• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/
Lozan Beklentileri / Prof. Dr. Toktamış Ateş

Lozan Andlaşması, 1. Dünya Savaşı'na son veren andlaşmalar arasında bugün de yürürlükte olan tek andlaşmadır. Ve günümüz Türkiyesi'nin "Misak-ı Millî sınırları", 1. Dünya Savaşı sonrasında yeniden çizilen sınırlar arasında hâlâ geçerliliğini koruyan sınırlardır.

Aslında Lozan koşullarında ufak tefek bazı değişiklikler yapılmış ve özellikle Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Osmanlı ordusunun elinde bulunan Musul'u ikili görüşmelerle kurtarmak mümkün olmadığı gibi, daha sonra Milletler Cemiyeti'nin arabuluculuğundan da bir yarar sağlanması mümkün olamamıştır. Fakat bu ufak tefek tefek hususlar, Lozan'ın hâlâ yürürlükte olduğu gerçeğini değiştirmezler (Pek ufak tefek sayılmasalar bile).

Biraz aşağıda ele alacağımız üzere; Lozan'ın en önemli yönü, Türkiye'nin masaya "eşit" bir statü ile oturmak istemesi ve her yönüyle "bağımsızlığını" kazanma konusundaki tartışılmaz iradesini net bir biçimde ortaya koymasıdır.1

A. Toplantı Öncesi

15 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi yürürlüğe girdi. Mudanya koşullarına göre tarafların silahlı kuvvetleri, doğal olarak oldukları yerde kalacaklar ve İstanbul'daki düzeni sağlamak üzere, müttefik jandarmalara ek olarak bir Türk Jandarma Birliği İstanbul'a gelecekti. Yunanistan Doğu Trakya'da Meriç nehrinin doğusunda işgal ettiği bölgeleri Fransızlara devredecek ve Fransızlar da TBMM yetkililerine devredeceklerdi. Ankara, Lozan'da toplanacak barış konferansına katılmayı da kabul ediyordu.

19 Ekim 1922'de Refet Paşa kumandasında bir Türk birliği, İstanbul'un Türk halkının görülmedik tezahüratı ve coşkusuyla İstanbul'a geldi.2 Mustafa Kemal'in talimatı gereği, Refet Paşa, Padişahla ilgili olarak pek net bir şeyler söylememesine karşın, Tevfik Paşa'nın sadrazamlığında İstanbul Hükümeti'ni tanımadıklarını açıkça söylemekten çekinmemişti.3

Aynı gün, gerek İngiltere'yi ve gerekse Yunanistan'ı anlamsız bir hayal peşinde koşturan L. George görevinden ayrılıyordu. Aslında bu istifa sırasında yaptığı ilginç bazı açıklamalar vardır:

"İnsanlık tarihinde, tarihin gidişini değiştiren liderler yüzyılda bir görülür" diyordu. L. George "Benim şanssızlığım bu liderin yüzyılımızda Anadolu'da ortaya çıkması ve benim karşımda yer almasıdır." Aynı toplantıda L. George Mustafa Kemal'in Türk milleti için "Büyük bir talih" olduğunu dile getiriyordu.

Lozan Barış Konferansı dışişleri bakanları düzeyinde yapılacaktı. TBMM hükümetinin dış işleri bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, değerli bir diplomat idi, fakat bazı ciddi rahatsızlıkları bulunuyordu. Mustafa Kemal Lozan'da "ödünsüz" bir diplomatın varlığını arzuluyordu. Yusuf Kemal, 24 Ekim'de görevinden istifa etti ve yerine aynı gün İsmet Paşa atandı.

Mudanya görüşmeleri sırasında ne kadar yaman bir müzakereci olduğunu ispat eden İsmet Paşa, bu iş için biçilmiş kaftandı. Fakat aynı görevde Rauf Orbay'ın da gözü vardı. Rauf Orbay, Mondros Mütarekesi'ndeki kimi hatalarının bedelini ödemek istiyordu. Fakat İsmet Paşa'nın seçilmesiyle ciddi bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Müttefiklerin İstanbul temsilcileri 28 Ekim 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde yapılacak barış görüşmelerine Ankara ve İstanbul hükümetlerini resmen davet ettiler. İngiltere'nin amacı masa başında farklı iki Türk delegasyonunun bulunmasıydı. Türk tarafını zayıf düşürmek olduğu açıktı. Fakat İngiltere'nin bu davranışı Mustafa Kemal'e istediği fırsatı vermiş ve saltanat ve hilafet birbirinden ayrılarak Osmanlı Saltanatı noktalanmıştı.

İstanbul hükümetinin Sadrazamı Tevfik Paşa, aslında kararsız ve şaşkın bir durumdaydı. Ankara'ya sürekli telgraflar çekiyor ve ortak hareket öneriliyordu. 31 Ekim'de "Müdafa-i Hukuk Grubu" saltanatın kaldırılması konusundaki önergeyi kabul etti. Aynı önerge 1 Kasım 1922'de TBMM'de kabul edildi ve aynı gece saltanat kaldırıldı.

Zaten 4 Kasım 1922'de Tevfik Paşa Kabinesi istifa edecek ve 6 Kasım 1922'de Ankara hükümetinin yasaları İstanbul'da yürürlüğe girecektir. Çok ilginç bir biçimde aynı gün Vahdettin İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanlığı'na başvuracak ve "Kendisini güvenli bir yere götürüp götüremeyeceklerini" soracaktır. Zaten 14 Kasım 1922'de Mustafa Kemal'le görüşmek isteyen Vahdettin bunda başarılı olamayınca 17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınacak ve Malaya zırhlısıyla Malta'ya kaçacaktır. TBMM de hilafet makamına Osmanlı hanedanından Abdülmecit Efendi'yi seçti.

İstanbul'daki müttefik temsilcileri Lozan'daki barış görüşmelerinin başlama tarihi olarak 13 Kasım 1922'yi bildirmişlerdi. Ve İsmet Paşa yanındaki kalabalık heyetle birlikte 11 Kasım 1922'de Lozan'a ulaşmıştı. Fakat Lozan'a ulaştıklarında toplantının bir hafta ertelendiğini öğrendiler. İsmet Paşa, bu tutumu şiddetle protesto etti. Zira bu tutum, müttefiklerin eski "zihniyetlerini" koruduğunu göstermekteydi ve tüm barış görüşmelerinde bu zihniyetle mücadele etmek niyetiyle Lozan'a gelmişti.

Lozan'da boşuna beklemek istemeyen İsmet Paşa, Paris'e geçti. Burada değişik toplantılara katıldı ve Fransız Başbakan Poincare ile görüştü. Ulusal Savaş sonrasındaki Türk hükümetinin dünyayı yorumlayış biçimi üzerine konferanslar verdi. Temel olarak işlediği konu, Türkiye'nin şerefli bir barış istediği ve bağımsızlıktan ödün vermeyeceği biçiminde özetlenebilir.

Türkiye Lozan'a üç delege ile katılıyordu. Başdelege İsmet Paşa'nın yanı sıra Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur ve eski Maliye Bakanı Hasan Bey delege sıfatını taşıyorlardı.4 Bunların dışında da geniş bir danışman ve çevirmen topluluğu bulunuyordu.5

Lozan Konferansı'nın başkanı, aynı zamanda İngiltere Dışişleri Bakanı olan Lord Curzon'du. Toplantı davetçisi ülkeler İngiltere, Fransa ve İtalya idi. Katılan ülkeler ise, bu üç ülke ve Türkiye dışında Yunanistan, ABD, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı (Yugoslavya) ve Japonya idi. Boğazlar sorunu görüşülürken; Bulgaristan, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan temsilcileri de toplantılara katılmışlardı.6

İngiltere temsilcisi Lord Curzon, İsmet Paşa için, zorlu bir diplomat idi. Kaldı ki, Kral Konstantin'in Yunanistan'ı terk etmesinden sonra yeniden başbakanlığa gelen Venizelos da, Avrupa siyasal yaşamında çok tanınan ve ağırlığı olan bir diplomattı. Bu iki usta diplomatla İsmet Paşa konferans boyunca defalarca karşı karşıya gelecektir.

B. Konferansın Açılışı

Lozan Konferansı açılış toplantısı 20 Kasım 1922'de Montbenan Gazinosu büyük salonunda yapıldı. İsviçre Konfederasyonu Başkanı M. Haab'ın konuşmasıyla açılan toplantıyı izlemek üzere gelenler arasında Fransa Başbakanı Poincare ve İtalya Başbakanı B. Mussolini de bulunuyordu.

Türk delegasyonunun haberi olmaksızın hazırlanan programa göre, M. Haab'ın konuşmasını konferans adına Lord Curzon yanıtlayacak ve açılış toplantısı sona erecekti. Konferans çalışmalarının Ouchy Şatosu salonlarında sürdürülmesi planlanmıştı.

Bu programı öğrenen İsmet Paşa şiddetle itiraz etti. Bu programın "eşitlik" ilkesine uymadığını, eğer konferanstaki taraflardan biri adına konuşma yapılıyorsa, diğer taraf adına bir konuşma olanağının sağlanması gerektiğini ileri sürdü ve "Eğer Lord Curzon konuşacaksa, ben de konuşurum" dedi.

İsmet Paşa'nın bu tutumu, belki diplomatik anlayışa pek uymuyordu. Fakat Mustafa Kemal, İsmet Paşa'yı bunun için seçmişti. Ankara hükümetinin "beklentilerini" en açık bir biçimde ortaya koymak istiyordu ve diplomatik anlayış pek de umurunda değildi.

Sonunda, "Eğer bana da konuşma olanağı tanımazsınız geri dönerim" diyen İsmet Paşa'nın bu ödünsüz tutumu karşısında kendisine de konuşma hakkı tanındı. Çok güzel bir konuşma yapan İsmet Paşa, Türkiye'nin de barışa özlem duyduğunu dile getirdi ve bağımsızlığa gölge düşürmeyecek, onurlu bir barış istediklerini söyledi.

Gerçekten, biraz yukarıda da değinmiş olduğumuz üzere, konferans başlarken İsmet Paşa'nın iki noktada çok duyarlılığı vardı. Bunlardan birincisi "eşitlik ilkesi" idi. Türkiye, kendini, konferans için çağrı yapan devletler kadar yetkili ve bu devletlerle eşit görüyor ve haklı olarak da bundan ödün vermek istemiyordu.

İsmet Paşa'nın duyarlı olduğu ikinci nokta, masa başına Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın "galibi" olarak oturmak istemesiydi. Buna karşılık müttefikler Türk delegelerini I. Dünya Savaşı'nın "yenilmiş" Türkiyesi'nin temsilcileri olarak görüyor ve buna uygun bir tavır bekliyorlardı. İsmet Paşa'nın bunu kabul etmesi mümkün değildi.

Bu açıdan bakıldığında İsmet Paşa'nın diplomasi açısı'ndan yoruma açık kimi "çıkışları" daha iyi anlaşılır. Zaten gene biraz yukarıda değindiğimiz üzere; Mustafa Kemal'in İsmet Paşa'yı Dışişleri Bakanı yapmak ve Lozan'a başdelege olarak göndermek istemesinin temel nedenini burada aramak gerekir. Türkiye Barış Konferansında "salon adamlarıyla" değil, cephelerden gelen ve elbiselerine sinmiş olan barut kokusu henüz çıkmamış, "muzaffer" bir komutanla temsil ediliyor ve "Misak-ı Millî"sinden hiçbir ödün vermeden ve tüm dünya devletlerine "bağımsız" varlığını ve kişiliğini onaylatacak bir katılıkta pazarlık ediyordu. Kaldı ki; İsmet Paşa, sırasında çok usta bir diplomat gibi davranabiliyordu.

C. Konferansın Çalışması

Lozan Konferansı'nın7 20 Kasım 1922'de kabul edilen iç tüzüğünün beşinci maddesine göre Konferan'sa davet yapan ülkelerden her birinin bir temsilcisinin başkanlık edeceği üç komisyon kuruluyordu.

Birinci Komisyon, İngiliz delegesi Lord Curzon'un başkanlığı altında çalışacaktı ve "Ülke ve Askerlik Komisyonu" adını taşıyan bu komisyon "Boğazlar Rejimini" de ele alacaktı.

İkinci Komisyon, "Türkiye'de Yabancılar ve Azınlıklar Rejimi Komisyonu" adını taşıyordu ve başkanlığını İtalyan delegesi Garroni yapıyordu.

Fransız delegesi Barer'in başkanlığını yaptığı üçüncü komisyon, "Maliye ve İktisat Sorunları Komisyonu" adını taşıyordu ve kendi içinde beş yardımcı komisyona bölünmüştü.

Bu yardımcı komisyonları ve işlevlerini şöyle sıralayabiliriz: Birinci yan komisyon Düyun-u Umumiye'nin bölüşümü, işgal giderlerinin ödenmesi, Türkiye'nin Yunanistan'dan istediği tazminat vb. gibi salt mali sorunlarla ilgilenecekti. Çok ilginç bir nokta olarak müttefikler işgal giderlerinin Türkiye tarafından ödenmesini istiyorlardı.

İkinci yan komisyon; limanlar, demiryolları, posta, telgraf, hava ulaşımı, kambiyo vb. gibi ulaşım ve ulaştırma işleriyle ilgilenecekti.

Üçüncü yan komisyon; ticaret, gümrük tarifeleri, ticaret gemileri, emlâk, edebiyat hakları, güzel sanatlar vb. gibi hususlarla uğraşacaktı.

Dördüncü yan komisyon ise iktisat sorunlarıyla ilgilenecekti. Bunlar arasında savaş ve işgal dönemine ait sorunlar, Türkiye tarafından zapt edilen mülklerin geri verilmesi, terk edilen topraklardaki Türk mülkleri sorunu vb. vardı.

Nihayet beşinci komisyon, sağlık sorunlarıyla ilgilenecekti.

D. Konferansın Birinci Aşaması

Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922'de başladıktan iki buçuk ay sonra 4 Şubat 1923'te kesildi. Daha sonra 23 Nisan 1923'te yeniden toplanan Konferans, üç aylık bir çalışmadan sonra 24 Temmuz 1923'te andlaşmanın imzalanmasıyla sona erdi.

Konferansın temel sorunları; Trakya'daki sınır, Boğazların durumu ve geleceği, Yunanistan'ın ödemesi istenen savaş tazminatı, Musul sorunu ve özellikle kapitülasyonlar idi. Ayrıca Osmanlı borçlarının "ülke esasına" göre ödenmesi konusunda Ankara'nın ödünsüz bir talebi vardı. Fakat tüm bunların dışında ve ötesinde Türkiye için Lozan Barış Konferansı, bağımsız bir devlet var olabilme ve uluslararası camiada yer alabilme mücadelesinin birinci aşaması idi. Ankara'nın "bu beklentisi", diğer tüm beklentilerinin önünde yer alıyordu.

Fakat "müttefikler" çok farklı beklentiler içindeydi. Özellikle kapitülasyonlar konusundaki tutumları, akıl almaz bir tutum idi. Birinci Dünya Savaşı'na girdiği gün tüm kapitülasyonları lağvettiğini ilan eden Türkiye'den, şimdi kapitülasyonları gene yürürlüğe sokmaları ve hâtta belli ölçülerde genişletmeleri isteniyordu.

Müttefiklerin bu tutumlarına karşı İsmet Paşa kesin görüşünü şöyle belirtiyordu: "Türkiye kapitülasyonlar yerine hiçbir şekil, hiçbir kayıt, hiçbir imtiyaz kabul edemez, etmeyecektir."8

Konferansın bu aşamasında Musul sorunu üzerinde çok tartışmalar yaşandı. Fakat sonuç alınamayacağı anlaşıldığından, bu sorunun çözümü Lozan sonrasında ikili görüşmelere bırakıldı. Eğer gene bir sonuç alınamazsa, Türkiye Milletler Cemiyeti'nin (Cemiyet-i Akvam) arabuluculuğunu kabul ediyordu.

Konferansta en hassas konulardan birinin "Boğazlar sorunu" olması bekleniyordu. Zaten Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler de işin bu aşamasında toplantıya katılıyorlardı. Fakat hemen herkesi hayrette bırakan bir tutumla Türkiye, bu konudaki İngiliz teklifini kabul etti ve boğazların "ulusların bir denetime" tabi olmalarını kabul etti.

Oysa ki Rusya ve Ukrayna, Boğazların tümüyle Türkiye'nin denetimine bırakılması ve "kapalılığı" ilkesi konusunda tüm ağırlıklarını koymuşlar ve Türkiye'den yana tavır almışlardı. Bu çerçeve içinde Boğazların silahlandırılması da söz konusu oluyordu.

Konferansın bu şamasında Türkiye'nin İngiliz teklifini kolayca kabul etmesinin nedenleri konusu çok tartışılmıştır. Bence bunun iki nedeni vardır.

Bunlardan birincisi, Türkiye'nin "akçalı konular" tartışılırken İngiltere'nin desteğini aramasıdır. Fransa'yla ilişkiler çok iyi gidiyordu ama, işin içine para girince bu ilişkiler kaçınılmaz olarak bozulacaktı. Nitekim olaylar böyle gerçekleşecektir.

İkinci neden, Türkiye'nin Moskova'ya fazla güvenmemesidir. O dönemde Rusya Türkiye'nin en yakın dostuydu. Fakat uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluk vb. kavramların bulunmadığını bilen Mustafa Kemal, yarın Rusya ile ilişkiler bozulursa, Rusya'ya karşı yalnız kalmak istememiş olabilirdi.

Konferansın bu aşamasında içinden çıkılamayan sorun "akçalı işler" oldu. Bu konularda anlaşmaya varmak bir türlü mümkün olmuyordu. Gerek Ulusal Savaş sırasında ve gerekse sonrasında Ankara'yı sürekli desteklemiş bulunan Fransa, Fransız firmalarının ve yatırımcılarının çıkarları söz konusu olduğunda, katı bir tavır takınmıştı.

Türkiye, Osmanlı borçlarını kabul ediyor fakat "toprak esası" getirilmesini istiyordu. Yani Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarından ne kadarını alabilirse, Osmanlı borçlarını o oranda üstlenmek istiyordu. Fransa'nın ve Fransız şirketlerinin buna itirazı yoktu. Fakat borçların Fransız Frangı değil, altın lirayla ödenmesini istiyorlardı ki, Türkiye'nin bunu kabul etmesi mümkün değildi. Zira Fransa devalüasyon yapmıştı ve Fransız Frangı çok ucuzlamıştı.

Ve her şey bir yana Fransa kapitülasyonların hem de genişletilerek yeniden yaşama geçirilmesini istiyordu ki, böyle bir şey söz konusu bile olamazdı.

Ocak 1923'te Ankara'ya gelen Hasan Bey, Lozan'daki gelişmeler hakkında TBMM'ye bilgi verdi ve barışın pek de yakın görünmediğini vurgulayarak Meclis'in ve Mustafa Kemal'in görüşlerini aldı. Aynı günlerde müttefikler İsmet Paşa'ya kabul edilmesi mümkün olmayan bir andlaşma metni vermişlerdi. İsmet Paşa bunu kabul etmeyince, Konferansa ara verildi. Müttefiklerin iyi niyetli olmadıklarının somut bir göstergesi, anlaşmaya varılan konularda bir metnin hazırlanarak, en azından bunun imzalanması konusundaki Türk önerisinin dikkate alınmamasıdır.

E. Konferansın İkinci Aşamasıve Barış

İsmet Paşa Ankara'ya döndükten sonra TBMM'de açık ve gizli oturumlar şeklinde çok uzun ve sert tartışmalar yaşandı. Meclis'teki İkinci Grup, Lozan'daki delegelerin özellikle Musul konusunda çok ödün verdiklerini ve "Misak-ı Millî"nin delindiğini ileri sürüyorlardı.9 Aslında 2. Grup milletvekilleri bu tartışmalarla, temelde Mustafa Kemal'i yıpratmaya çalışıyorlardı. Nitekim bu kıyasıya tartışmalardan sonra, ortaya hiçbir somut şey konulamadı.

Bu arada başta İtalya olmak üzere, konferansı yeniden toplama konusunda çabalar gösteriliyordu. Ve bu türden çabaların sonucunda 23 Nisan 1923'te konferans yeniden toplandı ve çalışmalarını sürdürmeye başladı.

Konferansın bu ikinci aşamasında Yunanistan'dan istenen tazminat konusu bir biçimde çözümlendi. Yunanistan Türkiye'nin tazminat talebini haklı bulmakla birlikte, kendisinin de perişan bir duruma düştüğünü ve para ödeyecek durumu olmadığını ileri sürmüştü. Sonunda Trakya'daki demiryolunun Edirne istasyonu olan Karaağaç, Meriç'in batısında olmakla birlikte Türkiye'ye bırakıldı ve Türkiye tazminat talebinden vazgeçti.
Bu aşamadaki görüşmeler sonucunda kapitülasyonlar kaldırılıyor ve Osmanlı borçlarının "ülke esasına göre" ve Fransız Frangı'yla yapılması konusunda anlaşmaya varılıyordu.

İstanbul hariç olmak üzere Türkiye'deki Rumlarla, Batı Trakya hariç Yunanistan'daki Türklerin "mübadelesi" konusu daha sonra ikili görüşmelere bırakılıyordu.

Ve Lozan Barış Andlaşması 24 Temmuz 1923'te imzalandı.

Bu yazının başlarında vurguladığım üzere, İsmet Paşa'nın belirttiği gibi, "Birinci Cihan Harbi'nden kalan muahedelerin hiçbiri yaşamaz. Yalnız Lozan Muahedesi ayaktadır... Lozan Muahedesi Türkiye için esaslı değerini ve uluslararası münasebetlerde kılavuz olacak ilkeleri taşımakta devam etmektedir."10

Lozan Andlaşması'nın 1. maddesine göre; Türkiye ile; Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasındaki savaş durumu andlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bitmiş oluyordu. Meriç Nehri'nin batısına dek Doğu Trakya Türkiye'nin olacaktı (Md. 2). Suriye sınırı 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız Andlaşmasının 9. maddesine göre düzenlenen sınır olacaktı (Daha sonra diplomatik bir mücadele sonrasında İskenderun sancağı sınırlarımız içine alınacaktır).

Irak sınırının saptanması, konferans sonrasına ertelenmiştir.

İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye'ye (Madde 12); Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları Yunanistan'a bırakılıyordu (Md. 13). Ancak Yunanistan bu adalarda hiçbir deniz üssü kuramayacak, tahkimat yapamayacak, fazla asker bulundurmayacak ve Anadolu kıyıları üzerinde askeri uçak uçurtmayacaktı.

Türkiye Mısır'la ilgili borç yükümlülüklerinden tümüyle kurtulmuş oluyordu (Md. 18). Ayrıca Türkiye, Libya'daki ayrıcalıklarından vazgeçiyor (Md. 22), Kıbrıs'ın İngiltere'ye katılışını tanıyordu (Md. 21) .Kapitülasyonlar her bakımdan ve tümüyle kaldırılıyordu (Md. 28).

Ege denizinde İtalyan işgalinde bulunan adalar İtalya'ya bırakılıyor (Md. 15), 5 Kasım 1914 başlangıç olmak üzere Türkiye, Mısır ve Sudan üzerindeki tüm haklarından vazgeçiyordu (Md. 17).

Azınlık hakları karşılıklı eşitlik temelinden yola çıkılarak ve bu konudaki uluslararası andlaşmalar çerçevesinde çözümleniyordu (Md. 37-45).

Osmanlı borçları "ülke temeline" göre takside bağlanıyordu.11

İlke olarak Boğazlardan geçiş serbestisi kabul ediliyordu (Md. 26). Boğazlar rejimini düzenleyen aynı tarihli bir sözleşme, "Bu andlaşmanın içindeymiş gibi, aynı güç ve değerde" oluyordu ya da öyle sayılıyordu (Boğazlar rejimi daha sonra Montrö Sözleşmesi'yle yeniden düzenlenmiş ve günümüzdeki statüsüne, yani ilke olarak Türkiye'nin kontrolündeki boğazlar statüsüne kavuşturulmuştur).

Lozan Andlaşması, TBMM'nin 23 Ağustos 1923 tarihli toplantısında 227 üyeden 213'ünün olumlu oyu ile onaylanmış, aynı gün İstanbul ve Boğazlar bölgelerindeki müttefik donanma ve askeri kuvvetlerinin Türk topraklarını derhal terk etmeleri istenmiştir.12

Gerçekten günümüz Türkiyesi sınırları açısından önemli ölçüde Lozan'da belirlendiği gibi, felsefe olarak tümüyle Lozan'da ortaya konulmuş ve zamanın emperyalist devletlerince de zorunlu olarak kabul edilmişti. Türkiye Lozan'dan sonra uygar dünyanın tüm haklarına sahip, eşit, bağımsız ve saygın bir devleti olarak dünya siyaset sahnesinde görülecektir.

Günümüzde bazı kalemler Lozan'ın bir "başarı olmadığını" dile getirmektedirler. Günümüzde de yaşayan bir andlaşma olması bile, Lozan'ın "akılcı" ve "mantıklı" ve "haklı" bir zemin üzerinde durduğunu gösterir.

Lozan'dan önce yapılmış ve uygulama olanağını bulamamış Sevr'le karşılaştırdığımız zaman; Doğu Trakya, İzmir ve Hinterlandı, Ermenistan, Kürdistan vb. gibi toprak kayıpları bir yana, "bağımsız bir devlet" olma iradesinin ve niyetinin gösterilmesi ve bunun mücadelesinin başarıyla yapılması bile aradaki inanılmaz farkı göstermektedir.

Sevr'le tüm kapitülasyonlar, genişletilmiş bir biçimde geri geliyordu. İsmet Paşa Lozan'da bunu kabul etmemek için toplantının kesilmesini bile göze almıştı.

Fakat Lozan'daki beklentiler ve yaşamsal önemli sayılan konular, acaba günümüzde ne denli "Kıymet-i Harbiyeye" sahip? Doğrusu bu konuda pek iyimser değilim. Ve maalesef bu kötümserliğim yaşadığı dönemde Lozan'ın "banisi" olan İsmet Paşa'da da görülmekteydi.

Daha sonra "Atatürk Konferansları" arasında yayınlanan ve Ankara DTC Fakültesi'nde bizzat dinleme şansını yakaladığın bir konuşmasında İsmet Paşa, Lozan anılarını anlatmıştı.

Lord Curzon bir gün İsmet Paşa'ya gelerek, "Sizden memnun değiliz" demiş, "Sizden ne istersek reddediyorsunuz ve beni üzüyorsunuz. Fakat ben bugün reddettiklerinizi cebime koyuyorum. Memleketiniz savaştan harap olmuş durumda. Yeniden kalkınma için paraya gereksiniminiz olacak ve bizim kapımıza geleceksiniz. Ben de bugün cebime koyduklarımı teker teker cebimden çıkartacağım ve size iade edeceğim."

İsmet Paşa, "Eğer kapılarınıza gelirsek, cebinize koyduklarınızı çıkarırsınız" demiş ve "Ben o kapıya hiç gitmedim" gibisinden bir cümleyle konferansı tamamlamıştı.

Lozan Andlaşması'nın değerini anlamak için, Sevr'le karşılaştırmak da yetmez. Ankara'nın Lozan'dan beklentisi, bağımsız ve eşit haklara sahip bir devlet olarak kendini kabul ettirmekti.

Sevr, mağlup bir imparatorluğu yenen devletlerin, bu imparatorluğa zorla imzalatmaya çalıştıkları ve "ricalarla" yumuşatılmaya çabalanmış onur kırıcı bir metindi. Lozan ise, onurlu bir devletin çetin pazarlıklarla gerçekleştirdiği ve geçmişin yüklerinden ve geleceğin "ipoteklerinden" kurtulmak amacına yönelik, onurlu ve akılcı bir andlaşmadır.

1 Ateş, Toktamış; Türk Devrim Tarihi, 9. Baskı Der Yayınları, s. 298-305, İstanbul 2001.
2 Cebesoy, Ali Fuad; Siyasî Hatıralar O, İstanbul 1967, s. 102-103.
3 Bu konularda bkz. a.e., s. 104-108
G. Jaeschke; "Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi", TTK Yay XVI. Dizi Ankara 1973, s. 2.
4 Dr. Rıza Nur anılarında Lozan'la ilgili değişik yorumlar yapar. Dengesiz kişiliğini dikkate alarak bu görüşlere itibar etmedik. Bkz. Hayat ve Hatıratım, Cilt 3 İstanbul 1968, s. 960-1250.
5 Ali Naci Karacan; Lozan, 2. Baskı, Milliyet Yayınları, İstanbul 1971, bkz. s. 69-71.
6 Lozan Barış Konferansı (Tutanaklar, Belgeler) Çev. Seha Meray Takım I, Cilt I, Kitap?, Anakara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1968, Bkz. s. 5 ve 129.
7 Bu konferansın tam adı, "Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı"dır.
8 Ali Naci Karan; a.g.e., s. 144-145; Lozan... s. 13.
9 O dönemde TBMM Başkan Yardımcısı olan Ali Fuad Cebesoy'un o günlerle ilgili gözlemleri için bkz. a.g.e., s. 233-344.
10 Lozan... I, I, I, (Önsöz) s. IX.
11 Bu konudaki 46, madde metni aynen şöyledir: "İş bu andlaşmada belirtilen adalarla...kendilerine toprak parçası bırakılan devletler... Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmış Asya toprakları üzerinde yeni kurulan devletler arasında (Osmanlı borçları) bu kesimde belirtilen şartlara göre dağıtıldı.

  
2541 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın