• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihdergisi/
  • https://twitter.com/tarihtarihdergi
Yayınlarımız
Türk İstiklâl Harbi / Prof. Dr. Stanford J. Shaw

1. Birinci Dünya Savaşı'nın Ardından İtilaf Kuvvetlerinin Osmanlı Topraklarını İşgali Osmanlıların Çöküşü ve Teslimi: Mondros Mütarekesi

Almanya, Avusturya ve İstanbul'a en yakın müttefikleri olan Bulgaristan'ın silâhları bırakmasıyla I. Dünya Savaşı Avrupa'da sona erdi, Osmanlı İmparatorluğu'nun da bunların teşkil ettiği örneği takip etmekten başka bir seçeneği yoktu. Aslında, daha Batı Cephesi'ne barış gelmesinden önce bile, Osmanlıların önemli bir kısmı savaşa girilmesine daha başlangıçta karşıydılar. Özellikle, 1917'nin sonlarında, Padişah Mehmet Reşat'ın Avrupa'yı henüz kasıp kavurmaya başlayan grip yüzünden ani ölümü üzerine tahta çıkan yeni Padişah Sultan VI. Mehmet Vahdettin, Amerika Birleşik Devletleri henüz savaşa girmeden ve Batı Cephesi'nde dengeler hâlâ bozulmamışken, yani İmparatorluğun hâlâ kendisini kurtarma ihtimali varken ve özellikle de Batı Avrupa'dan gelecek olan bütün intikam ve yıkım uyarılarına rağmen Vahdettin'in Saltanatı'nın ve Halifeliği'nin devamını sağlamak üzere, Osmanlı'nın aniden savaştan çekilebilme şartlarını hazırlamayı umut ederek, İttifak Devletlerine gizliden elçiler/ajanlar gönderdi. Bu gayretler başarısızlıkla sonuçlandı, İtilaf (Antant) güçlerinin "onurlu bir barış"ı bile düşünmeyi reddetmeleri, nefretin ve intikam duygusunun hangi boyutlarda olduğunu Sultana ilk kez göstermiş oldu. Bu nefret ve intikam duygusu, İtilaf Devletlerinin propagandası ile sadece bu propagandanın hedef kitlesini teşkil eden sıradan halk arasında değil, İtilaf Devletlerinin liderleri arasında bile yerleşmişti. İtilaf liderleri bu dönemde kendi yaptıkları propagandaya inanma hatasına düşmüşlerdi.

Neticede, ayrı bir barış yapma çabaları başarısız olmuştur. Doğudaki savaş felaketle sonuçlanacak olan sona doğru sürüklenmekteydi. Bu sıralarda, Osmanlı'nın bütün dinlerden binlerce tebaası açlıktan, hastalıktan ve bütün etnik ve dinî zulümleri temsil eden çetelerin saldırıları yüzünden acı çekiyor ve ölüyorlardı. Trakya'daki Osmanlı orduları gibi, Irak ve Suriye'deki ordular da aralıksız devam eden Müttefik saldırıları karşısında dağılmıştı. Yıkıcı Balkan Savaşlarında ortaya çıkan birkaç kahraman askerlerden biri olan Miralay Rauf Bey (Orbay), İtilâf Devletlerinin tamamını temsil eden İngiliz Amirali Calthorpe ile, adeta olacak bütün kötü gelişmelerin bir habercisi gibi, Sakız Adası'nda küçük bir liman olan Mondros'ta mütareke görüşmelerinde bulundu. Bu, Osmanlıların hatta Amiral Calthorpe'un ilgilendiği gibi, şerefli insanlar arasında müzakere edilen bir barış düzenlenmesiydi, ancak Calthrope'un Londra'daki amirlerinin müdahalesiyle durum değişti ve Osmanlıların onuruna sadece, Hıristiyan galiplerin anlaşmada ve bu anlaşmaya varıncaya kadar yaptıkları müzakerelerde verdikleri sözleri hayata geçirecekleri varsayımıyla silâhlarını teslim edinceye kadar riayet edilecekti. Böyle olmamalıydı. Aynen Ortaçağ papalarının kendi takipçilerine kafir Müslümanlarla yapılan anlaşmalarda verilen sözlerin bir şeref borcu olmadığını söyledikleri gibi, İngiliz Hükümeti'nin önde gelen üyeleri de, benzer bir konumda kendilerini görür görmez, çeşitli bahaneleri kullanmak suretiyle askerî güçlerinin her ne isterlerse yapabilmelerini sağlamak üzere, üzerinde anlaşılan metni göz ardı ederek Mondros'ta verdikleri sözleri yeniden yorumladılar. Bundan dolayı, Osmanlılar, Calthorpe ile Mondros'ta şu konularda anlaştılar: Düşmanla doğrudan çatışmaya girmiş bütün askerî güçler silâhlarını bırakacaktı, gemilerini teslim edeceklerdi, limanlarını açtıkları gibi Anadolu yaylâsını Toros dağları üzerinden Suriye'ye bağlayan tünelleri de açacaklardı ve galip Müttefik güçleri her neredelerse orada kalacaklardı. Bütün bunlara karşılık olarak, Müttefikler, Osmanlı İmparatorluğu'nun dokunulmadan devam edeceği, Halifelik ve Saltanatın korunacağını vaad ediyorlar ve özellikle de Osmanlı İmparatorluğu'nun sadece güvenliklerini tehdit eden kısımlarının işgal edileceğini belirtiyorlardı. Böylece, Rauf Bey İstanbul'a dönüşünde kitleler tarafından alkışlarla bir muzaffer gibi karşılandı. Düzenlenen basın toplantısı dizilerinin hepsinde de Mondros Mütarekesi bir zafer olarak tanımlanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu ne parçalanacak ne de işgal edilecekti. Saltanat ve Halifelik muhafaza edilecekti. Calthorpe şerefli bir beyefendiydi ve kelimelerin müphem ve belirsiz olduğu yerlerde İngiliz hükümetinin bu kelimeleri Rauf Bey ile görüşmelerinde yorumlamış oldukları gibi yorumlamayacağını garanti etmekteydi. Ancak, ne yazık ki, Calthorpe kendi söylediklerine inansa da inanmasa da, gerçek, İngiliz yetkililerin hiç birinin Türkçe bilmediğiydi ve Türk heyeti tarafından Türkçe yazılan hiçbir şey resmî metin olarak kabul edilmemekteydi. İngiliz sekreterler tarafından, Osmanlılar tarafından imzalanan anlaşmanın şartları, zaman içinde, hemen hemen anlamsız hale getirecek şekilde yorumlamalara açık hale getiren önemli ölçüde farklı kelimelerle yeniden yazıldı. Bu durum, daha henüz Mütarekenin yürürlüğe girdiği ve her iki tarafın ordularının da bulundukları yerde durdukları varsayılan 1 Kasım 1918 tarihinde de böyleydi.

Osmanlı paşalarının çoğu, dağılmış silâhlı güçleriyle birlikte savaş meydanlarını terk etti. Emir Faysal ve onun Arap ihtilalinin tetiklediği çöl atlılarının saldırıları ile desteklenen Allenby'nin ordusunun amansız ilerleyişi öncesinde, Suriye ve Toros tünelleri üzerinden Anadolu'nun içlerine doğru çekilmeye ihtiyaç duymasına rağmen ordusunu bir arada tutan ve diğer generaller gibi davranmayan tek bir paşa vardı. Bu, Gelibolu'nun Türk kahramanı Mustafa Kemal idi. Mustafa Kemal düzenli bir şekilde geri çekilmeye devam ederken aslında bir karşı taaruzun hazırlığını yapmaktaydı. Almanların teslimi ve Mondros Mütarekesi'nin imzalanması meslektaşı Liman von Sanders'i Yıldırım Orduları komutanlığını bırakarak utanç içinde ülkesine dönmeye zorlarken, komutayı devralan Mustafa Kemal'e de teslim olması emri verildi. Aslında, mütareke anlaşmasındaki müphem kelimeleri olduğu kadar galip Müttefiklerin niyetlerini sorgulayan da yine aynı kişi, yani Mustafa Kemal idi. Mustafa Kemal İstanbul'a acilen bir telgraf çekerek Sadrazama "Güvenliğe tehditlerin" ne anlama geldiğini sordu. Cevap olarak müphem, belirsiz vaatler geldi. Mustafa Kemal tekrar tekrar daha da sert mukabelede bulunarak aşağı yukarı "onlara nasıl güvenebiliriz" anlamına gelen şeyler söyledi. "Vaatleri yerine getirecekler miydi?", Sadrazam, Osmanlı hükümetinin tartışacak durumda olmadığını ve neticede tamamı centilmenlerden oluşan İngilizlerin sözüne güvenmek zorunda olduklarına dair bir cevap verdi. Mustafa Kemal'in devam eden şikâyetleri üzerine, Sadrazam Yıldırım Ordusu'nu dağıttı ve Mustafa Kemal'e askerlerini evlerine göndermesi emrini verdi. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderi şerefsiz düşmanlarının elinde olduğundan, daha büyük felaketlerin baş göstermek üzere olduğuna dair hislerinde artış olan Mustafa Kemal'i İstanbul'a yöneltti.

Müttefiklerin Mondros Mütarekesi'ni İhlâlleri

Mondros'ta imzalanan mütarekenin şartlarına, ister Türkçe isterse İngilizce yorumlarında olsun, ne sözde ne de fiiliyatta riayet edilmeyeceği anlaşmanın mürekkebi daha kurumadan neredeyse açığa çıkmıştı. Bu sırada Rauf Bey İstanbul'a bir muzaffer edasıyla dönmüş, Sultan Vahdettin saltanatının muhafaza edileceğine güvenerek sarayında rahatlamış, Yemen, Medine gibi uzak cephelere, Doğu Anadolu'daki Musul ve Kerkük gibi yerlere telgraflar gönderilmiş ve buralardaki ordulardan silâhlarını bırakmaları istenmişti. 1917 yılı başlarında Basra'ya çıkarma yapan İngiliz ordusu, Fırat nehrine doğru ilerlemiş ve kendilerinden önceki İngiliz kuvvetlerinin iki yıl önce çok aşağılayıcı ve rezilane bir şekilde Halil (Kut) Paşa'ya teslim oldukları Kutü'l Amâra'yı işgal etmişler ve Bağdat'ı ele geçirmişlerdir. Mütarekenin imzalandığı sırada, İngiliz kuvvetleri Musul ve Kerkük'ün zengin petrol kaynaklarına doğru yönelmişlerdi bile. İngiliz komutan General Marshall henüz bu hedefe ulaşmamıştı, bundan dolayı mütarekeye dair haberleri aldığında, 1 Kasım 1918 tarihinde yürürlüğe giren anlaşmanın, hedefine ulaşma yolunda ilerlerken yarı yolda durmasını zorunlu kılan maddesini görmezden gelmeye karar verdi. Neticede, bu petrol yatakları İngiliz çıkarları için hayatî öneme sahipti ve dünyanın, özellikle de İngiliz İmparatorluğu'nun refahı için bu petrollerin hayatî derecede önemli olduğunu biliyordu. Bütün bu kampanya, bu petrol yataklarına sahip olmak için yapılmıştı. Böylece odun ve kömür yakan motorlardan petrol yakan motorlara dönüştürülen bütün bir İngiliz donanmasının ihtiyaç duyduğu bu kesintisiz enerji kaynağına sahip olunacaktı. Devletin çıkarları, Mütareke anlaşması neyi gerektirirse gerektirsin dikkate almaksızın bu petrol sahalarının alınmasını gerektirmekteydi. Bundan dolayı, 1 Kasım, 2 Kasım tarihi gelip geçerken General Marshall ilerlemesini sürdürdü. İngiliz Sefer Kuvveti'nin saati adeta 31 Ekim gece yarısından biraz önce durmuştu. Mütareke yürürlüğe girdikten ve bütün orduların durduğu tahmin edilen günden üç gün sonradır ki İngiliz ordusu Musul'a ulaştı. Osmanlı komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, telgrafla anlaşmanın şartlarını İstanbul'daki Harbiye Nezareti'nden almıştı. Bu yüzden, İngiliz ordusunun 3 Kasım tarihinde bölgeye ulaşmasına ve Musul'u kendilerine teslim etmelerini istemesine önemli ölçüde şaşırmıştı. General Marshall'a cevap olarak anlaşmanın şartlarından bahsettiğinde, ona basit ve yalın bir şekilde teslim olması, aksi halde bir saldırı ile karşı karşıya kalacağı söylendi. Aslında savaş sona ermiş olduğu için ve silâhları indirme emri almış olduğu için talebi yerine getirdi, tabii ki protesto ederek. Daha sonra, ağır hakaret ve işkencelere maruz kalan Paşa General Marshall tarafından tutuklandı, kelepçelenerek trenle İstanbul'a gönderildi, burada "savaş suçlusu" olmakla itham edildi. Çünkü o, "bir İngiliz subayına küstahça davranmış" ve aslında anlaşmayı ihlal eden İngiliz generali olmasına rağmen, "Mütarekenin şartlarına riayet etmemişti". Paşa da İstanbul'da yargılanmaksızın Malta'da cezaevine gönderilen diğer Osmanlılara dahil edildi.

İngiliz centilmenlerinin şerefine güvenen Ali İhsan Paşa ve diğer Osmanlılar, takip eden iki yılda, hatta bazı durumlarda üç yılını cezaevinde soğukta üşüyerek geçirdiler. Bu sırada İngilizler, bu kişiler aleyhinde hukukî suçlamalarla İngiliz Mahkemelerinde dava açabilmek için hararetli bir şekilde bazı deliller bulmaya çalışmaktaydılar. Nasıl olurdu da o, bir İngiliz centilmeninin dünyasıyla çatışabilirdi? Şunun şurasında o, yerli bir Orta Doğu'lu idi. Aranılan gibi bir delil asla bulunamadı ve neticede Ali İhsan Paşa ve diğerleri 1921 yılında serbest bırakıldılar. Serbest kalışları, Londra'daki Kraliyet Hukuk Ofisi'nin İngiliz Harp Ofisi ve Dışişleri Ofisi'ni bu subayları bir dava bile açmadan uzun süre alıkoymak, tutuklulara neyle suçlandıkları konusunda bilgi vermemek ya da onları mahkemeye çıkarmamak suretiyle aslında İngiliz kanunlarını ihlal ettikleri konusunda uyarması üzerine olmuştu. Aslında bunlar İngiliz hükümetinin görmezden geldiği gerçeklerdi, tıpkı Mondros Mütarekesi'nin şartlarını görmezden geldikleri gibi. Nihayet kafir Müslümanlar söz konusuydu ve devletin çıkarları söz konusu olduğunda bu tür insanlara verilen sözlere ve bu hukukî inceliklere riayet etmek gerekmezdi.

İhlaller sadece Mondros Mütarekesi'nde belirlenen tarihten epey sonra Musul ve Kerkük'ün işgal edilmesinden ibaret değildi. Bu bölgelerin nüfusu tamamen Türkler ve Kürtlerden oluşmasına ve coğrafî olarak Doğu Anadolu'nun ya da daha ileri gidilecek olursa hem etnik hem de coğrafî olarak Kafkasların bir parçası olmasına rağmen, İngiltere Musul ve Kerkük'ün Arap olan Irak'ın birer parçası olduğunu ileri sürmüştür. Öte yandan, savaş sırasında Sir Mark Sykes ve Fransız hariciyeci George Picot arasında 1915 yılında yapılan gizli müzakereler sonucunda varılan anlaşma neticesinde Irak'ın Fransa'ya verilmesi vaat edilmişti. Ancak, şimdi İngiltere Irak'ı işgal etmişti ve ne bu anlaşmayı hayata geçirmeye, ne de sahip olduğu petrolü teslim etmeye niyeti vardı.

Bunun yerine, Fransa'yı bir pazarlığa zorlayarak, Irak'ın Büyük Britanya mülkü olduğunu kabule zorlamış ve bunun karşılığında da daha az rağbet gören bir bölge olan ve aynı anlaşmada İngiltere için söz verilen Suriye'yi vermiştir Her ikisinin de mülkiyeti, şüphesiz, manda başlığı altında yapılan Barış Konferansı tarafından örtbas edilmişti. Bu konferansta, "medeni" Avrupalı ülkelerin "geri" Orta Doğuluları kendi kendilerini yönetebilmeleri için eğitmelerini öngörüyor ve bunun için de süresi tespit edilmemiş bir zaman için bu bölgelerin sanki kendilerinin birer kolonileriymiş gibi İngiltere ve Fransa tarafından yönetilmesine müsaade ediliyordu. Musul ve Kerkük'ün, aslında oluşturulan bütün Kuzey Irak üzerindeki İngiliz mülkiyeti, bu bölgelerin Arap olmayan sakinlerinin birleşik muhalefetine rağmen sağlanmış ve devam ettirilmiştir. Bunun sonucunda, bir dizi savaş çıkmış ve neticede İngiliz askerî güçleri ardı ardına tek tek bütün kabilelerle savaşmak zorunda kalmış ve bu çatışmalar sonunda, ileride göreceğimiz gibi, İngilizlerin aynı yolla Türkleri de egemenlikleri altına alma gayretlerine yönelik nihai kararlarını gözden geçirecekleri bir değişime yol açacak boyutta İngiliz insan gücünü ve malî kaynaklarını zafiyete uğratmıştı.

Mondros Anlaşması'na yönelik tek İngiliz ihlali, Mütarekenin öngördüğü tarihten sonra Musul ve Kerkük'ün İngilizler tarafından işgal edilmesi ve bölge sakinlerinin bütün arzularının tersine İngiliz mandasında olan Arap Irakı'na dahil edilmesi olsa idi, belki bu ihlal, acil devlet ihtiyaçlarının bir neticesi olarak ya da vahşice devam etmiş savaşın kaçınılmaz bir sonucu olarak görmezden gelinebilirdi. Ancak, bu ihlal, Amiral Calthorpe'un anlaşma müzakereleri sırasında düşündüğü ve söz verdiği her şeyin ihlal edildiği bir bütünün sadece bir parçasını teşkil etmektedir.

İngiliz Hükümeti kendi çıkarlarına uyanlar dışında bu şartlardan hiçbirini hayata geçirme niyeti taşımamaktaydı. Daha anlaşma kâğıdının üzerindeki mürekkep kurumamışken, Mustafa Kemal'in uyarıda bulunduğu "Güvenliğe tehditler" şartı, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük bir kesiminin Müttefikler tarafından işgal edilmesinde bahane olarak kullanıldı. Sadece birkaç gün sonra, mütarekeyi imzalayan Amiral Calthorpe komutasındaki İngiliz donanması Çanakkale'nin her iki kenarındaki, Gelibolu'daki ve Çanakkale'deki kaleleri işgal etti, buralar daha önceden de işgal edilmeye çalışılmış ancak cesur Osmanlı direnişi tarafından bu gayretler akim bırakılmıştı. Birkaç hafta içinde, İngiliz, Fransız, İtalyan ve çok şaşırtıcı ve Müslüman Osmanlıların aşırı derecede nefretini çekecek şekilde Yunan askeri ve donanma birimlerinden oluşan bir birleşik donanma gücü başkent İstanbul'u işgal etti. Bu sadece doğrudan Calthrope'un, güvenliklerini tehdit durumu hariç, İstanbul'un hiçbir zaman işgal edilmeyeceğine dair verdiği sözün ihlali olmayıp, aynı zamanda, her nerede "geçici" bir operasyon yapılma ihtiyacı zuhur ederse etsin Yunan güçlerinin herhangi bir Müttefik işgal gücüne dahil edilmeyeceğine dair Rauf Bey'e verdiği güvenceyi de ihlal etmekteydi. Aynı yolla, aslında mevcut olmayan "güvenliğe tehditler", diğer Müttefik orduları tarafından da bahane ve gerekçe olarak kullanılarak, mütarekenin başlangıç tarihinden sonra, savaş sırasında kendi aralarında yaptıkları müzakereler sonucunda vardıkları gizli anlaşmalarda söz verilen bölgeleri işgal etmeye devam ettiler. İngiliz kuvvetleri Boğazı geçerek Karadeniz'e ulaştı ve Kuzey-Orta Anadolu şehirlerinden Samsun ve Bafra'ya işgal kuvvetleri çıkardı. Fransa ve İngiltere arasında, Suriye ve Irak'ın değiş tokuşuna dair anlaşma henüz yapılmamışken, İngiliz kuvvetleri "güvenliğe tehditler" olduğu bahanesine dayanarak Suriye'nin ana noktalarını işgal ettiler. Kısa bir süre sonra da, yerlerini sadece Suriye'de değil, aynı zamanda İskenderun, Antakya, Halep, Güneydoğu Anadolu ve Osmanlı idari taksimatında hiçbir zaman var olmamasına rağmen Müttefikler tarafından Kilikya diye adlandırılan Çukurova'yı Fransız birliklerine terk ettiler. Savaş sırasında yapılan anlaşmalar, Ege'nin büyük limanı İzmir'i, Anadolu'nun doğuya doğru uzanan Akdeniz kıyılarını ve çoğu Trablusgarp Savaşı'ndan bu yana zaten işgalleri altında olan kıyı boyunca bulunan adaları İtalya'ya vermişti.

Ancak, Yunanistan, Alman kökeni yüzünden Alman ittifakından yana tavır almış olan Kral Constantine'i tahtından indiren ve Giritli bir politikacı olan Eleftheriofus Venizelos'u iktidara getiren İngiliz sefer gücü tarafından 1917 yılında savaşa katılmaya zorlanmıştır. Venizelos iktidara gelir gelmez Yunanistan'ı Müttefiklerin safında savaşa sokmuş ve böylece Almanların müttefiki Bulgaristan'ın işgalini çok daha kolaylaştırmış ve İstanbul'u Güneydoğu Avrupa'dan başka türlü asla olamayacak şekilde tehdit etmiştir. Açıkgöz Venizelos, bunun karşılığında İngiltere ve Fransa'dan İzmir'in İtalya yerine kendilerine verilmesini istemiştir. Bu haberi duyan İtalya'yı teskin ve kaybını telafi etmek için de, bu ülkeye istemeye istemeye Antalya ve Adalya limanları da dahil olmak üzere Çukurova'ya kadar uzanan Anadolu'nun güney kıyıları, İzmir kaybını telafi etmese de, verilmiştir. Bu da devlet çıkarlarının şerefin nasıl önüne geçtiğinin bir başka örneğidir.

İngiltere İzmir'in özellikle İtalya'dan ziyade Yunanistan tarafından işgal edilmesini tercih etmekteydi. Çünkü Yunanistan İngiliz çıkarlarına daha fazla yaltaklanmakta ve İngiliz hakimiyetini desteklemeye daha fazla bağımlı olabilmekteydi, oysa İtalya İngiliz hakimiyetini daha az kabullenir gibiydi. Neticede, kararları zorlamak için bölgede bir İngiliz gücü olmasından dolayı, İtalya derhal harekete geçerek kendisine bırakılan kıyı bölgelerini işgal etti, güçlerini Orta Anadolu'ya yönlendirerek Konya'ya kadar ilerledi. Bu sırada, Barış Konferansı'nda Batı Anadolu'nun hububat ve maden deposu durumunda olduğu için Anadolu'nun en zengin ödülü olan İzmir limanını işgal hakkını elde edebilmek için Yunanistan'la diplomatik yarış sürdürmeye devam etti.

Türklerin Başlangıçta İşgali Kabullenmesi

Mondros Anlaşması'na yönelik bütün bu ihlallere ve Müttefik işgallerini, çıkarmalarını haklı çıkaracak herhangi bir güvenlik sorunu olmayan (güvenlik sorunu ancak işgallerden sonra ve tepki olarak ortaya çıkmıştır) bölgelerin işgal edilmesine rağmen ve Mustafa Kemal ve diğerlerinin Mondros Anlaşması'nın tekrar tekrar delindiğine dair şikayetlerine rağmen, İstanbul'daki Osmanlı hükümeti hiçbir şey yapmamıştır. Bu hükümet, Müttefiklerin askerî hareketlerini protesto bile etmemiştir. Şikayetleri haklı göstermek için anlaşmanın metninden bile bahsetmemiştir. Yani hiçbir şey yapmamıştır. Bu tehlikeli dönemde felç olmuşluğunu açıklamak için bazı mazeretler üretmekle yetinmiştir. Sık sık, Sultan Vahdettin'in her şeyden çok Osmanlı Saltanatını ve Halifeliği muhafaza etmek istediği ve bunu sağlamak için de her ne yaparlarsa yapsınlar işgalci güçlerle birlikte hareket ettiği ileri sürülmektedir. Gerçekten de durum bu olabilir. Bütün bunlar, Türk İstiklâl Harbi sırasında beş kez Sadrazam olarak atanan, vasat ve oldukça savsak bir yönetici olan, Sultan'ın kızının kocası Damat Ferit Paşa'nın izlediği politikalardı. Damat Ferit Paşa, iktidar ve kendisine verilecek imtiyazlar karşılığında efendisinin bir dediğini iki etmemeye istekli bir adamdı. Ancak, görünen o ki, bu atalet bahsettiklerimizden çok daha fazla bir şeylerin sonucuydu. Hükümetin direniş göstermesini temin edecek çok az bir halk ya da kamuoyu baskısı bulunmaktaydı. Sultan'ın kullarının çoğu savaşlardan yorgun düşmüştü. Sadece Osmanlı İmparatorluğu 1914 yılında I. Dünya Savaşı'na girdiği için değil, 1912'deki Trablusgarp Savaşı'nın başlangıcından beri halk seferberliklere katılmaya zorlanmakta ve bunun neticesinde önemli ölçüde kurbanlar vermekteydi. Bir ya da birden fazla aile ferdini savaşa kurban vermemiş neredeyse hiçbir aile bulunmamaktaydı. Bunlar ya doğrudan savaş meydanlarında ölmüşler ya Anadolu ve Trakya'da Yunan, Ermeni veyahut Türk çetelerinin elinde can vermişler, veyahut da doğrudan bir saldırının hedefi olmasalar da açlık ve hastalıktan ölmüşlerdi. Ayrıca, İstanbul ve Anadolu bünyesinde, Güneydoğu Avrupa'da bağımsızlığını yeni kazanmış olan Hıristiyan devletlerde, özellikle de Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan'da kendilerine karşı girişilen soykırımından kurtulmayı başaranlardan buraya göç etmiş binlercesini de içermekteydi. Bunların çoğu her şeylerini kaybetmiş olarak, sırtlarındaki elbiselerin ötesinde çok az varlıkları olduğu halde daralan sınırları içine hapsolmuş Osmanlı İmparatorluğu'na gelmişler, savaşın bir neticesi olarak yeniden acı çekmeye ve fedakarlık yapmaya zorlandıkları bir dönemde kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu içinde, meşruiyeti her ne olursa olsun yeni bir savaşta vuruşmayı isteyecek çok az insan kalmıştı. İşgalci güçlerin mütecaviz tavırlarına karşı hareketsizliğin bir başka sebebi daha bulunmaktadır. Toplumda Büyük Britanya ve özellikle de Fransa'ya karşı büyük bir popüler hayranlık vardı. Tanzimat (1839-1876), Sultan II. Abdülhamit Dönemi (1876-1909) ve Meşrutiyet Dönemi'ni (1909-1914) kapsayan ve önceki yüzyılda devam eden reform dönemi boyunca Osmanlılar, yeni olan ve modern Osmanlı Devleti'nin olmaya çalıştığı her şeyin bir modeli olan Avrupalıların daha gelişmiş medeniyetinin, yani Avrupa'nın taklit edilmesini istediklerine inanmaya müteallik bir eğitimden geçmekteydiler. Bu duygulara ilaveten, 1918 yılı başlarında ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından ilan edilen On Dört Prensip ve özellikle de "Osmanlı İmparatorluğu tebaası bütün halklara kendi kaderlerini tayin hakkı" sözü veren on ikinci madde; İmparatorluk çok uluslu ve çok dinli olduğu ve yönetici sınıf bütün dinlerden ve bütün etnik orijinlerden insanlar içerdiği için, Müslüman Türkler "kendi kaderini tayin hakkı" ilkesinin hedef kitlesine kendilerinin de dahil olduğunu sanmaktaydılar ve işgalci Avrupa güçlerinin diğerleri gibi kendi millî devletlerinde "medenileşmelerine" yardım edeceklerini düşünmekteydiler. Bu nedenle direnişin, yorucu bir savaşa devam etmenin amacı ne olabilirdi ki?

Barışın tesisi ve özellikle de Müttefiklerin işgali, Wilson İlkeleri'nin diğer tebaalara sağladığı benzer bütün millî avantajları, yirminci yüzyılın ilk yıllarında milliyetçilik fikrini yeni yeni hissetmeye başlamış olan Türklere de sağlayacaktı.

Paris Barış Konferansı ya da "Hıristiyan Avrupa'nın Kurtarılması"

Bir de tabii galip müttefikler vardı, bunlar Konferansın gerçek hakimleriydiler ve daha önce gördüğümüz gibi nihai kararlar Dörtler Konseyi'nden gelmekteydi. İngiliz heyetine David Lloyd George damgasını vurmuştu. Gallerli bir siyasetçi olan David Lloyd George, 1916 yılında savaşın kriz aşamasına ulaştığı bir zamanda ve İngilizlerin batı cephesindeki korkunç kayıplarının üstesinden gelmeyi başarıp başaramayacağının henüz kesin olmadığı bir dönemde Tedarik Bakanlığı'nı bırakarak Asquith'in yerine Başbakan olmuştu. Lloyd George, kendisinin çok etkili bir savaş dönemi lideri olduğunu ispatlamıştı. O, İngiliz savaş çabalarını galiplerinkiyle birleştirmede yeterince başarılı olmuştu.

Aslında başarısının önemli bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri'nin şans eseri savaşa girmesine borçluydu. ABD'nin savaşa girmesi ise büyük ölçüde Atlantik'in öteki yakasına Lord Bryce, Toynbee ve diğerlerinin, savaşın başlangıcından itibaren yürüttükleri nefret propagandasının bir neticesiydi. Ancak, Lloyd George aynı ölçüde bir barış yapıcısı değildi. Çok ihtiraslı, istekli bir politikacı olmasına rağmen iyi eğitim almamış, cahil ve önyargılı bir adamdı. Savaş esnasında yapılan propagandalardan kendisi de öylesine etkilenmişti ki bir konferansın temel hedefi olan barışı sağlamaktan ziyade cezalandırma istemekteydi. Şunu da ilave etmeliyiz ki, Lloyd George konferansı İngiltere'nin Orta Doğu üzerindeki egemenliğini daha da artıracak bir imkan olarak görmekteydi. Onun için belki de her şeyden daha önemlisi, Londra'daki iki Yunanlı iş adamı tarafından finanse edilen siyasî kariyeri idi. Silah tüccarı ve petrol alanının önde gelenlerinden Basil Zaharoff ve banker Zahidi isimli bu Yunanlıların her ikisi de onu, eğer dayanabileceği bir güçlü Hıristiyan dini dayanağına ihtiyaç duyuyorsa, Doğu Akdeniz'de geleceğin ana dalgası olacak olan Hıristiyan Yunanistan'ın kendisine bunu sağlayacağına ikna etmekteydiler. Bunun için, İstanbul'da ve Batı Anadolu'da eski Helen İmparatorluğu'nun yeniden ihyasına dair Yunan rüyasının gerçekleşmesine yardım edilmeliydi, böylece Hıristiyan Avrupa'ya karşı putperest ve kafir addedilen İslâm'ın yayılmasının önünde nihai ve kırılmaz bir engel koyulmuş olacaktı. Şüphesiz, onun için önemli olan, yeni Yunan İmparatorluğu'nun hayallerini gerçekleştirmekte İngilizlerin verdiği tüm desteğe duyacakları minnettarlık ve bunun neticesi olarak İngiliz tavsiyelerini, hatta bir noktaya kadar Mısır, Irak ve Hindistan'a tek geçidi teşkil eden Süveyş Kanalı'nda olduğu gibi savaş sonrası dönemde İngiliz egemenliğini kabule yönelik göstereceği isteklilikti. Bunun ötesinde, özel ve kamuya açık toplantılarında, Lloyd George İslâm, Türkler ve bazı konularda Yahudilerden nefret ettiğini ispatladı. Ermeniler ve İtalyanların neredeyse Türkler kadar kötü olduklarını ancak bunların en azından Hıristiyan olduğunu kabul ediyordu. Bu bölgelerdeki ekonomik ve demografik durumun tamamen bir cahili olmasına rağmen, bu bölgelerin koruması altındaki Hıristiyan unsurlara verilmesini önermekteydi.

Fransız Başbakanı Georges Clemenceau konferansa Orta Doğu hakkında önemli ölçüde daha fazla bir bilgiyle ve hatta dinî önyargıdan uzak bir şekilde geldi. Fransız siyasî terminolojisi açısından o aslında bir liberaldi. Ama, Fransa savaştan en fazla acıyı çekmiş bir ülkeydi. Batı cephesindeki çıkmazın büyük kısmı Fransa'nın kuzeyinde yer almış ve buralar savaştan tam bir yıkımla çıkmıştır; köyler ve çiftlikler silip süpürülmüş; yollar ve demir yolları yerle bir edilmiş; binlerce erkek öldürülmüş ve sakatlanmıştı.

Clemenceau, intikam ve tazminat iddiasında ve talebinde bulunmak için savaş dönemi propagandasına ihtiyaç duymamaktaydı. Sonuç olarak, onun tartışmalara katkısı büyük ölçüde Fransa'nın, geçici bir süre için işgal etmesine müsaade edilen hem Rhineland ve hem de Osmanlı Suriyesi ve Çukurova'da ne alacağı ile ilgiliydi. Aslında savaş sırasında yapılan anlaşmaların neticesinde ortaya çıkan anlayışla, Fransa'nın bu bölgeleri sürekli olarak işgal etmesine müsaade edilecek ve bu bölgelerin zenginlikleri Fransa'nın yeniden imarına katkıda bulunacaktı. Ancak konferans devam ederken, aşırı yaşlılıktan dolayı Clemenceau emekli oldu ve yerine daha parlak iki devlet adamı geldi. Bunlardan Briand, Yunanlıları her zaman tercih etmekte ve Türkleri sevmemekteydi. O, konferansın Yunanlılara kendi menfaatlerine kullanmak üzere çok fazla şey vermesinden ve bunun sonucu olarak da kendi kamuoylarının kesinlikle müsaade etmeyeceği miktarda Müttefiklerin sağlayacağı kitlesel cinsten yardımlara ihtiyaç duyacağından dolayı kaybedenler safında olacağından korkmaktaydı. Bu devlet adamlarından ikincisi olan Raymond Poincare ise artan bir şekilde Türk sempatizanı idi ve Türk direnişi neticesinde buranın ancak kitlesel bir müdahale ile alınabileceğini anlamak suretiyle Çukurova'dan çekilerek "Levant"ta Fransız hakimiyetini yeniden ihya etmek şeklindeki geleneksel Fransız politikasını terk etti.

Bunun yanında, o Türklerle ayrı bir barış anlaşması yaparak İngiltere'nin bir adım önüne geçmeyi istemekteydi. Lloyd George ise körü körüne bir Yunan İmparatorluğu ütopyasının peşine takılmak suretiyle Palmerston ve Disraeli'nin dönemlerinden beri elde edilen Orta Doğu'daki bütün nüfuzunu kaybetmekteydi.

Son olarak, bir de ABD Başkanı Woodrow Wilson vardı. Wilson başkanlığa "o bizi savaşın dışında tutacak" sloganına vurgu yapan bir kampanyanın neticesinde gelmişti. Ancak çok kısa bir süre içinde savaşa girecek ve tarafsızlığını bırakarak Antant ülkelerinin Batı Cephesi'nde zafer kazanmalarını sağlayacak kadar İngiliz propagandasına yenildi. Ama yine de Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bir savaş ilanından özenle kaçındı. Çünkü ABD'nin Osmanlı ile bir sorunu yoktu, üstelik Amerikan eğitim ve misyonerlik çıkarları savaşta tam bir tarafsızlığı gerektirmekteydi. Bundan dolayı, benzer Müttefik kurumlarının, kendi ülkelerinin Osmanlılara yönelik saldırılarının neticesi olarak karşılaştıkları acılara neden olan herhangi bir engelleme ile karşılaşmaksızın faaliyetlerine devam edebildiler. Wilson bir idealist olarak görülmekteydi ve aynı zamanda ne yazık ki o bir ahlâkçıydı da.

Nitekim onun On Dört İlkesi gerçek bir idealizmi yansıtmaktaydı, ancak Konferansta Büyük Güçler'den meslektaşlarının kendi çıkarlarının peşinde koştukları gerçeği ile karşılaşınca, pratik sorunların müdahil olmasıyla bu ilkelerin uygulanması konusunda ısrarcı olmakta bir isteksizlik gösterdi. Ancak, ne yazık ki, onun bütün idealizmine rağmen, Wilson Katolik İtalyanlar ve Müslüman Türkler'den nefret eden bir Hıristiyan köktenci ve ahlâkçıydı ve bu yüzden galip güçlerin self-determinasyon sağlayacağı Osmanlı tebaa halkları arasına Türklerin de dahil edilmesine dair bir niyetin reddedilmesi ve ortaya çıkacak her fırsatta hem Türkler hem de İtalyanlar aleyhine Yunanistan'dan yana tavır alınması konusunda Lloyd George tarafından kolayca ikna ediliverdi.

Konferansta İtalya ve Yunanistan arasında İzmir'i ve hinterlandını kimin alacağı konusunda çekişme devam ederken, Avrupa'nın merkezine çok daha yakın bir bölge üzerinde bir kriz ortaya çıktı ve bu çok kritik bir anda İtalya'yı Konferanstaki iktidar merkezinden uzaklaştırdı. Konferansa katılanların çoğunluk oyuyla Adriyatik'in girişindeki Trieste limanının Güney Slavları'nın yeni devleti olan Yugoslavya'ya verilmesi ve Venedik limanının bölgede İtalya'ya yeterince liman olanakları sağladığı üzerinde durulması üzerine, İtalyan Başbakan Orlando ve onun Dış İşleri bakanı Sonnino geçici bir süre için konferansı terk etti. İtalya heyeti ayrılınca, Wilson İzmir'in kontrolünün İtalyanlar yerine Yunanlılara verilmesi konusunda yapılan oylamada Lloyd George ve Clemenceau ile birlikte hareket etti. İtalya bu fikri veto etmeye ya da tepki göstermeye bile fırsat bulamadan Yunanistan'a bu yeni toprak parçasına sahip olmak için askerlerini İzmir'e çıkarma izni verildi. İtalyan heyetinin Konferansa geri dönmesinden sonra da, Wilson bu kararı İtalyanlardan gizlemek için meslektaşlarıyla birlikte hareket etti. Neticede, sefer gerçekleştirilmeden önce İtalyanlara bilgi verildi, fakat bu konuda bir şeyler yapmak için artık İtalyanlar için çok geçti. Söz konusu bu kaybın oldukça yetersiz bir şekilde de olsa telafisini güvence altına almak için, Akdeniz kıyısı boyunca başka bir yerde ilave toprak talebinde bulundu ve Yunanlıların harekete geçerek buraları da almasına fırsat vermeden, bu toprakları işgal etmek üzere ordularını gönderdi.

Müttefik İşgali Önce İstilaya ve Daha Sonra da Vahşete Dönüştü, Bundan Dolayı da Türk Kabullenmesi Protesto ve Akabinde de Direnişi İlginçtir ki, "meydan okuma ve tepki"nin tarihsel güçleri, Arnold Toynbee'nin daha sonra kaleme alacağı şaheseri, A Study of History'de önemli bir yer tutmakta; Müttefik işgali ve diplomatik tanzimine karşı Türk direnişinin gelişmesinde böylesine önemli bir rol oynaması gerekmekteydi. Türkler, Paris'te kendileri için plânlanan akıbetten büyük ölçüde habersiz oldukları müddetçe ve kendilerine karşı direnişe geçtikleri galip devletlerin kontrol altında tutabileceklerini varsaydıkları bölgelere çıkarma yapan işgal kuvvetleri nispeten küçük olduğu müddetçe, Türklerin tepkisi bu işgallere nispeten küçük ve dağınık olmuştur. Bu sırada pek çok Türk de, Avrupalıların kendilerine modern bir ulus olarak bağımsızlıklarını yeniden kazandıracaklarına inandıkları için işgal yüzünden doğan her türlü rahatsızlığa katlanmaya ve bu rahatsızlıkları kabule isteklilerdi. Fakat, işgalcilerin ne plânladığı tam olarak anlaşılınca ve aslında bu emel görünmeye başlayınca, bu kabullenme protestoya, protestolar ise direnişe dönüştü. Başkent İstanbul'dan kasabalara hatta köylere kadar bütün ülkede, yüzyıllar boyu devam ede gelen mahallî imkanlarla kendi başının çaresine bakmak diye anlatabileceğimiz ve Osmanlı yönetimindeki yapısal çürümenin altında varlığını sürdüren ve Osmanlı toplumunun bir alt tabakasını teşkil eden Osmanlı döneminde muhafaza olunmuş olan bir Orta Doğu geleneği, mahallî halkı bu yabancı tecavüzüne karşı korumak amacıyla geleneği şimdi yeniden ön plâna çıkmış ve böylece direnmek zorunda oldukları adaletsizliğe karşı ilk silâhlarını edinmişlerdir.

Kasabalarda, şehirlerde her yerde büyük ya da küçük başlangıç muhalefeti protesto mitingleri şeklinde olmuştur. Bu mitinglerden en büyükleri İstanbul'da eski Hipodrum'da (At Meydanı), Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Fatih Camii'nin avlusunda, işgal boyunca bir kaynama merkezi olan İstanbul Üniversitesi'nde ve Boğazın öteki yakasında Üsküdar ve Kadıköy'de yapılmıştır.

Türklerin büyük protesto mitingleri hemen hemen her hafta yapılmakta ve bu mitinglerde Türkiye'nin öncü kadın yazarlarından Halide Edip (Adıvar) gibi konuşmacılar İslâm'a saygı talep etmekte, Avrupa medeniyeti adına Yunan ordusunun sebep olduğu vahşetin, mezalimin cezalandırılması, bütün işgal varlığının geri çekilmesi, nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları topraklarda Türkler için hürriyet ve istiklâl talep edilmekteydi. Sayısız mahallî mitingden protesto mesajları gelmekte ve bu mesajlar Müttefik Yüksek Komiserliği'ne, Sultan'a, Paris'teki bütün güçler toplantısının delegelerine ve özellikle de görünür kişiliğinin derinliğinde ne tür bir önyargı ve emel olduğunu fark etmeyen Türklerin hâlâ bir ahlâk ve prensipler adamı olarak baktığı Başkan Wilson'a gönderilmekteydi.

Türk direnişinin nihai başarısına daha fazla katkıda bulunacak, Yunanlıların İzmir ve Güneybatı Anadolu'yu işgalinden başka bir olay bulunamazdı. David Lloyd George ve onun Dörtler Konseyi korosu, başlangıçta bunun bir "geçici işgal" olduğunu düşünmekteydi, İtalyanların Barış Konferansı'ndaki yokluğundan istifade ederek nihai barış tanziminde İzmir'in Yunanlılara verilmesini kesinleştirmek istemiş, ancak Yunan Ordusu bunu bir vahşî işgale dönüştürerek, Barış Konferansı'nın herhangi bir kararını dikkate almaksızın bütün bölge üzerinde sürekli bir Yunan yönetimi kurmayı amaçlamıştır. Hatta üzerinde hakimiyet kurulmak istenen bölgeler kararının ilk alındığı zaman en radikal Yunan destekçilerinin öngördüğünden bile çok daha büyük bir alanı kapsamaktadır. 15 Mayıs 1919 tarihinde seçkin Yunan Efzun birliklerinin İzmir'e yönelik başlattıkları çıkarmanın başından itibaren, mahallî halk arasındaki Yunanlıların/Rumların neşesi, Yunan askerleri ve sivillerinin benzer şekilde, yapmakta oldukları işgalin "Yunan topraklarının" alçak düşman tarafından yüzyıllar boyunca süren vahşet ve barbarlıkla kötü yönetilmesine karşı bir intikamın aracı olarak düşünüldüğünü göstermekteydi. Çıkarmadan bir süre sonra kan dökme ve kıyım başlatacak olan ve daha sonra kendisine efsanevî bir rol atfedilecek olan "ilk kurşun", Yunan işgal kuvvetleri mahallî Türk askerlerinin bütün şehirde çıkmak üzere olan çatışmalardan kaçınmak için bulundukları barakalara doğru harekete geçtiği sırada çevrede bulunanlara ateş açarak bir Türkü öldürmeleri üzerine olaylar patlak vermesiyle atılmıştır. Yunan askerleri harekete geçerek sadece orada olup biteni seyretmekte olan Türkleri öldürmekle kalmamış, barakalara giderek İngilizlerin ısrarları sonucu önceden silâhsızlandırılmış olan ve işgal güçlerine teslim olmak üzere emir bekleyen askerlerin çoğunu acımasızca katletmişlerdir. İlk kıyımdan kurtulanlar subaylarıyla birlikte bir araya toplanarak Yunan askerlerinin yumrukları altında ve yine Yunan sivillerinin sopa, taş ve kurşun saldırıları altında bir "ölüm yürüyüşü" şeklinde yürüyüşe geçirilmişlerdir. Aslında, bu "ilk kurşun"dan önce, Yunan askerleri Kordon'a çıkarma yaptıklarında disiplinsiz ve gaddar Yunan askerleri tarafından daha pek çok kez ateş edilmiş, şehrin ana limanına bitişik olan mesire yerinde, otellerin, ticarî binaların ve çevredeki diğer yapıların pencerelerinden Yunanların gelişini izleyen Türk sivillere ateş açmışlardır. Daha sonraları Rum Pontus ve Doğu ayaklanmalarını bastıracak olan orduyu kumanda edecek olan heybetli ve vakur selefi Nurettin Paşa ile mukayese edildiğinde oldukça yumuşak tavrı yüzünden Yunanlıların ısrarı üzerine sadece birkaç ay önce atanan Osmanlı valisi Ali Nadir Paşa bile, bu kıyımdan tamamen kaçamamıştır, barakalarda hayatta kalanlar ile birlikte bir sürü gibi bir "ölüm gemisine" yüklenmişler, ve nihayet Müttefik komutanlarının ısrarı üzerine serbest bırakılıncaya kadar burada birkaç gün boyunca aç ve susuz tutulmuşlardır. Aynı zamanda, Yunan orduları Paris Konferansı'nda işgal etmeye yetkilendirilmiş oldukları İzmir ve çevresindeki bölgelerin derhal ötesine geçmişlerdir. Hâlâ Paris'te bulunan Başbakan Venizelos'un desteğiyle, beklenen bir Türk direnişine karşı direniş göstermeye ihtiyaç duyduklarına dair bir mazeret zemininde ilerleyişlerini haklı çıkarmaya çalışmışlardır. Kendi deyişleriyle yaptıkları "savunma amaçlı saldırı"dan ibaretti. Ya da, Barış Anlaşması'nın belirlediği sınırların "yanlış anlaşılmasının" sağladığı zemin üzerinde İç Anadolu'ya doğru sürekli bir şekilde ilerlemekte, Türk şehirlerin ve kasabalarını ele geçirmekte, buralarda çok az bir direnişle karşılaşmalarına rağmen Türkleri ve Yahudileri katletmekteydiler. Yunan/Ruma siviller dışında büyük bir kitle göçüne sebep olan bu saldırılar karşısında sadece Yunan siviller mutluydu ve bu mutlulukları sadece aşağılık kafirler olarak düşündükleri halka karşı yapılan saldırılara katılmalarından değil, aynı zamanda söz konusu durumun yarattığı avantajlardan faydalanarak Müslüman komşularının evlerini, dükkânlarını ve fabrikalarını işgal etmelerinden de kaynaklanmaktaydı. Paris Barış Konferansı'nda belirlendiği gibi nihai barış tanzimi sırasında bölgenin geçici işgalinden başka bir yetki verilmemesine rağmen, Yunan hükümeti bölgeye kalıcı olmak üzere gelmişti. Yunan Yüksek Komiseri Aristidi Stergiadis, bütün bölgede bir Yunan idaresi kurdu; oysa onun yönetimi mahallî Osmanlı yönetimi aracılığıyla yürütmesi beklenmekteydi. Aslında o, Osmanlı valisi Ali Nadir Paşa'yı bir kukla vali olarak görevinde tutarak müttefiklerinin arzularını görüntüde de olsa yerine getirmiş ve görünürde Barış Konferansı İzmir'in geleceği hakkında karara varıncaya kadar Türk yönetimi şehri idare etmeyi sürdürmekteydi. Ancak gerçekte durum çok farklıydı, Türk idarecilerin çoğu görevlerinden atılmış, bunlar ya mahkum olarak Yunanistan'a gönderilmişler ya da diğer Türk mülteciler ile birlikte kaçarak henüz Yunanlılar tarafından işgal edilmeyen yerlere sığınmışlardı. Geçici bir süre için amaçlanan işgal, sürekli bir Yunan kolonisi yani Yunanlıların egemenliği altında eski Helen İmparatorluğu'nun ihyası anlamına gelen Megali İdea rüyalarının gerçekleşmek üzere olduğu gibi bir izlenim uyandırmıştır. İşgalci güçler sürekli olarak neler olup bittiği konusunda Venizelos'a şikayetlerde bulunmalarına rağmen, Venizelos her nerede köyler yakılırsa yakılsın ve ne kadar Türk öldürülürse öldürülsün, çoğunlukla bunların hepsinin Türklerin kendileri tarafından yapıldığında ısrar etmekteydi. Neticede, Yunan işgalinden bakiye kalanların çoğu aracılığıyla vahşet devam etmiştir.

Uluslararası gözlemcilerden olduğu kadar Türk gözlemcilerden de Yunanlıların Anadolu Sefer Gücü'nün barbarca hareketleri hakkında sayısız rapor hazırlanmıştır. Savaş sırasındaki propaganda faaliyetlerinin başarısına bakarak savaş sonrası dünyasında Yunan propagandasını yaymak için ideal adam haline geldiğini düşünen, Yunan iş adamları tarafından finanse edilen, Londra Üniversitesi Çağdaş Yunan Tarihi Kürsüsü'ne atanan Arnold Toynbee, bizzat kendisi Anadolu'ya gelerek neler olup bittiğini Yunan ve İngiliz ortak duygularını paylaşan bir kişi olarak Yunanistan'ın Türklere nasıl medeniyet getirdiğini yerinde görmeye karar verdi. Ancak, Toynbee bu vakada şaşırarak asıl barbarların Türkler olmayıp, Yunanlıların ta kendisi olduğunu gördü. 1921 bahar ve yazı boyunca Manchester Guardian gazetesinde Yunanlıların neler yaptığına dair bir seri ayrıntılı raporu yayımladı. Bu sayede İngiliz kamuoyu ve pek çok İngiliz politikacı İngiltere'nin İzmir ve Batı Anadolu'da aslında nasıl acımasızca bir "etnik temizliğe" destek verdiğini ilk kez görmüş oldu. Toynbee'nin bu raporları, kamuoyuna daha az mal olmuş olsalar da, Uluslararası Kızıl Haç'ın Türkiye'deki temsilcisi Maurice Gehry ve Müttefikler-Arası Araştırma Komisyonu Başkanı Amerikalı Yüksek Komiser Mark Bristol ve Fransız ve İtalyan temsilcilerin dahil olduğu gözlemcilerin fikir birliğini yansıtırcasına hazırladıkları raporlar da doğrulamaktadır ve bu raporlar Yunanistan'ın yaptıklarını sert bir şekilde kınamaktadırlar.

Lloyd George, İngiliz akademi dünyasında faal olan Yunan propagandist olan Londra Üniversitesi'ndeki Klasikler Profesörü Ronald Burrows ile birlikte Venizelos'un gayretlerine destek vererek hem Avam Kamarası'nda, hem de basında Toynbee'yi kötülemeye, raporlarını küçümsemeye ve Müttefikler-Arası raporu da askıya almaya çalışmışlardır. İddialarını ise, Anadolu'daki Yunan tavrı hakkında söylenilenlere inanmanın, tarihin kritik bir döneminde sadık bir müttefike korkunç bir zarar vereceği zeminine oturtmaktaydılar. Ancak, Toynbee'nin raporu çoktan yayımlanmıştı ve artık baskı altına alınması için geç kalınmıştı, Toynbee'nin kürsüsüne finansal destek veren Yunan iş adamları Londra Üniversitesi'ne iki şıklı bir seçenek sundu; Üniversite ya Toynbee'yi atacaktı, ya da Yunanlı iş adamlarının o güne kadar ödediği paraları geri verecekti. Belki söylemeye bile gerek yok ama, kendi millî davalarının lehine olmayan bilgileri baskı altına almak isteyen örgütlü siyasî azınlıkların meydan okuması ile karşı karşıya kalan pek çok akademik kurumun o günden bu güne gösterdiği gibi bir korkaklık gösterilmesi neticesinde Toynbee akademik anlamda çorak bir zemine zorlandı, ancak uzun dönemde bu netice onu Londra'daki Kraliyet Uluslararası İlişkiler Etütleri Direktörlüğü'ne taşıdı ve burada meşhur Western Question in Greece and Turkey adlı kitabını yazdı ve bununla eşit derecede meşhur olan ve Orta Doğu'da devam eden olaylar üzerine bir rapor yazdı. Yine popüler seviyede gördüklerini anlatmak suretiyle bu çalışmalarıyla Toynbee, daha önceki propaganda faaliyetleri ile Türklere ve İslam'a verdiği zararları en azından kısmen telafi etmeye çalışmıştır. İngiliz hükümetinin haberlerini sümen altı etmekte gösterdiği gayretlere rağmen, neticede kamuoyu neler olduğunu öğrendi ve nihai netice Yunanlılara ve özellikle de Yunanlıların bu rezilane hareketlerine destek veren ve onları teşvik eden İngiliz politikasına nefret duydular. Kamuoyunun bu nefreti, Yunanlıların Türkiye işgaline olan İngiliz desteğinin sonunu getirdi ve bu da Yunanlıların Anadolu macerasının sonunun başlangıcıydı.

Türk direnişini teşvik eden Yunan işgalinden çok geri kalmayan benzer bir olaylar zinciri de, Güneydoğu Anadolu'da bulunan ve Avrupalıların Kilikya diye adlandırmayı tercih ettikleri Çukurova'ya yönelik Fransız işgalinin genişlemesiyle baş gösterdi. Fransa I. Dünya Savaşı'nda cereyan eden olaylarla bir yıkıma uğramıştı. Binlerce insanı ölmüştü. Fransız ekonomisi çökmüştü. Orta Doğu'daki yeni mülklerini işgal edecek büyük bir sefer için ne adamı ne de ihtiyaç duyduğu finansmanı vardı.

Ancak, Levant'ta yeniden hakimiyeti ele geçirmeye yönelik emelleri güçlüydü. Bundan dolayı, İngilizlerin yaptığı gibi, geriye kalan malî kaynaklarını nispeten küçük bir askerî güç için bıraktı, Avrupa'nın gelişmiş milletleri ile mukayese edildiğinde Türk askerleri son derece zayıftı ve Türkleri saflarından atmak için sadece çok küçük sayıdaki bir askere ihtiyaç vardı.

Ancak, karara varılmasından sonra bile, Birinci Dünya Savaşı sırasında Batı Cephesi'ndeki kıyımın sebep olduğu acılardan sonra Türkiye'ye gelmek üzere çok az sayıda Fransız askeri bulunmaktaydı. Muhtemelen Fransızların, komuta kendilerinde olduğu halde, Suriye ve Çukurova'ya gönderdikleri işgal ordusu, Kuzey Afrika kolonilerinin siyahî askerlerinden; Mısır'da ve Kıbrıs'ta liderliğini Boghos Nubar Paşa'nın yaptığı ve savaşın son yıllarında İngilizler tarafından Doğu Anadolu sakinlerine saldırılarda bulunmaları için kuzey İran'da eğitilen Ermeni askerlerinin oluşturduğu Ermeni Lejyonu diye bilinen bir grubun üyelerinden; Avrupa ve Amerika'dan gelen Ermeni gönüllüler ile temel amaçları henüz bitmiş olan savaş sırasında Anadolu'nun Ermeni nüfusunun başına gelenlerin tam olarak intikamını almak olan ve Anadolu yakınlarındaki kamplarda yaşayan Ermeni mültecilerden oluşmaktaydı. Ve bütün bunlardan avantajlar sağlamaya çalışmışlardır. Fransız işgal orduları İskenderun'a çıktığında, disiplinsiz ve kontrolsüz Ermeni askerleri, gördükleri her Müslüman'a Arap ya da Türk olmalarına bakmaksızın saldırmışlardır. Fransız subaylar ya çaresizlikten ya da isteksizlikten bunları durdurmak için hiçbir şey yapmamışlardır. İşgal kuvvetleri Adana, Antep, Maraş ve Çukurova'nın diğer şehirlerine doğru ilerlerken kıyıma devam etmişlerdir. Başlangıçta, Fransız komutanlar tüm bu olup bitenlerden büyük ölçüde rahatsız olmuşlardır. Bu komutanlar kendilerini, bu bölgedeki rollerinin "yerlileri medenîleştirmek" olduğuna inandırmışlardı, onları öldürmek değil. Bunlar, işgali Levant'taki Fransız hakimiyetini yeniden ihya etmek ve genişletmek amacıyla kullanmak istemekteydiler. İlk etapta, bu subaylar Ermenilerin kötü ve yoz davranışlarını disiplin eksikliğinden kaynaklandığına yordular, ancak aşırılıkları engellemek için gösterilen çabalar başarısız olunca, nihayet Ermeni Lejyonu dağıtıldı. Bu lejyonda bulunan Ermenilerin çoğu Fransızlardan kaçarak, takip eden birkaç ay boyunca tüm Çukurova'ya yayılan özel çetelerin üyeleri olarak Türkleri katletmeye devam ettiler. Ancak, Ermeni aşırılıklarına büyük ölçüde son verilmesinden sonra bile, Fransız işgal kuvvetleri işgal altındaki Türk nüfusuna, yüzyıllar boyunca kendi imparatorluklarını yönetmiş olan çok gururlu ve medenî insanlara davranılması gerektiği gibi davranmaktan ziyade, Kuzey Afrika'nın çöl bölgelerindeki gayrimedeni "yerlilere" ve ilkel vahşilere davrandıkları gibi davranmaya devam etmişlerdir. Kaldı ki bu halk, intikam amacıyla öldürülmeyip sağ bırakıldıkları durumda bile böyle bir muameleye tabi olmayı asla istememekteydi. Ancak, ilginç bir şekilde, Fransız askerlerinin pek çoğu Tunus ve Cezayir Müslümanlarıydı ve Müslüman Türk kardeşlerine reva görülen muamelelere karşı büyük bir öfke duymaktaydılar. Bu yüzden Fransız ordusundan firar ederek Türk milislerine katılmışlar ve işgale karşı gösterilen direnişe yardım etmişlerdir. Daha sonra ise bu Müslüman askerler Türkiye'ye yerleşmişler ve günümüze kadar Türkiye'nin medenî nüfusunun bir parçası olarak kalmışlardır.

Türklerin işgali benimsemekten vazgeçerek direnişe geçmelerine sebep olan üçüncü durum ise Türkleri cezalandırmak üzere Müttefiklerin giriştikleri çabalardır. Aynı zamanda da bu güçlerin, savaş sırasındaki propaganda ile edindikleri Türk yönetimi altında İmparatorluğun Hıristiyan sakinlerine yönelik yüzyıllardır devam eden yanlışlıklar konusundaki kanaatlarına dayanarak, sözüm ona bu yanlışlıkları düzeltme yönündeki gayretleridir. Müttefik işgal güçlerini oluşturan askerler kadar subaylar da yanlış olarak şu kanaati edinmişlerdi: Osmanlılar Hıristiyan tebaalarını kötü yönetmişlerdir, diğer pek çok şeyin yanında, savaş sırasında Osmanlı erkekleri Hıristiyan kadınlarını zorla "haremlerine" kapatmıştır; Türkler hoyratça Hıristiyanların evlerini ofislerini işgal etmişler ve buraların esas sahiplerini de savaş sırasında uyguladıkları tehcir politikalarıyla uzaklara göndermişlerdir; savaşta sadece Hıristiyanlar öldüğü için geride kalan yetimlerin tamamı Hıristiyan'dı ve bunlar Hıristiyanlık adına kurtarılmalıydılar.

Çoğunlukla savaş dönemi propagandacılarının, kurgusal tahayyüllerinin arasından seçilerek yaratılan ve genelde bir parça doğru bilgi bulunarak bu bilginin genişletilmesi suretiyle artık doğru olmaktan çıkarılan, bu hatalara çare bulmak için harekete geçildiğinde, işgal kuvvetleri ülkenin Türk ve Yahudi sakinlerine yönelik çok daha beter suçlar işlemişlerdir. Tehcire mahkum edilenler, Müslüman ve Hıristiyan komşularının hemen yanı başında önceki yaşamlarına yeniden başlamaları halinde, önceki yüzyıl boyunca devam eden kapitülasyonların bir sonucu olarak, aynı refah seviyesinde ve Anadolu'nun çoğu kısmında var olan gayrimüslimlere hakim olmak üzere aynı kabiliyete sahip olacakları varsayımıyla, geri getirilmişlerdir. Ancak durum değişmişti. Türkler ve Yahudiler, Yunan ve Ermeni komşularını savaş sırasında Osmanlı ordusuna karşı isyan ve başta Doğu Anadolu'nun işgalinde olmak üzere, stratejik yerlerde Rus ordusuna yardım etmiş ve Müslüman nüfusu katletmiş kişiler olarak görmekteydiler.
Yine, savaş sona erip, müzakereler sonucunda üzerinde mutabık kalınan Mondros Mütarekesi'nin değiştirilerek Müttefikler tarafından "şartsız teslim" şeklinde yorumlanmasının akabinde, İstanbul ile Trakya ve Anadolu'daki başka yerlerin Müttefikler tarafından işgalinin Ermeni ve Yunan komşuları tarafından coşku ile karşılandığını da görmüşlerdi. Bunlar, Müttefik subaylarının, Hıristiyan kadınları ve çocukları, karşı çıkmalarına rağmen Müslüman ailelerini terke zorlayarak Hıristiyan rahiplerin kontrolü altına sokmalarının sayısız örneklerini görmüşlerdi. Yine bu insanlar, Hıristiyan dünyası olarak kabul edilen Müttefik subayları tarafından, savaş sırasında belgelerin kaybolduğu mazeretine sığınıp hiçbir belge göstermeksizin bu evlerin kendilerine ait olduğunu iddia ederek Müslümanların zorla evlerinden atıldıklarını görmüşlerdi. Bunlar Müslüman ve Yahudilerin, bu mülklerin nesiller boyunca kendi ailelerine ait olduğuna dair belgeleri gösterebildikleri durumlarda bile gasp eylemlerine devam etmişlerdir.

Tehcire gönderilmiş olan Hıristiyanlar tarafından bırakılan binalara yerleşenlerin kendileri de aslında, Güneydoğu Avrupa'da yeni ortaya çıkan devletlerde bulunan evlerini terk etmek zorunda kalanlardan oluşmaktaydı. Ancak Müttefikler bir taraftan Hıristiyanların kendi evlerine dönmelerine çalışırken, öte yandan Türklere Yunanistan, Sırbistan ya da Bulgaristan'daki evlerine dönme konusunda teklifte bile bulunmamışlar ya da en azından kayıplarını tazmin etme konusunda bir öneri getirmemişlerdir. Müslümanlar, bütün yetimlerin, etnik ve dinî asıllarına bakılmaksızın Hıristiyan olarak kabul edildiğini ve barınma ve bakım için Hıristiyan misyonerlere verildikleri ve nihayetinde de Hıristiyanlığa geçirildiklerine dair durumları görmüşlerdir. Bunlar, mahallî belediyelerin Ermenilere ve Yunanlılara geçtiği yerlerde, bu durumların nasıl mahallî Müslüman ve Yahudilere karşı kötüye kullanılarak istismar edildiğine tanıklık etmişlerdir; Müslümanlar ve Yahudiler en aşağı tabakaya itilmişler, tiyatrolara girişlerine ve toplu taşım araçlarına binmelerine izin verilmemiş, Avrupalı ve Amerikalı yardım kuruluşları tarafından gönderilen yardım malzemelerinden faydalandırılmamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun herhangi bir başka yerinde olduğu gibi İstanbul'da da, Müslümanlar ve Yahudiler mahallî Hıristiyanların açık saldırılarına maruz kalmışlardır. Mahallî polisin yardımına müracaat ettiklerinde ise, cezalandırılanlar saldırganlar değil, kendileri olmuşlardır. Özellikle de Türkler çok kötü istismar edilmişler ve kendi topraklarında işgal kuvvetlerinin ayrımcılığına maruz kalmışlardı. Oysa başlangıçta bunlar, işgal güçlerinin kendilerini "medenîleştireceğini" ve gelişmiş Avrupa medeniyeti akımına dahil edeceğini düşünmekteydiler. Bu yüzden, Müttefik işgali ile Yunan ve Fransız işgallerinin vahşiliğinin derhal, giderek tırmanan bir Türk direnişine sebep olması şaşırtıcı değildir.

Son olarak, Müttefiklerin kendi savaş propagandalarına inanması Türklerin millî direnişini teşvik eden bir başka durum daha yaratmıştır: Savaş suçluları sorunu. Bu savaş suçları arasında en büyüğü İngiliz donanması tarafından gerçekleştirilmişti. Bu donanma savaş sırasında Osmanlı kıyılarına yönelik bir blokaj kurmuş ve bu blokaj boyun eğinceye kadar Osmanlı halkını aç bırakmak şeklinde ilan edilen görevi son derece iyi başarmıştır ve bu süreçte bütün dinlerden binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bir önceki yüzyıl boyunca özelde Ermenilerle Kürtler arasında, genelde ise Ermeniler ile Müslümanlar arasında oluşan nefret, bazı Osmanlıları bir mukabele olarak tehciri kullanmaya itmiştir. İttihat ve Terraki Partisi liderlerinin kaçmasından sonra Padişah tarafından kurulan Osmanlı hükümeti, savaş suçlarını cezalandırma görevini üzerine almıştır. Yeniden toparlanan Osmanlı Vekiller Heyeti, bu suçlardan sorumlu olanların yargılanması için delilleri tespit etmek, belgelemek ve hazırlamak üzere araştırma komiteleri göndermiştir. İstanbul'da bir İdare-i Örfiye Mahkemesi kurularak, yargılamaları yürütmesi ve gerektiğinde değişik suçlardan suçlu bulunanların infazı amacıyla Nemrud Mustafa Paşa'nın başkanlığında faaliyete sokuldu. Bu suçlulardan çoğu Türk olmasına rağmen bazı Ermeni ve Yunanlılar da bulunmaktaydı. Araştırmalar yürütülme sürecinde; mahkemeler ve infazlar ise sürerken, Ermeni bilim adamı Vahakhn Dadrian'ın araştırmaları ve yazılarında detaylı olarak gösterilmiş olduğu gibi, Mondros Mütarekesi'ni imzalayan İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe İstanbul'dayken, Türklerin kendi kendilerini yargılayacaklarına güvenilemeyeceğine ve pek çok suçlu kişinin kaçabileceğini ileri sürmüştü. Bu yüzden, suçlananların tutulduğu Beyazıt Meydanı'ndaki Harbiye Nezareti'ndeki Bekirağa Askerî Hapishanesi'ne kendi askerlerini göndererek, bu suçlananlardan en önde gelenlerini alarak, bunları hapse atmak ve nihai olarak da İngiliz mahkemeleri tarafından İngiliz yasalarına göre yargılamak üzere Malta'ya gönderdi. Bu hareket sadece, kendi kendine yargılamalarını iyi bir şekilde yürüten Osmanlı hükümetini tedirgin etmekle kalmayıp, aynı zamanda böyle bir hareket konusunda kendilerine bilgi verilmeyen Fransız ve İtalyanları da şaşırtmıştı. Böylesine bir hilekârlığa çok kızan bu ülkeler, kendilerini nihayetinde Türklerle ayrı ayrı barış anlaşmaları yapacak ve Türk topraklarının hep birlikte ortak işgalini sona erdirecek bir sürecin içinde bulmuşlardır. Daha küçük savaş suçlarıyla suçlananlar için mahkemeler devam etmiş, Osmanlı mahkemelerinin kalbi sökülüp alınmıştır. Ancak, Calthrope, "savaş suçları" tanımını genişleterek gazete haberleri de dahil olmak üzere Müttefik işgaline karşı gösterilen her türlü direnişi de dahil etmiştir. Ancak, Musul'da Ali İhsan Sabis vakasındaki gibi, bir şekilde İngilizler tarafından Türk hissiyatını kışkırtacak şekilde yorumlanabilecek herhangi bir eylem ya da yazı içinde "İngiliz subaylarına küstahlık" illegal bir davranış olarak kabul edilebilmekteydi. Böylece, Malta'ya gönderilen sözde savaş suçlularının oluşturduğu başlangıçtaki küçük bir kontenjana, Türkiye'deki sosyoloji çalışmalarının kurucusu ve daha sonra Mustafa Kemal'in de sahip çıktığı Türk milliyetçilik felsefesinin başlatıcısı ve Türk milliyetçisi Ziya Gökalp ile Ahmet Emin (Yalman) gibi gazeteciler, entelektüel ve yazarlar da eklenmiştir. 1920 Martı'na İngilizlerin İstanbul'da sıkı yönetim ilan etmeleri üzerine, İngiliz ordusu Osmanlı Meclis-i Mebusan'ını oturum halindeyken işgal etmiş, mebuslarının çoğunu tutuklamış ve onları Malta'da hapis bulunan "savaş suçlularının" arasına göndermişlerdir. Sonunda, "savaş suçları" ile hiçbir şekilde alakaları olmayan çok sayıda insan Malta'da hapsedilmiştir. İngilizler, bir İngiliz mahkemesine sunmak üzere hararetle ama başarısız bir şekilde savaş suçları için delilleri arttırırken, göz altında olan Türkler inanılmaz ağırlıktaki bir cezaevi rejiminin altında acı çekmekteydiler. Neticede, İngiliz Kraliyet Hukuk Bürosu, İngiliz Dış İşleri Ofisi ve Harp Ofisini azarlayarak, İngiliz kanunlarına göre bu insanların mahkemeleri yapılmaksızın, hele hele kendilerine yöneltilen suçlamaların ne olduğu söylenmeksizin belirsiz bir süre için tutulamayacakları konusunda ihtarda bulundu. Sonuç olarak, 1921 yazında, Malta'da bulunan mahpusların tamamı herhangi bir suçlamada ya da yargılamada bile bulunulmadan serbest bırakıldı. Yine de, önde gelen Osmanlı entelektüelleri, yazarları ve iyi tanınan siyasetçi ve askerî görevlilerin İngilizler tarafından hoyratça tutuklanarak sürgüne gönderilmeleri, diğer bütün kışkırtıcı unsurlara ilaveten, Türk halkını direnişin kaçınılmaz olduğunu düşünme noktasına getirmiştir.

İzmir ve Güneybatı Anadolu'nun Yunanlılar tarafından, Çukurova ve Güneydoğu'nun Fransızlar tarafından yapılan işgalinin bir istila ve vahşete dönüşmesiyle, tek suçları sadece daha vahşice bir işgale karşı direniş göstermek olan Türk entelektüelleri ve yazarlarının "savaş suçluları" olarak Malta'ya sürülmeleriyle, İtilâf işgal güçleri ve bunların Ermeni ve Yunan müttefiklerinin kendi vatanlarında Türklere ve Yahudilere karşı haşin muamelelerde bulunmasıyla, Türklerin tepkisi büyük olmakla birlikte etkisiz bir protestodan aktif bir direnişe doğru değişim göstermiştir. Direniş ilk olarak İstanbul'da ve Güneydoğu Anadolu'daki bir dizi küçük kasabada toplanan küçük entelektüel gruplar tarafından başlatılmış ve tertip edilmiştir. İstanbul'da, savaş sırasında faaliyet gösteren Teşkilat-ı Mahsusa'nın yerini almak üzere, henüz İstanbul'dan kaçmadan önce, Enver ve Talat Paşalar tarafından bir Karakol grubu kurularak faaliyete geçirildi, Mustafa Kemal İttihatçılarla herhangi bir bağlantısının olmadığını ifade ederken, bu grup daha sonra Felah ve Ankara'daki Harbiye Nezareti tarafından yerine örgütlenen diğer istihbarat teşkilâtı tarafından devam ettirildi. Bu örgüt, büyük şehirlerde ve kasabalardaki Türk ve Yahudileri bölge bölge ve bazı zamanlar da blok blok örgütlemiştir. Bu ve buna benzer teşkilât sabotaj eylemleri gerçekleştirmeye, Müttefik askerlerinin hareketleri konusunda casusluk yaparak edindikleri bilgileri Mustafa Kemal'in Harbiye Nezareti'ndeki ajanlarına bildirmeye başlamışlardır. İstanbul'daki pek çok derviş tekkesi ve işgalciler tarafından bilinmeyen gizli telgraf hatlarının bulunduğu İstanbul Merkez Postanesi'ndeki birkaç memur bu bilgilerin Ankara'ya gönderilmesinde kullanılmıştır. Benzer teşkilât, Fransız ve Ermeni Lejyonu'nun saldırılarına maruz kalan Çukurova'daki Müslüman ve Yahudi yerleşim yerlerinde de kurulmuş ve düzenli bir şekilde benzer faaliyetlere devam edilmiştir. İstanbul hükümetinin ordu depolarından olduğu kadar Fransız ve İngilizler'den de silah ve cephane çalmak üzere iyi işleyen sistemler kurulmuştur. İstanbul'da çok miktardaki bu tür askerî teçhizat, işgalden kaçarak Anadolu'da yükselen direnişe katılmak isteyen insanlarla birlikte Eminönü ve Sirkeci iskelelerinden teknelere yüklenerek ya Boğazı geçmek suretiyle Üsküdar'daki Özbekler Tekkesi'ne ya da Boğaz boyunca ilerleyip Karadeniz'de bulunan İnebolu limanına veyahut da bazı zamanlar Samsun, hata Trabzon'a götürülmekteydiler. Buradan karaya çıkarılarak Türk Ordusu'na gönderilmekteydiler. Yunan işgal ordusu kadar Batı Anadolu'da ve Karadeniz kıyıları boyunca faaliyet gösteren yüzlerce Rum ve Ermeni çete güçlerinin saldırma tehlikesi yüzünden bu yolculuklar çoğu zaman haftalarca sürmekteydi.

Fransızlar tarafından saldırılan Çukurova kasabaları ile birlikte yolu açan İstanbul gibi, Anadolu'nun ve Trakya'nın kalan kısımları da giderek hırçınlaşan işgalci ve istilacılara dönüşen işgal kuvvetlerine karşı güçlü bir direnişe geçilmesinde çok geride kalmamıştı. Her nerede düşman işgalci güçleri varsa orada Redd-i İlhak ya da Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kuruldu. Aynen Osmanlı yönetiminin klâsik dönemlerinde ve bu dönemlerden daha önce olduğu gibi mahalli dinî liderler ve bunların camileri birer ilham, teşvik ve mahallî teşkilât için bir toplantı mahallî sağlamaktaydı. Bu gruplar sadece konuşmak suretiyle kendi halklarını koruyamayacaklarını anlayınca, oldukça kaba ve küstah İngiliz ve Fransız subay ve askerlerinin sebep olduğu nefret ve kine tepki olarak direnişlerini güçlendirmek üzere silâhlı adam arayışlarına giriştiler. Bunun üzerine çete gruplarından başka bir şey olmayan mahallî silâhlı milisler kurarak, bunları finanse etmeye başladılar. Bu milislerin çoğu aslında, aralarında evlerini ve köylerini yabancı işgalcilere karşı korumak için silâh altına alınmış mahallî erkekler kadar kadınları da içeren yeni kurulmuş köy güçleriydi. Bütün bu grupların hepsi, daha sonra Kuvva-yı Milliye diye bilinen genel bir isim ve örgüt altında bir araya gelmişlerdir. Ancak başlangıçta, bu milisler mahallî bazda basitçe örgütlenmiş ve devam ettirilmiş direniş güçlerinden ibaretti. Büyük Savaşta çarpışmış olan Osmanlı ordularının çoğu dağıtılmış ya da hareketsiz bırakılmıştı, fakat olağanüstü kabiliyetli kumandanlar, komutalarındaki bazı ordu birliklerini dağıtmadan bir arada tutmayı başarmıştı. Bunlar İstanbul'dan birliklerini dağıtma ve silâhlarını işgal kuvvetlerine teslim etmeleri yönünde emir alınca, tıpkı Musul'daki Ali İhsan (Sabis) vakasında olduğu gibi, sadece Mondros Mütarekesi altında işgalcilerin yükümlülüklerini yerine getirmeyeceklerini anlamışlar ya da teslim alınan silâhların Barış Konferansı'nı başta Kafkaslar ve Doğu Anadolu olmak üzere hak iddia ettikleri toprakların kendilerine verilmesine ikna edebilmek için homojen bir nüfus yapısı oluşturmak amacıyla mahallî Türk halkını ya katletmek ya da bu topraklardan atmak üzere saldırılarda kullanmaları için mahallî Ermeni ve Rum gerillalara vermekte olduklarını görmek üzere denileni yapmışlardır. Sonuç olarak, bu komutanlardan çoğu kendilerine verilen emirlere itaat ederek güçlerini dağıttıklarında, askerlerinden mahallî milislere katılmalarını istemişler ve her ne koşulda olursa olsun geride kalan silâhlarını ve cephanelerini bu milislere vermişlerdir. Özellikle Doğu Anadolu'da Erzurum civarında bulunan Kazım Karabekir Paşa ve Kars, Ardahan ve Batum bölgesinde görev yapan Yakub Şevki (Subaşı) Paşa vakalarında olduğu gibi bazı durumlarda, yani Erivan Ermeni Cumhuriyeti tarafından gönderilen gerilla güçleri tarafından işgal edilen bu bölgelerde, bu komutanlar emirlere itaat etmeyi reddederek ordularını dağıtmamış ve mahallî Türk milislerinin teşkilâtlanmış olmaları ve silâhlanmalarına destek olmak suretiyle işgallere karşı milislerin direnişlerine yardım etmişlerdir.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasını takip eden ilk aylarda mahallî işgaller küçük ölçekli askerî güçler tarafından gerçekleştirilirken, bu küçük çaplı işgaller İzmir ve Güneybatı Anadolu'da Yunan ordusunun, Çukurova ve Güneydoğu'da ise Fransız ordusu ve Ermeni Lejyonu tarafında girişilen kapsamlı işgallere dönüştürülmüş ve bu işgallere karşı kuvvet dengesi bulunmayan mahallî Türk milis güçlerinin mümkün olan en hızlı şekilde, artık mahallî direniş grupları tarafından desteklenerek, kumanda ve kontrol edilmekten çıkarılarak bir birleşik Türk Ordusu'na dönüştürülmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Başlangıçta direnişe mahallî milis grupları damgasını vursa da, Dünya Savaşı'ndan büyük bir ün kazanarak çıkan bir Türk askerî lideri olan Mustafa Kemal'in liderliği altında merkezi Ankara'da olan bir Türk hükümeti kurulmuş, Mustafa Kemal milislerlerle Osmanlı ordusundan kalan birlikleri bir Türk Ordusu çatısı altında birleştirmeyi başarmış ve nihayetinde bu ordu yabancı işgalcileri hezimete uğratarak Türklerin yaşadıkları bölgelerden atmayı başarmıştır.

2. Mustafa Kemal Atatürk ve Türk İnkılâbı

Başından itibaren açık olan bir şey varsa o da, yabancı işgalcilere karşı Türk direnişi Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasından çok önceleri mahallî direniş grupları ve milisleri tarafından başlatılmıştır. Ancak, işgalci Müttefiklere karşı bir tepki olarak ortaya çıkan mahallî milisler ve özellikle Doğu'da olmak üzere Osmanlı ordusundan kalan birliklerin gösterdikleri direnişin, yine aynı derecede açıkça görüleceği gibi, yabancı işgalinin üstesinden gelebilmek için bir çeşit siyasî ve askerî birlik içinde toparlanamamıştı. Bunu da gerçekleştirecek, olan Anadolu'ya varışının akabinde, Mustafa Kemal idi. Fakat bu nasıl oldu? Neden o gönderildi? Ve nasıl oldu da o kısıtlı askerî rolünü, kendi başlarına ortaya çıkmış olan bütün direniş güçlerinin komutasını üstlenecek bir konuma getiriverdi ve bu güçlere, bir araya gelerek zafere ulaşmak için ihtiyaç duydukları ilhamı verdi?

Mustafa Kemal'in Türk Direnişinin Liderliğini Üstlenmesi

Mustafa Kemal neden Anadolu'ya gönderildi? Osmanlı saltanatının savunucuları, Sultan VI. Mehmet Vahdettin'in daha başından itibaren doğru bir şekilde, İtilâf güçlerinin Mondros'ta verdikleri sözleri yerine getirme niyetinde olmadığını bildiğini iddia etmektedirler. Bunlar, Rauf (Orbay) Bey bir zaferle İstanbul'a döndüğünde onu bir kahraman gibi karşılamak ve selâmlamak için Sirkeci iskelesinde toplananlar arasında ne Sultan, ne de onun temsilcilerinin olmamasının da bu sebepten kaynaklandığı ileri sürüyorlar. Bunlar iddialarına şöyle devam ediyorlar; İstanbul yabancıların işgali altında olduğu için bir direniş örgütleyecek güce sahip değildi ve sahip olduğu güç muvahacesinde yapabileceği tek şey Saltanatını ve Halifeliğin muhafazasını başarmak için tek yol olarak damadı Damat Ferit Paşa'yı baş veziri olarak atayarak İngiliz ve Fransızlarla iş birliğine gitmek zorundaydı. Bu iddia şöyle devam ediyor, Vahdettin, kendisi direniş gösteremediği ya da bir direniş örgütleyemediği için, Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa'yı Mustafa Kemal'i Anadolu'ya göndermesi konusunda ikna etti, ancak bu Osmanlı ordularının silâhsızlanmalarının izlendiği bir zamanda olamazdı, çünkü, İmparatorluğun durumu göz önüne alındığında bu imkansızdı, daha ziyade Karadeniz Bölgesi'nde bir Pontus Rum devleti yaratma sürecinde olan Rum çetecilerin verdiği zararı engellemek amacıyla gönderilmişti. Şayet bu atamanın temel amacı gerçekten Osmanlı askerlerinin teslimi ve silâhsızlandırılmasını denetlemek olsa idi, Sultan ve Harbiye Nazırı Mondros Mütarekesi anlaşmasının şartları hakkında en çok şikayyette bulunan bir adamı gönderirler miydi hiç. Öte yandan, açık olarak görülmektedir ki, Sultan ve Nazır pek çok kez askerî kabiliyetini göstermiş olan bu subayı seçerek Karadeniz kıyılarını terörize eden Rum çetelerini sindirmek gibi zor bir görevi üstlenmesini istemişlerdir. Bu noktada, her iki kesim de görevin bir millî Türk direnişi örgütlemek olduğunu açık şekilde ileri sürmektedirler, ancak ne Sultan, ne Harbiye Nazırı, ne de Mustafa Kemal'in kendisinin kafasında bu kadarı yoktu. O dönemki mevcut durumun gösterdiği, O'nun sadece Karadeniz kıyısı boyunca düzeni yeniden sağlamak amacıyla gönderildiği şeklindedir. Ancak görev yerine gidip, buradaki halkın çetelerin elinde ne kadar büyük acılar çektiğini gördükten sonra, çok daha büyük bir jandarma gücü örgütlemesi için kendisine İstanbul'dan izin verilmesini istedi. Bu talebi, böyle bir askeri güç artışının Türk silahlı güçleri konusunda Mondros'un getirmiş olduğu sınırları ihlal edeceği ve "Türklere daha fazla Hıristiyan'ı katletme kapasitesi" vereceği gibi gerekçelerle Müttefik komutanları tarafından reddedildi. Bu olay, Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı ve hatta Sultan'ın savaş döneminde yürütülen propagandaların Müttefikleri ne ölçüde etkilediğini anlamasına yardımcı oldu. Çünkü Rumlarca katledilen Türk nüfusunu korumak için girişilecek herhangi bir çaba müttefikler tarafından bir katliam olasılığı olarak algılanmaktaydı. Bu durumda Mustafa Kemal için tek çözüm yolu, Müttefiklerin kontrol ve denetimlerinin dışında kendisine bağlı bir Türk askeri gücü örgütlemekti. Bu askeri güç başlangıçta ihtiyaç duyulan korumayı temin ederken, aslında yabancı yönetimine karşı bir millî direnişin de temellerini atacaktı. Ancak bundan sonradır ki, Mustafa Kemal'in Anadolu'daki görevi değiştirilerek Osmanlı ordusunun silahsızlandırılmasının denetlenmesini vurgular hale getirildi. Fakat gerçekte bir direniş örgütlenmesine dair açık bir niyet vardı. Umumî Müfettiş olarak Mustafa Kemal'e geniş yetki ve güç verilmesi, bu görevin gerçek amacının bu emirleri gören ve kabul eden, Sultan ve Harbiye Nazırı gibi herkes tarafından büyük olasılıkla bilindiğini göstermektedir. Zaten aslında bunlar da Mondros Anlaşması'na başından beri karşıydılar ve bu yüzden İngilizlerin burnun dibinde, Trakya ve Anadolu'da ortaya çıkan değişik mahalli milislere mümkün olan en büyük yardımları göndermişlerdir.

Mustafa Kemal'in görevinin belki de en zekice kısmı, şu ya da bu şekilde henüz direniş başlatmış olan dengesiz güçler üzerinde bir komuta sahibi olma durumudur. Eric Jan Zürcher, başlığı tezini açıklayan (Unionist Factor) parlak çalışmasında, İttihat ve Terraki liderleri Enver, Talat ve Cemal Paşalar, İstanbul'un Müttefikler tarafından işgal edilmesinden hemen önce güvenlikleri için Almanya'ya kaçmadan önce, Enver'in savaş dönemindeki gizli istihbarat ve propaganda teşkilatı Teşkilat-ı Mahsusa'yı Karakol'a ve İttihat ve Terraki Partisi'ni de kısa bir süre yaşayan Fırka-i Müceddidin'e dönüştürmesine ilaveten, tüm İmparatorlukta işgale karşı bir direniş örgütlemeyi amaçladıklarını ileri sürmektedir.

Bu İttihatçı liderler Karakol'un ilk lideri Kara Vasıf'a Anadolu'ya ajanlar göndererek Mustafa Kemal'in yönetmeyi amaçladığı birleşik bir direnişin önünü açması talimatını verdiler-yani kısacası Mustafa Kemal, Enver ve diğer İttihat ve Terraki liderleri tarafından kendisi için hazırlanmış olan bir örgütü devraldı. Bu çok ilginç bir iddiadır ve iyi bir şekilde düşünülüp test edilerek sağlam delillere dayandırılmıştır. Zürcher bu tezini doğrulayan belgeler bulmaya çalışmıştır. Gerçekten, Kara Vasıf'ın gayretleriyle Karakol, Mustafa Kemal adına Bolşeviklerle Türk millî hareketi arasında bir ittifak temin etme teşebbüsünde bulunmuştur. Ancak Karakol'un Mustafa Kemal'in Kazım Karabekir, Ali Fuad (Cebesoy) ve diğer paşalar üstünde başarılı bir liderlik kurması ve mahallî milis kuvvetlerin oluşmasında bir rolünün olup olmadığına dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Mustafa Kemal'in daha sonraları Bolşevik yardımının sağlanması için harcanan çabalarda Karakol'un kısıtlı müdahalesini bile reddetmesi ve diğer istihbarat birimlerinden oluşan kendi örgütünü Karakol'un yerine geçirmesi göstermektedir ki, Enver ve arkadaşları Karakol'u hem Mustafa Kemal'e yardım etmek hem de onu kontrol etmek amacıyla kendilerinin bir âleti olarak kullanmak istemişlerdir, oysa Mustafa Kemal bunlardan hiçbirini istemediği gibi, bu yardımlardan ne herhangi bir şekilde faydalanmıştır, ne de İttihatçı yardımını istemiştir. Karakol, olumsuz anlamda, etkisini sürdürmeye devam etmiş ve Trabzon merkezli bir grubu örgütleyerek bir Bolşevik ajanı olarak Enver'i Türkiye'ye getirerek, Türk Millî Hareketi'nin başına Mustafa Kemal yerine onu getirmeye teşebbüs etmişlerdir, bu belki de Mustafa Kemal'in bu örgüte şiddetle karşı olmasının temel sebebidir. Ayrıca, Karakol millî direnişe mahallî düzeyde yardımcı olmaya devam etmiştir, daha sonra göreceğimiz gibi, özellikle Mustafa Kemal'in kurduğu teşkilatların görevi devralmasından önce İstanbul'un ana şehir bölgesinde, Antep ve Maraş'ta örgütlenmeler gerçekleştirmiştir.

Eğer Karakol aracılığı ve gelişmiş İttihatçı planlaması ile değilse, o zaman nasıl olmuştur da 1919 Mayısı'nda Samsun'a ayak basmasını müteakip Mustafa Kemal hemen liderliğini ilan etmiş ve aynı yılın sonlarına doğru Türk millî desteğini tamamen alabilecek bir noktaya gelmiştir? Birinci ve en önemli sebep, şüphesiz, sahip olduğu şöhretin büyüklüğüdür. Karabekir'in Doğu'da büyük katkıları olmasına rağmen, savaş sırasında manşetlere hakim olan isim, Osmanlı'nın en büyük zaferine imzasını atarak İngilizleri binlerce kişinin öldüğü Gelibolu'dan atmayı başaran Mustafa Kemal'di. Edmund Allenby komutasında Mısır'dan gelen İngiliz ordusunun düzenli bir şekilde ilerlemesi karşısında geri çekilmeye zorlanmasına rağmen, diğer Osmanlı ordularının tek tek dağıtılmasının aksine Mustafa Kemal Yıldırım ordusunu bir arada tutarak savaş meydanında kalmayı başarması da bir moral zaferi kabul edilmiştir. Bu olay 1918 yılı içinde Osmanlı basınında verilen bütün o felaket hikayelerinin ortasında benzersiz bir örnek teşkil etmekteydi. Bu yüzdendir ki Mustafa Kemal kazandığı zafer ile millî çapta bir şöhrete sahip olmuş tek Osmanlı generaliydi ve O'nun bu şöhreti kendi meslektaşları arasında olduğu kadar Türk sivil kesimlerinde de yayılmıştı. İkinci olarak, Osmanlı ordularının Umumî Müfettişi olarak atanmakla kendisine aslında çok geniş yetkiler verilmişti. Bu yetkiler, başlangıçta öyle açıklanmış olmasına rağmen, sadece silahsızlanmayı gözetmek amacını gütmemekte, esasında Orta Anadolu'nun kuzeyinde ve Kuzey Doğu Anadolu'da geriye kalan Osmanlı ordularının tümünü komuta etme gibi partik amaçları hedeflemekteydi. Amirlerinin emirlerine itaat etmeye alışmış olan askerler için, bu aynı zamanda kendilerini Mustafa Kemal'in liderliğini kabule iten çok büyük bir güçtü. Ancak bunların çoğu direnişlerine kendileri liderlik etmek istemekte ve kendilerine bunu tam olarak yapabilecek kabiliyette hissetmekteydiler. Bu arzuyu özellikle Kazım Karabekir her fırsatta göstermekteydi. Üçüncü olarak, Enver ve İttihat ve Terraki'nin diğer liderlerinin, daha önce aynı örgütün üyeleri olarak işbirliğinde bulunmuş olmalarına rağmen, Mustafa Kemal ile Anadolu'daki kendi arkadaşlarını bir araya getirebilme ihtimalleri düşüktü. I. Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda Mustafa Kemal sürekli olarak Enver'e ve hareketin diğer liderlerine yönelik sataşmalarda bulunmuştu.

Mustafa Kemal kendi maiyetinde olanların mutlak itaatini istemekteydi, ancak kararlarının yanlış olduğunu düşündüğü zamanlarda kendisi bu itaati üslerine göstermek istememekteydi. Ayrıca, O, yetenekleri askeri olmaktan ziyade siyasi ve idari alanda olan Enver'in liderliğini de kesinlikle düşünemiyordu. Bu yüzdendir ki, Mustafa Kemal Büyük Savaş sırasında asıl savaş meydanlarından hep uzakta, Gelibolu ve daha sonra da Suriye gibi, yani İstanbul'da komuta pozisyonunda bulunanların hiç birinin asıl çatışmaların buralarda olabileceğini düşünemediği yerlerde görev yapmıştır.

Savaştan önce İttihat ve Terraki hareketinin liderleriyle sorunlar yaşayan Mustafa Kemal, bu yüzden, "Yurtsever Subaylar Birliği"ni oluşturmak amacıyla kendi kafasına uygun subaylarla bir araya gelmiştir. Aslında, Karakol ile İttihat ve Terraki'ye yakın duranlar ya da Enver'in liderlerliğini kabul edenlerden ziyade, Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir, Ali Fuad (Cebesoy), Rauf (Orbay) ve benzerleri gibi aralarında sadakatin oluştuğu ve bağların genişlediği yakın arkadaşları arasında daha sonraki işbirlikleri için ve Türk millî direniş hareketinin liderliği için Mustafa Kemal'in kabul edilmesi yönünde bir zemin oluştu. Ancak, bu durumdan büyük üzüntüler de duymuş olabilirler. Çünkü kendilerinin de bu harekete liderlik edebileceklerini düşünmeye devam ettiler. Bu ve belki de şu ana kadar hesaba katmadığımız diğer sebeplerden dolayı, Mustafa Kemal savaş meydanlarında başarılı olmuş ve halihazırda kendi kontrolleri altında bulunan bölgelerde kendi tarzlarına göre direnişi örgütlemiş olan lider komutanların komutanı konumuna gelebilmiştir.

Fakat, komutanların liderlik heveslerinden de öte müdahiller vardı. Mustafa Kemal aynı zamanda, yabancı işgallerin ve Paris'te alınan kararların geleceğe yansımalarına dair düşüncelerin ağırlığı altında artan şekilde acı çekmekte olan Türk halkının da destek ve bağlılığını kazanmak zorundaydı. Paris'te alınan kararlar Türk basınında ilk kez Yunan ordusu İzmir'e çıkarma yapıp, görülmemiş bir vahşetle ve Hıristiyan Avrupa'nın bu vahşeti durdurmak üzere bir şeyler yapmak konusunda tamamen gönülsüz olduğu bir ortamda Trakya ve Anadolu'nun içlerine doğru ilerlerken yaınlanmıştır. Türk halkı nasıl ve niçin Mustafa Kemal'in liderliğini kabul edecekti? Sebeplerden bazıları, önde gelen Türk komutanlarını kendi liderliğine ikna etmesini kolaylaştıran sebeplerle aynıydı ve bunların başında da savaş sırasında edindiği büyük askeri şöhret gelmekteydi. Enver, liderliğini daha çok siyasi iktidarın koridorlarında göstermişti. Oysa, Mustafa Kemal meslektaşlarının bilmekte ve takdir etmekte olduğu yeteneklerini savaş meydanında sergilemişti. Mustafa Kemal'in yönetim kabiliyetinin bir kısmı da onun siyasi zekasından, liderliğini öne çıkarma ve koruma konusundaki teknik anlayışından ileri gelmekteydi. Mustafa Kemal tam bir halk adamıydı. Selanik'teki Osmanlı bürokrasisinin alt sınıflarından gelmekte ve bu yüzden, çoğunlukla halkı hor gören, ya da görmezden gelen, ama kesinlikle onları anlamayan Osmanlı subay sınıfındaki pek çok meslektaşına nazaran halk kitlelerinin nasıl düşündüğünü ve nasıl hareket ettiğini çok daha iyi anlamaktaydı. O'nun çok iyi bildiği bir diğer şey ise, Osmanlı İmparatorluğu ne kadar çürümüş olursa olsun halkın Saltanata en az Sultan kadar hürmet ettiğiydi. Çünkü Sultan aynı zamanda, hem gelenekçilerin hem de dervişlerin dini lideriydi. Halkın büyük çoğunluğunun sadakatine sahipti. Bu yüzden gelecek için her ne plana sahip olursa olsun, Osmanlı askerlerinin çoğunda olduğu tahmin edildiği gibi, düşmanı yenmek için istedikleri silah ve destek talebini geri çeviren siyasetçileri o da kınamaktaydı. Ancak bu hissiyatını ta başlangıçtan itibaren kendine sakladı ve İstanbul hükümetinin kınamalarına maruz kaldığı zamanlar bile Sultana ya da İstanbul hükümetine karşı bir ihtilal hazırlığı içinde olmadığını tekrar tekrar belirtti. Türk millî hareketinin işgalci güçler tarafından esir alınan ve bu yüzden Türk halkını koruma görevlerini yerine getiremeyen Sultan ve İstanbul Hükümeti, bu görevlerini yeniden yerine getirebilecek kadar özgür oluncaya kadar, Türk kültürü ve Türk medeniyetini korumak ve savunmak; bağlarından kurtarılarak özgürleşmelerinde Türk halkına bir kez daha liderlik edebilmeleri için Sultan ve onun hükümetini özgürlüğüne kavuşturmak üzere geçici olarak onların yerini almıştı. Cami ile devlet arasında herhangi bir şekilde bir ayrıma dair ne bir düşünce ne de bir öneri vardı. Savaş eskiden olduğu gibi İslam'ı müdafaa etmek içindi. Aslında, Mustafa Kemal ve arkadaşları Türk Millî Gücü milislerinin kontrolünü ele geçirmeye ilk teşebbüs ettiklerinde, genelgeler, iş adamları ve diğer mahallî liderlerden ziyade kısmen kendileri tarafından komuta edilen ve kendilerine destek veren Müdafaa-i Hukuka liderlik eden ve mahallî örgüt ve komuta merkezleri durumunda olan cami ve bu camilerin dini liderlerine yazılmıştı. Böylece, Mustafa Kemal bir nevi İslam ve Osmanlı geleneğine müracaat etmek suretiyle kitle desteğini kazanmayı başarmış, bu destek de onun siyaseten daha az yetenekli olan asker meslektaşları üzerinde iddia ettiği liderlik konumunu tahkim ederek güçlendirmiştir.

Samsun'da Anadolu topraklarına çıktığı tarihten sadece bir ay sonra, 1919 Haziranı'nda Erzurum'da yapılan ilk kongre ve daha sonra takip eden Eylül ayında Sivas'ta yapılan toplantıda, Mustafa Kemal'in hem komutanlar hem de halk üzerindeki liderliği tasdik edilerek güvence altına alınmıştır. Şüphesiz bunu da o zamanlar çevresinde bulunanlardan sadece bir kaçının sahip olduğu siyasi dehasıyla sağlamıştır. Her iki kongrenin de Türkiye halkını temsil ettiği varsayılmaktadır. Belirli ölçülerde, Erzurum Kongresi, daha önce Rus işgali yüzünden kıyıma uğramış olan ve şimdi de İran'daki savaş görevinden dönmekte olan İngiliz işgal ordularının yardımlarıyla Ermeni Cumhuriyeti'nden gönderilen gerilla orduları tarafından işgal edilmiş olan Doğu Anadolu'nun Türk bölgelerinin liderlerinin bir araya getirilmesinden ibaretti. Bu temsilcilerden çoğu, Kongre'ye resmen seçilmemiş olsalar da, en azından daha önce bulundukları bölgelerde Türk yönetiminin yeniden ihyası ve Ermeni saldırılarına karşı direnmek için seçilmişlerdi. Sivas Kongresi'nin ise, sadece Doğu'yu değil tüm ulusu temsil ettiği varsayılmaktadır. Ancak, mahallî seçimlerin yapılabilmesi için ne zaman ne de bunu sağlayacak bir beceri olduğundan, tamamen pratik amaçlarla, bu delegelerin çoğu bizzat Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları tarafından seçilmişlerdir. Direnme konusunda Mahallî Türk kararlılığını temsil etmekte olan bu delegeler çoğu durumda hiçbir zaman gitmedikleri ya da asla bulunmadıkları bölgelerin temsilcileri olarak seçildiklerinden dolayı, gerçekten çok sözde temsilcilerdi. Mustafa Kemal'in hakim olduğu bir toplantıda böyle elliyi aşmayan "temsilcinin" bir araya gelmesiyle, millî liderliğin yasal temelini garanti altına alabilmişti. Ancak, Karabekir gibi meslektaşlarından çoğu, bu noktada kendi itaatlerinin nelere yol açabileceğini fark etmeye başlamış ve bunu sona erdirmeyi denemişlerdir, ancak çok çabuk bir şekilde artık çok geç kaldıklarını anlamışlardır. Böylece, Mustafa Kemal nispeten küçük bir askeri, dini ve siyasi desteği bir araya getirmek suretiyle, bütün Türk milleti üzerinde kabül edilebilecek yarı meşru bir liderlik kazanmıştı. Mustafa Kemal bu liderliği aracılığıyla halkı, isteseler de istemeseler de millî direnişe katılamaya zorladı. Bu gerçekten, pek çok güçlüğün ortasında kahramanca ve zekice bir başarı idi.

Liderliği elde eder etmez, Mustafa Kemal'in bir sonraki başarısı Türk halkını temsil etmek üzere atamış olduğu kişilere, 1920'nin başlarında son Osmanlı Parlamentosu tarafından değiştirilerek kabul edilen bir deklarasyonlar serisi içinde hareketin hedeflerini ilan ettirmeyi başarmıştır. Türk Millî Kurtuluş Savaşı'nın ve daha sonra da takip eden Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş belgesi olan bu deklarasyon Misak-ı Milli (28 Ocak 1920) olarak bilinmektedir. Bu deklarasyonun girişi İzmir, Antalya ve Adana gibi ulusun önemli parçalarının düşmanlar tarafından işgal edilmesinin Mütareke anlaşmalarını ihlal ettiğini ilan etmekteydi. Aydın'daki Yunan vahşetleri, Doğu Anadolu'daki Ermeni katliamları, bütün bölgelerden İslam'ın kökünü kazıma gayretleri, Pontus devleti hayallerini gerçekleştirmek için Yunan hazırlıkları ve bu amaç doğrultusunda Yunan mültecilerin Kara Deniz kıyıları boyunca uzanan bölgeye ulaşması. Bütün bunlar Türk ulusunu parçalamayı ve yok etmeyi amaçlayan gayretleri oluşturmaktaydı. İstanbul hükümeti ise, bütün bunlar işgal ordularının kontrolü altında yapıldığından bu tecavüzlere karşı bir şeyler yapacak gibi gözükmüyordu.

Çok açık bir tehlike içinde bulunan Doğu Anadolu illerini kurtarabilmek için, Doğu Anadolu illerinin temsilcileri tarafından Erzurum'da yapılan Kongre şu sonuçlara ulaşmıştır:

1 Trabzon Vilâyeti ve Canik sancağı'yla Vilâyât-ı Şarkıye nâmını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyârbekir, Ma'müretil'azîz, Van, Bitlis vilâyâtı ve bu sâha dâhilindeki Elviye-i Müstakile, hiçbir sebeb ve bahâne ile yekdîgerinden ve câmi'a-i Osmâniye'den ayrılmak imkânı tasavvur edilmeyen bir külldür. Saâdet ve felâkette iştirak-ı tâmmı kabül ve mukadderâtı hakkında aynı maksadı hedef ittihâz eyler. Bu sâhada yaşayan bilcümle anâsır-ı İslâmiye yekdîgerine karşı bir hiss-i fedâkârî ile meşhün ve vaz'iyet-i ırkıye ve ictimâiyelerine ve riâyetkâr özkardaştırlar.

2 Osmanlı Vatanı'nın tamâmiyeti ve istiklâl-i millîmizin temîni ve makam-ı Saltanat ve Hilâfet'in masünniyeti için Kuvva-yı Milliye'yi âmil ve irâde-i milliye'yi hâkim kılmak, esâstır.

3 Her türlü işgâl ve müdâhale Rumluk ve Ermenilik teşkîli gayesine matüf telâkkî edileceğinden, müttehiden müdâfaa ve mukâvemet esâsı kabül edilmiştir. Hâkimiyet-i siyâsiye ve müvâzene-i ictimâiyeyi muhill olacak sürette anâsır-ı Hıristiyâniye'ye bir takım imtiyâzât itâsı kabül edilmeyecektir.

4 Hükümeti Merkeziye'nin bir tazyîk-i düvelî karşısında, buraları terk ve ihmâli ıztırârında kalması ihtimâline göre, Makam-ı Hilâfet ve Saltanat'a merbütiyetini ve mevcüdiyet ve hukuk-ı milliyeyi kâfil tedâbir ve mukarrerât ittihâz olunmuştur.

5 Vatanımızda, ötedenberi birlikte yaşadığımız anâsır-ı gayrimüslime'nin, kavânîn-i Devlet-i Osmâniye ile mü'eyyed hukuk-ı müktesebelerine tamâmiyle riâyetkârız. Mâl ve cân ve ırzlarının masüniyeti zâten mukteziyât-ı dîniye, ananât-ı milliye ve esâsât-ı kanüniyemizden olmağla bu esâs, kongremizin kanâat-i umümiyesiyle de te'yîd olunmuştur.

6 Düvel-i İtilâfiyece Mütâreke'nin imzâ olunduğu 30 Teşrînievvel 334 târihindeki hudüdumuz dâhilinde kalan ve her mıntıkasında olduğu gibi, Şarkî-Anadolu vilâyetleri'nde de, ekseriyeti kâhireyi İslâmlar teşkîl eden ve harsî, iktisâdî tefavukku Müslümânlara âid bulunan ve yekdîgerinden gayrikaabil-i infikâk özkardaş olan dîn ve ırkdaşlarımızla meskün memâlikimizin mukâsemesi nazariyesinden bilkülliye sarfinazarla mevcüdiyetimize hukuk-ı târihiye, ırkıye, dîniyemize riâyet edilmesine ve bunlara mugayyir teşebbüslerin tervic olunmamasına ve bu süretle tamâmiyle hakk ve adle müstenid bir karâra intizâr olunur.

7 Milletimiz insânî, asrî gâyeleri tebcil ve fennî, sınâ'î, iktisâdî hâl ve ihtiyâcımızı tâkdir eder. Binâenaleyh, devlet ve milletimizin dâhilî ve hârici istiklâli ve vatanımızın tamâmîsi mahfüz kalmak şartiyle, altıncı mâddede musarrah hudüd-ı dâhilîde milliyet esâslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istilâ emeli beslemeyen herhangi bir devletin fennî, sınâ'î, iktisâdî muâvenetini memnüniyetle karşılarız. Ve bu şerâit-i âdile ve insâniyeyi muhtevî bir sulhun da âcilen takarruru, selâmet-i beşer ve sükün-ı âlem nâmına ahass-ı âmâl-i milliyemizdir.

8 Milletlerin kendi mukadderâtını, bizzât tâyin ettiği bu târîhî devirde, hükümet-i merkeziyemiz'in de, irâde-i milliyeye tâbi olması zarüridir. Çünki, irâde-i milliyeye gayrimüstenid herhangi bir heyet-i hükümetin indî ve şahsî mukarrerâtı milletce mutâ olmadıktan başka hâricen de muteber olmadığı ve olamayacağı, şimdiye kadar mesbük efâl ve netâyic ile sâbit olmuştur.
Binâenaleyh, milletin içinde bulunduğu hâli zucret ve endîşeden kurtulmak çârelerine bizzât tevessülüne hâcet kalmadan, hükümet-i merkeziyemizin, meclis-i millî'yi hemen ve bilâ-ifâte-i ân toplaması ve bu süretle mukadderât-ı millet ve memleket hakkında ittihâz eyleyeceği bilcümle mukarrerâtı meclis-i millî'nin murâkabesine arz etmesi mecbürîdir.

9 Vatanımızın marüz kaldığı âlâm ve hâdisât ile ve tamâmen aynı maksatla vicdân-ı millîden doğan cemiyetlerin ittihâd ve ittifâkından hâsıl olan kütle-i 'umümiye bu kerre, Şarkî Anadolu Müdâfaa-yı Hukuk Cemiyeti unvâniyle tevsim olunmuştur.

İşbu Cemiyet her türlü fırkacılık cereyânlarından külliyen ârîdir. Bilcümle İslâm vatandaşlar, cemiyetin âzâ-yı tabîyesindendir.

10- Kongre tarafından müntahab bir Heyeti Temsîliye kabül ve köylerden bil-itibâr vilâyat merâkizine kadar mevcüd teşkîlât-ı milliyeye tevhîd ve teyîd olunmuştur.
7 Ağustos 335, Perşembe (İmza) Kongre Heyeti)1

Böylece, Türk milliyetçileri savunulması gereken Türk toprakları olarak sadece temsilci gönderen bölgeleri tanımlamamış, Mondros Mütarekesi'nin ihlal edilmesi sonucu işgal edilen toprakları da bu kapsama almıştır. Rum ve Ermeni gerilla güçleri tarafından işgal edilen bölgelerde, mahallî Türk nüfusların temsilciler seçerek göndermeleri engellenmiştir. Korunması gereken millî birliğin Trabzon, Canik (Samsun) bölgesinin (Sancak) yansıra, Ermeniler tarafında vilayat-i sitte olarak adlandırılan, ancak hepsinin de sakinlerinin ağırlıklı çoğunluğunu ortak adetler ve sosyal gelenekleri paylaşan Müslüman Türklerin teşkil ettiği "Şark İlleri" Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuretülaziz (Elazığ), Van, Bitlis'in de dahil olduğu ilan edilmiştir. Mondros Mütarekesi'nin ihlali anlamına gelecek şekilde bu bölgelerin herhangi birinin ayrılmasına şiddetle direnilecektir. Şayet Osmanlı kuvvetleri doğu bölgelerini terk etmeye zorlanırsa, Millî Komite sürgünde geçici bir hükümet (idare-i muvakkata) kuracaktır ve bu hükümet, Osmanlılar yeniden bölgede hakimiyet kuruncaya kadar bu bölgelerin meşru otoritesi olarak kalacaktır. Osmanlı ulusunun birlik ve bağımzıslığını korumak, Saltanat ve Halifeliği muhafaza etmek ve millî iradeyi savunmak için Millî Güç kurulmaktaydı. Bunlar her türlü müdahaleyi ve işgali söküp atmak için savaşacak, Türk toprakları üzerinde Rum ve Ermeni devletlerinin kurulmasını önleyecek ve Osmanlı Devleti'nin sosyal ve siyasal düzenini rahatsız edecek nitelikte azınlıklar ve etnik bölümler için herhangi bir özel hak verilmesine engel olunacaktı. Osmanlı Devleti'nin gayrimüslim sakinleri, tıpkı yüzyıllar boyunca yaşadıkları gibi, insan Haklarıyla tam uyumlu bir şekilde malları, canları ve ırzları Osmanlı Devleti'nin koruması altında olduğu halden güvenli ve özgür bir şekilde yaşamaya devam edeceklerdi. En son modern teknik ve ekonomik yardımların avantajını alacak olan birleşik Osmanlı Devleti, bu yardımları yabancı devletlerden almaktaydı ve bunların sonucunda ABD ya da İngiltere'nin kontrolü altında bir manda kurulması ihtimalini de ortaya çıkardı. Yanlış yönlendirmelerinin de belki etkisiyle, Türk milletinin en çok güvendiği ülkeler arasında ABD ve İngiltere gelmekteydi. Ermeniler ve Rumların işgal ettikleri toprakları nüfuslarından arındırma gayretlerinin önüne geçmek için, neticede bir kararname yayınlanmak suretiyle hiç kimsenin, kendi bölgelerinde seyahatleri de düzenleyecek olan Temsilciler Heyeti'nin izni olmaksızın vatanlarını terk edemeyeceğini bildirmekteydi.

Şimdiye kadar, işgalci Müttefik kuvvetleri açısından bakıldığından, Erzurum Kongresi bildirgesi Sultan'ın hükümeti ve Damat Ferit'in küçük bir öneme sahip olduğuna dair güvencelerini sürdürmesine rağmen ülkenin işgali ile sonuçlanan Mütarekeye karşı önemli bir devrim teşkil etmektedir "...kendi konumundaki bir adamın şiddetle sarsılan kendi hükümetinin otoritesini kabul etmemesinin doğal sonucu olarak... "2

Erzurum'da başlatılmış olanlar bir bütün olarak Türk milletine uygulanmak üzere 1919 Eylülü'nde Sivas Kongresi'nde teyit edildi, 28 Ocak 1920 tarihinde ise Müdaafa-i Hukuk Cemiyetlerinin temsilcileri İstanbul'da son Osmanlı Temsilciler Meclisi'nde gizlice toplanarak bunları gözden geçirdi ve 17 Şubat 1920 tarihinde çoğunluk oylarıyla onaylandı. Böylece, Türk direniş hareketinin köşe taşı olan Misak-ı Milli yaratılmış oldu:

Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı Devletin bağımsızlığını tanır ve teyit eder, ve Milletin geleceğinin sadece adil ve sürekli bir barış sağlamak için yapılması gereken azamî fedakarlıkları temsil eden aşağıdaki prensiplere saygı gösterilerek temin edilebileceğine inanır ve Osmanlı saltanatının ve toplumunun istikrarlı varlığının bu prensipler dışında devam etmesinin mümkün olamayacağına inanır:

1. Mütarekenin imzalandığı tarih olan 30 Kasım 1918 itibariyle yabancı işgali ve Arap çoğunluğun yaşadığı olan Osmanlı toprak parçalarının kaderi, bu bölge sakinlerinin tamamı üzerinde yapılacak bir plebisit tarafından belirlenmelidir. Dini birlik, ülkü birliği ve ırk birliği bulunan bir Osmanlı Müslüman çoğunluğunun yaşadığı bölgeler karşılıklı saygı, ilgi ve candan bağlılıkla ve bir bütünün parçasını oluşturmak suretiyle korunacaktır.

2. (Rus işgalinden) ilk kurtulduklarında yapılan genel oylamada ana vatan ile birleşme kararı veren üç sancak'da (Kars, Ardahan ve Batum) yeni bir plebisit yapılmasını kabul ediyoruz.

3. Türkiye ile imzalanacak olan barış anlaşmasına bağımlı olan Batı Trakya'nın hukuki statüsü de yine bu bölge sakinlerinin özgür oylarına göre tespit edilmelidir.

4. İslam Halifesi, Osmanlı Saltanatı ve hükümetinin bulunduğu İstanbul şehri ve Marmara Denizi her türlü tehlikeden korunmalıdır. Bu prensiplere saygı gösterildiği müddetçe, biz ve diğer devletler tarafından Karadeniz ve Akdeniz'in Boğazların'da ticaret ve iletişim amaçlı alınan ortak kararlara saygı gösterilecektir.

5. Müttefik güçler ile düşmanları ve bir kısım işbirlikçileri tarafından sonuçlandırılan anlaşmalarda üzerinde mutabık kalınan azınlık hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman azınlıkların da aynı haklardan yararlanması şartıyla, teyit edilecek ve bizim tarafımızdan teminat altına alınacaktır.

6. Her ülke gibi, siyasi, adli ve mali meselelerimizi geliştirmemizi sağlayacak şekilde daha etkili ve iyi düzenlenmiş bir yönetim temini için biz, yaşamımızın ve devam eden varlığımızın bir temel şartı
olarak tam bir bağımsızlık ve egemenliğe ihtiyaç duymaktayız. Bu yüzden, siyasi, adli ve mali gelişmemize zarar veren kısıtlamalara karşıyız. Dış borçlarımızın çözüm şartları da aynı şekilde, yani bu prensiplere aykırı olmayacaktır.3

Türk Millî Kurtuluş Savaşı'nın geri kalan yıllarında, devam eden bütün müzakerelerde, Lozan Konferansı'nın toplanmasında Misak-ı Milli Mustafa Kemal ve liderliğini yaptığı hareketin mutlak bir hedefi olarak kalmıştır. İşgal kuvvetleri tarafından yapılan ve artan şekilde talepkar olan pek çok öneriden hiç biri bu millî ideallere tam olarak uymadıkça kabul edilmedi, bu idealler Hıristiyan Avrupa'nın şu veya bu yolla bağımsızlık ve topraklarından mahrum bırakmaya yönelik tüm çabalarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti'nin ilelebet temel hedefi olarak kalmıştır.

Teşkilat: Büyük Millet Meclisi

Hedeflerin ilanını teşkilat takip etmiştir. Türk millî direnişi hala Sultan ve Saltanatı Müttefik işgalinden kurtarmak için devam ettirildiğinden, Anadolu'da ne örgütlenirse örgütlensin, kurtarılmaya çalışılan örgütün hiçbir şekilde yerini alması mümkün görülmemekteydi. Bu yüzden, erken bir kurtarma beklentisi içinde, Anadolu'daki bütün yasama, askeri ve icra gücü Kabine'ye ya da Vekiller Heyeti'ne, hatta Yasama'ya bırakılmadı; bu güçler yine Mustafa Kemal'in liderlik ettiği bir Heyet-i Temsiliye'ye bırakılmıştı. Bu heyet başlangıçta, ilk olarak Erzurum Kongresi'nde kurulduğu için, Doğu Anadolu vilayetlerini temsil eden üyelerden oluşmaktaydı; bu heyet Sivas Kongresi tarafından millî bir örgüte dönüştürülünce kalan vilayetlerden de temsilciler bu heyete ilave edildi. Ankara'da üslenmiş olan Osmanlı ordusunun komutanı ve aynı zamanda Mustafa Kemal'in diğer bir eski silah arkadaşı olan kendisine verilen Türk millî kongrelerine son verme emrine itaat etmeyince İstanbul hükümeti tarafından komutanlık görevinden azledildi. O da azledilir azledilmez Türk milliyetçilerine katıldı ve Heyet-i Temsiliye tarafından, işgalci Yunan ordusuyla karşılaşarak onları geri püskürtmeye hazır hale gelebilmek için bütün mahallî orduları, Kuvayi Milliye milislerini düzenli bir Türk Milli Ordusu altında birleştirme göreviyle Batı Cephesi komutanı olarak atandı.

Nasıl ki iki Osmanlı kruvazörüne İngilizler tarafından el konulması, İmparatorluğun 1914 yılında Almanya ve Avusturya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmesine sebep olduysa, şimdi de Paris Barış Konferansı kadar İstanbul'daki İngiliz işgal kuvvetleri, Türk millî hareketini Erzurum ve Sivas Kongrelerinin sonuçlarına dayanmak suretiyle hareket eden geçici bir idari otoriteden çıkararak, Osmanlılarınkinin yerini alan bir Parlamento ile Bakanlar Konseyi'nin yerine de, karşıtının hala İstanbul'daki Sultanın otoritesi altında bulunduğunu varsayarak, Heyeti Temsiliye'nin ikame edilmesiyle tam teşekküllü bir millî hükümete dönüştü. Daima, Antant ülkelerinin 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da Sıkı Yönetim dayatmalarının Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının bilinçli bir şekilde Türk Misak'ı Millisi'ni onaylamayı geciktirmesine bir tepki olarak gerçekleştirildiği varsayılmaktadır. Doğrusu ise böyle değildir. Sıkıyönetimin telkini ve bunu takip eden her şey, daha ziyade, Paris'teki müzakerecilerin kendilerine empoze etmeye hazırlandığı aşırı ağır barış şartlarını öğrenecek olan Türklerin İstanbul'da konuşlanmış nispeten küçük işgal gücüne karşı açık bir kalkışmasını engellemekti. Versailles'ta düzenlenen konferansa katılanlar, mutlu bir şekilde Türk topraklarını, itiraz edebilecek ya da edecek hiçbir Türk temsilcinin bulunmadığı bir ortamda kendileriyle milliyetçi azınlıklar arasında en yüksek teklif verenlere göre dağıtarak, hemen akabinde San Remo'da düzenlenecek konferansta netleşecek olan sonuçlara varmışlar ve bundan kısa bir süre sonra da Sevres'de Anlaşma imzalamışlardır. Paris'teki İngiliz temsilci bile, ama İstanbul'daki askeri komutanlar kesin bir şekilde, Türklerin müttefiki olan Almanya ve Avusturya'ya aynı zamanlarda dayatılan şartların çok ötesinde olan ve Türklerin bir millet olarak gerçekten yok olmasını içeren şartların aşırı sertliğini fark etmişlerdi ve bunun İstanbul'da kaçınılmaz bir şekilde bir Türk isyanına yol açacağına inanmaktaydılar. David Lloyd George ve arkadaşlarına Venizelos tarafından Müttefik işgal güçlerinin herhangi bir olayı kolayca bertaraf edebileceğine dair güvence verilmiştir. Buna göre, gerektiğinde Yunanistan daha fazla ordu gönderebilecek ve Türkleri "oldukları yerde" tutacaklardı; Venizelos'a göre aslında Türklerle baş etmenin tek yolu onlara sert davranmaktı, çünkü "Türkler sadece güç kullanmadan anlarlardı". General Harrington ve İstanbul'daki diğer Müttefik komutanları bu tür güvencelerin birer hayal olduğunu biliyorlardı. Sevr şartlarının neler olduğunu öğrendiklerinde öfke ile ayaklandıkları zaman, Türkler güçlü bir direniş gösterebilir ve göstereceklerdir. Bütün bir Türk nüfusunu bastırmakta İstanbul'daki Müttefik ve Yunan garnizonları çok küçük kalacaktı. O'nun uyarıları sonucunda, Müttefik kabineleri işgal kuvvetlerine Sevres şartları açıklandığında herhangi bir örgütlü direniş yükselmeden önce İstanbul'da Sıkıyönetim ilan etmeleri talimatını verdi. Bu yüzden 16 Mart 1920 tarihinde, Osmanlı yetkililerine herhangi bir açıklama yapılmaksızın söz konusu bu emirler yürürlüğe kondu. İşgal orduları başkentin önemli yerlerini işgal etti, barakalarında uyumakta olan çok sayıda Türk askerini katlettiler. Müttefik askerleri Osmanlı Meclis-i Mebusan'ına baskın düzenleyerek, aralarında hem İngilizler hem de İstanbul hükümeti tarafından Müdaafa-i Hukuk üyelikleri yıkıcı olarak nitelenmesine rağmen tutuklanmayacaklarına dair açık İngiliz güvencesiyle İstanbul'a gelerek Meclis'e katılan halk oyuyla seçilmiş örgüt temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıdaki milletvekilini tutukladılar.

Aynı zamanda, daha önceden gördüğümüz gibi, pek çok önde gelen Osmanlı aydını ve yazarı da "savaş suçlusu" olarak tutuklandılar ve halihazırda orda bulunanlarla buluşmak üzere Malta'ya gönderilip hapsedildiler. İşgalin başladığı 1918 Kasımı'ndan itibaren İngiliz ve Fransızlar Osmanlı hükümetinin bütün operasyonlarını izlemekteydi. Ancak açık olan bir şey varsa o da bu denetimin çok sıkı olamamasıydı. Çünkü Osmanlı Harbiye Nezareti gibi her türden mahallî popüler Türk direniş grupları Müttefiklerin burnunun dibinden silah ve cephaneler çalıp bunları Anadolu'daki millî direnişe yardım olarak göndermekteydiler. Şimdi, bu durum sıkı bir kontrol altına alınmıştı. Osmanlı hükümetinin bakanlıkları gerçekte Müttefik komutanları tarafından üstlenilmişti. İstanbul hükümetinin ödediği paralar karşılığında dini yetkililer tarafından Türk milliyetçi liderlerini kınayan ve öldürülmelerinin caiz olduğunu içeren fetvalar yayınlandı.

Türk direnişi açısından bakıldığında Müttefiklerin Sıkıyönetim başlatmalarının pek çok sonuçları olmuştur. Her şeyden önce, direnişe büyük sempati beslemelerine rağmen İstanbul'da kalarak buradan yardım sağlayan pek çok kişi şimdi artık bunun böyle devam etmesinin mümkün olamayacağını görerek, Anadolu'ya kaçanlarla birleşmişlerdir. Bunlar arasında zeki yazar Halide Edip, kocası Adnan Adıvar, Türk Kızılayı'nın en üst yetkilisi, Harp Bakanlığı'nda görevli olan ve bakanlığın hem Anadolu hem de Trakya'daki Türk milliyetçilerine yaptığı yardımları kontrol eden İsmet (İnönü), daha sonraları Türkiye'nin en önemli gazeteci ve roman, kısa hikaye yazarlarından biri olan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), hem İstanbul hükümetinde Erkân-ı Harbiye Reisliği hem de Harbiye Nazırı olarak görev yapmış olan ve Türk milli direnişinin liderliğine Mustafa Kemal'in getirilmesini isteyenlerle geniş yetkilerini kullanarak işbirliği yapmış olan ve daha sonra da Ankara'da Erkân-ı Harbiye Reisliği görevini yapan Fevzi (Çakmak), ayrılmadan önce Meclis-i Mebusan'ı süresiz erteleyen ve böylece pozisyonunun devam etmesini sağlayarak Ankara'da Meclis-i Mebusan'ın yerini almayıp devamı nitelliğinde olacak diğer bir organ kurabilecek olan Osmanlı Meclis-i Mebusan Başkanı Celaleddin Arif (bu fikir Mustafa Kemal tarafından hemen benimsenmiştir) ve daha pek çok ünlü sima bulunmaktaydı.

İstanbul'da Sıkıyönetim ilanı, Osmanlı Parlamentosunun askıya alınması, pek çok aydın ve yazarın yanı sıra parlamento üyelerinin de tutuklanarak hapsedilmesi ve bütün Osmanlı hükümeti üzerinde yakın Müttefik askeri denetiminin kurulmasıyla Mustafa Kemal çok fazla bir güçlükle karşılaşmaksızın Anadolu'da bir sürgün hükümeti kurma noktasına getirildi. Sadece basitçe Sultan'ın hükümetini kurtarmak için savaşmaktan çok daha fazlasını yaparak, Sultan'ın İstanbul hükümeti görevlerini yerine getirecek bir durumda olmadığı için, her taraftan maruz kalınan saldırılara karşı Türk halkını temsil etmek ve onları savunmak iddiasını sürekli bir hale getirmiştir. İlk adım olarak, Anadolu direnişinin başkenti Sivas'tan Ankara'ya taşındı, burası muhtemel bir Müttefik saldırısına karşı daha savunulabilir bir yerdi, ayrıca Anadolu ulaşımında ve iletişim sitemlerinin odaklandığı bir yerdi ve şimdi de bir millî hükümetin merkezi oluyordu.

İkinci olarak, ülke genelindeki bütün mahallî Müdaafa-i Hukuk Cemiyetlerine çağrıda bulunarak, İstanbul'da dağıtılan Meclis-i Mebusan'ın temsil ettiğinden daha iyi bir şekilde halk iradesini temsil edecek olan yeni bir Parlamentonun oluşturulması için Ankara'da toplanacak olan bir Millî Meclis'e temsilcilerini göndermek üzere seçim yapmaları istendi. Oldukça kısa bir süre içinde, temsilciler Ankara'ya ulaştı. Düşman saldırıları ya da diğer sebeplerden dolayı Ankara'ya gelemeyenlerin yerine, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde daha abartılısının yapıldığı şekilde Mustafa Kemal ve diğer liderler kendi temsilcilerini atadılar. Kısa bir süre içinde, Meclis çeşitli yasalar ve tüzükler hazırlayarak pek çok alternatif ismi tartıştıktan sonra Büyük Millet Meclisi ismini aldı.

Celaleddin Arif'in mükemmel bir zamanlamayla, dağıtılan Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının Başkanı olarak otoritesini kullanarak, İstanbul'da olup bitenlerin ışığında, yeni milliyetçi Meclis'in Meclis-i Mebusan'ın meşru devamı olduğunu açıkladı ve Meclis Başkanlığı doğal olarak lidere yani Mustafa Kemal'e gittiğinden kendisi de Başkan Yardımcısı oldu. İngilizlerin İstanbul'da sıkıyönetim uygulaması, Mustafa Kemal'in Ankara'da ayrı bir Türk hükümeti yaratmasına yol açmış olsa da, Mustafa Kemal hala takipçileri arasında Saltanat ve Halifeliğin devamını destekleyenleri ikna etmek için, İstanbul'daki muadilinin yerini aldığı şeklinde düşüncelere yol açabilecek Vekiller Heyeti ya da ayrı bir icracı hükümet kurmak yerine Ankara hükümetinin hala Sultan adına savaşmakta olduğunu güvencesi vermekteydi. Meclisin çıkardığı yasalar ve bakanlıklar ile hükümetin kanunları Sultan ve onun İstanbul'daki hükümetinden ziyade meclis adına yürürlüğe konsa da, İcra organı Büyük Millet Meclisi Hükümeti şeklinde kurulmuştu. Gelişmeler Ankara'nın lehineydi, ancak Mustafa Kemal liderliğini ileri sürmek için henüz tam olarak hazır değildi. Çünkü O hala Sultan'a hürmet edenlerin desteklerine ihtiyaç duymaktaydı.

Ancak, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin hakim olduğu bölgelerde bir demir yumruk kontrolü edinmesi uzun sürmedi. Bütün erkekler, yaşlarına ve fiziksel şartlarına bakılmasızın Türk Milli Ordusu'nun askere alımlarına muhataptı. Yeni ağır savaş vergileri (tekalif-i harbiye) kondu. Bu vergiler sadece gelirin önemli bir kısmını istemekle kalmayıp, mükelleflerin zenginlikleri, yiyecekleri, erzakları, kamyonları ve otomobilleri ve yeni bir Türk Millî Ordusu'nu yaratmaya ve silahlandırmaya yardımcı olacak her şeyi kapsıyordu. Sıkı bir sansür sitemi kuruldu, bu sansür Meclis üyelerine gönderilen ya da onların gönderdiği mektupları bile kapsamaktaydı. Bu sıralar, İstanbul ile yapılan bütün iletişim katı bir şekilde yasaklandı.

Sadece resmi görevli yetkililer telgraf hatlarını hatta mektup yazışmalarını kullanabilmekteydi. Seyahatler sadece polisten müsaade alındıktan sonra yapılabilmekteydi, bunların da belirli bir amaç ve belirli bir menzile gidiş-dönüş şeklinde olması gerekmekteydi. Yabancı yolcular/seyyahlar ancak büyük limanlarda ve sınır geçişlerinde resmi araştırmaların akabinde ülkeye kabul edilmekteydi. Sadakatsizliklerin bütün örneklerinin kökünü kazımak, Ankara hükümetinin değişik düşmanlarının gönderdiği sabotajcılara ve casusların faaliyetlerine yönelik karşı-istihbarat ve karşı hareketlerde bulunmak üzere bir gizli polis kuruldu. Büyük Millet Meclisi tarafından yürürlüğe konan pek çok yasadan herhangi birini ihlal ederken yakalanan kişiler Divan-ı Harbi Örfi kadar İstiklal Mahkemeleri tarafından da çok ağır şekilde cezalandırılmaktaydılar. Bu mahkemeler, öncelikle gönülsüz olarak askere alınıp evlerinden çok uzaklarda askerlik yapmak istemeyen erkeklerin büyük oranlarda askerden kaçışlarını durdurma teşebbüsü çerçevesinde Ankara'da ve ülkenin başka yerlerinde kurulmuşlardı. Daha sonra ise bu mahkemelerin temel ilgi alanını Hıyanet-i Vataniye oluşturmaya başladı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nun çok geniş anlamda bir ihanet tanımlaması yapması yüzünden yeni ulusun pek çok sadık vatandaşı ölüm cezasına çarptırıldı. Hem gizli polis hem de İstiklal Mahkemelerinde insan haklarına pek riayet edilmemesi ciddi problemler çıkarsa da, Büyük Millet Meclisi'nin daha liberal üyeleri sıradan vatandaşlar için koruyucu önlemler geliştirmeyi başardı, buna Meclis'in kendisinin üstlendiği yüksek mahkemeye temyiz başvurusu da dahildir. Ancak, Millî Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar Türk millî hareketine sorgusuz itaati zorlama uygulaması Türk yaşam tarzının merkezi bir unsuru olarak kaldı.

Mücadele: Savaş ve Terörizm, Tecavüz, Katliam, Kıtlık ve Hastalık

Takip eden iki yıl içinde bir çok mücadeleyi kapsayarak devam etti-Türkiye halkının desteğini ve bağlılığını kazanmak için İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında girişilen mücadeleler; Ankara hükümeti ile ülkenin değişik kısımlarını hala işgal altında tutan değişik Müttefik güçler arasındaki mücadele; bir tarafta Türk Milli Ordusu, diğer tarafta ise Ermeni ve Yunan çeteciler ile gerillaları arasındaki mücadele geniş bir alanda yoğunlaşırken, her nerede bu mücadele yaşanırsa oralara ölüm ve yıkım götürdü; Türk Milli Ordusu ile bu ordunun otoritesini kabule yanaşmayan Türk çeteleri ve gerillaları arasındaki mücadele; ve Türk halkı ile sadece Türk milletinin ayrı bir varlık olarak yaşamasına son vermeyip aynı zamanda geriye kalan dünya Müslümanlarına Hıristiyan hakimiyetini tercih etmenin kendi menfaatlerine olacağı, aksi halde Türklerle aynı akıbeti paylaşmak zorunda kalacakları şeklinde ikna etmeye çalışacakları intikamcı bir barış düzenlemesi için Avrupa'nın ittifak yapmış Hıristiyan milletlerinin Paris ve Türkiye'de sürdürdükleri çabalar arasındaki mücadele.

Bu mücadelelerin hepsi aynı anda verilmekteydi. Sonuç ise sadece Müttefik işgalciler ve milliyetçi ayaklanmaların sebep olduğu düzensizlikle kalmayıp, rekabet halindeki bütün güçler kendi hesaplarına zafer kazanmak için sürdürdükleri mücadelelerin bir parçası olarak katliamlara, tecavüzlere ve kaosa yol açmışlardır.

Trakya ve Anadolu'da yürütülen çok taraflı mücadelede katılımcıların her biri süre giden anarşiye katkıda bulunarak Osmanlı İmparatorluğu'nun geriye kalan kısımları arasında uçurumların yaratılmasına sebep oldular. İşgalci Yunan ordusu bütün bölgelere kalabalık Yunan yerleşimciler getirdiler. Bunlar sadece Yunan anavatanından değil, nesiller boyunca yaşamakta oldukları güney Rusya'dan da gelmekteydiler. Yunan işgal ordusunun aşırı derecede sert işgal politikaları, işgalin ilk yıllarının temel özelliği olan geniş ölçekli katliamları içermese de, en azından bölgenin Müslüman ve Yahudi nüfuslarına karşı yeterince aşırıydı ve bu bölgelerde hakimiyet iddialarını güçlendirerek kabul ettirebilmek için Paris'teki Büyük Güçler tarafından Yunanlıların Türk topraklarına hızlı bir şekilde göçü ve bu bölgelerde bir Yunan nüfus hakimiyeti kurmaları teşvik gördü.

Daha önce gördüğümüz gibi, Yunan ordularının bütün birimlerinin giriştiği vahşet ve gayri medeni muamelelerle alakalı Türk, Avrupalı ve Amerikalı gazeteciler, seyahat etmekte olan işadamları ve istihbarat elemanlarının bol miktarda ifadeleri bulunmaktadır. Yunan işgal kuvvetleri düzenli bir şekilde, ister dini ister sivil olsun pek çok mahallî Türk liderini tutuklayarak Yunan adalarında ya da Yunanistan'ın topraklarında hapse gönderdiler. Yunanlılar bununla Türkleri doğal liderlerinden mahrum bırakmak suretiyle Yunan baskısının artacağından daha fazla endişeye kapılan Türklerin göç etmelerini sağlamaya çalışmaktaydı. Az ya da çok resmi olan bu hareketlere, yüzlerce Yunan çetesinin hareketleri de eşlik etmekteydi. Bu çetelerin faaliyetleri daha çok Batı Anadolu ve Karadeniz kıyı bölgesi ile Anadolu'nun Rum nüfusuna zarar vermekteydi. Hem şehirli hem de köylü Rumlar, Yunanistan'dan gelen muadillerine nazaran Türklere ve diğer Müslümanlara karşı çok daha büyük bir kinle şiddet uygulamakta, yüzyıllar boyunca kinlerini sakladıkları Müslüman komşularına saldırmak, onları aşağılamak ve yurtlarından sürmek üzere gönüllü olarak Rum çetelerine ve Yunan işgal ordusuna katıldılar. Ermeni Cumhuriyeti'nde üslenerek Anadolu'yu işgale girişen Ermeni gerilla güçleri daha zayıf bir mahallî Ermeni desteğine sahipti. Ancak, bu Andranik ve Dro gibi Ermeni komutanları, komuta ettikleri güçlerle Türk köylerine karşı sayısız saldırı gerçekleştirmekten, bu köyleri yakmaktan, kadınlara tecavüz etmekten ve pek çok Müttefik ve Türk gözlemcinin rapor ettiği gibi tam olarak bir yıkım gerçekleştirmekten alıkoymadı. Her iki durumda da Türkler ve Müttefikler Paris'te Yunanlıları ve Ermenileri temsil eden Venizelos ile Andonyan'a şikayetlerde bulundular. Tabii ki bu şikayetlere, kaçınılmaz olarak, bütün raporların abartıldığı, Müslümanların kendi kendilerini öldürdükleri ve köylerini yakıp yıktıkları, Hıristiyanlar tarafından işlenen vahşetler varsa da bunların resmi politikalara rağmen olduğu ve bu suçları işlemiş olan askerler ve sivillerin ve bunlara göz yuman subayların cezalandırılacağı şeklinde bir cevap verildi. Ancak, ilk etapta vahşetleri rapor eden aynı Müttefik ve Türk gözlemcileri bütün bu vaatlerin hiçbirinin yerine getirilmediğini de gözlemlediler.

Bunlarla eş zamanlı olarak bir de Türk iç savaşı devam etmekteydi ve bu savaş da en az diğerleri kadar kısırdı ve yine en az onlar kadar sivil halk arasında acılara sebebiyet verdi. Türk millî hareketine karşı çıkan Türk askerlerinin çoğu İstanbul hükümetinin kendisi tarafından teşvik edilmekteydi. Bunlar arasında başta geleni Halifelik Ordusu (Kuvva-yı İnzibatiye) idi. Bu ordu 1920 yazında Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından Anadolu'ya gönderilmişti. Pek çok diğer karşı hareket ise Konya, Bursa ve Trabzon gibi muhafazakar bölgelerdeki dini ve sivil liderler tarafından organize edilmişti. Bunlar aslında, kendilerine millî hareketin temel taşını Saltanatı, Halifeliği ve İslam'ın konumunu korumak ve savunmak oluşturduğu şeklinde Mustafa Kemal tarafından verilen güvence sayesinde Mustafa Kemal ile birlikte hareket etmekteydiler, ancak zaman geçtikçe millî hareketin nihai hedeflerinin dini olmaktan ziyade din dışı olduğundan şüphelenmeye başladılar. Bunların bir kısmı Batı Anadolu'ya, Karadeniz ve Ege kıyılarına büyük zarar veren Rum çeteleri ve doğuyu kana bulayan Ermeni çetelerden pek bir farkı olmayan çetelerden oluşmaktaydı. Bunlardan bazıları ise, savaşın ilk yıllarında saldırganlara ve işgalcilere karşı savaşmış olan ve az ya da çok Millî Güç milislerinin bir parçası olan gruplardan oluşmaktaydı. Ancak, mahallî Müdaafa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetlerinin teşvikiyle oluşturulmuş olan milisler Türk Millî Ordusu ile birleşmeye istekli davranırken, Çerkez Ethem, Ahmet Anzavur gibi aktif ve yetenekli komutanlar tarafından oluşturularak komuta edilen diğer gruplar bağımsızlıklarını kaybetmeyi reddettiler.

Ancak Büyük Millet Meclisi Hükümeti bunları bünyesine almak için bir teşebbüste daha bulunarak bunlar için millî ordu içinde "seyyar güçler" (Kuvva-i Seyyare) adı altında özel bir savaşçı sınıfı yarattılar. Kaynakları ne olursa olsun, Millî Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da sayısız "isyancı" güç ortaya çıktı ve bunlarla bir şekilde baş edilmek zorunda kalındı. Batı Ordularının ilk komutanı olan Ali Fuad (Cebesoy), bu grupları Millî Orduya dahil etme çabalarında başarısız oldu ve bu yüzden de Moskova'ya ilk Türk Büyükelçisi olarak gönderildi. Ali Fuad'ın (Cebesoy) yerine ise, 1920 Martı'nda İngilizler tarafından İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilmesinden hemen sonra İstanbul'dan kaçan komutanlardan biri olan İsmet (İnönü) atandı. İsmet (İnönü) yeni bir birleşik güç kurmada çok daha başarılı oldu ancak bunu gerçekleştirirken de daha fazla "isyanların" çıkmasına neden oldu. Bu yüzden, Türk milletinin varlığını tehdit etmeye devam eden değişik işgaller ve istilaların meydan okumasına karşılık vermek için hazırlıklarını sürdüren bu yeni ordu, bir taraftan da söz konusu bu isyanların üstesinden gelmeye çaba harcamaktaydı.

İster Sultan tarafından gönderilen Halifelik Ordusu olsun, isterse Kuvayi Milliye milisleri olsun; Türk Millî Ordusu'na karşı isyancılar ya da Karadeniz kıyıları boyunca ile Doğu ve Güneybatı Anadolu'da devam eden terör hareketlerine son vermek üzere Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından gönderilen düzenli ordular olsun, Türklerin hepsi de Avrupalı muadillerinden Paris'teki müzakerecilerin nüfus sayısına baktığını öğrenmişlerdi. Merkez Ordusu'nun komutanı Nurettin Paşa, isyan ve saldırıların yapıldığı bölgedeki Rum nüfusunu bu bölgeden uzaklaştırdı. Ancak Nurettin Paşa'nın aşırı sertliğinden dolayı Büyük Millet Meclisi Merkez Ordusu'nu dağıttı ve Nurettin Paşa'nın kendisini de aşırı güç kullandığı gerekçesiyle yargıladı. Ancak komutanlığı kaybetmesinin akabinde, sadece düzeni sağlayan çok başarılı biri kabul edilerek başka bir cezaya maruz bırakılmadı. Benzer kampanyalar Doğu Anadolu'da da sürdürüldü. Daha küçük boyutlarda olmakla birlikte, birbirleriyle mücadele eden hiçbir güç geri çekilmeyi kabul etmediğinden tedhiş savaşlarının bütün tarafları birbirlerine karşı aşırı sertlik içindeydi. Müttefiklerin blokajı, çiftçiliğin ve büyük şehirlere gıda naklinin durma noktasına gelmesi, dağıtılan ordular kadar dehşetten kaçan mülteciler tarafından Türkiye'ye getirilen her türlü hastalığın yayılması, işgalci ve savunmacı orduların ve çetelerin kıyımlarının birleşik bir sonucu olarak, 1923 yılına gelindiğinde on dört yıllık savaş sırasında Trakya ve Anadolu'da yaşamakta olan halkın yarısından fazlası ölmüştü. Bu yaşananlar dini ya da etnik orijinine bakılmaksızın tam bir Osmanlı ve Türk soykırımıydı. Bu felaketi, acı çeken pek çok halktan sadece biri ile özdeşleştirmek, bu felaketin kendisi kadar büyük bir vahşet olur.

Sevres Anlaşması

Büyük Millet Meclisi Hükümeti, bakanlarıyla, bürokrasi ve ordusuyla kendi kendine bir çeki düzen verirken ve Yunan ordusu da doğuya, yani Ankara'ya doğru ilerlemeye devam ederken; Paris Barış Konferansı'nın önde gelen üyeleri ilk önce San Remo'da toplanmışlar ve nihai olarak da Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye kalan Türk ganimetinden pay almak için birbirleriyle yarışan bütün millî çıkarları uzlaştırmayı başarmışlar ve bundan türettikleri bir metni barış anlaşması olarak sunarak, İstanbul hükümeti delegelerini 1920 Haziranı'nda bu anlaşmayı Paris'in varoşlarından biri olan Sevres'de imzalamaya zorlamışlardı. Sevres Anlaşması, tıpkı 11. yüzyılda bir Müslüman ülkesine karşı yapılan ve Büyük Hıristiyan Güçler kadar Türkler ve diğer Müslümanlar tarafından daha önce fethedilmiş olan bölgelerde bulunan Hıristiyan azınlıkların yönetimini amaçlayan uygulamalar gibi empoze edilmiştir. Bu anlaşma içerdiği intikam unsurlarıyla, bir yıl önce, takatsiz kalmış olan Almanya'ya dayatılmış olan Versailles Anlaşması'nın çok ötesine geçmiştir.

Tamamen pratik amaçlar için, Osmanlı İmparatorluğu'na bırakılan her şey Hıristiyan Avrupa'nın ekonomik ve askeri vesayeti altına sokulmuştur. İmparatorluk, başkenti olarak kalan İstanbul ile sınırlanmıştı. Ancak Sultan'ın hükümeti bu anlaşmayı kabule yanaşmazsa o da ellerinden alınabilirdi. Marmara Denizi üzerindeki Midya'dan Büyük Çekmece'ye kadar uzanan Doğu Trakya'daki şehrin küçük bir kısmı dışında, şehrin duvarlarının hemen biraz uzağında Trakya'nın doğu ve batısında kalan kısımlar Yunanistan'a verilmişti. Güneydoğu'da Maraş, Urfa ve Mardin de dahil olmak üzere Çukurova'nın büyük bölümü Ermenilere bırakılmıştı. İskenderun ve Antakya ise Halep ile birlikte Fransız mandasına verilen Suriye ile birleştirilmişti. Kürtlere ise, şayet Milletler Cemiyeti onay verirse bir yıl sonra Doğu Anadolu'nun bazı kısımlarında isterlerse bir çeşit özerk yönetim kurabilmelerine müsaade edilecekti, bu özerk yönetim için gerekli düzenlemeleri ise Osmanlı hükümeti yapmak zorundaydı. Sovyet Ermenistanı ile bitişik bir bölge olan ve Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon'un da dahil olduğu Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi'nde, Amerikan Başkanı Wilson'ın sınırlarını tam olarak belirlediği bir Ermeni devleti kurulacaktı.

Osmanlı hükümeti Hicaz üzerindeki bütün egemenlik iddialarından vazgeçecekti. Burası bağımsız bir devlet olacaktı ve Irak (Musul ve Kerkük gibi Kürt bölgeleri de dahil olmak üzere), Suriye, Filistin ve Mısır gibi diğer devletler için Müttefiklerin vereceği otonomi ya da bağımsızlık kararını kabul etmek konusunda yükümlü olacaktı. San Remo Konferansı'nda Fransız ve İngiliz mandası olarak düzenlenen bu devletler bir süre sonra bağımsız olacaklardı. Anadolu'nun güneyinde bulunan bütün adalar yabancı egemenliğine bırakılacaktı; Ege adaları Yunanistan'a, On iki Adalar da İtalya'ya verilecekti. İzmir, Tire, Ödemiş, Akhisar ve Bergama da dahil olmak üzere Güneybatı Anadolu'da Sultan'ın egemenliği korunacaktı. Fakat bu egemenlik İzmir kalesinde bayrak dalgalandırmak şeklinde sadece sembolik olarak icra edilecek, askeri ve yönetsel kontrol Yunanistan'a verilecekti. Yunanistan'a ayrıca, beş yıl sonra bu bölgenin Yunanistan'a ilhakına karar verebilecek bir "plebisit" yapma hakkı verildi. Bu sebepledir ki, Yunanistan halihazırda kendi etnik ve dini duygularını paylaşmayan bu bölgedeki tüm insanları öldürmeye ya da bu bölgeden atmaya başlamıştı.

Türklere bırakılan çok küçük parçanın da bağımsız kalacağı söylenemezdi. Boğazlar, Osmanlı Devleti'nin kontrolünden alınarak, kendi bütçesi ve bayrağı olan bir uluslararası komisyonun kontrolüne verilecek, barış zamanlarında olduğu gibi savaş zamanlarında da bütün milletlerin yolcu ve ticari gemileri kadar savaş gemilerine de açık olacaktı. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Osmanlılar tarafından kaldırılan kapitülasyonlar yeniden tesis edilecekti. Yargı ile ilgili imtiyazlar ek olarak İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya temsilcilerinin bulunacağı diğer bir uluslararası komisyon tarafından ayarlanacaktı. Osmanlı Devleti kendi bütçesini bile kontrol edemeyecekti. Bunun yerine, bütçe içinde en az bir Osmanlı temsilcisinin de bulunacağı, İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcilerinin oluşturacağı yine başka bir uluslararası komisyon tarafından kontrol edilecekti.

Ancak bu komisyondan Osmanlı temsilcisinin rolü sadece danışmanlık niteliğinde olacak, oy hakkı bulunmayacak, hatta Avrupalı delegelerin talebi olmaksızın konuşmayacaktı. Devletin gelirlerini ve vergi alınabilir tabanını maksimize edecek önlemler almaya mecbur olmasına rağmen, harcamalar ve bütçeler üzerinde Osmanlı hükümeti ya da parlamentosundan ziyade bu komisyon söz sahibi olacaktı. Ancak, zaten devletin gelirlerinin çok önemli bir kısmı savaş sırasında Osmanlıların galip devletlere verdiği zararların tazmini için bir kenara konacaktı. Oysa Müttefik devletlerin Osmanlılara verdiği zararların tazmininden hiç bahsedilmemekteydi. Avrupalı misyonerler gibi, Gayrimüslim azınlıklar ve diğer gruplar, Hıristiyanlara yönelik faaliyetleri kadar Sultan'ın tebaası olan Müslüman ve Yahudileri Hıristiyanlığa geçirmek için Osmanlı dominyonlarında istedikleri yere istedikleri kadar okul açmakta özgür olacaklardı. Osmanlı silahlı güçleri, hepsi gönüllü olmak üzere 15,000'i jandarmalardan oluşacak şekilde sadece 50,700 askerden oluşacaktı ve bunlar da yine bir uluslar arası komisyonun kontrolü altında bulunacaklardı. Geriye kalan bütün birlikler dağıtılacaktı, Antant vatandaşlarının ya da tarafsız devletlerin vatandaşlarından oluşanlar, subayların yüzde on beşi; askere alım işlemleri ve "tabya" inşaatları yasaklanacaktı. Osmanlı donanması sadece, karasularında devriye gezmek üzere on üçten daha fazla olmayacak şekilde altı yüz tondan küçük gambot ve torpido gemilerine sahip olabilecekti, uçak sahibi olmasına müsaade edilmeyecekti.

Mustafa Kemal'in, özellikle Büyük Güçler adına anlaşmaya imza koymuş olanlarda tehlike çanları çaldıracak olan, anlaşmayı reddiyesi çok geçmeden geldi. Sultan Vahdettin bile, kendisinin yönettiği ve savunduğu varsayılan hem Saltanatının hem de Türk milletinin ölümü anlamına geldiğini bildiği bu anlaşmayı imzalamak istememiştir. En azından imzalama suçunu diğerleriyle paylaşmak için, Osmanlı Hükümeti'nin ve sivil yaşamının bütün alanlarındaki liderleri biraraya getirerek Saltanat Meclisi'ni toplamış, bunları bir araya getirmenin gerekçesini yerine getirerek, büyük tartışmalar ve muhalefetin akabinde İstanbul Hükümeti'ne anlaşmayı imzalama yetkisini vermiştir. Hükümetin anlaşmayı imzalaması başkentteki ve başkent dışındaki Türk milliyetçilerine büyük acı vermiş, ancak Meclis-i Mebusan dağıtıldığı ve artı önce Sıkıyönetim ilan edildiği için bir daha toplanamadığından dolayı, Anayasal sorumluluğunu yerine getirmek üzere bir oturum yapamayarak Anlaşmayı hiçbir zaman onaylamamıştır. Aslında diğer imzacılar da bu metne onay vermediklerinden dolayı anlaşma ölü bir metin olarak kalmıştır. Böyle bir belge, Türklerin hala işgal güçlerinin Avrupa'yı model alarak kendi uluslarını kurmalarına yardım için geldiğine inandığı işgalin başlangıç aşamasında uygulamaya konulabilirdi. Oysa şimdi durum tamamen değişmiş, Türkler tam olarak olayın farkına varmış ve bu tür kararları asla kabul etmeyecek olan büyük bir milliyetçi muhalefetin yükselmesini teşvik etmiş ve destek vermiştir. İstanbul'da Padişahın hükümetine her istediklerini kabul ettirebilen Avrupa, bu hükümetin kabullerinin Türk halkının gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi Hükümeti söz konusu olduğunda hiçbir anlama gelmediğini yeni yeni fark etmiş ve bu tür düzenlemelerin hiçbirine sahip olmayan bu hükümet ile uğraşması gerektiğini anlamıştı.

Moskova Anlaşması

Enver Paşa'nın 1921 yılı başlarında ölümü ve hangi sebepten olursa olsun Mustafa Suphi'nin bertaraf edilmesi Bolşeviklerin daha önce Mustafa Kemal'in yerine geçirmeyi düşündükleri başlıca adaylarını devre dışı bırakmıştı. Ankara merkezli Büyük Millet Meclisi Hükümeti, şimdi, Türk millî direnişinin tek ve tartışmasız lideri olarak kabul edilmekteydi. Bu yüzden, 1920 sonbaharından bu yana Moskova'da müzakerelerin devam ediyor olması şaşırtıcı değildi. Ancak, bu müzakereler Ruslar'ın sürekli olarak Kars'ın kendilerine ve Türkiye'nin doğusundaki diğer bölgeleri de Ermenistan'a verilmesi konusunda ısrarcı olmaları yüzünden ertelenmekteydi. Şimdi ise başarılı bir şekilde bu görüşmeler Moskova Anlaşması ile sonuçlanmıştı. Bu anlaşma 16 Mart 1921 tarihinde tam yetkili Türk temsilciler tarafından imzalandı ve aynı yılın Temmuz ayında Büyük Millet Meclisi tarafından nihai olarak onaylandı.

Sovyetler, Türklerin Doğu Anadolu ve Kafkaslar'da ilerleyişlerinden hoşnut değillerdi, ancak bu anlaşmanın tek alternatifi savaşa girmekti ve o gün içinde bulundukları şartlarda bunu yapmalarına imkan yoktu. Bunları belirttikten sonra, Sovyetler neticede Türklerin şartları üzerinde mutabakata varmak zorunda kaldılar. Çünkü, Sovyetler, o sıralarda devam etmekte olan Üçüncü Londra Konferansı'nda Ankara Hükümeti'nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami'nin (Kunduk) Müttefiklerle bir anlaşma yapabileceğinden ve akabinde de Bolşeviklere karşı işbirliğine gideceklerinden endişe etmekteydiler.

Moskova Anlaşması'nın şartları gereği, Sovyet Rusya Kars, Artvin ve Ardahan'ı da Türkiye'ye dahil eden Misak-ı Milli sınırlarını tanımaktaydı. Batum limanı, özerk olarak kalacağı ve Türkiye'nin hiçbir gümrük vergisi ödemeden serbestçe kullanabileceği sözleriyle Gürcistan'a verilmekteydi; buna ilaveten buranın batıdaki önemli bir bölgesi Türkiye'de kalmaktaydı. Nahcivan, asla bir başka ülkeye devredilemeyeceği şartı ile Azerbaycan içinde özerk bir bölge olarak bırakıldı. Ermenistan düzenleme dışında bırakılırken, bir iletişim merkezi olan Iğdır'da dahil olmak üzere Ermenilerin kendi vatanlarının bir parçası olarak düşündüğü topraklar Türkiye'de kaldı. Her iki taraf da bütün Doğu halklarının özerkliğini ve özgürce kalkınma haklarını tanımakta mutabakata varmışlardı. Boğazlar üzerindeki Türk egemenliği teyit ediliyor ve sadece kıyısı bulunan ülkelerin katılımıyla sınırlı tutulacak bir konferansta bütün milletlerin gemilerinin serbest kullanımı konusunda düzenleme yapmak için fikir birliğine varılıyordu. Her iki taraf da, Çarlık Rusyası ile Osmanlı Devleti arasında yapılmış olan bütün anlaşmalardan feragat etmekteydiler, Rusya Kapitülasyonları kaldırmasını kabul ederken, taraflardan hiçbiri diğer tarafın tanımadığı herhangi bir anlaşmayı tanımayacaktı, her iki taraf da dış politikalarında bir değişiklik olduğunda bu değişiklik konusunda diğerine bilgi verecekti. Birinci Dünya Savaşı'ndan kalan bütün savaş esirleri teslim edilecekti. Sovyetlerin ayrıca Türkiye'ye ekonomik kalkınmada kullanılmak üzere her yıl on milyon altın ruble verme ve önemli miktarlarda silah ve cephane göndermesi konusunda da anlaştılar.4

Moskova anlaşması her iki taraf için de büyük bir başarıydı. Rusya açısından bakıldığında, söz konusu anlaşma yenilgiye uğratmak için büyük çaba harcayan Müttefiklere karşı Ruslara önemli bir müttefik kazandırmaktaydı ve Mustafa Kemal'in işgalci güçleri ülkesinden atmasıyla da Müttefiklerin Rus Devrimi muhaliflerine destek vermek için kullandıkları bir kanalı kapamış olacaktı. Bu anlaşma ile, ayrıca, Türklerin Kuzeydoğu Anadolu'daki topraklarını 1878 öncesi sınırlarına çekmesine müsaade ederek karşılığında bütün devletleri alan Rusların Kafkaslar'daki pozisyonu ve nüfuzu güçlendi. Türklerin komünistleşmesi gibi bir ihtimali de barındırmaktaydı bu anlaşma. Ancak halihazırda diğer avantajları çok büyük olduğundan Rusya bunu sadece bir olasılık olarak bırakmayı tercih etti, zaten Mustafa Kemal'in Türkiye'deki komünistlere karşı son zamanlarda giriştiği baskıları göz önüne aldıklarında böyle bir şeyin mümkün olmayacağını da anlamışlardı. Bu anlaşma aynı zamanda Kemalist Türkiye için de büyük bir diplomatik zaferdi. Tanınmayla birlikte eş zamanlı olarak Üçüncü Londra Konferansı'na davet edilmeyi de başarmıştı. Moskova Anlaşması Türkiye'ye gerçek bir uluslararası statü ve tanınma sağlamaktaydı. Bu anlaşma bir taraftan Müttefik işgallerine karşı büyük bir askeri ve mali destek temin ederken, öte yandan Kuzeydoğudan bir daha saldırı gelme olasılığından duyulan endişeleri bertaraf ederek Türklerin rahatlamasını sağlamaktaydı. Türkiye'nin onayını alabilmek için Sovyetler bir taraftan Ermenistan'ın yeni topraklarını güvence altına alma çabalarından vazgeçerken, öte yandan daha ileri giderek hem Ermenistan'ı hem de Azerbaycan'ı işgal etmişler ve böylece Türkiye ile Rusya arasındaki doğrudan temasın önündeki son toprak engelini de ortadan kaldırmışlardır. Ayrıca Sovyetler için artık Türkiye ile müzakerelerinde Ermeni milliyetçilerinin taleplerini temsil etmelerine de ihtiyaç kalmamıştı. Şunu da not etmek gerekir ki, Ermeni milliyetçi sağı tarafından çeşitli vesilelerle iddia edildiğinin aksine Rusya'nın her iki Kafkas ülkesini işgali sırasında Ankara hükümeti ile herhangi bir koordinasyonda bulunmamıştı. En fazla, bu iki Kafkas devletinin bağımsız kalması için Sovyetlerin garanti vermesi konusunda ısrarcı olamadıkları söylenebilir.

Avrupa'nın Büyük Güçleri ile Değişen İlişkiler

Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin tanınmayı sağladığı tek yer Moskova değildi. İşgalci güçler bile eğer neticede bir barış sağlanacaksa bunun İstanbul'dan ziyade Ankara ve Paris'te geliştirilerek Sevres Anlaşması ile ileri sürülenlerden ziyade Ankara'nın şartları üzerinde olabileceğini anlamaya başlamışlardı. Daha henüz Moskova'da müzakereler devam ederken, Londra'da da eş zamanlı bir konferans yer almaktaydı. Bu Üçüncü Londra Konferansı 21 Şubat'tan 12 Mart 1921 tarihine kadar devam edecekti. Şüphesiz büyük Güçler İstanbul hükümeti aleyhine edindikleri kazanımları kolay kolay iade etmek istemiyorlardı, bundan dolayı konferans daveti, heyet delegeleri arasına Ankara'dan temsilcilerin de dahil edilebileceği tavsiyesiyle, sadece İstanbul hükümetine gönderildi.

İstanbul'un Sadrazam Tevfik Paşa'nın ortak delege gönderilmesine yönelik olarak Büyük Millet Meclisi'nin önerisini sorması üzerine Mustafa Kemal bu teklifi hemen reddetti. Neticede, İstanbul ve Ankara Londra'ya kendi delegelerini ayrı ayrı gönderdi ve Mustafa Kemal'in gönderdiği Hariciye Vekili Bekir Sami başkanlığındaki heyet karşılıklı rızaların alınması sonucunda Türk heyetlerinin liderliğini aldı. İşgalci güçlerin müzakerelere temel olarak almak üzere Türkiye'nin Sevres Anlaşmasını kabul etmesinde ısrar etmeleri üzerine konferansın kendisiyle alakalı çok az bir ilerleme sağlandı ve Türkiye'nin hassasiyetlerini karşılamak üzere çok yüzeysel küçük değişiklikler yapıldı. İstanbul heyeti tarafından da desteklenen Ankara heyeti, tamamen yeni bir anlaşma için, Türklerin çoğunluğu oluşturduğu bütün toprakların Türk milletine bırakılmasını öngören Misak-ı Milli'nin esas alınmasında ısrar etti. Böylece, pratik açıdan, Müttefiklerin İstanbul, Boğazlar, Anadolu'nun büyük bölümü kadar Türk Hükümetini de kontrol etmelerine imkan verecek olan maddeleri; doğuda Ermeni devleti kurulması şartını da aynı zamanda bertaraf etmiş oluyordu.

Büyük Güçlerin konferanstaki inatlarına rağmen şartlar değişiyordu. Türk direnişinin artan gücü ile birlikte Müttefik İşgalinin Türkleri ve belki de bütün İslam alemini Bolşeviklere doğru ittiğinin artık iyice anlaşılmasıyla Fransa ve İtalya'nın önde gelen devlet adamları ve Başbakan David Lloyd George hariç İngiliz hükümetindeki hemen hemen herkes durumun ciddiyetini kavramıştı. Yunan finansörlerine kendisini borçlu hisseden Lloyd George Yunanlıların Türkiye'yi işgaline destek vermeye devam etti, ancak bu sonu olmayan bir siyasetti ve yeni kurulan Türkiye ile müzakerelerde bulunmak zorundaydılar. Sonuç olarak, konferans sona erse de Bekir Sami Fransa ve İtalya ile birer anlaşma imzalamayı başardı. Bu anlaşmalarla İtalya ve Fransa, Türk toprakları üzerindeki işgallerine tamamen son vermekte ve Ankara hükümetinin istediği gibi Türk milletinin tek temsilcisi olarak onları tanımakta idi. Bunun karşılığında da mineral kaynaklarını kullanma hakkını devam ettirme ve bazı sanayiler üzerinde tekel hakları gibi bazı ekonomik imtiyazlar kazanmışlardır. Korumaları altında bulunan Türkler kadar Yunanlıları da bırakmak istemeyen İngiltere bile, "savaş suçlusu" olmakla suçlanan ve Malta'da tutulanlardan geriye kalanlar ile Erzurum civarında Kazım Karabekir gözetiminde tutulan başta General Townshend olmak üzere İngiliz savaş esirleri arasında bir değişim yapmak için bir anlaşma imzaladı.

Ankara'da Siyasi Bölünmeler

Moskova Anlaşması 1921 Temmuzu'nda, Misak-ı Milli sınırlarının tanınması gibi Türk milliyetçilerinin taleplerini tam olarak karşıladığı için çok fazla zorlanılmadan Büyük Millet Meclisi'nde onaylandı. Ancak, Fransa ve İtalya ile yapılan anlaşmalar tamamiyle farklı konu idi. 1921 Nisanı'nın sonlarında onaylanmak üzere Meclis'e ilk sunulduğunda, askeri olarak geri çekilme ve uluslararası tanınma karşılığında Bekir Sami'nin verdiği ekonomik imtiyazlar yüzünden önemli bir muhalefetle karşılaştı. Nefret edilen kapitülasyonlara benzetilen bu imtiyazlar Mustafa Kemal dahil olmak üzere çoğu milletvekili tarafından kabul edilemeyecek kadar çok bulundu.

Muhalefete bir tepki olarak, Bekir Sami yaklaşık bir yıl önce açılmış olan Meclis'te hep var olan fikir birlikteliğini ilk kez bozdu ve anlaşmayı destekleyen bir grup vekili örgütledi. Bekir Sami kazanımların yanında verilen imtiyazların çok küçük bir bedel olduğunu ve Türk Millî hareketinin, savaş kendi aleyhine henüz dönmemişken alabileceğinden daha fazlasını elde ettiğini düşünüyordu. Ancak, Mustafa Kemal ve Meclis'teki destekçileri, halihazırda ilerlemekte olan Yunan güçleri ve diğer işgal güçleri varken, Misak-ı Milli sınırlarının gerçekleştirilmesini sağlamak için Kapitülasyonların geri dönmesine müsaade etmemeleri gerektiğine inanmaktaydılar. Onlara göre anlaşmaları yapabilmek için Bekir Sami'nin gerçekten gereğinden çok fazla taviz verdiğini düşünmekteydiler. Bekir Sami'nin kendi siyasal grubunu örgütlemesine cevap olarak ve yenilgilerini garanti altına almak ve Mustafa Kemal'in askeri liderliğine ve onun yetkisini artırma yönündeki taleplerine karşı Meclis içinde artan muhalefeti yenmek için, Mustafa Kemal "Müdaafa-i Hukuk" adı altında kendi Parlamento grubunu teşkilâtlandırdı, bu Meclis içinde ve dışında bir düzenli siyasal parti kurulması yönündeki ilk adımı teşkil etti. Kendisine verilen koşulsuz desteği kesinleştirmek için, grubu için üyeleri, ülke genelinde Müdaafa-i Hukuk cemiyetlerinden gönderilmiş olan ve Meclis'te daha önce cereyan etmiş olan tartışmalarda kendisinin değişik politikalarına destek vermiş olan temsilciler arasından seçerken, kendi politikalarına karşı çıkmış olanları ise, bunları kızdırmak pahasına, grup dışında bıraktı. Oysa bunların çoğu da aslında Müdaafa-i Hukuk temsilcileri olarak Ankara'ya gelmişlerdi ve kendilerini de bunların temsilcisi olarak görmeye devam ediyorlardı.

Mustafa Kemal'in bu hareketi üzerine, muhalifleri de Meclis içinde İkinci Müdaafa-i Hukuk Grubu'nu ya da kısa isiyle "İkinci Grup"u kurdular. Bu gruba, onun otokritik liderliğine ve pek çok politikasına karşı çıkan Adnan Adıvar ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) gibi isimlerin yanı sıra Mustafa Kemal'in en çok güvendiği Kazım Karabekir ve Refet Bele gibi paşalar da dahil oldu. İkinci Grup sürekli bir muhalefet görevi yaparak, sadece Mustafa Kemal'in askeri politikalarına ve neredeyse sınırsız yetkilerle donatılmış başkomutan sıfatıyla Türk ordusunda kısa süreliğine atamalar yapmasına muhalefet ettikleri kadar, kendisini adeta bir Cumhurbaşkanı gibi konumlandırarak, Meclis'ten ziyade değişik bakanları kendisinin atamasına da karşı çıkmaktaydılar.

Çok zaman geçmeden parlamento içinden ve dışından diğer partiler de ortaya çıktı. Mustafa Kemal'in Meclis dışından komünistler, sosyal demokratlar ve diğer solcular yanında aşırı sağdan da muhalifleri vardı, bunlar Eskişehir'de odaklanarak sırasıyla Türk Sosyalistleri Hakkı Behiç (Bayiç), Şeyh Servet (Akdağ) ve Nazım (Resmor Öztelli) Bey liderliğinde faaliyet göstermekteydiler. Bunlar, 1918 yılında Enver Paşa'nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa tarafından Rusya'da kurulmuş olan Yeşil Bayraklı İslam Ordusu adlı diğer bir Türk komünist grubun desteğini alma umuduyla, 1920 Mayısı'ndan itibaren başlayarak Yeşil Ordu adı altında örgütlenmeye başlamışlardır. Yeşil Ordu hiçbir zaman gerçek bir ordu olamamıştır. Bu grup içinde sadece birkaç tane de gerçek Türk Komünisti bulunmaktaydı, bunlar da Rusya'dan gönderilmiş olan Zinetullah Nuşirvanov (I. Dünya Savaşı sırasında Rusya'ya gitmiş olan bir Türk), bir Başkırt olan ve 1919 yılında İstanbul'a gelerek Haliç kıyısındaki İmparatorluk Tersanelerinde çalışan işçiler arasında Komünist propagandası ve örgütlenmesi yapmaya çalışan, ancak Fransız işgal yetkilileri tarafından tutuklanarak sürülen, bunun üzerine Anadolu'ya geçerek aynı faaliyetleri Kemalistlerin bölgesinde yürüten Şerif Manatov'dur. Her ikisi de Eskişehir'in yeni oluşan işçi sınıfı üyeleri arasında Komünist propagandayı yaymak ve Komünist grupları örgütlemek için çaba sarfetmiş, aynı zamanda da Eskişehir'in Komünist gazetesi Yeni Dünya'nın çoğu makalesini bunlar yazmıştır. Yeni Dünya, mahallî Kuvayi Milliye milis lideri Çerkez Ethem'in yardımlarıyla yayınlanmakta idi. Çerkez Ethem ise Yeşil Ordu'yu bir vasıta olarak kullanmak suretiyle Türk Millî direniş hareketinin liderliğini ele geçirerek Mustafa Kemal'in yerini almaya çalışmaktaydı. Zaman zaman Kapitalizmi ortadan kaldırmaya yönelik Komünist sloganların yer bulduğu Yeni Dünya, aynı zamanda Yeşil Ordu'nun Komünizm ile İslam'ı uzlaştırmaya çalıştığını ve her ikisinin Kapitalizm ve Emperyalizm canavarlarından kendilerini kurtarmak için verdikleri mücadelelerindeki benzerliklerin fark edilmesi gerektiğini ifade etmekteydiler.

Yeşil Ordu kurucu üyelerinin tamamı da Büyük Millet Meclisi'nde milletvekilleriydiler ve burada Nazım (R. Öztelli) Bey'in liderliğinde Halk Cephesi ya da Halk Zümresi olarak bilinen Parlamento Grubu'nda bir araya gelmekte ve temel olarak Sosyalist fikirlerin savunuculuğunu yapmaktaydılar. Halkçı Cephe, gerçek sayı kesin olmamakla birlikte bazı dönemlerde sayıları sekize varan milletvekilinin desteğini çekebilmiştir. Yunan saldırılarının Ankara'ya yaklaştığı ve geri püskürtülmesinin hemen öncesine rastlayan ve Sakarya Savaşı'na doğru ilerlenilen hengamede alternatif lider arayışlarına girilmişti. Ancak, Yunanlıların geri püskürtülmesi ile Mustafa Kemal, hem Yeşil Ordu'yu hem de Halkçı Cephe'yi bastırmak için ihtiyaç duyduğu güveni kazandı. Zamanlama böyle bir hareket için özellikle çok uygundu, çünkü grup liderleri Nazım (R. Öztelli) Bey'in İçişleri Bakanı olarak seçilmesini garanti altına almıştı. Mustafa Kemal bu hareketi yirmi dört saatten daha kısa bir süre içinde hükümsüz kılmış olmasına rağmen, bu olay ona bu partinin siyasi gücünün düşündüğünden daha tehlikeli olduğunu gösterdi ve onu kısa bir süre sonra baskı altına almaya itti. Grubun Eskişehir'de bulunan modern gazete matbaası da, aynı zamanda, hükümetin resmi gazetesi, Hakimiyet-i Milliye için kullanılmak üzere Ankara'ya taşındı.

Siyasal yelpazede Yeşil Ordu ve Halkçı Cephe'nin yeri iki grup tarafından dolduruldu. Birincisi, Meclis'te desteklerine hala ihtiyaç duyduğu için, Mustafa Kemal sol eğilimli ne kadar üye varsa hepsini Meclis'e kanalize ederek kendi kontrolünde bir komünist parti kurmaya çalıştı ve bu parti Türkiye Komünist Fırkası adı altında kuruldu, ancak bu partiye sürekli bir şekilde "Resmi" unvanı eklenmektedir. Resmi Türk Komünist Partisi Mustafa Kemal'in kendisi tarafından kurulmuş ve kontrol edilmiştir. Bu partide yaklaşımları temelde Sosyal Demokrat olan ve oldukları gibi davranan Yeşil Ordu ve Halkçı Cephe'den Hakkı Behiç (Bayiç), Çerkez Ethem ve gazeteci Yunus Nadi (Abalığolu) gibi birkaç üyeyle birlikte Mustafa Kemal'in en çok güvendiği Fevzi (Çakmak), Kazım Karabekir, İsmet (İnönü) ve Ali Fuad (Cebesoy) gibi gerçekte hiçbir şekilde Komünist ya da Sosyalist olmayan generaller de bulunmaktaydı. Bu parti birkaç komünist slogan seslendirmiş olsa da, partinin gerçek programı parlamenter yasama dışında hiçbir şekilde devrim ya da değişim gibi kavramlardan bahsetmektedir. Mustafa Kemal'in bu partinin Meclis içi ve dışındaki gerçek komünistlerin desteğini kendisine çekip böylece bunları ehlileştirerek kontrol altında tutabilmeyi umut ettiği görülmektedir. Bu sebeple, resmi yaptırım için Comintern'e de gerçekten başvuruda bulunmuştur. Ancak bu türden bir tasdik hiçbir zaman gelmemiştir. Sonuç olarak, parti üç ya da dört ay bir varlık gösterdikten sonra kendiliğinden yok olmuştur.

Rusya'dan bir Başkırt olan Şerif Manatov, Trabzon'dan bir Türk olan ve daha önce Osmanlı ordusunda karacı bir subay ve İstanbul'daki Harbiye ordu akademisinde hocalık yapan Salih Hacıoğlu; Naim Bey gibi gerçek birer Komünist olan Yeşil Ordu'nun üyeleri, aldatmacadan öte bir şey olarak görmedikleri bu partiye katılmayı reddetmişler ve 1920 yazında Hafi Türkiye Komünist Fırkası adı altında gizli bir Komünist Partisi kurmuşlardır. Dr. Şefik Hüsnü'nün (Değmer) liderliğini yaptığı bu parti doğrudan Comintern'in kontrolünde faaliyet göstermekteydi ve hükümetin taleplerine göre programını uydurmak için çaba harcamak zorunda olmadığından, çok daha radikal bir parti olmuş ve Moskova'da Stalin tarafından geliştirilen çizginin kararlı bir takipçisi haline gelmiştir. Stalin ise etnik orijinlerine bakmaksızın sınıf birliğini vurgulayan doktrinlerin lehine tavır alarak, Türk Komünistleri tarafından oluşturulan etnik bazlı Komünist grupları reddetmiştir. Bu parti, aynı zamanda, ibadet etmek isteyenlerin hiçbir engellemeyle karşılaşmadan ibadet edebilecekleri üzerinde ısrar etmelerine rağmen, devlet ile caminin tamamen birbirinden ayrılması gerektiğinin avukatlığını yaparak, Yeşil Ordu'nun İslam ile Komünizmi birleştirme gayretlerine de son vermiştir. Ankara hükümetinin İ stanbul'daki Padişah'ın hükümetinin bir kopyası olduğunu iddia ederek Türk millî hareketine de destek vermemiştir. Onlara göre Damat Ferit ve Padişah'ın izlediği politikalar gibi Ankara hükümeti demokrasiye saygı duymamaktaydı. Bu yüzden çözümü her ikisini de Emperyalizm ve Kapitalizmin son kalıntıları olarak düşünmekte ve her ikisini de bir Proleterya diktatörlüğü lehine yıkmakta görmekteydiler. Ancak bu parti, kısmen Mustafa Suphi'nin ölümünden sonra onun Bakü'de kurduğu Türk Komünist Partisi'nden geriye kalan ajanlar aracılığıyla çalışmalarını sürdürmüş olmasına rağmen o kadar gizli kaldı ki, Millî Kurtuluş Savaşı'nın son yıllarında hiçbir etki icra edemedi. Yine de, takip eden Cumhuriyet yıllarında devam edecek olan bir gizli Komünist hareketin nüvesini oluşturmuştur.

Yeşil Ordu'nun eski üyelerinin çoğu ve Gizli Komünist Partisi'nin sadece birkaç üyesi, gizli avukatlık yaparak münzevî bir hayat sürmeleri, ve bir atalete sebep olmaları ve Türk millî davasına hiçbir gerçek katkıda bulunmaları yüzünden kendilerini kınamaktan ziyade, bunun yerine 7 Aralık 1920'de Türkiye Halk Sosyalist Partisi'ni (Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası) kurmak suretiyle ortaya çıkmışlardır. Bu partinin temel yaklaşımı, yayın organları Emek gazetesinde belirtildiği gibi, Yeşil Ordu'nun yaklaşımının aynısıydı. Bu parti bir kez daha, Gizli Komünist Parti'nin devrimci gayretleri ile Resmi Komünist Partisi'nin uyguladığı gibi parlamenter sistem içinde çalışma istekliliği ve meşru statüde olma durumunu bir araya getirerek solu birleştirmeyi amaçlamıştır. Böylece, şiddet kullanmaksızın Komünist Programı Büyük Millet Meclisi içindeki devrimci eylemlerle başarmayı hedeflemiştir. Yine tıpkı Yeşil Ordu gibi ve Gizli Komünist Partisi'nin aksine, bu parti de İslami Komünizm yaratmak için Komünizm ile İslam'ı birleştirmek yönünde çaba sarf etmiştir. Ancak, Mustafa Kemal'in rejiminin tabiatını kınamak konusunda Gizli Komünist Parti'nin politikalarını devam ettirmiştir. İlk başlarda yaklaşımı yumuşak ve devrimci olmadığı için 1921 yılının ilk aylarında açıkça faaliyet göstermesi için müsaade verilirken, Ankara hükümetine ve Mustafa Kemal'in liderliğine yönelik artan husumeti neticede dağıtılmasına yol açmıştır.

21 Mart 1921 tarihinde Nazım (R. Öztelli) Bey, Şeyh Servet (Akdağ), Şerif Manatov, Zinetullah Nuşirevan, Salih Hacıoğlu ve partinin diğer üyeleri, Çerkez Ethem ile işbirliği yaptıkları gibi sahte bir suçlamayla Büyük Millet Meclisi'nin bir gizli oturumu sırasında tutuklanmışlardır. Aslında, Yeşil Ordu döneminde bunlar Çerkez Ethem ile birlikte çalışmışlardı ama şimdi, Çerkez Ethem'in Kütahya'da açıkça Ankara hükümetine karşı isyan ettiği bir dönemde böyle bir işbirliği söz konusu değildi. Ankara Hükümeti'nin Çerkez Ethem'in Kuva-yı Milliye milislerini İsmet'in (İnönü) Yunan işgaline karşı direniş göstermek üzere kurduğu Türk Millî Ordusu'na katma yönündeki çabalarına Çerkez Ethem karşı çıkmaktaydı.

Ankara İstiklal Mahkemesi Nazım Bey'i suçlu bularak on beş yıl hapis cezasına çarptırdı ve gelecekte siyasi faaliyette bulunma ve tekrar Büyük Millet Meclisi üyesi olabilme hakkından mahrum bıraktı. Diğerleri de mahkeme tarafından suçlu bulunarak benzer hapis cezaların çarptırıldılar, ancak Türkiye'yi terk etme şartı ile bir yıldan daha az bir süre içinde affedilerek serbest bırakıldılar. Takip eden yıllarda, Türkiye'de kalmış olan bu partinin üyelerinin çoğu Mustafa Kemal'in kendi kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin birer parçası olarak kendi fikirlerini çok daha iyi bir şekilde hayata geçirme imkanı buldular. Böylece onun liderliği altında Türkiye'yi modernize edecek genel siyasi hareketle birleşmiş oldular. Ancak, Salih Hacıoğlu, tıpkı Şefik Hüsnü gibi Moskova'daki Parti liderlerinin direktiflerini hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan ve hiçbir şekilde muhalefet etmeden, Türk Komünist Partisi'nin Merkez Komitesi'nin bir üyesi olarak Türkiye'nin Komünist hareketinde aktif siyasete devam etti.

Meclis içinde ve dışındaki siyasal spektrumun sağına hareket ettiğimizde, Enver Paşa'nın ülkeye dönmesini savunan ve İttihat Grubu adı altında bir araya gelen diğer bir siyasi oluşumu görmekteyiz. Bu grup KahyaYahya ve onun Trabzon'daki takipçileri tarafından desteklenmekteydi; ayrıca bir de dini muhafazakarlar vardı. Bunlar işgalcilerin atılması için Türk millî hareketine destek vermekten çok daha fazla korkmaktaydılar. Bunlar, Saltanat ve Halifeliği kaldırarak, Hıristiyan saldırılarından kurtarmak için çalışıldığını düşündükleri İslam'a dayalı toplumun yerine bir laik rejim kuracak olan bir hükümet kurmak suretiyle, daha sonra kendilerine dönecek olan bir canavar yaratmışlardı. Zaman geçtikçe, bu grupla diğer gruplar Meclis'te tartışılan hemen hemen bütün konularda karşı karşıya geldiler, ancak bu tartışmaların çoğunda Mustafa Kemal ve onun destekçileri üstün gelmiştir.

Yunanistan Müttefiklerini Kaybediyor

Parlamentoda ve Parlamento dışında Türkler için en büyük endişe sebebi savaş çabalarıydı. Fransız ordusu bu lejyonu dağıtmayı canı gönülden isteyerek denemesine rağmen Çukurova'da Ermeni Lejyonları tarafından düzenlenen saldırılar çok daha şiddetlenmişti. Bu lejyonların desteğinde Fransız ordusu Çukurova'nın belli başlı şehirlerine yönelik bir dizi kuşatma hareketine hız vermişti. Bu şiddet hareketleri Kılıç Ali ve Ali Saib (Ursavaş) gibi yetenekli komutanların liderliğindeki Kuvay-i Milliye milislerinin direnişi ile karşılaşmış ve devam eden herhangi bir zafere ulaşmaksızın roplumun bütün kesimlerine önemli ölçülerde ölüm ve yıkım getirmiştir. Batıda, İsmet (İnönü) Kuvva-yı Milliye milislerini Yeni Türk Millî Ordusu'na katmaya devam etmiş, İngilizlerin sıkıyönetim ilan etmelerinden sonra bile İstanbul hükümeti dahili ve haricinde bulunan destekçilerden silah ve para yadımlarını almakla kalmayıp, aynı zamanda Ermenilerin toprak blokajını ortadan kaldırdıktan sonra Sovyetler Birliği'nden de önemli miktarlarda silah yardımı ve çoğu Orta Asya Türk halklarından toplanan ve Türkiye'nin ayağa kalkmasında büyük katkıları olan önemli miktarda altın göndermiştir. Aynı şekilde, Bekir Sami ile imzaladıkları anlaşmada verilen ekonomik imtiyazlara ulaşmada başarısız olmaları yüzünden İzmir'in Yunanlılar tarafından alınmasına büyük bir husumet duymaktaydı. Bunun sonucu olarak, İtalya işgal altındaki bölgelerde yaşayan Türk vatandaşlarına, diğer hiçbir işgal altındaki bölgede görülmeyen şekilde kibar ve yardımsever bir edayla davranmaya başladı. İtalya ayrıca, İngiliz müttefiklerinin gayretlerini boşa çıkarmak için Türk milliyetçi ajanlarının Avrupalılara yönelik faaliyetlerinde Roma'yı bir merkez olarak kullanmalarına müsaade etmiş, buradan Türk milliyetçi propagandasını tüm kıtaya yaymış ve uçaklar, tanklar ve diğer silahları satın alarak bunları İtalyan gemilerine yükleyip Akdeniz üzerinden Anadolu'daki İtalyan işgal bölgeleri olan Antalya ve Adalya'ya getirmiş, burada karaya çıkararak Konya'da Türk millî ordusuna teslim etmişlerdir.

Türk ordusunun oluşumu devam ederken, hem Kuvay-i Milliye milislerinin devam eden gayretleri, hem de Atina'daki iç siyasi sorunlar sayesinde Yunan saldırıları hız kesmiştir. Almanlara dayanan Kral Constantine tahttan indirilmek suretiyle, Yunanistan'ı Müttefikler yanında savaşa sokmak üzere Venizelos'un Başbakan yapılmasıyla koşut bir gelişme olarak İngilizler tarafından bir kukla Kral olarak tahta çıkarılan Kral Alexander, 25 Kasım 1920 tarihinde, bir maymunun ısırığı sonucu oluşan enfeksiyondan zehirlenerek ölmüştü. Bir aydan kısa bir süre sonra, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk demokratik seçimler yapılmış ve bu seçimlerde Müttefikleri büyüleyerek Yunanistan'ın Türkiye'yi işgaline müsaade alan ve bu işgalleri sırasında Müttefiklerden sürekli yardım gören Eleftherios Venizelos, yenilgiye uğramış, Venizelos'un yerini tahttan indirilen Kral Constantine'nin güçlü bir şekilde destek veren ve onun dönmesini destekleyen Kralcıların oluşturduğu bir grup politikacı almıştır. 5 Aralık 1920 tarihinde, savaş sırasında Almanları destekleyen eski kralın dönmesi durumunda Anadolu'daki Yunan macerası için verdikleri desteğe son vereceklerine dair Müttefiklerin artan şekildeki uyarılarına rağmen, yeni seçilen hükümet tarafından Yunanistan'da bir referandum yapılarak, bu referandum sonucunda ağırlıklı olarak geri dönmesi ve yeniden tahta çıkması için Kral Constantine davet edilmiştir. İngiltere'nin bu tehditlerini hayata geçireceğine asla inanmayarak, Kral Constantine Yunanistan'a dönmüş ve 19 Aralık 1920 tarihinde göreve başlamıştır. Birkaç hafta içinde de Venizelos tarafından yapılmış olan siyasi ve askeri atamaların çoğu Monarşi destekçileri ile değiştirilmiştir. Bu gelişmelerin Anadolu'daki Yunan ordusu açısından sonucu, kabiliyetli ve tecrübeli subayların büyük ölçüde siyasi sebeplerle görevlerinden alınarak yerlerine yenilerinin atanmasının neticesinde tam felaket olmuştur. Bu gelişmelere ve Anadolu'daki Yunan vahşetlerine tepki olarak İngiltere ve Fransa uyarılarını hayata geçirerek, Lloyd George'un bu yeni politikanın uygulamaya konulmasını engellemek için giriştiği tüm çabalara rağmen, Yunanistan'a yaptıkları mali ve askeri yardımları kesmişlerdir. Daha da ötesi, Yunan silahlı güçlerinin, şimdi Anadolu'daki ordularına erzak göndermek için İstanbul'u artık bir üs olarak kullanmaları yasaklanmıştı. Bu erzak genellikle İzmit yarımadası üzerinden taşınmaktaydı. Şimdi ise, Marmara Denizi'nin tamamı, İstanbul ve Boğazlar tarafsız bölge ilan edilmiş ve hiçbir taraf savaş amacı için bu bölgeleri kullanamaz hale gelmişti. Bu yüzden Yunanistan, Anadolu'daki ordularına bütün erzakı, daha uzun bir yolculuk gerektiren, İzmir limanı üzerinden göndermeye mecbur bırakıldı. Bütün bunlar, özellikle Kral Constantine'nin iktidara dönüşünü meşrulaştıracak en iyi yolun, Venizelos'un Batı Anadolu'yu işgal etmek için başlattığı misyonu başarılı bir şekilde tamamlamak olduğunu düşündüğü sıralarda olması ilginçtir.

Yunan Saldırılarının Yeniden Başlaması

Bundan dolayı 1921 Temmuzu'nun başlarında Kral Constantine, parıltılı bir tantana ile İzmir'e çıkmış ve Ankara'ya yönelik bir zafer seferini bizzat kendisinin yöneteceğini vaat etmiştir. 21 Temmuzda, göstermelik olarak onun liderliğinde, Yunan ordusu ileri harekata başlayınca aktif saldırı Kütahya'dan başlamıştır. Komuta kademelerindeki pek çok değişiklik yüzünden Yunan ordusu moral açıdan berbat bir durumdayken, bu görünür bir şekilde bu ordunun savaş kabiliyetinde herhangi bir ciddi düşüşe yol açmamıştır.

Yunan ordusu bir kez daha saldırısını başlatırken, Mustafa Kemal ve İsmet (İnönü) anlık bir karara varmışlardı. Henüz yeni kurulmuş ve hala denenmemiş olan Türk Millî Ordusu'nu tecrübeli ve iyi silahlanmış Yunan işgal gücüne karşı riske atmaktansa, küçük direnişler dışında mukavemet göstermeden geri çekileceklerdi. Bu geri çekilme Yunanlıları Türk ordusunun gerilim altında çökmekte olduğuna inandıracak kadar olacak, ancak ciddi insan, teçhizat ve erzak kaybına yol açacak kadar olmayacaktı. Aynı zamanda, Yunan savaş formasyonunun en önemli parçası olan mekanize güçler doğuya doğru ilerleyerek, İzmir'den gelen petrol ve yağ desteğinden uzaklaşacaklar ve bu sırada Fahrettin (Altay) tarafından komuta edilen Türk süvarileri onları arkadan taciz edecek, demiryolu hatlarını ve köprüleri havaya uçurarak, İç Anadolu'nun içlerine, Sakarya nehrine doğru ve burayı da geçerek Ankara'ya doğru ilerlediklerinde Yunan ordusunun tedarik sorununu daha da güçleştirecekti. Bursa ve Eskişehir gibi büyük şehirler Yunanlılar tarafından ele geçirildiğinde, Yunan hükümeti ve Yunan basını derhal bütün Avrupa'da başarılarıyla övünmeye başladılar. İlerleyişleri sırasında sadece birkaç esir ve çok az miktarda teçhizat ele geçirdiklerine çok az dikkat ettiler, oysa bu konuda İngiliz askeri uzmanları tekrar tekrar Yunan başarısının boyutlarının çok az olduğuna işaret etmişlerdi. Yunanlıların kendilerine güvenleri çok baskındı ve Kralın bizzat kendisi Türkleri silip süpürmek için bütün bir sefer gücüne artık ihtiyaç olmadığına, bunun yerine Trakya'ya dönülerek İstanbul'u alıp, böylece Megali İdea'yı gerçekleştirme görevini tamamlamak için yeni planlar yapılmasına karar verdi. Müttefik Yüksek Komiserliği'ni ve onların, Osmanlı başkentini işgal yönünde herhangi bir çabaya karşı güç kullanarak direneceklerine dair deklarasyonunu protesto etmek için, Yunanlılar kampanyanın ilk aşamasında çok başarılı oldukları ve kendileri zafer edasıyla Ankara'ya doğru yürürken İstanbul'da "Hıristiyanların Türklerin Katliam tehdidi altında olduğu" mazeretine sığındılar. Ancak, neticede, Lloyd George'un İngiliz ordusundaki yetkilileri Yunanlıların İstanbul'u işgaline müsaade etmeleri konusundaki ikna çabası başarısızlıkla sonuçlanınca, bu plandan vazgeçildi. Ancak, Trakya'ya gönderilmiş olan Yunan güçleri, Anadolu'da felaketi yaklaşan Yunan ordusuna hiçbir yardım kabiliyeti olmaksızın orada kalmıştır.

Yunan ordusu Ankara'ya gittikçe yaklaşırken, onların ileri kuvvetleri, Ankara'nın savunması açısından son doğal engel olan Sakarya nehrine ulaşmışlardı. Yunan başkentindeki şişinmeler Türk başkentinde açıkça işitilebiliyordu. Meclis içinde ve Meclis dışında Mustafa Kemal'in askeri liderliğine yönelik eleştiriler, beklendiği gibi artık daha yüksek sesle ve daha açık bir şekilde dillendiriliyordu. Mustafa Kemal Yunanlıları tuzağa çekmek için özellikle kamuoyu önünde kendini savunmamaktaydı. Yine de, Mustafa Kemal'in destekçileri günü kurtarıp onun Baş Kumandanlık süresini bir kez daha uzatmayı başardılar, ancak şayet ilerleyen Yunanlılar Ankara'ya ulaşmadan durdurulamama ihtimaline karşın, aynı zamanda başkentin daha doğuya doğru, Kayseri ya da Sivas'a taşınması planları yapılmaktaydı. Savaş devam edecekti, ancak Türkler kendi karargâhlarının daha da içlerine doğru çekilmeye zorlandıkça, Yunanlıları da tedarik kaynağı olan İzmir'den daha da uzaklaştırmış oluyorlardı.

3. Ankara'da Zafer: Lozan Başarısı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurulması Sakarya Zaferi

Ancak, sonunda Mustafa Kemal ve İsmet (İnönü) yeterince geri çekildiklerine karar verdiler. Yunan sınırları onların limitlerine kadar uzanmıştı. Fahreddin (Altay) da Yunanlıların İzmir'le olan tedarik hattını hemen hemen tamamen kesmişti. Karşılarına dikilme ve savaşma zamanı gelmişti. Dönüm noktasını tayin edecek olan bir dizi toplantıda, Atatürk, İnönü ve emirlerindeki komutanlar Türk ordusunun en azından Yunan ilerlemesinin önünde savunma yapabilecek kadar yeterli örgütlülük ve silaha sahip olduğu konusunda fikir birliğine vardılar. Ancak bir zafer durumunda herhangi bir ileri hareket için ordunun hazır olmadığını düşünmekteydiler. Sakarya nehri, ya da daha net söylemek gerekirse Sakarya'nın doğusundaki tepeler, bir direniş için ideal bir coğrafya sunmaktaydı ve neticede Sakarya Savaşı başladı ve 23 Ağustos 1921'den 18 Eylül 1921 tarihine kadar devam etti. Aslında bu bir yıpratma savaşı idi ve Türkler her tepenin her karışını cansiperane savunmaktaydı. Yunanlılar ilerlemeye devam etmekteydiler, ama artık çok daha yavaş bir modda. Bu sadece onların yorgun olmasından değil, hızla ihtiyat askerlerini tüketmekteydiler ve yeni insanlara ihtiyaç duymaktaydılar. Askerlerden pek çoğu İstanbul'a doğru yönelirken, tanklarını çalıştırmak için gerekli olan benzin olmadığından tankları bırakmak zorunda kalıyorlardı. Neticede, bir dizi yorucu çatışmadan sonra Yunan ordusu saldırılarına son verdi ve Eskişehir'e çekildi. Ankara kurtulmuştu, bu durum sadece bu şehrin sakinlerinde değil bütün ülkedeki Türklerin rahatlamasına sebep olmuştu. Her yerde şükür namazları kılınmaktaydı. İstanbul'da Ayasofya camiinde de bir kitlesel tören yapıldı. Bu töreni işgalci güçler onaylamamakla birlikte, bu konuda yapabilecekleri bir şey de bulunmamaktaydı.

Normal şartlarda, Yunanlılar tarafından gerçekleştirildiği gibi bir ilerlemede, Eskişehir'deki üslerine kadar geri çekilmelerinin akabindeki olaylar şöyle cereyan etmeliydi: Bunlar burada yeniden toparlanacak, güçlerini yeniden silahlandıracak ve sonra kararlı bir savaşta zafer kazanıncaya ya da hezimete uğrayıncaya kadar tekrar tekrar ilerleyeceklerdi. Ancak Yunan ordusu enerjisini tamamen yitirmişti. Onların yeniden harekete geçerek saldırmak gibi bir sorunları yoktu. Yunan komutanlar İzmir'e çekilerek burada kalmışlar, Türkler tarafından yakalanma korkusuyla cephedeki durumu incelemek üzere bölgeye gelmeyi reddetmişlerdir. Fahreddin'in (Altay) Türk süvarileri Yunan tedarik hattını tacize devam etmekteydi. Öyle ki ne bir tren, ne de bir kamyon bu hattı kırarak Eskişehir'de sıkışıp kalan yorgun Yunan ordusuna erzak, yiyecek ve hayvan yemi getirebilmekteydiler. Siyasi değişimler saldırı başlamadan önce moralleri bozmuş ve kaçınılmaz bir büyük yenilginin sinyalleri gelmeye başlarken Yunan ordusunda daha bölücü ve daha ciddi etkiler icra etmeye başlamıştı. Yunanlıların kafası, kendilerinin çok üstün kültürü nasıl olur da daha aşağılık olan Türklerin elinde böyle bir yenilgiye duçar olabilir, sorusuyla karmakarışık hale gelmişti. Bu sebeplerden dolayı, Yunan işgal ordusu, Türklerin bir sonraki adımda ne yapacağını beklemekten başka bir şey yapamamaktaydı.

Şüphesiz, bu şartlarda İsmet (İnönü) tarafından komuta edilen böyle bir ordunun normal olarak yapacağı şey, Sakarya'daki başarının akabinde Yunanlıları takip ederek onları Eskişehir'den ve diğer yerlerden sürerek yeniden toparlanmalarına müsaade etmemekti. Ancak, Sakarya'daki savunma hattında tutunurken Türk ordusu da son kaynaklarını harcamıştı. Tıpkı Yunanlılar gibi, Türklerin de geriye bir şeyleri kalmamıştı. Ayrıca Türk ordusu başarılı bir savunma yaparken bütün erzaklarını da tüketmişti ve artık Fahreddin (Altay) ve diğerlerinin yapmaya devam ettiği gibi Sakarya'nın batısında bir çeşit gerilla ve süvari süpürme operasyonlarından başka bir şey yapacak durumda değildi. Yunanlıların Eskişehir'de ne yaptıklarına bakmaksızın, Türk ordusunun zaferin avantajını kullanamadan önce yeniden toparlanmaya ve yeniden silahlanmaya ihtiyacı vardı. Bu durum da 1921­1922 kış sezonu bahara doğru ilerlerken Büyük Millet Meclisi'nde artan bir eleştiri konusu oldu. Hatta Türk ordusu yazı da Sakarya'da kazanılan zaferden avantaj sağlamak üzere herhangi bir harekete geçmeksizin geçirdi.

Fransa ile Barış ve Çukurova'nın Tekrar Alınması

Ancak, bu sırada nihai olarak Türklerin yeniden saldırıya geçmesine ve bütün topraklarını geri almasına imkan verecek önemli değişimler olmuştu. Sakarya'daki zafer özellikle Fransızları Çukurova'daki maceralarının, önemli bir askeri gayret sarfetmeksizin bir başarı getirmeyeceği konusunda ikna etti. Böyle bir gayret ise onlar için, bölgede bulunan, daha önce Fransız ordusunun ana gövdesini oluşturan ve Türklere karşı bütün savaşları yürütmüş olan Ermeni Lejyonlarının ve Kuzey Afrika birliklerinin binlerce Fransız askeriyle değiştirilmesi anlamına gelmekteydi. Fransız işgal ordusu, bazı Türk şehirlerini işgal etmek, I. Dünya Savaşı sırasında evlerinden taşınan Ermenilerin yeniden yerleşmelerine yardım etmek gibi bazı başarılar elde etmişti.

Ancak yine de nihai zafere şimdi işgale başladığı dönemdekinden daha yakın değildi. Seferlerinin tek sonucu, Türk milliyetçilerini, karşılığında hiçbir şey kazanmaksızın batıdaki İngiliz ve Yunanlılardan kendi üzerlerine çekmek olmuştu. Ayrıca, Bağımsızlık Savaşı'nn sürdüğü yıllar boyunca Paris'te bulunan ve başlarını Claude Farrere ve Pierre Loti'nin çektiği Fransız entelektüeller Fransa'nın kendisine ait bir Türk İmparatorluğu kurmak için harcadığı çabaları kınamışlardı.

Sonuç olarak, Fransız kamuoyu da tıpkı siyasetçileri gibi bu politikanın Fransa'dan çok İngiltere'nin işine yaradığı konusunda ikna olmuştu. Görüldüğü gibi, Raymond Poincare'in Fransa Devlet Başkanı olarak seçilmesi Fransız politikalarında önemli değişimlere yol açmıştır ve Fransız hükümeti artan bir şekilde tehlikeli bir vaziyet alan Çukurova'dan kendisini kurtarmanın yollarını aramıştır. 1921 yılının ilk aylarına gelindiğinde, Bekir Sami ile Londra'da müzakeresi yapılan anlaşmanın Büyük Millet Meclisi'nde reddedilmiş olmasına rağmen, diğer Fransız temsilciler benzer ama farklı barış yaklaşımlarıyla Ankara'ya yaklaşmaktaydılar.

İlk etapta, Franchet d'Esperey İstanbul'da İngiliz küstahlığı ile dolarak ve dönüş yolunda Edirne'de Cafer Tayyar (Eğilmez) ile konuşarak Paris'e geri dönmüştür. Daha sonra başlangıçta Franchet'in İstanbul'daki personeli olan Louis Mougin, 1921 Haziran'ında Fransız Millî Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Franklin-Bouillon ile birlikte Ankara'ya geldi ve burada Çukurova'daki Fransız macerasını sona erdirecek ve Ankara hükümeti ile Fransa arasında normal ilişkileri tesis edecek olan nihai anlaşma için müzakereler başladı. Fransızlar, bu sefer bile, özellikle Kral Constantine liderliğinde başlatılan ve başlangıçta başarılı gibi gözüken Yunan taarruzları yüzünden hala çok müterredit idiler. Ancak Sakarya'daki Türk zaferinden sonra, yani nihai muzaffer açıklığa kavuşunca, Franklin-Bouillon tekrar Ankara'ya gelmiş, ciddi müzakerelere başlamış ve nihai olarak Ankara Antlaşması 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanmıştır. Bu antlaşma bir hafta sonra da Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

Anlaşmanın dışında yapılan bazı yazışmalar, Türk egemenliğini ihlal etmeyecek şekilde bazı kısıtlamalarla birlikte, Fransa'ya istediği bazı imtiyazları sağladı. Yusuf Kemal, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adına Franklin-Bouillon'a gönderdiği bir mektupla, bir Fransız grubuna Harşit vadisinde demir, krom ve gümüş madenlerini 99 yıllığına işletme hakkını verdi. Ancak buradaki tüm kullanım hakları Türk kanunlarına göre olacak ve Ankara'nın yüzde ellilik yatırım payı ve kontrolü altında olacaktı. Türk Hükümeti ayrıca Fransız şirketlerinin, her iki ülkenin de menfaatlerini sağlayacak şekilde madenler, demir yolları, limanlar ve nehirler ile alakalı diğer başvurularını da beklediklerini ifade etmiştir. Türkiye, teknik yüksek okullarında ve ihtiyaç duyulan diğer alanlarda Fransız akademisyenlerin katkılarından yararlanabileceğini Fransa'ya bildirmiştir. Buna karşılık, Franklin-Bouillon, "Fransa Cumhuriyeti Hükümeti ile Ankara'nın Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında varılan anlaşma kararlı ve sürekli bir barışı gerçekleştirecek ve iki millet arasında geçmişte var olan yakın ilişkileri yeniden ihya ederek pekiştirecektir; Fransız Cumhuriyeti Hükümeti, Türkiye'nin bağımsızlık ve egemenliği ile ilgili bütün sorunları bir yakın işbirliği ruhu içinde çözmeye gayret edecektir"5 şeklinde umutlarını dile getirmiştir. Böylece, bir noktaya kadar, Kemalistler istedikleri diğer şeyleri elde edebilmek için Bekir Sami'nin tembihlediği Misak-ı Milli'de değişikliği kabul etmiştir.

Hiçbir zaman yazıya dökülmemiş olsa da, takip eden gelişmeler göstermiştir ki Fransızlarla anlaşma, Çukurova'da bulunan Fransız silah ve cephanelerinin çoğunun Türklere bırakılmasını da içermekteydi. Ayrıca, Suriye'den yüklenen bir gemi dolusu yeni erzak da Mersin'e gelecekti. Bu düzenlemeler, Sakarya zaferinden sonra 1922 Ağustos ve Eylül aylarında Yunanlıları Anadolu'dan atmak için düşünülen büyük taarruz nedeniyle devam etmekte olan Türk ordusunun yeniden teşkilatlanması ve silahlandırılmasında ana rolü oynamıştır.6

Ancak, aynı zamanda, Fransızların Çukurova'dan ayrılması Ermeniler ve sadece o bölgedeki değil bütün Avrupa ve Amerika'daki destekçileri arasında asabî bir panik yaratmıştır. Fransızların Türklerle ayrı ve Ankara lehine bir anlaşma yapmasına büyük kızgınlık duyan Lord Curzon, aynı zamanda, bu anlaşmanın ileride Türklerle girişeceği herhangi bir müzakerede onun daha sert şartlar teklif etmesini aşırı derecede güçleştireceğini de biliyor ve Fransızları bir kez daha düşünmeye çağırarak, Fransız işgali esnasında Ermeni Lejyonu'nun yapmış olduklarının ışığı altında "katliam tehdidi" uyarısına bir kez daha dönüyordu. Bu sefer böyle bir şey olması daha önce de yapılmış olan uyarılara nazaran daha büyük bir olasılık taşımaktaydı. Çukurova'daki Ermeniler ise doğal olarak tam bir panik içindelerdi. Ermenilerin haklarının korunacağına dair söz veren, Ankara'dan gönderilmiş bölgesel ve mahalli Türk yetkililerin, bizzat Mustafa Kemal'in kendisinin, Franklin-Bouillone Mougin ve diğerlerinin gayretlerine rağmen, Ermenilerin bu tür sözlere inanmak istemiyorlardı. Evlerini ve işlerini terk ederek yanlarına alabilecekleri neleri varsa arabalara ve vagonlara yükleyerek ya bu topraklardan kendilerini kaçıracak olan İngiliz ya da Fransız gemilerini beklemeye başlamışlar ya da yaya olarak Filistin ve Suriye'ye gitmişlerdir.

Fransız askerlerinin bıraktıkları bütün silahlar, tanklar ve diğer erzaklar Türk siviller ve askerler tarafından toplanarak doğrudan batı cephesine gönderildi. Çukurova'daki demir yolları, başlangıçta Fransız işgalciler daha sonra ise Kuvvay-i Milliye tarafından, büyük ölçüde tahrip edildiğinden, ağır savaş aletleri gönderebilmek için zoraki bir gayretle bu demiryolları yeniden inşa edilmiş ve Fransızların Anadolu'dan ayrılmasının üzerinden bir yıldan az bir süre geçmeden bu aletleri Yunanlılara karşı yapılacak olan Büyük Taarruz için zamanında yetiştirmek üzere başlatılan süreç tamamlanmıştır. Ancak, üniformalar, yiyecek ve diğer malzemelerin yanı sıra daha küçük silahların çoğu cepheye Türk kadınları, çocukları ile birlikte savaşamayacak kadar genç ya da yaşlı erkeklerin sırtında taşınmıştır. Tüfeklerin ve mermilerin çoğu bütün Anadolu'da evlerde kurulan tezgahlarda elle yapılmakta ve İsmet (İnönü) tarafından ikinci kez inşa edilmekte olan Türk Millî Ordusu'nun kullanması için cepheye gönderilmekteydi.

Büyük Taarruz

1922 yazı gelip geçmeye başlarken, Ankara'daki insanlar Türk ordusunun gerçekten yeni bir saldırı daha yapıp yapmayacağı konusunda meraklanmaya başlamıştı. Bu insanların pek çoğu hala Eskişehir'de olan Yunanlıların Ankara'ya yeni bir saldırı başlatmasından korkuyordu. İlk kez olmasa da, Büyük Millet Meclisi'nde Mustafa Kemal ve onun komutanlarına karşı alttan alta bir eleştiri yükseliyordu. Türk ordusu neredeydi?

Neredeyse bir yıl geçmiş olmasına rağmen niçin hala Sakarya'da kazanılan zaferin devamı getirilmiyordu? Bu arada Yunanlılar neler yapıyordu? Türkler hazırlıklarını tamamlamadan önce mi saldıracaklardı? Mustafa Kemal, aslında, saldırısını mümkün olduğunca kasten ertelemekteydi. Çok kararlı bir komutandı ve hiç aptal değildi. Yunan ordusu düşünülenden öte bir örgütlenme ve hazırlık içindeyken Türk ordusunun hazır olmadığı bir durumda Sakarya'da elde edilen bütün kazanımların yarattığı fırsatı yitirmek istemiyordu.

Nihayet, Türkiye'nin dışında cereyan eden iki olay, onun ve bazı komutanlarının hala bazı tereddütleri olmasına rağmen, taarruzu başlatma konusunda onu ikna etti. Bunlardan birincisi, bütün bakanlarının muhalefetine rağmen Doğu Akdeniz'de bir Büyük Yunanistan kurmakta kararlı olan İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un Avam Kamarası'nda yaptığı bir konuşmaydı. Lloyd George, bu konuşmasında, bütün müslümanları ve Türkleri lanetledikten sonra, Yunanistan ve Türkiye arasındaki savaşta İngiltere'nin tarafsız olmasına rağmen, Anadolu Rumlarını, eski klişeleşmiş umacı olan "Türk katliamları tehdidinden" kurtarmak için İngiltere'nin artık askeri ve finansal destek sağlayacağına söz vermekteydi. Lloyd George bu tür vaadlerde daha önce de bulunmuştu. Aslında, tamamen yetersiz olan Yunanlıları, ciddi İngiliz desteği ve yardımı olmadan girişemeyecekleri böyle bir kampanyanın altına girmeye bu tür fanatik destekler teşvik etmişti. Yunanlılar, İngiliz hükümetinin tarafsızlık politikasına rağmen nihayetinde Lloyd George'un ihtiyaç duydukları desteği vereceğini düşünüyorlardı. Ancak bu sefer, bunu yapması imkansız gözüküyordu, çünkü bütün bakanları ve Harp Bakanlığı'nın önde gelenleri bu fikri, uygulanamaz olduğu ve başarısızlığının kesin olduğu gerekçesiyle kesin bir şekilde reddetmekteydiler. Lloyd George'un kamuoyu önündeki konuşmasından önce de özel olarak yaptığı teşvikler Yunan hükümetini daha fazla hata yapmaya itti. Bir taraftan, şehri yönetmekte olan Müttefik Yüksek Komitelerinin direniş göstereceklerine dair uyarısına rağmen İstanbul'u işgal etme tehditlerini yenilediler. 29 Temmuz'da, büyük çoğunluğu henüz Anadolu'dan gelmiş olan ordularını Trakya'ya soktular ve İstanbul'un Çatalca banliyösünün hemen yakınlarına kadar sokularak, bir sonraki hafta içinde şehre doğru ilerleme tehdidinde bulundular. İki gün sonra ise, yine Lloyd George'un kışkırtmalarıyla, uzun bir süredir İstanbul'da üslenmiş olan milliyetçi Amyna Cemiyeti tarafından planlama aşamasında olan bir çaba meyvesini verdi ve İzmir ve Güneybatı Anadolu'nun Yunan Yüksek Komiseri Aristidi Stergiadis resmen bağımsız İyonya devletinin kuruluşunu ilan etti. Bu devlet kendi kontrolü altındaki hemen hemen bütün toprakları kapsamakta ve bütün hükümet Yunanlıların kontrolünde olmak üzere Osmanlı Sultanı'nı da kendisine bağlı bir devlet olarak tanıtmaktaydı.

Bu gelişmelere bir tepki olarak Mustafa Kemal bütün tereddütlerini bir kenara bıraktı. Taarruz için Birinci Ordu komutanlığına atanmış olan Ali İhsan (Sabis), taarruzun bir sonraki yıla kadar ertelenmesi gerektiğini ifade edince bu görevden alındı ve yerine bir taarruz dehası olan Nurettin Paşa atandı. 26 Ağustos 1922 günü, Mustafa Kemal adamlarına çok kısa bir emir verdi, "Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz'dir. İleri." Böylece Türk tarihinde Büyük Taarruz olarak bilinen harekât başlamış oldu. Yunan ordusuna gelince, tüm bir yıl boyunca bir şeylerin olmasını bekleyerek Eskişehir'de oturmuşlar, yeni bir Türk taaruzuna karşı hiçbir hazırlık yapmamışlardı. Sürekli İzmir'de kalan komutanlarının çoğu istişareler için Atina'ya dönmüşlerdi. Sonuç olarak Eskişehir bir gün içinde ele geçirildi. Yunan ordusu darmadağın oldu. Askerler gibi siviller de, haklı olarak, Yunan işgali sırasında uyguladıkları terörün Türklerin intikamına yol açacağından korkmaktaydılar.

Fahreddin (Altay) Paşa tarafından komuta edilen süvari birlikleri kaçan Yunan askerlerinden geride kalanları silip süpürdü, kaçmakta olan Yunan askerlerinden yüzlercesi çatışmalarda hayatını kaybetti. Türk ordusu ileri doğru süpürme hareketi başlatınca, Yunanlılar kaçarken tanklarını, kamyonlarını, tüfeklerini, üniformalarını, yiyeceklerini, cephanelerini ve bütün erzaklarını geride bıraktılar. Daha bir gün önce aşağılanan selefinin yerine Yunan ordusunun genel komutanı olarak atanmış olan General Trikopus da dahil olmak üzere Yunan askerlerinin binlercesi yakalanarak hapsedildi. Geri çekilen Yunan ordusunun yaptığı tek şey geçtikleri her şehri, kasabayı ve tarlaları tamamen yakıp yıkmaktı. Yunan askerleri İzmir'e doğru kaçarken binlerce Türkü katlettiler ve pek çok kasabayı yakıp, yıkıp yerle bir ettiler. Belki de kendilerine çok şeyler yapmış olan Türklerin, Yunanlıların gerçek duygularını yansıtan bu katliamları hakettiğine inanmaktaydılar. Türk süvarilerinin ilerleyen birlikleri, taarruzun başlamasından sadece iki hafta sonra, yani 9 Eylül'de İzmir'e girdi.

Ertesi gün, Mustafa Kemal de belli başlı komutanları ile birlikte bir otomobille İzmir'e girdi. İki gün içinde bu büyük limanın ele geçirilmesi tamamlandı. Fransızların Çukurova'dan ayrılmalarından sonra yapılan kutlamalar, İzmir'in kurtarılmasından sonra İzmir, İstanbul, Ankara ve bütün ülkede yapılan şenliklerin yanında bir hiç kalır. Neşe içindeki kalabalıklar bu zaferi her yerde kutlamaktaydı. Camilerde şükür namazları kılınmakta, caddelerde toplanılmakta ve çok kısa bir süre önce yabancıların Türk topraklarını tamamen boşaltması talebiyle ve protesto amacıyla toplandıkları ana meydanlarda toplanılmaktaydı. Sadece işgalcilerle işbirliği yapmış olanlar cezalandırılmaktan korktukları için ortalıkta gözükmediler ve gerçekten de yapmış olduklarından dolayı cezalandırıldılar. Türk ordusu İzmir'e doğru ilerlerken, Yunanlılar tarafından yakılmış, yıkılmış şehirler, kasabalar ve köylerden geçmişler, bu manzara karşısında derhal İstiklal Mahkemeleri kurarak bu vahşetten suçlu buldukları herkesi ve işgal orduları ile işbirliği yapmış olan Türkler kadar Türk olmayanları da yargılamışlardır. Büyük şehirlerdeki Ermeni ve Rum mahalleleri, Yunanlıların hızla geri çekilirken Türklere saldırdıkları kadar şiddetli ve canavarca olmasa da saldırıların hedefi haline gelmişti. İzmir'de uzun Kordon ve çevresi kaçmanın yollarını arayan mültecilerle doluydu. Kordon'da bekleşen binlerce Yunanlı, limanda kalabalıklaşan Yunan, İngiliz ve diğer Müttefik gemilerine üşüşmüşlerdir.

Büyük Taarruz'un muzaffer lideri Nureddin Paşa'nın liderliğindeki geçici yönetimi altında hayat normalleşmiş ve İzmir kısa süre içinde yeniden batı Anadolu'nun zengin bir deposu haline gelmiştir.

Ancak artık, vakti zamanında Yunanlılar tarafından mal ve mülkleri alınmış olan Türkler ve Yahudiler şehre hakimdi ve bu insanlar o tarihten itibaren şehir yaşamına damgalarını vurmuşlardır.

Atina'da Darbe ve Buna Tepkiler

Türklerin İzmir'i yeniden almaları savaşın tam olarak bittiği anlamına gelmiyordu. Güçlerini Anadolu'dan çekmede Fransız ve İtalyanlara Yunan ordusunun da katılmasına rağmen, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından beri Türkiye'de olup biten olayların temel saiki ve lideri olan İngiltere hala İstanbul'u işgali altında tutmaktaydı, aynı zamanda Yunan ordusu da Trakya'daki Yunanlılar üzerinde olduğu kadar Türk nüfusu üzerindeki sıkı kontrolünü sürdürmekteydi. İngilizleri koruması altındaki Yunanlıların tamamen ülkeden atılmasından sonra, İngilizlerin de Yunan orduları ile birlikte son askerlerini çekmek için düzenlemeler yapmış olacağı düşünülebilir. Fakat, Londra'da hala başbakan olan David Lloyd George ile bunun olması o kadar da açık değildi. Ayrıca Yunanlılar da Megali İdea'yı gerçekleştirmek üzere harcadıkları büyük gayreti bırakmaya hazır değillerdi. Bu beklentinin tam tersi gerçekleşti. Anadolu'dan Çeşme adasına kaçan Yunan ordusundan geriye kalan son birlikler, burada bulundukları kısa süre içinde bu adanın tüm Türk nüfusunu katlettiler ve Çanakkale boğazını geçerek Yunanlıların işgali altında bulunan Trakya'ya ulaştılar. Bunların bu seferlerin makus akıbeti konusunda acı bir şekilde hayal kırıklığına uğramaları şaşırtıcı değildir ve şüphesiz, Türklerin karşısında gösterdikleri sefil başarısızlık için kendilerini suçlayacak kadar bile cesaretleri yoktu. Bundan ziyade yenilgilerine mazeretler aradılar ve liderlerini suçladılar. Hem kendilerini yıkıma gönderen ve her nasılsa zafer kazanmaları için kendilerine yeterli kaynakları sağlamakta başarısız olan Atina'daki siyasetçiler, hem de ihtiyaç duyduklarında liderlikleri başarısızlıkla neticelenen generaller ve diğer komutanlar bu suçlamalardan nasibini aldı. Bu yüzden, 26 Eylül 1923 tarihinden başlayarak hezimete uğramış Yunan ordusunun genç subaylarının liderlik ettiği bir genel isyan Kral Constantine'i ikinci defa tahttan inmeye zorladı ve hemen akabinde de tutuklandı. Kısa süren mahkemelerden iki ay sonra, ani çöküşün bütün sorumluluğunun ait olduğu bütün kral yanlısı siyasi liderler ve askeri komutanlar idam edildi.

Neticede, onların bakış açısına göre, adil bir savaşta Türklerin çok daha medeni ve üstün Yunanlıları yenmeleri mümkün olamazdı. Bu yüzden bir ihanet olmalıydı ve ihanet edenler Yunan ordusu ve Yunan milletinin onurunu korumak için cezalandırılmalıydılar. Kaçmayı başaran tek askeri görevli, Kral Constantine'nin oğullarından biri olan Prens Andrew idi. Prens Andrew, İngiliz Kraliçesi II. Elizabeth'in eşi Prens Philpp Mountbatten'in babasıydı. Prens Andrew, son dakikada olaya müdahale eden İngiliz Kraliyet ailesi ile olan ilişkileri sayesinde kurtarılmıştı.

Çanakkale Krizi

Lloyd George idamları sert bir şekilde kınamasına rağmen, Atina'da olup bitenleri Tanrı'nın kendisine bahşettiği bir lütuf olarak değerlendirdi. Böylece son dakikada Yunan yatırımını kurtarma şansını yakalamış olacaktı. Nefret edilen Kral Constantine gitmişti. Fırsatçı Venizelos'un görevine dönmesi çok fazla zaman almadı. Venizelos'a başta Lloyd George olmak üzere bütün İngiltere ve Avrupa hayranlık duymaktaydı. Birkaç gün içinde Basil Zaharoff ve Zahidi Downing Street No 10'da, yani İngiliz başbakanlığındaydı ve başbakan ile Türklere karşı yeni bir Yunan seferi için İngiliz yardımlarını yeniden başlatmak için plan yapıyorlardı. Yunan ordusu bu sefer Batı Trakya'da yeniden organize olacak ve güçlerine hayatiyet kazandıracaktı. Ancak, Lloyd George Orta Doğu'da yeni bir askeri girişim konusunda, ülkesinde ciddi bir muhalefet ile karşı karşıyaydı. Savaşmak için uzun süredir sömürüldüklerini düşünen İngiliz işçiler büyük bir grev yapmaktaydılar ve hükümetin yeni bir teşebbüse geçmeden önce çalışma koşullarını radikal bir şekilde düzeltmesi gerektiğini düşünmekteydiler. Kuzey İrlanda'da IRA'nın isyanı ve İngilizlerin yeni işgal ettiği Musul ve Kerkük ile Irak'ın kalan kısmını ciddi bir yerli muhalefete rağmen elde tutma çabaları bir ekonomik depresyon zamanında kalan mali imkanları da eritmişti. İngiliz halkı yeni bir maceraya karşı olmasına rağmen, Lloyd George, Türkiye'nin Yunanlılar tarafından işgal edilmesine destek verilmesine en güçlü şekilde muhalefet eden Hindistan Dışişleri Bakanı Edwin Montagu'yu ve daha sonra Kuzey İrlanda'yı temsil etmek üzere Parlamento Üyesi olarak seçilmiş olan ve bu seçimden kısa bir süre sonra IRA'nın İrlandalı milliyetçileri tarafından düzenlenen suikasta kurban giden İmparatorluk Genelkurmay Başkanı Sir Henry Wilson gibi bakanları kabineden başarılı bir şekilde temizlemiştir.

Ayrıca, bu bakanların uzaklaştırılmasından daha önemli olarak, Lloyd George, Türklerin İzmir'e girmesinden önce Yunan politikasına güçlü eleştiriler getiren Winston Churchill'in desteğini almıştı. Artık Koloniler Bakanı olarak yeni bir pozisyona gelmiş olan Churchill, Irak ve Filistin'de İngiliz yönetimini devam ettirmekten doğrudan sorumluydu ve Türklerin başarısından aşırı derecede korkmuştu. Eğer ipin ucunu bir kaçırsa idi oradaki insanlar kadar Hindistan'daki insanlar da İngiliz hakimiyetine karşı isyan edecekti. Bunun da ötesinde, Mustafa Kemal'in, İstanbul'u boşaltmaları yönündeki çağrısına İngilizlerin tepki vermekte başarısız olması üzerine, Türk Millî Ordusu, işgal ordusunu arkadan kuşatmak için Gelibolu yarımadası üzerinden geçerek İstanbul'a ve Trakya'nın içlerine doğru yürümenin ilk aşaması olarak İzmir'den hareket ederek Çanakkale'ye ve Boğazlara doğru ilerledi. Hayal gücü yüksek ama çok çabuk tahrik olan Churchill'i tahrik ya da teşvik eden bir şey varsa o da Çanakkale boğazını etkileyecek herhangi bir hareketti. Çünkü savaşın başında Osmanlı İmparatorluğu'nu savaşın dışında bırakmak için Gelibolu ile Çanakkale Boğazı'nı ele geçirmek üzere göndermiş olduğu orduların, şimdi bu yöne doğru askerlerini süren aynı kişi, yani Mustafa Kemal tarafından ağır ve yıkıcı bir yenilgiye uğratılmaları neticesinde hayatında görmediği bir aşağılanma ve itibar kaybına maruz kalmıştı. Bu yüzden Churchill, Lloyd George'un Yunan politikasını yeniden canlandırmasına karşı yaptığı muhalefeti bırakarak, Türk ordusunun Boğazlara ulaşmadan ve İstanbul'u ele geçirmeden önce durdurulmasında ısrar eden Başbakan ile aynı noktaya gelmiştir. Şimdi Türkler bölgede önemli bir askeri üstünlüğe sahip olduklarından, İngilizlerin İstanbul'daki komutanı General Charles Tim Harrington, adamlarını Türk ordusu tarafından yok edilme tehlikesi içine sokacak herhangi bir adım atma konusunda müterredit idi. Buna rağmen, Churchill ve Lloyd George, Türklerin asla Boğazların kontrolünü ele geçirmemesi ya da İstanbul'u işgal etmemesi için Trakya'daki hakimiyetlerini devam ettirmeleri için Yunanlılara yardım etmek üzere, tamamen yeni bir sefer başlatmak doğrultusunda ihtiyaç duydukları halk desteğini sağlayacak olan açık bir çatışmaya yol açabilecek bir adım atılması konusunda kabineyi ikna etmeyi başardılar. Böylece, Harrington'a Boğazların ve Marmara Denizi'nin her iki yakasında, Ege'ye giriş bölgesinden Çanakkale Boğazı'na ve buradan da daha kuzeye, Karadeniz'in Boğaziçi'yle birleştiği yere kadar uzanan bölgede sözde bir "tarafsız bölge" yaratılarak Çanakkale'den Gelibolu'ya geçiş yapacak Türkleri durdurma emri verildi. Harrington başka bir seçim yapma hakkı yoktu ve 11 ve 12 Eylül 1922 gecesi bu emri uygulamaya soktu. Bir taraftan İngiliz kabinesinin yanı sıra üslerine bir dizi uyarı göndererek, Türklerin kendilerinin yeni mevzilerine saldırması durumunda onları yenebilecek gerekli insan gücünden tamamen yoksun olduklarını bildirirken, aynı zamanda da Mustafa Kemal ve onun mahallî kumandanlarını uyararak, Türklerin "tarafsız bölge"ye girmeye teşebbüs etmeleri durumunda bu girişime direnecekleri konusunda uyarıda bulundu.

Ancak Mustafa Kemal bu uyarıları hiç dikkate almadı. Bu uyarılara cevabı, ne Mondros Mütarekesi'nde ne da başka bir belgede "tarafsız bölge" olarak tanımlanan herhangi bir bölgenin olmadığını belirtmek oldu.

Paris Barış Konferansı'nda Yunanistan ile birleştirilmesine karar verilen Doğu Trakya'da homojen bir Yunan bölgesi yaratmak için uygulamaya konulan yeni Yunan katliamlarından Doğu Trakya'daki Türk nüfusunu kurtarmak üzere Türk askerleri Çanakkale'ye girecek ve buradan da Avrupa'ya geçecekti. Ancak, o an için, hem Mustafa Kemal, hem de Harrington krizin barışçıl yollardan çözülmesi umuduyla bir müddet hareketten geri durdular. Lloyd George ve Churchill'in gözü dönmüştü. Savaş alanındaki askeri komutanlarının ihtiyatı yüzünden İngiltere'yi Yunanistan'a kitlesel yardım göndermeye zorlayacağını ümit ettikleri kıvılcım bir türlü ateşlenmedi. Churchill Kanada, Avusturalya, Güney Afrika ve Yeni Zelanda'ya acil mesajlar göndererek, "Türklerin Avrupa'yı işgal etme tehdidi" nedeniyle ve sanki Osmanlılar ve Türkler yüzyıllar boyunca Boğazlardan serbest geçişi güvence altına almamışlar gibi, dolambaçlı bir yoldan "Boğazların Güvenliği"nin güvenceye alınması ve bunun böyle sürdürülmesi için bu devletlerin askeri desteklerini istemekteydi. Ancak, koloniler yemi yutmadılar ve İngiliz İmparatorluğu bir yana, İngiltere'nin çıkarları için bile zorlama bir yorum olan bu tehlikeye karşı destek amacıyla harekete geçmeyi reddettiler.

Churchill'in felaketle sonuçlanan Gelibolu seferinde Avustralya ve Yeni Zelanda tarafından gönderilen insanların feda edilmesinden dolayı özellikle İngiltere'nin halihazırda suçlanıyor olması da bu ülkelerin söz konusu tavrında etkili olmuştur. İngiliz liderleri için daha da aşağılayıcı olanı, Harrington'un "tarafsız bölge"yi idame ettirebilmek için en azından sembolik bir güç göndermeleri konusunda yaptığı başvuruya kısa bir süre için olumlu cevap veren İstanbul'da üslenmiş Fransız ve İtalyan işgal güçleri, esas olarak kendi bilgileri dışında yürütülen, hazırlanmasında ya da komutasında yer almamış oldukları bu girişimden adamlarını geri çektiler. Bu ülkeler Türk milliyetçileri ile barış yapmaktaydılar ve başarı şansı olmayan bir Yunan seferine yardım etmelerini isteyen İngiltere tarafından yeniden çatışmanın içine çekilmeye niyetleri yoktu.

Yine Lloyd George ve Churchill yeni bir savaşı tahrik etmek için bir kıvılcım yaratmayı denediler. 21 Eylül günü, İngiliz donanmasının birlikleri Ege'den Çanakkale Boğazı'na doğru hareket etti ve Çanakkale'ye ulaşacak ya da Gelibolu Boğazı'nı geçmeye teşebbüs edecek herhangi bir Türk ordusuna ateş açacağı tehdidinde bulundu. Bu noktada, Fransız Devlet Başkanı Poincare, savaştan kaçınmak için krizin çözümüne yönelik arabuluculuk yapmak üzere Franklin-Bouillon ve İstanbul'daki Fransız Yüksek Komiseri'ni gönderdi. Mustafa Kemal, şayet İngilizler "tarafsız bölge"den askerlerini çekerse, ordularını Çanakkale Boğazı'ndan uzak tutacağı konusunda ve mütareke hazırlamak için bir konferans düzenlenmesi konusunda anlaştı. 30 Eylül'de, İngiliz Kabinesi Harrington'a, Mustafa Kemal'in uzun zamandır arayış içinde olduğu ve savaşın kıvılcımı neticede çaktığında daha ileri hareket edeceği varsayımıyla, teklifi reddetmesi ve kararlı bir şekilde tavır koyması talimatı verdi. Ancak, Harrington bu emri görmezden gelmeyi tercih ederek Mustafa Kemal'in önerisini kabul etti. Savaştan kaçınmak ve bir mütareke düzenlemek için "tarafsız bölge"deki adamlarını çekti ve Türk temsilcileriyle Marmara Denizi kıyısındaki Bursa'ya bağlı bir liman olan ve aslında da sözde "tarafsız bölge"nin bir parçası durumunda olan Mudanya'da buluşmayı kabul etti. Churchill ve Lloyd George küplere binmişti. Yapılmasını çok istedikleri savaş, savaşın anlamının ne olduğunu bilen ve gerekli görmedikleri bir savaşta adamlarını daha fazla kurban vermek istemeyen her iki taraftaki ihtiyatlı askeri kişilikler tarafından engellenmişti.

Mudanya Mütarekesi

Mütareke görüşmeleri 3 Ekim 1922 günü başladı ve gece boyunca devam etti. Dört yıl önce yapılan Mondros Mütarekesi'nin aksine, tarafların konumu tamamen değişmişti. Türkiye galip, İngiltere mağluptu. Hem konferansın yerini belirleyen, hem konferansa başkanlık eden ve hem de gündemin ne olacağını ve bu gündemin nasıl tartışılacağını belirleyen bir Türk Komutanıydı, yani İsmet (İnönü) idi. Anadolu'da barış halihazırda Büyük Taarruzun sonuçları tarafından belirlenmiş olduğundan ve Yunan ordusu da kaçmak zorunda kaldığından, konferans sadece, İngilizlerin dolambaçlı bir şekilde "tarafsız bölge" olarak isimlendirdikleri yerler ile üç yıl önce Yunanlılar tarafından işgal edilen ve hala onların sert işgali altında bulunan Trakya'yı da kapsayacak şekilde, Türk topraklarının hala yabancı askerlerin işgali altında bulunan kısımları üzerindeki çatışmaları sona erdirmek üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu nedenle, İsmet Bey'e bu bölgelerin temsilcileri de eşlik etmişti. Bunlar savaş boyunca İstanbul'da milliyetçileri temsil etmiş olan Kızılay Başkanı Hamid (Hasancan) bey, Yunan ordusunun Trakya'daki Türklere nasıl eziyet ettiği konusunda önemli bilgilere sahip olan ve bu bilgileri müzakerelere taşıyan İstanbul Polis Müdürü Esad Bey, Yunanlılara karşı gerilla savaşı vermiş olan ve çoğunlukla da Bulgaristan'daki üslerden olan ve Trakya Paşaeli Cemiyeti adı altında faaliyet gösteren Trakya'nın Türk milliyetçi teşkilâtının delegesi olan Şakir'dir(Kesebir).

Müttefikler ise mevcut Yüksek Komiserler ve askeri şefler tarafından temsil edilmekteydi: İngiltere'yi Harrington, İtalya'yı Mombelli, Fransa'yı General Charpy temsil ederken, Yunanistan'ı Anadolu hezimetinden sağ olarak kurtulan iki komutan temsil etmiştir. Bu komutanlar pek çok Türk kasabasını yaktığını kendisi söyleyen Alezander Mazarakis ve Albay Sarianis'dir. İngilizlerin müzakerelere temel olarak Sevr Antlaşması'nın alınması konusundaki ısrarları, başarılı bir Türk girişimi ile bertaraf edilmiş ve müzakerelere temel olarak Misak-ı Milli ikame edilmiştir. Bu anlaşmaya göre, Türklerin çoğu Doğu Trakya'da yoğunlaşmış olduğu için Trakya Türkiye'ye iade edilecekti. Kavala ve Dedeağaç limanları da dahil olmak üzere Türklerin Yunan yönetimi altında nispeten küçük bir azınlık halinde yaşadıkları batı bölümlerine nazaran Doğu Trakya'da önemli miktarda bir Türk nüfusu bulunmaktaydı.

Neticede, Mudanya'daki müzakereler İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya ile sınırlıydı. Antant temsilcileri çok hızlı bir şekilde ilk ikisini boşaltma konusunda anlaşmaya yanaşırken, Türklerin bunun mütareke anlaşmasının bir parçası olarak elde edilmesi konusundaki ısrarları nihai olarak bir uzlaşmanın konusuydu ve söz konusu mütarekenin imzalanmasından hemen sonra bu bölgeler Türk yönetimi altına girecek olmasına rağmen, müteakip barış müzakereleri sonuçlanıp bir barış anlaşması imzalanıncaya kadar müttefik işgali altında kalacaktı. Türk yöneticiler, aldıkları kararları uygulayabilmek için yeterli sayıda Türk askeri ile birlikte Osmanlıların eski başkenti Edirne'yi alma hakkına sahip olacaktı, ancak gerçek polis gücü işgal güçlerinin elinde kalacaktı. Ancak Doğu Trakya'nın geriye kalan kısımları ile alakalı daha fazla sorun vardı. Diğer delegelerden çok gecikmeli olarak Mudanya'ya ulaştıklarında, Yunan temsilciler, Yunan ordusunun boşalttığı bölgelerde yerlerini İttifak askerlerine bırakmakta ısrar etmekteydiler. Bu askerler nihai olarak bu bölgeyi Türk ordularına teslim edecekti, ama böylelikle Yunan ordusu Yunan topraklarını doğrudan Türklere vermiş olmanın yaratacağı aşağılanma duygusunun vereceği acıyı yaşamak zorunda kalmayacaktı. Ayrıca, Yunan delegelere göre, Türk askerleri çok yavaş bir şekilde bölgeye intikal etmeliydi ki, Yunan nüfusunun katliamına yönelik kaçınılmaz bir Türk arzusunun kurbanı olmadan önce aileleri ve mülkleriyle birlikte Batı Trakya'nın güvenli iklimine gidebilsinlerdi.

Doğu Trakya'nın Türk sakinlerinin çoğu Yunan sivillerinin katliamlarından ve tecavüzlerinden korkarak, ordularının derhal Yunan işgal kuvvetlerinden bölgeyi alması gerektiğinde ısrar etmekteydi. Aslında, Trakya'nın bu parçasını nefret ettikleri düşmanları lehine kaybettiklerini öğrenir öğrenmez intikam saldırıları hemen başlamıştı.

Bir sonuca ulaşmanın güçlüğüne ek olarak, Yunanlıların bütün bir Mudanya konferansı arzusu başarısızlığa uğradı. İngiltere ve Fransa'nın yeniden destek ve yardımını başlatacağı umudunda olan Yunanistan, Türk taleplerine teslim olmadan daha önce kaybetmiş olduklarının çoğunu geri aldı. Harrington'un, tıpkı Mondros'ta olduğu gibi, Türk heyetinin bir şekilde yenilgiye uğramış ve müttefik imtiyazları için yalvaran taraf olarak konumlandırılmasında ısrar eden Churchill, Lloyd George ve Curzon bir kez daha müzakereleri sabote etme teşebbüsünde bulundu. Mustafa Kemal'i İngiliz ordularına karşı bir saldırı için daha da fazla tahrik eden diğer bir sebep de tarafsız bölgede bulunmaktaydı. İngiliz heyetine bir talimat gönderilerek, Türkler "tarafsız bölge"nin hemen dışında Boğazların Anadolu kıyısındaki kendi durumunu terk etmedikçe Yunan ordusuna Batı Trakya'dan çekilme talimatı vermeme konusunda ısrarcı olmaları istendi. Bunun yanında, nihai barış antlaşması imzalanıncaya kadar İstanbul ve Batı Trakya'da herhangi bir Türk idaresi kurulmasına müsaade edilmemesi istendi. Son olarak da, Harrington ne söz vermiş olursa olsun, Türkleri Sevr Antlaşması'nı kabule zorlamak için İstanbul'da ve "tarafsız bölge"de mevzilerinde bulunan İngiliz ordularını büyük ölçüde güçlendirmeye başlayacaktı. Aslında, Mütareke Konferansı bir başlangıç olmasına rağmen, Zaharof ve Venizelos'un, şayet Mudanya müzakereleri başarısızlıkla sonuçlanacak olursa, İngilizlerin Yunanlılara askeri ve mali yardım başlatmasını sağlamak için Lloyd George ve Curzon ile Londra'da görüştükleri kaydedilmektedir.

Neticede, Yunanlıların kendi yönetimlerini yeniden kurmak üzere müttefikleri ikna etmede kullanabileceği, ya da en azından bölgede bir uluslararası kontrol kurulması, hatta Yunanlıların kendilerinin bir saldırı başlatmasına imkan verecek herhangi bir çatışma olasılığından kaçınmak için, İsmet Bey, Batı Trakya'daki Yunan ordusunun müttefik kuvvetlere teslim olmasına müsaade etme mantığını kabul etti. Ancak, bölgenin önce müttefiklere, daha sonra da Türk güçlerine devri Yunanlıların istedikleri kadar geciktirilmeyecekti. Sadece birkaç gün içinde bu el değiştirme gerçekleştirildi. Böylece Yunan gururu incitilmeksizin Batı Trakya'daki Türk nüfusu da korunmuş olacaktı. Bu noktada şu da eklenmelidir ki, sadece müzakerelerin bir kısmı değil, Batı Bulgaristan'daki Trakya Paşaeli Cemiyeti tarafından kurulmuş olan Türk gerilla güçlerinin, Ege'ye ve Akdeniz'e doğrudan bir ulaşım sağlamak için hâlâ Dedeağaç'ın kontrolünü ele geçirmeyi umut eden Bulgar hükümeti ile tam bir işbirliği içinde eş zamanlı olarak bölgeye ulaşması kendini koruma yönündeki Türk kararlılığının esas parçasını teşkil etmektedir. Bir önceki yıl boyunca Yunanlılara karşı gerilla saldırıları yapmış olan Fuad (Balkan) Bey tarafından yönetilen bu Türk güçleri, müttefik ordularının bölgeye ulaşmasından önce sadece Batı Trakya'daki Türk sakinlerini başarılı bir şekilde korumakla kalmayıp, aynı zamanda da Yunan köyleri kadar, Meriç nehri ve Batı Trakya'nın ötesine doğru kaçmakta olan Yunan mültecilerin oluşturduğu konvoylara da saldırmak suretiyle Yunan nüfusunun bölgeden ayrılmasını hızlandırmıştır.

Ancak, Doğu Trakya'da Yunan yönetiminin Türk yönetimi ile değiştirilmesi ve çok daha çatışmacı müzakerelerin konusu olan sınırların tespiti açısından yapılacak düzenleme çok zordu. Yunan heyeti, Batı ve Doğu Trakya arasındaki sınırın Meriç nehrinin doğu yakası üzerinden geçmesinde ısrar etmekteydi. Böylece bir taraftan ırmağın kendisi ve Rumeli demiryolu sisteminin ana kavşağı durumunda olan Karaağaç da Yunan mülkiyetinde bırakılmış olurken, demiryolunun tamamı da Yunan kontrolüne geçmiş olacaktı. İsmet (İnönü) ise sınırın Meriç nehrinin batı kıyısından geçmesinde ısrar etmekteydi. Böylece nehir tamamen Türk kontrolüne geçmiş olacak ve Karaağaç da Türk topraklarına dahil edilmiş olacaktı. Bu, sadece demiryolları üzerinde kontrol sağlamak amacı gütmemekteydi. Çünkü burası büyük bir şehir olan Edirne'nin sınırları içindeydi ve eğer Karaağaç'ın kontrolü Yunanlılara verilecek olursa bölge sürekli bir Yunan tacizinin hedefi haline gelecekti.

Mazarakis, nihayet konferansa ulaştığında, yokluğunda ulaşılmış olan bütün uzlaşmaları iptal etti. Müzakereleri 7 Ekim'e kadar erteledi. Mustafa Kemal ise, Çanakkale'deki "tarafsız bölge"ye karşı bir Türk saldırısını durdurmak üzere yürürlüğe koyduğu talimatları geçersiz kıldı. Burada Çanakkale Boğazı'ndan sonra Gelibolu ve Trakya'yı geçmek amaçlandığı için Harrington'u Yunanlılara karşı Türklerin durumunu desteklemeye karar vermeye zorlamaktaydı. Böylece müzakerelerin başarılı bir sonuca ulaşması sağlanmış olacak ve başka türlü kaçınılmaz olan çatışmadan kaçınılmış olacaktı. Yunan hükümeti, Yunanlıların Anadolu'da yaşamakta olduğu kayıpları durdurabilmek için müttefiklerin savaşa girişmemiş olmasından büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bundan dolayı, Mazarakis konvensiyonu imzalamayı reddetti ve Mudanya'yı akim bıraktı. Ancak, neticede Yunan hükümeti büyük bir isteksizlikle üç gün içinde, yani 14 Ekim 1922'de imzaları atıverdi.

Refet Bele İstanbul'da

Türklerin şehri teslim alması. Refet (Bele)'nin 104 milliyetçi jandarmanın başında, 19 Ekim 1922 Cuma günü, Yunanlıların denize dökülmesinden bu yana şehre resmen ulaşan muzaffer Türk milliyetçilerinin ilk temsilcisi olarak İstanbul'a varması, yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olan bu eski şehirde o güne kadar görülmedik bir coşkuya ve kitle kutlamalarına sahne oldu. İstanbul halkına göre, Refet Bele sadece milliyetçilerin muzaffer ordusunun bir temsilcisi olmayıp, aynı zamanda bütün alışkanlıklardan, geleneklerden ve çürümüş Osmanlı geçmişinden kendini kurtarmış olan Anadolu'da gelişen yeni bir yaşam tarzının da sembolüydü. Ankara hükümetinin bir temsilcisi olarak Refet Paşa'nın duygusal bir şekilde karşılanması iki gün daha sürdü. 20 Ekim Cuma günü, öğleden biraz sonra, jandarmaların eşliğinde, kalabalıkların bütün gece boyunca ve sabahtan itibaren sabırsızlıkla beklediği Eski İstanbul'un Sirkeci iskelesine çıktı. Burada da yine kalabalıkların alkışlarıyla, gemilerin sirenleriyle ve bando takımlarının marşları eşliğinde karşılandı. İstanbul'un en yaşlı sakini olan Zaro Ağa, onun onuruna bir koyun kurban etti. İstanbul Belediye Başkanı Ziya Bey, Türk topraklarını işgal etmiş olan yabancıları söküp attıkları için milliyetçileri öven bir konuşma yaptı. Refet Paşa jandarmaları ile birlikte konfeti ve çiçek bulutları içinde Cuma namazının kılınacağı Ayasofya Camii'ne kadar ilerledi, burada da pek çok koyun kurban edildi. Namazdan sonra Refet Bey meşhur minbere çıkarak bu büyük camide bulunan yüzlerce insana "Bu zafer hakimiyet-i milliyye, kuvva-yı milliyeye, millî iktidara ve yüce Allah'a olan inançtan doğmuştur! Burası Müslümandır ve ilelebet Müslüman kalacaktır!" şeklinde hitap etti.

21 Ekim Cumartesi günü, Refet Bey savaş boyunca milliyetçi duyguların ve hareketlerin odağı olan İstanbul Üniversitesi'ni ziyaret etti. O burada da coşkun bir kalabalık tarafından karşılandı ve burada ilk kez yeni Türk milli marşı olan, şair Mehmet Akif (Ersoy) tarafından kaleme alınmış olan ve 1 Mart 1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kabul edilen İstiklal Marşı da geniş kalabalıklar arasında okundu. Bu sırada Üniversite rektörü Besim Ömer (İrdelp) Paşa, üniversite öğrencilerinden Şevket Süreyya (Aydemir) ve Müderris Muslihiddin Adil (Taylan) Bey milliyetçi hareketi ve milliyetçi hareketin liderlerini öven coşkun konuşmalar yaptılar. Refet Paşa buradaki meclise işgalcilere karşı verilen mücadelede Mustafa Kemal ve Türk milliyetçilerine yardım edip destek verenleri görmek ve onların hepsi ile tanışmak için ne kadar yol kat ettiğini anlattı. Milletin bir daha asla 1908 Anayasası'na geri dönmeyeceğini söylemek suretiyle ve Sultan'ın egemenliğinin milleti bir felakete sürüklediğini ve zaferi onlar kazandığı için egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması gerektiğini ifade ederek neredeyse milliyetçilerin bir Cumhuriyet kurmayı planladıklarını ilan edecekti. Böyle bir hareket halihazırda bir planlama aşamasındaydı ve bunu da sadece iki ay sonra Meclisin yurtdışındaki temsilcilerine sessizce bir talimat göndererek, temsil ettikleri devlete Türkiye Cumhuriyeti diye atıfta bulunmaları istendi.

Buna rağmen bu karar aynı yılın Ekim ayına kadar resmen yürürlüğe girmeyecek ve kamuoyuna açıklanmayacaktı. Bir sonraki hafta, Refet basın toplantıları düzenledi, okulları ziyaret etti, Trakya'dan Türk mültecilerle görüştü ve Trakya'da iktidar değişikliğini düzenli bir şekilde yapabilmek için Sultan'ın temsilcileri ve Müttefik generalleriyle birkaç konferans yaptı, bütün bunlar yaparken de hep coşkun bir kutlamanın odağını teşkil etti. Müttefik işgali devam etmekte olsa bile, halk sadece muzaffer Türk milliyetçilerini alkışlamakla kalmıyor aynı zamanda baskıcı müttefik işgalinin kısa bir süre içinde son bulacağının bilinci içerisinde hareket ediyordu.

Mudanya Mütarekesi, özellikle ciddi bir askeri harekata girişmeden Doğu Trakya'nın yeniden kazanılması ve bütün Anadolu'nun ve bağımsız Türk milleti tarafından yeniden ele geçirildiğinin açık bir şekilde göstermesiyle, Kemalistler için çok büyük bir diplomatik başarı teşkil etmektedir. Müttefikler Türklere önemli bazı tavizler vermeye, Misak-ı Milli'de tanımlandığı haliyle Türklerin tam birliğini ve egemenliğini kabule zorlanmaktadırlar. Ankara hükümetinin şimdi kendisine olan güveni çok daha artmıştı ve savaşı 15 Ekim 1922 tarihinde halihazırda bitmiş olarak kabul etmekteydiler. Hükümet, Sakarya Savaşı'ndan hemen önce konmuş olan savaş dönemi ağır vergileri ve kısıtlamalarını gevşetmeye başlamış ve ordusundaki seferberlik uygulamasına son vermiştir. En çok kaybedenler Yunanlılardı. Başka bir halkın topraklarını işgal etme arzuları geri tepmiş, binlerce çaresiz Yunan köylüsü Anadolu ve Doğu Trakya'daki evlerini barklarını terk ederek, çoğunun hiçbir zaman görmek istemediği ve yine çoğunun görülmek istenmediği anavatanlarına göç etmek zorunda kalmışlardı. Kendilerinde Türklerin anavatanını alarak başkalarına verme hakkını gören ve savaştaki galibiyetleri neticesinde Osmanlı İmparatorluğu sırasında kazandıkları her şeyi teslim etmeye zorlanan, başta İngiltere olmak üzere Avrupa'nın bütün büyük güçleri de kaybedenler arasındadır. 19 Ekim 1922 tarihinde Muhafazakar Parti Lloyd George'un koalisyonunu bırakma konusunda oylama yaptı. Aynı gün Lloyd George, Başbakanlıktan istifasını Krala sundu ve siyasi kariyerine son verdi. Böylece, İngiltere ile Türkiye arasında yeni bir savaş başlatmak için elinden geleni yapan, taassubu ve kör edici emelleri yüzünden binlerce insanın ölümüne yol açmış bir kişi olarak tarihe geçti. Bonar Law tarafından başkanlık edilen yeni bir muhafazakar hükümet kuruldu ve bu hükümette de Curzon Dışişleri Bakanı olarak kaldı. Curzon'un şimdiki görevi parçaları bir araya getirerek krizi nihai sonucuna ulaştırmak ve iki ülke arasında mantığın gerektirdiği iyi ilişkiler tesis etmekti.

Lozan Konferansı ve Antlaşması, Saltanatın ve Halifeliğin Kaldırılması;

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurulması

Dram sona ermekteydi. Geriye sadece, ölü doğmuş olan Sevr Antlaşması'nın yerini Orta Doğu'da gerçek barışı sağlayacak bir belgenin almasına yönelik adımın atılması kalmıştı. Ancak, dört yıl boyunca devam eden olayları takip edebilecek garip olaylar çok fazla şaşırtıcı olmamalıdır. Türkiye bütün bunlardan muzaffer olarak çıkmıştır. Büyük güçlerin ve onların koruması altındaki unsurların birleşik kuvvetlerinin Türk topraklarını kendileri arasında paylaşma ve Türkleri yabancıların yönetimi altına sokma gibi gayretleri mağlup edilmiştir. En ısrarcı düşmanlarının bütün hoşnutsuzluklarına rağmen mütarekenin aşağı yukarı bütün şartları Türk milliyetçileri tarafından dikte edilmiştir. Ancak, gerektiği gibi takip eden bir barış konferansı düzenlendiğinde, burada en çok kaybedenlerin başında Türkler değil, İngiltere gelmiştir.

Mudanya Konferansı'nın başarılı bir sonuca ulaşmış olmasına rağmen, Mustafa Kemal ve İsmet Bey yapılacak olan konferansın kendi şehirlerinden birinde, mesela İstanbul'da, ya da eğer bu İtilâf Devletleri için çok aşağılayıcı bulunursa en azından İzmir'de yapılmasında ısrar ediyorlardı. Öte yandan, İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon'a göre, bu toplantı için bir Avrupa şehri, belki Londra ya da Paris ve şayet tarafsız bir yer tercih edilmekte idiyse, o zaman pek çok konferansın yapıldığı İsviçre'nin Cenevre şehri veya son olarak Lozan tercih edilmeliydi. Curzon'un bir İsviçre şehri seçmesi pratik sebeplere dayanmaktaydı. Burası kendisinin Londra'daki ofisine sadece bir günlük tren yolculuğu mesafesinde idi. Hiçbir zorlukla karşılaşmadan Londra'ya gidip gelebilirdi. Çözülmesi gereken daha pek çok diğer dış ilişkiler sorunu vardı ve o her zaman bunların hepsinin üstünde olmaya kararlıydı. Aynı düşüncelerin Türk heyetini kendi ofislerinden dört ya da beş günlük bir uzaklıkta bıraktığının bir önemi yoktu. Bu tür rahatsızlıklar, şayet Türkler kabul ediyorsa, başka kimin umurunda olabilirdi ki. Neticede, Curzon defalarca değişik Türk liderlerine atfettiği gibi bazı "Türk haydut"larına değil, Majesteleri Krala hizmet etmekteydi. Curzon'un bu şehirlerdeki ısrarını etkileyen daha pratik bir başka unsur da, Lozan'da İngiliz istihbaratının kurmuş olduğu tesisler sayesinde Curzon'un İsmet Bey ile Mustafa Kemal arasında gönderilen Türk telgraflarının hepsini ele geçirme ve okuma şansı olmasıydı ve sayesinde Türkiye'de böyle bir şansı yoktu.

İkinci olarak, kimler davet edilecekti? Curzon hâlâ, başarılı olduğundan şüphe duyulmayan diplomatik yeteneklerini kullanmak suretiyle yenilgiden bir zafer yaratmayı umut etmekteydi. Sevr Antlaşması'nı müzakere ederek imzalamış olan Padişah hükümeti idi. Başarısız olan anlaşmanın yeni müzakerelere bir baz olarak alınması konusundaki ısrarlarını sürdürebilmek için, kazandığı zaferlerden sonra bile Türklerin anlaşmayı geçersiz saymaları için, yine aynı hükümetin Türkleri temsil etmesi gerekmekteymiş. Eğer ki İstanbul hükümeti kendileri ile birlikte Ankara'dan da temsilciler getirmeyi tercih edecek olursa ya da Ankara kendi heyetini göndermeyi tercih ederse Curzon'un dediğine gelinmiş olurdu. Neticede, müzakereler Sevr Antlaşması temelinde ve bu konuda anlaşmaya varmış olan hükümetle olacaktı. Türkiye değil, yine İngiltere ev sahibi oldu ve İngiltere liderliği alırken Curzon, Türk halkının birleşik temsilcileri olarak hem İstanbul hem de Ankara hükümetlerine davetiyeler göndermişti.

Saltanatın Kaldırılması ve Padişahın İstanbul Hükümeti

Ancak Mustafa Kemal bunlardan hiçbirine sahip değildi. O ve çevresindeki siyasi liderler, yabancı işgalciler tarafından yok edilmeye çalışılan Türkleri savunmak için giriştikleri savaşı başarılı bir şekilde kazanmışlar ve böyle bir kaderi kabul etmiş olan İstanbul hükümetine yönelmişlerken, zaferin kazanılan nimetlerini/meyvelerini bu zafere muhalefet etmiş, onları kınamış ve işgalci güçlerle işbirliği yapmış olanlara verme teşebbüsünde bulunulmuştur. İstiklâl Harbi sırasında böyle bir adım asla atılmamış olmasına rağmen, Mustafa Kemal'in destekçilerinin çoğu Sultan'ı ve onun hükümetini yabancı işgalinden kurtarmak için savaştıklarını düşünmelerine rağmen, Mustafa Kemal'in 30 Ekim 1922 gecesi, Garp Cephesi Komutanı İsmet Bey ve Erkân-ı Harbiye Reisi Fevzi Çakmak ile yapmış olduğu toplantıda aldıkları kararla, ne daha önce ne de bu geceden sonra Büyük Millet Meclisi'nde herhangi bir tartışma konusu yapılmamasına rağmen, bir sonraki gün Büyük Millet Meclisi, İngilizlerin 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da uygulamaya koymuş olduğu sıkıyönetim ile birlikte Saltanatı da kaldırmıştır. Bir adım daha ileri atılarak, bu tarihten sonra Türkiye Devleti'nin tek hükümeti olarak ilan edilmiş olan Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan yasama faaliyeti lehine tavır alınarak, İstanbul hükümeti tarafından çıkarılan kanunlar geçersiz sayılmıştır. Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa (Okday) İstanbul'daki son İngiliz Yüksek Komiseri olan Horace Rumbold'a ne yapması gerektiğini sorunca, Rumbold buna karşı "illegal bir hükümetin gayri meşru bir hareketi" olarak reddedilmekten öte bir şey yapılmamasını salık vermiş ve bir baştan ötekine bütün ülkede duyulmuş olan kendisinin ve hükümetinin istifa etmesi yönündeki talepleri görmezden gelmesini tavsiye etmiştir. Ancak, Tevfik (Okday) Paşa durumun vahametini Rumbold'un anladığından çok daha iyi anlamıştı. 4 Kasım günü istifa etti. Hükümeti dağıtıldı. Eski hükümetin bakanlıkları Ankara'daki muadillerinin İstanbul'daki şubeleri olmaktan başka bir şey değillerdi artık. Osmanlı İmparatorluğu son derece ani ve oldukça vahşi ve ağıt yakılmayan bir sonla noktalandı. Tuhaf bir şekilde, Büyük Millet Meclisi Saltanat ile Halifeliği ayırdığı için, Sultan VI. Mehmet Vahdettin tahtta kalmış ve sadece bu noktada hâlâ bir Müslüman devleti olduğunu ilan etmiş olan Türkiye'de değil, tüm dünyadaki bütün Müslümanların manevi lideri olarak halife unvanını taşımaya devam etmiştir.

Ancak Halife Vahdettin son derece kızgındı. Bundan birkaç ay öncesinden itibaren Harrington'a bir çok kez başvurarak kendisinin ve ailesinin korunmasını istemiş, Türk milliyetçilerinin orduları İstanbul'u teslim alması durumunda gerekirse ailesinin İstanbul'dan Avrupa'daki bir güvenli yere taşınmasını talep etmiştir. İngilizler başlangıçta bu fikri reddetmelerine rağmen, nihayet Çanak krizi sırasında, Harrington böyle bir adım atma konusunda fikir birliğine varmıştır. Ancak o an için Halife Vahdettin görevi başındaydı ve her Cuma Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarak İstanbul'un Selâtin camilerinden birinde namaz kılmaktaydı. Bu merasim, bu tür sebepler dışında sarayından çıkmayan Sultan II. Abdulhamit yönetiminden kalma bir görev haline gelmişti. Ancak, Refet (Bele)'nin İstanbul'a ulaşmasından kısa bir süre sonra, yani 10 Eylül'de, Dahiliye Nâzırı ve daha sonra da Peyam gazetesinin baş yazarı olarak Mustafa Kemal'i ve bütün Türk millî hareketini eleştiren en sert yazıları yazmış olan Ali Kemal evinden zorla alınarak, İzmir valisi Nurettin Paşa'nın adamları tarafından öldürülmüştür. 22 Eylül'de ise Vahdettin'in kukla Sadrazamı Damat Ferit Paşa sadece bir gece önce Paris'ten dönüş yapmış olmasına rağmen, adeta olacakların bir habercisi olarak, aniden bütün ailesi ile birlikte İstanbul'u terk etmiştir. Son olarak, 16/17 Kasım gecesi, Vahdettin zamanın geldiğine karar verdi. Harrington İngiliz askerlerinden oluşan bir küçük birlik eşliğinde, dört yıl sonra sürgünde öleceği Malta'ya gitmek üzere, bütün ailesi ve hizmetçileri ile birlikte beklemekte olan bir İngiliz gemisine binmiştir. Büyük Millet Meclisi Vahdettin'in İstanbul'dan ayrılışını olumlu bir gelişme olarak karşılamıştır. Halifeliğin Vahdettin tarafından terk edilmesi ile boşaldığı ilan edilmiştir. 20 Ekim günü ise yerine, son derece mümtaz bir ressam olan ve pek çok kez Türk mukavemetine yönelik desteğini açıklamış olan Veliaht II. Abdülmecid seçilmiştir.

Aslında bu, Allah'ın temsilcisi olduğu varsayılan bir kişinin din dışı bir parlamento tarafından seçilmesini içeren ilginç bir vakadır. Ancak, bu düzenleme çok uzun bir süre devam etmedi, çünkü Abdülmecid'in karşı çıkmalarına rağmen, o kısa sürede Ankara'nın laik önlemlerine ve uygulamalarına karşı çıkan pek çok kesimin odaklandığı bir merkez haline gelmiş ve bu durum 3 Mart 1924 tarihinde bir taraftan Halifeliğin ilgasına yol açarken, öte yandan onun Avrupa'ya sürgüne yollanmasına sebep olmuştur.

Lozan Konferansı

Lozan Konferansı'nın tarihi yaklaşınca, Mustafa Kemal Türkiye'yi temsil eden tek hükümet durumundaki Ankara hükümetini kimin teslim etmesi gerektiğine karar verme mecburiyeti ile karşı karşıya kaldı. Diğer heyetler Dışişleri Bakanlığı görevlilerinden olduğu için kendisi gidemezdi. Mevcut Türk Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) kabiliyetli bir diplomattı. Selefi Bekir Sami (Kunduk) Üçüncü Londra Konferansı'nda yaptığı müzakereler neticesinde Fransa ve İtalya ile yaptığı antlaşmalarda başarısız olurken, O sadece bir İktisat Vekili olmasına rağmen Sovyetlerle Moskova Antlaşması'nı son derece başarılı bir şekilde müzakere etmişti. Son derece kabiliyetli bir kişilik olmasına rağmen, aynı zamanda da başına buyruk birisiydi ve Lozan müzakereleri sırasında Mustafa Kemal'in uzaktan yapacağı dikteleri kabul etmesi zor görünüyordu.

Bu yüzden onun yerine Mustafa Kemal güvendiği asker arkadaşı Miralay İsmet (İnönü)'yü göndermeye karar verdi. Bu kararı duyan Yusuf Kemal derhal istifa edince, bu Mustafa Kemal'in İsmet İnönü'ye diğer delegelere benzer bir konum ve pozisyon sağlamasına vesile oldu. Ancak, önde gelen diplomatlarına şövalyelik unvanı verme şeklindeki İngiliz politikası Curzon'un toplantılara ev sahipliği yapmasına yardımcı oldu.

Aslında Curzon, Lozan'ı konferans yeri olarak seçmek suretiyle başlattığı ve daha sonra hem İstanbul hem de Ankara hükümetlerini davet ederek sürdürdüğü (ki bu olasılık Mustafa Kemal'in İstanbul hükümetine son vermesiyle ortadan kalkmıştı) gayretlerine devam etti. Curzon'un bu çabaları aslında oldukça da başarılıydı. İsmet İnönü ve meşhur doktor Rıza Nur, hukuk uzmanı Münir (Ertegün) ve ekonomi danışmanı Celal Bey (Bayar) dahil olmak üzere Türk delegasyonu, 9 Kasım günü büyük bir milliyetçi destekçi grubunun destek ve sevgi gösterileri eşliğinde, Curzon'un konferansın başlaması için öngördüğü tarihte orada olmak üzere, yani üç gün sonra Paris'e varma beklentisi ile İstanbul'da Şark (Orient) Ekspresi'ne bindiler. Türk heyeti yoldayken, Curzon aniden konferansın açılış tarihini, 21 Kasım olacak şekilde, bir hafta erteledi. Görünüşte o ve İngiliz heyetinin diğer üyeleri, sonuçta Başbakan olarak Lloyd George'un görevinden uzaklaştırılması ve yerine daha az savaş taraftarı ve daha az mutaassıp olan Andrew Bonar-Law'ın gelmesi neticesini verecek olan seçimlere katılacaklardı. Bu konuda, halihazırda Paris'te olan Türk temsilcilerine son dakikaya kadar herhangi bir bilgi verilmemişti. Curzon, seçimlere katılmasının yanı sıra, bu ertelemeyi Fransız ve İtalyan heyetlerini bir araya getirerek konferansın, komisyonların, gündemin ve kararların kontrolünü ellerinde tutmak için daha ileri bir düzenleme yapmaya çalışmıştır. Böylece her ne zaman bir anlaşmazlık baş gösterse bunlar bir blok halinde oy kullanacak ve her seferinde Türkleri mağlup edeceklerdi. Türk heyeti ayın 9'unda Paris'e ulaştığında ve erteleme konusunda kendilerine bilgi verildiğinde, durumdan faydalanmaya gayret etmişler ve Ankara Antlaşması'nı müteakip pek çok kez kendisinin bir dost olduğunu vurgulamış olan Fransız Başbakanı Poincare ile bir görüşme yapmışlardır. Poincare konferans sırasında Fransızların kendilerini destekleyeceğine dair İsmet Bey'e güvence verirken, Curzon ile daha önceden yapmış olduğu düzenlemeler konusuna değinmekten özenle kaçınmıştır.

Konferans, büyük bir törenle nihayet 20 Kasım günü açıldığında, Curzon'un ileri derecede yaptığı hazırlıklar derhal meyvesini vermeye başladı. Bütün konferansın yanı sıra toprak ayarlamalarının kararlaştırılacağı konferansın en önemli alt komisyonunun da başkanı olarak seçildi.

Fransız delege Barrere mali ve ekonomik sorunlar konusunda çalışacak olan önemli bir komisyonun başkanlığına seçildi, İtalyan delege Garroni ise, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki yabancılar ve azınlıklar konusundaki komisyonun başkanlığına getirildi. İsmet Bey ve arkadaşları ise, kendilerini büyük güçlerin küçük lütufları için yalvaran kişiler olarak gören Curzon'un planladığı gibi herhangi bir başkanlığa seçilemediler. Curzon planlarını uygulamak üzere harekete geçti. Konferansın açılış oturumunda yaptığı konuşmasında, tekrar tekrar müzakerelere baz olarak Sevr Antlaşması'nın takip edilmesinden bahsetti ve Türklerin istekleriyle uyumlu hale getirmek üzere bunlar üzerinde sadece çok küçük değişiklikler yapılabileceği üzerinde durdu. Türklerin bu antlaşmayı son derece başarılı bir şekilde devre dışı bıraktığı gerçeğini ise tamamen görmezden geldi. Curzon'u müteakip bir konuşma yapan İsmet İnönü, hükümetinin sadece Misak-ı Milli temelinde müzakerelerde bulunma kararlılığını vurgulayınca, bir çok Türk önerisi karşında ne tür bir histeriye kapıldığını gösterir bir şekilde Curzon, zorbalığını adeta ilan etti ve İsmet İnönü'yü normal diplomatik prosedürleri kesmek ve bozmak gerekçesiyle kınadı ve onun zorla başkasının sırasını almayı talep etmeye yaklaştığını söyledi.

Konferansın ilerleyen saatlerinde Curzon ve onun Fransız ve İtalyan meslektaşları Sevr Antlaşması'nın ana noktaları konusunda ısrarlarını sürdürmeye devam ettiler. Buna göre, kapitülasyonlar korunmalıydı; Türkiye'de yaşamakta olan yabancı vatandaşlar ve tebaa ve bunların yanında gayri müslim azınlıklar sadece kanun yolu ile değil tabancı polis hatta askerler marifetiyle korunmalıydı. Millî Kurtuluş Savaşı'nın bir neticesi olarak ortaya çıkmış olan Türk devleti, Osmanlı hükümeti tarafından yüzyıllar boyunca yapılmış olan tüm borçların ödenmesi sorumluluğunu kabul etmeliydi. Osmanlı İmparatorluğu'nun daha önceden birer bölgesi olan diğer ülkeler gibi Yunanistan da, yüzyıllar boyu süren Osmanlı yönetimi sırasında "ülkelerine" verilen zararlar karşılığında Türkiye'den milyonlarca frank tazminat alma hakkına sahip olmuştur. "Boğazların Serbestisi" sadece uluslararası bir yönetim tarafından güvence altına alınabilirdi ve bu güvence de sadece boğaz sularını kapsamakla kalmayıp başkent İstanbul'un kendisini de kapsamaktaydı.

Bu iddiaya, Türk millî hareketinin başkenti Ankara'ya taşınmasıyla, istemeyerek de olsa kısmen bir destek verilmiş oldu. Türkiye'nin güney kıyılarındaki Ege adaları İtalya ve Yunanistan arasında paylaşılacaktı ve Türkiye Ege denizinin herhangi bir parçası üzerinde herhangi bir hakka sahip olmayacaktı. Türk ordusu, jandarması ve polisinin sayısı, Hıristiyanları katletmelerinin önüne geçebilmek amacıyla son derece sınırlı tutulacak ve bütün bunlar büyük bir yabancı ordu ve polis gücünün varlığı ile güvence altına alınacaktı. Daha sonra Hatay olarak adlandırılan İskenderun ve Antakya, Ankara Antlaşması ile Suriye'ye verilmişti, ancak muhtar bir yönetim altında bu bölgenin Türk sakinleri de koruma altına alınmıştı. Buna rağmen daha sonra tamamen Suriye kontrolüne geçmek zorunda bırakılmak istenmekte ve buradaki Türk vatandaşlarının korumasını da Fransız Manda yönetimi üstlenmekteydi. Curzon, bu bölgenin Arap nüfusu ile aralarında büyük etnik ve coğrafik farklılıklar olmasına rağmen özellikle Musul ve Kerkük'ün petrol ve tahıl rezervleriyle birlikte Irak'taki İngiliz Mandası'nın bir parçası olarak bırakılmasında ısrar etmekteydi.

İsmet (İnönü) ve Türk heyetinin diğer üyeleri konumlarını muhafaza etmeyi sürdürerek, Türk bağımsızlığının tanınmasını ve Misak-ı Milli'nin masuniyetinin/dokunulmazlığının kabul edilmesi gerektiğini savundular. Türk devleti toprakları üzerinde yaşayan yabancılar kadar Türk azınlıklar da, bu tür insanların konferansta temsil edilen diğer ülkelerde sahip oldukları haklar ölçüsünde Türk hukuku ve anayasasının koruması altında olacaktır, ancak yabancı güçlerin varlığı ile Türk egemenliği ihlal edilemez. Kapitülasyonlar kaldırılmalıdır, çünkü yabancıların ve Türkiye'de bunların koruması altında bulunanların Türk hukukunun dışında kalması artık kabul edilemez. Türk devleti, Osmanlı borçlarından sadece kendine payına düşen kısmı ödeyecekti. İmparatorluktan kopan daha pek çok devlet bulunmaktadır ve bu devletlerden her biri kendi payına düşen borcu ödemekle yükümlüdür. Başkalarına empoze edilen sınırlamaların ötesinde Türk ordusunun büyüklüğü konusunda herhangi bir sınırlama getirilemez. Türk ordusu, Yunanistan'dan gelen tehditler gibi tehditlerden devleti korumak için ve yurt içinde bütün vatandaşların güvenliğini sağlayabilmek ve diğer sebeplerden dolayı Türk ordusu olması gereken yerde olmalıdır.

Tartışmalar günlerce devam etti. Bu tür konferanslarda kaçınılmaz olarak tartışmalar hep vardır ve nihayetinde uzlaşmalara varılır. Ancak bu vakada, Curzon, özellikle İsmet ve Rıza Nur'a karşı olmak üzere, Türk heyetine karşı şahsi bir nefret geliştirdi. Türk delegeleri her ne zaman kendi görüşlerinde ısrar etse, Curzon salona hücum etmekte, aynı zamanda gözyaşları içinde, sanki pozisyonunu sürdürmekle görevli delege sadece kendisiymiş ve diğerleri için de bunlar en mantıklı ve adil bakış açılarıymış gibi düşünerek, Türkleri şamata yapmakla suçlamaktaydı. Kaçınılmaz olarak, böyle bir durumda delegeler için önemli konularda bir uzlaşıya varmak imkansızdı ve konferans uzayıp gidiyordu. Neticede, 24 Aralık'ta Yunan ordusu, kaynak göstermeden Türk ordusunun Meriç nehrini geçerek bütün Trakya'nın kontrolünü ele geçirmek üzere olduğunu iddia ederek, Batı Trakya'da yeniden organize olarak saldırıya hazır olduğunu tüm dünyaya duyurdu. Bir gün sonra, Mustafa Kemal konferansı bilgilendirmesi talimatıyla İsmet Bey'e şu talimatı verdi; Yunanistan saldırı hazırlığı içindeyken Türkiye artık daha fazla bekleyemez, aslında Türk bağımsızlığını tam olarak tanımak üzere söz konusu konferans bütün tartışma konularında bir sonuca varmazsa Doğu Trakya'daki Türk ordusu hemen taarruza geçecektir.

30 Ocak günü, Curzon kendisinden aşağı gördüğü Türk yetkililer ile fikir teatisinde bulunmayı deneyerek, kendi önerisi olan anlaşma taslağını takdim etti ve İsmet İnönü'ye "ya kabul et ya da terk et" dedi, böylece o konferansı terk edecek ve Türkler sorgusuz sualsiz onun bütün önerilerini kabul etmezse bu konferans sona erecekti. Bu noktada, Curzon'un artan kendi konumunu ön plana çıkarma eğilimi ve önerilerinin kabul edilerek desteklenmesi konusundaki ısrarından rahatsız olan İtalyan ve Fransız delegeler konferansın devam etmesini sağlamak için bir uzlaşı noktası bulmaya gayret ettiler. Hem Curzon, hem de İsmet Bey, bu yüzden, 1923 Şubat'ın ilk haftasında Lozan'ı terk ettiler. Böylece Lozan Konferansı 7 Şubat günü, Yunan hükümetinin sevinç gösterileri arasında son buldu. Yunanlılar konferansın son bulmasına Yunanistan'da yaşayan bütün Türklerin mal varlıklarına el koyarak tepki gösterdiler. Yunanlılar güya bu mallara Osmanlıların Yunanlılara verdiği zararların kısmen tazmini için el koymaktaydı. David Lloyd George, kendisi ve Londra'daki mali destekçilerinin rüyalarının gerçek olması umuduyla, ki hâlâ başarılabilirdi, konferansın son bulmasına sevindi.

İsmet Bey önce İstanbul'a oradan da Ankara'ya döndü. O iki ay önce ülkeden ayrıldığında muhatap olduğu aynı sıcaklıkla karşılanmadı. Büyük Millet Meclisi'nin hem içinde hem de dışında, Batı Trakya, Musul ve diğer yerlerdeki Türk çıkarlarına cevap vermekte başarısız olduğundan açıkça şikayetçi olan grupların saldırılarına maruz kaldı. Ancak, Hem Mustafa Kemal, hem de İsmet İnönü daha çok geleceğe bakmaktaydı. Bu iki lider kazandıkları Türkiye'nin tamamen bir harabeye döndüğünü ve büyük çoğunluğu Türk topraklarında cereyan eden ve yıllarca süren savaşlar tarafından altyapının tamamen yerle bir olduğunu gördüler. İşgalcileri ülke dışına atan Türk Millî Ordusu çok yorgundu ve Büyük Taarruz için toplanan silahların ve erzakın hemen hemen tamamı kullanılmıştı. İzmir ele geçirilmiş, Çanak Krizi patlak vermiş ve sönmüş, Doğu Trakya ele geçirilmiş olsa bile Türk ordusunun önemli bir kısmı hem mali sebeplerden, hem de orduyu oluşturan kişilerin çiftçiler ve sanayi işçisi olarak yeniden kendi işlerinin başlarına geçmelerini sağlamak üzere dağıtıldı. Türkiye saldırıya geçme yönünde yaptığı tehditleri hayata geçirecek durumda değildi. Aslında kazanmış oldukları her şeyi, şayet Lloyd George ve Churchill'in vaat etmeyi sürdürdüğü İngiliz desteğini bir kez daha alabilirlerse, ordusunu yeniden kuran Yunanlılara verme ihtimali de vardı.

İsmet Bey'in karşılıklı yakınmalarla Ankara'ya dönmesinin hemen akabinde, 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir İktisat Kongresi açıldı. Buradaki konuşmalar yeni Türkiye'nin ekonomisinin bütün boyutlarıyla yeniden inşası üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Ancak bunlardan hiçbiri İstiklâl Harbi bir neticeye vardırılamadan ve dış dünya ile normal ekonomik ve siyasi ilişkiler içine girilmeden gerçekleştirilemezdi. Kıştan bahara geçilirken, Ankara hükümeti yeniden inşa ve yabancı sermayenin yatırımları için teşvike başladı, ancak bu teşvikler hiçbir şekilde kapitülasyonların geçmişte olduğu tarzda millî egemenliğe hiçbir sınırlama getirmemesine azami özen gösterilmekteydi. Lozan'da Türklerle müzakerelerde bulunan güçlerden hiçbiri müzakereleri devam eden Osmanlı borçları ve diğer mülahazalar bir çözüme ulaşmadıkça bu tür yatırımlara müsaade etmeye istekli değildi. Bundan dolayı Türkiye'deki temsilcileri kendileri, işleri ve kârlarına yeterli bir koruma sağlamak zorunda kalacaklardı. Misyonerlik ve okullar dışında kapitülasyonlardan herhangi bir avantaj sağlamamış olan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlılarla savaşmamış olan tek bir ülke, Amerika Birleşik Devletleri, barışın sağlanmasını beklemeden yatırım yapmaya isteklilik göstermekteydi. Amerikan Yüksek Komiseri olarak İstanbul'a geldiği ilk andan itibaren Amiral Mark Bristol bu tür bir gayreti teşvik etmiştir. Bunun sebeplerinden bir kısmını onun müttefik işgalini çok sert bir şekilde kınaması oluşturur. Ayrıca Amiral Bristol, Türklere menfur muamelelerde bulundukları şartların, savaş sonrası dünyasında normal ekonomik ve siyasi ilişkileri son derece zora sokacağını anlamıştı. Şimdi ise gayretleri meyvesini hemen vermekteydi, Büyük Millet Meclisi Amerikan çıkarlarını temsil eden ve Standart Petrol Şirketi'nin liderliğini yaptığı Chester İmtiyazı'nı kabul etti. Standart Petrol Şirketi'nin sadece petrol alanında değil, daha önceleri kapitülasyon rejimi altında İngiliz ve Fransız şirketlerinin elinde bulunan Anadolu'daki çok zengin Türk mineral kaynaklarının diğer kısımlarında da çalışmalar yapmasına müsaade edildi. Tıpkı ekonomik ve mali mülahazaların Ankara hükümetini Lozan'da anlaşmaya varmaya doğru bazı düzenlemeler yapmaya itmesi gibi, Türkiye'nin Chester İmtiyazı ile verdiği ödül büyük güçleri Türkiye'nin başka fırsatlar da sunabildiği konusunda uyandırdı. Ayrıca, bu olanaklardan sadece ABD değil, Ruslar da yararlanmaya başlayabilir ve şayet kendileri barışı sağlamak üzere yeterli tavizlerde bulunmazlarsa bu topraklardaki yerlerini ABD ve Rusya'ya kaptırabilirlerdi.

Ankara'daki Bakanlar Konseyi, müdahil olan diğer taraflara da dağıtılmış olan bir uzlaşı önerisini onayladı ve bu 23 Nisan 1923 tarihinde Lozan'da konferansın yeniden başlaması için yeterli bir delil oldu. Türkiye daha önceden olduğu gibi yine İsmet Bey ve daha önce kendisiyle birlikte olan aynı delegeler tarafından temsil edilirken, İngilizler Lord Curzon'un yerine daha uzlaşmacı olan Rumbold ve yıllarca İstanbul'daki İngiliz Elçiliği'nde baş tercümanlık yapmış olan ve dolayısıyla Türkleri ve Türkiye'yi çok iyi tanıyan Andrew Ryan'ı atamıştır. Bütün bunlar müzakere ve uzlaşma sürecini küstah ve müteassıp Lord Curzon dönemindeki oturumlara nazaran daha da kolaylaştırmıştır. Sonuç olarak müzakereler çok hızlı ilerlemiştir.

Pek çok tartışma noktası çok hızlı bir şekilde uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Batı Trakya ile Doğu Trakya arasındaki sınır meselesi İsmet Bey'in sınırın nehrin en derin noktasından (thalweg) çizilmesi önerisi kabul edilerek çözümlenmiştir. Batı Trakya Yunanistan'da kalmıştır, ancak bölgedeki Türk azınlığın haklarına ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi ve bunlara tam bir hayat ve özgürlük, etnik ve dini orijinlerine bakılmaksızın devlet okullarına ve iş yerlerine alınma, tam bir dini ibadet özgürlüğü ile seyahat özgürlüğü, Türkçe kullanma hakkı istenmiş, Türk okulları ve dini vakıflar kadar, topluluğun kurumları da güvence altına alınmıştı. Ancak bu şartlar anlaşmanın imzalanmasının üzerinden yıllar geçmeye başlayınca Yunanistan tarafından sistematik olarak ihlal edilmiştir.

Mayıs ayının ortasında, başlangıçta konferansa herhangi bir delege göndermemiş olan Yunanistan'ın, bugün Yunanistan olarak bilinen ülke üzerinde yüzyıllar boyunca süren Osmanlı yönetimi için tazminat olarak Türkiye'den büyük miktarda bir tazminat ödemesini istemesi konferansta şaşkınlık yaratmıştır. Yunanistan burada da durmamış ve şayet talepleri yerine getirilmezse, bir kez daha, Doğu Trakya'yı işgal etme tehdidinde bulunmuştur. İsmet Paşa herhangi bir tazminatın ödenmemesinin çok ötesinde bir cevap vermiş ve başta Yunanistan olmak üzere müttefik işgali sırasında hem Anadolu'da hem de Trakya'da sebep olunan zararlara karşılık asıl Türkiye'nin tazminat alması gerektiğini söylemiştir. Barış anlaşmasını geciktirdiği için, dört gün sonra bu fikrini terk etmiş ve bunun yerine Yunanistan'dan tazminat olarak Karaağaç demiryolu merkezini istemiştir. Müttefiklerin her iki hükümete tazyikte bulunması sonucu doğrudan İsmet Paşa ile Venizelos arasında 26 Mayıs 1923 tarihinde nihai bir tazminat anlaşmasına varılmıştır. Yunanistan uzlaşmak zorunda kalmıştı. Çünkü müttefikler Karaağaç'ı Türkiye'ye vermekle tehdit etmişlerdi. Ankara'da ciddi tartışmalar yapıldıktan sonra Türkiye anlaşmaya razı olmuştu. Çünkü müttefikler Türkiye'den herhangi bir savaş tazminatı ya da işgal tazminatı istemeyeceği konusunda söz vermişti.

Musul ve Kerkük üzerindeki tartışmalar ise devam etmiştir. Türkiye coğrafi ve etnik temele dayanarak bu bölgelerin Türkiye sınırları içerisine dahil edilmesini talep ederken, İngiltere de aynı derecede bu bölgelerin Irak mandasının birer parçası olarak kalmasında ısrar etmiştir. Neticede, sadece bu konudan dolayı konferansı kilitlememek için, bu konu iki taraf arasındaki doğrudan görüşmeler bırakılmıştır. Nihayet bu konuda 1926 yılında bir anlaşmaya varılmış ve bu anlaşma ile Türkiye'ye, petrol alanlarının geliştirilmesi ve kullanılmasından sorumlu şirketlerde doğrudan pay sahibi olmaksızın, petrolden kazanılan gelirden bir pay verilmiştir.

Başlangıçtan itibaren müttefikler, değişik tartışmalar hâlâ kalmış olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı umumî borçlarının sadece kendi payına düşen kısmını ödemesi gerektiğinde fikir birliğine varmıştır. Hazine bonolarının çoğu kendi vatandaşlarında bulunan Fransa, Türklerden alınacak tazminatın sert mali şartlar içermesi konusunda başı çekerken, İngilizler barışa ulaşmak için uzlaşmaya istekliydi. Ayrıca Türkler borçlarının Fransız Frankı olarak hesaplanmasını isterken, Fransızlar kendi paralarının hızla değer kaybettiğini bildiklerinden dolayı, bu hesaplamanın uluslararası para standardı haline gelen pound sterlini ya da altın cinsinden hesaplanmasını istemiştir. Ancak, nihai olarak, bu konuda Türkler baskın çıkmıştır. Türkler, hükümetlerinin hiçbir müdahalesi olmaksızın hazine bonosu bulunan bireylerle tek tek görüşerek faizden dolayı borçlar katlanmadan bir anlaşmaya varılarak borçları ödeme kolaylığı istemiş ve bunu da elde etmiştir. Anlaşmazlıklar sürünce Fransızlar İngilizlerden, Türkler isteklerini karşılayıncaya kadar İstanbul ve Boğazları terk etmeyi reddetmesini istemişlerdir. Ancak, Fransızların bu talebini İngilizler reddetmiş ve Fransızları çoğu konuda Türklerle uzlaşmaya zorlayarak anlaşmaya vardırmaya çalışmışlardır.

Barışın önündeki en büyük engel kapitülasyonlardı. Avrupalı müttefikler bu kapitülasyonların devam etmesini sağlamaya çalışmaktaydılar. Çünkü Türkiye Amerikan çıkarlarını Chester İmtiyazı ile ödüllendirmişti. Birinci Dünya Savaşı ve Millî Kurtuluş Savaşı yıllarında büyük kargaşaya yol açan herhangi bir siyasi faaliyette bulunmayacakları güvencesiyle Rum ve Ermeni Patrikhanelerinin İstanbul'da kalması konusunda ise hızla bir anlaşmaya varılmıştır. Ancak, Türk heyeti, Birinci Dünya Savaşı başında Osmanlı hükümeti tarafından verilen kapitülasyonların tek taraflı geçersiz kılınmasının Müttefikler tarafından kabul edilmesinde ısrar etmiştir. Müttefiklerin belirli alanlarda kapitülasyonları yeniden tesis edecek anlaşmaları ikame etme yönündeki gayretleri reddedilmiştir. Neticede Müttefikler bunun yerine gelecek birkaç yıl boyunca yeni anlaşmalar müzakere etme konusunda fikir birliğine varmışlardır. Kendi vatandaşlarının müdahil olduğu davaları ele almak üzere Türkiye'deki yabancı mahkemelerin devam ettirilmesi konusundaki müttefik ısrarına karşı cevap olarak Türkler, Türkiye'de yabancı hakimlerin karar vermesine müsaade edilemeyeceğinde ısrar etmişlerdir.

Müttefikler ise aynı derecede kendi vatandaşlarının bu tür bir korumaya ihtiyaç duyduğunda ısrar etmişlerdir. Çünkü onlara göre vatandaşları Türklere ve Türklerin hukuki prosedürlerine güvenmemektedir. Bu sorun nihai barışın önünde son ve tek engel olarak kalırken, İngilizler nihai olarak herhangi bir yabancı yargıç ya da gözlemcinin Türkiye'de bulunması yerine anlaşmanın içine bir garanti konulmasını önermiştir, böylece Türkler tam yargı bağımsızlığı ve egemenlik konusundaki ısrarlarının sonucunda kazanan taraf olmuştur.

Üstesinden gelinmesi gereken son ekonomik sorunları Türkiye'deki yabancı ekonomik imtiyazlar oluşturmaktadır. Müttefikler, Osmanlı hükümeti tarafından kendi milletlerine verilmiş olan bütün imtiyazların Türkiye tarafından kabul edilmesi gerektiği konusundaki ısrarlarını sürdürmüşlerdir. Bu sırada Türkler de aynı inatçılıkla, önceki imtiyazlar her ne olursa olsun, ve her kime verilmiş olursa olsun dikkate almaksızın Büyük Millet Meclisi'nin bütün imtiyazları geçersiz kıldığı konusunda ısrar etmiştir. Chester İmtiyazı, savaş öncesinde hem Fransızlara, hem de İngilizlere verilen imtiyazların yerine ikame edilmiştir. Türkiye Chester İmtiyazı'nın devam ettirilmesinde bazı çıkarlara sahipti. Çünkü bu aynı zamanda ülkedeki iktisadî çıkar alanlarını devam ettirme yönündeki müttefik gayretlerine yönelik bir tevbihdi. Neticede, Mustafa Kemal İsmet Paşa'ya bir talimat göndererek, şayet müttefikler Chester İmtiyazı geçersiz sayılmadıkça anlaşmayı imzalamayı reddediyorlarsa, Türk heyeti konferansı terk ederek bir kez daha Ankara'ya dönmelidir, emrini vermekteydi. İngilizler bir anlaşmayı neticelendirmek konusunda endişeliydiler, Curzon'un talimatları da artık anlaşmaya ulaşılmasını talep etmekteydi. Neticede yitirilmez imtiyazlara karşılık bazı tazminatları kabul ederek ve Türk hükümetine ileride istediklerine imtiyazlar verme kapısını açık tutarak bir anlaşmaya varılabildi.

Üç ay sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde, Lozan'da iki anlaşma imzalandı. "Türkiye ile Barış Anlaşması" Rusya hariç bütün güçler tarafından imzalanmıştır. Bu anlaşma net bir şekilde büyük savaşın ve 1917 yılında Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu ile ayrı ayrı imzalanan barış anlaşmasının geride kaldığını ifade etmektedir. "Boğazlar Rejimi ile ilgili Konvansiyon" diğer imzacı ülkelerin yanı sıra Rusya tarafından da imzalanmıştır. 23 Ağustos 1923 tarihinde bu anlaşmaların Büyük Millet Meclisi'nde onaylanmasıyla birlikte, on yıldan fazla bir süredir Türk halkını perişan eden savaşlar dizisi nihayet son bulmuştur.

Müttefik güçleri 29 Ağustos'ta İstanbul'u terk etmeye başlamıştır, ancak işgal kalıntıları nihai sona bir ay sonra ulaşmıştır. 2 Kasım 1923 tarihinde son müttefik güçleri beş uzun yıl boyunca kötü yönetim ve kötü muamelelerine maruz kalan halkın coşkun kutlamaları arasında İstanbul'u terk ettiler. Türk Cumhuriyeti ordusu ise İstanbul'un Anadolu kıyılarına üç gün sonra, yani 5 Ekim'de ulaştı, bir gün sonra da Topkapı Sarayı'nın hemen alt kısmında Sarayburnu'na çıkarma yapıldı, buradan da bu eski şehrin Müslüman ve Yahudi sakinlerinin coşkun ve neşeli karşılama şenlikleri ortasında İstanbul içlerine doğru harekete geçildi. Böylece, İstiklâl Harbi tam olarak hedeflerine ulaşmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerine kurulan Türk Cumhuriyeti kendi kaderini tayin için artık serbestti.

1 M. Fahrettin Kırzıoğlu, Bütünüyle Erzurum Kongresi, C. 2, Ankara 1993 s. 251-253.

2 Vice Admiral and High Commissioner A. Calthorpe to Foreign Secretary Lord Curzon, no. 1353, 31 July 1919: FO 406/41, s. 166-169, Metin için bkz. Şimşir, BDA I, 64.

3 Çevirim Latin alfabesi ile çeviri içinde Osmanlıca verilen orijinal metne dayanmaktadır, Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: Mustafa Kemal, II, 1919-1922 (13. baskı, İstanbul, 1995), ss. 208-209 ve TBMM Zabita Ceredesi, IV. Dönem I. Cilt, s. 114-116; ayrıca çeviri için bkz. Stanford J. Shaw and Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cilt. 2.

4 Anlaşmanın İngilizce ve Fransızca metni için bakınız: J. C. Hurewitz, yayına hazırlayan, The Middle East and North Africa in World Politics: A Documentary Record. İkinci baskı. Cilt 2. British-French Supremacy, 1914-1945 (New Haven and London, Yale University Press, 1979), s. 250-253.

5 20 October 1921: Frangulis, II, 296-297.

6 Sonyel, DP II, 204, based on X. Stratigos, I Ellas en Mikra Asia (Greece in Asia Minor) (Athens, 1925), s. 294; and Ioannis Metaxas, To Prosopiko Tu Imeroloyion (Athens, 1964) III, 54.
World War I.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      2354 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın