• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Yoğunluğu ve Yabancılaşma Sebepleri / Prof. Dr. Fatin Sezgin

Türkiye Giriş

Her konuda olduğu gibi, dilde de doğru teşhisler koymak ve hiçbir ölçüye dayanmayan subjektif tartışmalardan kurtulmak için bütün ilim dallarının ortak yönü olan veriye ve analize dayanmak kaçınılmazdır. Uygun metotlarla elde edilmiş sayılardan İstatistik ve matematik formüller kullanmaksızın sadece akıl yürütme ile doğru sonuçlara varılamayacağı gibi, sadece sayıları ustalıklı kullanmaya dayanan İstatistik metot da aklıselimin yerini tutamaz. Dolayısiyle hem verilerin konuyu aydınlatacak ve ilgilenilen ana kütleyi iyi temsil edecek şekilde seçilmesi, hem bunlara uygulanan analitik metotların doğru olması hem de yorum yapılırken sağduyu ve mantıktan uzaklaşılmaması gerekir. Dilimiz üzerinde daha önce değişik yazarlar tarafından yapılmış sayıma dayalı araştırmalar vardır. Ancak bunlar çoğu dilin sadeleştiğini ispata yönelik olup Batı kaynaklı yabancılaşma çoğu zaman gözden kaçmıştır. Ayrıca sonuçların yorumunda hipotez testleri ve İstatistik değerlendirmeler yapılmamış, sayıların tablolar ve yüzdeler halinde dökümüyle yetinilmiştir. Örneklemede metot hataları dolayısıyla bazı araştırıcıların seçtiği metinler değişik alanlara ve türlere ait olduğundan kıyaslanmaları güvenilir olmayan sonuçlara yol açmaktadır.

Bu çalışma Türkçeye giren Batı kaynaklı kelimelerin zaman içindeki yoğunluğunu sayılara dayalı olarak ele almaktadır. Bu amaçla öncelikle uzun bir etimoloji çalışması yapılmış, sonra da otuz yıla yakın bir süre devam eden incelemeler sonunda 82 romancımızın 561 eserinden alınan örnek metin parçaları incelenmiştir. Bu yönüyle şimdiye kadar bu konuda yapılan en kapsamlı çalışma özelliğindeki bu araştırmadan elde edilen Batı kaynaklı kelimeler, rastlandıkları metinlerin ait olduğu yazar, yıl ve esere göre kotlanarak bilgisayara aktarılmıştır. Bu hacimdeki bir verinin analizi ancak bilgisayarla mümkün olmuştur. Ayrıca İstatistik analizler yapılarak gerek topluca gerekse belli başlı Batı dillerine göre, zaman içinde meydana gelen artış veya azalışlar uygun denklemlerle ifade edilmiştir.

Aşağıda önce Batı kaynaklı kelimelerin tarih içindeki seyri ele alınarak Anadolu'ya yerleşmemizden itibaren ortaya çıkan durumun genel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu bölümde yoğunluğun belirgin bir biçimde artmaya başladığı Tanzimat sonrası dönem ayrıntılı olarak ele alınmış ve 1872'den günümüze kadar Türk romanındaki yabancı kelime yoğunlukları tablolar ve grafiklerle izah edilmiştir. İkinci bölüm ise, yabancılaşmanın sebepleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmaktadır. Bu sebepler, rastlanan yeni eşya ve kavramlara ad verme ihtiyacından başlayıp, medeniyet alanı değiştirmeye, Batı'ya karşı duyulan meraka, alafrangalıkta ifadesini bulan özentiye, çeşitli meslek ve ilim dallarının özel terimlerinden ayak takımının kullandığı argoya kadar uzamaktadır.

Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Tarih İçindeki Seyri

Dilimizdeki Batı kaynaklı kelimelerin tarih içindeki seyrini ele alırken, Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladıkları ilk dönemlerden itibaren günümüze kadar geçen dönemleri incelemek gerekir. Ancak sözlü kültür geleneğinin ağır bastığı toplumumuzda eski metinler oldukça sınırlıdır. Bu bakımdan sayılara dayalı değerlendirmeleri amaç edinen bir çalışmada ilk dönemlere inmek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bu devirler hakkında sadece tasvir edici bazı ifadeler kullanmak gerekmiştir. Ancak matbaanın kullanılmasıyla analitik çalışmaların kolaylaştığı söylenebilir. Dolayısıyla son dönemlerde hangi kelimenin ilk olarak hangi yılda metinlerde görünmeye başladığı, hangilerinin kullanımdan düştüğü belirlenebilir. Çalışmamızda tarih içindeki gelişim, İlk dönemler, Duraklama Sonrası Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemi olmak üzere üç başlık altında toplanmıştır.

İlk Dönemler

On birinci asırda Doğu Anadolu'ya yerleşimle birlikte Bizans İmparatorluğu içinde yer alan Rum ve Ermenilerden birçok kelime dilimize girmeye başlamıştır. Böylece göçebe hayatta bulunmayan birçok eşya ve kavramın adı dilimize yerleşmiştir. Bunu takip eden asırlarda yerleşik hayat tarzının mimari ve çevreyle ilgili kelimeleri yanında yeni karşılaşılan birçok meyve, sebze ve diğer gıda maddelerinin adları alındı. On dördüncü asırda Osmanlı Devleti'nin kurulmasıyla Rumeli'ye geçiş sonucu bu ve bunu takip eden asırlarda Sırplar, Slavlar, Macarlar, Cermenler ve Romenlerle; Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına ulaşılınca Cenevizliler, Venedikliler, Portekizliler ve İspanyollarla karşılaşıldı. Bütün bu kavim ve milletlerden, dilimize kelimeler geçti. Gemicilik ve ticaretle ilgili birçok kelime, Ceneviz ve Venediklilerle olan ilişkiler sonucu İtalyancadan alınmıştır. Bu kelimelerden işlek olanlar, asırlarca dilimizde öylesine özümlenmiş ve birçoğu dilin ses yapısına o kadar uydurulmuşlardır ki yabancılıkları ancak etimolojilerinden anlaşılır. Bu dillerden girenlerin bir kısmı Yunanca veya Latinceden, önce Arapça veya Farsçaya geçmiş, daha sonra dilimize ulaşmıştır. Bu bakımdan etimolojileri ihtilaflıdır.

Yahudilerin İspanya'dan Osmanlı Devleti'ne göç etmeleri sonucu 16. yüzyıldan sonra tıp ve ticaret alanlarında İspanyolca ve İtalyanca birçok kelime geçmiştir. Aynı asırda, kapitülasyonlar dolayısıyla Fransa ile kurulan dostça ilişkiler sonunda bu dilin Türkçe üzerinde ciddi etkileri belirmeye başlamıştır. Tanzimat'tan sonra bile Batı denince çoğunlukla Fransa anlaşılmıştır. Birçok aydın ve eşraf bu ülkenin dil ve kültürü ile yakından tanışmıştır. Bugün bile Batı dillerinden alınan kelimelerin çoğu Fransızcadaki telaffuzuna göre kullanılmaktadır. Ancak Amerikan etkisinin kendisini yoğun bir şekilde hissettirmeye başladığı günümüzde bu kural bozulmaya başlamıştır.

Halk, Divan ve Tasavvuf edebiyatları işledikleri konular itibariyle Batı kaynaklı kelimeler kullanmaya elverişli değildi. Mesela Yunus Emre'de Türkçeye mal olmuş ve artık yadırganmayan kandil, mermer, poyraz, Rum, sınır ve Farsçadaki 'bade'ye benzeyen badya gibi Yunanca asıllı birkaç kelimeye rastlanmaktadır. Karacaoğlan dünyevî konuları daha çok işleyen bir halk ozanı olduğundan onda rastlanan Batı kaynaklı kelimeler daha çoktur: Ağustos, avlu, billur, çerez, efendi, elmas, fener, fındık, fırtına, furun, fidan, firenk, hoyrat, kandil, karanfil, kıral, kiraz, kutu, mermer, Nemse, patrik, portakal, poyraz, tavla, tavus, tül. Burada tül kelimesi Fransızca olup diğerleri Latince, İtalyanca, Yunanca ve Slavcadan gelmektedir.

Gerileme Dönemi ve Sonrası

Gerileme devrinin başlamasıyla Batı medeniyeti karşısında duyulan hayranlık ve eziklik duygusu, ecnebi dil bilmenin ve bu dillerden kelimeler kullanmanın bir meziyet olarak telakki edilmesine yol açmıştır. Önceleri Batı'ya kayıtsız kalan Osmanlı Devleti sonraları Avrupa ülkelerine sefirler yollamaya başlamıştır. Fransa, Almanya ve Rusya'yı anlatan sefaretnamelerde pekçok yabancı kelime geçmektedir. Bu sefaretnameler arasında Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Resmî Efendi ve Nahifî Efendi'ye ait olanlar sayılabilir. Şimşir (1992), siyasi alanda başlayan ve zamanla kültüre doğru kayan bu ilişkiler hakkında toplu bilgiler vermektedir. Osmanlı Hariciye Nezareti'nde, Osmanlı dış temsilciliklerinde Latin yazısı kullanılır.

Diplomatlarımız yalnız yabancılarla yazışmalarında değil, kendi aralarında da Fransızca kullanmaya başlarlar. Hariciyenin resmi dili Fransızca olur. 1856 Paris Antlaşması'yla Osmanlı Devleti'nin bundan böyle Avrupa hukukundan yararlanacağına karar verilince İmparatorluk resmen ve hukuken Avrupa devletleri arasına alınır. Artık Avrupa'da yapılan irili ufaklı, önemli önemsiz, hemen bütün toplantılara Osmanlı temsilcilerinin katıldığı görülür. Batı dilleri öğrenilir, öğrenciler gönderilir, oradan uzman ve teknisyenler gelir. Bu sıklaşan ilişkiler sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nda Fransızca ikinci bir dil gibi yayılır.

Tanzimat'ın ilanına yakın Babıâli'de Tercüme Odası kurulmuş ve Batı'nın edebiyat ve fikir eserleri dilimize çevrilmeye başlamıştır. Bu eserlerin birçoğu yazıldıkları dilden değil de Fransızca tercümelerinden dilimize aktarılmaktaydı. Kayaoğlu (1998), devlet eliyle ilk tercüme faaliyetinin başladığı III. Ahmet'ten günümüze kadar üç asra yakın dönemi ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Lâle Devri'nde tercüme faaliyetinin yönü Doğu'ya, Encümen-i Daniş'te hem Doğu'ya hem Batı'ya, 1865 Tercüme Cemiyeti'nden Osmanlı Devleti'nin son Telif ve Tercüme Dairesi'nin kaldırılmasına kadarki dönemde sentezci bir yaklaşımla Batı'ya yönelik olmuştur. TBMM ve Cumhuriyet Hükümetlerinin ilk dönemlerindeki tercüme çalışmaları milli bir çizgi taşımıştır. 1940'tan itibaren hümanizma ruhu ile hareket edilerek yapılan tercüme faaliyetleri ise tamamen Batı'ya yöneliktir.

Matbaanın kuruluş yılı olan 1727'den önce kelime aktarımları daha çok konuşma dili ile olmakta ve mahalli kalmaktaydı. Matbaanın getirdiği imkânlar sayesinde yabancı kelimelerin dile girme ve yayılmasında yazılı dil daha hakim bir rol üstlenmeye başladı. Yazı dili, Tanzimat'la birlikte birçok devlet kurumunun ve aydınların Batı'ya yönelmesi sonucu etkisini daha da güçlü bir şekilde hissettirmeye başlamıştır. Roman, hikâye, tiyatro ve tenkit gibi yeni edebî türler farklı duygu ve düşünceleri de beraberlerinde getirmekteydi. 1831'den itibaren toplumumuz gazete ile tanıştı. 1870'li yıllarda bir yandan gazete tefrikaları ile bir yandan da kitap halinde basılarak yayılan bu yeni edebî türler, toplumda Batı kültürüne karşı doğmaya başlayan hayranlıkla bir araya gelince dilde yeni bir yabancılaşmanın hızla yayılmasına yol açtı.

Cumhuriyetten Sonra

Cumhuriyet döneminde Batı ile ticaret, kültür, eğitim ve savunma gibi her alanda ilişkiler artmıştır. Yirminci yüzyılda bilim ve teknikteki hızlı gelişme sonunda yeni buluşlar, Batı'daki adlarıyla birlikte alınmaya devam etmiştir. Yabancı dil eğitimi yaygınlaşmış, ilk, orta ve yüksek öğretimde yabancı dille eğitim yapan kurumların sayısı artmıştır. İlim terimlerinde Batı dilleri ağırlık kazanmış, hatta kaynak dil olarak Arapça ve Farsça yerine Yunanca ve Latincenin benimsenmesi savunulmuştur. Dildeki sadeleşme sırasında atılan birçok Arapça ve Farsça kelimenin yerini Batı kaynaklılar almış, mahalli ağızlardan yapılan derlemeler sırasında da farkında olmadan birçok yabancı (daha çok Yunanca ve Ermenice) kelime dile sokulmuştur. Bu arada çalışma, eğitim ve gezi amaçlı yurt dışı yolculukları sıklaşmış, yabancı ülkelerde ikamet eden Türk vatandaşlarının oranı yükselmiştir. Ülkemize gelen yabancıların sayısı da sürekli olarak artmış, uluslararası ve çok uluslu şirketler de yaygınlaşmıştır. Bu dönemde giren yabancı kelimelerde Fransızca olanlar çoğunluktadır. Ancak 1950'lerden sonra artan Amerikan etkisi dolayısıyla İngilizce kelimelerin girişi de hızlanmıştır. 1980'lerden sonra Amerikan etkisi daha da belirginleşmiş, İngilizce eğitim, radyo ve televizyon yayınları artmış, işyerlerine yabancı adlar verilmesi yaygınlaşmıştır.

Yabancı Kelime Yoğunluğunun Değerlendirilmesi

Türkçede Batı kaynaklı kelimelerin zaman içinde nispî yoğunluğunda meydana gelen artışı incelemek ve bu konuda objektif veriler sunmak çok zordur. Dil, onu kullanan zümrelere ve değişik ortamlara göre farklılıklar arz eder. Hukukçular arasında dolaşan yabancı kelimelerin oranı doktorlar veya ticaret erbabınınkinden farklıdır. Dolayısıyla sosyal yapıdaki değişmeler, sanayileşme, şehirleşme, göçler, eğitim sistemindeki farklılaşmalar, toplumda dil yönünden meydana çıkan farklılıkları gittikçe büyütmüştür.

Bütün ilim dallarında doğru sonuçlara ulaşmanın yolu, güvenilir veriler elde etmekten geçer. İlgi duyulan konuya ait bütün verileri toplamak ise çok büyük masraf ve zaman gerektirdiğinden çoğunlukla mümkün değildir. Günümüzde araştırıcılar, güçlü ve güvenilir İstatistik metotlar kullanarak usulüne uygun olarak yaptıkları küçük orandaki örneklemelerle isabetli hükümlere ulaşabilmektedirler. Örneklemenin başarılı sonuç verebilmesi için öncelikle ilgi duyulan konunun çerçevesi çizilmelidir. "Dildeki yabancı kelime" kavramının bulanıklıktan kurtarılması için "dil"den ne kastedildiği berraklığa kavuşturulmalıdır. Bu hususta tutulacak en uygun yol, bütün toplum kesimlerinin ortak diline ait bir arakesit elde etmektir. Bu ise yaşayan dilin tanımıdır. Roman ve hikâyelerin yaşayan dili iyi bir şekilde yansıttığı söylenebilir. Bu bakımdan çalışmamızda örneklemeler romanlardan yapılmıştır.

Dilimizin özleşmesiyle ilgilenen bazı yazarların az da olsa örneklemeye başvurdukları görülmektedir. Ancak bunların sayı ve nitelik yönünden yeterli olduğu söylenemez. Sadece bazı sayımlar ve yüzdelerle yetinen bu çalışmalarda herhangi bir hipotez testi ve matematik model kullanılmamıştır. Aksoyda (1973) değişik yazarların eserlerinden alınan ve herbiri 3000 kelime hacmindeki örnekleri inceleyerek, yabancı kelime oranlarının gittikçe azaldığını, Türkçe kelimelerin Şinasi'de %33, Ziya Paşa'da %34, Namık Kemal'de %38, Atatürk'ün Nutku'nda %35 olduğunu ve bu oranın zaman içinde gittikçe artarak, Faruk Kadri Timurtaş'ta %59, Ahmet Hamdi Tanpınar, Falih Rıfkı Atay ve Peyami Safa'da %62, Yakup Kadri'de %66, Sait Faik'te %67, H. Veldet Velidedeoğlu'nda %73, Yaşar Nabi'de %80, Salah Birsel ve Asım Bezirci'de %81, Tahsin Saraç, Yaşar Kemal ve Samim Kocagöz'de %84, Adnan Binyazar ve Emin Özdemir'de ise %91'e ulaştığını belirtmektedir. Ancak bu çalışmanın ele aldığı küçük hacimli metinlerin, farklı alanlara ve edebi türlere ait olduğu, bu yüzden de bir biriyle karşılaştırılamayacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Özleşme üzerine sayıma dayalı daha geniş çaplı ve sistemli bir çalışma yapan İmer (1973) ise beş ayrı gazetenin 1930-1965 yılları arasında basılmış sayılarına, beş ayrı dergiye ve 11 roman ve hikâyeye dayanarak yaptığı sayımlarla yüzdeler kullanarak Arapça ve Farsça oranının azaldığını, buna karşılık Türkçenin arttığını tablolarla göstermeye çalışmıştır. Bu çalışmada da Batı kaynaklı kelimelerin durumu gözden kaçmaktadır. Çünkü Arapça, Farsça ve Türkçe dışında kalan herşey "Başka yabancı diller" adı altında toplanmıştır.

Türkçeye girmiş Batı kaynaklı kelimelerin yoğunluğunu tespit etmek için çeşitli metinlerden örnek almak gerekir. Ancak değişik kaynaklar tarafsız bir karşılaştırmayı zorlaştıracağından dolayı, örnekler ayni edebi türden olmalıdır. Öte yandan, yazılı eserlerin yaşayan dile en yakın olanları roman ve hikâyelerdir. Yaşayan dil, milletin çoğunluğunun günlük hayatta kullanıp anladığı dil olup çeşitli zümre ve grupların kelime haznelerinin bir arakesiti gibi düşünülebilir. Roman ve hikâye geniş okuyucu kitlelerini hedef alır. Yazarın üne kavuşması ve yayınevinin kâr etmesi bakımından bu kaçınılmazdır. Dar zümrelere hitap eden örnekler varsa da diğer edebî türlere nazaran bu aşırılıklara daha az rastlanır. Örnekleme açısından ise daha uzun metinler ihtiva etmesi bakımından, roman hikâyeye göre daha uygun bir malzeme olarak düşünülmüş ve bu çalışmamızda dilimizde ilk romanların görüldüğü 1870'li yıllardan başlanarak bir asrı aşkın bir dönem incelemeye alınmıştır. Örneklemeye dahil edilen en eski roman Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-i Talat ve Fıtnat adlı eseridir. En son romanlar ise 1999 tarihini taşımaktadır. Dildeki değişme sürecinin daha açık görülebilmesi ve Tanzimat'la hızlanan yabancılaşmanın ileride nasıl sonuçlara yol açacağının anlaşılması amacıyla örneklememiz, uzun bir zaman dilimini içine almıştır. Farklı yazarların katkısını ortaya koymak için de seksen iki romancımızın toplam 561 eseri ele alınarak herbir romandan 500'er kelimelik parçalar, metnin onda birini teşkil edecek şekilde, rastgele sayfalardan seçilerek sayımlar yapılmıştır. Her yazarın dilinde zamanla meydana gelebilecek değişiklikleri tespit edebilmek amacıyla da, örneklemenin farklı tarihlerde yazılmış eserlerden yapılmasına dikkat edilmiştir.

Böylece bir asrı aşan bir zaman dilimi içinde çeşitli noktalara serpilmiş çok zengin bir örnek malzemesi elde edilmiş bulunmaktadır. Çalışmanın hacmi hakkında bir bilgi vermek için alınan 6300 örnekteki toplam kelime sayısının 3,150,000 olduğu, bunun da, bir sayfada ortalama 200 kelimeden hesaplanacak olursa yaklaşık 16,000 kitap sayfası tuttuğu söylenebilir. Bu araştırmada eserleri incelenen romancılarımız ve ele alınan romanlar kitabın sonunda verilmiştir. Böylesine geniş bir malzeme çok değişik açılardan ele alınmaya müsait olup, bilgisayarda oluşturulan kütüklerin değerlendirilmesine ileride devam edilecektir.

Bahsi geçen bu 561 romanın 280 tanesinden elde edilen sayımlar daha önce değerlendirilerek IV. Milletler Arası Türkoloji Kongresi'nde bildiri olarak sunulmuş (Sezgin, 1982) ve daha sonra 1993 yılında basılan Dil ve Edebiyatta Bilgisayar ve İstatistik Uygulamaları adlı eserde yer almıştır (Sezgin, 1993). Gene 1980 öncesine ait eserlerden 280 tanesinin sonuçları Osmanlı Ansiklopedisi'nde başka bir açıdan değerlendirilerek (Sezgin, 1999), Batı dillerinden geçen yabancı kelimelerin zaman içinde nasıl bir artış gösterdiği ele alınmıştır.

Araştırmada elde edilen sayımların hepsi birden değerlendirildiğinde ise, 3,150,000 kelime içinde 105 bin dolayında Batı kaynaklı yabancı kelime olduğu görülmüştür. Bu kelimelerin beşer yıllık zaman dilimlerine göre ortalama dağılımı incelendiğinde Şekil 1'deki durum ortaya çıkmaktadır. Şekildeki noktaları temsil edebilecek doğrunun denklemi Y=-309.3+0.175X olup, bu değerler yılda ortalama onbinde 1.8'lik artışa işaret etmektedir.

Şekil 1: İncelenen 560 romandaki Batı kaynaklı yabancı kelimelerin oranında 130 yıllık süre boyunca meydana gelen değişim.

Yabancı kelimelerin en çok rastlanan dillere göre sayısı, metin içindeki oranı ve yabancı kelimeler içindeki payı Tablo 1'de özetlenmiştir. Hesaplarda oranların elde ediliş yolu şöyledir:

Metindeki binde = (O dilden bulunan toplam kelime) *1000/(Metinlerdeki toplam kelime)

Yabancılar içindeki yüzde = (O dilden bulunan toplam kelime) *100/(Metinlerdeki toplam Batılı kelime)

Buna göre, bulunan 47026 Fransızca kelimenin incelenen toplam 3,150,000 kelimelik metinler içindeki bindesi 47026*1000/3150000=14.92 çıkmıştır.

Fransızcanın yabancı kelimeler içindeki payı ise 47026*100/104865=%44.80'dir.

Tablo 1: Çeşitli Batı dillerinden yabancı kelimelerin toplam sayısı, bunların metin içinde tuttuğu yer ve kendi içlerinde sahip oldukları yüzde değerleri.

Dil Kelime Yabancılar Metindeki

Sayısı içindeki yüzde binde
Fransızca 47026 44.8 14.92
İtalyanca 20452 19.5 6.49
Yunanca 19100 18.2 6.06
İngilizce 3613 3.4 1.15
İspanyolca 2155 2.1 0.68
Slavca 1208 1.2 0.38
Almanca 1173 1.1 0.37
Ermenice 901 0.9 0.29
Latince 867 0.8 0.28

Şekil 2: Çeşitli Batı dillerinden yabancı kelimelerin metin içinde tuttuğu yer (Binde).

Bu genel oranlar 130 yıl gibi geniş bir zaman diliminin toplu değerlendirmesi olup her dönemde aynı kaldığı söylenemez. Bu bakımdan zamana göre ayrıntılı bir analiz yapılması gerekmiştir. Bu amaçla, incelenen 560 roman, ilk basım yıllarına göre gruplandırılarak her dilin bu dönemlerdeki durumu ayrı ayrı ele alınmıştır. Gruplamalar 1870-1874, 1875-1879 şeklinde başlayarak 1995-1999'a kadar beşer yılı içine alacak şekilde düzenlenmiştir. Kelime yoğunluklarının her dil için zamana göre artış veya azalışını görebilmek amacıyla gözlemleri temsil edecek doğrular kelime oranı Y, yıl ise X ile gösterilerek

Y=a+bx

şeklinde bir regresyon denklemiyle gösterilmiştir. Burada analizimiz sonunda bulunan a ve b katsayıları, metin içindeki bindeler için Tablo 2'de, yabancı kelimeler içindeki yüzdeler için de Tablo 3'te gösterilmişir.

Tablo 2: Batı kaynaklı kelimelerin metin içinde tuttukları yerin yıllara göre değişimini gösteren regresyon analizi sonuçları.

Diller ab a

Fransızca -214 0.1170 (***) 0.000
İngilizce -21.9 0.0118 (***) 0.000
İtalyanca -28.8 0.0181 0.074
Yunanca 3.1 0.0016 0.803
Latince -4.34 0.0024 (***) 0.000
Almanca -4.93 0.0027 (***) 0.000
Slavca-5.90 0.0032(***) 0.002
İspanyolca -10.830.0059(***) 0.000
Ermenice -1.98 0.00120.273


Tablo 3: Çeşitli dillerin toplam Batı kaynaklı kelimeler içinde tuttukları yerin yıllara göre değişimini gösteren regresyon analizi sonuçları.

Diller ab a

Fransızca -308.3 0.182 (***) 0.001
İngilizce -44.7 0.025 (***) 0.000
İtalyanca 143.7-0.063 (*) 0.033
Yunanca 277.7-0.132 (***) 0.000
Latince -5.9 0.004 (*) 0.047
Almanca -2.4 0.002 0.535
Slavca -9.1 0.005 0.186
İspanyolca -21.4 0.012 (*)
0.015 Ermenice 3.80 0.002 0.642

Tablolarda verilen katsayılardan üzerinde durulması gerekenler b değerleridir. Bunlar doğru denklemlerinin eğimi olup birim zamanda (yılda) meydana gelen artışı göstermektedir. a değerleri 0.05'ten küçük olan dillerdeki b değerleri, zamana bağlı olarak istatistik anlamda önemli değişimlere işaret etmektedir. Bu sayıların işaretinin eksi olması halinde ise artış negatif demektir ki bu da azalış anlamına gelir.

Metin içinde tuttukları toplam yer ele alındığında, İtalyanca, Yunanca ve Ermenicede önemli bir artış meydana gelmemiştir. Bu durum ise iki açıdan açıklanabilir: Bu dillerden alınan kelimeler eski dönemlere aittir ve Tanzimat'tan beri pek fazla sayıda yeni kelime girişi olmamıştır. Öte yandan eskiden beri var olan bu yabancı kelimelerin kullanımında bir artış da olmamıştır. Çünkü mevcut olan bir eşyanın kullanımı yaygınlaşırsa yeni kelime girmese de kelime yoğunluğu artmış olacaktır. Buna karşılık Fransızca, İngilizce, Latince, Almanca, Slavcave İspanyolca kelimelerin metinlerdeki yoğunluğunda tesadüfe bağlanamayacak kadar önemli derecede büyük artışlar olmuştur.

Yabancılaşmanın Sebepleri

Dilimizdeki Batı kaynaklı yabancılaşmanın sebepleri üzerinde birçok araştırıcı görüş belirtmişlerdir. Özön (1962), Ünver (1991), Sunel (1992), Ersoylu (1994 a ve b), Korkmaz (1995) bu kaynaklardan birkaçıdır. Dilimize Batı kaynaklı kelimelerin zaman içinde gittikçe artan bir tempoyla girmesinin birçok sebebi vardır. Burada bu sebeplerden başlıcalarını özetle ele alınacaktır:

1. Karşılaşılan Yeni Eşya ve Kavramlar

Orta Asya'dan Anadolu'ya aşiretler halinde gelerek yerleşen Türk halkı, daha önceki hayat tarzında bulunmayan birçok yeni kavram ve eşya ile karşılaştı. Bunların isimlerini bölgenin eski sakinlerinin dilinden almak kaçınılmazdı. Bu durumun örnekleri yukarıda geniş bir şekilde ele alınmıştır. Daha sonraları da ilim, teknik ve sanayinin gelişmesiyle ortaya çıkan birçok kelime, bu buluşları yapan milletlerin kendi dillerinde koydukları karşılıklarla dilimize geçti. Bazı toplumlara has unvanlar, meslekler, siyasî ve felsefî akımlar da tercüme edilmeksizin olduğu gibi geçmiştir. Yeni eşya ve kavramların sayısı Batı'da teknik gelişme ve sosyal değişimlere bağlı olarak arttıkça bu medeniyetle temas halinde olan milletlerin dillerinde de kaçınılmaz bir şekilde yabancı kelimelerin sayısı artmıştır.

Değişik kavram ve eşyaya Batı dillerinde verilen daha özel karşılıkları öğrenenler, onları kullanmak gerektiğini düşünmektedirler. Etrafımızı bir yığın eşya doldurmuştur. Bunların çoğunun adı, icat edildikleri ülkenin dilinde konmuştur. Eşya alınırken de ona kendi dilimizde yeni bir ad bulma yoluna gidilmemiş veya gidilememiştir. Çünkü bu icatların sayısı çok hızlı artmaktadır veya onlara uygun düşen kavramlar düşüncemizde oluşmamıştır. Karşılık bulunduğu zaman ise çoğunlukla geç kalınmıştır. Yabancı ad bir defa yayılıp benimsendikten sonra sunulan Türkçe karşılıklar tutunamazlar. Bu çalışmada ele alınan eserlerde, ismi Batı kaynaklı olan eşya ve kavramların geçtiği bölümlerde yabancı kelime oranı hissedilir bir biçimde artmaktadır. Daha yerli kalmış köy hayatını veya tarihi konuları işleyen metinlerde, bu kelimeler çok belirgin bir azalma göstermektedir. Bu durumu ispatlamak için, aynı yazarın değişik zaman ve mekânları işleyen eserleri örnek verilebilir. Mesela Yaşar Kemal'in; konusu daha çok kasaba ve şehirlerde geçen Teneke romanı ile, yayımı aynı yıla rastgelen İnce Memed karşılaştırılabilir. Benzer şekilde, Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Karanlıkta Mum Işığı ile Bu Atlı Geçide Gider, Fakir Baykurt'un Amerikan Sargısı ile Yılanların Öcü, Kemal Tahir'in Esir Şehrin Mahpusu ile Devlet Ana, Yakup Kadri'nin Bir Sürgün ile Yaban romanları ele alınabilecek diğer örneklerdir. Her yazarın iki eseri, yayım tarihi itibariyle birbirine çok yakın veya ayni olmakla beraber, köy romanları ve tarihi romanlar daha sadedir. Teneke'de İnce Memed'in dört katı, Karanlıkta Mum Işığı'nda Bu Atlı Geçide Gider'in iki katı Batı kaynaklı kelime vardır.

2. Farklı Bir Medeniyet Alanına Geçme Gayretleri

Burada kastedilen durum, sadece Batı'ya ait eşya ve kavram adlarının alınması değildir. Çünkü bu adlar diğer medeniyet zümrelerine mensup birçok milletin diline de girmiştir. Batı medeniyet zümresine yönelmeyi, sadece dış görünüşe dayanan yüzeyde kalmış bir alafrangalık özentisinden de ayırmak gerekir. Burada söz konusu olan, eğitim, bilim, sanat, hukuk ve yönetim alanlarının Batı ölçülerine uydurulması yanında temel kültür araçlarının da değiştirilmesidir. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde Osmanlı Devleti'nde görülen kendine güven ve azamet duygusu, duraklama ve ardından gelen gerileme devirlerinde art arda alınan yenilgilerle yerini önce bir şaşkınlığa, daha sonra da yılgınlığa bırakmıştı. Bu durumdan kurtulmanın yolu, Avrupa'nın kullandığı sistem ve metotları aynen benimsemek şeklinde görülüyordu. Bunlar sadece ilim ve teknik seviyesinde kalmamalıydı. Sosyal ve siyasi kurumlar da ithal edilmeliydi. Kültür değişmeliydi. Kısacası Batı medeniyet ailesine dahil olmak için gerekli her değişiklik yapılmalıydı. Böylece alınmaya başlayan Batı kurumları kaçınılmaz olarak kelimeleri de beraberlerinde getirdi. Dilimiz üzerinde bu hareketin yaptığı en önemli etkiler, ilim dilinde Avrupa dillerinin terimler açısından önem kazanması, Latin alfabesinin kabulü sonucunda eski eserlerle bağlantı kesilirken Batı'dan tercümelerin yaygınlık kazanması yanında bu dillerin daha kolay okunur ve öğrenilir hale gelmesidir.

2.1. Terimler

Terimler, Türkçenin en çok sıkıntı çektiği alanların başında gelmektedir. Meşrutiyet Devri'nde Maarif Nezareti'nce kurulan Istılahat-ı İlmiye Encümeni'nin ürettiği terimlerin hepsi Arapça olmuştur. Ancak Batı'nın ortak terim üretme dili olan Yunanca ve Latincenin esas alınmasını savunanların da küçümsenmeyen bir ağırlığı vardır. Bu konuda yapılan tartışmaların sonu geleceğe de benzememektedir. Türk Dil Kurumu tarafından çeşitli alanlar için Batı dillerinden geçen terimlere teklif edilen karşılıklar kılavuzlar halinde yayınlanmıştır. Levend (1972), bu konuda ayrıntılı bilgiler vermektedir: Batı medeniyetinin ortak değerleri benimsenirken dilde de bu medeniyetin eseri olan kelimeleri almak kaçınılmazdı. Levend, Ziya Gökâlp'in 1922 tarihinde Küçük Mecmua'da yazdığı bir makaleden alıntı yapmaktadır: "Bir millet hangi medeniyet zümresine, beynel-mileliyyete mensub, onun bütün mefhumlarını ifade edecek hususî kelimelere malik olması da lazımdır. Türkler, şimdi Avrupa medeniyetine girdiklerinden, Avrupaî mefhumları ifade edecek kelimelere muhtaçtırlar." Gökâlp, bazı kelimelerin olduğu gibi alınmasından yanadır: Batı'ya has sosyal unvanlar, siyasî, ideolojik ve sanat akımlarıyla ilgili kelimeler bu gruptandır. Ayrıca tekniğe ait kelimeler de olduğu gibi alınacaktır. Böylece dilimizde eksik olan millî tabirler için İstanbul ve Anadolu'da konuşulan halk lisanına, milletler arası ortak kelimelerde ise Batı'ya uyulması gereğinden söz edilmektedir. Asırlarca Osmanlıcanın gelişmesinde temel dil ödevi gören Arapça da terk edilerek yerine diğer Batı dillerinin temeli olan Latince ve Grekçenin benimsenmesi yönünde bir akım ortaya çıkmıştır. Dr. Abdullah Cevdet, terimleri temel olarak Latinceden almak taraftarıdır. Ama bunları Arapça eklerle biçimlendirmektedir: "Psikolojiyâî" gibi. Çongur (1963) tarafından yönetilen açık oturumda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Ben öteden beri teknik terimlerin Latince köklerden alınmasından yanayım. Bunlar milletlerarası terimlerdir; bu milletlerarası terimleri biz zaten konuşurken, teknisyenler konuşurken, Latince unsurlardan, Latince köklerden alınmış sözlerle söylüyoruz. Bunları dilimize Fransızca, İngilizce, Almancadan değil, dediğim gibi, Latinceden, ama Türk fonetiğine uygun olarak almalıyız." demektedir. Peyami Safa'nın dille ilgili birçok makalesi Ergun Göze tarafından bir araya toplanmıştır (Safa, 1970). Bu makalelerde Safa'nın da Greko-Latin kültürünü savunduğu görülmektedir. 1930'lu yıllarda okullardan Arapça ve Farsça dersleri kaldırılmış, bunların yerine Latince ve Yunancanın konması gündeme gelmiştir. Ancak Safa 'Mekteplerimizde Latince ve Yunancadan evvel' başlıklı makalesinde, öncelikle bu kültürlerin sevdirilmesi gerektiğini anlatmaktadır. 'Istılah davamız' başlıklı makalesinde ise Batı Medeniyet ailesinin bir üyesi olmaya yönelen Türkiye'nin, terim üretmede de ortak kaynak dilleri benimsemesi gerektiğini yazmaktadır. Garp medeniyeti zümresine katılmış olduktan sonra tereddüde lüzum yok, canlı dillerde kullanılan, kökleri Latin veya Yunan müşterek ıstılahları, şivemize göre biraz yontarak alacaktık." Ancak bu Latince terim yönelimi tam olarak başarıya ulaşmamış ve diğer Batı dillerinden dolaylı olarak terim alma faaliyeti devam etmişse de, Tanzimattan günümüze kullanılmakta olan Latince köklü kelimelerin oranı, gittikçe yükselmiştir.

İster Latin ve Yunan köklerinden üretilsin, ister diğer dillerdeki şekliyle alınsın, Batı kaynaklı terimlerin dilimize girişini önlemek pek kolay görünmemektedir. Türk Dil Kurumunca düzenlenen 'Dilde özleştirmenin sınırı ne olmalıdır?' konulu açık oturumda (TDK, 1962), Konur Ertop, 21 Kânunievvel 1925 ve 18 Mayıs 1962 tarihli Akşam gazetelerini karşılaştırarak Arapça-Farsça kelimelerin %68'den %29'a düştüğünü, buna karşılık Batı kaynaklıların yüzdesinin 6'dan 10'a yükseldiğini belirtmektedir.
Türkçe kelimeler ise yüzde 26'dan 61'e çıkmıştır. Ancak bu artışta, dil devriminden sonra ortaya konan kelimelerin payı %13'tür. Geriye kalan %'48 lik bölüm, eskiden var olan Türkçe kelimelerden oluşmaktadır. Aynı açık oturumda Ömer Asım Aksoy, aralarında 60 yıllık bir zaman farkı bulunan Şemsettin Sami'nin Kamus-i Türkî'si ile TDK'nin Türkçe Sözlüğü'nü karşılaştırmaktadır. Buna göre yüzdeler şöyledir:

Kamus-i Türkî TDK Türkçe Sözlük
Türkçe 43 58
Arapça 38 23
Farsça 15 4
Batı kaynakl 4 15

Bu rakamları yorumlayan Aksoy: "Bu kadar çabadan sonra dahi karşılamak istediğimiz bütün kavramların Türkçesini bulamıyoruz ve Türkçe sözlüğümüze koyamıyoruz. Sözümü şuraya getirmek istiyorum: Yüksek uzmanlık terimlerini bu kadar yeni keşifler, ileri hamleler içinde hemen karşılamak ve yaymak imkânı olmadığı içindir ki zorlayamıyoruz" demektedir. Ömer Asım Aksoy, diğer bir açık oturumda (Çongur, 1963, Sf. 22-23), Batı kaynaklı kelimelerin artışından yakınan H. Y. Nuhoğlu'na cevap verirken Arapça ve Farsça kelimelerin azalışında bir bakıma teselli bulmuş oluyor: "Hesaba vurunca göreceğiz ki Batı dillerinden giren kelimeler, eskiden dilimize girmiş Arapça ve Farsça sözcüklere göre, sayın arkadaşımın dediği gibi çok değil, azdır. Dilimizden attığımız Arapça ve Farsça sözcükler yerine Batı dillerinden girmiş olan sözcükler daha azdır. Rakam vereyim: Son altmış yılda Arapça ve Farsça %26 azalmış, Batı sözcükleri ise %11 artmıştır. Demek ki dilimiz Batı dillerinden kelime almasına rağmen Türkçeleşme hızında ilerliyor." demektedir. Ancak burada unutulmaması gereken bir nokta vardır ki o da, Arapça ve Farsça kelime birikimi IX ve X. asırlardan başlayan bin yıllık bir sürede gerçekleşirken, son dönemdeki yabancılaşmanın ise sadece 60 yıla sığmış olmasıdır. Dilin sadeleşmesi dendiği zaman sadece Türkçe kelimelerin artışı gözönünde tutulunca yabancı dillerin kendi aralarındaki denge gözden kaçmıştır. Aksoy (1973) dildeki gidişin olumlu yönde olduğunu ispat etmek için değişik rakamlara başvurmaktadır. Bunlardan biri de 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile 1961 Anayasası'nın dilinin karşılaştırılmasıdır. İlkinde %25 olan Türkçe kelime oranı ikincide %70'e çıkmış bulunmaktadır.

Agâh Sırrı Levend (1972), "Dil devrimine inanmış ve bu inançla şu kitabı yazmış bir yurttaş olarak, yapılan ve yapılması gereken işler hakkında son olarak kendi düşüncelerimi belirtmek isterim" diyerek 9 madde sıralamakta, bu arada terimler hakkında şunları söylemektedir: "Terimlerin aceleye geldiği doğrudur. Ders kitaplarına girmeden ve okullara yayılmadan önce, terimlerin, üzerinde daha çok işlenerek bir sisteme bağlanması, birçok süzgeçlerden geçtikten ve son biçimini aldıktan sonra yayımlanması gerekirdi. Bununla birlikte bu iş abartılmamalıdır. Felsefe terimlerinin çok isabetli olmamasında konunun çetin ve soyut olmasının kuşkusuz büyük etkisi olmuştur. Buna karşılık fen terimleri çok daha uygundur. Terimler için Türkçeye başvurulmalı, bulunamazsa Grekçe ve Latince köklerden Türkçe terimler yapılmalıdır. Terim üretmede Latince ve Yunancanın esas alınmasını savunanlardan Nejat Muallimoğlu da, Türkçe Bilen Aranıyor adlı kitabında bu konuya 'Halk dili ile ilim olmaz' başlığı altında 40 sayfa ayırmıştır. 1954-60 ve1969-76 yılları arasında Türk Dil Kurumu başkanlığı yapmış olan Macit Gökberk, Avrupa kültür çevresine yönelmiş bulunan Türkiye'nin bu yönelişin bir gereği olarak Grekçe ve Latinceye de ısınması gerektiği görüşündedir.

"Avrupa dillerini birbirine bağlayan bir köprü vardır: Bu da Grekçe ile Latincedir. Avrupa kültürünü taşıyan temellerden biri, Klasik Antikçağ'ın kültürün türlü alanlarında ortaya koymuş olduğu gerçekleştirmelerdir. Yeni Avrupa kültürü felsefesinin, biliminin, sanat ve edebiyatının kökleri, ilk örnekleri Greklerdedir; devlet ve hukuk yapısı Romalılardan gelir. Greklerle Romalıların yaratmış oldukları kültür içeriklerini dile getiren terimler sistemini, ulusal kültürlerini bu yaratmalar üzerinde geliştirmiş olan yeni Avrupalı uluslar da benimsemişlerdir. Bu yüzden eski Grekçe ile Latince, ulusal dilleri bibirlerinden kopmuş olan Avrupalı aydınları yeniden birbirlerine bağlayan bir bağ kurmuştur. İşte, kendi öz formlarını bulmak yanında, Antik temel, Avrupa dillerinin ikinci karakteristiğidir. Türkçe, Avrupa kültür çevresi içinde biçimlenirken, bu ölçüden de kaçınamaz ve kaçınamayacaktır da."

2.2. Latin Harfleri

Harf Devrimi ile Latin alfabesine geçilmesinin Batı kaynaklı kelimelerin artışına dolaylı yollardan etkisi olmuştur. Bu harflerle basılmış eserler arasında dili çok sade olanlar da vardır. Ancak eski eserlerin yeni yazıya aktarılmaması ve yeni eserlerde de yabancı kelimelerin oranında artışlar gözlenmesi Batı kaynaklı kelimelerin artış eğilimi pekiştirmiştir. Heyd'e (1954) göre "Latin alfabesinin kabulü, Batı edebiyatından yapılan çok sayıda tercüme ve toplumda yabancı dilleri bilenlerin artışı bu istilayı kolaylaştırmakta ve hızlandırmaktadır." Aksoy (1973), "Yeni yazı, Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçede yaşama olanaklarını kısıtladı ve dil devrimi için en güçlü ortamı hazırladı" demektedir. Eski harflerle yazılması zor olan Batı kaynaklı kelimeler ise daha kolay yazılır hale gelmiş olmaktadır. Yakup Kadri'ye göre, yazı devriminin en önemli rolü, eski kültüre ait eserlerle bağlantının kesilmesidir. 1928'de yazdığı bir makalede şunları ifade etmektedir: "Kimileri Arap harflerini bırakırsak eski ulusal edebî eserlerimize veda ederiz, demişlerdi. İşte bu sebepledir ki yazı devrimi gerekiyordu. Yeni yazı, yeni bir dünyanın anahtarı olacak, köhne düşünceler yok edilerek Hümanizm kaynaklarına ve yaşama sevincine ulaşılacaktı. Eski kültür eserlerinin yeni Türk nesilleri açısından hiçbir değeri de yoktu ve kısacası eski eserleri yeni yazıya çevirmeye gerek de yoktu." Arap harfleriyle basılmış eserleri yeni nesiller okuyamayacağından dil yönünden kıstas ve örnek teşkil edecek metinler de bulunmayacaktır. Eski eserlerin yeni yazıya çevrilmesi ayrıca hem çok masraflı hem de zaman isteyen bir iştir.

Alfabe değişikliğinin dile yapacağı etkiler üzerine o dönemin Batı basını ve bilim adamları ileriye yönelik tahminlerde bulunmuşlardır. Dış dünyada yazı devriminin yankılarına eserinde 53 sayfa yer ayıran Şimşir (1992), 14 yabancı ülke basınından örnekler vermektedir. Bunlar arasında Londra'da çıkan Observer gazetesi, The Economist dergisi, İtalya'da çıkan Piccollo della Sera gazetesi ve Marsilya'da çıkan Le Petit Marseillais gazetesi gibi yayın organlarının yorumları yer almaktadır. Görüşleri aktarılanlar arasında arasında, İngiliz tarihçisi Arnold J. Toynbee, Oryantalist İngiliz profesör E. Denison Ross, Leon Bancal gibi yazarlar vardır.

2.3. Batı Kültür ve Medeniyet Kurumları

Batı medeniyeti bütün kurumlarıyla birlikte ülkemize taşınmak istenmiştir. Batı'yı görenler ve tanıyanlar bu dünyaya ait kurumları ülkemize taşıma heves ve heyecanı içindedirler. Böylece tiyatro, opera, bale ve sinema ile farklı zevkler ve düşünceler, yeni fikir, sanat ve edebiyat akımları ülkemize gelmektedir. Girdiğimiz yeni medeniyet dünyasının kurum ve kavramlarını taşıyan yeni dil, artık hayatın her alanında varlığını duyurmaktadır. Batıdaki fikir ve siyaset akımları da bizde geniş yankılar bulmaktadır. Fransız İhtilali'nin heyecanını içlerinde duyan gençler, bu fikirleri yaymakta, bunu yaparken Fransızca deyimleri kullanmakta ve bazen doğrudan doğruya bu dildeki metinlere baş vurmaktadırlar.

3. Yabancı Ülkelere Duyulan İlgi

Evliya Çelebi, on yedinci yüzyıla ait bir kaynak olan Seyahatnamesi'nde, gördüğü birçok eşyanın ismini, kişi unvanlarını, gemicilik ve şehircilik terimlerini nakletmiştir. Bu arada yabancı dille konuşmaların veya şiirlerin yer aldığı parçalar da vardır. Seyahatname'deki Almanca, Yunanca, Macarca, İtalyanca, Romence, Slavca ve diğer dillere ait kelimelerin bir dökümü Dankoff'ta (1991) bulunabilir. Osmanlı Devleti'nin güçlü dönemlerinde diğer ülkeler hakkında, siyasi ve askeri amaçlara cevap verecek kadar bir bilginin varlığı yeterli görülmekte ve oralardaki hayatın birçok yönüne kayıtsız kalınmaktaydı. Osmanlı için Batı, Avrupa demekti. Bu dünyaya karşı duyulan merak ve ilgi ise ancak gerileme döneminde başladı. Bu dönemde basılan sefaretnamelerin aydınlar arasında geniş bir ilgi uyandırması, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin sefaretnamesinin 1840 ile 1872 yılları arasında beş baskı yapmasından da anlaşılabilir. Avrupa seyahatnameleri yanında, bu ülkeleri anlatan eserler de hayli merak uyandırmıştır. Batı dillerinden çok sayıda eser, özellikle roman dilimize çevrilmiştir. Telif eserlerde ise, Osmanlı toplum yapısı, yeni edebi türler için uygun ve çekici konuların bazen İstanbul'un gayrimüslim semtlerinde, bazen de Avrupa şehirlerinde aranmasını gerektirmiştir. Yabancı bir yazardan adapte hissini veren bu eserlerin daha fazla yabancı kelime kullanımına yol açtığı açıktır. Ahmet Mithat Efendi'nin Demir Bey ve Hasan Mellah romanları bu durumun örnekleridir. Günümüzde artarak devam eden bu ilgi dolayısıyle birçok bölümü yabancı mekânlarda geçen veya kahramanları yabancı olan eserlere sıklıkla rastlanmaktadır. Basın yayın organlarında Batı'yla ilgili aktüel konular büyük yer kaplamakta, bu yolla pek çok kelime dilimize taşınmış olmaktadır.

4. Yabancı Ülkelerde Yaşama ve Oralara Yapılan Yolculuklar

Yirminci yüzyılın belirgin özelliklerinden birisi, ülkeler arası yolculukların ve değişik memleketlere yerleşmelerin artmasıdır. Amerika ve Avustralya gibi kitleler halinde göçmen çeken kıtaların keşfinden sonra belki en büyük çaplı yer değiştirmeyi, günümüzde çalışma, eğitim ve gezi amacıyla yapılan yolculuklar teşkil etmektedir. Asrın ortalarına kadar, ülke dışına çıkmış insanlarımız parmakla gösterilirken günümüzde yurt dışına gitmiş bir yakını olmayan aile yok gibidir. Osmanlı döneminde eğitim için Avrupa'ya çok sınırlı sayıda öğrenci gönderilmişti. Günümüzde devlet, özel kuruluşlar veya yabancı ülkelerin verdiği burslarla, yahut kendi imkânlarıyla çok sayıda öğrencimiz Batı ülkelerine gitmekte, bunlardan bir kısmı oralarda iş bulup uzun süreler çalışmakta veya yerleşmektedir. Avrupa ülkelerinde 1950'lerde başlayan işçi talebi, 1980'lerde gelişen yurt dışı müteahhitlik hizmetleri, her yaş ve eğitim seviyesinden birçok vatandaşımızın yurt dışı tecrübesi edinerek az veya çok bir yabancı dille tanışmasını sağlamıştır. Kısa süreli de olsa gezi amaçlı yurt dışı yolculuklarının da bu yönde etkileri olmuştur.

Birçok kişi için, yabancı ülkede yaşamış olmak, başlı başına bir övünç kaynağıdır. Bazı kişiler, bir yabancı dilden sadece birkaç cümle dahi bilseler gösteriş yapmaktan geri durmazlar. Hele karşıdakinin yabancı dil bilmemesi bu kişilerin üstünlük duygularını daha da arttırmaktadır. Yurt dışında bulunanlar veya okuyanlar ya kolaylarına geldiği için veya gösteriş amacıyla yazılarına ve özellikle de konuşmalarına yabancı kelimeler katmışlardır. Bu tavır giderek vasat aydın veya okur yazarlarda da bir gösteriş aracı olarak yaygınlık kazanmıştır. Batı dillerini bilmek, alafrangalığın rağbet bulmasıyla tek başına yeterli bir meziyet sayılmaya başlamıştır. Yabancı ülkelerde eğitilenler, kendilerinde bir ayrıcalık görmektedirler. Kendilerine güvenleri tamdır. Herkesten saygı ve itaat beklemektedirler. Bazen de kendileri isim ve terim icat etmektedirler.

 Kelimeler, gücünü yabancı kökten almaktadır. 1950'lerden itibaren çalışmak ve eğitim amacıyla her geçen yıl artan sayıda vatandaşımız Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Avustralya ve Amerika'ya gitmektedir. Bunların bir kısmı o ülkelere yerleşmiştir. Gittikleri ülkenin dilini öğrenen bu kişiler aracılığıyla da bazı kelimeler Türkçeye geçmiştir. Bu geçiş daha çok sözlü anlatım yoluyla ve o kişilerin akraba ve yakın çevresi aracılığıyla olmaktadır. Ancak bu ülkelerdeki Türklerin kendi aralarındaki konuşmalarında küçümsenmeyecek bir oranda yabancı kelime kullandıkları bilinmektedir. Bu yolla dilimizde meydana gelen yabancılaşma ileride daha belirgin bir şekilde hissedilecektir. Ayrıca yabancı kelimelerin yaygınlaşmasının, onları kullananların toplum içindeki sosyal mevkileri ile bağlantılı olduğu da bir gerçektir.

Yabancı ülkelerde yaşayanlar iki dili karıştırırlar. Bu durum istek dışıdır. Almanya'daki Türklerin hayatını konu alan pek çok yazarımız vardır. Bunlar arasında Yüksel Pazarkaya ve Nevzat Üstün ilk temsilcilerdir. Daha sonraları Bekir Yıldız, Abbas Sayar, Tarık Dursun Kakınç, Adalet Ağaoğlu, Vasıf Öngören, Fakir Baykurt, Haldun Taner ve Aysel Özakın sayılabilir. Almanya'da yetişmiş olan ikinci ve üçüncü kuşaklardan ise Almanca yazanlar da çıkmaya başlamıştır. Baypınar (2000) bu yazarlarımızdan birçoğunu incelemiş ve eserlerini bir antolojide toplamıştır.

5. Alafrangalık Modası ve Batı Tarzı Yaşama Özentisi

Batı medeneniyeti ölçülerine uymak her şeyden önce pozitif düşünceyi elde etmekten geçer. Bu ise, dünyaya bakışta, olayları yorumlamada ilim yaklaşımının edinilmesini gerektirir ki hiç de kolay olmayan, büyük emek ve zahmet isteyen bitip tükenmez sabırlı çalışmaların bir meyvesidir. Kolaycı bir yaklaşım olan alafrangalık ise hiçbir emek ve ceht harcamadan kısa yoldan Batılılaşmayı hedef edinmiştir. Kütüphaneler dolusu tercüme ciddi bir şekilde okunmamakta, uzun tahsil hayatı boyunca görülen müsbet ilim dersleri hazmedilmeden kalmakta ve insanlarımıza üretici, analiz edici bir düşünce yeteneği kazandırmamaktadır. Buna karşılık daha kolay ve şekilci bir yol olarak alafrangalık yayılmaktadır. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde yaygınlaşan alafrangalık akımı hayatın her sahnesinde değişimlere yol açmıştır. İlk dönem romanlarındaki alafranga tipler üzerine toplu bir yorum Balcı (2000) tarafından yapılmıştır. Bu tiplere, Ahmet Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem, Hüseyin Rahmi Gürpınar, ve Halit Ziya Uşaklıgil gibi yazarlarımızda sıkça rastlanmaktadır. Kendilerini topluma yön vermekle görevli sayan ilk romancılarımızın, çoğu zaman yerdikleri ve gülünç durumlara düşürdükleri bu tipler, daha sonraki dönemlerde pek fazla yadırganmayan, hatta özenilen kişiler haline gelmişlerdir. Yaşayış tarzına yansıyan bu değişimler eski birçok mesleği de gözden düşürmüş, işyerleri ve binalar anlamını yitirmiştir. Bizde, Batı'dan alınan yeni icat ve araçlar, o ülkelerde olduğu gibi, sadece ihtiyaçları karşılayan ve kullanılan birer eşya olmayıp, birçoğumuz için, asıl anlamlarının üzerinde bir değer ifade etmektedir. Bunlar, yeni bir medeniyete geçmiş olmanın sembolleri ve birer itibar işaretidir.

Avrupai davranmasını beceremeyenler, alafranga kesim tarafından şiddetle kınanmaktadır: Zaman zaman alafrangalık hevesi şarka ait herşeyin inkârına kadar varmaktadır. Kendini inkâr etmeye varan bu hayranlık sadece Türkiye'deki aydınlara has değildir. Azerbaycan'ın ünlü mizah şairi Mirze Elekber Sabir'in Hophopname'sindeki Ürefa Marşı, aynı havanın orada da esmiş olduğunu göstermektedir. Son yıllarda Avrupalılaşma, yerini Amerikalılaşmaya bırakmıştır. Henüz yazılı edebiyata tam yansımayan bu akımın etkisi, daha çok televizyon, radyo ve basında, bazı gençler arasında ve çarşı-pazarda hissedilmektedir.

6. Yabancı Dil Eğitimi ve Yabancı Dille Eğitim

Bu başlık altında üç ayrı husus ele alınmalıdır. Bunlardan ilki ülke içinde yabancıların etkin idareci ve eğitici rolleri üstlenmesidir. İkinci olarak eğitimde Batı dillerinin müfredata alınması ve hatta bu dillerde eğitime geçilmesidir. Üçüncü olarak da Avrupa ve Amerika'ya gittikçe artan sayılarda öğrenci gönderilmesidir.

Batılılaşma hareketleri ile birlikte, yabancılar bazı resmi kuruluşlarda danışman olarak görev almaya ve birçok eğitim kurumunda ders vermeğe başlamışlardır. Ayrıca, eğitim kurumlarının öğretim ve yönetim kadrosunda, Avrupa'da yetişmiş olan hocalara öncelik verilmiştir. 1856 Islahat Fermanı'yla eğitim alanında Müslim ve gayrimüslim tebaa eşit hale gelmiştir. 1868 tarihinde Fransız tesiriyle açılan Galatasaray Sultanisi'nde Fransız liseleri model alınmış, Fransızca eğitim verilmeğe başlanmıştır. Burada çoğunluğu teşkil eden Fransızlar yanında, İngiliz, İtalyan, Rum ve Ermeni öğretmenler de bulunmaktaydı. 1913/1914 öğretim yılında İstanbul'da kız öğrenciler için bir İnas Sultanisi kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında İmparatorluktaki sultanilerin sayısı elliyi bulmuştur (Yolalıcı, 1999). Bazı askerî okullarda eğitim ve programlarda Avrupa okulları esas alınmıştı. 1836'da açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye'de eğitim Fransızca olarak yapılmaktaydı. 1834'te açılan Mekteb-i Harbiye'nin öğretim kadrosu öğrenimini Avrupa'da görenler ve Mühendishane öğretmenleri arasından seçilmekteydi. 1847'de okula Fransızca dersleri konmuş ve öğretim kadrosu Avrupa'dan getirilen yabancı hocalarla desteklenmiştir. 1884 yılında Almanya'dan Von der Goltz Paşa Askeri Okullar Müfettişi olarak getirilmiş ve mezunlar Almanya'da staja gönderilmiştir. Askerî Baytar Mektebi'nin kadrosu 1896'da Avrupa'da yetişen elemanlarla takviye edilmiştir. Sivil okullarda da yabancı dil eğitimine önem verilmiştir. Mekteb-i Mülkiye'de 1883 yılında Fransızca öğreten Lisan Mektebi açılmıştır. İkinci Meşrutiyet'ten sonra okulun programında İngilizce ve Almanca mecburi ders haline getirilmiştir. 1880 yılında açılan Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne'nin müdürlüğüne, sonradan Müslüman olmuş Avusturya asıllı Mehmet Emin Efendi tayin edilmiştir. Bu zat Avrupa'da eğitim görmüş olup, Almanca, Fransızca ve İngilizce bilmektedir. Diğer yüksek okullar yanında orta dereceli okullardan bir kısmına da yabancı diller konmuştur. Mesela Hamidiye Ticaret Mektebi'nde bir yabancı dil hazırlık sınıfı bulunmaktadır. Böylece eğitim görmüş kişiler arasında yabancı dil ve kültürlere aşina olanların sayısı artmış, dilimize pek çok Batı kaynaklı kelime taşınmıştır.

Kocabaşoğlu (1999) ondokuzuncu asırda Osmanlı İmparatorluğu'nda, ilkokullar, ortaokul ve liseler, ilahiyat, ve kolejler olmak üzere dört grup altında toplanan Amerikan okullarına ait bilgi vermektedir. Buna göre 1840 yılında 6 olan toplam okul sayısı 1900'de 417'ye, öğrenci sayısı ise aynı dönemde 84'ten 17556'ya çıkmıştır. Cumhuriyet döneminde de yabancı dille eğitim yaygınlaşarak devam etmiş ve orta dereceli okullara kadar inmiştir. Osmanlıların son döneminde başlayan bir modayla bazı ailelerde yabancı dil eğitimi okul çağından önce başlamaktadır. Tutulan mürebbiyeler veya dadılardan çocuklar yabancı dili küçük yaşta kapmaktadırlar.

Osmanlı'nın son dönemlerinde verilen bazı haklardan faydalanan azınlıklar, Rum, Ermeni ve Yahudi okullarını açmışlardı. Bu okullara Türk ve Müslüman çocukları da devam edebilmekte idiler. Buralarda azınlık dillerine ek olarak Fransızca, İngilizce ve İtalyanca gibi Batı dillerini de okutulmakta idi. Tüccar, diplomat ve öğretmen gibi meslekleri dolayısıyla ülkemize Avrupa'dan ülkemize gelen yabancıların oluşturduğu topluluklar da yalnız kendi çocuklarının eğitimi için Katolik ve Protestan olmak üzere iki grup halinde özel okullar kurmuşlardı. Bu okullardaki eğitimin üstün niteliğinin farkına varılması sonucu bu okullara çok sayıda Türk ve Müslüman çocuk girdi. Bunların oranı 1890'da %15 iken 1911'de %56'ya, 1926'da %51'e 1939'da %76'ya ulaşmıştır (Ergin, 1977).

Sinanoğlu (1994) Uluslararası bilim-ulusal eğitim dili başlığı altında yabancı dille yapılan eğitime karşı şiddetle karşı çıkmaktadır. Gene aynı bilim adamımız son yıllarda ana okullara kadar inen yabancı dille eğitimin dilimizi nasıl tehdit altına aldığını ayrıntılı bir biçimde ele almaktadır (Sinanoğlu, 2000). Toy (1988), Kilittaşı romanında Galatasaray, Saint Joseph ve Talas gibi yabancı okullarda eğitim görmüş olanların toplum içinde kazandıkları itibarı canlı ifadelerle anlatır.

Bir dile yabancı kelime giriş mekanizmasını inceleyen Haugen (1972), böyle bir alışveriş için bu iki dili de belli ölçüde bilen bir grubun var olması gerektiğine işaret etmiştir. İki dilliler, bazen bilinçli bazen de farkında olmadan yabancı kelimeleri dile sokmaktadırlar. Bu kişiler bazen fikirlerini ifade için Türkçeyi kâfi görmemekte ve iki dili karıştırmaktadır. Birden fazla dil bilenlerin bazen irade dışı olarak bu diller arasında kaydıkları da görülür. Bilgilerini bir yabancı dil aracılığıyla öğrenenler çoğu zaman gösteriş amacı gütmeden, sadece kavramların kafalarındaki karşılığı o dilden olduğu için yabancı kelimeler kullanabilirler. Öğrenci veya bilim adamı her okuduğunu kendi anadiline çevirerek öğrenme sürecini yavaşlatmamak için kavramların yabancı karşılıklarını aklında tutmuş olmaktadır.

7. Argo Yoluyla Yabancılaşma

Her toplumda bazı mesleki ve sosyal grupların kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan özel kelimeler kullandıkları bilinmektedir. Yabancılarla yakın temasta olan halk, bazı kelimeleri gerçek anlamının dışında ve çoğu zaman da argo şeklinde dilimize sokmuştur. Rumeli demiryollarında çalışan Alman kontrolcülerin "tamam!" anlamına makiniste bağırdıkları "fertik" sözünden "fertiği çekmek" argosu türetilmiştir. Film artisti Clark Gable gibi bakmaya Klark çekmek denmiştir. İngilizce pinpon kelimesi, yaşlı anlamına, Fransızca espiyon kelimesi, 'ispiyon' şekline sokularak ihbarcı, müzevir anlamına kullanılmıştır. Bu duruma daha çok ayak takımı ve külhanbeyler arasında rastlanmaktadır.

Meyhane, kumarhane, bar ve batakhanelerin birçoğu azınlıklar tarafından işletildiğinden buraların müdavimleri de onlardan birçok kelime almıştır. Dilimize argo yoluyla giren veya argoda anlam değiştiren Batı kaynaklı kelimeler, Devellioğlu (1945) sözlüğü üzerinde yaptığımız hesaba göre %45 Yunanca, %22 İtalyanca, %16 Fransızca, %8 Ermenice %4 İngilizceden gelmektedir. Bunun dışında, Rusça, Romence, İspanyolca ve Bulgarca olanlar da vardır.

Kopuk ve külhanbeyi takımından kahramanların yer aldığı eserlerde bu tür yabancı kelimelere sıkça rastlanmaktadır. Bunlara, Hüseyin Rahmi'nin Dirilen İskelet, Tebessüm-i Elem; Ercüment Ekrem'in Meşhedi ile Devrialem, Kodaman, Beyaz Şemsiyeli; Mahmut Yesari'nin Çulluk; Orhan Kemal'in Murtaza, Küçücük, Gurbet Kuşları, Bir Filiz Vardı, Sokakların Çocuğu, Üç Kâğıtçı, Arkadaş Islıkları; Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu; Aziz Nesin'in Kadın olan Erkeğin Hatıraları, Gol Kralı, Yaşar ne Yaşar ne Yaşamaz, Tek Yol; Atilla İlhan'ın Zenciler Birbirine Benzemez, Fena Halde Leman; Rıfat İlgaz'ın Hababam Sınıfı, Osman Cemal Kaygılı'nın Çingeneler, Pembe Maşlahlı Hanım, Harp Zengininin Gelini, Eski Çapkın Anlatıyor; Aka Gündüz'ün Tank-Tango ve Bir Şoförün Gizli Defteri romanları örnek verilebilir.

8. İdeolojik Akımların Doğurduğu Hava

Ülkemizde dil konusundaki görüşler ideolojik kutuplaşmanın bir göstergesi olmuştur. Hepçilingirler (2000), "Kimileri İngilizce sözcük kullanmaya meraklıdır, kimileri Arapça, Farsça. Çünkü seçtikleri sözcükler, insanların yalnız düşüncelerini, kişiliklerini değil, dünya görüşlerini de açıklar. Birçok kişi bunu bildiği için kendi dünya görüşüne uygun sözcük kullanmaya çaba gösterir." demektedir. Ülkemizde uzun zamandan beri süren ve bir ara neredeyse bir iç savaşa yaklaşan kutuplaşma, yıkıcı sonuçlarını dilimiz üzerinde de göstermiştir. Öyle ki, kullanılan kelimelere dayanan ayrımcılıklar, her alanda kendini göstermiştir. Kişilerin hangi kampın üyesi oldukları kullandıkları kelimelerden anlaşılır hale gelince, bulundukları ortama aykırı düşmek veya ideolojik damga yemek istemeyenler öz Türkçe veya Arapça-Farsça kelimeler yerine Batı kaynaklı kelimeleri tercih eder hale gelmişlerdir. Böylece, mesele veya sorun yerine problem, amil veya etken yerine faktör, nazari veya kuramsal yerine teorik, evsaf veya nitelik yerine kalite, faraziye veya sayıltı yerine hipotez, hareketli veya devingen yerine dinamik, teşkilat veya örgüt yerine organizasyon... demek daha uygun sayılmıştır. Sinanoğlu (1998) Türk ve Türkçe düşmanlığını Batı'nın bir tuzağı olarak görmektedir: Suni bir bölünme sonunda Osmanlıcacılık-öz Türkçecilik çekişmesi, sağ-sol kavgası, hatta kişisel husumetler işe karışmıştır. Tasfiyecilik bir yandan geçmişe duyulan bir düşmanlığa dönüşürken, buna gösterilen tepki, dilin kurallarına uygun ve güzel dahi olsa her yeni kelimeye karşı koyma halini almıştır. Son zanmanlarda ise bir kesim, Müslümanlık adına Türk ve Türkçe laflarına karşı bir tavır takındı. Bu karmaşa içinde sinsi bir el okullardan Türkçe ile eğitim, hatta Türk Edebiyatı derslerini kaldırıyor, Türkçe bilimsel yayınları yok ediyor, yerine sadece İngilizceyi sokuyordu.

Alev Alatlı'nın, Nuke Türkiye romanında dil konusu adeta bağımsız bir makale şeklinde ele alınarak incelenmiştir. Fransızca ve İngilizce kelimelerin artarak kullanılması iki sebebe bağlanmaktadır: "Birincisi, Türkler, kendilerini Batı medeniyetine adadılar. Tıpkı atalarının kendilerini adadıkları İslam medeniyetinin dillerini kullandıkları gibi, onlar da Batı medeniyetinin dillerini kullanıyorlar. İkinci neden, daha saklı bir neden. Türkler, çevreden duydukları Arapça ve Farsça kelimelerin umarsız biçimde demode kelimeler olduğu duygusuyla büyürler, ama seslerini veya şekillerini beğenmedikleri için veya anlatmak istediklerini tam ifade etmediği için yeni kelimeleri kullanmayı da içlerine sindiremezler." Bir araştırma yapmak üzere Cord Vakfı aracılığı ile yurdumuzda bir fakülteye gelen David Pavloviç, insanların siyasi görüşlerinin tercih ettikleri kelimeler dolayısıyla nasıl teşhis edildiğini görünce dehşete kapılmaktadır. Siyasi tercihleri ne olursa olsun, anket uyguladığı bütün öğrenciler; bir yazarın sadece kullandığı kelimelere bakarak; onun, kadın erkek ilişkileri, din, milliyetçilik, evrensellik gibi, paragraflarda yer almayan konularda bile ne düşündüğünü kestirebilmektedirler.

9. Üsluba Yönelik Kullanım

Yabancı kelimeler bir üslup aracı olarak kullanılmaktadır. Bu açıdan üç ayrı yaklaşım sayılabilir:

⦁ Bunlardan ilki yabancı kelimelerin ahenk ve ses özelliklerinin çarpıcı etkisidir.

⦁ İkinci olarak ahengi bozan tekrardan (ıtnaptan) kaçınmanın bir aracı olarak yabancı sözlerin kullanılmasıdır.

⦁ Üçüncü bir kullanım ise ifadeye kuvvet katmak için aynı kavramın değişik dillerde tekrarıdır.

İlk kullanımda yabancı kelimelerin kulağa hitap eden tırmalayıcı veya ahenkli ses özelliğindeki çarpıcılık esas alınmaktadır. Burada yabancı kelimeler, düzgün ve durgun giden tek düze bir metin içerisinde aniden yükselen sivriltiler gibi dikkat çekmektedir. Bazen yazarlar, zor ifade edilen hisler ve tasvirler için de böyle bir etkiyi araya sokmaktadırlar. Bu kullanımda bir yabancı kelime ne kadar alışılmadık, haşin ve Türkçenin ses yapısına ne derece aykırı ise muhatap üzerinde o oranda etkili olmaktadır. Televizyonlarımızın kavga kokan açık oturumları veya tartışma programlarında, TBMM kürsüsünde, miting meydanları ya da gazete sütunlarında hasımlarını, adeta kafalarına vurdukları bu tokmak gibi kelimelerle şaşkına çevirenlere sık sık rastlamaktayız.

Öz Türkçe kelimelerin çirkin olduğu yönünde bir tenkidi cevaplayan Aksoy (1973), bazı Arapça, Farsça ve Batı kaynaklı kelimelerin daha çirkin olduğunu belirterek bunların neden yadırganmadığını soruyor: "Söylenmeleri Türkler için çok güç olan, çirkin ses taşıyan dilimize girmiş Batı kaynaklı sözcüklere karşı da bu yönde direnme gösterilmiyor:

Transkripsiyon, fotokopi, konfeksiyon, ekspozisyon, gardenparti, portmanto, troleybüs, meteoroloji, katalog, kokteyl... gibi sözcüklerin çirkinliğinden söz eden yok. Gonk sözcüğünü kibar bulanların, konuk sözcüğünü kaba, çirkin bulmaları hangi ölçüye sığar?" Bu sorunun cevabı gayet açıktır. Batı kelimelerinin söylenme güçlüğü ve dilimizin kurallarına aykırılığı, umulanın aksine onlara güç katmakta, onları yazı ve konuşma içinde daha etkili hale getirmekte, muhatabı sendeletmekte ve ezmektedir.

İkinci olarak ahengi bozan tekrardan (ıtnaptan) kaçınmanın bir aracı olarak yabancı sözlerin kullanılmasıdır. Bu kullanıma bir örnek olarak Sevinç Çokum'un Karanlığa Direnen Dünya romanından aşağıdaki parça verilebilir (Sf. 10-11). Burada 'remz' sözünün üç yerde tekrarlanması sembol ve işaret kelimeleriyle önlenmiştir: "Babam köylü veya rençber değil, esnaftan biri olmanın remzi saydığı kasketini sever, gariptir ama, sadece şehirliliğin sembolü kravatı da kabullenebilirdi. Oysa bu ikisi bir arada olamazdı, (olamaz diye düşünmenin de nereden kaynaklandığını bilemiyorum) bu ikisi birbirine zıt şeylerdi ve biri köylülüğün, diğeri şehirliliğin işareti olduğundan, çobanın takım elbiseyle davar gütmesi kadar tuhaf karşılanabilirdi."

Üçüncü bir kullanım ise ifadeye kuvvet katmak için aynı kavramın değişik dillerde tekrarıdır:

"Ne kadar tanınmış bir adam, diye söylendi, bu eski ailelerin hali başka... 'prestij'leri, itibarları var." (Refik Halit Karay, 2000 Yılın Sevgilisi, Sf. 70).
Romancı meşhur Safo'nun çektiği hastalık 'Daüssıla-Nostalgie'den başka birşey değildi, demeye getiriyor ve Safiye Sultan'ın o yurtsama, sıla özlemi nöbetlerini yaz akşamlarına özgü bir dinginlik içinde yazıyordu (Selim İleri, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın, Sf. 233).

10. Sadeleştirme Akımının Getirdiği Yönelimler

Türkçenin sadeleştirilmesini amaçlayan çalışmalar, Arapça ve Farsça kelimelerin ağırlığı altında ezilen dilimizi kurtararak kendi kaynak ve kurallarına döndürmek gibi haklı bir gerekçeden hareket etmiştir. Şarklılıktan kurtulma ve modernleşme heyecanı içinde daha çok Doğu dillerinin hedefte tutulması sonucu Batı'dan gelen kelimeler üzerine gerektiği gibi gidilememiştir. Burada, Batılı olan herşeyin iyi ve değerli olduğu yönünde bir eğilime yol açan eziklik duygusunun rolü de inkâr edilemez. Sadeleştirme hareketinin Batı kaynaklı kelimelere gücü yetmeyince gözden düşmüş birçok eski kelimenin yerini bunlar doldurmuştur. Lewis (1999) "Yabancılaşmaktan bir dereceye kadar dil devrimi sorumlu tutulabilir: Yaşlı kişiler dudaklarına gelen bir kelimenin anlaşılamayacağının farkına varırlar, fakat yeni kelimelerle bunu doğru bir biçimde nasıl karşılayacaklarından da emin değillerdir. Dolayısiyle anlamı daha kesin olan yabancı bir kelimeye başvururlar. Diğer bir grup da profesyonel kişilerdir. Bunlar anlamı apaçık karşılıkları yeterince teknik bulmazlar. Mesela bir doktor besleme kelimesini uygun bulmayıp bunu nütrisyon diye düzeltme ihtiyacı duymaktadır."

Gökberk (1997), Anayasa dili hakkında 1952'de yazdığı bir yazıda; ayrıldığımız bir kültür çevresinin dünya görüşü çerçevesinde biçimlenmiş olan Osmanlıcanın artık yeni hayat duygumuzu karşılayamayan bir alet olduğunu, bu dilin kendisini besleyen kaynaklardan kopmuş bulunduğunu, bütün ikmal yollarının kesilmiş olduğunu belirtmektedir. "Bu yüzden kendi ölçüleriyle yaratıcılığı kalmamıştır. Ayakta durmak gücünü bile artık kendisinde bulamamaktadır. Avrupa dillerinin seli karşısında boyuna gerilemesi bunun en açık belirtisidir. Anayasa dilini Osmanlıcaya döndürmek isterken son zamanlarda dilimize sokulan şu sözcükler bakın: Konsey, asamble, delege, pakt, parti, antidemokratik vb. Bu çeşit sözcükler de dilimize kolayca sokulabiliyor, çünkü Türk aydınının tarihî diyebileceğimiz bir alışkanlığından rahatça yararlanıyorlar. Yüzyıllarca anadilini kültür dili olarak kullanmamış bir topluluğun okur yazarları, kendi dil değerleriyle olgun bir kültür dili kurulabileceğine inanmamaktadır. Bu inanmama bugünkü Türk aydınının geçmişten yüklendiği köstekleyici bir iç-düğümüdür."

Sadeleştirme akımını değerlendiren Heyd (1954), Batı kaynaklı kelimelere karşı gerekli duyarlılığın gösterilemediğini belirtmektedir: "Genel olarak söylenecek olursa, Kurum şimdiye kadar Türkçedeki Avrupalı kelimeler probleminden pek tasalanmamıştır. 1933'te halkın Türkçe karşılıklar bulması istenen yabancı kelime listelerinde sadece Arapça ve Farsça kaynaklı olanlar yer almıştır. Cep Kılavuzu ve Sade Türkçe Kılavuzu'na çok az Batılı kelime dahil edilmiştir.

Tam aksine, Kurum modern Türkçedeki Avrupalı kelimeleri bazı hallerde kasıtlı olarak arttırmıştır. Cep Kılavuzu'nda pek çok Arapça ve Farsça ödünç kelimeler Batı dillerinden alınanlarla değiştirilmiştir. Kâtip için sekreter, müdir için direktör, nazariye için teori ve timsal için sembol kullanılması bunun örnekleridir. Kurumun Genel Sekreteri olan İ. N. Dilmen, 1935'te yetkili kişi sıfatıyla bu politikanın açıklamasını yapmıştır. O, Kâtip, müdir (müdür) ve diğer kelimelerin eski devre ait döküntüler olduğunu söylemiştir. Türklerin Batı medeniyetini bir bütün halinde benimsedikleri bir dönemde bu gibi terimlerin Batılı karşılıklarının tercih edilmesi gerekmektedir." Heyd ayrıca Batı kaynaklı kelimelerin çoğunun sadece genel yapıda bazı kavramlara tek tek karşılık geldiğini, bunların türetmeler yoluyla Türkçe içinde aileler oluşturmadığını ve bu yüzden de pek önemli bir tehlike sayılmadığını ifade etmiştir.

Kelime seçimi yaparken çoğu yazar ve aydının yabancı karşılıklardan yana tavır koyması dilimizi bu günlere getirmiştir. Kelimeler birtakım hatıra ve duyguları da çağrıştırdıkları için ayakta kalırlar. Yeni karşılıklar henüz his, heyecan ve düşünce hayatımızda gerekli destek zeminini bulamadığından, özenilen bir medeniyetin malı olan Batı kelimeleri, modernlik havaları sayesinde rağbet bulmaya başlamışlardır. Bazı kelimelerin karşılıkları ise ya türetilmemiş veya hiç yaygınlaşmamıştır. Gerek daha önce var olan Türkçe karşılıkların, gerekse türetilenlerin yerleşmemesi sonucu, sarsılan Arapça ve Farsçalarının yerine geçen Batı kaynaklı kelimelere Danişmend (1981 a, b), 250 kadar örnek göstermektedir.

Özerkan (1997), aşırı ve isabetsiz özleştirmenin yabancılaşmaya zemin hazırlayacağını ifade etmektedir: "Fazla yabancı sözcük kullanımı seçkin dili ve halk dili ayrımını keskinleştirmektedir. Burada dikkati çeken diğer bir eğilim, öztürkçecilik adı altında aşırı anlaşılmaz sözcükler kullanılması ya da anlamı iyi tanımlanmamış sözcüklerin suni şekilde yanyana getirilerek ortaya yine yabancı metinlere benzeyen garip bir dil çıkarılmasıdır. Dilde hasarı oluşturan durumu engellemenin yollarından biri, yeni sözcüklerin halka iyi tanıtılmasıdır. Diğer bir olumsuzluk da, yeni sözcüklerin özensiz olarak yapılabilmesidir." Yazar bunlara örnek olarak uçaktaki First class yerine birinci orun; business class karşılığı işlik orun; economy class için de hesaplı orun kelimelerinin teklif edilmesini göstermektedir. Bu gibi karşılıklar tutunamayacağı için yabancılaşma devam edecektir.

Sadeleşme akımının yol açtığı yabancılaşmanın bir diğer yönü ise kelimelerin etimolojisi hakkındaki bilgisizliğimizdir. Prof. Dr. Hasan Eren, hazırladığı etimoloji sözlüğünün önsözünde, sadeleştirme akımı sırasında bilgi noksanlığından dolayı, farkında olmadan yabancı kelimelerin dilimize sokulduğunu belirtmektedir. "Sözlerin kökenini gözönünde tutmadığımız durumda, yabancı bir sözü dilimizden çıkarmak isterken başka bir yabancı sözü seçmek olasılığıyla karşılaşabiliriz." Eren, buna bir kısım örnekler de vermektedir: Arapça olduğu için atılan hudut yerine Rumca sınır, Arapça esas yerine Rumca temel getirilmiştir. Ziyafet yerine getirilen şölen Moğolca, hububata karşılık gelen tahıl ise gene Arapçadır. Çağ, öğe, tanık, ülke, üye gibi daha birçok örnek verilebilir (Eren, 1999. Sf. XX, XXI). Mahalli ağızlardan derlenen kelimeler arasında Rumca, Ermenice, Slavca, Arapça ve Farsça gibi kaynağı yabancı olanlar çoktur. Dankoff (1995), mahalli ağızlar üzerine yaptığı bir çalışmada yaygın bir biçimde kullanılan kelimelerden 2500 kadarının Ermenice olduğunu belirtmiştir. Eren (1995). de bu konuyu ele alarak Dankoff'un çalışması üzerinde ayrıntılı değerlendirmeler yapmıştır.

11. Bazı Meslek ve Sanatların Yabancılar veya Azınlıklar Tarafından İcra Edilmesi

Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk olarak değişik ırk, dil ve dinden toplulukları bir araya, getirmiştir. Bu topluluklar içinde konumuz açısından en önemli olanlar, birçok yabancı kelimenin dilimize girmesine aracılık etmiş olan gayrimüslim azınlıklardır. Bunlardan bir kısmı fethedilen toprakların yerli halkıdır. Bir kısmı ise göçlerle imparatorluğa gelmişlerdir.

Azınlıkların Osmanlı Devleti'nde oynadığı rol üzerine birçok kaynakta ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Sonyel (1993), İmparatorluğun bütün tarihi boyunca azınlıkları ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Shaw (1999) ve Shmuelevitz (1999) Osmanlı millet sistemi içinde Yahudi cemaatini; Özkaya (1984) ve Göksel (1984) Ermenileri; Eken (1999) Rumları ana hatlarıyla incelemektedir.

Dil üzerine en fazla etki yapan ise eğlence yerleridir. Meyhane, bar ve diğer birçok eğlence yeri işletmeciliği gayrimüslim azınlık veya yabancılar tarafından yürütülmüştür. Tiyatro, opera ve bale gibi yabancı eğlence yerleri özellikle devrin gençleri için çekicidir. Buralarda hem eğlenmekte hem de hayranlık duydukları Batı dillerini geliştiren bir kültür ortamı bulmaktadırlar:

12. Uluslararası ve Çok Uluslu Şirketler

Osmanlı döneminde Kapitülasyonlar aracılığıyla ülkede faaliyet gösteren yabancı şirketler ve kuruluşlar, kendi alanlarına ait kelimelerin dilimize girmesine aracılık etmişlerdir. Şimşir (1992) bu konuyu özlü bir şekilde incelemiştir: Tanzimat'la birlikte ülkede yayılmaya başlayan bankaların kökü Avrupa'dadır. Osmanlı Bankası bile 'Banque Ottomane'dır. Düyunu Umumiye, işlemlerini Fransızca yürütür. Uluslararası ulaştırmada kullanılan yazı Lâtin yazısıdır ve demiryollarını yapanlar, işletenler, kârını toplayanlar hep Avrupalıdır. Posta ve telgraf işlerinde büyük ölçüde Fransızca ve Lâtin harfleri kullanılmaktadır. Damgalarda ve pullarda Fransızca kendini gösterir. Kırım Savaşı sırasında İstanbul, telgraf telleriyle Avrupa'ya bağlanır. Telgrafı getirenler, Türkçenin telgraf haberleşmesine uygun olmadığını ileri sürerek, Osmanlı Devleti'ne Fransızcayı telgraf dili olarak kabul ettirirler. Ancak Mustafa Efendi adlı hamiyetli bir Türkün Lâtin harflerine dayalı bir Mors alfabesi yapması sonucu telgraf dilinin Fransızca olarak ülkeye yayılması önlenmiş olur.

Son zamanlarda ise, dünya çapında yayılma eğilimi gösteren uluslararası şirketler, işyerlerinde daha çok İngilizce kullanmakta, bu dili bilen kişileri işe almaktadırlar. Gazetelerimizde artık çoğu İngilizce olmak üzere, Almanca veya Fransızca gibi yabancı dillerden iş ilanları sıkça görülmektedir.

Yabancı ülkelerde veya yabancı dillerde eğitim görenlerin bu firmalarda çalışma şansları yükselmektedir. Bu kişilerin işyerlerindeki ecnebilerle yabancı dilde konuşabilmeleri, diğer çalışanlar gözünde itibar kazanmalarına yol açmaktadır. Konuşmalarında çok sayıda yabancı söz geçmektedir. İki dilliliğin sağladığı kolaylıkla birçok terimi Türkçeye çevirme zahmetine katlanmadan yazılı ve sözlü ifadelerine katmaktadırlar.

13. İtibar ve İncelik İfadeleri

Batı kaynaklı kelimelerin kullanımıyla ilgili olarak bu başlık altında konuyu iki açıdan ele almak gerekir. Bunlardan ilki bu kelimelere atfedilen güç ve çekiciliktir. Bir zamanlar aşevi denen yerlerin daha sonra neden lokanta ve en sonunda da restoran veya restaurant olduğu bu özellikle açıklanabilir. İkincisi ise kaba, ayıp veya çirkin sayılan bazı kavram ve eşya için karşılık olarak seçilmeleri durumudur. Böylece daha nazik ve ince bir usluba varılmış olmaktadır. Yabancı kelimeler, işitenlerde güçlü etkiler uyandırmaktadır. Kendilerine şoför ismini uygun bulmayan şehirler arası otobüs kaptanlarımızdan kaç tanesi, onları at arabacısı ile karıştıracak sürücü unvanını kabul edeceklerdir? Hele oto yarışçılarımız elbette anlı şanlı birer pilot olup hantal bir gemi yöneticisi olan kaptan sözünü kendilerine bir hakaret sayacaklardır. Özerkan (1977), Türkçede yapılan dil hatalarını incelediği çalışmasında, yabancı kelime kullanma özentisinin sebepleri üzerinde de durmaktadır:

"Dilini benzersiz ve ulaşılmaz kılma isteği, dilde henüz anlaşılamamış, tutunmamış yabancı kökenli sözcüklerle bezenmiş bir metni, gizemli, ulaşılmaz ve farklı hale getirme arzusu da dildeki bu çarpıklığı derinleştiren etkenlerden biridir." Özerkan, Nükleer Tıp, Jeodezi ve Fotografimetri, Reanimasyon, Travma, Konsültasyon kelimelerini örnek vererek: "Yukarıdaki meslek isimleri ya da tıp terimlerinin bazıları, Türkçede karşılığı bulunmasına rağmen yoğun olarak kullanılmaktadır. Karşılığı olmayanların da anlaşılır ve sâde sözcükler olmaması, fazlaca bir rahatsızlık yaratmamaktadır. Nükleer Tıp gibi ürkütücü ve soyutlayıcı bir isim, adı geçen 'gösteren'le ilgili, başka bir sözcük ya da kavram çağrıştırmadığından, 'gösterilen'den (sözü edilen konu, kavram, nesne) daha fazla anlam yüklenecek ve adeta bu ismin imgelediği gizemi arttıracaktır. Günümüzde, özellikle ticari alanda, marka ya da işletme adı olarak, yabancı sözcüklere rağbet edilmesi bu arayışlardan beslenen bir olgudur. Gösteren-gösterilen ilişkisinde, aradaki nedenli bağlantının ulaşılmaz ve anlaşılmaz oluşu, sözcük gerisinde çağrışım anlamları yüklenmesine ortam hazırlamaktadır. Bu yüzden anlamı hiç bilinmeyen bir ismin, metin gerisindeki çağrışım anlamı, 'modern, Batı ölçüsünde, çağdaş, ileri' ya da farklı diğer imgeler olabilmektedir. Burada ana amaç, isimlendirmek değil, "imaj" etkinliğine katkıda bulunmaktır."

İkinci kullanım olarak uslup inceliği sağlama hususu bütün dillerde var olan bir yaklaşımdır. DeBakey (1970), ilmi yazışmalarda tarafsız, kesin ve açık ifade gerektiğini, burada bu kullanıma yer olmadığını belirten yazısında İngiliz dilindeki bu özelliğe örnekler vermektedir. Dili yumuşatma ve kişiler arasında eşitlik sağlama akımı cömert ve iltifatçı ifadelere yol açmıştır.

14. Kavram Farklarını Karşılama

Dillerin zenginleşerek ince kavram farklılıklarını ifade edecek hale gelmesi asırlar alır. Bu arada gerekirse diğer dillerden alıntılar yapılır. Dilimizde bu durumun örnekleri çoktur: Apartman, barınak, daire, dam, ev, fakirhane, hane, ikametgâh, kâşane, konak, konut, köşk, kulübe, lojman, mesken, ocak, yuva... kelimelerinin hepsi ailenin barındığı yapıyı ifade etmektedir. Ancak bunları tek bir kelimeye indirgemek, anlamda daralma meydana getireceği için her seferinde maksadı uzun tanımlarla belirtmek gerekli olacaktır. Yabancı dilden alınan karşılıklar çoğu zaman ayrıntıları belirtme aracı olarak kullanılır. Bir örnek daha vermek gerekirse dilimizde

Baget: İnce kısa değnek (orkestra şefinin kullandığı çubuk gibi)
Baston: Yürürken dayanmaya yarayan araç
Baton: Kayak*çıların kullandığı sopa
Cop: Polislerin kullanığı kalın kısa değnek
Çubuk: İnce, uzun sert değnek
Cirit: Bir atlı sporda kullanılan kısa değnek
Değnek: Elde taşınacak incelikte düzgün ağaç
Rot: Direksiyonu tekerleklere bağlayan demir çubuk
Sopa: Kalın değnek
Üvendire: Çift öküzlerini yürütmekte kullanılan çivili uzun değnek kelimeleri ayni cismin değişik çeşitlerini ifade etmektedirler.

Bugün dilimizde birçok eşya ve kavramın adı geniş bir kitle tarafından bilinmemektedir. Eski karşılıklar ise unutulmuştur. Bunları bilenler olsa bile kınanmak veya anlaşılmamak endişesiyle kullanamamaktadırlar. Yabancı dil bilenler ise o dildeki karşılıklarıyla düşünmekte­dirler. Muallimoğlu (1999), bu duruma pek çok örnek vermektedir. Meselâ Fransızca 'la bataille' ve 'la guerre' kelimelerinin İngilizcede 'battle' ve 'war' şeklinde karşılıkları vardır.

Ama Türkçede sadece 'savaş' kelimesiyle yetinilecek olursa; General de Gaulle'ün "La France a perdue une bataille, mais la France n'a pas perdue la guerre" cümlesi, İngilizceye "France has lost a battle, but France has not lost the war" şeklinde çevrilebildiği halde dilimize çevrilemez. Gerçekten de askeri terim olarak muharebe, harp, müsademe ve cidal eskiden ayrı ayrı kavramlar iken sadece savaş sözüyle yetinmek anlam kayıplarına yol açmıştır. Muallimoğlu, Türkçeye çevrilemeyecek birçok cümle örneği daha vermektedir. Her biri ayrı anlam taşıyan aşağıdaki İngilizce kelime gruplarına dilimizde tek bir karşılık sunmak düşünceyi daraltacağı gibi çevirilerde de büyük anlam kayıplarına yol açacaktır.

Kelimeler arasındaki ince anlam farkları, ancak o dile hakim olanlarca takdir edilebileceğinden, bu kişiler konuşmalarında veya yaptıkları çevirilerde çoğu zaman istemeyerek de olsa yabancı kelime kullanmak zorunda kalacaklardır. Aksi halde ya anlamdan fedakârlık yapmak veya tek kelime yerine yaklaşık kavram tanımları yerleştirmek gerekecektir. Yabancı dillerdeki birden fazla kavramın dilimizde karşılığının bulunmaması, zaman zaman karışıklığa yol açabilmektedir.

Terimlerin çok belirgin ve açık olması gereken bilim dünyasında bulanık ifadeye yer yoktur. Çünkü bu, kavram kargaşasına yol açacaktır. Bu sıkıntıyı bilim adamlarımızın çoğu duyarlar. Basit birkaç örnek verilecek olursa dilimizde, İngilizcedeki rate ve speed için hız karşılığı kullanılmaktadır. Ancak verilerle ilgili olarak rate, farklı ölçü birimlerinden değerlerin biribirine bölümünü anlatmaktadır. Ratio ise birimsiz olup aynı birimden büyüklüklerin biribirine bölünerek karşılaştırılması için kullanılır. Bu açıdan fiyat (TL/kg), sürat (km/saat), basınç (kg/cm2), yoğunluk (kg/dm3) birer rate'dir. O zaman speed hız ise rate nedir? Hele 'Rate of speed'i dilimize nasıl çevirebiliriz? Bir başka örnek ise ölçüm değerleri ile ilgili olarak accurate, precise, unbiased, exact, terimleridir.

15. Milli Değerler Konusundaki Duyarsızlık ve Yabancılık

Yabancı dillere duyulan özenti ve yerli değerlerin horlanması da yabancılaşmayı hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti'ni kuran asıl unsur Türkler olmakla beraber çok uluslu imparatorlukta bu kimlik ön plana çıkmamıştır. Bu durum tarih boyunca değişik coğrafyalarda yabancılaşan Türk boyları açısından daha geniş bir çerçevede ele alınırsa milli duygu ve benlik bilincinin zayıflığı anlamına gelir. Göktürk ve Orhun Kitabelerinde Çinlileşme tehlikesinden bahsedilmekteyken Macaristan ve Bulgaristan'da yerleşen boyların yabancılaşması, durumun Ortaçağlardaki örneklerini teşkil etmektedir. XI. asırda yazılan Divan-ı Lügati't Türk, bir yandan Araplara Türkçeyi öğretmek amacını taşırken öte yandan da bu dilin Arapçadan geri olmadığını ispata yöneliktir. Araplar uzun süren Osmanlı hakimiyeti ve daha sonra beliren Fransız ve İngiliz etkilerine karşı direnç gösterirken, millet olarak dillerine bakış açılarının önemi ortaya çıkmaktadır. Ferguson (1972), Arapların kendi dillerini dört açıdan üstün gördüklerini belirtmektedir: Onlara göre Arapça güzeldir, klasik şiire, resmi ve yarı resmi hitabete uygun beliğ bir dildir. Gramatik simetrisi ve sağlam mantık yapısı dolayısıyla çeşitli kelime türetmelerine elverişlidir. Kelime hazinesi zengindir. Ayrıca, Kur'an dili olması dolayısıyla kutsal bir nitelik taşımaktadır: Allah'ın ve meleklerin konuşma aracıdır, Cennet lisanıdır. Kuran'ın 1400 yıllık değişmezliği de klasik Arapçayı ayakta tutmuştur. Necip kavim ve mukaddes dil kavramları Arapçayı yabancı dil etkilerinden koruma mücadelesi veren aydınların parolası olmuştur (Saleh, 1984).

Anadolu Selçukluları Dönemi'nde resmi dil Farsça idi. Medrese ve tekkelerde Arapça ilim dili, Farsça ise edebî dil olarak yerleşip ülkenin her yanında yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu durum sonraları daha da ağırlaşarak devam etmiştir. Osmanlı son dönem aydınlarında ise Batıya yönelme ile bir Fransızca modası baş göstermiştir. Bu moda, günümüzde yerini İngilizceye bırakmaya başlamıştır. Bir dönemler kültürlü olmanın yolu Fransızca öğrenmekten geçiyordu. İttihat ve Terakki aydınları modernliği "Mon Cher", "Mon Dieu" demek redingot giyip fötr takmak şeklinde algıladılar.

Günümüzde ise bu belirtiler Konuşmalar arasına İngilizce kelimeler katma, yabancı yazılı tişörtler, anoraklar ve şapkalar giyme, "Okey", "Allright", "Hello", "Bye-bye", "Woow" gibi kelimeler kullanma şeklinde kendini göstermeye başlamıştır. Değişik kültürleriyle toplumun genel yapısından ayrılan bazı gruplar, kullandıkları yabancı dille, takındıkları tavır ve davranış biçimiyle kendi aralarında bir alt sosyal zümre oluşturmakta ve içine girdikleri dayanışma ile güven ve aidiyet duygusu aramaktadırlar. Milli değerlere karşı bu duyarsızlık eğilimi günün modasına göre değişik dillerden yer adları ve tabelaların yayılmasına yol açmaktadır. Osmanlı döneminde yabancı isimli işyerleri daha çok ecnebiler tarafından açılmakta iken son yıllarda gittikçe artan bir hızla işyeri adları yabancılaşmaya başlamıştır. Dilimiz bir yandan eski Yunan ve Roma yer adlarına geri dönerken işyeri adları da Fransa, Amerika, İngiltere, İtalya ve Yunanistan'dakilere benzemeye başlamıştır. Artık en büyük şehirlerimizin bulvarlarından, kerpiç duvarlı mütevazi köylerimizin tozlu sokaklarına kadar heryeri "modaya uygun" isimli işyerlerimiz süslemektedir. Bu durumu sadece turizmle açıklamak da mümkün değildir. Belli bir yaş döneminde gençlerin anne ve babalarından farklı olmaya çalıştıkları, kendilerine bir kişilik edinmeye uğraştıkları bilinmektedir. Reklamcıların bu bağımsızlık özlemini sömürdüğü de bilinen bir gerçektir. Bazı çamaşır suyu veya margarin reklamları bu zayıf noktayı kullanmayı başarmaktadırlar. Ancak bunun dil konusunda yapılması, hele anadilin hakir görülmesi millet şuurunu tehlikeye düşürecek bir belirtidir. 1996 yılı Şubat ayının ortalarında en çok satan gazetelerimizden birinde, bir yabancı dil okulunun reklamı çıkmıştı: "Siz hâlâ annenizin dilini mi kullanıyorsunuz? We speak English."

Tam bir bilinçsizlik örneği olan bu reklam, İngilizcenin de bir anadil, ama farklı bir milliyete mensup anaların dili olduğunu unutmuş görünmektedir. Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken ise, bu sloganın toplumun ne kadar bir kesimi tarafından çekici bulunduğudur.

16. Dilin Kendi Yapısından Gelen Direnç Derecesi

Arapçanın dış etkilere karşı gösterdiği direnç hakkında Ferguson (1972) ve Saleh (1984) tarafından ileri sürülen görüşlere yukarıda işaret edilmişti. Arap dilinin kendine has kök, kalıp ve ses yapısı Saleh tarafından ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Bu dilde fiil kökleri üçlü (sülasi) ve dörtlü (rübai) harf temellerine dayanmakta olup bunlardan belli kalıplara göre değişik kipler, isim ve sıfatlar türetilmektedir. Çok sıkı kurallara dayanan bu yapı, dışarıdan gelen kelimelerin dil içinde sindirilmesini zorlaştırmakta ve onları adeta yalnız bırakmaktadır. Ayrıca sesli ve sessiz harflerin diziliş şekli de yabancılaşmaya bir engeldir. Osmanlı medreselerinde okutulan 'sarf' kitaplarında, Arapçada iki harekesiz (sakin) harfin bir araya gelemeyeceği, huruf-i illet denen harflerin neden hareke alamayacağı ve bu durumlarda nasıl i'laller yapılacağı uzun uzun açıklanmaktadır. Aslında bu durum her dil için geçerli olup konuyla ilgili teoriler 1881 de William Dwight Whitney tarafından geliştirilen bir ölçek fikrine kadar dayanmaktadır (Haugen, 1972). Bu konuda ileri sürülen teoriler, bir dilin yabancı kelime kabullenme derecesinin, o dilin kurallılık (systematisation) derecesiyle ters orantılı olduğunda ittifak etmektedirler. Bu açıdan dilleri, homojen, alaşımlı ve heterojen olmak üzere üç ana grup altında toplama eğilimi vardır. Bazı diller, ses yapılarını olduğu gibi alabilmekte, bazıları ise, kendi ses kalıplarına dökmektedirler.

Türkçe kelimelerin hecelerinde ses uyumu bulunması, harflerin biribirini belli bir oranla takip edişi ve hecelerdeki sesli-sessiz harf dizilişlerindeki kurallar, bu ölçülere uymayan kelimelerin dilimize girişini zorlaştırmaktadır. Ancak göçler ve değişik medeniyetlerin etkisine çok açık bir tarih dolayısıyle milletimiz, dilinin bu kurallarından büyük çapta tavizler vermek zorunda kalmıştır. Dilimizin özünde; kelimelerin başında c, l, m, n, r, v ve z harflerinin bulunmaması, kelime sonlarının b, c, d ve g, ile bitmemesi, hece başında iki sessiz harfin bulunmaması gibi pek çok kısıtlayıcı kural vardır (Muallimoğlu, 1999). Osmanlıca Batı'dan aldığı kelimeleri bu ölçüler altında bazı değişikliklere uğratmış (Stachowski, 1999), ancak kurallara aykırı birçok kelimenin olduğu gibi kalmasına karşı konamamıştır.

Değişik dillerin istilası Türkçe'nin kurallarını gevşetmiş, bu da Batı'dan gelen kelimelere karşı yeterince direnç gösterilememesinin bir sebebi olmuştur. Ersoylu (1994), Batı kaynaklı kelimelerin giriş süreci ile, Arap-Fars kaynaklıların girişi arasındaki benzerliğe dikkat çekerek, dilin genel işleyişi, kullanımı ve yabancı unsurlarla olan uyum ve uyumsuzluğunun, tarihindeki yabancı unsurlar dolayısıyla dönüştüğü durumla açıklanabileceğine işaret etmektedir. İslamlaşma ile ilk zamanlar yavaş bir şekilde başlayan ve XI. asırda Kutadgu Bilig'e yansıyan 400 civarındaki Arapça ve Farsça kelime ile o zamanlar gözden kaçan yabancılaşma akımı, Cumhuriyet döneminde kesinleşen Batı medeniyetine giriş hareketiyle bu sefer değişik bir cepheden kuşatmasını sürdürmüştür.

17. Kitle İletişim Araçları

Günümüzde yazılı, sesli ve görüntülü haberleşme araçlarının dil üzerindeki etkisi gittikçe artmaktadır. Bu etkiyi ele alan yazarlardan Ersoylu (1994 b), "Gazete, dergi, radyo ve televizyon gibi zaman ve mekân engellerini çok geniş ölçüde aşan, insanlara rahatlıkla ulaşan yayınların, Batı kaynaklı kelime ve unsurların Türkçeye taşınmasından benimsettirilmesine kadar bütün oluşumlarında şu veya bu ölçüde pay ve sorumluluk sahibi olduğu açık ve kesin bir gerçektir. Bu araçlar Batı kaynaklı kelimeleri taşımış ve yaygınlaştırmıştır. Bu yayınlar, bununla da yetinmeyip, kullanıla kullanıla iyice eskitilen, yıpratılan bıktırılan bazı unsurların yerine, çekici ve yönlendirici ifadeler elde etmek amacıyla, yine ayni kaynaklardan başkalarını getirmektedir. Bir kısım özel radyo ve televizyonlar, artan eleman ihtiyacını niteliksiz kimselerden karşılamış, bunlar da, başta Amerikan aksanı olmak üzere, değişik ses ve söyleyişlerle dili bozmuşlardır." dedikten sonra kitle iletişim araçlarını 1. Gazete ve dergiler 2. Televizyonlar ve radyolar şeklinde gruplayarak örnekleriyle incelemektedir. Birçok dergi ve gazete yabancılaşmaya daha ad konarken başlamaktadırlar. Son yıllarda yayınlanan dergi ve gazetelerin büyük bir çoğunluğunun adı Batı kaynaklı yabancı kelimelerden seçilmiştir. Birçok sayfa adı ve bölüm başlığı da yabancıdır. Bunları köşe adları, yazı başlıkları ve alt başlıklar takip etmektedir. Gazete ve dergilerde yer alan yazılar ayrıntılı olarak ele alındığında da, haber, makale, çizgi roman, karikatür, fıkra ve yorum gibi her tür yazıda gittikçe artan bir yabancılaşma göze çarpmaktadır. Televizyon ve radyolardaki durum da bundan farklı değildir. Üstelik burada ses ve görüntünün varlığı, telaffuz bozukluklarının yayılmasına da yol açmaktadır. TRT Geçici Danışma Kurulu'nun 25-26 Kasım 1998 tarihli toplantısının 364 sayfayı bulan tutanaklarında bu konuları ayrıntılı olarak ele alan pek çok konuşma bulunmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse, Canpolat (1998) kötü çevirilerin dile etkisini ele almakta, daha ilkokul çağında yabancı öğretmenlerden ders almaya ve yabancı dille eğitime başlayan öğrencilerin, Türkçenin tadına varacakları yazarları okumadan yetiştiklerini, bu kişilerin yaptıkları birçok çevirinin dilimizin kurallarına ve yapısına uymadığını, yanlış terimler kullanıldığını belirtmektedir. Artık ekranlarımızda "baybay" diye veda edilmekte "waaw" ünlemiyle hayret belirtilmektedir. Daha kötüsü bunlar bir kesimin günlük konuşmalarına da girmiş bulunmaktadır. Kocaman (1998), "Son yıllarda kitle iletişim araçlarını kuşatan yabancı sözcükler salgını da bir anlamlandırma sorunu yansımasıdır. Çoğu Türkçe karşılığı bulunan bu sözcüklerin özellikle TV ekranlarından gözümüzün içine baka baka yinelenmesi kitle iletişim araçları yoluyla anlam-düşünce düzleminde bulanıklık, belirsizlik, yabancılaşma yaratmaktadır" diyerek örnekler vermektedir: Alternatif, animasyon, doping, check up, data, döviz, fax, fast food, fotokopi, futuroloji, holding, medya, mega, rating, repo, self-servis, site, stres, show vb. Külebi (1998), dilimize ekleriyle girmiş yabancı kelimelerin televizyonlarda yanlış kullanımlarına örnekler vermektedir; "Kaset deşifreleri yapıldı", "Kazanlarda büyük deformeler oluyor" veya "Haberi duyunca şok oldu" gibi. Külebi yabancılaşma modasının radyo ve televizyonları sardığını, bunun Türkçeyi kısa bir süre sonra İngilizce-Türkçe karma bir dil haline getirebileceğini belirtmektedir. "Show TV, Prima, Star gibi kanallar, Capital Radio gibi bir radyo istasyonu, ayrıca bu radyolarda anonslar: ... ninety nine point five (99.5), financial report (para durumu), weather report (hava durumu), dinleyici İngilizceye programlanmış durumda." diyen Külebi, Türkçeleri varken Batı dillerinden karşılıkların kullanılmasına da örnekler vermektedir: Yapım-prodüksiyon, bildiri-deklarasyon, eşgüdüm-koordinasyon, kökten-radikal gibi.

Özerkan (1997) da kitle iletişim araçlarında yapılan dil hatalarına bol bol örnekler vermekte ve yabancılaşmada bunların oynadığı role dikkat çekmektedir. Verilen örnekler arasında yabancı kelimelerin gereksiz yere kullanılışı, reklam dilinde farklılık imajı yaratmak için yabancı kelimelere başvuruluşu ve yabancı dillerden yapılan hatalı çeviriler bulunmaktadır.

Hepçilingirler'e (2000) göre televizyon tüm kötü güçlerin 60-70 yılda, daha geniş düşünürsek 600-700 yılda yapamadığını 10 yılda yapmıştır. İnsanları ne söylediğini bilmez, söyleneni anlamaz duruma getirmiştir. "Televizyon icat oldu, zaten olmayan mertlik tümden bozuldu. Televizyon kanallarının adlarından başlayarak (Show, İnter Star, Flash, vs.) program adlarına kadar (Top Secret, Pop Stop, Top On, First Class, Magazin Forever vs.) her şey İngilizceleşti. Türkçeyi "banal" bulup İngilizce konuşmak, iki sözün arasına yabancı bir sözcük sıkıştırmak, o da olmazsa hem Türkçesini hem İngilizcesini bozup çorba haline getirilmiş bir dille meramını anlatmaya çalışmak moda oldu." dedikten sonra bu garip kullanımlara birçok örnek vermektedir: Start almak, klip çekmek, zaplamak, formatlar kullanmak, asiste etmek recordlara geçmek specifique konular konuşmak gibi. Artık kaç yıllık sanatçılar "The best of." albümleri çıkarmakta, TRT sunucuları "cumulative" puan artışından bahsetmektedirler. Bu özentiye kapılanlardan birkısmı ise bilgisizlikten, "yan profilden", "full dolu", "otomatikman olarak" veya "bütün full konsantresini vermek" gibi gülünç laflar sarf etmektedirler.

Yazılı ve sözlü edebi eserler bir bakıma dilin nirengi noktalarını teşkil ederler. Kültürümüzün daha çok sözlü bir yapıya sahip olması, kaynak ve kıstas görevi yapacak metinlerin azlığına yol açmıştır. Dildeki yabancılaşmaya okumuşların daha büyük tepki göstermesi beklenirken, bu kesimler bizde yabancılaşmanın öncüsü ve bayraktarı olmuşlardır. Masallar, destanlar, atasözleri, bilmeceler, halk ve tasavvuf şairlerinin eserleri daha çok halkın sözlü kültüründe canlılığını koruyabilmiştir. Dilleri yaşatan, klasik ve yaygın edebi eserlerin varlığıdır. Toplumumuzda çok zayıf olan okuma alışkanlığı, sesli ve görüntülü iletişim araçlarının gücünü arttırmıştır. Son zamanlarda sözlü kültürümüzün maruz kaldığı yıkımda, köyden şehire göçler yanında bu iletişim araçlarındaki yaygınlaşmanın payı da inkâr edilemez.

Günümüzde bir kısım yabancı kelimeler basın tarafından bulunup dilimize sokulmakta, tanıtılmakta ve yayılmaktadır. Şu anda toplumumuzda İngilizceyi birazcık sökebilenlerin sayısındaki artış da böyle bir eğilimi cesaretlendirmektedir.

Reklam dili de gittikçe artan bir oranda yabancı kelimelerle donatılmaktadır. Gazete ve dergilerde bir kısım firmaların yabancı dilden verdikleri ilanlar, belki sadece o dilleri bilenleri ilgilendirdiği için böyledir. Ancak herkese hitap eden sesli ve görüntülü medyada yabancı dil kullanımına böyle bir mazeret aranamaz. Televizyondaki reklamların birçoğu yabancı televizyonlar için hazırlanmış yazıları türkçeleştirmeden ve görüntüleri hiçbir değişikliğe uğratmadan sunmaktadır. Burada dinleyici veya seyirci, o yabancı dili biliyorsa kendine bu reklamın bir ayrıcalık sağladığını düşünerek memnun olmakta, bilmiyorsa çağrıştırılan üstün teknoloji, yüksek medeniyet ve ilmin ulaşılması zor dorukları gibi kavramlar altında ezilmektedir.

Bugün uydu antenleri ve kablolu yayınla yabancı kanallar seyredilebildiği gibi yurdumuzda tamamen veya kısmen yabancı dille yayın yapan televizyonlar da vardır. Birçok yabancı film Türkçe alt yazıyla yayınlanmaktadır. Filmlerin Türkçeleştirilmesi sırasında veya yabancılarla yapılan röportajlarda, yabancı dildeki sözler arka planda işitilmektedir. Böylece bu dilleri bilenler verilenleri yabancı dilde takip etmekte, bilmeyenlerde ise bir yakınlaşma ve kulak alışkanlığı sağlanmaktadır. Televizyonların dış ülkelerdeki muhabirleri, kurulan canlı bağlantılarda çok sayıda yabancı kelime taşıyan bir dille konuşmaktadırlar.

Haberleşme araçlarına şimdi bir yenisi eklenmiştir: Kullanımının yaygınlaşması sonunda, daha çok da son on yıl içinde kendini hissetiren diğer bir yabancılaşma kaynağı, artık günümüzde hemen hemen bütün iletişim araçlarını saf dışı bırakacak gibi görünen bilgisayardır. Cep telefonlarıyla bilgisayar ağlarına ulaşılamaya başlanması bu iletişimi daha da yaygın hale getirmiştir. Bilgisayarlardaki donanım ve yazılım adlarının hemen hemen hepsi İngilizce olduğu gibi, kullanılan programlama dilleri ve hazır programlar da çoğu zaman bu dildedir. El kitaplarını ve programlara ait yardım dosyalarını anlayabilmek için de yabancı dil (veya en azından terim) bilgisi gerekmektedir. Bu sebeple bilgisayar kullanıcıları kendi aralarında çok sayıda yabancı kelime taşıyan bir dille konuşurlar.

İnternetteki yarım milyara yakın kullanıcısıyla bilgisayar ağları, kişiler arası doğrudan haberleşmeye imkân vermektedir. İnternet yardımıyla birçok konu hakkında haberler takip edilebilmekte, elektronik posta aracılığıyla karşılıklı yazışmalar ve her türlü bilgi kaynağı alışverişi olmakta, eğitim yapılabilmekte, kütüphane dokümanlarına ve kataloglarına ulaşılabilmektedir. Adres verme ve protokol standardı belirleme dışında, teknik ve yönetim bakımından merkezi bir yapıya sahip olmayan bu sistemin denetlenmesi ve kontrol altında tutulması da çoğu yönden mümkün görünmemektedir. Artık zaman ve mekân sınırları ortadan kalktığı gibi, bu iletişim; ülke, din ve milliyet engellerini de tanımamaktadır. Dünya çapındaki bu haberleşme ağında daha çok İngilizce yaygın olduğundan, kullanıcılar ister istemez birçok yabancı kelimeyi sözlüklerine katmak zorunda kalmaktadırlar. Ekranda çıkan ikaz ve açıklamalar çoğunlukla İngilizcedir.

18. Aydınların Halka Yabancılaşması

Aşağıdaki iki örnekte yazar ya kültürümüze yabancıdır veya okuyucularını öyle görmektedir. Dürüm ve köy ekmeğini francala ve sandviç yardımıyla anlatmaya çalışmaktadır: "Çoban beline sarılı dokuma peşkirini çözdü. İçinden kalın sucuğa benzeyen birşey çıkardı. Bu bir çeşit sandviçti. Yassı saç ekmeğine biraz imansız peynir serpilmiş, sonra sucuk gibi sarılmış, peşkire konmuştu." (Aka Gündüz, Yayla Kızı, Sf. 36. "Tavşanöldüren, Anadolu yaylasının hususi francalasıdır. Tıpkı sandöviç francalası biçimindedir. Ekmektir. Biraz daha ince undan yapılmış bir ekmek." (Aka Gündüz, Yayla Kızı, Sf. 36). Reşat Nuri'nin Son Sığınak romanında Kars civarında aracı bozulan roman kahramanı kendini öz yurdunda, ıssız adaya düşmüş gibi yalnız hissetmektedir. Aynı yazarın Akşam Güneşi'nde Jülide, Kemanını yemek odasındaki raflardan birine atmıştır. Artık yaramazlık etmemekte, türkü söylememekte, hatta gülmemektedir. Eski manastırların duvarlarında Meryem resimleri gibi sakit, durgun bir genç kız olmuştur.

Yurdumuzun, toprağımızın şiiri ve romantizmi yapılamamıştır. Kupkuru sahraları veya ölü kutup bölgelerini bile olağanüstü tasvirlerle bize sevdiren yabancılara imrenmemek elden gelmezken, bazılarımız Anadolu manzaralarında insanın içine yalnızlık çöktüren bir hüzün ve perişanlık bulurlar. İnsanlarımız da hep yabancı kahramanlarla kıyaslanarak anlaşılmaya çalışılır: Ünlü bir yazarımız Şerife Hanım adlı bir Türk hanımını, siyah yeldirmesi, başörtüsüyle, rönesans mezarlarında ağlayan boynu bükük kadınlara benzetmekte, bir diğeri İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalini tel'in eden İstanbul mitingindeki hanımları Fransız İhtilali'nde Versay'a hücum eden Fransız kadınlar alayının tablosuna benzetmektedir. Toplumcu bir yazarımızın roman kahramanı olan köy öğretmeni ise Yunan tanrıçalarını, tanrılarını, Zeus, Promete ve ışığın çalınışı efsanesini köylülere anlatılmaktadır. Bunları huşu ve heyecanla dinleyen köylüler "Eferim aslana", "Yiğit! Yiğit!", "Çok yaşa", "Çok güzel" nidalarıyla tezahürat yapmaktadırlar. Bir başka yazarımıza Amanoslar hep, vaktiyle Montpellier'de hükümet hesabına tahsilde iken gördüğü ve gezdiği Pireneler'i hatırlatmaktadır. Aydınlarımızdaki bu yabancılaşma, kültürümüzün daha çok yabancı eserleri okuyarak ve yabancı ülkelerde bulunarak elde edilmiş olmasındandır. Yazılı edebiyatın zayıflığı, eski edebi türlerimizin yetersizliği, dil, alfabe ve zevk değişimleri dolayısıyla eski eserlere ulaşılamaması yüzünden aydınlarımız daha çok tercüme veya asıllarından okudukları yabancı eserlerle beslenmektedirler. Bu da yabancı kelime kullanımını arttıran bir faktördür.

19. Bazı Meslek ve Sanatların Kendine Has Terim Kullanmaları

Bazı meslek grupları ve sosyal zümrelerin kendilerine has terimler kullandıkları bilinmektedir. Bu kullanım o meslek terimlerinin karşılığının bulunmamasından olabilir. Öte yandan yabancı kelimelerin esrarengizliği ve gücünden de yararlanılmış olmaktadır. Hatta meslekten olmayanların yazılanı ve konuşulanı anlamaması yönünde bir arzu da bunda rol oynamaktadır. Bazı edebi türleri yabancı dillerden öğrenen ve takip edenlerimiz de o dilden öğrendikleri terimleri kullanmaktadırlar. Yabancı terimlerden haberdar olma ayni zamanda bir bilgi göstergesidir. Bu bakımdan üsluba yönelik bir kullanım da söz konusudur. Çeşitli spor dalları da kendine has terimler kullanmaktadır. Bu durum gazetelerin spor sayfalarında veya televizyonların spor programlarında açıkça hissedilmektedir. Seyirciler ve meraklılar da bu yolla birçok kelime almaktadırlar. Toplumumuzda geçmişte bulunmayan sanat ve meslek dalları yabancılardan öğrenildiğinden, işin kolayına kaçılarak bunlara ait terimlerin dilimizdeki karşılığını bulma gayreti de gösterilmemiştir.

Arif Nihat Asya, 'Benim Türkçem Nerede?' başlıklı makalesinde, değişik meslek grubu veya sosyal zümrelerin kullandığı kelime kümelerine örnekler vermektedir. Bunlardan birçoğu sadece o grup içinde bilinip kullanılsa da bir kısmı toplumun diğer kesimlerine de yayılmıştır (Asya, 1981). 21 grup ve meslekten örnekler veren yazı şöyle bitiyor: "Fakat ben seni arıyorum... söyle, sen nerdesin, ey benim Türkçem; benim kayıplara karışmakta olan zavallı Türkçem!."


20. Gülünçlük Aracı Olarak Kullanma

Yabancı kelime kullanımının dile gizli bir güç ve etki kattığı yukarıda 9 ve 13. maddelerde belirtilmişti. Ancak bazen yabancı kelimeler yerli yersiz kullanılarak bir gülünçlük etkisi yaratılabilir. Karagöz oyunlarında Hacivat'ın ağdalı bir Osmanlıca kullanması oyuna bir komedi havası verir. Daha çok ilk dönem yazarlarımız züppe ve alafranga tipleri gülünç göstermek için onları okuyucuya aykırı gelecek bir dille konuşturmuşlardır. Kullanılan yabancı kelimeler bazen de metnin genel havasına ters düşen abartılı ifadeler şeklinde kaldıklarından bir gülünçlük aracı şeklinde algılanmaktadırlar.

Sonuç

Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar, bulunduğu coğrafya itibariyle zamanının bellibaşlı bütün medeniyetleriyle temas halinde bulunmuştur. Önceleri sadece dilimizde karşılığı bulunmayan az sayıdaki eşya ve kavramlara, yerli tebaanın veya askeri ve ticari münasebette bulunulan milletlerin dillerinden karşılıklar alınırken, Tanzimat'tan sonra değişik bir medeniyet dairesine girme yönünde arzu ve akımlar belirmiş, yeni hayat tarzı, yeni düşünceler, beraberlerinde ait oldukları medeniyetin kelimelerini de getirmişlerdir. Dildeki bu durum aslında bir bakıma toplum hayatımızda meydana gelen farklılaşma ve aykırılıkların bir yansımasıdır. Batı kaynaklı kelimeler yerine Türkçe, Arapça ve Farsçadan karşılıklar türetme gayretleri olmuşsa da bunlar uzun vadede istenen sonucu vermemiştir. Batı dillerinden alıntılar Arapça ve Farsça kelimeleri tasfiye etmekle kalmayarak öz Türkçe kelimeleri de tehdit etmeğe başlamıştır. Durumun böyle vahim bir hale gelmesinde Batı'ya özentinin rolü inkâr edilemez. Ancak, son yüzyılda ilim ve teknikteki baş döndürücü gelişmenin payını da kabul etmek gerekir.

Tanzimat'tan başlayarak alınmak zorunda kalınan teknik ve ilmi terimler dışında asıl önemli olan ve tehlike yaratan kelimeler üslüba yönelik olanlardır. Bu kelimelerin karşıladıkları kavram ve eşya adları dilimizde daha önce bilinmektedir. Ama kelime sadece yepyeni bir üslup ve hava vermek amacıyla alınmaktadır. Benzer du­rumlar bizim etkilendiğimiz diğer diller için de sözkonusu olmuştur. Osmanlı'nın son döneminde dilimizde başlayan ve günümüzde şiddetini arttırarak devam eden yabancılaşmanın büyük bir yıkıma yol açmasının sebebi, Avrupa'ya duyulan özentinin, yeni icat ve kavram sayılarındaki büyük patlamalar dönemine rastgelmiş olmasıdır. Kanımızca bu hususta ilk yapılması gereken şey de öncelikle benlik bilincimizin güçlendirilmesidir.

Aksoy, Ömer Asım (1973), Gelişen ve Özleşen Dilimiz. TDK Yayınları, 3. Baskı, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.

Asya, Arif Nihat (1981), Benim Türkçem Nerede? (Kubbeler). Yaşayan Türkçemiz I. Tercüman Gazetesi Yayınları. Kervan Kitapçılık, İstanbul. Sf. 48-49.

Balcı, Yunus (2000), Batılılaşma Açısından Roman-Aydın İlişkisi ve İlk Dönem Romanlarımızda Aydınlar. Türk Yurdu. Türk Romanı Özel Sayısı. Cilt 20, Sayı. 153-154. Sf. 133-139.

Baypınar, Yüksel (2000), Alman Dilinin Türkleri. Türk Yurdu. Türk Romanı Özel Sayısı. Cilt 20, Sayı 153-154. Sf. 66-68.

Canpolat, Mustafa (1998), Kötü Çevirilerin Dile Etkisi, Radyo ve Televizyon Yayınlarında Türk Dilinin Kullanımı: TRT Geçici Danışma Kurulu Toplantısı 25-26 Kasım 1998. TRT Genel Sekreterlik Basım ve Yayım Müdürlüğü Ofset Tesisleri, Ankara. Sf. 27-30.

Çongur, Rıdvan (1963), Dilimizin özleştirilmesinde aşırı davranılmış mıdır? TDK Açık Oturumlar Dizisi, No. 2, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.

Danişmend, İsmail Hâmi (1981 a), Frenkçeye pasaport, Türkçeye ölüm belgesi verenler, Yaşayan Türkçemiz I. Tercüman Gazetesi Yayınları. Kervan Kitapçılık, İstanbul. Sf. 101-103.

Danişmend, İsmail Hâmi (1981 b), Dilimizi Frenkçenin istilası, Yaşayan Türkçemiz I. Tercüman Gazetesi Yayınları. Kervan Kitapçılık, İstanbul. Sf. 103-105.

Dankoff, Robert (1991), Evliya Çelebi Lügati: Seyahatname'deki Yabancı Kelimeler, Mahalli İfadeler. Cambridge MA, Harward University Sources of Oriental Languages and Literatures, 14.

Dankoff, Robert (1995), Armenian Loanwords in Turkish. Harrasowitz verlag Wiesbaden.

DeBakey, Louis (1970), Every Careless Word that Men Utter, II. The Language of Science. Anesthesia and Analgesia. Current Researches, C. 49, 5, ss. 827-832.

Devellioğlu, Ferit (1945), Türk Argosu: (genel inceleme ve sözlük) T. D. K. İstanbul.

Eken, Galip (1999), Tanzimat Dönemi Osmanlı taşrasında Rum Cemaatinin Sosyo-Ekonomik Durumuna Dair Bir Deneme: Tokat Örneği. Osmanlı, Cilt. 4, Sf. 351-364, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları, Semih Ofset Basımevi, Ankara.

Eren, Hasan (1995), Türkçedeki Ermenice Alıntılar Üzerine, Türk Dili, Sayı 524, Sf. 859-904.

Eren, Hasan (1999), Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Bizim Büro Basımevi, Ankara.

Ergin, Osman (1977), Türk Maarif Tarihi, Cilt I-II, Sf. 737-785, Eser Matbaası, İstanbul.

Ersoylu, Halil (1994 a), Türkiye Türkçesinin Çağdaş Problemleri 4: Batı Kaynaklı Kelimeler I, Türk Dili, Sayı 509, Sf. 375-384.

Ersoylu, Halil (1994 b), Türkiye Türkçesinin çağdaş problemleri 5: Batı Kaynaklı Kelimeler II, Türk Dili, Sayı 513, Sf. 200-212.

Ertem, Rekin (1991), Elifbeden Alfabeye, Dergâh Yayınları, Emek Matbaacılık, İstanbul.

Ferguson, Charles A. (1972), Myths About Arabic. Readings in the Sociology of Language. (Edited by Joshua A. Fishman) Third printing. Mouton, the Hague-Paris. ss. 375-381.

Gökberk, Macit (1997), Değişen Dünya Değişen Dil, (1. Baskı Çağdaş Yayınları, 1980), Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A. Ş. İstanbul.

Göksel, Burhan (1984), Meşrutiyet Öncesi ve Sonrasına Ait Resmi Devlet Yayınlarına Göre Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri. Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, 8-12 Ekim 1984, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Kurtuluş Ofset Basımevi 1985, Ankara.
Sf. 159-176.

Haugen, Einar Ingvald (1972), The Ecology of Language, ss. 79-109: The Analysis of Linguistic Borrowing, Stanford University Press, California.

Hepçilingirler, Feyza (2000), Türkçe "Off", 14. basım, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Heyd, Uriel (1954), Language Reform in Modern Turkey. The Israel Oriental Society. Hadassah Apprentice School of Printing, Jerusalem. Sf. 76-80.

İmer, Kâmile (1973), Türk Yazı Dilinde Dil Devriminin Başlangıcından 1965 Yılı Sonuna Kadar Özleşme Üzerine Sayıma Dayanan Bir Araştırma. AÜDTC Türkoloji Dergisi, Cilt 5, Sf. 175-190.

İpekçi, Leyla (1992), Yabancı Sözcük İstilası, Show, 25 Ekim 1992, Sayı 31, 34-36.

Kayaoğlu, Taceddin (1998), Türkiye'de Tercüme Müesseseleri. Kitabevi Yayınları, Umut Matbaacılık, İstanbul.

Kocabaşoğlu, Uygur (1999), XIX. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda Amerikan Okulları. Osmanlı, Cilt. 5, Sf. 340-349, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları, Semih Ofset Basımevi, Ankara.

Kocaman, Ahmet (1998), Kitle İletişim Araçlarında Dil Kullanımının Boyutları, Radyo ve Televizyon Yayınlarında Türk Dilinin Kullanımı: TRT Geçici Danışma Kurulu Toplantısı 25-26 Kasım 1998.

TRT Genel Sekreterlik Basım ve Yayım Müdürlüğü Ofset Tesisleri, Ankara. Sf. 59-64.

Korkmaz, Zeynep (1995), Batı Kaynaklı Yabancı Kelimeler ve Dilimiz Üzerindeki Etkileri. Türk Dili, Sayı 524, Sf. 843-858.

Külebi, Oya (1998), Dilbilim, Dil Bilinci, Dil Yanlışları, Radyo ve Televizyon Yayınlarında Türk Dilinin Kullanımı: TRT Geçici Danışma Kurulu Toplantısı 25-26 Kasım 1998.

TRT Genel Sekreterlik Basım ve Yayım Müdürlüğü Ofset Tesisleri, Ankara. Sf. 65-76.

Levend, Agâh Sırrı (1972), Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri. Üçüncü baskı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi. Ankara.

Lewis, Geoffrey (1999), The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success, Oxford University Press.

Meydan-Larousse (1979-1985), Büyük lügat ve ansiklopedi. Meydan Yayınları, Istanbul.

Muallimoğlu, Nejat (1999), Türkçe Bilen Aranıyor. Avcıol Basımevi, İstanbul.
Özerkan, Şengül A. (1997), Türkçeyi Nasıl Kullanıyoruz? Martı Yayınları, İstanbul.

Özkaya, Yücel (1984), Arşiv Belgelerine Göre XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilerin Durumu. Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, 8-12 Ekim 1984, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Kurtuluş Ofset Basımevi 1985, Ankara. Sf. 149-158.

Özön, Mustafa Nihat (1962), Türkçe Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul.

Safa, Peyami (1970), Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca. Derleyen: Ergun Göze. Ötüken Yayınevi, İstanbul.

Saleh, Asmahan (1984), Foreign Words in Modern Literary Arabic: Some Problems of Assimilation and Resistance. Ph. D. Thesis, University of Exeter. U. K., s. 256.

Schmuelevitz, Aryeh (1999), Millet Sistemi ve Musevi Cemaati. Osmanlı, Cilt. 4, Sf. 322-325, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları, Semih Ofset Basımevi, Ankara.

Sezgin, Fatin (1982), Türk Romanında Batı Kaynaklı Kelimeler ve Bu Açıdan Yazarlarımızın Sınıflandırılması. IV. Milletler Arası Türkoloji Kongresi, İstanbul.

Sezgin, Fatin (1993), Dil ve Edebiyatta İstatistik ve Bilgisayar Uygulamaları. Dergâh Yayınları, Emek Matbaacılık, İstanbul.

Sezgin, Fatin (1999), Türkçede Batı Kaynaklı Kelimelerin Tarih İçindeki Seyri, Osmanlı, Cilt. 9, Sf. 494-503, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları, Semih Ofset Basımevi, Ankara.

Shaw, Stanford (1999) Osmanlı İmparatorluğu'nda Yahudi Milleti. Osmanlı, Cilt. 4, Sf. 307-321, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları, Semih Ofset Basımevi, Ankara.

Sinanoğlu, Oktay (1994), Uluslararası Bilim-Uluslararası Eğitim Dili. Bilim, Kültür ve Eğitim Dili Olarak Türkçe (İkinci baskı). Sf. 1-5. Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara.

Sinanoğlu, Oktay (1998), Dilin İki Boyutu, Radyo ve Televizyon Yayınlarında Türk Dilinin Kullanımı: TRT Geçici Danışma Kurulu Toplantısı 25-26 Kasım 1998.

TRT Genel Sekreterlik Basım ve Yayım Müdürlüğü Ofset Tesisleri, Ankara. Sf. 151-158.

Sinanoğlu, Oktay (2000), Bye-bye Türkçe. Otopsi Yayınları, İstanbul.

Sonyel, Salahi (1993), Minorities and the Destruction of the Ottoman Empire. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

Stachowski, Marek (1999), Abrib Konsonentenadaptation der VVesteopâischen Lehnwörter im Osmanisch Türkischen. Türk Dilleri Araştırmaları, Cilt 9, sf. 67-117.

Sunel, Hamit (1992), Çağdaş Türkçede Yabancı Dillerin Etkisi, Türk Dili, Sayı 485, Sf. 951-960.

Şimşir, Bilal N. (1992), Türk Yazı Devrimi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

TDK (1962), Dilde Özleşmenin Sınırı Ne Olmalıdır? Ankara Üniversitesi Basımevi, TDK Tanıtma Yayınları, Açıkoturum Dizisi No. 1.

TRT (1998), Radyo ve Televizyon Yayınlarında Türk Dilinin Kullanımı: TRT Geçici Danışma Kurulu Toplantısı 25-26 Kasım 1998. TRT Genel Sekreterlik Basım ve Yayım Müdürlüğü Ofset Tesisleri, Ankara.

Toy (1988), Kilittaşı, Bil Kitap Dağıtım, Yalçın Ofset İstanbul.

Ünver, İsmail (1991), Yabancı Diller Etkisinden Kurtarılamayan Türkçemiz. Türk Dili, Sayı 470,
Sf. 77-79.

Yolalıcı, M. Emin (1999), XIX. Yüzyıl ve Sonrası Osmanlı Devleti'nde Eğitim ve Öğretim Kurumları. Osmanlı, Cilt.

5, Sf. 281-296, Editör: Güler Eren, Yeni Türkiye Yayınları Semih Ofset Basımevi, Ankara.

--------------------------
Kaynak:

1- Türkler Ansiklopedisi

2- Konunun daha ayrıntılı bir biçimde izahı "Türk Dil Kurumu Yayınları no 844, Türkçe'de Batı Kaynaklı Kelimelerin Yoğunluğu" adlı kitaptan ulaşa bilirsiniz.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4519 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın