• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
D.P. Hükümetlerinin Politikaları (1950-1960) / Dr. Mustafa Albayrak

Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimleri kazanarak iktidara geldiği zaman; Türkiye'nin toplam nüfusu 20.809.000 olup, bu nüfusun 12.298.709'u 15 ve daha yukarı yaşta bulunuyordu.1 O yıllarda Türkiye'deki nüfusun %75'i kırsal kesimde yaşıyordu.2

1948 yılı hesaplamalarına göre, Türkiye'nin millî geliri kişi başına 360 TL idi.3 1950 yılında Türkiye'nin 775 milyon TL (190 milyon USA dolar) borcu 4 ve 4 tonu rehinde bulunan 137 ton altın stoku vardı.5 D.P.'nin 1950 yılında Türkiye'de iktidarı devraldıktan sonra izlediği politikaları kısaca incelemekte yarar vardır.

A. Sanayi Politikası

D.P.'nin programında devletçilik yer almakla beraber, bu anlayışın daha ılımlı olacağının işaretleri verilmekte ve "memlekette iş hacmini daraltan, hayatı pahalılaştıran tekel fabrikalarının elverişli şartlarla hususî teşebbüs ve sermayeye devredilmesi...",6 devlet girişiminin olabildiğince daraltılması, devletin ekonomik alanda koruyucu ve denetleyici olarak görev alması ve ana sanayiye yönelik girişimler dışında "işi serbest ve normal kaidelere bırakmak" esası öngörülmüştü.7

D.P., on yıllık iktidarı süresince, devletin ekonomik alandan çekilmesini sağlamak bir yana; bu dönemde, kamu iktisadi kurumlarından hiçbirisi satılamadığı gibi, bunlara yenileri eklenmemiş ve sayıları otuzu bulmuştur.8

Bu dönemde var olanlara ek olarak; Makina Kimya Enstitüsü Kurumu, Denizcilik Bankası, Et ve Balık Kurumu, Türkiye Çimento Sanayi A.Ş., Azot Sanayi T.A.Ş., Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, T.C. Turizm Bankası, Yem Sanayi Anonim Şirketi, Ereğli Demir Çelik Fabrikaları, Devlet Malzeme Ofisi, Türkiye Demir Çelik Fabrikaları gibi önemli kuruluşlar kurulmuştur. Ayrıca daha önce kurulan Posta, Telgraf ve Telefon İşletmeleri Genel Müdürlüğü de bir kamu iktisadi kuruluşu haline getirilmiştir.9 Bu gelişmeler sonucunda;Kamu İktisadî kuruluşlarının (KİT'ler) toplam yatırımlar içindeki payı 1950 yılında 91.8 TL ile %9.1 iken, bu oran 1960 yılında 1.393.3 ile %17.9'a yükselmiş,10 bu kuruluşların millî gelire yaptıkları katkı ise, 1950 yılında %9.5 iken, bu oran da 1960 yılında %10.8'e çıkmıştır.11

D.P. döneminde özellikle şeker ve çimento sanayiinde önemli gelişmeler dikkati çekmektedir. Şeker üretimi, yeni açılan on bir fabrikanın üretime geçmesi sonucunda 1956 yılına gelindiği zaman 365.000 tonu bulmuş; 12 çimento üretimi ise, yeni açılan on fabrika sayesinde 330.000 tondan 1960 yılında 1.700.000 tona yükselmiştir.13

On yıllık dönem içinde dokuma sanayiinde de %300'e yakın bir artış gözlenmektedir. Tezgâh sayısının 1950'de 5.519 iken, 1960 yılında 15.820'yi bulduğu anlaşılmaktadır.14 D.P. döneminde sanayinin gelişmesine paralel olarak enerji gereksinimi de giderek artmış ve bu gereksinimi karşılamak için yeni baraj ve termik santraller kurulmuştur. Bunlar arasında; Girvelik (Erzincan), Defne (Harbiye), Durucasu (Amasya), Sarıyar Barajı (Ankara), Seyhan Barajı (Adana), Tortum (Erzurum), Göksü (Konya), Sızır (Kayseri), Hazar Gölü (Elazığ), Kovada (Eğridir), Ceyhan (Maraş); Kayaköy (Emet), Boton (Siirt), Tunçbilek (Kütahya), Soma Termik Santralleri gibi enerji üretim kaynaklarının faaliyete geçmesiyle 1950 yılında 789.624 kwh. olan enerji üretimi, 1960 yılına gelindiği zaman 2.815.071 kwh. yükselmiştir.15 Enerji konusundaki açığı gidermek amacıyla, yılda 5 milyar kwh. enerji üretimi planlanan Keban Barajı ise, 1957 yılında biri Türk, birisi de Fransız olan iki firmaya ihale edilmiştir.16

Türkiye Kömür İşletmeleri 1957 yılında yeniden düzenlenmiş; Simli Kurşun, Küre Bakır, Pirit, Üç Köprü Krom, Halıköy Civan ve Emet Kolemanit madenleri işletmeye açılmış, ayrıca altı çay fabrikası da hizmete sunulmuştur.17

Yukarıdaki bilgilerden de kolaylıkla anlaşılacağı gibi, kamu iktisadi kuruluşlarının zamanla ve uygun koşullarla özel kesime devredilmesini öngören anlayış uygulamada başarılı olamamış ve devlet işletmeciliği giderek güçlenmiştir.

D.P. döneminde, özel girişimin gelişmesini ve özellikle de sanayi alanına yatırım yapmasını sağlamak amacıyla büyük çaba gösterilmiştir. Bu konudaki politikaları belirlemek amacıyla 9 Nisan 1951 tarihinde Ankara'da toplanan İkinci Sanayi Kongresi'nde, Ekonomi ve Ticaret Bakanı Muhlis Ete gelecekte izlenmesi uygun görülen sanayi politikasının ana hatlarını açıklarken; ihracatı arttıracak sanayi dallarının destekleneceğini ve korunacağını, yeni bir sanayi yasasının hazırlanacağını, memleketin gereksinimlerini önde tutan yatırımlara öncelik verileceğini, Sanayi Kalkınma Bankası'nın sanayicilere kredi vereceğini, yabancı sermaye ile işbirliğine gidileceğini, sanayi yatırımlarına kolaylıklar getirileceğini, Sümerbank'ın elinde bulunan işletmelerin önemli bir bölümünün özel girişime devredileceğini, Merkez Bankası'nın özel girişime yardımcı olmasının sağlanacağını, güç ve rizikolu sanayi dallarının yeni kurulanlara vergi muafiyetleri getirileceğini, devlet müdahalesinin en aza indirilerek özel girişimin çalışma alanlarının genişletileceğini, tekelci anlayışa son verilerek devlet-özel işletme ayrımı yapılmayacağını, zorunlu olmadıkça devletin işletme kurmayacağını ve elindekileri de uygun koşullarda özel girişime devredeceğini belirtmişti.18

Öte yandan D.P.'nin düşünce ve uygulamalarında en çok etkilendiği kaynaklar arasında yer alan Barker Raporu ve Thonrburg'un önerilerinde de Türkiye'de özel girişimin önündeki engellerin kaldırılarak, bu kesimin desteklenmesi defalarca dile getirilmişti. Bu öneriler, D.P. iktidarı için yararlı ve etkileyici olmuştur. Hatta bu konuda biraz daha ileri giden Thornburg, Türkiye'de özel girişimin çıkarlarının korunması için, uygulamadaki yasalarda yapılması gereken değişikliklerin, özel yasalarla güvence altına alınarak, bu konuda resmî makamların keyfî hareketlerinin önlenmesini önermişti.19

Kaldı ki, D.P. iktidarının daha ilk günlerinde, 4 Ağustos 1950 tarihinde, özel sanayi yatırımlarını desteklemek amacıyla; yarısı hükümet, öteki yarısı da International Bank for Reconstraction and Development ile bazı Türk bankaları ve sanayicilerin katkılarıyla oluşturulan ve sermayesi 12.500.000 TL olan 'Sınai Kalkınma Bankası" kurulmuştu.20 İdare Meclisi Başkanlığı'nı ABD'li Tucker'in yaptığı ve meclis üyeleri arasında Vehbi Koç'un da bulunduğu bu banka, yalnızca özel girişime; hem Türk parası hem de döviz cinsinden kredi vermek üzere kurulan ilk Türk bankası olacaktı.21 Yine özel girişimi güçlendirmek amacıyla 1951 yılı sonunda İzmir'de ilk defa olarak bağımsız bir "Sanayi Odası" kurulmuştu.22

D.P. iktidarı, sanayi alanında daha etkin olabilmek amacıyla 30 Haziran 1957 tarihinde İşletmeler Bakanlığı yerine, Sanayi Bakanlığı'nı kurarak bu Bakanlığa; sanayi, maden ve enerji işlerini düzenleme ve denetleme görevini vermiştir.23

1957 yılında Sanayi Bakanlığı görevine atanan Samet Ağaoğlu'nun, özel sektör sanayi sayımı sonuçları hakkında yaptığı açıklamaya göre; sanayinin millî gelir içindeki payı 911 milyon TL'dan (1949 fiyatları ile) 3 milyar 640 milyon TL'na yükselerek 4 kat artış gösterirken; bu sektördeki gelişme 9 kat, devlet sektöründe ise 3 kat artış olmuştu. 1949'dan 1957'ye kadar İstanbul'daki tesislerin sayısı 3.474'ten 15.638'e; işçi sayısı 30.851'den 129.699'a; yatırımlar 166 milyon TL'den 1,5 milyara; kapasite değeri 835 milyondan 7,5 milyona; fiili üretim 481 milyondan 3 milyar 700 milyon liraya yükselmiş bulunuyordu.24

1950-54 yılları arasında on ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinin sayısı 556'ya; 1955-59 yılları arasında ise, 784'e çıkmıştır. Bu dönemde özel sektör, 1950 öncesine oranla hızlı bir gelişme göstermekle birlikte, metal ana sanayi ve makine gibi alanlarda bu gelişme yetersiz kalmıştır.25 Bu dönemde özel sektör daha çok ara malları, hafif tüketim, sanayi ve montaj sanayiine ağırlık vermiştir.26

Kısaca söylemek gerekirse; D.P., on yıllık iktidarı döneminde daha çok orta ve küçük ölçekli sanayiye öncelik vermiş, sanayi kuruluşlarının daha iyi organize edilebilmesi amacıyla, 17 Nisan 1957 tarihinde 6948 sayılı Sanayi Sicil Kanunu kabul edilmiştir. Bu yasa ile sanayi işletmelerinin tanımı yapılmış, sanayi siciline kaydolma ve buradan belge alma zorunluluğu getirilerek, bu konuda İktisat ve Ticaret Bakanlığı yetkili kılınmış,27 böylelikle devlet sanayi sektöründe denetim ve gözetimi elinde tutarak, özel girişimin başıboş kalmasını önlemeyi amaçlamıştır. Bu dönemde özel girişime önemli ayrıcalıklar sağlanmış, buna paralel olarak da, özel sanayi ve işyerleri sayısında, daha önceki yılları göre; "görülmedik bir artış" gerçekleştirilmiştir.28 Bu gelişmenin en açık kanıtı da 1950 yılında toplamı 2.515 olan özel imalât sanayi işyerleri sayısının 1960 yılına gelindiği zaman, iki kattan daha fazla artarak, 5.284'ü bulmuş olmasıdır.

Ayrıca 1950 yılında, bu kuruluşların sabit sermaye yatırım tutarları toplam 36.660.000 TL iken; 1960 yılına gelindiği zaman bu toplamın da 7,5 katlık bir artışla, 277.314.000 TL'ye yükselmiş olmasıdır. Bu dönemde imalât sonucu yaratılan toplam değer 1950 yılında 305.717.000 TL iken; yaklaşık 8 katlık bir artış ile 2.425.007.000 TL'ye çıkmıştır.29 Başka bir deyişle on yıllık D.P. iktidarı dönemindeki özel iş yeri sayısındaki artış %210; sabit sermaye toplamındaki artış %756; toplam üretim artışı ise %793 olmuştur.

B. Ziraat Politikası

D.P. programına uygun olarak tarımsal alanda gelişme sağlayabilmek amacıyla, iktidarının ilk aylarından başlayarak önemli kararlar almış ve bunları uygulamaya koymuştur. Kendisi de bir çiftçi olan Başbakan A. Menderes, bu kesimin sorunlarını ve çözüm yollarını iyi biliyordu. Bu nedenle Menderes, öncelikle ekilebilir alanların genişletilmesi ve ileri tarım tekniklerinin kullanılması gibi temel sorunları çözmekle işe başlamıştır. 1950 yılında Türkiye'de işlenebilir toplam arazilerin genişliği 16.008.000 hektar kadardı.30 Bu toplam alandan 13.298.000 hektarı hayvanla işlenmekte olup, aynı yılda Türkiye'deki toplam traktör sayısı 16.585'i,31 hububat üretimi toplamı da 7.7 milyon ton olup, kişi başına düşen tarımsal ürün miktarı 451 kg dolayında idi.32

Türkiye nüfusunun %75'inin çalışma alanı olan ziraatle uğraşan nüfus, Türkiye'de millî gelir toplamının yalnızca yarısını alabiliyordu ve 1950 yılında tarımın GSMH içindeki payı 4.068,4 milyon TL. idi.33 Bu olumsuzlukların en önemli nedeni; "500 sene evvelki kadar iptidaî bir manzara arz eylemekte" olan ilkel tarım yöntemlerinin kullanılmasıydı.34 D.P. iktidarı döneminde, özellikle devlete ait toprakların dağıtılması şeklinde uygulanan toprak reformu büyük bir hızla sürdürülmüş, 1951-60 yılları arasında yerleşik halka dağıtılan toprak alanlarının genişliği 16.300.911 dönümü bulmuştur.35 Bu sayede 1950 yılındaki ziraat sayısına göre; kendi toprağını işleyen aile sayısı 2.3 milyon iken; bu oran %35'lik bir artışla 3.1 milyona yükselmiştir.36 Bir başka deyişle 1950 yılına göre, toprak sahibi ailelerin sayısında yaklaşık %50'lik bir artış sağlanmıştır.

1950-60 yılları arasında traktör sayısında da önemli gelişmeler sağlanmış, 1957 yılında beş kat artarak 44.144'ü bulan traktör sayısı, özellikle parça sıkıntısı ve döviz dar boğazı yüzünden 1960 yılında 42.136'ya düşmüştür.37 Biçer-döğer sayısı da 1950 yılına göre, altı kattan fazla artarak, 1959 yılında 6.281'e yükselmişse de, yine yukarıda belirtilen nedenden dolayı bu sayı da 1960 yılında 5.554'e inmiştir.38 Bu dönemde işlenen tarım alanı genişliğinde de önemli artışlar olmuş, 1960 yılına gelindiği zaman, 1950 yılına oranla %64.47'lik bir artışla, 15.305.000 dekara çıkmıştır.39 Bu dönemde üreticiye dağıtılan ve ilaçlanan tohumluk miktarında, kimyevi gübre kullanımında da önemli artışlar olmuştur.40 1950-60 döneminde Ziraat Bankası'nın açtığı ziraî ve ziraat dışı kredilerin toplamı 1950 yılında toplam 555 milyon TL iken; bu tutar 1950-60 döneminde toplam olarak 12 milyar 420 milyona ulaşmıştır.41 Bu dönem içinde sulanan arazilerin toplam genişliğinde de önemli artışlar gerçekleştirilmiş ve 1955 yılına kadar 160.000 dönüm bataklık kurutularak kullanılır duruma getirilmiştir.42 D.P.'nin on yıllık iktidarı döneminde hayvan sayısında ve hayvansal ürünlerin toplam miktarında da önemli artışlar dikkati çekmektedir.43

C. H.P. iktidarı döneminde başlayan Marshall Yardımı, D.P. döneminde önemli miktara ulaşmış yardım tutarı 1948-50 yılları arasında hibe ve borç olarak 160.000.000 USA dolarını bulmuşken; bu toplam 1950-55 döneminde 1.920.000.000'u askerî yardım, 23.250.000 doları da bağış olmak üzere  1.943.000.000 dolara ulaşmıştır.44 Türkiye 1955-60 döneminde ise, 70.000.000 doları kredi, 415.000.000 doları da Kalkınma Fonu'ndan olmak üzere toplam 580.600.000 dolar ABD yardımı almıştır ki,45 bu yardımların da bir bölümü tarımsal alanda kullanılarak, Türk tarımının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur.

Bu olumlu gelişmeler sonucunda, tarımsal ürünlerdeki üretim artışında önemli gelişmeler sağlanmış, örneğin; 1950 yılında toplam buğday üretimi 3.871.926 ton iken, 1960 yılında 8.450.000 tona; arpa 2.047.018 tondan 3.700.000 tona; çavdar 442.879 tondan 700.000 tona; yulaf 235.524 tondan 530.000 tona; mısır 724.479 tondan 1.090.000 tona; pirinç 51.358 tondan 110.000 tona yükseltilmiştir.46

C. Malî Politikaları

On yıllık D.P. iktidarı döneminin ilk üç yılı (1950-53) D.P.'nin en parlak yılları olarak söylenebilir. Bu dönemde sabit fiyatlarla %13'ü bulan yıllık ortalama gelişme hızı,47 1954 yılından giderek düşmeye başlamıştır. Bu olumsuzluğun en önemli nedenleri arasında; plânlama anlayışından uzak ve gelişigüzel yapılan yatırımların yanı sıra, bütçe açıklarına ve emisyon hızına dikkat edilmemesi sonucunda giderek bir üretim dar boğazına girilmesi söylenebilir. Örneğin; 1951 yılındaki bütçe açığı 234.770.502 TL iken, bu açık 1952'de 199.470.401 TL; 1953'te 167.652.736 TL ve 1955 yılında da 151.667.277 TL ye çekilmiş ve 1954, 1956, 1957, 1958, 1959, 1960 yılı bütçeleri ise denk olarak hazırlanmalarına karşın,48 uygulamada açık vermişlerdir. Bu yıllar arasında mevduat ve tedavüldeki para toplamında da önemli artışlar görülmektedir. Örneğin; 1950 yılında tedavüldeki toplam para miktarı 1 milyar 59 milyon TL iken, bu miktar 1960 yılında 9.250 milyonu bulmuştur.49

Türkiye'de 1950 yılında toplam 8.964 milyon TL olan millî gelir; 1955 yılında (1950'ye göre) %98'lik itibarî bir artışla 17.749 milyona yükselmiş, bu beş yıllık süre içinde reel millî gelirde toplam %37.5'lik; yıllık ortalama millî gelirde ise %7.5'lik bir artış gözlenmiştir.50 Kişi başına 1950 yılında düşen millî gelir (1961 cari fiyatlarıyla) 1.184 TL iken, bu miktar da 1960 yılında 1.543 TL yükselmiştir.51

1950-54 yılları arasında ortalama %35 olarak seyreden enflasyon bir ara ekonomik buhran nedeniyle, hızlı bir yükselip göstermiş ve %23'e kadar çıkmışsa da, 1959 yılında denetim altına alınabilmiş ve bu yıldan itibaren tek rakamlı hale getirilebilmiştir.52 Türkiye'de 1954-59 yılları arasındaki yüksek enflasyon "serbest teşebbüse ağırlık veren özellikle 'talep' yaratan, tüketimi, ekonomik ve psiko-sosyal tesirleri kamçılayan" bir "talep enflasyonu" olarak nitelendirilmiştir. Dönemin sonlarına doğru, üretim tıkanıklıklarının belirlediği enflasyon ise, "Maliyet enflasyonu" olarak adlandırılmıştır.53

Planlamaya karşı olumsuz bir yaklaşım içinde bulunan D.P. iktidarı, tanınmış iktisatçı ve D.P.'den İstanbul milletvekili olarak parlamentoya giren Ahmet Hamdi Başar'ın, 1951 Mayısı'nda D.P. Grubu'na sunduğu 300 maddeden oluşan "Milletçe Kalkınma Plânı" grupta sert tepkilerle karşılanmış ve devletçi bir anlayışa sahip olmakla suçlanan Başar ve plânı şiddetle eleştirilmişti.54 Başar'ın D.P.'den ayrılmasına neden olan bu gelişmelerin ardından D.P.; 1954 yılından itibaren giderek artan ekonomik bunalımlara düşmesinin en önemli gerekçelerinden birisinin de plânsızlık olduğu belirtilmişti. Gerçekten de D.P. iktidarı ekonomik olumsuzluğun farkına vardığı zaman, önce mal darlıklarını ve aşırı kârları önlemek amacıyla, 13 Temmuz 1954 tarihinde "kâr hadlerine dair" bir kararname yayımlayarak, mal stoku yapanların ağır şekilde cezalandırılması yoluna gitti.55

Hükümetin 18 Eylül 1954 tarihinde yayımladığı ikinci bildiriden sonra, çok sayıda tüccar ve firma hakkında dava açıldıysa da,56 bu bildiriden de istenilen sonuç alınamayacaktı. Mal darlığı ve stokçuluğun giderek artması üzerine hükümet, 6 Haziran 1956 tarihinde, "vurguncuların ve karaborsacıların şiddetle cezalandırılmasını" sağlamak amacıyla, "Millî Korunma Kanunu"nu yürürlüğe koydu.57 Bu yasa ile Millî Korunma Kanunu'na muhalefet edenlerle etkili bir şekilde mücadele edilmesi ve Resmî Gazete'de yayımlanan 1018 sayılı kararname ile de "Millî Korunma Mahkemeleri"nin kurulması öngörülmekte idi.58 Millî Korunma Kanunu'na uymayanlara ve piyasada mal darlığı veya fiyat üstünlüğü yaratacak propaganda yapanlara, karaborsacı ve stokçular gibi, 3 ile 15 yıl arasında değişen hapis ve 10.000 TL'ye kadar varan para cezaları verilmesi öngörülmekte idi.59 Bu yasa ile yüzlerce iş yeri sahibi mahkemeye verilerek, piyasa üzerinde sıkı bir denetim kuruldu.60 Yine aynı yasa ile belediyelere; gıda maddelerinin fiyatlarının yanı sıra, terzi, doktor, veteriner, dişçi, ebe, sünnetçi gibi serbest meslek sahiplerinin tarifelerini belirleme yetkisi verildi.61 D.P.'nin programı ve ekonomi anlayışı ile ters düşen bütün bu önlemler, 1955-60 döneminin liberal bir dönem olmadığının somut kanıtları olarak gösterilebilir. MKK uygulamalarına karşın ekonomik sorunları gideremeyen D.P. iktidarı, döviz darboğazı ve ihracat-ithalât dengesizliğinden kaynaklanan dış ödemeler dengesinin hızla bozulması üzerine, daha büyük bir krize düşecekti. Çünkü 1958 yılına gelindiği zaman dış ödemeler dengesi 67.863.000 dolar açık vermiş,62 serbest piyasada dolar 8-9 TL'ye yükselmiş; 63 1950 yılında 2 milyar 402 milyon TL olan dış borç toplamı da 4 milyar TL'yi aşmış bulunuyordu. 1958 yılına kadar basılan para toplamı da; ortalama her yıl 600 milyon TL olmak üzere, 32 yıllık Cumhuriyet tarihinde basılan miktarın %180'i oranında artış göstererek 3 milyar 52 milyon TL'ye ulaşmıştı.64

Türkiye'nin içine düştüğü bu olumsuzluklar sonrasında, Dünya Bankası temsilcisini Ankara'dan çekerek, Türkiye'ye yardımı kesmiş; ABD'de malî reform yapıncaya kadar yardımlarını durdurmuştur.65 ABD ve Batılı finans kuruluşlarının bu katı tutumu, 14 Temmuz 1958 tarihinde, Irak'taki ABD ve Batı yanlısı hükümet ile kral Faysal'ın devrilmesiyle son bulan bir darbe sonrasında biraz yumuşayacaktı. Zira bu güçlerin bölgedeki çıkarlarını koruyabileceğine inandıkları tek ülke Türkiye idi. Buna karşın ABD ve Batılı finans kuruluşları, Türkiye'ye ekonomik yardım yapabilmek için malî reform paketini kabul ettirmeyi başardılar. Buna göre Türkiye; Millî Korunma Kanunu'nu kaldırarak, piyasaya müdahale etmekten uzak duracak ve liberal sisteme dönülmesini sağlayacak; yatırımları durdurarak, bunların denetlenmesine izin verecek ve devalüasyon yapmayı kabul edecekti.66 Bu gelişmeler üzerine Türkiye ekonomik stabilizasyon kararlarını uygulamaya koymadan kısa bir süre önce, 23 Temmuz 1958 tarihinde Paris'te toplanan Avrupa İktisadî İşbirliği Teşkilatı Konseyi'nin toplantısında alınan karar doğrultusunda, Milletlerarası Para Fonu (IMF) Türkiye'ye yardım edilmesini kabul etti. 31 Temmuz'da da ABD ile Türkiye arasında ayrı bir yardım anlaşması imzalandı.67

Bu anlaşmalarla Türkiye; ABD'den toplam olarak (borç ertelemesi de dahil olmak üzere) 234 milyon dolar; Avrupa İktisadî İşbirliği Fonu'ndan 25 milyon; Federal Almanya'dan 50 milyon, İngiltere'den 10 milyon ve öteki üyelerden de toplam 15 milyon; Milletlerarası Para Fonu'ndan (IMF) da 25 milyon dolar olmak üzere toplam 125 milyon dolarlık dış yardım sağlanmış oldu.68 Ayrıca Türkiye, yapılan anlaşmalar sonucunda; 400 milyon doların üstünde bir de borç ertelemesi ile toplam olarak 759 milyon dolarlık kaynak elde etmiş oldu.69

Türkiye, bu beklentilerinin karşılanması üzerine, 4 Ağustos 1958 ekonomik stabilizasyon kararlarını uygulamaya koydu. Bu kararlara göre Türkiye; ticarî kredilerin daraltılmasını, tedavüldeki paranın arttırılmamasını, yabancı sermaye kazançlarının döviz olarak yurt dışına çıkarılmasına izin vermeyi, kredi zorlukları ve dondurulmuş sermayenin harekete geçirilmesini, tasarruf önlemlerinin özenle uygulanmasını, Millî Korunma Kanunu'nun ve hazine vergisinin kaldırılarak liberasyon sistemine geçilmesini kabul etti.70

Hükümet, kabul ve ilan ettiği bu ekonomik önlemler programını yürütmek üzere beş bakanın görev aldığı bir "İktisadî Koordinasyon Heyeti" oluşturmakla işe başladı.71 Bu programda söz verildiği gibi, ticarî kredilerin sınırlandırılması yoluna gidilerek, yatırımlar ve dolaşımdaki para miktarı azaltıldı. Örneğin; 1954-58 döneminde sabit sermaye yatırımlarının GSMH içindeki yeri %13.89 iken; bu oran 1959-60 döneminde %13.37'ye düşürüldü.72 Dolaşımdaki para miktarının arttırılmaması ve tasarrufa büyük özen gösterilmeye başlandı. Örneğin; bir defasında Başbakan A. Menderes'in, İstanbul Belediyesi için, Amortisman Sandığı'ndan 25 milyonluk ödenek isteği, dönemin Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Koordinasyon Bakanı Sebati Ataman tarafından reddedilecekti.73

Kısaca özetlemek gerekirse; 1960 yılına gelindiği zaman, D.P.'nin iktidarı döneminde gerek tarımsal alanda, gerekse sanayi alanında önemli gelişmelerin sağlandığı anlaşılmaktadır. Bu on yıllık dönemde sanayi alanında %78 olarak gerçekleşen artışın, sanayinin millî gelirdeki payını %16'dan %22'ye yükselttiği;74 bunun bir sonucu olarak sınaî üretim endeksinin, (1948=100 kabul edilirse), 1960 yılında 256'ya çıktığı; bu artışın imalât sektöründe 279'a gıda sanayiinde 311'e, elektrik üretiminde ise 390'a yükseldiği görülmektedir.75 Sanayideki bu gelişmeler, yalnızca millî bir sanayi burjuvazisinin temellerini atmakla kalmamış, aynı zamanda kırsal kesimden kente göçün başlaması gibi önemli bir toplumsal sorunun da ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

On yıllık dönemde; her ne kadar liberal bir politika uygulanamamış hatta Millî Korunma Kanunu ve KİT sayısının arttırılması gibi devletçi müdahalelerle ekonomide denetim kurulmuşsa da; bu dönemde özel girişimi destekleyici ve özendirici pek çok önlem uygulamaya konulmuştur. Örneğin; 1950 yılında özel girişime açılan kredi toplamı 300 milyonu zor bulurken, bu toplam 1960 yılına gelindiği zaman 7.5 milyona ulaşmıştır.76 Bu dönemde Kamu İktisadî Teşebbüsleri özel girişime devredilememişse de, Türk Hava Yolları örneğinde olduğu gibi, bazı KİT'lere özel sermaye ortak edilmiştir.

Sanayi ürünlerindeki artışa paralel olarak, bu ürünlerin ihracatında 1950 yılında 1.4 olan oran, 1960 yılında %8.2 ye çıkmıştır.77 1951 ve 1954 yıllarında çıkarılan Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasaları ile özellikle 1954'ten itibaren, Türkiye yabancılar için cazip bir yatırım alanı haline getirilmeye çalışılmış ve bu dönem içinde Türkiye'ye gelen yabancı sermaye toplamı kümülatif olarak 390 milyon 124 bin TL'yi bulmuştur.78

Bu dönemde gerçekleştirilen tarımsal modernizasyon sonucunda bu kesimin GSMH içindeki payı 1960 yılına gelindiği zaman 17 milyar 837.2 milyon TL ile %37.2'ye çıkmıştır.79 Bu gelişmede tarım tekniklerindeki olumlu değişikliklerin yanı sıra, (modern araç gereçlerle, yapay gübre ve iyi tohumluk vb.), toprak reformunun hızlandırılması ve karayolu ulaşım ağlarının geliştirilmesinin de önemli katkıları olmuştur. Gelişen karayolu ağları Türkiye'yi bir yandan petrole bağımlı hale getirirken, öte yandan kendi ürettiğini yalnızca kendi tüketmek zorunda kalan (otarşik) kırsal kesimdeki küçük üreticilerin, ticaret yaşamına doğrudan katılmalarını sağlayarak, feodal bağların önemli ölçüde sarsılmasına yol açtığı söylenebilir. Bu gelişme, büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşayan Türkiye nüfusunun yaşam koşullarının yükselmesinde etkili olmuştur.

Bu gelişmelerin bir sonucu olarak 1948 yılında ticarî araç sayısı 14.100, özel araç sayısı 8.000 iken; 1960 yılına gelindiği zaman, ticarî araç sayısı 4.8 kat; özel araç sayısı da 5.6 kat artarak; ticarî araç sayısı 68.000'e, özel araç sayısı da 45.800'e çıkmış bulunuyordu.80

Yatırım toplamı 1950-59 yılları arasında 36 milyon TL'yi bulmuştu.81 1960 yılına gelindiğinde Türkiye'nin dış borçları toplamı 9 milyar 342 milyon TL'ye ulaşmış,82 altın stokları önemli ölçüde erimişti. On yıllık dönem içinde millî gelir %50 artırılarak 434 TL'den 601 TL'ye çıkarılmış; kişi başına düşen gelir de, günün fiyatları ile 1950 yılında 428 TL iken, 1960 yılında 1.598 TL'ye yükseltilmiştir. Bu dönemdeki toplam fiyatlar genel endeksi de 46'dan 126'ya yükselmiş,83 yıllık ortalama kalkınma hızı da %5 olarak gerçekleşmiştir.84

Sonuç olarak söylemek gerekirse; D.P. iktidarının 1950-54 yılları arasındaki ekonomi politikası tam anlamıyla liberal olmaktan uzaktır. 1955 yılından itibaren giderek artan devlet müdahaleleri, Millî Korunma Kanunu ve KİT'lerin ağırlığının artması ise, bu gelişmenin somut örnekleridir. Bütün bunların yanı sıra D.P. döneminde sanayi ve tarım sektöründe özel kesime öncelik ve ayrıcalıklar verilerek, Türkiye'de ulusal bir ticaret ve sanayi burjuvarisinin gerçek temelleri atılmıştır. Bu iki önemli nokta göz önüne alındığında, D.P.'nin on yıllık süreç içindeki ekonomi politikasını, "özel sektör ağırlıklı karma ekonomi" olarak nitelendirmek yerinde olacaktır.

D. Eğitim ve Kültür Politikaları

D.P. programında eğitim ve kültür konularına önemli yer verilmekle beraber (madde: 34-42), bu konunun hükümet programlarında ve uygulamada gerektiği ölçüde üzerinde durulmadığı anlaşılmaktadır.

On yıllık D.P. döneminde en çok üzerinde durulan ve akılda kalan iki konudan biri din derslerinin zorunlu hale getirilerek İmam-Hatip okullarının açılması; ikincisi ise Köy Enstitülerinin, İlköğretmen Okulları ile birleştirilerek varlıklarına son verilmesidir. Gerçekten de CHP'nin son döneminde isteğe bağlı bir ders olarak okutulmaya başlanan din dersleri, D.P. iktidara geldikten kısa bir süre sonra, 21 Ekim 1950 tarihinden başlayarak, ilkokulların 4 ve 5. sınıflarında zorunlu okutulan dersler haline getirilmiş,85 "çocuğunun bu dersi almasını istemeyen velilerin öğretim yılı başında, bir dilekçe ile okul yönetimine durumu bildirmeleri" öngörülmüştür.

D.P.'nin iktidara gelmesiyle beraber, 16 Haziran 1950 tarihinde CHP'li milletvekillerinin de büyük bir çoğunluğunun katkılarıyla, Arapça Ezan okunmasını yasaklayan TCK'nın 526. maddesinin kaldırılması,86 7 Temmuz'dan itibaren de Ankara ve İstanbul Radyolarından her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma akşamları tanınmış hafızlar tarafından Kur'an-ı Kerim okunması gibi uygulamalar, D.P. iktidarının laiklikten ödün verdiği gerekçesiyle eleştirilecekti.87 Bütün bunlarla da kalınmayıp, Millî Şef İnönü döneminde aralarında dönemin CHP Milletvekili olan Adnan Menderes'in de bulunduğu bir komisyon tarafından sadeleştirilen Anayasa dilinde de yeniden 1924'teki duruma dönülmesi,88 cami sayısındaki hızlı artışlar da bu eleştiri konuları arasında yer alacaktı.

Köy Enstitülerine ise, aslında CHP'li Millî Eğitim Bakanı, Reşat Şemsettin Sirer döneminde ilk darbe vurularak, orijinal yapısı ve amacından saptırılmaya çalışılmıştı. Kırsal kesimden alınan köylü çocuklarının üretici ve yaratıcı bir eğitim sürecinden sonra, yine o kesime gönderilerek önderlik etmesini ve aynı zamanda da Türk Devriminin ideolojisini, dolayısıyla CHP'yi dinç tutması öngörülen bu kurumlar, feodal çevrelerde büyük bir rahatsızlığın oluşmasına yol açmış ve Sirer döneminde orijinal yapı ve amaçlarında sınırlamaya gidilmişti.

D.P. iktidara geldikten sora, bu eğitim kurumları, komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle yıpratılmaya çalışılmış, Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin çabaları ile 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı yasayla Köy Enstitüleri ile öğretmen okulları birleştirilmiş ve Enstitüler sıradan öğretmen okulları haline getirilmişlerdir.89 D.P. iktidarı bu Enstitüleri ortadan kaldırmakla yetinmemiş, asaleti onaylanmayan bazı mezunların görevlerine son vermiş, terfi ve atamalarda sorunlar yaratmış, hatta maaşlarında indirim yapmak gibi, yöntemlerle onları cezalandırmak yoluna gitmiştir.90

D.P. iktidara geldiği zaman Türkiye'de okuma yazma çağında olan 5 ve daha yukarı yaştaki toplam nüfus 17.856.865 olup; bu nüfusun 8.944.071'sini erkekler, geri kalan 8.912.793'ünü de kadınlar oluşturmakta idi. Türkiye genelinde okur-yazarlık oranı %32.4; bu oran erkeklerde %45.3, kadınlarda ise, %19.4 dolayında bulunuyordu.91 1949-50 öğretim döneminde 16.986'sı resmî, 120'si özel olmak üzere toplam 17.106 ilkokul ve bu okullarda öğrenim gören 1.591.039 öğrenci olup; söz konusu okullarda 10.060'ı şehirlerde; 17.130'u köylerde ve 978'i de özel olmak üzere toplam 34.822 öğretmen görev yapmakta idi. Bunlara 6.654 köy eğitmeni de eklendiği zaman, öğretim kadrosu toplam olarak 41.476'yı bulmakta idi.92

1960-61 öğretim döneminde ise; 24.244'ü resmî, 154'ü özel ilkokul olmak üzere toplam ilkokul sayısı 24.398'e; öğrenci sayısı 2.866.501'e; özel ilkokullarda ise, öğrenci sayısı 25.057'ye çıkmış, bu ilkokullardaki toplam öğretmen sayısı da 62.526'ya yükselmiştir.93

D.P. iktidara geldiği 1950-51 öğretim döneminde Türkiye'de toplam olarak 364 ortaokul vardı. Bu okullardaki toplam öğrenci sayısı 61.847, öğretmen sayısı da 3.871 idi. 1960-61 öğretim döneminde bu okulların sayısı 622'ye, öğrenci sayısı 273.427'ye, öğretmenlerin toplamı da 10.747'yi bulmuş,94 bu okullardaki okullaşma oranı ise, %6.4'ten, %19.5'e çıkmıştır.95

Ortaokullara zorunlu din dersleri 13 Eylül 1956 tarihinde konmuştur.96

1950-51 öğretim döneminde 60 olan lise sayısı 1960-61 döneminde %215 kat arttırılarak 129'a; öğretmen sayısı 1.424'ten 2.947'ye, öğrenci sayısı da 19.022'den %350 oranında artarak 66.953'e çıkmıştır.97 Liselerde okullaşma oranı ise 1950'de %1.2 iken, bu oran 1960 yılında %4.6'yı bulmuştur.98 Hükümet 1955 yılında, liselerde uyğulanmakta olan "bitirme ve olgunluk" sınavlarını kaldırarak, bunların yerine "Devlet Lise İmtihanı" adı altında tek bir sınav yöntemini kabul etmiştir.99

On yıllık dönem içinde, meslekî ve teknik eğitimde de dikkat çekici gelişmeler olmuştur. Örneğin;

1950-51 döneminde çeşitli alanlarda eğitim veren 326 meslekî ve teknik okul, buralarda görev yapan 4.488 öğretmen ve bu okulların 53.000 öğrencisi varken; 1960-61 döneminde okul sayısı %162.5 arttırılarak 530'a; öğretmen sayısı %185.6 artarak 8.333'e; öğrenci sayısı da %203.7 oranında bir artışla 108.000'e ulaşmıştır. 100

Bütün bunların yanı sıra, CHP iktidarının son yıllarında açılan "İmam-Hatip Kursları"nın yerine, öğretim süresi yedi yıl olan ve ders programında Arapçanın da yer aldığı, orta+lise eğitimine denk okullar açılmıştır.101 İlki 29 Ekim 1951 tarihinde Konya'da açılan İmam-Hatip Okullarından, 1951-52 döneminde 7; 1955-56 döneminde de 9 olmak üzere toplam 16 adet açılarak, buralardan 1951-56 döneminde 622 öğrenci mezun olmuştur.102

Programında üniversite özerkliğini savunan D.P. iktidarının bu eğitim kurumları ile olan ilişkileri, 1953 yılına kadar olumlu bir seyir izlemiştir. Bu olumlu durum, iktidarın, Prof. Dr. Nihat Erim'i hedef aldığı anlaşılan "Profesörlerin siyasi kuruluşlarda görev alamayacakları" yolunda bir hükmü de içeren yasa tasarısıyla103 giderek bozulmaya başlamış; 21 Temmuz 1954 tarihinde ise iktidara 60 yaşını ve 25 hizmet yılını dolduran profesör ve yargıçları, zorunlu olarak emekliye ayırabilme yetkisi veren yasanın kabulü ile doruk noktasına varmıştır. Aralarında Prof. Nihat Erim, Prof. Dr. Bülent Nuri Esen, Prof. Dr. Hüseyin N. Kubalı, Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu; Doç. Dr. Muammer Aksoy, Doç. Dr. Aydın Yalçın ve Doç. Dr. Yaşar Karayalçın gibi tanınmış öğretim üyelerinin de bulunduğu ve önderlik ettiği bir grup aydın, iktidarın şimşeklerini üzerine çekmiştir.104 O yıllarda üniversitelerin MEB bağlı olması nedeniyle, başta Prof. Esen ve Kubalı olmak üzere, bu öğretim üyelerinin çeşitli zorluklarla karşı karşıya bırakıldıkları anlaşılmaktadır. Ancak üniversiteleri giderek karşısına alan siyasî iktidarın, basın konusunda da olduğu gibi 1950'li yılların sonuna doğru kendi kendini yıprattığını söylemek yanlış olmaz. Başka bir deyişle, D.P. iktidarına karşı ilk ciddî tepkilerin üniversite ve basından geldiği ve giderek de arttığı gerçeğini kabul etmek gerekir.

Bütün bu olumsuzluklara karşın D.P. iktidarı, yüksek öğretimde önemli atılımlar yapmaya çalışmıştır. 1950-51 öğretim döneminde Türkiye'de toplam olarak 34 fakülte ve yüksek okul, buralarda görev yapan 1.950 öğretim personeli ve 25.000 öğrenci varken; 1960-61 döneminde bu okulların sayısı %161.7 artarak 55'e; öğretim personeli sayısı %208 artarak 4.071'e ve öğrenci sayısı da %260 oranında yükselerek 65.000'i bulmuştur.105

On yıllık D.P. iktidarı döneminde, 24 Mart 1953 tarihinde SBF içinde TODAİE; 10 Mart 1954 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi'ne bağlı bir teknik okul ile 23 Temmuz 1957'de Erzurum'da Atatürk Üniversitesi;106 15 Kasım 1956'da Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesi; 107 9 Mart 1956 tarihinde İzmir'de Ege Üniversitesi, 5 Haziran 1957 tarihinde Ankara'da Gülhane Askerî Tıp Akademisi; 12 Haziran 1959'da Ankara'da Sosyal Hizmetler Akademisi gibi Türk bilim ve toplum yaşamında önemli yeri olan kurumlar açılmıştır.108 Bu kurumların sayesinde Türkiye'de yüksek öğretimde okullaşma oranı %1.5'ten, on yılda %3.4'e yükselmiştir.109

E. Ulaştırma ve HaberleşmePolitikası

D.P. döneminde karayolları yapımına büyük önem verilmiş, 1950 yılında devlet karayollarının uzunluğu 24.306 km iken, bu uzunluk 1960 yılında 26.711 km'ye çıkmıştır. Türkiye genelinde ise karayollarının toplam uzunluğu, 1950 yılında 48.180 km iken; 1960 yılında %160.8'lik bir artışla 77.495 km'ye yükselmiştir.110 Bu dönem içinde özellikle köy yollarının yapımına ağırlık verilmiş, 1950 yılında bu yolların toplam uzunluğu 1.100 km'ye ulaşmıştır. İl yollarının uzunluğu ise, aynı dönemde 22.774 km'den, 34.831 km'ye çıkarılmıştır. Kara taşıtlarının sayısı ise, 45.606'dan, yaklaşık altı katlık bir artışla 269.636'yı bulmuştur.111 1950 yılında köprülerin toplam uzunluğu 13.000 km ve sayıları da 289 iken; 1960 yılına gelindiği zaman köprü sayısı 1.542'ye ulaşmıştır.112

Demiryolları ise, D.P. iktidarının gözardı ettiği bir konu olmuş, 1950 yılına kadar 7.671 km demiryolu yapıldığı halde, on yıllık D.P. döneminde yalnızca 224 km yeni demiryolu yapılmış;113 557 km hat yenilenmiş, 343 km hat takviye edilmiş, 3.525 m uzunluğunda köprü yapılmıştır.114 Demiryolları ulaşımında da yeterli düzeye ulaşılabildiği söylenemez. Deniz ulaşımında ise, birlikte 1950 yılında 18 ve daha yukarı Gros tonluk deniz taşıtı sayısı toplamı 2.197 iken, bu sayı 1960 yılında 2.772'yi bulmuş,115 Ereğli, Haydarpaşa, İzmir-Alsancak, İnebolu, Mersin, Samsun, Salı Pazarı, Trabzon ve Zonguldak limanları hizmete açılmıştır.116

D.P. muhalefet yıllarında basın özgürlüğünün yanında yer alışı ve bu durumda, basının D.P. desteklemesinde etkili olmuş, hatta 1950-54 yılları arasında; Vatan sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman, Cumhuriyet sahibi ve başyazarı Nadir Nadi, Zafer sahibi ve başyazarı Mümtaz Faik Fenik, Tasvir sahibi ve başyazarı Cihad Baban gibi tanınmış gazeteciler bu partiden milletvekili adayı olmuşlar ve bunlardan son üçü, seçilmeyi başarmışlardı.117

D.P. iktidarının ilk yıllarında basın özgürlüğü konusunda olumlu adımlar atılarak, 15 Haziran 1950 tarihinde yürürlüğe giren 5680 sayılı yasayla, basının serbest olması (md: 1), süreli yayınların, yayın aşamasında herhangi bir izne bağlı olmadan basılabilmesi (md: 8) gibi yenilikler getirilmişti.118 Ancak ileriki yıllarda bu olumlu adımlar sürdürülememiş, iktidar kendisine muhalefet eden basını, önce resmî ilanlar vermeyerek dolaylı yoldan cezalandırma yoluna gitmiş, daha sonra da özellikle CHP'nin yayın organı Ulus Gazetesi yazarları hakkında çok sayıda dava açılmış,119 CHP'nin mallarının Hazine'ye devredilmesini öngören 15 Aralık 1953 tarih ve 6195 sayılı yasa ile birlikte de bu gazete kapatılmış,120 bu parti tarafından Yeni Ulus adıyla yeni bir gazete çıkarılmaya başlanmıştı.121

1954 yılından itibaren basının, iktidarı eleştirmeye başlaması, iktidarca hoş karşılanmamış ve bu eleştirileri önlemek isteyen D.P., 9 Mart 1954 tarihinde kabul ettiği 6337 sayılı yasa ile "basın suçlarının Ağır Ceza ve Asliye Ceza Mahkemelerinde görülmesi" öngörülmüştür.122 Yine aynı gün çıkarılan 6334 sayılı "Neşir yoluyla veya radyo" ile işlenecek suçlar için, 6 aydan üç yıla kadar hapis ve 1.000 TL'den 10.000 TL'ye kadar hapis cezası öngörülmüş; suçların devlete karşı işlenmesi durumunda ise, cezanın 1 yıldan üç yıla kadar hapis ve 2.500 liradan az olmaması, suçun tekrarı durumunda ise para cezasının bir misli arttırılması ve ayrıca para cezasının beş katı tutarında bir cezanın da yayıncı veya yayın sahibi tarafından ödenmesi zorunluluğu getirilmiştir.123 Özellikle Ulus başyazarı H. Cahit Yalçın'ın, 1 Aralık 1954 tarihinde 80 yaşında Paşa Kapısı Cezaevi'ne hapsedilmesi, basın ve muhalefetin şiddetli tepkilerine neden olmuş, Yalçın'ın 78 gün süren tutukluluk durumu, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın affetme yetkisini kullanması ile son bulmuştur.124

İktidar, bu yasal sınırlamalarla da yetinmeyerek, 1955 yılında kendi partisi içinde bile muhalefete neden olarak, Hürriyet Partisi adıyla yeni bir parti kurulmasına yol açan "İspat Hakkı" konusunu gündeme getirmiştir.
D.P.'nin "İspat Yasası"nı gündeme getirmesiyle basın ile bozulan ilişkileri, geriye kalan beş yıllık iktidarı döneminde de olumlu bir gelişme göstermemiş; başta Dünya gazetesi sahibi ve başyazarı Falih Rıfkı Atay olmak üzere, Akis dergisi sahibi ve başyazarı Metin Toker, Ulus (Yeni Ulus=Halkçı) gazetesi yazarları çeşitli hapis ve para cezalarına çarptırılmışlardır.125

Bu kısıtlamalarla da yetinmeyen D.P. iktidarı, ispat hakkını ortadan kaldıran 6732 sayılı yasa tasarısını, 6 Haziran 1956 tarihinde kabul etti. Bu yasaya göre; yasaya aykırı hareket edenlere 1 yıldan üç yıla kadar hapis ve 3.000 TL'den 10.000 TL'ye kadar para cezası verilebilecek; suçun devlete karşı işlendiğine karar verilmesi ve tekrarı durumunda ise, cezaların bir kat arttırılması ve para cezasının on katı kadar bir cezanın da, yayıncı veya yayın sahibinden alınması öngörmekteydi.126

D.P. iktidarı aynı gün 5680 sayılı Basın Kanunu'nu da değiştirerek, basın çalışanlarına ve yayıncılara yeni sınırlamalar getirildi.127 27 Haziran 1956 tarihinde de, "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri"ni düzenleyen 6761 sayılı yasayı kabul ederek, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine kısıtlamalar konulacaktı.128

Bütün bu yasalardan sonra, Türk basınının "cezalı yılları" başlamış oldu. 1950-59 yılları arasında Türkiye'de basın mensupları hakkında açılan dava toplamı 1.460'ı buldu. Bu davalardan 577'si mahkûmiyetle, 716'sı da beraatle sonuçlandı.129 Özellikle 1956 sonrasında yaşanan ekonomik kriz döneminde iktidar, muhalif basına kâğıt, mürekkep ve öteki gereçlerde kısıntı yaparak ve reklâm vermeyerek, bu cezaları daha da arttırmanın yoluna gitti.

D.P. iktidarının 1960 yılında da basın ile olan olumsuz ilişkilerindeki artış devam etti. Bu yıl içinde muhalif gazetelere sansür uygulamaları ve polis baskınları sıradan olaylar haline geldi.130 Öyle ki, D.P. iktidarı, yalnız muhalif basın organlarını cezalandırmakla yetinmeyip, kendi yayın organı olan Zafer gazetesini bile, 555 K olaylarını yazdığı için, önce 8 Mayıs'tan itibaren 7 gün; 18 Mayıs'tan itibaren de 20 gün süreyle kapatmak gibi, inanılmaz bir uygulamaya gidecek,131 D.P.'nin iktidar dönemi bu yasaklanmalarla son bulacaktı.

D.P. iktidarı, on yıllık döneminde, devlet radyosunu da kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmasını bilmiş, daha iktidarının ilk yılında başlatılan dinsel programların ağırlığı giderek arttırılmış, özellikle D.P.'nin önemli oy kaybına uğradığı 1957 seçimlerinden sonra "Vatan Cephesi" adı altında yayınların yapılması, tarafsız çevreleri bile rahatsız eder hale gelmiştir. Bu dönemde radyo sayısında 1950 yılına göre dört kat artış sağlanarak, 1960 yılında Türkiye'deki toplam radyo sayısı 2.000.000'u bulmuş132 ve bu araç; etkin bir iletişim aracı haline gelmişti.

Türkiye'de ilk televizyon yayınları ise, 1954 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde kapalı devre olarak başlatılmıştır.133 Telefon iletişimi konusunda ise, gelişmeler olmakla beraber, istenen düzeye ulaşılabilmiş değildir. 1950 yılında Türkiye'de; 20 otomatik, 15 yarı otomatik ve 185 manyetolu olmak üzere, toplam 220 telefon santrali ve 68.281 telefon kapasitesi varken, 1959 yılına gelindiği zaman otomatik santral sayısı 55'i, yarı otomatik santral sayısı 16'yı, manyetolu santral sayısı 547'yi, bunların telefon kapasitesi de 189.327'yi bulmuştu.134 Ancak 1960 yılına gelindiğinde bile Türkiye genelinde 146.000 kişiye düşen telefon sayısı yalnızca "bir" idi.

F. Sosyal Güvenlik ve SağlıkPolitikaları

D.P. muhalefetinin son yılında 1949'da ikinci büyük kongresinde programında yaptığı bir değişiklikle işçilere grev hakkının yanı sıra, ücretli haftalık ve yıllık izinler verilmesi gibi bazı hakların tanınmasını kabul etmişti.135 Aynı yıllarda CHP iktidarı Çalışma Bakanlığı adı altında yeni bir bakanlık kurmakla birlikte, işçilere grev hakkının verilmesine kesinlikle karşı çıkıyor ve Çalışma Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, "grevin değersiz bir eski silâh olduğunu, çok kere elde patlayıp kullananı yaraladığını" iddia ederken; Cumhurbaşkanı İ. İnönü de, grev hakkının kullanılmasının "zamansız olduğunu" ileri sürüyordu.136 Muhalefetteki D.P. ise, CHP'nin bu tutumunu adeta silâh olarak kullanarak, ısrarla ve inatla işçilere grev hakkının verilmesi gerektiğini savunuyordu. Örneğin; D.P. Genel Başkanı Celâl Bayar, 24 Ekim 1949 tarihinde Malatya'da yaptığı konuşmada; "grev hakkını demokrasinin ruhunda bir mevcudiyet" olarak nitelendirdikten sonra, "Yabancı ideolojilerin etkisinde kalmaması şartıyla" bu hakkın verilmesini ve kullanılmasına dikkati çekiyordu.137 D.P. iktidara geldiğinde, grev hakkının verilmesi konusu Birinci Menderes Hükümeti programında yer almasına karşın,138 bu hak, on yıllık D.P. iktidarı döneminde verilmeyecek, İkinci Menderes Hükümeti programında bu konu tamamen unutulacak, yalnızca işçi haklarında bazı iyileştirmeler yapılmakla yetinilecekti.

İkinci Menderes Hükümeti döneminde, 9 Ağustos 1951'de kabul edilen bir yasa ile işçilere bayram ve hafta sonu tatillerinde yarım yevmiye ödenmesi kabul edildi.139 Ancak bu dönemde sendikal örgütlenmeler hız kazanmaya başladı. Örneğin; 1950 yılında 88 işçi sendikası ve 76.000 sendikalı işçi varken; 1951 yılında sendika sayısı, yaklaşık iki kat artarak 162'ye; sendikalı işçi sayısı ise 112.800'e çıkmış; Bursa, İstanbul ve İzmir'de birer; Ankara'da 3, Seyhan'da 2 adet olmak üzere 8 tane de sendika birliği kurulmuştur.140 Demokratlar, 30 Haziran 1952 tarihinde İş Kanunu'nda yaptıkları bir değişiklikle, 4-9 işçi çalıştıran işyerlerindeki işçilerin sosyal sigortalardan yararlandırılması olanağını sağladılar.141

31 Temmuz 1952 tarihinde Türkiye İşçi Sendikaları Federasyonu (TÜRK-İŞ) kuruldu. TÜRK-İŞ, ücretlerin hayat pahalılığına uydurulması, işsizlik sigortasının kurulması, yaş, ırk ve din farklılığına dayanmayan bir ücret politikasının izlenmesi gibi amaçları savunarak142 varlığını duyurmaya başladı. İktidar ise, grev hakkını gözardı etmekle birlikte; 1950-52 yılları arasında işçi hakları ile ilgili 19 yasa, 9 tüzük, 5 yönetmelik ve 11 adet de Bakanlar Kurulu Kararı'nı kabul etti.143 Ayrıca 1949 yılında 13 milyon TL olan sosyal sigortaların harcamaları; 1952 yılında 34 milyona, işçi sağlığına ayrılan yatak kapasitesi 140'tan 1050'ye çıkarıldı.144 Ancak iktidar, greve giden işçilere ve örgütlerine karşı çok sert davranmakta ısrar etti. Örneğin; 1 Temmuz 1953 tarihinde 3.300 üyesi bulunan Karabük Demir Çelik Sanayi Sendikası, 5018 sayılı yasaya muhalefet ve siyasetle uğraşmaktan dolayı savcılık tarafından kapatıldı.145 İktidarın resmî nitelikte kurduğu "Çalışma Meclisi", 15-19 Şubat 1954 tarihleri arasında; 13 iş kolundan 24 meslek grubu, 7 federasyon, 3 konfederasyon, 30 işveren, 30 işçi temsilcisi ile Ankara ve İstanbul Üniversitelerinden davet edilen üçer profesörün katılımı ile Ankara'da toplanmış, işçi-işveren ilişkileri, iş aktinin feshi, kolektif mukaveleler, iş kanunu uygulamaları, sendika kanunu, sendikacıların güvenliği, iş hastalıkları, iş kazaları ve yıllık ücretli izinler gibi konuları ele almıştır.146

1953 yılından itibaren, işçi yapı kooperatiflerine 12.134.553 lira kaynak aktaran iktidar;147 1953 yılında İş ve İşçi Bulma Kurumu'ndan iş isteyen 257.203 kişiden 194.862'si; 1954 yılında ise, 412.360 kişiden 356.547'si işe yerleştirilmiştir.148 1954 yılında işçilerin girişimi ve hükümetin de katkılarıyla, işçilerin tasarruflarını değerlendirmek amacıyla, açılışını Cumhurbaşkanı C. Bayar'ın yaptığı ve 1,5 milyon TL sermayesi olan "İşçi Bankası" Kayseri'de açılmıştır.149 Aynı yıl İhtiyarlık Sigortası Kanunu'nun bazı maddeleri değiştirilerek, emekliler lehine yenilikler getiren 6391 sayılı yasa yürürlüğe konmuştur.150 D.P. iktidarı 8 Haziran 1956 tarihinde de 5837 sayılı değişiklik yapan 6734 sayılı yasa ile işçilere hafta sonu tatilleri için bir; bu günlerde çalışmaları durumunda ise, yüzde yüz zamlı gündelik ödenmesi kabul edilmiştir.151 1959 yılında 129 işçi yapı kooperatifine toplam 120 milyon TL kredi verilerek, 12.000 işçi konutunun inşaatı tamamlanmıştır.152

İşçi haklarında yapılan bu iyileştirmelere karşın, grev hakkını tanımayan D.P. iktidarının Çalışma Bakanı Haluk Şaman, Türk-İş'in grev hakkı konusundaki raporundan söz edildiğinde; "Türk işçisine grev hakkının verilmesi için vaktin çok erken" olduğunu söyleyecekti.153 D.P. dönemi işçilere grev hakkı verilmeksizin sona ererken, bu hakkın savunuculuğunu yapmak, grev hakkını 1953 yılında programına koyan muhalefetteki CHP'ye düşecekti.

1950-60 yılları arasında sağlık konusunda önemli adımlar atılmakla birlikte, bu konuda modern anlamda geniş kapsamlı çözümler getirilebilmiş değildir. Ancak dönem içinde özellikle bulaşıcı hastalıklarla mücadele konusunda başarılı sonuçlar alınmıştır. 1950 yılında bütçede sağlık için ayrılan ödenek toplamı 60.980.329 TL iken, 1950-57 yılları arasında 714.908.272 TL'ye çıkarılmış, bu paranın %14.4 oranındaki 102.922.913 TL'si hastahane ve sağlık merkezlerine, 611.985.359 TL'si de verem, sıtma, trahom ve frengi gibi bulaşıcı hastalıklarla mücadele için harcanmıştır.154 1950 yılında toplam 7 olan verem savaş dispanseri sayısı, 1956 yılında 46'ya çıkarılırken; 1960 yılında da sağlık bütçesine 348.792.029 TL ödenek ayrılmış bulunuyordu.155

G. Dış Politikası

1. Kore Savaşı ve NATO'ya Giriş

D.P.'nin iktidara gelişinden yaklaşık bir ay sonra, 25 Haziran 1950 tarihinde, Kuzey Kore'nin Güney'e saldırısı ile başlayan Kore Savaşı sırasında Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 473 sayılı kararını 30 Haziran'da TBMM gündemine getirerek, bu konuda Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü Meclis'e bilgi sunmuştur. Köprülü; Hükümet'in; "ABD ile sıkı ve samimi işbirliği, İngiltere ve Fransa ile mevcut ittifak esasları dairesinde, yeryüzünde barış ve istikrara hizmet için" BM Genel Sekreteri Trygve Lie'nin yardım önerisine olumlu yanıt verdiğini açıklamıştır.156 Muhalefet tarafından da alkışlarla karşılanan hükümetin bu girişimi, Başbakan A. Menderes tarafından Türkiye'nin "NATO'ya kabul edilmesinde bir köprü" olabileceği düşüncesiyle önemli bir fırsat olarak görülmüş,157 bu nedenle Türkiye, ABD'den sonra, BM Genel Sekreteri'ne yanıt veren ikinci ülke olmuştur.

Hükümet, 18 Temmuz 1950 tarihinde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın başkanlığında Yalova'da bir toplantı yaparak, Kore'ye asker gönderilmesine karar vermiş;158 bu karar, muhalefet lideri İ. İnönü tarafından kendilerine danışılmamasından dolayı, şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir.159 Türkiye, Güney Kore'nin savunulması için, Ankara'nın Ayaş ilçesinde bulunan 24. Piyade Alayı'na ek olarak; 259 Subay, 395 Astsubay, 18 askerî memur, 4 sivil memur olmak üzere, toplam 5090 kişilik bir askerî güç oluşturmuş ve bu güce, I. Türk Tugayı adı verilerek komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı atanmış ve birlik 17 Ekim 1950 tarihinde Güney Kore'ye hareket etmiştir.160

Türkiye, Kore Savaşı'nın yarattığı ortamda atağa geçerek, 3 Ağustos 1950 tarihinde NATO'ya girmek için yeniden başvuruda bulunduysa da, bu başvurusu Atlantik Konseyi tarafından reddedilecekti.161 Muhalefetten CHP lideri İ. İnönü ile Millet Partisi lideri Osman Bölükbaşı ve Mardin bağımsız Milletvekili Kemal Türkoğlu, Kore konusundaki tutumundan dolayı hükümete birer gensoru önergesi verdiler.162 İnönü'nün gensorusu "yeterince açık olmadığı" gerekçesiyle reddedilirken, Bölükbaşı ve Türkoğlu'nun gensorularının görüşülmesi D.P. Meclis Grubu'nda kabul edildi.163 TBMM'de ise, Menderes bu kararın Bakanlar Kurulu'nun ittifakı ile alındığını savundu164 ve 8,5 saat süren ateşli konuşmalardan sonra, hükümetin Kore'ye asker gönderme kararı onaylandı.165

Türkiye, Kore Savaşı boyunca, ateşkesin imzalandığı 27 Temmuz 1953 tarihine kadar değiştirme birlikleri göndererek, Türk Tugayı'nın asker sayısını korumakla yetinmedi, bu sayı zaman zaman 6.000'in üstüne çıkarıldı.166 Türk Tugayı, özellikle "Kunuri" çatışmalarında önemli başarılar kazanarak, Amerikalıların övgüsünü aldı. Türk Tugayı, Kore'de toplam olarak; 717 ölü 527 yaralı ve 228 tutsak verdi.167 Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesinde; "Truman Doktrini yolu ile hem güvenliğini sağlamak, hem Batı'ya bağlanmak hem de ekonomik ve askerî yardım almak isteği" etkili olmuştu.168

Türkiye'nin, Kore Savaşı boyunca izlediği ABD yanlısı politikanın NATO'ya girişte etkili olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Türkiye'nin NATO'ya girmesindeki en önemli nedenlerden biri, 1945 yılında ortaya çıkan ve 7 Ağustos 1946'da bir nota ile yeniden gündeme getirilen SSCB'nin tehdit ve baskıları olmuştur. Türkiye'de, NATO miğferi altına girerek, bu baskı ve tehditlerden kurtulmayı planlamıştır. ABD de kendi güvenliği bakımından Türkiye'nin desteklenmesinde yarar görmüştür.

Türkiye, Kore Savaşı sürerken, önce BM Güvenlik Konseyi'ne geçici üye olarak kabul edilmiştir.169 Gerek ABD, gerekse İngiltere, Türkiye'nin NATO'ya üye olmasını değil, kendi çıkarlarına hizmet etmesi amacıyla kurulmasını öngördükleri ve Mısır'ı da içine alması düşünülen bir Orta Doğu Komutanlığı'nı üstlenmesinden yana görünüyorlardı. Ancak bu plân Mısır başta olmak üzere öteki Arap ülkelerinin artık İngiltere'ye güvenmemeleri nedeniyle, suya düşmüştür.170

Türkiye'nin NATO üyeliğine; Belçika, Danimarka, Hollanda ve Norveç gibi ülkeler ise, bu kuruluştan alacakları ekonomik yardımın azalacağı endişesiyle karşı çıkıyorlardı.171 İtalya ise, Türkiye'nin NATO'ya girmesini desteklemiş, hatta İtalya'nın Ankara Büyükelçisi Kont Pietro Macki, 6 Haziran 1991 tarihinde Türk-İtalyan Dostluk Antlaşması'nın yürürlüğe girişi nedeniyle yaptığı konuşmada: "Atlantik Paktı'nı Türkiye ve Yunanistan'a kadar uzatmamak, Majino'yu Belçika'ya kadar uzatmamak kadar feci bir hata olur" diyerek, bu desteğini açıkça ortaya koymuştu.172

İngiltere'nin karşı çıkışları da, kurulmasını plânladığı Orta Doğu Komutanlığı'nın suya düşmesinden ve Türkiye'nin bu kuruluşta oynayabileceği önemli rolü anlamasından sonra giderek azalmış ve Dışişleri Bakanı Herbert Morrison, 18 Temmuz 1951'de Avam Kamarası'ndaki konuşmasında; "Türkiye'nin Atlantik Paktı'na kabul edilmesi gerektiğini"173 açıkça belirtmek zorunda kalmıştı. Böylelikle Türkiye'nin önündeki en büyük engel ortadan kalkarken; 10 Ağustos'ta Belçika, 17 Ağustos'ta Hollanda ve 19 Eylül'de de Danimarka muhalefet yapmaktan vazgeçince Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya üye olmaları kesinleşmiş oldu.174 Bu iki ülkenin NATO'ya alınmaları konusundaki karar, pakt üyelerinin 20 Eylül 1951 tarihinde yaptıkları toplantıda ele alınarak, on iki üye devletin oy birliğiyle kabul edildi.175 İktidarın yayın organı konumunda olan Zafer Gazetesi bu olayı; "İşte Kore'de akıtılan Türk kanı heder olmamıştır... Atlantik Paktı şimdi Türkiye, bir tecavüze uğradığı takdirde, Birleşik Amerika'nın otomatik suretle yardımı sağlanmıştır.?" 176 diyerek verecekti. O kadar ki iktidar, CHP'nin bu olayı yeterince yüksek sesle övmemesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmekten çekinmeyecekti.

Sovyet Rusya ise, bu gelişmeden duyduğu rahatsızlığı, 7 Kasım 1951 tarihinde Türkiye'ye verdiği bir nota ile dile getirecekti.177 Türkiye'nin NATO'ya alınması konusundaki karar, 30 Aralık 1951 tarihinde Kanada Parlamentosu'nda, 29 Ocak 1952'de ABD Senatosu'nda ittifakla kabul edildi.178 Bu karar Portekiz Parlamentosu'nda 30 Ocak'ta, Belçika Parlamentosu'nda 6 Şubat'ta; Fransız Meclisi'nde ise 7 Şubat 1951 tarihinde onaylandı.179 Türkiye'nin NATO'ya girişi hakkındaki karar, TBMM'de 17 Şubat 1952 tarihinde onaylanarak180 ve 1 Mart 1952'de yapılan törenle NATO Karargâhı'na Türk bayrağı çekildi.181

Türkiye'nin NATO'ya alınmasında şu nedenler sayılabilir; Boğazları denetim altında tutmak; Anadolu'daki hava alanlarını Sovyet saldırıları başladığında hemen kullanabilmek; Orta Doğu'da, Akdeniz'de ve Balkanlar'da güvenliğin korunmasında Türkiye'den yeterince yararlanabilmek. O yıllarda Orta Doğu petrol bakımından dünyanın en zengin rezervlerinin bulunduğu bölge konumunda olup, Batılılar petrol gereksinimlerinin %63'ünü bu bölgeden karşılamaktaydılar.182 Öte yandan Avrupa'da NATO'nun 14 tümenine karşılık, SSCB'nin 210 tümeni vardı ve bu ezici güç üstünlüğü Avrupalıları ve ABD'yi ürkütüyordu.183

2. Kıbrıs Sorunu

D.P. iktidarının ikinci döneminden itibaren dış politika gündeminde yer alan önemli konulardan biri de Kıbrıs sorunu olmuştur.

Kıbrıs adası 3.572 milkare yüzölçümü ile Akdeniz'de önemli bir stratejik konuma sahip olup, Türkiye'ye 40 mil, Yunanistan'a ise 600 mil uzaklıkta idi. Bilinen 3500 yıllık tarihine göre Kıbrıs; 500 yıla yakın Mısır egemenliğinde kaldıktan sonra, Fenikeliler tarafından fethedilmiş, zaman zaman Asur, İran ve Romalılar arasında el değiştirmiş ve Doğu Roma'nın tasfiyesi sırasında da önce Cenevizlilerin eline geçmiş, onlardan da Venedikliler adaya egemen olmuşlardı. Kıbrıs adası, 15 Mayıs 1570 tarihinde de Osmanlı Komutanı Lâla Mustafa Paşa tarafından fethedilmiş ve ada kesintisiz olarak 305 yıl Osmanlı yönetiminde kalmıştı. Abdülhamit II zamanında, 1877-78 Savaşı sonrasında, Osmanlı ile İngiltere arasında 5 Haziran 1878 tarihinde yapılan gizli bir antlaşmayla, şartlı ve geçici olarak İngiltere yönetimine bırakılan Kıbrıs, 5 Kasım 1914 tarihinde bu devlet tarafından bütünüyle ilhak edilmiş ve Lozan Antlaşması ile de TBMM Hükümeti bu kararı tanımış, böylelikle 1878'ten beri zaten adaya egemen olan İngiltere, Kıbrıs'a sahip olmuştu.184 Bu tarihten kısa bir süre sonra, Kıbrıs adası üzerinde hak iddiasında bulunmaya başlayan Yunanistan, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın kendi lehine yarattığı ortamı da kullanarak, 1948 yılından itibaren bazı girişimlerde bulunmuş ve 1950 yılında Atina Üniversitesi'nde yapılan bir mitingle dünya kamuoyunun dikkati bu soruna çekilmeye çalışılmış. Bu mitinglere Türkiye'den; önce 16 Ocak 1950'de İstanbul'da, bir gün sonra da Ankara'da Millî Türk Talebe Birliği'nin (MTTB) öncülüğünde düzenlenen mitinglerle yanıt verilmişti.185 Böylelikle Kıbrıs sorunu, Türk Hükümeti'nin gündemine değil, fakat Türk kamuoyunun gündemine taşınmıştır. Zira bu sorun, resmen uluslararası bir platforma taşınmadığı için, dönemin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü; "Kıbrıs meselesi diye şimdilik resmî bir mesele bizim ıttılaımızda (bilgimiz dahilinde) değildir. Çünkü Yunan Hükümeti de resmen Kıbrıs meselesiyle meşgul olmamaktadır. Binaenaleyh hariciyemiz de böyle bir hâdisenin mevcudiyetinden resmen haberdar değildir"186 diyecekti.

Bu şekilde başlayan gelişmeler, Yunanistan Başbakanı Sfokles Venizelos'un 16 Şubat 1951 tarihinde Yunan Parlamentosu'nda yaptığı konuşmasında; "Kıbrıs'ın anavatana (Yunanistan'a) iltihakının, Yunan milletinin en aziz dileği"187 olduğunu ilan etmesiyle önemli bir dönüm noktasına taşınmıştır. Kıbrıs Türkleri de Cumhurbaşkanı C. Bayar'a yazdıkları bir mektupta; "Türk tarihinde Kıbrıs'ın ikinci bir Hatay olmasını" istemişlerdir.188

1951 yılından itibaren, gerek Yunan Hükümeti ve gerekse Başpiskopos Makarios, Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılabilmesi için sıkı bir çalışma içine girmişler, Yunanistan'ın BM'deki temsilcisi Loukis Akritos, 17 Aralık 1951 tarihinde İnsan Hakları Komitesi'nde yaptığı konuşmada; "Ada halkının nüfusunun %81'inin Yunanlı" olduğunu savunarak, yapılan bir halk oylamasında genel nüfusun %90'ının Yunanistan'a katılmak konusunda olumlu oy verdiğinden söz etmiş ve İngiltere'yi bu katılıma engel olmaması için uyarmıştır.189

Karşılıklı açıklamalar sonrasında, giderek bir Türk-Yunan sorunu halini alan Kıbrıs konusu 24 Eylül 1954 tarihinde; Sovyet Grubu, Yugoslavya, Arap Grubu (Irak dışında), Birmanya, Endonezya, Filipinler ve Meksika'nın Yunan görüşüne olumlu oy vermeleri sonucu, BM gündemine taşınmış,190 14 Aralık'ta da Siyasî Komisyon'da ele alınmıştır.191 Bu tarihten sonra Yunanistan'ın desteğiyle adadaki terör eylemleri giderek artarken; İngiltere Başbakanı Anthony Eden, 30 Haziran 1955'te İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında Londra'da üçlü görüşmelerin başlatılması yolunda bir öneride bulunmuştur.192 Başbakan A. Menderes de 24 Ağustos 1955 tarihinde İstanbul'da yaptığı açıklamada, "Kıbrıs'ta Rumların 28 Ağustos'ta bir katliam yapacakları" yolundaki söylentilere değinerek, "adada yaşayan Türklerin hiçbir zaman savunmasız kalmayacaklarını", "adanın Türkiye ile Yunanistan arasında taksimine karşı olduklarını" ve "Anadolu'nun bir devamı olan adanın, Türkiye'ye geri verilmesi" gerektiğini savunmuştur.193 Türk Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu ise Başbakanını desteklediği konuşmasında "İngiltere, Kıbrıs üzerindeki hükümranlık haklarından feregat edecekse, bunu ancak Türkiye lehine yapabilir."194 şeklinde bir yaklaşımda bulunmuştur. Türkiye ile Yunanistan arasında giderek gerginleşen Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla, İngiltere'nin öncülüğünde Londra'da bir konferans toplanması kabul edildi. Bu konferansta, 1 Eylül 1955 tarihinde Türkiye'nin tezini açıklayan Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu, "self determination ilkesine karşı olmadıklarını", ancak bu ilkenin uygulanmasının "bir adaletsizlik, huzursuzluk emniyetsizlik ve suriş unsuru haline gelmesinin önlenmesini", "iki ana gruba da (Türklerle-Rumlara) müsavat teminine dayanan" bir çözüm yoluna gidilmesini, adadaki mevcut durumun ancak Türkiye'nin lehine bozulabileceğini, çünkü adanın Türkiye'nin savunması bakımından son derece önemli olduğunu açıklamıştır.195

Londra Konferansı; İstanbul Expres gazetesinin 5 Eylül 1955 tarihli sayısında; "Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldığı" yolundaki haberler üzerine, başta İstanbul olmak üzere, Ankara ve İzmir'de halkın sokağa dökülerek, önce gösterilerle başlayan protesto eylemlerinin, daha sonra İstanbul'da şiddet ve yağmalama boyutlarına vardırılması üzerine, 7 Eylül'de kesintiye uğramıştır.196

Tarihimizde 6-7 Eylül olayları olarak bilinen bu olayların siyasî ve ekonomik faturası zannedildiğinden daha yüksek olmuştur. Kamu ile ilgili olarak ihmali görülenlerden başta İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etmiş; Korgeneral Vedat Güven, Korgeneral Fazıl Bürge, Tuğgeneral Nedim Erensoy'un yanı sıra her üç ilin valileri ve emniyet müdürleri görevlerinden alınarak, haklarında soruşturma açılmıştır. Olaylarla ilgisi olduğu gerekçesiyle Kıbrıs Türktür Cemiyeti kapatılırken, olayla ilgili oldukları gerekçesiyle 14 Eylül'e kadar tutuklananların sayısı da 4.000'i bulmuştur. TBMM olağanüstü toplanarak Ankara, İstanbul ve İzmir'de altı ay süre ile sıkıyönetim ilan etmiştir.197

Hükümetin 6-7 Eylül olaylarından zarar görenlerin, bu zararlarını karşılamak için açtığı yardım kampanyasına; Başbakanlık 50.000, Başbakan A. Menderes 5.000, Kızılay 100.000, İstanbul Belediyesi 500.000, Etibank ve Emlâk Kredi Bankaları ise, 200.000 TL ile katılmışlardır. 198 İktidar tarafından "Komünist tahrikleri sonucu çıkan olaylar" olarak değerlendirilen bu olaylar için D.P. grubunda, Hükümet'e sert eleştiriler yöneltilmiş, bazı milletvekilleri ise "İstiklâl Mahkemelerinin yeniden kurulmasını" önermişlerdir.199 Yunanlı yetkililer ise, Selânik'teki bombalama olayının suçlusu oldukları gerekçesiyle, Selânik Konsolosluğu Kavası Mehmet Ali Tekinalp ile öğrenci Ali Balin'i tutuklamışlardır.200

6-7 Eylül olaylarının, Üçüncü Menderes Kabinesi'nin istifa etmesinde önemli bir etken olduğu söylenebilir. 14 Aralık 1955 tarihinde göreve başlayan Menderes'in dördüncü kabinesi, 28 Şubat 1956 tarihinde bu olaylardan zarar görenlere yapılacak yardım konusu ile ilgili 5432 sayılı yasa tasarısını TBMM gündemine getirdi. Bu yasa Hükümet'e, olaylarda zarar görenlere 60 milyon TL'ye kadar ödeme yetkisi vermekte idi.201 Bu olaylarda zarar görenler için oluşturulan yardım komitesi aracılığıyla da 2.736 kişi ve kuruluşa yardımda bulunulmuş ve bunlardan 2.133'ünün zararları tamamen ödenmiştir.202

Yunanistan tarafından da çok sert tepkilere neden olan olaylar sonrasında; Türk Hükümeti, 24 Ekim 1955 tarihinde Yunanistan'a İzmir'de tahsis ettiği yeni başkonsolosluk binasının açılış törenine, Ulaştırma Bakanı Muammer Çavuşoğlu'nu göndererek,203 olaylardan dolayı üzüntü duyduğunu göstermek istemiştir.

Kıbrıs adasında ise, 1954 yılından itibaren, İngilizleri ve ada Türklerini hedef alan Rum terör eylemlerinin sayısında önemli artışlar kaydedilmeye başlanmış, Kıbrıs sorunu; İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında adeta bir "siyasî savaş" görümünü kazanmaya başlamıştır. Türkiye'nin 1955­1959 yılları arasında izlediği politikayı üç aşamada ele almak olasıdır.

Türkiye, Kıbrıs sorununun ortaya çıkışından 1957 yılı başına kadar geçen süre içinde, adanın kendisine geri verilmesi ya da "ilhak tezi" olarak bilinen tezi savunmuş, bu beklentinin gerçekleşmemesi durumunda ise, "askerî güç kullanarak Kıbrıs'ı alacağının" işaretlerini vermiştir. İngiltere'nin Kıbrıs'a "mahalli muhtariyet verilmesi" yolundaki çabalarının ardından İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd'un Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuşmada; "Adanın taksimini" konusunun da bir çözüm yolu olabileceğini belirtmesi üzerine204 Türkiye, ikinci bir çözüm yolu olarak gördüğü "taksim tezine" yönelmiştir. Başbakan A. Menderes, 28 Ocak 1957 tarihinde bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada; "taksime razı olduklarının" ilk işaretlerini vermiş,205 Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu da Türkiye'nin "taksime yönelmesinin" nedenlerini açıklarken, İngiltere'nin yedi-sekiz yıl daha adada kalacağını ve ilgili devletlere burada üsler vermek düşüncesinde olduğunu belirterek, Türkiye'nin de bir "taviz olarak taksime razı olduğunu" söylemiştir.206 O yıllarda Menderes'in danışmanlığını üstlenen Prof. Nihat Erim de, New York Times'a yazdığı açık mektupta, "Kıbrıs sorununun NATO, Bağdat Paktı ve bütünü ile Batı güvenlik sistemini sarsmağa başlaması karşısında, Ada'nın taksimini kabul ettiğini."207 öne sürmüştür.

Kısaca söylemek gerekirse; Türkiye'nin "taksime" yönelmesinde, "ilhak" politikasında başarılı olamayacağını anlaması, NATO içindeki huzursuzluğa son verme düşüncesi, ABD ve İngiltere'deki Rum lobilerinin baskıları karşısında bu devletlerin Türkiye'ye karşı giderek sertleşen tavrı, İngiltere'nin Süveyş'ten kovulması nedeniyle Kıbrıs'tan vazgeçmek niyetinde olmadığının anlaşılması ve bu ülkelerdeki muhalefetin tamamen Yunanistan'dan yana tavır alması ile o yıllarda Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasî, toplumsal ve ekonomik sorunların etkili olduğu söylenebilir.208

Türkiye'nin bu ödününe karşın, Kıbrıs'taki gerginlik devam etmiş, Yunanistan NATO'dan ayrılacağı yolundaki tehditlerini sürdürürken, daha önce İngiliz Vali John Harding tarafından Seychelles adalarına sürgüne gönderilen Başpiskopos Makarios'un, "adaya dönmemesi koşuluyla", serbest bırakılmasına karar verilmiştir.209 Bu gelişmeler üzerine Türkiye'de de mitingler yapılmaya başlanmış, 3 Mayıs 1957 tarihinde Bursa'da yapılan ve Cumhurbaşkanı C. Bayar'ın da katıldığı mitingde konuşan Başbakan A. Menderes; "Bizim yapabileceğimiz fedakârlığın son haddi, son merhalesi, Kıbrıs'ın taksiminden ibarettir.?"210 diyerek, Türkiye'nin kararlılığını ortaya koymuştur. Menderes'in "taksim" konusundaki ısrarının bir nedeni de; "İngiltere'nin Türkiye'nin karşısında bir yola girerek, Yunanistan'ı tatmin edeceğim diye, Kıbrıs'ı Yunanistan'a vermeyeceğinden emin olması" idi.211

Kıbrıs sorununun NATO'da yarattığı huzursuzluğu gidermek amacıyla, NATO Genel Sekreteri Paul Spak; 1957 sonunda Paris'te yapılan NATO toplantısında Türkiye Başbakanı A. Menderes, Yunanistan Başbakanı Kostantin Karamanlis'in yanı sıra, İngiltere Dışişleri Bakanı Selwyn Lloyd'un da katılımıyla bir toplantı düzenlediyse de, bundan da olumlu bir sonuç alınamadı.212 Kıbrıs konusundaki gerginlik 1958 yılında da devam etmiş ve "taksim tezine" Türk kamuoyu ve muhalefet büyük destek vermiştir. TBMM, 16 Haziran 1958 tarihinde gizli bir toplantı yaparak, Hükümet'in tezinin desteklenmesine oy birliğiyle karar alınmış,213 "Kamuoyunu aydınlatmak amacıyla" 4 Temmuz'dan itibaren Radyo'dan "Kıbrıs Saati" adı ile bir program yayımlanmaya başlamıştır.214 Ancak adadaki Rum terörü bu yıl içinde de sürüp giderken, çıkan olaylarda 15 Türk yaşamını yitirmiş, 36'sı da yaralanmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, İngiltere'ye bir nota vererek, "İngiltere'nin askerî tedbirleri yetersiz kalacaksa, Ada'ya, Türkiye'nin asker çıkarabileceği" belirtilmiş; bunun üzerine İngiltere, Kıbrıs'a 19. İngiliz Topçu Alayı'na ait birlikleri göndererek, adada sıkıyönetim ilan etmiştir.215

Bu gelişmede, 14 Temmuz 1958'de Irak'taki İngiliz yanlısı hükümetin, General Kâsım önderliğinde gerçekleştirilen bir askerî darbe ile yıkılarak, Bağdat Paktı'nın son bulması ve yeni yönetimin, İngiltere'yi Süveyş'ten çıkaran Mısır darbecileri ile birlikte hareket etmeye başlaması da etkili olmuştur.216 Irak darbesi, Türkiye'nin önemini arttırmış ve İngiltere Başbakanı Mac Millan ve Kıbrıs Valisi Hugh Foot, 10 Ağustos 1958'de Ankara'yı ziyaret ederek, Başbakan A. Menderes ile bir görüşme yapmışlardır.217 Bu görüşmede, Mac Millan'ın, kendi adı ile anılacak olan plân konusunda Menderes'in de görüşlerini aldığı anlaşılmaktadır. 18 Haziran 1958 tarihinde İngiliz Parlamentosu'nda onaylanan Mac Millan Plânı'na göre; Kıbrıs'ta yedi yıl geçerli olmak üzere ortak bir yönetim kurulacak, bu süre sonunda Türkiye ve Yunanistan'ın da kabulü ile Ada'nın egemenliği paylaşılabilecekti.

Plân süresi içinde Kıbrıs'ta; Dışişleri, Savunma ve iç güvenlik işlerini İngiltere tarafından atanan bir vali yürütecekti.218 Yunanistan bu plâna sıcak bakmamakla birlikte, 20 Ocak 1959 tarihinde, F. Rüştü Zorlu ile Yunan Dışişleri Bakanı Evangelos Averof; 5 Şubat'ta da A. Menderes ile K. Karamanlis İsviçre'nin Zürich kentinde bir araya gelmişler ve altı gün süren bir dizi görüşmelerden sonra, İngiltere'nin de katılımıyla bu görüşmelerin üçlü olarak Londra'da sürdürülmesi kararı alınmış ve bunun bir sonucu olarak Zorlu ve Averof, Londra'ya hareket etmişlerdir.219 Toplantı dönüşünde D.P. grubuna bilgi veren Başbakan Menderes, Kıbrıs sorununun artık çözüldüğünden söz ederken; "Kıbrıs'ı alamadık, fakat Kıbrıs'ı vermedik." diyerek, Türkiye'nin istediği sonuca ulaşamadığını da itiraf etmek zorunda kalacaktı.220

Başbakan Menderes'in başkanlığındaki Türk Kurulu 17 Şubat 1959'da Londra'ya hareket etti. Türk kurulunu taşıyan uçak, yoğun sis yüzünden havaalanına inememiş ve havaalanı yakınlarında yere çakılmıştır. Bu uçak kazasında, Menderes hafif yaralı olarak kurtulmuş, fakat aralarında Basın-Yayın ve Turizm Bakanı Server Somuncuoğlu ile Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu'nun da bulunduğu 16 kişi yaşamını yitirmiş, altı kişi de yaralanmıştır. Bu kaza sonrasında Başbakan Menderes, daha önce hazırlanmış bulunan Londra Antlaşması'nı imzalamıştır.221

Londra Antlaşması'na göre; İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın garantörlüğü altında bir Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması; bu üç devletin adada askerî üsler bulundurabilmesi; Temsilciler ve Cemaat Meclisleri adı altında iki ayrı meclisin oluşturulması, Bakanlar Kurulu üyeliklerinden üçünün Türklere; 7'sinin de Rumlara verilmesi, Cumhurbaşkanı'nın Rumlardan, yardımcısının, Türklerden seçilmesi, C. Yardımcısı'nın da dış siyaset, savunma ve iç güvenlik gibi konularda veto yetkisinin olması kabul edilmiştir. İç güvenliği sağlamak için oluşturulacak 1.600 kişilik güvenlik gücünde; Rumlardan 950, Türklerden ise 650 kişinin yer alması; 2.000 kişilik savunma gücünde de 1.200 Ruma karşın, 800 Türkün görevlendirilmesi, Karargâh Komutanlığı'nın sırayla yürütülmesi öngörülmüştür. Adada kurulacak olan 4.000 kişilik ordunun da yarısının Türklerden, geri kalan yarısının da Rumlardan oluşturulması konusunda anlaşmaya varılmıştı.222

İkinci Londra Konferansı sonunda imzalanan bu genel uzlaşma antlaşması; a- Kuruluş, b-Garanti, c- Askerî işbirliği, d- Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere dört ayrı antlaşmayı içeriyordu.223 Bu antlaşmalar serisi, 4 Mart 1959 tarihinde TBMM'ye sunulmuş; CHP lideri İ. İnönü antlaşmaları, ABD ve İngiltere'nin baskıları sonucunda imzalanmış "taksim tezine aykırı" antlaşmalar olduğu gerekçesiyle şiddetle eleştirmiştir.224 Yapılan görüşmeler sonucunda antlaşmalar TBMM'de 2 çekimser, 138 olumsuza karşı; 347 olumlu oy ile kabul edilmiş225 ve böylelikle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti'nin kuruluşu Türkiye tarafından onaylanmıştır. Kıbrıs'ta yapılan seçimler sonucunda; Cumhurbaşkanlığı'na Başpiskopos Makarios, yardımcılığına ise Dr. Fazık Küçük seçilmişlerdir.226 Bu gelişmeler sonrasında çözülmüş gibi görünen Kıbrıs sorunu, daha sonraki yıllarda da Türkiye'nin gündemini işgal etmeye devam edecekti. Zira Cumhurbaşkanı Makarios, seçildikten hemen sonra yaptığı konuşmada; "Sekiz asır sonra bugün, adamızın idaresinin elimize geçmesinin şerefi sizlere aittir"227 diyerek, Rumların zaferini kutlarken, Bizans'ın tarihi miraşçıları olduklarına işaret etmek istemişti.

3. Türkiye-Doğu Bloku İlişkileri

Türkiye'nin Doğu Bloku ile ilişkileri, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) önderliği ve yönlendirmesine bağlı olarak gelişmiştir. Daha önce sözünü ettiğimiz 1945 yılından sonraki ikili ilişkilerin, 1953 yılında J. Stalin'in ölümü sonrasında bile, olumlu bir gelişme gösterdiği söylenemez. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasında başlayan soğuk savaşta Türkiye, kapitalist dünyanın yanında yerini almış ve 1950 Kore Savaşı sonrasında NATO'ya girişle birlikte bu ilişkiler, artık geriye dönülmez bir durum almış bulunuyordu.

Kore Savaşı sırasında Türkiye'nin, ABD'nin yanında yer almasına kızan SSCB'nin isteği üzerine Bulgaristan yönetimi, bu ülkede yaşayan Türk soylular üzerinde baskı yapmaya başlamış, 10 Ağustos 1950 tarihinde de Türkiye'ye bir nota vererek, bir kaç ay içinde 250.000 Türk'ü, Bulgaristan sınırları dışına çıkaracağını açıklamıştı.228 Bulgar Hükümeti'nin çıkardığı büyük sorunları aşarak Türkiye'ye göç edenlerin sayısı, 1951 yılı sonuna doğru 154.425'i bulmuş ve bu göçmenler için yapılan harcamaların %28'i Marshall Yardımı'ndan karşılanmıştır.229

Göçmen sorunu yüzünden giderek gerginleşen Türk-Bulgar ilişkileri SSCB yönetiminin Türkiye'ye 3 Kasım 1951 tarihinde verdiği bir nota ile siyasî bir krize dönüşecekti. Çünkü SSCB bu notasında, Türkiye'nin NATO'ya katılma girişimlerinden rahatsız olduğunu ortaya koymakla kalmıyor, fakat aynı zamanda bu örgütü "saldırgan amaçlı bir politika izlemekle" suçluyordu.230 Türkiye, 12 Kasım'da bu notaya verdiği karşılıkta; NATO'nun saldırgan amaçlı bir örgüt olmadığını, güvenliğini sağlamak amacıyla kuruluşa katılmak istediğini savunarak, Doğu Bloku'nun izlediği saldırgan politikadan duyduğu güvensizliği açıkça ortaya koymuş; 231 bu arada Türkiye ile Bulgaristan arasında da karşılıklı protesto notalarıyla durum iyice gerginleşmiştir.232

Bu olumsuzluklar, SSCB Dışişleri Bakan Yardımcısı A. Gromyko, 24 Kasım 1951 tarihinde; Türkiye, ABD, İngiltere ve Fransa Büyükleçiliklerine birer nota vererek, bu dört devletin kurmayı plânladıkları Orta Doğu Komutanlığı Projesi'nin de "saldırgan amaçlı olduğunu" ve o bölgedeki devletleri "millî istiklâllerinden mahrûm bırakmayı" amaçladığını öne sürerek, hükümetin bu duruma seyirci kalamayacağını ve sorumluluğun bu dört devlete ait olacağını açıklamasıyla, doruk noktasına ulaşmıştır.233 Sovyet yönetimi 30 Kasım 1951 tarihinde Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi'ne yukarıdaki iddiaları yineleyen yeni bir nota vermiş; 234 Türkiye bu notaya 21 Aralık'ta verdiği karşılıkta da, Sovyet iddialarını reddetmiştir.235 Sovyet yönetiminin bu girişimlerinin, Türkiye'nin NATO'ya girmesini engellemeye yönelik olduğu kolaylıkla söylenebilir. Bulgaristan yönetimi de, Türkiye'nin NATO'ya katılmasını öngören antlaşmanın TBMM'de onaylanmasından üç gün sonra, 22 Şubat 1952 tarihinde verdiği notada; Türkiye'nin bu kuruluşa girmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş; 236 Türkiye ise bu iddiaları yeniden reddetmiştir.237

Sovyet yönetimi, 1953 yılında Stalin'in ölümünden sonra Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek amacıyla harekete geçmiş, 10 Haziran 1953 tarihinde SSCB hükümeti tarafından Türkiye'ye verilen bir notada; daha önceki Sovyet Yönetimi'nin izlediği politikaların Türkiye'de yarattığı üzüntü dile getirilerek; "iki devlet arasındaki iyi komşuluk ilişkilerinin devamı, barış ve emniyetin temini namına Ermenistan ve Gürcistan Hükümetlerinin Türkiye'den toprak istemekten vazgeçtikleri"238 açıkça vurgulanmaktaydı. Türkiye bu durumdan memnuniyet duymakla birlikte, gerek içinde yer aldığı cephe ve gerekse daha önce yaratılan güvensizlik nedeniyle, bu ilişkilere daha ölçülü yaklaşmak eğiliminde olmuştur.

Sovyetlerin bu "barış taarruzları", Başbakan Malenkov'un 8 Ağustos 1953 tarihinde, Yüksek Sovyet Şûrası'nda yaptığı konuşmada da sürmüş; Malenkov, SSCB'nin yalnızca Türkiye ile değil, Afganistan, Finlandiya, İsrail, Mısır, Fransa ve öteki ülkelerle de iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri kurmaya mecbur olduğunu ve hiçbir ülkeden toprak isteğinde bulunmadığını, "Türkiye ile derhal müzakereye girmeye âmade" olduğunu239 söylemiştir.

SSCB'nin bu ılımlı ve dostluk kurma girişimlerinin Türkiye tarafından ihtiyatla karşılandığı anlaşılmaktadır. Zira Cumhurbaşkanı C. Bayar, 1 Kasım 1953 tarihinde TBMM'yi açarken yaptığı konuşmada; bu gelişmeleri olumlu bulduğunu itiraf etmekle birlikte, SSCB yönetiminin hâlâ "sulhsever
memleketler için de yıkıcı faaliyetlere eskisi gibi devam ettiğini"240 savunacaktı. Türkiye'nin bu tutumunda, politik yerini belirlemiş olması ve ABD'nin yanı sıra Batılı müttefiklerini kızdırma endişesi etkili olacaktı.

Türk-Sovyet ilişkilerini düzeltmek konusunda Moskova'nın ısrarlı tutumu 1954 yılında da devam temiş, 8 Şubat 1954 tarihinde Yüksek Sovyet'te konuşan Dışişleri Bakanı Molotov, Türkiye'ye yapılan barış çağrılarının "karşılıksız" kaldığından yakınmıştır.241 Türkiye, Sovyet Yönetimi'nin bu iyi niyetli çabalarını olumlu karşılamakla beraber, SSCB'nin Kıbrıs sorununda Yunanistan'ın yanında yer alması, Balkan Paktı'ndan Yugoslavya'yı ayırarak, bu paktı etkisiz hale getirmesi ve Orta Doğu'da ise Mısır ve Suriye'yi, Türkiye'ye karşı kullanma çabalarından dolayı rahatsızlık duymuştur.242

Sovyet yönetimi, Türkiye'nin ekonomik krizden bunaldığı 1957 yılında da barış çabalarını sürdürmüş, Moskova Radyosu 13 Temmuz 1957 tarihli yayınında SSCB ile Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin iyileştirilmesinden söz ederek, SSCB'nin Türkiye'nin ihraç edeceği bazı mallar için, uzun süreli kredi açabileceğini243 açıklamıştır.

Bütün bu olumlu gelişmelere karşın, iki ülke arasındaki ilişkilerde 1957 yılı Ekimi'nde Suriye'de, Sovyet yanlısı bir askerî darbe yapılması üzerine, Türkiye'nin Suriye sınırına asker yığması nedeniyle bir gerginlik yaşanmıştır. Bu gelişme üzerine Sovyet Başbakanı Nikita Krusçev, 8 Ekim 1957 tarihinde bir ABD gazetesine yaptığı açıklamada; Türkiye'nin, ABD'nin kışkırtmaları ile hareket ettiğini, Suriye ile çıkacak bir savaşta "bir gün bile dayanamayacağını" iddia etmiştir.244 Suriye de 9 Ekim 1957 tarihinde Türkiye'ye bir protesto notası vermiştir.245 Ancak Türk-Sovyet gerginliği çok kısa sürmüş, yeni Başbakan Bulganin, Başbakan Menderes'e bir mesaj göndererek, "Türk-Sovyet Konferansı" önerisinde bulunmuşsa da, bu öneri yanıtsız bırakılmıştır.246 Bulgarin'in 17 Ocak 1958 tarihli mesajına, Türk Hükümeti'nin 20 Ocak'ta verdiği yanıtta ise, Türkiye; Suriye olayları konusunda kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiş ve iki ülke arasındaki güvensizliğin giderilememesinden yakınmıştır.

Türkiye ile SSCB arasında gerginliğe yol açan önemli bir olay da 14 Temmuz 1958 tarihinde, Irak'taki Batı yanlısı krallık yönetiminin, askerî bir darbe ile yıkılması sonrasında yaşanmıştır. Bu olay sırasında Türkiye'nin, Irak'a müdahale etmesinin gündeme getirilmesi üzerine Moskova Radyosu, 26 Temmuz 1958 tarihli Türkçe yayınında, Irak'a müdahalede bulunmaması için, Türkiye'yi uyarmıştır.247 Bu olay sonrasında gerginleşen ikili ilişkiler SSCB ile ABD'nin uzlaşması üzerine düzelmeye başlamıştır.

Sovyet yönetiminin olumlu tutumu, Balkan ve Bağdat Paktlarının etkisiz hale getirilmesinden sonra da devam etmiştir. Türkiye ise, gerek 1958 yılında kötüleşen ekonomik durumu ve gerekse Irak İhtilâli sırasında ABD'nin izlediği politika yüzünden, artık tek yanlı dış politikaların yetersizliğine inandığı içindir ki, SSCB yönetimine karşı daha ılımlı davranmak zorunluluğu duymaya başlamıştır. Bu politikalarda Sovyet lideri Kruşçev'in, Stalin'e karşı yönelttiği ağır suçlamaların da etkisi olduğu söylenebilir.

Türk Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu, 9 Ocak 1960 tarihinde TBMM'de yaptığı konuşmada bu olumlu gelişmeleri dile getirdikten sonra, Rusya'nın eski isteklerinden vazgeçmesinden duyduğu memnuniyeti gizlemeyecekti.248

Bu konuşma sonrasında, 11 Nisan 1960 tarihinde iki devlet arasında Ankara'da yayımlanan ortak bildiride ise; iki devletin Başbakanlarının karşılıklı olarak ziyaretlerde bulunacakları ve ilk ziyaretin, Temmuz ayı içinde Türkiye Başbakanı A. Menderes tarafından gerçekleştirileceği açıklanacak,249 Moskova radyosu da bu gezi ile ilgili olarak yaptığı yorumda; "Bu ziyaretin, iki ülke arasında karşılıklı anlayış ve güvenin kuvvetlenmesine, ticarî, kültürel ve siyasî ilişkilerin gelişmesine yardımcı olacağını" öne sürecekti.250

Türk-Sovyet ilişkileri, 2 Mayıs 1960 tarihinde, Sovyet hava sahası üzerinde uçan bir "ABD U-2 casus uçağının" düşürülmesi sonrasında pilotun yaptığı açıklamalar üzerine, kısa süreli de olsa gergin bir hal almış; Sovyet Başbakanı Kruşçev, 5 Mayıs'ta yaptığı açıklamada; ABD'yi, Türk-Sovyet ilişkilerini "baltalamakla" suçlamıştır; Türkiye ile Sovyet yönetimi arasında yeni bir gerginlik yaratan bu gelişme sonrasında bile, her iki tarafın, daha önce plânlanan gezinin iptal edildiği yolunda bir açıklamada bulunamaması nedeniyle, gezinin yapılacağı ve bunun da olumlu sonuçları olacağı beklenirken, 27 Mayıs Askerî Darbesi yapılmıştır.

4. Balkan Paktı

Bu Pakt, ABD'nin, "yeşil kuşak" projesi doğrultusunda gündeme getirilmiş ve 1952 yılından itibaren Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında başlayan bir işbirliğinin sonucunda kurulmuştur.

Balkan Paktı'nın hazırlık çalışmaları üç devletin Dışişleri Bakanları arasında (Köprülü-Stefanopulos-Popoviç) tarafından yürütülerek Pakt, 28 Şubat 1953 tarihinde Ankara'da imzalanan, Ankara Antlaşması ile yürürlüğe girmiştir.251

Balkan Paktı'nın temelini oluşturan Ankara Antlaşması'na göre; üç ülkenin güvenliklerini ilgilendiren askerî, ekonomik, teknik ve kültürel konularda işbirliği yapmaları, birbirleri aleyhine hiçbir uluslararası yükümlülük altına girmemeleri ve anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmeleri öngörülmüştü.252 Balkan Paktı ile devletler arasında "ortak bir savunma anlayışının" benimsenmiş olduğu253 ve Sovyet egemenliğine karşı engelleyici bir güç olarak düşünüldüğü anlaşılmaktadır.

Balkan Paktı'nın kuruluşundan yaklaşık bir buçuk yıl sonra da, ABD'nin baskıları sonucunda, Türkiye-Yunanistan-Yugoslovya arasında 8 Ağustos 1954 tarihinde, üç devlet arasında Bled'de "İttifak Antlaşması" imzalanmıştır. Bu antlaşma ile "üyelerden herhangi birinin saldırıya uğraması halinde, diğerlerinin otomatik olarak müdahalesi keyfiyetinin" antlaşmadan çıkarılması, İtalya'yı memnun etmiştir.254

Bled Antlaşması ile; Ankara Antlaşması'na ek olarak, üç devletin Dışişleri Bakanlarından oluşacak bir sürekli konsey kurulması ve bu konseyin yılda iki defa toplanması kabul edilmekte,255 bu antlaşma aynı zamanda bölgesel bir savunma ittifakı niteliği taşımakta idi.

Balkan Paktı'nın önemli bir üyesi olan Yugoslavya'nın Devlet Başkanı Mareşal J. Tito, Türkiye'nin Bağdat Paktı'nda yer almasını olumlu karşılamayacak ve Bağdat Paktı'nın "emperyalist bir renk aldığını" öne sürerek, bu rahatsızlığını açıkça ortaya koyacaktı.256 Tito'ya göre Bağdat Paktı, "bölgeyi bölmekten başka bir işe yaramayacaktı."257 Bu gelişme ve bakış açısı Balkan Paktı'nın sonunun gelmesinde önemli bir etken olacaktı.

5. Türkiye'nin Orta Doğu Politikası

Türkiye ile Müslüman Orta Doğu ülkeleri arasındaki ilişkiler; Türkiye'nin, 1949'da İsrail'i tanımasıyla önemli bir soğukluk dönemine girmişti. Bu olumsuzlukta, Mısır, Irak ve Suriye'de patlak veren ve Sovyet Rusya yanlısı yönetimlerin kurulmasıyla sonuçlanan ihtilâllerin de büyük payı olmuştur.

Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler, 23 Temmuz 1952 tarihinde Kral Faruk'un askerî darbe ile devrilerek, General Necip'in liderliğinde kurulan Sovyet Rusya yanlısı yönetimin, Suriye ile işbirliği etmesi üzerine olumsuz bir yön izlemeye başlamıştır. Bu yönetim sırasında meydana gelen "Elçilik olayı" ise, bardağı taşıran son damla olmuş, bu olay sonucunda Türkiye'nin Mısır Büyükelçisi Fuat Hulûsi Tugay'ın, Mısır Başbakan Yardımcısı Cemal Abdülnasır'ın kişiliğinde Mısır yönetimine hakaret ettiği gerekçesiyle, bu ülkeyi terk etmesi istenmişti.

Bu olay üzerine Türkiye Büyükelçisi, 7 Ocak 1954'te Ankara'ya gelmiş, Türkiye ise bu durumu protesto etmişti.258 Daha sonra Nasır'ın bir hastahanenin açılışında; "Türkler vaktiyle buraya kardeşiz diye gelmişler, köle diye yaşatmışlar", Türkler Mısır'a medeniyet diye bir şey getirmediler, Türklerde medeniyet diye bir şey yoktur..."259 şeklindeki suçlama ve hakaret nitelikli sözleri, Türkiye'de haklı tepkilere yol açmıştı.

Nasır'ın, 14 Kasım 1954 tarihinde General Necip'i devirerek, yönetimi bütünüyle ele geçirmesi ve Suriye ile birlikte hareket etmesi, hatta daha da ileri giderek, Başbakan Menderes'in Kahire'yi ziyarete karşı tavır alması, ikili ilişkilerin gelişememesinde önemli rol oynamıştı.

Suriye ile ilişkiler ise; bu devletin Hatay konusunda izlediği emperyalist politikanın yanı sıra, Sovyet yanlısı bir politika izleyen askerî yönetimini Mısır ile işbirliği etmesi ve Türkiye'ye karşı izlediği düşmanca tutumdan dolayı olumlu yönde gelişememiştir. Bütün bu olumsuzluklara karşın Menderes, 14 Ocak 1955 tarihinde Şam'a bir ziyaret yaparak, aradaki buzları eritmeye çalışmışsa da, Bağdat Paktı'nın kurulması yolundaki girişimlerden rahatsız olan Kahire, Şam ve Beyrut yönetimlerinin Menderes'in bu girişimlerine aynı sıcaklıkla karşılık vermediklerinden, önemli bir aşamaya ulaşılamamıştır.260

Türkiye'nin, Irak ile olan ilişkileri ABD ve İngiltere'nin çıkarları doğrultusunda ve "yeşil kuşak" projesi çerçevesinde gelişmiştir. Her iki ülkenin de bölge ile ilgilenmelerinin en önemli nedeni; o yıllarda bilinen dünya petrol rezervlerinin %59.6'sının burada bulunması ve Batı Avrupa devletlerinin ve petrol gereksinimlerinin %63'ünü bölgeden karşılamaları idi.261 Bunun yanı sıra, soğuk savaşın fikir babası ABD'li diplomat George Kennan'ın, "Cantainment=Komünizme set çekme" kuramı gereğince, ABD'nin bölgede egemenlik kurması ve bunun için de, "Sovyetler Birliği'nin Batı'ya bağlı devletlerden oluşan bir kordonla" kuşatılması idi.262

ABD'nin gerçek amacı ise; Orta Doğu'da oluşturacağı bazı paktlar aracılığıyla kendi lehine yeni bir denge oluştararak; "doğrudan doğruya bir Sovyet-Amerikan çatışmasından kaçınmak", Sovyetlerin Akdeniz'deki egemenliğine son vermek, bölge petrolünün Batı'ya güvenle akmasını ve İsrail Devleti'nin varlığını sürdürmesini sağlamaktı.263 Daha önce sözünü ettiğimiz Orta Doğu Komutanlığı'na bu görevin verilmesi düşünülmüş, ancak bölgedeki gelişmeler bu komutanlığın kurulmasını olanaksız hale getirince, 24 Şubat 1955 tarihinde Bağdat Paktı kurulmuştu.264

Bağdat Paktı'na, Türkiye ve Irak'ın yanı sıra; 5 Nisan'da İngiltere, 23 Eylül'de Pakistan ve 3 Kasım 1955 tarihlerinde de İran üye olmuşlardır.265 Pakta üye olması beklenen ABD ise, üye olmamakla beraber, paktın ulaştırma ve haberleşme giderlerine 12.670.000 dolar yardımda bulunmuştur.266

Bağdat Paktı; 14 Temmuz 1958 tarihinde Irak'taki Batı ve ABD yanlısı krallık yönetiminin yıkılarak, yerine Sovyet Rusya yanlısı askerî bir dikta rejiminin gelmesiyle Bağdat'sız bir duruma gelmiş, Irak'taki bu yönetim 24 Mart 1959 tarihinde de Pakt'tan resmen çekilmiştir.267 Bundan sonra Bağdat Paktı, 21 Ağustos 1959 tarihinden itibaren merkezi Ankara; adı da CENTO (Central Treaty Organization) olarak değiştirilen kuruluş ile çalışmalarını sürdürmüştür.268

Bağdat Paktı'na üye devletlerin devlet başkanlarının yapacakları bir toplantı öncesinde meydana gelen Irak İhtilâli sırasında, Türk Büyükelçiliği ile şehitliğine ihtilâlcilerin yaptığı saldırılara, Türkiye tarafından sert tepki gösterilmiştir. Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu, 19 Temmuz 1958 tarihinde Daily Mail'e yaptığı açıklamada, ihtilâlcileri "siyaset eşkiyaları" olarak nitelendirirken; 269 Bağdat'sız toplanan Bağdat Paktı devlet başkanları da bu olayı, "müttefik bir memlekette, hariçten mülhem olan yıkıcı bir faaliyet" olarak270 değerlendirmişlerdir.

Türkiye'nin, Irak'ta kurulan yeni yönetime müdahale edeceği yolundaki haberler Sovyet yönetimini rahatsız etmiş, bu rahatsızlık 24 Temmuz 1958'de Türkiye'ye verilen bir memorandum ile dile getirilmiş ve Rusya, "Türkiye'yi (Irak'a) bir müdahalede bulunmaması" için uyarmıştır.271 Irak'a müdahale konusu D.P. grubu gizli oturumunda da 9 Ağustos 1958 tarihinde gündeme geldiği zaman Başbakan A. Menderes'in; Trabzon Milletvekili Osman Turan'ın "Bizimle askerî hareketlerin cereyanında müttefiklerde tamamen fikir birliği var mıdır?" sorusuna "yüzde yüz" şeklinde yanıt vermesi de, Türkiye'nin bir müdahaleden yana olduğunu ortaya koymakta idi.272

Irak İhtilâli'nin öncesinde de, Lübnan hükümetinin başında bulunan ve görev süresi 1958 Eylülü'nde dolan Camille Chamun'un, görev süresini dört yıl daha uzatabilmek amacıyla Anayasa'yı değiştirmek istemesi, bu ülkedeki Nasır yanlılarını harekete geçirmiş ve silâhlı çatışmaların başlamasına yol açmıştı.273

Bu durumun karşısında Birleşmiş Milletler Anayasası'nın 51. maddesine uygun olarak, önce Güvenlik Konseyi'ne ve daha sora da Arap Birliği'ne başvuran Chamun, bunlardan olumlu bir yanıt alamayınca, 4 Temmuz 1958 tarihinde ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'den, Lübnan'a askeri bir müdahalede bulunmasını istemişti.274

Bu gelişmeler olurken, Türkiye Başbakanı Menderes ve Irak Başbakanı Nuri Said Paşa, ABD Büyükelçisine bir nota vererek, ABD'nin Lübnan'a müdahale etmesinde ısrar etmişler,275 işte tam bu günlerde de Irak İhtilâli patlak vermişti. Olayların hızla gelişmesi karşısında ABD, Lübnan'a 8.000 deniz piyadesinden oluşan bir güç göndermiş,276 Adana'daki İncirlik üssünde yığınak yapmaya başlamıştı. Buna göre Türkiye'de ise, ordudaki bütün izinler kaldırılmış; İran ordusuna da "hazır ol" emri verilmişti.277 Lübnan olayları sırasında İngiltere, İtalya ve Fransa da burada yapılacak bir askerî harekata hazır olduklarını bildirmişler ve bölgeye askerî yığınak yapılmaya başlamış ve Ürdün'de bulunan ve sayıları 49.000'i bulan Irak güçlerinden de yararlanılarak, Irak'taki yeni yönetimin devrilmesi planlanmakta idi.278 Öte yandan Bağdat Paktı üyelerinin (Irak dışında) 17 Temmuz'da Ankara'da yaptıkları toplantıda; Irak'ta yapılan darbe kınanmış, ABD'nin Lübnan'a yapmakta olduğu müdahale, "memnuniyetle" karşılanmıştı.279 18 Temmuz'dan itibaren ABD, Fransa, İngiltere'nin Lübnan'a gönderdiği güç sayısı hızla arttırılmıştı.

Bu gelişmeler üzerine, Türk-İran sınırında askerî bir manevraya başlayan Sovyet-Rusya, Türkiye'ye bir protesto notası vermiş, Irak'taki yeni yönetimi tanıdığını ilan etmişti. Irak yönetimini, Doğu Almanya, Çekoslovakya ve Romanya da tanıdıklarını ilan etmişler ve Mısır Devlet Başkanı Nasır, Moskova'ya giderek Kruşçef ile bir görüşme yapmıştır.280 Görüşmede Kruşçef ABD'den, Lübnan'daki askerlerini geri çekmesini ve ABD Başkanı Eisenhower, İngiltere Başkanı Macmillan, Fransa Başbakanı De Gaulle ve Hindistan Başbakanı Nehru'nun katılımıyla, Cenevre'de bir konferans toplanmasını önermiştir.281 Bu konferans NATO ile Varşova Paktı arasındaki gerginliğin giderilmesinde etkili olmuş, 28-29 Temmuz 1958 tarihlerinde Londra'da; ABD, Türkiye, İngiltere, İran ve Pakistan'ın katılımı ile yapılan toplantıda; ABD ile Bağdat Paktı'na üye devletler arasında ayrı ayrı güvenlik ve savunma anlaşmaları yapılması kabul edilmiş282 ve bu gelişmeden bir gün sonra, 30 Temmuz'da da Türkiye, yeni Irak yönetimini tanımıştır.283 Bu olay sırasında kayıtsız şartsız ABD yanlısı bir politika izleyen Türkiye, "Amerika'nın kendisine muhtaç olan ve taarruza maruz kalan bir devlete yardım edeceğine dair"284 politikasını da test etmek fırsatını (!) bulmuştur.

Bu olaylar sonrasında Türkiye, Sovyet Rusya'nın "barış girişimlerine" karşı olumlu yaklaşmaya başlamış ve tek yanlı politikanın yaratabileceği sakıncaları görebilmiştir.

Başta ABD ve Batı yönetimleri ise, Türkiye'nin Orta Doğu'da giderek artan önemini anlamış olmalıdır ki, özellikle iki yıldan beri ekonomik sorunlar içinde kıvranmakta olan Türkiye'ye ekonomik yardım ve kredi musluklarının açılması gerektiği sonucuna vararak, bu kararlarını uygulamaya koymuşlardır.

7. Türk-Amerikan İlişkileri

Türk-ABD ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru giderek artan Sovyet Rusya'nın tehditleri ve Türkiye'nin, Batı ittifakına katılarak, hem ABD'nin ekonomik yardımından yararlanmak hem de güvenliğini sağlama almak mantığı çerçevesinde gelişme göstermiştir ki, bu başlangıcın önemli bir dönüm noktası Marshall Yardımı'dır.

Marshall Plânı'na uygun olarak, 1 Eylül 1947'de araç-gereç yardımı olarak başlayan yardımlar, 8 Temmuz 1948 tarihinde yapılan ekonomik antlaşmalar da önemli bir boyut kazanmış, Türkiye'ye 1948-51 yılları arasında yapılan ABD yardımı toplamı; 71 milyon 522'i hibe, 55 milyonu da borç olmak üzere toplam 126 milyon 522 bin doları bulmuştu.285
Kore Savaşı ve NATO'ya katıldıktan sonra Türkiye'nin aldığı yardım tutarında önemli bir artış gözlenmektedir ki, 1950-54 yılları arasında gerçekleşen toplam yardım 1 milyar 943 milyon 250 bin TL'ye yükselmiştir.286

ABD Başkanı Eisenhower, 20 Ocak 1953 tarihinde göreve geldikten sonra yaptığı açıklamada; J. Stalin'in ölümünden sonra da Sovyet politikasında hiçbir değişiklik olmadığını savunarak, Sovyet siyasetinin odak noktasının "her tarafta hürriyetin imhası" olduğunu iddia etmiş; 287 ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles de, 26 Mayıs 1953'teki konuşmasında; "Türkiye'yi en ziyade itimat edilir müttefikler olarak"288 tanımlamıştı. ABD'nin NATO "Müşterek Enfrastrüktür Programı"na göre; Türkiye'de yapmayı plânladığı askerî tesislerin yapımını öngören yasa, muhalefetin de verdiği olumlu oylar ile kabul edilirken,289 1954 yılında da, yeni bir yabancı Sermaye Yasası uygulamaya konulacaktı.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın 1954 yılında yapılan genel seçimler öncesinde ABD'ye yaptığı elli günlük gezinin ardında, seçimleri büyük çoğunlukla kazanan D.P. Lideri ve Başbakan A. Menderes de seçimler sonrasında bu ülkeye beş günlük bir ziyaret yapacaktı. Bu ziyaretler sonrasında Türk-ABD ilişkilerinde önemli gelişmeler sağlanmıştır ki, bu gelişmelerden en dikkate değer olanı, 24 Şubat 1955'te kurulan ve daha önce sözünü ettiğimiz Bağdat Paktı'dır.290

Kendi siyasî, ekonomik ve askerî çıkarlarının korunması açısından Türkiye'nin staratejik önemini bilen ABD ile Türkiye arasında 1947-1960 döneminde toplam olarak 91 adet ikili antlaşma yapılmıştır. Bunlardan bir bölümü açık, bir bölümü de gizli olup; 16'sı yasayla onaylanan, 12'si harita anlaşması;

4'ü bilimsel işbirliği, 26'sı yardım, 14'ü NATO ittifakı ile ilgili ve 13'ü de 1954 tarihli "Askeri Kolaylıklar Antlaşması"ndan güç alan antlaşmalardır.291 Bu antlaşmalarla ABD'ye: Türkiye'de hava üsleri, staratejik füze üsleri, radar ve muharebe tesisleri kurması için toplam 32 milyon m2 toprak alanı tahsis edilmiştir.292

Bu antlaşmalardan 15 Ocak 1959 tarihinde karşılıklı nota teatisi ile yapılan "İstimlâk ve Müsadere Garanti Antlaşması"nın, 24 Mart 1959'da TBMM'de onaylanması sırasında, ana muhalefet partisi CHP tarafından sert eleştiriler yapılmış antlaşmanın, "ABD'ye tek taraflı ve süresiz olarak geniş haklar tanıdığı" ve "kapütüler" nitelikte olduğu ileri sürülmüştür. Buna karşın antlaşma, D.P.'lilerce verilen 212 olumlu oy ile kabul edilmiştir.293

ABD Başkanı Eisenhower'in adı ile anılan ve ABD'nin Orta Doğu'da daha etkin bir politika izlemesini öngören "Eisenhower Doktrini"nin 1957 yılında kabul edilmesiyle birlikte ABD Başkanı'na; bölge ülkelerine 200 milyon dolara kadar yardım edebilme yetkisi tanınmış, ayrıca bölgedeki devletlerden ABD'den yardım isteyenlere ve buradaki paktlara işbirliği edilmesi ve yardımda bulunulması kabul edilmişti. Bu doktrinin içeriğinde: "... Herhangi bir ulus ya da uluslar grubu, uluslararası komünizm kontrolündeki bir ülkeden gelecek saldırıya karşı yardım isterse, Başbakan'ın gerekli gördüğü durumlarda Birleşik Devletler silahlı kuvvet kullanmaya hazırdır.?"294 şeklinde bir ifadeye yer verilmişti. Bu doktrinle ABD, komünizmin Orta Doğu'da yayılmasını engellemek ve bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçlamıştı.

1955 yılı sonrasında Orta Doğu'da giderek ABD aleyhine gelişen siyasî ve askerî güç dengeleri, Türkiye'nin bölgedeki önemini arttırmış ve 6 Aralık 1959 tarihinde Eisenhower Ankara'ya iki günlük bir ziyarette bulunmuştur.295 Bu ziyaret sonrasında da ekonomik bunalımı tam olarak atlatamayan Türkiye'ye, Karşılıklı Paralar Fonu'ndan 280 milyon TL yardımın serbest bırakılmasına karar verilmiştir.296 Amerika'nın 1950-60 döneminde, yabancı sermaye yatırımları ve askerî yardımlar hariç, Türkiye'ye yaptığı ekonomik yardım; 237.7 milyon doları borç; 824.2 milyon doları da bağış olmak üzere, toplam 1 milyar 97 milyon 500 bin doları bulmuştur.297

Buna karşılık Türkiye'de, yalnızca Kore Savaşı sırasında değil, Süveyş Bunalımı (1954); Mısır, Irak, Suriye ihtilâlleri ile Lübnan olayları sırasında da, bütünüyle ABD yanlısı bir politika izlemiş, hatta bu politikası nedeniyle özellikle SSCB'nin, çok sert tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır. 1958 sonrasında Türkiye'nin tek yanlı politika izlemenin sakıncalarını görerek, 1953 yılından itibaren süregelen Sovyet Rusya'nın barış girişimlerine ılımlı bakması ve 1960 yılında Başbakan A. Menderes'in Moskova'yı ziyaret edeceğinin kesinlik kazanmasına ise, ABD yönetimi tarafından soğuk bakıldığı söylenebilir.

Türkiye ile Batı Almanya arasındaki ilişkiler ise, 18 Mart 1954 tarihinde Başbakan Conrad Adenaur'un Türkiye'yi ziyareti ile sıcak bir gelişme göstermiş ve Almanya'nın Türkiye'ye 150 milyon dolarlık bir kredi vermeyi kabul etmesiyle hız kazanmıştır. Başbakan Menderes de bu ziyarete 2 Ekim'de karşılık vermiştir.298 Bu sıcak ilişkiler, 2 Nisan 1957'de Adenaur'un ikinci defa; 6 Mayıs'ta da Cumhurbaşkanı Theodor Heuss'un Türkiye'yi ziyaret etmeleri sonrasında Almanya; Türkiye'den 740 milyon mark tutarında mal alımına karar vererek, 255 milyon mark avans ödemesinde bulunmuştur.299 Bu gelişmeler de iki devlet arasındaki siyasî ve ticarî ilişkilerin artmasında önemli bir başlangıç olmuştur.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; 1945 sonrasındaki Türk dış politikasında, Türkiye'nin güvenliğinin sağlanması konusu en önemli etken olmuş ve Sovyet Rusya'nın sürekli tehditlerinden çekinen Türkiye, NATO'ya girerek, bu güvenliği garanti altına almayı amaçlamıştır. Türkiye'nin ABD yanlısı bir politika izlemesinde ikinci önemli neden ise, bu devletin ekonomik yardımından yararlanma isteği olmuştur.

Bu iki temel nedene; Türkiye'nin demokratik bir yönetime kavuşma isteğinin de eklenmesi uygun olacaktır. On yıllık D.P. iktidarı süresinde izlenen bu politika anlayışı Türkiye'yi Doğu Bloku'ndan uzak tutarken, Orta Doğu Arap dünyası ile olan bağlarının da bütünüyle kopmasına neden olmuştur.

8. İktidar-Muhalefet İlişkileri

D.P.'nin on yıllık iktidar dönemi, genel anlamda tek partinin egemen olduğu bir parlamenter süreç olarak adlandırılabilir. Bu süreci üç ana bölüm altında değerlendirmekte yarar vardır.

1950-1954 Dönemi: D.P, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Türkiye genelinde kullanılan toplam geçerli oyların %53.59'unu alarak, 408 milletvekili ile TBMM'deki üyeliklerin %84'ünü kazanmış; buna karşın CHP oyların %39.98'i ile 69 (%14); Millet Partisi %3.03 oy ile 1 milletvekili (%-); Bağımsızlar ise oyların %3.40'ını alarak 9 milletvekilliği (%2) kazanabilmişlerdi.300

Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki bu siyasî durum, nedeni ne olursa olsun, D.P.'nin gücünü ve egemenliğini çok açık bir şekilde ortaya koymakta idi. Bundan dolayıdır ki D.P., kendi içindeki sorunlar dışında, muhalefetin ağır siyasî baskıları ile karşı karşıya kalmamış, gerek TBMM içinde ve gerekse dışında, serbestçe iktidar olabilmenin rahatlığını yaşamıştır. Bu dönemde gerçekleştirilen ekonomik gelişmeler, bir yandan gelecek seçimler için D.P.'ye önemli güvenceler sağlarken, öte yandan da bu partinin muhalefete karşı giderek sert bir tutum izlemesine neden olmuştur. Bu dönemde iktidar ile ana muhalefet partisi CHP arasında gerginlik yaratan en önemli konular arasında; hükümetin TBMM'ye danışmadan Kore'ye asker gönderme kararı, askerî ve bürokratik kadrolarda yapılan atama ve sürgünler, Halkevleri ve CHP'nin mallarına el konulmasını öngören yasalar, Köy Enstitülerinin ve Millet Partisi'nin kapatılması gibi önemli sorunlar yer almıştır. Demokrat Parti kendisine yapılan eleştirileri, TBMM'deki çoğunluğu sayesinde, önemsememiş ve halkın büyük desteğini de alan siyasî iktidar bu dönemde başarılı bir sınav vermiştir.

1954-1957 Dönemi: D.P. iktidara "dört altın yıl"ın ardından 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan genel seçimlerden, 1950 yılına göre daha büyük bir zaferle çıkmış; bu seçimde Türkiye genelinde kullanılan geçerli oyların %58.42'sini alarak, TBMM'deki sandalyelerin 503'üne (%93.2) sahip olmuştur. Muhalefet partilerinden CHP %35.11 oy ile 31 sandalye; Cumhuriyetçi Millet Partisi de %5.28 oy ile 5 milletvekili alırken; bağımsızlar %0.62 oy alarak, yalnızca 2 milletvekili çıkarabilmişlerdir.301 Bu siyasî tablo, muhalefetin adeta TBMM dışında kalması, D.P.'nin de bir tek parti gibi hareket etmesine ortam hazırlamıştır. Bu dönemde de TBMM'de sayıları ancak 34'ü bulan muhalefetten önemli bir baskı görmeyen D.P. iktidarına karşı en şiddetli muhalefet hareketi, "İspat Hakkı"nın gündeme gelmesiyle, yine kendi içinde başlamış ve bu hareket, D.P.'nin aralarında en seçkin milletvekillerinin de yer aldığı ve sayıları daha sonra 36'yı bularak ana muhalefet partisi konumuna gelen Hürriyet Partisi'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. 1955-1958 yılları arasında faaliyet gösteren Hürriyet Partisi, gerek kadroları ve programı ve gerekse seçkin bir muhalefet partisi olması gibi nedenlerle Türk siyasî yaşamını olumlu yönde etkilemiştir.

1954-1957 yılları arasında D.P. iktidarı TBMM'de çok güçlü olmasına karşın, ekonomik sorunların 1955'ten itibaren giderek ağırlaşması üzerine, muhalefetin sert eleştirilerine ve halkın da zamanla tepkilerine neden olmuştur. Bu dönemde iktidar-muhalefet arasındaki en önemli sorunlar arasında; Kırşehir'in ilçe haline getirilmesi, ispat hakkı yasası, basına kısıtlama getiren yasalar, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasalarında muhalefetin çalışmalarını sınırlamaya yönelik değişiklikler, muhalefet partilerinin iktidara karşı güç birliği etmelerini öngören "Millî Muhalefet Cephesi"ni kurma girişimleri belirleyici olmuştur.

1957-1960 Dönemi: Daha önceki dönemde yaşanan ekonomik ve siyasî sorunlar D.P. iktidarını yıprattığı için, erken seçime gidilmesi uygun görülerek, 27 Ekim 1957 tarihinde genel seçimler yapılmıştır. Genel seçimlerde D.P., Türkiye genelinde kullanılan geçerli oyların %47.70'ini alarak TBMM'de 424 sandalye (%69.50) kazanırken; 1954 seçimlerine göre, %10.70 oy ve %23.5 milletvekili kaybına uğramıştır.302 Buna karşın CHP seçimlerde oyların %40.82'sini alarak milletvekili sayısını 31'den 178'e çıkarmış; CMP %7.19 oy ile 4, Hürriyet Partisi de %3.86 oy alarak 4 milletvekilliği kazanmışlardır. Bağımsızlar ise %0.43 oranında oy alarak, 4 milletvekilliği almışlardır.303

1957-60 dönemi içinde iktidar-muhalefet arasındaki ilişkiler görülmedik ölçüde sertleşmiş zaman zaman TBMM çetin kavgalara sahne oluş ve yasama çalışmaları aksamıştır. Bu dönemde Türkiye'de gerçek anlamda iki partili bir siyasî ortam varlığını hissettirmiştir.

Son üç yıllık sürede iktidar-muhalefet ilişkilerinde; "Millî Muhalefet Cephesi"ne karşı D.P. iktidarının kurduğu ve siyasî ortamı gerginleştiren "Vatan Cephesi" arasındaki kavgalar; bu gelişmelerin bir sonucu olan Uşak (30 Nisan 1959), Geyikli (11 Eylül 1959), Yeşilhisar olayları gibi ana muhalefet partisini hedef alan olayların çıkmasına neden olmuştur.

Bu dönemde D.P. iktidarı, siyasî sorunların kaynağı gibi gördüğü basını ve muhalefeti etkisiz hale getirmek amacıyla, soruşturma ve yargı yetkileriyle donatılmış bir "Tahkikat Komisyonu" kurarak, var olan ortamı daha da gerginleştirmek yoluna gitmiştir. Bu dönem, daha önce siyasî iktidarla uzlaşamayan Türk Silahlı Kuvvetlerinin genç subayları arasında kurulan ve giderek yaygınlaşan örgütlenmenin, 27 Mayıs 1960 tarihinde yaptığı askerî darbe ile son bulmuştur.

1 Devlet İstatistik Enstitüsü, Türkiye'de Ekonomik ve Toplumsal Gelişmenin 50 Yılı, Ankara, 1973, s. 60.
2 Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası, Türkiye Ekonomisi, Kalkınma Programı için Tahlil ve Tavsiyeler, Washington (D. C.), 1951.
3 A.g.e., s. 11.
4 Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, (Çev: M. Akkaş), İstanbul, 1973, s. 169.
5 İsmail Arar; Hükümet Programları (1920-1965), İstanbul, 1968, s. 213.
6 Demokrak Parti Tüzük ve Programı, Ankara, 1949, s. 63.
7 T. B. M. M. Tutanak Dergisi, Dönem: IX, cilt: 1, (29 Mayıs 1955), s. 27.
8 Mustafa Albayrak, Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti (1946-1960), Ankara, 1992, Hacettepe Üniv. yapılmış Doktora Tezi, s. 728.
9 A.g.e., s. 710.
10 Dündar Sağlam, Türkiye'de Kamu İktisadî Teşebbüsleri, Ankara 1967, s. 122.
11 Yüksel Ülken, Atatürk ve İktisat, Ankara 1981, s. 240.
12 T. C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Elli Yılda Türk Sanayii, Ankara 1973, s. 100-102; Ayın Tarihi; Sayı: 279, s. 153; Cihan Dura, Demokrat Parti ve İktisadi Kalkınmamız, Kayseri, 1989, s.51.
13 Ticaret, Sanayi, Deniz Ticaret Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği, Cumhuriyet Döneminde İstatistiklerle Türkiye, b. y. y., 1982, Tablo: 6.
14 Elli Yılda Türk Sanayii..., s. 145.
15 D. P., Kalkınan Türkiye, Ankara, 1954, s. 55; DİE, Cumhuriyet Döneminde İstatistiklerle Türkiye, Tablo: 8; Zafer (2 Aralık 1956).
16 Zafer, (20 Temmuz 1957).
17 Selahaddin Babüroğlu; "Atatürk Dönemi ve Sonrası Kamu İktisadi Teşebbüsleri", Atatürk Dönemi Türkiye Ekonomi Politikası ve Türkiye'nin Ekonomik Gelişimi Semineri, Ankara, 1982, s. 151-123.
18 Ayın Tarihi, Sayı: 209, (Nisan 1951), s. 2-3.
19 Max Weston Thornburg; Turkey, An Economic Appraisal, New York, 1949, s. 110­111.
20 Feroz Ahmad, Türkiye'de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi, (1945-1971), Ankara, 1971 s. 73.

21 Sadun Aren, Ekonomi El Kitabı, 7. Baskı, İstanbul 1980, s. 184.
22 Ayın Tarihi, Sayı: 217, (Aralık 1951), s. 6.
23 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönemi: X, Cilt: 19, (23 Kasım 1956), s. 1.
24 Zafer, (23 Ağustos 1957).
25 Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, Dün-Bugün-Yarın, 2. Kitap, 10. Basım, İstanbul, 1976, s. 729.
26 DİE, Türkiye'de Ekonomik ve Toplumsal Gelişmenin..., s. 184-186.
27 TBMM Kavanin Mecmuası, Dönemi: X, Cilt: 39, s. 766-768.
28 Avcıoğlu, a.g.e., s. 730-31.
29 DİE, Türkiye'de Ekonomik ve Toplumsal Gelişmenin., s. 206-207.
30 Prof. Baade Başkanlığındaki F. A. O. Heyetinin 1959 yılında Hazırladığı Rapor. F. A. O. Türkiye Raporu, Ankara, 1960, s. 58.
31 DİE, Zirai İstatistik Özetleri (1940-1961), Ankara, 1962, s. 3.
32 F. A. O. Raporu, s. 23.
33 A.g.r., s. 11.
34 A.g.r., s. 12.
35 Duran Taraklı, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Uygulama Sonuçları, Ankara, 1976, s. 117.
36 Çağlar Keyder, "Türk Tarımında Küçük Meta Üretiminin Yerleşmesi" 1946-1950, Türkiye'de Tarımsal Yapılar (1900-1950), s. 109-112.
37 Ziraî İstatistik Özetleri., s. 16.
38 A.g.e., s. 81-82.
39 F. A. O. Raporu., s. 50.
40 DİE, Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin 50 Yılı., s. 361.
41 Zafer (6 Ağustos 1955).
42 Albayrak, a.g.t., s. 781-783.
43 Stefanos Yeresimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Bizans'tan 1971'e, 3. Baskı, Çev: Babür Kuzucu, İstanbul, 1980, s. 722.
44 A.g.e., s. 748.
45 DİE, Ziraî İstatistik Özetleri..., s. 4-5.
46 Korkut Boratav, 100 Soruda Gelir Dağılımı, İstanbul, 1969, s. 186.
47 DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, Ankara, 1981, s. 381.
48 DİE, Türkiye'de Toplumsal Ekonomik Gelişmenin., s. 358.
49 Hür. Partisi Meclis Grubu, Görüşümüz, Ankara, 1957, s. 23.
50 Yerasimos, a.g.e., s. 800.
51 Albayrak, a.g.t. s. 805-807.
52 Ahmet Kılıçbay, Türk Ekonomisinde Enflasyonun Anatomisi, İstanbul, 984, s. 6-7.
53 Demokrat Parti Meclis Grubu Müzakere Zabıtları, Dönem: IX, Cilt: 57, (29 Ocak 1952). s. 41-45. (D. P. M. G. M. Z diye anılacaktır).
54 Zafer (13-16 Temmuz 1954).
55 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: X, Cilt: 12, Kısım: 1, (6 Haziran 1956), s. 222-226.
56 Resmî Gazete, (13 Haziran 1956).
57 Ulus, (12 Temmuz 1955).
58 Zafer (15 Temmuz 1956).
59 Zafer (3 Temmuz 1956).
60 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 12, s. 58.
61 D. P. M. G. M. Z., Dönem: XI, Cilt: 243, (9 Aralık 1958), s. 65-67.
62 Namık Zeki Aral "Demokratların İktisadî Politikası II", Ulus (9 Mart 1960).
63 Ulus, (19 Temmuz 1958).
64 D. P. M. G. M. Z., Dönem: XI, Cilt: 232, (8 Ağustos 1958), s. 8.
65 A.g.z., s. 8-9.
66 A.g.z., s. 9-10.
67 Ulus, (24 Ağustos 1958).
68 Ulus (14 Eylül 1958).
69 DİE, İstatistiklerle Türkiye (1923-1982), Tablo: 13.
70 Sayın Sebati Ataman ile 24 Kasım 1989 tarihinde yaptığımız görüşme bandı.
71 Steinhaus, a.g.e., s. 174-175.
72 Z. Y. Hershlag, Turkey: The Challange of Growth, Leiden, 1968, s. 361.
73 İsmail Cem, Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, İstanbul, 1970, s. 402.
74 DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı (1981 özel sayısı), s. 323; TETG 50 Yılı, s. 395.
75 Baran Tuncer, Türkiye'de Yabancı Sermaye Sorunu, Ankara, 1968. s. 83.
76 DİE, Türkiye Millî Geliri Harcamaları (1948-1972), Ankara, 1973, Tablo: 5.
77 Herslag, a.g.e., s. 366.
78 Zafer, (24 Ağustos 1959, Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın açıklamaları).
79 Herslag, a.g.e., s. 338.
80 DİE, Türkiye Millî Geliri..., s. 20.
81 Stanford Shaw, Ezel Kural; Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Cilt: II, Çev: Mehmet Harmancı, İstanbul, 1983, s. 481.
84 Ahmad, Türkiye'de Çok Partili Politikanın., s. 76.
85 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: I, (16 Haziran 1950), s. 181-182; Faik Ahmet Barutçu, Siyasî Anılar (1939-1954), İstanbul, 1977, s. 443.
86 Albayrak, a.g.t., s. 465.
87 a.g.t., s. 572-73.
88 T. B. M. M. Kavanin Mecmuası, Dönem: IX, Cilt: 36, s. 109.

89 Albayrak, a.g.t., s. 861-62.
90 Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin., s. 79.
91 T. C. MEB, Cumhuriyetin 50. Yılında Rakam ve Grafiklerle Millî Eğitimimiz, İstanbul, 1973, s. 55-56.
93 A.g.e., s. 55-56; Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin., s. 456-57. Cumhuriyet'in 50. Yılında Rakam ve Grafiklerle Millî Eğitimimiz..., s. 92.
94 A.g.e., s. 86.
95 Zafer, (14 Eylül 1956).
96 Cumhuriyet'in 50. Yılında Rakam ve Grafiklerle Millî Eğitimimiz..., s. 134.
97 A.g.e., s. 132.
98 Zafer, (20 Mart 1955).
99 DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı, 1981, 100 Yıl Özel Sayısı..., 1981, s. 102.


100 D. P. M. G. M. Z, Dönem: IX, cilt: 40, (19 Haziran 1951), s. 79; Ulus, (8 Ağustos 1951); Ulus (22 Kasım 1951).
101 Zafer, (24 Ekim 1951); Cumhuriyet'in 50. Yılında Rakam ve Grafiklerle..., s. 111.
102 Zafer, (18 Temmuz 1953).
103 Ahmad, Türkiye'de Çok Partili Politikanın., s. 127.
104 Albayrak, a.g.t., s. 868-873.
101 105
DİE, Türkiye'de İstatistik Yıllığı 1981..., s. 102.

106 Albayrak, a.g.t., s. 875-77.
107 Cumhuriyet'in 50. Yılında Rakam ve Grafiklerle Millî Eğitimimiz.
108 50 Yılda Türk Sanayii..., s. 387.
109 A.g.e., s. 387.
110 Cüneyt Arcayürek, Yeni İktidar Yeni Dönem, (1951-1954), Ankara 1985, s. 65.
111 Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin., s. 407.
112 Ayın Tarihi, Sayı: 279, (Şubat 1957), s. 163.
113 Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin..., s. 420.
114 Ayın Tarihi, Sayı: 279, s. 163; D. P. Kalkınan Türkiye, Ankara 1954, s. 122.
115 Albayrak, a.g.t., s. 892; Ayın Tarihi, Sayı: 189, (Mayıs 1950).
116 TBMM Kanunlar Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 33, s. 78.
117 Albayrak, a.g.t., s. 894-896.
118 TBMM Kavanin Mecmuası, Dönem: IX, Cilt: 36, s. 16-17; Resmî Gazete, (16 Aralık
1953), Sayı: 8584.
119 Albayrak, a.g.t., s. 901.

120 TBMM Kavanin Mecmuası, Dönem: IX, Cilt: 36, s. 94.

121 A.g.e., s. 924.
122 Halkçı, (2, 3, 4, 6, 12 Aralık 1954); Zafer, (19 Mart 1955).
123 Albayrak, a.g.t., s. 905-907.
124 TBMM Kavanin Mecmuası, Dönem: X, Cilt: 38, Kısım: 1, s. 848-49.
125 A.g.e., s. 850-53.
126 Albayrak a.g.t., s. 912.
129 a.g.t., s. 921.
130 Ünsal Oskay, Toplumsal Gelişmede Radyo ve Televizyon, Ankara, 1971, s. 23.

131 A.g.e., s. 23.
132 DİE, 1959 İstatistik Yıllığı, Ankara 1959, s. 526.
133 D. P. Tüzük ve Programı.s. 49.
134 Ulus, (30 Eylül 1949); Cumhuriyet (5 Mayıs 1950).
135 Zafer, (25 Ekim 1949).
136 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 1, (29 Mayıs 1950), s. 20-30.
137 TBMM Kanunlar Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 33, s. 965-66.
138 Zafer, (9 Kasım 1951).
139 Zafer, (1 Temmuz 1952).
140 Ahmad, Türkiye'de Çok Partili Politikanın..., s. 100.
141 Ayın Tarihi, Sayı: 245, (Nisan 1954), s. 31.
142 A.g.e., s. 15.
143 Ayın Tarihi, Sayı: 242 (Ocak 1954), s. 38-39; Zafer (16 Şubat 1954).
144 Ayın Tarihi, Sayı: 242, s. 38-39; Sayı: 243, (Şubat 1954), s. 6-7.
145 Zafer, (14 Temmuz 1954).
146 Ayın Tarihi, Sayı: 255, (Şubat 1955), s. 2.
147 Zafer, (4, 5 Ocak 1954).
148 TBMM Kavanin Mecmuası, dönem: IX, Cilt: 36, s. 180-87.
149 a.g.z., Dönem: X, Cilt: 38, Kısım: 1, s. 854-55.
150 Zafer, (30 Ağustos 1959).
151 Ayın Tarihi, Sayı: 279 (Şubat 1957), s. 137.
152 A.g.e., s. 138; TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 12, s. 68-69.
153 Ayın Tarihi, Sayı: 199, (Haziran 1950), s. 117-124.
154 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 1, (1 Temmuz 1950), s. 3; Ahmed Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim, Geçirdiklerim, Cilt: IV, (1945-1971), İstanbul, 1971, s. 227.
155 Celâl Bayar, Başvekilim Adnan Menderes, (Der: İsmet Bozdağ), İstanbul, 1969, s. 118-19.
157 Barutçu, a.g.e., s. 459.
158 Zafer, (15 Ağustos 1990); Tahsin Yazıcı, Kore Birinci Türk Tugayı'nda Hatıralarım, İstanbul, 1963, s. 32.; Harp Tarihi Dairesi, Kore Harbinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Muharebeleri (1950-1953), Ankara, 1959, s. 27.
159 D. P. M. G. M. Z., Cilt: 15, (21 Kasım 1950), s. 47.
160 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 3, (22 Kasım 1990), s. 3-4.
161 D. P. M. G. M. Z., Dönem: IX, Cilt: 16, (28 Kasım 1950), s. 122-123.
162 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 3, s. 152.
163 A.g.z., s. 195-199.
164 Ulus, (28 Eylül 1951).
165 Zafer, (28, 29 Temmuz 1953).
166 A. Halûk Ülman-Oral Sander, "Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler", A. Ü., SBF Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 1, (Mart 1972), s. 5.
167 Ayın Tarihi, Sayı: 203, (Ekim 1950), s. 68.
168 Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye'nin Arap Orta Doğusuna Karşı Politikası (1945-1970), Ankara 1972, s. 35-36.
169 M. Gönlübol-Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1973), 3. Baskı, Ankara 1973, s. 247.
170 Zafer, (7 Haziran 1951).
171 Zafer, (19 Temmuz 1951).
172 Ulus, Zafer, (21 Eylül 1951).
173 Zafer, (22 Eylül 1951).
174 Ayın Tarihi, Sayı: 216, (Kasım 1951), s. 3.
175 Zafer, (31 Aralık 1951; 30 Ocak 1952).
176 Ulus, Zafer, (6, 8 Şubat 1951).
177 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 13, Kısım: 1, s. 314.
178 Ulus, (2 Mart 1952).
179 Şükrü S. Gürel, Orta-Doğu Petrolünün Uluslararası Politikadaki Yeri, Ankara 1979, s. 76-78.
181 NATO, Belgeler, Ankara, t. y., s. 30.
182 Ayın Tarihi, Sayı: 267, (Şubat 1957), s. 230-31.
183 Ayın Tarihi, Sayı: 253, s. 111.
184 D. P. M. G. M. Z., Dönem: IX, Cilt: 3, (20 Haziran 1950), s. 34.
185 Şükrü Torun, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Arasında Kıbrıs'ın Politik Durumu, İstanbul, 1956, s. 101-102.
186 Zafer, (5 Nisan 1951).
187 Abidin Daver, "İngiltere Kıbrıs'ı Yunanistan'a Veremez", Cumhuriyet (21 Aralık 1951).
188 Ayın Tarihi, Sayı: 250, s. 180.
189 Ayın Tarihi, Sayı: 253, s. 110-123.
190 Zafer, (3 Temmuz 1955).
191 Ayın Tarihi, Sayı: 261, (Ağustos 1955), s. 170-73.
192 Zafer, (28 Ağustos 1955).
193 a.g.t., s. 992-93.
194 Zafer, (11-19 Eylül 1955).
195 D. P. M. G. M. Z., Dönem: IX, Cilt: 156, s. 38-46.
196 A.g.e., Cilt: 162, (24 Ocak 1956), s. 59-70; Zafer (20 Aralık 1955).
197 TBMM Kavanin Dergisi, Dönem: X, Cilt: 38, Kısım: 1, s. 374-75.
198 Ayın Tarihi, Sayı: 264, (Kasım 1955).
199 Ayın Tarihi, Sayı: 263, (Ekim 1955), s. 101.
188 Ayın Tarihi, Sayı: 277, (Aralık 1956), s. 325.
200 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: X, Cilt: 15, s. 351-53.
204 D. P. M. G. M. Z., Dönem: X, Cilt: 222, s. 84-95.
205 Zafer, (13 Şubat 1957).


206 Mustafa Albayrak, "Türkiye'nin Kıbrıs Politikaları (1950-1960)", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XVI, (Mart 2000), Sayı: 46, s. 249-275.
207 a.g.m., s. 261.
208 Zafer, (4 Mayıs 1957).
209 D. P. M. G. M. Z., Dönem: X, Cilt: 188, s. 63.


210 Cumhuriyet (15 Aralık 1957).
211 Albayrak, a.g.m., s. 266.
212 Ulus, (4 Temmuz 1958).
213 Ulus, (12-20 Temmuz 1958).
214 Albayrak, a.g.m., s. 267.
217 Zafer, (12 Şubat 1959).
218 D. P. M. G. M. Z., Dönem: XI, Cilt: 258, (12 Şubat 1959), s. 39-41.
219 Zafer, (20 Şubat 1959).
220 Ulus, Zafer, (20, 24 Şubat 1959).
221 Fahir Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi (1954-1959), Türk Hükümeti ve Kamuoyunun
Davranışları, Ankara, 1963.

222 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 8, (4 Mart 1959, s. 22-24.
223   A.g.e., s. 55-59.
224 Ulus, Zafer, (28 Mart, 4 Aralık, 15 Aralık 1959).
225 Ulus, (16 Aralık 1959).
226 Ayın Tarihi, Sayı: 201, (Ağustos 1950), s. 41.
227 Cevat Geray, Türkiye'den ve Türkiye'ye Göçler ve Göçmenlerin İskânı, Ankara,
228 A.g.e., s. 73.
229 Ayın Tarihi, Sayı: 216, (Kasım 1951), s. 37-38.
230 A.g.e., s. 38-39.
232 Ayın Tarihi, Sayı: 217, (Aralık 1991), s. 88-89.
233 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 1 (10 Aralık 1951), s. 89.
234 A.g.e., s. 90-91.
235  Ayın Tarihi, Sayı: 221 (Nisan 1951), s. 118-120.
236 A.g.e., s. 120.
237 Ayın Tarihi, Sayı: 236, (Temmuz 1953).
238 Ayın Tarihi, Sayı: 237, (Ağustos 1953), s. 550.
239 Kâzım Öztürk, (Derleyen): Cumhurbaşkanlarının TBMM'ni Açış Nutukları, İstanbul 1969, s. 550.
240 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: X, Cilt: IV, Kısım: 2, (27 Şubat 1955), s. 917.
241 Albayrak, a.g.t., s. 1065.

242 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 438.
243 Cumhuriyet (9 Ekim 1957).
244 Ulus, (10 Ekim 1957).
245 Cumhuriyet (27 Kasım 1957).
246 Ulus, (27 Temmuz 1958).
247 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 12, Kısım: 2, (25 Şubat 1960), s. 502.
248 Cumhuriyet (12 Nisan 1960).
249 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 451-452.
250 Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri (1947-1964), Ankara, 1979, s. 193.
251 Ulus, Zafer, (1 Mart 1953).
252 İsmail Soysal, Türkiye'nin Uluslararası Siyasal Bağıtları, Cilt: II, (1945-1990), Ankara, 1991, s. 478.
253 Oral Sander, Balkan Gelişmeleri ve Türkiye, (1945-1965), Ankara 1969 s. 99-100.
254 Halkçı-Zafer, (9 Ağustos 1954).
255 Soysal, a.g.e., Cilt: II, s. 481-485.
256 Sander, Balkan Gelişmeleri..., s. 113-114.
257 A.g.e., s. 133.
258 D. P. M. G. M. Z., Dönem: IX, Cilt: 116, (12 Ocak 1954), s. 42; Albayrak, a.g.t., s. 1081-82.
259 A.g.z., s. 43-44.
259 Mahmut Dikerdem, Orta Doğuda Devrim Yılları, İstanbul 1990, s. 161-162  Zafer, (25 Şubat 1955).
262 Soysal, a.g.e., Cilt: II, s. 490.
263 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: X, Cilt: 3, (2 Nisan 1955), s. 146.
264 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 331.
265 Soysal, a.g.e., Cilt: II, s. 494.

269 Halûk Ulman, "Orta Doğu Buhranı", Ankara Univ. SBF Dergisi, Cilt: XIII, Sayı: 4, (Aralık 1958), s. 232-258.
270 Zafer, (18 Temmuz 1958).
271 Kessings Contemporary Archives, (1957-1958), Volume: XI, P. 16335.
272 D. P. M. G. M. Z., Dönem: XI, Cilt: 234, (9 Ağustos 1958), s. 17.
273 Kürkçüoğlu, a.g.e., s. 123-124.
274 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 4, (26 Temmuz 1958), s. 821.
275 D. P. M. G. M. Z., Dönem: XI, Cilt: 230, (8 Ağustos 1958), s. 63-65.
276 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 4, Kısım: 2, s. 821.
277 Ulus, (17 Temmuz 1958).
278 Albayrak, a.g.t., s. 1098.
279 Ulus, (18 Temmuz 1958).
280 Ulus, (18, 20 Temmuz 1958).
281 Ulus, (20 Temmuz 1958).
282 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 330-331.
283 Albayrak, a.g.t., s. 1104; Ulman, a.g.e., s. 120.
284 Yerasimos, a.g.e., s. 722.
285 Ulus, (21 Mayıs 1953).
286 Ulus, (27 Mayıs 1953).
287 TBMM Tutanak Dergisi, Dönem: IX, Cilt: 24, Kısım: 1, (2 Temmuz 1953), s. 99-102.
288 Albayrak, a.g.t., s. 1108.
289 Sander, Türk-Amerikan İlişkileri., s. 103-104.
290 A.g.e., s. 118.
291 TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: XI, Cilt: 8, (27 Mart 1959), s. 143, 179-183.
292 Soysal, a.g.e., Cilt: II, s. 505.
293 Ulus, Zafer (7, 8 Aralık 1959).
294 Zafer, (10 Aralık 1959).
295 Yakup Kepenek, Gelişimi, Uretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi, Ankara 1983, s. 139.
298 Zafer, (19 Mart, 28 Mayıs, 2 Ekim 1954).
299 Zafer, (3 Nisan, 6 Mayıs; 10, 12 Mayıs 1957).
300 Albayrak, a.g.t., s. 404.
301 A.g.t., s. 614.
302 A.g.t., s. 693.
303 A.g.t., s. 693.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3146 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın