• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kıbrıs / Dr. Ahmet Gazioğlu

Kasım 1914 günü, İngiliz Bakanlar Kurulu, hem Türkiye'ye resmen savaş ilânı hem de Kıbrıs'ı ilhak kararı almıştı. İngiliz kralının da katıldığı kabine toplantısında alınan kararda Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında başlayan savaş nedeniyle 1878 Antlaşması'nın geçerliği kalmadığı belirtilmekte ve şöyle denilmekteydi:

1 Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Kıbrıs adası ilhak edilecek ve Majestelerinin mülkünün bir parçası haline gelecektir.

2 Bu kararname, 1914 Kabinesinin 'Kıbrıs'ı ilhak kararı' adını taşıyacaktır.1

Bu karar tek taraflı idi ve 1878 Antlaşması'na ve uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir karardı.

1914 ilhakı ile beliren bu yeni durum karşısında İngiliz uyruğu (tebaası) olmak istemeyen bir kısım Türkler, Kıbrıs'tan ayrılarak Anavatan Türkiye'ye göç ettiler.

Böylece ilkin 1878'de başlayan ve nüfus dengesi bozulması, 1914te daha büyük göçlerle devam etti.2

Rumların adayı Yunanistan'la birleştirme umutlarının arttığı bu ortamda, daha da şok edici bir başka olay yer aldı: İngiltere, bir hafta içinde, kendi saflarında savaşa katılması ve Bulgaristan'a hücum etmesi koşuluyla, Kıbrıs'ı Yunanistan'a vermeyi kabul ettiğini Yunan Hükümetine bildirdi.

16 Ekim 1914'te alınan ve aynı gün Atina'daki İngiliz büyükelçisine bildirilen bu kararda şöyle deniliyordu:

"Sırbistan şimdi Bulgaristan tarafından saldırıya uğradığına göre, eğer, Yunanistan Sırplara yardıma hazır ise, bunun karşılığında İngiliz hükümeti Kıbrıs'ı Yunanistan'a vermeyi teklif etmektedir.

O günlerde, Yunanistan'da Kralcılarla Venizelos taraftarları, savaş konusunda derin görüş ayrılığı içindeydiler. Elefterios Venizelos'un kurduğu hükümetler, Müttefikler yanında savaşa girmeye taraftardılar. Kral ve onu destekleyen Zaimis Hükümeti ise, Alman yanlısı bir tutum içindeydi. Kral'ın, Almanlarla yakın ilişkisi vardı, ayrıca savaşı onların kazanacağına inanıyordu.3 Bu nedenle, Venizelos'un savaşa girme kararını Kral Konstantin 1915'te iki kez veto etti.

İşte Kral'ın bu vetosunu kaldırmak ve İngilizler yanında Yunanistan'ın savaşa girmesini teşvik için, Fransızların da telkini ile, İngiltere, Atina'daki elçisi kanalıyla, 18 Ekim 1915'te Kıbrıs'ı Yunanistan'a devretmek teklifinde bulunmuştu. Ama, Kral Konstantin bu teklifi de reddederek Yunanistan'ın İngilizler yanında savaşa girmesini, savaşın sona ereceği günlere kadar ertelemeyi başardı. Teklif, sadece bir hafta için geçerli olduğundan ve Zaimis'in başkanlığındaki Yunan Hükümeti, bu teklifi kabul etmediği için, Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi olasılığı da böylece ortadan kalktı.

Kıbrıs'ın Yunanistan'a teklif edildiği haberi, adadaki her iki toplum için de büyük bir çalkantı ve heyecan yarattı. Rumlar sevinç içindeydi; Türkler ise adeta mateme bürünmüştü.

Evkaf Murahhası ve hem Yasama hem de İcraat Meclisi üyesi olan Musa İrfan, Türk toplumu adına 1 Kasım 1915 günü, Yüksek Komiseri ziyaret ederek, bu haberin Kıbrıs Müslüman halkında yarattığı kırgınlık ve üzüntüyü dile getirdi ve toplumun tüm katmanlarının bu felâketin önlenmesi için elden gelen her şeyin yapılması isteğiyle kendisine başvurduklarını bildirdi; bu görüşleri içeren bir yazıyı da Yüksek Komiser'e verdi. İrfan Bey, aynı gün, İngiltere Sömürgeler Bakanı'na gönderilmesi ricasıyla, Yüksek Komisere verdiği telgraf metninde, haberi basından öğrendiklerini bildirerek şöyle demekteydi:

Bu felâketi önlemesini ve Kıbrıs Müslümanlarına merhamet göstermesini, Majeste Kral Hazretlerinden ve onun Hükümetinden yalvarıyor ve dua ediyoruz.4

Yüksek Komiser Clauson, M. İrfan Bey'in sunduğu bu başvuruyu ve telgrafı Sömürgeler Bakanına ileteceğini bildirmiş ve Kıbrıs Türk toplumunun dini ve maddi çıkarlarının korunacağı hakkında güvence vermiştir.

Sömürgeler Bakanı Bonar Law, Yüksek Komiser'den gelen bu bilgilerle ilgili olarak 3 Kasım 1915'te verdiği yanıtta şöyle diyordu:

Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi konusu, şimdi ve umarım sonsuza dek kapanmış bulunmaktadır.5

Musa İrfan Bey, 13 Kasım 1915'te Sömürgeler Bakanı'na bir mektup göndererek telgrafta belirttiği görüşleri yinelemekte ve şunları eklemekteydi:

⦁ Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi, Müslüman ahalinin kasıtlı bir zulüm ve baskı altına alınmasına neden olacak ve onları göçe zorlayacaktır.

⦁ Tesalya ve Girit, Yunanistan'a katıldıktan sonra, oralarda olup bitenler, Kıbrıs Türklerinin endişesinin yersiz olmadığını kanıtlamaktadır.

⦁ Kıbrıs'ı terk etmek, en büyük Muhammed (İslâm) ülkesi olduğunu ileri süren İngiliz İmparatorluğunun tarihinde en kara sayfayı oluşturacaktır.

⦁ Kıbrıs'ın İngiliz İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kalmasını, buradaki Müslüman ahalinin İngiliz vatandaşı (tebaası) olmanın sağladığı haklardan yararlanmaya devam etmesini, adanın İngilizlere devredildiği günden bu yana İngiliz Taçı'na karşı gösterdikleri sürekli ve gerçek bağlılık adına sizden rica ediyorum.6

Görülüyor ki, İngilizler 1914 ve 1915 yıllarında ilkin Kıbrıs'ı tek yanlı işgal kararı almışlar, sonra da kendi yanlarında savaşa katılması koşuluyla adayı Yunanistan'a peşkeş çekmişler, böylece uluslararası hukuku çiğnemekten kaçınmamışlardı.

Bu olay, uluslararası anlaşmaların ve hukukun, güçlü ülkelerin ulusal çıkarları söz konusu olduğunda, nasıl tek yanlı çiğnendiğini gösteren birçok ilginç örnekten biridir.

Birinci Dünya Savaşı'ndan Osmanlı İmparatorluğu yenik çıktı. Anadolu dışındaki tüm toprakları düşman eline geçti.

İngilizler Musul ve Halep'i alıncaya kadar ateşkese yaklaşmadılar. Ancak bu petrol yataklarını da ele geçirince, Osmanlı hükümetini ateşkes (mütareke) için Mondros'a çağırdılar. Dört günlük bir müzakereden sonra 30 Ekim 1918'de mütareke imzalandı ve böylece savaşa son verildi.

Birinci Dünya Savaşı'na son anda, Venizelos'un el çabukluğu ile giren Yunanistan, Türk toprakları aleyhindeki yayılmacı emellerini Paris Barış Konferansı esnasında gerçekleştirmek ve Anadolu'nun taksimi pazarlıklarında önemli bir rol oynamak istiyordu.

Bu esnada Paris Barış Konferansı'nın, Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılması için de büyük bir fırsat olduğu düşüncesiyle adadaki Rum toplum liderleri ile Başpiskopos Kirillos derhal harekete geçti. Londra'ya ve Paris'e bir heyet göndermek hazırlıkları yapıldı. Adanın her tarafında enosis kararı alan halk toplantıları düzenlendi; İngiliz hükümetine sunulmak üzere muhtıralar (andırılar) hazırlandı.

Başpiskopos Kirillos'un başkanlığında, Yasama Meclisi Rum üyelerinden oluşan bir heyeti Sömürgeler Bakanı Lord Milner'in Londra'da kabul edip görüşmesi, Kıbrıs Türk toplumunun endişesini hayli artırdı. Yıkılan Osmanlı İmparatorluğu karşısında, artık adadaki varlığımızın güvence altında olması için başvurulacak tek makam İngiliz hükümetiydi. Bu nedenle, İngilizler nezdinde benzer girişimlerde bulunmak gerekiyordu. Bir başka girişim ise, adada örgütlenmek ve bazı eylemlerde bulunmak şeklinde düşünülmekteydi.

Bu düşünceyi ortaya atıp, ulusal bir hareket oluşturmak girişimlerini başlatanların başında Dr. Mehmet Esat ve Dr. Behiç bulunmaktaydı. Bu iki aydın vatanperver, ilk iş olarak Türkiye ile Birleşme' veya Türkiye'ye İlhak' adında bir siyasi parti kurdular ve çeşitli girişimlerde bulundular.

Dr. Behiç, Kıbrıs'ta hekimlik mesleğine başladığı günden itibaren Kıbrıs'a yerel politikada etkin ve faal bir rol üstlenerek Rumların enosis girişimlerine karşı bir hareket başlatmış ve bu hareketin lideri olmuştu.

İngiliz Sömürge Müsteşarı ve Yüksek Komiser vekili Malcolm Stevenson, 26 Nisan 1919'da, Sömürgeler Bakanlığı'na gönderdiği bir yazıda, Dr. Behiç ve Dr. Esat'ın başlattığı bu milliyetçi harekete dikkat çekmekte ve onların girişimleri hakkında bilgi vermekteydi.7

Stevenson, bu ziyareti bildirdikten sonra, yazısına devamla, aynı günlerde, hamallarla kasapların lideri olduğunu bildirdiği Hasan Karabardak ile Dr. Behiç ve Dr. Esat'ın Paskalya Yortusu esnasında, Lefkoşa'da nümayiş (gösteri) düzenleyerek kargaşa yaratacakları söylentilerinin yayıldığını, bu nedenle derhal önlem alınmadığı takdirde, yaratılan bu genel heyecan duygusunun ve rahatsızlıkların ani bir kargaşaya yol açması riskinin yüksek olduğunu ve bu koşulları dikkate alarak derhal harekete geçmeye karar verdiğini belirtmekteydi.

Stevenson, Türklerin olası bir ayaklanma hareketini önlemek için gerekli önlemleri almış ve Dr. Behiç, Dr. Esat ve Karabardak'ı tutuklayarak Girne kalesine hapsetmişti. Ayrıca, polis komutanını bu söylenti ve istihbaratı araştırmakla görevlendirmişti.

Stevenson, bu bağlamda, ilginç bulduğu bir olayı da nakletmektedir. Buna göre, Lefkoşa'da Dr. Behiç ve iki arkadaşının tutuklandıkları gece, Mağusa kampındaki tüm Türk savaş esirleri elbiselerini çıkarmadan, yani giyinik olarak yatağa girimişlerdi. Böylece, Türk savaş esirlerinin bir ayaklanma girşiminde bulunacağı olasılığı, kabul edilmekteydi.

Mağusa'daki Türk savaş esirleri kampı, 1916 yılı Ekim ayında kurulmuştu ve 5,400 kişi alabilecek büyüklükteydi. İngiliz belgelerine göre, kurulduğu günden itibaren bu kamptan 10 binin üstünde esir gelip geçmişti.

Türk savaş esirlerinden bazıları bu kampta tutuklu iken, burada ölmüş ve Mağusa'da toprağa verilmişlerdi. Onların mezarlarının bulunduğu yer, son yıllarda Türk şehitliği olarak onarım ve bakım altına alınmıştır.

Şehitlerimize karşı duyduğumuz saygı ve sevgi, şehitliğe dikilen bir anıtla ebedileştirilmiştir.

26 Nisan 1919 günü Dr. Behiç ve Karabardak ile birlikte tutuklanıp Girne Kalesi'ne hapsedilen Dr. Esat, ünlü Kıbrıslı devlet adamı ve Başvezir (Başbakan) Mehmet Kâmil Paşa'nın damadıydı. Adaya geldiği 1914 yılı Kasım ayından beri, Dr. Behiç ile ilişki kurarak Kıbrıs Türkünün haklı davasını savunmaya başlamıştı. Paris'te başlayan Barış Konferansı'na Türk toplumunun da bir heyet göndermesi ve sesimizi duyurması, Yunanistan'a ilhakı kabul etmeyeceğimizin, kesin şekilde, ilgili devlet temsilcilerine anlatılması gerektiğine inanmakta, bu yönde çaba göstermekteydi.

Dr. Esat, 9 aylık tutukluluk süresi sonunda, eşinin İngiliz hükümetine yaptığı başvuru üzerine serbest bırakıldı ve adadan ayrılarak ilkin Mersin'e gitti; daha sonra ise, İstiklal Harbi'ne katıldı.

Bu esnada Yasama Meclisi üyesi Dr. Eyyub Türk köylerinden ve toplumu temsil eden çeşitli kuruluşlardan topladığı imzalarla Yüksek Komisere yazılı başvuruda bulunarak Türk toplumunun, Kıbrıs'ın tekrar Türkiye'ye verilmesi veya 1914'te yer alan tek yanlı İngiliz işgali öncesindeki statüye dönülmesi dileğini belirtti.

Aynı günlerde bir Kıbrıs Türk heyeti, Ankara'ya giderek, aynı görüş doğrultusunda oradaki ilgililerle görüşmek girişiminde bulundu. Fakat Türkiye'nin, o günlerde, henüz böyle bir konuda Kıbrıs Türk heyetine cesaret verici bir tutum içine girmesi olanağı yoktu.

12 Ekim 1919 günü, Lefkoşa'da adanın dört yanından gelen Türk temsilcilerin katılımı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı sonucu ortaya çıkan durum üzerinde konuşmalar yapıldı, Yunanistan'a ilhak girişimleri kınanarak protesto edildi; statükonun devamı kararı alındı. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılışı Kıbrıs Türklerini tamamıyla hamisiz bıraktı. Tehlike kapının eşiğine gelmişti. Örgütlenmek ve Türk varlığının istemleri ile sesini duyurmak gerekiyordu. Olaylara seyirci kalmak, varlığını inkâr etmek, Enosisi kabullenmek adadaki Türklüğün tümden yok olması demekti.

Bu dehşet verici olasılıklar karşısında toplum ileri gelenleri biraraya gelerek çareler düşünmeye başladı. Varılan fikir birliği bir Milli Meclis (ulusal kongre) oluşturmak yönündeydi. Müftü Ziyai Efendi ile gazeteci-öğretmen Mehmet Remzi Okan bu hareketin öncüleri oldu.

10-11 Aralık 1918 günleri Lefkoşa'da, adanın her yanından gelen temsilcilerin katılımı ile yapılan ve Meclis-i Milli olarak adlandırılan toplantı, ulusal birlik ve bütünlük bilincini yaratmak amacını taşımaktaydı. Paris Barış Konferansı öncesinde sesimizi, varlığımızı, haklarımızı dünyaya duyurmak gerekiyordu. Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakına karşı olduğumuzu gerekçeleriyle haykırmak zamanıydı.

İşte bu düşüncelerle yola çıkıldı, gerekli hazırlıklar yapıldı ve 10 Aralık 1918 günü ilk toplantı Lefkoşa'da yapıldı.8

Toplantı 12 Aralık'ta da devam etti ve oybirliği ile Müftü'nün başkanlığında bir heyetin Paris'e giderek oradaki İstanbul delegeleri ile temaslar yapması ve sesimizi, isteklerimizi duyuran çalışmalar yapması kararı alındı.
İkinci bir kararda ise, Kıbrıs'ın gerçek ve hukuki sahibi olan Osmanlı Saltanatı'na iadesi gerektiği belirtilmekteydi.

Müftü Ziyai Efendi'nin alınan karara uygun olarak adadan ayrılmasına İngiliz Sömürge yönetimi izin vermediği için Kıbrıs Türk heyetinin İstanbul'a ve oradan da Paris'e gitmesi mümkün olmadı. Milli Kongre'nin örgütleyicilerinden M. Remzi Okan ise İngiliz sömürge yönetimi tarafından başöğretmenlik görevinden uzaklaştırıldı. 1920 yılında Remzi Okan'ın çıkarmaya başladığı Doğru Yol gazetesine sansür uygulandı.

Türkİstiklal Savaşı ve Lozan Antlaşması Sonucu Kıbrıs'ın Taç Kolonisi Olması

Yunan orduları, İngiliz hükümetinin cesaretlendirmesi ve desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmış, Anadolu'nun içerlerine doğru ilerlemişti.

Yunanlıların Anadolu macerası, Mustafa Kemal'in üstün komuta yeteneği ve Türk milletinin kahramanca direnişi sonucu büyük bir yenilgi ile sona erdi. 9 Eylül 1922'de Türk orduları İzmir'e girdi ve 6 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi ile ateş kesildi. Artık şerefli bir barış yapmanın yolları açılmıştı.

Kıbrıs Türk toplumu, Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından Türkiye'de başlatılan kurtuluş ve bağımsızlık (istiklâl) hareketlerini yakından izlemekteydi. Meclis-i Milli toplantısının ardından Lefkoşa'da yayınlanmaya başlayan Doğru Yol, Söz ve Vatan gazeteleri ile Lârnaka'da Eylül 1920'de yaşama geçirilen aylık İrşad dergisi, Türkiye'deki milli hareketleri ve ulusal direnişi, Mustafa Kemal'in başlattığı kurtuluş savaşlarıyla Ankara'da milli bir meclisle milli bir hükümet kurulması olaylarını Kıbrıs Türk toplumuna duyurmaktaydı. Basın yoluyla yapılan bu haber ve bilgi akımı, ayrıca adanın her yanında kurulan cemiyetler, klüpler, dernekler kanalıyla da halka yansıtılmakta, bu kuruluşların sosyal etkinlikleri ile de halkımızın milli birlik ve bütünlüğü yanında Anavatan'daki kurtuluş mücadelesine maddi, manevi katkıları gerçekleştirilmekteydi.

Bu örgütlenme hızı ve coşkusuyla kasabalarda ve bazı Türk köylerinde çeşitli hayır cemiyetleri kurulmuş ve hepsi de, kendi koşuları ve olanakları ölçüsünde yararlı etkinlikler yapmaya başlamıştı. Nitekim, yerel gazetelerimizin de teşvik ve kampanyaları sonucu adanın her yanında eğitim seferberliği başlatılmış, okullar için yardımlar toplanmıştır.

Toplumun örgütlenmesi, basınımızda artık en belli başlı konuyu oluşturmakta, bu yönde sürekli olarak halkımızı uyarıcı, teşvik edici, telkinler, yorumlar, görüşler ortaya atılmaktaydı.

1919 yılında, Enosis hayallerinin artık gerçekleşeceği, hatta Anadolu'nun Ege bölümünü de içine alacak ve başkenti İstanbul olacak büyük bir Yunan devleti kurulacağı şeklindeki haberler Rum basınında manşetlerden verilmekte, bu yönde yazılar, yorumlar yayımlanmaktaydı. Tüm bu Rum tahrikleri ve Megali İdea emellerinin bu kadar açık şekilde her gün belirtilmesi karşısında Kıbrıs Türk halkı çareyi örgütlenmekte, birlik ve beraberlik içinde olmakta ve Anavatan Türkiye'de Mustafa Kemal'in başlattığı Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasında bulmaktaydı. Bu nedenle, 1919-1922 yılları arasında hem örgütlü bir birlik yaratmak, hem de Anadolu'daki kurtuluş savaşlarını, İngiliz sömürge yönetiminin tüm baskı ve denetimine karşın, elindeki tüm olanaklarla desteklemek Kıbrıs Türklerinin tek ve sarsılmaz amacı olmuştu.

Köylerde, kentlerde bağışlar yapılmakta, bayramlarda kurban derilerinin Hilâl-i Ahme?e (Kızılay'a) yardım maksadıyla toplanmasına özen ve çaba gösterilmekte; aynı amaçla köylerde, kasabalarda tiyatro temsilleri verilmekte, 'Kosova Muharebesi, Vatan yahut Silistre' gibi milli piyesler sahnelenmekteydi.

Bir yandan da Kıbrıs Türk eğitiminin geliştirilmesi ve bu yönde çocuklarımızın Rum çocuklarından geri kalmaması için de çeşitli faaliyetler başlatılmıştı. Sadece Söz gazetesinde, 1919­1922 yılları arasında eğitimin önemini ve sorunlarını belirten, bu yönde halkımızı uyaran ve örgütlenmeye, bağışlarla okulların gelişmesine yardımcı olmaya çağıran 50'den fazla makale yayımlandığı ve 13 temsil veya tiyatro gecesi etkinliği düzenlendiği saptanmıştır.

Kıbrıs Türk halkının, adada varlığını koruyabilmesinin bir diğer koşulunun ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek olduğu da aynı yıllarda gündeme gelmiştir. Gerek Doğru Yol, gerekse Söz gazeteleri bu yönde de halkı uyarıcı makaleler yayımlıyorlardı.

Meclis-i Milli toplantısında alınan kararlara uygun bir uğraş vermek için ada dışına çıkması engellenince Müftü Ziyai Efendi, 1924 yılında Kıbrıs Türk Cemaat-ı İslamiyesi adında bir örgüt kurmuştu.

Böylece Kıbrıs Türkleri, yüzyıllardan beri alışılagelen 'İslam' ve 'Osmanlı' kelimeleriyle tanımlanmak yerine, ilk kez Türk Toplumu olarak tanımlanmıştır. Bu ilginç gelişme, hiç kuşkusuz Mustafa Kemal'in Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'nı zaferle sonuçlandırarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurmuş olması ve Türk milliyetçiliğinin başarılı sonuçlar alarak Türk olmakla gurur duyan bir toplum yapısının milli ruh, milli hedef, milli devlet esasına yönelmesinden esinlenmiştir.

15 Ekim 1930'da yapılan Yasama Meclisi seçimleri, Türk toplumu içindeki Halkçı' ve Evkafçı' olarak adlandırılan iki kesim arasında çok çekişmeli ve hayli tartışmalı geçti.

Halkçıların önderliğini Necati Mısırlızade (Özkan) yapmaktaydı. Evkafçıların önderi ise Evkaf Murahhası, Yasama ve İcraat Meclisi üyesi Mehmet Münir'di.

Kıbrıs Valisi Storrs, toplumun bu iki siyasi kanadı içinden Mehmet Münir tarafına büyük destek vermekteydi.

Valinin karşı tarafı desteklemesine karşın 15 Ekim 1930'da yapılan seçimleri Halkçılar kazandı. Böylece Lefkoşa-Girne kazaları adayı Mehmet Münir seçimi kaybetti. Onun yerine Necati Mısırlızade Yasama Meclisi'ne seçildi.9

Kıbrıs Türk halkının ezici çoğunluğunun, bu ulusal kavgada, haklarını geri alma ve varlığını koruma savaşımında Halkçıların yanında yer alması cesaret ve umut vericiydi. Bu esnada, toplumun aydın kesimi de ağırlığını Halkçılardan yana koymuştu. Lise öğrencileri ise, Halkçı hareketin birer militanı gibi köylerde, kentlerde aydınlatıcı eylemlerde bulunmaktaydı. Toplum içinde genç bir avukat olarak kendine özgü fikirleri, cesur ve atak davranışları, gözüpek karakteri ve ilerici görüşleriyle dikkat çekmeye başlayan Mehmet Rifat (Con Rifat) da Halkçı liderler yanında yerini aldı. Con Rifat'ın, 11 Nisan 1933'te yayımlamaya başladığı haftalık Masum Millet gazetesiyle Halkçılara katılması, Evkafçılara ve işbirlikçilere karşı girişilen savaşımda önemli bir güç kaynağı oluşturdu.

Masum Millet, daha ilk sayısından itibaren sömürge yönetimi ve işbirlikçilerine sert saldırılarda bulunmaya başladı.

Lozan'da, Misak-ı Milli (Ulusal Sözleşme) sınırları dışında kalan Türk topraklarının elden çıkışını korumak olanağı yoktu. Nitekim Kıbrıs'ın artık hukuken de İngilizlerin elinde kalması bu antlaşma ile kabul edildi. Lozan Antlaşması'nın doğrudan doğruya Kıbrıs'la ilgili olan 3 maddesi vardır.
Bunlar 16, 20 ve 21. maddelerdir.

16. madde ile Türkiye, Lozan Antlaşması'yla belirlenen sınırlar dışındaki tüm toprakları üzerindeki haklarından vazgeçmektedir. Bunun sonucu, Türkiye'nin Kıbrıs üzerinde hukuki bir hakkı kalmamış oluyordu. Fakat, bu madde içinde yer alan ve adaları ilgilendiren bir ifade vardır ki, adaların geleceğinin ilgililer tarafından saptanacağı koşulunu getirmektedir. Buna göre, İngilizlere bırakılan Kıbrıs'ın da gelecekteki statüsü belirlenirken, bunun ilgililer tarafından saptanması gerekmekteydi.

Kıbrıs'la yakından ilgisi olan tarafların ise, her şeyden önce Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, daha sonra da bu iki toplumun anavatanları olduğu gerçeği dikkate alındığında, Lozan'ın 16. maddesinin Kıbrıs'ın geleceğinin saptanmasında Türk tarafına eşit bir hak tanıdığı ortaya çıkmaktadır.

20. maddede, "Türkiye Hükümeti Kıbrıs'ın Britanya Hükümeti tarafından 5 Kasım 1914'te ilân edilen ilhakını tanıdığını beyan eyler" denilmektedir.

21. maddede ise, Kıbrıs'ta Türk tâbiyetindeki (uyruğundaki) insanların İngiliz vatandaşlığına geçişlerini bazı koşullar içerisinde hükme bağlamaktadır. Buna göre, Türk vatandaşı olarak kalmak veya İngiliz uyruğuna geçmek için Kıbrıslılara iki yıllık bir süre tanınmıştı. Türk vatandaşlığını korumak isteyenler bu süre zarfında karar vermek ve karar verdikten bir yıl sonra da adayı terk etmek zorunda kalmaktaydılar.

Kıbrıs'ın TaçKolonisi Olması

İngiliz parlâmentosu, 16 Ağustos 1924'te Lozan Antlaşması'nı onayladı. 10 Mart 1925'te ise, Kral Beşinci Corç, (V. George) Kıbrıs'ın İngiltere'nin bir Taç kolonisi olduğunu ilân eden beratı (letters patent) imzaladı.10

Bu beratla birlikte adadaki en yüksek İngiliz yöneticisi, artık Yüksek Komiser değil, vali olarak anılmaya başlandı. Bu durum, aslında Kıbrıs'ın statüsünde önemli bir değişikliğe neden olmadı ve 1960'da iki toplumlu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluncaya kadar devam etti.

Adanın İngiliz Taç Kolonisi olmasıyla birlikte anayasasında da değişiklik yapılmıştı. Bu anayasa değişikliği, 10 Mart 1925 tarihli Taç Kolonisi Beratı ile (Letters Patent) birlikte 1 Mayıs 1925'te Sarayönü'nde (Atatürk Meydanı) düzenlenen bir törenle halka açıklandı ve aynı gün, resmi gazetede (The Cyprus Gazette'de) yayımlandı.

Yeni anayasaya göre Mecliste Rum üye sayısının, Türk ve resmi üyelerin toplamıyla eşitlenmesinin devamı, yönetimin Rumların eline geçmesini önlemek ve iki toplumla hükümet arasındaki dengeleri korumak, iki toplumun birbirleri üzerinde egemenlik kurmalarını önlemek, böylece adanın geleceği yönünden iki toplumluluk esasının devamı ve gözetilmesi ilkesinden kaynaklanmaktaydı.

Nitekim, adanın bağımsızlığını sağlayan 1959-60 Kıbrıs Antlaşmaları hazırlanırken de bu ilkeler özenle dikkate alınmış, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası da iki toplumun siyasi eşitliği esasına dayandırılmıştı.

15 Ekim 1930 Kavanin Meclisi seçimlerinde, Rumlar Enosis çığırtkanlığını ve hükümete karşı çeşitli eylemler başlatılması kampanyasının öncülüğünü üstlenen fanatik adayları seçmek suretiyle, Vali Storrs'a karşı sertlik politikasını öne çıkardılar.

Öte yandan 1930 seçimlerinin yapıldığı gün, adayı ziyaret eden Sömürgeler Bakanlığı Müsteşarı Dr. Drummond Shiels, Yunan bayrakları ve Enosis sloganlarıyla karşılandı.

Yeni seçilen Yasama Meclisi üyeleriyle 20 Ekim günü Meclis'te bir toplantı düzenleyen Shiels'e Rum üyeler, Yunan konsolosu ile birlikte hazırladıkları bir muhtıra sundular.

Bu muhtırada, plebisit sonucu halkın ulusal duygularının ve kararının kanıtlanabileceği, adanın Yunanistan'a ilhakı ile buradaki Türk azınlığı ile bu azınlığın kurumlaşan haklarının ve ayrıcalıklarının tehlikeye düşmeyeceği, çünkü Yunanistan'ın kendi yönetimindeki azınlıklara saygılı davrandığı ve Kıbrıs'taki azınlık haklarının özel koruma altına alınabileceği belirtilmekteydi. Halbuki Girit ve Tesalya katliamlarının üzerinden henüz çok zaman geçmemişti.

Kavanin Meclisi Türk üyesi M. Zeka'nın Türk üyeler adına Shiels'e sunduğu muhtırada ise, Müftülük makamının yeniden ihdası (kurulup yaşama geçirilmesi), Şeriye Mahkemelerinin yeniden düzenlenmesi ve Evkaf'la ilgili Konsey kararının (Order in Council) iptali gibi isteklere yer verilmekteydi.

Shiels'in, gerek Yasama Meclisinde, gerekse gittiği her yerde Rumların "Enosis ve sadece Enosis" sloganları ve Yunan bayraklarıyla karşılandı.11

Shiels'in Limasol'u ziyareti esnasında yaptığı bir konuşmada oradaki Rum halkına "Kıbrıslılar"' olarak hitap etmesi Rumların tepkilerine neden oldu. Rum ileri gelenleri Shiels'e Kıbrıs'ta bir Kıbrıs milleti bulunmadığını ve kendilerinin Helen olduğunu söyleyerek, "Biz Helenizmin en temiz ve en gerçek bir uzvuyuz" dediler.12

Bu mentalite Rumlar arasında, 1960 yılında bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonra da devam etti. 1960 Antlaşmalarının imzalanmasından kısa bir süre sonra, ilk Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, "bu anlaşmalar bir devlet yarattı ama bir millet yaratmadı" diyerek 'Kıbrıslılık' kavramına karşı çıktı ve Rumların Helen ırkının bir parçası olduğunu vurguladı.

Bugün de, Kıbrıslı Rumların 'Kıbrıslılık' kavramına karşı olduklarına ve kendilerini 'Kıbrıslılar' olarak değil, fakat Kıbrıs'taki Helen halkı olarak tanımladıklarına çeşitli vesilelerle ve sık sık tanık olmaktayız.

Rumların İsyanı ve Vali Konağı'nın Yakılması

Vali Storrs zamanında Enosis için Rumlar bir isyan hareketi başlattı. Bu başkaldırı, adanın İngilizlere devredildiği 1878 yılından beri devam eden ve Yunanistan'la birleşmeyi (Enosisi) hedef alan eylemlerin, girişimlerin ve kışkırtmaların bir sonucuydu. 1931 ayaklanmasının en önemli yanı, Rumların Enosis emellerini gerçekleştirmek veya adada tam bir Rum egemenliği kurmak için tedhişe, teröre ve kanlı eylemlere başvurmaktan kaçınmayacaklarını, ayrıca bunun için içten ve dıştan sürdürülen kışkırtmalara (provokasyona) açık bir toplum olduklarını göstermesidir.

20 Ekim 1931 günü Limasol'da yapılan enosis mitingi, isyan hareketinin ilk kıvılcımı oldu. Piskopos Milonas bu mitinge Yunan bayrakları taşıyan büyük bir araba konvoyu ile gitti. Limasol stadyumunda toplanan 3 bin kişilik bir topluluğa hitap ederek sömürge yönetimine karşı direnişe geçilmesini istedi.

Daha sonra Enosis adındaki spor kulübüne gidildi. Milonas, kulübün balkonundan yaptığı konuşmada şöyle dedi: "Tanrı ve halk adına Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını ilân ediyorum. Helen bayrağı altında özgürce yaşamak istediğimizi yabancı yöneticilere göstermek zamanı gelmiştir. İlhak çok yaşasın!"

Limasol'da yer alan bu olayların Lefkoşa'da duyulması üzerine, aşırı milliyetçi Rum kurum ve kuruluşları, gençlik örgütleri, milliyetçilikte Limasol Rumlarından daha geride olmadıklarını kanıtlamak ve de artık eylem zamanının geldiğini İngilizlere göstermek için harekete geçtiler.

Bu gelişmeler karşısında, Rum Yasama Meclisi üyeleri toptan istifa ettiler. Lefkoşa'daki kilise çanları çalmaya, Rumlar gösterilen yerlerde toplanmaya başladı. Dükkânlar, işyerleri Rum gençleri tarafından kapatıldı.

Ticaret klübü önünde toplanan 3 bin kişiyi aşkın kalabalığa kışkırtıcı konuşmalar yapıldı. Bu esnada "vali konağına... vali konağına" şeklinde sesler yükseldi. Lefkoşa papazlarından Dionisos Kikkotis, elinde bir Yunan bayrağı olduğu halde öne fırladı ve "ihtilâl" ilân etti. Bir başka Rum, Yunan bayrağını öperek "vali konağına" diye bağırdı. Halk da aynı sloganı tekrarlayarak yürüyüşe geçti. Önde papazlar ve öğrenciler, arkalarında ise binlerce Rum ellerindeki değnekler, odun parçaları, taşlar ve daha başka tahrip edici şeyler olduğu halde "Enosis ve Sadece Enosis" sloganları atarak vali konağının önüne kadar geldiler. Buradaki polisleri döverek etkisiz hale getirdiler; ardından da taşlarla, sopalarla binaya saldırdılar; camları kırdılar... Birkaç gösterici bu esnada dama tırmandı ve vali konağına Yunan bayrağını çekti.

Dört otomobil içinde 22 kişilik ikinci bir polis takviyesi geldi ama onlar da çaresiz kalınca, göstericiler kırılan pencerelerden binaya girdiler; Sömürge Müsteşar vekilinin arabasını ve ikinci polis takviyesini getiren 4 arabadan 3'ünü ateşe verdiler. Böylece yakıp yıkma bir isteriye dönüştü. Gözü dönmüş göstericiler, kırılan pencerelerden binanın içine yanıcı maddeler ve ucu tutuşturulmuş odun çubukları, bez parçaları atmaya başladılar.

Polis ateş açarak göstericileri dağıtmayı başardı ama, bu esnada vali konağı da iyice tutuştu, alevler hertarafı saardı. Zaten ahşap olan bina birkaç dakika içinde yanıp kül oldu.

Vali Storrs, canını güçlükle kurtarıp Sömürge Müsteşarının evine taşınınca ilk iş olarak Mısır'daki İngiliz askerlerinden takviye istedi. Akdeniz'deki İngiliz donanma komutanına da bir telgraf göndererek birkaç zırhlı savaş gemisi gönderilmesini rica etti. Dışarıya gönderilen telgraflara sansür uygulanmasını emretti.

İngiliz kamu görevlilerine silah dağıtıldı. Geceleri sokağa çıkma yasağı konuldu. Toplantılar ve ateşli silâh bulundurmak yasaklandı.
Trodos'taki İngiliz askerlerinin bir bölümü Lefkoşa'ya getirildi.

Yasama Meclisi ve okullar kapatıldı.

Lefkoşa'ya ve diğer kasabalara giriş-çıkışlar denetim ve hükümet binaları koruma altına alındı.

Tüm bu önlemlere karşın, Lefkoşa'da başlayan isyan hareketi ertesi günü diğer kasabalara ve hatta bazı köylere yayıldı. Hükümet binalarını, kaymakamların oturduğu evleri, bazı köprüleri, kamu araçlarını yakma, yıkma ve sabotaj hareketleri bir süre daha devam etti.

Vali Storrs'un çağrısı üzerine, 23 Ekim günü, 4 İngiliz savaş gemisi adaya geldi. Bunlardan çıkan askerler, gruplar halinde kasabalara dağıldılar. 25 ve 26 Ekim'de birkaç savaş gemisi daha geldi. Böylece adanın tüm limanları denetim altına alındı.

Girne'de en ciddi olay 24 Ekim'de meydana geldi. Yunan uyruklu Girne piskoposu ve peşinden gidenler, Girne hükümet binalarının bulunduğu yere geldiler. Orada direğe çekili İngiliz bayrağı, gösterici Rumlar tarafından indirilip parçalandı ve yerine Yunan bayrağı çekildi.

24-25 Ekim günleri, Mağusa kasabasında da olaylar oldu. 24 Ekim'de 8 bin kişilik bir Rum kalabalığı, bölgenin kıdemli papazının kışkırtıcı konuşması üzerine hükümet binalarına saldırdı. Maraş Polis karakolunun pencereleri ve kapıları kırıldı; içindeki eşyalar sokağa atıldı. Emniyet Vali Storrs'un raporuna göre, 70 Rum köyünde hükümet binalarına ve tesislere büyük zarar yapılmıştı. 389 köyde, daha küçük çapta tahribat yapıldığı saptandı. Storrs, hükümet binalarından büyük çapta yağma ve hırsızlık yapıldığını, Larnaka tuz gölünden çok miktarda tuz çalındığını bildirmişti.

Vali Storrs, Londra'nın onayını aldıktan sonra, isyan hareketinin ele başlarını tutuklamaya başladı. Tutuklananlar derhal savaş gemilerine gönderildi. İsyanın lideri durumundaki Kitium Piskoposu Milonas, Limasolda düzenlenen bir operasyonla ele geçirilip Limasol önlerindeki İngiliz zırhlısına götürüldü.

Tutuklanmaların duyulması üzerine, Lefkoşa'da ve diğer kasabalarda gösteriler yapıldı; olay protesto edildi. Lefkoşa elektrik santralına, Sarayönü'ndeki mahkeme binalarına, merkezi hapishaneye saldırılar oldu. Kalabalık dağılmayı reddedince polis ateş açtı; bazıları yaralandı.

İsyancı liderler, yaşam boyu sürgün cezasına çarptırılarak 3 Kasım 1931 tarihinde İngiltere ve Cibraltar'a doğru yola çıkarıldılar.

Toplam olarak 10 kişi sürgüne gönderildi. Bunlar arasındaki Girne piskoposu Yunan vatandaşı, diğerleri ise Kıbrıs sömürge vatandaşıydılar.
Yasama Meclisi'ni fesheden Kraliyet Konseyi kararının ardından Vali Storrs bu karara dayalı olarak 3 yasa çıkardı.

Bunlardan birincisi, izinsiz bayrak çekmeyi veya sergilemeyi yasaklamaktaydı. İkinci yasa, kilise çanlarının çalınmasını izne bağlamaktaydı. Üçüncü yasa, köy yöneticilerini (muhtarları) atama yetkisini Vali'ye vermekteydi. Böylece Türk döneminin uyguladığı 'Millet' sistemine dayalı özerklik ortadan kaldırıldı ve muhtarların köy halkı tarafından seçimi yöntemine son verildi.

Vali'nin, 21 Aralıkta çıkardığı bir başka yasa, yapılan zarar ziyanın bunu yapanlarca ödenmesi veya aynen yerine getirilmesini öngörmekteydi. Bu yasanın verdiği yetkiye dayanarak, sorumluların ödemesi için saptanan zarar miktarı, 34,315 sterlin olarak belirlendi.13

10-12 gün kadar devam eden ayaklanma hareketi ve saldırılar esnasında güvenlik kuvvetlerinin açtığı ateş sonucu, göstericilerden 10 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Yaralanan 38 polisten 15'i Rum, 23'ü ise Türktü.

Adaya geldiği günden beri kışkırtıcı faaliyetlerde bulunan Yunan Konsolosu Aleksi Kiru, bir daha, İngiliz İmparatorluğu'nun hiçbir yerinde görev yapmasına olanak tanınmaması koşuluyla istenmeyen adam ilân edildi ve Yunan hükümetince geri çağrıldı.

1931 isyanı esnasında, Türk toplumu hiçbir şekilde bu harekete katılmamış, aksine emniyet kuvvetlerinin en az yarısı Türk polislerden oluştuğu için, isyanın bastırılmasında Türk polisler, görevleri gereği, İngiliz askerlerine yardımcı olmuşlardı.

Evkaf Murahhası Mehmet Münir, İngilizlerin, adadaki eğitim ve öğretimi daha sıkı şekilde denetim altına almalarını önerdi; esas sorunu öğretmenlerin yarattığını ileri sürdü. 75 bin Kıbrıslı Türkün enosise şiddetle karşı olduklarını da belirtti.

İngiliz yönetimine karşı başkaldıran, adada günlerce bir isyan havası estiren, hükümet binalarını yakıp yıkan Rumların bu hareketine sanki Kıbrıs Türk halkı da katılmış gibi, alınan baskı önlemleri bize karşı da aynen uygulamaya konuldu. Özgürlükleri kısıtlayan ve ağır bir baskı dönemi yaratan bu önlemlerin başlıcaları arasında, basına sansür ve diğer kısıtlamalar getirilmesi, muhtarların seçim yerine sömürge hükümeti tarafından atanması, ulusal Türk ve Yunan bayraklarının çekilmesinin yasaklanması ve özel izne bağlanması, siyasi partilerin kapatılarak her türlü siyasi faaliyetin durdurulması, Türk ve Yunan tarihinin okullarda okutulmasına son verilmesi de vardı.

Bu önlemlerin, İngilizlere karşı ayaklanarak adayı Yunanistan'a katmak için şiddete başvuran Rumlar yanında, İngilizleri desteklemiş olan Türk halkına karşı da aynen uygulanması büyük bir haksızlıktı. Suçlu yanında suçsuzun da aynı ölçülerde cezalandırılması, İngiliz adaletine yakışmıyordu. Bu nedenle, Kıbrıslı Türkler arasında hayal kırıklığı ve üzüntü yarattı; protesto ve tepkilere yol açtı. Ama Yunan hayranı Vali Sir Ronald Storrs ve İngiliz Sömürgeler Bakanlığı, aldıkları baskı kararlarının uygulanmasında azimliydiler ve özgürlükleri kısıtlama eylemlerini büyük bir kararlılıkla her iki toplum için de uygulamaya koydular.

İngiliz yazarı Nancy Crawshaw, bu önlemlerin ve kısıtlamaların 1931 isyan hareketine hiçbir şekilde katılmayan ve her zaman hükümete destek veren Kıbrıslı Türklere de, uygulanmasını eleştirmekte ve bu durumun Türkleri, seçilmiş temsilcileri aracılığıyla kendi seslerini duyurma olanağından yoksun bıraktığını belirtmektedir.14

İkinci Milli Kongre

Halkçı liderler, Kemalist düşünceye karşı açık tavır alan Vali Storrs ve sömürge yönetiminin işbirlikçileri karşısında daha da örgütlü, daha da güçlü olmak için yeni bir demokratik hamle yapmaya karar verdi. Bu kavga, yasal zeminde ve demokratik yöntemlerle sürdürülmeliydi. Yapılacak iş ise, halkın temsilcilerinin katılımı ile ikinci bir Milli Kongre toplamak ve mücadele programını orada onaylatmaktı.

Kongre'ye çağrıyı, Yasama Meclisi üyesi ve Halkçı hareketin lideri Necati Özkan üstlendi. 20 Nisan 1931 tarihli çağrıda, Kurban Bayramının 4. günü olan 1 Mayıs Cuma, sabah saat 10da Lefkoşa'da kendi evinde yapılacak toplantıya adanın her tarafından gelecek temsilcilerin katılması istenmekteydi.15

1 Mayıs 1931 Cuma günü toplanan Milli Kongre'nin, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın hazırlık çalışmaları yapılırken Mustafa Kemal'in topladığı Erzurum ve Sivas Kongrelerinden esinlendiği söylenebilir. Nitekim Vali Storrs, Milli Kongre toplanacağı haberi üzerine Necati Bey ve diğer halk liderlerini sıkı bir gözetim altına almış ve onun köyleri dolaşarak "ulusal Türk duygularını körükleyen" girişimlerini daha yakından izlemeye başlamıştı.

Necati Bey'in çağrısına uyan halk temsilcileri, temsil ettikleri köy ve kasaba halkından aldıkları ve onları temsil yetkisini kanıtlayan imzalı vekâletnamelerle 1 Mayıs günü Lefkoşa'ya akın ettiler.

6 saat kadar devam eden kongrede, toplumun sorunları tartışılmış, kararlar alınmış ve bu kararları uygulamak üzere demokratik yöntemle 9 kişilik bir "Heyet-i Merkeziye" (Merkez Heyeti) ve müftü seçimi yapılmıştır.

Kongrede alınan kararlar 6 maddeden oluşmaktadır. Bu kararlar, bugünkü dille ve özet olarak şöyledir:

1) Kongre, Kıbrıs Türk toplumunun orta dereceli eğitim konusunda diğer toplumların sahip bulundukları hukuk ve ayrıcalıklara aynen kavuşmak hakkının tamamıyla bilincindedir ve bunu en yüksek bir arzu ile istemektedir.

2) Adanın Türk halkı, müftülüğün dini yönden gerekli olduğunu ve diğer toplumlar gibi bir dini lidere büyük gereksinimimiz bulunduğunu pek derin bir şekilde hissetmekte olduğundan müftülük makamını her türlü etki ve nüfuzdan uzak ve toplumca seçilmesi koşuluyla yeniden yaşama geçirir.

3) Şeriye Mahkemelerinin bağımsız kalması ve eskiden olduğu gibi maaşlarının genel bütçeden ödenmesi gerektiğini hükümete hatırlatır ve bu konuda hükümetin toplum hukukuna saygılı davranmasını bekler.

4) Kongre, İslam Evkafı'nın sırf toplum malı ve ecdadımızın hayırlı maksatlar için ve eğitim sevgisi nedeniyle oluşturdukları bir toplum kurumu olması itibariyle, yönetiminin de topluma ait bulunduğu inancındadır.

5) Kongre, aldığı kararları hükümet nezdinde izlemek ve sonuçlandırmak, ileride ortaya çıkacak toplum meselelerini gözden geçirmek ve gereken girişimleri yapmak üzere oluşturulan Merkez Heyeti'ne tam ve kesin yetki ile vekâlet verir.

Merkezi Heyet, ada Türklüğünü ilgilendiren tüm meselelerde söz söylemek, kararlar almak, genel yararlara aykırı hareketlere, uygun şekilde, engel olmaya çalışmak görevlerini de yerine getirecektir.

6) Kongre, toplumun açık hakkına ve sömürge müsteşarının 1931 Kavanin Meclisi oturumlarının birinde Türk toplumunun müftü seçmek hukuk ve özgürlüğüne sahip olduğuna ilişkin sevindirici demecine dayanarak, bugün bu mevkii işgâl etmek ve Kıbrıs Türk toplumunun dini lideri olmak üzere, Baf kasabasında avukatlık yapan Ahmet Sait Efendi'yi Müftü seçtiğini ilân eder ve hükümetin bu seçimi tanıması dileğinde bulunur."16

Mesleki ve SiyasiÖrgütlenmeye Geçiş ve Anavatan'la İlişkilerde Canlanma

İkinci Ulusal Kongre'de alınan kararlar, 1931 isyanı sonucu başlayan baskı dönemi nedeniyle yaşama geçirilememiş, toplumdaki halk hareketi yeniden engellenmişti. 1931-1943 yılları arasında devam eden baskı döneminin son yıllarında yer alan İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı durum ve endişeler de yeni toplumsal örgütlenme girişimlerinin bir süre daha ertelenmesine neden oldu.

1942 yılından itibaren savaşı İngilizlerle müttefiklerinin kazanacağı anlaşılınca, buna paralel olarak adadaki baskı rejiminde yumuşamalar oldu.

Bu yumuşama ortamından her iki toplum da yararlanmaya çalıştı ve örgütlenme girişimlerine yeniden hız verme sürecini girdi.
1943 yılında Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. Kıbrıs Türk Çiftçileri, aynı yıl Rumlardan ayrılarak kendi örgütlerini oluşturdu. Türk işçileri de aynı davranış içine girip kendi birliklerini kurma girişimlerini başlattı.

1943 yılının Nisan ayı başlarında İngiliz Lordlar Kamarası'nda Sömürgeler Bakanı, yakın bir gelecekte Kıbrıs'a özerk yönetim statüsü önereceklerini açıkladı. Bu açıklama derhal Rum liderlerini harekete geçirdi ve özerklik yerine Yunanistan'a ilhak istediklerini belirten çeşitli eylemlere girişmelerine neden oldu. İlhak yaygarası, yeniden yaygın ve etkili biçimde canlandırıldı. Aynı yılın Mart ayında yapılan belediye seçimlerinde rakip Rum adaylar Enosis ve milliyetçilik konusunda birbirleriyle yarıştı.17

Bu gidişat Türk toplumunda ciddi endişeler yaratmaya başladı. Savaş biter bitmez Kıbrıs'ta ciddi değişiklikler yapılması düşünüldüğü resmi olarak açıklandığına göre, bu gelişmelerin içinde örgütlü olarak yer almak gereği konuşulmaya başlandı. İngilizler de, Rumlara karşı Türk toplumunun örgütlü olmasını, yeni dönemde dengelerin korunması yönünden yararlı görmekteydi. Bu nedenle, Vali'nin Evkaf Murahhası Mehmet Münir ve bazı ılımlı kişilere bu yönde telkinlerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 1943 yılı Nisan ayında, Evkaf Murahhası M. Münir, bir siyasi örgüt kurulması için girişimlerde bulundu; Türk toplumunun ileri gelenleriyle temasa geçerek Evkafın bu örgütlenme işinde yardımcı olacağını duyurdu.

Mehmet Münir'in, o dönemde sömürge yönetiminin en çok güvendiği bir kişi olması nedeniyle, Kıbrıs'la ilgili ciddi gelişmeler olacağını bildiği için bu girişimleri başlattığı görüşü halk arasında yaygınlaştı ve bu siyasi örgütlenme gereksinimi destek gördü.18

Böylece ortam hazırlanınca Lefkoşa Belediye Meclisi'ne yeni seçilen 4 Türk üye, yani M. Necati Özkan, Dr. Fazıl Küçük, Necmi Avkıran ve Şükrü Veysi, siyasi bir örgüt oluşturmak üzere, 18 Nisan 1943'te Lefkoşa'da Evkaf binasında bir toplantı yapılması için ortak çağrıda bulundular.

Lefkoşa'nın çeşitli meslek sahiplerinden, zanaatkar ve esnaf temsilcileri ile ileri gelenlerinden oluşan 76 kişi, 18 Nisan 1943'te toplandı ve KATAK adında bir siyasi kuruluş oluşturuldu.

Halkın büyük coşku ve desteğiyle hızlı bir örgütlenme süreci içine giren KATAK, daha birinci yılını tamamlamadan ada çapında 200 kadar şube kurmayı ve o günün koşulları içinde bir servet sayılan iki bin Kıbrıs lirası yardım toplamayı başardı. Fakat ne yazık ki, bu hız, bu başarı kısa süreli oldu.

Yeni kurulan siyasi partiler, KATAK'ın ılımlı ve sömürge yönetiminin paralelindeki faaliyetlerini eleştirerek, daha atak, daha kişilikli bir siyaset izlenmesi yolunu seçtiler.

Bu yeni akımın başında Dr. Fazıl Küçük vardı. Nitekim, KATAK'tan ayrılarak bazı arkadaşları ile 23 Nisan 1944'te Kıbrıs Türk Milli Halk Partisi'ni kurdu; böylece toplumun siyasi yaşamında yeni bir odak noktası oluşturdu.

Dr. Küçükün bu siyasi hareketinin belli başlı özelliği, toplum haklarını korumak için sömürge yönetimine karşı açtığı savaşım ve bu savaşımda milliyetçi duyguları öne çıkarmasıdır.

1949'da, KATAK ile Dr Küçük'ün kurduğu parti birleşerek 'Kıbrıs Milli Türk Birliği' adını aldı. Böylece, Kıbrıs Türk toplumunu siyasi alanda artık bu parti temsil etmeye başladı.

1950'li yılların başlarında Necati Özkan'ın kurduğu 'İstiklal Partisi' ise uzun ömürlü olamadı ve bir süre sonra kapandı.

Necati Özkan ve partisinin siyaset sahnesinden çekilmesi üzerine Dr. Küçük ve partisi, Kıbrıs Türklerinin temsilcisi olarak etkin bir rol oynamaya başladı.

Rumlarla Türklerin birlikte üye olduğu karma sendikalarla meslek örgütlerinin, her iki topluma ait üyelerinin, sendikal ve diğer sosyal ve ekonomik haklarını korumak esas uğraşının dışına çıkmamaları gerekiyordu.

Ama öyle olmadı ve bu müşterek örgütler, Türklerin ulusal duygu ve düşüncelerine ters düşen siyasi faaliyet ve etkinliklere, hatta enosis propagandasına giriştiler. Böylece, kısa sürede, Türk üyeler arasında huzursuzluk ve güvensizlik yarattılar ve ayrılmalara neden oldular.

Bu yönde ilk harekete geçenler, Niyazi Dağlı başkanlığındaki 12 Türk dülger oldu. Bunlar, üyesi bulundukları Rum sendikasından 1942 yılı sonlarında ayrılarak Türk Amele Birliğini kurdular.

İlkin 12 kişiyle kurulan bu birlik, bir yıl içindeki başka katılımlarla 1943'te Yapıcı ve Amele Birliği adını aldı.

Rum sendikalarından esas kopma ise, 1944 yılı Ağustos ayında oldu. Bu kopmanın önderliğini faal bir sendikacı olan Hasan Şaşmaz yaptı ve Rum sendikasından ayrılanlarla 22 Ağustos 1944'te Güneş Türk İşçi Birliğini kurdu.

15 Ekim 1944'te Niyazi Dağlı ve arkadaşları da Hasan Şaşmaz'ın kurduğu birliğe katıldılar. Böylece oluşturulan yeni örgütün adı Lefkoşa Türk İşçiler Birliği oldu.

Bu birliğin amacı, adadaki tüm Türk işçilerini bir çatı altında örgütlemek şeklinde belirlendiği için, 1945 yılı esnasında diğer kasabalarda da benzer işçi birliklerinin kurulmasına önayak olundu. Tüm bu işçi birlikleri, aynı yıl Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu adı altında birleşerek etkin ve güçlü bir sendikanın oluşmasını gerçekleştirdiler.

1950'li yıllarda, EOKA'nın Kıbrıslı Türklere dönük terör eylemlerine de başlaması ve toplumlararası çatışmaların yarattığı can ve iş tehlikesi nedeniyle, Türk işçi hareketi de daha örgütlü bir döneme girdi. 1957 yılında TÜRK-SEN kurularak tüm işçi birliklerimiz bir çatı altında toplandı ve mücadele yıllarında, ulusal davamızın gerektirdiği şekilde, Kıbrıs Türk liderliğinin gösterdiği yolda faaliyetlerini sürdürdü.

İşçilerimizin örgütlenmesi gibi çiftçilerimizin de bir birlik çatısı altında toplanarak hem kendileri hem de Kıbrıs Türklerinin davası için yararlı faaliyetlerde bulunmaya başlamaları aynı yıllarda, aynı günlerde olmuştur.

Kıbrıs'ta ilk Çiftçiler Birliği, 1942 yılı Haziran ayında Kiracıköy'de Türklerle Rumların biraraya gelerek yaptıkları toplantı sonucu kuruldu. Adına da, Kıbrıs Çiftçiler Birliği denildi.

Siyasi bir yanı olmayacağı düşüncesiyle, ilkin Türk çiftçiler de, bu birliğin çatısı altında, sırf mesleki menfaatlerini korumak için yer almakta bir sakınca görmediler. Yapılan ilk toplantıda, 12 kişilik Merkez Yönetim Kurulu'na (MYK) 3 de Türk seçilmişti.

Türk çiftçilerin bu örgütten ayrılmalarına yol açan olay, 30 Nisan 1943'te yapılan ikinci BEK Kongresi'nde, Rumların Yunan ve İngiliz bayrakları yanına Türk bayrağını da çekmeyi reddetmesiyle başladı. Kongreye 90 Türk çiftçisinin de üye ve delege olarak katıldığı, ayrıca 3 Türk çiftçisinin de Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyesi olmasına karşın Rum MYK üyeleri, hem Türk bayrağının çekilmesini kabul etmedi hem de konuşmaların Rumca ise Türkçeye, Türkçe ise Rumcaya çevrilmesine karşı çıktı.

Bu da yetmiyormuş gibi, BEK'in yıllık faaliyet raporunda, Türk MYK üyelerine sorulmadan Rumların Enosis istemine de yer verildi ve birgün 'Anavatan Yunanistan'la birleşecekleri' cümlesi rapora yazılıp kongrede okundu.

Türk üyeler derhal buna itiraz ettiler ve Çiftçiler Birliği gibi mesleki bir kuruluşun siyasetle uğraşmaması gerektiğini, üstelik bu gibi tahriklerin Türk çiftçisinin ve halkının ulusal duygularını incittiğini belirttiler; böyle devam edildiği takdirde ayrılarak kendi birliklerini kurmak durumunda kalacakları uyarısında bulundular.

Rumlar, bu uyarı karşısında tutumlarını değiştirmediler ve kendi siyasetlerine devam edeceklerini söylediler. Bunun üzerine tartışmalar daha da şiddetlendi.

Uzlaşıp anlaşmak ve birlikte çalışmak yönünde bir sonuç alınamayacağı kesinlik kazanınca, Türk çiftçileri salonu terk etti ve kendi birliklerini kurmaya karar verdi.

Ertesi gün, yani 1 Mayıs 1943'te yapılan toplantıya 73 delege katıldı ve 15 kişilik bir yönetim kurulu seçilerek Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği (KTÇB) kuruldu.

Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği, o tarihten itibaren hem Türk çiftçisinin sorunlarının halli hem de ulusal davamız için yıllarca önemli faaliyetlerde bulunan bir örgüt oldu ve yakın tarihimizdeki onurlu yerini aldı.

Çiftçiler Birliği, Türk çiftçilerinin sorunlarının hallinde köylülere öncülük etmek, kooperatifler eliyle mahsullerini değerlendirmelerini sağlamak, ellerine geçen paraları da borçlarına yatırarak mallarını ipotekten ve zorunlu satıştan kurtarmak için onları aydınlatıp teşvik etmek gibi bir görevle karşı karşıyaydı. Bu görevi en iyi şekilde yerine getirmek için geceli gündüzlü çalışmaya başladı

KTÇB, 1940'lı yıllarda, Anavatan Türkiye ile de çeşitli temaslar kurarak Ankara'ya heyetler gönderdi ve mesleki alanda sıkı ilişkiler kurulması yönünde çaba gösterdi.

1950'li yıllarda Kıbrıs Türk Çiftçisinin ve tarım sektörünün gereksinimi olan ziraat mühendislerinin yetiştirilmesi için TC. Tarım Bakanı ile temasa geçerek 15 öğrencimize bu alanda burs verilmesini sağladı.

TC. Ziraat Bankası'nın Kıbrıs'ta şube açması için girişimlerde bulundu. Bu uğraşlar sonucu, Kıbrıs hükümetinin TC. Ziraat Bankası'na izin vermemiş olmasına karşın, 1950'li yılların başlarında onun yerine TC. İş Bankası adada ilk şubesini açmayı başardı.

KTÇB, 1940'lardan itibaren varlığını bugüne kadar sürdürdü ve hem Kıbrıs Türk köylü ve çiftçisinin kalkınmasında hem de ulusal davamıza hizmette başarılı çalışmalar yaptı.19

Bu esnada, Rumların, Enosis kampanyasına yeni boyutlar kazandırmaları ve dış dünyada yankı yaratan girişimleri, Türk toplumunun daha örgütlü, daha dinamik bir sürece girmesini zorunlu kılmaktaydı.

1949 yılına gelindiğinde, bu yönde yapılacak bir girişim için ortamın uygun olduğunu gören İstanbul'daki Kıbrıs Okullarından Yetişenler Cemiyeti harekete geçerek gerekli girişim ve temasları yapması için Yeşilada dergisi sahibi Hasan Nevzat Karagiii görevlendirdi.

İstanbul'daki Kıbrıs Cemiyeti Genel Başkanı Dr Derviş Manizade de bu amaçla Kıbrıs'a geldi.

8 Eylül 1949'da Kardeş Ocağı'nda büyük bir katılımla yapılan toplantıda ilkin Dr. Manizade, arkasından da Milli Parti genel sekreteri Dr. Küçük ve KATAK Başkanı Avukat Fadıl M. Korkut birer konuşma yaparak tüm kurum ve kuruluşların federasyon çatısı altında toplanmaları girişimini desteklediklerini belirttiler.

Kısa sürede tüzük ve program çalışması tamamlanarak Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu kuruldu. Böylece kısa adı ile Federasyon olarak bilinen bu kuruluş, tüm siyasi ve sosyal kurumlarımızı bir çatı altında topladı.

Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960 yılındaki kuruluşuna kadar, Türk toplumunun temsilcisi olarak görev yaptı. Rumların enosis girişimleri karşısında Türk toplumunun sesini duyurmakta etkili çalışmalar yapan bu kuruluşun ilk başkanlığını Faiz Kaymak üstlenmişti. İkinci ve son başkanı olarak da 1958 Ocak ayından itibaren Rauf R. Denktaş bu görevi yürüttü.

Federasyon, sadece enosise karşı Türk toplumunun sesini duyurmakla kalmamış, siyasi faaliyetleri yanında sosyal, kültürel ve ekonomik yönden toplumun kalkınması için, gerek sömürge yönetimi, gerekse Anavatan nezdinde çeşitli temas ve girişimlerde bulunarak başarılı sonuçlar elde etmiştir. Evkaf'ın topluma devredilişi, okullarımızın yönetiminde toplumun daha etkili olması, Türkiye'deki 'Kıbrıs Türk Kültür Derneği' ile işbirliği halinde adada Anavatanın maddi ve manevi katkılarıyla sömürge yönetiminin denetimi dışında serbest ortaokullar açılması, Türkiye ile her alanda daha sıkı ilişkiler oluşturulup geliştirilmesi 1950'lerde EOKA saldırıları karşısında göçmen olan köylülerimizin rehabilitasyonu (yeniden yerleştirilmesi), göçmen evleri yapılması gibi çok olumlu, çok yararlı hizmetleri, akla ilk gelenler arasındadır.

1960 yılında, anayasa gereği Türk Cemaat Meclisi'nin kuruluşu ve başkanlığına Rauf Denktaş'ın getirilmesi ile federasyonun yetki ve sorumluluk alanına giren tüm toplum işleri de bu Meclis'e devredildiğinden Federasyon'un işlevi fiilen sona ermiş, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk toplumunun siyasi statüsündeki bu önemli gelişme ile yeni bir döneme girilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sona erdikten bir süre sonra, Türkiye ile Kıbrıs arasında Türk vapurlarının düzenli seferler yapmaya başlaması, Kıbrıs Türk toplumuyla Türkiye arasındaki ilişkilere yeni bir ivme kazandırdı. Ardından, kafileler halinde karşılıklı ziyaretler başladı. Bu ziyaretler, Kıbrıs Türkleriyle Türkiye arasındaki ilişkileri hem hükümet hem halk ve basın düzeyinde sımsıcak bir havaya dönüştürdü.

Karşılıklı kafile ziyaretlerinin ilki, 1948 yılı Temmuz ayında yer aldı. Anavatandan gelen bu ilk kafile, öğretmenlerden oluşuyordu. İstanbul'daki 'Öğretmen Okullarını Bitirenler Cemiyetinin düzenlediği 55 kişilik bu kafileye CHP Çorum Milletvekili Hasane Ilgaz, Kadın gazetesi sahibi İffet Halim Oruz ve 7 Gün dergisi yazarı Rakım Çalapala da katılmıştı.

Hasane Ilgaz, bu geziden Türkiye'ye dönünce, Kıbrıs Türk toplumunun yaşamı, sorunları ve ulusal bilincini Ankara'da hükümet ilgililerine duyurdu ve Kıbrıs izlenimlerini yansıtan 'Kıbrıs Notları' adında bir de kitap yayınladı. Bu kitabında Hasane Ilgaz, Kıbrıs Türklerinin Türkiye'ye olan büyük bağlılığını, Atatürk devrimlerini hiçbir yasal zorlama olmadan nasıl uyguladığını, eğitim ve öğretimle ilgili sorunlarını duyurarak Türkiye'de Kıbrıs Türk toplumuna karşı büyük bir ilgi yaratılmasına önayak oldu.

Hasane Ilgaz, ayrıca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yü de ziyaret ederek gözlemlerini anlatmış, Kıbrıs Türkleri hakkında bilgi vermişti. Hasane Ilgaz, Kıbrıs'la ilgili çalışmalarını, bu konudaki girişimlerini yıllarca sürdürmüş, yazılar yayımlamış, konuşmalar yapmış ve sesimizi Anavatan'da duyurmakta etkili olmuştur.

Bu ilk geziye katılan Rakım Çalapala ve İffet Halim Oruz da Kıbrıs izlenimlerini yazarak Türk kamuoyuna yansıttılar.

1948 yazında Türkiye'den gelen 55 kişilik öğretmen kafilesinin ardından, ertesi yıl, Kıbrıs Türk öğretmenlerinden oluşan 108 kişilik bir kafile, Başöğretmen Zihni İmamoğlu başkanlığında Türkiye'yi ziyaret etti. Kafilemiz Ankara, İstanbul, İzmir, Antakya, Eskişehir ve Bursa'da coşkun bir sevgiyle karşılandı, büyük ilgi gördü.

Kıbrıs Türk öğretmen kafilesi, Ankara'da Cumhurbaşkanı İnönü tarafından kabul edildi. Ankara Belediye Başkanı kafileyle sürekli ilgilendi.

İstanbul'da üniversite gençliği ve çeşitli kuruluşlar öğretmenlerimizi bağırlarına bastı. İstanbul gazetelerinde bu geziyle ilgili haberler, makaleler, yorumlar yayımlandı.

Öğretmen kafilelerinin başlattığı bu sıcak ilişkiler, bu coşkulu ziyaretler, bu anlamlı davranışlar ertesi yıllarda Türkiye yüksek öğrenim gençliğinin Kıbrıs'a düzenlediği gezilerle bir başka önem kazandı. Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği'nin Türkiye ziyareti de büyük ilgi gördü. Artık Anavatan-Yavruvatan kaynaşması, coşkulu ve sarsılmaz bağlarla pekişmekte, hergün Kıbrıs Türk toplumuna mücadele gücü katan bir anlam kazanmaktaydı.

Bu sıcak ilişkiler, bu coşkulu ziyaretler sonucu, okullarımızda 1948'den itibaren yeniden Türkiyeli öğretmenler görev almaya başladı. Adanın çeşitli yerlerinde Sömürge Hükümetinden yardım görmeyen, fakat Türkiye'nin himayesinde olan yeni yeni ortaokullar açıldı. Kültürel ve ticari bağlar geliştirildi. TC. Deniz Yolları vapurları yanında, THY uçakları da Kıbrıs'a uçmaya başladı. TC. İş Bankası Kıbrıs'ta bir şube, Tekel idaresi Lefkoşa'da bir tütün fabrikası açtı.

Plebisit Olayı ve Kıbrıs Sorununda Yeni Bir Dönem

"Kıbrıs El Değiştirecekse Eski Sahibi Türkiye'ye Verilmelidir"

İkinci Dünya Savaşı sona erer ermez, Kıbrıs'ta etkin bir enosis kampanyası başlatıldı. Bu kampanyanın başında Rum Ortodoks kilisesi vardı. Solcu AKEL de enosis yarışında kiliseden geri kalmıyor, kilise ile adeta yarışıyordu.

Bu esnada 1947'de adaya gönderilen yeni İngiliz Valisi Lord Winster, Kıbrıs'a verilmesi tasarlanan özerk yönetim için çalışmalar başlattı. Fakat Rumların bu çalışmaları boykot etmesi üzerine bir sonuç elde edilemedi. Bunun üzerine, özerk yönetim çalışmalarına katılmış olan Kıbrıslı Türk liderliği Türk toplum haklarının iadesi için Vali'den isteklerde bulundu. Bu amaçla, Türk toplumuna tanınacak hakların saptanması için Vali tarafından hakim Mehmet Zeka başkanlığında 1948 yılında Türk İşleri Komisyonu kuruldu. Rauf Denktaş da genç bir avukat olarak bu komisyonda etkin bir görev aldı. Sonuçta Türk İşleri Raporu hazırlanıp Vali'ye sunuldu ve müteakip birkaç yıl içinde rapordaki önerilere uygun olarak Şeriye Mahkemeleri yerine Türkiye'dekinin benzeri bir Aile Yasası ve Aile Mahkemeleri yürürlüğe konuldu. Okullarımızın ve Evkaf'ın yönetimi seçilmiş Türk temsilcilerine devredildi.20

1947 yılı başlarında, Anglo-Amerikanların desteğiyle işbaşına getirilen Yunan Başbakanı Maksimos, Meclis'te yaptığı ilk konuşmasında enosisten söz açmış, Kıbrıs'ın çok yakın bir zamanda dost ve müttefik İngiltere tarafından Yunanistan'a verileceği ümidini belirtmişti. Ardından, 28 Şubat 1947'de, Yunan parlamentosu oy birliği ile, "Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmesi zamanının geldiğini ve İngiltere'nin bu isteği yerine getireceği inancında olduklarını belirten" bir karar aldı.21

Yunan Kralı Paul da, bir Amerikan gazetesinin sorularını yanıtlarken, Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakının niye henüz gerçekleşmediğini anlayamadığını söyledi, enosis olursa Amerika ve İngiltere'ye adada üsler verilebileceğini de sözlerine ekledi.

Kıbrıs'ta Rumların plebisit yapmayı planlaması ve bu maksatla saptanan tarihin yaklaşması üzerine, Yunan Meclisi, 26 Temmuz 1950'de adanın Yunanistan'la birleşmesi için yeniden İngiliz parlamentosunun desteğini isteyen bir başka karar suretini kabul etti.

İngiltere, Yunanistan'ın bu girişimleri ve Kıbrıs'ta enosis için plebisit yapılacağının kesinlik kazanması üzerine, 1950 yılının başlarında bir açıklama yaparak Kıbrıs'ta statü değişikliğinin düşünülmediğini açıkladı.

Plebisit fikrini ilkin ortaya atan ve bu amaçla Birleşmiş Milletler'e başvuruda bulunanlar solcu Rum örgütleri olmuştur. Nitekim, 21 Kasım 1949 tarihli bir yazı ile BM'ye başvuran bu örgütler, "Anavatan Yunanistan'la birleşmek için 'self determinasyon' hakkının halkımıza tanınmasını istiyoruz" demekteydi.

Solcu Rum örgütlerinin bu başvurusunda ayrıca şu cümleye yer verilmekteydi:

"Kıbrıs'ın tüm Rum halkı, Yunanistan'la birleşme özlemi içindedir. Fakat eğer bu konuda en küçük bir kuşku varsa, BM gözetiminde yapılacak plebisit tüm kuşkuları giderebilir. "22

AKEL, BM'ye yapılan bu başvuruya imza atarak enosis plebisitini tek başına düzenleme kararı aldı.

AKEL ve diğer solcu örgütlerin bu girişimi karşısında, kilise, enosis şampiyonluğunu solculara kaptırmamak için plebisiti tek başına bile olsa düzenlemeye karar verdi ve bu maksat için 15 Ocak 1950 tarihini saptadı. Bunu açıklayan bildiride, 'tüm Kıbrıs halkının' enosis için olan değişmez azminin dünyaya kanıtlanacağı belirtilmekteydi.

Kilisenin sözde 'tüm Kıbrıs halkı' adına böyle bir eylemde bulunmasının, Türk toplumu ile bir ilişkisi olmadığının duyurulması için Kıbrıs Türk siyasi liderleri ve tüm kurum ve kuruluşları derhal karşıt girişimler başlatmışlardı.

İlhak lehinde yapılacak bir plebisitin yaratacağı olası tehlikeler, Türk toplumu için endişe vericiydi. Kıbrıs Türk basını, gerek yerli hükümetin, gerekse İngiliz ve Türk hükümetinin dikkatini çekmek ve Türk halkının ilhaka karşı olduğunu daha etkili biçimde duyurmak için büyük bir kampanya başlattı. Siyasi partiler, kurum ve klüpler enosis plebisiti girişimlerini protesto eden ve kınayan bildiriler yayımlamaya başladı.

Lefkoşa'da Ayasofya Camii Meydanı'nda Rumların ilhak girişimlerini protesto eden, Türk toplumunun tepkilerin, ve İngilizler adadan çıkacaklarsa Kıbrıs'ın tekrar eski sahibi Türkiye'ye geri verilmesi isteğini dile getiren iki büyük miting düzenlendi.

28 Kasım 1948 Pazar günü Ayasofya Meydanı'nda yapılan bu ilk mitinge adanın dört yanından gelen on bin kadar Kıbrıslı Türkün katıldığı saptanmıştır.

Mitingde halka hitaben konuşma yapanlar ilhak ve özerkliğin (muhtariyetin) Kıbrıs Türklerinin mahvına neden olacağını ve eğer İngiltere buradan çıkacaksa adanın, gerçek sahibi olan Türkiye'ye geri verilmesi gerektiğini belirtmişlerdi.

Kilisenin düzenlediği plebisit tarihi yaklaştıkça adada gerginlik, huzursuzluk ve belirsizlik de artmaya başladı. Türk ve Rum gazetelerinin manşet haberleri hep bu konuyla ilgiliydi.

Halkın Sesi gazetesi, 6 Aralık 1949 tarihli sayısında şu manşeti kullanmıştı:
"Kıbrıs Türk toplumu, kendileri için ölüm olan ilhak, muhtariyet ve enosisi şiddetle protesto eder.

Türk toplumu, çoğunluk tarafından gasp olunmak istenen haklarından hiçbir zaman fedakarlık yapamaz ve yapmayacaktır."

Rum gazetelerinden Esperini ise, plebisit sonucu ilhak lehinde olursa, Başpiskoposun Yunanistan'a ilhak kararını ilân edeceğini ve ardından seçimler yapılarak Rum milletvekillerinin Kıbrıs'ı temsilen Yunan parlamentosuna gönderileceğini yazmıştı. Esperini'nin bu satırları, Rumların Kıbrıs'ta Girit örneğini aynen uygulamak istediklerini açıklamaktaydı. Böylece adada gerginlik ve huzursuzluk daha da arttı.

Ayasofya Meydanı'nda, 11 Aralık 1949 Pazar günü yapılacak ikinci enosisi protesto mitingi için, adanın her yanından binlerce Kıbrıs Türkü Lefkoşa'ya akın etti.

Ayasofya Meydanı'nda 15 bine yakın bir Türk kalabalığı toplanmıştı. Meydan ve çevresi, Türk bayrakları ile donatılmıştı. Ellerde enosisi protesto eden, adanın Türkiye'ye verilmesini isteyen yaftalar, dövizler taşınmaktaydı. Köylerden, kasabalardan, çeşitli Türk örgütlerinden mitinge gönderilen telgraflarda, Rumların enosis plebisiti girişimi protesto edilmekteydi.

Mitingde, günün Türk toplum liderleri, konuşmalar yaparak halkın tepkisini ve duygularını dile getirdiler, birlik ve beraberliğin önemini belirttiler.
Kabul Edilen Karar Sureti

11 Aralık 1949'da Lefkoşa'da miting yapan 15 bin Kıbrıs Türkü, 85,000 Kıbrıs Türküne tercüman olarak aşağıdaki kararı almıştır:

1 Adamızın Yunanistan'a ilhak edilmesi hakkındaki arzularını yine şiddetle protesto ederiz.

2 İlhak gerçekleştiği takdirde, Kıbrıs'a ekonomik buhran, ırki, sosyal kargaşa da dahil iç savaş geleceğine ve bu suretle adanın Orta Doğu'da sulh ve sükunu bozacağına inanmaktayız.

3- Adanın selâmeti, azınlıkların korunması, Akdeniz'in denge ve müdafaasının (savunmasının), Kıbrıs'ta statükonun devamını gerektirdiğine, Kıbrıs'ta plebisite gerek ve yarar bulunmadığına inanmaktayız.

4- İngiltere, kendiliğinden adadan çekilecekse, adanın eski sahibi, en yakın komşusu ve adayı en iyi müdafaa edecek (savunacak) tek Orta Doğu devleti olan Türkiye'ye iade edilmesini (geri verilmesini) talep etmekteyiz.

5. maddede ise, bu kararın İngiltere, Türkiye, Kıbrıs ve BM'de çeşitli makamlara ve Türkiye'deki siyasi partilerle öğrenci birliklerine gönderilmesi için Dr. Fazıl Küçük'e yetki verildiği belirtilmekteydi.23

Mitingde alınan bu karar uyarınca, Dr. Fazıl Küçük, Sömürgeler Bakanı'na bir telgraf göndererek, mitingde kabul edilen kararı duyurmakta ve bir gün, İngilizler adayı terk etmeye karar verirse, Kıbrıs'ın Türkiye'ye geri verilmesi gerektiğini vurgulamaktaydı.

Yine mitingde alınan bir başka kararla, gerektiğinde Türkiye ve İngiltere'ye, davamızın izlenmesi ve duyurulması için bir heyet seçip gönderme yetkisi de Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu'na verilmişti.

İstiklâl gazetesi de, Ayasofya mitingini ön sayfasında, Türk bayraklarıyla süslü ve halkla hınça hınç dolu meydanın bir resmi ile birlikte vermiş ve şu başlıkları kullanmıştı:

"Pazar günü yapılan büyük mitingde Kıbrıs Türkü Anayurda bağlılığını bir kere daha belirtti.

Kıbrıs el değiştirecekse Türkiye'ye verilmelidir. Yunan idaresi bizim için ölüm demektir."

Türkiye basınında da ilhak aleyhine ve enosis plebisiti girişiminin Ortadoğu'da tehlikeli durumlar yaratacağına, Türkiye'nin bu gelişmelerden kaygı duyduğuna ve İngilizlerin adayı Yunanistan'a terk etmesine asla razı olmayacağına ilişkin haber ve yorumlar yayımlanmaktaydı.

Türk Gençlik Teşkilatı ve Yüksek Öğrenim Gençliği de Lefkoşa'da Ayasofya Meydanı'nda yer alan büyük miting nedeniyle, Kıbrıs Türklerine hitaben bir mektup göndermişler ve destek belirtmişlerdi.

Türkiye basınında çıkan Kıbrıs'la ilgili yazılar, 1950 yılındaki plebisit olayı nedeniyle yoğunlaşmaya başlar. Plebisit tarihinin yaklaşması üzerine iktidardaki CHP'nin organı Ulus gazetesinde, Aralık 1949 sonlarında çıkan, Feridun Osman Menteşoğlu imzalı yazıda, Rumların enosis istekleri eleştirilerek şöyle denilmekteydi:

"... Buna mukabil milliyetçi ada Türkleri de Kıbrıs'ın Türkiye'ye verilmesi davasını gütmeye başlamışlardır. Asırlarca Türk idaresinde kalmış toprakların gene milli bayrak altına dönmesini kim istemez? Fakat biz Yunan dostluğunu kırmadan, iki tarafı da memnun eden bir şekle varmayı elbette tercih ederiz.'24

Yazar 15 Ocak 1950'de kilisenin düzenleyeceği plebisitten söz ederek, Kıbrıs'taki Rum çoğunluğunun ilhak lehinde oy kullanmalarının tabii olduğunu, ama 100 bin Türkün hayatına ve bizzat Türkiye'nin güvenliğine yönelik bu derece önemli bir konuda tek taraflı bir kararın kimseyi bağlamayacağını belirtmektedir.

Plebisit gününün yaklaşması ve Ayasofya mitingi haberleri, Türkiye'de gençliğin ve basının Kıbrıs konusuna olan ilgisini daha da artırmaya başladı. Hükümet organı sayılan Ulus gazetesinde, İngiltere'nin, Kıbrıs Türklerinin güvenini ve yaşamını garanti etmekle yükümlü olduğu ve kilisenin yapacağı plebisitin ise uluslararası hukuk açısından geçersiz olduğu belirtildi.
Bu esnada Kıbrıs valisi, tasarlanan plebisitle ilgili olarak Başpiskoposa verdiği yazılı yanıtta bu olayın, İngiltere'nin kapanmış saydığı bir konuda imza toplamaktan öteye bir anlam taşımayacağını bildirdi.

Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak ise, plebisit tarihinden 12 gün önce 30 Aralık 1949'da, Meclis'te kendisine yöneltilen bir soru üzerine, İngiliz Büyükelçisi'yle bu konuyu görüştüğünü ve eğer ada terkedilecekse ilkin Türkiye ile görüşülmesi gerektiğini kendisine söylediğini açıklamıştı.

Plebisit tarihi yaklaştıkça, Türk gençliğinin Kıbrıs mitingleri de daha coşkulu olmaya başladı. 4 Ocak 1950 günü, İstanbul'da üniversite talebe birliğinin düzenlediği mitingde, Yunan yayılmacı emelleri şiddetle protesto edildi.

Plebisitin yer aldığı 15 Ocak (1950) günü ise İstanbul'da Eminönü Halkevi'nde akademik bir toplantı düzenlenerek bu girişimin hukuki bir dayanağı olmadığı, gerekçesiyle birlikte ortaya konuldu.

18 Ocak'ta Ankara'da, 22 Ocak'ta İzmir'de Yüksek Öğrenim gençliğinin düzenlediği büyük mitinglerde Yeşilada'nın asla yabancı ellerde bırakılmayacağı vurgulandı.

Anavatan'daki bu gelişmeler ve gençlikle basının Kıbrıs davasına sahip çıkması adadaki Türk toplumuna cesaret ve umut vermekte, yalnız olmadığı güvenini pekiştirmekteydi.

Türklerin protestoları ve İngilizlerin böyle bir imza toplama eyleminin sonuçlarını tanımayacaklarını açıkça bildirmelerine karşın, 15 Ocak 1950 Pazar günü, kiliselerdeki plebisit defterleri Rumların imzasına açıldı. Plebisit defterlerine iki cümle yazılmıştı:

1) Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmesini (enosis) istiyoruz.

2) Yunanistan'la birleşmeye (enosise) karşıyız.

Kiliseye giden Rumların, bu iki cümleden birinin altına imza atması istenmekteydi.

Birçok yazar ve tarihçi, o günün koşulları, kilisenin baskısı ve Rum basınının etkisi altında, Rumların kiliselerde enosis aleyhindeki bir cümlenin altına imza atmalarının olanağı bulunmadığı görüşünü belirtmiştir.25

Plebisit sonuçlarını Başpiskopos 4 Şubat 1950 günü ilân etti. Buna göre, 18 yaşın üstündeki 224,747 Rumun 215,108'i enosis için 'evet' demişti. Bu rakam Kıbrıs Rum seçmenlerinin %96'sını oluşturmaktaydı.

Kıbrıs valisi, plebisit sonuçlarını tanımamış ve Başpiskoposa gönderdiği yazıda, İngiliz hükümetinin son yıllarda sık sık tekrarlanan resmi görüşünü bir kez daha belirtmşti:

"İngiltere, Kıbrıs sorununu kapanmış bir konu olarak görmektedir. Kıbrıs'ta statü değişikliği söz konusu edilemez. "26

Bu esnada, Türkiye Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak, Kıbrıs Türklerinin endişelerini giderici bir demeç verdi. Sadak şöyle diyordu: "Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı söz konusu olamaz. Adanın el değiştirmesi durumu ortaya çıkarsa eski sahibi olan Türkiye'nin de görüşü alınacaktır."

Sadak'ın bu demeci, Kıbrıs konusunda yıllardır resmi bir görüş belirtmeyen Türkiye'nin adanın Yunanistan'a verilmesine karşı olduğunu ve Kıbrıs'ın geleceğiyle yakından ilgili bulunduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Böyle bir açıklamayı dört gözle bekleyen Kıbrıslı Türklerin kalplerine, az da olsa, serin bir su serpilmiş oldu.

Kıbrıslı Türklerin moralini düzelten, iradesini ve varoluş mücadelesini bileyen bir diğer unsur, Türkiye basınının ve Türk gençliğinin Rumların ilhak girişimleri karşısında yükselen sesiydi. 1949 yılında Kıbrıs konusuna ilgi gösteren ve gelişmeleri yakından izleyerek enosise karşı çıkan Sedat Simavi ve gazetesi Hürriyet yanında, Cumhuriyet, Vatan, Yeni Sabah, Ulus, Zafer gibi etkin gazeteler de Kıbrıs'la ilgili yazılar yayımlamaya başlamışlardı.

1950 Plebisiti'nin, enosise hukuki bir dayanak hazırlamak, politik bir silah olarak kullanılmak üzere düzenlendiğinin bilinci içinde olan Türkiye basını, bu harekete karşı çıkmış ve İngiltere adayı terk edecekse, onu eski sahibi Türkiye'ye geri vermesi gerektiği tezini işlemeye başlamıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Rumların alevlenen enosis kampanyasına buldukları politik ve hukuki dayanak: Plebisit ve Self Determinasyon hakkıydı.

1950 yılında yer alan enosis plebisitini, Kitium piskoposu olarak yönlendiren Makarios, 8 Ekim 1950'de Makarios III olarak Başpiskopos seçildi ve Kıbrıs sorununa derhal yeni boyutlar kazandıracak girişimleri başlattı.

Makarios III, Rum Ortodoks kilisesinin tahtına otururken Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını gerçekleştirmek için ant içti. Nitekim 1977 yılında ölünceye kadar bu andına bağlı kalarak enosis için uğraş verdi. Bu yolda bir sıçrama tahtası olarak nitelediği 1960 anlaşmalarını imzalamakla beraber, en kısa zamanda bu devleti yıkarak enosisi gerçekleştirmek için Türk toplumuna saldırmaktan da geri kalmadı.

1950 yılında Makarios'un ısrarlı girişimleriyle, Atina ile ortak bir strateji saptandı. Bu stratejinin ana ilkeleri şöyleydi:

1) Adanın bağımsızlığına yol açacak tüm anayasa girişimlerine karşı çıkmak.

2) Gerek Kıbrıs'ta gerekse dış ülkelerde ve uluslararası platformlarda Enosis için yoğun çaba göstermek.

3) Bu amaçla ve Yunanistan'daki ilgili örgütlerle işbirliği içinde, adada silahlı bir mücadele için gerekli hazırlıkları yapmak ve gençlik örgütleri kurmak.

4) Enosisi gerçekleştirmeye yönelik olmak üzere self-determinasyon hakkının tanınması için BM'ye başvuruda bulunmak.

Bu strateji sonucu, Makarios'un Atina ziyaretleri sıklaştı; Yunanistan ve Kıbrıs'ta enosis mitingleri ve gösterileri daha tehlikeli boyutlara ulaştı. Atina radyosunun Kıbrıs'a yönelik yayınlarının tonu sertleşti, daha kışkırtıcı bir havaya girdi.

Makarios, kısa sürede, yüz yıllık enosis idealini, pratik, çağdaş yaklaşım ve yöntemlerle bölgesel, hatta evrensel bir soruna dönüştürdü. Politik mücadeleye, daha sonraki yıllarda, silâhlı terör eylemlerini de katarak Kıbrıs'ı Doğu Akdeniz'in bir çıban başı yaptı.

Enosis olduğu takdirde İngilizlere, hatta Amerikalılara gerek Kıbrıs'ta, gerekse Girit'te üs verilmesi önerisi, birkaç kez Yunan hükümetlerince de tekrarlandı. Hatta Kral Paul (Pol) bile bu görüşü destekleyen demeçler verdi.

Tüm bu gelişmeler, Ankara'da izlenmekte ve diplomatik girişimlerle Türkiye'nin konuya olan ilgisi duyurulmaya çalışılmaktaydı.

Makarios'un girişimleri, Venizelos'un açıklamaları ve Atina'daki büyük enosis mitingi Ankara'da tepkilere neden oldu. Nitekim hükümetin de teşviki ile İstanbul ve Ankara'da üniversite gençliği, Atina mitingine yanıt oluşturan büyük, görkemli Kıbrıs mitingleri düzenledi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü de Meclis'te konuya değinmek gereğini duyarak, Kıbrıs konusunun zamansız ortaya atıldığını ve Türkiye'nin sorunla ilgili olduğunu söyledi. Köprülü şu hususları da vurguladı:

"Türkiye, adanın halihazır hukuki statüsünün değiştirilmesini gerektiren bir neden görmemektedir. Fakat eğer böyle bir değişikliği gerektirecek ciddi bir sorun ortaya çıkarsa, Türkiye'nin çıkarlarına ters düşecek bir çözümün kabulü ve buna izin verilmesi olanağı yoktur."

Köprülü'nün bu demeci, Yunanistan'da karşı tepkilere yol açtı. Yunan basını Türkiye'ye saldırmaya başladı. Başbakan Venizelos basına açıklama yaparak, Köprülü'nün demecinin kendisini şaşırttığını; zira özgür, demokratik dünyanın oluşturduğu BM'nin ilan ettiği Self-determinasyon ilkesine ters düştüğünü söyledi.

Makarios'un enosisi gerçekleştirmek için dört elle sarıldığı self-determinasyon, yani halkların kendi geleceklerini kendilerinin saptaması ilkesi artık her yerde, her toplantıda tekrarlanmaya başladı.

Bu propaganda esnasında, Kıbrıs'ta, 'Kıbrıs Milleti' diye bir millet bulunmadığı, Kıbrıs halkının iki esas toplumdan oluştuğu gerçeği gizlenmekteydi. Halbuki iki toplumlu Kıbrıs gerçeği, 308 yıllık Türk döneminde olduğu gibi 82 yıllık İngiliz döneminde de devamlı olarak vurgulanmış, adanın siyasi, kültürel ve sosyo-ekonomik yaşamında iki toplumluluk esası her aşamada, göz önünde bulundurulmuştur. Bu nedenle, self-determinasyon hakkının Kıbrıs'ta uygulanması söz konusu olacaksa, iki halkın, yani Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları için ayrı ayrı kullanılması esası resmen kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletlere İlk Başvuru ve Silahlı EylemHazırlığı

Makarios, plebisitin ikinci yıldönümünde Lefkoşa'nın Ayfanaromeni Kilisesinde yaptığı konuşmasında, 1950 plebisitinin enosis mücadelesinde önemli bir kilometre taşı olduğunu, BM önünde verilecek sınavda en güçlü kanıtı oluşturacağını bildirdi ve Yunan hükümetinin Kıbrıs sorununu mutlaka BM'ye götürmesi gerektiğini söyledi. Makarios, Kıbrıs sorununun Pan-Helenik bir dava olduğunu da sözlerine ekledi.

Makarios'un bu girişimleri sonucu Yunan hükümeti, 1954'te Kıbrıs sorununu BM'ye götürmeye karar verdi. Bunun üzerine Yunanistan, 20 Ağustos 1954'te Başbakan Papagos'un imzasını taşıyan bir yazı ile BM Genel Sekreterine resmen başvurdu ve "Kıbrıs'a self-determinasyon hakkının tanınması konusunun" BM Genel Kurulu'nda görüşülmesini istedi. Ardından dünyanın belli başlı merkezlerinde bir propaganda kampanyası başlattı.

BM'deki İngiliz delegesi, bu başvuru karşısında, Kıbrıs'ın İngiltere'nin bir iç meselesi olduğunu ve BM'nin bu konuya karışamayacağını bildirdi.27

BM'ye yapılan başvurunun Kıbrıs'ta duyulması üzerine, Rumlar Yunan bayraklarıyla sokaklara döküldüler, enosis sloganları haykırarak coşkulu gösteriler yaptılar.

Rumların kışkırtıcı beyanları, Yunan bayrakları ile yaptıkları toplantı ve yürüyüşler, Kıbrıs Türk halkında haklı bir tepki ve endişe yarattı. Milli Türk Partisi Genel Sekreteri Dr. Fazıl Küçük, BM Genel Sekreterine bir telgraf göndererek, 100 bin Kıbrıslı Türkün Yunan hükümetinin ENOSİS istemini şiddetle protesto ettiğini, Yunanistan'la birleşme, özerk yönetim ve plebisiti reddettiğini bildirdi.

Kıbrıs konusunun, BM gündem komitesindeki oylama sonucu Genel Kurul'da görüşülmesi aşamasına gelinmesi, Ankara'yı harekete geçirdi. Dışişlerinde konuya ilişkin çalışmalar başlatıldı. Bir Kıbrıs Türk heyeti de Ankara ve İstanbul'a giderek Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes tarafından kabul edildi.

Faiz Kaymak başkanlığındaki heyet, İstanbul'dan Londra'ya oradan da New York'a giderek BM çevrelerinde temaslar yaptı; Londra'da basın mensuplarına bir bildiri dağıtarak şu husuları belirtti:

* Kıbrıs Türkleri enosise şiddetle karşıdır. Enosisi önlemek için elden gelen her şeyi yapacaktır.

* Enosis gerçekleşirse adaya mali yıkım, ırkçı ve sosyal kargaşa gelecektir; hatta Yunanistan'daki gibi ideolojik bir iç savaş başlayacaktır. Enosis, komünist blok için bir sıçrama tahtası olabilir. Bu takdirde Kıbrıslı Türklerin yazgısı, Girit, Oniki Adalar ve Batı Trakya'daki Türklerin aynı olacaktır.28

Kıbrıs Türk Heyeti, Londra'da Devlet Bakanı Henry Hopkinson ve Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd tarafından kabul edildi. Hopkinson, Kıbrıs Türk heyetine, 28 Temmuz'da parlamentoda yaptığı konuşmasında, adanın statüsünde bir değişiklik olmayacağını Majeste Kraliçe Hükümeti adına açıkladığını, bu nedenle Türklerin endişesine bir neden bulunmadığını söyledi.

Londra'dan sonra New York'a giden heyet, orada ilkin BM'deki Türk Başdelegesi Selim Sarper ile temasa geçti. Ayrıca İngiliz delegesiyle görüştü.

Yunanistan'ın Kıbrıs konusunu BM'ye götürmesi kesinleştiğinde Menderes, 24 Ağustos 1954'te İstanbul'da gençlik ve öğrenci kuruluşlarıyla Türk basın mensupları ve Kıbrıs Türk Kültür Derneği ileri gelenlerinin ortak toplantısında seçilen Kıbrıs Komitesini vilayette kabul ederek, onlara kesin bir dille, adanın Yunanistan'a verilemeyeceğini bildirdi.29

Kıbrıs Komitesi'nin İstanbul toplantısına CHP Genel Başkanı ve muhalefet lideri İsmet İnönü de bir mesaj göndererek, "Kıbrıs bizim için hayati önemi haizdir. Asla Yunanistan'a verilmemelidir" demekteydi. İnönü mesajında şu hususları da vurgulamıştı:

⦁ Kıbrıs sorununda Türkiye'nin ulusal çıkarları, bugünkü yönetimde değişiklik yapılmaması ve oradaki Türklerin insan hakları ve ulusal kimliklerini koruyarak güvenlik içinde yaşamalarını gerektirmektedir.

⦁ Kıbrıs, İngiltere'ye Türkiye'nin toprak güvenliğini güvenceye almak karşılığında verilmiştir. Türkiye'nin güvenliği konusu bugün de birinci derecede önemli bir meselemizdir.

⦁ Kıbrıs'ın statüsünde değişiklik yapılmasının kesinlikle karşısındayız.

⦁ Kıbrıs Yunanistan'a asla verilemez.30

Rumlar BM'ye self-determinasyon hakkının Kıbrıs halkı için uygulanması istemiyle başvurmuşlardı. Enosisi, bu kılıf altında gerçekleştirmek istiyorlardı. Burada yaptıkları en büyük hata, Kıbrıs halkının bir tek toplumdan değil, iki esas toplumdan oluştuğu gerçeğini görmezlikten gelmeleri veya dünya kamuoyundan gizlemeye çalışmaları oldu. İngilizlerin Kıbrıs'ı Türklerden, hem de geçici kaydıyla devraldığını, bu nedenle Türkiye'ye bu kadar yakın ve jeopolitik olarak Türkiye için bu kadar yaşamsal önemi olan Kıbrıs'ın statüsünde değişiklik yaparken Türkiye'nin de iznine gerek bulunacağını, Rumlar düşünmek bile istemediler.

Bu hatalı ve hesapsız yaklaşım, hem Yunanistan'a hem Kıbrıs Rumlarına BM'deki ilk müzakerelerden itibaren pahalıya mal oldu; toplumlararası gerginliği artırdı; Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri bozdu; NATO ittifakı içinde huzursuzluk yarattı.

Görüşme esnasında, New York'ta kulis yapmak üzere Makarios da ilkin Londra'ya oradan da Amerika'ya gitti. Makarios, Londra'da The Times muhabirinin sorularını yanıtlarken, self-determinasyon hakkının BM'de kabul edilmesinden sonra bu hakkın Yunanistan'la birleşmek için kullanılacağını açıkladı.

BM siyasi komitesinde Kıbrıs konusu görüşülürken İngiliz Başdelegesi Selwyn Llyod, şu gerçeği dile getirdi: "Kıbrıs'ta iki etnik halk vardır. Enosis gerçekleşirse, bu, Kıbrıslıların kendi yazgılarını saptamak için değil, adanın Yunanistan'a katılması için kullanılacaktır."

17 Aralık 1954'te Genel Kurul'da 8 çekimser ve 50 olumlu oyla 814 nolu Kıbrıs kararı alındı. BM'deki bu ilk Kıbrıs kararı Rum-Yunan ikilisi için çok olumsuz bir sonuçtu; bir yenilgi demekti. 814 no.'lu bu karar şöyleydi:

"Genel Kurul, şimdilik Kıbrıs sorunu ile ilgili bir karar suretini kabul etmenin uygun olmadığı düşüncesinden hareketle, 'halkların eşit hakları ve self-determinasyon ilkesinin BM gözetiminde Kıbrıs ahalisi için uygulanması' adı altındaki maddenin (Yunan başvurusunun) daha fazla görüşülmemesini kararlaştırmıştır".

Böylece, self-determinasyon hakkının, adada iki ayrı toplum bulunduğu gerçeği dikkate alınarak, Kıbrıs halkı için geçerli olamayacağı BM Genel Kurulu'nca karara bağlandı.

Kıbrıs konusunun Siyasi Komite'de görüşülmesi esnasında Türk delegesi Büyükelçi Selim Sarper uzun ve kapsamlı bir konuşma yaptı. Bu önemli konuşmada belirtilen Türk görüşü şöyle özetlenebilir:

⦁ Bu sorun yapay olarak ortaya atılmıştır ve 3 devlet arasındaki dostluğu bozucu nitelik taşımaktadır.

⦁ Kıbrıs İngiltere'nin bir iç meselesidir.

⦁ Enosis, Almanların "Anschluss" kelimesi ile eşanlamlıdır. Bilindiği gibi Almanlar da bu kelimenin içerdiği yayılmacı emellerini self-determinasyon ilkesine dayamaktaydı.

⦁ Yunanlılar da, aynı ilkeye dayanarak Kıbrıs'ı ilhak etmek istiyorlar.

⦁ Kıbrıs, 307 yıl Türk egemenliği altında kalmıştır. Türkiye'ye olan yakınlığı, iklimi, jeolojik, botanik ve zoolojik karakteristiği itibariyle de Anadolu'nun bir parçasıdır ve hiçbir zaman Yunanistan'ın olmamıştır.

⦁ Türkiye hem coğrafi hem iktisadi yönden olduğu kadar ırkî, hukuki, tarihi nedenler dolayısıyla da Kıbrıs'ın durumu ve geleceğiyle birinci derecede ilgilidir.

⦁ Self-determinasyon ilkesi, Kıbrıs'ta ancak iki halk için ayrı ayrı uygulanırsa geçerli olur.

⦁ Herhangi bir nedenle ve her ne şekilde olursa olsun, günün birinde Kıbrıs'ın kaderi ve geleceği söz konusu edilirse, Türkiye'nin de işbirliği ve oluru olmadan hiçbir çözüm şekli hakka dayandırılmış sayılmayacak ve sonuçta sürekli de olmayacaktır.31

Kıbrıs sorunu ilk kez BM'de görüşülürken, gerek İngiliz parlamentosunda, gerekse New York'taki müzakereler esnasında, İngiliz yetkililer çok önemli ve ilginç açıklamalarda bulunarak Kıbrıs'ın gerçeklerini vurguladılar. Bu görüşler şöyle özetlenebilir:

⦁ Kıbrıs iki ayrı etnik grubun, Türklerle Rumların yaşadığı bir adadır.

⦁ İngiliz hükümetinin politikası yeni bir anayasa çerçevesinde Kıbrıs'ta özerk yönetime geçmektir. Bu yeni düzenleme Kıbrıs'ın egemenliğinde bir değişiklik öngörmemektedir.

⦁ Kıbrıs'ı Helenleştirmek veya Türklerin gururunu kırmak, hiçbir zaman İngiliz hükümetinin benimsediği bir politika olmamıştır.

Rum-Yunan ikilisi, bir yandan Kıbrıs sorununu BM'ye götürürken, bir yandan da adada silahlı eylemlere başlamak için hazırlık yapıyordu. Makarios, bu amaçla, aslen Kıbrıslı bir Rum ve Albay rütbesiyle Yunan ordusundan emekli olan Grivas'la 1954 yılında gizli bir görüşme yaptı. Bu yöndeki hazırlıklar da yoğunluk kazandı. Yunanistan'dan getirilen silâhlarla diğer askeri malzeme Baf sahillerinde gizlice adaya çıkarılıyor ve Grivas'ın direktiflerine uygun şekilde, gizli tedhiş örgütü (EOKA) mensuplarına dağıtılıyordu.

Albay Grivas, ilkin 1951 yılında Başpiskoposluğa yeni seçilen Makarios tarafından adaya davet edildi. Grivas'tan istenilen, aynı yıl Makarios'un kurduğu Milli Gençlik Hareketini (PEON) örgütlemesiydi.

PEON, 1954'te Grivas'la Makarios'un birlikte oluşturduğu EOKA tedhiş örgütünün her bakımdan ana kaynağını oluşturdu, esas dayanağı oldu.

Yunanistan'dan gizlice adaya silâh sevkiyat 1954'te başladı. Tüm bu gizli işlemler, Makarios ve Yunan hükümetinin bilgisi içinde yapılmaktaydı.

Grivas'ın, anılarına göre, silâhlı eyleme geçilmesi için, 2 Temmuz 1952de Atina'da Başpiskopos Makarios'un da katıldığı gizli bir toplantıda karara varılmıştı.32

7 Mart 1953'te, Atina'da yapılan bir başka gizli toplantıda, enosis için girişilecek silahlı eylemlerle ilgili olarak ant içildi. Bu yemini imzalayanlar arasında Makarios ve Grivas yanında iki profesör, bir Albay, bir Avukat ve iki de kamu görevlisi vardı.

1954 yılı Mart ayı başlarında, silah yüklü olarak ilk gemi Baf sahillerinde Hloraka'ya vardı ve Azinas'ın başcılığı altında gizlice yükünü boşalttı.

İkinci parti silâhı getiren Ay Yorgi gemisinin hareketi, İngilizlere ihbar edilmişti. Bunun üzerine İngilizler, bir destroyerle Hloraka yakınlarında, Ay Yorgi'nin önüne geçerek taşıdığı silah ve cephaneye el koydular; gemi kaptanı ve personelini ve sahilde gemiyi boşaltmak için bekleyen Rumları tutukladılar.

EOKA, 1955 yılının 31 Martı'nı 1 Nisan'a bağlayan gece sabaha karşı saat 00.30da sabotaj ve tedhiş eylemlerini başlattı.

Tedhişin ilk günü dağıtılan ve EOKA'nın amacını anlatan bildirilerde, hedefin enosisi gerçekleştirmek olduğu açıkça belirtilmişti.

Enosis için başlatılan bu tedhiş hareketi, sadece hükümet binalarının bombalanması ve İngiliz askerlerine pusu kurulması, saldırılması ile sınırlı kalmadı. Sonuçta, İngilizler yanında birçok Rum ve Türk de EOKA'nın kurbanı oldu. Her iki toplum da büyük kayıplara uğradı.

EOKA, Kıbrıs'ın bağımsızlığı için yola çıkmadığından ve enosis hedefinden hiç ayrılmadığından, 1960ta kurulan Ortaklık Cumhuriyeti'nin temelinde her an patlamaya hazır bir bomba olarak kaldı. Nitekim, 1963-74 döneminde EOKA'nın enosis hedefi, Türk toplumuna karşı çeşitli saldırılar ve cinayetlerin yer almasına, toplumlararası çatışmalara, göçlere, 1974 Enosis darbesine ve Türk Barış Harekatıyla adanın ikiye bölünmesine neden oldu.

Türkiye'nin Taraf Olduğunun Kabulü ve Londra Konferansı

EOKA'nın başlattığı ve yaygınlaştığı tedhiş olayları nedeniyle Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu, adadaki gelişmelerin ulusal hak ve çıkarlarımız için tehlikeli boyutlara ulaştığını görmekte, bu gidişi önleyici çeşitli önlemler almak sürecine girmiş bulunmaktaydı. Bir yandan Kıbrıs Türklerinin ulusal varlığını korumak, öte yandan uluslararası alanda Türkiye'nin de, Kıbrıs'ın geleceği konusunda söz sahibi olduğunu duyurmak, kanıtlamak gerekiyordu. İşte tam bu esnada İngiliz hükümeti devreye girerek, Türkiye ve Yunanistan'ı Doğu Akdeniz Savunması ve Kıbrıs Meselesi' konusunda görüşmeler yapmak üzere Londra'da konferansa davet etti.

Türkiye, Londra Konferansı çağrısını kabul etti. Yunanistan ise kesin bir yanıt veremiyordu; zira Makarios, Kıbrıs sorununa Türkiye'nin karıştırılması girişimini şiddetle eleştirmeye ve "Kıbrıslıların hazır bulunmayacağı bir toplantının geçersiz olacağını" ileri sürmeye başlamıştı.

Yunan Başbakanı Papagos, Atina'da Makarios'la görüştükten sonra yaptığı açıklamada, Londra Konferansı tatmin edici bir sonuca varmazsa tekrar BM'ye başvurulacağının kararlaştırıldığını açıkladı. Dışişleri Bakanı Stefanopulos ise, Kıbrıs konusunda self-determinasyona dayanmayan hiçbir çözümü kabul etmeyeceklerini ve bu yönde Makarios'a söz verdiklerini bildirdi.

Rum-Yunan ikilisi bu tür açıklamalarla, daha konferans başlamadan durumu kendi lehlerine çevirmek amacını güden bir taktik içine girmişti.

Öte yandan, Kıbrıs Milli Türk Birliği Genel Sekreteri Dr. Fazıl Küçük, Başbakan Adnan Menderes'e bir telgraf göndererek, "Kıbrıs Türklerinin haklarının korunması için büyük devletimizin yardımına sığınır, sarsılmaz bağlılığımızı ve itimadımızı bir kez daha teyid ederiz" demekteydi.

Bu esnada, İngiliz basınında da çeşitli görüşler ortaya atılmaktaydı. Hatta, bir büyük İngiliz gazetesi, Kıbrıs'ın tekrar Türkiye'ye verilmesini önermişti.

Londra Konferansı'nın arifesinde, Yunanistan'da şaşkınlık, Türkiye'de ve Kıbrıs Türkleri arasında ise, büyük sevinç yaratan bir olay oldu. Bu olay, Başbakan Adnan Menderes'in, İstanbul'da 24 Ağustos günü gecesi Kıbrıs'la ilgili olarak basın mensuplarına verdiği demeçti.

Bir Türk Başbakanı, ilk kez Kıbrıs konusunda bu kadar kesin, bu kadar kararlı ve belki de sert sayılacak bir konuşma yapmıştır.
Menderes'in bu tarihi konuşmasında söylediklerini çok özet olarak ve satır başları halinde şöyle sıralayabiliriz:

⦁ "İngiltere hükümetine bir nota vererek, Kıbrıs'taki ırkdaşlarımızın karşılaştıkları tehlikeden duyduğumuz endişeyi belirttik.

⦁ Bu konuda, bunca zaman soğukkanlılığımızı koruyarak, Türk-Yunan dostluğuna verdiğimiz önemi kanıtladık. Türk-Yunan dostluğuna bugün de büyük önem vermekteyiz.

⦁ Adanın şu kadar nüfusu Türk, şu kadar nüfusu Rummuş ve onlara göre, sanki bütün dünyadaki coğrafi sınırlar bu esasa göre çizilmiş gibi, Kıbrıs'ın kaderi de bu esasa göre belirlenmeli imiş. Ben, şu kadarını söyleyeyim ki, nüfus çoğunluğuna göre bir bölgenin kaderinin saptanması ilkesi, bu dünyada, hele böylesine parçalı olarak uygulama yeri bulmuş değildir. Bir vatan, terzinin önündeki kumaş parçası gibi neresinden istenilirse kesilebilen bir meta değildir. O, esas itibarıyla teknik gerçeklere dayanmakla beraber, coğrafi, siyasi, ekonomik ve askeri bir bütün oluşturmakta ve bu bakımdan çeşitli amillerin (etkenlerin) etkisi altında tarihi olayların gösterdiği yönde sınırları çizilen bir coğrafya parçasıdır.

Vaktiyle, Batı Trakya için Lozan Konferansı esnasında, plebisit yapılmasını istemiştik. Buna şiddetle karşı çıkan Yunanistan olmuştu. O günkü iddialarını ve kanıtlarını bugün kendilerine karşı kullanmak kolaydır.

⦁ Şuna da dikkatlerini çekmek gerekir: Daha dün, nüfus esasına dayanarak mı Ankara'nın önlerine kadar gelmişlerdi? İzmir'de, Aydında, Denizli'de, Eskişehir'de işleri neydi? Acaba oralarda self-determinasyon ilkesini gerçekleştirmek için ilâhi bir misyonları mı vardı?

⦁ Girit alındı, şurası, burası alındı. Daha birçok yerler alınabilecek sanıldı.

Girit'i alma yöntemlerinin Kıbrıs'ta tekrar edilmekte olması, ister istemez Türkleri, Yunan irredantizm hareketinin başlangıçtan bugüne kadar olan seyrini hatırlamaya yöneltiyor.

⦁ Şurasının herkesçe açık olarak bilinmesi gerekir ki, Türkiye sahillerinin büyük bir kısmı, başka devletlere ait gözleme ve tehdit araçlarıyla çevrilmiş bulunuyor. Bir Kıbrıs sahası bugün güvenli görünmektedir. Bu bakımdan, Kıbrıs, Anadolu'nun bir devamından ibarettir ve onun güvenliğinin esas noktalarından biridir. Bu nedenle, bugün Kıbrıs'ın el değiştirmesi söz konusu ise, bunun etnik esaslara değil, çok daha önemli gerçeklere ve gerekçelere göre kararlaştırılması ve Türkiye'ye geri verilmesi gerekecektir.

⦁ Londra'ya gidecek heyetimiz, statükonun devamını asgari koşul olarak savunacaktır. Fakat şurasını da kesinlikle belirteyim ki, bu memleketin (Türkiye'nin), Kıbrıs'ın statükosunda (varolan durumunda) bugün için ve hatta yarın için memleketimiz aleyhine olabilecek bir değişikliğe kesinlikle tahammülü yoktur."33

* 29 Ağustos'ta başlayan konferansta, Türkiye delegesinin başkanlığını Dışişleri Bakan Vekili Fatin Rüştü Zorlu üstlenmişti.

Lancaster House'de yapılan konferans, iki aşamalı oldu. İlk aşamasında taraflar kendi görüşlerini belirttiler.

İngiltere, adadan ayrılmak niyetinde olmadığını; üç devletin, Doğu Akdeniz'in savunmasında ortak çabalarda bulunabileceklerini ve bunun örneklerini ilkin Kıbrıs sorununda verebileceklerini, Kıbrıs'a özerklik önerdiklerini ve Türkiye ile Yunanistan'ın özerkliğin uygulanmasında yardımcı olmalarını istediklerini bildirdi.34

Yunan delegesi, 'Kıbrıs halkına' self-determinasyon hakkının tanınması üzerinde ısrar etti.

Zorlu ise, adanın Türkiye'nin savunması için olan yaşamsal önemini belirterek, eğer birgün İngiltere adadan ayrılmaya karar verirse, Türkiye'nin güvenliği konusunun diğer bütün ilkelerin üstünde olacağını, adanın tarihi, coğrafi ve stratejik nedenlerle Türkiye'ye bağlı bulunduğunu, statüko bozulacaksa Kıbrıs'ın geri Türkiye'ye verilmesi gerektiğini anlattı.

Zorlu, ayrıca, Kıbrıs'taki Türk nüfusu ele alındığında, bunların Anadolu'da yaşayan 24 milyon Türkle birlikte hesaplanması gerektiğini, sadece Türkiye'de 300 bin Kıbrıslı Türk bulunduğunun da unutulmaması gerektiğini söyledi.

Kıbrıs'ı elde bulunduran ülkenin Ege'deki adaları da elinde bulunduran ülke olması halinde Türkiye'nin bu devlet tarafından kuşatılmış olacağını söyleyen Zorlu, hiçbir ülkenin tüm güvenliğini, nekadar dost ve müttefik olursa olsun böyle bir devlete bağlayamayacağını bildirdi.

Zorlu, self-determinasyon konusunda ise, 1954'te BM'de belirtilen ve Başbakan Menderes'in Londra Konferansı arifesinde İstanbul'da yinelediği Türk görüşlerini, yeni örnekler vererek anlattı.

Özerklik üzerindeki Türk görüşü de, şöyle dile getirildi:

Özerk yönetim ancak birbirleriyle iyi geçinen, birbirine güvenen toplumlar için söz konusu olabilir. Bu nedenle özerklikten önce adadaki tedhişin durması gerekmektedir. Ortam hazır olur ve özerk yönetime geçilecekse, o takdirde bu yeni sistemin, her iki toplumun tam eşitliği esasına dayanması gerekeceği de akıldan çıkarılmamalıdır.

Adadaki statüko bozulacaksa, ada Türkiye'ye geri verilmelidir. Türkiye statükonun zora başvurularak değiştirilmesine asla izin vermiyecektir.

Türk delegesinin bu açık ve kesin açıklamaları karşısında Yunan delegesi söyleyecek bir söz bulamayınca konferans 6 Eylül'e ertelendi.
Konferans'ın 6 Eylül'de başlayan ikinci aşamasında İngilizler, Kıbrıs için yeni bir anayasa önerdiler.

Türk delegesi başkanı Fatin Rüştü Zorlu, İngilizlerin önerilerini sakıncalı bulduğunu açıkladı, nedeni de şuydu:

Rumlar Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhak (enosis) fikrinden vazgeçmedikçe, özerklik, bu emel peşinde olanları daha da cesaretlendirecektir; bu yoldaki eylemler için onlara daha uygun bir zemin hazırlayacaktır.

Öte yandan Yunanistan da, başka nedenler ileri sürerek İngiliz önerilerini kabul etmedi ve Konferansı'n bir sonuç vermediği gerekçesiyle Kıbrıs konusunu tekrar BM'ye götürdü. Aslında, Yunanistan bir yanıt vermekte ikide kalmış ve önerileri inceledikten sonra yanıt vereceğini bildirmişti ama, Makarios 9 Eylül 1955'te Cikko Manastırında bir konuşma yaparak, ne kadar cazip olursa olsun özerkliği Kıbrıslıların reddedeceğini bildirdi.35

6 Eylül'de ikinci aşaması yapılan Konferans, hiçbir karar almadan 7 Eylül günü dağıldı.

Londra Konferansı, tarafların Kıbrıs'la ilgili görüşlerinin dünya kamu oyunda duyurulmasına, Türkiye'nin bu sorunda taraf ve birinci derecede ilgili bir devlet olduğunun kanıtlanmasına yaradı. İngiltere'nin şimdilik adada kalmakta kararlı olduğu ve özerk yönetimden daha ileri gitmeyeceği anlaşıldı. Yunanlıların ileri sürdüğü self-determinasyon ilkesinin Kıbrıs'ta uygulanmasının olanak dışı olduğu görüşü ağırlık kazandı.

İngiliz basını, Kıbrıs'la ilgili Türk tezini destekleyen yayınlar yaptı.
Londra Konferansı, Türkiyesiz, Kıbrıs sorununa çözüm bulmanın olanağı bulunmadığını ve bir çözüm için 3 devletin uzlaşması gerektiğini ortaya koydu.

Adanın geleceğini kimlerin kararlaştıracağının uluslararası alanda duyurulması yönünde Londra Konferansı tarihi bir aşama sayılmaktadır.

Makarios'la Yapılan Gizli Görüşmeler

Londra Konferansı'nın sonuçsuz kalması ve EOKA tedhişinin yaygınlaşması üzerine, adadaki Sivil Vali Sir Robert Armitage'in yerine asker kökenli bir vali göndermek gereği ortaya çıktı. Bunun üzerine, İngiliz Genelkurmay Başkanlığından yeni emekliye ayrılmış olan Field Marshal (Fild Mareşal) Sir John Harding Kıbrıs'a vali olarak atandı.

Mareşal Harding, göreve başladığı 4 Ekim 1955 tarihinin ertesi günü Başpiskopos Makarios ile Ledra Palace (Lidra Palas) otelinde biraraya geldi. Toplantı sonunda yayınlanan bildiriye göre Harding ve Makarios "Adanın geleceği üzerinde fikir alışverişinde bulundular ve görüşmelere devam etmek için anlaşmaya vardılar."

Bu, ilginç bir gelişmeydi. Çünkü 1931 isyanından bu yana hiçbir İngiliz valisi herhangi bir Kıbrıs Rum Başpiskoposu ile görüşmemişti.

Vali, iki toplum arasında dengeyi korumaya özen gösterdiğini kanıtlamak için ertesi günü de Kıbrıs Türk ileri gelenleriyle görüşmeler yaptı. Harding, ilkin Müftü Dana Efendi ile sonra da sırasıyla Avukat Fadıl N. Korkut ve Kıbrıs Türktür Partisi Genel Başkanı Dr. Fazıl Küçükle görüştü.36

Harding-Makarios görüşmeleri, kısa aralıklarla Lidra Palas'ta devam etti. Daha sonraki gelişmelerden anlaşıldığı gibi, bu görüşmelerin esas amacı, Makarios'un tedhişle ilgili tutumunu değiştirerek EOKA'ya destek olmaktan vazgeçmesini sağlamak ve bu yapıldığı takdirde, Rumlara özerk yönetimde daha fazla haklar verileceğini duyurmaktı.

Kıbrıs Türktür Partisi Genel Başkanı Dr. Fazıl Küçük, İngiliz Sömürgeler Bakanı Alan Lennox Boyd'a ve valiye birer telgraf göndererek Kıbrıs Türklerinin, ilkin adadaki tedhişin sona erdirilmesi, nizam ve asayişin sağlanması ve ancak ondan sonra her iki topluma eşit haklar verilerek statükonun devamı gerektiğini, self-determinasyon hakkı maskesi altında adanın Yunanistan'a ilhakına şiddetle karşı olduklarını belirtti.

11 Ekim'de yapılan 3. görüşme ise tam bir çıkmazla sonuçlandı. Bu görüşmeden önce Ethnarhia üyeleriyle bir toplantı yaparak izlenecek politikayı saptayan Makarios, valinin özerklik önerilerini kesin olarak reddetti.

Harding-Makarios görüşmelerinin birinci aşamasının başarısızlığa uğramasının ana nedeni, İngilizlerin özerklik, Makarios'un ise, enosise götürecek self-determinasyon hakkının uygulanması için belirli bir tarih saptanması üzerinde ısrar etmeleriydi.

Harding-Makarios görüşmeleri 1956 yılının ilk günlerinde yeniden başladı. 9 Ocak'tan 29 Şubat'a kadar aralıklı olarak devam eden bu görüşmelerde de bir anlaşmaya varılamadı.

29 Şubat'ta yapılan son toplantıya Londra'dan gelen Sömürgeler Bakanı A. L. Boyd da katıldı. 37

Görüşmelerin ikinci aşaması öncesinde, Vali Harding, Dr. Fazıl Küçük başkanlığında bir Kıbrıs Türk heyetini de kabul ederek, Türk toplumunun fikri alınmadan adanın gelecekteki yönetim şeklinin kararlaştırılmayacağına ilişkin güvence verdi.

Aynı amaçla, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nda, TC. Londra Büyükelçisi Suat Hayri Ürgüplü'ye bilgi verildi.

Vali Londra'ya giderek durumu hükümetle görüştü. Adaya dönüşünün ertesi günü, 26 Ocak'ta Makarios'la son ve en uzun toplantısını yapan Harding onunla hiçbir konuda anlaşmaya varamadı.

İki taraf arasında, bundan sonra başbaşa görüşmek yerine, karşılıklı yazışmalar yer aldı.38

Vali Harding ve Makarios arasında karşılıklı yazışmalardan da olumlu bir sonuç alınamayınca İngiliz Sömürgeler Bakanı Alan Lennox Boyd son bir girişim için, Kıbrıs'a geldi ve 29 Şubat günü Makarios'la görüştü. Boyd, İngiliz hükümetinin görüşlerini yazılı bir belge olarak da Makarios'a sundu.

Makarios, bu önerileri de reddetti. Böylece 1955 Ekim ayından beri devam eden görüşmeler tam bir başarısızlığa uğradı. Makarios, tedhişin durdurulması çağrısını da yapmadı ve böylece hava daha da gerginleşti. EOKA tedhişi, artan bir hızla devam etti; anlaşma umudu tamamıyla yok oldu.

Harding-Makarios görüşmeleri devam ederken Başpiskoposun, EOKA tedhiş eylemleriyle olan ilgisini kanıtlayan birçok belge ele geçirildi. Daha sonra, Başpiskoposlukta bulunan birçok belgeden Makarios'un amacının ilkin self-determinasyon hakkını elde etmek ve daha sonra Rum çoğunluğuna dayanan meclisten çıkaracağı bir kararla bu hakkı uygulayarak enosisi ilân etmek olduğu açıklanmıştı.

Vali, ele geçirilen ve Makarios'un tedhişle olan ilgisini kanıtlayan belgeler ışığında, Makarios'la birlikte Girne piskoposunu, Ayfanaromeni Kilisesi papazını ve Girne Piskoposluğu sekreterini sürgüne göndermeye karar verdi.

İngiliz hükümetinin bu kararı onaylaması üzerine, 9 Mart 1955'te, yani müzakerelerin kesilmesinden 9 gün sonra, Makarios ve diğer 3 arkadaşı Hint Okyanusu'ndaki Seyşel adalarına sürgün edildi.

Vali Harding, artık tüm çabalarını EOKA tedhişine karşı askeri operasyonlar düzenlenmesi ve tedhişin sona erdirilmesi uğraşları üzerinde yoğunlaştırdı. 1956 yılı yaz aylarında Trodos dağlarında EOKA'ya karşı başarılı hareketler yapıldı.

Bu esnada EOKA, İngiliz askerleri yanında Rum ve Türk sivillere de saldırmaya ve bu tür cinayetlerini artırmaya başladı.

Yeni İngiliz Önerileri veİki Toplumun AyrıSelf-Determinasyon Hakkı

Makarios'un Seyşel adalarına sürülmesinin ardından 1956 yazında İngiltere Kıbrıs'a yeni bir anayasal düzen getirmek için tekrar girişimlerde bulundu. Bu maksat için gerekli çalışmaları yapmak üzere Lord Radclife'i (Radklif) anayasa komiseri atadı.

Başbakan Harold Macmillan, 12 Temmuz 1956'da parlamentoda yaptığı konuşmasında, Kıbrıs'a iç yönetiminde özerklik verilmesi yolunda ilerlemekte kararlı olduklarını bildirdi.

Macmillan, ayrıca, İngiliz hükümetinin self-determinasyon hakkını kabul etmekte olduğunu, fakat bu yönde atılacak adımların Lozan Antlaşması'na taraf olan Türkiye için ciddi ve kapsamlı sonuçlar ortaya koyacağını, bu nedenle, yapılacak işin iç özerklik alanında yeni girişimler yapmak olduğunu açıkladı.

Parlamentodaki müzakereler esnasında Dışişleri Bakanı Selwyn Llyod, Kıbrıs'ın Türkiye için taşıdığı önemi vurguladı.

Milletvekili Walter Eliot ise, sadece yeni bir anayasa üzerinde durulması yerine Lord Radcliffe'in adanın taksimini de göz önünde tutmasını ve bunun için kendisine yetki verilmesi gerektiğini belirtti; Radcliffe'in adaya yapacağı daha sonraki ziyaretlerde Türk ve Rum kesimlerini ayıracak sınırı saptamak için bir sınır komisyonu ile takviye edilmesini istedi.

Kıbrıs Türktür Partisi Genel Başkanı Dr. Fazıl Küçük, bir basın bildirisi yayımlayarak İngiliz Başbakanı'nın açıklamasını genel olarak olumlu bulduğunu, fakat Türklerin sadece kağıt üzerinde kalacak güvencelerle yetinemeyeceğini bildirdi ve şöyle dedi: "Bizim kabul edebileceğimiz tek güvence, tüm yasaları çıkaracak olan Mecliste eşit temsilci bulundurmaktır. Ayrıca İngiltere, Kıbrıs'ta self-determinasyon hakkını Türkiye'nin olurunu almadan uygulamayacağının güvence altına alınmasını istiyoruz."

Rumların kendisiyle görüşmeyi reddetmiş olması nedeniyle Radcliffe, sadece Türk toplumu ileri gelenleri ve sömürge yöneticileriyle görüştü.

Radcliffe anayasa önerileri, 19 Aralık 1956 günü İngiliz parlamentosunda açıklandı.

Bu önerileri açıklarken, Sömürgeler Bakanı Alan Lennox Boyd İngiliz Avam Kamarasında şöyle dedi:

Uluslararası ve stratejik durum uygun olduğunda ve özerk yönetim, tatmin edici şekilde işlediği takdirde, Majeste Kraliçe hükümeti, self-determinasyon hakkını uygulamayı gözden geçirmeye hazır olacaktır.

Bunu yapma zamanı geldiğinde, yani koşullar oluştuğunda, Kıbrıs'ın özel durumu nedeniyle, self-determinasyonun uygulanması esnasında, Kıbrıs Türk toplumunun da, Rum toplumundan daha az olmamak üzere, kendi geleceğini kararlaştırmak (saptamak), özgürlüğünü güvence altına almak, Majeste Kraliçe hükümetinin amacı olacaktır.

Başka bir deyişle, İngiliz hükümeti o inançtadır ki, böylesine karma bir toplum yapısında, self-determinasyonun uygulanması, diğer seçenekler arasında, taksimi de içermelidir.39

Taksim tezinin Türkiye ve Kıbrıs Türkleri tarafından ulusal bir amaç haline getirilmesi, İngiliz parlamentosundaki bu açıklamadan sonra resmi şekilde belirlenmiş ve benimsenmiştir.

Taksim tezi, iki toplumun ayrı self-determinasyon hakkının kabulü ile ortaya atılmış ve özellikle 1957-1958 yıllarında Türkiye ile Kıbrıs Türk toplumu içinde büyük destek bulmuş, ulusal bir nitelik kazanmıştır.

Radcliffe Anayasa önerileri, sürgün olduğu Seyşel'de kendisine sunulan Makarios, "mevcut koşullar altında Kıbrıs'ın geleceğiyle ilgili herhangi bir meseleyi müzakere etmeyeceğini" bildirdi.

Radcliffe anayasa önerilerinin başarısızlığa uğramasından sonra Kıbrıs için yeni bir plan hazırlığı çalışmaları 1958 yılı yaz aylarına kadar devam etti. Bu esnada Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu ayrı self-determinasyon hakkına dayanarak adanın taksimini resmi bir tez olarak benimsedi ve bu yönde büyük bir kampanya başlattı. Türkiye ve Kıbrıs'ta sık sık ve büyük kalabalıkların katıldığı taksim mitingleri düzenlendi. "Ya taksim ya ölüm" parolası ortaya atıldı. İngilizler ise yeni bir plan peşindeydi.

Ankara'daki Bağdat Paktı toplantısı öncesinde adada İngiliz askerleriyle Türk öğrenciler arasında yer alan bu olaylar, havayı hayli gerginleştirmişti. Türkiye basınında ise, Taksim konusu hergün manşetlerdeydi. Nihayet 27 Ocak günü geldi çattı ve bir gün önce Ankara'ya gelen İngiliz Dışişleri Bakanı Selwyn Lloyd'un, Zorlu ile görüşerek taksim tezini İngiltere'nin kabul ettiğini açıkladığı şeklinde bir haber çıktı.

Bu haber, 27 Ocak günü, Kıbrıs Türk gazetelerinden Bozkurt'un manşetinde yer alınca Türk toplumu içinde büyük bir sevinç ve heyecan yarattı. Halk ve öğrenciler Taksim sloganları atarak, ellerindeki Türk bayrakları ile yollara döküldü. Lefkoşa'da Atatürk Meydanı'nda büyük bir kalabalık oluştu ve buradan İnönü Meydanı'na doğru yürüyüşe geçildi. Yer, gök "Taksim, Sadece Taksim", sesleri ile inliyordu. Fakat İngiliz askerleri bu kez daha da hazırlıklıydı. Coplarla, göz yaşartıcı bombalarla ve silahlı olarak Evkaf binası önünde ve Girne caddesinin çeşitli yerlerinde gruplar halinde yerlerini almış ve taksim yürüyüşüne katılanlara ilkin coplarla, sonra göz yaşartıcı bombalarla saldırıya geçtiler. Bir ara Girne kapısından Atatürk Meydanı'na doğru hızla ilerleyen bir İngiliz askeri cipi, biri kadın olmak üzere 4 vatandaşımızı yere düşürdü ve kadının üzerinden geçerek onu çiğnedi; ölümüne neden oldu. Bu feci olay sonucu çatışmalar daha da büyük boyutlara ulaştı.

Ertesi gün de taksim yürüyüşleri ve çatışmalar devam etti; İngiliz güvenlik kuvvetlerinin açtığı ateş sonucu Girne kapısı civarında 3 gencimiz daha şehit oldu. Gazi Mağusa ve diğer kasabalarda da İngilizlerin bu barbarca hareketini kınamak için gösteriler düzenlendi.

Başbakan Menderes, 27-28 Ocak olayları üzerine duyduğu büyük üzüntüyü belirterek Kıbrıs Türk toplumuna başsağlığı dileğinde bulundu; Türk toplumunun korunması hususunda Türk hükümetinin büyük bir dikkat ve hassasiyet içinde olduğunu belirtti.

Yeni İngiliz planına gelince... Başbakan Macmillan planın hazırlayıcısı olarak ortaya çıktığından adına Macmillan Planı denildi. Nitekim 19 Haziran 1958 günü Macmillan, kendisinin hazırladığı yeni Kıbrıs planını İngiliz parlamentosunda açıkladı.40

Buna göre yeni planın dört amacı vardı:

a) Kıbrıs halkının tümüne hizmet,

b) Adadaki iki toplum ile Türkiye ve Yunanistan'ın kabul edeceği bir anlaşma sağlamak,

c) Adadaki İngiliz üslerini ve tesislerini korumak,

d) Bölgede İngiltere ile müttefikleri arasındaki işbirliğini, barışı ve güveni güçlendirmek.

Bu esas amacın gerçekleşmesinin ancak ortaklık ve işbirliği ile mümkün olacağı düşünülmüş ve yeni planın hem iki toplumun hem de iki anavatanla İngiltere'nin ortaklığına dayanması esası öne çıkarılmıştı. Böylece Macmillan planının bir diğer adı da 'Ortaklık Planı' olarak saptanmıştı. Böylece, ilk kez İngiliz hükümeti, Türkiye ile Yunanistan'ın eşit koşullarda Kıbrıs'la ilgili olduğunu resmi bir plan çerçevesinde kabul ediyordu. Durum böyle olunca da, artık enosis gibi, tek yanlı bir emelin gerçekleşmesi ve sadece bir tek toplumun isteklerinin dikkate alınıp öteki toplumun azınlık olarak bazı haklarla yetinmesi gibi görüşler, öneriler geçerliğini resmen yitirmiş bulunuyordu. Bu nedenlerle Macmillan'ın ortaklık ve işbirliği planı Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye için çok önemli bir aşamadır.

Plana göre, Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs'ta yeni sistemin uygulanmasında vali ile işbirliği yapacak birer temsilci bulunduracaktı.

Her toplum, kendi içişlerinde tam bir özerk yönetim sistemine kavuşacaktı.

Bu ortaklık sistemi, 7 yıl uygulandıktan sonra adanın uluslararası statüsü yeniden ele alınacaktı.

Planın en önemli yanı, herşey iyi gider, uygulaması tatmin edici olursa ve Türk ve Yunan hükümetleri bu ortaklık ve işbirliği deneyimini daha da geliştirmek isterlerse, İngiltere'nin, adadaki üslerini korumak koşuluyla, Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulunması için Kıbrıs'ın egemenliğini Türkiye ve Yunanistan ile paylaşmaya (condominium) razı olduğunu belirtmesidir.

Böylece, adada üçlü bir yönetim oluşacak, Kıbrıs'ın egemenliği Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından ortaklaşa paylaşılacaktı.

Kıbrıs Rum liderleri derhal ve Yunan hükümeti de kısa bir süre sonra, Macmillan planını reddettiklerini açıkladılar. Sürgündeki Makarios, Kıbrıs Valisi Foot'a gönderdiği yanıtta, self-determinasyon ilkesi üzerinde ısrar etmiş ve Macmillan'ın ortaklık planının tehlikeler içerdiğini belirtmiştir. Makarios'a göre sorun, Kıbrıslılarla İngiltere arasında müzakere edilmeli ve Türkiye bu işe karıştırılmamalıydı.

Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 20 Haziran'da yaptığı bir açıklama ile ortaklık planının Türk tezi ile bağdaşabileceğini belirterek sorunun nihai çözümü için üçlü bir konferans önerdi.

Ayrıca, Türkiye hükümeti, İngiliz ortaklık ve işbirliği önerisinin, taksim ilkesiyle, taksim tezi feda edilmemek koşuluyla bağdaşabileceği görüşündeydi.

Makarios ve Yunan hükümeti değiştirilmiş şekliyle de planı reddettiler.

Kıbrıs Türk liderleri ise son sözü Türkiye'ye bıraktılar.

F. R. Zorlu, 25 Ağustosta basına açıklama yaparak, taksim tezi saklı kalmak üzere, bazı koşullarla değiştirilmiş şekliyle de İngiliz planını destekleyeceklerini bildirdi. Bu çerçevede, 1 Ekim'de Türkiye temsilcisinin Kıbrıs'a gönderileceği açıklandı.

Türkiye ile İngiltere'nin, Yunanistan ve Rumların katılmamalarına karşın planı uygulamakta kararlı bir davranış içine girmeleri Rum-Yunan ikilisini şaşkına çevirdi.

Bu esnada hükümet, plana göre, Lefkoşa'da ve 4 kasabada Türk ve Rum belediyelerin ayrılmalarını öngören çalışmalar başlattı.

Yunan hükümeti ve Rumların, Macmillan planını önleme girişimleri bir sonuç vermedi ve Türkiye temsilcisi olarak atanan Kıbrıs'taki Başkonsolos Burhan Işın 1 Ekim'de temsilci olarak yeni görevine başladı.

Bu tarihi olay üzerine, o günlerde Ankara'da temaslar yapmakta olan KTK. Federasyonu Başkanı Rauf R. Denktaş bir demeç vererek şöyle dedi:

"Kıbrıs'ta bir Türk temsilciliğinin kurulması, Kıbrıs Türklerinin istikbali bakımından tarihi ehemmiyeti haiz olan bir vakıadır (olgudur).

Bugün Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) tarafından yapılan açıklama, Kıbrıs Türk tarihinde eski bir devrin kapanıp yeni ve ümitle dolu bir çağın açılması bakımından da üzerinde durulmağa değer bir hâdisedir (olaydır).
Temsilciliğin kurulması ile Türkiye'nin Kıbrıs üzerinde olan hakları tanınmış ve Kıbrıs'ın idaresinde Anavatanımız fiilen yerini almış bulunmaktadır.

Kıbrıs Türkleri, Temsilciliğin kurulması ile artık huzur ve ümit içerisinde dâvaya daha çok sarılacaktır. Bize mutlu günler gösteren Türk Devleti, Türk
Milleti, Türk Matbuatı (Basını) ve gençliği sağ olsun."

Gündelik Türk gazeteleri Türkiye temsilcisinin tayin edildiği haberini büyük ve boydan boya başlıklarla şu şekilde vermişlerdi:

"Kıbrıs Türk Tarihinde yeni bir devir açıldı. Anavatanımız Kıbrıs idaresine fiilen iştirak etmiş (katılmış) bulunuyor."

Bağımsızlığa Doğru

Macmillan'ın ortaklık ve işbirliği planının, Yunanistan ile birlikte Türkiye'yi de adanın yönetiminde fiilen eşit taraf durumuna getirmesi, Atina'da ve Kıbrıs Rum liderliği arasında ciddi bir telâşa ve kaygılara neden oldu. Nitekim bu planın uygulanmasını önlemenin yollarını aramaya başladılar. Kıbrıs'a bağımsızlık verilmesi fikrine, işte sadece bu nedenle, geçici bir kurtuluş simidi olarak sarıldılar.

Makarios bir süre önce, Kıbrıs'a dönmemek koşuluyla, Seyşel'deki sürgünden serbest bırakılmış ve Atina'ya yerleşmişti. 20 Eylül 1958 günü, İngiliz işçi milletvekili Barbara Castlela yaptığı görüşme esnasında, çözüm olarak, Kıbrıs'a güvenceli (garantili) bağımsızlık verilmesini kabul edeceğini söyledi.41

Yunan hükümeti, Macmillan Planı'nın uygulanmasını önlemek için, 15 Eylül 1958'de yeniden BM'ye başvurdu. Bu başvuru sonucu, Kıbrıs sorununun BM Genel Kurulu'nda görüşülmesi kararlaştırıldı.

İngiliz Dışişleri Bakanı Selwyn Llyod, New York'ta Averoff'a, kesin bir dille, Macmillan Planı'nı uygulayacaklarını bildirdi.

Bu esnada, NATO Genel Sekreteri Spaak'ın arabuluculuk yaparak Kıbrıs'la ilgili bir konferans toplanması önerisini de Yunan hükümeti reddetti. Sonuçta, tüm gözler BM'de yapılacak müzakerelere ve alınacak karara çevrildi.

Bağımsızlıktan önce BM'de yapılan son Kıbrıs tartışması, 25 Kasım 1958'de başladı ve 5 Aralık'ta Yunanistan'ın yenilgisini simgeleyen bir karar suretiyle noktalandı.42

287 (XIII) no.'lu bu kararın en önemli yanı, Kıbrıs sorunuyla doğrudan ilgili bulunan 3 hükümet (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) ve Kıbrıslıların (Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların) temsilcileri arasında yapılacak görüşmeler için çağrıda bulunmasıydı. Böylece, Türk tarafının üzerinde titizlikle durduğu iki ana ilke, BM tarafından kabul edilmiş oluyordu:


a) Türkiye Kıbrıs sorununda birinci derecede ilgili taraftır ve Türkiye'nin rızası alınmadan Kıbrıs'ın geleceği karara bağlanamaz.

b) Kıbrıs'ta iki ana toplum vardır ve kalıcı bir çözüm için 'Kıbrıslılar" olarak belirtilen bu iki toplumun da görüşleri ve onayı alınmalıdır.

1950'li yıllarda, çözümün, kesin olarak iki toplumlu bir sisteme dayanması ve 3 ülkenin (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) ulusal çıkarlarına uygun olması gerektiği, artık kesinlik kazanmıştı. BM'lerde, 4 Aralık'ta alınan karar, bu esası vurgulamakta ve dünya kamuoyunun bu yönde ortak bir görüşe vardığını kanıtlamaktaydı.

Bu nedenle denilebilir ki, sonuçta, Rum-Yunan ikilisinin enosis tezi, Türklerin taksime dayalı antitezi ile çatışınca, bunun sonucu olarak bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti sentezi ortaya çıkmıştır.

Averoff, BM'deki bu yenilgi için, "Savaş kaybedildi" diyordu. Bu hayal kırıklığı ve şaşkınlık içinde BM binasında Yunan diplomatlarıyla bir değerlendirme görüşmesi yaparken, TC. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun kendilerine yaklaşarak, BM'deki çetin ve başarılı çabalarından ötürü kendisini nasıl kutladığını, dostluk elini uzatıp "geliniz ikimiz birarada bu sorunu görüşüp bir uzlaşmaya varalım" dediğini Kıbrıs'la ilgili kitabında anlatmaktadır.43

Averoff, Zorlu'nun uzanan dostluk elini geri çeviremezdi. Çünkü, her yönden Türk diplomasisine yenik düşmüşlerdi; dünya kuruluşu ve kamuoyu, Türkiyesiz Kıbrıs'ta nihai bir çözüme varılamayacağını kabul etmişti.

Zorlu'nun önerisi, iki tarafın karşılıklı müzakeresini teşvik eden ABD temsilcisi tarafından da çok olumlu bir girişim olarak takdir edildi ve Meksika delegesi tarafından Genel Kurul'a sunulan "Kıbrıs'ta barışçı, demokratik ve adil bir çözüme ulaşılması için tarafların sürekli olarak çaba göstereceğine güven belirten" karar tasarısı oybirliğiyle kabul edildi. Böylece, Zorlu ve Averoff arasında, New York'ta başlayan ikili görüşmeler, daha sonra Paris'te ve Zürih'te devam etti; çetin, yoğun fakat sonuç alıcı müzakereler yapıldı.44

Sonuç olumluydu. Nitekim, Türkiye ve Yunanistan, İngiltere'nin de olurunu alarak Kıbrıs'ta iki toplumlu bir Ortaklık Cumhuriyeti'nin kurulması üzerinde anlaşmaya vardı.

Rum-Yunan ikilisi, müzakerelerin ilk günlerinde, iki toplumlu ve bir nevi fonksiyonel federasyon olarak belirlenen Türk görüşlerine karşı çıkmakla beraber, müzakereler ilerledikçe, iki toplumun nüfus oranlarına göre değil, iki ayrı siyasi varlık olmaları nedeniyle, birçok devlet organlarında dengeli olarak temsil edilmeleri ve bir toplumun öteki üzerinde egemenlik kurmasının önlenmesi gerektiğini kabul etmek durumunda kaldılar.

Gerek Rum liderliği, gerekse Yunan hükümeti, Türklerle bağımsız devlet konusunda, iki toplumun siyasi eşitliği esasına dayalı olarak, Zorlu'nun önerdiği esaslar içinde, bir çözüme yaklaşmadıkları takdirde, adanın taksim edileceği görüşündeydiler. Bu nedenle, ilkin daha çok Rumların eline geçecek bir bağımsız devlet formülünü kabul etmek ve bir süre sonra, ilk fırsatta anayasayı değiştirip Türklere tanınan hakları gaspetmek, böylece enosis yolunu tekrar açmak gibi sinsi bir düşünceyle anlaşmaları imzaya razı oldular. Böylece Türk-Yunan görüşmeleri, bir iki küçük nokta dışında iki tarafın anlaşmasıyla sona erdi.

Bunun üzerine, TC. Başbakanı Adnan Menderes ve Yunan Başbakanı Konstantin Karamanlis, Zürih'e gittiler. Burada Başbakanların da katıldığı müzakereler sonunda, tam bir anlaşma sağlandı ve bu anlaşma 27 madde halinde kaleme alındı. 11 Şubat 1959 günü iki Başbakan bu anlaşmayı Zürihte imzaladı.

Zürih Antlaşması'nın geçerli olabilmesi için, İngiliz hükümetiyle Kıbrıs Türk ve Rum liderleri tarafından da kabul ve imza edilmesi gerekiyordu. Makarios ve Dr. Küçük gelişmelerden Atina ve Ankara tarafından haberdar edilmekteydi. Bu nedenle Zorlu ve Averoff arasındaki görüşmelerin seyri ve hedeflenen sonuç tüm taraflarca bilinmekteydi.

Ama Makarios yine de son dakikada bile olsa bozgunculuk yapmak, bazı konularda tekrar müzakere sürecini başlatmak peşindeydi. Nitekim, 17-19 Şubat 1959'da, Londra'da, Zürih Antlaşması'nın onayı için yapılan toplantılarda, imzalamaktan kaçınma rolü oynamaya başladı. Onun bu olumsuz tavrı, anlaşmanın içeriği hakkında zamanında bilgili kılınmadığından değil, ileride Kıbrıs anlaşmaları ve anayasasını bozmak niyetinde olduğundan, buna daha o günden bir kılıf hazırlamak içindi. Yani, anlaşmaları zorla imzaladığı şeklinde bir imaj yaratmak ve bunu ileride anayasayı değiştirme girişimleri için kullanmak istiyordu.

17 Şubat'ta, Dr. Küçük başkanlığında Londra'ya giden Kıbrıs Türk heyetinde Rauf Denktaş ve Osman Örek de bulunuyordu. Makarios ise, henüz adaya dönme izni olmadığı için, Londra'ya Atina'dan gelmiş ve danışmalarda bulunmak için, Kıbrıs'tan oldukça kalabalık bir Rum heyetini Londra'ya çağırmıştı.

Başbakan Adnan Menderes başkanlığındaki Türk heyeti, Londra'ya giderken, uçağın Gatwich havalimanı yakınlarında düşmesi sonucu birçok Türk diplomatı yaşamını kaybetti.

Adnan Menderes'in kendisi, büyük bir şans eseri, hafif yaralar aldığı için, kısa sürede iyileşti ve Kıbrıs Antlaşmalarını tedavi görmekte olduğu London Clinicde imzaladı.

Londra'da, Lancester House'da, iki gün devam eden görüşmelerde Makarios'un değişiklikler önererek imzadan kaçınma girişimleri, Averoff ve Karamanlis'in tavsiyeleri ve uyarıları sonucu giderildi ve 19 Şubat 1959 günü, Zürih anlaşmaları son şeklini alarak Londra'da 5 tarafın imzaları ile onaylandı.

Böylece, Zürih ve Londra Antlaşmaları olarak anılan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin doğmasını sağlayan anlaşmalar gerçekleşmiş oldu.45

1 Gazioğlu, A. C., İngiliz İdaresinde Kıbrıs (İstanbul 1960), ilgili bölüm; Gazioğlu, Enosis Çemberinde Türkler (2. baskı) s. 130-133. Ayrıca bak, London Gazette, 5 Kasım 1914.
2 Dendias, adadaki Türklerin sekizde birinin, yani 8,000 Türkün adayı terk ederek Anadolu'ya göç ettiğini yazmaktadır.
3 Yunan Kralı Konstantin, Alman İmparatoru William Il'nin kızkardeşi Sofia ile evliydi.
4 İngiliz Belgesi CO 67/178.
5 CO 505-20.
6 CO 67/179-4973.
7 CO 67/191-28343.
8 Sabahattin İsmail ile Ergin Birinci'nin 'İki Ulusal Kongre' kitabında ayrıntılı bilgiler vardır.
9 Yeni Kıbrıs Dergisi, 1985, s. 50.
10 Gazioğlu, Ahmet, İngiliz İdaresinde Kıbrıs, s. 34 ve Enosis Çemberinde Türkler, s. 193-194.
11 Sömürgeler Bakanlığı Arşivi CO 69/41.
12 Gazioğlu, Enosis Çemberinde Türkler, s. 209-210.
13 Storrs'un 1931 isyanıyla ilgili olarak Sömürgeler Bakanı'na gönderdiği raporda bu olay geniş ve ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Bak, CO 883/8, Cmd 4045 (1932); ayrıca bak Storrs, Orientations (London 1937).
14 Crawshaw, Nancy, The Cyprus Revolt-An account of the Struggle for Union with Greece (London 1978), s. 43.
15 Milli Kongre Çağrısı, 23 Nisan 1931 tarihli Söz ve 25 Nisan tarihli Masum Millet gazetelerinde tam metin olarak yayımlandı. Ayrıca bak, Gazioğlu, Enosis Çemberinde Türkler, s. 246.
16 Ayrıntılı bilgi için bak, Harid Fedai, Yeni Kıbrıs Dergisi, Mayıs 1986, s. 35-40 ve Sabahattin İsmail ile Ergin Birinci'nin yayınladığı İki Ulusal Kongre (Lefkoşa 1987).
17 Söz Gazetesi, 11 Nisan 1943.
18 Gürkan, Haşmet, Yeni Kıbrıs Dergisi, Ağustos-Eylül 1985, (Bu yazıda KATAK'la ilgili ayrıntılı bilgiler var).
19 Deniz, Kemal, Yeni Kıbrıs Dergisi, (dizi yazı) Mayıs-Kasım, 1986 ve Ocak-Mart 1987 (Bu dizide K. T. Çiftçiler Birliği'nin kuruluşu ve çalışmaları ile ilgili ayrıntılı ve geniş bilgiler vardır).
20 Gazioğlu, Ahmet C., Enosis Çemberinde Türkler, s. 389-408.
21 The Times, 1 Mart 1947; ayrıca bak CO 67/352.
22 Gazioğlu, a.g.e., s. 445-446.
23 Halkın Sesi, ve Hürsöz, 12 Aralık 1949.
24 Menteşoğlu, Feridun Osman, Kıbrıs Adası Hakkında, Ulus Gazetesi, 18 Aralık 1949; bak ayrıca Armaoğlu, Fahri H., Kıbrıs Meselesi (Ankara 1963), s. 19.
25 Luke, Sir Harry, Cyprus a Portrait and Appreciation, (London 1975), s. 180; ayrıca bak, Stavrinides, Zenon, The Cyprus Conflict, (CYREP, ikinci baskı, 1999) s. 27-28.
26 CO 67/37013.
27 Scotsman Gazetesi, 8 Aralık 1954.
28 Gazioğlu, Ahmet C., Enosise Karşı Taksim ve Eşit Egemenlik, (Ankara 1988), s. 28­30.
29 Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet Gazeteleri, 25 Ağustos 1954.
30 Hürriyet, 29 Ağustos 1954.
31 Gazioğlu, a.g.e., s. 35-38.
32 EOKA ile ilgili ayrıntılı bilgi için bak, The Memoirs of General Grivas, edited by Charles Foley (Longmans, London 1964).
33 Bak, Anadolu Ajansının 24 Ağustos 1955 tarihli bülteni; ayrıca bak, Dünya Gazetesi 25 Ağustos 1955.
34 Konferansın seyri ve tutanakları için bak The Tripartite Conference On Eastern Mediterranean and Cyprus, cmd 9594, October 1955, s. 5 1.
35 Gazioğlu, Ahmet C., Enosise Karşı Taksim ve Eşit Egemenlik, s. 100-102.
36 Halkın Sesi, 6 Ekim 1955.
37 Parliamentary Debates (Hansard), 26 Ocak 1956.
38 Bak, Correspondence Exchanged Between the Governor and Archbishop Makarios, cmd. 9708, March 1956.
39 Parliamentary Debates (Hansard) 19 Aralık 1956, cilt 562, No: 195.
40 Hansard, House of Commons, vol. 589, No. 124, 19 Haziran 1958, Ayrıca bak, Macmillan, Harold, Riding the Storm, s. 668.
41 Bitsios, Dimitris, The Vulnerable Republic, s. 94.
42 GAOR, 13th Session, December 4, s. 312-313 ve 316.
43 Averoff, Evangelos, The Lost Opportunities, Cyprus, 1950-1963, s. 295-96.
44 Gazioğlu, Ahmet C., Enosis Çemberinden Kıbrıs Cumhuriyeti'ne (CYREP 2000) Zürih Anlaşmalarıyla ilgili olarak bu kitabın ilk 2 bölümünde geniş ayrıntı vardır.
45 Gazioğlu, a.g.e, s. 49-62.

  
2665 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın