• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Cumhuriyet Döneminde Bilim / Prof. Dr. Esin Kahya - Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir

Ondokuzuncu yüzyıl, hem Doğu hem de Batı için, özellikle entelektüel kültür açısından, dev dönüşüm ve değişimlerin ortaya çıktığı büyük bir dönemi simgelemektedir. Bu dönemde bilim ve onun uygulama boyutu olan teknolojide hemen hemen tarihin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde hızlı gelişmeler ortaya çıkmış ve bunun doğal bir sonucu olarak, toplum yaşamında da köklü değişimler yaşanmaya başlanmıştır.

Batı'da bu dönemde ortaya çıkan gelişmeler, aslında 15. yüzyılda ortaya çıkan Rönesans ve Reform hareketlerinin ve daha sonra da Aydınlanmanın yarattığı "yeni" düşünsel, kültürel ve sanatsal anlatım ve yaratıcılığın dominant konuma geçtiği bir ortamın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemin düşünsel kavrayışına egemen olan etmen "bilgi" ve "daha çok bilgi" üretmektir. Başlangıçta bunu nasıl yapacağını tam olarak bilememesine karşın, Rönesans aydınının emin olduğu tek bir şey vardır, o da eski olan her şeyin değiştirilmesi, reddedilmesi ve yenisinin bulunup yerine konulmasıdır. Bu bağlamda, geleneğin getirdiği ve empoze ettirdiği her tür değer yargısına karşı çıkmak Rönesans aydınının vazgeçilmez temel davranış modeli olmuştur: her şey değişmeli ve dönüşüme uğratılmalıdır. Değişim ve dönüşüm ise bilinçlenmeyle olur. Bilinçlenme ise bilgiye ve yalnızca doğru bilgiye dayanılarak elde edilebilir. Çünkü bilgi güç demektir.1

Şu halde doğaya ilişkin sağlam ve güvenilir bilgiler elde etmek "yeni" için vazgeçilmez ön koşuldur. Zaten felsefe yani doğa bilimi doğru önermeler topluluğu olmalıdır.2 Öyleyse "yeni bilgi"nin aracı da değişmeli ve "yeni bir araç"la bir "Novum Organum" ile doğaya yaklaşılmalı ve onun sağlam bilgisi elde edilmelidir.

Batı için "yeniden doğuş" düşüncesinin anlamı kısaca budur. Burada düşünceye egemen olan başat kavram "yeni"dir. Bu yeniyi arama düşüncesiyle doğanın bilgisi elde edilmeye çalışmış, ve bu çaba başarıyı da getirmiştir. En azından otorite kabul edilen ve kesinlikle reddedilmesi gereken eskinin gelenekçi doğa anlayışı, doğa olaylarına sade bir başvuru sonucu kolaylıkla aşabilmiştir. Artık sıra yeni bilgilerden oluşan yeni bir bilim oluşturmaktır. Bu anlayış Rönesans düşüncesini Aydınlanmaya doğru gittikçe ivmelendirirken, diğer taraftan da bilimi bu yeni anlayışla oluşturulan bilgi yığınlarını kuramsallaştırmaya doğru sevk etmiştir. En sonunda Isaac Newton (1642-1727) bu bakışı, büyük ve sentezci bir kavrayışla, anıtsal yapıtı olan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri'nde (1687) somutlaştırmıştır. Kısaca Principia olarak tanınan bu kitap aslında klasik fiziğin son noktasıdır ve Newton'un burada sergilediği düşünceler ve ulaştığı sonuçlar yaklaşık gelecek iki yüz yıl boyunca "Newton Programı" olarak Batı bilim ve düşünce yaşamına egemen olmuş, arkasından da onsekizinci yüzyıl bilimsel devrimi gerçekleşmiş ve ardından da ondokuzuncu yüzyılda bilim ve teknolojideki büyük gelişmelerin önünün açılması sağlanmıştır.

Bu gelişmeler Batı'da yalnızca bilimsel ve ona bağlı olarak teknolojide büyük ilerlemelerin ortaya çıkmasına yol açmamış, aynı zamanda, eğitim sistemlerinin de, bilimde ortaya çıkan yeniliklerin toplumsal yaşamı yönlendirecek şekilde, gözden geçirilmesine ve yeniden düzenlenmesine de yol açmıştır. Eğitim sistemindeki bu düzenlemeler, bilimin üretildiği, korunduğu ve aktarıldığı bilim kurumlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Batı'da bunlar olup biterken, ne yazık ki, Newton'un Principia'sının yayımlandığı yıllarda Viyana'yı kuşatıp teslim almaya çalışan Osmanlı Devleti, 1683'te Viyana bozgununa uğramış, bu yenilgiyle artık yönetsel ve askeri alanlarda zayıf düştüğünü acı bir şekilde görmüştür. Bu bozgunun Osmanlı açısından tek olumlu yönü ise Batı kültür ve medeniyetine bakışın değişmesine yol açmış olmasıdır.

Onsekizinci yüzyıldan itibaren, Batı'da her şey bilgi kuramsal -epistemolojik- bir zeminde ve bağlamda değerlendirilmeye başlanmış ve dolayısıyla da bilgi araçlarına tarihin hiçbir döneminde karşılaşılmayan bir yoğunlukla (maddi-manevi) gereksinim duyulmasına yol açılmıştır. Çünkü başlangıçta bilgi yalnızca "güç" olarak algılanırken, gittikçe zaman içerisinde yaşamı belirleyen bir olguya dönüşmüş ve artık aynı zamanda ekonomik bir değer, kısaca "para" olduğu da anlaşılmıştır. Osmanlı ise bu durumu gerçek anlamda ancak ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kavramış ve savunmaya başlamıştır. Bu nedenle Osmanlı için aslında gerçek uyanış ve zihniyet değişiminin bu tarihten itibaren başladığını söylemek doğru olacaktır.

Batı Dünyası, yukarıda gösterildiği üzere, Rönesans düşüncesiyle, toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlarda, özellikle de bilim ve felsefe alanında, tarihinin hemen hiçbir döneminde rastlanmayan büyük bir atılımı gerçekleştirmiş, bunu gerçekleştirirken, kabul ettiği yeni anlayış ve yöntem bir yandan doğaya ilişkin yeni ve güvenilir bilgiler üretmeyi çok kolaylaştırmış, diğer yandan da, yine bu dönemin bir ürünü olan matbaanın icâdıyla da, bu bilgilerin doğru ve hızlı bir biçimde geniş halk kitlelerine ulaştırılması olanaklı hale gelmiştir. Batı kültür dünyasında önemli ve çığır açıcı gelişmelerin kaydedilebilmiş olması aslında bu düzenin sonucudur.

Batı'da bunlar olup biterken, bu dönemlerde Osmanlı Devleti'nde henüz bu gelişmenin farkına varıldığına ve sonunun nereye varacağının kestirilmesine yönelik düşünce ve bunun gerçekleştirilmesine yönelik atılımlarla karşılaşılmamaktadır. Yeniyi bulup çıkarmaya yönelmiş, köklü ve devrimsel atılımlarla kendi ayırt edici niteliklerini ortaya koymuş olan Rönesans düşüncesinin ise, ilk bakışta, Osmanlı Devleti'ndeki yansımalarının ancak onsekizinci yüzyılda ortaya çıkmaya başladığı izlenimi edinilmektedir. Çünkü yaygın bir kanıya göre, bu dönemde, belirgin bir şekilde, özellikle askeri alanlarda geleneksel anlayışın değiştirilmesinin gerekliliğine yönelik düşünceler ön plana çıkmaya başlamış ve bu anlayış diğer alanlara da yayılmaya çalışılmıştır.

Ancak, yapılacak ayrıntılı bir inceleme aslında bu belirlemenin de eksik, yapay ve desteksiz olduğunu göstermektedir. Çünkü ortaya çıkan problemlerin nedenlerine yönelik bir kavrayış bu dönemde ortaya çıkmaya başlamış olsa bile, geleneksel bilgi üretme yollarına dayanan, otoritelerin söylediklerinin basit tekrarlanması türündeki çalışmalar henüz bütün canlılığını korumaktadır ve daha da önemlisi hâlâ otoritelere güvenerek Batı karşısında varlık gösterilebileceği inancı devam etmektedir. Bunun en güzel örneği, bu yeni dönemi kavradığı varsayılan Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin yapmış olduğu Şehrezûrî'nin (Ölümü 1298) eş-Şeceretü'l-İlâhiyye3 (el-Şecer el-İlâhiyye) adlı kitabının tabîiyyât -fizik- bölümüne ilişkin çevirisidir.

Onsekizinci yüzyılda Osmanlı Devleti'nin bilim ve kültür dünyasının Batı karşısındaki konumunun anlaşılmasını sağlaması bakımından önemli ip uçları taşıyan bu kitabın hiçbir orijinal yanı yoktur ve bütünüyle Aristoteles (M.Ö. 384-322) ve İbn Sînâ'nın (980-1037) açıklamalarının tekrarından oluşturulmuştur. Geç bir dönemde olmasına karşın, klasik Yunan ve daha sonra İslâm Dünyası'nda verilen bilgilerin derlemesinden oluşturulmuş yararsız bir çalışmadır. Aynı zamanda, böyle bir yapıtın, son derece geç bir dönemde çevrilmiş olması, Osmanlı Devleti'nin zaman içerisinde kendisini gelişen bilim ve teknolojiden ne denli kopardığını ve çağını yakalamakta aciz içerisine düştüğünü çok açık bir biçimde göstermektedir.

Düşünce alanında içine düşülmüş olan bu gerileme, aslında ve doğal olarak, bütün kültür katmanlarının doğasını betimleyen bir göstergedir. Öyle ki, bu gerilemeye koşut olarak Devlet'in de hızla toprak kaybetmeye başladığı görülmektedir. Bütünüyle feodal yapıya sahip bir devlette uyanışı tetikleyen en önemli etmen de aslında bu toprak kaybı olmuştur. Çünkü sonuçta kötü gidişi durduracak çarenin, orduyu öncelikle yenileştirmek ve o günkü koşullara ayak uyduracak bir konuma ulaştırmak ve daha sonra diğer alanlarda yenileştirme çabalarına girmek gerektiği ancak böylelikle anlaşılabilmiştir. Nitekim bu anlayış yalnızca askeri alanlarla sınırlı kalmamış ve sonuçta bütün toplum kesimlerinin geliştirilmesine ve yenileştirilmesine yönelik çalışmalar böylece başlatılmıştır. Padişah III. Ahmed ve Sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın, kültürel alanda başlatılan geliştirme çabalarını daha fazla etkin kılabilmek için 30 kişilik komisyondan oluşan bir çeviri bürosu kurmaları bu durumun açık bir göstergesidir ve Osmanlı yöneticilerinin bu dönemde zihinsel anlamda ciddi dönüşümlere uğradıklarına işaret eden değerli bir atılımdır. Ancak doğa ve matematik alanlarında hiçbir çalışmanın çevrilmesinin öngörülmemiş olması ise, hem bilginin değerinin yeterince kavranamadığını, hem de başlatılan ciddi girişimin gerekli yararı sağlamasını engellediğini göstermektedir. Çevrilmesini öngördükleri yapıtlardan birisi Antikçağ'ın büyük düşünürü Aristoteles'in Fizik kitabıdır. Bu çeviri işini de dönemin önde gelen aydınlarından Yanyalı Es'ad Efendi (öl. 1730) üstlenmiştir. Oldukça geç bir dönemde Aristoteles'in fizik kuramının Osmanlı Devleti'nin bilim ve kültür ortamına aktarılmasını sağlamış olan bu çalışmanın, artık o dönemde bütünüyle nicelikselleşmiş, temel ilke ve kanunları konulmuş bir mekanik biliminden hiçbir şekilde söz etmeyişi, Osmanlının gelişen Batı bilim ve kültüründen bütünüyle uzaklaştığının ve Batı biliminin de doğru kavranamadığının bir göstergesi olması bakımından büyük değer taşımaktadır. Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin Paris seyahati sırasında ünlü astronom Cassini'nin (1625-1712) zicini İstanbul'a getirdiği halde Türkçe'ye çevrilmesinin ancak 50 yıl sonra4 yapılması da dönemin bilimsel düzeyini, bilime ve bilimsel bilgiye olan ilgisini gösteren diğer bir kanıttır.

Bütün bunlardan açıkça anlaşılan yenileşme hareketlerinin başında harp okullarının açılmış olması gelmektedir ve bu durum aynı zamanda Osmanlı biliminin gelişmesi ve Batı biliminin aktarılması açısından da en ciddi adımı oluşturmaktadır. 1773 yılında İstanbul'da Avrupa'yı örnek alarak bir denizcilik mühendisliği askeri okulunun, Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn ve daha sonra da 1789 ile 1795 arasındaki sürede kara askeri mühendislik okulunun, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn, birkaç aşamada kurularak faaliyete geçirilmiş olması bu durumun bir kanıtıdır. Eğitim alanında onsekizinci yüzyılda başlayan bu yenileşme hareketleri, ondokuzuncu yüzyılda Askeri Tıp Okulu (1827), Dârülfünûn, Maden Mektebi (1858) ve Sivil Tıp Okulu'nun kurulmasıyla devam etmiştir.

Böylece bilimsel çalışmaların yapılabilmesi ve sonuçlarının toplumun ve ülkenin yararına uygulamalara dönüştürülebilmesi için, öncelikle kuramsal ve teknik bakımlardan donanımları yüksek, yetişmiş elemanlara ve bunları yetiştirecek eğitim kurumlarına gereksinim olduğunu anlayan Osmanlı Devleti, bu amaçla yurt dışından uzmanlar getirtmek suretiyle mevcut eğitim kurumlarını yeniden düzenlemiş ve bir taraftan da dışarıya seçme öğrenciler göndererek, eğitim alanındaki açığını gidermeye çalışmıştır. Ancak uygulama birçok bakımdan umulanı verememiş ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Bu aslında doğal gözükmektedir. Çünkü öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki, bir ülkede bilimsel araştırma ortamı kolay oluşmamaktadır ve verimli sonuçlar elde edebilmek için yıllarca çabalamak gerekmektedir. Başlangıçta iyi fark edilmeyen bir önemli zorluk, gerçekten yetenekli gençlerin zamanında bulunup desteklenememesinden kaynaklanmaktadır. Kim çok yetenekli, kim çok hevesli ama az yetenekli, bunları ayırt edebilmek için ülkede başarılı araştırmacılardan meydana gelen yetkili bir çevre bulunması şarttır. Böyle bir çevre yoksa, doğal olarak yanlış insanlar desteklenebilmekte ve sağlıklı bir bilim ortamı da bir türlü kurulamamaktadır. Osmanlı Devleti'nin bütün iyi niyetine karşın başarısız olmasının temel gerekçesi de budur. Çünkü her şeyden önce yurt dışına gönderilen öğrencilerin bir kısmı başarısız olmuş, bir kısmı ülkeye geri dönmemiş, dönenlerin bir kısmı devletten yardım sağlayamadığı için öğrendiklerini uygulayacağı ortamları yaratamamış ve büyük bir kaynak başarısız bir biçimde yok olmuştur. Buna karşılık çok az bir kısım ise eğitimlerini tamamladıktan sonra ülkeye dönmüş ve elde ettikleri olanaklarla devletin gelişmesine katkı yapmaya çalışmışlardır. Buradaki en göze çarpan yön, Osmanlı Devleti'nin artık bilime ve bilimsel bilgiye dayanması gerektiğinin bilincine varmış olmasına karşın, maddi olanaklarının neredeyse yok denecek kadar azalmış olmasına bağlı olarak, dışarıya gönderdiği insanların ülkelerine döndüklerinde çalışmalarını sağlayacak maddi desteği verebilecek güce sahip olmamasıdır.

Bu koşulların yarattığı çerçevede durumu kavramaya çalıştığımızda, Osmanlı Devleti'nin büyük bir cihan devleti olduğu ve her şeyden önce bunun gerektirdiği en temel davranış biçimi olan bu büyüklüğü korumak ve kollamak amacıyla davrandığını söylemek yerinde olacaktır. Bunu yapabilmek için gerekli olan ise bilgiye dayalı güç değil, sadece fiziksel güçtür. Bu gücün yer aldığı kaynak ordudur ve her şeyden önce ordunun, Devletin mağlup olmasını engelleyecek bir donanıma sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlı Devleti öncelikle askeri alanda reforma gitmiş ve ordusunun gelişmiş ordularla mücadele edebilmesini sağlayacak bilgi ve becerileri kazandıracak yeni askeri okullar, -Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn ve Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn-, açmıştır. Bu okullar kuramsal araştırma birimleri değil, tamamen uygulamalı eğitimin verildiği yerlerdir. Bu nedenle kuramsal fizik değil, mekanik veya tamamen geometri bilgisini gerektiren yansıma optiği ve ayna incelemeleri gibi dallar ön plana çıkarılmıştır. Bu yüzden 1585 yılından 1850 yılına kadar geçen dönem içerisinde kuramsal fizik çalışması yapılmamıştır. Bu tutum Osmanlı'nın bilim alanında da Batı'yı doğru anlayamadığını ve bu alanda da gerekli atılımı sağlamaktan çok uzak kaldığını göstermektedir. Bu bağlamda konuya yaklaşıldığında, Reform ve yenileşme hareketlerinin kaynağı da doğal olarak askeri alanda yapılan atılımlar olmuştur. Böylece onyedinci yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunun bir çok alanda önemli değişimler yaşadığı, ancak kültür alanındaki değişimin ise çok yavaş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun temel nedenlerinden birisi, yukarıda anlatılanların ışığında açığa çıktığı üzere, Osmanlı Devleti'nin modernleşme (Rönesans ve Reform) düşüncesinin ana hedefleri arasında kültürel modernleşmenin yer almaması ya da en son sırada yer almasıdır.

Böyle bir yapı içerisinde ondokuzuncu yüzyıla giren Osmanlı Devleti, sadece bilim ve kültür alanında değil, fakat aynı zamanda, siyasal ve toplumsal alanlarda da yenilikler yapması gerektiğinin bilinciyle, önce Tanzimat (3 Kasım 1839) ve Birinci Meşrutiyet'in (23 Aralık 1876-13 Şubat 1878) ilanını gerçekleştirmiştir. Böylece, askerlik, adliye, maliye, eğitim ve devlet yönetimine ilişkin konularda düzenleme ve yeniliklere gidilmeye çalışılmıştır.

Yapılan uygulamaların ekonomik, siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkların giderilmesinde başarısızlığa uğramasıyla, Birinci Meşrutiyet ilan edilmek durumunda kalınmıştır. Ancak kısa süre içerisinde ülke sınırları içerisinde ortaya çıkan huzursuzluk, başıboşluk ve özellikle dış güçlerin ülke işlerine kolay müdahale etmesiyle ortaya çıkan kargaşa bir kez daha istibdat yönetiminin ön plana geçmesine yol açmış ve bu yönetimin yarattığı baskı ve katı yönetimin yarattığı olumsuz koşullardan kurtulmak için de, daha sonra 23 Temmuz 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilmek durumunda kalınmıştır. Daha çok toplumsal ve siyasal amaçlarla gerçekleştirilmiş reformlar olmalarına karşın, her üç hareketin de, ister istemez bilimsel etkinlik üzerinde derin izleri olmuştur.

Böylece son derece hızlı bir toplumsal, siyasal ve entelektüel değişim ve oluşum ortamında doğmuş ve yetişmiş olan Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurduğu 23 Nisan 1920 tarihinden itibaren, aynı zamanda, bir ülkenin savaş alanlarında kazandığı başarıyı, bilim ve kültür alanında ortaya koyacağı başarılarla taçlandırmadığı sürece, varlığını uzun yıllar korumasının olanaklı olmadığı gerçeğinden hareketle, bir yandan yeni siyasal yapıyı biçimlemeye çalışırken, bir taraftan da bilim ve kültür alanında dayanılması gereken temellerin neler olması gerektiği konusunda da çalışmayı ihmal etmemiştir.

Yukarıda betimlendiği üzere, Batı'nın gelişmişliğinin altında yatan temel motivasyonun bilim ve bilime dayalı aktiviteler olduğunu çok iyi fark etmiş olan Atatürk, bu gerçekliği tüm halka anlatabilmek için ünlü "Hayatta en hakiki mürşid ilimdir, fendir." sözünü söylemek gereksinimini duymuştur. Bu söz aslında Cumhuriyet'in dayandırılacağı esasları da özetleyen bir belirlemedir. Nitekim Cumhuriyet'in kurulmasından hemen sonra Samsun'da İstiklâl Ticaret Mektebi'nde yapmış olduğu bir konuşmada (22 Eylül 1924), şunları belirtmektedir:

"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır."5

Böylece, bilimin önemine ve bilimsel gelişmeleri yakından izlemenin gereğine dikkat çekmiş olan Atatürk'ün, bilim ve teknolojiyi kendisine ve kurduğu Cumhuriyet'e tek yol gösterici olarak kabul ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Türk milletinin kazandığı askeri zaferlerin ardında yatan gerçeğin de, yine bilimsel bilginin akılsal bir biçimde uygulanımı olduğunu belirtmektedir:

İçinde bulunulan çağın ve getirdiği yaşam biçiminin bilimsel bilgiye dayandığını ve gerçek gücün bu bilgi olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, "Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir"6 diyerek Cumhuriyet'in ilanından sonra, bu düşüncelerini uygulamaya geçirecek kurum ve kuruluşların hızla kurulmasına yönelmiştir. Bilgiyi taşıyan ve yaygınlaştıran en önemli araç olan alfabenin yenilenmesi ve buna bağlı olarak dilin gelişmesinin sağlanması gerektiğini çok iyi anlamış olan Atatürk öncelikle Harf Devrimi'ni gerçekleştirmiş ve bununla birlikte bir dizi köklü değişimi Türk insanının yaşamına sokmuştur.

Harf Devrimi'ne ilişkin şu sözleri onun yaratıcı ve kavrayıcı dehasını açıkça göstermektedir:

"Her şeyden evvel her gelişmenin ilk yapı taşı olan meseleye temas etmek isterim. Her vasıtadan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. Büyük Türk milleti, bilgisizlikten, az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Lâtin esasından alınan Türk Alfabesi'dir. Basit bir tecrübe Lâtin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk çocuklarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır."7

Osmanlılar döneminde, askeri gerekçelerle ve özellikle Fransızların yardımıyla mühendislik, tıp ve harp okulları kurulmuştu. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra, Avrupa'daki modellere uygun üniversite kurma girişimlerinde bulunulmuş ve 14 Ocak 1863 tarihinde İstanbul'da Dârü'l-Fünûn-ı Şahâne (İmparatorluk Üniversitesi) adıyla ilk üniversite kurulmuştur. Batılı örneklerine uygun bir biçimde kurulan ilk Türk üniversitesi olarak kabul edilmesine karşın, Dârü'l-Fünûn da diğer eğitim kurumlarında olduğu gibi, medrese geleneğinin derin izlerini taşımaktan kurtulamamıştır.

Bilimin üretildiği ve sürdürüldüğü kurum olan üniversitenin, çağdaş uygarlık düzeyini belirleyen ulusların sahip olduğu kurumsal niteliklerle birlikte ülkede kurulması amacıyla, Cumhuriyet Dönemi'nde, öncelikle Osmanlı Devleti'nin bir bilim ve kültür kurumu olan Darü'l-Fünûn, yukarıdaki nitelikleri taşıyacak şekilde Almanya'dan Türkiye'ye gelen bilim adamlarının yardımıyla yeniden yapılandırılarak, 1924 yılında İstanbul Üniversitesi adıyla öğretime açılmıştır. Bu ilkeler doğrultusunda, aynı tarihte Ankara'da da Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştur. Türk bilim tarihinde özel bir yeri olması dolayısıyla, İstanbul Üniversitesi'nden biraz daha ayrıntılı söz etmek yararlı olacaktır.

İstanbul Üniversitesi, Dârü'l-Fünûn adı altında dört aşama geçirmiştir. Bunlar sırasıyla; Birinci Dârü'l-Fünûn (1863), Dârü'l-Fünûn-u-Osmani (1870), Dârü'l-Fünûn-u Sultani (1874) ve Dârü'l-Fünûn-u Şahane'dir (1900). Dârü'l-Fünûn 1908'de bazı yeniliklere kavuşmuşsa da Batı anlamında bir Üniversite düzenine ancak, 1911 yılında geçebilmiştir.

1911 yılında Dârü'l-Fünûn yönetmeliği yeniden yapılmış ve bilimsel özerklik verilmiştir. Bu yönetmelikle Dârü'l-Fünûn beş farklı şubeye ayrılmıştır. Bu beş şubeden biri, bugünkü Fen Fakültesinin, Fünûn yani Fenler şubesiydi. Fenler şubesi, şimdiki adlarıyla "Matematik Bilimleri" ve "Doğa Bilimleri" kısımlarından oluşmaktaydı. Matematik, Fizik ve Mekanik dersleri "Matematik Bilimleri" ders programı içindeydi. "Doğa Bilimleri" programında ise Denel Fizik dersi verilmekteydi. Başlangıçta "Matematik Bilimleri" ders programındaki bazı dersler Salih Zeki tarafından verilmiştir.

1919 yılında yapılan bir düzenleme ile sınıf yerine sömestre sistemi getirilmiş ve "Fünun Şubesi" yerine ";Fen Medresesi" adı kullanılmaya başlanmıştır. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1 Nisan 1924'de Dârü'l-Fünûn'a tüzel kişilik kazandırılmış ve 7 Ekim 1925 tarihinde bir yönetmelikle bilimsel ve idari özerklik kazandırılarak, bünyesindeki "Medreselere" "Fakülte" adı verilmiştir. Bu dönemde özellikle Fransa'dan çok sayıda öğretim elemanı Türkiye'ye davet edilerek çeşitli dallarda Türk hocalarla birlikte ders vermeleri sağlanmıştır.8

1933 Üniversite Reformu'yla birlikte, 1 Temmuz 1933'de, Dârü'l-Fünûn yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Gerçekleştirilen bu reformla birlikte, İstanbul Üniversitesi'nde yeni bir yönetim yapılanmasına gidilmiş, bilim dalları modern esaslara oturtulmuş, eğitim ve öğretimde çağdaş atılımlar gerçekleştirilebilmesinin önü açılmıştır.

İstanbul Üniversitesi'nde bu yapılanları bir başlangıç olarak gördüğü ve 1933 yılında yürürlüğe koyduğu Üniversite Reformu'yla, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve üzerine çıkmak olan, asıl amacını gerçekleştirmeyi düşündüğü anlaşılan Atatürk'ün, böylece, pek çok konuda olduğu gibi, modern düşünce ve anlayış temelinde yükselen üniversite ve onun simgelediği çağdaş kültür toplumunun temellendirilmesi hedefini Türk toplumunun önüne koyduğu ve bu bağlamda yapılması gerekenleri de ilk kez gerçekleştirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu konudaki düşüncelerini en iyi şu sözleri açıklamaktadır:

Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mana çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.... Şimdiye kadar takip olunan öğretim ve eğitim usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en mühim bir sebep olduğu kanaatindeyim. Bunun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin uydurma hikayelerinden ve doğuştan mevcut özelliklerimizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelebilen bütün tesirlerden tamamen uzak, milli ve tarihi seciyemizle orantılı bir kültür kastediyorum. Çünkü milli dehamızın tam gelişmesi ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir  Milletimizin dehasının gelişmesi ve bu sayede layık olduğu medeniyet seviyesine ulaşması şüphesiz ki yüksek meslekler erbabını yetiştirmekle ve milli kültürümüzü yükseltmekle mümkündür.9

Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinin kültür olduğunu ve kültürün sürekli yükseltilmesi gerektiğini çok kesin bir biçimde belirleyen Atatürk'ün, bu bağlamda gerçekleştirmiş olduğu yüksek eğitim reformunun ne kadar önemli olduğu açığa çıkmaktadır. Çünkü kültürün yükselmesini sağlayacak kurumlar yüksek eğitim kurumlarıdır ve bu nedenle üniversitenin çağdaş uygarlık düzeyini belirleyen standartlara kavuşturulması bir zorunluluktur. Bu anlamda laik bir bilim zihniyeti, gözlem ve deneye dayanan bir öğretim ve her türlü dogmatik anlayıştan kurtulmayı amaçlayan özellikleri ön plana çıkaran bir üniversite reformunun öngörülmüş olması genç cumhuriyetin geleceğe gü­venle bakabilmesinin sağlanmasında büyük önem taşımaktadır.

İleriye yönelik son derece doğru kararlar verdiği kısa süre içerisinde anlaşılan ve reformun gerçekleştirildiği dönemde Batılı pek çok bilim adamını ülkeye getirmeyi başaran Atatürk, çok az bir zaman dilimi içerisinde, bilgiye dayalı bir toplum yaratma idealine ulaşmayı başarmıştır. Öyle ki, İstanbul Üniversitesi'nin ardından, 12 Temmuz 1944 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi, 13 Haziran 1946 tarihinde Ankara Üniversitesi, 25 Şubat 1953 tarihinde Atatürk Üniversitesi, 20 Mayıs 1955 tarihinde Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Ege Üniversitesi, 15 Kasım 1956 tarihinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve 1 Ekim 1967 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Türk toplumunu bir bilgi toplumu yapma idealini gerçekleştirmek amacıyla açılmışlardır. 2001 yılı itibariyle ülkemizdeki üniversite sayısı yetmişin üzerindedir.

Bilginin üretilmesinde ve geliştirilmesinde, en az üniversiteler kadar önemli görevleri olan başka kurumlara da gereksinim vardır. Bu nedenle genç Cumhuriyet'in gelişim çizgisine koşut bir biçimde, bilimin yerleşmesini, yaygınlaşmasını ve toplumsallaşmasını, aynı zamanda bilim ve teknoloji alanında gerekli olan atılımların sağlanmasını yapmakla görevlendirilen bir dizi çeşitli araştırma ve geliştirme kurumları da zaman içerisinde kurulmuş ve Türk insanın yararlanmasına açılmıştır. Bu kurumlardan bazıları şunlardır:

1. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (Tübitak)

24.7.1963 tarihinde yürürlüğe giren 278 sayılı Kanun ile kurulan TÜBİTAK'ın amacı, "Türkiye'de pozitif (müspet) bilimlerde araştırma ve geliştirme faaliyetlerini ülke kalkınmasındaki önceliklerine göre geliştirmek, özendirmek, düzenlemek ve koordine etmek; mevcut bilimsel ve teknik bilgilere erişmek ve erişilmesini sağlamak" olarak tanımlanmıştır. Bugün kuruma bağlı altı araştırma gurubu vardır:

a) Matematik, fizik ve biyoloji,
b) Mühendislik,
c) Tıp,
d) Tarım ve ormancılık,
e) Bilim adamı yetiştirme.

Kurum, 1966 yılından başlayarak bilim ve tekniğe dünya çapında katkılar yapan ve ulusça övülecek eserler veren Türk bilim ve teknik adamlarına her yıl "Bilim Ödülleri" dağıtmakta, lise ve üniversite öğrencilerinin katıldığı proje yarışmaları düzenlemekte ve bilim sevgisini yaygınlaştırmak ve geniş kitleleri bilimsel ve teknolojik gelişmelerden haberdar etmek için Bilim ve Teknik adıyla aylık bir dergi yayınlamaktadır.

Bu bağlamda TÜBİTAK'ın üstlendiği görevler şunlardır:

⦁ Üniversite, kamu ve özel sektör kurum ve kuruluşlarınca yürütülen araştırma-geliştirme faaliyetlerine destek vermek ve teşvik etmek

⦁ Kendi bünyesindeki araştırma merkez, enstitü ve birimlerinde kalkınma hedefleri doğrultusunda doğrudan araştırma yapmak

⦁ Bilim kültürünü yaymak, bilim ve teknolojiyle barışık bir toplum yaratmak ve bilim insanlığını, araştırmacılığı teşvik etmek için yayınlar yapmak, yarışmalar düzenlemek ve ödüller vermek

⦁ Araştırmacı yetiştirilmesine katkıda bulunmak, bu amaçla burs vermek

⦁ Enformasyon, dokümantasyon hizmetleri vermek

⦁ Faaliyet alanlarına giren konularda yerli ve yabancı kuruluşlarla işbirliği yapmak

⦁ Türkiye'nin Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikalarını saptamak ve bu konuda karar alıcı en üst organ olan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'na sekreterya görevi yapmak

2. Refik Saydam Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü (RSHM)

Bu kurumun ilk temeli Osmanlı Devleti zamanında atılmış olup, 1888'de Telkihhane, Çiçek Aşısı İstasyonu olarak kurulmuştur. Cumhuriyet kurulduktan sonra, 1931 yılında yeni bir yapılanma ile Refik Saydam Merkez Hifzısıhhat Enstitüsü olarak görevini sürdürmüştür. Buraya bağlı olarak 1936 yılında Hızısıhhat Okulu kurulmuştur.

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi, ülkemizde Halk Sağlığının korunmasına yönelik üretim, kontrol ve tanı ile ilgili temel laboratuar hizmetlerini yürütmek üzere, 17 Mayıs 1928 tarihinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na bağlı olarak kurulmuş, bir Ulusal Referans Laboratuarı'dır. Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi, 14 Aralık 1983 tarihinde gelişen gereksinimleri karşılayacak yeni bir yapılanmayla birlikte, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı adını almış ve sadece Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir kuruluşu haline getirilmiştir.

Kuruluş yıllarında Bakteriyoloji, Kimyasal Analizler, Farmakodinami ve Immünbiyoloji olmak üzere 4 bölüm olarak planlanmış olan RSHM, ortaya çıkan yeni sağlık sorunlarını çözümleyebilmek amacıyla çeşitli dönemlerde görev alanları değiştirilerek günümüze kadar gelmiştir.

1931 yılında, ağız yoluyla uygulanan BCG Aşısı üretimine başlanılan RSHM'de, 1932 yılından itibaren ülke gereksinimini karşılayacak düzeyde serum üretimini gerçekleştirmeyi başarmıştır. 1933 yılından başlamak üzere pek çok aşı üretimini gerçekleştirmeye başlayan Merkez, 1935 yılında, bünyesinde bir Farmakoloji Bölümü kurulmasıyla da yerli ve yabancı ilaçlar ile diğer hayati maddelerin kontrolünü de ele almıştır. 1936 yılında, açılan Hıfzıssıhha Okulu ile eğitim alanında da etkinlik gösteren RSHM, zamanla eklenen yeni birimlerle birlikte araştırma-geliştirme faaliyetlerini yoğunlaştırarak, gittikçe daha fazla uzmanlık isteyen konularda gelişimini sürdürerek, bugün eğitim, araştırma, standardizasyon, danışmanlık ve yayın faaliyetlerine devam etmektedir.

3. Maden Teknik Arama Genel Müdürlüğü (MTA)

1935 yılında özel kanunla kurulmuş tüzel kişiliği olan MTA, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na bağlı bir kamu iktisadi teşebbüsüdür. Amacı, ülkede işletmeye elverişli maden ve taşocağı alanlarını belirlemek ve bunların daha verimli bir şekilde işletilmesi için gerekli araştırmaları yapmak, bunlarla ilgili jeolojik ve jeofizik etütler, arama işleri ile ilgili her türlü laboratuar analiz ve fizibilite raporlarını hazırlamak ve ayrıca madencilik sektörü için uzman teknik personel ve kalifiye işçi yetiştirmektir. MTA'nın Maden Haberleri Bülteni, MTA Haberleri ve MTA Dergisi isimli süreli yayınları bulunmaktadır.

4. Kandilli Gözlemevi

1911 yılında Fatin Gökmen (1877-1955) tarafından İstanbul'da kurulmuş olan bu gözlemevinde astronomi çalışmaları, gerçek anlamda, 1947 yılında başlamıştır. Güneş fiziği bölümü tarafından gerçekleştirilen Güneş lekeleri ve taçküre gözlemleri bugün de sürmektedir. Gözlemevi günümüzde Boğaziçi Üniversitesi'ne bağlıdır ve Deprem Araştırma Enstitüsü ile Gök ve Yer Bilimi Araştırma ve Uygulama Merkezi'nden oluşmaktadır. Enstitü'de astrofizik, jeoloji, jeofizik ve deprem mühendisliği anabilim dallarında lisansüstü ve doktora eğitimi yapılmaktadır.

Ülkemizin en eski ve köklü kuruluşlarından biri olan ve 28.03.1983 tarihinde Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü adıyla bir Enstitü statüsüne dönüştürülen Kandilli Gözlemevi'nin tarihsel gelişiminin üç önemli dönemi vardır. Bu dönemler 1868-1909, 1911-1982 ve 1982'den bugüne kadar.

1 868 yılında Rasathane-i Amire adıyla kurulmuş olan Kandilli Gözlemevi, ilk kurulduğu dönemde astronomi çalışmalarının yürütüldüğü bir gözlemevi olarak değil, meteorolojik gözlemlerin yapıldığı bir birim olarak planlanmıştır. Ancak daha sonraları astronomi çalışmalarının da yapıldığı bir merkez haline gelmiştir. Nitekim, 1872 yılında çıkarılan Salname adlı bir astronomi takviminde gezegenler, kuyruklu yıldızlar, yıldız zamanının güneş zamanına çevrimi, enlem tayini vb. astronomiye ilişkin konuların yer alması bu durumu kanıtlamaktadır.

Arşivine ilişkin incelemelerde, gözlemevinde ayrıca zaman tayini, mühendisler ve denizciler için gerekli olan mıknatıs iğnesinin deklinasyonu gibi konuların da çalışıldığı anlaşılmaktadır. Rasathane-i Amire 12 Nisan 1909 yılında meydana gelen ihtilal sonucu yağmalanmış, tüm aletleri ile beraber tahrip edilmiş ve kullanılamaz hale gelmiştir.

Gözlemevinin tekrar kurulması için Fatin Gökmen görevlendirilmiş ve Fatin Gökmen yaptığı incelemeler sonucunda, bugünkü yeri uygun bularak, 1911 yılında yeniden kurulmuştur. Kısa bir sürede sağlanan aletlerle 1 Temmuz 1911'den itibaren sürekli ve sistemli bir şekilde meteorolojik gözlemler yapılmaya ve kaydedilmeye başlanmıştır. 1912 yılında askeri uçakların hareketini düzenleyecek meteorolojik bilgilerin elde edilmesi amacı ile bir Genel Hava Müfettişliği kurulmuş, daha sonra bu örgüt sivil gereksinimleri karşılamak üzere İklim Araştırmaları Müfettişliği" adını almış ve Rasathane-i Amire' ye bağlamıştır.

1936 yılına kadar Rasathane-i Amire adıyla anılan gözlemevi, Harf Devrimi ile birlikte "Maarif Vekaleti Hey'et ve Fiziki Arzi İstanbul Rasathanesi" adını almıştır. 1936'dan sonra Kandilli Rasathanesi, 1940 yılından sonra ise Kandilli Rasathanesi Astronomi ve Jeofizik, adını alan ve 1926 yılında ilk deprem kayıt sistemi kurulan Gözlemevi, 1982 yılında Boğaziçi Üniversitesi'ne bağlanarak Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü adını almıştır.

Ülkemizin en köklü bilim kurumlarından birisi olan Kandilli Gözlemevi, 1982 yılından itibaren depreme dönük çalışmaları öncelikli hedef haline getirmiş, araştırma ve uygulama çalışmalarına hız vermiştir.

5. Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE)

1950 yılında kurulmuş olan, tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir kamu iktisadi devlet teşekkülüdür. Amacı, savunma ve sivil sanayi ihtiyaçlarını planlamak, ekonomik bir şekilde üretmek ve pazarlamak olan MKE, kalkınma planları ve yıllık programlar çerçevesinde, imalat ve sanayi alanında her türlü silah ve patlayıcı maddeler ile daha çok askeri gereksinimleri karşılamaya yönelik araç-gereç ve makineleri imal etmek veya ettirmekle görevlidir. Bu görevleri yerine getirirken, gerektiğinde yurtiçinde veya yurtdışında yerli ve yabancı kuruluşlarla işbirliği yapmak ve ortaklıklarda da bulunabilen MKE'nin bünyesinde birçok fabrika bulunmaktadır. MKE Kurumu adlı bir de yayın organı bulunmaktadır.

6. Türkiye Atom Enerjisi

1956 yılında kurulmuş, başbakanlığa bağlı, kamu tüzel kişiliği olan bir kurumdur. Amacı, atom enerjisinin Türkiye'de barışçı amaçlarla ve ülke yararına kullanılmasını sağlamak, bu yönde temel ilke ve politikaları belirlemek, program ve plan yapmak, nükleer maddelerin kullanılmasına ilişkin esasları koymak ve nükleer konularla ilgili mevzuatı hazırlamaktır. Turkish Journal of Nuclear Sciences adlı yılda iki kez yayımlanan bir ayın organı bulunmaktadır.

7. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü (DMİGM)

1925 yılında Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük olarak kurulmuş olan DMİGM, meteoroloji istasyonları açmak ve çalıştırmak, hizmetlerin gerektirdiği gözlemleri yapmak ve değerlendirmek, çeşitli sektörler için hava tahminleri yapmak ve meteorolojik bilgi desteği sağlamak gibi görevleri üstlenmiştir. Bu görevlerine ek olara, uluslararası anlaşmalarla sorumluluğuna verilmiş olan meteorolojik hizmetleri de yürütmekle yükümlü olan DMİGM, aynı zamanda meteoroloji ile ilgili konularda araştırmalar yapmak, Türkiye'nin iklim özelliklerini saptamaya yönelik incelemeler gerçekleştirmek ve sonuçlarını arşivlemek, gerektiğinde yayımlamakla da görevlidir. DMİGM Günlük Meteoroloji Bülteni, Aylık Meteoroloji Bülteni ve Meteoroloji Dergisi gibi çeşitli süreli yayınlar da çıkarmaktadır.

8. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG)

Türkiye'de bilimsel astronomi ve astrofizik çalışmalarının yapıldığı ilk gözlemevi, 1935 yılında, Alman astronom E.F. Freundlinch tarafından İstanbul Üniversitesi'nde açılmıştır. Buradaki çalışmaları, 1944'de Ankara Üniversitesi'ndeki, 1962'de Ege ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ndeki ve 1982'de ise Boğaziçi Üniversitesi'ndeki çalışmalar izlemiştir. Bu üniversitelerdeki gözlemevlerinde çok sayıda araştırmacı yetişmiş ve uluslararası düzey yakalanmaya çalışılmıştır. Ancak burada kullanılan teleskoplar görece küçük çaplı olması ve bu gözlemevlerinin kuruldukları yerlerde iklim koşullarının gözleme elverişli bulunmaması nedeniyle yeni bir gözlemevine duyulan ihtiyaç zaman içerisinde artmıştır. Bu nedenle, uygun bir yerde bir ulusal gözlemevinin kurulması ve bu gözlemevinin tüm gökbilimcilere hizmet vermesi düşüncesi 1960'larda gündeme gelmiş ve bu düşüncenin hayata geçirilmesine yönelik ilk önemli adım TÜBİTAK bünyesinde 1979 yılında "Uzay Bilimleri Araştırma Ünitesi" adı altında bir birimin kurulmasıyla atılmıştır. Bu birim, gözlemevi için en uygun yerin belirlenmesine yönelik uzun araştırmalar yapmış ve en sonunda 1992 yılında TÜBİTAK ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın işbirliği sonucu Ulusal Gözlemevi'nin kuruluş çalışmaları resmen başlatılmıştır.

1993 yılında 1900 m. yükseklikteki Saklıkent'ten 2550 metre yükseklikteki Bakırlıtepe'ye kadar 6.5 km'lik yolun yapımına başlanmış ve 1994 yılında elektrik hattı çekilmiştir. 1995 yılında, 40 cm'lik teleskop binasının yapımına başlanmış, 4.5 m'lik kubbe (Ash-Dome) ve teleskopun montajı Ağustos 1996'da tamamlanarak, ilk ışık 17/18 Ocak 1997 gecesi alınmış ve bu gözlem TUG'da ilk gözlem olarak kayıtlara geçmiştir.

5 Eylül 1997 günü, resmen açılışı yapılmış olan ve daha büyük çaplı teleskop ve diğer gözlem araçlarının da 1998 yılı yaz aylarında yerleştirilmesiyle birlikte tamamlanan Tübitak Ulusal Gözlemevi, Temmuz 1999'da tamamlanmış ve çalışmalarını sürdürmeye başlamıştır.

Bugün, TÜBİTAK Başkanlığı'na doğrudan bağlı bir enstitü statüsünde çalışmalarını sürdüren gözlemevi, bir yandan ulusal ve uluslararası araştırma projelerine gözlem desteği verirken, diğer yandan da düzenlediği gözlem günleri ile ilk ve ortaöğretim kurumlarına ve halka astronomiyi öğretme ve sevdirme yönünde görev yapmaktadır.

9. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK)

Başbakanlığa bağlı karma bir yüksek kurul olan BTYK, bilim ve teknoloji alanlarındaki araştırma ve geliştirme politikalarının ekonomik kalkınma, sosyal gelişme ve milli güvenlik hedefleri doğrultusunda belirlenmesi, yönlendirilmesi ve eşgüdümünün sağlanması amacıyla Gebze'de kurulmuştur.

10. Ulusal Metroloji Enstitüsü (UME)

Bir ülke içinde yapılan ölçümlerin uluslararası alanda tanınmasını sağlamak için her türlü uygunluğun onaylanmasını ve organize bir belgelendirme sistemini yürütecek bir ulusal ölçüm (metroloji) sistemine gerek duyulmaktadır. Türkiye Ulusal Metroloji Sisteminde ilk adım 1992 yılında TÜBİTAK bünyesinde Ulusal Metroloji Enstitüsü'nün (UME) kurulmasıyla atılmıştır.

Ulusal Metroloji Enstitüsü ülkede yapılan her türlü ölçüme referans oluşturan en üst seviye uzman kuruluş olup, 1992-2006 yılları arasını kapsayan kuruluş aşamalarındaki amaçları ise, ülke dahilindeki tüm ölçümleri güvence altına almak, mevcut ve yeni ölçme teknolojilerini geliştirerek Türkiye'nin bilimsel ve teknolojik gelişimine katkıda bulunmak, dolayısıyla Türk endüstriyel ürünlerinin kalitesini artırmak ve uluslararası ticarette karşılaşılan teknik engellerin aşılmasında Türk Endüstrisine yardımcı olmaktır.

UME, bugün için uluslararası niteliklere sahip 21 laboratuarıyla Türkiye gereksinimlerinin %40'ını karşılamakla birlikte, 2006 yılından itibaren ülkenin kalibrasyon konusundaki gereksinimlerinin tamamına yakın bir kısmını karşılar konuma gelecektir.

Ülkemizdeki metroloji alanında yapılan çalışmaların büyük bir kısmını yürüten UME; 400'e yakın firmaya kalibrasyon, ölçme, eğitim, endüstriyi yönlendirecek yayınlar, danışmanlık (laboratuar kurma, kalite sistemi oluşturma, pazar araştırması, yatırım planlaması, ortam şartları, yerinde problem çözme), kalibrasyon eğitim gereksinimleri, seminerler-teknik komiteler, akreditasyon, cihaz yapımı, ölçme ve test cihazları ile ilgili bakım ve onarım, laboratuar yeterlilik belgesi verme gibi çeşitli hizmetler vermektedir.

11. Verem Savaş Derneği

Halk sağlığını korumak amacıyla açılan kurumlardan biri olan Verem Savaş Derneği, insanları tarayarak, veremin erken teşhisi ve sağlıklı olanların korunması gayesi ile kurulmuş bir dernektir.

12. Kızılay

Ondokuzuncu yüzyılda ilk defa Dr. Abdullah Bey tarafından 33 kişi ile birlikte, 1868'de kurulmuş olan bu cemiyetin, 1869'da tüzüğü kabul edilmiş olmasına rağmen faaliyet gösterememiştir. Cemiyet 1877 yılında, Dr. Hacı Arif Bey başkanlığında, tekrar Hilal-i Ahmer Cemiyeti adı altında faaliyete geçirilmiştir. Bu cemiyet 1911 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Cumhuriyet Dönemi'nde, 1935 yılında, Kızılay adıyla Atatürk tarafından yeniden biçimlenmiş ve daha sonra, faaliyeti gelişerek devam etmiştir. Zaman içerisinde faaliyetleri ve işeyişi kontrolden geçirilen Kızılay günümüzde sadece Türkiye'de değil, aynı zamanda komşu ülkelerdeki sel felaketi, deprem, yangın vb. gibi acil durumlarda, halkın hizmetine koşmayı görev kabul etmiştir.

13. Devlet Demiryolları

Teknolojinin büyük atılım kaydettiği ondokuzuncu yüzyılda, yeni ulaşım araçlarının ilerleyen bilim ve tekniğin ışığı altında ele alındığı bir dönemde, demir yolları da yeni bir ulaşım aracı olarak ortaya çıkmıştır. Bu konuda önemli adımların atılması, buharlı makinelerin bulunmasıyla olanaklı olmuştur. Buharlı makineler ise, 1800-1850 yılları arasında önemli adımlar kaydetmiştir. Maden ve dokuma sanayinde de kullanılan buharlı makinelerin yer aldığı bir diğer önemli alan da ulaşımdır. Bunun önemini kavrayan Batılılar, kısa süre içerisinde lokomotifi geliştirmiş ve demiryolu ulaşımına geçmeye başlamışlardır. Bu gelişmenin sağlayacağı yararı elde edebilmek için, İngilizler, Hindistan'a gidebilmek için en kısa yolun Osmanlı Devlet'inin topraklarından geçtiğini anlayınca, Osmanlı hükümetine demiryolu yapmayı önermişlerdir. Yenileşme dönemine girmiş bulunan Osmanlı, bu teklife sıcak bakmış ve ilk demiryolu yapımını 1856 yılında İzmir-Aydın hattında başlatmıştır.

Osmanlı Devleti'nde demiryollarını coğrafi olarak iki ana grupta toplamak olanaklıdır:

1) Balkanlar'daki demiryolları
2) Anadolu'daki demiryolları

1) Balkan demiryollarının Kırklareli'ne kadar olan kısmı 46 km, ve Dedeağaç'a kadar olan kısmı ise 113 kilometredir. Bu demiryollarının uzunluğu 1912'de 1600 kilometreyi bulmuştur.

Anadolu'daki ilk demiryolu hattı yukarıda da değinildiği üzere, İzmir-Aydın hattıdır. Yapımına 1856 yılında başlanılan bu hat, 1866 yılında işletmeye açılmıştır. 1888 yılı itibariyle bu hatların toplam uzunluğu 516 kilometreyi bulmuştur.

İlk dönem demiryolu yapımını İngilizler ve Fransızlar gerçekleştirmişlerdir. Daha sonraki yıllar da ise Almanlar da devreye girmişlerdir. Almanların yaptığı ilk demiryolu 1893 yılında Ankara'ya ulaşmıştır. Bu demiryolu hatları tamamen tek hat olarak yapılmışlardır.101

Bu şekilde, Cumhuriyet döneminden önce çeşitli yabancı şirketler tarafından inşa edilerek işletilen demiryollarının 4000 kilometrelik kısmı Cumhuriyetin ilanı ile çizilen milli sınırlar içerisinde kalmıştır. 24.5.1924 tarihinde çıkarılan 506 Sayılı Kanun ile bu hatlar millileştirilmiş ve "Anadolu-Bağdat Demiryolları Müdüriyeti Umumiyeti" kurulmuştur. Demiryollarının yapım ve işletmesinin bir arada yürütülmesini ve daha geniş çalışma imkanları verilmesini sağlamak amacıyla çıkarılan 31.5.1927 tarihli ve 1042 Sayılı Kanun'la "Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi" adını almıştır.

TCDD demiryolu şebekesini, 1930'lu yıllar boyunca önemli hatları açarak -1932 yılında Sivas Hattı, 1937 yılında Zonguldak Hattı ve 1939 yılında Erzurum Hattı gibi- geliştirmeyi sürdürmüştür. Bu nedenle çekici makinelere olan gereksinim artmış ve TCDD, İngiltere ve Almanya'dan lokomotif siparişlerinde bulunmuştur.

Türkiye'de ilk kullanılan lokomotifler de demiryolunu yapan şirketlerce getirilmiştir. Bu nedenle ilk demiryolunu İngilizler yaptığı için, ilk lokomotifte İngiliz yapımı bir lokomotiftir. Görüldüğü üzere, Osmanlılar zamanında, çeşitli özel şirketler kendi çekici makinelerini (cer makinesi), şirket hissedarlarının ülkelerinden temin emekteydiler ve o zaman için, ulusal bir makine üretimi olmadığından, TCDD ithal makineleri yurt dışından almak durumundaydı ve Türk makineleri sık sık Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD'den getirtilmekteydi.

Ancak Cumhuriyet yönetimiyle birlikte hemen her alanda olduğu gibi, demiryolu ulaşımında da ulusal gelişme dinamizmi hayata geçirilmiş ve kısa sürede ülke demir ağlarla örülmeye başlanmıştır. Bu amaçla öncelikle, 1939 yılında, buharlı lokomotif ve yük vagonlarının tamirini yapmak için Türkiye Demiryolu Makineleri Sanayii A.Ş. "Sivas Cer Atölyesi" adı altında kurulmuştur. Demiryolu ulaşımının gelişmesine koşut bir biçimde, 1953 yılında yeni yük vagonu yapımına başlanmıştır.

Daha sonra, demiryollarımızın yük ve yolcu vagonlarını tamir amacıyla 1948 yılında inşaatına başlanan ve 1951'de işletmeye açılan Adapazarı Cer Atölyesi; o tarihlerde 1200 adet yük ve 600 adet yolcu vagonunun bakım ve tamiratını gerçekleştirecek şekilde devreye sokulmuştur. Tamamen yabancı kökenli vagonlarla yapılan demiryolu işletmeciliği, ülkemizde kurulan bu atölye ile farklı bir konuma ulaştırılmıştır. Onarım Atölyesi hüviyeti 10 yıl devam etmiş olan bu kuruluş, geçen süre içerisinde yabancı vagonların tamir edilmesi esnasında karşılaşılan sorunların aşılabilmesinin yolunun, yerli vagon üretiminden geçtiğini anlamış ve demiryollarının gereksinim duyduğu vagonların da ülkemizde üretilmesini gündeme getirmiştir. Bu düşünceyle Adapazarı Demiryolu Fabrikasına dönüştürülen kuruluş, 1961 yılında itibaren yolcu vagonlarının yerli olarak imalatına başlamıştır. Böylece vagon ithalatına son verilmiştir.

1975 yılında Adapazarı Vagon Sanayii Müessesesi "ADVAS" olan kuruluşta uluslararası standartlarda (UIC-RIC) tipi yolcu vagonlarının üretimine geçilmiş, bundan sonra üretilen RIC-X tipi uzun vagonlar yurtiçi ve yurtdışı hatlarda çalıştırılmaya başlanmıştır. Kuruluş 1986 yılında A.Ş. haline getirilerek bugünkü statüsüne kavuşturulmuş ve TÜVASAŞ11 "Türkiye Vagon Sanayii Anonim Şirketi" adını almıştır. 45 yıllık bilgi birikimi ve deneyimiyle raylı taşıt araçlarının tamamını üretebilen şirket, dünyadaki en son teknik özellikleri içeren ve 2000 yılının modern vagonları olan TVS 2000 serisini hizmete vermiştir. Saatte 200 kilometreye kadar hız yapabilen hareket aksamı (boji), 5 km/h hızda otomatik olarak kilitlenen emniyetli kapıları ve yaz kış konforlu bir seyahat imkânı sağlayan iklimlendirme sistemi, ergonomik yapıdaki koltukları, merkezi anons ve çok kanallı müzik yayın sistemi ve diğer birçok üstünlükleri ile üretilmekte olan bu vagonlar, bu alanda ülkemizin ulaştığı düzeyi göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır.

Aşağıdaki tabloda yer alan bilgiler, demiryolu ulaşımının ve teknolojisinin Cumhuriyet döneminde ulaştığı düzeyi ve büyüklüğü açıkça göstermektedir.

Bilimlerdeki Gelişmeler

Cumhuriyet döneminde yaratılan olumlu koşullara bağlı olarak, üstün nitelikli, bilimin pek çok dalında yaptıkları çalışmalarla katkıda bulunmuş ve bu katkılarından dolayı, uluslararası bilim ödüllerine lâyık görülmüş çok sayıda Türk bilim adamı yetişmiştir. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün kalkınma stratejisiyle başlayan canlılık bir süre sonra kendini bilim alanında da hissettirmeye başlamıştır. Bu dönemin yarattığı ivmelenmeyle, Cahit Arf, Ahmet Cemal Eringen, Ratip Berker, Mustafa İnan, Turhan Onat, İhsan Ketin, Sırrı Erinç, Feza Gürsey, Asım Orhan Barut, Behram Kurşunoğlu, Oktay Sinanoğlu, Gazi Yaşargil gibi dünya bilimine damgasını vuran çok önemli bilim insanları yetişmiştir.

Özellikle kuramsal fizik ve atom-molekül fiziği sahalarında yukarıda adı geçen Türk fizikçileri, dünya fiziğinde çok önemli bir yer işgal etmişler, yaptıkları çalışmalarla büyük yankılar uyandırmışlardır. Özellikle Feza Gürsey, Asım Orhan Barut, Cevid Erginsoy ve Oktay Sinanoğlu fizikte temel problemlerle uğraşan en önemli bilim adamları arasına girmişlerdir. Bu fizikçilerimiz, Türk fiziğinin en parlak devrini yaşadığı 1960-1973 döneminde yaptıkları kuramsal çalışmalarla adlarının bilim dünyasına yerleşmesini sağlamışlardır. Feza Gürsey SU6 Kuramı, Asım Orhan Barut Dinamik Simetriler-Dinamik Gruplar Kuramı, Cavid Erginsoy katı hal fiziğinde Kanallama Kuramı, Oktay Sinanoğlu atom-molekül fiziği ve kuantum kimyasında Çok Elektron Kuramı ile haklı bir ün elde etmişlerdir. Kuramsal fizikteki bu başarıların benzeri ne yazık ki, deneysel fizik sahasında elde edilememiştir. Bunun yanında, cumhuriyetin ilk kuşak fizikçilerinin elde ettiği bu büyük başarılar daha sonraki genç kuşak fizikçiler tarafından aynı ölçüde tekrarlanamamıştır.

Matematik alanındaki gelişmeler açısından da durum aynıdır ve gerçek anlamda atılımın yapılması için 1933 Üniversite Reformu'nun getirdiği olumlu koşulları beklemek gerekmiştir. Cumhuriyet öncesi dönemde Baş Hoca İshak Efendi, Vidinli Tevfik Paşa ve Salih Zeki matematik alanında sayabileceğimiz en önemli araştırmacılardır. Bunların yaptıkları çalışmalar da daha çok Batı'da ortaya konulmuş başarıları Türkçe'ye aktarmak ya da güncelleşmesini sağlamaktan ibaret kalmıştır.

Matematik konusunda Cumhuriyet dönemindeki ilk araştırmaları 1928 yılında, Kerim Erim ve Hüsnü Hamid (sayman) ve talebesi Ahmet Hamit Dilgan yurtdışında da yayımladıkları İtalya'da yayımladıkları makaleler ile gerçekleştirmişlerdir. Hüsnü Hamid makalesinde Osmanlı matematik tarihini ele almış, Kerim Erim ise Erlangen Üniversitesi'nde 1919 yılında yapmış olduğu Doktora tezinin sonuçlarını açıklamıştır. Bunları Ratip Berker'in çalışmaları izlemiştir.

Cengiz Uluçay Bieberbach Konjonktürü adıyla ABD'de yaptığı araştırmada o zamana kadar halledilmemiş mühim bir meseleyi çözerek matematik âleminde mevkiini almıştır. Daha sonra Riemann yüzeylerinin topolojisi hakkında çeşitli araştırmalar yaptı. "Fonksiyonlar Teorisi Riemann Yüzeyleri" adlı eseri ABD Kongre Kütüphanesi'nde katalog numarası alan ilk Türkçe matematik eseridir.

1935-1945 yılları arasında İstanbul Üniversitesi'ne çağrılan yabancı matematikçilerin çalışmalarıyla, bu dönemde daha çok akışkanlar mekaniği, elastisite gibi konular ön plana çıkmıştır. Bu arada yetişen Orhan Alisbah ve Nazım Terzioğlu'nun çalışmalarıyla gerçel ve kompleks analiz konuları, Cahit Arf ile cebir, Kerim Erim, Lütfi Biran, Ferruh Şemin ve Feyyaz Gürsan ile de diferansiyel geometri çalışmaları ağırlık kazanmıştır.

İstanbul Üniversitesi'nin bu atılımının ardından, 1946 yılından itibaren İstanbul Teknik Üniversitesi, 1948 yılında Ankara Üniversitesi, 1960'tan sonra Ege Üniversitesi ve 1964'ten sonra da Orta Doğu Teknik Üniversitesi devreye girmiş ve birer araştırma merkezi olarak Türk Matematik Tarihi'nin gelişimini hızlandırmışlardır.12

Cumhuriyet dönemi kimya bilimi açısından da bir atılım dönemi olmuştur. Ülkemizde ilk defa 1918 yılında İstanbul Üniversitesi çatısı altında bir Kimya Enstitüsü'nün kurulmasıyla başlayan kimya çalışmaları 1933 Üniversite Reformuna kadar geçen süre içerisinde bu konuda etkinlikte bulunmuş tek birim olarak kalmıştır. Bunun ardından Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi (1943), Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Fen Fakültesi (1958), Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi (1961), İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya Fakültesi (1963) ve Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi (1964) kimya çalışmalarının yürütüldüğü merkezler olarak devreye girmişlerdir.13

Astronomi konusunda yapılan çalışmaların en fazla ivmelendiği dönem, 1933 Üniversite Reformu'na bağlı olarak İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Astronomi Enstitüsü'nün kurulduğu dönem olmuştur. Berlin Postdam Gözlemevi'nde çalışmakta olan E. F. Freundlich bu enstitünün başına getirilmiş ve onun çabalarıyla Üniversite'nin bahçesinde bir gözlemevi kurulmuştur. Freunlich'den sonra Rosenberg ve daha sonra da Gleissberg ve Royds'un Enstitü yöneticiliği yaptıkları 1933-1950 yılları arasında Nüzhet Gökdoğan, Okyay Kabakçıoğlu, Edibe Ballı, Metin Hotinli, Adnan Kıral, Kamuran Avcıoğlu, Fatma Yılmaz ve Salih Karaali gibi astronomlar yetişmiştir.

1944 yılında Ankara Üniversitesi, Astronomi Enstitüsü, 1962 yılında Ege Üniversitesi, Astronomi Bölümü, Aynı yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Astrofizik Anabilim Dalı, 1987'de de İnönü Üniversitesi, Astronomi Bölümü kurulmuş ve araştırmaların yanında pek çok araştırmacının yetişmesine olanak sağlanmıştır.14

On dokuzuncu yüzyılda önem kazanmış olan ve ilk eserlerin Osmanlı İmparatorluğu zamanında kaleme alındığı Jeoloji konusunu Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde ciddi bir biçimde ele alan resmi kurumlar kurulmuş -Maden Teknik Arama Enstitüsü gibi- ve bu alanda bir çok bilim adamı yetişmiştir. Jeoloji konusu ile ilgilenen bilim adamları arasında Şevket Ahmed Birand, Ahmed Canokay, Bedri Güneri, Fahriye Atıf, Hamid Nafiz Pamir'in adlarını saymak mümkündür. Bu arada daha çok morfoloji ağırlıklı olarak da Cemal Alagöz ve Sırrı Erinç çalışmışlardır.

Aynı şekilde, biyoloji ve tıp alanında da Cumhuriyetle birlikte önemli adımlar atılmıştır. Daha önce, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında tıp eğitiminde bi­yoloji programa girmiştir. Cumhuriyetten sonra ise diğer disiplinler gibi, biyoloji de yeniden ele alınmıştır. Bu konuda hizmet verenler arasında Hikmet Birand, Suavi Yalvaç, Yusuf Vardar gibi öğretim üyelerinin adlarını sayabiliriz. 1933 yılındaki üniversite reformundan biyoloji de etkin olmuştur. Bunu takip eden yıllarda yurdumuza gelen ve üniversitelerimizde hizmet eden Alman bilim adamları arasında biyoloji konusunda hizmet verenler nispeten ağırlık taşır. Bunlar arasında Alfred Heilbronn ve Kosswig örnek olarak verilebilir.

Daha sonraki yıllarda araştırma ağırlıklı çalışmalar yapılmaya başlamış, botanikte Türkiye fauna ve florası, zooloji alanında ise Kelaynak kuşları ve deniz kaplumbağalarına ilişkin önemli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu alanlarda çalışan nispeten geç tarihli araştırmacılar arasında botanikle ilgili olarak Sara Akdik, Şevket Akalın, Hikmet Birand'ı, zooloji ile ilgili olarak Ahmed Mithad Tolunay, Selahattin Okay, Bekir Alkan, Refik Erdem, Hasan Rüştü Oytun ve Bekir Alkan'ı sayabiliriz.

Bu dönemdeki hayvan araştırmaları özellikle bölgesel çalışmalarla zenginleşmiştir. Çeşitli hayvanların farklı bölgelerdeki dağılımı ve onların bölgesel özellikleri konusunda araştırmalar yapılmıştır. Bunlar arasında çeşitli böceklerle ilgili çalışmalarla (Tevfik Karabağ), bazı memeli hayvanlar üzerinde (tilkiler gibi) yapılan araştırmalar örnek olarak verilebilir (Bahtiye Mussuoğlu).

Darwinizmin yoğun olarak etkisini sürdürdüğü bu dönemde özellikle Darwinizm ve filogeni konusunda yoğun araştırmalara rastlamaktayız. Bu konuda düşünürlerimizin araştırmalarının yanı sıra, biyolojik çalışmalar da vardır (Nihat Şişli'nin çalışmaları gibi). Ayrıca bu konunun antropolojik boyutu ile ilgili çalışmalar da yine bu dönemde yer almıştır.

Cumhuriyet Dönemi'nde önemli ilerlemelerin kaydedildiği bir diğer alan olan Veteriner hekimlikle ilgili ilk ciddi teşebbüsler Osmanlılar döneminde başlamıştır. İlk bilimsel veteriner hekimlik öğrenimi 1842 yılında Askeri Veteriner Hekimlik Okulu'nun kuruluşu ile başlamıştır. 1914 yılında bu konuda atılan adımlar tekrar gözden geçirilerek, Dr. Thieme'in gözetiminde yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Ancak 1914-1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı, diğer birçok bilimsel ve teknik gelişimin durmasına sebep olduğu gibi, veteriner hekimlik de bu yıllar arasındaki olaylarda etkilenmiştir.

Cumhuriyetin ilanı ile yeniden ele alınan veteriner hekimlikle ilgili yapılanma çalışmaları, savaş sonrasının zor şartlarına rağmen, devletin ve başta Atatürk'ün bu konuya da diğer ulusu ilgilendiren önemli konular kadar önem verdiğini göstermektedir. Başta ordu veteriner hekimlik görevleri başta olmak üzere, yeniden ele alınan konuyla ilgili ilk atılan adımlar arasında Askeri Tatbikat Mektebi ile Serum Aşı Evi'nin açılması sayılabilir.15

Veteriner hekimlik ondokuzuncu yüzyılda tıptan ayrı bir dal olarak belirlenmiştir. Cumhuriyet döneminde kurulan Yüksek Ziraat Okulu içindeki bu okulla birlikte bu alanda sistemli bir eğitim ve öğretimin başladığını söylemek mümkündür.

Veteriner hekimlik her zaman, ordu için önemli olmuştur. Bundan dolayı Cumhuriyet Dönemi'nde kurulan Veteriner Akademisi, 1968 yılında okula dönüştürülmüş ve Hastalıklar ve Nal Tekniği, Biyokimya, Bulaşıcı Hastalıklar, Mikrobiyoloji, Dış Hastalıklar, Gıda Kontrolü ve Teknolojisi, Zootekni, İç Hastalıklar, Patoloji, Radyoloji ve Fizik Tedavi, Veteriner Görevleri belli başlı şubeleri olarak belirlenmiştir.16

Bu kurum sadece veteriner hekim yetiştirerek, ülkeye yararlı olmamış, aynı zamanda çıkardığı Türk Askeri Veteriner Hekimleri dergisi ile de yapılan araştırmaları tanıtmıştır.

Cumhuriyetin başlangıç yılarından itibaren veteriner hekimlik konusunda çalışan birçok isim sayabiliriz. K. Beller ve Üveis Mazkar gibi.

Veteriner hekimlik sadece hayvan hastalıklarıyla ilgili çalışmaları içermez; aynı zamanda, insanlardaki bazı hastalıkların ajanlarının belirlenmesi açısından da hayvan araştırmaları önem taşır. Bunlara Batı'da ve Doğu'da örnekler vermek mümkündür. Dolayısıyla birçok veteriner hekim, tıbba da hizmet etmiştir. Bunlardan biri de Behçet hastalığı diye bilinen Hulusi Behçet'tir. (1889-1948). Deri hastalıkları konusunda çalışmalar yapmış olan bu bilim adamımızın kendisi de bu hastalığa yakalanmaktan kurtulamamış ve bu hastalık onun hayatının son bulmasına sebep olmuştur. 1947 yılında tanısını verdiği bu hastalık daha sonra onun adıyla anılmıştır. 17

Cumhuriyet ile birlikte önemli gelişmelerin kaydedildiği bir diğer alan da tıptır. Tıp genellikle, diğer disiplinlere oranla daha erken gelişmeye konu olmuş bir disiplin niteliğindedir ve diğer bilim dallarına göre daha geniş bir araştırmacı kitlesini bünyesinde barındırmaktadır. Ayrıca tıpla ilgilenenlerden bir kısmı, sadece tıpla değil, disiplinin ve çalıştıkları alanın gösterdiği niteliklere bağlı olarak, başka disiplinlerle de ilgilenmişlerdir. Bunlar arasında fizik ve kimyanın belli dalları nispeten daha önde gelmektedir.

Cumhuriyet döneminde diğer bilim dallarında da görüldüğü gibi, hemen Cumhuriyetin ilanından sonra, Osmanlı döneminde doğmuş ve Atatürk döneminde görev yapmaya başlamış birçok hekim bulunmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında hizmet veren bu hekimlerimiz arasında Dr. Behçet Bey, Besim Ömer, Mashar Osman, Akil Muhtar, Saim Dilemre, Haydar İsmail Gaspıralı, Fahreddin Kerim Gökay, Muzaffer Dilemre, Reşit Galip, Kemal Akay ve Süreyya Tahsin Atademir'in adları sayılabilir. Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında sayıları gittikçe artan hekimlerimiz arasına, Tevfik Sağlam, Nurettin Ali Berkol, Muhiddin Dilemre, Kemal Cenap Berksoy, Melahat Terzioğlu, Sadi Irmak, Saip Ragıp Atademir gibi isimler katılmışlardır. Bu isimlere ek olarak günümüzde halen hizmet vermeye devam eden doktorlar arasında ise Ekrem Kadri Unat, Kemal Beyazıd (Türkiyede ilk kalp ameliyatını yapan doktor), Aykut Kazancıgil, Hüsrev Hatemi, Besim Türkan, İhsan Günalp, Ali Rıza Akısan, Kazım Arısan, Muammer Bilge, Orhan Andan'ı saymak mümkündür.

Cumhuriyetle birlikte sadece tıp bilimi değil, aynı zamanda sağlık kurumları da önemli gelişme göstermiştir. Cumhuriyet Dönemi'nde, daha önce Osmanlı Dönemi'nde işlerliğini sürdüren birçok hastane görevini, çeşitli yenilenmelerle sürdürmüştür. 1920'de Büyük Millet meclisini izleyen dönemde kurulan Sağlık Bakanlığı (Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti) 1930 yılında yeniden yapılanmıştır. Bu yapılanma içinde sağlık, sağlığı korumak ve tedavi ile ilgili yapılanmaların hemen tamamı ona bırakılmıştır.

Mevcut işleyen hastanelerin yanı sıra, Cumhuriyet'ten sonra açılan sağlık kurumları arasında Haydarpaşa Numune Hastanesi, Heybeliada Sanatoryumu, İstinye Devlet Hastanesi, Ankara Numune Hastanesi, Yüksek İhtisas Hastanesi, Ankara Hastanesi ve Sosyal Sigortalar bağlamında kurulan hastaneler (Sanatoryumlar ve cezaevi hastaneleri vb) bunlara örnek olarak verilebilir. Bunların bir kısmı, örneklerden de anlaşılacağı gibi, Cumhuriyet'ten sonra yoğun şekilde görülen verem tedavisi için açılan prevantoryum ve sanatoryumlar ve son elli yılda gittikçe yoğunlaşan onkoloji hastaneleri bize Türkiye'de Cumhuriyet sonrası ne gibi hastalıkların spesifik olarak görüldüğünü de göstermektedir. Yine bu hastanelerin sayıca artışı, bunların Türkiye sınırları içinde yayılışı ve teknik olarak göstermiş olduğu gelişim de Cumhuriyeti izleyen yıllarda konunun ele alınışındaki ciddiyeti göstermektedir. Her ne kadar daha pek çok yapılacak iş varsa da, özellikle bu kurumların Türkiye sınırları içinde farklı şehirlere yayılmış olması sağlık hizmetlerinin belli merkezlerin dışında verilmesi, ve de mümkün olduğunca yurt sathına yayılmağa çalışılması bu konuda sadece uygulama değil, zihniyet olarak da önemli bir gelişme olduğunu göstermektedir.

Tıp ve sağlıkla yakından ilişkili olan eczacılık alanı da gerçek anlamda yapısına Cumhuriyet ile birlikte kavuşmuştur. Cumhuriyet ile birlikte yeni bir yapılanma içinde daha önceki yüzyılda genellikle azınlıklar elinde olan eczacılık, ecza ticareti, depoculuk ve ilaç ve galenik preparat yapımının Yunanistan'la yapılan nüfus değişimi ve 1928'de uygulanan eczanelerin sınırlanmasıyla yavaş yavaş Türklerin eline geçmiştir. Bu dönemde Türk eczacılar gayret ve istekle çağdaş eczacılığın Türkiye'de temellerini atmışlardır. Bunlar arasında Hüseyin Hüsnü Arsan, Kemal Atabay, Hasan Derman, Ferit Eczacıbaşı, M. Nevzat Pisak, Ethem Ulagay ve İsmail Yeşilyurt önderlik etmişlerdir. Bunların yanı sıra bazı hekimlerin de bu çabayı destekledikleri görülür. Bunlar arasında Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Akil Muhtar Özden ve Dr. Tevfik Sağlam başta gelmiştir.

Cumhuriyet döneminde tıpta ortaya çıkan yepyeni konulardan birisi de yirminci yüzyıl hastalığı diyebileceğimiz kanser araştırmalarıdır. Her ne kadar tarihin çeşitli dönemlerinde de bu konuda çalışmalar varsa da, ve kanser adı altında bu hastalık belirlenmişse de, Dünyadaki kanser araştırmalarının tedavi ağırlıklı olarak gelişmesi röntgen aletinin bulunmasından sonraya rastlar. Türkiye'de ise bu 1925 sonlarından itibaren mümkün olabilmiştir. Bu konuyla ilgilenen bilim adamları arasında Hamdi Suat (Aknar) Bey, Orhan Remzi Kazancıgil, Ahmed Burhaneddin Toker, Müfide Küley Hanım, Eyüp Sabri Bey, Röntgenci Selahaddin Mehmed Bey, Perihan Çambel, Üveis Mazkar, Besim Turhan, Sati Eser'in adlarını sayabiliriz. Bu isimlerden de anlaşılabileceği gibi, dönemin doktorları konuya büyük ilgi göstermişlerdir. Zaman içinde onkoloji konusunda yapılan çalışmalar ayrıntı kazanmış ve teşhisin yanı sıra, özellikle erken teşhis üzerinde durulmuş ve tedavi konusu üzerinde yoğunlaşılmıştır.18

Bilim Adamları

Burada sadece yukarıda kısa tanıtımları yapılan bilim dallarında üstün başarı sağlamış olan bilim adamlarından birkaçı ele alınmıştır: 19

Besim Ömer Akalın

Önde gelen hekimlerimizden birisi olan Besim Ömer Akalın, 1863 yılında İstanbul'da doğmuştur. Babası Mardalı Ömer Şevki Paşa, döneminin Meclis-i Mebusan'da milletvekili olarak görev yapmıştır. İlkin Kosova Rüşdiyesi'nde eğitim gören Besim Ömer, Askeri Tıp Okulu'na devam etmiş; daha sonra, 1891 yılında Fransa'ya giderek, orada ihtisasını tamamlamıştır. İstanbul'a döndüğünde Askeri Tıp Okulu'nda kadın doğum uzmanı sıfatıyla yardımcı hoca unvanı ile görev yapmaya başlamıştır.

Besim Ömer Türkiye'deki ilk kadın doğum kliniğini açmıştır (1892). Bu kliniğin ilk direktörü de kendisidir.

Haydarpaşa Tıp Fakültesi kurulduğunda, (1909) Kadırga'daki binalarındaki jinekoloji ve obstetrik kliniğine direktör olarak atanmıştır. Bu klinik 1928 yılında Haydarpaşa'ya bağlanmıştır.

Besim Ömer 1933 yılında emekli olmuştur. Ancak ölümü olan 1940 yılına kadar muayenehane açarak mesleğine devam etmiştir.

Besim Ömer'in uzmanlık alanı kadın-doğumdur, ancak o dönemin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, sadece kendi ihtisas dalında değil, halk sağlığı konusunda da birçok makale ve kitap kaleme almıştır. Onun yazılarının sayısı 400 olarak belirlenir. Bunların bir kısmı Fransızca'dır.

Bu eserlerinin yanı sıra 4 cilt halinde yayınladığı Nevsal-i Afiyet adlı döneminin tıp ve halk sağlığı konusundaki çalışmalarını ve tıp tarihi ile bilgiler veren bir eseri de vardır. Resimlerle açıklamalarını zenginleştirdiği bu eserde besin maddeleri, bebek bakımı, hamilelik, giysiler, yaygın olarak görülen hastalıklarla ilgili hemen herkesin anlayacağı dilde yazılmış makaleler bulunmaktadır.20

Çalışmalarından bazısı şunlardır: Nevsal-i Afiyet

Sıhhatnümayı Aile (Aile Sağlığı Kılavuzu, 1886) Sıhhatnümayı İzdivaç (Evlilik Sağlığı Kılavuzu, 1887) Sıhhatnümayı Tenasül (Cinsel Sağlık Kılavuzu) Tabibi Etfal (Çocuk Hekimi, 1898) Hıfzısıhha (Sağlık Koruma, 1899) Çocuk Büyütmek, (1925) Fatin Gökmen Cumhuriyet döneminin önemli astronomlarından olan Mehmet Fatin Gökmen 1877 yılında Akseki'de doğdu. Medrese eğitimi görmüş olan Gökmen, Hüseyin Hilmi Efendi'den geleneksel astronomi bilgilerini edindi ve bir süre Sultan Selim Muvakkithanesi'de çalıştıktan sonra, dönemin önde gelen matematikçi ve astronomu olan Salih Zeki'nin etkisiyle matematik ve çağdaş astronomi konularına yönelmiştir. 1901 yılında Dârü'l-Fünûn'un matematik bölümünde öğrenime başlamış, 1904'te mezun olduktan sonra bir süre Dârü'ş-Şafaka'da matematik derleri vermiştir. 1910 yılına kadar Dârü'l-Fünûn'da astronomi ve olasılık hesabı konularında dersler veren Gökmen, bu tarihte Rasathane-i Amire müdürlüğüne getirilmiştir.

Daha sonra Kandilli Gözlemevi'ne dönüşecek olan bu kurumu öncelikle bir meteoroloji istasyonu olarak tasarlayan Gökmen, Fransız meteorolog Angot'nun yardımıyla çalışmalarını sürdürdükten sonra, 1933 Üniversite Reformu'yla üniversitedeki görevinden ayrıldı, ancak gözlemevindeki görevini mebus seçileceği 1943 yılına kadar yürütmüş ve 1955 yılında İstanbul'da ölmüştür.

Fatin Gökmen özellikle zaman tayini konularında çalışmıştır. Ay takvimi ve Ramazanın başlangıcının hesaplanması başta olmak üzere, yerel saatlerin hesaplanması konularında çağdaş astronominin verilerinden yararlanarak değerli çalışmalar gerçekleştirmiştir.

Çalışmalarından bazıları şunlardır:

Eski Hitay Takvimi (1936)
Rubu Tahtası Nazariyesi ve Tatbikatı (1936)
Türk Takvimi (1936)
Eski Türklerde Hey'et ve Takvim (1937)
19 Haziran Küsufu Küllisi (1948)
İbrahim Ethem Ulagay

Cumhuriyet döneminin bir diğer önemli eczacısı olan İbrahim Ethem Ulagay (1880-1943), İstanbul'da doğmuş, Kafkaslı bir aileye mensuptur. 1903 yılında Tıp Okulu'ndan hekim yüzbaşı olarak mezun olan İbrahim Ethem, Ali Rıza Bey'in yanında staj yapmıştır. Daha sonra Dr. G. Deycke Paşa'nın yanında kimya asistanı olarak çalışmış ve bu arada Dr. Numan Paşa'nın teşviki ile küçük bir biyokimya laboratuarı açarak, orada tıbbi tahliller yapmaya başlamıştır (1907).

Dr. İbrahim Ethem çeşitli hastanelerde (Bahriye, Haseki ve Haydarpaşa) kimya uzmanı olarak görev yapmıştır. Tıbbıye Mektebi Tıp Fakültesi'ne dönüştürüldüğü yıllarda o da Dr. Akil Muhtar'ın asistanı olarak Fenn-i Tesir-i Edviye derslerini vermeye başlamıştır. Bu arada Darphanede çalışmağa başlamış ve orada basılan ve Reşat altını diye anılan altına gümüşün karıştırılmasıyla elde edilen altınlar onun gözetiminde, onun ayarlamalarıyla yapılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Darphane'deki görevinden ayrılarak, bir laboratuar açmış ve galenik preparatlar (afyon tetürü, ipeka ekstresi gibi) hazırlamağa başlamıştır. Bu laboratuarın zaman içinde yetersiz kalmasıyla 1934'de yeni bir laboratuar açmıştır. Bu laboratuarda enjeksiyon çözeltileri (Huile camphree, östrogenin, postuitrin gibi) ve tıbbi müstahzarlar (pentazol, digilanat gibi) hazırlamıştır.

Bu laboratuar özellikle İkinci Dünya Savaşı'nda büyük hizmetler vermiştir. 1941 yılından itibaren de vitamin ampulleri ve karaciğer ekstreleri üretmeğe başlamıştır. Bu laboratuarın önemli bir özelliği, yerli mallara kullanarak son derece kaliteli ürünler ortaya koymasıdır.

İbrahim Ethem Ulagay 1943 yılında ölmüştür, ancak çocukları kimyager Rasin Ulagay, eczacı Nezih Ulagay ve kimyager Suat Ulagay bu laboratuarı daha da geliştirmiş ve anonim ortaklık haline getirmişledir. Özellikle 1935 yılında İstanbul Eczacı Mektebi'nden mezun olan Nezih Ulugay (1911­1985), babası ile birlikte ilaç sanayinin gelişmesinde ve yerli müstahzarların yabancı müstahzarların kalitesine erişmesi için büyük emek harcamıştır.

İbrahim Ethem, eczacılığın sadece Türkiye'de yerli materyallerle de yapılabileceğini ve bunun hemen her konuda uygulanabileceğini gösteren başarılı bir eczacı-kimyager değil, aynı zamanda ilk Türk kodeksini tertipleyen komisyondaki çalışmalarıyla da hizmet vermiş bir kişidir.21

Tevfik Sağlam

Tıbbın kurumlaşmasında hizmet vermiş hekimlerden biri de Tevfik Sağlam'dır. 1882 yılında İstanbul'da doğan Tevfik Sağlam, harp yıllarının kahrı içinde mücadeleci bir anlayışla yetişip, yine aynı ortam içinde hizmet vermiş bir bilim adamıdır. 1897 yılında Askeri Tıbbıyeye girmiş ve 1903'de mezun olmuştur. Gülhane Tıp Akademisi'nde Süleyman Numan Paşa ile tanışmış ve müteakip yıllarda onunla işbirliğini sürdürerek çalışmalarını onun yanında devam ettirmiştir.

Meşrutiyetin ilanından sonra, peş peşe gelen savaş yıllarında okuldan izin alan Tevfik Sağlam, savaşta ordu hekimi olarak görev yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminde İstanbul'a dönen Tevfik Sağlam, 1915 yılında Kolordu Sağlık işlerinin düzenlenmesinde başhekim olmuştur. Daha sonra da Üçüncü Orduda Sıhhıye Reisi olmuştur. 1918'de, Osmanlı Hükümeti ile Cenubi Kafkas hükümetleri arasındaki barış toplantılarında müzakerelerde görev almıştır. Aynı yıl Şark Ordular Grubu Müfettişliğine tayin edilmiştir.

Savaş sonrasında Tevfik Sağlam Gülhane Müdür ve Başhekimliğine ve aynı zamanda İç Hastalıkları Kliniği Profesörlüğüne tayin edilmiştir. 1919 yılında İstanbul'da çıkan veba salgınında Veba Komisyonu'nda çalışmıştır. 1920 yılında ise Askeri Tıbbıyeye Sıhhıye muallimliğine tayin edilmiştir.

Milli Mücadele sırasında İnebolu yoluyla Ankara'ya gelen Tevfik Sağlam, 1921 yılında Ankara'da Sıhhıye Müfettişi Umumiliğine getirilmiş, ancak bir yıl sonra istifa etmiş ve Ankara Hastaneleri Dahiliye ve İntaniye Şefliğine getirilmiştir.

1923 yılında Tevfik Sağlam İzmir'de hastane hizmeti verirken, Gülhane Hastanesi'nde dahiliye kliniğinde profesör olarak görev yapmağa başlamıştır. Ve 1924 yılında Gülhane'de başhekimlik makamına getirilmiştir Cumhuriyet yıllarında onun birçok komisyonda görev aldığını görmekteyiz. Bunlar arasında Sıtma Savaş komisyonundaki görevi de sayılabilir. Sağlık Bakanı olan Refik Saydam'la birlikte bu komisyonda çalışmıştır.

Daha çok idareci olarak hizmet veren Tevfik Sağlam tıp fakültesinin yeniden yapılanmasında önemli rol oynamıştır. 1931'de Tıp Fakültesi dahiliye müderrisi, 1933'de darülfünun lağvedildiğinde Tıp Fakültesi dekanı olarak atanmıştır. Ayrıca İç Hastalıkları Kürsüsünü kurma işi ona verilmiştir. 1934 yılında üniversitedeki işinden ayrılan Tevfik Sağlam Haydarpaşa Nümune Hastanesi'nde iç hastalıkları mütehassısı olarak görev yapmıştır.

Tevfik Sağlam 1937'de Yüksek Sıhhat Şurasında görev almıştır. 1942 yılında ise İstanbul Üniversitesi'nde rektörlük görevini üstlenmiştir. 1946 yılında ise Üniversiteler arası kurulda görev almıştır.

Tevfik Sağlam, sadece eğitim kurumlarında hizmet vermemiştir, aynı zamanda, bir hekim olarak Verem Savaş Derneği'nin organizasyonunda önemli rol oynamıştır. 1952 yılında yaş haddinden üniversiteden ayrılan Tevfik Sağlam, emekliliğinden sonra Verem savaş derneğindeki çalışmalarına devam etmiştir. Ayrıca UNESCO Milli Komisyonunda da görev yapan Tevfik Sağlam, bu faaliyetlerine öldüğü 1963 yılına kadar da devam etmiştir.22

Süleyman Ferit Eczacıbaşı

Önemli eczacılarımızdan biri olan Süleyman Ferit Eczacıbaşı (1887-1973), İzmir'de doğmuştur. 1903 yılında Sivil Tıp Okulu'nun eczacılık kısmından mezun olduktan sonra, İzmir Gureba Hastanesi'nde 3 yıl eczacı olarak hizmet vermiştir. Daha sonra istifa ederek 4 eczacı ile birlikte Eczane-i Umumi adlı bir eczane açmıştır. Bunu izleyen yıllarda İzmir Konak'ta Şifa Eczanesini açan Eczacıbaşı, Müstahzarat ve Itriyat Fabrikasını kurmuştur. Burada müstahzarat ve preparat ile kozmetik elde etme üzere çalışmalarını yoğunlaştırmıştır.

Ölümünden sonra, idareyi ele alan kimyager oğlu Nejat Eczacıbaşı ve Nevzat Eczacıbaşı, Süleyman Ferit Eczacıbaşı'nın çalışmalarını bir adım daha ileri götürmüş, günümüzde bilinen Eczacıbaşı tesislerini oluşturmuşlardır. Daha sonra torun Bülent Eczacıbaşı işi devralarak geliştirme ve güçlendirme faaliyetlerini sürdürmüştür. Nejat Eczacıbaşı sadece eczacılık adına bazı müstahzarları üretmemiş; porselen sanayi ve kozmetik sanayinde de söz sahibi olmuştur.

Hamid Nafiz Pamir

1893 yılında Selanik'de doğmuş olan Pamir, Jeolojiye duyduğu ilgiyle, 1913 yılında Ural Dağları üzerinde bir araştırma gezisine katılmış ve bu araştırmasını da temele alarak 1915 yılında Pavda Asit Kayaçları adlı doktora tezi ile bu alanda doktorasını tamamlamıştır. Daha sonra İstanbul Darülfünun'a Walter Penck'in yanına muavin olarak giren Pamir üniversitedeki çalışmalarını üniversite reformundan sonra da sürdürmüştür.

Pamir, Prof. Chaput ve Parejas ile birlikte Türkiye'nin jeolojik yapısını incelemiştir. Bu çalışmalarının sonucu olarak Bingöl Dağları (1943) ve Ergani Havzasında Hidrolojik Araştırmalar (1954) adlı eserlerini kaleme almıştır. Ayrıca Pamir'in daha erken tarihli olarak kaleme aldığı ve daha çok el kitabı niteliğinde olan Umumi Arziyat (1928), Dinamik Jeoloji (1937) gibi eserleri de vardır.

Pamir, fosillerin tabakaları yaşlandırmada ve onların tanımlanmasında ne kadar önemli olduğunu çok iyi bilen bir jeolog olarak, fosil çalışmalarına da büyük önem vermiştir. İstanbul ile de ilgili olan bu çalışmalarının en güzel örneklerinden birisi, İstanbul'un Omurgalı Fosilleri adlı eserinde ifadesini bulmaktadır.

Pamir, sadece iyi bir araştırıcı değil, aynı zamanda Türkiye'deki bilimsel kurumlaşmada da emeği geçmiş bir bilim adamımızdır. 1918 yılında Jeoloji Enstitüsü'nün kuruluşunda etkin bir rol oynamış, ancak savaş ortamında bu enstitü kapatılmış ve 1947 yılında tekrar onun tarafından yeniden yapılandırılmıştır. Onun jeoloji çalışmalarının kurumlaşması adına bir başka hizmeti de, kurulmasında da etkin rol oynamış olduğu MTA'dır.

Çalışmalarından bazıları şunlardır:

Umumi Arziyat (1928)
Tektonik Stratigrafîe (1937)
Dinamik Jeoloji (2 Cilt, 1937-1960)
Straigrafîk Jeoloji (1942)
Bingöl Dağları (1943)

Ergene Havzası'nda Hidrojeolojik Araştırmalar (1954) Yerbilim Terimleri Sözlüğü (Ö. Öztunalı ile birlikte, 1971) Üveis Mazkar Embriyolojinin canlının gelişim çizgisinin saptanması açısından önemli bir araştırma alanı haline geldiği görülmektedir. Bu alanda önemli adlardan biri Üveis Maskar'dır. (1900-1182). Veteriner hekim olan Üveis Mazkar, İstanbul Tıp Fakültesi'nde Histoloji ve embriyoloji kürsüsünde araştırmalarını sürdürmüş ve 1948 yılında bu kürsüde profesör olmuştur. Eczacılık Okulu Müdürlüğü de yapan Üveis Mazkar, insanda da embriyolojik gelişim sürecini incelemiştir. Bu çalışmalarını yazdığı makalelerinin yanı sıra Embriyoloji adlı kitabında vermiştir.

Nusret Karasu

Cumhuriyetin önemli hekimlerinden biri de Nusret Karasu'dur. Nusret Karasu, 1902 yılında Erzurum'da dünyaya gelmiştir. Temel eğitimini tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tıp eğitimi görmüştür. 1927-1929 yılları arasında askerlik hizmetini tamamladıktan sonra, Gülhane'de İç Hastalıkları Kürsüsüne asistan olarak girmiştir. Daha sonra 1934-1940 yılları arasında ise Askeri Mevki Hastanesi'nde iç hastalıkları mütehassısı olarak çalışmıştır. 1940-1943 yılları arasında Erzurum'da Mareşal Fevzi Çakmak Hastanesine görev yapmış olan Nusret Karasu 1943 yılında Gülhane Hastanesi'nde iç hastalıkları doçenti oldu. 1951 yılında tabib albay olarak hizmet ederken, Ankara Tıp Fakültesi'nde görev almıştır. Daha sonra da aynı kurumda çalışmalarını sürdürmüştür.

Nusret Karasu 1946 yılından itibaren, Ankara Üniversitesi'ndeki görevinin yanı sıra, Verem Savaş Derneği'nde çalışmağa başlamıştır. 1947'de Verem Savaş Derneği'nin ikinci başkanı ve 1950'den itibaren başkan olarak çalışmalarını sürdürmüştür.

1952-1954 yılları arasında Tıp Fakültesi Dekanı olan Nusret Karasu, ilk olarak Fitizyoloji Kürsüsünü kurmuştur. Bu arada Tıp fakültesinin Cebecideki binalara taşınmasını, daha geniş ve iyi şartlarda faaliyetini sürdürmesini sağlamıştır. Buradaki binalarda klinikler gelişmiştir.

1960 yılındaki ihtilalden sonra bir süre sağlık bakanlığı da yapan Nusret Karasu, Kızılay'ın idarecilerinin Yassı Ada'da olması dolayısıyla, Kayyumlar Heyetini kurarak bu kurumun görevlerini yürütmesini sağlamıştır. 1964 seçimlerine kadar da bu kurumun başkanlığını sürdürmüştür.

Nusret Karasu birçok ulusal ve uluslararası derneğin üyesidir ve UNESCO'da Milli Halk Sağlık Komitesi'nin başkanı olarak görev yapmıştır.

Birçok görevi arasında en önemli yeri üniversitedeki göğüs hastalıklarıyla ilgili çalışmaları ve Verem Savaş Derneği adına yürüttüğü görevleri almaktadır. Bunlardan üniversiteye ilişkin çalışmaları arasında çeşitli şehirlerde tarama ve aşılama işini yürüten verem dispanserlerinin kurulması da yer almaktadır. Bunların bir kısmında hastane birimi de bulunmaktadır.

Üniversiteye yaptığı hizmetler arasında, Sitoloji Kürsüsünü kurması ve burada hizmet verecek olan elemanların yetişmesinde önderlik etmesi, alerji konusunda uzman yetişmesi konusunda öncülük etmesi, bronkoloji dalının kurulmasını sağlaması, Türkiye'de ilk defa mikrokateter sistemi ile solunum sistemi ve akciğerlerin incelenmesinde önderlik etmesi, bu konu ile ilgili özel cerrahi bölümünün kurulmasını sağlaması gibi hizmetleri sayılabilir. Ayrıca onun halk sağlığına büyük önem verdiği ve bu konuda da çalışmaları olduğu bilinmektedir.

Türkiye'deki kurumlaşma adına yaptıkları ise Verem Savaş Derneği adına yaptığı çalışmalar ve bu kuru­mun müstakil hale gelmesini sağlamasıdır. Ayıca Türkiye'deki ilk uluslararası göğüs hastalıkları kongresinin yapılmasında öncülük etmiştir.

Onun bu yoğun hizmetlerinin yanı sıra, göğüs hastalıkları konusunda çeşitli yazıları vardır. BCG aşısı uygulamasıyla cüzamın da azalacağı tezini savunan Nusret Karasu, Türkiye'deki tüberkülozun yayılmasının da sürekli kontrol ve aşılama ile azaltılabileceğini savunmuştur. Bu arada erken teşhisin tedavide etkin rol oynadığını savunan Nusret Karasu'nun bu adımlarının daha sonraki çalışmalarda büyük önem taşıdığı görülmektedir.23

Sara Akdik

Dönemin bir özelliği olarak, erkek bilim adamları kadar, bilim kadınlarının da faal olması ve bilim adına önemli çalışmalara imza atmalarıdır. 1907'de Hanya'da doğan Sara Akdik, bu durumun en güzel örneklerinden biridir. 1924'de İstanbul Üniversitesi'ne girmiş ve mezuniyetini izleyen yıllarda aynı üniversitede öğretim elemanı olarak görev yapmış olan Akdik, bitkileri incelemeleri konusunda çalışmış ve daha çok, günümüzde gittikçe popüler hale gelen Genetik konusu üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Hücre ve çekirdeği, gen yapıları ve türler ve çeşitler arasındaki bağıntı üzerinde önemli çalışmaları olan Sara Akdik'in ayrıca Genel Botanik gibi, ders kitabı niteliğinde eserleri de vardır.

Sara Akdik, Türkiye Cumhuriyeti'nin yapılanma döneminde yaşamış olan bilim adamı olarak, bazı kadınlarla ilgili kurumların ve derneklerin kurulmasında da öncülük etmiştir. Çalışan Kadınlar Cemiyeti (1924) bunlardan birisidir.

Ratip Berker

5 Haziran 1909'da İstanbul'da doğan ve yüksek öğrenimini Fransa'da tamamlayan Berker,24 1936'da matematik alanında doktorasını tamamlayarak Türkiye'ye dönmüştür. İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi'nde, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde, UNESCO'da çeşitli zamanlarda görev yapan, 1957'de ABD'deki Indiana Üniversitesi'nde ve daha sonra Avrupa'da çeşitli üniversitelerde konuk öğretim üyesi olarak çalışan Berker, 1968 yılında TUBİTAK bilim ödülüyle ödüllendirilmiştir. Pek çok bilimsel başarıyı gerçekleştirmiş olan Ratip Berker, 17 Ekim 1997'de ölmüştür.

Doktora tezinde, sıkıştırılamayan ağdalı bir akışkanın hareket denklemlerini konu alan Berker'in elde ettiği sonuçlar onu bilim dünyasına tanıtmış ve sonradan birçok araştırmasına temel olmuştur. Ağdalı akışkanlara ilişkin Navier-Stokes denklemlerini inceleyen Berker'in, bu denklemlerin kesin çözümleri konusunda vardığı özgün sonuçlardan ilki, Navier-Stokes denklemlerinin bilinen her çözümünden yeni bir çözüm ailesi çıkartma olanağı veren bir dönüşümdür. Son yıllarda burgaç (türbülans) kuramıyla ilgilenen araştırmacıların yararlandığı bu dönüşüm, bugün Berker'in adıyla anılır. Navier-Stokes denklemlerinin kesin çözümünde ulaştığı ikinci önemli sonuç ise, özellikle kendisinin "birinci tür ve ikinci tür düzlemsel hareketler" diye adlandırıp incelediği hareketlere ilişkindir.

Navier-Stokes denklemlerinin çözümleri üzerine, kendisinin ve başka araştırmacıların yaptığı tüm çalışmaları derleyerek 1963'te Almanya'daki Handbuch der Physik'te yayımlayan Berker'in bu çalışması sıkıştırılmayan ağdalı akışkanlar konusunda temel başvuru kaynağı sayılır. Makalesinde bu denklemlerin yaklaşık ve kesin çözümlerini iki ayrı bölüm halinde ele almış olan Berker, 1963 yılından sonra, aynı çözümleri bu kez sıkıştırılabilen ve ağdalı olmayan akışkanlarda (gaz) denemeye başlar. Bir gazın "Bağdaşma Denkleminin Üretilmesi ve Çözümü" başlıklı çalışmasında, yoğunluk, basınç ve entropiyi yok ederek, yalnızca hızı kapsayan tek bilinmeyenli hareket denklemleri elde etmeyi başarmıştır.

Berker'in özgün çalışmalarından biri de, akışkanlar mekaniğindeki "d'Alembert Paradoksu" ile ilgilidir. D'Alembert akışkanların hareketini incelerken, sıkıştırılamayan ağdasız bir akışkanın düzgün akışı içine yerleştirilmiş, durağan ya da sabit bir hızla yol alan katı bir cisme akışkanın uyguladığı kuvvetlerin bileşkesi, kuramsal olarak sıfır olacağını öngörmüş, ancak gerçek akışkanlar için geçerli olmadığından, bu sonuç d'Alembert Paradoksu olarak adlandırılmıştır. Ratip Berker ise, akışkanın bu tür hareketi için geçerli olan denklemlerden yararlanarak, hız alanının sonsuzdaki değişimini buldu ve bu değişimin ileri sürülen varsayımı doğrulamadığını göstermiştir.

Çalışmalarından bazıları şunlardır:

Sur Quelques cas d'Integration des Equations du Mouvement d'un Fluide Visqueux Imcompressible, (Sıkıştırılamayan Ağdalı Bir Akışkanın Hareket Denklemlerinin Bazı İntegre Edilebilme Halleri) 1936.

Mekanik Dersleri, 1946. Asal Sayılar, 1948.

"Integration des Equations du Mouvement d'un Fluide Visqueux Imcompressible", (Sıkıştırılamayan Ağdalı Bir Akışkanın Hareket Denklemlerinin İntegrasyonu) Handbuch der Physik,
VIII, 2, 1963.

Cahit Arf

Hem matematik lisansı, hem matematik doktorası olan ilk Türk olma özelliğini25 taşıyan ve ülkemizde ma­tematiğin simgesi haline gelen Cahit ARF (1910-1997), 1932 yılında Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmenliğine başlamış, 1933 yılında da İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi'nde profesör yardımcısı (Doçent adayı) olmuştur. Doktorasını 1938 yılında Almanya'da Göttingen Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi'ne dönen ARF, 1943'de profesör, 1955'de Ordinaryus Profesör olmuş, 1964-1965 yılları arasında Fransa'da bulunan Princiton'daki Yüksek Araştırma Enstitüsü'nde konuk öğretim üyesi olarak görev yapmıştır.

1938 yılından beri cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çok çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalarla matematiğe temel katkılarda bulunmuş, yapısal ve kalıcı sonuçlar elde etmiş olan Cahit Arf'ın matematik dünyasında tanınması "Hasse-Arf Teoremi" ile başlar. Sentetik geometri problemlerini, cetvel ve pergelle çözülebilir olup olmadıklarına göre sınıflandırmayı tasarlayan Arf, Fransız matematikçi Galois ve Jordan'ın gruplar kavramından, özellikle de cebirsel denklemlerin çözümünde grup kavramının uygulanmasına ilişkin çalışmalarından yararlanmıştır. Eski Yunandan beri üzerinde çalışılan üç problemden biri olan cetvel ve pergel kullanmak suretiyle bir açının eşit üç parçaya bölünüp bölünemeyeceği meselesi ile ilgilenmiş ve yalnızca ikinci dereceden cebirsel denklemlere indirgenebilen problemlerin cetvel ve pergel yardımı ile çözülebileceğini saptamıştır. Bunun için, çözülebilen tüm cebirsel denklemlerin bir listesini çıkarması gerektiğinden, çalışmalarını yalnızca kuramsal matematikle sınırlamayıp matematik çözümlerinin mekanik problemlere uygulanmasının en iyi örneklerini de vermeyi denemiştir.

Cahit Arf'ın cebirsel geometriyle ilgili bir çalışmasında kullanılan halkalar, aksiyomlaştırılarak Arf halkaları olarak adlandırılmış, son yıllarda bu Arf halkalarından Arf modüllerine geçilmiştir. Topolojide de uygulama alanı bulan bu kavram daha sonra öylesine genelleştirilmiştir ki, modüller için olan doğal genellemeye de "Klasik Arf İnvariyantı" denilmiştir.

Bütün Türk matematikçilerine dolaylı veya dolaysız bir şekilde esin kaynağı olmuş, yaptığı uyarılar ve verdiği fikirlerle çevresindeki tüm matematikçilerin ufuklarını genişletmiş ve çalışmalarını yeni bir bakış açısıyla yönlendirmelerini sağlamış olan Cahit ARF'ın ilk çalışması, 1939 yılında Almanya'nın ünlü bir matematik dergisi olan Crelle Journal dergisinde yayınlanmıştır. ARF çözülebilen cebirsel denklemlerin bir listesini yapmak amacıyla Göttingen'de ünlü matematikçi Hasse'nin yanında doktora öğrencisi iken, Hasse'nin önerisiyle özel haller problemini çözmeyi başarmıştır. Cahit ARF bu çalışmasıyla sayılar teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde dallanma teorisine önemli yapısal bir katkıda bulunmuştur. Burada bulduğu sonuçlardan bir bölümü dünya matematik literatürüne "Hasse-Arf Teoremi" olarak geçmiştir.26

Bundan sonra uğraştığı problem, matematikte "kuadratik formlar" olarak bilinen konudadır. Uzayda konisel yüzey denklemleri buna basit bir örnek olarak gösterilebilir. Bu konudaki temel problem, kuadratik formların bir takım invaryantlar, yani değişmezler yardımıyla sınıflandırılmasıdır. Bu sınıflandırma Witt adında ünlü bir Alman matematikçi tarafından karakteristiği ikiden farklı olan cisimler için 1937'de yapılmıştır. Karakteristik iki olunca problem çok daha zorlaşıyor ve Witt'in yöntemi uygulanamıyordu. Cahit ARF bu problemle uğraşmış ve karakteristiği iki olan cisimler üzerindeki kuadratik formları çok iyi bir biçimde sınıflandırarak, bunların invaryantlarını, yani değişmezlerini inşa etmeyi başarmıştır. Bu invaryantlar dünya literatüründe "Arf İnvaryantları" olarak geçmektedir. Bu çalışması 1944 yılında yine Crelle Journal'da yayınlandı ve Cahit ARF'ın dünyaca tanınmasına neden olmuştur.27

1945'lere gelindiğinde düzlem bir eğrinin herhangi bir kolundaki çok kat noktaların çok katlılıklarının yalnız aritmetiğe ait bir yöntem ile nasıl hesaplanacağı iyi bilinmekteydi. Düzlem halde algoritmanın başladığı sayılar eğri kolunun parametreli denklemlerinden bilinen bir kanuna göre elde ediliyordu. Genel durumda ise böyle bir sonuç henüz bulunamamıştı. Bu sıralarda İstanbul'da Patrick Du Val adında bir İngiliz matematikçi bulunuyordu ve Du Val genel halde algoritmanın başladığı sayılara "karakter" adını vermiş ve eğrinin tüm geometrik özellikleri bilindiği zaman, bu karakterlerin nasıl bulunacağını göstermişti. Bunun tersi de doğruydu. Bu karakter bilinirse, eğrinin çok katlılık dizisi, yani geometrik özellikleri de bulunabiliyordu. Burada açık kalan problem ise bir eğrinin denklemleri verildiğinde karakterlerini bulabilmek idi.

Cevap düzlem eğriler için bilinmekte, ama yüksek boyutlu uzaylarda bulunan tekil eğriler için bilinmemekte idi. Ayrıca, yüksek boyutlu bir uzayda tanımlanmış bir tekil eğrinin çok katlılık özelliklerini, yani geometrik özelliklerini bozmadan en düşük kaç boyutlu uzaya sokulabileceği de bu problemle beraber düşünülen bir soru idi. Bu çeşit sorular matematiksel bakış açısının temel problemi olan sınıflandırma probleminin eğrilere uygulanması bakımından son derece önemli ve zor sorulardı. Cahit ARF bu problemi 1945'de tamamı ile çözmüş ve tek boyutlu tekil cebirsel kolların sınıflandırılması problemini kapatmıştır. Bu problemi çözerken önemini gözlediği ve problemin çözümünde en önemli rolü oynadığını fark ettiğini bazı halkalara "karakteristik halka" adını vermiş ve daha sonra gelen yabancı araştırmacılar bu halkalara "Arf Halkaları" ve bunların ka­panışlarına "Arf Kapanışları" adını vermişlerdir. Cahit ARF'ın bu çalışması 1949'da Proceedings of London Matematical Society dergisinde yayınlanmıştır.28

Cahit ARF'ın 1940'lı yıllarda yaptığı bu çalışmaların günümüzde hala kullanılıyor olması, onun kalıcılığının bir göstergesidir ve çalışmalarından dolayı 1948'de İnönü Ödülü, 1974'de TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980'de İTÜ ve KATÜ Onur Doktorası, 1981'de de ODTÜ Onur Doktorası'nı kazanmış olması, genç yaşta Mainz Akademisi Muhabir Üyeliğine seçilmesi ve Türkiye Bilimler Akademisi Onur Üyesi olması da bunu doğrulamaktadır.

Yapıtlarından bazıları şunlardır:

"Untersuchungen über reinverzweigle Erweiterungen diskret bewerteter perfekter Körper" (Ayrık Değerlendirilmiş Yetkin Cisimlerin Salt Dallanmaları İçeren Genişlemeleri Üstüne Araştırmalar, 1939)

"Untersuchungen über quadratische Formen in Körpern der Characteristik 2" (Karakteristiği İki Olan Cisimlerin Kuvadratik Formları Üstüne Araştırmalar, 1941)

"Sur la determination des etats d'equilibre d'un milieu elastique plan admetton des frantieres libres â tensions constantes" (Sabit Gerilimli Serbest Sınırları Olan Düzlemsel Esnek Bir Ortamın Denge Durumlarının Belirlenmesi Üstüne, 1947)

"Über ein Analogon des Riemann-Rocschon Satzes in Zahlkörpern" (Sayılar Cisminde Riemann-Roch Teoremi'nin Bir Benzeri Üstüne, 1957)

Sait Akpınar

Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'nin (ÇNEAM) kurucularından olan Sait Akpınar,29 aynı zamanda Cumhuriyet Dönemi'nde yapılan deneysel fizik çalışmalarının da öncüsüdür. 1913 yılında İstanbul'da doğan Akpınar, 1934-1937 yılları arasında Almanya'da Frankfurt Goethe Üniversitesi'nde fizik, matematik ve kimya okuduktan sonra, 1940 yılında Göttingen Üniversitesi'nde Doktora programını tamamlayarak Türkiye'ye dönmüştür.

İlk çalışmaları alkali halojenür tuz kristallerine ilişkin olan ve bu kristallerde gözlemlenen gazışıması (lüminesans) olaylarının odaklandığı noktayı belirleyerek, olayın fotokimyasal mekanizmasını açıklığa kavuşturan Akpınar, bu kristallerde daha önceleri bilinmeyen yeni tip bir elektrogazışıma olayını saptamayı başarmıştır. Bu başarısını 1940 yılında "Über den Einbau Chemisch Definierter Zusaetze in Alkalihalogenidkristallen" Alkali Halojenür Kristallerde Kimyasal Olarak Tanımlanmış Katkıların Yapısı Üstüne) Annalen der Physik, adlı makalesiyle bilim dünyasına duyurmuş olan Akpınar, daha sonra nükleer fizik konularına yönelmiş ve 1948-1949 yıllarında yaptığı çalışmalarla nükleer sayıcıların enerji ayırma gücünü ve sayıcı tüplerdeki yeni tip bir elektrik boşalmasını tanımlamayı başarmıştır.

Akpınar'ın öncüsü olduğu diğer bir alan da radyoaktif izotopların tıpta uygulanmasına öncülük etmiş olmasıdır. Tiroit bezinin iltihaplanmasından, az ya da çok salgı yapmasından kaynaklanan hastalıkların tanı ve tedavisinde radyoaktif iyot kullanımına yönelik ilk çalışmaları kendisinin denel fizik laboratuarında başlatan Akpınar, aynı zamanda mezon teleskopu ve izomer simülatörü gibi nükleer aygıtların da geliştiricisidir.

Çalışmalarından bazısı şunlardır:

"Über den Einbau Chemisch Definierter Zusaetze in Alkalihalogenidkristallen" Alkali Halojenür kristallerde Kimyasal Olarak Tanımlanmış Katkıların Yapısı Üstüne) Annalen der Physik, 1940.

Sırrı Erinç

Jeomorfoloji ve coğrafya konularında çalışmaları ile tanınan bilim adamlarımız arasında şüphesiz önemli bir yer işgal eden Sırrı Erinç 1918 yılında İzmit'de doğmuştur. Erinç, İstanbul Üniversitesi'nde fiziki coğrafya konusunda çalışmalar yapmıştır. O Cumhuriyet yıllarında daha çok eğitime dönük olarak verdiği hizmetler ve bu konuyla ilgili olarak yazdığı ders kitaplarının yanı sıra, Türkiye'nin jeomorfolojik yapısı ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiş ve eserler kaleme almıştır.

Çalışmalarından bazıları şunlardır:

Doğu Anadolu Coğrafyası (1953)
Tatbiki Klimatoloji ve Türkiye'nin İklim Şartları (1956)
Jeomorfoloji (2 Cilt, 1958)
Türkiye Atlası (A. Tanoğlu ve E. Tümertekin ile birlikte, 1961)
Klimatoloji ve Metodları (1962)
Vejetasyon Coğrafyası (1967)
Elli Yılda Coğrafya (1973)
Ege Denizi, Türkiye ile Komşu Ege Adaları (T. Yücel ile birlikte, 1977)

Ahmet Cemal Eringen

Sürekli ortamlar mekaniğine ilişkin deneysel ve kuramsal çalışmaların öncülerinden olan Ahmet Cemal Eringen (1921), 1960'dan sonra bütün çalışmalarını sürekli ortamlar mekaniği üzerinde yoğunlaştırarak bu bilim dalının öncülüğünü yaptı. 1962'de yayınladığı bir eseri ile bu alana temel bir yapıt kazandırmıştır.

Eringen'in 1974 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansla bu yıllarda geliştirdiği polar ve yerel olmayan sürekli ortam teorileri ve güncel uygulamaları, örneğin sıvı kristaller, türbülans vb. gibi, konularını Türk bilim topluluklarına açıklamıştır. Bu açıklamaları daha sonra Polar and Nonlocal Theories of Continua and Applications, adıyla bir kitapta toplanmıştır.

Yapıtlarından bazısı şunlardır:

Nonlinear Theory of Continius Media (Sürekli Ortamların Doğrusal Olmayan Kuramı, 1962) Mechanics of Continua (Sürekli Ortam Mekaniği, 1967)

Foundation of Micropolar Thermoelasticitiy (Mikropolar Termoelastikliğin Temelleri, E. Şuhubi ile birlikte, 1970)

Elastodynamics (Elastodinamik, 2 Cilt, 1974-1975)

Feza Gürsey

1921 yılında İstanbul'da doğan Feza Gürsey, 1940 yılında Galatasaray Lisesini, 1944'te de İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümünden mezun olduktan sonra, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde fizik asistanlığı sırasında, 1950 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı bir sınavı kazanarak doktora yapmak üzere İngiltere'deki Londra Imperial College'a gönderilmiştir. "Kuaterniyonların alan teorisine uygulanmaları" konusunda yaptığı ve 1950'de tamamladığı çalışması, bilim dünyasında uyandırdığı yankıların yanı sıra, onun için de yaşam boyu sürecek bir araştırma ilgisinin odak noktası olmuştur. Feza Gürsey 1950-51 yılları arasında Cambridge Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yaptıktan sonra 1951'de İstanbul Üniversitesi'ne fizik asistanı olarak tayin edilmiş, 1953'te ise İstanbul Üniversitesi'nden doçentlik unvanını almıştır. Feza Gürsey, bu üniversitede 1954-61 yılları arasında süren öğretim üyeliği süresince Türk bilim tarihinin ilk ve son Teorik Fizik Kürsüsü'nün temelini oluşturan iki öğretim üyesinden biri olarak kürsünün geleceğini hazırlamıştır. Bu arada 1957-61 yılları arasında Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda, Princeton'da İleri Araştırma Enstitüsü'nde ve Columbia Üniversitesi'nde araştırmalar yapmış olan Feza Gürsey'in bu dönemi bilimsel açıdan en verimli dönemlerinden biri olmuştur.

1961-1974 yılları arasında ODTÜ'de öğretim üyeliği görevini sürdürürken, 1968 yılında Yale Üniversitesi'nden Profesörlük unvanını almış ve 1974'ten 1992 yılındaki ölümüne dek Yale Üniversitesi'nde Fizik Profesörü olarak çalışmıştır.

Özellikle kuramsal fizik alanındaki çalışmaları ile tanınmış olan Feza Gürsey, araştırmalarını atom çekirdeğini oluşturan parçacıklar arasındaki temel etkileşimlerin ve bu parçacıkların iç yapısının incelenmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Nötron, proton ve mezon gibi parçacıkların davranışlarındaki özellikleri niceliksel yöntemlerle ele almış ve bunların grup kuramına uygun olarak düzenlenmesine göre, bütün temel parçacıkların ilkece aynı yönde olması gerekirken, bu kusursuz simetri zaman zaman bozulabilmektedir. Bu durumdaki parçacıklar ise özel simetri grupları oluşturmuş olurlar. Bu grupların belirlenmesinde parçacıkların iç açısal moment değerleri rol oynamaktadır.

İç açısal momentumları 1/2 olan nötron ve proton birbirinden izospin olarak ayrılır. Bu esasa dayalı olarak ikili simetriyi inceleyen Feza Gürsey, simetri grubunun linear olmayan gösterimlerini fiziğe kazandırmıştır. Bu çalışması "Linear Olmayan Sigma Modelleri" adı verilmiştir.

1960 yılında bu başarıyı elde eden Gürsey, İtalyan fizikçi Radicati ile spin ve izospinin yanı sıra, başak bir simetri grubu üzerinde çalışmış ve simetrinin nasıl bozulacağını, parçacıklar arasındaki kütle farklılıklarının hangi oranda olacağı gibi konulara açıklık getirmiş, bu çalışmaları hadronların iç yapısını oluşturan kuarkların 3 değişik serbestlik derecesinde bulunabileceğini ortaya çıkarmıştır.

1974-1976 yılları arasında ayrıcalıklı gruplarda yer alan simetri konusunu inceleyen Feza Gürsey, elektron, nötron gibi lemptonları bir araya toplayan E6 grubunun içerdiği oktonyon cebrinin renk dinamiği ile ilgisini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmasının, kütle çekim yasasını da kapsayan super grave (çekim) varsayımıyla ilgisi kurularak, ayrıcalıklı grupların da genelde Einstein'ın Bileşik Alan Kuramı'na uygunluk gösterdiği kanıtlanmıştır.

Yapıtlarından bazıları şunlardır:

Group Theoretical Concepts and Methods in Elementary Particle Physics (Temel Parçacık Fîziğinde Grup Kuramı Kavramları ve Yöntemleri)

Behram Kurşunoğlu

1959 yılında iki değişik nötrinonun varlığını keşfeden Kurşunoğlu (1922), modern kuantum teorisi ile ilgili çalışmalar yapmış ve elementer parçacıklar için iç ve dış simetriyi teklif etmiş önemli bilim adamlarımızdandır. "Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisi" adını verdiği çok geniş kapsamlı bir teori üzerinde de uzun yıllar boyunca çalışmıştır.

Hüseyin Cavid Erginsoy

Katı Hal ya da Yoğun Madde fiziğine önemli katkıları olan Hüseyin Cavid Erginsoy (1924-1967) Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra, yüksek eğitimini ve doktorasını 1952 yılında İngiltere'de Queen Mary Colle-
ge'da tamamlamıştır. O dönemde daha yeni farkına varılan yarı-iletkenler ilgisi çekince bu konuları araştırmaya yönelmiştir.

Şimdilerde endüstrinin ve teknolojinin hemen her dalında devrim yaratan transistorler ve tümleşik devrelerin temelini oluşturan yarı-iletkenlerdeki elektronların nötr katkı atomları tarafından saçılmasının kuramsal olarak inceleyen Erginsoy, Özellikle düşük sıcaklıklarda etkin olan bu saçılma olayı, yarı-iletkenlerde temel saçılma olaylarından biridir ve elde etmiş olduğu bağıntı "Erginsoy Formülü" olarak bilinmektedir. Bu formülün en önemli sonucu, saçılma olayının elektron hızından bağımsız olmasıdır. Bu saçılma olayı birçok araştırmacı tarafından o yıllarda ve daha sonraları yapılan çalışmalarda hıza bağımlı olarak elde edilmiş olmakla birlikte, deneysel sonuçlar ile yeterince uyumlu olmaması nedeniyle, bilim dünyasında kabul görmemiştir. Cavid Erginsoy'un 1950 yılında Physical Review dergisinde yayımladığı makalesinde yer alan sonuçlar bugün de geçerliliğini ve önemini sürdürmektedir.

Daha sonra ABD'deki Brookhaven Ulusal Laboratuarları'nda çalışma fırsatı elde eden Erginsoy, kristallerde nötron veya X-ışınları bombardımanından kaynaklanan radyasyon hasarı konusunda yaptığı incelemeler sonucunda, bazı yüklü küçük parçacıkların kristal örgüler içindeki geçişi sırasında doğrultuya bağlı değişiklikler gösterdiği, yani birtakım doğrultularda, daha uzağa gidebildiği açığa çıktı ve bu durumu açıklayabilen en iyi kuramı oluşturduğu için Cavid Erginsoy'un kuramı kabul gördü. Daha sonra "kanallaşma" adını alan bu çalışmasının sonuçlarını Physics Today'de yayımlayan Erginsoy, böylece nükleer enerji ve reaktör fiziği konularına yönelmiştir. Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'nin kuruluşunda önemli görevler üstlenerek, Türkiye'de sanayileşmenin gerçekleşmesini sağlayacak uygulama konularını öne çıkarmaya çalışmıştır.30

Çalışmalarından bazıları şunlardır:

Yarı iletkenlerde Yüksüz Yabancı Maddelerden Saçılma, 1950

Yüklü Enerjili Parçacıkların Monokristallerden Geçişinde Yöne Bağlı Özellikler (Kanallaşma Olayı, 1964-1965)

Orhan Asım Barut

Orhan Asım Barut (1926-1994), 1949 yılında Lisansını, 1952 yılında da İsviçre, Zürih'deki Eidgenossiche Technische Hochschule'da Doktora programını tamamlamıştır. 1953-1954 yıllarında Chicago Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalarda bulunmuş ve 1954-1955 yıllarında Reed College'da, 1956-1961 yılları arasında da Syracuse Üniversitesinde görev yaptıktan sonra, 32 yıl boyunca çalışacağı Colarado Üniversitesine geçmiştir. 1962 yılında ABD vatandaşlığına geçmiş olan Barut 68 yaşında Colarado, Denver'da ölmüştür.

Matematiksel ve kuramsal fizik alanlarına katkıları bulunan ve özellikle yüksek enerji fiziği ve parçacık fiziği alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmış olan Barut, dönemin en önemli bilim adamlarından biridir. Bir çoğu alanında klasikleşmiş 500'den fazla makale ve 6 kitap yazmıştır. Colarado Üniversitesi'nde 1970-1972 yılları arasında Teorik Fizik Enstitüsü yöneticiliğini de yapmış olan Barut'un özellikle kuantum mekaniğinin grup gösterimlerini dinamik problemlerine, saçılma matrisi kuramını da parçacıkların elektromanyetik ve zayıf etkileşimlerine uygulamış olması dikkat çekicidir. Elektrondan daha karmaşık sistemlerin, örneğin protonun göreli anlatımı için sonsuz bileşenli spiral grup denklemlerini geliştiren Barut, maddenin yapısını, tam kararlı iki parçacık olan elektron ve nötrinolar arasındaki elektromanyetik etkileşimlere bağlayan basit bir madde modeli önermiştir.

Yapıtlarından bazıları şunlardır:

Quantum Systems, (Feranchuk, I. D. & Shnir, Yu M., ile ortak), 1995, World Scientific Publishing Company, Incorporated.

Polarization Dynamics in Nuclear & Particle Physics, (Paver, N.; Penzo, A.; Raczka, R., ile ortak), 1993, World Scientific Publishing Company.

Selected Scientific Papers of E. U. Condon, 1991, Springer-Verlag New York.

Selected Popular Writings of E. U. Condon, 1991, Springer-Verlag New York.

Spin & Polarization Dynamics in Nuclear & Particle Physics, 1990, World Scientific Publishing Company.

New Frontiers in Quantum Electrodynamics & Quantum Optics, 1990, Plenum Publishing Corporation.

Geometry & Physics, 1989, American Institute of Physics (A I P Press).

Dynamical Groups & Spectrum Generating Algebra, (Bohm, A.; Ne'Eman, Yuval, ile ortak), 1988, World Scientific Publishing Company.

Selected Scientific Papers of Alfred Lande, (ed.), 1987, Kluwer Academic Publishers.

Conformal Groups & Related Symmetries-Physical Results & Mathematical Background, (ed.), 1986, Springer-Verlag New York.

Quantum Space & Time-The Quest Continues, (ed.), 1984, Cambridge University Press.

Quantum Electrodynamics & Quantum Optics, (ed.), 1984, Plenum Publishing Corporation.

Quantum Theory, Groups, Fields & Particles, (ed.), 1983, Kluwer Academic Publishers.

Electrodynamics & Classical Theory of Fields & Particles, 1980, Dover Publications, Incorporated.

Foundations of Radiation Theory & Quantum Electrodynamics, (ed.), 1980, Plenum Publishing Corporation.

Group Theory in Non-Linear Problems, NATO Advanced Study Institute, (ed.), 1974, Kluwer Academic Publishers.

Studies in Mathematical Physics, NATO Advanced Study Institute, (ed.), 1973, Kluwer Academic Publishers.

Lectures in Theoretical Physics., (ed.), 1973, University Press of Colorado.

Scattering Theory, 1969, Gordon & Breach Publishing Group.

Boulder Lecture Notes in Theoretical Physics, (ed.), 1967, Gordon & Breach Publishing Group.

Electronenoptische und Statistisches Verhalten der Gittervervielfacher (Işık Çoğaltıcıların Elektrooptik ve İstatiksel Davranışı, 1951)

Electrodynamics and Classical Theory of Fîelds and Particles (Alanların ve Parçacıkların Elektrodinamik ve Klasik Kuramı, 1964)

The Theory of the Scattering Matrix (Saçılma Matrisleri Kuramı, 1967)

Dynamical Groups (Dinamik Gruplar, 1972)

Representations of Noncompact Groups and Application (Tıkız Olmayan Grup Gösterimleri ve Gönderim, 1977)

Gazi Yaşargil

Gazi Yaşargil, yabancı meslektaşlarının yazdığı gibi, sinir cerrahisini, özgün bir yöntemle son derece güvenilir bir düzeye çıkarmış ve "Yüzyılın Cerrahı" olmayı hak etmiş, bir doktor ve bilim adamıdır. Günümüz dünyasında onun sayılan ve alkışlanan hizmetleri tıp alanında, insanlığa büyük katkılar sağlamıştır.

Bilgilerimiz çoğalırken, bilmediklerimizin de arttığını belirtecek kadar felsefi derinliği de olan Yaşargil, Amerikan beyin cerrahları topluluğunun 1999 yılında, Boston'da yapılan toplantısında, "Yüzyılın Beyin Cerrahı" olarak takdim edilmiştir. Bu törenin ardından, Topluluğun yayın organı olan Neurosurgery dergisinin Kasım sayısında, Gazi Yaşargil'in ve çalışma arkadaşlarının bilime katkıları yayımlanmıştır.

Yapıtlarından bazıları şunlardır:

Avm of the Brain, Clinical Considerations, General and Special Operative Techniques, Surgical Results, Nonoperated Cases, Cavernous and Venus Angiom (1988)

Clinical Considerations, Surgery of the Intracranial Aneurysyms and Results (Microneurosurgery) (1984)

Central Nervous System Tumors: Surgical Anatomy, Neuropathology, Neuroradiology, Neurophysiology, Clinical Considerations, Operability, Treatment Options (Microneurosu) (1994)

Microneurosurgery (1987)

Oktay Sinanoğlu

Oktay Sinanoğlu, 1935, Bari-İtalya doğumlu, iki kez değişik ülkelerden Nobel Ödülü'ne aday gösterilmiş, 28 yaşında Yale Üniversitesi'nde profesör unvanı alan en genç kişi olmuştur. Bilim dünyasına daha çok kimya alanında katkılarda bulunmuş, günümüz önde gelen bilim adamlarından biridir.

Bilim için en uygun dilin Türkçe olduğunu, Türkçe'nin ana dil, yabancı dilin ise yardımcı olması gerektiği vurgulayarak, Türkçe'nin yaygın seviyede ve düzgün bir biçimde kullanılmasıyla, ülkemizin bilim ve kültür alanında daha hızlı ve arzu edilen düzeyde bir gelişmeyi sağlamasının olanaklı olacağını savunan Sinanoğlu, kuramsal kimya konusunda, "Atom ve Moleküllerin Çok Elektronlu Kuramı" adıyla tanınmış olan kuramı geliştirmiştir. Son zamanlarda, kendi matematiksel teorilerini türettiği ve SMP (Sinanoglu Made Simple) adı verilen yeni bir araştırma yöntemine dikkatini yöneltmiş olan Sinanoğlu'nun bu yöntemi, kimyacılara laboratuarda kimyasal bileşimlere ilişkin ön kestirmede bulunabilmelerine ve çözebilmelerine olanak tanımaktadır.

Yayınlarından bazıları şunlardır:

Viscosity of polar Vapor Mixtures, (Master Tezi), MIT, 1957.

Intermolecular Forces and Stastical Mechanics, (Doktora Tezi), California üniversitesi, Berkeley, 1960.

Relation of Perturbation Theory of Variation Method, J. Chem. Phys., 34, 137, 1961.

Bonds and ıntramolecular Forces, J. Chem. Phys., 37, 191, 1962.

On the Theories of Hypochromism in Polynucleotides, Rad. Res., 20, No. 1, 1963.

Effects of Denser Media on Intermolecular Forces, Discussions Faraday Soc., 40, 266, 1965.

Intermoleculer Forces in Liquids, Advances Chem. Phys., 12, 283, 1968.

Oxygen Auroral Lines: New Theory and Experiment on Forbidden Transition Probabilities, Comm. At. Molec. Phys., II/3, 79, 1970.

Three Approaches to Electron Correlation in Atoms, Yale Pres, 1970.

Kimyasal Tepkimeler Örüt kuramı, Kimya ve Sanayi, 1974.

What Size Cluster is Like a Surface, Chem. Phys. Lett., 81, 188, 1981.

A New Principle for Reaction Mixtures: Mechanism/Pathway-Steps-Species Rules, Chem. Phys. Lett., 1985.

Dyad Algebra and Multiplication of Graphs, I. Directed Graphs, Journal of Mathematical Chemistry, 14, 185-194, 1993.

Dyad Algebra and Multiplication of Graphs, II. Undirected Graphs, Journal of Mathematical Chemistry, 14, 195-205, 1993.

Açıklamalı Fizik, Kimya, Matematik Ana Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 2000.

Kimyasal Tepkimelerin Olabilirliğini Maddelerin kararlılığını Doğrudan Molekül Yapılarından Veren Yeni Temel Yöntem ve Organik, Anorganik Bileşiklere Uygulamalar.

Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Dergisi, 2001.

1 Francis Bacon, New Organon, Ed. Fulton H. Anderson, New York 1960, s. 8.
2 Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Çeviren: K. Sahir Sel, İstanbul 1984, s. 9-10.
3 Bu çeviriyle ilgili bilgi için bkz. Bekir Karlığa, "Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin Yeni Bulunan Bir Fizik Kitabı Tercümesi ve Onsekizinci Yüzyılın Başında Osmanlı Düşüncesi", Bilim, Felsefe, Tarih, İstanbul 1991, 314-324.
4 Aykut Kazancıgil, "Lale Devri'nde Bilim Hayatı", İstanbul Armağanı, Cilt 4, İstanbul 2000, s. 200.
5 Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984, s. 116-117.
6 Kocatürk, s. 117.
7 Kocatürk, s. 121-122.
8 Bu dönemde örneğin, Fizik derslerini Fleury, Fizikokimyayı Hovass, Elektromekaniği Duscio, Müderris Tevfik, Müderris Sait ve Müderris Ferid ile birlikte vermişlerdir. Daha sonra bu gruba Marcel Cau, Fahir Yeniçay, ve Marcel Fouche de katılmıştır.
9 Kocatürk, s. 112-113.
10 Esin Kahya, "Türkiye'de İlk Demiryolları", Belleten, Cilt 52, Sayı: 202, Ankara 1988.
11 Demir yollarının gelişimiyle ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için yukarıda adı geçen kuruluşların Internet ortamındaki adreslerine baş vurulabilir.
12 Şafak Alpay, "Cumhuriyet ve Matematik", Cumhuriyetin 70. Yılında Türkiye'de Bilim, (Bilim ve Teknik Özel Eki I), 1993, s. 9-12.
13 Olgun Güven, "Cumhuriyetimizin 70. Yılında Kimya Biliminin Bir değerlendirilmesi", Cumhuriyetin 70. Yılında Türkiye'de Bilim, (Bilim ve Teknik Özel Eki I), 1993, s. 19-21.
14 Osman Demircan, "Türkiye'de Astronomi Çalışmaları", Cumhuriyet'in 70. Yılında Türkiye'de Bilim II, (Bilim ve Teknik Özel Eki), 1993, s. 100-107.
15 Ferruh Dinçer, "Türkiye'de Veteriner Hekimlik Tarihi Üzerine Araştırmalar, II", A. Ü. Veteriner Fakültesi Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 1-2 (1980), s. 269.
16 Aynı eser, s. 320.
17 S. Tekeli, E. Kahya, M. Dosay, R. Demir, H. G. Topdemir, Y. Unat, Bilim Tarihine Giriş, Ankara 1998, s. 422-423.
18 Süleyman Arısoy, Kanserle Savaş, Türk Kanser Haberleri, Yıl 6, Haziran 1959, sayı 48, s. 15-16.
19 Bilim adamları doğum tarihlerine göre sıralanmışlardır.
20 E. Kahya ve A. D. Erdemir, Bilimsel Çalışmalar ışığında Osmanlıdan Cumhuriyete Tıp ve Sağlık Kurumları, Ankara 1999, s. 304-305.
21 Turhan Baytop, Türk Eczacılık Tarihi, İstanbul 1985, s. 441-442.
22 H. Hatemi ve A. Kazancıgil, Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam, Nasıl Okudum, İstanbul 1981, s. IX-XVII.
23 E. Kahya ve A. D. Erdemir, s. 341-344.
24 Bilgi için bkz. Türk ve Dünya Ünlüleri, 2 Cilt, İstanbul 1983, s. 846-847.
25 Cemal Koç, "Arf", Cahit Arf Anısına, Bilim ve Teknik, 363, (Özel Ek) 1998, s. 20.
26 Mehpare Bilhan, "Cahit Arf'ın Çalışmalarının Kısa Bir Tanıtımı", Cahit Arf Anısına, (Bilim ve Teknik 363, Özel Ek), s. 8-9.
27 Bilhan, s. 9.
28 Bilgi için bkz. Türk ve Dünya Ünlüleri, 2 Cilt, İstanbul 1983, s. 179.
29 Murat Dirican, "Yaşama bakışıyla Örnek Bir Bilim Adamı Cavid Erginsoy", Bilim ve Teknik, 362, 1998, s. 82-89.

Alpay, Şafak, "Cumhuriyet ve Matematik", Cumhuriyetin 70. Yılında Türkiye'de Bilim I, (Bilim ve Teknik Özel Eki), 1993.

Arısoy, Süleyman, "Kanserle Savaş", Türk Kanser Haberleri, Yıl 6, Sayı: 48, Haziran 1959.

Bacon, Francis, New Organon, Ed. Fulton H. Anderson, New York 1960.

Baytop, Turhan, Türk Eczacılık Tarihi, İstanbul 1985.

Bilhan, Mehpare, "Cahit Arf'ın Çalışmalarının Kısa Bir Tanıtımı", Cahit Arf Anısına, (Bilim ve Teknik, Sayı: 363, Özel Ek).

Çaykara, Emine, Türk Aynştaynı, İstanbul 2001.

Demircan, Osman, "Türkiye'de Astronomi Çalışmaları", Cumhuriyet'in 70.

Yılında Türkiye'de Bilim II, (Bilim ve Teknik Özel Eki), 1993.

Descartes, Rene, Metot Üzerine Konuşma, Çeviren: K. Sahir Sel, İstanbul 1984.

Dinçer, Ferruh, "Türkiye'de Veteriner Hekimlik Tarihi Üzerine Araştırmalar, II", A. Ü. Veteriner Fakültesi Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 1-2, 1980.

Dirican, Murat, "Yaşama Bakışıyla Örnek Bir Bilim Adamı Cavid Erginsoy", Bilim ve Teknik, 362,
1998.

Güven, Olgun, "Cumhuriyetimizin 70. Yılında Kimya Biliminin Bir değerlendirilmesi", Cumhuriyetin 70. Yılında Türkiye'de Bilim I, (Bilim ve Teknik Özel Eki), 1993.

Hatemi, H. ve A. Kazancıgil, Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam, Nasıl Okudum, İstanbul 1981.

Kahya, E. ve A. D. Erdemir, Bilimsel Çalışmalar ışığında Osmanlıdan Cumhuriyete Tıp ve Sağlık Kurumları, Ankara 1999.

Kahya, Esin, "Türkiye'de İlk Demiryolları", Belleten, Cilt 52, Sayı: 202, Ankara 1988.

Karlığa, Bekir, "Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin Yeni Bulunan Bir Fizik Kitabı Tercümesi ve Onsekizinci Yüzyılın Başında Osmanlı Düşüncesi", Bilim, Felsefe, Tarih, İstanbul, 1991.

Kazancıgil, Aykut, "Lale Devri'nde Bilim Hayatı", İstanbul Armağanı, Cilt 4, İstanbul 2000.

Kocatürk, Utkan, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1984.

Koç, Cemal, "Arf", Cahit Arf Anısına, Bilim ve Teknik, Sayı: 363, (Özel Ek) 1998.

Sertöz, Sinan, "Bir Efsanenin Ardından, Bilim ve Teknik, Sayı: 364, 1998.

Tekeli, S. E. Kahya, M. Dosay, R. Demir, H. G. Topdemir, Y. Unat, Bilim Tarihine Giriş, Ankara 1998.

Türk ve Dünya Ünlüleri, 2 Cilt, İstanbul 1983.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5954 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın