• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/tarih_tarih



Atatürk Döneminde Balkan Politikası (1923-1938) / Yrd. Doç. Dr. Hikmet Öksüz

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş tarihi olan 1923 yılından itibaren, belirli temel hedefleri izleyen, istikrarlı1 ve sağduyulu bir dış politika izlemiştir. Cumhuriyet döneminde Türk dış politikasının esasları Atatürk tarafından belirlenmiş ve şekillendirilmiştir. Laikliği esas alan ve demokratik bir sistemi ülke içinde geliştirmeye çalışan Türkiye,2 önemli devrim ve kalkınma hareketlerine girişmişti. Devrimlerin başarıya ulaşabilmesi için yurt içinde olduğu kadar uluslararası alanda da barış ortamına ihtiyaç vardı.3

Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası politikaya galipler ve mağluplar arasındaki kutuplaşma egemen olmuştur. Galipler yeni tesis edilen uluslararası düzenin her ne pahasına olursa olsun devamını savunurlarken, mağluplar kendilerine dikte ettirilen ağır şartlara tepkiliydiler.4 İşte böyle bir ortamda dünya o günkü uluslararası düzenin değişmesinden yana olan (revizyonist) ve değişime karşı olan (anti revizyonist) devletler olarak iki kampa ayrılmıştı.

Böyle bir uluslararası ortam içinde Türkiye'yi yönetenler duygusal davransaydılar "revizyonist" kampa katılmak için gerekçeler bulabilirlerdi. Ancak, Atatürk yönetimi Türkiye'nin sınırlarını yeterli kabul ederek ülkeyi yeni maceralara sürükleyebilecek tutumlardan kaçınmış,5 uluslararası hukuka ve işbirliğine saygı göstermenin yanı sıra, gerçekçi bir dış politikanın da yürütücüsü olmuştur.

Misak-ı Millî hedefleri çerçevesinde düşman işgaline son vererek bağımsızlığını kazanan Türkiye, "Yurtta Barış Dünyada Barış" ilkesi doğrultusunda başta komşuları olmak üzere tüm ülkelerle, birbirlerinin egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığına saygı kuralları içinde iyi ilişkiler geliştirmeyi esas almıştır. Atatürk hararetli bir barış taraftarı olmakla beraber, barış meselesinde hiç de hayalci olmamıştır. Yani, her ne pahasına olursa olsun barış isteyen bir "pasifist" değildir. Atatürk'ün barış politikası, "güvenlik" kavramı ile iç içedir. Barış politikası, Türkiye'nin güvenliği politikası ile daima beraber yürümüştür.6

1923'ten 1930'lu yılların başına kadar Türkiye'nin dış politikası Lozan Antlaşması'nın etkisi altında kalmıştır. Bu süre içinde Türkiye'nin dış ilişkileri uluslararası ilişkilerin genel seyrinden çok, tek tek devletlerin Türkiye'ye karşı izledikleri politikaya ve davranışlara göre düzenlenmiştir. 1930'lu yılların başından 1938'e kadar geçen devrede ise Türkiye, komşusu olan veya olmayan bütün devletlerle iyi ilişkiler kurmuş ve uluslararası camia içinde diğer bağımsız devletler gibi eşit bir statü kazanmıştı. Bu dönemde uluslararası ilişkilerde yeni görülen gelişmeler Türkiye'nin daha aktif bir dış politika izlemesini gerektirmişti.7

1930-1938 yılları arası dönemde Türkiye genel barışa önem verdiği kadar bölgesel barışa da büyük önem vermiştir. Çünkü bölgesel barış Türkiye'nin güvenliği açısından birinci derecede öneme sahipti. Bölgesel barışta Türkiye için en öncelikli bölge Balkanlar'dı.

Bir Balkan ülkesi olan Türkiye, Balkanlar'la tarihten kaynaklanan yakın ilişkilere sahiptir. Türkiye, Misak-ı Millî esaslarına sadık kalarak sınırları dışında kalan Balkanlar'daki eski toprakları üzerinde hak iddia etmemiş, Lozan Antlaşması'nda belirlenen statükonun korunmasını Balkanlar'da izlediği politikanın temeli yapmıştır.8

Milliyetçilik duygusunun ağır bastığı, Ortodoks Kilisesi'nin etkin olduğu ve ekonomik gerginliğin hat safhada olduğu Balkanlar'da9 imparatorluk kalıntıları üzerinde kurulan ulus devletler, sosyal ve etnik sorunlarla da uğraşmak mecburiyetinde kalmışlardır.10 Bundan dolayı bir mozaik görünümünde olan Balkan ülkeleri arasında bir birlik oluşamadığı gibi komşu devletler arasında bir veya birkaç problem hep gündemde kalıyordu.

Lozan Antlaşması ile Balkan ülkeleri ile olan sınırlarını büyük ölçüde halleden genç Türkiye Cumhuriyeti, Balkan ülkeleri ile karşılıklı saygı ve güvene dayanan iyi komşuluk ve işbirliği sürecini başlattı.11 Bu çerçevede Balkan ülkeleri ile uzun bir süreden beri kesilmiş olan ilişkilerini yeniden kurmak için Türkiye, Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'te Ankara'da; Bulgaristan ile 18 Ekim 1925'te Ankara'da Dostluk Antlaşması ve Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da Barış ve Dostluk Antlaşması'nı imzalamıştır.12

Türkiye, 1930'da Yunanistan ile olan sorunlarını çözdükten sonra Balkanlar'da iyi ilişkiler içinde olmadığı devlet kalmamıştı. 1923-1933 yılları arasında Balkan Konferanslarının toplanmasında ve 9 Şubat 1934'te Balkan Paktı'nın imzalanmasında Türkiye etkin bir rol oynamış ve Balkanlar'da güvenlik sistemi oluşturma çabalarını yoğunlaştırmıştır.13

1. İkili İlişkiler Çerçevesinde Türkiye ve Balkan Devletleri

Lozan Barış Antlaşması ile varlığını uluslararası arenada kabul ettiren Türkiye, tarihinin ve coğrafyasının kendisine yüklemiş olduğu sorumluluğu yerine getirebilmek için içeride güçlü ve çağdaş bir devlet olma yolunda adımlar atarken, dışarıda da barışa katkıda bulunabilmeye yönelik roller üstlenmiştir.

19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar geçen sürede imparatorluklar coğrafyasından ulus-devletler coğrafyasına dönüşen Balkanlar'da bir türlü sağlanamayan istikrarı ve barışı sağlayabilmek ve bunu bölgesel iş birliğine dönüştürebilmek için Türkiye samimi ve yapıcı bir uğraş vermiştir. Bu çerçevede Balkan devletleri ile olan ikili ilişkilerini kaygan zeminlerden çıkartıp sağlamlaştırmaya çalışırken, aynı zamanda ön yargılardan uzak ve bütün Balkan devletlerine eşit mesafede bir politikanın takipçisi olmuştur.

1.1. Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Atatürk döneminde Türkiye 1930'ların başlarına kadar hiç bir ittifaka dâhil olmamıştı. Ancak 1929 ekonomik bunalımına bağlı ve Avrupa'daki gelişmelere paralel olarak yeni bir yol tercih edildi.14 1930'ların başlarında Balkanlar'da daha geniş anlamda bölgesel iş birliğine dayalı antlaşmalar yapma yolunda atılan adımlar Türk dış politikasının esasını teşkil ediyordu.
Türkiye'nin Balkanlar'a yönelik başlatmış olduğu yeni politikanın ilk ayağı Yunanistan ile Lozan'dan kalan sorunlarını çözmek olmuştur. Nüfus Mübadelesi sorunu ve Türkiye'den kaçan rejim muhaliflerinin Yunanistan'da yuvalanması 1923'ten 1930 yılına kadar Türk-Yunan ilişkilerinin düzelememesinin en belirgin sebeplerini oluşturur.15

Ancak, 1920'li yılların sonlarına doğru Türk-Yunan ilişkileri yumuşamaya başlamıştır. Türk-Yunan ilişkilerinin yumuşamasında ve iş birliği zemininin oluşmasında İtalya önemli bir rol oynamıştır. Çünkü İtalya, bu dönemde Doğu Akdeniz'de bir ittifak sistemi kurmak istiyordu. Bu sistemin içine bölgenin iki önemli devletini Türkiye ve Yunanistan'ı da almak istiyordu.16
İtalya, Türkiye ile Yunanistan arasında Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması yapılmasını ve iş birliğine bir süre sonra Bulgaristan'ın da alınmasını istiyordu. Böylece İtalya, Balkanlar'ın güneyinde oluşacak bu sistemle Küçük Antant'a (Yugoslavya, Romanya, Çekoslovakya) karşı bir denge kurmuş olacaktı.17 Batılı devletlerle ilişkilerini yeniden düzenlemek isteyen Türkiye, bu teklife sıcak baktı ve antlaşmaların ayrı ayrı yapılmasını uygun buldu. Zaten Bulgaristan'ın kabul etmemesi yüzünden Bulgar-Yunan Antlaşması da gerçekleşemiyordu.18

1928 yılında Venizelos'un tekrar siyasete dönmesi Yunanistan'ın dış politikasında önemli bir değişiklik yarattı. Venizelos, Türkiye ve Yunanistan arasında nüfus mübadelesi tartışmasının yararsız olduğunu düşünmeye başlamıştı.19 Zaten Bulgaristan'ın izlemekte olduğu "revizyonist" tutum Yunanistan'ın Türk dostluğuna olan ihtiyacını arttırmaktaydı.20

Uzun ve yorucu bir şekilde süren tartışmalar 10 Haziran 1930 tarihinde yapılan Ankara Antlaşması ile sonuçlandı. Böylece geldikleri tarih ve doğdukları yer ne olursa olsun İstanbul'daki Rumlar ile Batı Trakya'daki Türkler "etablis"21 kapsamına alınarak mübadele dışı tutulmuşlardır. Konuyla ilgili olarak İsmet Paşa, TBMM'de yapmış olduğu konuşmasında şöyle bir değerlendirmede bulunmuştu:

"Etablis meselesinden birçok fedakarlık yapmışız. İstanbul'da bulunan mübadillerden bir kısmı daha gitmek lazım gelirken kalmış olabilir. Amma nihayet insanların gidip gelme meselesi de birçok ızdırap ve hazin bir mevzudur. Sırf vatandaş nokta-i nazarından ve beşeri olarak söylüyorum: Buradaki kâr veya zarar uzun boylu münakaşa, mütalaa edilecek bir mesele değildir. Ve bilhassa böyle uzlaşma günlerinde, havanın yumuşayacağı günlerde vatandaşlara bir kısmı az veya fazla kaldığı gibi bir nazar atfı asla caiz değildir. Şimdi size işin siyasî cihetini söylemeliyim. Bu itilafname yalnız iki tarafın vatandaşlarına taalluk eden bir mesailin tasfiyesini ifade etmiyor. İki taraf da alışılmış uzun mücadelelerin uyuşma ile bitmesini, rıza ve muvaffakatla tarafeynin yek diğerini memnun ederek anlaşmasını ve geçmiş hesapların tasfiye edildiğini gösteriyor. Mesele bilhassa bu nokta-i nazardan mütalaa edilmelidir. Yunanistan ile bizim münasebatımızda bizi ihtilaflı ve ayrı ve menfaatlarımızı zıt bulunduracak bir mahiyet ve bir sebep yoktur."22

Böylece Türk-Yunan "Ahali Mübadelesi" işinin tasfiyesi hakkındaki 10 Haziran 1930 tarihli antlaşma'nın bağlanması Türkiye ile Yunanistan arasında geniş ölçüde anlaşma zemini hazırlamıştı.23 Kısa bir süre sonra Yunan Başbakanı E. K. Venizelos, 27 Ekim-1 Kasım 1930 tarihleri arasında Ankara'yı ziyaret etmiş ve bu ziyaret sırasında imzalanan 30 Ekim 1930 tarihli antlaşmalarla, Türk-Yunan dostluğunun temelleri atılmıştır.24

1930'dan başlayarak Türk-Yunan ilişkilerinde bir yakınlaşma ve iş birliği döneminin açılması, kuşkusuz, bu iki ülkenin liderlerinin tutum ve niyetleri ile de bağlantılıydı. Atatürk, yeni bir Balkan politikasını başlatmak üzereydi ve bunun ilk adımının, Yunanistan'la birlikte atılması gerektiğini düşünüyordu. Yunanistan'da ise, uzunca bir aradan sonra, 1928'de, artık "olgun" bir Venizelos yeniden Yunan politikasına yön veren önder konumuna gelmişti ve başlıca amacı, iktisadi ve toplumsal güçlükler yaşayan Yunanistan'ı, bütün komşularıyla iyi ilişkilere kavuşturmaktı.25

Türk-Yunan dostluğunun bu şekilde gelişmesi Balkanlar'ın politik havasını da değiştirmiştir. O zamana kadar Avrupa'nın barut fıçısı sayılan bu bölgede artık dostluk ve iş birliği havası esmeye başlamıştı.26
Türk-Yunan dostluğu Venizelos'un başbakanlıktan ayrılmasından sonra27da devam etmiştir. Yeni Başbakan Çaldaris ve Dışişleri Bakanı Maximos 1933 Eylülü'nde Ankara'yı ziyaret etmişler ve 14 Eylül 1933 günü iki ülke arasında "İçten Antlaşma Paktı" imzalanmıştır.28

Türk-Yunan yakınlaşması Avrupa'nın büyük devletlerinin bloklaşmaya başladıkları bir dönemde Balkan devletlerini bir araya getirerek Balkan Birliği'nin temelini oluşturmuş ve 9 Şubat 1934'te Balkan Paktı'nın imzalanmasına vesile olmuştur. Böylece Türkiye ve Yunanistan, ikili antlaşma bağlarından ayrı olarak, bir de çok yanlı bir bağlaşmanın ortakları oluyorlardı.29 Atatürk döneminde Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan son antlaşma 30 Ekim 1930 tarihli Dostluk ve 14 Eylül 1933 tarihli İçten Antlaşma Paktı'na ek olarak akdedilen 27 Nisan 1938 tarihli Antlaşmadır.30

Kısa sayılabilecek bir süre içerisinde gerçekleştirilen bu antlaşmalar ile Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihi rekabet sona eriyordu.31 Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı'na doğru sürüklendiği bir ortamda Türkiye ile Yunanistan'ın barış ve uzlaşma örneği sergilemesi genel ve bölgesel barış adına son derece önemli ve olumlu bir gelişmeydi.

1.2. Türkiye-Bulgaristan İlişkileri

Türk-Bulgar ilişkileri, Balkan Savaşları'ndan sonra normale dönmüş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında iki taraf aynı ittifak içerisinde yer almıştı. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ve 1919'da Neuilly Barış Antlaşması'nı imzalayan Bulgaristan, zor şartlarda olmasına rağmen Türk Kurtuluş Savaşı'na sınırlı destek verdi.32 Alexandre Stambulisky Hükümeti, Ankara hükümetine 1921'in başlarından itibaren Sofya'da resmi bir temsilcilik bulundurma imkânı tanımıştı.33

Alexandre Stambulisky Hükümeti (1919-1923) zamanında Bulgaristan'da yaşayan Türkler -azınlık statüsünde- tarihlerinin en iyi dönemini yaşamışlardı. Ancak 9 Haziran 1923 ihtilali ile Stambulisky Hükümeti devrilince, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin durumları yeniden kötüleşmeye başlamıştı.34

Lozan'dan sonra iki komşu ülke arasında gelişen iyi komşuluk ve dostluk arzusu 1925 yılında savaş sonrasının ilk Dostluk Antlaşması'nın imzalanmasını sağlamıştır. Yürürlüğe giren Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması, Türkiye'nin pek çok devletle yaptığı üzere iki devlet arasında 'bozulmaz bir dostluk' ve Devletler Hukuku ilkelerine uygun biçimde diplomasi ilişkileri kurulacağını, bir Ticaret, bir Oturma ve bir Hakem Antlaşması yapılacağını belirtmekteydi.35

"Yurtta Barış Dünyada Barış" ilkesine uygun olarak Türkiye bütün komşuları ile dostluk ilişkileri kurma ve geliştirme politikası gütmekteydi. Bu çerçevede Türkiye'nin Yunanistan ve Yugoslavya ile ilişkilerini iyileştirmesi, Bulgaristan'ın hoşuna gitmemiştir. Fakat Türkiye, politikasına sadık kalarak Bulgaristan'ı tedirgin etmeyecek şekilde davranmış ve 6 Mart 1929 tarihinde Türkiye ile Bulgaristan arasında "Tarafsızlık, Uzlaştırma, Yargısal Çözüm ve Hakemlik Antlaşması" imzalanmıştır. Bu antlaşma 1925 Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması ile kurulan bağları daha da kuvvetlendirmişti.36

1931 yılında Bulgaristan Başbakanı Muşanov'un Ankara'yı ve 1933 yılında İsmet Paşa başkanlığındaki bir heyetin de Sofya'yı ziyareti iki ülke arasındaki ilişkileri iyi bir havaya sokmuştur.37 Türkiye, Balkan Paktı görüşmeleri sırasında Bulgaristan'ı da bu birliğe katmak için samimi bir gayret göstermiş, ancak istenilen sonuç alınamamıştı. Konuyla ilgili olarak Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras'ın yorumu şöyleydi:

"Türkler, Bulgarlar'ın Balkan Birliği'ne katılmalarını can-ı gönülden istiyor; bu maksatla Bulgarların memnun edilmesi için Yugoslavların ve Rumenlerin tavizlerde bulunmasını bile diliyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan Bulgarların az çok yaralı çıktığı bilindiği için, bunun ne anlama geldiğini de Türkler iyi bildiği ve herkesten daha iyi anladığı için onlara iyi davranmayı sürdürüyordu38".

1934 yılında Sofya'da, Sofya Metropoliti'nin başkanlığı altında kurulan "Trakya Komitesi"nin yayınlamış olduğu beyannamede "dünya durdukça ve Bulgaristan yaşadıkça Trakya üzerindeki Bulgar iddiaları devam edecektir" şeklindeki ifade39 ve bazı Bulgar gazetelerinin Doğu Trakya üzerindeki tahrikleri40 iki ülke arasında soğukluk yaratmıştır. Ayrıca 1935'te, darbe ile kurulan diktatörlük yönetiminin Bulgaristan'da yaşayan Türklere baskı uygulaması41 da iki ülke arasındaki ilişkilere olumsuz bir şekilde yansımıştır. Ancak, çok geçmeden iki ülkenin üst düzey yöneticilerinin basın yoluyla yapmış oldukları açıklamalar gerginleşmeye başlayan havayı yumuşatmış; Başbakan İsmet İnönü ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın Yugoslavya'dan dönüşlerinde 20 Nisan 1937 tarihinde Sofya'yı ziyaret etmeleri bunu pekiştirmiştir.42

Türkiye'nin takip etmekte olduğu "Balkan Diplomasisi"nin devamlılığı çerçevesinde Mayıs 1938'de Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Yunanistan ve Yugoslavya'dan sonra Bulgaristan'ı ziyaret ederler. Onlar, Çar Boris ve Başbakan Köseivanof ile Bulgaristan'ın silahlanmasını sınırlayan hükümlerin kaldırılması ve Balkan Paktı'na mensup diğer ülkelerle ilişkilerinin iyileştirilmesine yönelik görüşmelerde bulunurlar. Bulgaristan, Türkiye'nin girişimini memnuniyetle karşılar ve Bulgaristan ile Balkan Paktı Konseyi arasında bir dizi görüşmelerden sonra 31 Temmuz 1938'de Selanik Antlaşması imzalanır. Bu antlaşma gereğince, Bulgaristan'ın silahlanmasına konulan sınırlamalar kaldırılıyor; Bulgar-Türk ve Bulgar-Yunan sınırları boyunca silahsızlandırılmış olan bölge kaldırılıyor; Bulgaristan ve Balkan Paktı'nın diğer üyeleri, kendi karşılıklı ilişkilerinde kuvvete başvurmama yükümlülüğünü üstleniyorlardı.43

Balkanlar'da Bulgaristan ile en iyi ilişkiler içerisinde olan ve toprak sorunu olmayan Türkiye, Bulgaristan'ı da Balkan Birliği'ne katarak Balkanlar'ı yanaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı'nın dışında tutmaya çalışmıştır.

1.3. Türkiye-Romanya İlişkileri

Dış politikada bağımsızlığına kayıtsız ve şartsız saygı gösterilmesi şartıyla bütün dünya ile iyi geçinmek ve barışa hizmet etmek amacında olan Türkiye, Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra Romanya ile iyi ilişkiler içerisine girmiştir.44

Romanya, Birinci Dünya Savaşı'ndan Müttefiklerin desteği ile çok kazançlı çıkmış ve geniş bir toprağa sahip olmuştu. Bu nedenle "statükocular" arasında yer almış, Çekoslovakya ve Yugoslavya ile birlikte, "Macar revizyonculuğu"na karşı "Küçük Antant"ı yapmıştı. Balkanlar'da da Güney Dobruca ve Besarabya konularında Bulgaristan ve Sovyetler Birliği ile problemleri vardı.45

Lozan'dan sonra Türk-Romen ilişkileri karşılıklı saygı çerçevesinde gelişmiş ve Balkanlar'da istikrarın korunmasına büyük katkıda bulunmuştur.46 Türkiye, Yunanistan ile anlaşıp Balkanlar'da "statükocu" bir politika izleyince Romanya ile de doğal olarak yakınlaşma sürecine girmiştir. İki ülke arasında 1929'da Oturma, Ticaret ve Deniz Ulaşımı Sözleşmesi ve 18 Eylül 1930'da Bükreş'te "Mezarlıkların Korunmasına İlişkin Antlaşma" imzalamıştır.47

20 Mayıs 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu'nca 125 lira maaş ve 45 lira tahsisatla boş bulunan Bükreş'e birinci sınıf elçi olarak atanan Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, uzun yıllar (1944'e kadar) Türk-Romen ilişkilerinin güçlendirilmesine katkıda bulunmuştur.48

Atatürk'ün Balkan ülkeleri arasında dostluk ve iş birliğini geliştirip, Güneydoğu Avrupa'da kollektif savunma sistemini kurmaya yönelik politikası49 Titilescu'nun yönlendirdiği Romanya'nın dış politikası ile örtüşüyordu. Romanya Dışişleri Bakanı Titilescu, 15 Ekim 1933'te Ankara'ya gelmiş ve Türkiye ile Romanya arasında 17 Ekim 1933 tarihinde "Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaşma Antlaşması"50 imzalanmıştı. Bu antlaşma iki ülke ilişkilerini güçlendirmekte ve Balkanlar'daki iş birliği ve barış politikasının temel taşlarından birisini teşkil etmekteydi.51 Bu antlaşma 1934 Balkan Paktı'na, 1935'te Köstence Limanı'ndan transit için bir protokole ve 1936 yılında Dobruca Türklerinin göçlerini düzenleyen bir sözleşmeye kaynaklık etmiştir.52

Titilescu'nun 1933'teki Ankara ve Tevfik Rüştü Aras'ın 1934'teki Bükreş'i ziyareti ve temasları53 Türk-Romen dostluğunu pekiştirmiştir. İki ülke arasındaki dostluk 1936 Montreux Konferansı'nda da kendini göstermiş ve Romanya delegasyonu Boğazlar'a yönelik Türk isteklerini desteklemiştir.54

Buna koşut olarak Sovyet Rusya ile Romanya arasındaki Besarabya sorununa da Türkiye'nin yapıcı bir katkısı söz konusudur. Birinci Dünya Savaşı'ndan beri iki ülke arasında devam etmekte olan Besarabya sorununda Romanya, Türkiye'nin dostluğuna güvenerek ve tavsiyelerine uyarak Sovyetler Birliği ile iyi geçinme siyasetine yönelmiştir. Böylece bu sorun kuvvete başvurulmadan halledilme yoluna girmiştir.55 Ancak, Besarabya konusu İkinci Dünya Savaşı öncesi Romanya ile Sovyet Rusya arasında yine önemini ve hassasiyetini korumaya devam etti.

Türk-Romen ilişkileri Titilescu'nun görevden uzaklaştırılmasından sonra (1936) da iyi bir atmosferde gelişmeye devam etmiştir. 1937 yılında Romanya'nın yeni Dışişleri Bakanı Victor Antonescu'nun Ankara'ya yapmış olduğu ziyaret sırasında Atatürk şu değerlendirmede bulunmuştu:

"Her gün kudreti daha artan bir Romanya'yı bütün kalbimizle isteriz. Dostluğumuz o kadar sıkı ve emindir ki, Romanya daha kuvvetli oldukça biz de kendimizi daha kuvvetli addederiz."56

Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın Mayıs 1937'de Bükreş'i ve Romanya Kralı Carol'un İstanbul'u ziyareti Akdeniz meselelerinin canlı olduğu, Lehistan'ın (Polonya) Doğu Avrupa'da Balkanlar'ı da içine alacak şekilde birtakım organizasyonlara giriştiği dönemde, barışın korunması ve ortak menfaatler açısından büyük öneme sahipti.57 Atatürk'ün vefatı Romanya'da büyük bir üzüntü yaratmıştır, "21 Kasım 1938" Romanya'da ulusal matem günü ilân edilmişti.58

İkinci Dünya Savaşı öncesi Türk-Romen ilişkileri Atatürk'ün "Yurtta Barış Dünyada Barış" ilkesi çerçevesinde oldukça iyi bir ortamda seyrediyordu.

1.4. Türkiye-Yugoslavya İlişkileri

Yaklaşık 500 yıl Osmanlı Devleti'nin hakimiyetinde kalan Yugoslavya toprakları ile Osmanlı toprakları arasındaki doğal irtibat Balkan Savaşları (1912-1913) sonucunda Makedonya ve Batı Trakya'nın elden çıkması ile kesilmiştir.59

Birinci Dünya Savaşı'nın taraf ülkelerinden birisi olması açısından Lozan Konferansı'na katılan Yugoslavya60 Barış Antlaşması'nı imzalamamıştı. Bundan dolayı Türkiye ile Yugoslavya arasındaki savaş durumu devam ediyordu. 28 Ekim 1925 tarihinde Ankara'da imzalanan "Dostluk Paktı" ile iki ülke arasındaki savaş durumuna son verilmiştir. Bundan sonra ikili ilişkiler giderek gelişecektir.

İki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesinde her ikisinin de Balkanlar'da statükonun korunmasını savunmalarının payı büyüktür.61

Balkan devletleri arasında başlayan yakınlaşma sürecinde Yunanistan ve Romanya'dan sonra Yugoslavya ile de, dostluğun ötesinde bir "saldırmazlık" ve uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümü yöntemlerini içeren yeni bir bağıta gerek görülmüştü.62 Böyle bir antlaşmanın hazırlıkları sürerken Yugoslavya Kralı Alexandre'ın İstanbul'u ziyareti (Ekim 1933) ve Atatürk ile yapmış olduğu görüşme, iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkilemiş ve Balkan Birliği'nin kurulmasına katkıda bulunmuştur.63

Kasım 1933 tarihinde Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey'in Belgrad'a yapmış olduğu ziyaret oldukça iyi bir havada geçmiş64 ve 27 Kasım 1933'te Belgrad'da Türkiye ile Yugoslavya arasında "Dostluk, Saldırmazlık, Adli Tesviye, Uzlaşma ve Tahkim Antlaşması" imzalanmıştır.65

Türkiye ile Yugoslavya'nın sınır komşusu olmamalarından dolayı aralarında önemli bir anlaşmazlık konusu yoktu. Ancak, iki ülke arasında askıda olan meseleler yok değildi, Yugoslavya'daki Türk emlâki işi bunların başında geliyordu.66 Belgrat'ta 27 Kasım 1933'te imzalanan antlaşmadan sonra yayınlanan resmi bildiride: Türkiye ve Yugoslavya Dışişleri Bakanları Milletlerarası durumu ve özellike Balkanlar'daki vaziyeti aralarında görüşerek her iki hükümetin aynı barış ve intizam ilkelerine ve Milletlerarası antlaşmalara saygı gösterilmesi esasına bağlı olduklarını müşahede etmişlerdir. Türkiye ile Yugoslavya arasında yapılan antlaşma zaten aralarında mevcut olan devamlı dostluk ilişkilerini güçlendirecek ve aralarında da ha da kuvvetli bağlar kurulmasına temel olacaktır67 deniliyordu.

Türk-Yugoslav dostluğu Tevfik Rüştü Bey'in 1934 Şubat'ında Belgrad'a yaptığı ziyaret sırasında68 kendini iyice göstermiş ve bu dostluğun semeresi 9 Şubat 1934'te Balkan Paktı'nın imzalanmasında alınmıştır.69

İki ülke arasındaki ikili ilişkiler 6 Haziran 1934'te imzalanan "Suçluların İadesi Mukavelenamesi"70 ve 3 Temmuz 1934'te imzalanan "Adli, Medeni ve Ticari İlişkilere Dair Mukavelename"71 ile olumlu yöndeki gelişmesini devam ettirmiş ve Yugoslavya Başbakanı Stoyadinoviç 28 Ekim 1936'da Ankara'yı ziyaret etmiştir.72

Stoyadinoviç'in ziyareti sırasında Atatürk, Yugoslav gazetecilere Türk-Yugoslav dostluğu hakkında şu demeci vermişti:

"Görüyorsunuz ki ve müşahede etmişzinizdir ki, Türk devlet adamları ve Türk milleti Yugoslav milletine, Yugoslav Devleti'ne ve Yugoslav hükümetine karşı en samimi hisler beslemektedir. Türkiye ile Yugoslavya arasında mevcut sağlam münasebetler, bütün Balkan milletleri arasında mevcut olması iktiza eden münasebetlerdendir. Balkanlar bu ideale doğru ne kadar fazla yükselirlerse, saadet ve terakkileri o nispette artar."73

Balkanlar'da barışın korunması ve Stoyadinoviç'in ziyaretinin iadesi olarak 12 Nisan 1937'de Başbakan İnönü ile Dışişleri Bakanı Aras, Belgrad'ı ziyaret etmişlerdir. Bu ziyaret sırasında yapılan görüşmelerde daha çok uluslararası durum ve Balkan Birliği'ni ilgilendiren konular üzerinde durulmuştur.74

Türkiye-Yugoslavya ilişkileri örneğinde görüldüğü üzere Atatürk döneminde Türkiye, bir taraftan barışı korumak, diğer taraftan komşularıyla dostluk ve beraberlik içinde yaşamak için üzerine düşen görevi fazlası ile yapmaya çalışmıştır.

1.5. Türkiye-Arnavutluk İlişkileri

Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye ve Arnavutluk toprakları işgal altına girince her iki toplum da öz gücüne dönmüş ve ona dayanarak ulusal ve demokratik yönetimler kurmakla uğraşmışlar, bağımsızlık mücadeleleri içine girmişlerdi. Arnavutluk'un merkezi kentlerinden Lushniya'da 28-31 Ocak 1920 tarihlerinde toplanan Ulusal Kurultay'ın çalışmaları sonucunda parlamenter Arnavutluk hükümeti kurulurken; Türkiye'nin kalbi Ankara'da da TBMM hükümeti oluşturuldu.75

Büyük siyaset ve savaş stratejisi uzmanı Mustafa Kemal Paşa, demokratik Arnavutluk hükümeti ile siyasî, askerî, kültürel ve ekonomik ilişkiler kurdu. Çünkü o sıralarda yakın ve uzak düşmanlar ortaktı.76

Mustafa Kemal Paşa, 9 Aralık 1920'de Arnavutluk'a Kurmay Albay Selahattin Saip ve Hamdi Beyler idaresinde 25 kişilik bir askeri heyet gönderdi. Bu heyetin görevi, yeni kurulan Arnavutluk Ordusu'nu modernize etmekti.77 Bu ilişkinin kurulmasını istemeyen Batılılar, "Mustafa Kemal Paşa, Arnavutluk'u yine Ankara hükümeti'ne mi bağlamak istiyor? Ya da Balkanlar'da küçük bir Türkiye mi kurmak istiyor? "78 şeklinde sesler yükseltmeye başlamışlardı. Bu konuda Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1921 günü TBMM'de yapmış olduğu konuşmada şunları söylüyordu:

"...Arnavutluk halkı ile, asırlarca beraber yaşadık. Uzun zamanlar, kendileri ile hayat birliği ve mukadderatı yaptık. Bu kardeş millet ve hükümetin maruz kaldığı zor ve elim durumlardan kurtulması için, gerekli önlemler alınacak ve Arnavutlar da Balkanlar'da layık oldukları yerlerini alacaklardır. Zira her iki ülke de ortak güvenlik alanı içinde bulunmaktadır."79

Bu dostane ilişkiler zamanla daha da gelişmiş, 15 Aralık 1923 günü Ankara'da Türkiye-Arnavutluk Dostluk Antlaşması, İkamet ve Tabîyet Sözleşmesi yapılmıştır.80 Yapılan antlaşma ve sözleşmeler, 1925 yılında yürürlüğe girdi ve 1926 yılında iki genç cumhuriyet arasında diplomatik ilişkiler kuruldu.81

1925'te kurulan Arnavutluk Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler 1928 yılına kadar olumlu bir biçimde gelişmişti. Ancak, Arnavutluk Cumhurbaşkanı Ahmet Zogo'nun, 1 Eylül 1928 günü Krallığını ilân etmesi, Türk-Arnavut ilişkilerini soğutmuştur. Türkiye genç bir Cumhuriyet'ti ve Türk yöneticileri cumhuriyet konusunda çok duyarlıydılar. Ahmet Zogo'nun bu hareketi Türkiye tarafından "Cumhuriyet hainliği" olarak nitelendirildi ve Atatürk Tiran Elçisi Tahir Lütfi Bey'i 3 Ekim 1928 günü geri çekti.82

Atatürk, cumhuriyete bağlılık andını çiğnemiş olan Ahmet Zogo'yu sert bir biçimde eleştiriyor ve tek başına kalsa bile Zogo'nun Krallığı'nı tanımayacağını açıklıyordu.83 Böylece Türkiye ile Arnavutluk arasında bir çeşit soğuk savaş dönemi başladı ve Türk-Arnavut gerginliği 3 yıl kadar sürdü.84 İki ülke arasındaki ilişkiler 20 Ekim 1931'de İstanbul'da toplanan İkinci Balkan Konferansı'nda normale dönmeye başlamıştır. Türk-Arnavut ilişkileri 1933 yılına kadar "telgraf diplomasisi"85 ile onarılmış ve diplomatik diyalog yeniden başlatılmıştır. Bu süreçte Arnavutluk'un yeni Ankara Elçisi Cavit Leskoviki 14 Mayıs 1933 günü güven mektubunu Cumhurbaşkanı Atatürk'e sunmuştur. Atatürk kabul sırasında şunları söylemiştir:

".Birbirlerine asırlık samimi bağlarla bağlı iki milletin karşılıklı dostluk ananeleri çok kuvvetlidir. Bu ananeler milletlerimizin menfaatleri kadar sulh maksadına da uygun düşen her gayreti kolaylaştıracak mahiyettedir."86

1933 yılında Balkanlar'da önemli diplomatik gelişmeler göze çarpmaktaydı. Atatürk'ün, Balkanlar'ı bir barış ve güvenlik bölgesi durumuna getirme politikası bu dönemde sonuçlarını vermeye başlamış ve Türkiye ile Balkan ülkeleri arasında peşpeşe Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmaları imzalanmıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti 10. yıldönümünü, Balkanlar'daki bu genel dostluk havası içinde kutlamıştır.

Balkan ülkeleri arasında başlatılan iş birliği süreci sonunda 9 Şubat 1934'te dört Balkan ülkesi arasında Balkan Paktı imzalanmıştır. Pakt, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında yapılmıştı. Bulgaristan ve Arnavutluk bunun dışında kalmışlardı. Balkan Paktı'nın imzalanmasından az sonra, Atatürk Genel Sekreteri Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey'i Türkiye'nin Tiran elçiliğine atadı. Atatürk, kendi yakın çalışma arkadaşını Tiran'a yollarken, Balkan Paktı'nın kurulduğu bir dönemde Arnavutluk'a da önem verdiğini göstermek ve Arnavutların gönüllerini kazanmak istemişti.87

Böylece Türkiye-Arnavutluk ilişkilerinde Arnavutluk'un İtalya'nın işgaline uğradığı 7 Nisan 1939 tarihine kadar sürecek yeni bir dönem başlamış oluyordu.

2. Avrupa'da Meydana Gelen Gelişmeler ve Balkanlar'a Etkileri

İki savaş arası dönem uluslararası ilişkilerde en çok dikkati çeken husus dünyanın revizyonist ve antirevizyonist devletler olarak iki kampa bölünmüş olmasıdır.88

Yeniden kamplaşmaya başlayan dünyayı yeni bir savaştan alıkoymak maksadıyla gerçekleştirilen silahsızlanma çabaları önemli engellerle89 karşı karşıya kalmış ve 1933 yılına kadar sürdürülmüştür.

Bu dönem içerisinde "Washington Deniz Silahsızlanması Konferansı", "Londra Deniz Silahsızlanması Konferansı", "Locarno Antlaşmaları", "Briand-Kellogg Paktı", "Litvinof Protokolu" ve "Kara Silahsızlanması Konferansı" yapılmıştır.

İki dünya savaşı arasındaki silahsızlanma girişimlerine bakıldığında, savaşların askeri araçlarının dizginlenmesine, bu savaşlara asıl neden olan siyasal uyuşmazlıkların çözümlenmesinden ve ortak bir güvenlik anlayışı geliştirilmesi çabalarından çok daha fazla önem verildiği ve bunun sonucunda da idealist beklentilerin büyük bir hezimete uğradığı görülmektedir.90

Birinci Dünya Savaşı sonrası bloklaşma hareketleri Tuna ve Balkanlar bölgesinde de kendini göstermiştir. Bu bölgede Almanya'nın başını çektiği revizyonist grup içerisinde Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan yer alırken, bunlara karşı Fransa'nın önderliğinde Çekoslavakya, Romanya ve Yugoslavya antirevizyonist bloku meydana getirmiştir.

Balkanlar ve Tuna bölgesinde 1921 yılında Çekoslovakya, Romanya ve Yugoslavya arasında "Küçük Antant" kurulunca Fransa bunu Almanya'ya karşı kullanmak istemiştir. Fransa, 25 Ocak 1924'te Çekoslovakya, 10 Haziran 1926'da Romanya ve 11 Kasım 1927'de Yugoslavya ile yaptığı ikili antlaşmalarla Küçük Antant'a bağlandı. Fransa'nın nüfuz alanına giren Küçük Antant'a bağlı devletler, o tarihten itibaren tüm uluslararası gelişmelerde, revizyonist hareketleri engellemek ve yeni uluslararası düzeni korumak amacı ile birlikte hareket etmeye başladılar. 1929'da süreli olmaktan çıkan Küçük Antant, 1933'te devamlı bir statüye kavuştu. Bu oluşum, ekonomik nedenler ve üye devletlerin komşu büyük devletlerle olan toprak uyuşmazlıkları nedeniyle başarılı olamamıştır.91

Bloklaşma hareketlerinin yoğunlaşmaya başladığı ve silahsızlanma konferanslarından sonuç alınamadığı bir dönemde Sovyetler Birliği'nin önderliğinde 3-4 Temmuz 1933 tarihlerinde Londra'da "Saldırıcının Tanımına İlişkin Sözleşmeler" imzalanmıştır.92

3 Temmuz 1933'te yapılan sözleşme, Sovyetler Birliği ve komşuları tarafından imzalanmış, 4 Temmuz'daki sözleşme ise Sovyetler Birliği, Türkiye ve Küçük Antant üyeleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu sözleşmenin imzalanmasında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Litvinof'un yanı sıra Türk Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Bey'in ve Romanya Dışişleri Bakanı Titilescu'nun da büyük katkıları olmuştu.93

İki savaş arası dönemde sınır uyuşmazlıkları, azınlık sorunları ve ekonomik krizin zayıflatmış olduğu Balkanlar kolayca büyük devletlerin nüfuz alanına girmişti. Bu dönemde Fransa, İtalya ve Almanya'nın takip etmiş olduğu "böl ve yönet" politikası Balkanlar'da çok iyi işliyordu.94 Fransa, Doğu Avrupa'da Almanya ve Sovyet Rusya'ya karşı nüfuz alanı oluşturmaya çalışırken, İtalya, Bulgaristan ile iyi ilişkiler kurabilmek için Bulgar Kralı Boris ile Giovanna adlı prensesi evlendirmişti.95

1930'lardaki ekonomik kriz sonucu Balkan ülkeleri yavaş yavaş Almanya'nın kontrolü altına girmeye başlamış ve Fransa'nın bu bölgedeki politikaları iflas etmiştir.96

Balkanlar'a yönelik nüfuz mücadelelerinin yoğunlaştığı 1930'lu yılların başlarında olası savaşı Balkan sınırlarının dışında tutmak ve "bölgesel ittifak" anlayışını gerçekleştirip bir "Balkan Birliği" meydana getirmek amacıyla Balkan ülkeleri arasında bir dizi konferanslar düzenlenmiştir.

3. Balkan Birliği'ni Kurma Çabaları

Milliyetçi akımların, Panislavizm ve Pangermanizm'in çatışma halinde olduğu Balkanlar, 19. yüzyıl Avrupası'nın böğründe kanayan bir çıban gibiydi.97 20. yüzyılın ilk çeyreğinde de Balkanlar, isyan, komitacılık faaliyetleri ve savaşlarla iç içe olduğundan dolayı kan kaybı devam etmekteydi.

Etnik, dini ve kültürel çeşitlilik bakımından bir mozaik görünümünde olan Balkan yarımadası, her yandan esen rüzgarlara açık olduğu için dayanıklılığı zaman zaman azalmış ve parçalara bölünmüştür. Birinci Dünya Savaşı Balkanlar'da böyle bir durum meydana getirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan tablo Balkan ülkeleri arasında önemli sorunlar yaratmıştı. Ancak, bu sorunlar 1925-1929 yılları arasında büyük ölçüde giderilmiştir.98

Balkan ülkeleri arasındaki ilişkilerin düzelmesinde Locarno Antlaşmaları, Briand-Kellogg Paktı, Litvinof Protokolü ve Küçük Antant gibi ittifaklar teşvik edici rol oynamıştı.99 Bunların hepsinin ötesinde Türk-Yunan yakınlaşması Balkan Birliği'ne en önemli dayanak olmuştur.100

İşte bu atmosfer içinde, merkezi Cenevre'de bulunan Uluslararası Barış Bürosu'nun 6-10 Ekim 1929'da Atina'da düzenlediği Evrensel Barış Kongresi'nde, Yunanistan'ın eski başbakanlarından Papanastasiu bir "Balkan Birliği" kurulmasını teklif etmişti.101 Bunun üzerine Kongre, Balkan devletleri arasında gayri resmi mahiyette olan bir konferansın toplanmasını kararlaştırmıştır.102 İlk Balkan Konferansı Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan'dan yaklaşık 150 delegenin103 katılımı ile 5 Ekim 1930'da Atina'da toplanmıştır.

Konferans'ta 3 karar alınmıştır:

1. Balkan devletleri arasında her yıl Dışişleri Bakanları düzeyinde bir toplantı yapmak,

2. Bir Balkan Paktı hazırlamak; bu Pakt içinde savaşın yasaklanması, uyuşmazlıkların barış yolu ile çözülmesi ve bir tecavüz halinde karşılıklı yardımlarda bulunulması hakkında hükümler bulunacaktı.

3. Daimi bir örgüt kurulacak; bu örgütün amacı Balkan ulusları arasında ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanlarda yakınlaşmayı sağlayarak Balkan Birliği'nin kurulmasını kolaylaştırmaktır.104

Atina toplantısında, siyasal konuların ele alınmasından kaçınılmıştı ve Bulgar grubu, azınlık işlerinin görüşülmemiş olmasını eleştirmişti.105

İkinci Balkan Konferansı 20-26 Ekim 1931'de 200 delegenin katılımıyla İstanbul'da toplanmıştı. Bu toplantıda, İsmet Paşa Balkan Birliği'ni özendirici bir konuşma yaptı. İstanbul'da toplanan ikinci Konferans birincisi kadar başarı sağlayamamıştı. Esasa ilişkin konular ele alınmaya başlayınca, revizyonist ve antirevizyonist devletler arasındaki görüş ayrılıkları su yüzüne çıkmıştır.106 Bu durum konferansın bir Balkan Paktı hazırlamasına engel olmuştur. Bununla beraber, ekonomik, teknik ve kültürel konularda iş birliğini sağlayacak bazı kararlar alınabilmiştir.107

İkinci Balkan Konferansı kapanış toplantısını Ankara'da yapıtı. Atatürk burada yapmış olduğu konuşmada ortak sorunlara ve bölgesel iş birliği konularına değiniyor, yeni Türk Devleti'nin geçmiş sorunlardan ayrı tutulmasını, çünkü imparatorluk mirasından vazgeçtiğini özellikle vurguluyordu.108

İkinci Balkan Konferansı toplandığı sırada Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlıklar hemen hemen halledilmişti. Balkanlar'da statükonun devamını isteyen bu iki devlet Balkan Birliği'nin gerçekleştirilmesi için sıkı bir iş birliği yapmışlar ve bu hareketin öncüleri olmuşlardır. Öte yandan, Bulgaristan revizyonist bir politika izlemeye başlamış, Yugoslavya ile Romanya ise Küçük Antant'ın üyesi olduklarından Balkan Birliği fikrini ikinci plana bırakmışlardı.109

Üçüncü Balkan Konferansı 23-26 Ekim 1932'de Bükreş'te toplanmıştır. Bu konferansta Balkan devletleri arasında saldırmazlık yükümlülüğü ve anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümü için hazırlanan bir antlaşma tasarısı ele alınmış, ancak Bulgaristan önce azınlıklar konusunda özel hakların görüşülüp karara bağlanmasında ısrar etmiş, bu isteği kabul edilmeyince de Konferansı terk etmiştir.110 Bu yüzden, Balkan Paktı'nın imzalanması tehlikeye düşmüştü. Konferansın diğer 5 üyesi ekonomik ve sosyal iş birliği konuları üzerinde görüşmelere devam etmişler ve Balkan devletleri arasında bir gümrük birliği kurulmasını incelemişlerdi.111

Bu konferansta, siyasal ve askeri alanda iş birliğine yönelik herhangi bir gelişme sağlanamazken112 Balkan Ticaret ve Sanayi Odası, Balkan Denizcilik Bürosu, Balkan Ziraat Odası, Balkan Turist Federasyonu, Balkan Hukukçular Komisyonu, Balkan Tıp Federasyonu gibi teknik ve mesleki örgütler ortaya çıkmıştır.113

Bükreş Konferansı başarılı olamamıştır. Ancak, Türkiye'nin üzerinde durduğu "Balkan Paktı" ile, ikili antlaşmaların ötesinde, bir güvenlik sistemi oluşturulması fikri geniş yankı uyandırmıştır.114

Dördüncü ve son Balkan Konferansı 5-11 Kasım 1933'te Selanik'te toplanır. Ancak, 1933 yılına gelindiğinde ekonomik krizin olumsuzlukları, silahsızlanma görüşmelerinin başarısız olması, Hitler Almanyası'nın artan etkisi ve Mussolini'nin yayılmacı politikası Balkanlar üzerinde derin etkilerde bulunmuştu.115 Güvenliklerini tehlikede gören Türkiye ve Yunanistan, Balkanlar'da siyasal iş birliği konusunu daha sık gündeme getirmeye başlamışlardı.116 Bulgaristan'a yapılan teklifler kabul edilmeyince117 iki ülke kendi aralarında "İçten Antlaşma Paktı" imzalayarak, sınırlarını karşılıklı olarak güven altına almışlardır. Bu antlaşma, bir yıl sonra 1934 Balkan Paktı'na örnek olacak ve bir temel teşkil edecektir.118

14 Eylül 1933 tarihli Türk-Yunan Antlaşması, Bulgaristan'da şaşkınlık ve kızgınlıkla karışık bir kaygı uyandırmıştı. Bulgar basını,119 1929'da Bulgaristan ile Türkiye arasında imzalanmış olan Tarafsızlık Antlaşması'nı hatırlatarak Türkiye'nin bu tutumunu düşmanca bir davranış olarak nitelemiştir.

Türk-Yunan "İçten Antlaşma Paktı"nın imzalanmasından altı gün sonra Başbakan İsmet Paşa ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey Sofya'ya bir ziyarette bulunarak Bulgaristan'ın kaygılarını gidermeye çalışmışlardır. Türk devlet adamları, ortada Bulgaristan'a karşı bir davranış bulunmadığını, Bulgaristan'ın Yunanistan'a bir saldırı niyeti olmadıkça bir sorun çıkmayacağını, o nedenle Türk-Yunan Paktı'nın 1929 Türk-Bulgar Tarafsızlık Antlaşması'na ters düşmediğini, Bulgaristan'ın da Türk-Yunan Paktı'na katılması halinde bölgede güvenin, karşılıklı olarak güçlendirilmiş olacağını anlatmışlardır. Ancak, Bulgarlar bu teklifi kabul etmemişler ve sadece 1929 Antlaşması'nın 5 yıl daha uzatılmasıyla yetinmişlerdir.120

1933 yılı içerisinde önemli diplomatik gelişmeler yaşanmış,121 17 Ekim'de Türkiye-Romanya ve 27 Kasım'da Türkiye-Yugoslavya "Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşmaları"122 imzalanmıştır.

Böylece, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya ve Türkiye arasında ikili dostluk ve saldırmazlık antlaşmaları zinciri tamamlanmış oluyordu.123 Bu ikili antlaşmaların hepsinde de öncülüğü Türkiye yapmıştır.124 Bulgaristan revizyonist bir politika takip etmekte olduğu için bütün ısrarlara125 rağmen Balkanlar'da oluşturulmaya çalışan ittifak sistemine dahil olmamıştır.
5-11 Kasım 1933 tarihleri arasında Dördüncü Balkan Konferansı Selanik'te toplandığında, Neuilly Antlaşması'nı değiştirmek amacı ile revizyonist politikasını sürdürmek isteyen Bulgaristan ile İtalya'nın baskısı altındaki Arnavutluk'un Balkan Paktı'na girmeyecekleri anlaşılmıştı.126 Ulaşılmak istenen hedef Balkan Birliği açısından yine uzaklaşmıştı.

Dördüncü Balkan Konferansı'nda Balkan Paktı konusu üzerinde önemle durulmuştu. Konferans sonunda yayınlanan bildiride tüm Balkan devletlerinin Balkan Paktı'na katılması umudu dile getiriliyordu.127

Balkan Konferanslarının o günkü siyasal ve ekonomik koşullar içinde olumlu bir sonuç vermese de Balkanlılararası kader ve çıkar birliği bilincinin uyanmasına yol açtığı söylenebilir. Bu konferanslar ayrıca, Balkan devletleri arasında bir siyasal iş birliği kurulabileceğini, bu iş birliğinin ekonomik alanlara dolayısıyla kültürel alanlara da taşınabileceğini göstermiştir. Üstelik Balkan Paktı'nı oluşturan 4 devletin basınında "Balkanlar Balkanlılarındır, Büyük Devletleri Balkan işlerinden uzak tutmalıyız" yolundaki yayınlarda,128 tam bu konferansların yapıldığı döneme rastlayınca, bu beraberlik isteğinin, bu özgürlük arzusunun büyük devletleri tedirgin edebileceği kolayca ileri sürülebilir.

Türkiye her zaman Balkanlar'da bir birliğin olmasına çalıştı. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra 1923-1933 yılları arasında Türkiye Balkanlar'da saldırmazlık antlaşmaları imzalayarak büyük bir Balkan Birliği gayesini gütmüştür.129

4. Balkan Paktı

Atatürk döneminde Türkiye 1930'lu yılların başına kadar herhangi bir ittifaka girmeyerek modern anlamda tarafsız bir dış politika izlemişti.130 Yurtta ve dünyada meydana gelen değişme ve gelişmeler karşısında Türkiye'nin "Yurtta Barış Dünyada Barış" ilkesi çerçevesinde politikalar üreterek 1930'lu yılların başlarından itibaren ortak güvenlik örgütleri ile temas kurmaya başladığına yukarıda değinilmişti.

Türkiye'nin ortak güvenlik örgütlerine girmek yolundaki ikinci adımı, Balkan Paktı'nın kurulmasındaki etkin payıdır.131 Türkiye, bölgesel uzlaşmalara doğru gidilerek132 oluşturulacak Pakt'la Balkanlar'ı büyük devletlerin nüfuzunu kapama amacını güdüyordu.133

Balkan Birliği'nin çekirdeğini bir taraftan Romanya-Yugoslavya arasındaki antlaşma (Küçük Antant), diğer taraftan da Türkiye ile Yunanistan arasındaki 14 Eylül 1933 tarihli "İçten Antlaşma Paktı" (Pakte d'Entente Cordiale) oluşturmaktaydı. 134 Buna 17 Ekim 1933 tarihli Türk-Romen Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması ile 27 Kasım 1933 tarihli Türk-Yugoslav Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmalarını da ilave etmek gerekir.

Balkan Paktı'na doğru son adım, 28 Kasım 1933 tarihinde Belgrad'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan bir geçici protokol ile atılmıştı. Protokole göre, dört ülke arasında bağıtlanması kararı kesinleşen Balkan Paktı'nın imzalanmasına değin, tarafların, birbirine haber vermeden ve her birinin önceden izni alınmadan, öbür Balkan devletleri ile (Bulgaristan) hiçbir yükümlülük altına girmemesi gerekiyordu. Böylelikle, dört hükümet aralarında bir disiplin sağlamış oluyordu.135 Ancak bu durum, dört devlet arasında Balkan Birliği konusunda görüş ayrılıklarının olmadığı anlamına gelmemelidir.

Balkan Birliği'nin iki hararetli savunucusu Türkiye ve Yunanistan arasında birtakım görüş ayrılıkları göze çarpmaktaydı. Macaristan'ın Pakt'a dahil edilip edilmemesi konusu buna bir örnektir. Yunanistan, son Balkan Savaşları ve Balkan meselelerinin dışında kalmış olan Macaristan'ın alınması Pakt'ın gerçekleşmesini zorlaştıracağını ve diğer Orta Avrupa devletlerini rahatsız edeceğini söyleyerek Macaristan'ın Pakt'a dahil edilmesine karşı çıkmıştır. Türkiye'nin ise bu konuya daha etraflıca baktığı, Avrupa'nın Büyük devletlerine karşı sağlam bir direnç oluşturmaya çalıştığı görülmektedir.

Türkiye revizyonist bir politika takip eden Macaristan'ı Cermen ve Slav tehlikesine karşı bir denge unsuru olarak kullanmak isterken, Balkanlar'daki durumun güçlendirilmesi ve özellikle Trakya'nın güvenliği için başka bir revizyonist devlet olan Bulgaristan'ı da Yunanistan ile yakınlaştırmaya çalışmıştır.136 Ancak, Bulgaristan'ın revizyonist politikalarını sürdürmeye devam etmesi iyi niyetli bu çabaları boşa çıkartmıştır.

Dört Balkan devleti arasında Pakt'ın niteliği, kapsamı ve içeriği üzerinde yapılan görüşmeler başlangıçta gizli tutulmuş ve büyük devletlere bu konuda resmen bilgi verilmesinden kaçınılmıştı.137 Ancak haberler kısa zamanda dünyaya yayılmış ve ilk olarak İtalya bu konudaki duyarlılığını ortaya koymuştur. İtalya'nın Ankara Büyükelçisi Lajacano, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu ile 4 Aralık 1933'te yaptığı görüşmede şunları söylüyordu:

"Dört Devlet Paktı'nı hemen bağıtlarsanız Bulgaristan tamamen felce uğrar ve İtalya için ve İtalya'nın dostları olan Türkiye ve Yunanistan için kaybolmuş bir duruma girer. Bulgaristan'ın aktif bir durumdan çıkıp, pasif bir duruma gelmesine biz seyirci kalamayız. O'nun felce uğraması yalnız Balkanlar'ın değil, Avrupa'nın çıkarları ile de ilgilidir Bunca yıl beklediniz biraz daha sabırlı olun".138

Pakt taslağı, Türk ve Yunan hükümetlerinin üzerinde görüş birliğine vardıkları ilkelere göre, Yunanistan Dışişleri Bakanı Maximos tarafından hazırlanmış daha sonra Belgrad ve Bükreş'e bildirilmişti. Bulgar Hükümeti bu Pakt'ın imzalanmasını önlemeye çalışmış, ancak bu girişimler sonuçsuz kalmıştır.139

Balkan Paktı'nın hazırlık aşamasında Balkanlar'la ilgili konulara ilgi gösteren büyük devletlerle temas kurulmuş ve bu çerçevede pakt tasarısını anlatmak üzere Maximos 1933 Aralık ayında Paris, Londra ve Roma'ya gitmiştir.140

Fransa, statükoyu güçlendirecek böyle bir Pakt'ı iyi karşılamakla birlikte, Romanya ve Yugoslavya'nın Küçük Antant'a olan bağlarının zayıflaması sonucu Orta Avrupa'da dengenin bozulması olasılığını düşünerek böyle bir oluşumu özendirmek istemiyordu. İngiltere, ilke olarak Balkan Paktı'nı iyi karşılamakla beraber, Bulgaristan'ın ayrı kalmış olmasından ötürü ilerisi için kaygılıydı. İtalya ise, daha önceden belli ettiği üzere bu Dörtlü Pakt'a açıkça karşı çıkıyor, Türk-Rus-Alman ve İtalyan iş birliğini teklif etmekten de geri kalmıyordu.141

Türk hükümeti Balkan Paktı hazırlıkları hakkında Sovyet hükümetini zamanında bilgilendirmişti. Balkan Paktı ile bütünleyici nitelikteki ekleri 4 Şubat'ta Belgrad'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Dışişleri Bakanlar'ı tarafından parafe edilerek Antlaşma'nın imzalanması için Atina'ya gidilmişti.142 Bu arada Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki görüşmeler devam ediyordu. Aynı zamanda, İsmet Paşa ile Aras ve Atatürk ile İsmet Paşa arasında telgraf diplomasisi143 de hız kazanmıştı.

Sovyetlerin isteklerinin Balkan Paktı protokolünün 8. maddesinde düzeltme yapılarak Balkanlar'da sınırlardan maksat "Balkaniktir" ibaresinin yerleştirilmesi ile karşılanabileceği Türk yetkililer tarafından düşünülüyordu ama, Sovyetler tatmin olmuyordu. Bunun üzerine Ankara ile Atina'da bulunan Tevfik Rüştü Bey arasında tekrar "telgraf diplomasisi" kurulmuş ve Bakanlar Kurulu tarafından 8 Şubat'ta Dışişleri Bakanı'na en son olarak şu yönerge gönderilmiştir:144

"8. maddeye 'Balkanlarda' deyiminin eklenmesi, Balkan sınırlarının tanımı ve Türkiye tarafından protokole ek bir deklarasyon (çekince) yapılması Sovyetlerin son talepleridir. Deklarasyonun en son metnini bugün size bildirdik. Anlamı şudur: Hiçbir durumda Türkiye SSCB'ye karşı olan bir eyleme katılmaya kendisini yükümlü saymayacaktır. Bakanlar Kurulu bu üç isteğin sağlanmasını ve Pakt'ın böylece imzalanmasını kararlaştırmıştır. Bu sabah Sovyet Büyükelçisi 'Rusyanın istekleri sadece bunlardır' demiştir."

Atina'da Tevfik Rüştü Bey, bu yönergeyi göz önünde tutarak, öbür üç Dışişleri Bakanı ile son dakikaya kadar çetin tartışmalarını sürdürmüş, sonunda Sovyetlerin istediği biçimde bir çekinceyi koydurmuş ve 8. maddeye 'Balkanlarda' deyimini ekletmişti. Ayrıca İmza Protokolü ile Balkanlar'ın sınırları tek tek sayılmıştı.145

Sovyetlerin Türkiye'den böyle bir güvence istemesi 1929 Türk-Sovyet Protokolü'ne dayanıyordu. Çekince, Sovyet Rusya'ya yapılacak bir saldırı durumuna göre geçerli olacaktı. Bundan dolayı Pakt ile çelişen bir tarafı yoktu.146 Buna göre, Sovyetler Birliği ile Romanya arasında Besarabya sorunu yüzünden bir savaş çıkması ve Bulgaristan'ın da bunu fırsat bilerek Dobruca sorunu nedeniyle Romanya'ya saldırması halinde Türkiye sadece Bulgaristan'a karşı sorumluluğunu yerine getirecekti.

Bundan kastedilen şudur: Romanya'nın Sovyetler Birliği ile Besarabya, Bulgaristan ile Dobruca'yla ilgili toprak sorunları bulunuyordu. Balkan Paktı'na konulan "sınırlardan maksat Balkaniktir" ifadesi gereği bir Balkan ülkesi (Bulgaristan kastediliyor) bağıtlı taraflardan birine saldırdığı takdirde diğer bağıtlı devletler saldırıcıya karşı Pakt hükümleri gereği hareket edecekti. Bundan dolayı yukarıdaki varsayımın gerçekleşmesi halinde Türkiye sadece Bulgaristan'a karşı askeri harekatta bulunma yükümlülüğü altındaydı. Sovyetlere karşı saldırması söz konusu olamazdı. Çünkü, Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile olan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması devam ettiği gibi; bu varsayım düşünülerek Türkiye'nin Balkan Paktı'nda bir de çekincesi bulunuyordu. Üstelik Sovyetler Birliği'nin Balkan Paktı'na imza koymuş olan devletlerden sadece Romanya ile sınırı bulunuyordu.

Öte yandan, Yunanistan da, Bulgaristan yüzünden, İtalya ile bir savaşa sürüklenmek istemediğinden, o sırada muhalefet lideri olan Venizelos'un etkisi ile,147 Pakt, Yunan Senatosu'ndan geçerken, şöyle bir çekince konulmuştu:

"Balkan Paktı'nın amacı yalnızca Balkan devletlerinden gelecek saldırıyı karşılamaktır. Yunanistan Pakt'ın bir gereği olarak, hiçbir durumda büyük devletlerden birine karşı savaş etmez."

Bu çekincenin anlamı şu idi: İtalya ya da o sırada pek ihtimal verilmemekle birlikte, Almanya Yugoslavya'ya saldırır da, Bulgaristan da O'nun yanında savaşa girerse, Balkan Paktı nedeniyle Yunanistan bir büyük devlete karşı savaşa sürüklenmek istemiyor, yalnız Bulgaristan'a karşı yükümlülük altında kalmak istiyordu.148 Yunanistan'ın göstermiş olduğu bu hassasiyet, 1940 Ekimi'nde İtalya'nın kendisine saldırmasını önleyememiştir.149 Bu çekinceler ve özellikle Yunan çekincesi Pakt'ın etkinliğini ve ilerideki gelişimini az çok sınırlamış oluyordu.150

Dört Balkan devleti arasında bütün pürüzler giderildikten sonra 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Paktı151 Atina'da imzalanmıştır. Antlaşma'nın esas hükümleri üç kısa madde etrafında toplanmıştır. Buna göre:

1. Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya; kendi Balkan sınırlarını karşılıklı olarak teminat altına alırdır.

2. Taraflar, bu Pakt'ı imzalamamış olan diğer herhangi bir Balkan ülkesine karşı, birbirine önceden haber vermeden siyasi hiçbir yükümlülük altına girmemeyi garanti ederler.

3. Bu Pakt imza tarihinde yürürlüğe girer. Pakt, diğer Balkan devletlerinin de imzalarına açık bulunmaktadır.

Balkan Paktı'nın imzalanması Türkiye'de büyük memnunlukla karşılanmıştır. Yunus Nadi, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki baş makalesinde şunları söylemekteydi:152

"Belgrad'da kesin metni geçen hafta parafe edilmiş olan Balkan Paktı dört devlet Dışişleri bakanları arasında dün Atina'da imzalanmıştır. Hadiseyi barış adına atılmış olumlu ve ciddi bir adım olarak selâmlamak lazımdır. Daha düne kadar barışı tehdit eden bir barut fıçısı görünümünde olan Balkanlar'ın bugün bütün dünyaya barış modeli sayılacak bir çehre ile görünmesi hiç şüphe yok ki, her tarafta büyük bir alaka ve sempati ile karşılanacaktır."

Yunus Nadi Balkan Paktı'nın imzalanmasında Türkiye'nin rolünü de şu şekilde değerlendirmekteydi:153

"Türkiye Cumhuriyeti kendisini bütün samimiyetiyle bu işe vermiş ve nihayet diğer Balkanlı devletlerin de takdir ve teşekkürlerini kazanmıştır_ Balkan Paktı'nın hareket noktasının Türk-Yunan Antlaşması olduğu hiçbir zaman unutulmayacaktır. En kanlı çarpışmalardan sonra bu iki komşu milletin en samimi bir antlaşma ile el ve gönül birliği etmeleri ise tarihte muhakkak harikaya benzer bir olay diye kaydedilecektir."

İki Dünya Savaşı arasında Avrupa'da gerçekleştirilen ilk bölgesel savunma antlaşması154 olan Balkan Paktı'nın metnine bakıldığında imzacı devletlerce Balkanlar'daki sınırlarını korumak için bu bölgedeki revizyonist devletlere karşı alınmış bir tedbir olduğu göze çarpmaktadır. Bu bölgede revizyonist politika izleyen devlet Bulgaristan'dı. Bulgaristan bir taraftan Ege Denizi'ne çıkış isterken, diğer taraftan Romanya'nın bir parçası olan Dobruca'yı almaya çalışıyordu. Arnavutluk ise İtalya'nın kontrolünde olduğu için Pakt'ın dışında kalmıştır.155

2 Şubat 1934 tarihli Manchester Guardian Gazetesi Balkan Paktı'nı İtalya ve Bulgaristan açısından şöyle değerlendirmekteydi:156

"Hayra olsun, şer'e olsun, İtalya, Orta Avrupa ve Balkanlar'da revizyonizme bağlıdır. Bunu, kendi nüfuzunu sağlamak ve devam ettirmek için en iyi vasıta saymaktadır_ Bulgaristan da şüphesiz, Balkanlar'da barışın tesisine mukavemet etmek için özel sebepleri olan İtalya ve Macaristan tarafından Pakt'a girmemeye teşvik edilmiştir... Pakt bilhassa Yunanistan için bir başarıdır. Zira, Ege Denizi'ne çıkış temin etmek için bir tek Yunanistan'la müzakere etmek durumunda olan Bulgaristan şimdi dört devleti blok halinde karşısında bulacaktır."

Türkiye Balkan Paktı'ndan ne bekliyordu sorusuna gelince:157

Türkiye Balkan ülkeleri üzerinde hiçbir iddiası bulunmayan ve bu yüzden de Avrupa'daki antirevizyonist gruba yönelen bir devlet olduğu için bu Pakt'ı Balkan devletleri dışından gelebilecek tehlikelere karşı bir engel olarak görüyordu. Bu sırada Türkiye için en büyük tehlike İtalya idi. Mussolini'nin Akdeniz'den 'mare nostrum' (bizim deniz) diye bahsetmesi Yakın Doğu'ya, özellikle Türkiye'ye savrulan bir tehditten başka bir şey değildi. Bu devletin 12 adaya sahip bulunması Türkiye'de endişe yaratıyordu. Bu sebeplerle Türkiye, İtalya'nın yayılma politikası karşısında Balkanlar'da istikrar istemekte ve Balkan Paktı'nı İtalya'ya karşı muhtemel bir engel olarak görmekteydi. Ancak kabul etmek gerekir ki, Balkan Paktı Türk devlet adamlarının istedikleri şekilde kuvvetli bir teşkilat değildi. Türkiye Balkan devletlerini yalnız kendi aralarındaki sınırları garanti eden zayıf bir birlik değil, aynı zamanda bu sınırları diğer devletlere karşı koruyabilecek bir teşkilat istiyordu. Gerçekten, Atatürk başta olmak üzere Türk devlet adamları, asırlarca Türkler tarafından idare edilmiş olan Balkan devletleri ile eşitlik esasına dayanan yakın bir iş birliği yapılabildiği takdirde, Avrupa politikasında önemli sayılabilecek ağırlığa sahip bir kuvvetin meydana getirilebileceğine inanmışlardı. Türk devlet adamları, 1933 yılının sonunda ve 1934 yılının başında Balkan devletleri arasında kuvvetli bir teşkilatın kurulması için gayretler sarf etmişlerdi. Böyle bir teşkilat bir taraftan Avrupa'da teşekkül etmekte olan bloklar arasında bir denge unsuru olacak, diğer yandan da bir saldırma fiili karşısında Balkan devletlerinin teker teker ortadan kalkmasını engelleyecekti.

Türkiye'nin Balkan Politikası çerçevesinde Balkan Paktı hakkında Prof. Dr. Yılmaz Altuğ158 "Atatürk Balkan Paktı'nı Avrupa devletleri ile olan ilişkilerinde bir denge unsuru olarak düşünmüştür. Balkan Paktı'nın başarısız olarak doğması Atatürk'ün elinde olmayan ve kontrol edemediği sebepler yüzündendir."159 şeklinde bir değerlendirme yaparken Şevket Süreyya Aydemir "Gazi'nin bütün ümit, emel ve gayreti Türkiye'nin batısında ve Balkan Avrupası'nda, en az Tuna'ya kadar varacak bir ittifaklar ve emniyet bölgesi kurmaktı" demekte, başka bir araştırmacı160 ise "Cumhuriyet Dönemi Türk jeopolotiği, 1945'e kadar Balkanlar'a Kuzey Yugoslavya sınırını aşarak girecek her Orta Avrupa gücünü Türkiye'yi tehdit eden bir unsur olarak algılamış, Türkiye'nin savunmasını Yugoslavya'nın kuzey sınırından başlatmak arzusunu taşımıştır. Atatürk'ün Balkan Paktı girişimi bu düşüncenin ürünüdür ve İkinci Dünya Savaşı bu düşüncenin doğruluğunu ispatlamıştır" tezini savunmaktadır. Bu görüşler esasında birbirini tamamlayıcı mahiyettedir. İtalya ve Almanya'nın saldırgan bir tutum sergilemeye başlaması, Orta Avrupa'da Macaristan'ın, Balkanlar'da Bulgaristan'ın bu paralelde politikalar izlemesi, mevcut durumun devamını savunan diğer Balkan ülkelerini rahatsız etmeye başlamıştı. Büyük bir sezgi kaabiliyeti ile yaklaşmakta olan savaşın ayak seslerini duyan Atatürk, Balkanlar'da bölgesel bir ittifak sisteminin kurulmasıyla hem güvenliğin sağlanabileceğini hem de saldırganlığa karşı caydırıcı bir rol üstlenilebileceğini düşünmekteydi. Türkiye'nin iyi niyetli çabaları ile kurulan fakat Türkiye'nin arzuladığı boyuta ulaşmayan Balkan Paktı hakkında Atatürk, 1 Kasım 1934'te TBMM'nin yeni yasama dönemini açış konuşmasında şunları söylemiştir:161

"Balkan Antlaşması, Balkan devletlerini, birbirinin varlıklarına özel saygı beslenilmesini göz önünde tutan mutlu bir belgedir. Bunun sınırların korunmasında, gerçek bir değeri olduğu besbellidir."

Balkan Paktı 1935 ve 1936 yıllarında uluslararası ilişkilerde kendini göstermeye başlamıştır. Bu çerçevede 1935 yılında İtalya'nın Habeşistan'a saldırması üzerine üye devletler Milletler Cemiyeti Meclisi kararına uyarak bu devlete uygulanan ekonomik ambargoya birlik halinde katılmışlardır. Ayrıca Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nde Türkiye'ye diplomatik destek sağlanmıştır.162

5. Balkan Paktı'nın Çözülmeye Başlaması ve Sonu

Osmanlı İmparatorluğu'nun Orta Avrupa'dan geri çekilmesine bağlı olarak önce 19. yüzyıldaki bağımsızlık mücadeleleri ve daha sonra büyük devletlerin kışkırtmaları ile alevlenen anlaşmazlıklar yüzünden bir türlü barış yüzü göremeyen Balkanlılar arasında böyle bir antlaşmanın gerçekleştirilmesi dört devlet halkları tarafından sevinçle karşılanmıştı.163 Siyasî boyuttaki antlaşmanın, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda yeni bir iş birliği devrine yol açacağı ve Balkanlılar arasında gerçek bir barış ve amaç birliğine doğru gidileceği ümitleri belirmişti. Ancak, bu olumlu hava kısa zamanda değişen siyasî şartlar ve savaşın eşiğinde bulunan Avrupa'daki yeni gelişmeler yüzünden siyasî gücünü ve inandırıcılığını kaybetmiştir.164 Böylece Balkanlar'da "Balkanlaşma" süreci yeniden başlıyordu.

Balkan Paktı "Yugoslavya'yı ve Türkiye'yi İtalya'ya, Romanya'yı Sovyetler'e karşı siyâseten takviye etmek, Bulgaristan'a karşı da durduruculuk yapmak suretiyle askeri bakımdan dolaylı destek sağlamak"165 sonucunu verecekti. Ancak bu Pakt, 1936 yılından sonra hızla gelişmeye başlayan büyük devletlerin ekonomik ve politik nüfuz altına alma siyaseti karşısında çözülmeye başlamıştır.166 Almanya, Balkanlar'ı ve Orta Doğu'yu ekonomik boyunduruğu altına almaya çalışırken, İtalya Balkan devletlerini birbirinden ayırmak için siyasî manevralar yapıyordu.167 İngiltere'nin Habeşistan olayına kadar İtalya dostluğunun etkisi altında kalarak ve Bulgaristan'ın dışarıda kalmasını bahane ederek Balkan Paktı'na sıcak bakmaması;168 Fransa'nın, Bulgaristan'ı Küçük Antant'a yaklaştırma169 yönünde izlemiş olduğu yatıştırma politikası, Balkan devletlerinin teker teker Almanya ve İtalya'ya yaklaşmasına yol açmıştır.170

Yugoslavya'nın 24 Ocak 1937'de revizyonist politikalar güden Bulgaristan ve 25 Mart 1937'de de İtalya ile antlaşmalar yapması Balkan Paktı'nı temelinden sarsmıştır. Balkan Paktı'nın karşılaştığı bu sarsıntıyı gidermek ve Paktı ayakta tutmak için Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras 1937 ilkbaharında Balkan ülkelerinin başkentlerini ziyaret ederler. Başbakan İnönü Atina'dayken Atatürk, Yunanistan Başbakan'ı Metaxas'a şu mesajı göndermişti:171

"Balkan müttefik devletlerinin Balkanlar'daki sınırları tek bir sınırdır. Bu sınıra göz dikenler güneşin yakıcı şuası (ışınlar) ile karşılaşır. Bundan kaçınılmasını tavsiye ederim. Sınırlarımızı savunan kuvvetler bir ve ayrılmaz kuvvetlerdir."

Atatürk'ün bu mesajı barışı korumak ve komşularıyla dostluk ve beraberlik içinde yaşamak arzusunun samimi bir ifadesidir. Balkanlılar arasında birlik olmazsa sonucun çok kötü olabileceğini vurgulamaktadır. Başbakan İnönü ise dönüşünde 14 Haziran günü TBMM'de yaptığı açıklamada:172

"_Dört devletin ayrı ayrı sorunları dolayısıyla zaman zaman görülen özel politikaları onların Balkan Paktı yükümlülükleri üzerinde tutumlarının hafif ya da gerçek olduğu izlenimi verecek propagandalara neden olmaktadır. Bunu görüyoruz, ancak buna inanmayın. En yakın temaslarımızdan anlıyoruz ki, dört Balkan devletleri kendilerini birleştiren barış idealine içtenlikle bağlıdır. Bulgaristan komşumuzun, daha önce anlattığım gibi, Balkanlar'da barışı koruma ve öbür komşularıyla iyi ilişkilerini geliştirmek için gösterdiği iyi niyeti biz yakından ve yetkili ağızlardan işittik. Bulgaristan bize özel bir antlaşma ile bağlıdır. Yunanistan ve Romanya ile de ilişkilerini aynı duruma getirmek kararında olduğunu bildirmiştir. Bu özlemlerini Türkiye özendirir ve elinden geldiğince kolaylaştırır. Şüphe yok ki, Balkanlar'da Bulgaristan ile diğer komşuları arasında sıcak dostluk havasının oluşması ve bütün Balkan devletlerinin söyledikleri gibi ciddi ve iyi niyetli bir dostluk yoluna girmesi hepimiz için sevinçli bir emel ve Avrupa barışı için bir dayanaktır" demiştir.

Tartışan Parlamentosu

İnönü'nün bu konuşması, Türkiye'nin Balkan Paktı'nı yaşatmak arzusunu ortaya koyarken, Balkan devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını da gözler önüne sermektedir.

1938 yılına gelindiğinde Avrupa'da Roma-Berlin Ekseni korku ve tedirginlik yaratmaya başlamıştı. 27 Şubat'ta Ankara'da toplanan Balkan Konseyi Toplantısı'nda Türkiye bu duruma dikkat çekmiş ve Pakt devletlerinin dayanışmasının güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.173 Atatürk Konsey toplantısını izlemek üzere gelen Balkanlı gazetecilere:

"Balkan İttifakı bizim öteden beri samimiyetle üzerinde durduğumuz bir idealdir. Bu idealin her gün geniş bir saha üzerinde daha çok genişlemesi ve mesafe almasını görmekle bahtiyarım. Bu hususta Müttefik Balkan devletlerini sevk ve idare eden yetkililerin büyük hizmetleri ve başarıları ve İttifak'a bağlılıkları takdire değerdir"174 demiştir.

Yunanistan, 1937 tarihli Bulgar-Yugoslav ve İtalyan-Yugoslav Antlaşmalarından kaygılandığı için Türkiye ile 1930 Dostluk ve 1933 İçten Antlaşma Paktı'nı bütünleyici nitelikte olmak üzere yeni bir antlaşma imzalamak zorunluluğunu hissetmiştir. 27 Nisan 1938'de Atina'da Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir antlaşma imzalanmıştır. Daha önceki bağıtların sürelerini 10 yıllığına uzatan bu antlaşmaya göre: Bağıtlı taraflardan birine saldırı ya da saldırı tehlikesi Bulgaristan'dan gelecekse daha önce imzalanmış olan bağıtlardaki sorumluluklar yerine getirilecekti. Tehlike ve saldırı Bulgaristan ile birlikte İtalya'dan gelecekse, Yunanistan'ın durumu nazikti. Çünkü, Yunanistan Balkan Paktı'na İtalya'yı düşünerek çekince koymuştu. Bu yüzden Türkiye ile askerî bir sözleşme yapmamıştı. Bundan dolayı Türkiye'den İtalya'ya karşı askerî bir yardım bekleyemezdi.175 Nitekim İtalya Ekim 1940'ta Yunanistan'a saldırınca Türkiye, Yunanistan'ın yanında İtalya'ya karşı savaşa girme zorunluluğunu hissetmemişti. Yalnız, savaş boyunca Yunanistan'a her türlü insani yardım yapılmıştır.176

Görüldüğü gibi 1937 tarihli Bulgar-Yugoslav ve İtalya-Yugoslav Antlaşmaları Balkan Paktı'nı çökertmese bile epeyce sarsmış ve ikili gruplaşma yönünde etki yapmıştır. Balkan Paktı'nın ikinci güçlüğü Titilescu Romanyası'ndan geliyordu. Titilescu Alman-İtalyan karşıtı ve Fransız-Rus dostu politikası ile, Pakt'ı, Küçük Antant'a yaklaştırmak istiyordu. Orta Avrupa veya Akdeniz çatışmasında tarafsız kalmak isteyen Türkiye ve Yunanistan bu politikaya karşı çıkmış, Yugoslavya ise pasif bir tutum takınmakla yetinmişti.177

11 Mart 1938'de Almanya'nın Avusturya ile birleşmesi Balkanlar'ın güvenliği açısından yeni bir olgu yaratmış178 Balkan Paktı'nın esas amacı olan Bulgaristan'ı yalnız bırakma unsuru Alman tehlikesinin artmasıyla ikinci plana düşmüştür.179 Nitekim, Sovyetler Birliği, Fransa ile birlikte Balkan devletlerini, aralarındaki dayanışmayı güçlendirmeye ve Bulgaristan'ı, Almanya tarafına kaymasın diye, Balkan Paktı'na katılmaya özendirmek istemişlerdi. Türkiye ile öteden beri dostça ilişkileri bulunan ve 1937 yılında Yugoslavya ile bir yakınlaşma sağlayan Bulgaristan, öbür komşularıyla (Yunanistan ile Ege Denizi'ne çıkış sorunu ve Romanya ile Dobruca sorunu) da ilişkilerini düzeltmek isteyince, 31 Temmuz 1938'de Selanik'te Balkan Paktı devletleri ile toplu bir antlaşma imzalamıştı. Buna göre; Bulgaristan'ın Balkanlar'da barışın güçlendirilmesi siyasetine bağlılığı ve Balkan devletleri ile iyi komşuluk ve içtenlikle iş birliği ilişkilerini sürdürmek özlemi ve Pakt devletlerinin de onunla barış ve iş birliği içinde kalmak istekleri sağlanmış oluyordu180 ama, İkinci Dünya Savaşı da yaklaşıyordu.

Balkanlar'da siyasal havanın böylece biraz düzeldiği bir sırada, 29 Eylül 1938'de Çekoslovakya'daki Südetler Bölgesi'nin Almanya'ya bağlanması, Avrupa'yı savaşa doğru yaklaştırmaya başlamıştı. Bu arada Balkan Paktı'nın mimarı Atatürk 10 Kasım 1938'de ölmüştü.181

Almanya'nın 15 Mart 1939'da Çekoslovakya'yı istilası, İtalya'nın 7 Nisan'da Arnavutluk'u işgali, Bulgaristan'ın Dobruca sorununu yeniden kaşımaya başlaması kısa sürede Balkanlar'ı ateş çemberinin içine alamıştır.
Balkan Paktı, son toplantısını 1940 yılında Belgrad'da yaptı. Pakt 1941'de Balkanlar'ın tümünün Almanya'nın denetimine geçmesi üzerine fiilen tarihe karışmıştır.182

Bu süreci Tevfik Rüştü Aras şu şekilde özetlemektedir:183

"_ Balkan milletlerinin çoğu üç seneden beri, yabancı maksatlar için, yabancıların ellerinde, hatta ayakları altında ezilmektedir. Fazla olarak, daha yeni doğmuş olan, henüz emeklemekte bulunan Balkan Birliği de tarümar oldu_ Balkan milletlerinden ikisi demokratlar cephesinde yer almış, diğer ikisi de değişik sebeplerle faşist zümresine iltihak etmiştir."

Bu sözlere katılmamak doğru olmaz, çünkü İkinci Dünya Savaşı'nda Romanya ve Bulgaristan Mihver devletlerin yanında yer alırken, Yunanistan ve Yugoslavya onların karşısındaki demokrat cephede yer almışlardır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde faşist ideolojinin kontrolüne giren Balkanlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında komünist ideolojinin denetimine girmiştir. Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya komünist ideolojik çizgiye girerken, Türkiye ve Yunanistan Batı tipi demokrasiler yönünde tercih kullanmışlardır.

Sonuç

Balkanlar'ın siyasî haritası, Balkanlıların kendi iradelerine bağlı olarak çizilemediği için sınırlar her dönem tartışmaya açık olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonunda galip gelen güçler tarafından yeniden çizilen Balkan sınırları, tartışmaların sonunu getiremediği gibi ulus-devlet sürecine giren Balkanlar'a daha karmaşık bir şekilde azınlıklar sorunu eklemiştir. Bundan dolayı iki savaş arası dönemde Balkanlar'da sınırlar ve azınlıklar olarak iki büyük sorun karşımıza çıkmaktadır.

Bir Balkan ülkesi olan ve Birinci Dünya Savaşı sonrası uğramış olduğu haksız işgallere karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek, varlığını 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması ile uluslararası arenada kabul ettiren Türkiye, Balkanlar'da sınır sorunu olmayan tek ülke durumuna gelmiştir.

Misak-ı Millî sınırları içerisinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş tarihinden itibaren Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu üçgeninin jeopolitik duyarlılığını hissetmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Mustafa Kemal ve arkadaşları, bu duyarlılık çerçevesinde hareket etmişlerdir. Doğu dünyasının en batısında olan ve Batı dünyasına Balkanlar yoluyla bağlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin 29 Ekim 1923'ten sonra bir taraftan çağdaş devlet olmanın gereklerini yerine getirirken; diğer taraftan da komşuları ile ilişkilerini düzeltme gayreti içerisinde olduğu görülmektedir. Bu bakış açısından hareketle, Atatürk dönemi Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkan politikasını iki devreye ayırmak mümkündür:

a. 1923-1930 devresi,
b. 1930-1938 devresi.

Türkiye, birinci devrede Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya ile diplomatik temaslar kurarak ikili antlaşmalarla ilişkilerini güçlendirmiştir. Yunanistan ile Nüfus Mübadelesi Sorunu 1930 yılına kadar sarktığı için bu ülke ile ilişkiler bu tarihten sonra olumlu bir seyir kazanmıştır. İkili ilişkileri düzenleme dönemi olarak niteleyebileceğimiz bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sorunların çözümündeki samimi yaklaşımı, işbirliği arzusu ve güven veren tutumuyla, 1930-1938 devresinde izleyecek olduğu aktif Balkan Politikası'nın zeminini oluşturmuştur. Bu zeminin oluşumunda Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan 10 Haziran 1930 tarihli Ankara Antlaşması'nın önemi büyüktür. Çünkü Atatürk, izleyecek olduğu Balkan Politikası'nda, Yunanistan ile uzlaşmayı ilk adım olarak görüyordu.

1930-1938 döneminde Türkiye, genel barış için bir önsöz niteliği olan "Yurtta Barış, Dünyada Barış" politikasıyla çok taraflı organizasyonların içerisine girmiş ve pasifist olmayan bir dış politika izlemiştir. "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası meydana gelen ideolojik kamplaşma döneminde iki ideolojik kamp arasındaki uzlaşma çabalarını yansıtan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948), Helsinki Sonuç Belgesi (1975) ve Paris Şartı'na (1990) da önsöz niteliği taşımaktadır.

1933 yılından sonra Hitler Almanyası'nın ve Mussolini İtalyası'nın "tehdit uyandırma"ya başlaması, buna bağlı olarak revizyonist ve antirevizyonist devletler arasındaki gerginliğin tırmanması karşısında, Türkiye'nin büyük gayretleri ile bir Balkan Paktı hazırlanmıştır. 9 Şubat 1934 tarihinde Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan Balkan Paktı'na, Türkiye'nin iyi niyetlerine ve samimi gayretlerine rağmen revizyonist politika izlemekte direnen Bulgaristan ve İtalya'nın kontrolünde bulunan Arnavutluk katılmamıştır.

Türkiye'nin güvenliği açısından bölgesel barışa önem veren Atatürk, bu Paktı, Balkanlar'ı Büyük Devletlerin nüfuzuna kapama olarak gördüğü gibi aynı zamanda onlara karşı bir denge unsuru olarak da kullanmayı düşünüyordu. Balkan Paktı'nın oluşumundaki beklentiler, Türkiye'nin Balkan Politikası'nın özeti olarak da yorumlanabilir. Ancak, Balkan Paktı, gerek oluşum gerekse güç ve dayanıklılık bakımından Türkiye'nin hem kendisi hem de Balkanlılar için arzuladığı seviyenin altında kalmıştır. Bununla birlikte, Balkan Paktı yürürlük süresince Bulgaristan'ın yayılmacı emellerine set çekerek Ege Denizi'ne inme arzusunu engellemiştir.

Siyasal dengelerin ve tercihlerin çok kolay değişebildiği bir bölgede kurulan bu Pakt, 1937'den itibaren gevşemeye başlamış ve 1941 yılında Türkiye hariç tüm Balkan devletlerinin İkinci Dünya Savaşı'nın içerisine çekilmesiyle son bulmuştur.

Türk devlet adamlarının (İsmet İnönü, Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras) Balkan ülkelerine yönelik ziyaretleri (1937-1938 yıllarındaki) Türkiye'nin Balkan Paktı'nı yaşatmak arzusunu ve Pakt'a yönelik samimiyetini açıkça ifade etmektedir.

9 Ağustos 1954'te Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında yeni bir Balkan İttifakı imzalanmış, ancak bu İttifak Antlaşması da tıpkı birincisi gibi çok kısa bir süre sonra 1955'ten itibaren Yugoslavya'nın yeniden Sovyetlerle yakınlaşmaya başlaması ve Kıbrıs meselesi yüzünden Türk-Yunan İlişkilerinin gerginleşmesiyle gevşemiş ve etkinliğini kaybetmiştir. Ekonomik, sosyal ve kültürel temellerden yoksun, salt askerî nitelikli iş birliği anlayışının uzun sürmediğinin ve kalıcı barış tesis etmediğinin açıkça görüldüğü yerlerden birisi Balkanlar'dır. Gerçekten de NATO İttifakı'nda bulunmalarına rağmen Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan Kıbrıs, Batı Trakya, Ege Adaları'nın Silahlandırılması, Kıta Sahanlığı, FIR Hattı gibi sorunlar-bunu doğrulamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan ve Balkanlar'ı da etkisi altına alan Soğuk Savaş Dönemi'nin, 1990'lı yılların başından itibaren sona ermesi ve 1991'de Yugoslavya'nın dağılması ile beraber "Balkanlaşma (bölünme, parçalara ayrılma) Süreci" yeniden hız kazanmıştır. Yunanistan ile Makedonya arasındaki gerginlik, Bosna-Hersek Savaşı'nın uzun sürmesi ve savaşın Kosova'ya sıçraması, Makedonya olayları III. Balkan Savaşı ihtimalini bile akla getirmişti.

Tarihsel sorumluluğu, jeopolitik duyarlılığı ve Balkanlar'da yaşamakta olan Türk-Müslüman toplulukların varlığı, Türkiye'yi bölge sorunlarının içerisine kolayca çekmektedir. Bölgesinde önemli bir güç olan Türkiye Cumhuriyeti'nin, geleneksel barışçıl politikasından sapmayarak, ulusal çıkarlarını gözeterek, aktif bir dış politikayı günümüzde de sürdürdüğü söylenebilir.

1923-1938 döneminde Türkiye'nin Balkan Politikası'na ilişkin olarak şu hususları da vurgulamak doğru olacaktır:

1. Türk Dış Politikası, istikrarlı ve tutarlı bir gelişme göstermiştir. Bu politikanın uygulanmasında Atatürk, İnönü ve Aras hiyerarşisi önemle göze çarpmakta ve uyum göstermektedir.

2. Lozan Barış Antlaşması ile Balkanlar'daki sınırlarını kesinleştiren Türkiye, Balkan komşularıyla yapmış olduğu 15 kadar ikili antlaşma, sözleşme ve uzatma protokolleriyle sorunlarını büyük ölçüde çözümlemiştir. Buna bağlı olarak, Balkan ülkelerinin sınırları içerisinde kalan Türklerin hakları da güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Yönetimler değiştikçe, bu çalışmalarda aksamalar olsa bile aynı politikayı sürdürebilmek mümkün olmuştur.

3. Türkiye'nin nüfusa ihtiyacının olması ve türdeş bir nüfus yapılanmasının meydana gelmesi için Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Türklerin yerleştirilmelerine özen gösterilmiştir.

4. Türkiye'de sosyal ve kültürel alanlarda yapılan yeniliklerin Balkan Türklerine yönelik olumlu yansımaları olmuştur.

5. Balkan ülkeleri arasında Lozan'dan sonra en az sorunun yaşandığı ve en iyi diyaloğun kurulduğu ülke olarak Romanya karşımıza çıkmaktadır.

6. 1929 Ekonomik Bunalımı'nın sarsıntısını yaşayan Balkan ülkeleri, kısa bir süre içerisinde Almanya'ya bağımlı hale gelirken; Karma Ekonomi Modeli'yle kendi iç çözümünü arayan ve bulan Türkiye Cumhuriyeti, tam bağımsızlık anlayışından ödün vermemiştir.

7. Türkiye, çok özen göstermiş olduğu Balkan Paktı'nın imzacı devletlerinden 1936 Motreaux Boğazlar Konferansı sırasında destek görmüştür.

8. Türkiye hariç diğer Balkan ülkeleri (Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan) diktatörlük yönetimleri altına girdiklerinden ötürü II. Dünya Savaşı'na kolayca sürüklenmişler, Türkiye ise Lâik Cumhuriyeti demokrasiye yönelten Lideri ve Tartışan Parlamentosu ile II. Dünya Savaşı'nın dışında kalmayı başaran tek Balkan ülkesi olmuştur.

Bununla birlikte, cumhurbaşkanlarının dış politikadaki sorumlulukları ve karar alma sürecindeki rolleri 1960'lara kadar ağırlığını koruyarak sürmüştür. I. Dünya Savaşı'nın kazandırmış olduğu tecrübe ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sosyo-ekonomik özellikleri savaşma fikrini ortadan kaldırmıştır. Savaş, ancak ve yalnız Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlığına ve toprak bütünlüğüne müdahale edildiği takdirde geçerli ve gerekli neden olacaktır. Bu temkinli yaklaşım, II. Dünya Savaşı'na girmeyişimizde önemli bir faktör olmuştur.

9. Atatürk'ün ölümünden sonra, İnönü döneminde ve daha sonraki dönemlerde, günümüze kadar yansıyacağı şekliyle Türkiye'nin Balkan Politikası'nda devamlılık göze çarpmaktadır.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Atatürk döneminde Türkiye yönetimde istikrarı sağlamıştır. Şöyle ki: "1923-1938 tarihleri arasında Türkiye'de sadece 3 başbakan görev yapmıştır. 30 Ekim 1923'te başbakan olan İsmet Paşa, 20 Kasım 1924'te yerini Fethi Bey'e bırakmış, ama aradan 3, 5 ay geçmeden tekrar Başbakanlığa dönerek 25 Ekim 1937'ye kadar bu mevkide kalmıştır. Bu tarihte Başbakanlığa Celal Bayar gelmiş ve Atatürk'ün ölümüne kadar devam etmiştir. Dışişleri Bakanlığı'nda da aynı istikrarı görmek mümkündür. İsmet Paşa, Başbakan olduktan sonra Dışişleri Bakanlığını da yürütüyordu. Fethi Bey Hükümeti'nde bu göreve Şükrü Kaya getirilmiştir. İsmet Paşa 5 Mart 1925'te tekrar Başbakanlığa gelince Dışişleri'ni Tevfik Rüştü Aras'a vermişti. Tevfik Rüştü Aras, bu görevi Atatürk'ün ölümüne kadar sürdürmüştür".

1 Kâmuran Gürün, "Türk-Yunan İlişkileri ve Lozan Antlaşması" Atatürk Türkiye'sinde Dış Politika Sempozyumu (24 Ekim 1983), İstanbul 1984, s. 23.
2 İrfan C. Acar, Dış Politika, Ankara 1993, s. 3.
3 Sevim Ünal, "Atatürk'ün Balkanlar'daki Barışcıl Politikası", IX. Türk Tarih Kongresi, Cilt 3, Ankara 1989, s. 1985.
4 Mehmet Gök, "Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikasının İç ve Dış Kaynakları", Atatürk Türkiye'sinde Dış Politika Sempozyumu (1923-1983), İstanbul 1984, s. 54.
5 Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal Paşa'nın büyüklüğünü Enver Paşa ile yaptığı karşılaştırmada şu şekilde niteliyor: "Enver'in hassası cüret, Mustafa Kemal'in hassası basiretti. Mustafa Kemal 1914'te Harbiye Nazırı olsaydı, devleti Birinci Dünya Harbi'ne sokmazdı. 1922'de Enver İzmir'e girmiş olsaydı, o hızla döner, Suriye ve Irak üstüne yürür, kazanılanı da kaybederdi". Falih Rıfkı Atay, Niçin Kurtulamadık (1953), s. 6'dan aktaran, Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, Ankara 1991, s. 255.
6 Fahir Armaoğlu, "Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri", Atatürk'ün Ölümünün 50. Yıl Sempozyumu (3 Ekim-1 Kasım 1988), Ankara 1989, s. 177.
7 Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Atatürk ve Türkiye'nin Dış Politikası (1919-1938), Ankara 1990, s. 88-89.

8 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 96; Dilek Barlas, "Türkiye'nin 1930'lardaki Balkan Politikası", Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, Sempozyuma Sunulan Tebliğler, Ankara 1999, s. 361­371.
9 Seyfi Taşhan, "Turkish Foreign Policy in the Balkans", Turkish Review, Summer 1990, s. 6.
10 Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, Çev. Şirin Tekeli, İstanbul 1995, s. 77.
11 Nüzhet Kandemir, "Balkan Coorperation", Turkish Review, Winter 1987, s. 5.
12 İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, Cilt I, Ankara 1989, s. 245-253.
13 Sina Akşin-Melek Fırat, "İki Savaş Arası Dönemde Balkanlar (1919-1939)", Balkanlar, (OBİV), İstanbul 1993, s. 120.
14 Nada Zimova, "Kemalist Turkey's Consept of Foreign Relations and Its Value in the Contemporary Context: Turkey and the Balkans in the Early 1930s", Archiv Orientalni, 3 Cilt 56/1988, s. 201.
15 Şükrü Sina Gürel, "1930'lu Yıllarda Türk-Yunan İlişkileri", İki Savaş Arasında Balkanlar, İstanbul 1994, s. 187; Türk-Yunan İlişkilerinin gerilmesinde Yunanistan'da yayınlanan bazı gazeteler de etkili olmuştur. Yüzelliliklerden Mustafa Sabri tarafından Gümülcine'de çıkartılıp daha sonra İskeçe'ye taşınan "Yarın" isimli gazete ve Rumlar tarafından Atina'da çıkartılan "Prosfijıkos Kozmos Muhacir Âlemi" ve "Politiya"gazetelerinin Türkiye aleyhindeki yayınları buna birer örnektir. Bakanlar Kurulu söz konusu gazetelerden "Yarın"ın ülkeye girişini 08.10.1930 tarih ve 9993 sayılı kararname ile (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (B.C.A. ), Bakanlar Kurulu Kararı (B.K.K. ), 030. 18. 01/14. 63. 17. ), "Politiya"nın girişini 03.04.1929 tarih ve 7850 sayılı kararname ile (B.C.A., B.K.K., 030. 18. 01/2. 20. 18. ) ve "Prosfijikos Kozmos Muhacir Âlemi"nin girişini de 06. 11. 1929 tarih ve 8533 sayılı kararname ile yasaklamıştır. (B.C.A., B.K.K., 030. 18. 01/6. 54. 17. ).
16 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 77.
17 Tevfik Rüştü Aras, Görüşlerim, İstanbul 1945, s. 52.
18 Aras, a.g.e., s. 52.
19 Zimova, a.g.m., s. 208.
20 Gürel, a.g.m., s. 187.
21 "Venizelos Lozan Antlaşması metnine 'resident' yerine 'etablis' sözcüğünü koydurmuştu.
'Resident' ikamet eden, 'etablis' yerleşmiş demektir. Devletler hukukunda, 'resident' tanımlanmış bir
15 terimdi. 'Etablis' sözcüğü ise yorumlara yol açtı. Yunanlılar, anlam belirsizliğini yıllarca sömürdüler.", Feridun Ergin, K. Atatürk, İstanbul 1984, s. 204.
22 İsmet İnönü'nün TBMM'deki Konuşmaları (1920-1973), Cilt 1, Ankara 1992, s. 324.
23 Aptülahat Akşin, Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara 1991, s. 254.
24 Venizelos'un Ankara'ya yapmış olduğu ziyaret programı, program sırasında yapılan konuşma metinleri ve resmi tebliğ için bkz. Kültür Bakanlığı, Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Cilt 2, Ankara 1981, s. 173-182.
25 Gürel, a.g.m., s. 188.; Bu konuda Kâmran İnan'ın şöyle bir değerlendirmesi vardır: "Atatürk-Venizelos iş birliği döneminin yaşanmış olması Venizelos'un iyi niyetinden değil, Atatürk'ün kararlılığından olmuştur. Yoksa Venizelos'un hayatı ve beyanları incelendiğinde Megali İdea'nın mimarları ve öncüleri arasında olduğu görülür.", "Türk Yunan İlişkilerinde Dinamikler", Üçüncü Askeri Tarih Semineri, Türk-Yunan İlişkileri, Ankara 1986, s. 98.; Yunanistan'daki Venizelist Partisi'nin yayın organı olarak New York'ta Rumca çıkartılan"Etnikis Kiriks-The National Herald" gazetesinin Türkiye aleyhindeki yayınlarından ötürü yurda girişi Bakanlar Kurulu tarafından 28. 05. 1928 tarih ve 6665 sayılı kararnameyle yasaklanmıştı. Söz konusu gazetenin yurda giriş yasağı Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesinden sonra 21. 09. 1933 tarih ve 8769 sayılı kararnameyle kaldırılmıştır. (B.C.A., B.K.K., 030. 18. 01/40. 77. 19. ) Bu bilgiler Kâmran İnan'ın tezini destekler mahiyettedir.
26 Akşin, a.g.e., s. 257.
27 Venizelos, 1934 yılında Atatürk'ü Nobel Ödülü'ne aday göstermiştir. Bkz. Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Cilt 2, s. 244-245.
28 Soysal, a.g.e., s. 433-436.
29 Gürel, a.g.m., s. 193.
30 Soysal, a.g.e., s. 588-590.
31 Türk Hükümeti 2. 11. 1937 tarihinde almış olduğu bir kararla Türk-Yunan dostluğunu rencide edecek mahiyetteki resimlerin toplattırılması, satışının ve dışarıdan ithal edilmesinin yasaklanmasını sağlayarak müttefikine önemli bir jestte bulunmuştu. B.C.A.,B.K.K., 030. 18. 01/79. 90. 15.
32 "Yunanistan'ın Türkiye'nin olduğu kadar Bulgaristan'ında düşmanı oluşu iki ülke arasında bir yakınlık unsuru teşkil ediyordu. Bundan dolayı Bulgarlar Milli Mücadele Hareketi'ne sempati ile bakmışlardı", "Akşin, a.g.e., s. 246.
33 Bu temsilci Mustafa Kemal'in en güvenilir adamlarından Cevat Abbas (Gürer) Bey'di. bkz. Stefan Velikov, "Kemal Atatürk ve Bulgar-Türk İlişkileri", IX. T.T.K., Cilt 3, Ankara 1989, s. 1956-1957.
34 Yaşar Nabi, Balkanlar ve Türklük, Ankara 1936, s. 155-156.
35 Soysal, a.g.e., s. 253.
36 Soysal, a.g.e., s. 373.
37 Velikov, a.g.m., s. 1958.
38 Aras, Görüşlerim, s. 48-49.
39 Akşin, a.g.e., s. 247.
40 Aras, Görüşlerim, s. 49.
41 Yaşar Nabi, a.g.e., s. 156.
42 Akşin, a.g.e., s. 248-249.
43 B. Cengiz Hakov, "İkinci Dünya Savaşı Arifesi ve Başlangıç Döneminde Bulgar-Türk İlişkilerinin Bazı Siyasi Yönleri", IX. T.T.K., Cilt 3, Ankara 1989, s. 1950.; Aras, Görüşlerim, s. 49.; Akşin, a.g.e., s. 249.
44 "Türk-Romen ilişkilerinde başlangıçta belli bir seviyeye kadar karşılıklı güvensizlik vardı: Çünkü bir taraftan Türkler Romenlerin Batılılara 'alet' olduğunu düşünüyorlardı, öbür taraftan Romenler de Türklerin arkasında Sovyet Rusya'nın olduğundan şüpheleniyorlardı. Kısa bir süre sonra iki konuda da netleşme başlayınca, iki devlet de kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız olarak ve ortak menfaatleri gözeterek politika yapmaya başlayacaklardır.", Mihai Maxim, "Romen Kaynakları ve Tarihçiliğinin Işığı Altında Romanya'nın Lozan Konferansı'na Katılışı", Renkler, Bükreş 1995, s. 319.
45 Soysal, a.g.e., s. 437.
46 Tahsin Cemil, "Romen-Türk Dostluğunun Tarihi Temelleri", Yeni Türkiye, Sayı: 3, Mart-Nisan 1995, s. 304.
47 Düstur, 3. Tertip, Cilt 12, Ankara 1931, s. 237-244.
48 B.C.A., B.K.K., 030. 18. 01/19. 30. 08-11043. Bükreş'te birinci sınıf orta elçi olarak görev yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hariciye Vekaleti'nin 26.6.1939 tarih ve 41649/255 sayılı teklif üzerine Bakanlar kurulunca 28.6.1939 tarihinde Büyükelçiliğe terfi ettirilmiştir. B.C.A., B.K.K., 030. 18. 01/87. 62. 7-11379. Hamdullah Suphi Bey'in Romanya'daki çalışmaları ile ilgili olarak bkz. Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul 1968, s. 153-161. Ayrıca, Fethi Tevetoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver Hayatı ve Eserleri, Ankara 1986, s. 205-206; Müstecip Ülküsal, "Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Dobruca Türkleri", Emel Dergisi, Temmuz-Ağustos 1966, s. 36-37; M. Türker Acaroğlu, "Tanrıöver ve Gagauzlar", Türk Yurdu, Şubat 1967, Cilt 6, Sayı: II, s. 80-83; Hikmet Münir, "Bükreş Elçimiz Hamdullah Suphi'yi Dinlerken", Yedigün Dergisi, 4 Ekim 1938, s. 14-17.

49 Mehmet Ali Ekrem, "Nikolaye Titilesku Gözü ile Atatürk", IX. T.T.K., Cilt 3, Ankara 1989, s. 1936-1937; Mehmet Ali Ekrem, Relatııle Romano-Turce İntre Cele Doua Razboaıe Modıale, Bucareşti 1993, "özet", s. 146-147.
50 Antlaşmanın metni için bkz: Soysal, a.g.e., s. 438-440; Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Cilt 2, s. 552-557.
51 Akşin, a.g.e., s. 240.
52 Soysal, a.g.e., s. 437; 3 Ekim 1936'da Bükreş'te imzalanan antlaşmaya göre: "Türkler, büyük ve küçük baş hayvanları, ev eşyaları, alet ve edevatları ile birlikte göç edebilecekler, diledikleri mallarını Romanya'da satabilecek, Türkiye'ye götürmek istedikleri eşyaları da satın alabileceklerdi. Bütün bunlar için, Romanya hükümeti herhangi bir vergi de talep etmeyecekti. İrfan Ünver Nasrattinoğlu, Dost Romanya, Ankara 1985, s. 78; Dobruca'daki Türk ahalinin göçünü düzenleyen Mukavelename'nin metni için bkz. Düstur, 3. Tertip, Cilt 18, Ankara 1937, s. 252-266.
53 Tevfik Rüştü Aras, Lozan İzlerinde 10 Yıl, İstanbul 1935, s. 226-231.
54 Tahsin Cemil, a.g.m., s. 304.; Mehmet Ali Ekrem, a.g.m., s. 1935-1936.
55 Aras, Görüşlerim, s. 47.
56 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, Ankara 1989, s. 324.
57 Akşin, a.g.e., s. 240.
58 Tahsin Cemil, a.g.m., s. 304.
59 Makedonya Sorunu konusunda bkz. Fikret Adanır, "The Macedonians in the Ottoman Empire, 1878-1912", The Formation of National Elites, Comperative Studies on Government and Non-
dominant Ethnic Groups in Europe, 1850-1940, New York 1991, s. 161-191; Gül Tokay, Makedonya Sorunu, Jöntürk İhtilâlinin Kökenleri 1903-1908, İstanbul 1996.
60 1 Aralık 1918 tarihinde Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek ve Karadağ'dan oluşan "Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı" olarak ortaya çıkmış, 1929'da kabul edilen yasa ile bu devletin adı "Yugoslavya Krallığı" olarak değiştirilmişti. Enver Hasani, Dissolution of Yugoslavia and the Case of Kosovo, Tirana 2000, s. 16-17.

61 Akşin, a.g.e., s. 241.
62 Soysal, a.g.e., s. 441.
63 Mustafa Kemal Karahasan, XI. T. T. Kongresi'ne sunduğu tebliğde "Atatürk ile Kral Alexandre arasındaki görüşme ve konuşmalar üzerine hiç bir belgeye rastlayamadığını" ifade ediyor. Bkz: Mustafa Kemal Karahasan, "Mustafa Kemal Atatürk'ün Barış Felsefesi Işığı Altında Türkiye-Yugoslavya Dostluk İlişkileri", XI. T. T. K., Cilt 6, Ankara 1994, s. 2547; Oysa ki, Atatürk ile Kral Alexandre arasındaki görüşmenin tutanağı "Atatürk'ün Milli Dış Politikası", Cilt 2, s. 225-227'de mevcuttur.
64 Aras, Lozan İzlerinde 10 Yıl, s. 207.
65 Düstur, 3. Tertip, Cilt 15, Ankara 1934, s. 199-207.
66 28 Kasım 1933 tarihli "Türkiye Cumhuriyeti ile Yugoslavya Krallığı arasında Mütekabil Mütalebatın Tesviyesine Müteallik Antlaşma" gereğince Yugoslavya Hükümeti Türkiye Hükümetine 17 milyon dinar tazminat ödeyecekti (madde 1). Bunun 7 milyonu kredi şeklinde, 10 milyonu hazine bonosu şeklinde iki eşit taksitte ödenecekti (madde 2. ), Düstur, 3. Tertip, Cilt 15, s. 187-188. Yugoslavya Hükümeti'nden alınan tazminat faizi ile birlikte Kızılay Cemiyeti'nin emrine verilerek Heybeliada Sanatoryumu, Haydarpaşa Numune Hastanesi ve İzmir'deki hastanelere yatırım olarak kullandırılacaktır. Bkz. Düstur, 3. Tertip, Cilt 19, Ankara 1938, s. 1178.
67 Akşin, a.g.e., s. 242.
68 Aras, Lozan İzlerinde 10 Yıl, s. 208-209.
69 Karahasan, a.g.m., s. 2546.
70 Düstur, 3. Tertip, Cilt 17, Ankara 1936, s. 139-149.
71 Düstur, 3. Tertip, Cilt 17, Ankara 1936, s. 129-136.
72 Bu konuda geniş bilgi için bkz. İsmail Eren, "Atatürk'e Ait Yugoslavya Eski Başbakanı M. Stoyadinoviç'in İzlenimleri", IX. T.T.K., Cilt 3, Ankara 1989, s. 1940-1946.
73 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 3, s. 140-141.
74 Akşin, a.g.e., s. 244.; "Stoyadinoviç'in 27 Mart 1937'de Mussolini İtalya'sı ile bir pakt imzalaması Balkan Paktı'nı zedeleyecektir.", Karahasan, "Atatürk'ün Barış Felsefesi Işığı Altında Türkiye-Yugoslavya Dostluk İlişkileri", s. 2551.
75 Necip P. Alpan, "Türkiye ile Arnavutluk'un İstiklal Savaşları'ndaki Paralelizm Doğrultusunda Yaptıkları İş Birliği", X. T.T.K, Cilt 6, Ankara 1994, s. 2900-2901.
76 Nesip Kaçi, "Atatürk Arnavutluk'ta Nasıl Değerlendiriliyor", Atatürk'ün Ölümünün 50. Yıl Sempozyumu (31 Ekim-1 Kasım 1988), Ankara 1989, s. 50.
77 Alpan, a.g.m., s. 2901.
78 Kaçi, a.g.m., s. 50.
79 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 5, Sadi Burak-Utkan Kocatürk, Ankara 1972, s. 42-43'ten aktaran, Kaçi, a.g.m., s. 51.
80 Düstur, 3. Tertip, Cilt 6, Ankara 1934, s. 203-218.
81 Bilâl N. Şimşir, "Atatürk'ten Elçi Ruşen Eşref Ünaydın'a Yönerge", Prof. Dr. Ahmet Şükrü Esmer'e Armağan, Ankara 1981, s. 300.
82 Şimşir, a.g.m., s. 302.
83 7.10.1928 tarihli Le Petit Parisien Gazetesi'nden aktaran Şimşir, a.g.m., s. 303.
84 Şimşir, a.g.m., s. 303-304.
85 Dışişleri Bakanlığı Arşivi'nden derlenen şifre telgraflar için bkz. Şimşir, a.g.m., s. 305-307.
86 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, s. 311.
87 Şimşir, a.g.m., s. 310.
88 Şükrü Sina Gürel, "Türk Dış Politikası 1919-1945", Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt II, İstanbul 1983, s. 527.
89 S. Gülden Ayman, "İki Dünya Savaşı Arasındaki Silahsızlanma Girişimleri", İki Dünya Savaşı Arasında Avrupa ve Balkanlar, İstanbul 1994, s. 116-119.
90 Ayman, a.g.m., s. 119.
91 Akşin-Fırat, a.g.m., s. 120-121.
92 Soysal, a.g.e., s. 429-. 432.
93 Aras, Görüşlerim, s. 60-61.
94 Charles-Barbara Jelavich, The Balkans, New Jersey 1965, s. 100.
95 Charles-Barbara Jelavich, a.g.e., s. 100.
96 Charles-Barbara Jelavich, a.g.e., s. 101; "Almanya 1929-1934 dünya ekonomik bunalımı sarsıntısı içinde olan Balkan ülkelerinin tarım ürünleri ve ham maddelerini, onlar için en elverişli koşullarda satın alıyor, böylece Balkanlar'ı ekonomik bakımdan etkisi altında tutuyordu. ", İsmail Soysal, "Balkan Paktı (1934-1941)", Yusuf Hikmet Bayur'a Armağan, Ankara 1985, s. 131.
97 Akşin, a.g.e., s. 258.
98 Soysal, "Balkan Paktı", s. 142.
99 Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Cilt I, Ankara 1987, s. 337.
100 Akşin, a.g.e., s. 259.
101 Soysal, "Balkan Paktı", s. 142.; Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 96.; Akşin-Fırat, a.g.m., s. 122.; Kandemir, a.g.m., s. 6.
102 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 96.
103 Zimova, a.g.m., s. 210.

104 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 97.; Akşin-Fırat, a.g.m., s. 122.
105 Soysal, "Balkan Paktı", s. 143-144.
106 Akşin-Fırat, a.g.m., s. 122.; "Arnavutluk İtalya'nın etkisi altında olduğu için gerçek bir Balkan iş birliği ve dayanışmasından kaçınıyordu. Bulgaristan ise gene azınlık işlerinden söz ettiği gibi, savaş sonrası saptanan sınırların kesinlik kazanıp güvence altına alınmasını istemediğini göstermişti. Ayrıca, Neuilly Barış Antlaşması'nın Bulgaristan için sınırlayıcı hükümlerini değiştirmek niyetinde olduğunu belli etmişti. ", Soysal, "Balkan Paktı", s. 145.
107 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 97.; "Ekonomik iş birliği konusunda önemli bir gelişme olarak Balkan Ticaret Odaları kurulması kararı gösterilebilir. ", Soysal, "Balkan Paktı", s. 145.
108 Zimova, a.g.m., s. 210.
109 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 97.
110 Soysal, "Balkan Paktı", s. 145.
111 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 97.; Soysal, "Balkan Paktı", s. 146.
112 Akşin-Fırat, a.g.m., s. 122.
113 Akşin-Fırat, a.g.m., s. 122.; Kandemir, a.g.m., s. 6.
114 Soysal, "Balkan Paktı", s. 146. Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 98.
115 Zimova, a.g.m., s. 211.
116 Akşin-Fırat, a.g.m., s. 122.
117 Aras, Görüşlerim, s. 48.
118 Soysal, "Balkan Paktı", s. 148.
119 Armaoğlu, a.g.e., s. 339.
120 Soysal, "Balkan Paktı", s. 148.
121 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 99.
122 Soysal, a.g.e., s. 435-446.
123 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 99.
124 Armaoğlu, a.g.e., s. 339.
125 Aras, Görüşlerim, s. 48.
126 "Revizyonist bir politika takip eden Bulgaristan, Almanya ile iş birliğini Balkan Paktı'ndan daha önemli görüyordu.", Wolfgarg Höpken, "NationalSelf-Interest and Multilateral Coorperation: Balkan Coorperation Between the Two World Wars", İki Dünya Savaşı Arasında Avrupa ve Balkanlar, İstanbul 1994, s. 107.
127 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 99.
128 Soysal, "Balkan Paktı", s. 146.
129 Taşhan, a.g.m., s. 9.
130 Nada Zimova, "The Balkan Entente and Turkey", IX. T.T.K., Cilt 3, Ankara 1989, s. 2000.
131 Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1990), Ankara 1993, s. 93.
132 Zimova, "The Balkan Entente and Turkey", s. 2000.
133 Dışişleri Bakanlığı, Cumhuriyet'in İlk On Yılı ve Balkan Paktı, Ankara 1973, s. 312.
134 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 315; Sevim Ünal, a.g.m., s. 1994-1995; Türk-Yunan dostluğu ve Türk dış politikası hakkında Fransız "L'Europe Nouvelle" dergisinde 30.12.1933 tarihinde şöyle bir yazı çıkmıştı: " 14 Eylül 1933 Antlaşması ile beraber iki devlet İtalya, İngiltere ve Fransa ile birlikte gayet iyi ilişkiler oluşturmakla beraber, her şeyden önce içinde bulundukları ortak şartlardan yararlanmak ve bölgesel çıkarlarına uygun bir Doğu Akdeniz Örgütü kurmak istediklerini gösterdiler. Diğer taraftan Türkiye bu antlaşma ile Balkan işlerine karşı büyük ilgi duyduğunu ve Balkan milletleri hakkındaki tecrübesine dayanarak barış lehinde önemli bir rol oynayabileceğini kanıtladı.", Cumhuriyet, 17 Ocak 1934, s. 3.
135 Soysal, "Balkan Paktı", s. 151.
136 Cumhuriyet, 31 Ocak 1934.
137 Soysal, "Balkan Paktı", s. 152.
138 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 311.
139 Soysal, "Balkan Paktı", s. 152-153.
140 Soysal, "Balkan Paktı", s. 153.
141 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 324-325.
142 Soysal, "Balkan Paktı", s. 157.
143 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 327-342.
144 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 338.
145 Soysal, "Balkan Paktı", s. 178.
146 Soysal, a.g.e., s. 450.
147 Yunus Nadi baş makalesinde "Venizelos'un Balkan Paktı'na olan muhalefetini ve özellikle Yunan Hükümeti'nden bilgi almak yerine yabancı elçiliklere müracaat etmesini eleştirmekteydi.", Cumhuriyet, 28 Şubat 1934.
148 Soysal, a.g.e., s. 450.; "Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile birlikte askeri sözleşmeler imzalamamış, buna karşılık Türkiye, Yugoslavya ve Romanya arasında hem Dışişleri Bakanları hem de Genelkurmay Başkanları seviyesinde yapılmıştır. Bunlar, TBMM'nin 25.10.1934 tarihli gizli celsesinde 2584 sayılı kanunla kabul edilmiştir", Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 352; Bu konuyla ilgili Meclis'te yapılan görüşmeler için bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 4, Ankara 1985, s.584-595.

150 Soysal, a.g.e., s. 450.; Yunanistan'ın koymuş olduğu çekinge hakkında geniş bilgi için bkz. Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 343-345.
151 Balkan Paktı'nın metni için bkz. Düstur, 3. Tertip, Cilt 15, Ankara 1934, s. 186; Balkan Paktı'nın tasdikine ait rapor Bakanlar Kurulu tarafından 3.3.1934 tarihinde kabul edilmiştir. B.C.A., B.K.K. 030. 18. 1. 2/43 11 6 (1+25). Antlaşma TBMM tarafından 6 Mart 1934 günü 2381 sayılı bir yasa ile onaylanmıştır.
152 Cumhuriyet, 10 Şubat 1934.
153 Cumhuriyet, 11 Şubat 1934.
154 Zimova, "The Balkan Entente and Turkey", s. 2002.
155 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 100-101.
156 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 350.
157 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 101.
158 Yılmaz Altuğ, "Atatürk'ün Dış Politikası", B. Ü. Uluslararası Atatürk Konferansı Tebliğleri, 10-11 Kasım 1980, Cilt II, İstanbul 1981, s. 486.
159 Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt 3, İstanbul 1988, s. 331.
160 Ümit Özdağ, "Balkan Politikamız ve. ", Türk Yurdu, Sayı: 67, Mart 1993, s. 14.
161 Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Cilt 2, s. 60.
162 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 102; Soysal, "Balkan Paktı", s. 187-189; Feridun Ergin, a.g.e., s. 205; Mehmet Ali Ekrem, a.g.e., s. 147.
163 10 Şubat 1934 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan şu satırlar çok anlamlıydı: "Atina'dan gelen haberlere göre, şehir şenlik içindedir. Bütün sokaklar dört Balkan devletinin bayrakları ile donatılmıştır. Bu bayraklar arasında hepsinden fazla Türk Bayrağı görülmektedir. ".
164 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 347.
165 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 363.
166 Oral Sander, Balkan Gelişmeleri ve Türkiye, Ankara 1969, s. 11-14.
167 Aras, Görüşlerim, s. 55.
168 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 363.
169 Gönlübol-Sar, a.g.e., s. 102.
170 Atatürk'ün Milli Dış Politikası, Cilt 2, s. 355.
171 İsmet İnönü'nün TBMM'deki Konuşmaları, Cilt 1, s. 427-428.
172 Soysal, "Balkan Paktı", s. 197.
173 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, s. 329.
174 Soysal, "Balkan Paktı", s. 197-198.
175 "Türkiye savaş boyunca Yunanistan'a her türlü insani yardım yapmak için özel bir çaba gösterme dışında Kahire'ye göç etmiş olan Yunanistan Hükümeti'ne ve Mısır'da kurulan Yunan ordusuna katılmak üzere Yunanistan'dan kaçanların takip ettikleri yol da daima, adalardan Türkiye'ye geçiş şeklinde olmuş ve bu kişiler Türkiye'den her zaman yakın ilgi ve yardım görmüşlerdir.", Gürün, a.g.m., s. 42-43.
176 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 365-366.
177 Soysal, "Balkan Paktı", s. 198.
178 Dışişleri Bakanlığı, a.g.e., s. 366.
179 Soysal, "Balkan Paktı", s. 199.
180 Atatürk'ün ölümünden sonra yerine geçen İnönü O'nun politikasını devam ettirecek ve Türkiye'yi İkinci Dünya Savaşı'nın dışında tutma başarısını gösterecektir.
181 Akşin-Fırat, a.g.e., s. 123.
182 Aras, Görüşlerim, s. 46.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      3672 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın