• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Cumhuriyet Döneminde Türk Toplumu / Doç. Dr. İlhan Dülger

Toplumsal değişim her zaman ve her an mevcut olan kaçınılamaz bir olgu. Bazı Batı Avrupa toplumları "kendiliğinden değişim ve dönüşüm"ü hızlı ve yoğunlukla 18. ve 19. yüzyıllarda yaşadılar. Aradaki farkın çok açıldığını gören Osmanlılar ile Japonlar kendiliğinden bir değişim veya çöküş beklemek yerine "uyarılmış değişim"i uygulama yolları aramışlardır. Osmanlı Devleti savaşlarla sarsılırken "programlı değişim" fikri Osmanlı aydınları arasında yaygınlaştı. Seçilecek programın yöntemi ve uygulamanın yönetimi tartışmalar yarattı.

20. yüzyılda çağın kudret simgelerine doğru hızlı değişme isteği, tüm ülkelerin gündemindeydi. En "zor" şartlar altındaki değişim tasarımı, yabancı devletlerce parçalanıp yutulma saldırısı altında bulunan Türkiye için yapılmıştır. Türkiye'de uygulamaya konulan toplumu muasırlaştırma amaçlı değişim programı türünün "ilk" örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularının önünde böyle başka bir örnek bulunmuyordu. Hatta, böyle bir hamle için gerekli kavramlar ve araçlar da bulunmuyordu. Örneğin modernlik, bir kavram olarak tanımlanmamıştı. Eisenstadt ancak 1940'ta daha önce yaşanmış Batı dönüşümüne bu adı verdi. Kavram Weber'in tartışılması sırasında 1950'lerde oturdu. Plânlama modernleştirici bir kalkınma aracı olarak kullanılışı 1950'leri buldu. Örneğin, bugün dönüşümün veya hızlanmanın aracı olarak kullanılan plân fikrinin şekillenmesi de 1914-1918 arasında henüz askerî saha için başlamıştı. Türk toplumunda hızlı değişim hareketinin sermayesi, Osmanlı Devleti'nden devralınan büyük devlet tecrübesi, fikrî hazırlık, deneme uygulamaları ve çağın bazı düşünürlerinin görüşleri olacaktı. Tüm belirsizlikleri ve sorumluluğu yüklenilerek girişilen bu değişim tasarımı, daha sonra üçüncü dünya ülkelerinin de kullanacakları modeli oluşturmuştur. En "cesur" program da Türkiye'de uygulanmıştır; çünkü toplumun her yönünü değişim konusu yapan, kültürünün her unsurunu bu kadar derin ameliyatlara sokan başka bir ülke yoktur. Onun için, Türkiye'nin yaşadığı sürece "değişimin hızlandırılması" adı yetersiz kalır: "tümden dönüştürme tasarımı", denilmelidir.

Bir toplumda modernleşme, düşüncede veya teknik alanlarda meydana gelen güçlü bazı yeniliklerin iktisadî, siyasal ve kültürel alanlardaki çok boyutlu etkilerinin kesitinde yer alan insan ilişkilerinin toplumsal yapı değişmelerine yol açışıdır. Modernleşmenin düzeyi belli bir örneğe göre ölçülüyorsa, toplumların hedefli bazı dönüştürme projeleri uygulamak isteyecekleri açıktır. Bu yazının amacı, 1923-2002 arasında yer alan güdümlü, Türk modernleşmesini aşamaları itibarıyla ortaya koyarken, kısa bir metnin çerçevesi içinde okuyucuya, dönüşüm çabasının amaç ve felsefesini, hedeflerinin belirlilik düzeyini, çağının bilgi ve yöntembilimlerine nispetle araç kullanımı, yönetim ile halkın tutumlarını ve bu bağlamda dönüştürücü ögelerde elde edilen etkinliğin düzeyini izleme fırsatı vermektedir. Dönüşüm aşağıdan yukarıya doğru da yer almış olsa, yukardan aşağıya doğru da sağlanmaya çalışılmış olsa, topluma açılım sunan dönüştürücü ögeler ekonomi, siyaset ve eğitim olduğu için, bu üç ögenin işlediği süreçlerin ve bağlantılarının niteliksel irdelenmesi önemli alt tema olarak devam etmektedir. Sonuçta çağın modernlik ölçeğine göre Türkiye'nin sistem değerlerinin sahipliğinde, sanayileşmede ve demokratikleşmede ne noktada bulunduğu Türk modernleşme tecrübesinin başarısının göstergelerini oluşturacaktır.

I. Türk Toplumunun 1923'te Devraldığı Etkiler

1923'e gelindiğinde, Türk toplumu tarihindeki büyük mücadelelerden birinden daha çıkmış olarak tarihteki yeni yerini almaya hazırlanıyordu. Savaşın yıkıcı etkileri kadar temizleyici ve esaslara odaklayıcı etkilerini hissediyordu. Açılan beyaz sayfaya önce ma'şeri şuurdaki ve toplum hafızasındaki temeller devrolunacak, sonra yeni ihtiyaçlara göre yeni Türk toplumu süreklilik ve değişim etkileşiminde elbirliğiyle yoğrulmaya başlanacaktı.

Devralınan temel etkiler dört başlık altında toplanabilir: 1) Temel değerlerin ve kurumların etkileri, 2) Önceki dönemden aktaran etkileyici fikirler, 3) Devralınan Osmanlı akımları, 4) Dış dünyadan zorlanan etkilerin toplumsal yansımaları. Bu başlıklar altındaki unsurların başlıcaları şöylece özetlenebilir.

A. Süreklilik Taşıyan Temel Değerlerin ve Kurumların Etkileri

18. ve 19. yüzyıllarda dış dünyadaki gelişimin hızı yüksek olduğu için Osmanlı Devleti'ndeki gelişmeler gözlere yetersiz görünebilir. Ancak, öyle bir ortamda, bir devletin duraklama ve çöküşünün rahat rahat ikiyüz yıl süremeyeceği, çökerken yeni modeller önermesine izin verilmeyeceği de açıktır. Son iki yüzyıl, Osmanlı Devleti için esasa dair birçok ilerlemeleri de bağrında barındırmıştır. Bu açıdan bakarak, Osmanlı Batılılaşmasının kendi sistemindeki olumlu dönüştürücüleri, uyarıcı, destekleyici, sürükleyici unsurlar olarak sürece katabildiği söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti, uyarılmış bir dönüşüm sürecini Osmanlı hazırlığı sayesinde devralabilmiştir. Örneğin, "1908'de Osmanlılar, dağıtılan meclisi yeniden topladılar. Bu sefer saltanatın makamının yetkileri kısılmış, hükümet meclise karşı sorumlu duruma getirilmiştir. Türkiye yönetimi, o devirden beri yürütme ve yasama arasında hassas bir dengenin kurulduğu parlamenter rejimin oluşumuna tanık olmaktadır. Ulusal Kurtuluş Savaşımız boyunca görülen ve mutlak meclis egemenliğine dayalı konvansiyonel sistem, savaş bittikten sonra yerini tekrar doğal anayasal gelişime bırakacaktır. Bununla beraber 1921 Anayasası, Türk siyasal hayatında vazgeçilemeyen bir gelenek olarak meclis üstünlüğünü getirmişti.

1908 devrimi, anayasal sistemde önemli yeni kurumlar yaratmıştır. Bunların başında toplumsal hayatımızda siyasal partilerin vazgeçilmez ögeler olarak doğuşu, derneklerin faaliyeti, toplantı, gösteri ve grev hakları, basın özgürlüğü yer alır. 1908'den sonra İstanbul'da ve vilayetlerde yapılan iki dereceli seçimlerle Meclis-i Mebusan yeniden toplanmıştı.

II. Meşrutiyet Dönemi'nin ilk yılları, siyasal hürriyetlerin kullanılışı, çeşitli düşünce akımlarının ortaya çıkıp örgütlenmesi yönünden Türkiye tarihinin altın sayfalarından biri sayılmalıdır. II. Meşrutiyet'te toplum ve devlet hayatımızda laik bir sisteme geçiş de başlamıştır. Gene, eğitim kurumlarının da ilköğretim düzeyinden ele alınıp laik bir yaklaşımla yeniden düzenlenmesine girişildiği görülmekteydi. Darulfünun'un, yani üniversitemizin özerkliği de bu dönemde gündeme gelen ve kısmen gerçekleştirilebilen, Türk eğitim tarihinin onurlu bir olayıdır.

Her toplumun anayasası toplumun ilerisinde olmak zorunda değildir; bazen toplumsal-siyasal gelişmeyi arkadan izleyen, tespit eden belgelerdir. Türkiye'nin tarihî gelişimindeki özellik ise anayasaların gerçekleştirilmesi istenen kurumları ve ileri hedefleri gösteren siyasal programlar niteliğinde oluşlarıdır. Bu tarihî çizgi ve eğilim, bizim toplumsal-siyasal gelişimimizde belirgin bir kural, bir yasa niteliği kazanmıştır."1

Osmanlı tarihi yorumlarında, dış etkilerin fazlaca abartılmış olması ıslahat konusunda yanıltıcı olmamalıdır. Bu etkilerin süreklilik yönünde mi, yoksa istikrarsızlaştırma yönünde mi çalıştığı açısından bakılırsa, dış etkinin toplumun bünyesi ile uyumlu olmayan istikrarsızlaştırıcı talepler peşinde olacağı açıktır. Bunu aşarak halen sürekliliği gözlenebilen ıslahat tedbirleri uygulayabilmek, kendi bünyesini iyi tanımakla ilgili olmalıdır. Bu çerçevede, Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne süreklilik taşıyan temel sosyo-kültürel değerlerin ve kurumların süzülerek kullanılabilecek olanları şöyle özetlenebilir:

Devlet: Bozkır göçebeliğinin hareketli hayat tarzının gerektirdiği devlet güvenliği işlene işlene evrensel değerler taşıyan bir idare tarzına dönüşmüştü. Türkiye, yeni veya "... kelimenin alışılmış anlamıyla gelişmekte olan bir ülke değildir. Asırlardır bünyesinin özellikleri­ni sürdürmüş olan bir devlettir. Bunun sonucunda, siyasî kültürü tarih içinde oldukça geriye giden (bazı) unsurları şekillendirmiş bulunmaktadır. Devlete hizmet fikri, hem bir kavmin hususiyetlerine, toplumsal örgütlenme özelliklerine ve kaynak kavramlarına, hem de yüzlerce yıldır siyasî teşkilât kültürü içinde topladığı değerlerin uygulamasıyla görevli teçhizatlı bir kamu teşkilâtlanmasına sahiptir".2

Osmanlı Devleti'nin parçalanması sırasında yeni anlamlar yüklenerek büyüyen millet şuuru, geleneği icabı yeni devlet kurulmasına odaklıdır; çağın gereği o ise, o yapılacaktır. Bu defa millî bir devlet... hanedanlı veya hanedansız, hilafetli veya hilafetsiz, ama mutlaka devlet! Tarihe bakılınca, bunun nedeni, Türklerde devletin sahibi bir asiller sınıfının bulunmaması gibi, monarşizmin de olmamasında görülebilir. Doğu'nun mükemmel devletine Türklerin getirdiği bir sentez budur. Aslolan devlettir; şart olan devletin devamıdır. Aslolan yöneten değildir; veya şart olan yönetenin devamı değildir. Şart olan sürekliliğini koruyan bir akidedir. Onu, soyluların veya hanedanın saklamasına gerek yoktur; akideyi Türklerde halktaki devlet ve tarih şuuru saklar. Halkın talebi ile devlet mevcuttu r. Halk da, hanedan da devletle çatışmaya düşmezler. Dolayısıyla, Osmanlı ıslahatı Devlet'e gerekli olduğu için başlar; Türkiye'den uzaklaştırılan (1924) Osmanlı hanedanı cumhuriyetçi olur; Türkiye veya yönetimi aleyhine hiçbir faaliyetin içinde yer almaz; yeniden geri dönüş ummaz. Sorumlu devlet mevkilerine gelenler de ciddî bir devlet tavrı yansıtırlar. Bu bir devlet geleneğidir. Bu devlet anlayışına, mükemmeliyetçi/ideal devlet modelinin bazı evrensel değerler üretilerek geliştirilmiş yorumuna, "Türk sentezi" denilebilir.

Türklerde devlet, Doğu'nun üstün kavramlarını temsil eder. "Devlet kelimesi, dinin iyi ahlâkının hayata geçirilmesine memur devlet adamı, kaderin doğru düzenini kurma, bir devlete iyi kaderin rotasını çizerek hem varolma hem ideal devlete yaklaşma anlamlarını taşır".3

"Antik imparatorluk modeli, ana hattı itibarı ile fethin organizasyonu üzerine dayanmaktadır. Fetih, dış üretim olanaklarının askerî yoldan içselleştirilmesi ve böylece fethin çapının genişletilmesi demektir. Sonuçta antik imparatorluk sürekli olarak, ama aynı birim üretkenliği içinde, genişlemek zorunda olan askerî bir devletten ibarettir. Bu askerî devlet bir gün fethin sınırına ulaştığı zaman, tüm sistem tepetaklak olmakta, buna iç enteligensiyanın teşhis koyamaması, 'bozulma' teorilerinin üretilmesine ve 'eski güzel günler' edebiyatına yol açmaktadır".4

Devletle ordunun iç içeliği, vatandaşlıkla askerliğin eş anlamlılığı, bu yapının bir gereğidir. Üstelik, dünyadaki nizamlı ordu ve savaş tekniklerinin temelini çok eski tarihlerde kurabilmiş bir milletin sahip olduğu ordu kurumu, sözkonusu devlet anlayışının tarihi bir parçası. Savaş yerini savunma kavramına bıraksa da, savunmanın caydırıcı gücünün savaştan daha önemli olduğu bir dünyada üç kıt'anın keşiştiği dünya merkezînde konuşlanma gereği orduları önemli kılıyor.

Yönetim tarzında değişim gereği, demokratik millî devlet modelinin dünyada genel geçerlilik kazanmasıyla ilgilidir. Demokrasi, "toplumun sivil alandan yaptığı yönlendirmeyle devlet yönetiminin şekillenmesi" ilkesiyle dünyada yayılırken; devletin anlamını, halkın yerini kaplamadan toplumla uyumlu hareket ederek devlet görevlerini yerine getirmek, ordunun görevini ülkenin alî menfaatleri açısından bakışını dış tehdit ve fırsatlara çevrilmiş tutmak şeklinde değiştiriyor.

Adalet: mükemmel devletin niteliğidir ve Türk cihan hakimiyeti mefküresinin insanlığa sunmayı hedef aldığı evrensel hediyedir.5 Hem manevi, hem kültürel, hem toplumsal anlamlarla yüklü bu değer hukukî, siyasî ve ekonomik olarak devlet-toplum ilişkisinin bel kemiğini oluşturmuştur; üstün değerler sistemi bu mihver etrafında oluşmuştur. Adalet anlayışı, temel ilişkiler ağını yönlendirdiği için toplumda bu yöndeki beklenti, adaleti yine temel değer olarak görecekti.

Din: Dinin, İslâm hümanizmasını geliştirmiş Türk tasavvufu ile hayata uygulanmış yorum ve tarzları, toplumdaki dünya görüşlerini zenginleştiriyor, dönüp ortak paydası olan İslâmiyet'e odaklanabiliyordu. Din, bir yönü ile insan sevgisinin uygulamaya aktarılması olan topluma dönüklük olgusunu ve insan ilişkilerini düzenliyor, bir yönü ile üstün adalet kavramını besliyordu. Aile: Temel sosyal ve ekonomik birim olarak dayanışma, paylaşma ve kültür aktarımı işlevlerini görüyor; şimdi her aileyi ve akrabalarını savaşın kayıpları daha çok birbirine bağlıyordu.

Topluma Dönüklük: Farklı yapıların birarada yaşamasına imkan veren Türk sosyal ilişkiler düzeninin başlıca ögeleri Türk insanının topluma dönüklük özelliği içinde rastlanabilir: komşuluk, müsamaha, konukseverlik, imece/yardımlaşma, saygı ve nezaket.

Bu temel değer ve kurumların oluşturduğu sosyal yapı, çeşitliliği kavrayabilen ortak sosyal değerler ve çözümler üretmişti. Başlıcaları; dünyanın en eski ve kalabalık bölgelerinde yaşanan hayatta çok kültürlülüğün doğal sayılması, fert-toplum dengesi, hizmet ekonomisi olarak görülebilir:

Çok-Kültürlülük: Farklı değer sistemlerine, toplum yapılarına, yaşayış tarzlarına sahip toplulukların birarada yaşayabileceğini bir insanlık hakkı olarak kabul eder. Devletin varlığına tehdit teşkil etmedikçe her türlü çeşitlilik kabul edilebilir; bireylerin ve toplulukların yaşama, sığınma ve kültür hakları teslim edilir; devlete karşı ihanet, sadece failleri kapsamak üzere ve halihazır etki alanlarını sertlikle cezalandırılır; ceza tüm topluluğa yayılmaz. Toplulukların sosyal ve kültürel haklarının Kanunnamelerle güvence altına alınmasına dayalı kültürel hukuk devletinin mimarı Türklerdir: Türklerde daha 15. yüzyılda "milletler sistemi" oturmuş bulunuyordu.

Çok-kültürlülük olgusunun "mozaik" olarak adlandırılması doğru değildir; yanıltıcıdır. Mozaik tek tek parçalardan ibaret değildir. Parçaları birleştiren çimento vardır, ki bütünlüğü bu sağlar; hakim rengi ve hakim üslubu vardır, ki ortak yaşayışı bu anlamlı kılar. Türk idaresindeki toplumların üstün değerler sisteminin çimentosu adalettir. Evrenselliğe ulaştırılmış uygulamasıyla... "Kan kardeşi olmayan kavimleri can kardeşi yapan nizam"6 budur.

Fert ve Toplum Dengesi: İhtiyaçlarda öncelik esasına dayanır. Fert, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu ve faaldir. Gücünün belli bir oranı ile güçsüzlere bizzat ulaşma ve vicdanen affedici olma yollarını arama görevi de vardır, ki bu onu temel değerlerle bütünleşmiş bir sosyalleşmeye açar. Toplumun veya devletin ihtiyaçları öne çıktığı zaman, kişi kendi önceliklerine gönüllü olarak ara verip bu hizmetlere koşacak değerlere sahiptir. En eski Türk toplumunun kalıntılarının sürmekte olduğu İstiklal Savaşı'yla görülmüştür. Böyle zamanlar başta olmak üzere Türklerde kadın, tüm düzenin sorumluluğunu devralabilecek yetkilere sahiptir. Diğer yandan, toplum ve devlet güçlendiği zaman, ferdin güvencesi olma yükümlülüklerini artırırlar.

Bu anlayış, eski Türk demokrasisi ve İslâm demokrasisinin temel kavramlarını da içinde taşır. Eski Türk töresinde; danışma, kurultay, oy, karara itaat vardır. Karara kadar söz hürdür; karardan sonra kesin uyma zorunluluğu gelir. Bu göçer hayat tarzının tekli yapıda ilerleme gereğinin bir zorlamasıdır. Türklerde fazla olduğu bilinen iç sosyal denetim bu noktadan sonra oluşur. Böyle oluşan bir kararlar bütünü sosyal çevreyi belirler. İslâm adabında ise; istişare, şüra, beyat/katıldığını sözle onaylama vardır. Karara uyulması kişilerin iradesine bırakılır. Türk ve İslâm uygulamalarının denk düşmesi, toplumda demokratik bir kalıbın sürerek gelmesini sağlamıştır.

Hizmet Ekonomisi: Dünya görüşü ve değerler sistemi maneviyatçı felsefeye dayalı böyle bir toplumda, siyasetin/devletin görevi sistemin örgütlenmesini tüm ihtiyaç sahiplerinin temel ihtiyaçlarını adaletle karşılayacak şekilde yapmak olabilirdi. Nitekim iktisadî sistem, insanî ihtiyaçların uygun fiyat ve nitelikte sağlanması ve bu faaliyetleri göstereceklerin emniyet içinde çalışmaları amacıyla denetime ve korumaya dayalı ahlâkî ilkelerle yürüyegelmiştir. Tüm topluluklar her yörede farklı farklı geliştirdikleri zanaatlarına göre her türlü iktisadî faaliyete serbestçe katılma ve bu amaçla göçetme haklarına sahip olmuşlardır. Ülkenin son dönemde uğradığı kısmî emperyalizmin yozlaştırıcı etkileri ve savaşlar nedeniyle halk eski düzenin emniyetinin ve koruyuculuğunun geri dönmesini beklemekteydi.

Hizmet ekonomisinin, sorunların ahi birlikleri ve loncalarda mensuplar topluluğu tarafından görüşülerek karara taşınması ve liyakata dayalı insan seçimi ve meslekte ilerleme her türlü ayrımcılığı aşmaya yetmekteydi. Hizmet ekonomisinin zaafı, artık değer üretmesindeki güçlük olmuştur. Sömürmekten kaçınma ahlâkı yeni seçenek üretilmesini güçleştirmiştir.

B. Çağın ve Türk Devriminin Fikri Arka Plânı

Türklerin ilerleme fikriyatıyla yoğunlukla uğraşmaları Tanzimat Dönemi'nde başlar. Cumhuriyet'in ilânı sırasında, bu birikimden ne kadarının etkili olduğuna bakılacak olur ise; bir kanaldan Türk ve İslâm dünyalarını da kapsayan canlı bir tartışma sürüyor, bir kanaldan Ziya Gökalp çizgisi E. Durkheim, M. Weber gibi bilim adamı ve düşünürleri Türkiye'ye uyarlayarak takdim ediyor; bir kanaldan da, İttihat ve Terakki vasıtasıyla positivizmin daha sert bir yorumuna açılmıyordu.

Türkiye'de Türk ve İslâm dünyalarını da kapsayan canlı bir tartışma sürüyordu. Ancak Batı'ya dönük muasırlaşma bu yönden gelen fikirlere daha açık olunmasına yol açmaktaydı. Sosyoloji ilmini Türk toplumuna uygulayan, sentez taraftarı sosyolog, Ziya Gökalp dışında, o dönemde Türk politika belirleyicilerine destek pek azdır. Batılı bilim adamları davet üzerine kendi açılarından görüşlerini esirgememişlerdir. Ancak, siyasete araç sunabilecek sosyal bilim anlayışı ve plânlama teknikleri, çok daha geç devirlerde devreye girebilmiştir. Türkiye'deki uygulamaları inceleyen hem Türk, hem yabancı araştırmacılar, özgün Türk çizgilerinden ziyade, iyi örgütlenmiş Batı sosyal biliminden yola çıkmakta oldukları için tasarımın bünyeye uyarlanma işlemi çok güç olabilmiş veya yapılamamıştır. Batı'ya dönük eğitim tarzı nedeniyle, bugün Türkler arasında da Batı sosyal kuramlarını esas alarak Türkiye'ye bakma yaygın bir yaklaşım haline gelmektedir.

Aydınlanma Düşüncesi: Batı'yı etkisi altına almış Aydınlanma düşüncesi, çeşitli kollardan fikirler üretti. Aydınlanma düşüncesi; müsbet bilimlere dayalı dünya görüşü (positivizm/müsbetiye mesleği), akılcılık (rasionalism) ve doğrusal ilerleme (lineer progress) fikirlerine dayanıyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde "sınırsız ilerleme" bir inanç olarak toplumlara yayılmıştı. "Kalkınmacılık" bu esasa dayanır; Aydınlanma düşüncesinin sonuçlarından en yaygını kabul edilen "modernliği" oluşturan unsurların başlıcasıdır.

19. yüzyıldan başlayarak yoğunlukla 20. yüzyılda, dünyanın "millî devletler" çağında, ülkelerin kalkınma amacı "milliyetçilik" duygusuyla bütünleşip ülkelerarası rekabete dönüştü. İlerlemenin daha kolay ölçüldüğü iktisadî büyümeye indirgendi. Yarış kızıştı. Artık bu dönemde, iktisadî ve toplumsal gelişmenin kendiliğinden oluştuğu, büyümenin yüzde 2 gibi yavaş bir hızla ilerlediği 18. ve 19. asırların ortamının geri gelmesine imkan kalmamıştı. En az yüzde 5'lerden başlayarak yüzde 20'lere varan kalkınma hızlarını sağlayacak yollar aranmaya başlandı. Hızı temsil eden "sanayileşme" tartışılmaz çare olarak kabul gördü; millî devletlerin temel politikası haline geldi ve milletçe temel hedef olarak benimsendiği görüldü. Böylece, kalkınmacılık ve sanayileşme milliyetçiliğin bütünleşmiş parçaları haline geldiler.

Sanayileşme kalkınmacılığın, kalkınmacılık milliyetçiliğin, millîyetçilik (millî devlet, millî sanayi, millî eğitim vb.) modernliğin en önemli hareketlendirici, dinamik unsurları olarak işlev gördüler. Söz konusu yenileşme kavramına "modernlik" adı 1940'lardan sonra verildi; daha önce böyle bir niteleme yapılmıyordu. Ayrıca, 1970'lere kadar millî kalkınmacılıkla elde edilecek modernleşmenin demokratikleşmeye doğrusal etkisi olduğu varsayılıyordu.7

Kültürün üç boyutunun da akılcılaşarak üst değerler sistemini etkileyen gelenek ve dinden kurtulması, aydınlanmacı yaklaşımın ilkesidir: Bilim; bilişsel ve araçsal akılcılığa kavuşup evrensel bilim olmaya yönelmelidir. Ahlâk; süzülüp akılcılığa uyarlanmalı, evrensel hukuku oluşturmalı, evrensel ahlâka yönelmelidir. Sanat; estetik kavramsal akılcılığa dönüşüp özerk sanata yönelmelidir. Bu yolla, aydınlanmacılıkta, kültürün üç boyutunun birbirinden ayrışması hedefi vardır.

Bu noktada, kültürde süreklilik ile değişim arasındaki en uygun yarar noktasının yakalanması girişiminin bazı araçları olmalıdır. Serbest piyasanın "görünmeyen el"inin arkası boş değildir, ahlâkî bir temel oluşturulmuştur.8 Zaman kesitine göre ihtiyaç ve düşünce farklılık gösterecek, bu araçlar gelişecektir. Diğer yandan, özel, kamusal ve kamu alanlarında sosyal davranışlara dönüşerek işlev kazanacak, uzun vadede bütünleşme veya dağılma konusu olabilecektir. Aydınlanma düşüncesinin kültür anlayışı açısından bakılınca, "Modernlik, geleneğin normalleştirici işlevlerine başkaldırıdır; norm koyma amaçlı olan herşeye başkaldırma tecrübesi ile yaşar. Başkaldırı, ahlâkın veya faydanın koyduğu standartları yansızlaştırmanın yollarından biridir".9

Programlama, bir araç olarak Aydınlanma düşüncesinin bir buluşudur. Plânlama 1914-1918 yılları arasında ordular tarafından geliştirilmeye başlanmış bir kavramdır. Merkezî Plânlama 1920'lerde SSCB'de sivil işlerde kullanılmak üzere ülke düzeyi için geliştirilmiştir. Demokratik Plânlama ise, 1929 Dünya İktisadî Buhranı'nı izleyerek piyasa ekonomileri için Keynesyen teoriye göre gelişme göstermiştir. Mustafa Kemal yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken tasarımını böyle araçlarla desteklemek ihtiyacı içinde idi. Ancak, bu yöntemler gelişmemiş olduğu için 1930'larda kısmî bazı plânlar yapılabilinceye kadar beklenmek zorunda kalmıştır.

Pozitivizm: Bilginin dinden kurtarılarak sadece müspet ilimlerle elde edilebileceğine inanan akım Auguste Comte'un 1852'de yayımlanan "Catechisme Positiviste" adlı eseri, eleştirel düşüncenin ortaya çıkışıyla, dinî inançlar üstüne kurulmuş toplum kademelerinin yıkıldığını; toplumların bilimle yeniden düzenlenmesini öneriyordu. Müspet ilmin inanç haline getirilmesini savunmuştur. İnsanın tapacağı değerler olarak "aile, yurt, insanlık; ilke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak gelişim"i önermiştir. 19. yüzyılın ortalarında August Comte'un öğrencileri tarafından geliştirilmiş bir öğreti haline getirilmiş, bazı yerlerde din muamelesi görmüştür. Bir bilimler felsefesine dayalı siyaset aracıdır. Topluma yönelik belli bir siyasetten, kendi bir din konumunda inanç gerektiriyordu.

Bu görüşü hayata geçirmek için, toplumda üretici kesimin dışında bilgin, filozof ve sanatçılardan en manevî düşünceye dayalı bir sınıf yaratılarak, uygulamayı bunlar yapmalıdır. Bu sınıf "pozitif din"e, insanlığa tapmalı ve "başkası için yaşamalı"dır.

Pozitivizmi çeşitli gruplar çeşitli yorumlarla uygulamaya geçirmek istemişlerdir. O sırada, Paris'te bulunan ve "Yeni Osmanlılar" olarak tanınan grup da böyle bir denemeye girenler arasındadır.

Yeni Osmanlılar: (Genç Osmanlılar/Jön Türkler) Paris'te konuşlanmış, Osmanlı Devleti'nin kurtarılmasına çalışan Türkler, yeni Osmanlılar Cemiyeti'ni 1865'te kurmuşlardır. Dernek, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne dönüşmüştür. Osmanlı aydınlarının bir kısmı, başta Cemiyet başkanı Ahmet Rıza (1798-1857) olmak üzere, ülkenin reformuna çerçeve olarak Auguste Comte'un pozitivizminin tanımladığı "laik tarih görüşü"nü10 kabul etmişlerdir. 11 Pozitivizm ve laiklik, Batı'nın bilim ve siyaset kavramlarının ürünleridir. Batılı olmayan Müslüman çevrelerde değişik anlamlar kazanmışlardır. Pozitivism, Batı modernleşmesini (bir topluma ait belli) bir din veya kültürden ayırmaya yaradığı ve bütün top­lumlara uyarlanabilir akılcı bir düşünme ve eylem modu olarak algılandığı sürece (evrensel) bir model olabilir. Bu düşünce sistemi (ilerici) elitlerin modernleştirme çabalarını meşru kılmaya hizmet etmiştir.12

Ziya Gökalp (1876-1924): Asrın başında Türkiye'nin geleceği ile ilgili olarak kamuoyunda artan tartışmaları bilimsel açıdan yönlendirmeye çalışmış ve Türk hükümetine danışmanlık yapmış Türk sosyoloğudur.

Milletleşmeyi toplum yapısında bir yenileşme, gelişme aşaması olarak görmüştür. Bunun için Batılılaşmakla birlikte yürümesine bir engel olmadığını savunmuştur. Milliyetçilik, halkçılıkla aynı anlamdadır. Millî kültürün kaynağı halktır. Değerleri buradan almalıdır; bu ana gövdeye Batı'nın bilgisi aşılanmalıdır. Pozitivist bir sosyal ve siyasal kuram sahibidir. Kültür ile medeniyeti ayırmıştır. Kültür duygulardan medeniyet ise bilgilerden oluşur.13 Türkçülüğün ögeleri olan millet, hars (kültür), medeniyet, millî mefküre (ülkü/ideal) kavramlarını Durkheim yöntemiyle ilmî bir esasa bağlamıştır.14

Yeni Türkiye Gazetesi'nde yayımladığı "Yeni Türkiye'nin Hedefleri", adlı makaleleri ve Türkçülüğün Esasları ile Ziya Gökalp, modernleşmeyi güdüleyici bir ivme arayışı içinde bulunan yeni Türkiye Cumhuriyeti gibi ülkeler için önemli bir katkı sunmuştur.

Henri Bergson (1859-1941): Bilgileri ve varlığın bütününü kucaklayan, insanlık deneyiminin başlangıcını sezgi yoluyla kavranması üzerine kurulu, pozitivizmin kısıtlı imkanlarına karşı sezgici/ruhçu felsefesiyle ünlendi. Sezgici ve çağrışımcı çözümlemelerle insanın zekası genişler, gerçeklik şuur sıçramalarıyla büyür, maddi genişleme fertlere bölünebilir, maneviyata ve düşünceye dayanan mistik bir hayata açılır. Zekanın aklın koyduğu kalıplardan kurtulması, insanın ve toplumun, geleceğini zaman içinde özgürce kurmasına kapı açar.

Gelenek geniş bir alan, siyaset ise sınırlıdır. Bunun için siyaset herşeyi kapsayan genel bir plân ile yürütülemez. Siyaset, "kalp gözü" siyaseti ile, insanların neyi kabullenebileceklerini anlamakla yapılabilir.

Maneviyatçı bir medeniyetin mensupları olan Türk aydınlarını Bergson çok etkilemiştir. Özellikle, tasavvuf geleneğini taşıyan kesimde Batı'yla bağlantının bir noktasını Bergson oluşturmuştur. İlerki yıllarda, Türk pozitivistlerinin muhaliflerinin bir kısmı, Bergson'a yakın görüşlerle ortaya çıkmışlardır.

Doğu Kültürleri Karşıtı Fikir Akımları: Batılı ülkeler kendi çıkarlarını genişletmek için Sosyal Darvincilikten beslenen "Avrupa merkezci" felsefeler geliştirmişlerdi. Şarkiyatçılık/Oryantalizm, Doğu'nun kendi kendini idare edemeyeceğine, tarihî doğrusal ilerlemenin Avrupa'nın idaresinin er geç buralara ulaşmasını gerektireceği inancını yeşertmişti. Avrupa-Merkezli yaklaşımın temel iddiası sadece Batı'nın akılcı ve modernliğe yatkın olduğuna dayanıyordu. Aksine, Üçüncü Dünya maneviyatçı, geleneksel ve durgundu.15

Modernleşme, Modernlik, Moderncilik: Muasırlaşma, yenileşme. Bu zor algılanan olguyu, değil Atatürk gibi gününde tasarıma bağlayanlar, çok sonra yorumlayanlar bile fil'i keşfetmekteki gibi güçlükleri yaşamaktadırlar. Bugün modernlik nasıl tanımlanıyor, diye bakılacak olur ise:

Giddens'e16 göre yenileşme, Avrupa'da 17. yüzyıldan başlayarak ortaya çıkan, sonraki etkileri itibarıyla az veya çok dünya çapında yaygınlaşan yaşayış biçimlerini veya örgütlenmelerini gösterir.

Greenfeld17 "millet"i modernliğin kurucu unsuru olarak tanımlar. Taylor18 modernliğe bakışını "kültürel" ve "kültürel dışı" olarak birbirini dışlamayan, ikili yapıda bir kavrama oturtmaktadır. Modernleşme; yeni bir dünya, toplum ve doğa anlayışıyla oluşacak yeni bir kültürün yükselişi olarak algılandığında kültürel bir niteliğe sahiptir. Modernleşme, kendisiyle ilişkili kılınan herşeyi akılcılığın süzgecinden geçmiş akılla düzenlediği zaman kültür dışıdır. Her iki durumda da modernleşme, sekülerleşme (dünyevileşme) sürecine dayanır.

Habermas19 "ekonominin ve idarenin akılcılığı çerçevesinde gelişen modern toplum ile böyle bir toplumda ahlâkî temellerin tahribine yol açan modernci kültür bir gerilim içindedir. Dünyevileşmiş bir toplum için iyi olanlar, diğer bir deyişle kapitalist modernleşme, kutsalları dışlayıcı-kültür yıkıcı tavır alışlar doğuracağı için kültür açısından felaket olabilirler", demektedir.

Çiğdem20 "modernliğin Avrupa-merkezli algılanışı, diğeri'nin kendine özgü bir biçimde de olsa modernleşmesine izin vermeyen, dolayısıyla moderniteyi kendi dışında oluşmuş imkanları kullanmaktan mahrum bırakan bir kavrayışa yol açmaktadır" diyerek Batı dışındaki çabaları yorumlamaktadır.

Modernleşmede "Olgu" mu? "Kurgu" mu? Modernleşmede "olgu mu?", "kurgu mu?" sorunsalı Osmanlı Devleti döneminde Türkiye Cumhuriyeti'ne nispetle daha yoğun tartışılmıştır, denilebilir (MEB, Tanzimat). Türkiye'de ise modernleştirici kararın tartışılmasından ziyade, uygulamaya konulmuş kararın kurgu boyutunun sertliği ve yansıma boyutu üzerinde konuşma fazla olmaktadır. Bu durum, kapalı bir üst merkezin, geleneksel Türk merkez-çeper dengesini kaale almadan karar almasıyla ilgili görünmektedir. Tepkiler de, karşı tepkiler de, Osmanlı Tanzimat Dönemi'nde toplumdan kopmuş bir kesim aydının Türkiye Cumhuriyeti'nde tek güç olarak iktidarı elde tutmalarına dayalıdır. Geleneksel yollar, merkeze ulaşma imkanı kalmamış, modern yolları ise açtırmamış bir toplum sızlanmaya başlamıştır.

Kalkınmada geç kalınmasının zaman sınırlılığı sebebiyle pozitivist düşüncenin sınırları konusunda tartışmanın zaman kaybettireceği düşünülmüş, Osmanlı'nın eksik kaldığı, teknolojinin kazanılmasının bilim yoluyla olacağı üzerinde yoğunlaştırılmış olabilir. Bu yüzden, Avrupa'da positivizmin aşılmasından çok sonra bile Türk yönetimi evrensel doğru olarak bu yöntemin gerekçelerine sarılmaya devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti yönetiminde bilimin, "olgu"ların seçimi ve "kurgu"ların yapılmasını ne derecede etkilediği ayrı bir inceleme konusu. Ancak, yekpare bir tasarım ortaya çıkarılabileceği ve Türk toplumunun buna uydurulabileceği kanısı kesindi.

Modernleşme projesi hem olgu, hem kurgu yönü olan bir konudur. Dayanmayı (seçtikleri) olgular, toplumun nasıl örgütlenebileceği (ve örgütlenmesi gerektiği) hakkında hemfikir olan önderlerin elindeki muazzam kültürel ve siyasal güçte yatar. Bu güç, bilim yuvalarından kentin sokaklarına kadar maddî ve toplumsal dünyayı öğrenmek, ardından egemenliği altına alıp denetlemek demektir. Örneğin; Keren'in incelemesine göre,21 İsrail yönetimi... "modern iktidarın bu ikili yönünü, yani bilgi ve egemenliği yakalamıştır. Modernleşmenin kurgu yönü bu iktidarın sınırsız olduğu efsanesidir. (Modernleştirmecilere göre) toplum, insanoğlunun iyiliği için öğrenilecek ve yeniden şekil verilebilecek insan yapısı bir şeydir. Fizikî ve toplumsal alanı sarıp sarmalar. Gözlemciler olgu ve kurgunun buluştuğu, modernleşme projesi ile bu projenin sınırları dışında kalanların kesişip birbirlerini dönüştürdükleri alanları belirlemekte çoğu zaman yetersiz kalmışlardır. Hiçbir yerde bu belirleme güçlüğü, kudreti ve genellikle karizmatik önderlerin, modernleşme projesi ile hararetli bir milliyetçiliği kendi kişisel iktidar programlarıyla kaynaştırdıkları Orta Doğu kadar geçerli değildir. İran'ın Şah Rıza'sı (1925-1941), Mısır'ın Cemal Abdülnasır'ı (1952-1967), İsrail'in David Ben-Gurion'u (1948­1961) modernleşmeyi sadece kaçınılamayacak bir son olarak değil, ulusu yeniden ayağa kaldırmanın bir aracı olarak sunmuşlardır.... Ulus düşüncesine kutsallık kazandırmak için kişisel karizmalarını kullanarak muhalif sesleri boğmayı ya da yıkıcı olarak damgalamayı başardılar. Modernleşmeyi protesto etmek, denemek, engellemek ülkeye ihanet olarak görülmeye başlandı. Halkların içinde bulundukları durumla (olgu ile) büyük önderlerin onlar için öngördükleri (kurgu) arasındaki mesafe, bu örnekleriyle modernleşme projesine ütopyacı bir nitelik kazandırmıştı.. Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntısı üzerinde bir ulus inşa etmek geleceğe dönük ütopyacı bir hayali gerektirmekteydi. Atatürk olağan siyasetin ötesine geçen konularla ilgilendi".22 Atatürk'ün ilk ve en geniş yorumu hayata geçirişiyle, özel bir örnek oluşturduğu burada tekrar vurgulanmalıdır.

Modernleşmenin Yöntemi ve Sonuçlarının Düzeyi: Toplumbilimcilerin gelişmeleri izleyerek kuram oluşturmayı bekleyecek zamanları olacaktır. Toplum bilimlerinin işi olguların ardından tahliller ortaya koymak, bunlara dayalı kuramlar yardımıyla belli bir eylemin muhtemel sonuçlarına yönelik bazı tahminler yapabilmek ve kapsanamayan farklı gelişmeleri izlemektir. Esasen bilim ve teknolojinin statükoya hizmet ettiği yadsınamaz. Teknoloji bazen sonuçları öngörülemeyen açılımlar da çıkarabilmektedir. Ancak, sosyal politikaların belirleyicilerinin her türlü ortamda doğru kararlar almayı başararak, kendi toplumlarının hayat hakkını savunma ve genişletme çabaları her şart altında sürmek zorundadır. Türk özgün yapısını ve geç sanayileşme döneminin karşılaşacağı şartları izah edemeyen bu bilgiler ile bir modernleşme aracı olarak bütüncül bir program tasarlamak durumunda olan Türk siyasetçilerinin, "tam bir modernleşme projesi" ortaya koyamadan uygulama yapmaya devam ettikleri eleştirisi bu sınırlamalar içinde değerlendirilmelidir.

Modernleşme/yenileşme/çağdaşlaşma kavramını sosyal antropolojinin konusu olarak, "kültür değişmesi" anlamıyla irdelemek gerekir. Bir yeniliğin yayılması ve benimsenmesi sürecinde daima iki kültürün karşılaşması ve birinin diğerinden, alabildiğince eksikliğini hissetmesi lazımdır.23 Temasa geçilen kültürden serbestçe alınıp uyarlayarak veya uyarlamayarak özümseme yapmak "Serbest Kültür Değişmesi" sonucunu doğurur.24 Bunun toplumda yaygınlaşması ise "Serbest Kültür Yayılması" olarak nitelendirilebilir. Buna karşılık, kalkınmacılığın temelinde, bir toplumun zayıflıklarını anlaması ve güçlenmek amacıyla güçlü kültürün bazı unsurlarının alınması ve uyarlanarak yaygınlaştırılması mevcuttur. Kalkınma modelleri "Kültür Alıntısı" veya "kültür aktarması" tabanın üzerine kurulur.

Aktarılması toplumun ihtiyaç ve hedeflerine yönlendirilmesi uyarlanarak özel sentezlere ulaştırılması suretiyle hızla etkin sonuç elde edilmesi planlamanın ve planlı uygulamanın görevidir. Örneğin, kültür, teknik yardım ve işbirliği programları bu amaca yönelik olarak resmileşmiş araçlar olarak kullanılmaktadırlar. Hakim bir kültürün diğer kültürleri etkilemesi "Kültürleşme" tanımı içine girer. Örneğin, 7-12. yüzyıllar arası İslam Akdeniz, 14-19. yüzyıllar arası Türk-Osmanlı kültürü Avrupa için kültürleyen etkisine sahip bir kültürdü.25 Bundan sonra tüm dünya için Batı dozu giderek artan bir şekilde kültürleyen taraf haline gelmiştir. Günümüzde, ulusal kalkınma plan uygulamasının sosyal ve kültürel boyutları daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü seçici kültür alıntıları ve aktarmaları ile maksatlı kültürleme faaliyetinin dengesini kurmak, çok bilinçli toplumsal süzgeç mekanizmalarıyla çalışılmasını gerektirmektedir. Zira aradaki fark sentezlerle dönüşüm ile erime arasındaki farka eşittir.

Modernleşmenin geldiği düzeyi değerlendirirken birçok gösterge geliştirmek mümkündür. Millî bütünleşme, sanayileşme düzeyi ve sanayi toplumunun oluşma düzeyi gibi. Hepsini kavrayan bir gösterge olarak toplumsal dayanışmanın türünde değişimin irdelenmesi, organik toplum dayanışmasından (birincil, geleneksel, örf-adet yoluyla birbirine yardım ve bütünlük) mekanik toplum dayanışmasına (ikincil, modern, insan ihtiyaçlarına yönelik yardımlaşmanın sistemler ve onların örgütlü kurumları yoluyla yapılmasına) geçmesine bakılabilir. Bunu yaparken, anlamsal-işlevsel bütünleşmenin bir arada yürüyüp yürümediğine özellikle bakılmalıdır.

II. Değişim Aşamaları ve Türk

Toplumu Tasarımları

18. ve 19. yüzyıllarda göreli olarak yavaş ve doğal bir seyir izlemek suretiyle teknolojik ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel bir dönüşüm yaşayan Batı Avrupa, 20. yüzyıl geldiğinde tüm dünya için hem bir tehdit, hem de örnek ve hedef oluşturuyordu. Batı dönüşümünün temelinde, dönüştürücü öge olarak teknoloji sahipliği, güç olarak sermaye birikimi bulunuyordu.

Model olarak benimsenen Batı Avrupa'da millî devlet, mekanik devrimin uyardığı sanayileşmenin ihtiyacı olan ulusal boyutta pazar sınırlarına genişlemenin bir icabı olarak ortaya çıktı. Batılı millî devletlerin temelini, özel mülkiyet haklarının korunması hukukuna dayalı ekonomi oluşturur. Mülkünü arttırmak için kâr amaçlı hür teşebbüs esastır. Bu süreçte, yerel yönetimlerin veya şehir devletlerin bazı yetkilerinin millî devlete aktarılması, merkezileşme; devredilen yetkilerin kullanımının denetlenmesi için aşama aşama genişletilen temsil düzeni, demokratikleşme; ticaretin önündeki idarî engellerin azaltılması için serbestiyetçilik, liberalleşme; ticaretin ve yönetimin önündeki manevî ve ahlâkî engellerin kaldırılmasını destekleyen dünyevîleşme/sekülerleşme, laikleşme; yine buna destek, bilimin her şeyi izah edeceği ve çözümleyeceğine olan inancı temsil eden müsbetiye mesleği, pozitivizm felsefesi; yayılmacılığın (ve sömürgeleştirmenin) dünya çapında ticarî ve idarî düzene kavuşturulması, kapitalizm; kültürel yayılmacılıkla desteklenen Batılılaştırma akımları, şarkiyatçılık/oriyantalizm, misyonerlik uygulamaları yaşanmıştır. Batı ülkelerinde, yerel kültürlerin bağdaşarak millî üst kültürleri ve kimlikleri oluşturmaları bu ortamda meydana gelmiştir.

Gelişmemiş dünya ise, 20. yüzyılın başında kendini iki büyük güçlük karşısında buldu: 1) idareyi ele alacak uygun millî devlet düzenlerini oluşturmak, 2) gelişmiş dünya ile arasında oluşmuş "gelişmişlik açığı"nı teknolojisiz, sermayesiz, sömürgesiz, mevcut değişme vetiresinin yönünü değiştirerek ve çok hızlı bir seyirle aşmak. Bu nedenle, dış tehdit karşısında kendi doğal evrim süreçlerinde devam etme imkanı artık kalmamış azgelişmiş dünyada, millî devletin kurulması iktisadî-toplumsal-siyasal-kültürel gelişmeden önce yer almak ve söz konusu boyutları şekillendirmek olmuştur. Millî devletin kalkınmada öncülük görevi yüklenmesi, tarihin kaçınılmaz seyrinden ortaya çıkmıştır. Bu; dış şartların zorlamalarına kendini bırakmaksızın bir "toplum tasarımı"na sahip olmak anlamına geliyordu.

Kuruluşunu aynı ülküler etrafında birleşmiş insanların tam bağımsızlığı esası üzerine oturtan bir millî devlet fikrini ilk defa uygulamaya koyarak çığır açmış, 1923'te sanayileşmiş bulunan ülkeler dışındaki topluluklara "çağın devleti örneği"ni oluşturmuş olan ülke Türkiye'dir. Sanayileşmiş ulusal ekonomilerin baskı ve yıkımlarından kurtulmak isteyen sanayileşmemiş toplumların da millî devlet biçimini bir yönetim modeli olarak benimsemelerinden sonra, dünya haritası bir millî devletler haritası halini aldı. 1945 yılında dünyada 50 devlet varken, 2000 yılında devlet sayısı 189'a yükseldi.

Türk toplumunun dönüşümünü belli evreler itibarıyla değerlendirmek daha açıklayıcı olabilir. Parçalı yürümüş bir uygulamadır; içinde halkın bulunduğu ve bulunmadığı dönemleri vardır. 1923­1938 arasını Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu tasarımı dönemi, 1939-1945 bu tasarımın yeni yorumu dönemi, 1946-1960 arasını Demokratik Türk Toplumu Tasarımı dönemi, 1960-1983 arasını Türk Sanayi Toplumu tasarımı dönemi, 1984-1994 arasını Serbestiyetçi Türk Toplumu Tasarımı dönemi, 1994 sonrasını ise Serbest Ekonomiye Geçişin Düzene Kavuşturulması dönemi olarak bölümlemek mümkündür. Burada üç ana tasarım görülmektedir. "Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu Tasarımı", "Demokratik Türk Toplumu Tasarımı" ve "Türk Sanayi Toplumu Tasarımı". Hiçbirisi Atatürk'ün tasarımına alternatif olarak öne çıkmış değildir. Hepsi Atatürk dönemi tasarımın artık hayata geçirilmesi gerekli boyutlarını tamamlamak üzere temel esasları değiştirmeden yeni kurgular yapmış ve büyük güçler kullanarak uygulamaya girmişlerdir.

Bu ayrıntılı dönemleme, aynı zamanda Türk toplumunun evriminde belli dönüm noktalarına tekabül etmektedir. Bu dönüm noktalarından bazıları ilerleme, bazıları duraklama, bazıları sıçrama, en sonuncusu ise gerileme niteliğindedir.

Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu Tasarımı

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı evrimden sürmüş bir filiz, çağa cevap veren özgün bir modeldir. Toplum tasarımının ülkenin ali menfaatleri ve jeopolitiği çerçevesinde "idarî", "siyasî", "toplumsal", "kültürel", "iktisadî", ve "fizikî", yeniden yapılanma boyutları olması gerekecektir. "Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu Tasarımı", Osmanlı Devleti döneminde geliştirilen çözümlerle Kurtuluş Savaşı döneminin çözümlerinin bir bileşimidir.

Çağcıl ülkelerin farkının parçacıl olarak gözlemlenebildiği, sistem düşüncesi ve bilgilerinin yeterli düzeyde olmadığı bir çağda, çok-yönlü çağdaşlaşma denemesini ilk defa yapacak toplumdur Türk toplumu. Batı tarzı millî devlet modelinin önerdiği şekilde bir iktisadî güce dayalı tehdit gücü, dolayısıyla hammadde kaynaklarına erişim gücü, yeni demokrasi geleneği ve kurumları, millî normlar dizisi, teknoloji üretimi ve araştırma geleneği gibi niteliklere sahip olmayan 20. yüzyılın yeni millî devleti gerçek temellerini tespit etmekte zorlandı. Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür", derken, hem asrın başında, hem sonunda Türkiye için hayatî konuma sahip olacak bir boyutu vurguluyordu.

Bu bir sentezci bir medeniyetin muasır medeniyete dönüştürülmesi tasarımıdır. Türkiye, kültürünün tümüyle dönüştürülebileceği düşüncesine sahip bir üst yönetici kadronun, Batı'ya rağmen özel bir muasır medeniyet amacı peşine düştüğü, tarihte eşine rastlanmamış bir tasarımın nesnesi olmuş bir topluma sahiptir.26

Tarihin çok içinde olmuş bir kavmin yeni yöneticileri biliyorlardı ki, çağın güçlü ana vetiresine katılamayan topluluk ve medeniyetler yok olmuşlardı. Yıkılan Osmanlı Devleti'nin uygulamaya koyduğu değişim yetmemişti; doğan Türkiye için daha geniş çaplı bir değişim hayat-memat meselesiydi. Osmanlı Devleti sırasından beri oluşan bir fikri taşıyarak en cesurluk isteyen doruğa yürümeyi göze alan bu yöneticiler, başta Mustafa Kemal, neye güveniyorlardı? Güvenilen iki unsur şöyle ayrıştırılabilir: İlki, tarihte olayların ve medeniyetlerin kesişme hatlarında, halkıyla etkileşimli önemli çözümlemeler ve uygarlık sentezleri çıkarmış bir idare. İkincisi, göçer geleneğin asabiyetini yeni hayat şartlarına taşımayı daima bilmiş, uyum yapma yeteneği fazla insan ve toplum özelliği.

Mustafa Kemal ve kadro, Türkiye'nin inkılaplarını genellikle Garplılaşma/Batılılaşma, çağdaşlaşma, medenîleşme vb. kavramlarla adlandırmamışlardır. Atatürk'te "Muasır Medeniyet" ve "Muasır Medeniyeti Aşma" kavramı görülür. Ancak yöntem, muasır medeniyetin temsilcileri olan Batılı ülkelerin başarılı örneklerinin Türkiye'de iktibas edilmesidir. O zamana kadar, Batı ülkelerinin, emperyalizm veya pazar açma zihniyetiyle bağlantılı olarak ihraç ettikleri ticaret, iktisat, Hıristiyan misyonerliği ve hukuk programları vardı. 1920'lerde, bugün de olduğu gibi, Türkiye'nin aradığı anlamda bir, müspet medenîleşme projesi bulunmuyordu. Türkiye kendi oluşturduğu bir sentezi kendi üzerinde akıl yoluyla uygulamayı deniyordu.

Bağımsız kalarak çağdaş sistemini ve kimliğini kurmanın öncü arayışlarının pek çoğu Türkiye'dedir. İlerici değişim ile muhafazakâr değişim Türkiye'nin en canlı tartışmanın konusu olagelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında, başarılı uygulamaların her ülkeye aktarılmasını destekleyen tez dünyada da yaygınlık kazanmıştır.

Türkiye, kültürünün tümüyle dönüştürülebileceği düşüncesine sahip bir üst yönetici kadronun, Batı'ya rağmen özel bir muasır medeniyet amacı peşine düştüğü, tarihte eşine rastlanmamış bir tasarımın nesnesi olmuş bir topluma sahiptir.

Yeni Türk Toplumu fikri, İttihat ve Terakki aracılığıyla Yeni Osmanlılar akımından Türkiye Cumhuriyeti'ne geçmiştir: Positivizm ve laikliğe dayanır. Eğitim yoluyla kazandırılacak bilimsel düşüncenin toplumda yayılması sonucunda toplumsal ilerlemenin sağlanabileceğine inanır. Tasarımın Cumhuriyet dönemindeki geliştirilişi Osmanlı dönemindekileri çok aşmış bir özgörev taşımaktadır.

Tasarım: Millet hakimiyetine dayalı Cumhuriyet şekliyle kurulmuş devlet toplumun öncüsüdür. Yurttaşlık bilinciyle ortak ülküler etrafında toplanarak uluslaşacak ve devletine bağlanacak toplumun, yeni kurulacak sosyal, iktisadî, siyasal ve kültürel alanlarda faaliyete geçip genişleyerek varolması ve tüm nüfusu kapsaması için devlet modern alanları bütünleştirici ve benzeştirici bilimci siyaset tarzıyla buraları koruma altına alır.

Bu genel çerçeve içinde bazı yerlerde çok ayrıntıya inildiği halde bazı yerler tanımlanmadan kalmış olabilmektedir. Onun için sıkı dokunmuş bir projeden sözedilememektedir. Aşağıda daha geniş açıklanan tasarım, uygulanma dönemi tarihi içinde devletin resmî ideolojisi haline gelmiştir.27

Laik Ulus Devlet: Türk Devrimini tasarlayan Mustafa Kemal ve arkadaşları model olarak liberal Batı sistemini kullandılar. Değişim unsurları olarak görülen devletin kuruluş biçimi, din-devlet ilişkisi, devlet-ordu ilişkisi, devlet-siyaset ilişkisi ve üretim düzeni, Batı ülkelerindeki gibi birer toplumsal gelişme sürecinin sonucunda ortaya çıkmadığı için, bu ülkelerin uygulamalarından seçkiler yapmak suretiyle karma bir model ve bunun üzerine ilave devrimler tasarlanması yaklaşımına sahiptir. Güçlü bir merkezî değişim uyarıcılığı örneği göste­ren Fransız Jakobenizmini Türk tasarımcıları örnek olarak almışlardır.

Türk Vatandaşlığı ve Kimliği: Bir "millî devlet" düzenine geçildiğine göre önce muasır anlamda milletleşmeyi sağlamak gerekiyordu. Bunun için, eskiden bugüne taşınan insan özellikleri yanında ortak özellikler, ilkeler ve ülküler kazanılmalıydı. "Çağın Türk İnsanı"nın geçmişten geleceğe örneği, Atatürk'ün iki temel ilkesi "tam bağımsızlık" ve "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" fikirleri etrafında tanımlanmıştır. Eşitlik ilkesi ile "vatandaş"lık fikri oluşturulmuştur. Hür bakış açısı, çağcıl toplumsal davranışlar, ortak kalkınma hedefine doğru birlikte çalışma özellikleriyle tasavvur edilmiştir bu insan... Tarihiyle, kültür değerleri ve ürünleriyle, halkıyla, yeniden keşfedilecektir. Unutulmuş bu üstün nitelikleriyle birlikte çağın ileri vasıflarını bağdaştıran "yeni bir kimlik"le dünyaya katılınacaktır. Büyük görev eğitimden beklenmiştir. Bu tasarımda, vatandaş kimliği ile üst kimliğin birbirini içeren bir bütün olduğu görülüyor. İkisinin birden "yurttaş"ı oluşturduğu düşünülmektedir.

Üst kimlik "yeni millî"liği temsil edecektir; çünkü o güne kadar millî kültürle varlıklarını devam ettirmek ve çeşitli hayat alanlarına güçleri kadar katkı veya etkide bulunmak için kullanılmıştı. Bugün ise, millî kültür devlet kurmanın sebebi ve aracı haline geliyordu. Öyleyse, bu amaca göre donanım kazanmalıydı. Üst kimlik, insanın kişiliğinin ortak hedefli, ilkeli, siyasal, ekonomik, örgütlenmiş, çağcıl ve "millî devlet sahibi olma" gereği ile ilgili bölümü oluşturuyordu. Bunun yanında, kişi, yerel kültür zenginliklerinden ve bireysel kişilik özelliklerinden hepsini birden taşıyabilirdi. Birarada yaşama geleneği olan bir toplum için bu program çağcıl dünyaya katılmada yeni bir araç sağlayacaktı. Bu yaklaşım, halkçılık ilkesiyle yerellikleri de kavrayan bir "üst kimlik"tir.

Millî devletlerin modernleşme tarihindeki kültürel rolü, bünyelerindeki çeşitli unsurları "benzeştirmek" olmuştur. Bunu aşırıya götürüp "eritmek" şeklinde uygulayan devletler de vardır. Bugünün yeni kavramı, toplulukların kendilerinin çıkarlarını görerek üst kimliklerde "bütünleşmek" için gayret göstermeleridir. Türkiye'deki tasarıma ve uygulamaya bakılacak olursa, üst kimliği benzeştirerek birlik sağlama amacı vardır. Dinsel, ırksal, alt kimliklerin bu programa dahil olmadığı "halkçılık" ilkesiyle belli edilmiştir (Halkçılığın buradan laiklik ilkesine bağı olduğuna dikkat çekilmelidir). Üst kimliği kimler öğrenecektir? Herkes; Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan nüfusun her ferdi, "yeni bir üst millîlik" edinecek ve kimliğinin bu kısmını ilk defa öğrenecektir.

Millî devlet sisteminin kurgulanması 1920'ler boyunca devam ederken, din ve halkın yeri muğlak da kalsa, vatandaşlık esası yaşayış biçimine yönelik devrimler kamu ve kamusal alanları biçimsel olarak epeyce değiştirme gücüne sahiplerdi. Medeni Kanun özel alanı değişime tabii tutuyordu.

İktisadi alan batı kanunlarıyla düzenleniyordu. 1930'lu yıllar Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin parladığı, Üniversite reformunun yapıldığı, Türk Tarih Cemiyeti ve Türk Dil Cemiyeti'nin kurulduğu yıllardır. Bir milli devletin ve hızla milllileşmekte olan bir toplumun bilgisinin "bilimsel" yalanla üretilmesi devrimin bu düzenlemelerin amacı olarak anlaşılmalıdır. Milli Devletin çağında, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihte şemsiye görevi görmüş Türk kültürünün kavrayıcı niteliği etrafında kurulmasının öngörülmesinden tabii ne olabilirdi?

Müslümanlık ve Laiklik: Bu dönemde tüm Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlar'dan Türkiye'ye kaçmış çeşitli ırklardan nüfus, bir Müslüman toplum hayatı ve Müslümanları emniyetten mahrum bırakmayacak bir devlet arayışı ile gelmişti. Milletlere ve dinlere göre ayrışmaya zorlanmış Orta Doğu coğrafyasında, Türkiye'den ayrılan nüfus da bağlı bulundukları dine göre göç etmişti.

Örneğin, göç etmek isteyen Ermenilerin hepsi yeni kurulan Ermenistan'a gitmediler; genellikle Katolik olanlar Fransa'ya ve Lübnan'a, Protestan olanlar Amerika'ya, Gregoryen olanlar Ermenistan'a gittiler. Yine Türkiye'den Yunanistan'a göç eden Ortodoksların birçoğu Yunan soyundan değil, Türkçe konuşan Türk soylulardı. Dolayısıyla, yeni millî devletlerin oluşumunda soy kadar din de etkili oluyordu. Türkiye'de toplayan Müslüman nüfusun ortak eğilimlerini, dini kamu alanından/devlet işlerinden uzak tutmak şartıyla, toplumsal ve kültürel alanda bütünleştirici bir basamak kabul etmek ve milletleşme aşamasına daha hızlı geçmek tasarlanabilirdi. Şartlar bu iken, böyle bir geçişe toplumca kabul edilebilir açık gerekçe gösterilmiş olmalı idi.

Sosyo-kültürel, sosyo-politik bütün alanlara toptan bir laiklik akımı salınmasının arkasında iki tür fikir olabilir. Birincisi, Şarkiyatçılığın İslâm'ı olumsuzlayan söylemi, ki Osmanlı'nın geri kalmasını dine bağlayarak ilerlemede din etkisinden tümden kurtulmak umulmuş olabilir. İkincisi, A. Comte'un positivizminin laik tarih görüşünün bütüncül bir uygulanması ile muasırlaşmada daha hızlı sonuç alınabileceği hesabedilmiş olabilir. İkisi birbirini tam dışlamadığı için ikisi birlikte de kabul edilmiş olabilir.

Diğer Müslüman ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de, laiklik, demokrasiden ziyade Batılılaşmanın öncelikli bir gerekliliği olarak kabul edilmiştir.28 Doğal değişim süreci tam Batılılaşma yönünde olmadığı için laiklik toplum mühendisliğinin bir unsuru olarak görülmüştür. Topluluk mühendisliği ve birey mühendisliği kısmına ise girilmemiştir. Bundan en çok memnun olan mezhepler olmuştur. Halkçılık ilkesi içinde hem topluluk, hem birey hakları korunmuş sayılabilir.

Türk laikliği, 1924'te sultanlığın ve halifeliğin ilga edilmesi, dinî eğitimin, Evkaf Nazırlığı'nın, şeriat mahkemelerinin ve dini unvanların kaldırılması, 1926'da İsviçre Medenî Kanunu'nun iktibası ve 1937'de bir Anayasa değişikliğiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğunun ilânı gibi, yasama ve yürütme seviyelerinde kökten kurumsal değişiklikler ortaya koymuştur. Diğer yandan, "millet" kelimesinin tanımı din ögesini de taşıdığı için, yerine din çağrışımı yapmayacak vurguyla "ulus" kelimesi ikame edilmeye çalışılmıştır.

Fransız "leicite"si, kilise ve devletin tam ayrılmasıdır. Türkiye'de din işleri devlet tarafından yönetilmektedir. Fransız ve Türk laikliği arasındaki benzerlik kamu alanından dinin çekilmesi konusundadır.

Cumhuriyetin kuruluşundan 1926'ya kadar sentez yanlısı Ziya Gökalp'in modernleşmeciliği geçerli idi.29 Kendisinin hayattan ayrılması toplumsal değişim uygulamasının sertleşmesinde etkili oldu. 1926-1946 arasında katı, 1950'lerden 1997'ye uzanan dönemde şiddeti gittikçe yumuşayan çekişmeler yaşanmıştır. Dinî değerlerin de kamusal alanda meşrulaşması bir toplumsal mesele olarak devam etmiştir. 1960, 1971 ve 1980 askerî darbeleri bu süreci kesintiye uğratmıştır. Fakat, her seferinde demokrasiye yeniden dönüşle, aynı siyasî partiler aynı örgüt ve liderlerle, değişik isimler altında tekrar kurulmuşlardır.

Türk laikliği, kamusal alana belli programlarla muasır hayat tarzını zorlayan, kendi ahlâkını ikame eden, yol gösterici, eğitici, yönlendirilmeci, "didaktik"30 bir laiklik halini almıştır. Türkiye'de modernleştirmeci bir ideoloji olarak laiklik, kamusal hayatın denetime alınması sonucunu doğurmuştur ve tektipleştirme eğilimi yüksek olmuştur.

Sınıfsızlık İdeolojisi: Eğer, toplumsal farklılaşma, mülkiyet sahipliği, parasal sermaye ve ekonomideki etkinliğine dayalı dünya görüşü ve ahlâkî değerler oluşturma açısından açıklayan "sosyal sınıf" kavramıyla yorumlanacak olursa, Osmanlı Devleti'nde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ülkede sınıflar yoktu. Sınıfsız toplum ideolojisi, Yeni Türk Toplumu Tasarımı'nın bir özel boyutu olarak benimsendi. "İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz", uranıyla eşitliğe dayalı bir muasır millet oluşturmak hedef alındı.

Faaliyet zümreleri vardır. Bunlar birbirlerini tamamlayacak şekilde aynı amaca hizmet ederler. Eğer, Batı modeline sadık kalınsa idi böyle bir ilkenin mümkün olamaması gerekirdi. Ayrıca, Birinci Türkiye İktisat Kongresi'nde kabul edilen meslek tabakalarından tüccarlar ve sanayiciler arasından sermayedarlar çıkarılacağı kabulü de vardır. Bu ilkenin anlamı, üst değerler sistemi ayrışmamış ve Türk toplumunun geleneksel sosyal adaletçilik vasfını kaybetmemiş tabakalardan oluşması, olmalı. Türk toplumunun muasır hayat programı açısından yorumlanmış hali, olarak da görülebilir.

Toplumu geri bıraktırıcı unsur olarak din ve tüm etkileri sorumlu görüldü. Dönüştürücü dinamik araç olarak ilerici aydınlar seçildi.

İlerici aydınların simgesel bir rol üstlenerek diğer zümreleri eğitmeleri ve onlara örnek olmaları görevi, bu zümrenin önündeki yolları açtı.

İlerici aydınlar güç mevkilerine yerleştikçe yönetici seçkinlere dönüşmüşler; yerlerini korumak için yeni yorumlar geliştirerek ve güç kullanarak güç mevkilerinin bazen tamamını bazen bir kısmını işgal etmeye devam ettikçe zümreleşmişler; ülke kaynaklarını merkezin denetimi altında toplayarak devlet kararlarıyla kullanabildikleri oranda sınıflaşmaya yönelmişlerdir.

Temel Kurumlarda Laikleştirme: Toplumun temel kurumlarından, din ve hukuk, topluma çerçeve verme; aile, ekonomi ve idare hayatta kalma; siyaset ve eğitim, toplumu geleceğe taşıma işlevlerini görürler. Türk devrimi tam bir sosyo-kültürel mühendislik kurgulanma tasarımıysa, her kurum için neleri öngördüğü, o gün için de, bugünü değerlendirmek bakımından da önemli. Tasarım: laiklik adına din'in devlet işleriyle birlikte toplumdan, ilim yönteminden, düşünce sisteminden de çıkarılarak dünyevileşecek bir toplum öngördü. "Hukuk"un İslâm hukukundan arındırılması, çeşitli ülkelerden Türkiye şartlarına uyarlanan bir kanunlar demeti elde edilmesi, aile, hem toplumun temel birimi, hem de dinin barındığı başlıca kurum olarak, modern bilgi, davranış ve yaşayış tarzı ile donatılmak ve dinin etkisinin ailenin tercihine göre kısıtlamak suretiyle ele alındı. Aile tasarımı kadın-erkek ortak hayat projesi olarak öngörüldü. İdare toplumun güven ve hayatta kalma unsuru olarak, Türk önceliğine göre, önce üst yönetim = devlet eşitliğinde alındı. Cumhuriyet'le "devletin" kuruluş biçimi olarak ileri bir adım alındı; ancak devletin "idare tarzı" (rejimi) belirlenmeyip gelişmelere bırakıldı. Dolayısıyla siyaset, devlet-idare denkleminin bağımlısı tutuldu. Üretim tarzı = ekonomik sistem tercihi ilke olarak liberal ekonomi yönünde yapılıp, uygulama gelişmelere bırakıldı. Eğitim, amacı kişiyi toplumun öngördüğü toplum ve siyaset (idare yapısı yönetim) ile üretim tarzına hazırlamakken, siyasal ve ekonomik sistem tercihi net olmayınca, hayata hazırlama boyutu zayıf kalan bir görev oldu. Geleneksel kültürel yapı redde uğrayınca, ilerisi açık görülen tek unsur olan Cumhuriyet'in benimsetilmesine ve toplum için öngörülen yeni hayat tarzının biçimsel unsurlarına odaklandı.

Kültürde Laikleştirme: Dinin kamusal alandan dışlanması ve özel hayatta da sınırlandırılmasının bütün kültür unsurlarının değişimine bağlı olduğu kabulü vardır. Başta alfabe ile dil devrimi, musikî, sanat, edebiyat, mimarî, şehircilik gibi kültür araçları; nezaket kuralları, isim ve unvanlar, dinî işlevleri olan tüm kurumların kaldırılması, yeni toplantı usulleri, Batı sanatları vakıfların devlete devredilmesi gibi toplumsal dayanışmaya yardımcı kültür değerleri; devrim ahlâkının kurulması ve bilim ve teknolojide Doğu'nun reddi, Batı'nın tek kaynak olarak kabulünü kapsayan geniş bir yelpazede değişim öngörülmüş ve iniş çıkışlı bir seyir içinde uygulamaları devam ettirilmiştir.

Sanayileşme: "Batı'ya rağmen Batılılaşma" iddiası, bir yandan Batı'nın yapısalcı determinizmini reddederken, Batı'nın ekonomik modelini çok iyi kopyalama iddiasını taşıyordu. Anti-emperyalist mücadelenin başarısını sanayileşmenin derecesi ile ölçen bir kalkınmacılık başladı.

Fennini/teknolojisini Batı'dan alan, temel mallarda kendi kendine yetebilen, ama onunla boy ölçüşerek karşılaştırmalı üstünlükler geliştiren bir sanayi. Kemalizmin "milliyetçilik" ve "devletçilik" ilkeleri millî kalkınmacılığa yönelik toplumsal nitelikleri tanımlar.

Daha Cumhuriyet ilân edilmeden, 17 Şubat-8 Mart 1923 tarihlerinde İzmir'de Türkiye'nin her yerinden katılan meslek birlikleri temsilcileriyle toplanan I. Türkiye İktisat Kongresi liberal düzende kalkınma kararı aldı. Kongre'nin uluslararası mesajları vardı: Örneğin, yeni Türk Devleti'nin iktisadî politikalarının ne olacağı hakkındaki belirsizliği kaldırarak rahatsız olan ve rahatsız etme yollarını arayan yabancı sermayeye mesaj vermek; Bolşevik İhtilali'nden sonra yayılan sosyalist veya komünist politikalar bekleyenlere cevap vermek, gibi. Ama asıl sebep, Mustafa Kemal'in "Büyük Zafer"den sonra, büyük bir ceht gerektirecek "İktisadî Zafer" yolunu arayışıydı.31

Cumhuriyetle birlikte hızlanan ulaştırma programı, toplumda iletişim ve etkileşimi artırma ve dünya ile bütünleşmeye yardımcı oldu. 1930'larda hazırlanan iki Sanayi Plânı ve iki Meslek Eğitimi Plânı, program niteliğinde olmakla birlikte, ulaştırma programıyla birleşince vatanın millî coğrafya haline getirilmesinin mekan boyutunu oluşturdu. Kısa sürede, çok kıt ve sadece öz kaynaklarla başarılı bir uygulama çıkarıldı. Bu devir Türkiye'nin kalkınmasının en hızlı olduğu yıllar oldu. Yüzde 12 civarında kalkınma hızları yakalandı.

Muasırlaşmanın simgesi olan yeni tekniklerle üretim ve tarımda makineleşme iktisadî önceliklerin başına alınmıştır. Ancak, Atatürk bu dönemin iktisadî başarısına yeterli bulunmuyordu. "İktisadî Zafer" bekliyordu.

1923-1938 İlk Dönem Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu Tasarımının Uygulamaları: Tasarım, kendi bakış açısını, doğrularını ve hedeflerini belirleyebilmiş ve hedefe yürüyecek güçleri toplamayı başarmıştır. Çağdaş görünüşlü ve davranışlı bir kamusal alan oluşturulması, bu normlara uyanların bu alana kabul edilmesi Cumhuriyetin hedeflediği medenî sosyal ve sosyo-kültürel düzeyi simgeledi. Yeni toplum tasarımı ağırlıkla toplumsal boyut üzerinde uygulanmış, kültürel boyut üzerinde etkili olma amacı taşıyan önemli hamleler yapılmıştır.32 Türkiye topraklarının tekrar vatan haline getirilmesi için yapılan fiziki tasarım dahiyane, uygulanışı günün imkanları hatırlandığında hayret vericidir. Fiziki yapılanmayı destekleyecek iktisadî yapılanma boyutu çeşitli denemelerden geçerek, 1930'lu yılların şart ve imkanlarıyla oldukça iyi bir çözüm ve hız kazanmıştır. Buna karşılık, çok partili hayata geçiş için yapılan iki deneme, halkın ilgisinin yüksekliği nedeniyle kısa sürede durdurulmuştur.

Cumhuriyetle birlikte, sistemdeki olumlu dönüştürücülerden bir kısmı yer ve unvan değiştirmiş, bir kısmı kaybolmuş, kalanları ise kuvvetli olumlu etki gösterme gücüne kavuşmuşlardı. Örneğin; artık hanedan yoktu; aydınlar azalmış ve etkisizleşmişti. İdare çarkı Osmanlı Devleti'nden hemen bütün unsurlarıyla devralınırken yeni yetkilerle çok etkili konuma gelmişti. Kapalı piyasa ortamında ticaret giderek sınırlanıyor, ekonomi dışa bağımlılıktan devlete bağımlılığa dönüşüyordu. "Hürriyet" fikrinin yeri ve kamusal alan muğlak kalmıştı: I. Türkiye İktisat Kongresi'nde alınan temel kararların değiştirilmemesine rağmen, hür siyasete ve serbest ekonomiye geçişin şartlarının oluşmadığı görüşü kabul görebiliyordu. Bu durumda, olumlu dönüştürücülük işlevleri idare çarkı ile memurlara kalıyordu.

Devletin yeniden yapılanması bakımından Cumhuriyet, bu tasarımın en özgün ve cesur adımıdır. Tüm dünyada ve dağılan Osmanlı Devleti'nden çıkan yeni devletlerin hepsinin hanedan ve krallık arayışına girdikleri bir devirde, Türk İnkılâbı'nın saltanatı kaldırması (1924) hayli ileri bir adımdır. Devletin "yapılanma şekli"nin çok çağcıl şekilde belirlenmesine rağmen, devletin "idare tarzı" tercihi (siyasal rejimi) ile dengelenmesi işi denemelere bırakılmıştır. Tasarımın bu aşamasında demokratik idare tarzı bulunmamaktadır. Devrin uranı, "halk için halka rağmen" dir. Devlet'in laik niteliğinin takdimi ve gündelik hayata uygulanma üslubu en tepki toplayan husus olmuş; toplumdaki sun'î ayrışmanın ve idarenin demokratikleşmesi çelişkilerinin temelleri atılmıştır. Ayrıca, daha önce başlamış merkezîleşme yönündeki hareket devam ediyordu. Her alanda reform söz konusuyken idarede özgün bir düzenleme söz konusu olmamıştır. Bazı yeni kurumların ilavesi ve bazı kurumsal düzenlemeler bu dönemi tanımlamaktadır. Toplumu şekillendirecek sosyal ve kültürel reformlar bu idarî yapı ile yayılmıştır. Otoriter eğilimler artış göstermiştir. Buna karşılık önderlik, Mustafa Kemal Atatürk'ün şahsında üstün etkide bir dönüştürücü öğe olarak işbaşındaydı. Türk Devrimi "Ulu Önder Atatürk" uranıyla, karizmatik önderlikle, yürütülmüştür.

Diğer yandan henüz toplum yapısında önemli değişiklikler olmasa da, Atatürk'ün önderliği, umutlu hedeflere erişileceği ve halkın iktisadî açılımlar elde edebileceği beklentisini besledi.

Sınırlı sayıdaki yetişmiş insan gücünün oldukça hızlı artırılabilmesi, gayretli çalışmalar ve fedakarca katılım, halk sağlığı, sivil teşkilâtlanma ve eğitim alanlarında parlak sonuçlar elde edilmesine yol açtı. Öncü ve aydınlatıcı roldeki kamu görevlileri toplum hizmeti ruhunu yansıtabildiler. Halkçılığın halk kültürünü yüceltme yanı öne çıktı.

Atatürk'ün öğüdü ile kışlasına çekilip savunma amaçlı ve sessiz, kendini geliştiren askerî kesimin sivil hayatın işlerinden uzakta durması, özellikle kamu alanında ve kamusal alanda modernleşmeden beklenen sonuçlara doğru gösterişli bir atılım yapılmasını sağladı.

Bir istiklal savaşının kazanılmış olması, Atatürk'ün önderlik mahareti, yeni devletle birlikte açılan ufuk ve yükselen ülküler, kamu yönetimindeki eski dinamiklerin yeni uyarılara olumlu cevaplar üreterek devam edebilmelerinin sebebidir. Örneğin, Cumhuriyetin ilk on-on beş yılı, mühendislik, tıp ve eğitimde kendini yenileyen ve çağı yakalayan sonuçlar ve atılımlar dönemidir. İthal ikameci tümleşik büyük sanayinin kuruluşu, uluslaşma coğrafyasının düzenlenişi (tarım, ham maddeler ve belirlenmiş stratejik sanayi odaklarını demiryolları ile bağlayarak iç pazarı oluşturmaya başlama), önemli ilaçların mevcut olmadığı bir devirde Türk sağlık kadrolarının verem, sıtma, frengiyi ülkeden silmesi, Kurtuluş Savaşı mualliminin Cumhuriyet öğretmenine el vererek ilettiği heyecan ve idealizm, 1930'ların parlak maarif kadroları, Türkiye'nin bünyesini yeni hayatın amaçlarıyla ve çağın ilerlemeci yaklaşımlarıyla bağdaştıran müfredat, ilk on yılda Batı'daki ile eş değer eğitim düzeyi, özgür vatandaşın yetiştirilmesi hamlesi inkar edilemez yönetim başarılarıdır.

Sadece Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka ve Serbest Fırka'nın açılıp kapatılması ile sınırlı kalmayan, 1920'lerde başlayan muhalefetin 1930'larda yükseldiğine dikkat çekilmelidir.33 Bergons'a yakın, fakat kendi yorumlarıyla çıkan Peyami Safa34 İsmail Hakkı Baltacıoğlu,35 Mustafa Şekip Tunç'un36 yansıttığı akım, "fen/teknik ile maneviyat arasında fikri bakımdan büyük nispetsizlik" olması itirazına dayanıyordu. Giderek yanına daha büyük kitleler toplamaya başladı.

Atatürk'ün ölümünden bu yana, tüm idarede gerileme gözlemlenmektedir. Kamu yönetiminin aslî işlevlerini yerine getiren kurumlar Tanzimat'tan devralınan fakat sürekli artan merkezîyetçiliğin pençesine düşmüşlerdir. Türkiye'deki hastalığın birinci sebebi budur.

1939-1946 Dönemi'nde Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu Tasarımının Yorumu: İç siyaset ve idare giderek merkezîleşen süreçte yürüdü. Halka hizmet götürme yerine, halkın idaresini yapma anlayışı Atatürk'ün bir kısım ilkelerinden de saparak devam etti. Atatürk'ün yeni toplum tasarımı ilk yarayı ölümünün ertesi günü Ankara İmar Plânı üzerinde yapılan değişiklikle aldı. Tasarımın toplumsal ve kültürel boyutları bütünleşme heyecanı etrafında tutulamadı, baskı sonucu yönetici zümre ile halkın ayrışmasına dönüşme eğilimine girdi. II. Dünya Savaşı'nın doğurduğu güç şartlar altında iktisadî boyut tamamen devlet denetimine girdi ve harp döneminin ekonomide tahsis ve izinler düzeniyle popülizmin temeli gelişti. Siyasal boyut, iç siyasetten ziyade dış politika üzerinde yoğunlaşarak başarılı bir dönem yaşadı.

Bu dönemde ortaya çıkan otoriter idare, bir yandan Atatürk'ün ölümü sonrasında ortaya çıkan boşluğu doldurmak ve iktidarını sağlamlaştırmak için ürettiği değerlerle beslenmiştir.37 Daha sonra demokrasiye geçişle birlikte, demokratikleşme taleplerine, bazen de sapmalarının önünü kesmek veya seçkin zümrenin uygun gördüğü şekilde yönlendirmek üzere bu döneme sık sık atıf yapılmıştır. 1940'lı yıllarda iktidarın "açık oy, gizli tasnif"li zihniyetinin kendi yorum ve uygulamaları görülmüştür.38

Türkiye'de bu dönüşümün sistem boyutunda sağlanamamış olması tartışma konusudur. Laiklik uygulamayan ülkeler, demokrasi ve bilim-teknikte atılımlar yaptıkları halde Türkiye'de Tasarımın çerçevesine, pozitivizmin, teknik ve siyasal/kamusal alanları da dinden arındırması görüşü dahildi. Bu alanlar dinî değerlerden arındırılmıştır ama, uygulamalada, pozitivizmin gereği olan serbestleşmeye ve ürün elde etme aşamasına geçilememiştir. Bunda merkezî seçkinci zümrenin gücünü elde tutma, dolayısıyla halka güvensizlik gösterme tavrı etkilidir. Diğer yandan, sosyo-kültürel sahada ise, o dönemin menfî boyutlu şarkiyatçılığının pekçok önerisi Türkiye'de de daha şiddetlisiyle görülmüştür.39

1940'larda, Atatürk'ün yönü olan kavrayıcı Türk kültürünü geliştirmeye paralel olarak milletleşme süreci, resmi kültür politikasının değiştirilmesiyle çatallanmıştır. Greko-Latin kültürünün esas kabul edilmesiyle ve bu kabule "Türk hümanizması" adı verilmesiyle, gerçeklere yönelik bilgi üretme ve eğitim sorunu başlamıştır. Eğitimde ikilik (millî köklere yönelik tarih tezi ile Helenistik dünyanın biricikliğini fetiş haline getiren Türk hümanizmacılığı) yanında etnikliğin bilinçlendirilmesi gündeme gelmiş ve milletleşme sürecini engelleyen unsurlar olmuşlardır.40

Zamanla idare-devlet-parti özdeşliğinin artması, sosyal yapıda birbirlerini uyaran ve besleyen yeni dönüştürücü ögelerin ortaya çıkışını engelleyici bir tavır oluşturdu. Atatürk'ün hayata veda etmesiyle, bu yapı, açıcı ve sürükleyici unsurunu kaybetmiş, İkinci Dünya Savaşı'nın etkisiyle de tam kapalılığa girmiştir. Böylece her yeniliğin ve talebin "idareyi oluşturan kadroların" süzgecinden geçirilmesi, toplumun kendini ve sistemini oluşturma hakkının kullanılamayacak olması Türkiye'nin gündemine kesin olarak oturmuştur. Kanaatimizce, "Çağa Cevap Toplumunu" oluşturma tasavvuru burada kaybedilmiştir. Batılılaşmanın özü de böylece gözden kaybedilmiştir; çünkü Batılılık ekonomik ve siyasal anlamda sistemin ve devletin aşağıdan yukarıya doğru oluşturulması olgusudur. "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diyen Türkiye'ye bu yolu bulma fırsatı'nın verilmesi gerekirdi. Oysa, o dönemde yetişen aydınların ve idarî kadroların toplum tabanını yansıtmaktan/halkçılıktan ziyade ondan ayrışma eğilimleri yüksektir. Memurlar, ömür boyu istihdam ve sosyal güvenlik güvenceleri ile toplumun ayrıcalıklı zümresidirler. Dünyayı kendi açılarından yorumlama eğilimlerinin fazla olması beklenir, ancak Batılılaşmada öncülük yetkisi de memurlarda idi. 1940'ların sonunda kadro, ilerlemeci hamlenin öncüsü olma dirikliğini kaybetmiş bulunuyordu. Ancak, kendisinin modernleşmeciliğin bekçisi ve asıl temsilcisi olduğuna olan inancı pekişmişti.41

Cumhuriyetin 20-25. yıllarına gelindiğinde eskiye dair pekçok şey değişmişti. Ancak, 10. yılın aksine ne halkın memnuniyetinden, ne de fikrî tatminden söz etmek mümkün oluyordu. Özlenen toplum yapısına bakarak Türkiye'de nelerin eksik kaldığı, Marshall Yardımı, Milletler Cemiyeti ve Kuzey Atlantik Anlaşmaları gündeme geldiğinde idarece resmen kabul edilmiştir.

Demokratik Türk Toplumu

Tasarımı

Bu dönem 1946-1960 arasında yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası dünya konjonktürü Türkiye'nin hür dünya yanında yer almasını gerektiriyordu. Bu, Batılılaşma tercihiyle uyumlu bir durumdu. Türk yönetiminin kendini serbestiyetçilik ilkelerine uyarlaması gerekecekti.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası kuruluş ve antlaşmalarda yer almanın şartlarından olan demokratik idare tarzını hukuken sağlayacak düzenlemeler 1945-1946'da yapıldı. Yönetim büyük bir devlet sorumluluğu içinde gerekli tavrı aldı. 1946 seçimleri iyi düzenlenemedi ama 1950 seçimleri deneyimli bir toplumun hür seçimleri oldu. İktidar pürüzsüz el değiştirdi.42

Kazanan Demokrat Parti, Cumhuriyet'in ilk yıllarında halkın coşkusuyla karşılanan Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka ve Serbest Fırka'nın devamı özelliklerini taşıyordu. Cumhuriyetçi muhafazakâr muhaliflerin, geniş anane çerçevesinde halkın yaratıcılığına getirilecek iyi bir önderlikle "seferber edici modernlik" siyaset tarzının mümkün olduğu görüşünü uygulamaya koydular.43 "Yeter, söz milletin!" uranıyla çıktı. Muhafazakâr, milliyetçi, kalkınmacı, demokrat. Bu oluşumun tam şeklini alması, Atatürk'ün vefatından sonraki dönemde, yönetimin halka haşin davranışı ve halkın yeni sistemin atıf noktalarını pek anlamadığı bir ortamda koruyucusuz kaldığını hissetmesine dayanıyordu.44 Bunun için Demokrat Parti'de Atatürk'ü önder tutan simgeler fazla olmuştur. Örneğin, Atatürk'ten sonraki Cumhurbaşkanının kendine ayrı bir unvan vermesi -Millî Şef-, paralara kendi resmini bastırması gibi uygulamalar kaldırılıp, Atatürk'ün kurucu olarak en yüksek yerde bulunması temin edilmiştir. Atatürk'ten sonra gelecek önderlerin demokratik bir dönüşümlülük içinde olmaları gerektiği mesajı verilmiştir. Atatürk'ün sürüncemede kalan, Türk toplumunun hassas olduğu konulardan olan, kabir inşaatı tamamlanmış ve naaşı yerine yerleştirilmiştir.

Parti kadroları Atatürk reformlarını içselleştirmiş modern kişilerden oluşuyordu. Parti'nin geniş tabanında yer alan yorum farklılıklarını bağdaştırıcı, bir üst düzleme taşıyıcı hedefler gösterebilmişlerdir.45

Cumhuriyet dönemindeki "yeni Türk toplumu tasarımı" fikrinin ikinci canlanışı seçimleri yeni partinin kazanması ve 1950'lerde fiilen demokrasiye geçişle birlikte Demokrat Parti iktidarında yaşandı. Atıf, Atatürk döneminin I. Türkiye İktisat Kongresi'nden itibaren amacı olan liberal siyasî ve iktisadî politikalara idi. Atatürk'ün ileri hedefini gerçekleştirecek kadro olarak kabul görüyorlardı. Bu ortam, aydının halkını bulması, halkın iktisadî ve siyasî hayata çıkış yollarının açılması ve ortak yorumun üretilebileceği ümidini yarattı.

Demokrat Parti'nin "Demokratik Türk Toplumu" programı üç ana boyutta incelenebilir: 1) demokrasi uygulaması, 2) iktisadî hamle, 3) dış politikada masaya eşit şartlarda oturma.

Yönetim, yılların bekleyen yenileşme talep ve projelerini her koldan birden uygulamaya geçirdi.

Devletçilik yine, Atatürk döneminde yapılmış olan tanımı ile, hal­kın yapamadığını kamu kesiminin yapması olarak ele alınıyordu. Hızlı kalkınma, düşük enflasyon, alt yapı alanlarında ülke boyu hamleler, fabrika bacaları, tarımın sürükleyicilik kazanması, istihdam artışı, gelirlerin yükselmesi, köylünün hayata katılışı, meslek eğitiminin yenileştirilmesi ve
öğrenci artışı hamlesi, karayolları, şehir alt yapısı...

Atatürk'ün diplomaside "eşit şartlar" ilkesini, Demokrat Parti eşit şartlar ve diplomatik sonuç şeklinde uygulamaya koydu. Dış politikada en önemli adım, Kore Savaşı'na asker göndermek suretiyle Türkiye'nin NATO'ya üye olma şartlarını tamamlaması ve 1946'da başlattığı süreç sonucunda üye olmasıdır. Bundan sonra ordunun alt yapısının modernleştirilmesinde bir hamle başlamıştır. Güç dengelerinde Türkiye'nin yeri daha da ağırlık kazanmıştır. Buna karşılık, o devirde, NATO'nun önşartları içinde harp sanayiine yönelik sanayilerin tasfiyesi de olduğundan, Türk sanayii oldukça önemli bir kayıpla karşılaşmıştır. Harp sanayii Atatürk'ün sanayi tasavvurlarının önemli bir boyutunu teşkil ediyordu. Orta Doğu'da yapılan uzlaştırma ve Bağdat Paktı, Balkanlar'da barışçı ilişkilerin düzenlemesi, Kıbrıs sorununun çözümü ve Kıbrıs'a güvence sağlayan Garantörlük Anlaşması'nın imzalanması diğer bazı ilerlemeler olmuştur.

Siyasal alanda, halkın Partiler Kanunu'na göre örgütlenmesi, en alt yerleşim birimlerine kadar, ocak-bucak teşkilâtlarıyla siyasete katılmasının teşviki büyük bir canlılık yarattı. Ticaret arttı; şehirlerin ve küçük şehirlerin sermaye birikimi belirdi. Ekonomik faaliyet artışına ve tarımda makineleşmeye paralel olarak ilk büyük iç-göç dalgası başladı. Şehir çevrelerinde gecekondular kurulmaya, modern seçkinler için düzenlenmiş ortak mekanlarda şalvarlarıyla köylüler dolaşmaya başladı.

Tüketim kalıpları ve kamu alanında görünürlük açısından, toplumda özellikle erkek-kadın ortak yaşamında modernleşme eğilimlerinin halk tabakasına inmesi ilk defa bu yıllarda yaygınlaştı.

Yıllardır toplumun tepkisini toplamış olan, "ezanın Türkçe dışında bir dille okunması yasağı" kaldırıldı. Bu toplumda, modernleşme ile ezan gibi dini bazı simgelerin çelişmediği düşüncesini ve rahatlamayı sağladı. Buna karşılık, siyasî muhalefet "gericilik" feryadı ile daha ilk yıllardan başlayarak giderek sertleşen bir muhalefet yürüttü. Bu dönemde toplum, muhalefetli toplumda yaşamaya henüz alışmamıştı. Bunu, üst değerler sistemindeki parçalanmaya, diğer bir deyişle laik kültür, millî kültür ayrışmasına bağlayarak kamplaşma eğilimine girdi. Muhalefet kadar, iktidar taraftarları da dışlayıcı davranıyorlardı. İki tarafın da, sıkı toplum içi denetime bağlı olarak hoşgörüsüzlüğünün çok yüksek düzeyde olduğu görüldü.46

Diğer tarafta, 1946'da çok partili siyasete geçildikten sonra demokratik idare tarzının gerektirdiği bir idarî reform daha gerekirdi. Yeni yapılanma için pekçok araştırma ve hazırlık yapılmıştı. Kamu yönetimine bütüncül yaklaşım fikri önem kazanmıştı. Ne var ki, siyasette yer alan yeniden örgütlenme, 1950'den sonra ek bazı kuruluşlar ve yeni bakanlıklar hariç, eski bürokrasiye bütüncül bir dönüşüm getiremedi; reform yapılamadı. Dinamizmini kaybetmiş eski idarî yapı ile demokrasi dönemi uygulamalarına geçildi. Eski temel yapı, büyük ölçüde, yapılan yeni atamalar ve üslupla işletilmeye çalışıldı.

Ancak roller değişmişti. Modernleşmede öncülük rolü halkın desteğine sahip siyasî kadrolara geçmekteydi. Merkezîyetçi idarî yapı ise bunu bir türlü kabullenmiyor, direnmeye çalışıyordu. 1950'lerin mühendislik alanlarına ve projeciliğe getirdiği hamle, kamu yönetiminde kurulan ek birimlerde verimli olmuş, klasik merkezî idarenin ana yapılarındaki ve halka karşı tutumundaki etkisi ise sınırlı kalmıştı. Diğer yanda, Türkiye'nin bu değişimini yönetebilecek teknik kadrolar hala yetersizdi ve hamle hayli programsız yürümekteydi. Daha sonraki yıllarda sıkça yaşanacak hızlı kalkınma dönemi kaynak darboğazlarından ilki zuhur etti. Enflasyonun yükselmesi ve devalüasyon takip etti. Saflarını sıklaştıran memur ağırlıklı kadroların şiddetli tepkisi gecikmedi.

27 Mayıs 1960 Darbesi: Darbe, Demokrat Parti muhaliflerini sevindirirken, genel olarak Türk toplumunu modernliği konusunda şüpheye düşürten bir şok yaşattı; Batı dünyasına ortak adayı Türkiye, dış ve iç dünyanın gözlerinde üçüncü dünyanın yanına düşüverdi. O tarihte, dünyanın 6-7 etkin diplomasisinden birine sahip olan Türkiye'nin bu gücünü koruyamamasında darbe imajının rolü büyüktür. Halkın oylarıyla iktidarda olan parti kapatıldı; parti başkanı/seçimle gelmiş başbakanı asıldı.47

Türklerde, 141 yıldan sonra ilk defa bir Başbakan (Sadrazam) görevde iken idam ediliyordu. Halkın devletine geleneksel, bakışına şüphe oturdu. Yönetimde sorunlar yaşandığı zaman Atatürk'ün şahsında, sıkıntının aşıldığını, düzelme ve değişim yaşanabildiğini görmüş olan halk, 1939-1949 arası dönem de yönetimden çektiği sıkıntıyı bir iktidar sorunu olarak görmüştü. İktidar değişince artık böyle yönetilmekten kurtulduğunu düşünmüştü. Ülkenin yarısından çoğunun oyuyla çıkan iktidarın alaşağı edilmesi, taraftarlarının "kuyruk" diye toplumdan dışlanması, halk-devlet ilişkilerinde bugüne kadar artarak devam eden yeni güvensiz bir süreç başladı: Yönetimin yaptıklarına tepkisiz kalmak, fırsat verildiğinde -genellikle seçimlerde- mesajlı tavır koymak.48 Bu durum toplumun şiddete eğilimli olmayan demokratikleşme özellikleri olarak yorumlanabilir.

Devlet'in toplum mühendisliğine, aktif siyaset mühendisliği boyutu da eklendi. Kuvvetli olan tarafın, orta sağın, bölünmesi yoluyla hakim zümrenin iktidara yaklaşmasının yolunu açmak üzere başlatılan bu uygulama, zamanla tüm partilerin bölünmesine ve toplumda parçalanmışlığa yol açmıştır. Giderek merkezin boşalıp aşırı uçlara doğru küçük, yerel öncelikli grupların kümeleşmesine dönüşmüştür. Devletin kamusal alana yayılıp vatandaş alanını daraltması, yapıcı sivil toplum faaliyetini ve toplumun siyaset yapacağı bir zemin olarak siyasî partilerin gelişmesini önlemekte, merkezin elinde toplanmış kaynaklardan menfaat elde etmeye yönelik bir şebekeleşmeye yol açmaktadır. Siyasî fikir, cesaret demokratik hak arama vb. özellikler yerini fırsatçılığa, baş eğmeye bırakmaktadır. Parti ağalıkları oluşursa kulluğun geri dönüşü yaşanır yorumları başlamıştır.

Uç grupların merkeze doğru yürümesini veya yerlerinde büyüyüp iktidar olma ihtimallerini ortadan kaldırmak için zaman zaman yapılan silkeleme hareketleri ve siyasetsizleştirme (depolitization), toplumun modern toplum halinde dönüşümünü geciktirmekte, topluluklar halinde kalmasına, cemaat özellikleriyle idare edilmeye hazır kümelerin belirmesine yol açmaktadır. Kökü 1960'tan gelen bugünkü toplumsal anemi, toplumun bugününü kurma, geleceğini yönlendirme konusunda iradesizleşmekte olduğunun göstergesidir.

Türkiye'nin bugünkü sorunları olan insan haklarının kullanımında ve demokratikleşmede gecikme, sadece bazı kesimlerin değil, bütün Türk toplumunun sorunudur. Durum, toplumun kültüründe bulunmadığı için demokratikleşmede zorlanmasıyla ilgili değil, demokrasiye yatkın kültürel ögelere sahip bir toplumun başlangıçtaki modernleşme tasarımının yozlaşarak merkeziyetçilikle kendisini kuşatması ve gelişmesine alan bırakmamasıyla ilgilidir. Kamuoyunun fırsat buldukça barışçı tepkisini göstermesi veya ahlâkî yüksek değer olarak dürüstlük ve ülke ve toplum sevgisini koruma mücadelesi verdiğini bilmesi, fiiliyatta, ekonomik düzenden pay alabilmek için yaptıklarının yanında etkisiz ve edilgen bir tutum olarak kalmaktadır.

O günlerde, Üçüncü dünyadaki askerî darbelerini inceleyen araştırmacılar Türkiye'yi de incelediler. Dünyadaki eğilim, bir ülkede darbeler süreci başladı mı, bunu diğerlerinin de izleyeceği yönünde idi. İlk darbe en kanlısı oluyor, sonra şiddeti azalarak ama dolaylı yollardan siyaseti belirlemeye çalışarak iki veya üç darbe daha geliyordu. Sonuncusunda, iş şantaja kadar varabiliyordu.49

Türk Sanayi Toplumu Tasarımı

1961 Anayasası, kendisini meydana getiren ortamın niteliğinden farklılaşarak demokrasi ve plânlı kalkınma fikirleri üzerine oturmuştur. Bunda, uluslararası gelişmelerin de etkisi vardır: Dünyada artık ulus devletin çoğulcu demokratik devlet olarak algılanışı, sosyal devlet anlayışını da kapsar şekilde kamu alanının genişlemesi, kalkınmacılıkta devletin öncülük rolleri, o tarihte dünya devletlerini biçimlendiren yeni akımlardı. İçerde ise, sermaye birikimi politikalarının bütünleştirilmesine (malî, insan, doğal, makine-teçhizat.), kaynak kullanımının sevk ve idaresinin yapılmasına, uygulamanın teknik üst koordinasyonunun yapılmasına ihtiyaç bulunmaktaydı. İdareyi bütünleştiricilik görevi plânlama işlevine yüklenmiş oldu. Kalkınma plânlaması, millî devletin örgütlenmesinin bir aracı olarak kullanılacaktı. Ana işlevlerinden biri örgütleyicilik olan millî devlet, böylece kendini bütüncül yapılandırma sürecine sokuyordu.50

Atatürk'ün sanayileşme hedefine çok yönlü bir strateji ile ulaşmanın çağcıl destekleri sağlandı. "Türk Sanayi Toplumu"nun gerçekleştirilmesi için Cumhuriyet'in sistem kurumu, Devlet Plânlama Teşkilâtı kuruldu. Türkiye'nin 1930'larda özlemini çektiği plânlama bilgisi ve kurumlaşması birikiminin 1950'lerde dünyada gelişme göstermeye başlamasıyla, Türkiye tasarımının ve uygulamasının çok yönlü, bütüncül, belli ilkeleri süreklilik taşıyacak şekilde sürdürülmesi fikri kendi yorumunu daha üst bir düzlemde belirleme imkanına kavuşmuştur. Plânlama teşkilâtının, yeni işlevsel ve bütünleştirici toplum tasarımından sorumlu olacağının en önemli kanıtı, işlevinin Anayasa ile "iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınma boyutlarının yönlendirilmesi" olarak çok boyutlu tanımlanmış olması; gelişmenin, iktisadî büyümenin uyaracağı değişime bırakılmamış olmasıdır.

Yeni toplum fikrinin üçüncü canlanması, kamu öncülüğünde, fakat demokrasinin gereklerine göre, toplumu dışlamaksızın yürütülecekti. 1961 Anayasası'nda "demokratik plânlı kalkınma" tarzı tercihi yer aldı. Kalkınma Keynezyen temele oturtuldu; kamu kesimi için zorunlu, özel kesim için yol gösterici, bir dönüşüm dönemi başlatıldı.

Türk Sanayi Toplumu Tasarımı teknik ilerleme ile ekonomide üretim ve üretkenliği artırma; kalkınmaya yönelik meslekli insan yetiştirme yoluyla toplumun tüm kurumlarını geleneksel dayanışmadan işlevsel dayanışmaya geçirme; Türk-Batı sentezinde kültürlü insan yetiştirme yoluyla sanayi toplumunun ilkeli, örgütlü, yapıcı değerler sisteminin oluşmasına katkıda bulunma esaslarına oturmuştur. "Sanayileşme, tarımda makineleşme, kentleşme" silsilesinde bir etkileşim süreci başlatmayı hedef almıştır. Bunun sonucunu; teknoloji bilgisi alt sektör tabanlarınca özümsenen ve geliştirilen ekonomik faaliyet, örgütlü sanayi toplumu ve kurumları, demokratik ve ilkeli sanayi toplumu insanı şeklinde alma­yı hedefliyordu. Ekonomide "hizmet ekonomisinden üretim ekonomisi"ne, toplumsal alanda "tarım toplumu"ndan "sanayi toplumu"na, kültür değerlerinde "toprak kültürü"nden "demokratik kültür"e geçilmesi tasarımları yapıldı. Plânlar, temsil ve katılım sağlanarak yapılacak, istikrarlı hükümetlerce uygulanacaktı.

1960'tan günümüze üç adet Uzun Vadeli Stratejik Plân yapıldı: 1963-1977, 1973-1995 ve 2001­2023. İlk uzun vade devam ederken, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile yapılan Ankara Antlaşması ve Katma Protokol nedeniyle İkinci Uzun Vadeli Stratejik Plân gümrük birliği hedefiyle beş yıl öne alınarak yapıldı ve uygulandı. Sekiz adet plân ve her yıl plân dilimleri olan yıllık programlar uygulandı.

1960'tan bugüne plânlı dönem devam etmektedir. Temel politikalardan biri 1960-1983 arası için "karma ekonomi"dir. Ancak, karma ekonomiyi devletçiliğin kalıplarında tutmakla, piyasa ekonomisine tedrici geçiş arasında büyük çekişme yaşanmıştır. Bunda Cumhuriyet döneminin iki büyük siyasî çekişmesi yanında, merkez sağın karşısında tanımlanan ortanın solunun devletçilik ilkesi yorumu etkilidir. Ekonomide, iç pazarın genişlemesi, sanayileşme, önemli bir sanayi kapasitesinin oluşması sanayide tüketim mallarından yatırım mallarına geçiş, gelirlerin artışı, tüketim ve hayat seviyesinin yükselmesi, toplumda eğitim düzeyinin yükselmesi, sosyal güvenlik ve topluma yönelik hizmetler sürekli artmaya devam etti.

Göstergelere bakılınca, niceliksel hedeflere ulaşma boyutunun oldukça iyi yürüdüğü, buna karşılık niteliksel ve gelişimsel boyutların geride kaldığı görülmektedir. Özellikle, fert başına millî gelir artışının yavaşlığının niteliksel sebeplere bağlandığı görülmektedir: Verimlilik düşüklüğü, uygun teknoloji seçimi güçlüğü, teknolojileri özümseyememe, tasarruf oranını artıramama, vergi gelirlerini ve tabanını genişletememe istihdamı artıramama gibi.

Bunun başlıca nedeni; ithal ikameci kapalı ekonomi politikalarının çok uzun sürmesi ve dış borca/sağlıksız kaynağa bağlı büyümenin çok uzun sürmesi olarak görüldü. Bunların doğal etkisi ekonomik ve sosyal amaçla örgütlenme düzeyinin düşük kalması idi. Örgütlenmeyi olumsuz yönde etkileyici siyasal sorunlar, parti bölünmeleri, siyasal istikrarsızlık ve kalkınma yarışında engel koyan dış çevreleri buna eklenince, karar alma güçlükleri arttı.

Çağımızın kalkınma plânlarının, ideolojileri ve tasarımları ne olursa olsun geçerlilikleri iki toplumsal amaçla ölçülmektedir: "Tam istihdam" ve "bölgelerarası farkların azaltılması" (Gelir dağılımı, bölgesel gelir dağılımı düzeldiği zaman büyük ölçüde düzeltilebilmiş olmaktadır.) plân uygulamalarının plânların kendileri kadar başarılı olmaması, siyasette yeterli örgütlenme ortamı olmamasına ve idarenin merkezî yapısına sık sık bağlanmıştır. Nitekim, siyasetin büyük hedefleri kolay kaybettiği görülüyordu. Bunlardan biri "tam istihdam" hedefidir. Bu amaçla yola çıkan kalkınma hamlesi, Almanya'ya işçi gönderme fırsatı çıkınca siyasetin gündeminden tam istihdam düştü; plânlarda ertelenmesi talep edildi; büyük işsizliğe rağmen halen gerçekten ele alınabilmiş değildir.

Yine Türk toplumunda bilimci eğitimin ve iş hayatında bilginin değeri, teknoloji olayına bakışta izlenebilir. Uygulama bilgisini özümsememek gibi bir hastalıkla bugünlere gelindi. Ekonomik sebepleri bir yana, edinilmiş bilginin örgütlenmesinin sanayiin kendisi olduğu fikri halen topluma yerleşememiştir51 ve toplumun, idarenin, üniversitelerin uygulamaya çözüm arayacak AR-GE talebi fiilen yok gibidir. Tek talep ithal teknoloji, olarak halen devam etmektedir.

Plânlı dönemin en iyi uygulamaları ilk on yılda tek parti hükümetleri döneminde -Adalet Partisi döneminde- oldu. Altyapı, temel sanayiler, eğitim ilerledi; tarımda üretim ve makineleşme arttı; ve de göç arttı. Kent çekimli değil, kır itimli göç dalgaları, kentleri genişleyen gecekondu hareleri şeklinde çevrelemeyi hızlandırdılar. Ülkemizde bölgesel göç olgusu, şehirleşme biçimini ve boyutunu etkileyen bir unsurdur. Bir yandan, şehirler de geleneksel şehirden düzensiz sanayi şehrine doğru hızlı dönüşüm, diğer yandan bu dönüşüm boyunca ortaya çıkan büyük boyutlardaki mekansal hareketlilik Türk sosyo-kültürel yapısını kökten etkilemiş ve sosyo-kültürel çözülme sürecinin süratlenmesine yol açmıştır. Söz konusu çözülüş süreci, sisteme dış dinamiğe bağlı olarak giren yeni olgularla (iletişim vb.) yeni boyutlar ve biçimler kazanmaktadır. Kentlerin "kent kültürü" ile yorum üretmeleri için destek verilirken, kentlilik hızla kayboldu; kentlerin köyleşmesi başladı. Tavizci, popülist politikalar devri buna tekabül etti. En fazla spekülasyon kent arazileri üzerinde yapıldı. Köylünün yaygın tarıma dayalı olarak geliri arttı; eğitime yatırım yapma isteği hızla yükseldi. Plânların meslek okulu politikalarının hükümetlerce kabul görmesine rağmen, kiralık yerlerde genel lise, programsız üniversiteleşme ve yeni üniversiteler ile mesleksiz veya geçerli mesleksiz mezunlar artışı başladı. Kalkınma hızları yüksek devam etti. Kaynak dar boğazı ve devalüasyonların 1958'de kalmayıp, tekrarlayacağı öğrenildi.

Toplumda belli bir düzey örgütlenmesinin aşılması kalkınmanın göstergesidir. Örgütlenememenin ruhsal boyutu, 1960 Darbesi'nin sarsıntısına bağlanmaktadır. Sanayi Toplumu oluşturma girişimi toplumun bir hayal kırıklığı yaşadığı dönemin ardından az gelişmişliğin bilinç düzeyine yükseldiği bir dönemde gündeme geldi.

Kadronun sürükleyici gücüne rağmen, halkta kalkınma heyecanına dönüşmesinin sağlanamadığı bir dönem olduğu söylenebilir. Eğitimin gündemine "demokrasi" sözle girmişken, "kalkınma" özde pek az etkilemiştir. Bir yanda, halk "adalet" diye bağırırken, diğer yanda yeni Anayasa ile gelmiş demokratiklik genişlemesinin, seçkinci aydınlar tarafından kullanılıp halka ulaşılamadığı, bu grupların kendi aralarında anarşiyi tanıdıkları bir dönem yaşanmıştır.

Plânlı dönem başlarken, Türkiye'nin öncülüğünün tekrar kendilerine geçmiş olmasını bekleyen bürokrasinin tedirgin, her şeyin yine memurlara devredildiği kanısında olan halkın ise kayıtsız olduğu görülür. Demokratik plânlı kalkınma ise, plân hazırlığından, son kullanıcıya kadar tüm plânlama ve uygulama aşamalarında idarenin topyekün yeni bir anlayışıyla yapılandırılmasını ve katılıma açık olmasını gerektiriyordu. Geniş çaplı bir Kamu Reformu Projesi-Mehtap, hazırlanmıştı.

Bu dönemde hazırlanan idarî reform projeleri incelenirken, 1961 Anayasası'nın şu sistem tercihlerinin yeni yapılanmaya ve işlevlerine yansıtılıp yansıtılmadığına bakılmalıdır: 1) demokratik devlet idare yapısı (kamu yönetiminin halkın hizmetinde olması zihniyeti), 2) demokrasi içinde plânlı kalkınma için demokratik plânlama ve uygulama süreçlerinin yeni idarî yapıda yer alışı, 3) Plânların kamu kesimi için emrediciliğinin düzenlenişi, 4) Plânların özel kesim için yol göstericiliğinin düzenlenişi.

Klâsik idarî yapı kendi bünyesinde yer alması gereken bu değişime direniş gösteriyor, erteliyordu. İdarî reform büyük kısmıyla tamamlanamadı. Plânlı düzene geçilme zamanı yaklaştı. Sonuçta; mevcut kamu karar düzenine plânlama sürecinin belirleyici bir unsur olarak dahil edilmesi, yoluna gitmek zorunda kalınmıştır. Plânlar demokratik süreçte hazırlandı. Ancak, plân uygulanması büyük ölçüde eski klâsik kamu yönetimine Hükümetlerin kullandıkları özel takip yöntemleriyle devam etmek zorunluluğuyla karşılaştı.52

12 Mart 1971 Müdahalesi ile Türkiye küçük partili koalisyon hükümetleri dönemine girmiştir. Bu tarihten başlayarak, giderek artan biçimde hükümetlerin kendilerini birarada tutma sorununun yanında kalkınma plânının uygulanmasından taviz verilmesi popülizme koşut olarak artmış ve bugünkü şiddetli ekonomik krizler ve toplumsal bunalımlar ortamına gelinmiştir.

Serbestiyetçi Türk Toplumu Tasarımı

Esasen "Türk Sanayi Toplumu Tasarımı"nın ve plânlı dönemin devamı olan bu dönemin özelliği, kamu kesiminin zamanında karar alma güçlüğüne bir başkaldırı olmasındadır. İthal ikameci politikaları değiştirme kararı alamayan idare ve siyasete isyan ile bu kararlar alınmıştır. Kapalı ekonomi politikalarını değiştiren politikaları, toplumdaki etkileri nedeniyle 1983, Türkiye'ye kapalı ekonomi/kapalı toplumdan açık ekonomi/açık topluma büyük dönüşümün yaşanacağı bir dönemi getirdi. Yine bir "seferber edici" modernleşme dönemi başladı. Liberal ekonomiye geçiş, paradoksal biçimde, 1980'lerden itibaren tedricen ve bir askerî dönem sırasında, hükümet görevini alan siviller tarafından başlatılmıştır. Ekonomik ve siyasî liberalliğe geçiş yaşandı. 1983-91 arası tek parti hükümeti mümkün olabildi. Siyasî alanda partilerin küçülmesi, terörün başlangıcı varken, piyasalarda serbestleştirme programı ile iktisadî alanda gevşek plân uygulaması yapıldı. Serbestiyetçilik adına yeni yükselen küreselleşme söyleminden aktarma kavramların, "kamunun küçültülmesi", "yetki devri", "yerinden yönetim" söylemlerinin rastgeldiğini hatırlamak yerinde olur.

Daha sıkı bir plânlı örgütlenme ve kurumsallaşma uygulaması ile yürütülmesi gereken ekonomide hızlı dönüşüm devresine, yeterince düşünülmemiş ve düzenlenmemiş bir tarzda, kimi KHK değişiklikleriyle, kimi idarî kararlarla, değişimi gevşek plân uygulaması ile yürütme yaklaşımı gelmiştir. İhracata yönelik sanayileşme ve ticarette atılım dönemi olmuş; Türkiye'nin ekonomik ve sosyal alanda sırada bekleyen pek çok reform ve projesi hep birden uygulamaya konulmuştur. Girişimin, liyakatin, yeni fikirlerin teşvik gördüğü bir ortam hazırlanmıştır.

Siyasal iktidarın kamuoyu önündeki görünümü dindar, dine saygılı ve modern faaliyetlerle uğraşan kişiler olarak çizildi. Demokrat Parti dönemindeki muhafazakâr ve edepli açılma, Anavatan Partisi döneminde fütursuz bir açılma şeklinde aynen sahnedeydi. Halk din ile en modern hayatın birlikte olabileceğini, kamusal alanın her noktasında sadece dinden olmayı seçmiş olanların da bulunabileceğini gördü.

"Anavatan Partisi dört eğilimden meydana gelmiştir", uranı milliyetçi, İslâmcı, muhafazakâr-kalkınmacı ve orta sol kesimleri aynı potada bağdaştırma gayretini gösterdi. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi çizgisi, birbirine yakın farklı sosyal ve siyasal görüşleri ilerlemeci bir değişimde birleştiren çizgidir. Bir potada bulunan farklılıklar birbirlerinin aşırılıklarını törpüleyebildiği için uyumlaşma ve modernleşme yakalanabilmiştir.

Orta direğin güçlenmesi niyetine rağmen, uygulanan politikalar orta direğin fakirleşmesine ve bir kısmı­nın kimlik arayışı içinde İslâmcı modalara yönelmesine yol açmıştır. Diğer taraftan, küçük şehir ve kasabaların iş hayatına açılması, toplumu içlerine kabul etmeye başlaması hızla artmıştır.

"Girişimcilik" gibi, Türk toplumuna uzun sürelerdir kapalı bir alanın, kavramları ve heyecanıyla birlikte aktarılabilmiş olması, yollarının açılması ve halktaki, projelerle, tekliflerle katılım, Türk modernleşmesinin en önemli ayaklarından birini sağlamıştı. Kuralsızlaşma akımı ile aynı zamanda yer aldığı için sosyal boyutu gözardı edilen bu olgu, toplumda modernliğin kesin bir şekilde yerleştiği dönemdir.

Tüketim kalıpları değişikliği, kadın-erkek ortak hayat, kamusal alanın kullanımında modernleşmenin, tek parti iktidarları sırasında, özellikle dinî değerler ile modernliğin birlikte varolabileceği halkın gözleri önünde sergilendiği zaman hızla meydana geldiği görülmüştür.

Bu dönemde başlayan aynı serbestleştirme söylemi serbest piyasanın anlamı etrafındaki kavram karışıklığına yol açmaya devam ederken, bu defa kısa ömürlü hükümetlerde plânlı uygulamanın gevşetilmesine yol açmaya devam etmektedir. Hatırlanacağı gibi, Türkiye'de istikrarsızlık dönemlerinin çoğu plânsız uygulamaların yoğunlaştığı dönemlerin ardından ortaya çıkmaktadır. Bunu, kalkınmanın duraksaması veya duraksatılması zorunlulukları izlemektedir.

Liberal Sisteme Geçişin Düzene Kavuşturulması Dönemi: 1994 sonrasını kısmi plânla yürütülen bir dönüşüm programının yarattığı dağınıklığı dizginleme ve düzene sokma amaçlı bir alt dönem olarak görmek gerekir. 1983-1993 döneminin devamı niteliğinde olmakla birlikte, amaçlanandan farklı bir -serbestiyetçilik yerine kamu kısıtlamaları- döneme girilmesi nedeniyle, sosyal, kültürel idarî, ekonomik ve siyasal bakımlardan ayrıca irdelenmesi gerekli bir dönemdir.

Bu dönemi, kendi farklı mecralarından akarak gelen ekonomik ve siyasal krizlerin aynı döneme rastlaması bakımından, iki ayrı boyutta değerlendirmek yerinde olur. Bir yanda, plân uygulamasının ve uygulamanın koordinasyonunun gevşemesine paralel zapt edilemez enflasyon İstikrar Programı, diğer yanda yeni bir siyasal kısıtlamalar dönemi. Bir yanda, gümrük birliğine girilirken, diğer yandan terörün bitirilme noktasına getirilmesi. Ekonomi ve siyaset bağında ortaya çıkan yolsuzluklar. Her iki alanda da kısıtlayıcı politikalara rağmen, kuralsızlaşmanın tüm toplumu kapsayarak hızla artması.
Toplumun yaşadığı bunalım açısından bakılınca ekonomik ve siyasal krizler şöyle görünmektedir:

Serbest Piyasa ve Plânlama: Piyasalardaki kuralsızlaşma, kişilerin enflasyona uyarlanmış ekonomik faaliyeti, yönetimin dağınıklığı, Türkiye'nin borç idaresinin yapılamaması sonucu, 1991'de belirtileri başlayan ekonomik kriz 1994'ten beri İstikrar Programları gerektiriyor. Türkiye, Kalkınma Plânları'nı hazırlatmakta titiz, uygulatmakta aldırmaz bir tutumla günü birlik yaşıyor. Halk enflasyon, işsizlik, bozulan gelir dağılımının pençesinde kıvranırken, görevleri, dış ödemeler dengesini tesis etme ve para değerini ayarlamaya destekle sınırlı IMF, Türkiye'ye bütçe talimatından yapısal düzenlemelere kadar her talimatı veriyor.

Bu durumun birinci sebebi, devletçi yapıdan serbest piyasaya geçerken süreçlerinden mekanizmalarına, kurumlarından insan zihniyetine kadar herşeyi değişmesi gerekli bir sistemde, sıkı bir dönüşüm plânı ve programları ile bu değişimi yürütmek gereğinin siyasal düzeyde anlaşılamamış oluşudur. Toplum bunu kuralsızlık olarak algılamaktadır.

Modernleşmenin en etkili aracı olan plânların bir işlevi, piyasaların uyarabildiğinin üzerinde bir gelişme elde etmek için bu ivmeyi verecek güçleri seferber ederek rakip ülkelerle arada oluşmuş bulunan açığın kapatılmasını sağlamaktır. Diğer işlevi ise, özel durumlarda istikrarı sağlayıcı tedbirleri alıp mekanizmaları kurmaktır. Türkiye'nin bu seviyesinde büyümeyi piyasalara bırakması demek diğer ülkelerle aradaki açığın büyümesine göz yumması demektir.

İkinci sebep ise, merkezî bürokrasi içindeki özerklik alanları elde etme ayrışması ve yetki kapışmasıdır. Parçalı, istikrarsız hükümetler döneminde görülen bu olgu, son yıllarda artmıştır. Sıklıkla kullanılmasına rağmen, serbest piyasada "ekonomi yönetimi" diye bir tabir yoktur. Ekonomi piyasa mekanizmalarıyla işler. Belli zamanlarda, müdahale gerekirse özerk merkez bankaları bunu yapar; özel bir tedbir gerekirse hükümetler teknik danışma ve plânlama organlarıyla kararı oluşturup uygularlar; ivmeli atılım-gelişim programları gerekiyorsa hükümet bunu ilgili birimi aracılığıyla plânlar ve uygular. Türkiye, bu gibi haller için Yüksek Plânlama Kurulu'nu kurmuş ve kurumlaştırmıştır. Bu düzen dışında bürokratik makamların piyasalara müdahaleleri, Türkiye'yi serbest piyasa kurallarının kendi ortak üst atıf çerçevelerini oluşturmaktan uzaklaştırmakta, merkeziyetçi yönetici seçkinler zümresini tekrar tesis etme hareketinin gündeme girdiğini göstermektedir.

Millî Devlet Kültürü ve Demokrasi: Geçmiş devirlerde vücut bulmuş iyi yönetim tarzları şartlar değiştikçe çözülüp geçerliliklerini kaybetmişler. Çağın demokratik millî devlet yönetiminde ilkeler, kurallar, kurumlar bulunmalıdır. Toplumun günümüzün geçerliliğini üretmesi bu sürecin işletilmesine bağlı.

Kuruluşundan bu yana geçen 80 yılda, Türkiye'de, yeteri kadar üst kimlik bilincinin ve temel kültüründeki demokrasiye yatkın değerlere bakarak, demokrasinin gelişmiş olması gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulu­şunda, dönüşümün aşama aşama modern devlet yönünde olması iradesi vardır. Ancak, kuruluşun yukardan aşağıya işleyen boyutunun daha kuvvetli olmasının kaçınılmaz neticesi olarak, cumhuriyet ile demokrasi dengesi sorunsalı arafta kalmıştır. Bunun sebebi olarak gösterilen gerekçeler halen 2000'li yıllarda şöyle devam ediyor: ilk dönemlerde, millî devlet kuruluşunun icap ettirdiği kimlik için gereken bir milletleşme/benzeştirme süreci ile demokrasinin gerektirdiği ferdîleşme/çoğulculuk sürecinin eş zamanlı yürümelerinin birbiriyle çelişir yönleridir. Yine, çeperin merkezî denetimi altına alması ilkesi kimliğin içe dönük oluşumu ile dışa dönük oluşumu dengesinin bulunmadığı ilk dönem için güçlük yaratmaktadır. Milletleşme sürecinin hızlandırılmasında benzeştirme politikaları, devletlerin kültür politikası aracı olagelmiştir. Demokrasinin mümkün hale gelebilmesinin, üst kültür kalıplarında benzeşmeyi bir ölçüye kadar sağlamış ülkelerde görüldüğü inancı vardır. Oysa, bunların kuramsal olarak bağdaşmaz olmadıkları yönünde daha Cumhuriyet kurulurken yapılmış çözümlemeler bulunmamaktadır.53 Sebep, topluma demokrasi fırsatı verip sabırlı ve itidalli olmamaya bağlanmaktadır. 1930'ların yönetici seçkinler zümresinin o günlerdeki güçlerini özlemelerine bağlanıyor. Oysa, o zaman Atatürk vardı. Gereğinden fazla güç kullanan dizginlenebiliyordu. Modern toplumun yeni üst değerler sisteminin işlemesinin geciktirildiği durumda, halkın iradesinden vazgeçilmiş olmaktadır.

1920'lerde Türkiye'de, bir sıçrama yapma yoğunluğuna ulaşarak ortaya çıkan modern kurum yeni devlet olduğuna, toplumsal evrim (veya durağanlık) ise çalkantılı bir çağda olabildiğince istikrarlı bir süreklilik göstermekte olduğuna göre, değişimin önderliği ancak devlette olabilirdi. Öyle olmuştur. Cumhuriyetle demokrasi dengesi sorunsalı hep arafta kalmasının sebepleri hep topluma güvenmeyen seçkinler olarak mı tanımlanacaktı? Benzeşme sürecinin çoğulculuğa yol verecek kemale erişmesi neden mümkün olamamıştır? Bugün Türk halkının zihnini işgal eden sorular bunlardır. Sistemin bireye siyasal ve ekonomik açılım veremediği bir ortam, devletin benzeştirme politikasının aşırıya varma tehlikesine işaret ediyor. Böyle bir aşırılık Türk toplum yönetiminin özelliklerinden olan "ortak üst değerler sistemi"nin kurulamaması, "merkez-çevre dengesi"nin bozulması anlamına da gelmektedir. Nitekim, dolaylı ve dolaysız eğitim vasıtalarıyla şartlandırma ağırlıklı bir tektipleştirme uygulaması artmıştır. Hayata açık ifade kanalları bulamayan ilke ve kurallar içselleştirilememekte, günün ihtiyaçlarına cevap verecek yorumlara ulaşamamakta, sık sık Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki kök kavramlara kapanılarak o dönem ile ilkelerin yeniden üretilme gereği duyulmaktadır. Bir modernleşme simgesi olan Atatürkçülük, hissiyat olarak hemen her kesimde çığ gibi; kavrayıcı, üretken, davranışa dönüşmüş boyutu yok gibi. Atatürkçülük ferde ekonomik ve siyasal açılım boyutlarını kazanmayı hakediyor.

Hanedan döneminde, hiç olmazsa varsayılan, bir ortak üstün değerler sistemine atıf yoluyla iletişim, etkileşim, bütünleştirici devlet fikri ve denge arayışı mümkünken, Cumhuriyet döneminde kamuoyu tarafından pek iyi anlaşılamayan ve yeri geldiğinde bir kenara itiliveren ilkelerle bugün artık bu işlev yerine getiremez olmuştur. Üst katta yaratılan fiili durumlara göre oluşan güç dengeleri içinden çıkan yönetim sık sık da mecra değiştirilebilmektedir. Toplumun yönetimiyle bağlantısı iki yüz yıl öncesine göre ne kadar fark etmiştir sorusu cevap beklemektedir.

Bu değişmeyen döngü yinelenerek, Avrupa Birliği'ne üyelik müzakerelerinin başlaması gerekli bir döneme kadar gelip dayanıldı. 1973-1995 yılları arasını kapsayan Uzun Vadeli kalkınma Stratejisi'nin uygulamada kaldığı dönemde Avrupa Birliği'yle Gümrük Birliği'ne girecek şartları sağladı ama içerde demokratikleşmeyi tamamlayamadı. VIII. Beş Yıllık Kalkınma Plânı'na54 (2001-2005) dayalı "Ulusal Program"ını Avrupa Birliği'ne verildi. Dışarıdan zorlama olmasına mahal kalmadan kendi kendisi için yaptığı taahhütleri yerine getirebilir, getirmelidir.

Toplum Tasarımları Dizisi İçin Ara Değerlendirme: Türk toplumunun millî devlet ve laiklik çizgisi üzerindeki evrimi "kesintisiz" devam etmektedir. Bakış açısına göre, buna kesintili diyenler de bulunmaktadır: Örneğin, merkeziyetçi yönetici seçkinler zümresinin uygulama tarzından ayrılan dönemlere "kesintili", denilebilmektedir. Yine, Atatürk'ün kurduğu ve halkın seçtiği Meclis'e müdahale dönemlerini "kesinti" kabul edenler vardır. Her iki bakış da, kendi tercihi olan uygulamanın devam etmesi halinde, Atatürk'ün ileri hedeflerine bugün daha hızla ulaşılmış olabileceği düşüncesindedir. Türk toplumunun ana vetiresinin Atatürk'ün koyduğu millî, laik devletin çağa açık insanları olma yönünde devam etmesi nedeniyle, değişim "kesintili değil" kabul edilmelidir.

Atatürk döneminde (1923-1938) Türkiye'nin çok kıt öz kaynaklarıyla başardığı dönüşüm ve ilerlemenin etkileri çok derindir. Değişim, tepeden inme, fakat karizmatik önderlikle sağlanmıştır. Bugün halen, bu devrin etkileri irdelenmeden herhangi bir değişim sürecini tahlil etmek mümkün olamamaktadır. Ancak, gelişme açısından bir durgunluk dönemi olan Atatürk sonrası dönem (1939­1945), çağın güç şartlarından çok Atatürk'ün düşüncelerinin donmuş kalıplarda kabul edildiği, yönetici zümrenin iktidarı bırakmama tavırının kökenlerinin oluştuğu dönem olması bakımından önemlidir. Cumhuriyet tarihinde yaşanan siyasal çalkantının Atatürk'e kodlanmak isteyen üst memurlar zümresinin iktidarı belirlemesine endekslenmiş eylem tarzıyla ilgilidir. Siyasal sistemdeki bu etken, toplumsal değişimin yavaşlığının sebebidir. Bu dönemin sonuna, Türkiye'nin demokrasiye geçiş kararı gerektiren bir konjonktürün bağlanması, ana oluşumun gözden kaçırılmasına yol açmamalıdır. Türkiye'nin demokrasiye geçiş kararının ne kadarının dış konjonktürden kaynaklandığı, ne kadarının içerden kaynaklandığı ayrı bir inceleme konusudur.

Demokrasi dönemi (1946-1960), Demokratik Türk Toplumu Tasarımı'nın anlamına oldukça yakın geçti. Türkiye'de halkın hürriyet, hayatını geliştirme, kazanma ve insan yerine sayılma talebi ile çıktığı dönemdir. Halkın demokratik zeminleri, süreçleri, kurumları işletebildiği ve iradesini ortaya koyduğu görülmüştür. Bu dönem ülkenin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik bakımlardan yeni bir düzleme zıplayabildiği bir dönem olmuştur. Toplumun muhalefetle yaşamayı öğrenmesi için fırsat bırakılmış olsaydı, demokratik süreçlerin işlemesine fırsat verilmiş olsaydı, bugün Türkiye demokratik bir ülke olmuş olurdu. Atatürk'ün Tasarımı otoriterliğe ve çağın dışında kalmaya mahkum edilmemiş olurdu.

Bir askerî darbe ile duraklayan demokratikleşme bugün halen sorunludur. "Demokratik Plânlı Kalkınma" her boyutuyla bir sanayi toplumuna geçişi öngörürken, bunda demokratik rejim ve serbest piyasanın hedef alındığı bir plânlama ve uygulama söz konusu olmalı idi. Oysa, Türk Sanayi Toplumu Tasarımı, politika değişikliği yapmaya karşı direnç yüzünden ithal ikameci, devletçi politikalarla ve siyasal alanda demokrasinin gittikçe kısıtlandığı bir zeminde uygulanmak zorunda kalmıştır.

Normal kamu karar süreçleri içinde yapılması gereken politika değişikliklerinin radikal programlarla getirilmesi zorunluluğu, idarenin en önemli sorununa işaret etmektedir. Uygulanma şekli serbestiyetçiliğin kuralsızlık halinde algılanmasında etkili olmuştur. Terörün ve yolsuzlukların kolay ortam bulmasına yol açılmış oldu. Kuralsızlığın siyasal ve iktisadî eksenleri kesişince ve kamu yönetiminde güç çekişmeleri artınca, bugünkü dış zorlamalı yeniden yapılanma programları, AB için Ulusal Program ve IMF ile İstikrar Programı, Türkiye'nin gündemini doldurmuştur.

Yeni Türk Toplumu Tasarımlarının başarı düzeyi hayata aktarılması ve gündelik hayatta işlev ve süreklilik kazanmalarıyla ölçülebilir. Tasarımların ve plânların hazırlanmasından daha önemlisi, bunların uygulanmasını sağlayıcı irade ve düzenlemeyi ortaya koymaktır.

Türkiye'deki tasarım ve plân uygulamalarında genel eğilim şöyle gözükmektedir: 1) Sayısal hedefler tutturulmakta veya yaklaşılmaktadır. 2) Süreçlerin kurulması ve işletilmesi geç başlatılabilmekte, kamu kesiminin alanı boşaltması sağlanamamakta, kamu hizmet süreçleri ise ya eski sürece paralel yeni sürecin kurulması ve birbirlerini etkisizleştirmeleri veya yeni sürecin bazı parçalarının kurulmasıyla yetinilmesi şeklinde yürümektedir. 3) Kuruluşların kurulması ve teşkilâtlandırılması sırasında bilimsel yaklaşım ve Türkiye'nin bünyesi dikkate alınmasından ziyade, dışardan aktarma modeller, kâğıt üzerinde tasarımlar, katılımla elde edilenlerin ise kanunlaşırken her aşamasında eklemelerle amacından sapması yaygın bir uygulamadır. Kurumların süreçlerin işleticileri olarak tasarlanması bir yan amaç olarak kalmakta, somut ürün çıkarılarak bir işlev üzerinde zyoğunlaşma talebi fazla olmaktadır. Sonuçta, tam oturan, verimli işleyen, kurumlaşmış kuruluş sayısı düşük kalmaktadır. 4) Sistem boyutunda düzenlemelerin ise, kuramsal içerikli birkaç politika dışında, bütüncül ve iç tutarlılığı sağlam teklifler olarak benimsenerek kanunlaşmaları mümkün olmamakta; kapsamdan çıkarılan pekçok unsur kavramsal bütünlüğü bozmaktadır. 5) Toplum tasarımları ve plânlar (her ne kadar hazırlığı sırasında demokratiklik sağlanmaya çalışılsa da), Türkiye'deki uygulaması Hükümetlerce icra edilmek durumundadır. Bunun için, devletin bu icraatı yapacak kamu yönetimi düzenini kurması gerekir. Değişim yönetimini etkin götürmek için 1923, 1946, 1960, 1984 başlangıçlı dört adet kamu yönetimi reformu yapılmış olması gerekirken, hiçbiri tam yapılmamıştır.55

III. Sosyal Yapı, Türk Dönüşümünün Sosyal Mücadelesi 1923'te Türkiye'de Toplumsal Tabakalanma

Halk, birbirinin tamamlayıcısı olarak görülen dört tabaka şeklinde incelenebilir. Osmanlı döneminde: 1) dönüşümlü olarak seyfiye (asker), 2) ilmiye, 3) zanaatkar ve tüccarlar, 4) yarı asker durumundaki reaya.56

Osmanlı Devleti'nin son döneminde, her zaman yakın etki derecelerinde olmasa da, olumlu dönüştürücülük rolleri hanedan, aydınlar, memurlar, siyasî güç odakları ve piyasa arasında bölüşülüyordu. Aydınlarla memurların iç içe geçtiği halkaların çok olduğu ve Osmanlı bürokrasisin zamanla hakimiyeti hanedanla paylaşır hale geldiği görülmüştür. Eski bürokraside kendilerinin bizatihi devlet olduğu fikri de oluşmuştu.

1923'te Türkiye'de Batı Avrupa'daki gibi mülkiyete dayalı, paraya dönüştürülebilir "iktisadî sermaye" etrafında kendi ahlâk değerlerini üreterek oluşmuş sosyal sınıflardan ve tarihî evrim sürecine bırakılarak kendiliğinden dönüşüm yaşayan bir toplumdan sözedilemez.

Bütünleşmiş sınıfsız millî toplumun zümrelerden oluşması öngörülmüştür. Bunlar çiftçiler, küçük sanat sahipleri ve esnaf, işçi, serbest meslek sahibi, sanayici, tüccar, memur zümreleridir.57

1927 yılında nüfusun yüzde 83,75'i kırsal kesimde, yüzde 16,25'i bucak, kasaba ve nüfusu yüzbinden fazla birkaç şehirde yaşamaktaydı.58 Asiller sınıfı hiç olmamıştı. Hanedan sürgüne gönderilmişti. Üst tabakayı yüksek memurlar, askerler, devlet ricali, orta kademeli memurlar, büyük toprak sahipleri; orta tabakayı şehirlerdeki küçük memurlar, küçük esnaf, imalatçı, vasıflı işçiler; alt tabakayı ise köylü-çiftçi, topraksızlar ve işsizler oluşturuyordu.59

Türkiye'nin aydınları toplumu dönüştürme işlemini yapmayı üstlenmişlerdi. Toplumlarda yeniliklerin üst sınıflarları veya tabakaları taklit yoluyla yayılması genel bir olgudur. Tarihte Türk topluluklarının yaşadıkları büyük dönüşümlerde toplumunu tanıyan önderliğin sentez gücünün önemi inkar edilemez boyutlardadır. Ancak, bu defa, Türkiye'yi Cumhuriyete götürenlerin zirveden başlamayıp, kendini dönüştürdükten sonra bir güç odağı oluşturup güç mevkiine geçme ve bilinçli bir eğitici ve yeni ahlâkı kurucu programla toplumu dönüştürme işine başlama stratejisini kullandıkları görülür. Diğer bir deyişle, Osmanlı aydınlarından bir grup Türkiye'nin "yönetici seçkinler" kademesini oluşturma sürecini başlattılar.

Dolayısıyla, Türk sosyal dönüşümünün tarihi, bir sınıflar mücadelesi değil, yönetici seçkinlerin getirdikleri programların toplum bünyesiyle uyuşturulması sırasında yönetici seçkinlerle farklı görüşteki aydınlar arasında çıkan gerilimlerin tarihidir.

Türk Dönüşümünün Sosyal Mücadelesi

Ekonomik güce ve bu bağlamdaki ahlâkî değerler ayrışmasına sahip sosyal sınıflarla başlamayan Türkiye'de, yeni sosyal farklılaşmanın kurulması, kültürel atıfların farklılaşması ile başladı. Kısaca; laikliği bir dünya görüşü ve hayat tarzı olarak görenler "ilerici", laikliği İslâmiyete veya Türk toplumuna uygun bulmayanlar ise "gerici" tasnifine girdiler. Tek parti döneminde bu katı ayrım daha geçerli idi. Sonra laikliği, din-devlet işlerinin ayrılması ama özel ve kamusal alanlarda bireyin inançlarına dokunulmaması anlamında kullananlar "tutucu" olarak tasnif edildi. Bu, çok partili dönemde ortaya çıkmış muhafazakâr tercihle de örtüşüyordu. Ancak, siyasal mücadelede tutucuları gerici olarak göstererek kamu ve kamusal alanların dışına itmek de bir taktik olarak sürekli kullanılageldi. Geniş halk kitleleri hem muhatabı olarak hem, nesnesi olarak bu konunun içinde oldukları halde fazla ilgi göstermeden her zamanki gündelik hayatlarına devam etmeye çalıştılar. Modernleşme, aydınların fikri uyuşmazlık mücadelesine sahne oldu; eğitim herkese aynı düşünme yöntemlerini öğretti; iktisadî ve siyasî açılım mümkün oldukça değişim ve tartışmalar halkın yorumlarına ve gündelik hayata yansıdı.

Üst değerler sistemi tam oluşmamış olmasına rağmen, yapılan kültür atıfları, çoğunluğu biçimsel olmak üzere hayat tarzlarını farklılaştırmakta idi. "Toplumsal konum kümeleri"nin sınıf işlevi görecek şekilde farklı imkanları sermaye edinmelerini Pierre Bourdieu'dan aktararak Nilüfer Göle, "hayat tarzlarını", "simgesel sermayeyi" (meşru ve saygın olma) ve "habitus"u (alışkanlık) ihtiva eden "toplumsal konum grupları" ile tahlil yapmayı öneriyor. Bourdieu'ya göre, habitus, geçmiş algılamalar ve eylemler matrisi olarak nesilden nesile devreden tecrübeleri ve bilgiyi bütünleştiren, bozulmayan ve yeri değiştirilebilir nizamlar sistemidir. Buna göre: Cumhuriyetçi seçkinler/ilerici -Atatürkçü- aydınlar ve İslâmcı aydınlar olarak iki karşıt grubun mücadelesi incelenebilir.60

Laik aydınların hayat tarzını ve "konum grubu" haline getirilmelerini yeni Türk Toplumu Tasarımı'nın laiklik uygulaması sağlamıştır Özetle: Latin harflerinin kullanılmaya başlanması laikliğin pekiştirilmesine katkıda bulunmuştur. Bu, Türklerin, Kur'an'ın ve genelde Arap ve İslâm dünyasının kullandığı dille olan bağları kesilerek sağlanmıştır. Cumhuriyetçi seçkinler Kur'an'ın Türkçeye tercüme edilmesini teşvik etmişler ve ezanın Arapça yerine Türkçe okunması emrini vermişlerdir. Böylelikle, harf ve yazı reformu gerek simgesel, gerekse içerik açısından Batı dünyasına doğru köktenci bir kültürel dönüş yaratmıştır.

Mahallî bir aksana kaymadan "saf" bir Türkçe konuşmuşlar, Batı dilleri öğrenmişlerdir. Bilimde ve edebiyatta Batı kaynaklarına başvurmuşlardır. Harf devrimi, bu yeni seçkinlere meşruiyet ve saygınlık sağlayarak ve gericilere karşı kendilerini "ilerici" (çünkü Batı yönelimliydiler) olarak ayırt etmek için simgeseller sermaye sunmuştur. Eski aydınlar arasında bu yeni şartlara uyum sağlayamayanlar güçsüzleştirilmiş ve toplumsal otoriteleri ve mevkileri kaybettirilmiştir.

Eski dönemin aydınlarından ayrılma, Cumhuriyetçilerin yolunu açmış ve Kemalist ideoloinin nakledicileri haline gelmişlerdi. Halkın bu yolda aydınlatılmasına adanmışlardı. Bir kesim bilim adamı, yazar, gazeteci, kamu kesimi aydını ve yöneticiler, seçkinler grubunu oluşturuyorlardı.

Cumhuriyetçilerin programlarında yer alan yerel kültürden tamamen kopuş, yeni ortaya çıkan aydınlar ve yükselmekte olan kenar sınıfların kimlikleşme sürecinde zorluklar yaratmıştır. Merkezdeki seçkinlerle kenardakiler arasındaki bu kültürel uçurum Türk siyasetindeki ve toplumundaki (uyumsuz) gerçeklerin bir başka özelliği haline gelmiştir; ve merkezdeki seçkinlerin topluma örnek oluşturamama sorununa dönüşmüştür.

İslâmcılık, kenar Müslümanlarına siyasî dışa vurumun yeni yolları ve gündelik hayatın idamesi hususunda yeni bir rehber sağlamaktadır. Bugün İslâmcılık, İslâm-Türk kimliği ile laik Batı modernleşmesi arasındaki çekişmeli bağın siyasî ifadesi haline gelmiştir. Kendisi de bir "simgesel sermaye" sahibi grup oluşturmuştur. İslâmcılar da tek parçalı bir grup olmayıp, içlerinde karşıt gruplar da vardır.

İslâmcı ve laikler arasındaki çatışma, çeşitli simgelerle biçim değiştirerek devam etmektedir. Ancak, Türk kimliğinin kültürel modelinin ne olacağının denetimi için kökleri sınıf çatışmasında yatan bir savaş sürmektedir. Bu durum, Batıcı aydınların toplumdaki müktesep haklarına bir saldırı olarak algılanmaktadır. İslâmcılar, toplumsal tanınma, meşruiyet ve saygınlık kazanmışlardır. Cumhuriyetçi seçkinler siyasî alanlardan karşılık vererek laikliğin korunması adına İslâmi köktendinciliğe karşı savaş başlatmışlardır.61

Cumhuriyet'in başlangıcından beri alttan alta, bugün açıkça süren ilerici-gerici zıtlaşması yanında gözden kaçmaması gerekli konu, toplumun büyük kesiminin Cumhuriyetçi-muhafazakâr kesim olduğudur. Bu kesim; orta üst, orta ve alt tabakaların büyük kısmını oluşturmaktadır. Çok partili siyasete geçildiğinden beri Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi çizgisindeki partilerde yoğunlaşmış, büyük parti siyasetine ağırlığını koyarak yerini belirlemeye çalışmıştır. Eğer, İslâmcı kesimin büyükçe bir kısmı bu büyük partilere oy vererek buralarda bulunmuşsa, ilerici seçkinler bu partileri de "gericilik"le suçlayıp iktidarı ellerinden almaktan çekinmemişlerdir. Ancak, gericilikleri ispat edilemeyen bu kesim, demokratikleşme, sanayileşme, kentleşme gibi sosyal yapı değişikliklerinin oluşmasını etkileyen büyük olguların merkezinde yer almış ve dönüşmüştür. Eskiden orta sınıfın çoğu, burada kalabilmek için ilerici seçkinlerin söylemini kullanmak zorunda iken ve muhafazakâr kesim alt tabakalarda yığılmış iken, bugün orta tabaka yaygın bir şekilde cumhuriyetçi-demokrat, muhafazakâr ve kalkınmacıdır.

2000'li yıllara geldiğimiz şu yıllarda yapılan bilimsel bir araştırmaya göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla yüzde 96,9'u, kendilerini "Müslüman" olarak tanımlamakta, yüzde 92,1'i ibadetlerden en az birini sürekli olarak yapmakta, yüzde 54,9'u kendilerini "oldukça dindar", yüzde 31,2'si "çok dindar", yüzde 12,4'ü ise "fazla dindar değil", olarak tanımlamaktadırlar. Nüfusun yüzde 85'i dört kadınla evlenebilmeyi kabul etmemekte; yüzde 76,4'ü herhangi bir ibadet yapmaksızın da insanın iyi bir Müslüman olabileceğini düşünmekte; yüzde 91,4'ü farklı dinlerden kişilerin tam saygı görmeyi hakettiklerini; yüzde 89,2'si farklı dinden kimselerin de iyi kimseler olabileceğini düşünmektedirler. Dinî inanç ve ibadetlerin, kişiyi ilgilendiren konular olduğu ve dinin kamu alanı ve siyasete dahil olmaması gerektiği yüzde 95'lik bu büyük çoğunluk tarafından kabul edilmemektedir.

Örneğin, başörtüsünün sivil kamusal alanlarda kullanıma devletin karışmasına toplumun yüzde 74,2-76,1'i (kadın memurlar, üniversiteler) karşıdır; yüzde 72'si kurban derilerinin nereye verileceğine devletin karar vermemesini istemektedirler; buna karşılık devletin din hizmetlerine doğru hizmet sunmakta olan bir kuruma olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmemesi gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 81,7'dir.62 Bu tablo Türk-Batı sentesini, İslâm-Laiklik sentezini Türk halkının yapmış olduğunu göstermektedir.

Gerek demokratik hayatta seçimler sırasında olsun, gerek ara dönemlerde mücadele, eski ilerici seçkinlerin koyduğu laik Cumhuriyetçilik ile dinin kamusal alanda yumuşak yorumunu isteyen demokrat muhafazakârlar arasında geçmektedir. Paradoksal bir şekilde; Türkiye'de ilerici seçkinler devletçi ve merkeziyetçi, muhafazakâr halk ise demokrat ve hür teşebbüsçüdür.63 Söz konusu muhafazakâr kesim büyük olduğu için, ilerici seçkinler grubuna yol açmak amacında, hükümet, darbeler sonrasında siyaset sahnesinin, muhafazakâr grubu bölecek şekilde düzenlemekte olduğu izlenmektedir. Bu politika yozlaşınca, siyasette bölünmüş partiler ortaya çıkmıştır.

Bu kesimin kuramcıları, fikir adamları, halk sanatçıları ve önderleri vardır. Pozitivistlerin aldığı Bilimci Batı modelinin karşısına "Diğer Batı"yı koymaktadırlar. Diğer Batı, manayı da görebilen, hayatı kalıplara dökmek üzere kısıtlamayan Batı'dır.64 Cumhuriyetçi-muhafazakârlar, bugün artık demokrat muhafazakârlardır; Batılılaşmaya devam taraftarıdırlar.

II. bölümün işlenmesi sırasında çizgisi görüldüğü gibi, toplumda modernleşmenin alt tabakalara doğru yayılması ve kalıcılık kazanması, muhafazakâr-demokrat kesimin iktidarda olduğu dönemlere rastlamaktadır.65

Toplumsal Süreçlerde ve Kurumlarda Gelişmeler

Toplumda yapı değişikliklerine imkan veren istihdam ve çalışma ilişkileri ile eğitim konusu özetlenmek suretiyle, toplumsal tabakalanmada iki sığlığın ve dağınıklığın nedenleri daha iyi anlaşılacaktır.

Meslek Tabakaları, Çalışma İlişkileri ve İstihdam: Türklerde çalışma hayatı amaçlı toplumsal örgütler 10. yüzyıldan itibaren görülmeye başlar. İyi iş üret­me ve dürüstlüğü telkin eden İslâm ahlâkı etrafında iş kolları "zaviye"ler kurmaya başlamışlardır. Mesleklere giriş ve ilerleme için hiyerarşik çıraklık, ustalık, kalfalık düzeni kurulmuş, şartları "fütüvvetname"de yazılı olarak belirlenmek suretiyle tüm ülkelere yayılmaya başlanmıştır.66

11 ve 12. yüzyıllarda her dinden zanaatkâra açık, törensiz girilebilen, sorunların toplantılarda çözümlendiği "lonca"lar kurulmaya başlanmıştır. Önce örf ve âdet hukuku geçerli olmuş, Tanzimat'la birlikte yazılı hukuka dönülmüştür. O dönemde, esnaf ağırlıklı bir iş hayatı mevcuttu.

Birinci Meşrutiyet işçi haklarını tanımaktaydı. Kapitülasyonlar, yabancı sermaye ve yabancı sermayenin Osmanlı Devleti'ndeki gayrimüslimleri ortaklık için seçmesi, işletme sahipliğini gayrimüslim ve/veya yabancılara kaydırdı. İşçilerin ağır şartlar altında düşük ücretlerle çalıştırılması, 1908'de II. Meşrutiyet'le birlikte otuz kadar grevin patlak vermesine yol açtı.

1909'da Tatil-i Eşgal Kanunu çıkarılarak temsilciler seçilmesi, işçi-işveren sorunların uzlaşma esasına göre çözümlenmesi, müzakere sonuna kadar işi bırakmanın yasaklanması hükümler getirildi. 1909 yılında çıkarılan Cemiyetler Kanunu ise kural olarak dernek kurma serbestliğini tüm ülke için getirdi.

1913 ve 1915'te Sanayi Sayımları yapıldı. 1913 yılında sanayinin gelişmesi amaçlı Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatı yürürlüğe girdi, ama I. Dünya Savaşı'nın patlaması gelişmesini engelledi.

1918'de kurulan Sosyal Demokrat Fırkası işçi ve esnafları örgütleme amaçlıydı. 1919'da Türkiye Sosyalist Fırkası kuruldu ve grevlerin sözcülüğünü üzerine aldı.67

23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurulması, yetkilerin elinde toplanmasına yol açtı ve paralel yürüyen iki uygulama söz konusu olmuştur. TBMM Zonguldak Ereğli Kömür Havzası'nda işçi hakları ve sağlığıyla ilgili iki kanun çıkardı.

1923'te Cumhuriyet'in kurulmasından sonraki çalışma ilişkileri iktisadî dönemlere paralel anlaşılabilir: 1923-1929 arası "liberal dönem", 1930-1938 arası "devletçi dönem", 1939-1949 arası "koyu devletçi dönem", 1950-1960 arası tekrar "liberal dönem", 1960-1982 arası "karma ekonomi dönemi", 1983-1988 "liberal dönem", 1989-2001 "liberal düzene geçişin düzenlenmesi dönemi" olarak incelenebilir.

1923-1929 Liberal Dönem: Cumhuriyet'in ilân edilmesinden önce, 1923 Nisanı'nda İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi, meslek grupları esasına göre düzenlenmişti. Türkiye sınıflı toplum yapısına sahip olmadığı için meslekler üretici faaliyette bulundukları alana göre tabakalandırıldılar; çıkarları birbirinden farklı olmayan, ortak çıkara hizmet eden tabakalar olarak kabul edildiler. Üretici tabakaları: Çiftçiler, tüccarlar, sanayiciler, işçiler olarak belirlendi ve birbirleriyle işbirliği yapma yolları üzerinde çalışıldı. Üretici tabakalarının temsilcilerinin Kongre'deki talepleri hayata geçirildi. Buna göre, 1924'te İş Bankası, 1925'te Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. 17 Şubat 1925'te tarımın üzerindeki Aşar Vergisi kaldırıldı. Tarımın rahatlaması sağlandıysa da, sonuçları itibarıyla bakıldığında devlet-vatandaş ilişkisinde çiftçinin yeri belirsizleşti ve ileriki yıllarda edilgen konumunun temelleri atılmış oldu. 1926'da çıkarılan Medeni Kanun'da miras hukukunun toprak veraseti kısmının sonradan yapılmak üzere açık bırakılması ve son yıllara kadar bir daha ele alınmaması, toprakların ekonomik olmayan küçük parçalara kadar bölünmesine, verimsizliğe ve göçe yol açmıştır.

1927 Nüfus Sayımı'na göre 80 bin işçi görünüyordu. Osmanlı Devleti döneminden kalan 1908 sayılı Tadil-i Eşgal Kanunu ve Cumhuriyet döneminin Takrir-i Sükün Kanunu yürürlükte olduğundan, işçilerin hareket alanı genişlememiştir. 1924 Anayasası ve 1926 Borçlar Kanunu liberal görüşlü olmakla birlikte, çalışma hayatıyla ilgili hükümleri uygulanmamıştır. Bu; dönemin "sınıfsız toplum" ideolojisine bağlanan, ama ekonominin iyi durumda olmamasıyla da ilgisi bulunan bir uygulama olmuştur. Meslek birlikleri devam etmiştir. İşçiler çalışma süreleri, ücretli hafta tatili ve sendika hakları istemişlerdir.

Tüccarlar ise liberal politikalara rağmen korunmayı istemişlerdir. Savaş sırasında yabancı sermaye, savaş sonrasında ise nüfus değiş-tokuşu sırasında gayrimüslim zengin tüccarlar Türkiye'den ayrıldılar. Ticaretin desteklenmesi gündeme geldi. Lozan Antlaşması'yla 1929 yılına kadar taahhüt edilen düşük gümrükler için süre sona erince gümrükler yükseltilmiştir. Bu dönemde görüldüğü gibi, fiilen karma ekonomi uygulaması söz konusudur.

1930-1938 Devletçilik Dönemi: 1926 yılında ABD ve İngiltere tarım malları ithalatına kota getirip kendileri ihracata geçince, sanayileşme öncelik listesinde en ön sıraya geçti. 1929 Büyük İktisadî Buhranı, tüm dünya gibi Türkiye'yi de etkilemiştir. Kamu müdahaleleri gereği artınca yeni bir politika gereği de ortaya çıktı. Aynı yıl gümrüklerin yükseltilmesi hakkının da kazanılmasıyla kapalılık dönemi başlamıştır. 1930 yılında "Türk Parasını Koruma Kanunu" çıktı. Özel kesimin giremediği alanlar için Devlet girişimciliği ve öncülüğüne dayalı "devletçilik" politikası benimsendi. Ayrıca, değişik kanun maddeleriyle devletin iç ve dış ticarette fiyatlar üzerinde tam denetimi kuruldu.

Yürürlüğe konulan I. Sanayi Plânı (1933-1937) ve II. Sanayi Plânı (1938-1942) ile paralel olarak hazırlanan I. Meslek Eğitimi Plânı (1933-1937) ve II. Meslek Eğitimi Plânı'ndan (1938-1942) ilk Sanayi Plânı ve iki Meslek Eğitim Plânı uygulandı. Bu dönemde işçilerin yetiştirilmesine büyük önem verildi. Bir yandan, geleneksel çıkar-kalfa-ustalık devam ederken, kamu fabrikalarında iş yerinde düzenli meslek eğitimi ve iş başında uygulama düzeni getirildi. Yetişen insan gücü arasından fabrika kendi işçilerini seçtiğinden diğerleri çevrede kendi işlerini kurup fabrika dahil çevreye iş yapmaya başladılar. Halen mevcut belli kentlerde küçük sanayinin nüvesini oluşturdular.

Bu dönemde artan işçi ve müstahdem sayısı karşısısında, devlet bir yandan işçi ile işveren arasındaki çalışma ilişkilerinin uyumlu bir şekilde düzenlenmesine, diğer taraftan kalkınmayı engelleyecek uyuşmazlıklara müdahale etmeyi millî çıkarlar açısından bizzat yürüttü.68

1961 Anayasası: İşçi haklarının ve sosyal hukuk devletinin Anayasa'ya girdiği dönemdir. Çok miktarda sendikanın kuruluşu ve kamu kesiminde olağanüstü ücret zamları, hem KİT'lerin devlete yük haline gelmesi hem de verimlilik artışı sağlamadan alınan ücretlerin maliyetlere getirdiği yük iktisadî sorunlar doğurdu. Ekonominin istihdam artırıcı projelerden kaçınmasına, etkin kullanılamayan düzeyde teknolojilere veya kayıtdışı ekonomiye kayılmasına yol açıldı. Sendikalar, ideolojik kamplara bölündüler ve anarşiye karışmaya başladılar. Bu durum 12 Mart 1971 Askerî Müdahalesi'nin sebeplerinden biri idi.

İşçi haklarının, ekonominin ödeme gücüyle bağdaştırılacağı bir ölçek konulmadan siyasî amaçlarla uygulamaya geçilmiş olması, yeni ekonomik ve sosyal sorunlara zemin hazırlamıştır.

İstihdam yaratma güçlüğü bulunan bir ekonomide, yeni iş imkanlarının açılmasının sosyal siyasetin sevk ve idare edilememiş olmasına bağlı olarak çok sınırlı kalması, Türkiye'nin işsizliğin artırmasındaki en önemli etkendir.

Sanayi toplumu fikrinin başlıca göstergesi olan verimliliğe bağlı ücret sistemlerine geçilememiştir. Bu durum, iş gücü piyasasının oluşamamasına, meslekli iş gücü oluşmamasına, yüksek vasıflı meslekli iş gücünün doğru yerde istihdam edilmemesine, geniş bir asgari ücretli kesimin meslekte ilerleyemeden çalışmalarına yol açmaktadır.

1983-1990 Serbest Ekonomi Dönemi: Serbest ekonomiye geçişin en önemli çelişkilerinden biri, askerî bir siyasal dönemin yasaklarından faydalanarak, ihracat artışı politikasını işçi ücretlerinin kısılması politikasına oturtmasıdır. Sendikal hakların kısıtlılığı, daha sonra yozlaştırılması, işsizlikle birleşince işçi haklarının önemini azaltmıştır.

Eğitim: Tanzimat Dönemi'nde, geleneksel dini okullara ilave olarak bir yeni kanal olarak Batı tarzı okulları açılıyordu ve misyonerlerin Hıristiyan Osmanlılar için açtıkları yabancı okullar kanalı bulunuyordu.

Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Eğitim Birliği Kanunu) ile 1924 yılında Eğitim Bakanlığı'na bağlanan millî eğitim sisteminin bir sonucu olarak devlet, dinî eğitimin meşruiyetini ortadan kaldırmış ve ulusal düzeyde laik-modern eğitimin geçerliliğini öngörmüştür. Millî devletin inşaası, eğitimin merkezîleştirilmesi ve kendi ulusal seçkinliğini yetiştirmesi birlikte yürütülmüştür. Eğitimin modernci ve akılcı çizgide yeniden düzenlenmesi sadece felsefî bir içerikli değildir; aynı zamanda eğitim araçlarını kapsar. Miladî takvime, uluslararası saate 1928'de Arap harflerinden Latin harflerine geçilmesi, Türk dilinin Arap ve Fars etkisinden temizlenmesi ve 1932'de kurulan Türk Dil Kurumu tarafından öz Türkçenin tekrar kazanılması.

Laiklik yeni cumhuriyetçi seçkinlerin yetiştirilmesini teşvik eder. Türkiye'nin Osmanlı geçmişi ve seçkinlerinden kökten ayrılmayı simgeler. Türk dili eğitimde mecburî hale getirilmiştir. Geçmişle kopuşa neden olmuşsa da, Latin alfabesi ve öz Türkçe eğitim, eğitimin yayılmasına olumlu katkıda bulunmuştur.

1927 Nüfus Sayımı sonuçlarına göre nüfusun yüzde 8.6'sını teşkil eden 1.1 milyon kişi Arap harfleri ile okuma yazma biliyordu. Yedi yaşın üstündeki nüfusun erkeklerde yüzde 17.4'ü, kadınlarda yüzde 4.6'sı olmak üzere toplam yüzde 10.5'i okur-yazardı. 7-12 yaş nüfus 1.3 milyon olmasına karşılık 468 bin öğrenci bulunuyordu. Yüksek öğretime kayıtlılar 4282 kişiydi.69

Eğitimdeki sayısal gelişme sürekli devam etmiştir. Okullaşma oranları ilkokullarda yüzde 100, diğerlerinde çağ nüfusunun 80, yüzde ellisidir. Eğitimin programları Cumhuriyet'in ilk yıllarında tamamen pozitif ve laik muhtevaya geçirilmiş ve aynı şekilde devam etmektedir. Eğitim-öğretim yöntemi klâsik, didaktik, otoriter tarzda yüksek nitelikle başlamış, fakat 1950'lerde başlayan eğitim yöntemlerinin ve ortamının demokratikleştirilmesi gayretinden henüz bir sonuç alınamamıştır.

Öğretmen eğitimi ve istihdam, çağın imkanlarına kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Diğer yandan, kalitenin düşmekte olduğu, dünyada pekçok yerde olduğu gibi Türkiye'de de şikayet konusudur. Eğitimin merkezîleşmesi ve okul içine kapanması devam etmiştir.

Bu durum eğitimi hayattan koparmaktadır. 1940'lı yıllardan itibaren eğitimin okul içine çekilmesi eğiliminden en çok ve merkezîleşmesi meslek eğitimi zarar görmüştür. 1987'de geçilen çifte-eğitim (okul-işyeri iş birliği) güçlü bir uygulamayla başladığı halde, aynı ısrarla sürmemektedir. 1988'de hazırlanan Meslek Standartları düzeni halen kanunlaşıp kurulamamıştır.

Diğer yandan, eğitim sisteminin hayata hazırlama boyutu ve hayata çıkış seçenekleri giderek zayıflamış; bir üst öğretim kademesine yönetime eğilimi ise giderek kuvvetlenmiştir. Bu durum, tektipleştirici eğilimin sisteme yansıması olarak değerlendirilebilir. Öğrenciyi üniversite önüne yığan sistem, giderek Türk toplumunun genç çağ bunalımı haline gelmiştir.

Türk idaresindeki, bilim ve din arasındaki değerlerin uyuşmazlığı varsayımı, Türk eğitiminde öğrenciye ve topluma hedef verme ve tutarlı bir değerler bütünü ile harekete geçirme sorunu yaratmıştır. Bu, eğitim sisteminin dışsal bir sorunudur.

Diğer bir dışsal sorun "bilginin sahipliği" ile ilgilidir. Türk toplumunun, idaresinin, biliminin, dolayısıyla da eğitiminin en önemli sorunu bilgi üretme konusuna yaklaşımda yatmaktadır. Tanzimat'tan itibaren tespit edilmiş gerçek Osmanlı/İslam/Doğu bilgisinin çağın gerisinde kaldığı ve bunun aşılması gereği olmuştur. Pozitivizme sarılmanın dibinde de bu teşhis yattığına göre, bilginin ne amaçla ve nasıl üretildiği, gerekli olan öz bilginin nasıl üretileceği, Türk devriminin birinci sorunsalı olması gerekirdi. Oysa, durdurulamayan bir aktarmacılık ve taklitçilik akımı başlamış ve halen devam etmektedir. Bunu ürünlere yönelip yönteme ve sisteme girememek olarak yorumlamak mümkündür.

Batı'nın ileriliği yorumu 20. yüzyılda bütün dünyada kabul görmüştür. Ancak, öze inen bulgular önemlidir. Örneğin, Lahbalî, Doğu toplumları ilerlemeci bilime (aklî bilimlere) ayak uydurma duyarlılığını sürekli devam ettireceklerine, kazanılmış bilgilerle (naklî bilgilerle) yetinmektedirler, demektedirler. Bu, Batı karşısında Doğu'nun gerileyişinin sebebidir.70 Türkiye büyük bir devrim ve değişim geçirmiştir; Batı bilimine yönelmiştir. Ancak yöntem değişmemiştir; Doğu'nun naklî bilgilerinin yerini Batı'nın naklî bilgileri almıştır.

Ülkenin kendi ihtiyacına uygun aklî bilgiyi üretmesi ve yeni kuşaklara birlikte aktarması son derece kısıtlı olabilmektedir. Türkiye'nin büyük sentez sorunu, yaşanan hayatta değil, bilim ve bilgiye yaklaşım konusunda yatmaktadır.71

Yapıldığı takdirde, bilginin sentezlenmesiyle de kalınamayacağını, bunun fikri ve felsefi tabanlarda bağdaşmasının doğru kaynaklara dayalı yorumlarla yapılması gerektiğini, Doğu ile Batı arasında bu ortak kaynakların mevcut bulunduğunu, bağnaz pozitivizmin aşılması halinde, fikre, felsefe ve bilimdeki ortak açılımlardan, sentez üretme yönünde yararlanılabileceğini, bu çabanın Türklerden gelebilecek bir katkı olduğunu belirtenler bulunuyordu.72

Türk eğitim sistemini zorlayan diğer bir dışsal sorun, diğer laik ülkelerde yapıldığı gibi, Türkiye'de din eğitim ve öğretiminin nasıl yapılacağının ayrı bir düzenleme ile tanımlanmamış olmasıdır. Normal vatandaşın dinî eğitim almak değil, sadece dinini iyi öğrenebileceği yer olmayınca eğitim sistemi baskı altına girmektedir. Dışardaki yetersiz, başlangıç niteliğindeki kurslar Millî Eğitim Bakanlığı denetimindedir, ama sık sık devlet müdahalesi ile karşılaşılır. Kurslar yetersiz olunca yasa dışı eğitim-öğretim talebi artar; bunu denetim altına alırken, genellikle Millî Eğitim Bakanlığı programlarındaki Din ve Ahlâk Bilgisi derslerinin niteliği yükseltileceğine bunlara da şüphe ile bakılmaya başlanan ve nitelik daha da düşer. Bu kısır döngüyü kırarak halka doğru din bilgilerini aktarmanın düzenlenmesi siyasal vaat konusu haline gelir ve laiklik ilkesinin zedelendiği tartışmaları başlar.

Diğer yandan, din hizmetlerine çağcıl din görevlileri yetiştirmek amacıyla 1948'de çok partili rejime geçerken açılan İmam Hatip okullarında din dersleri daha tatminkâr görüldüğü için bu okullara talep artar. Bunun önünü kesmek için eğitim sisteminde tıkanıklıklar ve mağduriyetler oluşturulur. Esasen bir rejim ve insan hakları mevzuu olan bu sorunu MEB aracılığıyla konjonktürel yönlendirmelere tabi tutmak, eğitim sisteminde sağlıklı değişimi engellemekte ve eğitim sistemini istikrarsızlaştırmaktadır.

Sosyal Tabakalaşmada Son Durum

II. bölümde açıklandığı gibi, ekonominin verimliliğe, kamunun ve siyasetin liyakate dayalı çalışmamaları nedeniyle; Türkiye, konumlarını iktisadî çalışmadan ziyade ekonominin istikrarsızlığının yarattığı fırsatlarla düzenleyen, çeşitli kanun maddelerinden yararlanarak -memurlar, işçiler gibi-konumlarını koruyan, bir kısmı ise ekonomide vasıflarının karşılığını tam bulamayan orta ve orta alt kesimleri oluşturan tabakalar ve bunların katmanlarından oluşmaktadır.

1960 sonrasında işçilerin kavuştuğu ekonomik refah, onları sosyal tabakalaşma piramidinin ortasına çekmiştir. Sosyal refahı yakalayan bu sınıf, çocuklarını istedikleri yerlerde okutabilmiş, bunlar kazandıkları konumla çevre ailelerini de piramidin yukarılarına taşımışlardır. Türkiye'de 4 milyon civarı sendikalı işçi olup bunların çoğunluğu kadındır.

Sosyal tabakaların tespiti iktisadî ölçülerin yanı sıra hayat tarzı, eğitim seviyesi ve sınıf bilinci gibi ölçütlerin de hesaba katılması ile mümkündür. Sanayi toplumlarında orta sınıfı aydınlar, serbest meslek sahipleri, avukatlar, doktorlar, gazeteciler, öğretmenler, kamu ve özel kesim memurları, işletme idarecileri, mühendis, teknisyen, vasıflı işçi, esnaf, orta büyüklükte toprak sahipleri ticaret erbabı zanaatkârlar meydana getirirler. Türkiye'de de benzer meslek mensupları orta sınıfı teşkil etmektedir. Ancak güçlü değildirler ve gelir dağılımındaki yerleri gittikçe bozulmaktadır. Orta ve altındaki tabakalar arasında sosyal hareketliliğin tam işlemesine rağmen, sanayiciler, rant ile geçinenler, medya patronları, kazanç kaynağı belirsiz büyük zenginlerin teşkil ettiği sosyal konum tabakası hüviyetindeki yukarı tabakalarda, durağan bir konumunu koruma göze çarpmakta, hatta bazı tabakalarda kastlaşma eğilimleri sezilmektedir. Tam olarak ferdiyetçi bir hüviyet kazanan toplum bu tabaka ve zümrelerin hakimiyetine girebilmekte, bu hakim zümre veya tabakalar ise sık sık yer değiştirmektedirler. Son duruma göre Türkiye'de sosyal yapı şöyle görünmektedir:

⦁ Sanayici, büyük para sahibi rantiyeler, medya patronları, bankerler, kazanç kaynağı belirsiz zenginler, devlet ricali vb.
⦁ Yüksek memurlar, orta çapta işletmeciler, askerler vb.
⦁ Avukatlar, doktorlar, gazeteciler, banka işletmeleri, kamu ve özel kesim memurları, esnaf, büyük toprak sahipleri vb.
⦁ Sendikalı vasıflı işçiler, öğretmenler, diğer devlet memurları vs.
⦁ Köylüler, çiftçiler, tarım işçileri, atelye işçileri, küçük satıcılar, iş yeri hizmetlileri, çırak, kalfa vb.
⦁ İşsizler, yoksullar, büyük şehir varoşlarında oturup ayak işlerinde çalışanlar vb. Cebeci, "Cemiyetimiz bu hali ile gayrisabit cemaatçi yapı özelliği gösteriyor" demektedir.73

Kimliğin Oluşumu ve Bugünkü Algılanışı

Türkiye'de kimlik tartışmaları Cumhuriyet ile yaşıttır. Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren bir kimlik sorununa sahip olmuştur. Osmanlı kimliği ile Cumhuriyet kimliğinin teorik düzeyde farklılaşması, yaşanmışlık düzeyinde bir kanıt bulamamıştır. Bu da kimlik sorununu daha da ağırlaştıran bir öge olarak, bugünkü siyasal çatışmalarımızın önemli çatlaklarından birini oluşturmayı sürdürmektedir.

Bazı kesimler, uygarlığı yalnızca dinsel unsuruna indirgeyerek, yapay bir Doğu-Batı zıtlaşması yaratmakta ve tamamen yoktan var ettikleri bu zıtlaşmanın aynasında Türkiye için siyaset üretmektedirler... Yabancı bilim adamlarının Osmanlı'ya yönelik araştırmaları ise, hem Batı'da bu konuda oluşmuş ön yargılardan hem de oryantalizmin uzun bir süreç içinde oluşturduğu reflekslerden nasibini almaktadır... Geriye tek bir yöntem kalmaktadır: karşılaştırmalı tarih yöntemi...

Türkiye'de ise, asıl kimlik bunalımı, 1960 askerî müdahalesinin ertesinde ortaya çıkan siyasal ve toplumsal ilişkinin içinde meydana gelmiştir".74

Türk Kimliğinin İçe Dönük Oluşumu ve Bugünkü Bunalım

Kimlik sadece bir hissiyat değil, bir varoluş biçimidir. Bir büyük devletin parçalanması sırasında yeni anlamlar yüklenerek büyüyen millet şuurunun hedefi yeniden inşa edilecek bir devletti. Bir yanda yeni devlet örgütlenmesinin yapılması, bir yanda toplumsal bilincin millî devletle bağlantılı olarak yerleşmesi, bir yanda da kimliğin yeniden ve yeni olarak kurulması görevleri vardır.

Bir İmparatorluğun muhafazası görevi ile fazlaca yüklendiği için milliyetçilik akımının yükselmesinin çevre ülkelere nazaran çok geç olduğu Türkiye'de, Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte millî kimliğin oluşturulmasının ele alınışı öze dönüş demeci olan bir özgün yaklaşıma sahiptir. 20. yüzyıl ortamında, Türk toplumu birçok yeni şartla karşı karşıyaydı: Milliyetçiliğin şahlanışını toprak genişlemesini durdurmuş bir devletin sınırları içinde sağlayıp yönlendirmek, çok unsurlu bir toplumda yaşamaktan tek millî unsur etrafında örgütlenmiş bir düzene geçmek, sosyo-ekonomik ve sosyo­kültürel kalkınma.

"Öteki"ni oluşturarak kendini tanımlayabilmek amacıyla, idare de ve toplum da düşmanlıkları vurgulama yolunu seçmedi. Oysa, o sırada, Orta Doğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Doğu Avrupa'da düşmanlıkları vurgulayan bir milletleşme ve millî kimlik arayışı sürüyordu. Özellikle, Yunanistan ve Ermenistan bu açmaza düştüler; çevre ülkelerin tüm kayırmalarına rağmen halklarına bir ufuk veremediler. Yunanistan'ı Avrupa Birliği çekip almasaydı, hâlâ kimlik arıyor olacaktı; yine bile eski tutum ve davranışlarından kurtulabilmiş değil.

Türkiye ise, kendi özdeğerlerini tekrar keşfedip yücelterek bir kısmını yeniden yorumlayarak önce kendini tanımlama sonra "ötekiler"ini dolaylı olarak tanımlama yolunu seçti. Bu bir yönü ile İmparatorluğun asıl sahibi olmasının getirdiği "merkez olma" ruhunun sonucu, bir yönü ile eski göçebe Türk geleneğinin yeni şartlar karşısında takındığı olumlu uyum tutumunun süreklilik göstermesi ile ilgili; bir yönü ile de Asya, Orta Doğu, Doğu Avrupa çok kültürlü ortamlarında yıllarca geçen ortak yaşayışın getirdiği insana bakışı, hoşgörünün derinden yerleşmiş bir gelenek oluşu ile ilintilidir. Bu bir kendini yeni şartlar karşısında ihtiyaçları ve güçlü yanları ile yeniden keşfetme, bu amaçla ortak kararlar belirdikçe toplumsal iç denetimi sıkılaştırarak toplum açısından önemli ortak tavır alışı yaygınlaştırma, dışa duyarlı antenlerini çalıştırarak kendisi için kabul edip etmeyecekleri belirleme ve harekete geçme sürecidir. Kabul etmeyeceklerinin toplumsal ve kültürel varlığını ortadan kaldırmak söz konusu değildir. Müsamaha esastır. Bunu, içi sıkı etli, dışı ince geçirgen kabuklu bir meyveye benzetmek mümkün. Yine Türk düzeninin esası olan denge ilkesi: "Özdenetime" ve "dışa duyarlı" toplum dengesi insan ve toplum kolay uyum gösterebilir yapıda, ama asla tavizkâr değildir.

Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda, modern toplumun inşaasına başlanmamış olmasına rağmen, toplumda yeni Türk kimliğini algılama daha kuvvetliydi: Çünkü bir varoluş savaşı zaferle sonuçlanmış ve böyle bir varoluş biçimi ile dünya karşısına çıkılmıştı. İçe dönük olarak "eşit vatandaş", arkasından siyasî haklar ve iktisadî kalkınma ile kendini kanıtlama gereği sırada bekliyordu.

Kimliğin milliyetçi dayanakları üzerinde yaptığı değerlendirmelerde Öğün "anti-emperyalist ve anti-kolonyalist içeriği olmakla birlikte, milliyetçilik ilişkisinin son derece zayıf", olduğunu ifade ederek Kemalizm'in geleneğin üzerine tarihsel süreklilik içinde inşa olunan "millet" düşüncesini bir yana bırakarak, modern "politik toplumun inşası"ndan yana tercih yaptığını, bu nedenle de "yurttaş"lık ilişkilerinin kurgulanmasına önem verdiğini belirtiyor.75

Oluşan kimlik bunalımı, bir meşruiyet ve katılım bunalımından doğmaktadır. Tabana indirilemeyen ekonomi ve siyaset nedeniyle, üst kimliğin parçalanması ve önemsizleşmesi yoluyla alt kimlik, kültür politikası veya şartlara göre yeni oluşturulan kimliklerle siyaset yapılmaya ve merkezin kaynaklarından pay alınmaya çalışılmaktadır. Kültüre dışardan verilen mesaj, bu sistem bunalımını kimliklerine bağlamalarını ve kopmalarını teşvik ediyor. Ancak, sistemdeki herkes aynı veya çok benzer katılım sorunlarıyla karşı karşıyadır.

Değerlendirme ve Sonuç

Batı dünyası "olgu"nun seyriyle, Türkiye gibi pekçok ülkede "kurgu" etkisiyle modernleşmeyi yaşadı. Modernleşme serüveninde dünya nereye geldi? Türkiye nereye geldi?

Başkaldırı ideolojisiyle, değerlerin ve geleneklerin hayat alanından çıkarılmaları, bugün Batı dünyasında modernizmin bunalımına dönüşmüştür. Teknoloji tek başına dönüştürücü öge olarak işe karıştığı zaman, kitlelere hareket ve doygunluk, kişilere mutsuzluk getiriyordu. Bu bunalım 1970'lerde "ahlâk ve kültür bunalımı" olarak tanımlandı. 1980'lerde "yeni muhafazakârlık" yükseldi. Batılılar, denetim altında tutulabilir bir modernleşme modeli ihtiyacından bahsetmeye başladılar. Teknoloji veya diğer muhteva değiştiğinde medeniyetin kültür üzerindeki ifsat edici etkilerini ayıklamak üzere "gelenek" karar mevkiinde olabilmeliydi. Devlet piyasaya ve kamusal alana bıraktığı alanlara müdahaleden ve kamusal alana bıraktığı alanlara müdahaleden geri durduğu gibi, geleneksel örgütlenme de kalktığı için, yeni giren unsur, pekçok tahribata sebep olarak sistemi etkileyebiliyordu.76

Bugün Batı'da; kültürün üç boyutu olan bilim/bilgi, ahlâk ve sanat modernleşmenin doğal akışı ve bunu onaylayan felsefeler eşliğinde birbirinden ayrılmıştır. Kimisi evrensel alanlar, kimisi özerk alanlar oluşturduğu için örgütlü sosyal sistemde sahipleri bulunmamaktadır. Toplumların değişime tepki gösteremez duruma düşmelerine yol açtıkları kanısı yaygınlaşmaya başlamıştır.77

Yeni muhafazakârlığın yükselişi 1980'lerde olmuştur. Yeni muhafazakârlık, doğa ya da gelenek lehine, dönüşmüş kültürün (modernleşmişin) olumsuzlanmasına dayanmaktadır. "Modernliğin Avrupa merkezli algılanışı diğerinin kendine özgü bir biçimde de olsa moderleşmesine izin vermeyen, dolayısıyla moderniteyi kendisi dışında oluşmuş imkanları kullanmaktan mahrum bırakan bir kavrayışa yol açmaktadır. Modernitenin Batı'da başarılı olmuş örüntülerinin dünyanın diğer bölgelerinde de (aynen) uygulanmasını öngören tez, maalesef geçerli olamamıştır. Modernitenin başarısızlığı tarihsel bir olgudur, evet ama bu, modernitenin bütün imkanlarının tüketildiği anlamına gelmez",78 demektedir.

Modernleşmenin bütün dünyada başarısızlığa uğramasının sebepleri genel ve özel olarak iki yönlü olabilir. Genel sebep, dünyanın bir bölgesinde (Batı Avrupa'da) meydana gelmiş bir dönüşümü mükemmel ve evrensel sayıp herkese uygulanma düşüncesi sonucu kullanılan yöntemlerde aranmalı. Özel sebepler ise, her ülkenin bünye özelliklerinin farklı süreklilik ve değişim ihtiyaçları ve esneklikleri göstermesi nedeniyle bilgisiz veya amaçlı yapılan müdahalelerin duraklama, sapma, kopmalara yol açması ile ilgilidir. Kurgu boyutu bazı ülkelerde tuttu, ama sınırlı, akıllı, danışılmış kararlarla. Bu süreçte, kültür mühendisliğinin mümkün olmadığı görüldü: Çağımızda köleleştirme mümkün değil, pazarlaştırma karşılıklı pazarlaşmaya, hatta çok yönlü ortaklık­lara dönüyor. Bu, teknik bilgi tabanı sahipliği ve her kültürün yapılabileceği özgün katkılarını öne çıkardı.

Türk modernleşmeciliği, eğitim yoluyla modern ve özgün insanın yaratılmasını esas almıştır. Mustafa Kemal, milletin çağcıl bir varlık olarak gelişebilmesi için radikal modernci bir siyaset izleyerek bütünleştirici üst kimlik (vatandaş, yurttaş) kurulması üzerinde yoğunlaşmıştır. Başta sosyal ve kültürel alan olmak üzere, iktisadî ve siyasî alanlar devletin vesayeti altında kurgulanmıştır.

Dünya uygulamaları açısından bakılınca, Türk örneği, topluma bırakılmamış denetim altında bir değişim tasarımı niyetiyle başlamıştır. Ancak, çok geniş alanlara reformculuğun yayılması, kültür üzerindeki "denetim" devlet elinde de olsa derin reformlar, yine aynı şekilde modernleşmenin toplumu dağıtması sonucunu vermektedir. Türk örneği, sadece tasarlanmış değişim hedefinin değil, toplum bünyesinin de dikkate alınması gereğini uygulama sonuçları ile göstermiştir.

Millî devlet kurgulanırken, kültürel hedefi verilmesi daha kesin bir hedefi ve stratejiler daha ince ayar gerektiriyordu. Türk toplum tasarımının hedefi, Müslüman bir toplumun Batı'yla sentezlenerek yeni bir çağcıl sentez üretilmesi miydi? Bu sorunun cevabı açık değildir; dolayısıyla hedef net konamamıştır. Uygulama, modern kamusal alanın kurgulanması ve bilimsel düşünce ve idare ile yayılarak tüm toplumu halka halka sarması beklentisiyle yapılmış, inanç ve geleneksel ahlâk kişilerin özel alanlarına terk edilmiştir. Devrinin kendi ahlâkını yaratacağı ve düşünce tutarlılığı yoluyla özel alanı da kavrayacağı ümidedilmiştir. Bu nedenle, Türk Toplum Tasarımı'nın yarım olduğu tartışılır. Tasarım'ı tartışmak istemeyenler, sağ iktidarlar döneminde dinin tekrar kamusal alanda görünür olmasının ve sentezleme yoluyla modernleşme arayışlarını Tasarım'a tehdit saymışlardır. Diğer yandan, Tasarım'ın uygulanmasında din ve ahlâk boyutu kamusal alan dışında kalınca, millî devlete milli hedefler vermek gerekiyordu.

Türklük, üst kimliğinin kurulması kavrayıcı-kapsayıcı araçlarla yapılmıştır. Bunun yanında Türklerin Orta Asya'dan Avrupa'ya yüksek değerler etrafında hârmanladıkları kültür birikimi ve fikri değerler yorum kazanmış, Türklüğün kökenleri ile bağlanmıştır. Cumhuriyet'in kuruluşunda önemlidir. Atatürk'ün ölümünden sonra, 1940'larda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kültür politikasının Türklük şemsiyesi altından çıkarılıp Yunan ve Roma kültür şemsiyesi altına konulmaya çalışılması, Türk Devrimi'ni ikinci bir değerler dizisinden de mahrum bırakma anlamı taşımıştır. Yunan ve Roma, İslâm kültürünün çok eskiden sentezleyerek önce özümsediği, sonra gelişkin haliyle Batı'ya ihraç ettiği bir alt akım iken, 20. asırda Türklük ögesi ikame etmesinin istenmesi, hem millî devlet kavramı için hemde çok kültürlülüğü kavrayıcı Türk kültür değerlerini dışlayıcı olacağından Batılı anlamda etnik ayrımcılığa açık olacağında millî değerler sisteminin kurulmasını aksatmıştır. Bugün halen bu ikilem yaşanmaktadır.

Bu çalışma, tarihi akışı içinde, Cumhuriyet döneminde Türk toplumunu verili tasarıma göre izlerken, topluma ileriye yönelik açılım verici üç boyutun-siyaset, ekonomi, eğitim-topluma ne düzeyde açılım verir hale geldiklerine bakmayı amaçlamıştır. Zira, bu yönler bir yandan kurgulanırken, paralel olarak toplumun kendi yorumlarını üreterek ilerlemesini dinamiklerini içlerinde barındırırlar. İlk kurgulandığı dönem itibarıyla; yeni Türk toplumuna ve Türk insanına araç kazandırmak yönüyle bir siyasal alan veya bir ekonomik alan öngörülmemişti. Sınıfsız toplumun ortak siyasal ve ekonomik amaçlar doğrultusunda hareket ve üretim içinde olacağı öngörülmüştür.

Eğitim ise toplumsallaştırıcı/şartlandırıcı ve işlevsel/hayata hazırlayıcı boyutlarından ilki için akılcılık politikasıyla yöntem değişikliğine uğratılmıştır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu düşünürken zafer aşamaları koymuştu. Cumhuriyet ilân edilince, "Askerî zafer sağlanmıştır, şimdi sıra iktisadî zaferde!" demiştir. Askerî zaferi, diplomatik zafer izledi; Lozan Antlaşması ve diğer antlaşmalar yapıldı. Devletin kurulmuş olması, yeterli zaferdi. Bir iç idare zaferi, bir siyasal zafer aranıyor muydu? Pek değil. Yurttaşlar arasında kurulacak yeni medeni bağlar için kamusal alanın tasarlanması ve eğitim zaferi arandı. Eğitim temel ilkeleri benimsetmekle kısmi bir zaferi güvence altına aldı. Ardından arka arkaya devrimler geldi; Türk toplumunun temel yaşayış unsurlarını dönüşü olmayan kararlarla çerçeveledi; gerekli esneklikleri, uyarlamaları sağladı. Toplumsal davranışlarda kök salacaklarından şüphesi yoktu. Ancak 1930'larda yakalananlar rüzgar ve plânlar ile iyi sonuçlar alındığı halde, iktisadî kalkınma yetmiyordu. Ölüm döşeğinde Başbakan Celal Bayar'a "Hani iktisadî zafer? Acele edelim" dedi; gözü iktisadî zaferde gitti.

1940'larda, 1920-1938 arası için Mustafa Kemal yorumunu geriye dönük durağan bir Kemalizm ideolojisine dönüştüren ve bu gerekçeleri dayanak yaparak zümre iktidarını, merkezîleştirdiği iktisadî gücün denetimi yoluyla perçinleyen seçkinler grubunun nisbî gücü, 1960'tan itibaren seçeneklerini deneye deneye bugün potansiyel sınırlarına ulaştı. Bunu, toplumda kamu alanı veya kamusal alanla ilgili her boyutun en az yarısının kayıtdışı oluşuyla, kayıtdışının ürettiği yeni çözüm ve düsturlarla ölçmek mümkün. Bölücülük korkusuna dayalı otoriter yönetim tarzına, her türlü bölücü projeyi bozarak güven veren toplumla bunu sınamak mümkün. Toplumun topluma güvensizliğinde bulmak mümkün. Kararın kendisi dışında verileceğini bildiği konularda halkın dağınık duruşunu değiştirmeyişinde gözlemek mümkün. Bu sonuç, bürokrasi eliyle otoriter modernleştiriciliğin kavramsal ve işlevsel çelişkileriyle ilgili. Modernleşmenin demokratikleşme boyutunu erteleyen otoriter laikçilik toplumun kendini devleti yoluyla örgütleme gücü olan siyasal modernleşmeye alan açmamakta; toplumu seksen yıldır yeteri kadar gelişmemiş kabul ederek iktidarın sahibinin "devleti kuran güç" olması gerektiği kanısıyla, iktidar gücünü ve kaynaklarını elde tutma önceliği, toplumun üretim gücü olan iktisadî modernleşmenin alanını kısıtlamaktadır. Toplum sahip olduğu potansiyel kaynakların çok altında üretim yapabilmektedir. Siyasal ve iktisadî faaliyet için açılma kanalları dar oldukça, resmî alanın dışında kendine açılımlar bulmaya çalışırken toplum kimi zaman dahi, kimi zaman çaresiz kimi zaman çağdışılığı yeniden üretir konumda görünmektedir. Kimlik sadece hissiyat değil, bir varoluş biçimidir. Türk kimliğinin, iktisadî ve siyasî alanda başarılar kazanacak fırsatları olmadığı sürece, temeldeki bunalımı devam edecektir.

Siyasal ve iktisadî açılım kazanma imkanı az oldukça, ancak eğitimin en başta kurulan çağın rasyonel yöntem ve tekniklerine dönük yapısı sayesinde toplumun yürümesine yavaş da olsa, yetebilecek bir düşünce düzeyiyle laikleşme ve demokratikleşme süreçleri devam etmektedir. Modern iktisadî açılımın dar, modern siyasal açılımın tıkalı olduğu bir ortamda yetersiz de olsa eğitimin sunabildiği açılım modernleşme yönünde bir işlev görmektedir. Bu imkansızlıklar ortamında halkın çıkardığı yorum ve sonuçlar 1940 şablonuna oturmayabilir, ama bu mutlaka yanlış yapılmış olacağı anlamına gelmeyebilir.

1930'lardan itibaren Atatürk'ün Toplum Tasarımı dar gelmeye başlamıştı. Siyasal boyutunun tamamlanarak bu tasarımın yeniden yorumlanması için Demokratik Türk Toplumu Tasarımı, özlenen kalkınma için de Türk Sanayi Toplumu Tasarımı devreye girmiştir. Eğer bunların tümü birden başarılı kılınabilirse, Türkiye çağcıllaşmış olacaktır. Yeni boyut kazanma hareketlerinin, Atatürk Tasarımı'nın bozulması olarak algılanması, bir yandan parçalanma yaşayan Türk siyasetini, diğer yandan çoğulculuktan uzaklaştıran totaliter (yasakçı) bir zihniyeti yaymaktadır.

Türkiye'ye bir ideoloji bırakmadığını bildiren Atatürk, Türk milletinin bu çağdaki ihtiyaçları ve zorlukları karşısında hangi ilkeli esneklikleri bulurdu? Bunun düşünülmesi zamanı. Çünkü, Türkiye hem küreselleşmeden pay almak hemde hızlandırılan Türkiye'yi istikrarsızlaştırma projesini durdurmak için millet-devlet birliğiyle çıkma ihtiyacı içindedir. Bunun aksi, içerde yönetim bunalımının koyulmasına, dışarda tavizler sarmalına teslim olmak anlamına gelecektir.

Diğer yandan, her sorunun sebebini de çözümünü de "eğitim"e bağlayan entelektüel kolaycılık, bir miktar Türk pozitivizminin etkisinde bir yorumsa da, toplumun içinde hareket etmekte zorlandığı sistemin iyi anlaşılamamasıyla ilişkili. Bir toplumun geleceği demek olan eğitimi, içinde yer aldığı ülke sisteminin bir parçası olarak değerlendirmek ve katabileceği dinamik gücü öyle ölçmek yerinde olur.

Bu önermede, eğitimin tüm toplumu aşarak, bireyin kişiliğini ve dimağını bağımsız bir malzeme olarak ideale yakın şekillendirebileceği kabulü var. Oysa eğitim; kalıtım-çevre-eğitim üçgeninde yer alan ve kişinin hayatındaki ağırlıklardan ancak birisini oluşturabilen, diğer ikisini etkilemeye çalışan bir etken. Bazı düzeylerde ve ortamlarda etkinliği biraz yükselebiliyor. Görev olarak, eğitim toplumun aradığı insanı yetiştirir. Eğitimin etkili olması, çevre toplumla işlevsel ve manalı bir uyum içinde geleceği görebilmesine bağlıdır. Toplumun kültürleme ve toplumsallaştırma işlevî aile yanında eğitim sisteminde yer aldığına göre, süreklilik adına geleneksel kültürden nelerin taşınacağının, değişim adına toplumun yeni ileri hedeflerinin neler olacağının bilinmesi gerekir. Zira, her toplumda süreklilik ile değişim birlikte yer alır. Bunların bir kısmı bilinmiyorsa, eğitim bilinen birkaç tanesine indirgenme tehlikesiyle karşılaşır, istikrarsızlık yaratır veya toplumdan kopuk bir dünya yaratabilir. 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile esasa, Kalkınma Plânları ile geleceğe yönelik hedef olarak verilen hususlar, halen uygulamaya aktarılabilmiş ve sisteme nüfuz edebilmiş değiller. Bunun belli başlı iki nedeninden biri, çocuğu/genci toplumsallaştırmanın birinci işlevi olan hayata hazırlamanın amaç ve hedeflerinin, diğer bir deyişle, toplumun bireye hangi iktisadî ve siyasî açılımı vermekte olduğunun açıkça görülememesi nedeniyle belirlenemiyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, nasıl bir siyasal ve ekonomik "insan" yetiştirileceği konusunda örnek alınan çoğulcu toplumla Türkiye'nin toplumsal ve yönetsel talepleri arasında üç boyutlu bir uyumsuzluk bulunduğuna dikkat çekilmelidir. Diğeri, yapısal bakımdan Türk eğitim sisteminin de, tüm kamu yönetiminde olduğu gibi giderek merkezîleşme ve kapanma eğilimini sürdürmekte, değişimi özümseyememekte ve otoriter eğitimi yeniden üretmekte oluşudur. Bu iki neden birbirini besler niteliktedir. Esasen, Türk kamu yönetiminin uygulamalarının yönü ile eğitim sisteminin çıktıları topluma paralel iletiler vermektedir.

Hayata açılımı dar olan bir ufukla toplumun geleceğini şekillendirecek özgür bireyi yetiştirilmeyi beklemek güçtür. Türk eğitiminin oturmuş pozitivist ve laik müfredatı değişimi içselleştiremeyecek durağanlıkla devam ettiğine göre, eğitimde niteliğin yükselmesi, toplumsallaşmanın derinlik kazanması anlamında değil, bazı teknik bilgi ve becerilerin ilerletileceği anlamında olabilir, ki bu da teknik düzeyi düşük bir ekonomide işsizliği ya da çağcıllık adına toplumdan kopma eğilimini güçlendirir. Nitekim, işgücü bu eğilimlere girmiş bulunmaktadır. Bunun anlamı, düşük gelir düzeyli bir toplumun eğitime aktarabildiği sınırlı kaynakları bu bileşimdeki bir eğitim içeriği ile parasız eğitim için kullanması halinde, eğitime yatırım işsizliğe, verimsiz çalışma nedeniyle kaynak aşınmasına veya fakir Türk halkının kaynaklarıyla zengin ülkelere insangücü hazırlamaya hizmet etmektir. Bu durumda, eğitimin kazanacağı teknik düzey ile övünmenin ne anlamı kalır?

Toplumla yaşamanın tecrübelerini kültürü ve canlı zekasıyla yorum ve çözümlere ulaştıran yeni taban hareketi yanında, Türkiye'de kesimli bir canlı aydın kitlesinin varlığı, kişilerin kendi kendilerini geliştirmeye devam etmelerini teşvik eden modernleştirici aydın öncülüğü geleneğinin yanında bununla uyumlu eğitimin sonuçları da gözlenmektedir. İmam-hatip okulları dahil, tüm eğitim programları pozitivist eğitim görüşüyle hazırlanmış olduklarından bireycilik, akılcılık ve eleştirel düşüncenin gelişmesi güç olmamaktadır. Sistemsizlik nedeniyle sorumlu bireycilik yerine sorumsuz çıkarcılık, kum tanelerine dağılmışlık artmaktadır; ama bu kadar girdi bile ülkenin kesimli ve oldukça canlı fikir hayatını da beslemektedir.

Öte yandan, eğitimin toplumsallaştırma boyutu, içinde yer alınacak toplum için örgütlenebilme veya örgütlerde işlev kazanabilme davranışlarının kazanılmasıyla ilgilidir. Oysa, görüş birliğine ulaşma, harekete geçme, örgütlenme ve düzen kurma güçlüklerinin en fazla yaşandığı alanların aydınların yoğunlaştığı alanlar olduğu gözlemlenebilir. Konu toplumda işlev görmeye geldiği zaman ortaya dağılma çıkmaktadır. Örneğin, her konuya çözüm öneren üniversiteler, bugüne kadar bir üniversite teşkilâtlanması önerisi ortaya koyamamışlardır.

Cumhuriyetten beri, toplumun aşama yapma ihtiyacı içinde olduğu bir gerçek. Resmî söyleme de intikal eden aşamalı toplumsal düzlemlerin amaçlarının gerçekleşebilme durumuna bakıldığında, cumhuriyetçilik hariç, pek azının kamu yönetiminin ve eğitimin gündemine girdiği görülmektedir. Cumhuriyetin benimsenmesi ve kurucuların öngördükleri bilimsel/pozitivist yöntemlerin o günkü yorumu Türk eğitiminin temel işlevi olarak devam etmekte ve en iyi işleyen kısmı durumunda bulunmaktadır; ama otoriter eğitim yöntemleriyle edilgen vatandaşın oluşmasına da katkıda bulunmaktadır. Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleri tam benimsenmiş olmakla birlikte vatandaşlık davranışları tam kazanılabilmiş değildir. Atatürk'ün ölümünden sonra, eğitimde niteliğe yönelik içselleştirilmiş sosyo-kültürel davranış değişimi ve gelişimi mümkün olmamıştır. Yapılan düzenlemeler sistemde bir süre yüzeysel yaşayıp aslına dönmektedir. Eğitimdeki bu temel eğilimin, 1940'lardan itibaren gereken demokratikleşme ve özellikle 1950'lerden sonra gereken kalkınmacılık ruhu aşamalarının toplumca özümsenememesinde rolü olmuştur. Demokratik eğitim yöntemleri hayata geçilememiş, faal yurttaş fikriyle insan yetiştirilememiştir. Meslek eğitimi kalkınmanın ihtiyacı olan üretken ve müteşebbis insanı yetiştirme fikriyle hayata dönük bir süreklilik kazanamamıştır. Bu defa, küreselleşmenin ulusal dağılma anlamına gelmemesi için, demokratikliğe dayalı yeni toplumsal beceriler kazanmış, alt sektör üretim ve pazar becerilerini ülke boyutunda örgütlendirerek ulusal rekabetçi üstünlüklerle dış rekabete girecek bilinçte yaratıcı, üretken ve müteşebbis "insan" örneği gerekmektedir. Türk eğitimi artık kaçınılmaz bir nitelik devrimi eşiğindedir. Küreselleşme demokratik ve üretken davranışlar üzerine oturacaksa, mevcut eğitim yönetimiyle bu düzleme sıçrama yapılabileceğini ummak güç.

Türk toplumunda örgütlenememe sorunu had safhadaysa, bunun eğitimde öğrenilmiş tutum ve davranışlarla ilgili kısmını, toplumun ve idarenin yenilikçi işlevsel çözümleri kabul etme esnekliğinden ayrıştırarak değerlendirmek gerekir. İncelenen toplum süreçleri, toplumun idaresini elinde tutan yönetici seçkinler zümresinin, bazı ortaklıklara da girerek kendi örgütlenmesinde kesimli hale gelmiş olmasına rağmen, yönetim erkini ve kaynakları denetlemek uğruna topluma yenileştirici unsur yaklaştırmama tepkisinin halen güçlü devam ettiğini göstermektedir.

Çözüm, Türkiye için hem dış tehdidin, hem de fırsatların çok arttığı bir devreye girildiğinin ve bu tehdidin yönetimi hedef almakta olduğunun idrakinde olarak, kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi gereğinin önce kendisince kabul edilmesi, siyasetin halkı içerecek şekilde, kamu yönetiminin ise halkın hizmetinde olacak şekilde reformuna başlanması; halkın ise devlet için fedakarlık yapma tutumunu, kendi için ve toplum için üretim yapma, ihracata yönelik ulusal rekabetçi üstünlükler elde edecek ortam ve eğitimi talep etme davranışına değiştirmesi gerekecektir. Bunların ülkenin iç gücü tarafından uzun vadeli ihtiyaç ve hedeflere yönelik ele alınabilmesi için bilimle halk katılımını biraraya getirecek sivil toplum kuruluşları kullanılmalıdır. Bunun ısmarlama yolla olamayacağı apaçık. Bir yandan yukardan aşağıya bu iradeyi talep ederken, bir yandan da mevcut hareketi izlemek gerekir.

Bugün hoşgörü toplumun güven eksikliğinin temelleri bu üst ve üstün değerler sistemlerini kaldırıp, yerine en azından üst değerler sistemi önermemekle ilgili. Batılılaşma ve batı değerleri söylem olarak varsa da, onun üst değerler sistemi olan liberal demokrasinin kurumsallaşmasına yol verme anlamında fiiliyata geçirilememiştir. "Kemalist, İslâmcı veya sentezci milliyetçiler, iktidarın anlaşmaya dayalı bir biçimde oluşturulmasının sağlayacağı meşruluk yerine, kendi muhayyel cemaatlarını araçsal ve stratejik iktidarı ele geçirerek (oluşturma ve) uygulama arayışı içinde oldukça, iktidarın katılımcı-demokratik zeminde meşrulaştırılmasından vazgeçilmiş olmaktadır".79

Bu durumda Batı üst değerleri sisteminin Türkiye'ye önerildiği ama uygulanmadığı bir ortamda dünya ile bütünleşebilecek veya Osmanlı Devleti tarzında olduğu gibi dünyaya kendi önerisini sunacak bir üst değerler sisteminden de bahsetmeye imkan kalmamaktadır. Seçkinci zümrenin durağan Atatürk, diğer kesimlerin İslâmın Arap yorumları, mevcut eski sentez veya sosyalist başkaldırı arayışlarıyla iktidar alanını ele geçirme mücadelesini izleyen halk bir değerler sistemi algılayamamaktadır; geleneksel Türk ve Türk İslâm dönemi adil devlete dair değerler özlem olarak devam etmektedir. Türk toplumu iki tür değerler sistemi arasında kalmıştır: Vaat edilen fakat uygulanmayan, eski ideal fakat bugün yorum bulamayan.

Türk toplumunun bugün içinde bulunduğu bunalım; sırasıyla siyasette, ekonomide, toplumda, kültürde ve kimlik algılamasında kendini gösteren çok boyutlu bir buhrandır. Tabana indirilmeyen siyaset ve ekonomi sebebiyle, üst kimliğin parçalanması veya önemsizleşmesi yoluyla kültür politikası tercihlerine dayalı alt kimliklerde siyaset yapılmaya ve merkezin ekonomik kaynaklarından çıkar sağlanmaya çalışılmaktadır. Kimlik bunalımı, meşruiyet ve katılım bunalımıyla katmerlenmektedir. Hızlı modernleşme/Batılılaşma uğruna zihinsel düzeyde yapılan toplumsal çözümlemelerin çıkardığı tasarımların bazı boyutlarının toplumdaki bazı süreçlere yararlı yönlendirmeler yapabildiği görülüyor. Ama buhranın sebepleri, bazı modernleştirici boyutların temel bazı unsur ve süreçlerle ters düşmesi ve yukardan aşağı zorlama yöntemiyle uygulandıkları için yozlaşmalara yol açmalarıyla ilgilidir. Bu bunalım, sosyal ve kültürel süreçlerdeki değişimin mahiyet ve özelliklerinin iyi bilinmediği bir devirde, 1920'lerde, özellikle kültür unsurları üzerinde çok geniş ve çok derin bir ameliyata girişilmesinin üç nesil sonraya yansımış etkileridir. O gün tavanda oluşmuş bazı yanılgılar bugün tabana oturmuştur.

Küreselleşmeyle birlikte, modern toplumlarda modernlik ötesi toplum yapısına geçiş, bazı sosyo-kültürel uyum ve yorum sağlayıcı reflekslerin niteliklerin modernleşme sırasında kaybedildiği fark edilmesi, eski kuramların eleştirisine yol açmakta, kültüre yapılan müdahalelerin tehlikelerini dile getirilmesine yol açmaktadır. Türkiye, henüz modernleşmediği bir çağda yaptığı müdahalelerin bazıları sonucunda, uyum ve yorum melekelerini kullanamamış; bugün ise bunun buhranını diğer ülkelerden çok daha derin yaşamaktadır.

Beklenen olumlu sonuçlar ve ödül alınamaya alınamaya tavandan konmuş "kural" karşısında halkın yozlaşan tutumuna işaret edilmelidir. Yurt dışında çalışırken veya yaşarken gösterdiği katkı ve disiplin, yurt içindeki pervasız çıkarcı davranışıyla kıyas kabul etmez zıtlıkta. Eskilere çağ dışı diye olumsuzlanarak hayat alanından çıkarılan değerler, yerlerine yenilerini koyacak sistemin kurulamamış olması boşluk yaratmış bulunmaktadır. Öz denetimi katı, iç denetimi ciddî olan bir toplumu, kural tanımaz noktaya getirmiştir. Aynı kural duyarsızlığı, bizzat bu kuralların uygulamasından sorumlu denetim mekanizmalarının içine de sinmiş olduğundan, gevşeyen sistem artık çalışamaz olmuştur.

Toplumda kuralsızlaşmanın artmaya başladığı yıllar Türkiye'de terörün de başlangıç yıllarıdır. Bu ortam kullanılmıştır. Terörist taban oluşturabilmek için çaresiz ve sistemden dönüt alamayan kesimleri iknaya çalışmıştır. Yapılan araştırmalar, teröre katılanların işsizlik ve gelirsizlik sorunu olduğunu gösteriyor. Yine, yakın dönemlere ekonominin serbestleştirilmesi politikalarının rastgeldiği ve bunun uygulamasının oldukça kuralsız bir ortamda geçtiği; "serbest piyasa"nın adeta kuralsız piyasa demek olduğu mesajları alındığı hatırlanacak olursa, kuralsızlaşma fikrinin iki yönlü mevcut olduğu görülüyor.

Sistemin kültürünü oluşturamamış oluşu, insanın da hemen aynı düzeye düşeceğini, bir süre için, göstermez. Nitekim, düzen bulununca üstün sonuç getiren insanlarımız, yapılan kamuoyu yoklamaları ile, ihtiyaç içinde bulunan kesimlerinde bile yüksek değerleri koruma ve iyi günlere ulaşıp bu değerlerle yaşama arzusunu sakladıklarını ortaya koyuyor.

Diğer yandan, yukardan aşağıya yapılan etkinin tümü belirleme gücünün kesin olmayacağı da açıktır. Aşağıdan yukarıya etki olagelmiştir. Türk toplumunun bu yönde kullanılan kendine has çeşitli araçları bulunagelmiştir. Bunların bir kısmı devre dışı tutularak kullanılamaz hale gelmişse bile, küresel ortam toplumların çok geniş alana uzanabilen bazı geleneksel araçlarını felç etmişse bile, bir kısım özelliklerde kendilerini uyarlamaktadır. Türkiye'deki sivil toplum hareketi dünyadaki örneklerinden farklı çözümlerle çıkma potansiyeli göstermektedir.

Bir yandan da, artan nüfus, artan ihtiyaçlar, yükselen beklentiler, toplumu kendi çözümlerini üretmeye itmektedir. İktisadî faaliyetler için çerçeve vermeyen, siyasal faaliyet için alan bırakmayan bir yapıda, kayıtdışı faaliyet, özellikle son on yıldır, alabildiğine artmaktadır. Halkın devletin önderleriyle etkileşimli dengede durması geleneği terk edilince, toplumda kopmalar başlamış­tır. Yukarıdan aşağı toplum mühendisliği sonuç vermeyince tam bir kültür değişmesi ile aşağıdan yukarıya değişimin başlaması beklenmelidir. Zira sistemsiz ve biçimsel toplumsal ve siyasal modernleştirmenin ve örgütsüz kapitalist modernleşme, yozlaşmayı yolsuzluklara çevirince ekonomik istikrarsızlık denetlenemez boyutlara gelmiştir. Kalkınma Plânlarının gevşek uygulanmasının liberalizme eş tutulması yanılgısı sonucu çıkan tablo uluslararası çevrelerin iştahını kabartmakta, IMF etrafında döndürülen fasit daire Türk halkının onuruna dokunmaktadır. Merkezde topluma tavizkârlık yapmak için esneklik bırakmamıştı. Halkın üretmek ve kendi emeğinin ürününe sahip çıkmaktan başka güvencesi kalmamıştır. Batılı anlamda yapısal dönüşüm eğilimine girerek dönüşümün hızlanması ihtimali yüksek görünmektedir.

Türkiye şu an, Batı'nın sivil toplum oluşumunu yakaladığı noktada -kendi hayatına ve ka derine hakim olma hareketinin başlangıç noktasında- bulunmaktadır. Batı'da, hakim sınıfın mülkiyet sistemi nedeniyle halka yer kalmayınca kendi çözümlerini üretme hareketine başlamamış mıydı? Türk toplumunun, devletini destekleme ve yönetime saygı geleneği bugün cevap alamıyor. Devre döndü, geriye doğru tamamlandı. Gerekçeler tüketildi; dibe vurdu. Şimdi, aşağıdan yukarıya bir tesirin başlaması noktasındayız.

Merkezdeki kaynaklara erişme zorluğu bulunan bu kesimlerden bir patlama ve karmaşa bekleyenler, Türk halkının kişilik özelikleri dikkate alınınca haklı olmayabilirler. Büyük deprem gibi, seçimler gibi olaylarda Türkiye'deki dipten gelen halk hareketinin niteliği kamuoyunca rahatça gözlenebilmektedir. Bu güçün kendi norm ve kurallarıyla çözüme yürüyecek birikime erişmesi ve değişimin aşağıdan yukarıya doğru döndürülmesi yakındır.

Bu hareket kendini oluşturmaktadır; muhtemel öncü ve önderlerin toplumun nabzından uzaklaşmış aydınlar arasından çıkmaması ihtimali kuvvetlidir. Türkiye'nin büyük dinamizmi, hiçbir zaman geto olmamış, eski yaygın gecekonduların bugünkü varoşların, öz kültürle bağlantısı kalmamış, şehirleşirken sorunlarına çözümler, modernleşirken kimliğine yorum unsurları eklemiş yeni yapıcı eylemcileri arasında görünüyor. Yeni hareket, adil devleti ararken ve yeni toplum tasarımını oluştururken Türk kimliğinin ana unsurlarıyla yeni dünyayı sentezleyerek geleceğe açılacaktır.

Çağımızın birikimi değişimi sadece kendi doğal evrimine bırakmıyor; çünkü küreselleşme ortamında dahi ülkeler yarışı devam ediyor. Üstelik bu yarışa bugün bir kültürler yarış boyutu da eklenmiştir. Değişimi hızlandırmak ve anlamlı bir sistem bütünlüğüne dönüşümü sağlamak için dördüncü Türk Toplumu Tasarımı'na ihtiyaç var.

Atatürk'ün "Çağa Cevap Yeni Türk Toplumu Tasarımı" halen geçerliliğini sürdürmektedir. Bunun türevleri ve aşamaları olan, temel tasarımımızın ana hedeflerine çağın vurgularını getirerek hızlı sonuç almayı amaçlayan Demokratik Türk Toplumu Tasarımı ile Türk Sanayi Toplumu Tasarımı da demokratikleşme ve kalkınma boyutlarıyla temel Tasarım'la birlikte, bir bütün halinde dördüncü bir aşama için yeniden ele alınmayı bekliyor.

Bugün yaşanan çözülmelere bakılarak ümitsizliğe kapılmamalıdır. Yığınsallaşmış bir sistemin artıklarından anlamlı ve işlevsel yeni bir sistem çıkarmak kısa sürede ulaşılabilecek bir hedef değil. Evrim belli bir zamanı gerektirecektir; devrimlerle ve plânlarla desteklense bile. Maneviyatçı Avrupa kültürünün dağılıp yığınsallaşmasını Rönesanstan 18. yüzyıla kadar sürdüğü, modern Batı medeniyetinin oluşmasının da iki buçuk asır aldığı düşünülecek olursa, bilinen 5000 yıllık tarihinde çok sentezler üretmiş olan Türk milletinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin seksen yılda çok yol aldığı görülür.

Bilim bugün de en önemli unsur. Positivizm dünya gündeminden kalkalı çok oluyor. Modernliğin eksik ve yanlış yönleri, bilinç düzeyine yükseldi yeni muhafazakârlıkla dengelenmeye çalışılıyor. Modernliğin gerçekliğinden şüphe eden yok; yararlarından faydalanma çabası ise her yerde sürüyor. Modernliğin aşılması daha çok zaman alacak uzun bir süreç. Her toplumun kendi ihtiyaç, menfaat ve hedeflerine göre ilerleme görevi var. Çağın yeni bilgileri, yeni teknikleriyle Tasarım daha iyi yürüyebilir. Yeter ki, halk ve insan öne alınsın, tasarımdaki ilk ve son sözler onun olsun.

1 Ortaylı, İlber (2001); İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı; İstanbul: İletişim Yayınları 565, Araştırma-İnceleme dizisi 90, s. 64.
2 Mardin, Şerif (1966); "Opposition and Control in Turkey", Government and Opposition Cilt 1, No. 3 Nisan, s. 375.
3 Lewis Bernard, The Emergence of Modern Turkey, Londra: 1968, s. 35-37.
4 Kılıçbay, Mehmet Ali, (2001); Doğu'nun Devleti, Batı'nın Cumhuriyeti; Ankara: İmge Kitabevi, s. 84-85.
5 Turan, Osman (1978); Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi; İstanbul.
6 Gökalp, Ziya (1909); "Türklük ve Osmanlılık", Peyman, Sayı 2.
7 Greenfeld, Lian (1992); Nationalism: Five Roads to Modernity; Cambridge, Mass: Harvard Univ. Press.
8 Weber, Max, Yöntembilim; Methodology of Social Scriences.
9 Habermas, Jurgen (1981); Knowledge and Human Interests, Jeremy Schapiro (Çev.) Londra: Heinemann, s. 5.
10 Bkz. Auguste Comte 1907, 1921, 1922.
11 Zücher, Erik F. (1993); Turkey: A Modern History; London, New York: F. B. Tauris, s. 90­137; Hanioğlu, M. Şükrü (1996); The Young Turks in Opposition; New York: Oxford Univ. Press, s. 3­33.
12 Göle, Nilüfer (1998); "Türkiye'de Laiklik ve İslamiyet: Elitlerin ve Karşıt Elitlerin Oluşumu", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24, s. 1602.
13 Gökalp, Ziya (1918); Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak; İstanbul.
14 Gökalp, Ziya (1923); Türkçülüğün Esasları; İstanbul.
15 Amir, Samin (1989); Eurocentrism; New York: Monthly Review Press.
16 Giddens, Anthory (1990); The Consequences of Modernity; Oxford: Polity Press, s. 1.
17 Greenfeld, a.g.e., s. 18.
18 Taylor, Talyor (1992); Inwardness and Culture of Modernity (Axel Honneth, Thomas MacCarthy, Claus Offe and Albrecht Welmer ed. Philosophical Interventions in the Unfinished Project of Enlightenment içinde); Cambridge Mass.: The MIT Press, s. 88-109.
19 Habermas, 1985: 82.
20 Çiğdem, Ahmet (1997); Bir İmkan Olarak Modernite: Weber ve Habermas; İstanbul: İletişim Yayınları 446, Politika Dizisi 26, s. 82.
21 Keren, Michael (1989); The Pen and the Sword: Israeli Intellectuals and the Making of the Nation State; Boulder: Westview State.
22 Migdal, Foel S. (1998); "Olgu ve Kurgunun Buluşma Zemini" (Çev.) Nurettin Elhüseyni, içinde der. Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba, Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik; İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 207-215.
23 Turhan, 1980: s, 9.
24 Turhan, 1980: s, 270-285.
25 Hunke, 1972.
26 İlhan, Attila (1998); Ulusal Kültür Savaşı; Ankara: Bilgi Yayınevi.
27 Peker, Recep; İnkılap Tarihi Notları; Ankara: 1935.
28 Göle, Nilüfer (1995); "Authoriterian Secularism and Islamist Policies The Case of Turkey", A. Richard Norton (Haz.) Civil Society in the Middle East, s. 17-43.
29 Gökalp, Ziya (1923); Türkçülüğün Esasları; İstanbul.
30 Gellner, Easnest (1981); Muslim Society; Cambridge: Univ. Press.
31 Ökçün, A. Gündüz; Türkiye İktisat Kongresi, 1923-İzmir. 2. Baskı. A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, No: 262. Ankara: Sevinç Matbaası, 1971.
32 Kili, Suna, (1998); Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli; Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 221.
33 Ülken, Hilmi Ziya (1953); Türkiye'de Çağdaş Düşüncenin Tarihi; İstanbul: İstanbul Üniversitesi.
34 Peyami Safa (1939, 1953, 1954).
35 Baltacıoğlu, İsmail Hakkı (1942); "Milli Anane," Yeni Adam 366, 1 Ocak 1942.
36 Tunç, Mustafa Şekip (1953); "Aksiyon Felsefesi Bakımından Politika," Türk Düşüncesi, 1 aralık, 1, 1.
37 İlhan, 1981: 49-51.
38 İlhan, 1981, 47-62, 198-210.
39 Said, Edward W. (1999); Şarkiyatçılık: Batı'nın Şark Anlayışları; İstanbul, Metis Yayınları.
40 Türkdoğan, Orhan (1998); "Türk Modernleşme Modeli", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24.
Eylül-Aralık, s. 1623.
41 Dülger, İlhan (1998); Kalkınma Yönetimi: Türkiye'nin Kalkınma Strateji ve Plânları; (Seminer Notları), Ankara: DPT.
42 Burçak, Rıfkı Salim (1979); Türkiye'de Demokrasiye Geçiş: 1945-1950; İstanbul: Olgaç Matbaası.
43 İrem, Nazım (2001); "Cumhuriyetçi Muhafazakarlık, Seferber Edici Modernlik ve 'Diğer Batı' Düşüncesi", 7. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi Tebliği; Ankara: sosyal Bilimler Derneği.
44 Ağaoğlu, Samet (1972); Marmara'da Bir Ada; İstanbul: Baha Matbaası; Burçak, Rıfkı Salim (1998); 10 Yılın Anıları: 1950-1960; Ankara: Nurol Matbaacılık.
45 Demirer, Mehmet Arif (1994); Demokrat Parti; Ankara: DP Yayınları. No: 1.
46 Mardin, Şerif (1966); "Opposition and Control in Turkey", Government and Opposition Cilt 1, No. 3 Nisan, s. 375-387.
47 Güryay, Tarık (1971); Bir İktidar Yargılanıyor; İstanbul: Cem Yayınları; Durmuş; Enver (1990); Yassıada'dan İmralı'ya; İstanbul: Boğaziçi Yayınları; Perin, Mithat (1995); Menderes'i Kim Astırdı?; İstanbul: Dünya Yayıncılık.
48 Burçak, Rıfkı Salim (1998); 10 Yılın Anıları: 1950-1960; Ankara: Nurol Matbaacılık; Mazıcı, Nurşen (1989); Türkiye'de Askeri Darbeler ve Sivil Rejime Etkileri; İstanbul: Gün Yayınları.
49 Finer, S. E (1962); The Man on Horseback: The Role of the Military in Politics; Londra: Pall Mall Press.
50 Dülger, İlhan (1998); Kalkınma Yönetimi: Türkiye'nin Kalkınma Strateji ve Plânları; (Seminer Notları), Ankara: DPT.
51 Dülger, İlhan (1991); Teknoloji Üretimi: İcat, Buluş ve Yenilik Araştırmalarının Artmasında İktisadi Politikanın Etkisi; Ankara: DPT.
52 Dülger, İlhan (1998); Kalkınma Yönetimi: Türkiye'nin Kalkınma Strateji ve Plânları; (Seminer Notları), Ankara: DPT.
53 Gökalp, Ziya (1918); Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak; İstanbul; Gökalp, Ziya (1923); Türkçülüğün Esasları; İstanbul.
54 DPT, (2001); Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: 2001-2005; Ankara: 2000.
55 DPT, (1995); Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: Hukuki ve Kurumsal Düzenlemeler (1996­2000), Ankara: DPT; Dülger, 1998; DPT, (2001); Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: 2001-2005; Ankara: 2000.
56 Aslantürk, 1997: 69-71.
57 Türkdoğan, Orhan (1981); Sanayi Sosyoloji: Türkiye'nin Sanayileşmesi; Ankara: Töre-Tevlet Yayınevi, s. 611.
58 DPT, (1990); Bilgi Teknolojilerinin Yerleştirilmesi Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.
59 Yazıcı, Erdinç (1998); "Türk Sosyo-Kültürel Yapısında Gözlenen Değişmeler: Karmaşık Bir Dönüşümün Hikayesi", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24. Eylül-Aralık, s, s. 1834.
60 Göle, Nilüfer (1998); "Türkiye'de Laiklik ve İslamiyet: Elitlerin ve Karşıt Elitlerin Oluşumu", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24. Eylül-Aralık, s. 1605.
61 Göle, a.g.e., 1605-1067.
62 Çarkoğlu ve Toprak, 2000.
63 Küçükömer, İdris (1969); Düzenin Yabancılaşması: Batılılaşma, İstanbul: Ant Yay; Kongar, Emre (1979); Türkiye'nin Toplumsal Yapısı, Ankara.
64 İrem, Nazım (2001); "Cumhuriyetçi Muhafazakarlık, Seferber Edici Modernlik ve 'Diğer Batı' Düşüncesi", 7. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi Tebliği; Ankara: Sosyal Bilimler Derneği.
65 DPT, 1967, 1989.
66 Çelik, Nuri (1985); İş Hukuku Dersleri; 7. Baskı, İstanbul, s. 7.
67 Çelikoğlu, İlyas (1995); Türkiye'de 1923-1929 Döneminde Çalışma İlişkilerinde Gelişmeler; Ankara: DPT, s. 4-9.
68 Çelikoğlu, a.g.e., s. 17.
69 Yaşa, Memduh ve Diğ. (1980); Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi: 1923-1978; Akbank'ta Kurulan Kültür Heyetince Hazırlanmıştır, İstanbul: Akbank Kültür Yayını, s. 5.
70 Lahbali, 1981.
71 İlhan, 1972; 156.
72 Kısakürek, 1982, İzzetbegoviç, 1987.
73 Cebeci, Dilaver (1998); "Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Açısından 75 Yılın Muhasebesi" Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya
Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24 Eylül-Aralık, s. 1828-1829.
74 Kılıçbay, Mehmet Ali, (2001); Doğu'nun Devleti, Batı'nın Cumhuriyeti; Ankara: İmge Kitabevi, s. 40-48.
75 Öğün, Süleyman Seyfi; "Türk Milliyetçiliğinde Hakim Millet Kodunun Dönüşümü" Nuri Bilgin (der.), Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, içinde, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 224-225.
76 Habermas, 1985: 78-94.
77 Giddens, a.g.e.
74 78 79

Çiğdem, a.g.e., s. 82.

Özbudun, Kalaycıoğlu, Köker 1995, 84.

Abant Platformu, (2000); Din, Devlet, Toplum; İstanbul: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları 7.

Abel, Olivier; Mohammed Korun; Şerif Mardin (1994); Avrupa'da Etik, Din ve Laiklik S. Dolanoğlu, S. Yılmaz (Çev.); İstanbul: Metis Yayınları.

Adorno, Theodor-Max Horkheimer (1979); Dialectic of Enlightenment (Çev. John Cummings); Londra: Verso.

Adorno, Theodor ve diğ. (1997); The Positivist Dispute in German Sociology: (Çev. Gleyn Adey vd David Frisby); Londra: Heinemann.

Ağaoğlu, Samet (1967); Arkadaşım Menderes; İstanbul: Rek-Tur Kitap Servisi.

Ağaoğlu, Samet (1972); Marmara'da bir Ada; İstanbul: Baha Matbaası.

Ağaoğlu, Samet (1972); Demokratik Parti'nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri: Bir Soru; İstanbul: Baha Matbaası.

Ağaoğlu, Samet (1981); Kuva-yı Millîye Ruhu, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Ağaoğlu, Samet (1992); "Milliyetçilik Cereyanının Esasları", Atatürk Devri Fikir Hayatı I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara: 1992, ss. 115-22 (ilk basım yılı 1925).

Ağaoğlu, Samet (1992); "Garp ve Şark", Atatürk Devri Fikir Hayatı I, Kültür Bakanlığı Yayınları Ankara: 1992, (ilk basım yılı 1923).

Ağaoğlu, Samet (1992); "Millî Şuur", Atatürk Devri Fikir Hayatı I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara: 1992, ss. 97-101, (ilk bakım yılı 1923).

Ahmad, Feroz; The Turkish Experiment in Democracy: 1950-1975. Boulder, Colorado: Westview Press, 1977.

Aile Araştırma Kurumu (1993); Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi; Ankara: Başbakanlık AAK.

Akat, Asaf Savaş (1991); "1923-1950 Arası Sağ bir Diktatörlük", Levent Cinemre ve Ruşen Çakır, Sol Kemalizme Bakıyor, içinde İstanbul: Siyah Beyaz, s. 55-75.

Akçura, Y. (1984); Asri Türk Devleti ve Müneveerlere Düşen Vazife, Saçar, No: 34.

Akdağ, M. (1995); Türkiye'nin İktisadî ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, 2. İstanbul: 1995.

Akyıldız, A. (1993); Tanzimat Dönemi Osmanlı Merkez Teşkilâtında Reform, İstanbul: 1993.

Alkin, Erdoğan (1988); "Ekonominin Kilometre Taşları", Ekonomide 65 Yıl (Ek); İstanbul: Milliyet.

Almond, Gabriel A.; Verba, Sidney (1963); The Civil Culture: Political Attitudes and Democracy in Five Nations. (Newbury Park, London: New Delhi: Sage).

Althusso, L (1989); İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İstanbul: İletişim Yayınları.

Alpar, İstiklal; Yener Samira (1991); Gecekondu Araştırması; Ankara: DPT.

Amir, Samin (1989); Eurocentrism; New York: Monthly Review Press.

Anderson, Perry (1992); A Zone of Engagement, Londra: Verso.

Anderson, Matthew Smith (2001); Doğu Sorunu: 1774-1923; İdil Eser (Çev.); İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1451, Tarih: 14.

Arı, Kemal (1976); Büyük Mübadele: Türkiye'ye Zorunlu Göç (1923-25), İstanbul.

Arnason, Johann P. (1991); "Modernity as Project and as Field of Tensions" in Axel Honneth ve Hans Jonas, ed. Communicative Action; Londra: Polity Press.

Arslantürk, Zeki (1997); 17 Yüzyıl Osmanlı Toplum Yapısı; İstanbul.

Baloğlu, Zekai (1995); Türkiye'de Eğitim; İstanbul: TUSİAD.

Baltacıoğlu, İsmail Hakkı (1942); "Millî Anane", Yeni Adam 366, 1 Ocak 1942.

Barkan, Ö. L.; Türkiye'de Toprak Meselesi, Toplu Eserler I, İstanbul: 1980.

Baring, Evelun (1910); Anciert and Modern Imperialism, Londra: Cromer, Lord John Murray.

Barlas, Mehmet (1994); Turgut Özal'ın Anıları, İstanbul: Sabah Kitapları.

Barzun, Jacques (1937); Race: A Study in Modern Superstition, New York: Harcourt, Broace and Co.

Bauman, Zygmunt (1990); The Ambivalence of Modernity; Londra: Polity Press.

Bayar, Celal (1995); Ben de Yazdım 1-8; İstanbul: Baha Matbaası.

Baykara, Tuncer (1992); Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve Ondokuzuncu Yüzyıla Dair Araştırmalar; İzmir: Akademi Kitabevi.

Bayramoğlu, Ali (2001); Türkiye'de İslâmi Hareket: Sosyolojik bir Bakış (1994-2000); İstanbul: Patika Yayıncılık.

Bell, Daniel (1979); The Cultural Contradictions of Capitalism; Londra: Heinemann.

Berkes, Niyazi (der.), Turkisch Nationalism and Western Civilization: Selected Essays of Ziya Gökalp, Greenwood Press Publishers, Westport, Conneticut, 1959.

Berkes Niyazi (1965); İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz? İstanbul: Yön Yayınları.

Berkes, Niyazi (1965); Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, İstanbul: Yön Yayınları.

Berkes, Niyazi (1975); Türk Düşünde Batı Sorunu, Ankara Bilgi Yayınevi Yayınları.

Berkes, Niyazi (1978); Türkiye'de Çağdaşlaşma, İstanbul: Doğu-Batı Yayınları.

Berman, Marshall (1982); All that is Solid Melts into Air: The Experience of Modernity; New York: Simon and Schuster.

Berman, Marshall (1992); "Modernlik Dün, Bugün ve Yarın", (Çev. Ümit Altuğ), Birikim Dergisi, Sayı: 34 (Şubat 1992).

Bernstein, J. M. (1995); Recovering Ethical Life; Londra: Routledge.

Berzeg, Kazım (2000) Liberalizm, Demokrasi: Kapıkulu Geleneği; Ankara: Liberte Yayınları.

Bilge, Reha (2001); Siyah-Beyaz Arasında Türkiye ve Avrupa; İstanbul: Evrim Yayınevi.

Bilgin, Nuri (1994); Sosyal Bilimlerin Kavşağında Kimlik Sorunu, İzmir: Ege Yayıncılık.

Bilgiseven, Amiran Kurtan (1982); Sosyal İlimler Metodolojisi; İstanbul: Filiz Kitabevi.

Bilgiseven, Amiran Kurtan (1985); Din Sosyolojisi; İstanbul: Filiz Kitabevi.

Black, C. Edwin (1977); "Change as a Condition of Modern Life", Etd.

Myron Weiner, Modernization: The Dynamics of Growth; Voice of America Forum Series.

Black, C. Edwin (1986); Çağdaşlaşmanın İtici Güçleri, (Çev. F. Gümüş), Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Boratav, Korkut (1962); Türkiye'de Devletçilik (1923-1950) Ankara: Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Enstitüsü Yayınları.

Boratav, Korkut; İstanbul ve Anadolu'dan Sınıf Profilleri. TVY.

Bozdağ, İsmet (1999); Kültür İhtilâlimiz Bilinmeden Politika Yapılmaz; İstanbul: Tekin Yayınevi.

Bozdoğan, Sibel; Kasaba, Reşat (der.) (1998); Türkiye'de Modenleşme ve Ulusal Kimlik; İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Braaten, Jane (1991); Habermas's Critical Theory of Society; New York: State University of New York Press.

Brubaker, Rogus (1984); The Limits of Rationality; Londra: George Allen and Unwin.

Burçak, Rıfkı Salim (1979); Türkiye'de Demokrasiye Geçiş: 1945-1950; İstanbul: Olgaç Matbaası.

Burçak, Rıfkı Salim (1976); Yassıada ve Öncesi; Ankara: Çam Matbaası.

Burçak, Rıfkı Salim (1988); Türkiye'de Askerî Müdahalelerin Düşündürdükleri; Ankara: Gazi Üniv. Bas. Yayın Yük. Ok. Matbaası.

Burçak, Rıfkı Salim (1998); 10 Yılın Anıları: 1950-1960; Ankara: Nurol Matbaacılık.

Burdy, Paul; Marcou fean (1995); Lacitie (s) en France et en Turquie; Paris: Chiers d'Etudes sur la Mediterranee Orientale et le Monde Turco-Tranien.

Calinescu, Matei (1997); Faces of Modernity: Avant-Garde, Decadence, Kitsch; Bloomington: Indiana University Press.

Cangızbay, Kadir (2000); Hiç Kimsenin Cumhuriyeti; Ankara: Ütopya Yayınevi.

Casanova, Jose (1994); Public Religions in the Modern World; Chicago: Chicago University Press.

Cebeci, Dilaver (1998); "Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Açısından 75 Yılın Muhasebesi" Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24 Eylül-Aralık, ss. 1824-1832.

Chirol, Valentine (1924); The Occident and the Orient, Chicago: University of Chicago Press.

Cin, H. (1985); Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması, İstanbul.
Comte, A. (1852); Catechisme Positiviste; Paris.

Connerton, Paul (1980); The Tragedy of Enlightenment; Cambridge: Cambridge University Press.

Çamlıbel, Faruk Nafiz (1967); Zindan Duvarları; İstanbul: Tan Gazetesi ve Matbaası.

Çarkoğlu, Ali; Toprak Binnaz (2000); Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset; İstanbul: TESEV-Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı.

Çelik, Nuri (1985); İş Hukuku Dersleri; 7. Baskı, İstanbul.

Çelikoğlu, İlyas (1995); Türkiye'de 1923-1929 Döneminde Çalışma İlişkilerinde Gelişmeler; Ankara: DPT.

Çiğdem, Ahmet (1997); Bir İmkan Olarak Modernite: Weber ve Habermas; İstanbul: İletişim Yayınları 446, Politika Dizisi 26.

Dallmayz, Fred (1987); Critical Encouenters Between Philosophy and Politics; Notre Dame: University Notre Dame Press.

Demirer, Mehmet Arif (1994); Demokrat Parti; Ankara: DP Yayınları. No: 1.

Destree A.; "Reformisme Laicisant" en İran, Turquie et Afghanistan 1920-1930" in Civilisation, Brüksel, Cilt 32. No: 1, 1982, s. 167-184.

Dilligil, Turhan (1988); İmralı'da Üç Mezar; İstanbul: Dem Basım Yayım A. Ş.

Dinçer, Nahid (1998); 1913'ten Günümüze İmam-Hatip Okulları Meselesi; İstanbul: Şule Yayınları.

Djuvara, Trandefir G. (1999); Türkiye'nin Paylaşılması Hakkında Yüz Proje; Pulat Tacar (Çev.); Ankara: Gündoğan Yayınları.

Dodd, C. H. Politics and Government in Turkey: Manchester: Manchester University Press, 1969.

Doğru Yol Partisi (1986); Cumhuriyet Medeniyetinin Üç Temeli: Hürriyet, Çözüm ve Refah. Dün Üçü de Beraberdi, Yine Beraber Olacak; (1986 Araseçim Beyannamesi), Ankara: DYP Genel Merkezi.

Doğu-Batı Dergisi (1998); "Gericilik Nedir? "; Üç Aylık Düşünce Dergisi, Sayı 3; Ankara: Felsefe, Sanat ve Kültür Yayınları.

DPT, (1967); Türk Köyünde Modernleşme Eğilimleri Araştırması (3 Cilt); Ankara: DPT.

DPT, (1981); Atatürk'ün Doğumunun 100. Yıldönümünde Rakamlarla ve Fotoğraflarla Kalkınan Türkiye; Ankara: DPT.

DPT, (1983); Bilim-Araştırma-Teknoloji Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1983); Bölgesel Gelişme Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1983); İnsangücü Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1983); Verimlilik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1984); Çalışma Hayatının Düzenlenmesi Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1984); Millî Kültür (V. Beş Yıllık Kalkınma Plânı Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1989); Aile Yapısı Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT. DPT, (1989); İstihdam Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1990); Bilgi Teknolojilerinin Yerleştirilmesi Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1990); Sosyal Göstergeler; Ankara: DPT.

DPT, (1992); Türk Aile Yapısı Araştırması; Ankara: DPT.

DPT, (1994); Kadın, Çocuk ve Gençlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT. DPT, (1994); Nüfus Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1994); İşgücü Piyasası, Çalışma Hayatı, İstihdam ve İşsizlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1994); Kamu Yönetiminin İyileştirilmesi Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1995); Eğitim ve İnsangücü Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1995); Yerleşme ve Şehirleşme Özel İhtisas Komisyonu Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (1995); "VII. Beş Yıllık Kalkınma Plânı Öncesi Durum", Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı: 1996-2000; Ankara: TBMM Kararı 142, 18 Temmuz 1995, ss: 1-15, 88-98.

DPT, (1995); Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı Öncesinde Sosyal Sektörlerdeki Gelişmeler: 1990-1994; Ankara: DPT.

DPT, (1995); Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı: Hukuki ve Kurumsal Düzenlemeler (1996­2000), Ankara: DPT.

DPT, (1997); Üretim, İstihdam, İhracat Seferberliği Raporu; Ankara: DPT.

DPT, (2000); Ekonomik ve Sosyal Sektörlerdeki Gelişmeler: Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1996-2000) 2000 Yılı Destek Çalışmaları; Ankara: DPT.

DPT, (2001); Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı: 2001-2005; Ankara: 2000.

Duran, Bünyamin, (1995); İslâm Topluluklarında Sosyo-Ekonomik Değişmeye Yönelik Tezler: İbn-i Haldun, M. Weber, K. Marx, Bediüzzaman; İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı.

Durkheim, Emile (1966); The Rubs of Sociological Method; Chicago: Free Press.

Durkheim, Emile (1966); (1894) Toplumbilim Yönetiminin Kurallar (Almancası) The Rules of Socialogical Method; Chicago: Free Press.

Durmuş; Enver (1990); Yassıada'dan İmralı'ya; İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Duverger Maurice, "Le Kemalisme, le pays d'Atatürk", 27 Mayıs 1961 Tarihli Le Monde Gazetesi
Eki.

Dülger, İlhan (1984); "Türkiye'de Şehirde yaşayan Kadının Siyasî Haklarını Kullanma Eğilimleri", Türk Kadın Dernekleri Federasyonu, Türk Kadınına Siyasî Haklarının Verilişinin 50. Yılı Uluslararası Konferansı 5-7 Aralık 1984; Ankara.

Dülger, İlhan (1991); Teknoloji Üretimi: İcat, Buluş ve Yenilik Araştırmalarının Artmasında İktisadî Politikanın Etkisi; Ankara: DPT.

Dülger, İlhan (1991); Üniversite Yönetiminde Değişim ve Özerklik; Ankara: Hacettepe Üniversitesi.

Dülger, İlhan (1998); Kalkınma Yönetimi: Türkiye'nin Kalkınma Strateji ve Plânları; (Seminer Notları), Ankara: DPT.

Dülger, İlhan (1999); "Kalkınma Yönetimi: Plânlı Uygulamanın Kurumlararası Koordinasyonunda Kurumsallaşma Düzeyi", Türkiye'de Plânın Kurumsallaşması Sempozyumu Bildirileri, Temmuz, İçel: Mersin Üniversitesi.
Dülger, İlhan (2000); "Avrupa Birliği ve Türkiye'de İktisadî Politika-Sosyal Politika Eşgüdümü", İşveren; Ankara: Tisk, Cilt XXXVIII, Sayı 6, Mart, 7-9.

Dülmen, Richard Van Dülmen (1988-1989); "Protestanism and Capitalizm"; Iclos no: 78, 71-80.

Eisenstadt, S. N (1966); Modernization: Protest and Change, Englewood Cliffs N. J. Prentice-Hall Inc.

Eisenstadt, S. N (1973); Tradition, Change and Modernity, Torontro: John Wiley and Sons Inc.

Elias, Norbut (1982); The Civilising Process, State Formation and Civilization Edmund Jephcott (Çev.); Oxford: Basil Blackwell.

Eralp, Atila (1996); Devlet, Sistem ve Kimlik: Uluslararası İlişkilerde Temel Yaklaşımlar; İstanbul: İletişim Yayınları 374, Araştırma-İnceleme dizisi 59.

Erdoğan, Alptekin (1997); Gazali Düşüncesinin 1444 Yılında Eğitime, Kültüre Etkileri, Ankara: DPT.

Erdoğan, Mustafa (2000); Demokrasi, Laiklik, Resmi İdeoloji; Ankara: Liberte Yayınları, 3. (2. Baskı).

Erkanlı, Orhan (1972); Anılar... Sorunlar... Sorumlular; İstanbul: Baha Matbaası.

Eroğul, Cem (1998); Demokratik Parti: Tarihi ve İdeolojisi; Ankara: İmge Kitabevi.

Faroghi, Suraiya (1998); Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam: Orta Çağdan Yirminci Yüzyıla; İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 48.

Fersoy, Orhan Cemal (1971); Bir Devre Adını Veren Başbakan: Adnan Menderes; İstanbul: İpek Yayınları.

Fersoy, Orhan Cemal (1979); Devlet ve Hizmet Adamı: Fatin Rüştü Zorlu; İstanbul: Hun Yayınları.

Finer, S. E (1962); The Man on Horseback: The Role of the Military in Politics; Londra: Pall Mall Press.

Findley, Carter V. (1994); Osmanlı Devleti'nde Bürokratik Reform, Babıali (1789-1922), (Çev. Latif Boyacı-İzzet Akyol), İstanbul: İz Yayıncılık.

Fischer, Micheal (1982); "Islam and the Revolt of the Petit Bourgeousie", Daedolus 111, no. 1, Kış: 101-25.

Frey, Frederick W. (1965); The Turkish Political Elite, Cambridge: The Mit Press.

Fück, Johann W. (1962); "İslâm as an Historical Problem in European Historiography Since 1800", Yay Haz Bernard Lewis ve P. M. Holt, Historiens in the Middle East, Londra: Oxford University Press.

Gellner, Easnest (1981); Muslim Society; Cambridge: Univ. Press.

Gellner, Easnest; Nations and Nationalism, Cornell University Press, New York: 1983; Türkçesi: Uluslar ve Milliyetçilik, Çev. B. Ersanlı-Behar, G. Göksu Özdoğan, İnsan Yayınları İstanbul: 1992.

Georgion François "Kemalisme et Monde Musulman (1919-1938): Quelques Points de Repere" in Georgeon François ve Gökalp İskender, a.g.e., s. 1-39.

Gentizon, Paul (1995); Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu; Çev. Fethi Ülkü, Ankara: Bilgi Yayıncılık.

Giddens, Anthory (1990); The Consequences of Modernity; Oxford: Polity Press.

Greenfeld, Llian (1992); Nationalism: Five Roads to Modernity; Cambridge Mass.: Harward University Press.

Gross, David (1992); The Past in Ruins, Tradition and the Critique of Modernity: Amherst: The University of Massachusetts Press.

Gouldner (1971); The Coming Crisis of Western Sociology.

Gökalp, Ziya (1909); "Türklük ve Osmanlılık", Peyman, Sayı 2.

Gökalp, Ziya (1918); Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak; İstanbul.
Gökalp, Ziya (1922-1923); "Yeni Türkiye'nin Hedefleri", Yedi Makale, Yeni Türkiye Gazetesi, İstanbul.

Gökalp, Ziya (1923); Türkçülüğün Esasları; İstanbul.

Gökalp, Ziya (1997); Türkiye'nin Sosyal ve Kültürel Temelleri, I; Rıza Kardeş (haz.); İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları 2029. Bilim ve Kültür eserleri dizisi 340, Millî Klasikler 5.

Göle, Nilüfer (1983); Batı-Dışı Modernlik Üzerine Bir İlk Desen.

Göle, Nilüfer (1991a); Modern Mahrem, İstanbul: Metis Yayınları.

Göle, Nilüfer (1995); "Authoriterian Secularism and Islamist Policies The Case of Turkey", A. Richard Norton (Haz.) Civil Society in the Middle East, ss: 17-43.

Göle, Nilüfer (1998); "Türkiye'de Laiklik ve İslâmiyet: Elitlerin ve Karşıt Elitlerin Oluşumu", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24. Eylül-Aralık, ss. 1601-1610.

Greenfeld, Lian (1992); Nationalism: Five Roads to Modernity; Cambridge, Mass: Harvard Univ. Press.

Güryay, Tarık (1971); Bir İktidar Yargılanıyor; İstanbul: Cem Yayınları.
Güngör, Erol (1980); Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik; Ankara: Töre-Devlet Yayınevi.

Güvenç, B.; Türkiye Kimliği: Kültür Tarihinin Kaynakları, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1993.

Habermas, Jurgen (1981); Knowledge and Human Interests, Jeremy Schapiro (Çev.) Londra: Heinemann.

Habermas, Jurgen (1981-1987); The Theory of Communicative Action: Critique of Finetionalist Reason; Thomas McCarthy (Çev.), Londra: Polity Press.

Habermas, Jurgen (1982); "The Entwinement of Myth and Enlightenment: Re-Reading Dialectic Enlightenment", New German Critique, no: 26, s. 12-30.

Habermas, Jurgen (1984); The Theory of Communicative Action, Reason and the Rationalization of Society (Çev. Thomas McCarthy); Boston: Beacon Press.

Habermas, Jurgen (1985); "Neoconservative Culture Criticism in the United States and West Germany: An Intellectual Movement in Two Political Cultures" Ed. R. Bernstein, Habermas and Modernity, s. 78-94.

Habermas, Jurgen (1989); New Consservatism (Ed. Vd. Çev. Schierry Wcber (Nickolseu); Cambridge Mass.: The MIT Press.

Habermas, Jurgen (1990); "Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje", (Çev. Gülengül Naliş), Postmodernizm, Der. ve Sunan: Necmi Zeka, İstanbul: Kıyı Yayınları.

Habermas, Jurgen (1992); The Philosophical Discouse of Modernity (Çev. Frederick Lawrence); Cambridge Mass.: The MIT Press.

Habermas, Jurgen (1994); Past as Future (Çev. Max Pensky); Lincoln: University of Nebraska Press.

Habermas, Jurgen ed. (1984); Observations on "The Spiritual Situation of the Age" (Çev. Andrew Buchwalter); Cambridge Mass.: MIT Press.

Hale, William (1996); 1789'dan Günümüze Türkiye'de Ordu ve Siyaset; Ahmet Fethi (Çev.); İstanbul: Hil yayını.

Hanioğlu, M. Şükrü (1996); The Young Turks in Opposition; New York: Oxford Univ. Press.

Hawthorn, Groffery (1976); Enligtenment and Despair; Cambridge: Cambridge University Press.

Heid, Urich, (2001); Türkiye'de Dil Devrimi; Nejdet Öztürk (çev.); İstanbul: IQ Kültürsanat Yayıncılık.

Held, David (1987); Models of Democracy. (Stanford, California: Stanford University (Press).

Heper, Metin (1974); Bürokratik Yönetim Geleneği, Ankara: ODTÜ Yayınları.

Heper, Metin (1977a); Türk Kamu Bürokrasisinde Gelenekçilik ve Modernleşme, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.

Heper, Metin (1980a); "Ekonomik ve Sosyal Gelişme Sürecinde Bürokrasi: Bir Tipoloji ve Bazı Düşünceler", Amme İdaresi Dergisi (Haziran, 1980).

Heper, Metin (1994); "Kemalizm ve Demokrasi", Türkiye Günlüğü, Sayı: 28 (Mayıs-Haziran, 1994).

Heper, Metin; "Atatürk'te Devlet Düşüncesi", Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk. İstanbul: Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1983. s. 221-227.

Hunke, Sigrid (1972); Avrupa'nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi; çev. Servet Sezgin, İstanbul: Bedir Yayınları.

Huntington, Samuel (Yaz 1993); "The Clash of Civilisations", Foreign Affairs 71: 3, 79: 22-49.

İba, Şaban (1998); Ordu, Devlet, Siyaset; İstanbul: Çivi Yazıları.

İlhan, Attila (1972); Hangi Batı? Ankara: Bilgi Yayınevi.

İlhan, Attila (1982); Hangi Atatürk? Ankara: Bilgi Yayınevi.

İlhan, Attila (1995); Hangi Laiklik?; Ankara: Bilgi Yayınevi.

İlhan, Attila (1998); Ulusal Kültür Savaşı; Ankara: Bilgi Yayınevi.

İlhan, Suat, "Atatürk'ün Evrenselliği", Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürkçü Düşünce, Ankara, 1992, s. 1227-1232.

İsmet, G (1992); The PKK: A Report on Separatist Violence in Turkey (1973-1992); Ankara: TDN.

İnalcık, Halil (1985); Türkiye ve Avrupa: Dün Bugün.

İrem, Nazım (2001); "Cumhuriyetçi Muhafazakârlık, Seferber Edici Modernlik ve 'Diğer Batı" Düşüncesi", 7. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi Tebliği; Ankara: Sosyal Bilimler Derneği.

İzzet, Mehmet (1921-1924); Dergah Dergisi Yazıları.

İzzetbegoviç, Ali (1987): Doğu ve Batı Arasında İslâm; çev. Salih Şaban, İstanbul: Nehir Yayınları.

Jachh, Ernest; Yükselen Hilal: Dünkü, Bugünkü, Yarınki Türkiye (Çev. P. Kutman. İstanbul) Cumhuriyet Matbaası, 1946.

Kabaklı, Ahmet (1989); Temellerin Duruşması; İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı.

Kadıoğlu, Ayşe (1998); Cumhuriyet İradesi, Demokrasi Muhakemesi: Türkiye'de Demokratik Açılım Arayışları; İstanbul: Metis Yayınları.

Kafesoğlu, İbrahim (1977, 1998); Türk Millî Kültürü; Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü.

Kalaycoğlu, Ersin; Köker, Levent; Özbudun, Ergun (1995); Türkiye'de Demokratik Siyasal Kültür; Ankara: Türk Demokrasi Vakfı Yayınları.

Karabekir, Kazım (1945); İttihat ve Terakki Cemiyeti: 1896-1909; İstanbul: 1982 Baskısı Türdav.

Karabekir, Kazım (1994); Paşaların Kavgası, İnkılap Hareketlerimiz; İstanbul: Ezene Yayınları (3. Baskı).

Kant, I.; "An answer to the Question: What is Enlightenment? ", Hans Reis (der.), Kant's Political Writings, Cambridge University Press, Cambridge, Londra, New York, New Rochelle, Melbourne, Sydney, 1970.

Karal, Enver Ziya; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1964. Kaplan, Mehmet (1999); Kültür ve Dil; İstanbul: Dergah Yayınları.

Kavrakoğlu, Osman (1988); Hatıralarım; İstanbul: Sucuoğlu Matbaası.

Kayalı Kurtuluş (1994); Türk Düşünce Dünyası Üzerine Sınırlı Değerlendirmeler I; Ankara: Ayyıldız Yayınları.

Keane, John (Der.) (1993); Sivil Toplum ve Devlet, (Yay. Haz. Tuncay Birkan), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Keane, John (1994); Demokrasi ve Sivil Toplum, (Çev. Necmi Erdoğan), İsbtanbul: Ayrıntı Yayınları.

Kellner, Douglas (1989); Critical Theory, Marxism and Modernity; Baltimore: John Hopkins University Press.

Keren, Michael (1989); The Pen and the Sword: Israeli Intellectuals and the Making of the Nation State; Boulder: Westview State.

Kepenek, Yakup (1985); Türkiye'nin Sanayileşme Süreçleri; Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, 7: 1760-1775.

Keyder, Çağlar (1989); Türkiye'de Devlet ve Sınıflar, (Çev. Sabri Tekay), İstanbul: İletişim Yayınları.

Keyman, Fuat (1999); Türkiye'de Radikal Demokrasi; İstanbul: Bağlam Yayınları. Kezer, A.; Türk ve Batı Kültürü Üstüne Denemeler, Ankara: 1986.

Kezer, A.; Türk ve Batı Kültüründe Siyaset Kavramı, Ankara: 1987.

Kılıçbay, Mehmet Ali, (2001); Doğu'nun Devleti, Batı'nın Cumhuriyeti; Ankara: İmge Kitabevi.

Kısakürek, Necip Fazıl (1982); Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu; İstanbul: b. D. Yayınları.

Kili, Suna, (1998); Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli; Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 221.

Kili, Suna, (2001); Türk Devrim Tarihi; Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Kinross, Lord (1966); Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul: Sander Kitabevi.

Kirişçioğlu, Nusret (1973); 12 Mart, İnönü-Ecevit ve Tahkikat Encümeni Raporu; İstanbul: Baha Matbaası.

Koloğlu, Mahmut (1972); Devrimler ve Tepkileri, Ankara: Başnur Matbaası.

Kongar, Emre (1979); Türkiye'nin Toplumsal Yapısı, Ankara.

Kongar, Emre (1979); Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği; Ankara: Bilgi Kitabevi.

Konrad Adenauer Vakfı (2001); Küreselleşme ve Modernleşme Sürecinde Kültürel Kimlik; Ankara: K. Adenauer Vakfı Yayınları.

Konrad Adenauer Vakfı (2001); Türkiye'de Anayasa Reformu: Prensipler ve Sonuçlar; Ankara: K. Adenauer Vakfı Yayınları.

Kopenski, Ataullah Bogdan (2000); Balkanlarda Osmanlı Barışı ve "Batı Meselesi"; Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Köseoğlu, Nevzat (1997); Devlet: Eski Türklerde, İslâmda ve Osmanlı'da; İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Kuran, Ercüment, (1997); Türkiye'nin Batılılaşması ve Millî Meseleler; Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Kuznetz, Simon (1972); Economic Growth of National; Cambridge, Mass: Harvard Univ. Press.

Küçük, Yalçın (1990); Türkiye Üzerine Tezler (5 Cilt); Ankara: Tekin Yayınevi.

Küçükömer, İdris (1969); Düzenin Yabancılaşması: Batılılaşma, İstanbul: Ant Yay.

Lahbabi, M. Aziz (1981); Millî Kültürler ve Medeniyet, çev.; İstanbul: Tur Yayınları.

Latouche, Serge (1993); Dünyanın Batılılaşması, (Çev. T. Keşoğlu), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Lerner, Daniel (1968); "Modernization: Social Aspects", International Encyclopedia of the Social Sciences, Cilt: 10.

Lewis Bernard, The Emergence of Modern Turkey, Londra: 1968.

Lewis, Geoffrey (1965); Turkey, London: Ernest Bern Limited.

Mango, Andrew (1999); Atatürk; İstanbul: Sabah Kitapçılık San. ve Tic.

Mardin, Şerif (1966); "Opposition and Control in Turkey", Government and Opposition Cilt 1, No. 3 Nisan, s. 375-387.

Mardin, Şerif (1992); Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Modern Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İstanbul: İletişim Yayınları.

Mardin, Şerif (1992); "European Culture and the Development of Modern Turkey", Ahmet Evin ve Geoffrey Denton (der.), Turkey and the European Community, Leske, Budrich: Opladen, 1990, ss. 13-23.

Mardin, Şerif (1992); "Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics", Deadalus, Journal of the American Academy of Arts and Sciences, 102/1, Kış 1973, ss. 169-91.

Mardin, Şerif (1992); Mazrui, A., "From Social Darwinism to Current Theories of Modernization: A Tradition of Analysis", World Politics, XXI/1, Ekim 1968, ss. 69-83.

Mazıcı, Nurşen (1989); Türkiye'de Askerî Darbeler ve Sivil Rejime Etkileri; İstanbul: Gün Yayınları.

Mazıcı, Nurşen (1996); Celal Bayar: Başbakanlık Dönemi 1937-1939; İstanbul: Der Yayınları. Meriç, C.; Bu Ülke, İstanbul: 1992.

Migdal, Foel S. (1998); "Olgu ve Kurgunun Buluşma Zemini" (Çev.) Nurettin Elhüseyni, içinde der. Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba, Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik; İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Millî Eğitim Bakanlığı (1999); Tanzimat Cilt 1, 2; Araştırma-İnceleme Dizisi 76, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi.

Millî Eğitim Bakanlığı (1993); Kalkınma Plânlarında Eğitim; Ankara: MEB.

Mumcu, Uğur (1993); Kürt-İslâm Ayaklanması, İstanbul: Tekin Yayınevi.

Nedim, Vedat (1932); "Niçin ve Neden Sanayileşmemiz Lazım", Kadro Mecmuası 1, 6: 13-18.

Nelson, Benjamin (1976); "On Orient and Occident in Max Weber", Social Research, Cilt: 43, no: 1, s. 114-129.

Nirun, Nihat (1989); Sistematik Sosyoloji Yönünden Sosyal Dinamik Dünya Analizi; Ankara: AKDTYK Atatürk Kültür Merkezî Yayını.

Nirun, Nihat ve Özönder, Cihat M. (1989); "Türk Sosyo-Kültürel Yapısı İçinde Normlar ve Fonksiyonları", Erdem, Atatürk Kültür Merkezî Dergisi, IV. 2: 339-353.

Nirun, Nihat ve Özönder, Cihat M. (1990); "Türk Sosyo-Kültürel Yapısı İçinde Adetler, Örfler, Görenekler, Gelenekler", Millî Kültür Unsurlarımız Üzerine Genel Görüşler; Ankara: AKDTYK, Atatürk Kültür Merkezî Yayını.

Nirun, Nihat (1994); Sistematik Sosyoloji Yönünden Aile ve Kültür; Ankara: Atatürk Kültür, Dil, Tarih, Yüksek Kurumu.

Ocak, Ahmet Yaşar (2000); Türkler, Türkiye ve İslâm; İstanbul: İletişim Yayınları 549, Araştırma, İnceleme Dizisi 88.

Okutan, Atakan (1995); Türkiye'de Kentleşme ve Siyasal Yapı; Ankara: Türk Demokrasi Vakfı Yayınları.

Okyar, Osman; Seyithanlıoğlu, Mehmet (1999); Fethi Okyar'ın Anıları: Atatürk-Okyar ve Çok Partili Türkiye; Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 365.

Onar, Sıddık Sami (1933); "Cumhuriyet ve Hukuk Telakkileri", Yeni Türk Dergisi; İstanbul: Cilt 1, No: 11-14, s. 940-943.

Onat, Ümit (1993); Gecekondu Kadınının Kente Özgü Düşünce ve Davranışlar Geliştirme Süreci; Ankara: Başbakanlık Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı.

Oran, Baskın; Atatürk Millîyetçiliği, Ankara: Bilgi Yayınevi.

Ortaylı, İlber (2001); İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı; İstanbul: İletişim Yayınları 565, Araştırma-İnceleme dizisi 90.

Ortaylı, İlber (2001); Gelenekten Geleceğe; İstanbul: Ufuk Kitapları.

Ortaylı, İlber (2000); Osmanlı Toplumunda Aile; İstanbul: Pan Yayıncılık.

Öğün, Süleyman Seyfi; "Türk Millîyetçiliğinde Hakim Millet Kodunun Dönüşümü" Nuri Bilgin (der.), Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, içinde, İstanbul: Bağlam Yayınları.

Ökçün, A. Gündüz; Türkiye İktisat Kongresi, 1923-İzmir. 2. Baskı. A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, No: 262. Ankara: Sevinç Matbaası, 1971.

Özakman, Turgut (1999); 1881-1998 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronojisi; Ankara: Bilgi Yayınevi.

Özdemir, Hikmet (1989); Rejim ve Asker; İstanbul: Afa Yayıncılık.

Öztürk, Osman Metin (1987); "Türkiye'de Silahlı Kuvvetler ve Siyaset: (doktora tezi), Ankara: Ankara Üniversitesi.

Pamuk, Şevket; Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme (1820-1913), 2. Baskı. TVY.

Paneth, Philip; Turkey: Decadence and Rebirth. London: Richard Madley, 1943.

Parsons, T.; The Structure of Social Action, The Free Press, New York: 1968.

Paul dumont, "The Origins of Kemalist Ideology", Landau, ed., Atatürk and the Modernization of Turkey, s. 25-44.

Peker, Recep; İnkılap Tarihi Notları; Ankara: 1935.

Pellicani, Luciano (1991); "The Cultural War Between East and West", Telos no: 89, s. 127-132.

Pellicani, Luciano (1992); The Genesis of Capitalism and the Origins of Modernity (Çev. James G. Colbert, ed. Kerry Millîron); New York: Telos Press.

Perin, Mithat (1995); Menderes'i Kim Astırdı?; İstanbul: Dünya Yayıncılık.

Perry John R.; "Language Reform in Turkey and Iran", in International Journal of Middle East Studies, Cambridge, Massachussets, Cilt 17. No: 3. Ağustos 1985, s. 295-311.

Prens Sabahattin; Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?, Türkiye Basımevi, İstanbul: 1950.

Rasmussen, David ed. (1990); Universalism vs. Communitarianism; Cambridge Mass.: The MIT Press.

Roderick, Rick (1986); Habermas and the Foundations of Critical Thought; New York: St. Martin's Press.

Rossi, P. (1965); "Scientific Objectivity and Value Hypothesis", International Social Sciences Journal, Cilt 15, s. 84-98.

Roux Jean-Paul; Histoire des Turcs, Fayard, Paris: 1984.

Safa, Peyami, (1939); Felsefi Buhran; Ankara: Recep Ulusoğlu Basımevi.

Safa, Peyami, (1953); "Türk Düşüncesi ve Batı Medeniyeti", Türk Düşüncesi 1 Aralık.

Safa, Peyami, (1954); "Biz Daha Aydındık", Türk Düşüncesi 1 Mart 4/1.

Safa, Peyami, (1954); "İnsanın Yeni Manası", Türk Düşüncesi 1 Şubat, 3, 1.

Saıkal, Amin; "Kemalism: Its influences on Iran and Afghanistan", in International Journal of Turkish Studies, Cilt 2, no: 2. 1981-2 s. 25-32.

Said, Edward W. (1985); Orientalism; New York: Peregine.

Said, Edward W. (1999); Şarkiyatçılık: Batı'nın Şark Anlayışları; İstanbul, Metis Yayınları.

Sarol, Mükerrem (1983); Bilinmeyen Menderes I, II; İstanbul: Kervan Yayınları.

Savran, S (1985); "Osmanlı'dan Cumhuriyete: Türkiye'de Burjuva Devrimi Sorunu", 11. Tez, No: 1.

Schroeder, Ralph (1992); Max Weber and the Sociology of Culture; London: Sage. Shils, Edward (1975); Center and Periphery; Chicago: Univ.

Of Cihcago Press. Sefa, Peyami (1978); Din, İnkılap, İrtica; İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Seidman Steven ed. (1994); The Portmodern Turn: New Perspectives on Social Theory Cambridge: Cambridge University Press.

Sencer, M.; Türkiye'nin Yönetim Yapısı, İstanbul: 1986.

Sevil, Muharrem (1999); Türkiye'de Modernleşme ve Modernleştiriciler; Ankara: Vadi Yayınları.

Seyhan, Dündar (1966); Gölgedeki Adam; İstanbul: Uycan Matbaası, Hür Dağıtım.

Shaw, S. & Shaw, E. K. (1977); History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume II: Reform, Revolution and Republic: The Rise of modern Turkey, 1908-1975, Cambridge: Cambridge University Press.

Shaw Stanford J.; Shaw, Ezel Kural; History of the Ottoman Empire and Modern Turkey; Reform, Revolution, and Republic, the Rise of Modern Turkey, f1808-1975. 1. Cilt. Cambridge: Cambiridge University Press, 1977.

Simmel, Georg (1971); On Individuality and Social Forms; Chiago: Chicago University Press.

Simmel Georg (1990); The Philosophy of Money; London: Rondledge.
Sivan Emanuel (1985); Radical Islam; New Haven, Londra: Yale University Press.

Sorokin, A. Ptirim (1964); Sociocultural Causality, Space, Time; New York: Russell and Russel Inc.

Şahinler, Merter (1998); Atatürkçülüğün Kökeni, Etkisi ve Güncelliği; İstanbul: Çağdaş Yayınlar.

Serdar (1996); Cumhuriyet Kültürünün Oluşma Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silahlı Kuvvetler ve Modernizm; İstanbul: Sormal Yayınevi.

Süher, Hande (1983); "Ülkemizde Kentleşme Sürecinin Mekana Yansıyan Sorunları", İzmir'de İkinci Türkiye İktisat Kongresi; Ankara: DPT.

Sezal, İhsan (1992); Şehirleşme; İstanbul: Ağaç Yayınevi.

Shaw, SJ. Ve Shaw. E. (1983); Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye I, II; İstanbul: E Yayınları.

Tarih Vakfı; Türkiye İş Bankası (1998); 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık; İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları.

Tatar, Taner, (1997); Türk Yönetim Sistemi; İstanbul: Turan Yayıncılık.

Taylor, Talyor (1992); Inwardness and Culture of Modernity (Axel Honneth, Thomas MacCarthy, Claus Offe and Albrecht Welmer ed. Philosophical Interventions in the Unfinished Project of Enlightenment içinde); Cambridge Mass.: The MIT Press.

Tekeli, İlhan, (2001); Modernite Aşılırken Kent Plânlanması; Ankara: İmge Kitabevi.

Tercüman Gazetesi (1982); 100. Yaşında Celal Bayar'a Armağan; İstanbul: Tercüman Matbaası.

Tibi, B. (1990); Islam and the Cultural Accommodation of Social Change, Westview Press, Boulder, Co.

Timur, Taner (1991); Türk Devrimi ve Sonrası, İMGE, Ankara.

Timur, Taner (1979); Osmanlı Toplumsal Düzeni, Ankara: Turhan Kitabevi.

Tokgöz, Erdinç (1992); "İktisadi Gelişme Tarihi (1923-1980) " Türkiye Ekonomisi: Sektörel Gelişmeler; Ankara: Türk Ekonomi Kurumu Yayını.

Tokgöz, Zübeyir G. (1999); Demokratikleşme Sürecinde Siyasî Partiler; Ankara: Günce Yayınları 74.

Topçubaşı, Arslan (1997); Batı ve Şark Meselesi; Ankara: (Yazar tarafından yayınlanmıştır), Sinan Cad. 47/13 Dikmen.

Toynbee, J. Arnold (1971); Türkiye, İstanbul.

Toynbee, Arnold J. Ve Kırkwood, Kenneth. P. (1927); Turkey; New York: Scribner's. Tunç, Mustafa Şekip (1921-1924); Dergah Dergisi Yazıları.
Tunç, Mustafa Şekip (1953); "Aksiyon Felsefesi Bakımından Politika", Türk Düşüncesi, 1 Aralık,
1, 1.

Turan, Osman (1978); Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi; İstanbul.

Turan, Şerafettin (1989); Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar. Ankara: TTK.

Turgut, Cansever (1985); Doğu ve Batı Kültürel İlişkiler Tarihine Bir Bakış.

Turgut, Hulusi (1988); Yaptırılmayan Savunmalar; İstanbul: ABC Ajansı.

Turner, Bryan, S. (1990); Theories of Modernity and Postmodernity; Londra: Sage.

Türkdoğan, Orhan (1981); Sanayi Sosyoloji: Türkiye'nin Sanayileşmesi; Ankara: Töre-Tevlet Yayınevi.

Türkdoğan, Orhan (1983); Millî Kültür, Modernleşme ve İslâm; İstanbul: Uçdal Neşriyat.

Türkdoğan, Orhan (1998); "Türk Modernleşme Modeli", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24. Eylül-Aralık, ss. 1611-1626.

Ülken, Hilmi Ziya (1939); "Türkiye'de Pozitivizm Temayülü", İnsan, 8 Nisan, 2, 11: 849-58. Ülken, Hilmi Ziya (1943); Sosyoloji, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Ülken, Hilmi Ziya (1953); Türkiye'de Çağdaş Düşüncenin Tarihi; İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Ülgener, Sabri F. (1981); Dünü ve Bugünü ile Zihniyet ve Din: İslâm, Tasavvuf ve Çözümleme Devri İktisat Ahlâkı; İstanbul: Der Yayınları.

Ülken, Hilmi Ziya (1968); Türkiye'de Çağdaş Düşüncenin Tarihi, İstanbul.

Üskül, Zafer (1989); Siyaset ve Asker; İstanbul: Afa Yayıncıları.

Vergin, Nur, (2000); Din, Toplum ve Siyasal Sistem; İstanbul: Bağlam Yayınları 145, İnceleme-Araştırma 92.

Yaşa, Memduh ve Diğ. (1980); Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi: 1923-1978; Akbank'ta Kurulan Kültür Heyetince Hazırlanmıştır, İstanbul: Akbank Kültür Yayını.

Yaşar, Muammer (1987); 1960, Acılı Günler; Ankara: Tekin Yayınevi.

Yavi, Ersal (2001); 1856-1923 Emperyalizm Kıskacında Türkler, Ermeniler, Kürtler; İzmir: Yazıcı Basım Yayıncılık Ltd.

Yavuzalp, Ercüment (1991); Menderes'le Anılar; Ankara: Bilgi Yayınevi.

Yazıcı, Erdinç (1998); "Türk Sosyo-Kültürel Yapısında Gözlenen Değişmeler: Karmaşık Bir Dönüşümün Hikayesi", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı III: Sosyal Değerlendirme; Ankara: Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Yıl 4, Sayı 23-24. Eylül-Aralık, ss. 1833-1847.

Yeğen, Mesut (1999); Devlet Söyleminde Kürt Sorunu; İstanbul: İletişim Yayınları 515, Araştırma-İnceleme Dizisi 82.

YOBB (1983); 1923-1983 Cumhuriyet Döneminde İstatistiklerle Türkiye; Ankara: Türkiye Ticaret, Sanayi, Deniz Ticaret Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği.

Yurdsever, Nesrin (1983); Türkiye'de Askerî Darbe Girişimleri (1960-1964); İstanbul: Üçdal Neşriyat.

Zücher, Erik F. (1993); Turkey: A Modern History; London, New York: F. B. Tauris. Weber, Max (1922); İktisat ve Toplum;.

Weber, Max (1922, 1949); Yöntembilim; Methodology of Social Scriences.
Weber, Max (1958); The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism (Çev. Talcott Parsons); New York: Charles Scribner's Sons.

Wolfgayg, Schluchter (1996); Paradoxes of Modernity Neil Solomon, (Çev.); Standford: Standford University Press.

  
6519 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın