• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Rusya'nın Kafkasya'da Yayılma Siyaseti / Doç. Dr. Mustafa Budak

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kiyef bölgesinde knezlik halinde örgütlenmeye başlayan ve Kiyef Knezliği'ni kuran Ruslar, Bizans ve Altınordu devirlerinde bu devletlere karşı su yollarını (Dinyepr ve Volga nehirlerini) kullanarak Karadeniz ve Hazar Denizi'ne ulaşmaya çalışmışlardı.

Bu amaçla, ikinci Kiyef Knezi olan İgor, X. yüzyılın ilk çeyreğinde Hazar'a inerek Bakü civarında karaya çıkmış ve zengin ganimet alarak geri dönmüştü. Aynı şekilde Knez İgor, 943-944 yıllarında Karadeniz'den hareketle Kuban nehrini takip ederek Kuzey Kafkasya'ya gelmiş ve oradan Hazar Denizi'ne çıktıktan sonra Güney Kafkasya'daki Arran şehrini ele geçirerek yağmalamıştı. 989'da, Hıristiyanlığı kabul eden Kiyef Knezliği, 1222'den itibaren Cengiz Han ordularının önce Derbend üzerinden Kuzey Kafkasya'yı, ardından ise Kuban boylarını ele geçirmesi üzerine onlara karşı savaşmış ise de 1240 yılı sonunda Moğolların Kiyef'i zapt etmelerine engel olamamıştı. Fakat Kiyef'in zaptı çok geçmeden yeni bir Rus knezliğinin doğmasına yol açmış ve XIII. yüzyılın ikinci yarısının başlarında, Moskova Knezliği kurulmuştu. Bu knezlik, Altınordu Devleti'nin yıkılışına kadar (1480), onunla iyi ilişkiler kurmuş ve bundan dolayı da diğer Rus knezleri arasında Altınordu hanları nezdinde daha itibarlı bir konuma yükselmişti.1 Ancak Moskova Knezliği, Altınordu Hanlığı'nın tarihe karışmasından sonra Karadeniz havzasına egemen olan Osmanlı Devleti tarafından da Kırım hanları aracılığıyla ilişki kurulabilen ve tüccarlarına Kırım sahillerinde serbestçe ticaret yapmalarına izin verilen Karadeniz'in çok yukarılarında küçük bir devlet olarak görülmüş ve o da diğer rakiplerini yenerek siyasî konumunu güçlendirmişti (1523). 1547'de, "Korkunç" lakâplı IV. İvan'ın Moskova'daki Uspenski Katedrali'nde, metropolitin elinden çarlık tacını giyerek "Moskova Çarı" olmuştu. Bunun anlamı oldukça açıktı: Artık Moskova Knezliği, Rusya'nın, Knez IV. İvan da Rus Çarı olmuştu.2 Bu şekilde, IV. İvan'ın Çar ünvanını alması, Halil İnalcık'a göre Altınordu hanlarının gerçek varisi olma iddiasına dayanmaktaydı.3 Nitekim, Rusya olarak anılmaya başlayan Moskova Knezliği, bunu ispatlamak istercesine, 1552'de, Kazan'ı ve 1556'da Astrahan'ı işgal etmiş ve Hazar Denizi'ne kadar bütün Volga bölgesini kontrol altına almıştı. Aslında, Kazan ve Astrahan'ın düşüşü, gerçek anlamda, Rus Çarlığı'nın başlangıcı idi. Aynı zamanda, Osmanlı Devleti için de bir Rus probleminin başlaması ve Avrupa ve İran cephelerine ek olarak yeni bir cephenin açılması anlamına gelmekteydi ki, bu cephenin adı Rus cephesi olup Kafkasya'da sözkonusu cephenin en önemli kısmını oluşturmaktaydı.

Kafkasya ve Stratejik Önemi

Bilindiği gibi Kafkasya, doğuda Hazar Denizi, batıda Karadeniz ve Azak Denizi, kuzeyde Maniç ve Kuma nehirleri güneyde ise Anadolu ve İran ile çevrilmiş dağlık bir bölgedir.4 Ayrıca, Azak Denizi'ndeki Taman yarımadasından Hazar Denizi'nin batısındaki Apşeron yarımadasına kadar uzanan adını aldığı Kafkas Sıradağları'nın yanısıra bu dağları kuzeyden güneye doğru kesen Orta Kafkaslar'daki, Vladikafkas'ı Tiflis'e bağlayan Gürcü askeri yolu üzerindeki Daryal ve onun batısındaki Mamisonski ile Dağıstan dağlarının etekleri arasından Hazar kıyılarını izleyen Derbend gibi stratejik geçitlere sahiptir.5

Ne var ki, Kafkasya'nın stratejik önemini artıran husus, sadece, Asya ile Avrupa arasında tabii bir sınır olması değildir. Daha ziyade Akdeniz'den Karadeniz ve Azak Denizi'ne kadar uzanan birbirine bağlı iç denizlerin meydana getirdiği bir su yolunun doğu ucunda, aynı zamanda Hazar Denizi'ne ulaşan önemli kara geçitlerini içinde barındırmasıdır. Hatta, Dicle ve Fırat havzaları da bu su yolunun Hind Okyanusu ile bağlantısını sağlayacak bir konumdadır.6 Bundan dolayı Kafkasya, tarih boyunca, sayısız askerî mücadelelere sahne olmuş ve bu süre içinde, Persler, Araplar, Türkler (Hunlar, Selçuklular, Osmanlılar) ve son olarak Ruslar tarafından fethedilmiştir.

Rusların Kafkaslar'a İnmesi

Ruslar, ilk siyasi teşekküllerini kurmalarından itibaren kuzey-güney yönünde genişlemeye çalışırlarken, güney yönünde birçok su yolunu (Kuma, Maniç, Kuban, Aras, Kura nehirleri) içinde bulundurması bakımından da Kafkasya'ya özel bir ilgi göstermişlerdi. Bu amaçla Ruslar, XVI. yüzyılın ikinci yarısının başlarında, yukarıda da değindiğimiz gibi 1552'de Kazan ve 1556'da da Astrahan'ı işgal ettiler. Daha sonra Orta Asya'dan gelen kervanların ve Hazar Denizi yolu ile İran ticaretinin transit merkezi olan Astrahan'da bir kale yaptılar. Oradan Terek üzerinde Don Kazaklarını yerleştirerek Kafkasya'ya sarktılar. Böylece Ruslar, Volga bölgesini kontrolleri altında tutarak Kuzey Kafkasya'da hissedilir bir nüfuza kavuştular. Bunu yaparken de, Osmanlı Devleti'ni rahatsız edecek esaslı hareketlerden kaçınmışlardı. Meselâ, 1555'te, Çeçen beylerinden bir grup, Moskova'ya kadar gelerek himaye talebinde bulunmuş ve fakat, Çar IV. İvan, Osmanlı Devleti'nden çekinerek bu talebi kabul etmemişti. Buna rağmen Rus kıtaları, Terek nehrine kadar ilerleyerek Kabarday bölgesinde bazı müstahkem karakollar kurmaktan geri durmamışlardı. 1559'da ise Ruslar, Don Kazakları Azak'daki Türk kalesini tehdid ederken, Kırım kıyılarında göründüler. Bunun anlamı, Rusların Osmanlı Devleti'nin nüfuz alanlarına yaklaşması demekti.

Bu arada Ruslar, doğu pazarlarına deniz yolları dışında ulaşmak için yeni güzergahlar arayan ve Karadeniz'in kuzeyini kullanmak isteyen İngilizlere destek olmaya çalıştılar. İngilizlerin isteği, doğu ticaret yolunun Rusya üzerinden geçmesi ve İngiliz tüccarlarının Rusya'da serbestçe ticarî faaliyette bulunmalarını sağlamaktı. Bu amaçla ünlü İngiliz tüccarı Anthony Jenkinson, Moskova'da Çar ile görüşüp VI. Edward'a hitâben İngiliz tüccarlarını memleketine davet ve serbest Pazar vaad eden bir mektup almayı başardı. Bu düşüncelerle 1555'te, İngilizler, Moscovy Company'yi kurdular ve sözkonusu Company, ilk seferini 1557'de gerçekleştirdi. Moscovy Company, 1563 ve 1565 tarihlerinde İran'a iki ticarî sefer düzenlendi. İlk sefer başarısızlıkla sonuçlandıysa da 1565'te yapılan seferde, İngiliz heyeti, Şah ile görüşmeyi başardı ve İran'da ticaret yapma müsaadesi aldı.Bunun sonucunda, İran ticaretinde Osmanlı ve İngiliz tüccarları birbirlerine rakip oldular.7

Bu gelişmelerden endişeye kapılan Osmanlı Devleti, Kırım, Türkistan ve Kafkasya'ya yönelik Rus ilerleyişini durdurmak ve Karadeniz'in kuzeyi üzerinden gerçekleşen İngiliz ticaretini kontrol etmek amacıyla Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirmeyi planladı. Böylece, Osmanlı Devleti, Hazar Denizi'nin kuzeyini kontrol edebilecek; buradan geçen askerî ve ticarî yolları elinde bulunduracaktı. Bu da İran ve Türkistan yolları üzerinde Osmanlı Devleti'ne stratejik üstünlük sağlayabilecekti. Daha da önemlisi, Türkistan Müslümanlarının İstanbul üzerinden hac güzergahı da güvence altına alınmış olacak ve bu da Türkistan Müslümanları nezdinde halife olarak Osmanlı sultanının dinî/siyasî itibarını artıracaktı. Ancak 1569'da, Osmanlıların Büyük Veziri Sokullu Mehmed Paşa tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan bu kanal projesi, Kırım Hanı Devlet Giray'ın biraz da Rusların etkisiyle engelleyici davranışlarından dolayı başarısız kaldı.8

Muhtemeldir ki, Osmanlı Devleti, Rusların bu engelleyici ve Kuzey Kafkasya'da etkinlik sağlama faaliyetlerinden sonra, daha fazla Kafkasya ile ilgilenmeye başlamıştı. İlk olarak 1578-1588 yıllarında Özdemiroğlu Osman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Güney Kafkasya ve Azerbaycan'ı ele geçirmişti. Bu fiilî durum, 1590'da, imzalanan İstanbul Antlaşması ile İran'a da kabul ettirilmişti.9 Ancak, İran'da Şah Abbas'ın iktidara gelmesi, idarî ve askerî kademelerinin İranlı ve Kafkas (Gürcü, Çerkes ve Ermeni) unsurlarına açılmasını sağlamıştır.10 Bunun sonucunda güçlenen ordusuyla Şah Abbas, Ekim 1603'te, Revan, Tebriz, Gence ve Şirvan gibi Azerbaycan topraklarını Osmanlılardan geri almıştır. 11

Güney Kafkasya'da bu gelişmeler yaşanırken Ruslar, Kuzey Kafkasya'ya doğru yavaş da olsa yayılmasını sürdürmekten geri durmamışlardı. Hatta, 1586'da, Gürcistan Kralı Alexander, Moskova'ya elçiler göndererek Tarku Şemhali'ne karşı yardım istemiş ve 1587'de, Moskova'da yapılan gizli bir anlaşma ile Çar Feodor İvanoviç'in (1584-1598) himayesine girmişti. Bundan sonra Ruslar, 1594'te, Boyar Hovorostin komutasında Terek ve Sulak nehirlerini geçerek Şemhal'in başkentine bir sefer düzenlemiş ve şehri ele geçirmişlerse de başarısız olmuşlardı. Öyle ki Ruslar, Sulak nehri kıyılarına sürülmüşler ve 7000 kişilik ordusunun tamamı nehir kıyısında imha edilmişlerdi. Buna rağmen Çar Feodor İvanoviç, kendisine "Gürcü krallarının, Kabardayların, Çerkeslerin ve Dağlı Prensliklerin Efendisi" ünvanını vermişti. 1596'da Tiflis'e giden Rus elçileri 1599'da geri dönmüşlerdi. Bu dönüşten beş yıl sonra, 1604'te, Çar Boris Godunov, 1594'te uğranılan korkunç hezimetin intikamını almak için biri Boutourlin komutasında Kazan'dan, diğeri de Pleshtcheyef komutasında Ardahan'dan olmak üzere Tarku Şemhali'ne karşı iki ordu yola çıkarmış ve bu ordular, Tarku Şemhali'nin birlikleri tarafından tamamen yokedilmişlerdi.12 Her ne kadar Ruslar, Çar I. Petro'ya kadar Kafkaslar'da bu tarz askerî sefere girişmemekle beraber yine de Kafkasya'daki Kızlar bölgesi ile Kabarday taraflarına akınlar yaptılar. 13

Çar I. Petro Dönemi'nde Kafkasya

Çar I. Petro'nun (1689-1725) iktidara gelmesiyle birlikte Rusya, Akdeniz'e oradan sıcak denizlere inme politikası şeklinde özellikle Osmanlı Devleti aleyhinde emperyalist bir siyaset izlemeye başladı. Rusya'yı bu konuda cesaretlendiren en önemli gelişme, 1683'te Osmanlıların II. Viyana Kuşatmasında yaşadığı bozgundan sonra Osmanlı Devleti'ne karşı Avrupa'da Habsburglar önderliğinde Papalığın da takdisiyle 1684'te gerçekleşen kutsal ittifak idi. Çok geçmeden, 1686'da, Polanya ve Venedik'le birlikte Rusya'da bu kutsal ittifaka katıldı. Bundan cesaretlenen Rusya, 1696'da Azak'ı zaptederek Karadeniz'e girdi. 1699'da Karlofça'da bir mütarekeye razı olmuşsa da 13 Haziran 1700'deki İstanbul Antlaşması'yla Rusya hedefine bir adım daha yaklaştı.14

Ancak, 1711'deki Prut yenilgisinden sonra Çar I. Petro, sıcak denizlere -en azından şimdilik-Karadeniz ve Boğazlar üzerinden inemeyeceğini anladı. Bundan dolayı Kafkasya'ya yöneldi. Kafkasya, Hazar Denizi'ne kıyısı olması bakımından hem Türkistan'a ve hem de İran üzerinden Basra körfezine ulaşmak için ikinci elverişli güzergah idi. Bu güzergah, sadece siyasi ve askerî yönden değil ticari açıdan da son derece stratejik önemi haizdi.

Dahası, her emperyalist devlet gibi Rusya'ya da yeni hammadde ve pazarlar için sömürgeler gerekliydi. Sözgelişi, altın Amu Derya ve Sir Derya boylarında, bakır ve gümüş Kafkaslar'da, petrol ise Azerbaycan'da oldukça fazla idi. Ayrıca Hazar'ın batı ve güney bölgeleri de ham ipek yönünden zengin idi. 15 Nitekim I. Petro'nun 1714'te, Aleksandr Bekoviç'den aldığı rapor da bunu doğrulamakta ve Kafkasya'nın bir an önce ele geçirilmesi tavsiye olunmaktaydı. Çünkü, Kafkasya'nın "bereketli doğası, kurşun ve altın madenleri, neft kaynakları, gelişmiş ipek böcekçiliği ve pamukçuluğu", Rusya'ya büyük ekonomik faydalar sağlayabilirdi. Aksi halde Kafkasya, Hazar kıyılarıyla beraber Türklerin eline geçebilirdi. Bu tavsiyeyi dikkate alan I. Petro, 1717'de, maden rezervlerini araştırmak amacıyla Kafkasya'ya bir grup bilim adamını gönderdi. Bunlardan maden bilimci, İ. F. Blyuyer, Kafkasya'daki mineral kaynaklarını araştırırken Astrahan Valisi Volin, Çar'ın emriyle Çeçenistan'daki "Greben" topraklarında petrol aramaları yaptırttı. Aynı şekilde I. Petro'nun kendisi de Hazar kıyıları ile Kafkasya'yı, Rusya'nın endüstriyel ihtiyaçlarından olan pamuk, keten, üzüm, meyva ve çeşitli metallerin kaynak yeri olarak görmekteydi.16 Bu sebeplerden dolayı, Hazar Denizi (doğu ve batı kıyılarıyla) Güney Kafkasya, İran, Türkistan ve hatta Hindistan için kilit nokta olarak göründü.

Tabiatıyla Rusya'yı cesaretlendiren en önemli unsur, Osmanlı Devleti'nin Prut sonrası Kafkasya'ya yönelik pasif tutumuydu. Ayrıca, İran Afgan işgali altında bulunuyordu. Fakat, Rusya'yı harekete geçiren esas olay, 1712'de, İran hakimiyetindeki Kafkas vilâyetlerinden olan Şirvan ve Şemahi'de, 20.000 Lezgi'nin giriştikleri katliam -ki bu girişimin sebebi, adı geçen vilâyetlerin korunması için İran'ın vaad ettiği para ve hediyelerin ödenmemesiydi- idi. Çünkü, bu olaylar sırasında Şemahi'de Rus teb'asından 300 kişi katl edilmiş ve bu Ruslara ait ticaret malı olan eşya ve emtiadan 4 milyon gümüş ruble değerinde eşya çalınmıştı. Buna rağmen Rusya, İran'dan bu zararın tazmini de istemekle yetindi.17

1722'ye gelindiğinde, İran'da iktidar değişikliği yaşanmış ve Şah Hüseyin'in yerine onu tahtan indirmiş olan Afganlı Mahmud geçmişti. İlk olarak yeni İran hükümdarı, Rusya ile barış içinde yaşamak istediğini açıkladı.18 Bu sırada, İran'daki karışıklıklardan yararlanan Dağıstan halkı ayaklanarak Hacı Davud Han komutasında Şirvan'ın merkezi olan Şemahi'yi zapt etmiş ve Gence üzerine yürümeye başlamıştı.19 Bundan cesaretlenen Çar I. Petro, "asi Lezgileri cezalandırma"

gerekçesiyle Kafkasya'ya bir askerî sefere karar verdi. 15 Haziran 1722'de, Hazar Denizi'ndeki Astrahan'dan bir donanmayla yola çıktı.20 Çeçenlerin yaşadığı Aksay ve Kostekov'da, Rus ordusu iyi karşılanırken bir ticaret merkezi olan Endirey'deki beyler karşı çıktılar. Fakat, 23 Haziran'da, Endirey beyleri Ruslara yenildiler ve Çar'a bir heyet göndererek Rus hakimiyetini kabul ettiklerini bildirdiler. Daha sonra, Ağustos 1723'te, Endirey beyleri, ikinci bir antlaşma yaptılar ve Çar'dan aman dilediler. Fakat, 1722'de, Rus ordusunda ortaya çıkan bulaşıca hastalık, cephane, erzak ve mühimmat yetersizliği, Hazar kıyılarındaki Rus ilerlemesini durdurmuş, 1722 yılının sonbaharında Ruslar çekilmeye başlamışlardı.21

Buna rağmen sözkonusu seferin sonunda, Ruslar, Kafkaslar'ın doğu bölümünü (Derbend ve Bakü) işgal etmişlerdi. Hemen belirtelim ki, Doğu Kafkaslar'ın Rus işgaline uğramasında Dağıstan ve Azerbaycan'ın çeşitli hanlıklara ayrılmış olması ve aralarında düşmanlığın bulunması önemli bir rol oynamıştı.22

Aslında, Osmanlı Devleti, Rusların Kafkasya'ya yönelik faaliyetlerinden habersiz değildi. Şirvan ve Dağıstan beyleri, Rusların askeri hazırlıklarından duydukları rahatsızlıkları İstanbul'a iletmişlerdi. Bundan başka Kırım hanı, Çar'ın Terek'in batısında ve Kafkas Dağlarının kuzey bölgesindeki Kabartay beylerine kendisine karşı kışkırttığını rapor ederek Terek vadisinde kaleler yaptığını bildirmişti. Rusya'nın İstanbul büyükelçisi Nepluyef, Kırım hanının bu raporlarını yalanlamakta zorluk çekmedi. Zaten Osmanlı Devleti, Hazar kıyı ve limanlarının haritasını çıkarmak için Van Verden ile Soimanov'u görevlendirmesinden dolayı Çar I. Petro'nun Hazar Denizi'ne yönelik niyetlerinden iyice şüphelenmiş; onun somut bir girişimini bekler hale gelmişti. Fakat Rus Çarı'nın Kafkaslar'daki İran'a ait toprakları işgali, İstanbul'daki şüpheleri iyice artırdı. Nepluyef, Osmanlı başkentinde Rusların Kafkas seferinden duyulan tedirginliği gidermek için Çar'ın Türk topraklarına yönelik bir saldırı düşünmediğini belirterek Sadrazam İbrahim Paşa'ya güvence vermeye çalıştı.23

Buna karşılık Osmanlı Devleti, ilk önce, Osmanlı sınırı üzerindeki İran vilâyetlerindeki gelişmeleri izledi. Sonunda, Sadrazam İbrahim Paşa, bu bölgelerin "halkını komşuluk hukukuna riayeten Afganlılara karşı muhafaza ve müdafaa edilmesi" gerekçesiyle işgaline karar verdi (Mayıs 1722). Bu amaçla, birinci derecede önemli Revan, Tebriz, Gence ve Tiflis'in derhal işgali için başta Erzurum, Kars ve Çıldır valileri olmak üzere diğer sınır valilerine fermanlar gönderildi. Sözkonusu görevin gereği olsa gerek, Ağustos 1722'de, Erzurum Valisi Silahdar İbrahim Paşa, Tiflis taraflarına çuhadarını göndermiş ve Tiflis Hanı Vahtan'ın İran'a itaatten vazgeçtiğini, çevresindeki yerleri işgal ederek bağımsız bir devlet kurmak istediğini, Müslüman Lezgilere saldırmak suretiyle hedefinin Şirvan olduğunu öğrenmişti. Ekim 1722'de ise, Tiflis üzerine sefere karar verildi. Hatta, bu konuda Şeyhülislam Abdullah Efendi'den bir fetva bile alındı. Bunun üzerine harekete geçen Erzurum Valisi Silahdar İbrahim Paşa, emrindeki Osmanlı birlikleriyle -ki Revan hanı olup Osmanlılara teslim olan Mehmed Kuluhan da bu birliklerin içindeydi- Tiflis'i işgal etti. Ne var ki İbrahim Paşa'nın ağır hareketi, tamahkârlığı ve hükümetçe emir verilmesine rağmen Şirvan Hanı Davud Han'a -ki Davud Han Ocak 1723'te kendisine gönderilen bir menşur ve nâme-i hümâyûn ile Osmanlı Devleti'nce tanınmıştı-yardım etmemesi, Bakû'nün Ruslar tarafından işgaline sebep olmuştu. Bir süre sonra yeni serasker Arifî Ahmed Paşa'nın komutasında Revan üzerine gidilmiş, Tahmasb'dan ümidini kesen Revan muhafızı Mehmed Kuluhan'ın başvurusuyla 28 Eylül 1724'te Revan, Osmanlıların eline geçmiş, bundan kısa bir süre önce de Nahçıvan fethedilmişti. Kafkaslar'daki Osmanlı harekâtı, Lori (Ağustos 1725) ve Gence'nin (Eylül 1725) fethiyle tamamlanmıştı.24

Bu arada Rusya, Derbend ve Bakü'den başka Hazar kıyısındaki Geylan, Mazenderan ve Esterabâd'ın da kendisine bırakılması şartıyla Afganlılara karşı Ekim 1723'te Şah Tahmasb ile antlaşma imzaladı. Bu antlaşma, Rusya'nın Osmanlıların Kafkasya'daki ilerleyişinden duyduğu bir endişenin sonucuydu. Ancak, Osmanlı Devleti, İran karşısında Rusya'nın bu üstünlüğünü kabul etmedi ve derhal Kafkaslar'dan çekilmesini istedi. Sonunda, Osmanlı Devleti ile Rusya, İstanbul'daki Fransız büyükelçisi Marquis de Bonnac aracılığıyla anlaşmaya vardılar. 24 Haziran 1724'te imzalanan ve İran topraklarının Osmanlı Devleti ile Rusya arasında paylaşılmasını öngören İstanbul Antlaşması ya da "İran Mukaseme-nâmesi"ne göre, Kür ve Aras nehirlerinin birleştikleri yerden kuzeye doğru Hazar Denizi'ne kadar Kuzey Şirvan, Dağıstan, Geylan, Mazenderan ve Esterabâd'ı içine alan bir bölge Rusya'ya bırakıldı. Buna karşılık Erdebil sınır olmak üzere Ordubad, Tebriz, Urumiye ve Hoy'un içinde yer aldığı Batı İran toprakları ile Azerbaycan'a bağlı Gence, Karabağ, Nahçıvan, Revan ve Üçkilise Osmanlılarda kaldı. Böylece, Rusya, Güney Kafkasya'ya inmiş oldu.25

I. Petro'nun Ölümünden Sonra Kafkasya

1725'te, I. Petro'nun ölümü, Rusya'nın Kafkasya'ya olan ilgisini azaltmıştı. Bunda, Çar'ın aile mensupları arasındaki rekabet ile ülkede başgösteren ekonomik sıkıntılar önemli rol oynamıştı. Ayrıca, İran'da Nadir Şah, iktidara gelmiş ve bütün dikkatini Kafkasya'ya çevirmişti. Öyle ki Nadir Şah, Kafkasya'daki Rus işgallerini sona erdirmiş ve 1732'de, Reşt Antlaşması ile Rusya'nın Dağıstan ile birlikte Hazar kıyılarından çekilmesini sağlamış, Sulak nehri sınır olmuştu.26 Bu arada Nadir Şah'ın Kafkasya'da etkinlik kazanması, Osmanlıların bölge üzerindeki denetimini de zayıflatmıştı. Bunu bilen Ruslar, 1734'te, Nadir Şah'ın Kafkasya harekâtı öncesinde Prens Sergei Dimitrievitch Golitsin'i İsfahan'a göndererek Osmanlılar aleyhinde ittifak ve muhtemel İran-Osmanlı harbinde İran'a yardım teklifinde bulunmuştu. Fakat Nadir Şah, Rusların rüşvet kabilinden bu teklifini reddetti. Buna sebep, Golitsin'in raporuna göre, Derbend ve Bakü'nün İran'a geri verilmemesiydi.27

Anlaşılan o ki, Nadir Şah kendisine çok güveniyordu. Nitekim Bağdad Kuşatması (1733) sırasında Bağdad Valisi Ahmed Paşa ile yaptığı barış görüşmelerinde şart olarak Gence, Revan, Şirvan ve Tiflis'i istemiş ve fakat, bu teklifi Osmanlı Devleti'nce kabul görmemişti. Bundan sonra Kafkasya'ya bir askerî harekât yapmaya karar veren Nadir Şah, Haziran 1734'te, sefere başlamış ve 29 Ağustos 1734'te Şirvan ve merkezi Şemahi'yi zaptederek Dağıstan'ı kendine bağlamıştı. Osmanlı Devleti ise Dağıstan halkının yardım ricaları üzerine Kırım Hanı Kaplan Giray'ı Dağıstan ve Şirvan'a göndermiş ise de bir sonuç alamamıştı. Bunda, Kırım hanının Dağıstan'a yardım için kendi topraklarından geçmesine izin vermeyen Rusya önemli bir rol oynamıştı. Bunun sonucunda Golitsin, St. Petersburg'dan aldığı emre uyarak Osmanlıları İran topraklarından çıkaracağı ümidiyle Rusya'nın elinde bulunan İran'a ait yerlerin iadesini öngören bir anlaşmayı, Gence önünde Nadir Şah ile imzaladı (1735). Buna göre Derbend ve Bakü'nün Ruslar tarafından tahliyesi ve Sulak kalesinin iki devlet arasında sınır oluşturması kararlaştırıldı. Bu anlaşmadan sonra, Nadir Şah, Tiflis ve Revan ile birlikte Gence'yi fethedebildi.28

1747'de, Nadir Şah'ın ölümünden sonra İran'da yeniden karışıklıkların patlak vermesi, Güney Kafkasya'da Osmanlıların etkinliğinin artmasına zemin hazırladı. Özellikle bu etkinlikler, Müslüman Kafkas topluluklarını Osmanlı Devleti'nin saflarına çekerek Rusya karşısında bir güç oluşturmak şeklindeydi. 1760'lara kadar Osmanlı Devleti, Kafkasya'daki gelişmelerden sınırdaki Çıldır Beylerbeyi aracılığıyla haberdar olmaya çalışırken29 Rusya da, Kızlar kalesi üzerinden Kabartaylara yaklaşmaktaydı.30

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Kafkasya

Rusya'da II.Katerina'nın (1762-1796) tahta çıkması, Kafkasya'daki Rus yayılmasını hızlandırdı. Ruslar, Terek boyundaki Kazak savunma hattının güçlendirilmesi için Mozdok'da bir kale inşa ettiler (1763). Ayrıca Rus Kazakları ile Hıristiyan Kabardayları da bu bölgeye yerleştirdiler.31 Hatta, Mozdok'dan Azak Denizi'ne doğru müstahkem yerler yaparak32 Orta Kafkaslar'ı kontrol altına aldılar.33 Bu üstün durum, Rusya'ya bir süre sonra başlayacak olan savaşta Kuban bölgesinden Taman yarımadasına doğru harekete geçme imkânı verecekti.

Nitekim 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı II. Katerina'ya bu fırsatı verdi. Zaten Osmanlı Devleti de bu savaşa Lehistan meselesinin yanısıra Rusların Kabarday bölgesine tecavüzleri ile Gürcülerin Ruslarca kışkırtılmalarını gerekçe göstererek girmişti.34 Osmanlıların pek varlık gösteremedikleri sözkonusu savaştan Ruslar olabildiğince yararlandılar. Ruslar, Kabartay ve Kuban taraflarına General Medem tayin ederken35 Alman asıllı General Todtleben de Karteli, Mingreli ve İmeretya'ya göndererek Osmanlı Devleti'nin doğu sınırlarını tehdit etmeyi planlamışlardı.36 Bu çerçevede General Todtleben, 1769'da, beraberindeki Rus kuvvetleriyle Daryal geçidi üzerinden Tiflis'e ulaştı. 1770'de de Suram dağlarını aşarak İmeretya'nın merkezi Kutayis'i işgal etti ve arkasından Poti'deki Osmanlı kalesini kuşattı. Bir başka Rus birliği de Kura geçidini kullanarak Osmanlıların Ahıska'daki müstahkem yerlerine doğru harekete geçti ise de bir sonuç alamadı.37

Buna rağmen Hazar ve Kuban kıyılarında faaliyetlerini sürdüren Ruslar, İran'a yaptığı ilmî geziden dönen Gmelin'in, Karakaytag topraklarından geçerken Dağlılar tarafından öldürülmesi üzerine Karakaytag Hanı Usumi'ye saldırdılar. Mart 1775'te, General Medem, Derbend önlerine gelerek burayı dokuz aydır kuşatan Karakaytaglara saldırdı ve onları mağlup etti. Haşin tabiatlı General Medem, 1777 yılı sonbaharında, yerini Yakobi'ye bıraktı. Ardından Kuzey Kafkasya'daki Rus birlikleri yeniden teşkilâtlandırıldı ve Kafkas Ordusu Komutanlığı'na Yakubi, Kuban Ordusu Komutanlığı'na Suvarov getirildi. General Yakubi, Mozdok'un batısından olmak üzere Ekateneenograd, Gheorghievsk ve Stavropol kalelerini kurdu. Özellikle, Stavropol'da kolonizasyonu başlattı. Bu şekilde Mozdok'dan Rostof'a kadar kuzeybatı yönünde savunma hattı tamamlandı. Öyle ki sözkonusu hattı tamamlamak için ara yerlerde altı küçük kale daha kuruldu. Böylece, Mozdok'dan Azak Denizi'ne kadar Kazak stanitsaları ve askeri kolonilerle desteklenen on tane yerleşim merkezi kurulmuş oldu. Bu arada General Suvarov da, Laba'nın Kuban'a ulaştığı yerden başlamak üzere aynı ırmağın Kerç Boğazı'nın karşı kıyısında denize döküldüğü yere kadar olan uzaklıktaki hattı sağlamlaştırmaya çalıştı. Bu amaçla, Aleksandrovskaya, Marenskaya, Kopil Novotroitskaya kalelerini kurarak aralarını küçük palangalarla birleştirdi. Sonunda Ruslar, batıda Mozdok'dan doğuda Kızlar kalesi arası bölgede "Kossak/Kazak" adı verilen bir savunma hattını (Cossack Line) gerçekleştirmiş oldu.38

Rusya, bir taraftan Kossak/Kazak Hattı'nı inşa ederken diğer taraftan da Kırım'ı Osmanlı tabiiyetinden çıkarmaya çalıştı ve 1771'de Kırım'ı işgal etti. Üç yıl sonra, 1774'te, Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım bağımsız hale getirildi. Bu süreç, 1783'te Kırım'ın Rusya'ya ilhakıyla tamamlandı.39 Ayrıca Kuban, 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı-Rus sınırı oldu. Kuban'a ulaşmakla yetinmeyen Rusya, sadece Kuzey Kafkasya'yı değil Güney Kafkasya'yı da hakimiyeti altına almaya çalıştı. Bu amaçla II. Katerina, Temmuz 1783'te Gürcü Kralı II. İrakli Han ile bir anlaşma yaparak Gürcistan'ı Rusya'ya bağladı.40 Aynı yıl içinde Daryal boğazından geçen Gürcü askerî yolu onarıldı ve kuvvetli karakollarla güçlendirildi.41 Bu arada, Rusya'nın himayesinden cesaret alan Gürcü kralı, Azerbaycan ve Dağıstan'a saldırmakta, Azerbaycan hanlarına elçi ve mektuplar göndererek Rusya'nın Gence ve Revan'ı işgaline karşı oluşabilecek birliği bozmaya çalışmakta idi.42 Fakat Osmanlı Devleti, bu gelişmelerden haberdar olmasına rağmen Rusya'nın Gürcistan'da nüfuz kazanmasını engelleyemedi.

Aslında Osmanlı Devleti, yüzyıllardır hakimiyeti altında olan Kırım'ı kaybettikten sonra bütün dikkatini Kafkasya'ya çevirmek zorunda kalmıştı. Ayrıca Rusya'nın Kuzeybatı Kafkasya'da savunma hatları kurarak buralara asker sevketmesi, Gürcistan'ı kendine bağlayıp Dağıstan ve Azerbaycan taraflarına saldırılarda bulunmaya başlaması, Anadolu'nun güvenliği açısından da bir tehlike idi. Bu yüzden Osmanlı Devleti, Kafkasya ile daha ciddî bir şekilde ilgilenmek zorundaydı.43

Bu düşünceden hareketle Osmanlı Devleti, 1780'de Ferah Ali Paşa'yı Soğucak Muhafızlığı'na atadı. Ondan istenen, Çerkes kabileleri ile iyi ilişkiler kurarak onları Osmanlı nüfûzu altına sokmasıydı. Bunun gerçekleşmesi için Ferah Ali Paşa, özellikle Çerkes kabileleri arasında İslâm dininin yayılmasına çalıştı. Sonunda Çerkesler, 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nda ortak din düşmanı Rusya'ya karşı savaşabilecekleri kadar yeni dinleri İslâm'ı benimsediler.44 Ancak, Ferah Ali Paşa'nın 1782 tarihli bir mektubunda belirttiği gibi bu dönemde yeterince askerî yardımlar gelmeyince Rusya karşısında bu çabalar sonuçsuz kaldı.45

Şeyh Mansur'un Kafkasya'daki başarılarına46 rağmen 1787-1792 savaşı Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Kafkaslar'da bir nüfûz mücadelesi şeklinde geçmişti. Hiçbir zaman Osmanlı Devleti, Gürcistan'ın Rusya'ya bağlanmasından hoşlanmamıştı. Buna karşılık kendisi de Tiflis bölgesine saldırılarda bulunmuş olan Dağıstan ve Azerbaycan hanlarını aynı şekilde mektup ve hediyelerle kendi yanına çekmeye çalıştı. Nitekim, Şubat 1787'de Şuşi ve Karabağ Hanı İbrahim Han'a bir mektup gönderilerek savaş çıktığı takdirde hanın da Ruslara saldırması ve bu amaçla, diğer Azerbaycan ve Dağıstan hanlarıyla haberleşmesi istendi.47

Diğer taraftan Rusların hedefi ise Kuban bölgesine doğru saldırıya geçerek Anapa'ya inmek ve buradan Osmanlı kuvvetlerini uzaklaştırmaktı.48 Çünkü Anapa kalesi, Osmanlıların Çerkesi kabileleri arasında yürüttükleri dinî ve siyasî faaliyetlerinin merkezi idi.49 En sonunda Ruslar, 1788 sonbaharında bu irtibatı kesmek için General Tekeli komutasındaki kuvvetleriyle Anapa'ya hücum ettiler. Ancak, gerek General Tekeli ve gerekse onun yerine geçen General Bibikof 1789'daki saldırılarında Çerkeslerin direnişinden ve tabiat şartlarının zorluğundan dolayı başarısız oldular.50

Yaş Antlaşması'ndan Sonra Kafkasya ve İranlı Ağa Muhammed Han'ın Kafkas Seferi

1792 tarihli Yaş Antlaşması, Kafkasya'da Osmanlı Devleti'ni sınırlandıran önemli bir antlaşma idi. Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti 1774'ten beri Rusya ile imzaladığı bütün antlaşmaları -değişiklikler dışında- onaylamıştı (madde 2). En önemlisi de Kuban nehrinin sol yakasındaki Kafkas kabilelerinin Rus topraklarına tecavüz etmeyecekleri ve Rus teb'asına ve malına zarar vermeyecekleri konusunda taahhüdde bulunmuştu (madde 6). Böylece, Osmanlı Devleti, bu antlaşmayla Kafkasya'da Rusya'nın üstünlüğünü kabul etmiş ve üstelik kendisini Kafkas toplulukları konusunda kefil durumuna sokmuştu.51

1790'ların ortalarına doğru, İran Hükümdarı Ağa Muhammed Han, Rusya'nın Kuzey Kafkasya'daki hakimiyetinin biraz azalmasından yararlanarak eski İran vilâyetleri olan Revan, Gence, Karabağ, Şirvan ve Tiflis bölgelerini yeniden ele geçirmek istedi. Bu İran girişiminden rahatsızlık duyan Revan Hanı Mehmed Han ile Şuşi ve Karabağ Hanı İbrahim Halil Han, 1794'te, Osmanlı Devleti'nden yardım talebinde bulundular.52 Ne var ki Osmanlı Devleti, İran ile barış halinde olduğunu, Ağa Muhammed Han, barışı bozmadıkça kendilerinin de İran'ın içişlerine karışmayacaklarını bildirdi.53 Bu tavır, tipik Osmanlı ihtiyatlılığı olup pratik dış politikasının bir sonucuydu.54

Bir süre sonra Ağa Muhammed Han, 60.000 kişilik ordusuyla üç koldan Şirvan-Revan ve Karabağ üzerine yürüdü ve kendisine isyan eden Karabağ hanını Şuşi kalesinin kuşatması sonunda yendi. Ayrıca, Tiflis'e girdi ve ardından da Gence'yi aldı.55 Fakat, Ağa Muhammed Han'ın Kafkasya'daki bu üstünlüğü uzun sürmedi. 1795'te, Tiflis Hanı İrakli'nin yardım isteği ve II. Katerina'nın emriyle General Zubof komutasındaki Rus birlikleri Derbend'e girdiler. Ardından Şirvan Hanlığı'nın merkezi Şemahi, Ruslara teslim oldu. Şeki ve Karabağ hanlıkları da Rusların eline geçti. Sonunda Ruslar, Gence, Mugan stepleri, Kura nehrinin ağzına kadar Hazar kıyısındaki bütün İran hanlıklarını zaptetti. II. Katerina'nın 1796'da ölümü üzerine Ruslar, yeniden Terek hattına çekildiler.56

XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Rusya'nın Kafkasya'yı İşgali ve Osmanlı Devleti

XIX. yüzyılın başlarında, Osmanlıların aksine Ruslar, Kafkasya'da oldukça aktif idiler. Özellikle 1801'de Gürcistan'ın ilhak edilmesi Rusya'nın Kafkasya'ya yayılmasında -daha doğrusu kesin kez yerleşmesinde- önemli bir dönüm noktasıydı. İlk önce, Ruslar, bu ilhaktan sonra Gürcü asıllı General Tsitsianof'u Kafkas Genel Valisi olarak atadılar ve Kafkasya'da yeni bir sömürge idaresi kurmaya çalıştılar. Rusların Kafkasya'daki hedefi doğuda Hazar Denizi, güneyde Aras nehri boyunca ilerlemekti. Bu amaçla, General Tsitsianof, sınırlarına dayandığı Azerbaycan hanlıklarını çeşitli antlaşmalarla Rusya'ya bağlamaya çalıştı.57 Karabağ, Şeki ve Şirvan hanlarıyla antlaşmalar yaptılar. Fakat, itaate yanaşmayan Gence Hanı Cevad, 1804'te öldürüldü ve hanlığı işgal edildi. Bu arada Tsitsianof'un teşvikiyle Migrelya dadyanı Gürcistan'ı izleyerek Rusya'ya katıldı. Bunun üzerine İmeretya da 25 Nisan 1804'te Ruslarla birleşti. Bakü ise 1807'de Rusların hakimiyetine geçti. Denebilir ki, Rusya, yaklaşık on yıl içinde Güney Kafkasya'daki üstünlüğünü büyük oranda perçinlemiş ve Karadeniz'den Hazar Denizi'ne kadar genişlemişti.58

Bu dönemde (1801 -1806) Osmanlı Devleti, Rusya'nın Güney Kafkasya'ya yayılmasıyla yeterince ilgilenememiş ve fazlaca tepki de gösterememişti. Bunda Osmanlı Devleti'nin 1797'de Fransızların Mısır'ı işgal etmesi ve Sırp İsyanı'nın (1804) patlak vermesi gibi iç meselelerle uğraşmak zorunda kalması etkili olmuştu. Bu yüzden, Kafkasya, Osmanlı dış politikasında geri plandaydı. Buna rağmen, Rusların Azerbaycan hanlıklarına karşı askerî eylemleri, sınır valilerince İstanbul'a bildirilmişti.59

1806-1812 savaşı öncesinde, Rusya'nın Güney Kafkasya'da belirgin bir üstünlüğü vardı. Bundan cesaret alan Ruslar, sürekli olarak Osmanlılar aleyhine genişlemeye çalışıyordu. Nitekim, 1804'te, Gürcistan'ın Karadeniz'deki stratejik bir önemi haiz olan ve Osmanlı hakimiyetinde bulunan Faş ile Anakara arasındaki Kemhal boğazını ele geçirdiler. Hatta, Ahılkelek'e saldırdılar. Bu kez, 1807'de, Anakara ve Kemhal'i işgal ettiler. Bu son işgaller üzerine Osmanlı Devleti, sözkonusu bölgeye lojistik destek sağladığı gibi Tiflis'teki Rus ordusunun Ahısha, Çıldır ve Kars taraflarına tecavüz edeceği haberlerine dayanarak doğu sınırındaki valilere gerekli tedbirler almaları için emirler gönderdi.60 Hatta, daha önce Rusların karadan ve denizden Faş kalesine saldırı haberleri duyulunca Trabzon Valisi ve Karadeniz'in Anadolu Sahilleri Seraskeri Şerif Mustafa Paşa derhal bir miktar askerle yardıma gittikten başka Rize ayanı Tuzcuoğlu da kendi askerleriyle Faş'a gönderilmişlerdi. Bu sırada, Gürcü asıllı Güryal adındaki bir kabile reisi, kendisine sergedelik ünvanı verildiği takdirde Faş bölgesini Ruslardan koruyacağını Mustafa Şerif Paşa'ya bildirmişti. Diğer taraftan Osmanlı doğu sınırlarındaki komutanların birbirleriyle ihtilâfları (M. Şerif Paşa-Çıldır Valisi Selim Paşa ihtilâfı gibi) bu cephede bir askerî harekâtı engellemekle kalmamış, Rusların bunu fırsat bilerek Faş kalesini ele geçirmelerine sebep olmuştu.61

Bu son işgal, Osmanlılar için stratejik bir mevki olan daha kuzeydeki Sohum'u da tehlikeye düşürmüştü. Rusların Kuzey Kafkasya'yı bir çember içine alması anlamına gelen bu kritik durum karşısında Osmanlı Devleti, daha ciddî tedbirler alması gerektiğini anladı. Özellikle, Trabzon, Batum ve Sohum sahillerinin donanma ile korunması zorunluluğu vardı. Ayrıca, Ruslarla savaşmakta olan Abaza ve Çerkes halkının ümitsizliğe kapılmaması için de gerekliydi.62 Ne var ki, Anapa ve havalisine donanma gönderilmesi, 1810 yılında karar alınmasına rağmen gerçekleşmedi. Yine de, Anapa Muhafızı Hüseyin Paşa, bazı Çerkes ve Abaza kabilelerinin yardımıyla Ruslara karşı kısmî başarılar kazandı. Tabiatıyla bunda, İstanbul'dan kabilelere dağıtılmak üzere gönderilen bazı hediye ve eşyaların da payı büyüktü. Diğer taraftan Osmanlı Devleti, Dağıstan hanlarına fermanlar göndererek onları da Ruslarla savaşa teşvik etti. Bu suretle, hem Anapa civarında ve hem de Dağıstan'da Ruslara karşı etkili olmaya çalıştı.63

Buna karşılık Ruslar, 1810'da, Osmanlıların Gürcistan'ı işgal tehlikesini İtalyan asıllı Marguis Pallucci'nin Ahılkelek önlerinde kazandığı zaferle bertaraf ettiler. 1811'de, General Tormazof, Ahısha kalesini kuşatmış ise de Şerif Paşa komutasındaki Osmanlı askerlerinin karşı taarruzuyla geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu arada Tormazof, Açıkbaş hanı Saloman'ı (Süleyman) tahtından indirerek ülkesini Rusya'ya katmış, Tiflis ve havalisini doğrudan merkezi idareye bağlamıştı.64

Genel olarak 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nın Kafkas cephesindeki gelişmelerine baktığımızda, Osmanlı Devleti'nin esaslı bir askerî harekâttan kaçınarak Anapa bölgesindeki Çerkes, Abaza ve diğer kabilelerden yararlanmaya çalıştığını, donanma yerine rağmen top ve mühimmat gönderdiğini görüyoruz. Bu dönemde, Kafkas kabilelerinin çoğu Osmanlılara bağlılığını sürdürmüşler ve bu sayede Rusya, Faş, Kemhal ve Sohum'un dışında Kafkaslar'da Osmanlılara ait toprakları işgal edememiştir.65 Ancak, Rusya, 1812'de imzalanan Bükreş Antlaşması'yla savaş sırasında ele geçirdiği bu toprakları geri vermeyi kabul etmiştir.66

Hemen belirtelim ki, 1812 tarihli Bükreş Antlaşması ve sonrası gelişmeler, Osmanlı Devleti, Rusya ve İran arasında birkaç yüzyıldan beri Kafkaslar'da süregelen nüfûz mücadelelerini etkilemiş; sözkonusu devletlerin bu bölgedeki konumlarının değişmesine zemin hazırlamıştır. Bu dönemde, Osmanlı Devleti, iç ve dış olayların etkisiyle Kafkasya'da askerî açıdan pek bir varlık gösterememesine rağmen Çerkesler arasında birlik sağlamaya yönelik faaliyetlerinden vazgeçmemiştir.67 Hatta, Rus baskılarından bunalan Dağıstan hanlarının yardım talepleri reddedilmemiş, istenen lojistik destek verilmiştir.68 Rusya ise Bükreş antlaşmasını imzalamakla hem Kafkaslar'daki Rus ordularının itibarının daha fazla sarsılmasını önlemiş ve hem de, XIX. yüzyılın başından itibaren Güney Kafkaslar'da etkinlik sağlamaya çalışan İran karşısında serbest kalmıştır.69 Bu da, Rusların Kafkaslar'ı işgal sürecini hızlandırmıştır.

Gerçekten Ruslar, Bükreş Antlaşması'ndan sonra Kafkaslar'daki istilâ hareketlerine hız vermişler ve Dağıstan ile İran'a saldırmışlardı. Özellikle İran'ın 1804 ve 1806 yıllarında Feth Ali Şah'ın oğlu Abbas Mirza komutasında Kafkasya'ya iki kez seferler düzenlemesi; son sefer sırasında Karabağ ve Şeki'de isyanlar çıkması, Rusya'yı oldukça rahatsız eden gelişmelerdi. Ruslar, bu isyanları bastırdıkları gibi 1807'de, Bakü ve Kuba'yı, 1809'da da Taliş'i itaat altında aldılar. Fakat Abbas Mirza'nın aldığı yenilgilerden sonra 1810'da, Osmanlı Devleti'ne Rus tehlikesine karşı askerî bir harekât için bir ittifak teklifinde bulunması ve bu amaçla, Osmanlı elçisi Yasini-zade Abdulvehhab Efendi'nin İran'a giderek sözkonusu ittifak konusunda anlaşmaya varması70 Rusya'yı Kafkasya'da ikinci kez zor duruma bıraktı. Bundan dolayı Rusya açısından bir an önce Kafkaslar'da İran faktörünün bertaraf edilmesi gerekliydi.

Bu fırsatı Ruslar, 3 Nisan 1813'te, Albay Pestel komutasındaki bir Rus ordusunun Kara Berzug'da İran ordusunu bozguna uğratmasıyla yakaladılar. Bununla yetinmeyen Ruslar, kazandıkları bu askerî zaferin ardından ağır şartları içeren Gülistan Antlaşması'nı İran'a imzalattılar (1813). Bu antlaşmayla Rusya, Derbend, Bakü, Şirvan, Karabağ, Kuba ve Taliş'in bir bölümü ile Lenkeran kalesinde hakimiyetini sağlamlaştırmıştı. Ayrıca, İran, Dağıstan, Gürcistan, Mingrelya, İmeretya (Açıkbaş) ve Abhazya üzerindeki her türlü haklarından vazgeçmişti. Buna karşılık Ruslar, Abbas Mirza'nın tahta çıkışını destekleyeceklerine söz vermişlerdi.71

Görüldüğü gibi 1813 tarihli Gülistan Antlaşması'yla Rusya, İran'ın Kafkasya'daki hakimiyetine son vermişti. Bu ise Rusya'nın hem Güney Kafkasya'yı ve hem de Dağıstan'ı işgalini kolaylaştırmıştı. Bu amaçla Kafkas Ordusu Başkomutanlığı'na General Yermolof getirilmiş ve Kafkaslar'ın tamamının ele geçirilmesi öngörülmüştü. Yermelof'un esas düşüncesine göre bütün Kafkasya kesinlikle ve en kısa zamanda Rusya'nın bir parçası haline getirilmeliydi.72

Çok geçmeden Kafkasya'ya Yermolof'un gelmesi, etkisini göstermiş ve Dağıstan ile Çeçenistan'da Rus baskıları artmıştı. Özellikle Çeçenistan, Orta Kafkaslar'da ve Gürcistan yolu üzerinde bulunmasından dolayı Ruslar açısından hayati önem taşımaktaydı. Böyle bir ortamda Çeçenler için tek çare, Osmanlı Devleti'ne yardım için başvurmaktı. Nitekim, Anapa Muhafızı Seyyid Ahmed Paşa ve Demirkapa (Temürhan-şura) ile Çeçen vilâyeti reisi İstanbul'a yaptıkları başvurularda, Rusların Çerkes taraflarından yol bularak Dağıstan'ı işgale çalıştıklarını, Osmanlı yardımı gelmediği takdirde direnmenin mümkün olmadığını dile getirmişlerdi. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin Dağıstan için Rusya nezdinde diplomatik girişimlerde bulunmasını istemişlerdi. Ancak Osmanlı Devleti, 1817'de yapılan bu başvurular karşısında Rusya'nın Dağıstan havalisindeki hakimiyetini onaylar bir tutumla, Çeçenlere Ruslarla barış içinde yaşamalarını tavsiye etmişti.73

1818-1821 yılları arasında, Rusya, özellikle General Yermolof'un üstün gayretleriyle Kuzey Kafkasya'nın tek hakimi haline gelmiştir. Bu bağlamda, Mektüle, Tabassaran, Kaytak, Akuşa, Avar, Gazi Kumuk ve Kuba gibi Dağıstan hanlıklarını itaat altına almıştı.74 Buna karşılık Ruslar, 1812 tarihli Bükreş Antlaşması'ndan kalan Sohumkale'nin Osmanlılara teslimi gibi Osmanlı-Rus ihtilâfına sebep olan bazı sorunlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. 1813-1815 yılları arasında, Osmanlı Devleti, birkaç kere Rusya'nın bu toprakları boşaltmasını istemiş, fakat bir sonuç alamamıştı. Hal böyle iken 1816'da İstanbul'a gelen Kont G. A. Stroganov, Bükreş Antlaşması'nın bütün şartlarının Osmanlı Devleti tarafından tamamen yerine getirilmesini istemişti. Ona göre "Osmanlı Devleti, Eflâk ve Boğdan'ın Rusya'nın himayesinde tam otonom olmasını sağlamalı, Kafkaslar'daki iddialarından Rusya lehine vazgeçmeli" idi.75 Fakat bu tartışmalardan hiçbir sonuç çıkmadı.

Diğer taraftan 1821'de, Osmanlı Devleti ile İran, Erzurum paşasının Azerbaycan'dan kaçan iki göçebe kabileyi korumasından dolayı savaşın eşiğine geldiler. Bu ise Rusya'yı sevindiren bir gelişmeydi. Esasında sözkonusu Osmanlı-İran gerginliğinde, Tahran'daki Rus ajanı Mazoroviç'in İran Veliahdı Abbas Mirza'yı kışkırtmasının rolü büyüktü. Bu tahrikler sonucunda Abbas Mirza, Kars, Bâyezid ve Muş taraflarını geniş ölçüde yağmaladı. Savaş, Revan ve Bağdad çevresinde de devam etti. Sonunda bu gerginlik, 1823'te Erzurum Antlaşması'yla hiçbir toprak kaybına yol açmadan sona erdi.76 Bu durumda ise Rusya, Osmanlı Devleti ile İran arasında çıkacak bir savaştan Kafkaslar'daki kendi konumunu güçlendirme yolunda yararlanma isteğinden sonuç alamamış oldu.

1821-1823 olayları bir kez daha gösterdi ki, Rusya'nın Kafkasya politikasının esası, Osmanlı-İran rekâbetine dayanmaktaydı. Bir başka deyimle, Rusya'nın Güney Kafkasya'daki başarılarının temelinde Osmanlı-İran ve İran-Afgan savaşları yatmaktaydı. XVIII. yüzyıldan sonraki Kafkasya'daki gelişmelere bakıldığında, Rusya'nın Osmanlılara ve İranlılara karşı yaptığı savaşları ayrı ayrı yürüttüğünü, her iki devletin kendi aralarında kurdukları ittifakların -Rus etkisiyle- uzun ömürlü olmadığını görüyoruz. Yine de Rusya, 1808-109'da olduğu gibi seyrek de olsa her iki ülkeyle savaşmak zorunda kalmış ve 1811'de gerçekleştirilen bir Osmanlı-İran ittifakını askerî harekâta dönüşmeden önlemişti. Bu ise Rusya'nın bir başarısıydı.

Diğer taraftan, 1820'lerin ilk yarısı, İran'ın 1813 tarihli Gülistan Antlaşması'ndaki kayıplarını giderme çabalarına sahne oldu. Aynı zamanda, bu çabalar, İran'ın Kafkasya'daki son girişimleri olma niteliği taşımaktaydı. İlk önce İran, Dağıstan'da Ruslara karşı başarılar kazanmış olan Arslan Han'a askerî yardım göndermiş, Osmanlı Devleti'nden göremediği desteği ona vererek bölgede üstünlük kurmasını sağlamıştı. Hatta, Dağıstan için Osmanlı Devleti'ne ittifak teklifinde bulunmuş ise de kabul görmemişti. Bunun üzerine İran, Dağıstan ile birlikte Güney Kafkaslar'dan çıkarmak ümidiyle Ruslarla savaşa tutuştu (1826). Sonunda, Ruslara yenilerek 8-9 Şubat 1828'de, Türkmençay Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmaya göre, Revan ve Nahçıvan hanlıkları dahil Aras'ın sol tarafı tamamen Ruslara bırakılmış, Lenkoran'ın içinde bulunduğu Taliş'in bir bölümü Ruslara verilerek Hazar Denizi ulaşımında Rusya, tek söz sahibi olmuştu. Ayrıca İran, 30 milyon ruble savaş tazminatı ödemeyi ve de Rusya'ya gitmek isteyen Ermenilere izin vermeyi kabul etmişti. Böylece İran'ın Kafkasya'daki hakimiyeti sona ermiş oldu.

Artık Rusya için Kafkaslar'da tek rakip devlet Osmanlı Devleti kalmıştı. Zaten 1792 tarihli Yaş Antlaşması'ndan beri Kuban boylarında yaşayan Abaza, Çerkes, Nogay ve Kabarday gibi Kafkas kabilelerinin Rus topraklarına saldırılarından Osmanlı Devleti sorumluydu. 1815-1816 yıllarında Anapa Muhafızı Ahmed Paşa'nın yaptığı gibi bu kabileler zaman zaman Osmanlı idarecilerince itaat altına alınmışlarsa da Ruslar, 1813 Bükreş Antlaşması'nı ileri sürerek karşı çıkmışlardı. Bu kez Ruslar, Çerkes, Abaza ve Kabarday kabilelerine saldırarak mallarını alıp çocuklarını esir ettiklerinde, 1825'te, Anapa Muhafızının Kaymakamı Abdullah Paşa, Rus generaline aynı şeyleri söylemişti. Bunun üzerine bölge halkı, mahallî idarecilerin çözüm bulunmaması karşısında İstanbul'a başvurarak Ruslardan kurtulmak için yardım istemişler, fakat, bir sonuç alamamışlardı. Yine de bu karşılıklı hareketler son bulmamıştı.

Rus-İran Savaşı'nın (1826-1828)'nın devam ettiği süre içinde, Osmanlı Devleti ile Dağıstan arasındaki ilişkilerin -o da yardım için Dağıstan'dan elçiler şeklinde- arttığını görmekteyiz. Nitekim, 14 Kasım 1827'de, Dağıstan'dan Ali Efendi, Rusların saldırılarından dolayı yardım istemek ve Dağıstan halkının Osmanlı Devleti'ne bağlılığını bildirmek için elçi olarak İstanbul'a gelmiş; ondan bir gün önce de Nusal Han'ın bir mektubu İstanbul'a ulaşmıştı. Yine aynı yıl içinde, Dağıstan hanlarından olan Hatem Han Erzurum'a gelmiş ve kendisini konak ve maaş tahsis edilmişti. Bunun yanısıra Şemhal Han'ın yeğeni Amalat Han da Trabzon yoluyla İstanbul'a gönderilmişti. Tabiatıyla bu ziyaretler, Osmanlı Devleti'nin doğrudan Dağıstan'a askeri yardımını sağlamamış; sadece, Osmanlı Devleti'nin bölge halkı üzerindeki manevi itibarını artırmıştı.77

Aynı yıllarda, Gürcistan'daki gelişmelerde önemliydi. Rus-İran savaşından yararlanmak isteyen Gürcistan beyleri, Ruslara karşı yer yer ayaklandılar. Nitekim, 5 Ekim 1827'de, Çıldır Valisi İsmail Hakkı Paşa'dan Erzurum Valisi Galip Paşa'ya gelen bir yazıda belirtildiği gibi, Gürcistan'ın Gürye sancağı zabiti Mamya'nın ölümünden sonra halk, Ruslara itaat etmemek üzere anlaşmışlardı. Bu ise, Osmanlı Devleti'ni memnun eden bir gelişme olup bundan yararlanmak istemekteydi. Bu amaçla, Çıldır Valisi Ahmed Rüştü Paşa, David Han'ın annesi Sofya'ya Gürillik fermanı vermişti. O da, Osmanlı Devleti'ne bağlılığını bildirmişti. Aynı bölgede hüküm süren Gürgi ve Zavar beyleri de bu ferman verme işinden memnun olduktan başka, Gürcistan'dan Rusları atmaya çalıştıklarını, bunu kolaylıkla başarmak için kendilerine altın ve gümüş mühürlerle silah ve para yardımı yapılmasını istemişlerdi. Buna karşılık Gürül hakimesi Dudu Pal da, Gürül'ün tek hakiminin kendisi olduğunu Çıldır Valisi Ahmed Paşa'ya bildirmiş ve Rusları Gürcistan'dan çıkarmak için o da Osmanlı Devleti'nden para ve askerî yardım talep etmişti. Bütün bunlar, Gürcistan beyleri arasında tam bir görüş birliği olmadığını gösteren olaylardı. Bu yüzden olsa gerek Bab -Alî, sözkonusu beylere güvenmemiş; onları topyekûn reddetmiyerek Güril taraflarına nüfuz etmeye çalışmıştı.78

1828-1 829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Kafkasya ve Edirne Antlaşması

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı öncesinde, Osmanlı Devleti, Kafkasya'daki bütün kabilelerden devlete bağlı kalacakları konusunda ahidnameler almış ve aynı şekilde Ruslar da bütün kabilelere mektuplar yazarak Rusya'nın reayalığını kabul etmelerini istemişlerdi.79 Fakat, Dağıstan hanları, muhtemel bir savaşta, Osmanlıların yanında yer alacaklarını bildirmişlerdi.80

1828-1829 savaşı Kafkaslar'daki Osmanlı-Rus nüfûz mücadelesinde bir dönüm noktasıydı. Her şeyden önce I. Nikola'nın "Türk düşmanı" kimliğiyle tahta çıkması, başlı başına Osmanlı-Rus ilişkilerini gerginleştirecek önemli bir unsurdu. Üstelik Rusya, 1826-1828 savaşında Kafkaslar'daki diğer rakibi İran'ı tamamen safdışı bırakmıştı. Ayrıca, Güney Kafkasya'daki güvenliği için Anadolu sınırının güvence altına alınması zorunluydu. Bu amaçla Ruslar, adı geçen savaşta, Kars ve Ahısha paşalıkları ile Poti ve Anapa kalelerinin alınmasına yönelik bir strateji izlediler.81

Bunun sonucunda, 1828-1829 savaşında yapılan Anadolu-Kafkas muharebelerinde, Kars, Ahısha ve Bâyezîd paşalıkları ile aralarında Anapa, Poti ve Ahılkelek'in bulunduğu dokuz kale Rusları eline geçmişti. Böylece Rusya'nın Güney Kafkasya'daki varlığı güvence altına alınmış ve işgal edilen yerler, Anadolu içlerine yönelik bir askerî harekâtta "merkez" haline gelmişti.82 Bunun dışında Rusya, işgal ettiği topraklarda yaşayan Hıristiyan halkları teşvik ederek daha önceden fethedilmiş olan İmeretya, Migrelya, Revan ve Nahçıvan gibi bölgelerin sömürgeleştirilmesi politikası çerçevesinde83

Doğu Anadolu'daki Ermenilerin bu yerlere göç ettirilmesine çalışmış, yaklaşık 100.000 kişi -aynen I. Petro dönemindeki gibi- Güney Kafkasya'da yeni işgal edilen yerlere göç etmişti.84 En sonunda 14 Eylül 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti, bütün Kafkasya'daki hükümranlık haklarından Rusya lehine vazgeçmiştir.85

Sözkonusu antlaşma, sadece Osmanlı-Rus ilişkilerini değil, Kafkasya üzerinden Türkistan ve Hindistan'a giden ticaret yollarının güvenliğini de etkilemişti. Çünkü Rusya, bu antlaşmayla, İran'dan sonra Osmanlı Devleti'ni de Kafkaslar'dan hukûken çıkarmış ve Kafkaslar'ın -Dağıstan ve Çeçenistan hariç -tek hakimi olmuştu. Bu durumda Rusların Kafkaslar üzerinden güneye (Basra körfezi) ve güneydoğuya (Horasan üzerinden Hindistan'a) özellikle Hazar Denizi yoluyla Türkistan'a inmelerinin önünde bir engel kalmamıştı. Bu ise Hindistan'ın güvenliği açısından İngiltere'yi endişelendirmişti.86 Diğer taraftan Rusya, bu antlaşmadan sonra bir politika değişikliğine giderek Osmanlı Devleti üzerinden Orta Doğu'da esaslı bir siyasi nüfûz mücadelesine başlamıştı.87 Bunun ilk örneği; 1833'te imzalanan Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa meselesinde Osmanlı Devleti'ne destek vermek şeklinde olmuş ve bunun karşılığında Boğazlarda söz sahibi haline gelmişti. Bütün bu gelişmeler, İngiltere'nin "Doğu Meselesi"ndeki tavrını değiştirmesine yolaçmış; Rus tehlikesi karşısında Fransa ile Boğazlar meselesinde ortak bir tutum takınmaya zorlamıştı.88

Ancak, İngiltere, doğuda Rusya'ya karşı açıktan muhalif bir politika izlememiş; fakat, İstanbul'a gönderdiği büyükelçileri Ponsonby (1834-1841), Stratford Redcliffe Canning (1842-1865) aracılığıyla Kafkaslar ve Orta Doğu bölgelerinde Rusya'nın yayılmasını önlemeye çalışmıştı.89

Kafkasya'da Müridizm Hareketi

Müridizm, Kafkasya'da, Nakşibendi tarikatı mensuplarının XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Ruslara karşı verdikleri bağımsızlık savaşının genel adı olup "Gazavat" diye de anılmaktadır. Bu hareket, 1785'te, Şeyh Mansur'un faaliyetleriyle başlamış, aralıklı da olsa XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam etmiştir. Ancak, sözkonusu hareket, esas niteliğini Şeyh Şamil'in (1834-1859) mücadele devrinde kazanmış ve Şeyh Şamil ise Ruslara karşı vermiş olduğu olağanüstü başarılı mücadelesinden dolayı, "Müridizm" hareketiyle özdeşleşmiştir.

A. Şeyh Mansur (1722-1794)

Çeçen asıllı olup Çeçenistan'ın bugünkü başkenti Grozni'nin yakınındaki Aldi köyünde doğmuştur.90 Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Fakat 1722,91 173292 ve 174893 gibi farklı doğum tarihleri verilmektedir. Bununla beraber, Şeyh Mansur'un 1722'de doğduğu kabul edilmiştir. Kafkasya Dağlıları tarafından Uşurma/Uşurman diye anılmaktadır.94 Şeyh Mansur, çoçukluğunda sırasıyla kaz, kuzu, koyun ve sığır çobanlığı yapmıştır.95 Ancak, yeterli tahsili olmamakla beraber ahlâkı ve vatan sevgisi ile Dağlı halkı tarafından çok sevilmiştir. Ferah Ali Paşa'nın Şeyh Mansur hakkında bilgi toplamakla görevlendirdiği Kadıoğlu
Mehmet Ağa'ya göre Şeyh Mansur, "uzun boylu, açık kaşlı, kumral sakallı... bir adamdır. Bir kat eski elbisesi vardır. Ancak elbisesi çok temizdir. Sade ve temiz bir evde ikamet etmektedir. Basit bir kılıç ile bir parça malından başka mülkü yoktur".96

Hemen belirtelim ki, Şeyh Mansur'un ortaya çıkışı, Rusların Kuzey Kafkasya'da hızlı bir şekilde yayılmasıyla ilgilidir. Ruslar, 1782'de, "Ehl-i İslâm" olan Çeçenleri yendikten, 1783'te, Kırım'ı ilhak edip Kabartay'a girdikten sonra 1784'te Daryal üzerindeki Vladikafkas Kalesi'ni yapmış ve Gürcistan yolunu açmıştı. Onların amacı, Kabartay ile Dağıstan'ın bağlantısını koparmaktı.97 Bu gelişmelerden rahatsız olan Şeyh Mansur, 1783'ten itibaren bütün Kafkas kabilelerini birleştirmeye ve onları İslâm dinine göre doğru yola çağırmaya çalıştı.98 Bu amaçla camiilerde verdiği vaazlarda Ruslarla evlenmemeyi, alışveriş yapmamayı, şarap ile tütün içilmemesini ısrarla telkin etmişti. Bununla yetinmeyen Şeyh Mansur, "Kafire karşı medar haramdır. Müslüman olan kâfiri vurup malını talan evlâd ü iyâlini esir etmelidir" şeklinde uyarılarıyla halkı cihada çağırmıştı. Ayrıca, yanındaki adamlarıyla risaleler yazarak halka dağıtmıştı. Bu risalelerin başında öküz boynuzundan yapılmış ve üzerinde "La inne men İmam Mansur ve inne Bismillahirrahmanirrahim" mührü basılmıştı.99 Sonunda bu risalelerde verilen mesajı benimseyen bölge halkı, Şeyh Mansur'un liderliğinde birleşti (1785). Bu gelişmeler üzerine Ruslar, Şeyh Mansur Osmanlı ajanı olmakla suçlamışlardı.100 Oysa, o sıralarda Osmanlı devlet ricali ile bizzat I. Abdülhamid, Şeyh Mansur'un kimliği ile amacını belirlemekle meşgul idiler. Daha doğrusu Osmanlı yönetimi, her zamanki ihtiyatlılığı içinde Şeyh Mansur'un kimliği ve amacının iyice berraklaşmasını beklemişlerdi.101 Bunun için de Şeyh Mansur'un Ruslara karşı zafer kazanması beklenmişti.

Şeyh Mansur, Ruslara karşı ilk zaferini Aldı'da kazandı (1785). Fakat bu savaşın sorumlusu Ruslar idi. Başkomutan Kont Pavel Potemkin'in emriyle Albay Piyer komutasındaki bir Rus birliği, Mansur'u ölü veya diri yakalamak için Terek'in kolu olan Sunca nehrini geçerek Aldı üzerine yürüdü. Aldı Savaşı'nın başında, ilk önce Şeyh Mansur savaşa girmek istemedi ve bu amaçla Albay Pierri'ye elçi gönderdi. Fakat Ruslar, bu öneriyi reddetti ve savaş başladı. Şeyh Mansur komutasındaki Çeçenler dört saatlik bir çarpışmanın sonunda Albay Piyer'in birliğini tamamen yok ettiler. Sunca nehrine atlayarak kaçmak isteyen Albay Piyer ise yakalandıktan sonra Şeyh Mansur tarafından öldürüldü.102 Ancak Ruslar, Şeyh Mansur'un ganimet olarak ele geçirmiş olduğu topları ve cephaneyi geri istedi ise de Şeyh Mansur "ben size üzerime gelmeyin dediğim halde dinlemediniz üzerime geldiniz. Topları size vermem ve bana dahi lüzûmu yoktur. Soğucak'ta Osmanlı padişahının vekili olan paşaya gönderdim" şeklinde bir cevap vererek Osmanlı Devleti'ne bağlı olduğunu bildirdi. 103

Aldı'da aldıkları yenilgiyi haz edemeyen Ruslar, 8 Eylül 1785'ten sonra çevre kalelerdeki mevcut askerlerini toplayarak Şeyh Mansur'un üzerine saldırdılar. Fakat yine yenilgiye uğradılar. Fakat, Şeyh Mansur'un Rusları geri püskürttüğünü gören Kabartaylar ona katıldılar. Daha sonra Şeyh Mansur beraberindeki Çeçen ve Kabartay kuvvetleriyle Kumkale'yi (Giyorgiyevsk) ele geçirdiler. Bunun sonucunda Mozdok/Mezdegü-Vladikafkas hattı, Şeyh Mansur'un kontrolüne geçti. Aynı ay içinde, Şeyh Mansur, kendisine kattığı Kumuk beyleriyle birlikte Kızlar (Kızılyar) Kalesi'ne saldırdı. Bu saldırıda, Şeyh Mansur'un adamları Kızlar Kalesi'ne yürüyerek bir palangasını ele geçirdi ve hatta, içindeki kadın ve çocukları da esir aldı. Böylece Kızlar-Mozdok/Mezdegü hattını yeniden ele geçiren Şeyh Mansur, Kızlar Kalesi'ni arkadan gelen Kazakların saldırısı üzerine alamadı. İkinci kez Kızlar Kalesi'ne saldırdı ise de Rusların Kumuk beylerini para ile kendi yanına çekmesi sonucunda başarılı olamadı. Sadece, aldığı esir ve ganimetlerle yetinmek zorunda kaldı.104

Şeyh Mansur'un 1785 yılındaki son savaşı, 30 Ekim'de yapılan Tatartub Savaşı idi. O ana kadar Terek ve Kuban hatlarından Maniç nehri yataklarına kadar "gazavatı"na genişletmiş olan Şeyh Mansur'u durdurmak isteyen Ruslar, Albay Nagel komutasında, 4 tabur piyade, 2 bölük süvari, Mozdok Kazak Alayı, Don, Terek, Greben Kazaklarından yüzer kişilik birer birlikten oluşan bir ordu hazırladılar. Şeyh Mansur'un ordusu ise Kumuk, Kabartay, Çeçen ve Dağıstanlılardan oluşan çok renkli bir görünümdeydi. Sonunda her iki ordu, Kabartay'ın Terek kıyılarında bulunan Tatartub'da karşılaştılar. Çok kanlı geçen ve saatlerce süren bu savaşta, Dağlılar büyük kayıp verdiler. Şeyh Mansur ise geri çekilmek zorunda kaldı. Baddeley'e göre bunun anlamı disiplinin galip gelmesi idi. Bunun sebebi, İsmail Berkok'a bakılırsa, Rusların, Çeçenistan'ın bir başka tarafından yeni bir taarruz başlatmalarıydı.105

9 Eylül 1787'de patlak veren Osmanlı-Rus Savaşı'nın ilk aylarında Şeyh Mansur ortada görünmedi. Baddeley'e göre Şeyh Mansur, Tatartub Savaşı'nın ardından Anapa'daki Osmanlı yöneticilerine sığınmıştı. Gerek Ruslar ve gerekse Çerkesler savaşmaya devam ettiler. Ruslar, Kafkas Ordusu Komutanlığı'na General Tökelli/Tekeli'yi atadılar ve Anapa ile Tsemez'i (Novorossiyskom) ele geçirmeye çalıştılar. Ayrıca, General Radyef, General Palakin, Albay Rebinder komutasındaki üç Rus tümeni de Kuban'ın güneyine inmeye çalıştı.106 Bunun üzerine Şeyh Mansur, Çeçen-Dağıstan müritleriyle birlikte Kuban Çerkeslerinin yardımına koştu. İlk olarak Vurup ve Laba nehirlerinin yataklarında savunmaya yöneldi. Bu sırada Osmanlı Devleti de Trabzon Valisi Köse Mustafa Paşa'yı savunma hazırlıkları için Anapa'ya gönderdi. Köse Mustafa Paşa'nın Anapa'ya geldiğini öğrenen Şeyh Mansur, 15.000 Çerkes askeriyle birlikte Anapa'ya doğru Laba ve Vurup yönünde ilerleyen Rus tümenini Obun mevkiinde karşıladı. Obun'daki bu savaşta 3000 Rus askeri hayatını kaybederken çok sayıda da Kafkas askeri şehit oldu. Bununla yetinmeyen Şeyh Mansur, Rus askerlerini Anapa'ya kadar kovaladı. Bu yenilgi, General Tökelli/Tekeli'nin görevden alınmasına sebep oldu.107

Bundan sonra Şeyh Mansur'u Osmanlılarla daha yakın ilişki içinde olduğunu görmekteyiz. Zaten Obun zaferi, en fazla Anapa'daki Osmanlı gücünün işine yaramıştı. Her ne kadar bu zafer, Şeyh Mansur ile Köse Mustafa Paşa'ya ait ise de Anapa'daki Osmanlı Kuvvetleri Komutanı olan Battal Hüseyin Paşa, tebrik ve takdir edilmişti. Fakat, Battal Hüseyin Paşa'nın kaba ve yakışıksız hareketleri, Anapa kalesi halkı ile Şeyh Mansur'un rahatsızlığına sebep oldu. Bunun üzerine Şeyh Mansur, Çeçenistan'a geri döndü ise de Çeçen ve Dağıstan halkının Osmanlı padişahına yazılı başvurusu ve onun ardından Osmanlı Devleti'nin ricası karşısında Anapa'ya geri dönmek zorunda kaldı (1790). Bu dönüşten sonra Ağustos 1790'da, Gazi Hasan Paşa'nın emrindeki Osmanlı donanmasının Anapa'ya gelmesi ve Battal Hüseyin Paşa'nın da gönülsüz olarak Kuban'a doğru Ruslarla savaşmak için yola çıkmasına rağmen savaşmayarak Ruslara sığınması, keşif kolu olarak daha önceden yola çıkan Şeyh Mansur ve müritlerini zor durumda bıraktı. Çok geçmeden Şeyh Mansur ve müritleri, Khoperskoy kasabasında General German'in kuvvetleriyle karşılaştılar. Çok kanlı geçen muharebede her iki tarafta büyük kayıplar verdi. Şeyh Mansur'un beklediği Osmanlı yardımı da gecikmişti. Buna rağmen geri çekildi. Rusların durumu ise merkez karargâhlarından uzak düştükleri için daha da kötüydü. Bunu dikkate alan Şeyh Mansur, General German'ın takatı kalmamış askerlerine yeniden taarruz etti ise de Ruslar geri çekilmek durumunda kaldılar (1790 Eylül sonları).108

Hemen belirtelim ki, bu yenilgi Ruslara ders olmuş ve 1790 yılının sonlarında Kuban'daki Rus Ordusu Komutanlığı'na General Kont Gudoviç'i atamıştı. Aynı tarihlerde (2 Ekim 1790), Kuban'ın öte yakasında başsız kalan Osmanlı askerleri Anapa'ya geri dönmüş ve Trabzon Valisi Sarı Abdullah Paşa, Anapa Seraskerliğine tayin olunmuş ise bir yıl boyunca Trabzon'dan ayrılmamıştı. Tabiatıyla bu durum, Anapa'daki Osmanlı varlığı için büyük bir handikap idi. Bu şartlarda 1791 ilkbaharını geçiren taraflardan Ruslar, biraz da Osmanlıların Anapa'daki durumunun gevşekliğinden yararlanmak amacıyla, 21 Haziran 1271'de, General Kont Gudoviç komutasında Anapa üzerine yürüdü. Ertesi gün Rus askerleri, Şeyh Mansur'un da içinde bulunduğu Anapa Kalesi'ne sızmaya başladılar. 14 gün devam eden sokak çatışmaları sonunda Anapa'daki Osmanlı birlikleri yenildiler. Bu savaşta Ruslar, 93 subay ve 4000 askerini kaybetti. Fakat Ruslar için tek teselli kaynağı Şeyh Mansur'un yaralı olarak esir edilmesiydi.

Daha sonra St. Petersburg'a götürülen Şeyh Mansur, oradaki Şlisselburg hapishanesine atıldı. Osmanlı fevkalade elçisi Mustafa Rasih Paşa, St Petersburg'a kadar giderek onun diğer Rus esirlerle değiştirilmesini teklif etti ise de Ruslar tarafından kabul görmedi. Sonunda, yaklaşık üç yıllık bir mahkumiyetin ardından Şeyh Mansur, 13 Nisan 1794'te vefat etti. İddia edildiğine göre St. Petersburg'daki Preobrayenskoyagora Mezarlığı'na gömüldü.

John Baddeley'in şu sözleri, Kafkasya'da Ruslara karşı başlatılan "gazavat"ın bu ilk önderi için en uygun sözlerdir:109

"Hayatı, zaferlerle olduğu kadar yenilgilerle de dolu olan Mansur dağların ve ormanların sert tabiatlı savaşçılarını bir bir peşinden sürüklemesini bilmiştir. Doğru; Mansur, tüm Kafkas kabilelerini Ruslara karşı birleştirmeyi başaramadı, fakat bunu ilk düşünen ve böylesine bir tutkuyla sevilen özgürlüğün ancak bu şekilde korunabileceğini anlayan ilk insan olmuştur. O, böylece, gelecek yüzyılın başlarında "Müridizm" olarak ortaya çıkarak Rus İmparatorluğu'nun karşısına dikilen ve uzun yıllar onun ilerlemesine engel olacak akımın temellerini de atmıştır."

Aynı şekilde Mirza Hasan, Asâr-ı Dağıstan adlı eserinde İmam Mansur hakkında şu mısralara yer vermiştir:110

Müslümanlar geldi bir nur
Min yüz doksan dokuz ilde
Mü'mînlere beşârettir Kıyamete işarettir.
Dünyaya olmayın mağrur
Zahir oldu İmam Mansur
Münkirlere hasarettir
Zahir oldu İmam Mansur

B. İmam Gazi Muhammed (1793-1832)

Dağıstan'ın Gimri/Gimre köyünde doğdu. Babasının adı İsmail idi. Rusların Kazi Molla dedikleri Gazi Muhammed, Dağıstan'ın en büyük din alimi Said el Harakani'nin "rahle-i tedris"inden geçtikten sonra 1820'nin ortalarında, kendisini Nakşibendi-Halidiyye koluna girmesini sağlayan Şeyh el Seyyid Cemaleddin el Gazi Kumukî'nin yanına gitti. Daha sonra Cemaleddin, dinî ilimlerdeki tahsilini tamamlaması için onu mürşidi "Şeyh Muhammed el Yaragi''ye gönderdi. Onun bütün tarikat bilgisini almasını sağlayan Şeyh Muhammed el Yaragi, sonunda bu tarikatı Dağıstan'da yayması için Gazi Muhammed'e izin verdi. Bu arada, onu kızıyla evlendirdi.

Böylece Şeyh Cemaleddin'in halifelerinden biri olan Gazi Muhammed, 1827'de, Şemhal Mehdi Han'ın "gel, bana ve halkıma şeriatı öğret" şeklinde bir davet aldı 1829 yılına kadar orada kalan ve başarılı hizmetler yapan Gazi Muhammed, Mehdi Han dahil birçok kimsenin Nakşibendi tarikatına girmesine sebep oldu. Öyle ki 1829 yılının sonuna gelindiğinde, Şemhal'in tebaasının çoğu, Avarların önemli bir kısmı, Kunbut/Gumbet, Salatav ile Kumuk halkı onun takipçisi oldu. Ardından Hindal/Koyşubu'nun vaizi olan Gazi Muhammed'e Çirkah halkı tam bir bağlık gösterdi. 1829 yılının sonlarına kadar Ruslara karşı "pasif direniş" diye adlandırılabilecek olan "dua/ibadet"i savunan Gazi Muhammed, o andan itibaren şeriatı uygulamak ve Rus saldırılarına direnebilmek için gücün kullanılmasına karar verdi. Daha sonra Dağıstan'ın imamı seçilen Gazi Muhammed, 1830 yılının başlarında, Dağıstan'ın ulema ve ileri gelenleriyle büyük bir toplantı yaptıktan sonra Ruslara karşı cihad ilân etti.111

Ancak Gazi Muhammed'in bu Ruslara karşı eylemi, Şeyh Cemaleddin gibi Nakşibendi tarikatının önde gelenlerince benimsenmedi. Nitekim Şeyh Cemaleddin, gönderdiği mektubunda tepkisini "Yüksek alim, mürit Gazi Muhammed! Sen tarikatı kabul etmiş isen sen kendi disiplinini muhafaza ederek sana gelen kişilere bildiklerini öğretebilirsin, bunun dışında sen insanları karışıklığa savaşa tahrik etmekle yükümlü değilsin" demek suretiyle ortaya koymuş ve fakat, Gazi Muhammed onu dinlememişti.112

Şubat 1830 ortalarında Andi'ye giren Gazi Muhammed, Avaristan hakimi Bahi Bike'den Ruslarla ilişkilerini kesmesini ve kuvvetleriyle kendisine katılmasını rica ettiyse de tatminkâr bir cevap alamadı. Bunun üzerine harekete geçen Gazi Muhammed Avaristan'a girerek Hunzah'ı kuşattı. Fakat, 24 Şubat'ta yenildi. Rus kaynaklarına göre bu yenilginin sebebi, Zakartala'daki Rus tehdidinden dolayı Gazi Muhammed'in erken harekete geçmesiydi. Mart 1830'da, Zakartala'nın Ruslar tarafından işgal edilmesi Dağıstan'da büyük bir tepki topladı. Zakartala halkının yardım taleplerine kayıtsız kalamayan Dağıstan halkından toplanan büyük kuvvetler, Gazi Muhammed'in liderliğinde Mayıs-Aralık döneminde, Alazın vadisine inerek Ruslarla savaştı. Aralık 1830'da, Şeyh Muhammed el Yaragi, Gazi Muhammed'e verdiği desteği açık hale getirdi ve Ruslara karşı cihad ilân etti. Bunun sonucunda Gazi Muhammed'in etkisi daha da genişledi.113

Mart 1831'e kadar Temürhanşura'ya hakim olan Ağaçkale/Çimkeşkent'i tahkim eden Gazi Muhammed, üzerine saldıran Rusların Dağıstan Kuvvetleri Komutanı General Prens Bekoviç-Çerkaskii'yi 19 Nisan'da yendi ve Prens Bekoviç-Çerkaskii'nin, Derbend'e çekilmesini sağladı. Bu zaferin ardından 16 Mayıs'da Altıboyun'a yerleşen Gazi Muhammed, burada da Baron Taube'ye bağlı Rus kuvvetlerini mağlup etti (20 Mayıs). Haziran başında, Altıboyun, Piri Avul ve Ağaçkale'ye doğru Kahanov'un boş yere hücumlar yapmasını sağladı. Bundan yararlanarak Tarku'yu el geçirip Burnaya ve Nizovoe'yi kuşattı ise de Kahanov'un dönmesiyle geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat, Haziran başlarında, Gazi Muhammed ve müritlerinin Burnaya'ya saldırıları sürdü. Bu saldırılar o kadar arttı ki, Rus askerleri Burnaya Garzinonu'ndan dışarıya çıkamadı.

Diğer taraftan Rus General Veliaminov'in kış seferinden muzdarip olan Çeçen ve Kumuklarından desteğini alan Gazi Muhammed'in adamlarından Abdullah el Aşilti, Mayıs ortalarından harekete geçtikten sonra 7 Haziran'da, Vnezapnaia (Venizapnoya) önlerinde göründü. 17 Haziran'da bu kaleye giden bütün yolları kesti. Bu sırada ise Kumuklar ile Kara Nogayların desteğini almış olan Abdullah, 26 Haziran'da kaleyi kuşatmaya başladı. Üç gün sonra Gazi Muhammed gelerek kuşatmaya katıldı. Fakat, General Emanuel'in kuvvetleriyle 10 Temmuz'da Vnezapnaia'ya gelmesi üzerine Gazi Muhammed kuşatmayı kaldırarak planlı bir şekilde ormanlık bir bölgeye çekildi. Aktaş-Akçı adı verilen bu yerde ani bir taarruzla Rusları yenen Gazi Muhammed, düşmana 400 yaralı ve ölü kayıp verdirirken bir topunu da ele geçirdi. General Emanuel, yaralı olarak kaçıp kurtulanlar arasındaydı. Bu zafer, Kafkasya'da Gazi Muhammed'e yeni katılımları sağladı. İmam'ın adamları, zaferin etkisiyle Karabulaklar, yarı pagan İnguşlar ve Kabartaylar arasında başarılı tebliğ faaliyetlerinde bulundular.

Hatta İnguşlar, 500 silahlı grup kurarak Gürcü askeri yolu boyunca Rusların iletişim hatlarını kestiler. Temmuz'un ikinci yarısında, Çeçenistan'dan ayrılıp Dağıstan'a dönen Gazi Muhammed, 31 Ağustos'da, Derbend'i kuşattı. Sekiz gün devam eden bu kuşatma, 8 Eylül'de, General Hakanov'un Derbend'e yaklaşması üzerine dağlara çekildi. 10 gün kadar Kaytak ve Tabasaran'da kalan Gazi Muhammed, daha sonra Tarku ve Gimre'ye, oradan da Rusların karşı saldırılarına hedef olacağı Salatav'a gitti. Bu sırada ise, özellikle Veliaminov komutasındaki Rus birlikleri, Şemahi'ye geldiler. Son derece acımasızdılar. Öyle ki Kaytak ve Tabasaran'da yirmiye yakın köyü tahrip ettiler. Sonunda bu iki bölge, Ruslara teslim oldu (23 Ekim). Gazi Muhammed ise, 1 Kasım'da, Rusların, Kaytak ve Tabasaran'da uğraşmalarından yararlanarak Terek nehrinin aşağı kıyılarındaki Kızlar Kalesi'ne hücum etti. Bu kale ele geçirilerek kısmen tahrip edildi. Gazi Muhammed'in bu başarısı, General Veliaminov'un bütün planlarını altüst etti. Çünkü Kızlar Kalesi'nde, Rus kaynaklarına göre, 126'sı sivil 134 kişi öldürülmüş, 38'i yine sivil 45 kişi yaralanmıştı. Ayrıca 30 ev ile 3 kilise tamamen yakılmıştı. Zarar 200.000 ruble idi. En önemlisi de çoğu kadın 168 kişi de esir alınmıştı. Bunun yanı sıra bir miktar para da Gazi Muhammed ve adamlarının eline geçmişti. Sonuçta Kızlar Kalesi baskını, Kafkasya'da, Gazi Muhammed'in itibarını yücelttiği gibi Rus savunma hatlarına saldırıları da artırdı.

Aralık başında, Gazi Muhammed, 600 adamıyla birlikte yeniden Ağaçkale'ye çekildi. Burada daha önceki gelişinden dersler çıkardıktan sonra Rusların saldırması için tuzaklar hazırladı. Gerçekten Ruslar, 6 Aralık'ta başarısız bir saldırıda bulundularsa da 13 Aralık'ta başarı sağladılar. Gazi Muhammed ile birkaç adamı bu başarılı Rus baskınından kaçmayı başardıysa da çoğu mürit hayatını kaybetti. Her ne kadar Ruslar, Ağaçkale'ye düzenledikleri saldırıda başarı kazandılarsa da bunun maliyeti yüksek oldu. Nitekim bu saldırıda Ruslar, 96 ölü ve 296 yaralı verdiler. Bu Rus saldırısı, 1831 yılı içinde Dağıstan'da gerçekleşen son saldırı oldu. Küçük saldırı ve çarpışmalara rağmen 1832 ilkbaharına kadar Dağıstan'a göreceli bir sükûnet hakimdi.

Mart 1832 sonunda Gazi Muhammed, Orta Kafkaslar bölgesinde bulunan Vladikafkas'da aniden göründü ve Nazran/Naşran'a saldırmaya çalıştı. Bütün İnguş ve Osetlerin işbirliğini sağlayamayan ve özellikle Gürcü askeri yolunu kesmeye yönelik saldırılarda başarı elde edemeyen Gazi Muhammed, aniden göründüğü gibi yine aniden geri çekildi.

Şurası bir gerçek ki, Baron Grigorii Vladimiroviç Rosen'in 20 Ekim 1831'de, Kafkasya'daki Rus Orduları Başkomutanı olması gerek Kafkasya'nın ve gerekse Gazi Muhammed'in kaderini değiştirdi. Nitekim Gazi Muhammed, küçük saldırılar dışında savunmadaydı. 1 Temmuz'da, İrpili/Erpeli yakınındaki Yol-sus Dağ'daki (Yol-Sus-Tawh) konumunu güçlendirdi. Bu sırada, Baron Rosen, Gürcü askeri yolu boyunda bir kuvvetle ilerlemekte ve komşu kabileleri zorla itaat ettirmekteydi. Bununla yetinmeyen Baron Rosen, 24 Temmuz-5 Ağustos tarihleri arasında, bir İnguş kabilesi olan Galgaylar üzerine bir sefer düzenledi. Veliaminov ise, 25 Temmuz-9 Ağustos arasında, Karabulaklar ve Galaşalar (Galashas) aleyhine bir sefere çıktı. Sonuçta, 25 köy tahrip edildi. Buna rağmen Ruslar hız kesmediler.

Aksine, 15 Ağustos'da, Baron Rosen ile Veliaminov kuvvetlerini birleştirdiler. İki gün sonra Rosen, 15000-20000 kişilik bir kuvvetle Aşağı Çeçenistan'a gitti. Ruslar, 6 Ekim'e kadar, Aşağı ve Büyük Çeçenistan ile İçkeri'ye, sistematik olarak bahçeleri, tarlaları ve köyleri yağma ve tahrip ederek gidip geldiler. Fakat Ruslar, güçlü bir direnişle karşılaştılar. Özellikle, 27 ile 30 Ağustos'ta Goyta yakınındaki ormanlarda gerçekleşen iki savaş ile 4 Eylül'deki Germençuk'un (Germanchuk) fethi bir hayli şiddetliydi. Buna karşılık Gazi Muhammed, Çeçenlere yardım için 22 Ağustos'da Vnezapnaya'ya (Vnezapnaia) karşı bir askerî harekât düzenledi. Bu yürüyüş, Gazi Muhammed için sonun başlangıcıydı. Nitekim, 31 Ağustos'ta, 500 kişilik güçlü bir Kossak birliğine tuzak kuran Gazi Muhammed, onlara 155 kayıp verdirip iki toplarını da ele geçirdi. Bununla beraber, Rus ilerlemesini durduramadığını anladı ve sonunda, 10 Eylül'de Gimre/Gimri'ye çekildi.

Eylül sonunda Gazi Muhammed, bir Rus esir aracılığıyla General Klugenau'ya ayrı ayrı iki mektup yazarak kendilerine baskı yapılmaması şartıyla mütareke teklifinde bulundu. Fakat bu teklif, Klugenau tarafından "teslim olma ve Rus hakimiyetini tanıma" şeklinde bir cevapla karşılandı. Hatta, Gazi Muhammed'in Mekke'ye hacca da gidebileceği kendisine hatırlatıldı. Tabiatıyla Gazi Muhammed, bu teklifleri reddetti ve kendi savunma tedbirlerini artırmaya yöneldi. Bundan dolayı Ruslar, Kafkasya'daki askerî ilerlemelerini sürdürdüler. Nitekim Baron Rosen, 10 Ekim'de, Salatav'ı itaat altına aldı. 29 Ekim'de, Temirhan-şura'ya vardı. Artık Ruslar için son hedef, Gazi Muhammed'in bulunduğu Gimri idi. Bu yerde asker dahil kadın, çocuk, yaşlı olmak üzere 3000 kişi bulunmaktaydı. General Veliaminov ile Klugenau Gimri'yi iki koldan kuşattı. General Veliaminov komutasında beş buçuk piyade taburu, on bir top ile Gürcü süvarileri var iken General von Klugenau komutasında ise Abşeron alayı ile üç top ve Kazak süvarileri ile yerli işbirlikçileri yer almaktaydı. Görüldüğü gibi bu Rus gücüne direnmek imkânsızdı. Yine de, Gazi Muhammed'in müritleri kahramanca savaştılar ve çoğu şehit düştü. Bu arada, Gazi Muhammed'de şehit olmuştu. Bir taraftan Gazi Muhammed'in şehadeti ve diğer taraftan da Şeyh Şamil'in kayıp olması, Gimri halkının moralini bozmuş ve direnmenin daha fazla kayıp anlamına geleceğini görmüşlerdi. Bunun sonucunda, 29 Ekim'de, Ruslar, Gimri'ye girdiler.114

John Baddeley, Gazi Muhammed'in ölümünü şu sözlerle anlatıyordu:

"...İki taş kulübenin önünde bir yığın şeklinde yatan ölülerin arasında muhteşem görünüşlü bir adam dikkati çekiyordu. Yerdeki adam, ölü olduğu halde bir eliyle sakalını kavramış; diğer elini de dua edermişçesine gökyüzüne çevirmişti. Ölülerin kimliklerini tespit etmek için çağrılan Dağlılar, dehşet içinde imamları Gazi Muhammed'i tanıdılar. Gazi Muhammed, Kutsal Savaşın lideri, Allahın sevgili kulu ölmüştü!"

Diğer taraftan Gazi Muhammed'in cesedi, Ruslar tarafından birkaç gün teşhir edildikten sonra Şemhal'in başkenti Tarku'ya gönderildi ve Burnaia/Burnaya Kalesi'nin üst tarafına gömüldü. Yıllar sonra Şeyh Şamil, 200 atlıyı yollayarak Gazi Muhammed'in naaşını Gimri'ye getirtti.115

C. İmam Hamzat / Hamza Bey(1789-1834)

İmam Hamza, 1789'da, Avaristan'ın en büyük köylerinden biri olan Hutsal/Hozalt'da, doğdu. Han ve beylerin sınıfça kendilerinden aşağı kadınlarından olma çocuk anlamında bir Canka/Janka olan Hamza'nın babası, kahramanlığı ve idareci kabiliyeti ile tanınmış Ali İskender Bey olup annesi bir Avar ailesine mensup idi. Hamza, Kur'an ve Arapçayı önce Çoh köyünde öğrendi, Hunzak'da ise devam etti. Burada babasının konumundan dolayı Avar hanı Ali Sultan Ahmed'in dul eşi Bahu Bike tarafından saraya alındı ve on yaşına kadar orada yaşadı. Genç bir adam olarak içki içerken Gazi Muhammed ile karşılaşmasından sonra bundan vazgeçerek dindar bir Müslüman oldu. Aynı şekilde Gazi Muhammed'in telkinleriyle Nakşibendi tarikatına girdi ve onun Ruslara karşı ilân ettiği cihadı destekledi. Gerçekten 1826'da, Rus karşıtı eylemlere karışan Hamza, en kısa zamanda, Gazi Muhammed'in en cesur adamlarından biri oldu.

1830'da, Zakartala'da Ruslara karşı bir saldırı düzenleyen Hamza, daha sonra Şeyh Şaban el Buhnudi ile birlikte müzarekelerde bulunmak için Rus askerî kampına gittiyse de tutuklandı ve birkaç ay Tiflis'te tutuldu. Onun serbest kalması üzerine Ruslar, Gazi Muhammed'e karşı Hamza'yı kullanmayı ümit ettiler. Fakat Hamza gidip yeniden Gazi Muhammed'in hizmetine girdi. O andan itibaren Ruslara karşı eylemlerin merkezinde yer aldı. Ne var ki Hamza, Rus saldırılarının arttığı 1832 yazının Temmuz başında (2-3 Temmuz), Yol-sus Dağ'daki (Yol-Sus Tawh) bir muharebede yaralandı. Bu yaralanma, aynı yılın Temmuz-Ağustos aylarında, Zakartala'ya yönelik akınlardan onu alıkoyamadı. Ruslar, Ekim 1832'de, Gimri'ye saldırdıklarında Hamza, Hutsal'daydı. Her ne kadar Gazi Muhammed'in yardımına gitmek için acele ettiyse de bunda başarılı olamadı. Fakat Gazi Muhammed'in ölümünden sonra ulema ve ileri gelenler, Hamza'yı yeni imam atadılar. Aslında bu yeni imam toplantısı ve tayini Şeyh Muhammed el Yaragi'nin bir girişimiydi. Zaten Gazi Muhammed de kendisine halef olarak Hamza'yı işaret etmişti.

Yeni imamın ilk hareketlerinden biri Ruslarla uzlaşmaya çalışmaktı. Bu amaçla, Gimri'den Kahanov'a müzakereciler gönderdi. Kahanov ise Hamza'ya Temirhan-şura'da yüzyüze görüşme teklifinde bulundu ise Hamza, 1830 tecrübesini göz önünde bulundurarak mektupla görüşmeyi tercih etti. Bu mektubunda Hamza, "şeriatımıza hiçbir zarar gelmemek şartı üzerine sizinle uzlaşmaya razıyız" demekteydi. Fakat Hamza, Ruslardan hiçbir cevap alamadı. O da Ruslarla aralarında aracılık yapması için Şemhal'e yaklaştı. Ancak, Hamza, Şemhal'in "İmam"a karşı güç kullanmada Rusları kışkırtmakta olduğundan habersizdi. Ruslar ise Hamza'nın samimiyetine inanmadılar. Buna rağmen Baron Rosen, Şemhal'e Hamza'ya bildirmesi için "Eğer kendisi gerçekten uzlaşmayla ilgiliyse ve Mekke'ye gitmeyi istiyorsa Şemhal'in oğlunu rehine olarak ona gönderelim" şeklinde bir emir gönderdi.

Hamza bunu kabul etti ise de buna Rosen'in cevabı "Bir Rus komutanın sözü onun için yeterli olmalıdır" tarzında oldu. Bunun üzerine görüşmeler kesildi. Asla bir daha bu konu gündeme gelmedi.

Ancak Ruslar, Hamza'yı yakalamaya kararlıydılar ve bu yüzden Avar hanına baskı yapıyorlardı. İlk aşamada bunda başarılı olamayan Ruslar, diğer bütün mahalli idarecileri Hamza'ya karşı birleştirmeye çalıştı. Ekim 1833'te Hamza, Girgili/Gergebil'yi tehdid ettiği zaman onun halkına Şemhal, Mehtuli Han ile Akuşa konfederasyonu tarafından yardım edildi. Buna rağmen Girgil Hamza'nın yönetimine girdi. Bu arada Hamza, Avar han ailesi ile rekabet halindeydi. Üstelik Ruslar, aralarında iktidar mücadelesi olan han ile annesini Hamza'ya karşı çıkmaya zorluyorlardı. Rekabet o kadar yoğun idi ki Mart 1834'te, Bahu Bike gizlice Hamza'ya bir suikasd düzenlemeye çalıştı. 1834 Ağustos başında Hamza, Avaristan'a saldırdı ve Hunzak'ı kuşattı. İki hafta sonunda bir anlaşmaya varıldı ve Bahu Bike antlaşmanın tamamen uygulanmasına kadar oğullarından ikisini rehine olarak verdi.

25 Ağustos'ta, Bahu Bike'nin üçüncü oğlu da görüşmelere katıldı. Ne var ki, o gün, Hamza'nın erkek kardeşi ve birkaç adamının öldürüldüğü gibi Bahu Bike'nin iki büyük oğlu Nusal Han ile Umma (Ömer) Han ve bütün arkadaşları silahla öldürüldü. Ardından Hamza, Bahu Bike ile Avar Han Sarayı'nın diğer bütün kadınlarının öldürülmesini emretti. Sadece, Nusal Han'ın eşlerinden biri hamile olduğu için öldürülmedi. Rus kaynakları, acımasızca, bu öldürmelerin tahrik eseri olduğu, Bahu Bike'ye karşı bir kini olan Gazi Kumuk ve Kura Hakimi Aslan Han'ın tahrikiyle Hamza'nın bunu yaptığı iddiasında bulundular.

Bu şekilde Hunzak'ta hakimiyetini perçinleyen Hamza, Eylül 1834 başında, bütün kuvvetlerini toplayarak Akuşa kuvvetlerinin kontrol edildiği bir yer olan Tsudaqar (Tsudakhar) üzerine yürüdü. Hamza'nın bu ilerlemesini önlemek istemelerine rağmen Ruslar, Çeçenlerin ünlü savaş lideri Endiri/İndirili bir Kumuk olan Hacı Taşo'nun onun otoritesini kabul etmesinden sonra Hamza'yı büyüyen bir tehlike saydılar. Bundan dolayı Ruslar, Hamza'ya karşı bir sefer yapmak için hazırlıklara başladılar. Bununla beraber bu seferin yapılması asla gerçekleşmeyecekti. 19 Eylül günü, Hamza, Cuma namazını kılmak için Hunzah Camii'ne girerken suikaste uğradı.116 Bu suikast, siyasi değil kişisel sebeplerle öldürülen hanın süt kardeşi, ünlü Hacı Murat'ın ağabeyi, Osman tarafından intikam amacıyla yapılmıştı. Aslında Hamza, bu suikastten haberdâr edilmişti. Fakat onun tedbir almayı gerekli kılmayan kader anlayışı, kendisinin hazin sonunu hazırladı. Şu sözler, Hamza'nın suikasti haber veren müritine söyledikleriydi:117

"Eğer ölüm meleği, ruhumu almak için geliyorsa O'nu durdurabilir misin? Elinden bunu yapmak gelmeyeceğine göre, evine git ve beni barış içinde bırak. Allah'ın isteği asla önlenemez. Eğer Allah, yarın ölmemi dilemişse ben yarın öleceğim."

Yukarıdaki sözler gibi Hamza'nın ölümünü de Baddeley, Rus kaynaklarına dayanarak şöyle aktarmaktaydı:118

"Öğle vakti girince müezzin, ezan okuyarak inananları camiye davet etti. Hamzat da yanında kendisine en yakın 12 müridi olduğu halde, kutsal binaya girdi. İçeride bir loşluk vardı. Hamzat, tam İmamlık yerine vararak ibadete başlayacaktı ki, ileride burkalarına sarılı bir vaziyette diz çökmüş olarak oturan birtakım adamlar gördü. Onlara doğru yöneldi. Oturanların arasında bulunan Osman, hemen ayağa fırlayarak arkadaşlarına seslendi: 'Yüce İmamımız sizinle namaz kılmağa geldiği halde siz neden halâ ayağa kalkmıyorsunuz?' Arkasından aniden çektiği tabancasını Hamzat'ın göğsüne boşaltarak onu ölümcül bir şekilde yaraladı. Diğer silah sesleri de bunu izledi ve İmam'ın katili de delik deşik edilerek öldürüldü".

D. Şeyh Şamil (H. 1212, M. 1796/1797-1871)

Kafkasya'daki Müridizm hareketinin üçüncü imamı olan Şeyh Şamil, Dağıstan'ın Gimri/Gimre köyünde doğdu. Babası bir uzden olan Dengav Muhammed, annesi ise Aşilta'da yaşayan Gazi Kumuk'un yönetici ailesine mensup119 Bahu Mesedu idi. Kendisine verilen ilk ad Ali idi. Babası, ailenin bu ilk çocuğuna kendi babasının adını vermişti. Fakat küçük Ali sürekli hastalanıp zayıf bir yapıya sahip olunca ailesi ad değiştirmenin çocuğa iyi geleceği şeklindeki geleneksel düşüncenin etkisiyle ona Şamil (Şemuil) adını verdi. Gerçekten isim değişikliği Şamil'in sağlığının düzelmesine serpilip gelişmesine sebep oldu. Uzun yıllar sonra yaşlı Şamil'e bu isim değişikliği sorulmuş ve Şamil o günler hakkında "İsim değişmesinin mi buna tesiri olmuştu, bilemem" demişti.120

Şamil, altı yaşında dayısı Hazur'un yanında ders almaya başladı. Daha sonra ona Kuran dahil ilk İslâmî bilgilerini, kendisi de o yıllarda henüz on yaşına bile gelmemiş Dağıstan'ın ilk imamlığını yapan Gazi Muhammed verdi. Fakat Şamil'in esaslı ilk hocaları Harakanili Said ile Gazi Kumuklu Şeyh Cemaleddin idi. Aynı zamanda, Şeyh Cemaleddin, Şamil'in Nakşibendi tarikatına girmesini sağladı ise de Şeyh Muhammed Yaragi tarafından halife olması takdir edildi. 121

Şamil, isim değişikliğinden beri hem gürbüz ve hem de hareketli bir çocuk olmuştu. Yaşıtlarıyla oyun oynayan ve şakalaşan Şamil, spor yarışlarında da yetenekliydi; en çok, koşu, yüzme, atlama ve güreşi severdi. 14 yaşında Şamil, gramerine dahil çok iyi Arapça öğrenmiş, tecvid ve mantık okumuş, 20 yaşlarında Kur'an ayetlerinı tefsir edebilecek bir ilmî seviyeye ulaşmıştı.122 Şamil'in bu özelliği, onun imamlığı döneminde İslâm şeriatının uygulanmasında tavizsiz bir şekilde, "sırat-ı müstakim" üzere olmasını sağlamıştı.

Gazi Muhammed, Dağıstan'ın ilk imamı olarak siyasî faaliyetlere başladığında Şamil onun ilk müridi ve destekçisi oldu. Öyle ki Şamil, 1832'de, Gazi Muhammed'in Gimri'deki direnişinde yanındaydı ve oradan yaralı olarak sağ kurtulan iki kişiden biriydi.

Şamil, 19 Eylül 1834'te, Hamza/Hamzat Beğ'in bir suikast sonucunda ölümünden sonra yeni imam seçildi ve ilk eylemi Bulaç Han'ı öldürmek oldu. Daha sonra Hunzak'un üzerine yürüdü ve çok geçmeden Avaristan'ın tamamında kontrolü eline aldı. Bunu gören Rusların Kuzey Dağıstan'daki kuvvetlerinin yeni komutanı Tuğgeneral Lanskoi, komutasındaki bir kuvvetle, Gimri'ye saldırmayı planladı. 26 Eylül'de Ruslar, Şamil'in haberini aldığı bir saldırıyla Gimri köyünü bağ/bahçe ve tarlalarıyla birlikte tahrip ettiler. Bu Rus saldırısının üzerinden iki hafta geçmeden Temirhan-şura ve Apşeron Piyade Alayı Komutanı Albay Klüge von Klugenau, Hunzak'a bir sefer düzenledi. Amaç, yeni imamın Hunzak'a tecavüzlerini önlemek olduğu kadar diğer dağ topluluklarındaki gibi Avaristan'da barışı korumak ve yönetici olarak Gazi Kumuk Hanı Aslan Han'ın kabulünü sağlamaktı. Bu amacına ulaşan Albay Klugenau, 14 Ekim 1834'te Temirhan-şura'dan ayrılarak 17 Ekim'de Akuşa ve 23 Ekim'de de Girgil'i ele geçirdi. 27 Ekim'de Girgil'den 3500 kişilik bir kuvvetle ayrılan Albay Klugenau, Mohoh (Mohokh) yakınında Şamil'in komuta ettiği 1000 kişilik bir kuvveti yendi. 30 Ekim'de Hutsal'a saldırarak tahrip etti ve Temirhan-şura'ya döndü. Böylece, Kuzey Kafkasya'da Rus hakimiyeti kurulmuş oldu.123 Şamil ise 1836 yılına kadar, Dağıstan'da kendi varlığını güçlendirmeye çalıştı. Şamil, Ocak 1836'da, Çeçenistan'da yeni bir güç haline gelen ve daha önce aynı bölgede hüküm sürmüş olan Aşiltili Şeyh Abdullah'ın ilk takipçilerinden Hacı Taşo ve Kibid Muhammed ile bir anlaşma yaptı. Bu ise Dağıstan ve Çeçenistan'da Şamil'in hakimiyetini perçinledi.124

Çok geçmeden, o ana kadar Çerkezistan işleriyle uğraşmakta olan Baron Rosen, 1836 yazından itibaren dikkatini Çeçenistan ve Dağıstan'a çevirdi. Baron Rosen, Albay Klugenau'nun aksine Şamil'in şartsız tesliminden yanaydı. Bu yönde ilk girişim, Ruslarla anlaşmaları için Dağlıları ikna etmek amacıyla Rus hükümetine sadık bir alimi göndererek Şamil'in otoritesini kırmaktı. Kazanlı Taceddin ibn Mustafa Efendi ile anlaşıldı Fakat, Dağlılar bu kişinin kendi bölgelerine gelmelerini istemediler ve hatta ölümle tehdid ettiler. Bu başarısız girişimden sonra Şamil'i ortadan kaldırmak için Rosen, Çeçenistan ve Dağıstan'a bir askerî harekât yapılmasına karar verdi. Bunun üzerine Ruslar, harekete geçerek Zandak ve İrgin'i ele geçirdiler (Ağustos-Eylül 1836). Bu sırada Şamil, genel olarak savunmada kaldı ve Nisan 1837'de, Ruslarla müzakere imkânı bulmaya çalıştı ise de bunda başarılı olamadı. Çünkü Baron Rosen, herhangi bir Rus yetkilinin Şamil ile temasını yasaklamış ve Şamil'e de teslimden başka bir seçenek bırakmamıştı.

Bu süreçte Kuzey Kafkasya'da kendilerini güçlü gören Ruslar, Mart 1837'de, Aşilta üzerine bir harekât düzenlediler. Bu harekâtın amacı, Andi bölgesine ve Çeçenistan'a bir sefer yapacak olan ve Baron Rosen tarafından Kafkasya hattının sol yakasındaki kuvvetleri komutanlığına getirilen İşveç asıllı General Feze'nin işini kolaylaştırmaktı. Klugenau'nun üstlendiği bu görev, bir gösteri harekâtı olup Şamil'in dikkatini Çeçenistan yerine Dağıstan üzerine çekmekti. Klegenau, kendisine Avar suyu üzerinde bulunan ve uzak olmasına rağmen yanlışlıkla Aşilta Köprüsü diye anılan köprüyü hedef seçti. Henüz 27 Şubat'ta, Apşeron alayının 480 kişilik 1.Taburunu Albay Avremenko komutasında Karanay'a gönderdi. Kendisi de ertesi gün geride kalan 363 kişilik kuvvetle onlara katıldı. Albay Klegenau komutasındaki kuvvetler Karanay ile Gimri'yi birbirine bağlayan yolun yarısını geçtikten sonra 1 Mart'ta, "Gimri kaynağı" denilen yerde toplandılar. Ardından yola devam eden Ruslar, Aşilta Köprüsü'ne yaklaştıkları sırada Dağlıların saldırılarıyla karşılaştılar. Bu çarpışmalarda, Ruslar büyük kayıplar verdiler. Rus komutanlardan İveliç kurşunla vurularak, Avremenko ile Pisaref kılıç ve kinjallerle parçalanarak öldürülürken Klegenau, Gimri'de gösterdiği cesaretle hem kendisini ve hem de askerlerini kurtardı. Aşilta felaketi'ni ise Karanay'da öğrendi.125

Diğer taraftan General Feze, Ocak 1837'de Grozni'ye varmasının ardından Aşağı (4-12 Şubat) ve Büyük Çeçenistan'a (16 Şubat-11 Nisan) iki sefer düzenledi. Bu pek fazla önem arz etmeyen seferlerden sonra 13 Mayıs'ta, Temirhan-şura'ye dönen General Feze, 19 Mayıs'ta, 4899 süngü, 18 top, 4 havan top ve 343 Kazak'tan oluşan kuvvetleri ile Dağıstan'a doğru bir sefere çıktı. Cengutay ve Kaka-şura yolunu izleyerek Urma ırmağına ulaşan Rus kuvvetleri, 10 Haziran'da Hunzah'a girdiler. Şamil, Hacı Taşo ve Kibid/Kabet Muhammed'in Tilitl/Tiliq'de olduğunu öğrenen General Feze, 18 Haziran'da Ensal'a ulaştıktan sonra 21 Haziran'da direnişle karşılaşmasına rağmen Aşilta'yı aldı. Artık General Feze'nin istikameti Tilitl idi. Tilitl yolunda, Hunzahlı Ali Bek ile Surhaylı Kulavi komutasındaki Dağlılarla savaşmak zorunda kaldı. Daha sonra yoluna devam eden General Feze, 8 Temmuz'da, Şamil'in bir aydır kuşatma altında olduğu Tilitl önlerine vardı.

Bir hafta kadar Tilitl'in dış mahalleleri ile birkaç binayı ele geçirmekle meşgul olan Ruslar, 17 Temmuz'da, genel bir saldırıya başladılarsa da köyün üst tarafları dışında pek başarılı olamadılar.

Ertesi gün taraflar, Şamil'in önerisi üzerine ateşkes yaptılar. Böylece Şamil, Tilitl halkının daha fazla zarar görmesini, General Feze de kendi kuvvetlerinin daha da yıpranmasını önlemiş oldu. Bunun üzerine Ruslar, 19 Temmuz'da buradan ayrılarak 21 Temmuz'da Hunzah'a çekildiler. Şamil de, Ahulgoh'a gitti.126

Ancak, Çar I. Nikola'nın, Eylül-Ekim aylarında Kafkasya'yı ziyareti, Şeyh Şamil'in Ruslara karşı yürüttüğü mücadelede yeni bir safhanın başlamasına sebep oldu. Tabii ki bunda Şeyh Şamil'in Tiflis'te Çar'ın kendisiyle görüşme talebini reddetmesi önemli rol oynamıştı. Hatta, daha sonra Çar'ın aynı içerikli mektubuna verdiği cevap ise Ruslar açısından bardağı taşıran son damla olmuştu. 10 Ekim 1837 (Eski takvime göre 28 Eylül 1837) tarihini taşıyan mektubunda Şamil, Kafkasya'da Çar'ın hakimiyetini tanımayacağını sert bir şekilde dile getirmişti:127

"Ben, Kafkasya'nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil, Tanrının himayesini çarların efendiliğine feda etmemeğe ahteden özü, sözü doğnu bir Müslümanım.

Çar Birinci Nikola'yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmiyeceğini, General Klug'a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim.

Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi Çar ile görüşmek üzere beni hâlâ Tiflis'e dâvet edip duruyorsunuz.

Bu dâvete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumla son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fâni vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat'î kararımı asla değiştirmiyeceğim.

Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola'ya ve kölelerine böylece malûm ola..."

Şeyh Şamil'in bu red cevabını içeren mektubunu alan Çar I. Nikola, ilk iş olarak, Baron Rozen'i görevden aldı ve yerine 12 Aralık 1837'de Kafkasya'daki Rus Orduları Başkomutanlığı'na General Golovin'i atadı. Onun görevi, Dağıstan ve Çeçenistan'ı Rus hakimiyetine sokmaktı.128 Bu amaçla bir savaş planı hazırlamıştı. Buna göre a) Karadeniz kıyılarına bir çıkarma yapılacak b) Yukarı Samur bölgesi itaat altına alınacak c) Çeçenistan ve Dağıstan işgal edilecekti.129

Esasında 1838 yılı Dağıstan ve Çeçenistan'da oldukça sakin geçmişti. Ruslar, Şamil'e karşı savaş hazırlıklarını sürdürürlerken Şamil de, Andi Koysu'nun üzerindeki uçurumlar boyunca yükselen Ahulgoh'a çekilerek savunma tedbirlerini artırmaya çalıştı. Ahulgoh, geleneksel olarak Hindal halkının sığınak olarak kullandığı bir yerdi. Aynı zamanda, Kumuk ovasına, Hunzah'a, Mehtuli Han ile Şemhal'in topraklarına aşağı yukarı eşit uzaklıktaydı. Bundan dolayı Şeyh Şamil, Ahulgoh'u seçmişti.130

Ruslar, Şamil'e yönelik askerî harekâtı, Kafkasya ve Karedeniz Hatları Komutanı Tuğgeneral Grabe'ye havale ettiler. Ocak 1838-Mayıs 1839 tarihleri arasında hazırlıklarını tamamlayan Tuğgeneral Grabe, ilk önce Rus hatları ile geçiş yollarına baskınlar düzenleyen Hacı Taşo'ya karşı ordusunu harekete geçirerek onu etkisiz hale getirdi (21-27 Mayıs 1839). 2 Haziran'dan itibaren Şeyh Şamil'e karşı sefere başlayan Grabe ve yaklaşık 30.000 kişilik ordusu, 5 Haziran'da Burtinah/Burtunai, 11 Haziran'da, Şamil'in büyük kuvvetlerle beklediği İrgin'e ulaştı. Fakat Şeyh Şamil'in bu kuvvetleri bile Rusları durdurmaya yetmedi ve sonunda, Şeyh Şamil, Ahulgoh'a çekilmek zorunda kaldı. Ruslar ise Andi Koysu üzerinde bir köprünün yıkılması ve yeniden inşa edilmesinin verdiği on günlük gecikmenin ardından 24 Haziran'da, Andi Koysu'yu geçerek Ahulgoh önlerine geldiler. Böylece Rusların 80 günlük Ahulgoh kuşatması başlamış oldu. Şamil, 1000 kadarı savaşçı, geri kalanı kadın, çocuk ve yaşlı 4000 kişiyle Ahulgoh'u savunmaktaydı. Ne var ki, geçen sürede artan yokluk, Şamil'in de direncini kırmaktaydı. Rusların da bildiği bu durum karşısında Şeyh Şamil, ilk olarak 9 Temmuz'da ve ikinci olarak da Rus genel saldırısından sonra Ruslarla görüşmek istedi. Fakat Grabe'nin buna cevabı Şamil'in rehine olarak oğlunu vermesi, Ahulgoh'un şartsız teslimi, bütün silahların Rusların emrine verilmesi ile Ahulgoh'un Rus İmparatorluk toprağı olarak kabul edilmesi ve Dağlıların izinsiz buraya girmemesi gibi birtakım şartları bildirmek şeklinde oldu. Tabii olarak Şeyh Şamil bu şartları reddetti ise de 19 Ağustos'ta bu görüşme isteğini yineledi. Bu kez Grabe, Şeyh Şamil'in "savaş suçlusu" olarak teslim olmasını kesin bir dille vurguladı. Son olarak da 28 Ağustos'ta, Şeyh Şamil oğlunu Rus kampına göndermezse ertesi sabah, Ahulgoh'a saldırı düzenleyeceği uyarısında bulundu.

Nitekim 29 Ağustos sabahı, Ruslar, Ahulgoh'a karşı ikinci kez saldırıya giriştiler. Birkaç saat sonra Şeyh Şamil, yeni bir ateşkes istedi. Grabe, yeniden oğlunu isteyince Şeyh Şamil, bu isteği yine geri çevirdi. Bunun üzerine Grabe, 2 Eylül'de Ahulgoh'a üçüncü ve son saldırısını gerçekleştirdi. İki gün devam eden çarpışmalardan sonra Ruslar, 4 Eylül'de, Ahulgoh'u ele geçirdiler.131 Şamil ise kendisine sadık birkaç müridiyle birlikte Ahulgoh'tan kaçmayı başardı. Bu arada, 80 gün süren Ahulgoh kuşatmasında Ruslar, yaralı ve ölü olarak 3000 kayıp vermişlerdi.132

Ahulgoh'taki Rus kuşatmasından yedi müridiyle birlikte kurtulan Şeyh Şamil, ilk önce İçkeri'ye (Küçük Çeçenistan) gitti. Kendisini sadık naipleri Şuayb Molla, Hacı Taşo ve Dargili Cevad Han izledi. Dağıstan'dan Ahverdil Muhammed'i çağıran Şeyh Şamil, kendisine itirazsız itaat edilmesi şartıyla Küçük Çeçenistan'ın yönetimini kabul etti. Bu arada Şeyh Şamil, köyden köye dolaşarak "Şeriat"ı anlatmaya çalışıyordu. 1840 yılı Mart ayına gelindiğinde bütün Çeçenistan, Ruslara karşı ayaklanmıştı.133

Nisan'da, Şamil, Çeçenistan'ı dört naibi (Ahverdil/Ahbirdi Muhammed, Cevad Han, Şuayb Molla ve Hacı Taşo) arasında paylaştırdı. Ardından ilk olarak, 17 Nisan'da Ahverdil Muhammed ile Şuayb Molla, Nazran ve Gurzul'a yönelik saldırılarda bulundu. 26 Nisan'da ise Ahverdil Muhammed Grozni'ye ve Hacı Taşo da, Vnezapnaia'ya akınlar yaptı. Bu başarılı akınlardan sonra Şeyh Şamil, Temmuz ayında dikkatini Kuzey Dağıstan'a çevirdi. Nitekim 22-23 Temmuz'da eski düşmanı General Klegenau ile İşkarti ve İrpili yakınlarında savaştı ve onu ezici bir yenilgiye uğrattı. 11 Ekim'de Ahverdil Muhammed, Muzlik'e saldırdı. Bu saldırıda, 22 Rus askeri ile 6 sivil ölürken 19 Rus askeri ile 9 sivil yaralanmıştı. En önemlisi Ahverdil Muhammed, 11 kadın ve çocuğu da kaçırmıştı. Bu eylem, General Grabbe'yi çok etkilemiş ve 8 Kasım'dan 30 Kasım'a kadar Aşağı ve Büyük Çeçenistan'a iki sefer düzenlemiş ise de başarılı olamamıştı. 134

1841 yılının ilk yarısını Çeçenistan ve Dağıstan'da Ruslara karşı yapacağı büyük saldırılar için hazırlıklarla geçiren Şeyh Şamil, bu bölgedeki bazı naipler ile hanları kendi tarafına çekmeyi başardı. Bunlar, ünlü Hacı Murad, Gazi Kumuk ve Kura Hanı Aslan Han'ın yeğeni Hacı Yahya ile Tahir Bek'in oğlu idi. Ayrıca, Tilitlli Kibid/Kabed Muhammed de vardı. Ruslar ise, Ocak-Nisan 1841'de, 14. Piyade Alayı (16 taburlu) ile Kafkasya Kolordusu'nu güçlendirdiler. Mayıs sonunda General Golovin, 25 ila 30.000 kişilik ve 70 toptan ibaret ordusuyla Çeçenistan ve Kuzey Dağıstan'a sefer düzenlemeye karar verdi. İlk olarak Ruslar Çirkah'a ilerlediler. Burada bütün yaz boyunca bekleyen Ruslar, Sunca nehrinin sağ yakasına bir kale yaptılar. Ekim ayında ise aynı nehir üzerinde bulunan Kazak Kiçu ve Zakanyurt'a da iki kale daha inşa ettiler. Daha sonra 27 Ekim-13 Kasım tarihleri arasında, General Grabbe komutasındaki Ruslar, Çeçenistan'a doğru yürüyüşe geçtiler.

Diğer taraftan Şeyh Şamil, 8 Ekim'de Dargi/Dargo'da, naipleriyle birlikte Ruslara karşı girişilecek savaşın planlarını gözden geçirdi. Ekim sonunda Kibid Muhammed ile Cevad Han, Endal ve Karah üzerine geniş kapsamlı/çevirme harekâtına başladılar. Avar Koysu üzerindeki Kurudah (Qurudah) Köprüsü'nü geçtikten sonra doğudan Avaristan'a giren Kibid Muhammet ile Cevad Han'a karşılık Hacı Murad da batıdan Avaristan'a girdi. Bu gelişmeler yaşanırken General Klugenau, ordusunun güçten düşmesinden dolayı Temirhanşura'dan dışarı çıkamadı. Oysa Şeyh Şamil, Kasım 1841 sonlarında, Dağıstan'a girmişti. Aynı günlerde, 23 Kasım'da, Şuayb Molla, Kızlar kalesi'ne saldırmıştı. Böylece, 1842 yılına girerken Şeyh Şamil, Çeçenistan ve Dağıstan'ın tek hakimi olmuştu.135

Hemen belirtelim ki, Şeyh Şamil karşısında bir türlü başarı elde edilememesi, Rus generaller arasında tartışmalara yol açtı. General Grabbe, Kafkasya'daki Rus Ordularının Başkomutanı General Golovin'in sefer planını uygun bulmamıştı. Bu sebeple, 1842 başında St. Petersburg'a giderek tek başına Şeyh Şamil'e karşı düzenlenecek seferin sorumluluğunu üstlenmek istedi. İlkin bu isteği kabul edilen Grabbe, Kafkasya'ya döndüğünde Harbiye Nazırı Prens Çernişev tarafından doğrudan bu seferin müfettişliğine getirildi. General Golovin ise Klegenau'yu görevden aldı ve Kuzey Dağıstan Komutanlığı'na General Feze'yi getirdi. Fakat, General Grabbe, yeniden Klugenau'yu görevine iade etti.136

Rus cephesinde bu olaylar yaşanırken Şamil de, 2 Nisan'da Gazi Kumuk üzerine saldırarak ele geçirdi. Buna karşılık Ruslar, 24 Nisan'da, Güney Dağıstan Geçici Komutanı Albay Zalivkin komutasında 700 kişi ve 2 toptan oluşan kuvvetiyle Kura Hanlığı topraklarına girdiler. Bundan bir ay sonra, 24 Mayıs'ta, Ermeni asıllı Prens Moisei Zahareviç Argutinskii-Dolgurukov, Gazi Kumuk'a girdi.

Her ne kadar birkaç gün sonra Ahverdil Muhammed ve Hacı Murad, takviye kuvvetlerle Gazi Kumuk'a gelmişler ve Şeyh Şamil de onları izlemişse de, 13 ve 14 Haziran tarihlerinde Argutinskii ile sonuçsuz kalan çarpışmalarda bulundular. Buna rağmen Şeyh Şamil, 15 Haziran'da, Gazi Kumuk'dan ayrıldı.

Bunun sebebi, aynı tarihlerde, General Grabbe'nin Dargi/Dargo'ya yönelik harekâtı idi. Fakat, Şeyh Şamil'e gerek kalmadan onun naipleri Şuayb Molla ile Ulubey, General Grabbe'ye bağlı kuvvetlere karşı baskınlar düzenleyerek ilerlemelerini engellediler. Üstelik Rus ordusunun fazla ilerleyememesi, yüzlerce yaralı askerin olması ve en önemlisi de askerin susuzluğu negatif gelişmelerdi. Sonunda General Grabbe, ricat emrini verdi. Tabii ki bu ricat kararı General Grabbe için bir başarısızlık idi. Bunun üzerine General Grabbe, görevinden kendi isteğiyle ayrıldı ve yerine Aralık 1842'de, General Neidhart atandı. Böylece, Grabbe'nin ayrılmasıyla, General Golovin, Rusların Çeçenistan ve Dağıstan'a yönelik operasyonların tek otoritesi haline gelmiş oldu.137

Şurası bir gerçek ki, Ağustos 1842-Ağustos 1843 arasındaki dönemde, Dağıstan ve Çeçenistan, küçük çarpışmalar dışında genel olarak sakin geçti. Fakat Ağustos ayının sonlarından itibaren bu bölgede askerî hareketlenmeler arttı. Şeyh Şamil, ana kuvvetlerini, Kumuk ovalarına saldırmaya niyeti olduğunu yaydıktan sonra Dilim'e yerleştirdi. Aynı zamanda Hacı Murad ve Kibid/Kabet Muhammed Karata ve Tilitl'de kuvvetlerini topladı. 8 Eylül'de Şeyh Şamil, bir günden daha az zamanda 70 km'den fazla bir yolu katederek aniden Ensal'e saldırdı ve kısa sürede bu yeri fethetti. Hacı Murad ve Kibid Muhammed de kendisini izlediler. Şamil, 1.040 piyade, 1500 süvari, 1025 paralı/zoraki asker ve 3 topa -bunların ikisi Ruslardan alınmıştı- sahipdi. Bu kuvvetleriyle Şamil, 12 Eylül'de, yakındaki bir Rus kalesi ile bir köyü ele geçirdi. Bu şekilde Şeyh Şamil'in ilerlemesi karşısında Haraçi/Kharachi'yi savunan Rus komutan Albay Kosoviç, Ensal'in düşmesi üzerine verilen emirlere rağmen Balakin'e geri çekilmek zorunda kaldı.

Şeyh Şamil'in eylemlerini öğrenen General Klugenau, 11 Eylül'de, Tsatanih'e geldi ve 1100 askeriyle oraya yerleşti. Karaçi'nin düşmesinden sonra Temirhanşura ile bağlantının kesilme ihtimalininin/tehdidinin ortaya çıkması üzerine General Klugenau, Hunzah üzerine yürümeye karar verdi. Bu amaçla 14 Eylül'de Tsatanih'den ayrıldı ve ertesi günü Hunzah'a geldi. General Argutinskii-Dolgurukov'un güneyden gelerek kurtardığı 26 Eylül'e kadar General Klugenau, Hunzah'ta kuşatma altındayken Şamil, Eylül ayı boyunca Ruslara karşı giriştiği saldırılar sonucunda Avaristan'daki bütün Rus kalelerini (Unsokul, Karaçi, Tsatanih, Moksok, Balakani, Akilçi ve Gotsati köylerindeki kaleler) tahrip ve fethetti.

Unutmamak gerekir ki, bu başarılara rağmen Şeyh Şamil, General Argutinskii-Dolgurukov'un Avaristan'a gelmesi sonucunda geri çekilmek zorunda kaldı (3 Ekim). Şeyh Şamil, önce Çinkat'a, ardından da Dilim'e çekildi. Yeniden 12 Ekim'de, Andreyove ve onun yakınındaki Vnezepnaia'ya saldırdı ise de başarılı olamadı. Bunda, buralardaki Rus Komutanı Albay Kozlovsky'in tedbirlerinin önemli rolü vardı. Bunun üzerine Şeyh Şamil, Kasım ayında başlayacak saldırılarda hazır olmalarını söyleyerek adamlarını evlerine yolladı. Böylece, Şeyh Şamil'in 24 gün süren Rus mevziilerine yönelik saldırıları son buldu. Bu saldırılarda Ruslar, ölü, yaralı ve esir olarak 65'i subay 2.064 kişi ile 14 top kaybettiler. 10 Ekim'de, Klugenau Temirhanşura'ya dönerken on beş gün sonra, 25 Ekim'de de Argutinskii Gazi Kumuk'a çekildi.

Her yenilgiden sonra olduğu gibi Ruslar, Kafkas Orduları Başkomutanı'nı yeniden değiştirdiler ve General Grabbe'nin yerine Vladimir Osipoviç Hurko'yu (Türkçe yayınlardaki ismiyle Gurko) atadılar. Gurko, Kuzey Dağıstan'da harekete geçmeden önce Şeyh Şamil'in Kumuk ovasını işgal edeceğini düşündü ve tedbirlerini ona göre almaya çalıştı. Nitekim Gurko, 3 Kasım'da Temirhan-şura'dan ayrıldı. Üç gün sonra, 6-7 Kasım gecesi, Şuayb Molla'nın Vnezapnaia'ya saldırısı üzerine General Freytag ile birlikte hızlıca oraya yöneldi ve 9 Kasım'da Vnezapnaia'ya ulaştı. Oysa bu bir oyalama taktiği idi. Onlar, Vnezapnaia yollarında oyalanırken Şeyh Şamil, Girgil/Gergebil'e girdi ve onun yakınındaki Rus kalesini kuşattı. Bununla yetinmeyen Şeyh Şamil, bir öncü birliğini Tarku'ya gönderdi ve bu birlik, 20 Kasım'da Tarku'ya ulaştı. Üç gün sonra da Şeyh Şamil, Kazaniçi/Gazaniş'teki (Ghazanish) Şemhal'in sarayına girerek 23 gün kaldı. Buna karşılık Rus generallerinden Argutinskii, Güney Dağıstan'da baştan savma hareketlerle gün geçirirken Sol Kanat Kuvvetleri Komutanı Freytag, Şuayb Molla'nın akınlarını önlemeye çalışmaktaydı Gurko ise 28 Aralık'ta, Albay Passek'i kurtarmak için Temirhan-şura'dan ayrıldı ve iki üç gün sonra yeniden Temirhan-şura'ya döndü. Şeyh Şamil de, kuvvetlerini dağıtarak Avaristan'a çekildi. Bütün bu gelişmeler ışığında söyleyebiliriz ki, 1844 yılına girerken Kuzey Dağıstan'da Şeyh Şamil'in açık bir üstünlüğü vardı.138

Hemen belirtelim ki, 1844 yılının ilk yarısı taraflar açısından bir hazırlık dönemi olarak geçti. Çar I. Nikola, Kafkasya'nın şartlarını bilmeden kendi komutanlarına durmadan emirler yağdırıyordu.

30 Aralık 1843'te, General Neidhardt'a gönderdiği son emirnamesi de bunlardan biriydi. Çar, dağların arasına girmesini, Şamil'in bütün ordularını yenerek dağıtmasını, onun bütün askerî kurumlarını ortadan kaldırmasını Neidhardt'a emretti. Ayrıca Şamil'in bazı destekçilerini kendi taraflarına çekmek için 45.000 rublelik bir özel bütçenin gönderildiği de yazılıydı. Özellikle Şamil'in ilk hocası ve kayınpederi Cemalettin, Akuşa ve Tsuhadar kadılarıyla Tilitli Kibid/Kabed Muhammed'in Rus tarafına çekilmesi Çar I. Nikola tarafından talep edilmekteydi. Bunun dışında Çar, 26 tabur piyade, 2 Kazak alayı ve 40 topun Rusya'dan Kafkasya'ya gönderileceğini de bildirmekteydi. Daha da önemlisi savaş planları da Çar I. Nikola tarafından gönderilmişti. Bu planlara göre askerî harekât iki aşamalıydı. İlk aşamada, Çeçenistan, Kuzey ve Güney Dağıstan'dan üç koldan harekete geçilecek; Nazran ve Lezgi hattından iki ihtiyat kuvvetiyle bu hareket desteklenecekti. Bu ordulara, Gurko, 5. Piyade Kolordu Komutanı Lüders, Argutinskii, Nesterov ile Schwartz komuta edeceklerdi. Bu saldırının amacı, Andi'yi fethetmek ve orada bir kale kurmaktı. İkinci aşamada, askerî kuvvetler, bölgedeki Rus gücünün güvenliği için kaleler kuracaklardı.

Ruslar bu askerî hazırlıkları yaparken Şamil de 18 Mart 1844'te, Dağıstan'da naipleri ile bir toplantı düzenledi. Onun amacı, Gazi Kumuk'a bir saldırı yaparak yakında başlayacak olan Rus seferini sekteye uğratmaktı.

Sonunda Ruslar, Neidhardt komutasında kuvvetleriyle 18 Haziran'da, Vnezapnaia'dan çıkarak askerî harekâta başladılar. Bu kuvvetler, 25 Haziran'da Hubar tepelerine, 27 Haziran'da ise Gertme'ye vardılar. Buna karşılık Şamil, her iki yerden de çekilmek zorunda kaldı. Diğer taraftan Lüders ve Argutinski'ye bağlı kuvvetler de 12 Haziran'da Akuşa'ya savaşmadan girdiler. Yine Şamil buradan da çekildi. Fakat, Şamil, Dağıstan'dan Avaristan'a geçmek için gerekli olan Avar Koysu üzerindeki Karadağ Köprüsü'nü büyük bir metanetle savundu ki, General Lüders, buraya saldırmaya cesaret edemedi ve geri çekildi. Aynı şekilde, Eylül ayında Argutinskii, Kabet Muhammed'in köyü olan Tilitl'i almaya kalkıştıysa da bunda başarılı olamadı. Hiç şüphesiz bütün bu olaylar, 1844 yılının Rusların lehine geçtiğinin açık göstergeleriydi. Ruslar, Şamil'e karşı üç koldan başarılı ve onu ricata zorlayan askerî harekât düzenlerken aynı zamanda elde edilen başarıların etkisiyle Çeçenistan ve Kuzey Dağıstan'daki Rus kalelerinin çoğunu güçlendirdi. En önemlisi, General Fraytag tarafından, 3 Eylül-1 Aralık 1844 tarihleri arasında, Argun nehri kıyısında Vozdvizhenskoy (Vozdvizhenskoe) Kalesi yapıldı.139

General Neidhardt'in Şamil karşısında elde etmiş olduğu başarılar, onun Çar I. Nikola tarafından görevinden alınmasını engelleyemedi. Çünkü Çar, kesin bir zafer bekliyordu ki, Neidhardt bunu başaramıştı. Bundan dolayı I. Nikola, onun yerine 8 Ocak 1845'te, Kafkas Orduları Başkomutanı ve Kafkas Genel Valisi olarak Prens Vorantsov'u atadı. 8 Nisan'da Tiflis'e gelen Prens Vorontsov, ilk önce Neidhardt'in üç koldan saldırıyı öngören sefer planını reddettikten sonra tek koldan bir saldırıya geçmeye karar verdi. Sefere çıkmadan önce, 8 Mayıs'ta, Sol Hat ile Kuzey Dağıstan'a bir teftiş gezisi yaptı. Sonunda Prens Vorontsov, 15 Haziran'da, 21.000 kişi, 42 parça top ve bir roket bataryası olduğu halde Gertme'den ilk seferine başladı. Aynı gün, Şamil'in terkettiği Terengul'u aldı. Ardından Salatav ile Gumbet arasındaki Kırk Geçiti'ni geçmeye başladı. Passek komutasındaki öncü birlikler, bu geçidi geçerek Udatçnaya Kalesi'ne ulaştılar. 17 Haziran'da Anşimir/Anchim'er tepelerini zayıf bir direnmeden sonra ele geçiren bu öncü birlikler, 18 Haziran'da, Zunoy Mir/Zunum'er'e kadar ilerlediler. Fakat, bu birlik, 15 km kadar ana karargahtan uzaklaşmış olması ve havanın birden dondurucu soğuğa dönmesi sonucunda zor durumda kaldı. Zavallı birlik, beş gün boyunca kar, tipi ve don altında bekleştiler. Bunun sonucunda 12 asker donmuş, 400 civarında asker de donma tehlikesi geçirmişti. Bu ölümler bile Prens Vorontsov'u durdurmadı. 4000 asker ve 10 topla birlikte Albay Passek'e katılan Prens Vorontsov, Andi Geçidi'ni geçtikten sonra Şamil'in ana karargahı olan Dargi/Dargo'ya yöneldi.

21 Temmuz'da Dargi önlerine gelen Vorontsov, ormanlık alanda dağlıların her taraftan Rus birliklerine saldırmalarına rağmen 23 Temmuz'da Dargi'ye girdi. Böylece Şamil'in merkezi Rusların eline geçmiş oldu. Aslında Şamil, Dargi'yi pek fazla direnmeden terketmiş ve Çeçenistan'a çekilmişti. Çünkü Şamil, Ruslar gibi o kadar büyük bir güçle meydan muharebesi yapmanın akıllıca bir davranış olamayacağını anlamış ve gerilla hareketlerine yönelmişti. Bundan dolayı 1845 yılının geri kalan aylarında Ruslar ile Şeyh Şamil'in kuvvetleri arasında pek ciddî karşılaşmalar olmadı. Sadece, General Freytag, 16 Aralık 1845'ten itibaren Goyta Ormanlarını kesmeye başlamış ve 5 Ocak 1846'da tamamlamıştı.140

Görünen o ki, Şeyh Şamil'in 1846 yılında hedefi, esas olarak Kabartay bölgesi olacaktı. Bu amaçla Şeyh Şamil, askerî hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda Şamil, 25 Nisan'da, 1000'i piyade olmak üzere 14.000 kişi ve 8 sahra topundan oluşan bir orduyla Şali üzerine yürüdü. Aynı gün Argun nehrini, 26 Nisan'da Fortanga'yı ve de 27 Nisan'da, Kossak stanitsası Sundzhenskaya'nın (Sundzhenskaia) kenarında yer aldığı Sunca nehrini geçmek suretiyle 28 Nisan'da, Aşağı Kabartay'ın kalbi Kupra nehrine ulaştı. Öteden beri Şamil'in bu hareketlerini izlemekte olan General Freytag, henüz Şamil hareket etmeden önce 23 Nisan'da, Rus 5. Kolordusuna bağlı 15. Piyade Alayı'nın Komutanı Hasfort'a, Muzlik'teki 5. Kolordu'ya ait 2 taburu Terek ırmağı kıyısındaki Nikolaievsky'e göndermesini rica etti. 29 Nisan'a gelindiğinde General Freytag, bir gece önce Şamil'in terkettiği Kupra nehri'ne ulaştı.

Freytag'ın Şamil'i bu takibi 9 Mayıs'a kadar devam etti. Ancak Freytag'ın üzerine geldiğini öğrenen Şamil, Sunca nehrini geçerek ricata başladı. Böylece Şamil'in Kabartay seferi, başarısızlıkla sonuçlandı. Yine de gerek Ruslar ve gerekse Kabartaylar 1846 yaz ve sonbaharında Şamil'in Kabartay'a yeniden saldırıya geçmesi yolunda birtakım beklentilere kapılmışlardı. Her ne kadar bu beklentiler boşa çıkmışsa da, Şamil, 20 Ekim'de, Tsudaqar, Akuşa'yı, 25 Ekim'de de Aymaki'yi kuşattı. Bunun üzerine Rusların Kuzey Dağıstan Komutanı Bebutov, Temirhanşura'dan çıkarak 27 Ekim'de, Kutişi'de Şamil'e saldırdı. Burada yenilen Şamil, Dargi bölgesini Ruslara bıraktı. Yine de bu eylemlerden bir sonuç alınamadı. Sadece, Hacı Murad'ın da 25-26 Aralık 1846 gecesi, Mektule Hanlığı'nın merkezi Cengetay'a girerek eski düşmanı Ahmed Han'ın dul karısını Rus garnizonunun gözü önünde kaçırdı.141

1847 yılının ilk aylarında Şamil, iki yıl önce yakılan Dargi/Dargo'nun anısını yaşatmak için Dargi/Dargo-Veden diye adlandırılan yeni karargahında sessizce otururken Vorontsov, yollar ve kaleler yapımını sürdürdü. Yılın ilk altı ayı karşılıklı savaş hazırlıkları içinde geçerken Danyal Sultan, 13 Mayıs-9 Haziran tarihleri arasında İlisu Hanlığı'nı yeniden almak için bir saldırıda bulunduysa da istenen sonucu alamadı. Yeniden Vorontsov'a dönersek, onun hedefi Gergebil/Girgil idi ve onun yakınlarına bir kale kurmayı istiyordu. Sonunda Prens Vorontsov, beraberindeki yardımcı süvari birlikleri, topçular, yerli milisler ve 10 piyade taburundan oluşan Dağıstan ve Samur Tugayları olduğu halde 13 Haziran'da Gergebil önlerine geldi. Yaklaşık bir hafta süren çarpışmalar sırasında Ruslar, Şeyh Şamil'in adamlarının kahramanca direnişiyle karşılaştılar. Bu çarpışmalarda Apşeron Alayından Yevdomikov aldığı kurşun yaralarıyla öldürüldü. Aynı şekilde Humbaracı bölüğünün komutanı olan Yüzbaşı Vinnikov onun cesedine basarak mücadele etti ise de o da hayatını kaybetti. Bu şekilde komutanlarının öldürüldüğünü gören Rus askerleri geriye kaçmaya başladılar (20 Haziran). Kayıpları çok ağırdı. Apşeron Alayından bir taburdan 249 kişi hayatını kaybederken Varşova taburu da 146 kişiyi yitirmişti. Toplam Rus kaybı 581 idi.

Bu dönemde Prens Vorontsov'un eylemlerinden biri de Şalti'ye yönelik olmuştu. Nitekim, 6 Ağustos'ta, 10.000 kişilik bir kuvvetle Şalti üzerine yürüdü. 7 hafta süren bir kuşatmadan ve köye yağdırılan korkunç top atışlarından sonra Şalti üçüncü saldırıda Rusların eline geçti (7 Ekim). Bu savaşta Rus kayıpları ölü ve yaralı olarak 2000 civarındaydı.

Ertesi yılın yaz başlangıcında, Haziran 1848'de, General Argutinskii-Dolgurov, 10000 kişilik bir kuvvetle yeniden Gergebil önlerine geldiler. Gergebil 23 günlük bir kuşatmadan ve 46 topun gerçekleştirdiği bir bombardımandan sonra Şeyh Şamil'in müritleri geceleyin köyden çekip gittiler. Bu kuşatma boyunca Ruslar, Gergebil üzerine 10000 kadar gülle atmışlar, 4 subay ve 76 eri ölü, 14 subay ve 257 eri de yaralı olarak vermişlerdi. Her ne kadar müritler Gergebil'den çıkmışlarsa da Rusların burada kalmalarına da imkân yoktu. Sonunda, müritlerin takibi altında Rus birlikleri, Gazi Kumuk Koysu üzerindeki Kojal Maki'ye çekildiler. Diğer taraftan ise Ruslar, Samur ırmağı kıyısındaki Ahti Kalesi'ni, Şeyh Şamil, naipleri Hacı Murad, Kabet Muhammed ve Danyal Sultan'ın birleşik kuvvetlerine karşı bir haftadan fazla bir süre korumaya çalıştılar. Sonunda Argutinskii-Dolgurukov, Meskenji'de Kabet Muhammed ve Hacı Muhammed kuvvetlerini yenerek bunu başardı.142

Hemen belirtelim ki, 1849 yılı, Doğu Kafkasya'da, Rusların birkaç başarılı girişimine sahne oldu. Bunlardan biri, 1849 yılının yazında (17 Haziran-4 Eylül) Argutinskii-Dolgurukov, Kabet Muhammed'in yeni karargahı Çoh'u kuşatarak almak istemesiydi. Ancak, bu dağ köyüne 22.000 top güllesi atılmasına rağmen başarılı olamadı. İkinci olarak Ruslar, Ahti askeri yolunu tamamlayarak Temirhan-şura ile Tiflis arasındaki yolu 400 km kadar kısalttılar. Hepsinden önemlisi, Rusya'da ilk tünel burada açıldı.

Şurası bir gerçek ki, 1849 yılından Kırım Savaşı'nın patlak verdiği Ekim 1853'e kadar Kafkasya'da genel olarak sukûnet hakimdi. Bu dönemde dikkati çeken iki önemli gelişmeden biri, 1852 yılının başında, Ruslar tarafından Prens Baryatinsky'nin Kafkasya'da Sol Kanat Komutanlığına getirilmesiydi. İkincisi ise Hacı Murad'ın Nisan 1852'de, bir çarpışmada hayatını kaybetmesiydi.143

Ancak, Ekim 1853'te başlayan Kırım Savaşı, Şeyh Şamil'in Kafkasya'daki mücadelesinde yeni bir dönemi başlattı. Bu dönem, ona öteden beri başarmak isteyip de başaramadığı bir fırsatı verdi ve Osmanlı Devleti ile temas kurdu. Şeyh Şamil, Mart 1853'te, Osmanlı Sultanı Abdulmecid'e biraz da sitemli bir dille bir mektup yazarak durumlarının hiç de iyi olmadığını bildirdi. 144 Buna rağmen Şeyh Şamil, henüz resmen savaş başlamadan önce, Haziran-Ekim 1853 arası dönemde, Kafkasya'da ve özellikle Dağıstan'da Rus askerî yığınağını sekteye uğratacak eylemlere girişti. Naibi Muhammed Emin, Haziran ayında, Çerkezistan'da bir miktar Çerkes askeriyle Suca bölgesinde Ruslara ait iki karakol-kaleyi ele geçirirken Eylül 1853'te, Şamil, Zakartala tepesi ile Meseldeger Kalesi'ne sonuçsuz bir hücum yapmıştı. Onun amacı bir an önce Tiflis'e ulaşmaktı.145 Hemen belirtelim ki, Şamil ve adamlarının Güney Kafkasya'daki bu eylemleri, Rusların muhtemel bir Osmanlı savaşına karşı söz konusu bölgede askerî açıdan yığınak yapmasını önlemekti.

Hiç şüphesiz Şeyh Şamil'n Güney Kafkasya'daki bu eylemleri Osmanlı Devleti tarafından geleneksel ihtiyatlılığı içinde de olsa izlenmekteydi. Osmanlı Genelkurmayı, Ağustos 1853'te, Anadolu Ordusu Müşiri Abdülkerim Paşa'dan Şeyh Şamil ile bağlantı kurularak muhtemel bir Rus savaşında gerekli yardımda bulunması için Şeyh Şamil ile bağlantı kurulmasını istemiş ve güvenilir bir kişinin onun nezdine gönderilmesi emredilmişti. Fakat, 4 Ekim 1853'te, Kırım Savaşı'nın resmen başlaması, Osmanlı Devleti'nin Kafkasya ile daha fazla ilgilenmesini zorunluluk haline getirdi. Nitekim, Sultan Abdülmecid, 9 Ekim 1853'te tarihli bir fermanı Şeyh Şamil'e göndererek onu Ruslara karşı "cihad"a çağırmış ve Şeyh Şamil de bu pragmatik nitelikli çağrıya 13 Aralık 1953 tarihli mektubuyla cevap vermişti. Söz konusu mektubunda Şamil, karşılıklı olarak Tiflis üzerine bir askerî harekâta girişilirse Rusların Kafkaslar'dan çıkarılabileceğini bildirmişti.146 Ancak, Şamil'in bu son derece stratejik harekât teklifi Osmanlı Devleti'nce kabul görmedi. Buna karşılık Osmanlı Devleti, Mayıs 1854'te, Dağıstanlı Halil Bey'in teklifiyle Şeyh Şamil'e "Dağıstan Serdar-ı Ekremi" unvanını verdi. Diğer hanları da unutmayan Osmanlı Devleti, Şeyh Şamil'in oğlu Gazi Muhammed başta olmak üzere Cumuy (?) Han, Hasay (?) Han, Danyal Sultan ve İsmail Paşa'yı mirlivalık, Şemhal Hanı Ebu Müslim'i feriklik rütbesiyle ödüllendirdi.147

Diğer taraftan Şeyh Şamil, 1854 yazında bile Tiflis üzerine bir askerî harekât düşüncesinde ısrarlıydı. Bu düşünceyle Şeyh Şamil, Temmuz 1854'te Gürcistan'ın Kaheti bölgesine girdi. Bu sırada, onun naibi Muhammed Emin Efendi Çerkezistan'da idi. Ayrıca, Osmanlı-Batum ordusu da Özürgeti bölgesindeydi. Şeyh Şamil, bütün gayretlerine rağmen Tiflis'e doğru Osmanlı ordusunun ileri harekâtını göremedi ve sonunda Eylül 1854'te Dağıstan'daki karargâhının yer aldığı Yeni Dargiyye'ye çekilerek savaş bitene kadar hiçbir askerî harekâtta bulunmadı.148 Hatta Ömer Lütfi Paşa'nın Rusların Kars kuşatmasını sona erdirmek için 11 Eylül 1855'te başladığı Gürcistan harekâtı bile Şeyh Şamil'i harekete geçiremedi.

Şu tarihî gerçeği teslim etmek gerekir ki, Şeyh Şamil'in Haziran 1853'ten beri, yaptığı saldırılarla Güney Kafkasya'daki Rusların seferberlik hazırlıklarını sekteye uğratması, Kasım-Aralık 1953 aylarında Kars-Gümrü yönünde cereyan eden muharebelerde, Rusların savunmada kalmasında önemli bir rol oynamıştır.149 Nitekim, Osmanlı bahriyesinde görevli İngiliz Amirali Adulphus Slade, Kaptan Paşa'ya hazırladığı bir raporda, Rusya'yı barışa zorlamak için Kafkasya'nın fetholunmasını, bunu sağlamak için Çerkeslerin yanı sıra Dağıstan'daki Şeyh Şamil ile işbirliği yapılmasını gerekli görmüştür. Ne yazık ki, gerek Şeyh Şamil'in Dağıstan'daki durumu ve gerekse de Osmanlı Devleti'nin savaş içindeki pasif tutumu, Kafkasya'daki Rus varlığını sona erdirecek bir eylemden her iki tarafı alıkoymuş ve tarihî bir fırsat kaçmıştır.

Ancak, Kafkasya'nın ve dolayısıyla Şeyh Şamil'in kaderini belirleyen en önemli gelişme, Paris Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Rusya'nın Kafkas Orduları Başkomutanı ve Kafkas Genel Valisi olarak Prens Baryatinsky'i yeniden atamasıydı (17 Haziran 1856). Prens Baryatinsky, ilk olarak Kafkasya'daki kuvvetlerini 5 gruba ayırarak her birisine kendisine bağlı komutanlar atadı. Bu beş ordudan sadece üç tanesi Doğu Kafkasya ile ilgiliydi: Sol Kanat Kuvvetleri, Hazar Kuvvetleri (Dağıstan) ve Lezgi Hattı Kuvvetleri. Söz konusu ordular, aynı anda harekete geçeceklerdi.

Çeçenistan ve Dağıstan kuvvetleri, Çeçenistan'ın kuzeydoğusunda birleşerek Dağıstan'ın merkezine yürüyecek ve Andi Koysu vadisinde Lezgi Hattı'ndan gelen orduyla birleşecekti. Ayrıca, yeni yol ve kalelerin yapılması yanı sıra ormanların kesilmesi, Prens Baryatinsky'nin planları arasındaydı.

Sonunda Ruslar, Haziran 1857'den itibaren bu planı uygulamaya başladılar. Nitekim, 28 Haziran'da, Prens Orbelyani/Orbeliani komutasındaki 8500 piyade, 400 dragon, 1400 düzensiz süvari ve 10 toptan oluşan Dağıstan kuvvetleri Salatav'ı aldı. En önemlisi, 11 Kasım'da, Burtinah'ı ele geçirerek Dağıstan Piyade Alayını buraya nakledilmesini sağladı. Ayrıca Dilim ormanlarının kesilmesine öncülük ettikten sonra 12-28 Kasım tarihleri arasında Zandak, Dilim ile bu iki yer arasındaki bütün memleketi talan etti. Bunun yanı sıra, Lezgi Hattı'ndan harekete geçen Baron Vrevskii de, 14 Temmuz'dan itibaren üç hafta süresince Kafkas sıradağlarını güneyden aşarak 11 köyden ibaret olan Didoların ülkesinin güneybatı kısmını tahrip etti. Aynı şekilde, 25 Ağustos'ta ise Didolar ülkesinin kuzeydoğu kısmını yok etmeye başladı.

Aralık 1857'de, Jalka, Şavdon/Shavdon ve Hulkulav/Khulkhulaw boyunca bütün köyleri yok edecek olan kış seferine başlayan Yevdokimov, 28 Ocak 1858'de, Argun Geçiti'ni fethetti. Daha sonra, Şaro ile Şanti Argun arasındaki bir yerde Argunskoe Kalesi'ni yaptı. 12 Nisan'da kış seferini tamamlayan Yevdokimov, derhal Aşağı Çeçenistan'a hareket etti. Burada, 13-28 Nisan tarihleri arasında 15.000 kişinin yaşadığı 96 köyü itaat altına aldı. Hazar Hattı'nın yeni komutanı Wrangel de 31 Mayıs-31 Temmuz arasında, Aşağı Çeçenistan'daki Salatav'a bir sefer düzenledi. 12 Ağustos'ta Şubut ele geçirildi ve 20 Ağustos'ta Shatoevskoe Kalesi kurulduktan sonra 26 Ağustos'ta, Şubut, 27 Ağustos'ta ise Şanti halkı itaat etti. Bunun sonucunda,15 Çeçen topluluğu Ruslara bağ eğdiler.

1859 yılına girerken Şeyh Şamil yine savunmada idi. Yevdomikov ise 19-21 Şubat 1859'da Yeni Dargi'yi kuşattı. Ertesi gün Yeni Dargi'nin yanında Yeni Vedan Kalesi'ni kurdu. Bir hafta sonra kuşatma başladı ve 12 Nisan'a kadar sürdü. Sonunda, 13 Nisan'da, Yeni Dargi'nin dışında küçük bir tabya ele geçirildi ve o gece, garnizonuyla birlikte Gazi Muhammed geri çekildi. Görüldüğü gibi bütün gelişmeler, Şeyh Şamil'in aleyhineydi. Nitekim Yevdokimov ve Wrangel tarafından eş zamanlı olarak 26 Temmuz'da, Şeyh Şamil'e karşı bir nihai saldırı başlatıldı. Wrangel, 27-28 Temmuz'da, Andi Koysu'yu geçtikten sonra 2 Ağustos'ta, Akkent Dağ'a saldırdı. O sırada Şeyh Şamil, tahkim ederek oturduğu İtşkale/İchichali'yi sağlam mevzileriyle ve 11 topla bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Artık, Şeyh Şamil için sona yaklaşılmıştı. Zaten 19 Ağustos itibariyle daha önce Şeyh Şamil'in kontrolünde olan bütün bölgeler Ruslara boyun eğmişlerdi. Fakat ailesi ve kendisine sadık 400 müridiyle Gunib'in zirvesine yerleşen Şeyh Şamil'in sonuna kadar savaşmaya kararlıydı. Çok geçmeden, 21 Ağustos'ta, Ruslar, Gunib'e ulaştılar ve ertesi gün kuşatmayı başlattılar. Geçen iki hafta sırasında Prens Baryatinskiy, Şeyh Şamil'i sağ yakalamaya istekliydi ve onunla görüşmeye çalıştı ise de Şeyh Şamil'den red cevabını aldı. 5-6 Eylül'de dağa saldıran Ruslar, köyü de kuşattılar. Şeyh Şamil önce Gazi Muhammed gibi vuruşarak ölmeyi düşündü. Fakat beraberindeki çocukları, eşleri ve vefakâr Gunib köylüleri vardı. Kendisinin direnmesi, onların ölümü demekti. Ayrıca, teslim olunması da istenmekteydi. Sonunda Şeyh Şamil, teslim oldu (6 Eylül 1859). Önce Prens Baryatinsky'nin karargahına götürülen Şeyh Şamil, saygıyla karşılandı. Ertesi gün Temirhan-şura'ya götürüldü ve oradan da Rusya'ya yollandı. Şeyh Şamil, 1869 yılına kadar Kaluga'da kaldı. Ardından kendi isteğiyle Kiyef'e gönderildi. 1870'de, hac yapmak için Mekke'ye gitmesine izin verilen Şeyh Şamil, İstanbul üzerinden Mekke'ye gitti. 4 Şubat 1871'de ise Medine'de hakkın rahmetine kavuştu.150

Şeyh Şamil'den Sonra Kuzey Kafkasya'da Müridizm Hareketi

Şeyh Şamil'in teslim olması, Kafkasya'da müridizm hareketinin sona ermesi anlamına gelmiyordu. Ancak, mücadelenin hızını kestiği muhakkak idi. Öyle ki Kuzey Kafkasya, özellikle 1864'ten beri Çarlık Rusyası'nın bir politikası sonucunda, trajedik bir göçle karşılaştı. Kuzey Kafkasya halkı, bir taraftan böylesine güç şartlarda Osmanlı Türkiyesi'ne doğru bir göç hareketiyle uğraşırken diğer taraftan da bağımsızlık mücadelesine devam etti.

Tabiatıyla bu mücadelenin önderleri de bölgedeki etkinliklerinden dolayı Nakşibendilik ve Kadirilik gibi İslâm tarikatlarının şeyhleri idi. Bunlardan biri, Çeçenistan'ın Elişan Yurt adlı Çeçen köyünde yaşayan Kumuk asıllı bir çoban olan Kunta Hacı idi. Aynı zamanda XIX. yüzyılın ortalarına doğru Kadiriyye tarikatını Kuzey Kafkasya'ya getirmiş olan Kunta Hacı, o dönemde Şeyh Şamil'in de hışmına uğramış ve fakat, onun ölümünden sonra, 1864'ten itibaren Çeçenistan'daki nüfuzu gittikçe artmıştı. Bundan korkan Ruslar, önce Kunta Hacı'nın yakınlarından on iki kişiyi tutuklayıp sürgüne göndermişlerdi. Bunun üzerine 18 Ocak 1864'te Şali'de, Kunta Hacı'ya bağlı 4000 mürid toplanmışsa da Rusların silahlı bir saldırısıyla dağıtılmış, bunlardan 200 kadarı ölmüş, 1000 kadarı yaralanmış ve çoğu da yakalanıp sürgüne gönderilmişti. Bu arada Kunta Hacı da, bu sürgüne gönderilenler arasında yer almış ve sonunda, Mayıs 1864'te bir Rus hapishanesinde vefat etmişti.151 

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na gelince, Kuzey Kafkasya'nın yeniden hareketlendiği görüyoruz. Bu konuda, Osmanlı başkenti İstanbul'da da bazı hazırlıklar yapıldı. Osmanlı Devleti, Ruslara karşı Dağıstanlıları ayaklandırmak amacıyla, Şeyh Şamil'in oğlu Mir Muhammed Şamil'e feriklik rütbesi vererek Dağıstan'a göndermişti. Aynı şekilde, Dağıstanlı Ali Efendi adlı bir kimse de, aynı amaçla kendisine bir cihad fermanı verilerek Dağıstan'a gönderilmişti.152

Ancak bu hareketler, İslâm halifesinin bir eylemi gibi görünse de gerçekte müridizmle ilgili değildi. Oysa, aynı dönemde, Nakşibendiyye ve Kadiriyye tarikatlarının öncülüğünde, Çeçenistan ve Dağıstan'da Ruslara karşı gelişen ve literatürde "ayaklanmalar" şeklinde geçen hareketler, bu cinsten eylemlerdi. Zaten Dağıstan'daki hareketin liderlerinden biri Sogratlı Şeyh Abdurrahman'ın oğlu Şeyh Muhammed idi. Nakşibendi olan Şeyh Muhammed, Ruslara karşı verilen ve ilgi çekicidir ki, çoğu Kadiri olan adamlarıyla Ruslara karşı amansız bir mücadele vermişse de sonunda öldürülmüştü.153

1880 ve 1890 yıllarında, bir Kumuk mürşid ve Sogratlı Şeyh Abdurrahman'ın talebesi olup Dağıstan'ın Hasav Yurt kazasına bağlı Aksay köyüne mensup Şeyh Beşir, yine bir Kumuk olan onun halefi Şeyh Elihan ile onun yerine geçen ve bir Çeçen olan Şeyh Deni Arsanov Nakşibendi tarikatına bağlıydılar. Özellikle Şeyh Deni, Terek Kazaklarının kolonilerine karşı çeşitli baskınlar yapmış ve 1917'de, bir savaşta bu Kazaklar tarafından müritleriyle öldürülmüştü.154

Şurası bir gerçek ki, 1917'de Rusya'da patlak veren Bolşevik İhtilâli, Dağıstan ve Çeçenistan'da Nakşibendiyye tarikatı yönetiminde bağımsızlık hareketlerine yeniden ivme kazandırdı. Bunun ilk kıvılcımı, Ağustos 1917'de, Kuzey Dağıstan'ın Andi köyünde Dağıstan'ın bütün dinî liderleri ile ulemâsının katıldığı bir kongrede ateşlenmiştir. Bu kongrede Nakşibendi Şeyhi Hötse 'lu (Götse, Rusca Godsinski) Necmeddin, Dağıstan ve Çeçenistan'ın imamı olarak ilân edilmiştir. 1918'de, İmam Necmeddin Hötselü/Godsinski ile Dağıstan'ın Şalti köyü doğumlu olan Şeyh Uzun Hacı, Kuzey Kafkasya'da 10.000 kişilik müritlerden oluşan bir ordu kurmuş ve bu ordu, 1919 yılı yaz ve sonbahar aylarında Denikin komutasındaki Beyaz Rus birliklerini yenmiştir. Sonunda, Çeçenistan'da Kuzey Kafkasya Emirliği kurulmuş ve Temmuz 1920'de, Ruslara karşı isyan başlamıştır. Ne var ki, Mayıs 1920'de, Şeyh Uzun Hacı, 90 yaşında vefat etmiştir.

Bu isyanın resmî lideri Şeyh Şamil'in torunu Said Beg ile Çarlık ordusunun eski bir subayı olan Albay Kaitma Alihanov idi. Fakat hareketin gerçek liderleri, Nakşibendi Şeyhi Hötselu/Godsinskili İmam Necmeddin, arkadaşları Balahanili Muhammed, Endillili Derviş Muhammed, Kurşili İbrahim Hacı, Ansaltalı Seyyid Emin ve Avaristanlı Şeyh Hacı Siracuddin/Şeraceddin idi.

Sovyetler, bu mürit ayaklanmasını bastırmak için IX. Ordu (Kuban Ordusu) ile XI. Ordu'yu (Terek-Dağıstan Ordusu) görevlendirdi. Bu orduların mevcudu 35.000 ilâ 40.000 arasındaydı. 30 Ekim 1920'de, XI. Ordu'nun 32. Tümeni'ne bağlı 203. piyade taburu ve bir topçu alayı Arakan Geçidi'nde kuşatılmış ve tamamen yok edilmişti. Bundan bir ay sonra, 30 Kasım'da, Vedeno (Çeçenistan) ile Botlik (Dağıstan) arasındaki dağ yolunda "Yeni Devrim Düzeni" adını taşıyan Moskova'nın I. Piyade Alayı pusuya düşürülerek katledilmişti. En son olarak 8 Ocak'ta, Moskova kadetlerinden bir süvari taburu ile 292. Birliğin bir alayı da Çeçenistan yakınındaki bir boğazda kuşatılarak imha edilmişti. Sonunda Sovyetler, bunca kayıptan sonra topyekûn bir harekâta girişmiş ve Mayıs 1921'de isyanı bastırmıştı. En önemlisi, isyanın dinî ve askerî liderlerinin çoğu öldürülmüştü. Bunun üzerine hayatta kalmayı başaran İmam Necmeddin Godsinski, Ansaltalı Seyyid Emin ve onların adamları Yukarı Çeçenistan dağlarında savaşmaya devam etmişlerse de 1925'te yakalanarak idam edilmişlerdi.155

Sonuç

Moskova Knezliği döneminden itibaren deniz ve su yollarına ulaşmaya çalışmış olan Ruslar, XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu imkânı bulamamış; 1552 ve 1556 yıllarında Kazan ve Astrahan'ı işgal etmelerinin ardından önemli bir aşamaya gelmişlerdir. Her ne kadar Ruslar, bu tarz toprak kazanımlarına rağmen özelllikle Osmanlı Devleti'nin varlığından dolayı pek fazla ileri gidememiş ve temkinli ilerlemeyi tercih etmişlerdir. Bunun açık örneği, 1555'te, bir grup Çeçen'in Moskova'dan himaye istemesine Moskova Knezliği'nin Osmanlı Devleti'nden çekinmesinden dolayı olumlu karşılık verememesiydi.

Şurası bir gerçek ki, Kafkasya, önemli deniz ve su yollarına yakınlığı, askerî ve ticarî avantajları sebebiyle Ruslar için cazibe merkezi olmuştur. Ne var ki Ruslar, Çar I. Petro dönemine gelinceye kadar Kabartay bölgesine yaptıkları küçük akınlar dışında Kafkasya'da pek varlık gösterememişlerdir. İlk defa Çar I. Petro, 1720'lerin başında Hazar kıyılarını kullanarak Kafkasya'ya bir askerî sefer düzenlemiş ve özellikle Doğu Kafkasya'da hakimiyet sağlamıştır ki, Nadir Şah'ın İran'da iktidara gelmesiyle bu süreç sekteye uğramıştır.

Rusya'nın Kafkaslar'da ikinci kez etkinlik kazanması II. Katerina'nın iktidarı dönemindedir. Bu dönemde, Kırım önce bağımsız kılınmış ve daha sonra da 1783'te Rusya'ya ilhak edilmiştir. Daha da önemlisi, Rusya, XVIII. yüzyılın son çeyreğinde, Osmanlı Devleti'ne karşı 1768-1774 ve 1787-1792 tarihleri arasında olmak üzere iki savaş yapmış ve üstünlük sağlamıştır ki, bu da Rusya'nın Kafkasya'daki yayılmasını hızlandırmıştır. Ayrıca, aynı tarihlerde Rusya'nın Gürcistan ile yakın ilişkiler kurmaya başlaması ve en önemlisi de bazı Gürcü ve Ermeni gençlerini Rus okullarında okumalarını sağlaması, XIX. yüzyılın ilk yarısında Rusya'nın Kafkasya'ya yayılmasında kolaylaştırıcı bir faktör olmuştur. Bu konuda, ilk Gürcistan Valisi olan Gürcü asıllı Tsitsanov ile Ermeni asıllı Yermelov ilk akla gelen örneklerdir.

XIX. yüzyılın başında, 1801'de, Rusya'nın Gürcistan'ı tamamen ilhak etmesi ve ardından Azerbaycan hanlıklarını 1810 tarihine kadar kendi topraklarına katması, Güney Kafkasya'nın Rus yönetimine girmesini sağlamıştır. Hatta, Ermeni asıllı General Yermelov'un 1818-1821 tarihleri arasındaki gaddarane faaliyetleri sayesinde Kuzey Kafkasya'nın (Mektüle, Kaytak, Akuşa, Tabasaran, Avar, Gazi Kumuk ve Kuba gibi Dağıstan hanlıkları) tek hakimi olmuştur. Daha sonra 1826-1828 yıllarında İran ve 1828-1829 yıllarında ise Osmanlı Devleti'ne karşı iki ayrı savaşa girmiş olan Rusya, Türkmençay (1828) ve Edirne (1829) Antlaşmalarıyla her iki devleti hukuken Kafkasya'dan çıkarmıştır. Rusya'nın Kafkasya'da ezici bir üstünlük kurması ve bunu sağlarken de acımasız metotlar kullanması, bağımsızlığına düşkün olan Dağıstan ve Çeçenistan halkının infialine sebep olmuş ve bu da 1785-1792 tarihleri arasındaki Şeyh Mansur'un mücadelesini istisna tutarsak, Kuzey Kafkasya'da 1829 tarihinden itibaren tarikat (Nakşibendi tarikatı) merkezli Rusya'ya karşı bir bağımsızlık savaşını başlatmıştır.

Müridizm adı verilen bu hareketin ilk iki önderi Gazi Muhammed ve Hamza/Hamzat Bey idi. Ancak, 1834'te, Şeyh Şamil'in söz konusu hareketin önderi olması, Müridizm hareketine gerçek kimliğini kazandırmıştır. Bir Nakşibendi şeyhi olan Şamil, şeriatın uygulanmasındaki tavizsiz tutumu, yılmaz mücadeleci karakteriyle temayüz etmiş ve bu özellikleri sayesinde 25 yılı aşkın bir süre Kuzey Kafkasya'da Rusların hakimiyet kurmasını engellemiştir. Bunu yaparken de Ruslara büyük kayıplar verdirmiştir. 6 Eylül 1859'da Ruslara teslim olmak zorunda kalan Şeyh Şamil, bu yönüyle Rusların bile takdirini kazanmış ve İngiliz tarihçi John Baddeley'in ifadesiyle "onurlu bir tutsak" olmuştur. Bugün Şeyh Şamil, özellikle, Kuzey Kafkasya'da ve Türkiye'de, destansı mücadelesiyle istiklâlin bir sembolüdür.

Şeyh Şamil'den sonra Kafkasya'daki Müridizm hareketi etkisini kaybetmişse de 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda olduğu gibi Dağıstan ve Çeçenistan'da Ruslara karşı ayaklanmalar şeklinde kendini göstermiştir. Ne var ki, Müridizm hareketi, son olarak Rusya'da Bolşevik İhtilâli'nin patlak vermesinden sonra yeniden canlanmış ve bu kez Sovyetlere karşı ayaklanmalara dönüşmüştür. 1918­1921 tarihleri arasında Dağıstan ve Çeçenistan'da Necmeddin Hötsulu/Godsinski liderliğinde yürütülen bu ayaklanmalar, Sovyetleri bir hayli uğraştırmış ve Mayıs 1921'de, Sovyetler tarafından büyük oranda bastırılmışsa da Necmeddin Hötsulu/Godsinski gibi Nakşibendi şeyhleri sayesinde 1925 yılına kadar sürdürülmüştür ki, onların yakalanıp idam edilmeleriyle son bulmuştur. Ondan sonra da bu tarikat merkezli hareketler, Batılı araştırmacıların deyimiyle "paralel İslam" tarzında etkinliklerini Sovyet döneminde de devam ettirmiş ve en azından bu dönemde, Müslümanların mümkün olduğunca "imanları"nı korumalarına yardımcı olmuştur. Bilinmelidir ki, günümüzde Çeçenistan'da Ruslara karşı Çeçenlerin verdikleri bağımsızlık mücadelesinin en önemli manevî kaynaklarından biri Müridizm hareketi ve onunla özdeşleşmiş olan Şeyh Şamil'dir.

1 Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Başlangıcından 1917'ye Kadar, 2. Baskı, TTK Yayınları, Ankara 1987, s. 23-31, 62-69, 89-91.
2 A. N. Kurat, a.g.e., s. 145.
3 Halil İnalcık, "Osmanlı-Rus İlişkileri 1492-1700", Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl, 1491-1992, Ankara, 12-14 Aralık 1992, TTK Yayınları, Ankara 1999, s. 28.
4 Sergei Anisimov, Kafkas Klavuzu (Tercüme: Binbaşı Sadık), İstanbul 1926, s. 1-2; Binbaşı Nazmi, Kafkasya ve Asya-yı Vusta ve Türkistan Vilâyetleri Buhara ve Hive Hanlıkları, İstanbul 1334, s. 3; Şemşeddin Sami, Kâmusü'l-Alâm, V, İstanbul 1314, s. 3545.
5 W. E. D. Allen-Paul Muratoff, Kafkas Harekâtı, 1828-1921, Türk Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1966, s. 3-5; S. Anisimov, a.g.e., s. 2; Ş. Sami, a.g.e., V, s. 3543.
6 İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, İstanbul 1958, s. 2.
7 Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı-İngiliz İktisadî Münasebetleri I, (15801838), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1974, s. 9-11.
8 Halil İnalcık, "Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Teşebbüsü", Belleten, XIII/46, Ankara 1948, s. 366-367; Muzaffer Ürekli, Kırım Hanlığının Kuruluşu ve Osmanlı Himayesinde Yükselişi 1441-1569, Ankara 1989, s. 44-57;.
9 Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, 1451-1590, Ankara 1976, s. 205­308; Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasî Münasebetleri, 1578-1590, İstanbul 1962, s. 78-141.
10 Sir Percy Sykes, A History of Persia, II, 2. baskı, London 1921, s. 175-176.
11 B. Kütükoğlu, Osmanlı-Safevi Siyasi Münasebetleri, 1590-1612, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Habilitasyon Tezi, İstanbul 1965, s. 103-109.
12 John F. Baddeley, Rusların Kafkasya'ya İstilası ve Şeyh Şamil (Çeviren: Sedat Özden), Kayıhan Yayınları, İstanbul 1989, s. 41.
13 Cevdet Paşa, Tezâkir, 1-12, Yayınlayan Cavid Baysun, TTK Yayını, Ankara 1986, s. 92.
14 Bu gelişmelerin tahlilî için bkz., Oral Sander, Anka'nın Yükselişi ve Düşüşü, (Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme), İmge Kitabevi, Ankara 1993, s. 122-125; Halil İnalcık, "Türkiye ve Avrupa: Dün ve Bugün I", Doğu ve Batı, Sayı 2, Şubat-Mart-Nisan 1998, s. 7-9.
15 Alton S. Donnely, "Peter the Great and Central Asia", Canadian Slavonic Papers, XVII/2-3, Ottawa 1975, s. 207.
16 Yavus Almadov, Çeçen-İnguşya Halkıyla Rusya Arasındaki İlişkiler, Çeviren Tarık Cemal Kutlu, Sorun Yayınları, İstanbul 2000, s. 48-49.
17 Tarih-i mahsus fî beyân-ı ahvâl-i Rus, 1271, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar, Nr. 2249, vr. 8a-8b.
18 J. Baddeley, a.g.e., s. 53.
19 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/1, 3. baskı, TTK Yayını, Ankara 1982, s. 173.
20 Ahval-i Rus, 10a-10b.
21 Y. Ahmadov, a.g.e., s. 50-51.
22 İ. Berkok, a.g.e., s. 353.
23 Laurence Lockhart, The Fall of the Safavi Dynasty and the Afghan Occupation of Persia, Cambridge 1958, s. 217-221.
24 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi IV/1, s. 174-179.
25 Altı madde olan İstanbul Antlaşması için bkz., Nihat Erim, Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri, I, Ankara 1953, s. 75-80; Uzunçarşılı, a.g.e., IV/1, s. 192-194, Sykes, a.g.e., II, s. 238; A. N. Kurat, Rusya Tarihi, s. 262.
26 Y. Ahmadov, a.g.e., s. 52.
27 Ali Djafar Pour, Nadir Şah Devrinde Osmanlı-İran Münasebetleri, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Kürsüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1977, s. 104.
28 Pour, a.g.t., s. 108-114.
29 İbrahim Yüksel, "Çarlık Rusyası'nın Azerbaycan'ı İstilâsı ve Osmanlı Devleti'nin Tutumu", Kafkas Araştırmaları I, İstanbul 1988, s. 27.
30 Ahmet Cevdet Paşa, Tezakir, (1-12), s. 92.
28 31 Baddeley, a.g.e., s. 59-60.
32 A. N. Kurat, Türkiye ve Rusya Ankara 1970, s. 34.
33 Berkok, a.g.e., s. 364-365.
34 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/1, s. 368.
35 General Medem, Dağıstan'a kadar gitmiş ve orayı bir harebeye çevirmiştir. Bkz., Mirza Bala, "Dağıstan", İslam Ansiklopedisi, III, s. 455.
36 Uzunçarşılı, a.g.e., IV/1, s. 376-377.
37 Baddeley, a.g.e., s. 61-62; W. E. D. Allen-Paul Muratoff, a.g.e., s. 17; A. N. Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 35.
38 Baddeley, a.g.e., s. 64-67.
39 Uzunçarşılı, a.g.e., IV/1, s. 406-409.
40 David Marshal Lang, A Modern History of Georgia, London 1962, s. 37; M. Bala, "Gürcistan", İslam Ansiklopedisi, III, s. 843; V. Minorsky, "Tiflis", İslâm Ansiklopedisi, XII/1, s. 275.
41 Allen-Muratoff, a.g.e., s. 17.
42 İ. Yüksel, a.g.m., s. 27-28.
43 Cemal Gökçe, Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya Siyaseti, İstanbul 1979, s. 44; M. Bala, "Çerkesler", İslam Ansiklopedisi, III, s. 381.
44 Gökçe, a.g.e., s. 51-55; Zübeyde Yağcı, Ferah Ali Paşa'nın Soğucak Muhafızlığı 1781­1785, 19 Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı'nda Yayınlanmamış Doktora Tezi, Samsun 1998, s. 101-110.
45 Sema Işıktan, 1783-1829 Osmanlı-Dağıstan Münasebetleri, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1987, s. 23.
46 Şeyh Mansur, Rusların Çeçen ve Kabarday bölgelerine yaptıkları saldırılarından sonra etrafına 100.000 kişi toplamış; Rusların müstahkem yerlerinden Vladikafkas'ı ve Mozdok şehrini zaptedip Kızlar kalesi'ni de muhasara ile Rusları Terek nehrinin ötesine sürmeyi başarmıştı. Ayrıca, Küçük Kabarday bölgesini de Ruslardan kurtarmıştı. Geniş bilgi için bkz., İ. Berkok, a.g.e., s. 379-381; Şerafeddin Erel, Dağıstan ve Dağıstanlılar, İstanbul 1961, s. 11-12.
47 S. Işıktan, a.g.t., s. 60-64.
48 İ. Berkok, a.g.e., s. 389.
49 Baddeley, a.g.e., s. 75-76.
50 Baddeley, a.g.e., s. 76; İ. Berkok, a.g.e., s. 389-391.
51 N. Erim, Devletlerarası Hukuku., I, s. 187-190.
52 S. Işıktan, a.g.m., s. 75; İ. Yüksel, a.g.m., s. 29.
53 Tarih-i Cevdet, VI, s. 203-204.
54 Osmanlı Devleti'nin bu pragmatik politik tavrını garipsememek gerekir. Nitekim, XVI. yüzyılda İran savaşları sırasında tabii müttefiki olan Özbek hanlarını antlaşmalarda (1555 Amasya ve 1590 İstanbul Antlaşmaları) kayıtlı olmasına rağmen İran'ın saldırılarından benzer "barışçı" tutumundan dolayı korumamıştır. Geniş bilgi için bkz., Mustafa Budak, Osmanlı-Özbek Siyasi Münasebetleri 1510-1740, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1987, s. 23-25, 40-42.
55 Hasan E. Fasa'is, History of Persia Under Qajar Rule (İngilizceye tercüme: Heribert Busse), New York 1972, s. 65-67; S. P. Sykes, a.g.e., II, s. 292-293, M. Hasan Efendi, Asar-ı Dağıstan, s. 158-159; M. Bala, "Kaçar" İslâm Ansiklopedisi, s. 35-36.
56 Baddeley, a.g.e., s. 80-82; Berkok, a.g.e., s. 400.
57 Tadeusz Swietochowski, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycanı 1905­1920 (Tercüme Nuray Mert), Bağlam yayınları, İstanbul 1988, s. 22-23.
58 Baddeley, a.g.e., s. 88-90.
59 İ. Yüksel, a.g.m., s. 31.
60 Gökçe, a.g.e., s. 200.
61 Tarih-i Cevdet, IX, s. 146-147.
62 Tarih-i Cevdet, IX, s. 172.
63 Gökçe, a.g.e., s. 203; S. Işıktan, a.g.t., s. 80-81.
64 Tarih-i Cevdet, IX, s. 220-222; Baddeley, a.g.e., s. 99-101.
65 Gökçe, a.g.e., s. 205-206.
66 Bükreş antlaşmasının ilgili altıncı maddesi için bkz., N. Erim, Devletlerarası Hukuku., I, s. 250-51.
67 Gökçe, a.g.e., s. 207.
68 S. Işiktan, a.g.e., s. 81-84.
69 Baddeley, a.g.e., s. 106-107.
70 Bu ittifakın bir sonucu olarak Osmanlı Devleti ile İran Kafkasya'ya gönderdikleri ajanlarla buradaki Müslüman halkı Rusya aleyhine kışkırttıkları gibi İran adına Abbas Mirza'nın, Osmanlılar adına da Şar Seraskeri Emin Paşa ile Çıldır Valisi Şerif Paşa'nın sürdükleri Gürcistan'a yönelik bir askerî harekat planlanmıştı. Ne var ki, böyle bir askerî harekât, Emin Paşa'nın Revan Serdarı Hüseyin Paşa ile görüşmesinden sonra düzenlenen bir suikast girişimi sonunda başlamadan sona ermişti. Bu konuda geniş bilgi için bkz., Tarih-i Cevdet, IX, s. 220-224; Ayrıca bkz., Yahya Kalantari, Feth Ali Şah Zamanında Osmanlı-İran Münasebetleri, 1797-1834, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1976, s. 81-84.
71 Ayrıca bu antlaşmada, İran'ın Hazar Denizi'nde donanma bulundurmayacağı da yazılıydı. Baddeley, a.g.e., s. 109; Sykes, a.g.e., II, s. 314.
72 Ermeni asıllı bu general, son derece acımasızdı. Bildiği tek şey, şiddet ve zulüm idi. Şu sözler onundur: "Ben istiyorum ki, adımın sebep olacağı korku, sınırlarımızı kalelerimizden daha iyi korusun. Benim bir sözüm Dağlar için ölümden daha kaçınılmaz bir fermanı olmalıdır. Bir Dağlı'nın idamı yüzlerce Rus askerinin hayatını kurtarırken binlerce Müslümanın bize ihanet etmesini önler!", Bundan dolayıdır ki, Kafkas savaşlarındaki pek çok kişi unutulmuş iken Yermolof'un adı Dağıstan ve Çeçenistan'da hala hafızalarda canlıdır. Geniş bilgi için bkz., Baddeley, a.g.e., s. 115-117.
73 S. Işıktan, a.g.t., s. 80-84.
74 Baddeley, a.g.e., s. 149-150.
75 Anderson, The Eastern Question 1774-1923, New York 1966, s. 59-60.
76 Sykes, a.g.e., II, s. 316-317; Baddeley, a.g.e., s. 153-155.
77 Gökçe, a.g.e., s. 221.
78 Gökçe, a.g.e., s. 222-224.
79 Ali Arslan, "Rusya'nın Kırım ve Gürcistan ilhakından sonra Osmanlı Devleti'nin Çerkes Kabileleri İle Münasebetleri (1774-1829)", Kafkas Araştırmaları I, İstanbul 1988, s. 49-50.
80 S. Işıktan, a.g.t., s. 101 vd.

81 Baddeley, a.g.e., s. 191; Allen-Muratoff, a.g.e., s. 23.
82 Ahmed Muhtar Paşa, 1244-1245 Türkiye-Rusya Seferi ve Edirne Muahedesi I, İstanbul, s. 234-235; Celal Erkin, 1828-1829 Türk-Rus Harbi Kafkas Cephesi, İstanbul 1940, s. 30-79; Allen-Muratoff, a.g.e., 23-44; Baddeley, a.g.e., s. 190-221.
83 Baddeley, a.g.e., s. 190-221.
84 Kemal Beydilli, "1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Anadolu'dan Rusya'ya Göçürülen Ermeniler", Türk Tarih Belgeleri Dergisi, XI11/17, Ankara 1988, s. 383-410; Baddeley, a.g.e., s. 221­222.
85 Bu hüküm, antlaşmanın IV. maddesinde yer almıştı. Bkz., N. Erim, Devletlerarası Hukuku. I, s. 280-281.
86 Mehmet Saray, "Rusya'nın Asya'da Yayılması", İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 10-11, İstanbul 1981, s. 289.
87 Cemal Tukin, Osmanlı İmparatorluğu Devrinde Boğazlar Meselesi, İstanbul 1947, s. 134­135.
88 C. Tukin, a.g.e., s. 203 vd.
89 Allen-Muratoff, a.g.e., s. 45.
90 Dağıstanlı Ahmed Han, "Dağıstan'ın İstiklâl Mücadeleleri", Sebilü'r-reşad, XX/514, 1 Muharrem 1340/25 Ağustos 1338, s. 237 (Birinci dipnot). Cemal Gökçe, Alda demektedir. C. Gökçe, Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya Siyaseti, s. 117.
91 Şerafettin Erel, Dağıstan ve Dağıstanlılar, s. 114; Kadircan Kaflı, Şimali Kafkasya, İstanbul 1942, s. 80; C. Gökçe, a.g.e., s. 117.
92 Hayati Bice, Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, s. 15.
93 Sami Özdemir, "İmam Mansur", Kuzey Kafkasya, Sayı 1, Haziran-Temmuz 1971, s. 16.
94 Genel olarak bu ad geçmektedir. Fakat, Şeyh Mansur'dan gelen 9 Haziran 1785 tarihli Arapça bir mektubun çevirisinde, isminin Hacı Osman olduğu ve din adına "kafirler"le çarpıştığı yazılıydı. Fikret Saricaoğlu, Kendi Kaleminden Bir Padişahın Portresi Sultan I. Abdülhamid (1774­1789), Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınları, İstanbul 2001, s. 225.
93 95 Ahmet Cevdet, Tarih-i Cevdet, III, s. 210.
96 Ahmet Akmaz, Rus Yayılmacılığı Karşısında Kafkasya Müridizm Hareketi (Doğuşu), Kayseri 1994, s. 72;.
97 Ş. Erel, a.g.e., s. 113-114.
98 Baddeley, a.g.e., s. 72-78; Tarık Cemal Kutlu, İmam Mansur, İstanbul 1977, s. 13-14.
99 C. Gökçe, a.g.e., s. 117-118; Zübeyde Yağcı, Ferah Ali Paşa'nın Soğucak Muhafızlığı (1781-1785), Ondukuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Samsun 1998, s. 121-122.
100 Mirza Hasan Efendi, Asar-ı Dağıstan, Bakü 1903, s. 170.
101 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, III, s. 210-211; Şeyh Mansur'un başarısından Padişah I. Abdülhamid de "helecan" duymuş ve "Dağıstan tarafında zuhûr eden Şeyh Mansur hakkında herkes dürlü dürlü ma'nâ veriyorlar. Ma'az, Allahi te'âlâ kefere tarafından bir hîle ma'na olmasun. Yohsa, fi'l-hakîka bir mübârek zat mıdır" diye sorular sormuştu. Onun merak ettiği şey bir hadiste geçen Mansur/Mesih olup olmadığı idi ki olmadığı kısa süreli bir araştırmadan sonra anlaşılmıştı. F. Saricaoğlu, a.g.e, s. 224; Ali Arslan, Osmanlı Belgelerine Göre İmam Mansur", Kafkasya'da İslâm Medeniyeti, İstanbul 2000, s. 164.
102 T. Cemal Kutlu, İmam Mansur, s. 22-23; Z. Yağcı, a.g.t., s. 124-125; Osmanlı belgelerine göre, Aldı Savaşı sırasında, Şeyh Mansur, Rus komutana "Osmanlı Devleti ile sulh ve salah üzere" olmalarından dolayı geri dönerek sınırda beklemelerini, Çeçen diyarının Osmanlı Devleti'ne tâbi olduğunu, savaş durumu olmaması sebebiyle buraya giremeyeceklerini ve geri çekilmelerini hatırlatmıştı. A. Arslan, "Osmanlı Belgelerine Göre İmam Mansur", Kafkasya'da İslâm Medeniyeti, s. 166.
103 Z. Yağcı, a.g.t., s. 125.
104 John Baddeley, a.g.e., s. 74; T. C. Kutlu, a.g.e, s. 32-33; A. Akmaz, a.g.e., s. 105-109.
105 J. Baddeley, savaşın tarihini 2 Kasım olarak vermekte ve yer olarak da "şimdiki Oset köyü Elkhovoto yakınlarındaki Tatartub" demekteydi. Bkz., Baddeley, a.g.e., s. 74-75, İ. Berkok, a.g.e., s. 384-386; T. Cemal Kutlu, a.g.e., s. 47-48.
106 İ. Berkok, a.g.e., s. 389-390;.
107 T. Cemal Kutlu, İmam Mansur, s. 50-51.
108 T. Cemal Kutlu, a.g.e., s. 52-53.
109 J. Baddeley, a.g.e., s. 72.
110 M. Hasan, Asar-ı Dağıstan, s. 171.
111 Moshe Gammer, Muslim Resistance to The Tsar, Shamil and the Conquest of Chechnia and Daghestan, Frank Cass and Company Limited, London 1994, s. 49-50.
112 Cafer Barlas, Dünü ve Bugünü ile Kafkasya Özgürlük Mücadelesi, İnsan Yayınları, İstanbul tarihsiz, s. 71.
113 M. Gammer, a.g.e., s. 50-51.
114 M. Gammer, a.g.e., s. 50-59; J. Baddeley, a.g.e., s. 244-271.
115 M. Gammer, a.g.e., s. 270.
116 M. Gammer, a.g.e., s. 60-63; Baddeley, a.g.e., s. 272-277.
117 Baddeley, a.g.e., s. 276.
118 Baddeley, a.g.e., s. 277.
119 M. Gammer, a.g.e., s. 69.
120 C. Barlas, Kafkasya Özgürlük Mücadelesi, s. 94.
121 M. Gammer, a.g.e., s. 69.
122 C. Barlas, a.g.e., s. 95.
123 M. Gammer, a.g.e., s. 69-73.
124 M. Gammer, a.g.e., s. 79-80.
125 Baddeley, a.g.e., s. 277-282.
126 M. Gammer, a.g.e., s. 86-89; Baddeley, a.g.e, s. 285-291.
127 Tarık Mümtaz Göztepe, Dağıstan Arslanı İmam Şamil, Sebil. Yayınevi, İstanbul 1971, s. 41; Bu mektubun kısa değerlendirmesi için bkz., Baddeley, a.g.e., s. 296.
128 M. Gammer, a.g.e., s. 95; Baddeley, Baron Rozen'in Ocak 1838'de görevden alındığını ve yerine General Golovin'in ise 2 Nisan 1838 'de (21 Mart 1838) atandığını yazmaktadır. Baddeley, a.g.e., s. 301.
129 Baddeley, a.g.e., s. 301.
130 M. Gammer, a.g.e., s. 97.
131 M. Gammer, a.g.e., s. 98-107.
132 Baddeley, a.g.e., s. 322-323.
133 Baddeley, a.g.e., s. 329-330.
134 M. Gammer, a.g.e., s. 118-121.
135 M. Gammer, a.g.e., s. 125-128.
136 M. Gammer, a.g.e., s. 130.
137 M. Gammer, a.g.e., s. 132-136; Baddeley, a.g.e., s. 338-341.
138 M. Gammer, a.g.e., s. 142-146; Baddeley, a.g.e., s. 345-351.
139 M. Gammer, a.g.e., s. 149-151; Baddeley, a.g.e., s. 355-360.
140 M. Gammer, a.g.e., s. 152-161; Baddeley, a.g.e., s. 363-373.
141 M. Gammer., a.g.e., s. 163-171; Baddeley, a.g.e., s. 392-401.
142 Baddeley, a.g.e., s. 402-409.
143 Baddeley, a.g.e., s. 411-413.
144 M. Gammer, a.g.e., s. 267.
145 M. Gammer, a.g.e., s. 268.
146 Mustafa Budak, 1853-1856 Kırım Savaşı'nda Kafkas Cephesi, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yakınçağ Tarihi Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1993, s. 23-27.
147 M. Budak, a.g.t., s. 71.
148 M. Budak, a.g.t., s. 88-90.
149 Bunlar, Musun Boğazı (1 Kasım 1853), Ahısha/Posof (5-26 Kasım 1853), Bayındır (13 Kasım 1953), Gümrü (15 Kasım 1853) ve Başgedikler (1 Aralık 1853) muharebeleri idi. Geniş bilgi için bkz., M. Budak, a.g.t., s. 51-60.
150 M. Gammer, a.g.e., s. 277-286; Baddeley, a.g.e., s. 429-450.
151 Alexander Bennigsen-Chantal Lemercier-Quelquejay, Sufi ve Komiser (Rusya'da İslâm Tarikatları), Tercüme: Osman Türer, Akçağ Yayınları, Ankara 1988, s. 98-99.
152 Mahmud Celaleddin Paşa, Mir'at-ı Hakikat, (I-III), Hazırlayan İsmet Miroğlu, Berekât Yayınevi, İstanbul 1983, s. 310.
153 A. Bennigsen-C. L. Quelquejay, a.g.e., s. 100.
154 A. Bennigsen-C. L. Quelquejay, a.g.e., s. 102.
155 Alexander Bennigsen, "Muslim Guerilla Warfare in the Caucasus (1918-1928), Central Asian Survey, July 1983, s. 48-54; A. Bennigsen-C. L. Quelquejay, a.g.e., s. 103-107; C. Lemercier Quelquejay, "İhtilal ve İç Savaş Sırasında Azınlıktaki Müslümanlar", Stratejik Açıdan Sovyet Müslümanlar ve Diğer Azınlıklar, Editör: S. Enders Wimbush, Çeviren: Yuluğ Tekin Kurat, Forum Yayınları, Ankara 1988, s. 96-99.

  
5982 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın