının kınanmasını sağlamak yolunu seçtiler.

Federe Devlet statüsünün barış ve uzlaşma yolunu açmadığı, Rumların anlaşma niyeti taşımadıkları iyice anlaşılınca, Türk tarafı 15 Kasım 1983'te elinde kalan tek seçeneği kullandı ve self-determinasyon hakkını kullanarak Kuzey'de, kendi özgür, bağımsız devletini kurdu ve bunu tüm dünyaya ilân etti. Böylece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ikinci bir Türk devleti olarak tarihteki yerini aldı.

KKTC'nin ilânından bu yana, Kuzey Kıbrıs Türk halkı, her fırsatta adada barış ve uzlaşmaya açık bir siyaset izlemektedir. Bu yönde, çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Fakat Güney Kıbrıs'taki yasa dışı Rum yönetiminin "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanınmış olması ve Birleşmiş Milletlerle büyük devletlerin bu yönde onlara destek vermesi anlaşma, uzlaşma yollarını tıkamaktadır.

Avrupa Birliği'nin Güney'deki yasa dışı hükümetle uluslararası antlaşmalara ve hukuka aykırı olarak tüm Kıbrıs adına müzakereye oturup üyelik için Rum kesimine yeşil ışık yakması ise, uzlaşma umudunu ortadan kaldıran olumsuz bir gelişmedir.

Yine de, Türk tarafı ve Türkiye, özellikle KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ın Rum lideri Kliridis'le görüşerek son bir barış fırsatı yaratan girişimlerinin yarattığı ihtiyatlı iyimserlik durumunun iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Denktaş yarattığı son barış fırsatı da Rumlarca heba edilir veya edilmez, değişmeyen bir gerçek vardır. O da, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığını sonsuza dek sürdüreceğidir.

Birinci ve İkinci Barış Harekâtları sonucu Kıbrıs Türk Halkı, can güvenliğine ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Adanın kuzeyinde toplanan Türkler, kendi ayrı yönetimlerini geliştirerek, bağımsız devletlerini, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Barış ve uzlaşma için bu gerçek, dünyaca bilinmeli ve tanınmalıdır.

Anavatan Türkiye'nin derhal tanıdığı ve kurulduğu günden beri, daha da yücelmesi için maddi, manevi her türlü katkı ile desteklediği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Türk halkı dünyadaki bu ikinci bağımsız Türk devletinin varlığını sonsuza dek yaşatmak azmi ve kararlılığı içindedir.

1 Averoff, Lost Opportunities, The Cyprus Question, 1950-1963, s. 368.
2 Stavrinides, Zenon, The Cyprus Conflict, National İdentity and Statehood, (CYREP 1999) ikinci baskı, s. 36.
3 Averoff'un, Kıbrıs'la ilgili anılarını içeren kitabında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş müzakereleri ve aşamalarıyla ilgili geniş bilgi vardır.
4 Gazioğlu, Enosis Çemberinden Kıbrıs Cumhuriyeti'ne, s. 330-331.
5 Akritas Planı'nın varlığını kabul eden Rum lideri Kliridis, bu planın tam metnini (My Deposition (İfadem) adlı 4 ciltlik anılarının 1. cildinde yayımlamıştır.
6 Reddaway, John, Burdened With Cyprus, (London 1986) s. 134.
7 Averoff, Lost Opportunities, s. 425.
8 Clerides, a.g.e., s. 166, 171.
9 Clerides, a.g.e., s. 165.
10 FO 371/
11 Ball, George, The Past Has Another Pattern (1982), s. 345.
12 FO 371/168977, Lefkoşa'dan Sömürgeler Bakanlığına şifreli telgraf, 21 Aralık 1963, No. 1014.
13 FO 371/168980, Lefkoşa'dan Londra'ya telgraf No: 1051.
14 PREM 11/4702-28619, Lefkoşa'dan şifreli telgraf, Soslon No. 199.
15 Sömürgeler Bakanlığından Lefkoşa'ya şifreli telgraf, Lonsos No. 295.
16 PREM 11/4706-28672, İngiliz Dışişleri Bakanlığından 2 Mart 1964'te New York'taki İngiliz delegasyonuna gönderilen 1414 no'lu gizli telgraf.
17 FO 371/174748 -XC 21602.
18 Denktaş, Rauf Raif, Arşiv Belgeleri ve Notlar, O günler, s. 2.

19 BM Genel Sekreterinin Raporu, S/6569, 29. 7. 1965; Baf saldırıları ve Türklerin direnişi ile ilgili olarak ayrıca bak, Venhar Keskin, Megali İdea, Enosis ve Baf'tan KKTC'ye (1998).
20 Papandreu, Andreas, Democracy at Gunpoint, s. 100-101.
21 Ball, George W, The Past Has Another Pattern, Memoirs, (New York 1982), s. 350.
22 Uslu, Nasuh, Türk-Amerikan İlişkileri ve Kıbrıs, s. 97-113 (Johnson'un mektubu ve İnönü'nün yanıtı geniş şekilde alıntılanıp değerlendirilmektedir).
23 Acheson'la Cenevre'de yapılan görüşmeler ve Acheson planıyla ilgili ayrıntılı bilgi için, bak Erim, Prof Dr. Nihat, Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs. (İlgili bölüm).
24 Purcell, H. D., Cyprus, s. 350-352.
25 Gibbons, Harry Soctt, The Genocide Files, geniş ayrıntı için bak, s. 245-260.
26 Clerides, My Deposition (İfadem) cilt II, s. 198.
27 Yavuzalp, Ercüment, Kıbrıs Yangınında Büyükelçilik, s. 62-98.
28 Denktaş, Rauf R., The Cyprus Triangle, s. 50-52.
29 Clerides, a.g.e., s. 212.
30 Denktaş, a.g.e., s. 53-55.
31 Clerides, a.g.e., s. 355.
32 Denktaş, a.g.e., s. 58.
33 Clerides, a.g.e., s. 369-379.
34 Cenevre konferansı ile ilgili ayrıntılar için bak, Denktaş, The Cyprus Triangle, (revised edition 1988) s. 71-74.

  
2781 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın