• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/tarih_tarih



Türkiye'nin İşgali ve Millî Direniş Hareketleri / Prof. Dr. İzzet Öztoprak

Mondros Mütarekesi ve Türkiye'de İşgal Hareketleri

1918 yılı, Osmanlı İmparatorluğu için dışta ve içte kritik bir yıl olmuştur. 3 Temmuz 1918'de ölen Beşinci Sultan Mehmet Reşat, ömrünün büyük kısmını baskı altında ve bir köşeye çekilmiş olarak geçirmişti. Devlet idaresinde ciddî bir rolü olmadığı, hatta bir çok önemli olaylardan haberi bile bulunmadığı, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Fırkası'nca alınan kararlardan kendisine sunulanları onaylamış olduğu anlaşılmaktadır.1 Padişahın bu konumunu bir kusur saymamak gerekirse, Birinci Dünya Savaşı'na girmiş olmanın sorumluluğu İttihat ve Terakki'ye aittir. Çünkü, bu hususu kanıtlayan en önemli kanıt, Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası sınırlarının karşılaştırılmasıdır. Bunun bir diğer göstergesi de, Birinci Dünya Savaşı'na katılmakta birinci derecede ol oynamış olan birkaç kişinin savaşın kaybedildiğini anlar anlamaz yurt dışına kaçmış olmalarıdır.

Sultan Beşinci Mehmet Reşat'ın yerine 4 Temmuz 1918'de Mehmet Vahdettin (Altıncı Mehmet) geçti. O, ordu ve donanmaya bir hatt-ı humayun göndererek emir ve komutayı ele aldığını bildirdi.2 Yeni hükümeti Talat Paşa kurmuştu. İstanbul'da bu gelişmeler yaşanırken, devam etmekte olan savaş, Osmanlılar ile müttefikleri aleyhine dönmüş bulunuyordu. Çünkü Irak'taki İngiliz birlikleri 1918 Martı'nda Bağdat'ın yüz kilometre kuzey batısına varmış 7 Mart'ta Kerkük'ü, 11 Mart'ta Bağdat'ı ve 8 Aralık'ta da Kudüs'ü ele geçirmişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Filistin ve Suriye cephelerinde oluşturulan Yıldırım Orduları Grubu komutanlığında değişiklik yapılarak Falkenhayn'ın yerine Liman von Sanders getirilmişti.

Ancak o da buradaki İngiliz ilerleyişini durduramamıştı. İngiliz komutanı Allenby, 19 Eylül 1918'de üç koldan saldırıya geçmişti. Nablus Savaşını bu şartlar altında kaybeden Osmanlılar, Şam, Hama ve Humus gibi önemli kentleri terk ederek hızla Halep'e doğru çekildiler. Bu yenilgi üzerine Liman von Sanders, komutayı 7. Kolordu komutanı Mustafa Kemal'e bırakarak görevinden ayrılmıştı. Mustafa Kemal de kuvvetlerini Halep'in kuzeyine çekerek İskenderun'un güneyinde İngilizleri durdurabilmişti.

Öte yandan 1917 Mart'ında Rusya'da ihtilâlin başlamasıyla müttefiklerinden birini kaybeden İngiltere, hemen onu izleyen günlerde ABD'nin savaşa girmesiyle (6 Nisan) çok daha büyük bir destek kazanmıştı. Bir süre sonra Yunanistan'da başbakan olarak iş başına geçen Venizelos'un da müttefik devletlere karşı savaş ilân etmesi (26 Haziran 1917) Balkanlarda İtilaf Devletleri'nin gücünü artırmıştı. Makedonya cephesinde 14 Eylül'de harekete girişen Franchet d'Esperey komutasındaki Fransız, İngiliz ve Sırp kuvvetleri Bulgaristan'a girmişlerdi. Ülkenin işgal edileceğini gören Bulgaristan hükümeti, 26 Eylül 1918'de ateşkes isteme gereğini duymuştu. Bunun üzerine Bulgarların 30 Eylül'de Selânik'te bir mütareke imzalamaları Osmanlıları büsbütün güç duruma düşürmüştü. Çünkü, Osmanlı ülkelerinin Avusturya-Macaristan ve Almanya ile kara ulaşımı ortadan kalkmıştı. Ayrıca, İtilaf kuvvetlerinin Trakya'ya yönelmeleri yüzünden İstanbul yeniden tehlike bölgesi içine girmişti. Kısacası, Kafkasya bölgesindeki Osmanlı başarısına karşın düşmanlar güneyde Anadolu kapılarına dayanmışlar, kuzey batıda da İstanbul'a yönelmişlerdi. Ayrıca, Almanlar 4 Ekim'de, Avusturyalılar ise 5 Ekim'de ABD'ye başvurarak barış istemişlerdi. İşte bu gelişmeler nedeniyle Talat Paşa hükümeti, kan dökülmesine son verilmek üzere, Birinci Dünya Savaşı boyunca Birleşik Amerika'da Türk haklarını korumayı kabul etmiş olan İspanya hükümetine, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un 8 Ocak 1918'de Kongre'ye sunduğu on dört maddelik barış programı ve 27 Eylül 1918'de verdiği demeçte ortaya koyduğu ilkeler içinde müzakerelere girişmeye istekli olduğunu bildirdi. Arkasından Amerika Cumhurbaşkanı katında, barışın yeniden kurulması ve mütarekenin imzalanması işine aracılık etmesini bu hükümetten rica etti.3 Fakat bu yolda girişilen bütün teşebbüsler bir sonuç vermedi.

Bu arada Padişah Vahidettin'in yeni hükümeti kurmakla görevlendirdiği Tevfik Paşa bunu başaramamış ve sadaret mührü bu kez Ahmet İzzet Paşa'ya verilmişti. Ahmet İzzet Paşa, bir an önce savaşa son verebilmek için Büyükada'da tutsak bulunan General Townshend'i İngiliz Akdeniz Filosu Komutanlığına göndermişti. Ayrıca, İsviçre'deki Osmanlı Ataşemiliteri Albay Halil, Fransızlarla ilişki kurmakla görevlendirilmiş ve Ermeni Hahambaşı Naum Fransa'ya yollanmıştı. Hatta bir Fransız bankası müdürünün General Franchet d'Esperey'e Osmanlı hükümetinin barış istediğini bildirmek amacıyla Selânik'e gitmesi faydalı görülmüştü.4 hükümetin bu girişimlerine paralel olarak, İzmir valisi Rahmi Bey de, Osmanlı yurttaşı bir Rum'u İngiliz yetkilileri ile ilişki kurması için Atina'ya göndermişti.5 Nihayet beklenen cevap İngiliz Akdeniz Filosu komutanı Amiral Calthorpe'tan gelmişti. O, 23 Ekim'de Ahmet İzzet Paşa'ya gönderdiği telgrafta, İtilaf Devletleri adına mütareke imzalamakla kendisinin görevlendirildiğini belirtiyor ve Osmanlı temsilcilerinin Limni adasındaki Mondros limanına gönderilmesini istiyordu. Calthorpe'un çağrısını alan Ahmet İzzet Paşa, mütareke görüşmelerine kolordu komutanı Nurettin Paşa başkanlığında Kurmay Yarbay Sadullah ve dış İşleri müsteşarı Reşat Hikmet'ten oluşan bir heyet göndermek istemişti. Fakat Padişah Vahdettin heyet başkanlığının eniştesi Ferit Paşa'ya verilmesi için ısrar etmişti. Fakat Damat Ferit Mondros'ta sonuç alamazsa Londra'ya geçip imparatorluğu ittihatçıların düşürdüğü felaketten kurtaracağı yolunda aşırı demeçler verince İzzet Paşa kabinesi onun gönderilmesine kesinlikle karşı çıkmış, hatta hükümetin görevden çekilebileceği bile söz konusu olmuştu.

Bunun üzerine Vahidettin, geri adım atarak Rauf Orbay'ın Mondros'a gönderilmesini kabul etmişti. Osmanlı heyeti, Rauf Orbay, Reşat Hikmet ve Yarbay Sadullah'tan oluşturuldu. Sekreter olarak dış işleri görevlilerinden Ali Türkgeldi atanmıştı. Osmanlı delegelerine aşağıdaki direktifler verilmişti:

1 Silâh bırakışması sözleşmesi imzalandığı gün, cephelerde saldırı duracaktı.
2 Ülke içinde ve karasularında güvenlik ve düzenin korunması görev ve sorumluluğu Osmanlı hükümetine ait olacaktır. hükümetin işlerine her ne biçimde olursa olsun karışılmayacaktır.
3 Millî onuru kırıcı nitelikteki her türlü istek reddolunacaktır.
4 Boğazlar, Yunan savaş gemileri dışında öteki devletlerin ticaret ve savaş gemilerine açık tutulacaktır. Boğaz istihkamları Osmanlı kuvvetleri elinde bulunacaktı. Fakat bu teklif kabul edilmezse, kontrolör olarak belli bir sayıda İngiliz subayının Boğazlarda bulunmasına izin verilecekti.
5 Osmanlı ordusundaki asker sayısı, iç güvenliği sağlayacak düzeye indirilecektir. Yabancı subay ve erler de ülkelerine gönderilecektir.
6 Almanya, bundan böyle Osmanlı hükümetine kredi vermeyeceği için İtilaf kuvvetlerinden Türkiye'ye para yardımı sağlanmaya çalışılacaktır.6

Mondros Mütarekesi görüşmelerine 27 Ekim 1918 günü başlanmış, toplantılar beş oturum sürmüştür. Agamemnon zırhlısında başlayan görüşmelerde Calthorpe, önceden hazırlanmış olan taslağı Rauf Orbay'a vererek müzakerelerin bu metin üzerinde yapılması gerektiğini bildirmişti. Bu tutum, Osmanlı delegeleri için sürpriz olmuştu. Calthorpe'un sık sık yinelediği husus, madde ve hükümlerden çoğu üzerinde hiçbir değişikliğin yapılamayacağı idi.

Ayrıca, Osmanlı delegelerine göre İngilizler savaşa devam ederek İstanbul'a girerlerse o zaman ileri sürecekleri koşullar "bağımsızlık ve varlığımızla bağdaşamayacak kadar ağır olabilirdi."7 Önerilen koşulları çok ağır bulan Orbay, kesin kararı hükümete bırakmakla birlikte, çıkar yolu kendisinin güvendiği İngilizleri fazla gücendirmeden metnin imzalanmasında buluyordu. 29

Ekim'de İstanbul'dan Osmanlı delegelerine gönderilen talimatta şunlar yer almıştı: İstihkamların işgalinde İtalyan ve özellikle Yunan askerlerinin bulundurulmaması, işgaller sırasında İngiliz ve Fransızlarla birlikte Türk askerlerinin de bulunması, İstanbul'un mütarekenin 7. maddesi dışında bırakılması, Toros tünellerinin işgal edilmemesi, 6 doğu vilayetine ilişkin maddenin gizli tutulmasının sağlanması.8 Calthorpe, Osmanlı tekliflerini pek de önemli olmayan değişikliklerle kabul etmiş, kimi önerilere de, "mütarekeye siyasal hükümler konulamayacağı" gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Metne son biçim verilince Calthorpe, mütarekenin o gün saat 21: 00'e kadar imzalanması ya da reddedilmesi gerektiğini söylemiş, bu durumda Orbay, İstanbul'dan kesin talimat istemiş ise de, verilen sürede hükümetin kararı öğrenilememişti. Oysa, Ahmet İzzet Paşa Mebuslar ve Ayan meclislerinin gizli toplantılarında açıklamalarda bulunmuş, üyelerin kanaati mütareke koşullarının çok ağır olduğu noktasında toplanmıştı. Ancak, hükümete de mütarekenin imzalanması için yetki verilmişti. Türk heyeti 30 Ekim 1918'de mütarekeyi imzalamış, heyet 1 Ekim'de İzmir'e ulaştığında hükümetin mütareke metninin imzalanmasına ilişkin telgrafını almıştı.

Mondros Mütarekesi silâhları bırakmanın ötesinde siyasal nitelikli maddeleri de içeriyordu. Mondros Mütarekesi 25 madde olarak düzenlenmişti. Çok bilinçli olarak, Osmanlı ordusunun terhis edilmesi ve silâhların toplanması dışında, değişik neden ya da gerekçelerle İstanbul'un ve ülkenin herhangi bir noktasının işgalini, haberleşme ile ulaşımın denetlenmesini sağlayacak maddelere yer verilmişti. Dikkati çeken özelliklerden biri de, Kilikya, Mezopotamya gibi sınırları belli olmayan eski coğrafya adları ya da Boğazlar bölgesi gibi alanı genişletilebilecek yöre adları kullanılması idi. Bu da İngiliz diplomasisinin Türkleri ilk aşamada kuşkulandırmamak için başvurduğu bir yöntemdi.9

Mondros Mütarekesi10 hükümlerine göre Kafkaslardaki Osmanlı kuvvetleri savaş öncesindeki sınır gerisine çekilecekti (madde 12). İtilaf kuvvetleri Batum'u ve Bakü'yü işgal edebileceklerdi (madde 15).Osmanlı hükümeti, bağlaşıklarıyla ilgili her türlü ilişkiyi kesecekti (madde23). Suriye, Irak, Hicaz, Yemen, Asir ve Trablusgarp ile Bingazi'deki Osmanlı kuvvetleri ya da subayları en yakın İtilaf komutanlığına teslim olacaklardı (madde 16-18). Çanakkale ve Karadeniz Boğazları açılacak ve buralardaki istihkamlar İtilaf devletlerince işgal edilecekti (madde 1). Asıl önemli olanı Ermeni vilayetleri diye anılan 6 doğu ilinde (Erzurum,Van, Bitlis, Elaziz, Sivas ve Diyarbekir) karışıklık çıkacak olursa İtilaf devletleri buraları işgal hakkını saklı tutacaktı (madde 24). 24. maddenin Türkçe çevirisinde bu altı il için "vilayet-i sitte" deyimi kullanılmış ise de imzalanan metinde Ermeni vilayetleri denilmiştir. 7. maddeye göre, itilaf devletleri güvenliklerini tehdit edici bir durum karşısında herhangi bir stratejik noktayı işgal hakkına sahip olabilecekleri gibi, 10. maddeye göre de Toros tünellerini de işgal edebileceklerdi. Yine İtilaf devletleri bütün demiryolları ile (madde 15) telsiz, telgraf ve kabloları da denetleyebilecekti (madde 12). Bütün bu maddeler, İtilaf devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamanın yanı sıra Anadolu'yu da baştan başa işgal etmek kararında olduklarını gösteriyordu.11

Öte yandan Calthorpe'un Rauf Bey'e verdiği kendi imzasını taşıyan bir belgede İstanbul ve Çanakkale Boğazları istihkamlarının yalnızca İngiliz ve Fransız askerleri tarafından işgalini İngiliz hükümetinin kabul ettiği, işgal kuvvetleri yanında Türk kuvvetlerinin bulunmasını hükümetine duyurduğu, İstanbul ve İzmir'e Yunan askeri sokulmaması konusundaki Türk dileğini destekleyerek hükümetine bildirdiği yazılı idi.12

Mütarekeyi imzalayan Rauf Orbay, İstanbul'a döndüğünde gazetelere verdiği demeçte şunları söylüyordu:

"Müzakereler sırasında İngilizler çok açık kalpli ve samimî hareket ettiler. Bu mütareke ile devletimizin istiklali, saltanatımızın hukuku tamamıyla kurtarılmıştır... İstanbul'a tek bir düşman askeri çıkmayacak, Adana işgal edilmeyecektir". 13

Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, mütarekeyi olumlu bularak, metnin Mebuslar Meclisinde oy birliği ile onaylanmasını sağlamış, 2 Kasım tarihli genelgesinde ise, Mondros hükümlerinin İtilaf devletlerinin yenilenlere dikte ettirdikleri koşullara oranla hafif olduğunu açıklamıştı.14

Mustafa Kemal'in Mondros Mütarekesi hakkındaki düşüncelerine gelince: Mustafa Kemal mütarekenin imzalandığı gün olan 30 Ekim'de Yıldırım Ordu Grubu Kumandanlığına tayin edilmişti. Mustafa Kemal, Ahmet İzzet Paşa'dan (Sadrazam ve Başkomutanlık Kurmay Başkanı) mütareke hükümlerini öğrendiğinde, bu hükümler aynen uygulandığı takdirde bütün vatanın işgal ve istila edilebileceğini gerekenlere anlatmağa çalışmıştı. Bunun dışında Mustafa Kemal ile Ahmet İzzet Paşa arasında Toros tünelleri, Suriye sınırı, Kilikya deyimi ve İskenderun ile ilgili hususlarda anlaşmazlıklar çıktı. Ayrıca Ahmet İzzet Paşa hükümeti, 7 Kasım 1918'de Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu Karargahını lağvetmiştir.

İtilaf devletleri Mondros hükümlerinin yürürlüğe girmesinden hemen üç gün sonra ülkeyi bir baştan öbür başa işgal etmeye başlamışlardı. Bu yolda da ilk adımı Suriye-Irak yöresinde attılar. Mondros'ta aşılmaması gereken bir mütareke sınırı saptanmadığından İngilizler bundan yararlanarak önce Musul'u arkasından İskenderun'u işgal etmişlerdi. Aslında Musul'daki 6. Ordu komutanı Ali İhsan Sabis, İngilizlere ateşle karşılık verme yerine onları mütareke hükümlerine uymaya çağırmış ise de, İstanbul'dan aldığı direktiflere uyarak İngilizlerin 3 Kasım 1918'de Musul'u işgal etmelerini engelleyememişti. Öte yandan, Mustafa Kemal İskenderun'a asker çıkarılmasına ateşle karşı konulması emrini vermesine rağmen, İstanbul hükümeti İngilizlere karşı koymayı kendi politikasına aykırı bulduğundan, İskenderun için mütarekenin bozulamayacağı düşüncesiyle kentin İngilizlere teslimini emretmişti. İtilaf devletlerinin bu girişimleriyle, Osmanlı yönetiminin mütarekenin maddelerini olumlu olarak yorumlamalarından doğan ılımlı havayı dağıtmak istedikleri anlaşılıyordu. Çünkü İngiliz Dış İşleri Bakanı A. J. Balfour, Calthorpe'a gönderdiği talimatta, "Bu, (işgalleri kastediyor) Panislâmizm ve Panturanizm'e ve İslâmın genellikle siyasal amaçlar için sömürülmesine öldürücü bir darbe indirecektir."15

Adana ve çevresinin İngiliz ve Fransızlar tarafından işgaline gelince; yörenin ilk işgal edilen yerlerinden birisi Dörtyol ilçesi idi. Burası 11 Aralık 1918'de Fransızlarca işgal edildi. İşgal sırasında Fransızlar, dört yüz Ermeni'den oluşan bir taburdan da faydalanmıştı. Dörtyol civarındaki köylere baskınlar düzenlenerek işkence ve zulümler yapıldı. Dörtyol ve civarında İngilizler tarafından gönderilen Hint Müslümanlardan oluşturulan bir müfreze geçici olarak sükuneti sağladı. Özerli, Karakese, Çaylı, Kuzuculu köylerinde katliamlar yeniden başladı. Kuzuculu köyünden Kara Hasan'a bağlı 300-400 kişilik bir teşkilât kuruldu. Dörtyol halkı da bu ve benzeri kuvvetlere maddî ve manevî desteğini esirgemedi.16

Ordu'nun karargahtaki son birliği 15 Aralık 1918 de Adana'dan ayrılmıştı İki gün sonra İngiliz komutanı Mc. Andrew'in emrindeki Mecusî ve Müslüman Hintli askerler Mersin'e çıkarıldı. Amerikan Koleji karargâh olarak seçilmiş, istasyon binası da kontrol altına alınmıştı. İlk aşamada Hintli Müslümanlar ile Türk jandarmaları arasında dinsel bağlılık nedeniyle doğan yakınlık, Ermenilerin de bazı saldırı girişimlerini önledi. 1 Ocak 1919 tarihinden itibaren Mersin iskelesine Ermeni lejyoneri Fransızların desteğinde çıkarıldı. Fransız üniformalı Ermeni askerler ile Mersin'deki Ermeni gönüllülerinden oluşan taburlar çeşitli yerleşim yerlerine dağıtıldılar.

Mersin'in işgalinden sonra, 19 Aralık 1918'de Tarsus da büyük kısmı Ermenilerden oluşan Fransız birliklerince işgal edildi. İşgale uğrayan şehir ve kasabalarda olduğu gibi Tarsuslularda işgalle birlikte çeşitli hakaretlere ve zulümlere uğradılar. 21 Aralık akşamı, Adana, Yarbay Romieu komutasında çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu Fransız kuvvetlerince işgal edildi. Vali Nazım bey, istifa etmekle beraber, görevini vekaleten yürüttü ve işgal karşısında Müslüman halka sükunet tavsiye etmekten başka bir şey yapmamıştı. İtilaf kuvvetleri işgal ettikleri Adana vilayetinde zulümler uygularken, İstanbul hükümeti, hakların siyaset yoluyla elde edileceğini ileri sürerek, tam bir teslimiyet göstermiş, böylece düşmana cesaret vermişti. Bu tutum, yöre halkından bir kısmının Ulukışla, Konya, Kayseri, Karaman gibi şehir ve kasabalar ile Toros dağlarına sığınmışlardır.

27 Aralık 1918 tarihinde Pozantı bir itilaf müfrezesi tarafından işgal edildi. Bu işgal hareketini 3 Şubat 1919'da, Akköprü ve Çiftehan'ın mütarekeye aykırı olarak işgal edilmesi izledi. İngilizler, Adana hattı üzerindeki tren istasyonlarını ve bu arada Ceyhan'ı işgal ettiler. Bu İngiliz işgal birlikleri arasında Mecusî Hintli askerler ile az sayıda Müslüman Hintli de bulunuyordu. Bunlar, yol kavşaklarına ve tren istasyonlarına el koydular Mart 1919'da, demiryolu ile gelen Fransızlar Ceyhan'ın işgaline katılmışlardır. İngilizlerin Hintli Müslüman askerleriyle Fransızların getirdiği Müslüman askerlerin tutumu şehirdeki Ermeni baskısının artmasını bir ölçüde önlemiştir.17

Mondros Mütarekesini takiben, Osmaniye ve çevresinden göç etmiş olan Ermeniler, Osmaniye'ye geri döndüler. Bunlar Fransız işgal kuvvetlerinin desteğinde silâhlanarak, Türklere zulüm ve işkence etmeye başladılar. Bunlardan bin kişilik bir kuvvet, Osmaniye'nin yanı sıra Bahçe ve Haruniye'ye yerleştirildiler. Adana ve çevresiyle ilgili yukarıda belirtilen işgalleri takiben 1919 yılı içinde meydana gelen gelişmeler için ayrıntı bilgiyi şu eserlerde bulabiliriz. 18

İtalyan İşgalleri

İtalyanlar, Mondros Mütakeresi'nden sonra Antalya'yı işgal etmek için fırsat kollarken faaliyetlerine de devam etmişlerdir. Bakanlar Kurulu, 4 Mart 1919'da, Antalya'da bir konsolosluk ve misyoner okulu açmaya, sağlık ve arkeoloji heyetleri göndermeye karar vermişti.19 General Vittorio Elia, Dış İşleri Bakanlığı'na Rodos'tan 6 Mart'ta gönderdiği yazıda, "Antalya'da asayişin mütarekeden sonra bozulduğunu, mahallî idaricilerin halk nezdinde prestij kaybettiklerini ve Rumların da Osmanlı otoritelerini tanımadıklarını" yazmıştır.20 Oysa Antalya'da mütarekeden işgale kadar, asayişi bozacak bir olay meydana gelmemişti.21

Öte yandan Antalya Mutasarrıfı Ali Firuzan Bey, Antalya'ya çağırdığı İtalyan siyasî memuruna hükümet dairesinde bir oda tahsis etmişti. Mutasarrıfın işgalden bir gün önce Rodos'a gitmesi, Antalya ve civarının işgal edileceğini bildiğini göstermektedir.22

Şubat 1919'da Antalya Hapishanesi'nden bazı mahkumların firar etmesinden sonra, 22 Mart'ta Antalya'ya gelen Regina Elena gemisinden çıkarılan askerlerce eski İtalyan hastahanesi koruma altına alındı.23 İtalyanlar, 26 Mart'ta Antalya esnafından bazılarını limandaki kruvazöre davet ederek, kendilerine iyi muamele edildiğine dair bir kâğıt imzalattılar.24 Esnafın, ne anlama geldiğini bilmeden imzaladığı bu kâğıt, İtalyanlar tarafından şehrin işgalinde kendilerine davet yapıldığı şeklinde kullanılmıştır.25

28 Mart 1919 günü limanda bekleyen Regina Elena kruvazöründen karaya çıkan üç yüzden fazla İtalyan askeri şehri işgal etmeye başladılar.26 Albay Alessandro Ciano tarafından işgal günü Antalya halkına yayımlanan beyannamede şöyle deniyordu: "Antalya ahalisinin can ve mallarının emniyeti taht-ı tehlikededir. Son günlerde vahim asayişsizlik ile ölü ve mecruh vukua gelmiştir... Antalya ahalisi tarafından vâki olan istida üzerine İtalya devlet-i fehimesi asakir-i bahriyesinin bir kısmı düvel-i müttefike namına memurin ve zabıta ya mahalliyenin muavenetiyle asayiş-i umumiyeyi temin etmek için bugün Antalya'yı işgal ediyorlar.".27 İşgal, Müslüman halk ve Müftü Ahmed Hamdi Efendi tarafından protesto edilmiş, Ortodokslar tarafından sevinçle karşılanmıştır.28

Harbiye Nezareti işgal hakkında Antalya mutasarrıflığına iki yazı gönderdi. 29 Mart tarihli ilk yazıda, "Antalya'nın işgali hususunda endişelenecek bir durum olmadığı, nezaretin, meselenin çözümlenmesi için teşebbüste bulunduğu" belirtilirken, 31 Mart tarihli yazıda ise, "asker ihracının bir işgal olmayıp, güvenliği sağlayan mahallî güçlere yardım maksadıyla yapıldığı" iddia edilmiştir.29 Harbiye Nezareti'nin Antalya'daki durumun işgal olmadığını iddia etmesine rağmen İtalyanlar, kuvvetlerini altı yüz'e çıkararak, kentin çeşitli yerlerine çadırlı ordugah kurarak yerleştirdiler. Silâh ve mühimmat depolarını denetime aldılar ve yollarda yolcuları kontrol etmeye başladılar.30

İtalyanlar 26 Nisan 1919'da Konya'ya makineli tüfeklerle donatılmış olan beşyüz kişilik bir birliği göndermişlerdi. İşgalden hemen sonra İtalyanlar Konya'da bir telsiz-telgraf istasyonu kurmuşlardır.31 Harbiye Nezareti, Konya'daki Yıldırım Kıtaatı Müfettişliği'ne "İtalyanların şiddetle protesto edilmesini, gerek ikamet kerekse iaşe hususunda kendilerine hiçbir yardım yapılmamasını" emretmiştir.32

İstanbul'da Kont Sforza ile görüşen Mevlevî Şeyhi İkinci Abdülhalim Efendi, İtalyanlara yardımcı olmuştur. 16 Temmuz'da Dahiliye Nezareti'ne bir telgraf gönderen Çelebi, halkın İtalyan işgalinden memnun olduğunu yazmıştır. Konya'daki İtalyan birliğinin komutanı tarafından kabul edilen Mevlevî Şeyhi hakkında, Rodos'a gönderilen mektupta "Halk üzerinde büyük nüfuzu bulunan Çelebi'nin İtalyan taraftarı olduğu" iddia edilmiştir.33

11 Mayıs 1919 tarihinde Fethiye, Bodrum, Marmaris İtalyanlar tarafından işgale uğramıştır. Bunu 14 Mayıs günü Kuşadası'nın ve Selçuk istasyonunun işgali takip etmiştir. 16 Mayıs günü iki İtalyan subayının idaresinde iki yüz altmış iki kişiden oluşan birlik Afyon'a giderek istasyonu denetim altına alırken, bir subay komutasındaki elli asker de Akşehir istasyonuna yerleşti.34

İtalyanlar, Afyon ve Akşehir'i kontrolleri altına aldıkları gün, Milas'ın iskelesi olan Güllük'e de asker çıkardılar. Söke'de 17 Mayıs'ta üç subay ve iki yüz elli askerden oluşan birlik tarafından işgal edilmiştir.35 Söke'nin işgalinden birkaç gün sonra Söke halkına hitaben İtalyan komutanın yaptığı konuşmada şu cümleler yer almıştır: "Biz buraya sultanın emriyle geldik. Sizlere yardım edeceğiz, sizlere medenî şeyler öğreteceğiz".36

İtalyanların İsparta'yı işgale yeltenmeleri tepkiyle karşılanmış ve 20 Haziran 1919'da kentte bir miting düzenlenmiştir.37 İtalyan işgal tehlikesine karşı harekete geçen Uluborlu halkı da, İtalyan işgallerini protesto eden bir telgrafı 27 Haziran'da Dahiliye Nezareti'ne göndermiştir.38 Bu gibi tehlikeler veİspartalıların İtalyanlara karşı gösterdikleri kararlı tutum, İtalyanları, defalarca işgale teşebbüs etmelerine rağmen, İsparta'dan vazgeçmek zorunda bırakmıştır.39

Burdur Mutasarrıfı Vasfi Bey Burdur'u ziyaret eden İtalyan kuvvetlerinin komutanına verdiği mektupta, Burdur da asayişsizlik gibi yorumlanacak bir durum olmadığını bildirmiş ve Müslümanların dinî bayramlarını kutladıkları bu günlerde yabancı askerleri görmek istemeyeceklerini belirtmiş ise de,40 İtalyan kuvvetleri 28 Haziran da Burdur'un güneyindeki Kayapınar ve Kurne ile Bucak'a yerleştirilmiş ve aynı gün Burdur da herhangi bir direnişle karşılaşmadan İtalyanlarca işgal edilmiştir. Bu durum, Mutasarrıf Vasfi Bey ve Askere Alma Dairesi Başkanı İsmail Hakkı tarafından protesto edilmiştir.

İkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşa gönderdiği bir telgrafta "İtalyanların Burdur ve İsparta yönünde ilerlemelerine engel olunmasını" emretmiş idi.41

Yine o, Harbiye Nezareti'ne gönderdiği bir telgrafta da, "İsparta ve Burdur Bölgesinde milis teşkilâtın kurulmasına mahallî yetkililerin engel olduklarını" yazmıştı.42 Harbiye Nezareti ise verdiği cevapta: "İtalyan işgaline karşı protesto ve mitinglerin gerekli olduğunu, ancak milis teşkilâtı kurmaktan ve fiilen mukavemetten sakınılmasının uygun olacağını" yazmıştır.43

18 Nisan'da Dahiliye Nezareti'ne Muğlalılar tarafından gönderilen telgraf Antalya'nın işgalini protesto ile ilgiydi. İzmir'in Yunanlılarca işgalini de düzenlenen bir mitingle protesto ettiler44 ve Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'ni kurdular.45 Muğlalıların bu gayretlerine rağmen 23 Temmuz 1919'da kent İtalyanlar tarafından işgal edildi. İşgal askerî ve mülkî makamlarca protesto edildi.46 İtalyanlar son olarak 24 Temmuz'da altmış askerle Kaş'ı işgal ettiler. Kaş Kaymakamı Ali Rıza Bey, Antalya'daki İtalyan birliklerinin komutanına 24 Temmuz 1919'da gönderdiği bir yazıyla Andifli'ye (Kaş) asker çıkarılmasını protesto etmiştir. Bu protesto yazısında, "Asker çıkarılmasını gerektirecek herhangi bir olay meydana gelmediğini ve hükümetin de bu yönde bir emri olmadığı halde, mütareke hükümlerine aykırı olarak yapılan ihracı protesto ettiğini" bildirmiştir.47

Doğu Anadolu işgaline gelince; Kars, Ardahan ve Batum'un (Elviye-i Selase: Üç Sancak) kendi sınırları içinde kalacağını kabul eden Osmanlılar, mütarekeden önce 21 Ekim 1918'de Dokuzuncu Ordu Komutanlığı'na verdikleri emirle, Brest-Litovsk Antlaşması ile kazanılan yerler dışında, Türk ordusunca ele geçirilmiş olan yerlerin 24 Ekim'den itibaren altı ay içinde boşaltılmasını bildirmişti.48 Onun için Mondros'ta Osmanlı delegeleri Kars, Ardahan ve Batum'un "milletlerarası bir antlaşma ile" Osmanlılara bırakıldığını belirterek, Mondros Mütarekesi'nin 11 'inci maddesini, bu yerler Türklerde kalacakmış gibi düzenlemeyi başardılar. Oysa Brest-Litovsk Antlaşmasını Bolşevikler tanımadıklarını açıklamış, İtilaf Devletleri de bu antlaşmanın hükümsüz olduğunu Almanlara bile kabul ettirmişlerdi. Kaldı ki İtilaf Devletleri'nin Mondros Mütarekesi ile belirlenen koşullara riayet edecekleri şüpheli idi. Bu devletler mütarekenin imzalanmasından kısa bir süre sonra Kars, Ardahan ve Batum'un hemen boşaltılmasını istediler. Fakat Dokuzuncu Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa söz konusu kentlerin boşaltmasını ağıra alıyordu. Bu duruma İngilizler tepki gösteriyor, İstanbul hükümetini sıkıştırıyorlar, ihmal ve kötü niyetin söz konusu olduğunu ileri sürüyorlardı.49 Buna karşılık Harbiye Nezareti İngilizlerin şikayetlerini kabul etmeyerek, boşaltmanın gecikmesini doğal şartlara bağlıyordu.50 Bu yazışmalar sırasında 24 Aralık'ta Batum'a İngilizler asker çıkardı ve bir vali atadı. Böylece Batum'da Osmanlı yönetimi son buldu. Bu gelişmeyi 7 Ocak 1918'de Kars istasyonunda İngiliz generali G. F. Walker ile Yakup Şevki Paşa'nın buluşması izledi. İngiliz generalinin istekleri arasında Kars ve Ardahan'da bulunan Türk askeri için bir aylık yiyecek dışında gıda maddelerinin terk edilmesi, Kars'ın İngilizlerce işgal edilerek yönetiminin Ermeni heyetine bırakılması bulunuyordu. Gelişmeler daha çok İngiliz istekleri doğrultusunda oldu. Osmanlı ordusu bütün teçhizatıyla 1877/1878 sınırının gerisine çekilmiş, Kars, Ardahan yöresindeki top, silah ve cephanelerle yiyecek maddelerinin bir kısmı nakledilebilmiş, boşaltılan yerlerde millî teşekküller oluşmuştu. Fakat bunların da ömrü, İngiliz destekli Ermeni ve Gürcü istekleri karşısında kısa sürmüştür.

Bunlardan Kars İslâm Şurası 5 Kasım 1918'de Yakup Şevki Paşa'nın ve Kars Mutasarrıfı Hilmi Bey'in (Uran) yardımlarıyla Türk-İslâm kesimi tarafından kurulmuştur. Bu kuruluş Osmanlı Devleti'nden resmen idareyi devralmıştır.51 Bu kuruluşun önderleri arasında Fahrettin Erdoğan, Kağızmanlı Ali Rıza, Karslı Sarı Haliloğlu Muhlis, Orenburg'lu Mamil/Mamlıoğlu, Kepenkçi Emin Ağa bulunuyordu. Kars İslam Şurası ilk toplantısını 14 Kasım 1918'de yaptı. Bu toplantıda Fahrettin Beyin başkan olduğu sekiz kişilik bir Muvakkat Heyet ile Kepenkçi Emin Ağa başkanlığında Millî İslam Şurası Merkez-i Umumisi adıyla yerli bir hükümet kuruldu. Kars sancak ve kazaları ile Ahıska, Artvin, Batum sancak ve kazalarında da Millî İslam Şurası'nın şubeleri açılarak halkı, Ermeni ve Gürcü tehlikesi karşısında uyanıklığa, birlik ve beraberliğe çağırma işlerine önem verildi. Bu kararlar doğrultusunda çalışmalara başlandı.

30 Kasım 1918'de Kars İslam Şurası Büyük Kongresi toplandı. Bu kongrede merkezi Kars olmak üzere "Millî Şura hükümeti" kuruldu. hükümet on iki kişiden oluşuyordu. Ayrıca, "Millî Şura Ordusu" kurularak Mondros Mütarekesi hükümlerinin uygulanması nedeniyle çekilmekte olan Türk ordusunun silah ve cephanelerinin bir miktarının elde edilmesine çalışılacaktı. Osmanlı Devleti ile Türk bayrağına gönülden bağlı kalmaya, Türk kanunlarına göre adalet ve idarî işleri yürütmeye çalışmak da kongrede alınan bir diğer karardı.

Millî Şura hükümeti 17 Ocak 1919'da Büyük Kars Kongresi'ni topladı. Bu kongrede merkezi Kars olmak üzere "Cenub-i Garbi Kafkas hükümet-i Muvakkata-i Millîyesi'nin kurulmasına karar verildi. 18 maddelik bir anayasa kabul edildi. On kişilik hükümetin başkanlığına Cihangiroğlu İbrahim Bey getirilmiştir.52 Bu hükümetin resmî yayın organı Batum'da neşredilmekte olan Sada-yı Millet Gazetesi idi. Ayrıca Trabzon'da çıkmakta olan İstiklâl ile Erzurum'da yayımlanmakta olan Albayrak gazeteleri de bu hükümeti destekliyorlardı. hükümetin yaptığı açıklamalardan birisi şöyle idi: "Millî Meclis, halklara kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı tanıyan Wilson prensiplerine dayanarak, Kafkasya'nın güneybatısında kalan toprakları, buralarda yaşayan halkların meşru mülkü sayar, bu insanlar bu topraklara menfaat bağı ile de bağlıdırlar".53

Cenub-i Garbi Kafkas hükümeti'nin kuruluşuna ve çalışmalarına Ermenistan ve Gürcistan olumsuz tepki gösterdiler. Ermenistan Dış İşleri Bakanı Tigranian, İngilizlerin Kars'taki Müslümanlara göstermiş olduğu müsamahayı Avrupa devletlerine de şikayet etmiştir. Tigranian, Avrupalılara "Türk kuvvetlerinin Ermenistan'ı sıkboğaz ettiklerini ve ittihatçıların Ermeni halkını yeryüzünden silmeyi azmettikleri konusunda verdikleri kararı iyice anlamaları gerektiğini" bildirmiştir.54 Ermenilerle birlikte hareket etmekte olan Gürcistan hükümeti ve basını özellikle Ardahan bölgesinde hak iddia etmekteydi.55 Güneyde ve Doğuda Ermenilere, kuzeyde de Gürcülere karşı önemli mücadeleler veren, bu arada İstanbul'a gönderdikleri delegeler vasıtasıyla çeşitli girişimlerde bulunan56 söz konusu hükümet, bu hükümetin İngilizler tarafından 12 Nisan 1919'da yıkıldığını görüyoruz. 25 Mart 1919'da bu hükümet istiklâlini ilan etmeye karar vermişti. Bununla ilgili intibâhnâme adı verilen belgenin, yıkılıştan sonra 17 Nisan 1919'da bastırıldığı görülmektedir.57

Güneydoğu Anadolu'daki İşgaller

Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı tarihte, Türk kuvvetlerinin elinde bulunan Katma istasyonundan 80 kilometre içeride bulunan ve bölgenin önemli bir ticaret ve sanayi merkezi olan Antep, 17 Aralık 1918'de İngilizler tarafından işgal edildi.58 İngilizler bu işgali mütarekenin 7. maddesine dayanarak yaptıklarını söylüyorlardı. İşgalin bir diğer nedeni de sözde kışın süvari hayvanlarının iaşesini sağlamaktı. Gerçekte gerek İngilizlerin ve gerekse diğer İtilaf Devletleri'nin güvenini sarsacak bir durum yoktu. Aslında İtilaf Devletlerinin kendi aralarında imzaladıkları Sykes-Picot Antlaşması'na göre -ki, bu antlaşmanın son şekli 10-23 Ekim 1916'da ortaya çıkmıştır- Antep, Urfa ve Maraş bölgeleri Fransızlara bırakılmıştı. Bununla beraber Mondros Mütarekesi'nden sonra İngilizler, Fransa'ya karşı bir pazarlık konusu olarak ellerinde bulundurmak amacıyla petrol sahası Musul vilayetiyle birlikte Kilis, Cerablus, Birecik, Urfa, Maraş ve Ayıntab'ı işgal etmeyi tasarlamışlardı.

İngilizler Antep'te Ermeliler tarafından büyük bir sevinç içinde karşılandılar, şehirde bulunan Ermeni azınlığı şımarıklıklar gösterdiler ve Türklere hakaret etmeye başladılar.59 23 Ocak'ta hükümet konağı, İngilizler tarafından basıldı, memleketin ileri gelenleri ve aydınları çeşitli bahanelerle Halep'e ve oradan da Mısır'a sürüldüler. Şehirde silah toplama hareketine girişildi, silahlarını vermeyenler ağır para cezasına çarptırıldı. İngilizlerin işgali dolayısıyla Antepliler tarafından yapılan mitingte belediye başkanı Lütfi Bey, halkın bu işgali kabul etmediğinin Barış Konferansı'na bildirmesini istiyor, sancak ahalisinin yüzde doksanı Türk olan ve Suriye ile hiçbir ilgisi bulunmayan bu öz Türk topraklarının haksız işgal edildiği ve hiçbir asayişsizliğe meydan verilmediği, bu nedenle işgalin kesin olarak reddedildiği bütün dünyaya ilân ediliyordu.60 Ayrıca, özellikle Ermeni taşkınlıkları nedeniyle kentin ileri gelenleri tarafından Bülbülzade Hacı Abdullah Efendi hocanın başkanlığında Cemiyet-i İslâmiye adı altında bir cemiyet kurulmuştur. Bu cemiyetin kurulması; bölgenin Fransızlara devrini öngören 15 Eylül 1919 tarihinde imzalanarak 30 Ekim 1919 tarihinde yürürlüğe konulan Suriye Antlaşması'nın Fransa ile İngiltere arasında imzalandığı günlere rastlamaktadır.

Antep'in işgal edilmesi üzerine işgal sırasının Maraş'a geldiği anlaşılıyordu. İşgalden önce Maraş'ta bulunan askerî malzeme Kayseri'ye nakledilmiş, şehirde Teğmen Cemal bir kıta asker ile kalmıştı.61 İngilizler 22 Şubat 1919'da Maraş'ı işgal ettiler. İngiliz birliği, Hint süvari alayından ibaretti, subay ve erlerinin bir kısmı Müslüman idiler.62 Maraşlılar, İngilizlerin şehre girmesini engellemek için Narlı kesimindeki Aksu köprüsünü yıkmışlardı. İngilizler, nehir üzerine bir köprü kurarak yürüyüşlerine devam etmişler, Ermeniler tarafından sevinç gösterileri içinde Şeyhadil mevkiinde karşılanmışlardır. İngilizler, kışla önüne geldiklerinde takım komutanı Cemal'in davranışından çekinerek istikametlerini Amerikan kolejine doğru değiştirmişler, bu kolejin yanı sıra Ahırbaşı kilisesi ile Ermeni ve Katolik kiliselerine yerleşmişlerdir.63

İngilizlerin işgalinden sonra, başka yerlere göç etmiş olan Ermeniler Maraş'a tekrar dönmeye başladılar. Bazı Ermeniler, Türkler aleyhine hukuk davası açtılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni ayaklanması dolayısıyla yapılan göç hareketinde, haksız olarak Ermenileri sürdürmek suçu ile, o devirde Maraş Mutasarrıfı olan Sivas valisi İsmail Kemal Bey'i Maraş'a getirttiler, tutuklu olarak mahkemeye verdirttiler. Mahkemede beraat kararı alan İsmail Kemal Bey Halep'e sürüldü.64

Görünen o ki, İngiliz işgal kuvvetleri sekiz aylık işgalleri döneminde Ermenilere yüz vermemişlerdir. Çünkü İngilizler, Ermenilerin şikayetlerinin desise ve iftiradan ibaret olduğunu kısa zamanda anlamışlardı. Bu da işgal döneminin olaysız geçmesini sağlamıştı. Bu arada İngiliz birlikleri içindeki Müslüman erlerin tutumlarının da huzurunsağlanmasında büyük rolleri olmuştur. Başta mutasarrıf Ata Bey olmak üzere kentin ileri gelenleri de idareye müdahale edilmemesini, haklarına dokunulmamasını, işgal kumandanının yaptığı toplantıda dile getirmişlerdir.65 Ermenilerin Türklere karşı çeşitli desise, yalan ve iftiralarının giderek artması, bu hususlarda destek görmeye başlamaları Ekim 1919 sonunda İngilizlerin yerini Fransızların almasıyla kendisini göstermiştir. Bu durum 1919 yılı sonlarıyla 1920 yılında çok önemli direnmelere neden olacak ve yakın tarihimizde ünlü Maraş savunmaları başlayacaktır.

Urfa'nın işgali: İngilizler Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesini ileri sürerek Urfa'yı da yapılan mütarekenin esas ruhuna aykırı olarak, işgal ederek büyük bir haksızlık yaptılar. İngilizlerin, Urfa'yı işgale kalkışmaları hiçbir sebebe dayanmıyordu. Mütareke sırasında Halep'in güneyinde bulunan İngiliz kuvvetleri, güvenliklerini ileri sürerek bu kenti işgal ettiler. Fakat Halep'in 200 km. kuzeydoğusunda bulunan Urfa'nın işgaline de hakları olmadığı gibi bu bölgede disiplinsizlik vesaire gibi sebepler de meydana gelmiş değildi.

Onüçüncü Kolordu Komutanlığı, İngilizlerin bir tabur askerle Birecik'i işgal ettiğini, Urfa ve Adıyaman'ın işgali haberlerinin de dolaşmakta olduğunu ve buna göre uyanık bulunulmasını, bir emirle yayımlamıştı.66 İngilizler 24 Mart1919 tarihinde Urfa'yı işgal ettiler. Karşılamaya çıkmayan mutasarrıf Nusret Bey İngiliz komutanı tarafından azarlandı. Nusret Bey, "işgalcileri karşılamak bir Türk mutasarrıfına yakışmaz" dedi.67 İşgal günü Urfa'da bulunan 1. Süvari Alayı Komutanı Binbaşı Hüseyin, Urfa'nın İngilizler tarafından işgalini şöylece bildiriyordu: "İngiliz komutanına aşağıdaki protesto mektubunu gönderdim. Henüz cevap alamadım: Urfa, bağımsız bir sancaktır. İtilaf hükümetleriyle kendi hükümetimin imza ettiği mütarekede bu bölgenin işgaline ait hiçbir kayıt olmamakla beraber işgali icap ettiren bir güvensizlik eseri de yoktur. Mütareke hükümlerine aykırı olan bu işgali protesto eder ve buraya gelme sebebinin bildirilmesini rica eylerim".68 Süvari alay komutanının bu raporundan biraz sonra kolorduya gönderilen ikinci bir raporda da şöyle denilmektedir: "Urfa'yı işgal eden kuvvetin gerçek miktarı iki yüz kişilik iki piyade bölüğü; bir zırhlı, altı yük ve üç binek olmak üzere on otomobil ve elli kadar yük arabasından ibarettir. İşgal şu suretle oldu; İngiliz yarbayı ve iki subayın bindiği bir binek otomobili ile bir zırhlı otomobil, Urfa'ya girerek mutasarrıfın yanına gittiler. Bir süre görüşüldükten sonra askerî hastahaneyi ve civarındaki bazı binaları dolaşarak İsviçreli Yakop'un evine misafir oldular".69

İngilizler, Urfa'daki Süvari Alayı'nın kentten çekilmesini istediler. Alay komutanı Hüseyin kendisine emir verilmeden çekilmeyeceğini bildirdi. İngilizlerle ısrarlı oldular. Alay komutanı durumu bağlı olduğu kolorduya bildirmenin yanı sıra, Urfa'da daha fazla kalmanın bir olaya meydan vereceğini düşünerek 25 Mart 1919 günü, bir süvari takımı bırakarak, Urfa'nın beş kilometre kuzeyindeki Karaköprü köyüne çekildi. İngiliz komutanı bu kez, Alay'ın Urfa'daki takımla birlikte kesinlikle Siverek'e çekilmesini istedi. Aksi halde İstanbul'a yazarak cezalandırılabileceğini, eğer alayın çekilmemesi için kolordudan bir emir verilmişse kendisine göstermesini istedi. Bu tavır, açık bir şekilde gözdağı vermek anlamına geliyordu. Süvari alay komutanı Hilvan'da birtakım bırakarak alayını Siverek'e çekti ve kolorduya bu durumu bildirdi. İngilizler Urfa'da Ekim 1919 sonuna kadar kaldılar. Bu tarihte Urfa'yı boşaltacaklar ve Fransızlara devredeceklerdir.

Boğazlar Bölgesinin işgali; Mondros Mütarekesi'nde İtilaf Devletleri'nce işgal edileceği açıkça belirtilen yerler Toros Tünelleri dışında İstanbul ve Çanakkale Boğazları istihkamlarıydı. Çanakkale Boğazındaki mayınları 1 Kasım 1918 tarihinden itibaren İngilizler toplamaya başlamışlar, Seddülbahir'de keşiflerde bulunmuşlardı. İtilaf Devletleri 6-12 kasım 1918 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı istihkamlarına el koydular. İki İngiliz subayı 7 Kasım'da İstanbul'a gelmişti ve görevleri de Harbiye ve Bahriye Nezaretleri nezdinde irtibat subaylığı idi. Ertesi günü dört Fransız subayı da Beyoğlu'ndaki Fransız elçiliğine gelmişti. Bu sırada azınlıklar Beyoğlu sokaklarını İtilaf Devletleri'nin bayraklarıyla süslemişlerdi. 10 Kasım'da İstanbul'a iki İngiliz bir Fransız generali gelmiş, bunu 12 Kasım'da gelen bir Fransız tugayı izlemiştir. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan ortak donanma 13 Kasım 1918'de Dolmabahçe önünde demirlemişti. 61 gemiden oluşan bu donanma 15 Kasım'a gelindiğinde 167 gemiden teşekkül eder olmuştu.70 Bu donanmadan 3500 kişilik bir kuvvet karaya çıkarılmış, bunların 2000'i Beyoğlu'ndaki kışlalara, yabancı okul ve hastanelere yerleşmiş, geri kalanlar da ayrı ayrı yerlere dağıtılmıştı.71 Beyoğlu'ndaki İngiliz Kız Okulu, Müttefik İşgal Kuvvetleri Karargahı olmuştu. Müttefik komutanlığına atanan General Milne 27 Kasım'da İstanbul'a gelmişti. Haydarpaşa'dan Anadolu'ya uzanan demiryoluna hemen el konulmuştu.

Doğu Trakya'nın İşgali: Mondros Mütarekesi'ni takiben Fransız subaylarının 9 Kasım günü Uzunköprü'ye üç Fransız bölüğünün geleceğini bildirerek çeşitli ihtiyaçların hazırlanmasını istemeleri karşısında, İstanbul hükümeti ilgililere gönderdiği emirle, bu isteğe boyun eğilmemesini, zora başvurdukları takdirde direnilmeyerek protesto ile yetinilmesini bildirdi. Fransızlar 9 Kasım'dan itibaren Uzunköprü ile Sirkeci arasındaki demiryolu işletmesini ellerine aldılar, hatta kısa bir süre sonra da Bakırköy'e yerleştiler.

İstanbul'a ilk kez 23 Kasım 1918'de gelen General Franchet d'Esperey'nin İstanbul'a 8 Şubat 1919'da ikinci kez geldiğinde Beyoğlu'nda bir zafer alayı düzenlemişti. Padişahın Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkartılmasını isteyen bu Fransız generali Türk vatandaşlık haklarının bütününden yararlanan Beyoğlu sakinlerini mağrur bir biçimde selâmladı. Süleyman Nazif'e, devrin Harbiye Nazırına, Sadrazam Tevfik Paşa'ya ve diğer görevlilere karşı bu generalin tutum ve davranışını İngiliz Başvekili Lloyd George'un şöyle tanımladığını görüyoruz: "Franchet d'Esperey, mümtaz bir general olmakla beraber son derece nezaketsizdi."72 Bu arada Fransızların, Osmanlı hükümetinden birtakım yersiz istekleri de oldu. Amiral Amet ve General Bunoust, Osmanlılardan İstanbul'da bulunan deniz kuvvetleri için hemen 120 bin ve Fransız işgal ordusunun Aralık ayı masrafları için de, Aralık ayı bitmeden, 200 bin liranın verilmesini istediler. Büyük malî sıkıntı içinde bulunmasına rağmen hükümet onları memnun eder düşüncesiyle bu isteği yerine getirmek zorunda kalmıştır.

Öte yandan Osmanlı meclisindeki bazı eleştiriler ve yakınmalar hem sarayın, hem de İtilaf Devletleri'nin tepkilerine neden oldu. Vahdettin, Meclisin tutumunu İttihatçılık hareketi olarak değerlendiriyordu. İtilaf devletleri temsilcileri de, mebusları İttihat Terakkiyi seçen kurul olarak görüyorlardı. Bu nedenle Meclisin dağıtılması için sarayı zorluyorlardı. Meclis başkanlığına verilen gensoru önergesinde, asayişin bozulduğu, yiyecek sıkıntısının arttığı, basın üzerinde tek yanlı sansür uygulandığı öne sürülmüştü. İç İşleri Bakanı Mustafa Arif, Vahdettin'in siyasal amillerin zorunluluğu yüzünden anayasanın 7. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Mebuslar Meclisi'ni dağıttığını bildiren iradesini okudu. Böylece saray da, hükümet de İttihatçıların çoğunlukta bulunduğu meclisin eleştirilerinden kurtulmuş İtilaf Devletlerini de memnun etmişti.

Tevfik Paşa'nın 3 Mart 1919'da istifası üzerine Damat Ferit Paşa sadarete getirilmişti. Ülke yönetiminde hiçbir deneyimi yoktu. Vahdettin'in eniştesi olan Damat Ferit'e yakınlık gösteriyordu. Bunda akrabalık bağlarının yanı sıra Ferit Paşa'nın İttihat Terakki düşmanı ve İngiliz yanlısı olmasının da payı vardı. Damat Ferit, İttihatçılar hakkında acele karar verilmesini isteyenlerin başında geliyordu. Ona göre imparatorluğun mahvını, Almanlar safında harbe girmekle İttihatçılar hazırlamıştı. Damat Ferit hükümeti Divan-ı Harbi Örfi'de bulunan sivil üyelikleri kaldırmıştı. Bu heyet savaş suçlularını, savaş esnasında halkı sıkıntıya düşürenleri ve Ermeni tehciri ile ilgili bulunanları yargılayacaktı. Hemen işe başladı. Çünkü hükümet, İttihat ve Terakki eski bakanlarını ve ileri gelenleri tutuklayarak mahkemeye sevketmiş bulunuyordu. Bekirağa Bölüğü denilen yere hapsedilen tutuklulardan altmış yedisi, 28 Mayıs 1919'da Galata'ya ve oradan da bir İngiliz vapuru ile elli beşi Malta'ya, on ikisi de Mondros'a sürülmüştür. Tutuklamalar yurt düzeyine yaygınlaştırılmıştı. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Ermeni göçü sırasında Boğazlıyan'da Ermenileri öldürttüğü öne sürülerek, 2 Mart'ta tutuklanmış, Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki mahkemece 35 yaşındaki bu genç kaymakam ölüm cezasına çarptırılmıştı. Vahdettin, fetva verilmeden bu kararı hemen onaylamış, 10 Nisan 1919'da Kemal Bey idam edilmişti. Bu olay, İstanbul'da önemli tepkilere neden olmuştu.

İzmir'in İşgali ve Yankıları

İtilaf Devletlerinin 5 Mayıs 1919 tarihinde Paris'te yaptıkları toplantıda İzmir'in Yunanlılarca işgaline ilişkin Lloyd George'un önerisine Clemencau ve Wilson sıcak bakınca, işgale ilişkin kararın 10 Mayıs 1919 günü yapılan oturumda kesinlik kazandığı görüldü.73 Kararın kesinleşmesinden önce 7 Mayıs 1919'da İzmir'in işgal edileceğinden haberdar edilen Calthorpe, 12 Mayıs'ta Defrance ve Sforza ile toplantı yaparak durumu müzakere ettikten sonra aynı gün İstanbul'u terk etti. Mayıs'ın 14'ünde İzmir'de Albay Fitzmaurice, Tümamiral Fransız Duvauroux, İtalyan Yüzbaşısı Magliqno, Amerikalı komutan Dayton ve Yunan deniz subayı Mauroudis ile bir toplantı yapan Calthorpe şu kararları almıştı: Fransızlar Foça topçu birliğini, İtalyanlar Karaburun'u, İngilizler Köstep adasını ve Yunanlılar da Sancakkale'yi işgal edeceklerdir.74 Bu kararları Amiral Calthorpe 14 Mayıs'ta Vali İzzet Beye ve Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa'ya bildirmişti.

Calthorpe'un bu birinci notasında "İzmir istihkamları ile çevresinde savunma tertiplerini haiz bulunan yerlerin Müttefik Devletler tarafından Mondros Mütarekenamesi'nin 7. maddesi gereğince bugün (14 Mayıs 1919) öğleden sonra işgal edileceği" yer almıştı.75 Bu notada, Yunan askerlerinin İzmir'i işgal edeceğinden bahsedilmemiştir. Öte yandan aynı mealde bir başka nota da aynı gün öğleden önce Amiral Webb tarafından hükümet başkanı sıfatıyla Sadrazam'a verilmişti.76 Bu notaya ilişkin hükümetin yayımlanan resmî tebliğinde şu cümleler yer almıştı: "Hükümet bu konuda, milletin hukuku ve devletin muhafazası için uhdesine düşen vazifeleri ifaya teşebbüs eylemiş, vekar ve sükünetin muhafazaedilmesi lüzumunun münasip lisanla, ahaliye tavsiyesi, Dahiliye Nezareti'nden Vilâyetlere tebliğ kılınmıştır".77 Bu durumda ilginç olan, Yunan işgali karşısında hükümetin kararının "millete vekar ve sükunu muhafaza lüzumunu" tavsiyeden ibaret olmasıydı! Hükümetin bu tutum ve davranışına karşın, Türk Genelkurmayı Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın hükümeti uyararak daha olumlu kararlara teşvik etmesi gereğine inanıyordu. Bu hususla ilgili olarak hazırlanıp hükümet başkanına sunulan yazıda şu cümleler yer almıştı: "İzmir'in tehdit edici bir durumu mütareke akdetmiş olanlar için söz konusu değildir. Bundan ötürü, İzmir ve civarını işgal için ne gibi bir sebep bulunduğu hakkında Harbiye Nezareti'nin aydınlatılmasını rica ile, memleketin göz bebeği olan bu yerin işgaline engel olacak isabetli tedbirlerinizi arz ve istirham eylerim".78

14 Mayıs günü akşamı, kimi kaynaklara göre gece yarısına doğru Calthorpe İzmir Valisine ve Kolordu Komutanına ikinci bir nota verdi. Bu nota ile Calthorpe; Mondros Mütarekenâmesinin 7. maddesi gereğince İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edilmesine Müttefiklerce karar verilmiş ve bu kararın Osmanlı hükümetine bildirilmiş olduğunu, işgalin 15 Mayıs günü yapılacağını, bu sebeple Yunanlıların karaya asker çıkaracaklarını, üzücü bir olaya yer verilmemesi için, bir süre Türk askerlerinin kışlalarından dışarı çıkmamalarını, Anadolu'ya herhangi bir haberin sızmaması için, yarın sabah erkenden telgrafhanenin, İngilizler tarafından işgal edileceğini79 bildiriyordu. Ali Nadir Paşa durumu bütün ayrıntılarıyla hemen İstanbul'a bildirmiş ise de bir cevap alamamıştı.80 İzmir Valisi de İstanbul'u durumdan haberdar etmişse de Damad Ferit, "Meclis-i Vükelâdan bir karar almadıkça bir tavsiyede bulunamayacağını" bildirmişti.81 Bunun dışında Vali İzzet, Calthorpe başvurarak, işgalin hiç olmazsa Müttefikler tarafından yapılmasını istediği, amirale gönderdiği bir yazı ile de olayı protesto ettiği anlaşılmaktadır.82 Öte yandan Kolordu Komutanı Ali Nadir birliklerine verdiği emirde; "İzmir'e çıkacak Yunan kıtaatı ile askerlerimiz arasında en ufak bir hadisenin, birçok esef verici olaylara sebebiyet vereceği muhakkak bulunduğu için, sükunetin muhafaza olunması çok lüzumlu görünür..." diyor ve böylece son derece olumsuz bir tutum ve davranış içerisine girmiş oluyordu.83

İzmir'in işgal edileceği hem Rum hem de Türk kesimlerince duyulduğunda, Rumlar Megalo İdea'nın gerçekleşmek üzere olduğunu görerek sevinç içinde bulunurken, Türk aydınlarından bir grup Redd-i İlhak Komitesi oluşturarak iki değişik el ilânı ile halkı Maşatlık'ta toplanmağa çağırdı.84 İlanlardan uzunca olanı "Ey bedbaht Türk" şeklinde başlıyor. ey kötü muameleye maruz kalan Türk" biçiminde bitiyordu.85

Bu ilanlar etkisini göstermiş, çocuk ve kadınlarla birlikte binlerce Türk, Maşatlık'ta toplanmış heyecanlı nutuklar söylenmiştir. Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine mani olmak esasında birleşmişyler ve "Reddi İlhak" prensibini kabul ederek iki karara varmışlardır: Birincisi: Belediye Başkanı, Müftü ve memleketin ileri gelenlerinden birkaç kişi seçilerek "Reddi İlhak Heyeti" adını alarak, İtilaf Devletleri katında Yunan işgalini protesto etmişler ve İlhakı kesinlikle kabul etmeyeceklerini bildirmişlerdi. İkincisi; Türkiye'nin bütün illerine telgraflar yazılarak, Yunan işgaline karşı yapılacak direnişe iştirak edilmesi istenmişti. Bu telgrafta; "İzmir ve havalisi Yunan'a ilhak ediliyor, işgal başladı. İzmir ve mülhakatı kâmilen ayakta ve heyecandadır. İzmir son ve tarihi gününü yaşıyor. Mitingler ve telgraflarla her yere başvurunuz ve vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız" deniliyordu.86 Öte yandan İzmir Müdafaa-ı Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti de yayımladığı bir beyannameyi İstanbul'da üniversite profesörlerine, aydınlara, devlet adamlarına ve Amerika temsilcisine göndermişti. Bu beyannamede özet olarak şu hususlar yer almıştı: "Tarih bütün bir milletin, mevcudiyetini müdafaa için nasıl öldüğüne şahit olacaktır. Wilson prensiplerinin 12. maddesinin kesin sarahatına uygun olarak Türklerle meskün memleketlerin ayrılmaz bir bütün halinde kalması lüzumunda katiyetle ısrar ederiz".87

15 Mayıs 1919 sabahının erken saatlerinde Yunan çıkarması başlamış, İzmir'deki kiliselerin çanları çalmış ve kadınlı erkekli rıhtımı doldurmuş olan yerli Rumlar, "zito" diye bağırarak gösterilerde bulunmuşlardır. Bu arada işgal komutanı Zafiriu'nun bir beyannamesi dağıtılmış,88 İzmir Metropaliti Chrysostomos da bu komutana hoş geldin dedikten sonra, elindeki Haç'ı havaya kaldırarak onunla birlikte bulunanları kutsamıştı.89 Bu arada Chrysostomos, Yunan askerlerini Türkler aleyhine kışkırtan bir konuşma yapmıştır. İşte işgalcilere karşı ilk kurşun bu sıralarda atıldı ve Osman Recep Nevres (Hasan Tahsin) adındaki gazetecinin kurşunları Efzun birliğinin bir kısım erlerini yere yuvarlarken, Hasan Tahsin de orada şehit edildi.90

Yunanlılar kısa bir süre sonra Türk kışlasına saldırarak korkunç bir kanlı safha başladı. Komutanlarının emrine uyarak kışlaya kapanmış ve pasif bir durumda bulunan subay ve erlerin, dipçik ve süngü darbeleri altında üst ve başları arandı, kalpakları alındı; ceplerinden para, saat, yüzük, sigara tablaları ve mendillerine el konuldu, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da esir edildi.91 Bu arada Ali Nadir Paşa tokatlandı, "Zito Venizelos" demeye zorlanan, fakat bunu reddeden Albay Süleyman Fethi Bey şehit edildi. Hükümet konağındaki memurlar ile kışlada bulunan subay ve erlerin öldürülmemiş olanları rıhtımdaki Yunan gemilerine doğru sürüklenerek götürüldü.92 Bir saat içinde otuzdan fazla Türk subayı öldürülmüş, kurşunlanan ya da süngülenen yüzlerce askerin cesedi rıhtımda yerlere serilmişti.93

Kışla ve rıhtımda cereyan eden bu olaylardan sonra Yunanlılar, Türk mahallelerine saldırdılar; evlere girdiler ve binden fazla Türk ticarethanesini yağmaladılar.94 Yunanlılar rast geldiklerini kadın, çocuk demeden öldürüyorlardı, canlarını kurtarmak umuduyla daha güvenilir gibi sandıkları Ziraat Bankası girişindeki merdivenlere sığınmış olan kadın ve çocukların hepsi öldürülmüştü.95

Sayıları tam belli olmamakla beraber, yakın köyler dahil, İzmir'de öldürülenler iki bini geçiyordu.96 Bu kanlı sahnelerin yanı sıra başka facialar da görüldü; Türk kadınlarına, subay ailelerine saldırıldı, kocalarının önünde onlara tecavüz edildi.97

16 Mayıs ile 12 Haziran arasında Urla, Çeşme, Torbalı, Menemen, Manisa, Bayındır, Selçuk, Aydın, Ayvalık, Tire, Kasaba, Ödemiş, Nazilli, Akhisar ve Bergama işgale uğramıştı. Tarihçi Toynbee şunları belirtmiştir: "15 Mayıs 1919'da yıkıcı bir kuvvet Batı Anadolu'ya bir anda bir volkan dehşetiyle saldırmıştı. Dünya Savaşının sona erişinden altı ay sonra sivil halk ve silahsız Türk askerleri İzmir sokaklarında katliam edilmişti. İzmir'in köyleri de tahrip edilmiş ve kan deryası haline sokulmuştu.98

Bu süratli işgallerin, Venizelos'un isteği ile meydana geldiği anlaşılmaktadır. Venizelos, 19 Mayıs'ta "intizamın sağlanması ve mültecilerin dönüp yerleşmesi için memleket içine girilmesi gerekeceğini" komutan Zafiriu'ya bildirmişti.99 Bu arada Rum göçmenlerin İzmir ve Ayvalık bölgelerinde geniş bir alana yerleştirilmeleri gerçekleşmiş, Yunan İzmir Başkomiseri 25 Mayıs'ta Aydın'ın hemen işgal edilmesinin gerektiğini ilgililere bildirmişti.100 Bu yüzden Yunan ordusunun geçtiği yollar üstünde ve civarında bulunan kasaba ve köyler, büyük bir felaketle karşı karşıya geldi, bunların bir kısmı yağmalandı, bir kısmı ateşlendi, sakinlerinin bir kısmı da öldürüldü.101

Bu gelişmeler sırasında Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 24 Mayıs 1919'da 56'ncı Tümen Komutanlığı'na çektiği telgrafta, silah, cephane ve topların emin mahallere nakil olunması ve düşmana tek bir fişek bile kaptırılmaması emrediliyordu.102 Bu emir bir gün sonra işgal edilen Manisa'da uygulanamamıştı. Oysa Manisa'da çok miktarda top, silah ve cephane bulunuyordu. Bunun nedeni ise Manisa halkının ikiye bölünmüş olmasıydı. Bir kısmı, Cemiyet-i İslâmiye Reisi Müftü Âlim Efendi'nin de bulunduğu grupta diğer kısmı da Mutasarrıf Hüsnü-Yadis'in başını çektiği diğer grupta yer almıştı.103

Mutasarrıf, Manisa'nın işgal edilmeyeceğini Kuşadası Metropolit'i Yuvakin'den aldığı haberlere göre iddia ediyordu. İngiliz temsilcisi Ritz'de Manisa'nın işgal bölgesi içinde olmadığını ileri sürmüştü.104 Halk kitlesinin büyük bir kısmı Mutasarrıfın tutumu ve İngiliz temsilcisinin telkini nedeniyle Manisa'nın savunulması için gerekli tedbirleri almamışlardı. 25 Mayıs'ta Manisa işgal edildi.

Manisa'daki duruma benzer bir durum da Aydın'da yaşandı. Kenti savunmak isteyenlerle istemeyenler arasındaki mücadelede ikinci grup duruma hâkim olmuştu. Bu olumsuz tutum o kadar etkili oldu ki, 57. Tümen'in dağıtmak istediği silahları halkın büyük kısmı reddetmişti.105 İşgal sırasında yapılanlar, bu olumsuz tutumun ne denli gerçek olmadığını ortaya koymuştu. Çünkü Manisa'da Camiler, çalgılı meyhaneye çevrilmiş, Türklerin fesleri yırtılmış, silah aramak bahanesiyle kadınların üstleri başları yoklanmaya başlanmıştı.106

Yunan İşgallerine Karşı Gösterilen Tepki ve Protestolar

İzmir'in işgaline giden yoldaki gelişmeler 17 Mayıs'ta Damat Ferit Paşa'nın istifasına neden olmuş ise de hükümeti kurma görevi yeniden kendisine verilmişti. Yeni hükümetin kurulmasını onayladığında yayımladığı Hatt-ı Hümayun'da Padişah Vahdettin, her çeşit fedakarlığa hazır olduğunu, devlet ve milletin hukukunu korumanın tek emeli bulunduğunu belirtmiş107 ise de, Sultan Ahmet Mitingi hakkında kendisine bilgi vermek için gelmiş olan heyete "ağzımızı açalım, sesimizi yükseltelim, hakkımızı isteyelim, fakat elimizi kaldırmayalım" diyordu.108 Yine Vahdettin, vazife almaya hazır olduklarını söyleyen yedek subaylar cemiyeti temsilcilerine de "Allahın yardımı ile sizlerin yardımına ihtiyaç kalmayacaktır"109 diyordu. Damat Ferit ise yayımladığı beyannamede, "gerekirse vatan için bir er gibi göreve hazır olduğunu, belirterek "kurtuluş ve saadet hürriyetle, hürriyet ise cesaretle elde edilir" diyordu.110 Bu sözlerin sadece laftan ibaret olduğu yukarıda verilen açıklamanın ışığıda hemen ortaya çıkar. Bundan ayrı olarak 27 Mayıs'ta Bekirağa bölüğündeki tutukluların 24 saat içinde teslimini isteyen işgal kuvvetleri komutanlığının istemi reddedilemiyor, 67 Türk tutuklu 28 Mayıs'ta Malta'ya gönderilmek üzere yola çıkarılıyordu ki, bu tutum bağımsız devlet anlayışı ile telif edilemezdi.111

İzmir'in işgali üzerine İstanbul'da yapılan mitinglere gelince; İstanbul'da çok sayıda miting düzenlenmiştir. Bunlar 18 Mayıs 1919-23 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu mitinglerde istenen gayet açıktı: Bağımsız yaşama hakkı. Bu hakka saygı gösterilmediği takdirde, karar yine açık ve kesindi: İstiklal uğrunda ölmek.

İlk miting 18 Mayıs 1919'da İstanbul Darülfünun (Üniversite) konferans salonunda yapıldı. Besim Ömer Paşa'nın başkanlığında yapılan toplantıda, profesörlerden birisi "Bağımsız bir millet için, icabında esir olmamak üzere, kuvvetlerini kullanmak lâzımdır, mücadelenin başına Darülfünunun geçmesi gerekir" diyerek kesin bir tavır takınırken, bir diğer konuşmacı da "kan döreker kahramanlıkla ölmeyi üstün tutarız" diyordu.112 Alınan kararlara uyularak; İzmir'in işgali İtilaf Devletleri katında protesto edildi. Bütün eylence yerleri ve okullar; mağazalar, kuruluşlar üç gün süreyle kapatıldı. 20 Mayıs 1919'da Üsküdar'da Doğancılar meydanında büyük bir kalabalığın katıldığı mitingte çoğunluğu kadınlar oluşturuyordu. Hatiplerden birisi "dört yüz bu kadar seneden beri minarelerinde ezan, camilerinde Kur'an okunan İzmirimizi hiçbir vakit bağışlamayacağız" diyordu. Bir kadın konuşmacı ise, "Biz kadınlar bu hak cihâdında en önde olacağız ve medeniyete riyalar söyleyen varlıklara her zaman lâ'netler, lâ'netler" diye haykırdı. İtilaf Devletleri temsilcilerine çekilen telgrafta "Yunanistan'ın esaretine girmeye asla tahammülümüz yoktur. .Çocuklarımızdan baki kalanlar helâl ve kendi hayatımızda feda olsun" deniyordu.113

19 Mayıs 1919 günü elli bin kişinin katıldığı Fatih mitinginde Halide Edip (Adıvar) kalabalığı coşturan ve ağlatan konuşmasında "Sabahsız gece" olmayacağını belirtiyordu. Bir diğer konuşmacı "kendi yurdumuzda hiçbir milletin bize hâkim, bize efendi olarak yaşamasına dayanamayız" derken bir diğeri ise, "Bugün İzmir'siz bir Anadolu ruhsuz bir cesettir. Vatan bugün için senden sükünet, yarın için hayat bekliyor" diyordu. Miting heyetinin Padişah'a sunduğu arıza da "milletin var olmak için canını feda etmeğe ne bu husus için verilecek emri hemen yerine getirmeye hazır olduğu" yer almıştı.114

İstanbul'da yapılan mitingler içinde en kalabalık ve coşkulu olanı kuşkusuz Sultan Ahmet mitingi idi. 23 Mayıs günü gerçekleştirilen mitingte Mehmet Emin (Yurdakul) ve Halide Edip (Adıvar) gibi tanınmış şahsiyetler konuşmuştu. Mehmet Emin Bey, "Millî ruhların önünde her kuvvetin âciz kaldığını ve Türk millî ruhunun şahlanmak üzere" olduğunu belirtirken, Halide Edip de, "can vermekten kaçınılmayacağına dair kalabalığı and içmeğe" davet etti ve kalabalık "V'Allahi" demek suretiyle bu teklifi yerine getirdi.115

26 Mayıs 1919'da Yıldız Sarayı'nda toplanan Saltanat Şurası'na katılanlardan birisi Yunan ve İtalyan işgalleri karşısında hükümetin giriştiği teşebbüslerden bir sonuç alınıp alınmadığını sormuş, Türk topraklarına giren düşmanların bu toprakları sadece işgal mi veya ilhak mı ettiklerini öğrenmek istemiş ve bunların bilinmesi üzerine kanaat beyan edilebileceğini ileri sürmüştü. Fakat bu kişinin soruları cevaplanmamıştı.116

İzmir'in İşgalinin Anadolu'daki Yankı ve Tepkileri

İzmir'in işgali büyük küçük herkesi üzmüş, Yunanlıların İzmir'de yaptığı taşkınlıklar, azgınlıklar ve cinayetler Türk milletinin heyecan ve nefretini artırmıştı. İzmir'in işgalini duyan şehir ve kasabalarda o andan itibaren hareketler başlamış İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto yazıları gönderilmiştir. 117 16 Mayıs'ta Tavas'ta yapılan mitingte heyecanlı konuşmalar oldu; aynı gün Erzurum'da büyük bir toplantı yapıldı ve sonunda Padişah'a, hükümete, yabancı devletler temsilcilerine çekilen telgraflarla ve sert bir dille olay protesto edildi.118 Aydın'da yapılan mitingte de "Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerine hukuk-ı millîyemizi te'min edecek olan teşkilât-ı müsellehaya" vakit kaybedilmeden girişilmesini isteyen bir telgraf çekilmişti.119 15 Mayıs'ta Karaman'dan Sadaret makamına çekilen telgrafta işgal olayı nedeniyle Wilson prensiblerinin alenen bozulduğuna değiniliyor, memleketin Osmanlı hükümetinin elinde kalmasının en birinci arzuları olduğu vurgulanarak, cebren yapılan istilalara kanlarının son damlasına kadar karşı konulacağı ekleniyordu. Bu telgrafta Belediye Başkanı'nın, Cemiyet-i İslâmiye Reisi'nin ulema ve eşraftan kimi kişilerin imzaları bulunuyordu.120

Ilgın ilçesinden çekilen ve 15 Mayıs tarihini taşıyan telgrafta Belediye Reisi ile Müftünün imzaları bulunuyordu. Türklüğün tarihi egemenlik haklarının savunulması uğrunda bütün varlığımızla her türlü ve en yapılması güç fedakârlıkları yapmaya azmeylediğimizi bildiririz, deniyordu.121 Denizli müftüsü Ahmet Hulusi'nin imzasını taşıyan telgrafta ise, milletin Yunan çetelerinin yakında diğer yerlere de geleceğini düşünerek şimdiden şerefle ölmeyi göze aldığı belirtiliyordu.

Wilson İlkeleri hilafına İzmir'in işgal edildiğine değinen, bu kurumun ahali tarafından İtilaf Devletleri temsilcileri katında protesto edildiğini belirten bir diğer telgraf da 17 Mayıs tarihinde Belediye Reisi imzasıyla Kandıra'dan diğer Sadaret makamına gönderilmişti.122

Öte yandan 19 Mayıs tarihi itibarıyla Edirne'den çekilen Belediye Başkanı, Müftü, Müdafaa-ı Hukuk Heyeti Reisi ve diğer ileri gelenlerin imzalarının bulunduğu telgrafta İzmir'in hiçbir ilişkisi olmayan Yunan hükümetine terk ve tevdi edilmesinin insanlık vaadleri ile telifi kabil olmayan bir muamele olduğunun altı çiziliyor, Osmanlı haklarına uyulması isteniyordu. Niğde Reddi İlhak Heyeti imzasıyla 15 Mayıs'ta Sadaret makamına gönderilen telgrafa gelince; İzmir'in mütareke hükümlerine aykırı olarak Yunanistan'a ilhakı mahiyetinde işgal edildiği belirtilerek Niğde'nin bütün ahalisi adına protesto edildiği dile getiriliyor, Wilson vaatlerini yerine getirmeye davet ediliyor, akıtılan kanların yeterli olmaması durumunda beşikteki çocuklarımızla hazırız deniliyordu.

Milletin haklarının İzmir'in işgali ile gaspedildiğini ileri süren, öz Türk-İslâm memleketi olan İzmir'in her vakit Türklerin elinde kalmasının gerekliliğini vurgulayan telgraf ise Akşehir'den Sadaret makamına gönderilmişti. Bu arada millî hakların korunması sebeplerinin bildirilmesi de istenmişti.123 İzmir'in işgali küçük yerleşim yerlerinden gönderilen telgraflarla da protesto edilmişti.

Örneğin Ezine'den Sadaret Makamına ve Hariciye Nezareti'ne çekilen telgrafta işgalin Wilson prensiplerine ve devletler hukuku hükümlerine aykırılığı üzerinde duruluyor, Osmanlı egemenlik haklarının korunması emrinde hükümetin isabetli ve kesin önlemlerine intizar edildiği yer alıyordu. Teke'den gönderilen telgrafta "Antalya halkının kalbini kan ağlattı" denilerek işgal karşısında duyulan üzüntü ortaya konuluyor, hükümetin kati, kesin ve acele girişimlerde bulunması isteniliyor, direnme gücü şu cümleyle ortaya konuluyordu: Haklarımıza tecavüz etmek suretiyle ihlâl edilen milletin namusu varlığını silerek tarih sayfalarına geçmek ve yaşamak hakkına haiz bulunduğunu ispat etmek ister.124 Sadaret makamına Kırklareli'ne bağlı Pınarhisar ilçesinden gönderilen protesto telgrafında İzmir'in Paris Barış Konferansı kararlarına ve mütareke hükümlerine dayanılarak işgal edildiğine atıfta bulunuluyor, ezici çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bölgenin zulüm ve imhaya alışık bir devletçe işgaline razı olmanın dünyada görülmemiş bir haksızlık olacağına işaret ediliyor, bu işgalden Wilson prensiplerine, hak ve adalete göre ticaret, nüfus, arazi, binalar bakımından Türklerde olan çoğunluğun ve hak severliğin göz önünde tutularak vazgeçilmesini istirham eyleriz deniliyordu.125 Yalvaç'tan çekilen telgraf son derece açık ve net olmanın dışında güçlü ve kararlı bir iradenin örneğini oluşturuyordu. İzmir'in Türk ve İslâm kanı ile yoğurulmuş olduğu hususu ilk cümle olarak yer almıştı. İşgal ve katliamlar karşısında duyulan öfke ve heyecan şu cümlelerle ifade ediliyordu: İşgallere göz yuman uygar insanlık önünde kanımızın son damlasını akıtarak canımızla düşmanlarımızı boğmak istiyoruz.126

İzmir'in işgalini protesto eden, infial derecesinde ortaya çıkan duygu ve düşüncelerin sergilendiği yüzlerce telgraftan Doğu Anadolu'dan çekilmiş olanlarına da birkaç örnekle değineceğiz. Silvan'dan Belediye Reisi, müftü ve eşraftan kimi kişilerin imzalarını taşıyan telgraf 17 Mayıs'ta Sadaret'e çekilmişti. Telgrafta istatistiklerden yararlanılarak 1.239.000 İslâma karşılık 210.000 kişilik Rum nüfusunun bulunduğuna dikkat çekilen işgal bölgesinin Osmanlı vatanından ayrılamayacağı savunuluyor, kutsal İzmir'in bir karış toprağının bile zayi olmasına karşı çıkılıyordu. Öte yandan Yunan gibi sefil bir hükümetin egemenliğine dayanılmayacak bir duruma gelindiğinin anımsatıldığı telgraf Hasankale'den çekilmiş, Padişah'tan isteklerinin yerine getirilmesi için istirhamda bulunulmuştu.127

Erzurum merkezinde 18 Mayıs günü Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-ı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti'nin Erzurum Şubesince düzenlenen mitingte Cevat Dursunoğlu bir konuşma yapmıştı. Rumların baskınına uğrayan İzmir ve çevresinde olduğu gibi, Ermenilerin de Erzurum'a saldıracaklarına artık şühe kalmadığını belirtmiş, yapılacak olanın teşkilatlanarak saldırgana karşı koymak olduğunu sözlerine eklemiştir. Miting sonunda Wilson'a, İtilaf Devletleri temsilcilerine gönderilen telgraflarda işlenen hatanın düzeltilmesi istenmişti. Sadaret'e gönderilen telgrafta; İzmir'in işgali haberleri halkı dilhun ettiği üzerinde duruluyor, vilâyetin gerçek sahipleri bir milyondan fazla Türk'ün iki yüz bin kadar Rum'a terk edilmesinin Wilson prensiplerine aykırı olduğu savunuluyordu. İlhak kararı kaldırılmadığı takdirde "insan soyunca yapılması kabil olan her türlü fedakarlığın yapılacağı" ayrıca belirtiliyordu.128

Haziranın ikinci günü Erzurum merkezinde muazzam bir miting düzenlenmişti. Konuşmacılar, halkın kendi başının çaresine bakmaktan başka çıkar yol görünmediğini ancak kendi kuvvetine dayanarak selâmete çıkmanın mümkün olabileceğini belirttiler. Erzurum merkezindeki bu tür toplantılar kazalarda da etkisini gösterdi. Pasinler kazası merkez ve mülhakatı ahalisi 2, 3 ve 4 Haziran günlerinde gösteriler düzenlediler.

İlkine beş bin, ikincisine altı bin insan katılmış, ikinci mitingde İzmir ve havalisinin boşaltılmasını istemek için kararlar alınmış İtilaf Devletleri Temsilcilerine, Sadarete ve Dokuzuncu Ordu Müfettişliği'ne, yani Mustafa Kemal Paşa'ya başvuruda bulunulmuştur. Öte yandan 2 Haziran günü Bayburt'ta da bir miting düzenlenerek alınan kararlar Pasinler halkının başvurduğu makamlara gönderilmiştir.

Hınıs'ta da bir araya gelerek arka arkaya üç gün gösteriler yapan on bini aşkın halk da aynı ruh haleti içindeydi. Yunanlıları İzmir'den uzaklaştıracaklarını beklerken, işgalin genişletildiği, hak ve adalete aykırı tecavüz ve zulümlerin daha da şiddetlendiği son haberlerden anlaşıldığından, derin bir üzüntü içinde sabırsızlanarak postahane önünde sadre şifa verici bir haber beklemekteydi.

Aynı kaynaşma içinde Kığı halkından da aynı anlamda feryatlar yükselmektedir: Tarihi, eserleri ve ahalisinin ezici çoğunluğu ile Türk vatanının tartışma götürmez bir parçasını teşkil eden İzmir'in Yunanlılara verilmesinden, Kığılıların yüreği kan ağlamaktadır. Wilson prensiplerine ve İtilaf Devletleri'nin vaatlerine tamamıyla aykırı düşen bu kararın iptal edilmesi halinde, ilhakı ret için insanoğlunun gösterebileceği her türlü fedakârlığı göze almaya hazırlardı.129

Görüldüğü üzere protesto telgraflarının büyük bir kısmında İzmir ve çevresinin işgal edilmesiyle Wilson prensiplerinin çiğnendiği ve devletler arası hukukun da uygulanmadığı üzerinde duruluyordu. Yine işgal edilen bölgenin, Osmanlı ülkesinden ve yönetiminden kesinlikle ayrılamayacağı, bu coğrafyada yaşayan nüfusun çok büyük kısmını Türk-İslam kesiminin oluşturduğu, bunun yanı sıra Rumların nüfus bakımından azınlıkta kaldıkları üzerinde durulan diğer hususlar idi. Protesto telgraflarında işlenen bir başka konu da emlak, arazi, kültür ve tarih varlıkları bakımından da Türk-İslam kesiminin Rum kesimi üzerinde çok önemli bir üstünlüğe sahip olduğu idi. Yine bu telgraflarda çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden toplumun bir bütün halinde kanlarının son damlasına kadar işgaller karşısında direnecekleri üzerinde durulan bir diğer husustu. İşte İzmir ve çevresinin işgal edilmesi nedeniyle protesto telgraflarında beliren bu hususlar, Millî Mücadele'nin örgütsel bütünselliğe ve merkezî bir yapıya kavuşmasında çok önemli etkiler yaratarak, olumlu katkılar sağladı.

Azınlıkların tutum ve davranışlarına gelince; Mondros Mütarekesi'nin uygulamaya konulmasıyla birlikte Rumların şehir ve kasabalardaki şımarıklıkları dayanılmaz bir duruma gelmişti. İstanbul'da Yunan Amirali Kokalidis'in demeci ve Venizelos'un Osmanlı başkentine geleceği şayiası Rumları sevinçten çılgına döndürmüştü. Ayrıca, çeşitli şehirlerde Rum çocuklarının Türk çocuklarına saldırdığı, sarhoş Yunan askerlerinin Türk kadınlarına sataştığı, işe karışmak isteyen Türk polislerini öldürdükleri görüldü.130 Rumlar Ayasofya'yı tekrar kilise haline getirmek ve Ayasofya'nın civarındaki Müslümanların evlerini yüksek fiyatla satın almak için girişimde bulundularsa da, hükümetin önlemleri sayesinde bu gerçekleşmedi. Rumların kurduğu Mavri Mira Cemiyeti'nin arkasında Yunan hükümetinin maddî ve manevî yardımı vardı. Bu cemiyet doğrudan Venizelos'tan direktif alıyor, Yunan Kızılhaçı da sağlık gereç ve ilâç yardımı adı altında silah ve cephane gönderiyordu. Bu cemiyetin örgütlediği Rum çeteleri Ege ve Marmara denizleri kıyıları ile Kırklareli dolayında ve Şile yöresinde faaliyet gösteriyordu. Buraların yanı sıra, Pendik ve Kartal civarında çok sayıda Türk kadın, çocuk ve erkeğini öldürdükleri görüldü. Rumlar bu faaliyetleri sırasında Ermenilerle de iş birliği yapmışlardı.

İstanbul'daki Pontus Cemiyeti tarafından yönetilen faaliyetler en tehlikeli olanıydı. Amaç, Rize'den İstanbul Boğazı'na kadar uzanan kuzey Anadolu toprakları üzerinde bir Pontus Devleti kurmaktı. Bu bölgedeki Türk köyleri basılarak yağmalanıyor, kimi köyler de yakılıyordu. Daha çok Samsun ile Vezirköprü arasında faaliyet gösteren Pontusçuların saldırıları İstanbul'un işgalinden sonra büsbütün artmıştır. Örneğin 1921'de Amasya, Samsun, Çarşamba, Terme, Merzifon, Vezirköprü, Ladik, Havza ve Tokat'ta öldürülen Türklerin sayısı 1641, yaralıların sayısı ise 923 idi. 131 Pontusçuluk faaliyetlerinde Merzifon Amerikan Koleji'nin payı büyüktü. Bu koleje 1920 sonlarında kurulan Merkez Ordusu tarafından yapılan baskında Büyük Yunanistan, Büyük Ermenistan ve Pontus'a ait haritalarla birçok kitap ele geçirilmişti.

İstanbul'da kurulmuş olan bir diğer Rum örgütü, Rum Muhacirleri Merkez Komisyonu adı altında çalışan Kordos isimli komite idi. Kordos Komitesi'nin gerçek görevi, dışarıdan göçmen gibi gelen çete mensuplarını, asayişi bozmak amacıyla memleketin çeşitli bölgelerine göndermekti. Komitenin Samsun'daki ilgililere gönderdiği telgrafta 450 kişiden oluşan fedai heyetinin asayişi bozmak üzere gönderileceği belirtilerek, Yunanlılarca yapılan İzci Teşkilâtı'ndan kalan silah ve malzemenin de sevk edileceği ayrıca yer alıyordu.132

Pontus Devleti'nin kurulmasında çalışmalar yapanlar arasında Marsilya'ya yerleşmiş, aslen Trabzonlu olan iş adamı Konstantin Konstantinides ile Yunan Albayı Katenyotis bulunuyordu. Fakat bir Pontus Cumhuriyeti kurulmasında Trabzon Metropoliti Chrysanthos en büyük faaliyeti gösteriyordu. Bu papaz 1919 Mart'ında Paris Barış Konferansı'na gönderilirken İstanbul Patrik'i ona Pontusluların haklarını savunma yetkisi vermişti. Bu papazın 2 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na sunduğu raporda, Pontus bölgesi olarak Trabzon vilayeti ile Karahisar, Amasya, Sinop sancakları ve Sivas, Kastamonu illerinin bir kısmı gösteriliyordu. Yine bu raporda gerçeği ifade etmeyen şu rakamlarda verilmişti: hakiki Türk Müslümanlar 340 bin, Ermeniler 78 bin, Rumlar ise göç eden dahil 850 bin.133

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasını takiben Ermenilerin tutumuna gelince; Padişah ve hükümet mütarekeden önce olduğu gibi imparatorluğun çeşitli unsurları arasında hâlâ bir ahenk kurulacağına inanmakta ve bu ahengin imparatorluğun ayakta tutulması bakımından gerekli ve kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Bu şekildeki tutumdan faydalanan ve esasen İngilizler ve Fransızlar tarafından himaye edilen Ermeniler siyasî çalışmalarda bulunuyorlardı. İsteklerini kabul ettirecekleri kanaatini taşıyorlardı. Bogos Nubar Paşa, 30 Kasım 1918'de İtilâf Devletlerine başvurarak tam bağımsız bir Ermenistan'ın kurulmasını ve bu bağımsızlığın İtilâf Devletleriyle Cemiyet-i Akvam'ın himayesi altına konulmasını istedi. Öte yandan Ermeni Patrik'i Zaven Efendi'de Şubat 1919'da Paris'e ve Londra'ya yaptığı ziyaretlerde Kral ve Başbakan dahil bir çok devlet adamıyla görüşmelerde bulundu. Bunu, Ermeni İttihat Kongresi'nin seçtiği Bugos Nubar'ın başkanlığını yaptığı bir heyetin, Kafkas Ermeni Cumhuriyeti'nin Başkanı Aharonian ile birlikte Şubat 1919 sonlarında "Onlar Konseyi"nde Ermeni isteklerini savunmalarını takip etti. Ermenistan için Maraş'la birlikte Kilikya'yı altı Doğu vilâyetini ve Trabzon ilinin bir kısmını istiyorlardı. Ermenistan'ın kurulması için gerekecek kuvveti kimlerin vereceği söz konusu olunca meselenin güçlüğü ortaya çıktı. Çünkü; İngilizler Ermenistan'da manda almak niyetinde değillerdi. İtalyanlar kuvvet vermeye yanaşmıyorlardı. Fransızlar ise 12 bin kişilik kuvvet verebileceklerini açıkladılar. Büyük devletlerin bu tereddütlü durumlarına rağmen Kafkasya'daki Near East Relief hemen faaliyete geçti, Türkiye'deki Ermeniler de, akla ve hayâle sığmayan taşkınlıklara başladılar. Bu durum 1920 sonlarına değin, devam etmiştir.

Mondros Mütarekesi'nin Uygulanması Karşısında Türk Milleti

Türk milleti, mütarekeyi izleyen günlerde, varlığını sürdürmek için gerekli olan iradeye hâlâ sahipti.134 Bunun için millî kurtuluş çabaları, daha çok kendiliğinden, çeteler kurma biçiminde ortaya çıktı. Bu fikir İttihatçılarda vardı. Onlar savaştan yenik çıkıldığı takdirde bazı önlemlerin alınması düşüncesindeydiler. Pozantı'da, Toroslar'da, Sille dağlarında, Ankara Kalesi'nde, Bozdağ'da, Madran dağlarında silah ve cephanelerin depolanması kararlaştırılmış ve halktan silah depolanmaya başlanmıştı. Deniz kuvvetlerinin küçük parçaları da İnebolu, Trabzon, Samsun, Zonguldak, Mersin ve İskenderun limanlarında toplanıyordu.135 Pontusçuların karşısına Erzurum'daki kolordu ile Karadeniz ve civarındaki yerlerde silahlandırılan gruplar söz konusu oldu. Örneğin, Topal Osman Ağa'nın yönetiminde önemli bir kuvvet Giresun ve doğusunda faaliyete başlamıştı.

Mondros Mütarekesi, başlangıçta genel bir ferahlık yaratmıştı. O günlerde ülkenin ihtiyaç duyduğu tek şey asayiş ve barıştı. Bunun da elbirliği ile gerçekleştirileceği yolunda basında çıkan haberler, kamuoyunda olumlu yankılar uyandırıyordu. Osmanlı hükümeti'nin Mütareke şartlarının hafif olduğu yolundaki telkinleri ile Wilson prensiplerinin inandırıcı etkileri, Türk halkına toparlanma ve direniş gücünü veriyordu. Fakat çok geçmeden ümit ve güven yerini ümitsizliğe ve kaygıya bıraktı. Çünkü, azınlıkların (Ermeni ve Rumlar) zulüm, işkence ve katliamla biten aşırı davranışları ile Wilson ilkelerinin uygulanmaması halkın karamsarlığını ve üzüntüsünü artırmıştı. Mütarekenin uygulanmaya başlandığı tarihten itibaren Anadolu'da düzenli ordunun kuruluşuna kadar geçen süre içinde milis kuvvetleri ve mevcut nizamî ordu ile ortaklaşa kurulan cepheleri, kuvvetleri, komutanlarını gösteren belgelere göre Kuva-yı Millîye dönemini belirlemek mümkün olabilir. Bu belgelerde konuyla ilgili ifadeler şöyledir; Mütareke maddelerinin düşman tarafından takibine başlandığı ilk günden I. İnönü muharebesine rastlayan zamana kadar Rumeli ve Anadolu'da vücut bulan Kuva-yı Millîye Teşkilatı ile bu meyanda askerî kıtalar tarafından alınan tertibat ve teşkilât genel olarak bundan ibarettir.136 Kuva-yı Millîye döneminin başlangıç tarihi, bölgelerin işgal tarihleri farklı olduğundan değişiktir. Örneğin Adana'da 21 Aralık 1918, Ayvalık'ta 28 Mayıs 1919, Ödemiş'te 30 mayıs 1919 gibi. Kuva-yı Millîye iki anlamda kullanılmıştır. Dar anlamıyla istilacı düşmana karşı koymak için mahallî olarak teşkilâtlanan kuvvetlerdir. Geniş anlamıyla, bağımsızlığını korumak uğruna meşru bir millî cereyan olarak, millî irade ve milletin genel desteği ile oluşan ve milletin bütün kuvvetlerini varlığında toplayan bir teşkilâttır. Kuva-yı Miliye'nin oluşumunda sağduyu, vatanı koruma duygusu, esaret altında yaşamaya kesinlikle alışmamış olma önemli etkenlerdi. Yurdu işgal eden ve kendi dininden olmayanlara karşı duyulan nefret, direnme konusunda önemli bir faktör idi. Ancak, halkın kültür düzeyinin düşük oluşu nedeniyle bu faktör İstanbul hükümetleri ve Vahdettin tarafından kötüye de kullanılmıştır, çıkarılan fetva ve beyannameler bunun somut kanıtlarıdır. Batı Anadolu'da Efe ve Zeybeklere olan halkın güven duygusu da Kuva-yı Millîye'nin oluşumunda bir diğer faktördü.

Türk ordusunun çekilmesini takiben Adana bölgesinin yabancı güçler tarafından işgal edileceği, bu toprakların anavatandan ayrılacağı söylentileri halkın telaşını büsbütün artırmış, 20 Kasım 1918'de Adanalı aydın kesimi, durumu aralarında görüşmeye başlamışlardı. Feryadname olarak isimlendirilen ilk protesto telgrafını 11 Aralık 1918'de İstanbul gazeteleri ile çeşitli makamlara gönderdiler. Bu telgrafta özet olarak, "Bin seneden beri bu vilâyette yaşıyoruz. Dört yüz küsür sene Ramazanoğlu ile birlikte Yavuz Sultan Selim'e tabi olarak, Osmanlı camiasına katıldık. Bin senelik tarihî bir hakkın verdiği selahiyetle ebediyyen Osmanlı kalmak istiyoruz. Hukukumuzun sağlanmasını ve savunulmasını Saltanat Makamı ile Basın'dan bekliyoruz" deniliyordu. Adanalı çeşitli meslek mensuplarıyla halk kesiminin imzalarını taşıyan ikinci protesto yazısı 15 Aralık 1918 tarihli İstanbul gazetelerinde yayımlandı.

Özet olarak "Adana ilinin nüfusunun büyük çoğunlukla Türk ve Müslümanlardan oluştuğu belirtilerek yörenin en eski Türk yurtlarından biri olduğu kanıtlanıyordu. Adana'nın işgaline karşı çıkılarak Türk topraklarından koparılamayacağı" savunuluyordu. 137

İşgaller karşısında halkın silahlanarak Kuva-yı Millîye birliklerine oluşturmaya ve mitingler düzenleyerek protestolarda bulunmaya başlamasının vatanın kurtarılması hususunda ilk önemli girişimler olarak görünmesine rağmen, bu tür faaliyetlerin millî amaca ulaşmada yeterli olmayacağı anlaşılıyordu.

Bu itibarla kurtuluş hususundaki çeşitli fikir ve kanaatlara sahip olanları; yabancı himayesini isteyenler, mahallî kurtuluş çaresi arayanlar ve ilmî-fikrî savunmalarla yurdun bölünmesini önlemeye çalışanlar olmak üzere üç noktada toplamak mümkündür.

Himaye (Manda) İsteyenler

Osmanlı devlet adamları arasında, İngilizlerin sempatisi kazanılır ve himayeleri sağlanırsa Osmanlı çıkarlarının korunabileceğine inananların etkilerinin giderek artmasında başta Vahdettin olmak üzere Damat Ferit'in ateşli bir İngiliz yanlısı olmalarının payı büyüktü. Bu görüşü Hürriyet ve İtilaf Partisi üyelerinin çoğu desteklemekteydi. 20 Mayıs 1919'da İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurulmuştu. Kurucularına göre Türklerle İngiliz arasında yüzyıllardan beri sürüp gitmekte olan samimî dostluk söz konusuydu. İngiliz müzaheretinin lüzumlu olduğunu bir genelge ile belediyelere duyurarak cemiyete üye kaydedilmesi istenmişti. Aslında böyle bir derneğin oluşmasında Mondros mütarekesinin ilk günlerinden bu yana Vahdettin ve Damat Ferit'in İngiliz temsilciliği ile sıkı ilişkiler kurup onların her isteğini yerine getirmeleri ilk harcı oluşturmuştu. Bu tutumun bir sonucu olarak İtalyan temsilcisi Kont Sforza damat Ferit'i "Bir İngiliz centilmenin çok iyi taklit edilmiş şekli" diye niteliyordu.138 Damat Ferit 9 Mart 1919'da Webb'i ziyaret ederek, padişahın ve kendisinin bütün umutlarının önce Tanrı'ya sonra İngiliz hükümetine bağlı olduğunu söylemişti. Nitekim Damat Ferit, 30 Mart 1919'da İngiltere Yüksek Komiseri'ne bir proje sunarak İngiliz himayesini istemişse de İngilizler bunu kabul etmeyerek, kendisine Türk meselesinin Paris'te çözümleneceği cevabını vermişlerdi. İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ni başta Alemdar ve Türkçe İstanbul olmak üzere kimi İstanbul gazeteleri bütün güçleriyle desteklediler. Cemiyetin üyeleri arasında sivil ya da asker her kesimden üst kademe yöneticileri ile emekli bürokratların bir kesimi yer almıştı. Damat Ferit ile Sait Molla yönetim kurulunda yer almışlardı, fakat cemiyetin fikir babalığını üstlenmişlerdi.

Derneğin gerçek yöneticisi Sait Molla idi. Kendisinin iki yardımcısı vardı: Ali Kemal ile rahip Frew. Eski bir Hürriyet ve İtilafçı olan Rıza Nur bile, İngilizlerin bu 3 kişi aracılığı ile söz konusu derneği kurdurtup Hürriyet ve İtilaf'ı hortlattıklarını ve Türkiye'yi parçalamaya çalıştıklarını söylemektedir.139 Yayımlanan bildiride derneğin amacıyla ilgili şu görüşlere yer verilmişti: Yüce İngiltere devleti ile Osmanlı saltanatı arasında içtenlikli dostluğun devamı ve güçlendirilmesi İslâmiyet'in yararınadır. İki ulus arasındaki dostluğu canlandırıp güçlendirmek ve İngiltere'nin dostça yardımıyla Osmanlı ülkelerinin birliğini ve haklarını sağlamak için derneğe İngiliz Muhipler adı verilmiştir. Cemiyet 16 Temmuz 1920'de yapılan yıllık toplantısında yönetim kurulunda değişlik yapılarak, cemiyet tam anlamıyla hükümet üyeleriyle üst düzey yöneticilerin birleştiği bir teşkilata dönüşmüştür. İngiliz Muhipler Cemiyeti varlığını Kurtuluş Savaşı sonuna kadar sürdürmüştür. Sait Molla, R. Halit Karay, R. Cevdet Ulunay 150'likler listesine konulup yurt dışına çıkarılmış, üyelerden bir kısmı ise çeşitli cezalara çarptırılmıştır.

Dış devletlerden birisinin himayesini (manda) isteyen cemiyetlerden birisi de Wilson Prensipleri Cemiyeti idi. Bu cemiyet, salt olarak Wilson prensiplerine sarılarak ABD'nin yardımını sağlamayı amaç edinmişti. Bu prensipler yenik milletler için bağımsızlıklarını ve çoğunlukta oldukları topraklarda egemenliklerini sürdürme yolunda umut kaynağı ve can kurtaran simidi olmuştu. Öncülüğünü Halide Edip ile Ahmet Emin Yalman'ın yaptıkları cemiyet 4 Aralık 1918'de kurulmuştu. Dört kişinin adı kuruluş dilekçesinde yer almıştı: H. Edip Adıvar, Celâlettin Muhtar Özden, Hüseyin Avni, Ali Kemal. Bu kurucular dışında etkin görev üstlenenler ise şunlardı: Refik Halid Karay, Celal Nuri İleri, Necmeddin Sadak, A. Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu, Mahmud Sadık, Velid Ebuzziya, Cevad, Ragıp Nureddin farklı düşüncelere sahip bu kişiler arasında ortaya çıkan ayrılıklar, zamanla çatışmaya dönüşmüş çoğunluk Millî Mücadele'ye katılıp onu desteklerken; Ali Kemal ile Refik Halit Kuva-yı Millîyecileri asi sayacak kadar aşırı davranışlarda bulunmuşlardı.

Cemiyetin programına bakıldığında onun manda kelimesini kullanmadan ABD'nin siyasal ve ekonomik korumasını sağlamak amacıyla kurulduğu söylenebilir. ABD'yi buna razı edebilmek için ülkede yetenekli üyelerden oluşan bir hükümetin kurulması, hukuk alanında ve yönetimde gerekli düzenlemelerin yapılması zorunlu görünüyordu. Cemiyetin bildirisinde ise iki önemli konuya yer verilmişti:

Barış antlaşmasına Wilson prensiplerinden 12. maddenin esas alınması ve Türkiye'yi çağdaş hale getirmek için ABD'nin yardımı ile 15-25 yıllık bir eğitim ve aydınlanma sisteminin kurulması, başlangıçta; eğitim ve aydınlanma süreci diye adlandırılan ABD ile iş birliği çok geçmeden ABD mandasına dönüştü. Bu ortam içinde ABD taraftarı olanlar mandanın gerekliliğini belirten bir rapor hazırlamışlardı. Bu yüzden de Sivas Kongresi, manda sorununun, bir bakıma da Wilson Prensipleri Cemiyeti önerilerinin tartışıldığı bir arenaya dönüşecekti. Manda istekleri Sivas Kongresi'nde geçersiz hale gelirken Wilson Prensipleri Cemiyeti de etkinliğini tamamen yitirecekti.

Yerel Kurtuluş Çaresi Arayanlar

Mondros Mütarekesi'ni izleyen işgaller ile barış konferansından sızan haberler Türklerin vatanlarında bağımsız devlet olarak yaşayıp yaşayamayacakları hakkında kuşkuların doğmasına sebep olmuştu. Bu durum halkın kentlerini, bölgelerini korumaya sevk etmiş, birçok derneğin kurulmasını sonuçlandırmıştır. Bu derneklerin bazı ortak noktaları şunlardır:

Derneklerin adları korunma ya da savunmayla ilgilidir. Çalışmalar bölgenin Türk ya da Türk-İslâm olduğunu kanıtlamakla ilgilidir. Bu arada nüfus çoğunluğuna önem verilmiştir. Bölge halkının desteğini ve katılımını sağlamak için kongreler toplanmıştır. Wilson prensiplerinin 12'nci maddesinden hareketle söz konusu bölgelerin başkalarına verilmesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bu derneklerin Muhafazaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi, Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk-ı Merkeziyet Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti.

Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi

Bu dernek henüz mütareke istenmeden önce Talat Paşa'nın önerisiyle kurulmuştur. 2 Kasım 1918'de Trakya'nın elden çıkmasını önlemek için 30 Kasım'da derneğin kuruluş bildirisi verilmiş, önceleri Trakya Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi adını almıştır. Derneğin amacı, Trakya'nın Osmanlı padişahlığına bağlılığını ve toprak bütünlüğünü korumak idi. Bu amaca Wilson ilkelerine dayanılarak ulaşılabileceği belirtilmiş, Trakya'nın birliğinin sağlanmasıyla derneğin dağılacağı açıklanmıştır. Trakya adlı gazete derneğin yayın organıydı, dernek Trakya'nın (Batı Trakya dahil) soy, kültür, tarih ve ekonomi yönlerinden Türk olduğunu kanıtlamak için yayın yapıyordu. 22 Ocak 1919'da İstanbul'da düzenlenen toplantıda Trakya'nın bütünlüğünü ve halkın dörtte üçünün Türklerden oluştuğunu belirtmişlerdir. Trakya'nın Yunanlılara verilmesine karşı çıkan dernek 1919 yazından itibaren kongreler düzenlemiştir. Bunun için İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Paris Barış Konferansı'na heyetler ve raporlar göndermiştir. Bu dernek Trakya'nın siyasî birliğini sağlamak için Batı Trakya Komitesi oluşturulmuştu. Misak-ı Millî'ye göre Batı Trakya, öngörülen sınırların dışında kaldığından derneğin bu hususla ilgili çabalarını Erzurum ve Sivas Kongreleri kararıyla bağdaştırma olanağı bulunamamıştı. Bu açmaz durum, bu derneğin A. ve R. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne katılmasından sonra da sürmüştür.

İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti

İzmir'in Yunanlılara verileceği haberinin duyulması üzerine bir İtalyan dretnotunun gelişini izleyen saatlerde, 6 Kasım 1928'de kuruluş hazırlıklarına girişilmiş, fakat kuruluş belgesi vilâyete 23 Kasım 1918 günü verilmiştir.140 Derneğin kurucuları Moralıoğlu Halit ve Nail kardeşler, Menemenlioğlu Muvaffak, Binbaşı Hüseyin Lütfü, İtibar-ı Millî Bankası İkinci Müdürü Naci, emekli asker Abdurrahman Sami, Cami Baykut, İsmail Sıtkı, Tokatlızade Şekip gibi şahsiyetler bulunmaktaydı. İlk aşamada İzmir'in yabancılarına verilmesini önleyebilmek için Wilson prensiplerine dayanarak bölgenin Türklüğünü göstermeye çalışan dernek, 13 Mart 1919 tarihli İzmir Tiyatrosu'ndaki toplantının yapılmasında katkıda bulunmuştu. Alınan kararlar 3 maddeden oluşuyordu: 1- "İzmir ve Aydın ilinde Türkler gerek nüfus ve gerek emlak ve arazi yönünden çoğunluğu oluşturduklarından, Wilson prensiplerinin 12. maddesi gereğince ilimize yabancı egemenliği giremez." 2- Milletler Cemiyeti'ni oluşturan İtilaf Devletleri'nin adaletli politikalarından, İzmir ve Aydın vilâyetlerindeki Türk hakimiyetinin kaldırılmasının kabul edilmeyeceğini bekliyor ve inanıyoruz. 3- Gelecekte insanî ve medenî ülkülerle donanmış ve gerçek bir medeni heyet meydana getirmek isteyen Türkler, memleketlerinde başka bir egemenliğin hüküm sürmesini kesinlikle kabul etmemeye bütün kuvvetleriyle azmetmişlerdir.141

Bu cemiyet ilk ve son büyük kongresini 17-19 Mart 1919 günlerinde Millî Sinema'da yaptı. Çeşitli il ve ilçelerden gelenlerin arasında belediye başkanları ile Müftülerin bulunması dikkati çekmektedir. Kongre tarafından İtilaf Devletleri temsilcilerine çekilen telgrafla, Türk milletinin parçalanarak azınlıkların boyunduruğu altına düşürülmemesi, istenmişti.

Nüfus itibarıyla %80, emlak ve arazi bakımından %95 gibi ezici bir ekseriyeti Türkler ellerinde bulunduruyordu. Cemiyetin bu kongresi, Batı Anadolu'da Kuva-yı Millîye kongrelerinin toplanmasına ve millî güçlerin toplanmasına zemin hazırlamıştı. Cemiyetin faaliyetlerinin desteklenmesi konusunda en büyük yardım İzmir valisi ve kolordu kumandanı Nurettin Paşa tarafından yapılmış, onun görevden alınmasıyla cemiyetin çalışmalarında yavaşlama başlamıştır. Nurettin Paşa'nın görevden alınmasında İtilaf Devletlerinin İstanbul'daki temsilcilerinin hükümet üzerindeki baskıları önemli rol oynamıştır. Onun yerine 11 Mart'ta İzmir valiliğine tayin edilen (Kambur) İzzet 25 Mart'ta göreve başlamış, bütün gücüyle cemiyetin çalışmalarına engel çıkarmış, cemiyetin İttihatçılık ve
Bolşeviklikle itham edildiğini ileri sürmüştür. Cemiyet çalışmalarını broşürler basmak, protesto telgrafları çekmek dışında Avrupa'daki Türk dostu kişilerin dikkatlerini millî dava üzerinde toplamak ve içeride propagandaya devam etmek suretiyle İzmir'in işgaline kadar sürdürmüştür. İzmir'in işgalinden bir gün önce, 14 Mayıs 1919 günü akşamı, "Redd-i İlhak Beyannamesi'nin hazırlanıp yayımlanmasında cemiyetin ileri gelenleri etkili olmuştur.142

İzmir'in işgalinden sonra cemiyet, yönetim merkezini İstanbul'a nakletmek zorunda kaldı. Alaşehir Kongresi'nde (16-25 Ağustos 1919) alınan kararla yeni yönetim kurulu tespit edildikten sonra çalışmalarını hızlandırdı. Yine bu kongrede alınan kararla cemiyetin 15 kişiden oluşan yönetim kurulu üyelerinin sayısı 5 kişiye indirildi. İstanbul'daki çalışmalarına cemiyet, yeni yönetim kurulu üyelerinin belirlenmesinden sonra başladı. Cemiyetin propaganda ve Neşriyat şubesi bültenler hazırlayıp dağıtarak Millî Mücadele'yi destekliyor, İstihbarat şubesi de, işgal bölgesi ve Redd-i İlhak cemiyetleriyle irtibatta bulunuyordu. Ayrıca, İtilaf devletleri Yüksek Komiserleri'ne, hükümetlerine muhtıralar gönderiyordu. İstanbul'daki Millî Mücadele yanlısı gizli örgütlerle iş birliği yapılarak, birçok silah ve cephanenin Anadolu'ya kaçırılmasına yardım ediyordu. İstanbul'un 16 Mart 1920'de işgal edilmesiyle İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti yönetim kurulu üyeleri Millî Mücadele'ye katılmak için Ankara'ya gidince cemiyet böylece dağılmış oldu.

Bu arada, İzmir'in işgalinden önceki gece (14/15 Mayıs) İzmir halkını Maşatlık'ta toplanmaya çağıran iki değişik el ilânı İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'nce teşkil edilen Redd-i İlhak Heyet-i Millîye'since hazırlanmış ve dağıtılmıştır. İzmir halkının ortak düşüncelere sahip olmasını sağlamanın yanı sıra, Türk halkının bütününü vatan savunmasına çağırması ve böylece milletin heyecanını kamçılaması bakımından yararı olmuştur. Redd-i İlhak adının kullanılması, Batı Anadolu'da kurulan ve kurulacak olan direnme örgütlerine isim olmuştur.

Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti

Doğu illerinin milletvekilleri Ermenilere verilmek istenen ilerinin Türk olduğunu kanıtlamak amacıyla Mebuslar Meclisi'nde Doğu İlleri Grubu adıyla bir grup oluşturmuşlardı. Erzurumlu Raif Efendi, İstanbul'a giderek Süleyman Nazif ile görüşmüş Doğu Anadolu'daki toprakların bir kısmının Ermenilere bırakılacağına ilişkin düşünce ve fikirlerin bölge halkı üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmıştı. Her ikisinin girişi ile 4 Aralık 1918'de diğer bazı kişilerin de katılımıyla Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti kurulmuş, derneğin başkanlığına da Mahmut Nedim Bey getirilmiştir. Cemiyet yaptığı birkaç toplantıdan sonra şu esasları savunmaya karar verdi: Doğu vilâyetleri Müslüman ve Türk memleketidir. Burada Ermeniler öteden beri çok küçük bir azınlıktır. Elli yıldan beri Ermeniler bölgede çeşitli siyasî öldürmeler ve komitecilikle Müslümanları savunma yapmak zorunda bırakmışlardır. Bu esaslardan hareket eden dernek davasını duyurmak ve savunmak üzere Fransızca Le Pays (Vatan) ile Türkçe Hadisât gazetelerini çıkarmıştır. Cemiyet yayımladığı beyannamede; Ermenilerin Doğu vilâyetleri üzerinde hak iddia ettikleri ve isteklerini Hıristiyan devletlere duyurmak üzere harekete geçtikleri açıklandıktan sonra, Ermenilerin bu iddiası, nüfus, kültür ve tarih bakımından reddediliyordu.143 Kısa bir süre sonra çalışmaların, Ermenilere verilmek istenen illerde sürdürülmesi gerektiği anlaşılmış, bunun üzerine ilk şube 10 Mart 1919'da Erzurum'da açılmıştı. 11 Mart 1919'da Erzurum'un kurtuluş gününde düzenlenen gösteri sırasında, o günlerde Erzurum'da bulunan Şeyhzade Abdülhalim Efendi'ye, Padişaha iletilmek üzere bir muhtıra verilmişti. Bu muhtırada neye mal olursa olsun Türk olan bu bölgenin Ermenilere verilmesine karşı konulacaktı. Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti'nin Erzurum Şubesi'nin ilk toplantısında Başkanlığa Hacı Fehmi, Saymanlığa Binbaşı Süleyman, Sekreterliğe de Cevat Dursunoğlu seçilmiş, bir süre sonra ise başkanlığa Raif Hoca getirilmişti. Dernek bir taraftan da bazı önemli kararlar almıştı. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Bir Heyet-i fa'ale meydan getirmek, Teşkilâtı ilçe ve köylere kadar götürmek, Doğu illerinin hepsini bir fikir etrafında toplamak ve ordu ile mutlaka temasa geçmek. Öte yandan dernekte görevli olanlar. Mayıs 1919 başında göreve başlayan 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'yla yaptıkları görüşmede gereken yardımın yapılacağı vaadini almışlar, böylece Kazım Karabekir Paşa'nın şahsında bir önder, bir koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuşlardı. Bunun üzerine vilâyet kongresine hazırlanmakta olan cemiyet öteki Doğu illeri ile Trabzon'unda katılacağı daha geniş kapsamlı bir kongre düzenlenmesi için girişimde bulunmayı da kararlaştırmıştı. Bu amaçla Trabzon'daki Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Derneği ile Erzincan, Sivas, Van, Bitlis, Diyarbakır ve Elazığ'daki Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye şubelerine başvurmuş, İstanbul'daki merkezin izin vermesi halinde Erzurum'da toplanıp iş ve güç birliği yapılmasını önermişti. Aynı zamanda Trabzon'daki dernekte aynı konuyla ilgili düşüncesini belirtmiş, Erzurum Kongresi bu girişimler ve öneriler sonunda gerçekleşmiştir.

Kilikyalılar Cemiyeti

Adana ve çevresinin Fransızlara verileceğine ilişkin haberler üzerine İstanbul'da bulunan Adana ileri gelenlerince 21 aralık 1918'de kurulmuş olan Kilikyalılar Cemiyeti'nin ismi ve kuruluş tarihi çeşitli kuruluş ve yayınlarda farklı olarak verilmekte, yanlışlığa neden olunmaktadır. Bu derneğin adı Kilikya Müdafaa-i hukuk Cemiyeti, Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şeklinde verildiği gibi144 kuruluş tarihi de yine farklı verilmiştir. Derneğin adı Kilikyalılar Cemiyeti'dir. Çünkü, İç İşleri Bakanlığı'na verilen dilekçede bu isim yer almıştır ve cemiyetin nizamnamesi de Kilikyalılar Cemiyeti Nizamnamesi Esasisi adını taşımaktadır.145 Cemiyetin kurucuları ve yönetim kurulu üyeleri arasında bulunanlardan bir kısmını şu kişiler oluşturuyordu; Başkan eski Ayan Meclisi Başkanı Rıfat, eski Dış İşleri Bakanı Nabi, eski Bayındırlık Bakanı Ali Münif, eski Ayıntap Mebusu Ali Cenani, eski İçel mebusu Hafız Mehmet, eski Maraş mebusu Abdülkadir, Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanı Evliyazade Hacı Evliya.146 Cemiyet 6 maddelik bir nizamname neşretti. Nizamnameden cemiyetin çalışma alanına, Adana ve çevresi ile İçel ve Maraş sancakları ile buralara mücavir olan Ayıntap, İskenderun, Beylan ve Reyhaniye girmekte idi. Bu bölgede nüfusun yüzde doksanını Türklerin oluşturduğu, eskiden olduğu gibi Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarının devam edeceği, bunun için iç ve dış girişimlerde bulunulacağı ve yukarıda adı geçen yerleşim yerlerinde merkezi İstanbul'da olan cemiyetin şubelerinin açılacağı nizamnamesinde yer almıştı. Cemiyetin nizamnamesinde ve çalışmalarında silahlı bir örgütlenmeden söz edilmiyordu. 28 Aralık 1918 tarihli Yenigün Gazetesi'nde yer alan habere göre; cemiyetin çalışma alanını oluşturan yerleşim yerlerinde toplam nüfus 1.118.828 idi ve bunun 965.335'ini İslâmlar, 160.042'sini Rumlar, 104.840'ını Ermeniler ve 35.269'unu da diğer saire oluşturuyordu. Kilikyalılar Cemiyeti'nin 18 ocak 1919'da İtilâf Devletleri'nin İstanbul'daki Yüksek komiserliklerine ve ABD Komiserine vermiş olduğu uzun bir muhtıra da: "Torosların güneyinde kalan sahanın, Basra Körfezi'ne kadar Osmanlı Devleti'nden koparılarak, mahallî hükümetlere verilmesi" yönündeki tasarılara karşı çıkılıyordu. Muhtırada sonuç nitelikli şu cümleler yer almıştı: "Dünya'nın haritasını düzenleyecek ve milletlerin geleceğini tayin edecek olan büyük devletlerin büyük bir tarihî geçmişe sahip olan Türk milletini bir azınlık boyunduruğu (Ermeniler kast ediliyor) altına koymayı reva göremeyeceklerini ümid etmek isteriz."147

Bu cemiyet, 1919 yılı sonuna doğru Hürriyet ve İtilâfçı Zeynelabidin'in Adana Valiliği'ne atanmasını engellemiş, valiliğe Celal Bey atanmıştır. Öte yandan, Mustafa Kemal 15 Haziran 1919 tarihli yazısında, Türklüğün tarihi ve meşru hudud-ı millîsi içinde yer aldığını belirttiği Kilikya'nın, anavatan dışında bırakılmaya çalışıldığını, bu konuda İslâmların, Ermenilerin ve diğer yabancıların güttüğü gayelerin bildirilmesini, istemişti. Konya'da 2. Ordu Müfettişi Cemal Paşa, cevap telgrafında Adana ile ilgili bir teşkilâtın varlığından söz etmekle birlikte, daha çok işgal bölgesi dışında, faaliyet gösterdiği gerekçesiyle bu cemiyet hakkında fazla bilgiye yer vermemiştir.148

Faaliyetlerini işgal ve tehdit altındaki İstanbul'da sürdürmesine ve dönemin olumsuz koşullarına karşılık, Kilikyalılar Cemiyeti, İstanbul hükümetleri'ne ve İtilâf Devletleri makamlarına çekinmeden başvurarak, olumsuzlukların düzeltilmesini istemiş, Mustafa Kemal ile ilişkilerini sürdürmüş ve bilhassa, Adanalı aydınlarla birlikte yürüttüğü çalışmalarına etkinlik kazandırmaya çalışmıştır.

Trabzon Muhafazaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti

Millî Mücadele başlarında Trabzon vilâyeti, bugün beş ilimizin bulunduğu -Rize, Trabzon, Gümüşhane, Giresun, Ordu- bütün Doğu Karadeniz bölgesini kapsıyordu. 1914 nüfus istatistiğine göre, Trabzon vilâyeti'nin nüfusu 1.122.000 dolayında idi. Bunun; 921.000'i İslâm, 161.000'i Rum ve 37.000'i de Ermeni ahaliden oluşuyordu.149 Daha önce belirttiğimiz gibi Trabzon Metropoliti Chrysanthos, Pontus Cumhuriyeti kurulması için hararetli bir propagandaya koyulmuştu. Düşünülen Pontus Devleti'nin başkenti Trabzon olacak, güneyde Gümüşhane'yi içine alacak ve batıda Kastamonu-Sinop yöresine kadar uzanacaktı. Merkezi İstanbul'da şubeleri Karadeniz bölgesinde bulunan Pontus Cemiyeti kuruldu. Pontus Gazetesi çıkarıldı. Rum halkın Avrupa'nın çeşitli merkezlerine heyetler gönderdi.150 Bunu, Chrysanthos'un 2 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na sunduğu muhtıra izledi. Burada, Karadeniz bölgesinde Rum nüfusun Türk nüfusundan daha fazla olduğu, bunun bağımsız bir Rum devleti kurmak için yeterli sayılması gerektiği ileri sürülüyordu.151

Trabzon Muhafazaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti belirttiğimiz bu şartların oluşturduğu bir ortamda 12 Şubat 1919 tarihinde kurulmuştur. Cemiyetin ismi ve kuruluş tarihi birçok eserde yanlış olarak verilmiştir. Cevad Dursunoğlu, Millî Mücadelede Erzurum adlı eserinde (s. 23) "Aralık ayının (1918) sonunda İstanbul'dan hareketle on günlük bir yolculuktan sonra Trabzon'a geldiğini halkın, Trabzon Muhafaza-ı Hukuk Cemiyeti, etrafında toplandığını ve davanın yazı ile müdafaasının Barutçuzâde Faik Ahmet'in çıkardığı İstikbâl gazetesince üstlenilmiş olduğunu..." kaydediyor. Oysa, bu tarihlerde cemiyet henüz kurulmuş değildi. İstikbal gazetesi 10 Aralık 1918'den itibaren yayımlanmaya başlanmıştır. Dursunoğlu ihtimal ki, cemiyetin kuruluş tarihini onun yayın organlığını daha sonraları üzerine almış olan İstikbal gazetesinin çıkmakta olmasıyla karıştırarak yanılgıya düşmüş olmalıdır. Cemiyetin kuruluş tarihi konusunda bir diğer yanlışlık Tayyib Gökbilgin'in, Millî Mücadele Başlarken, adlı eserinde Mart 1919 olarak gösterilmekle yapılmış oluyor (C. I, s. 75). Bu her iki eserdeki yanlışlıklara değinmiş olan Mahmud Goloğlu da yayımladığı eserlerde aynı hataya düşmüş görünüyor. Goloğlu, Erzurum Kongresi, adlı eserinde (s. 17) Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti'nin kuruluş tarihini doğru olarak 12 Şubat 1919 olarak verirken, Millî Mücadelede Trabzon ve Mustafa Kemal Paşa, adlı eserinde (s. 15) Aralık 1918 olarak gösteriyor.

Genelkurmay Harp Dairesi'nce yayımlanmış olan, Türk İstiklâl Harbi, C. I'de (s. 173) Trabzon ve Havalisi Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti olarak yazılmış, aynı serinin II. Cild 1. kısmında (s. 12) Trabzon Müdafaa-ı Hukuk-ı Millîye olarak ve III. ciltte ise (s. 21) sadece, Muhafaza-ı Hukuk Cemiyeti, şeklinde yazılmıştır. Bu değişik ve yanlış isimlendirmelere işaret eden Mahmud Goloğlu,152 aynı eserinde cemiyetin ilk kongresinin tarihini 13 Şubat 1919 (s. 18) şeklinde verirken, diğer yapıtında ise, 12 Şubat 1919 olarak göstermektedir.153 Oysa, görüleceği üzere ilk kongrenin tarihi 23 Şubat 1919'dur. Bu tür yanlışlıkları sadece bu eserlerde değil diğer eserlerde de görmek mümkündür. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Trabzon'da kurulan cemiyetin adı "Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti"dir: Kuruluş tarihi ise, 12 Şubat 1919'dur.154 Trabzon'da Aralık 1918'den beri yayımlanmakta olan İstikbal Gazetesi cemiyetin yayın organı olmuştur. Cemiyetin kurucuları Trabzon'un güçlü Müslüman-Türk eşrafı idi. Bunların büyük bir kısmı da İttihatçı idi. Örneğin Barutçuzadeler, Nemlizadeler, Abanozzadeler gibi. İtilâfçı aileler ise merkezi İstanbul'da bulunan Trabzon Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ile ilişki kurarak onu desteklemişlerdir. Cemiyetin idare heyetinde; Hafız Mehmet, Barutçuzade Faik, Çulhazade Kadri, Nemlizade Şevki, Subaşızade Münir, Müftüzade Hacı Mehmet, Kulaksızzade İbrahim vs. bulunmakta idi. Cemiyetin kuruluş nedeni;

siyasetle meşgul olmayacağı, her türlü parti kavgalarından uzak, birleşerek millî mevcudiyetimizin korunması için gereken çalışmaların yapılacağı biçiminde açıklanmıştır. 13 maddelik tüzüğünün ilk iki maddesi maksat kısmını oluşturuyordu. Bu kısım özetle şöyle idi: 1 - Vilâyetin Osmanlı Devleti'ne bağlılığını korumak için bilimsel belgelerle gereken savunmalarda bulunmak, millî haklarımızı koruyacak vasıtaların sağlanmasına çalışmak, 2-Bu amacı sağlayacak; tarihî, sosyal ve ekonomik belge ve delillerin toplanması, istatistikler düzenlenmesi ile İtilâf Devletleri temsilcilerine notalar verilmesi ve millî haklarımızı barış konferansında savunmak üzere gerektiğinde temsilciler gönderilmesi ve millî hakların, milletlerin kendi geleceğine sahip olmak hususundaki hak ve yetkilere dayanarak ihlal edilmemesi konusunda etkili girişimlerde bulunulması.155

Cemiyetin ilk kongresi 23 Şubat 1919 tarihinde toplandı. Kongre tarafından cemiyetin başkanlığına Barutçuzade Ahmet Bey seçilmiştir. Trabzon ilinin Türklüğünü, coğrafya ve etnik durumunu belirten ayrıntılı raporlar hazırlanırken başkan Barutçuzade Ahmet Bey'in oğlu Faik Bey'in İstikbal gazetesi cemiyetin görüşlerini yayma görevi üstlenmiştir. Ayrıca İtilâf Devletleri temsilcileri ile barış konferansı çevrelerine gerekli bilgileri vermek amacıyla İstanbul'a oradan da Paris'e bir heyet gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bunun için "Sulh Heyeti" denilen 5 kişi seçilmiş, yol giderleri için para toplanmış, ancak bu kurulu Avrupa'ya gönderme olanağı bulamamıştı. Kısa sürede cemiyetin Rize, Giresun, Of ve Ordu şubeleri açılmıştı. Cemiyetin ikinci kongresi 22 mayıs 1919'da toplanmıştı. Bu kongrede alınan kararlar arasında azınlıkların işgallerine karşı silahla karşı konulması, asker toplanması, Vilâyet-i Sitte ile birlikte çalışmak üzere her vilâyetten gönderilecek delegelerin katılmasıyla büyük bir kongre toplanması yer almıştı. Bu amaçla Erzurum, Van, Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Sivas illerindeki müdafaa-i hukuk cemiyetlerine telgraflar çekilerek kongreye katılmaları istenmişti. Böylece Erzurum Kongresi'nin toplanmasına destek olundu. Trabzon'daki bu cemiyet 27 Haziran 1919'da Padişah'a ve Sadaret'e gönderdiği telgraflarda; Paris konferansında milleti küçültecek kararlar alınırsa bunun kabul edilemeyeceği ile millet ve memleket için onaylanmayacak bir senedin ve kendileriyle ilgili alınacak bir kararın kabul edilemeyeceğini bildirdi. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti Sivas Kongresi'ni takiben "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Trabzon şubesi haline gelmiştir.

Millî Kongre

İstanbul'daki kimi aydınlara göre Türk ulusu, dış dünyaya karşı isteklerinde birlik halinde bulunmalı ve ulusal güçlerin bütünü de birleşmeli idi. 1918 yılının 29 Kasım'ında Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti'nde ilk toplantı gerçekleştirildi. Millî Kongre'nin bu toplantısına katılan parti ve kuruluşlardan bazıları şunlardı: Teceddüt Partisi, Hürriyet Perver Avam Partisi, Radikal Avam Partisi, Türk Ocağı, Edebiyat Fakültesi, Tıp Fakültesi, Fen Fakültesi, Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme), Öğretmen Okulları Mezunları, Millî Savunma, Kadınları Çalıştırma, Basın Dernekleri, Millî Talim ve Terbiye, Galatasaraylılar Yurdu vb. Katılan kuruluşlardan ikişer temsilcinin katıldığı toplantıda Millî Kongre adı benimsenerek bir program komisyonu seçilmişti. Göz doktoru Esat Işık'ın öncülüğünü yaptığı Millî Kongre 6 Aralık 1918'de düzenlediği toplantıda programını bir bildiri ile açıklamıştır. Amacını şöyle belirtmişti: Bütün Kuva-yı Millîye'yi birleştirmek, vatanın haklarını ve menfaatlerini koruyacak ve gerçekleştirecek yolları ve araçları sağlamaya çalışmak. Bu amaca ulaşmak için takip edilecek yollar ise öncelik sırasıyla şöyle açıklanmıştı:

1 Her şeyden önce Milletler Cemiyeti'ne özgür ve bağımsız bir millet olarak girebilmek için gerekli tedbirleri almak,
2 Basında, vatanın hak ve menfaatlerinin bir fikir birliği içinde ele alınmasını sağlamak,
3 Kamuoyunu aydınlatmak için değişik dillerde broşürler, gazeteler yayımlamak, konferanslar, toplantılar düzenlemek,
4 Yabancı ülkelere heyetler göndermek,
5 Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan topluluklar arasında uyuşma ve kardeşlik kurulmasını sağlamak.156
7 Aralık 1918 tarihli Hadisat gazetesinde yayımlanan bildiride Millî Kongre'nin amacı ayrıntılı olarak şöyle açıklanmıştı: Devletin ve milletin geçirdiği bu en güç ve tarihsel anlarda bütün insanlık ve uygarlık dünyasına, vatanın yüksek ve hayati haklarının ve menfaatlerinin sağlanması ve korunması. Kuva-yı Millîye'nin birleştirilmesi ve tek tek ya da bir arada dağınık olan çalışma ve etkinliklerin derlenerek ortak amaca doğru yönlendirilip yönetilmesi.

Millî Kongre, bir genel sekreterlik oluşturacaktı ve uzmanlık komisyonları kurulacaktı. Aydın ve düşünür herkes doğal üye sayılıyordu. Ayrıca Millî Kongre, İmparatorluktaki bütün etnik toplulukların ülke menfaatlerinin bilincine varmış temsilcileri ile ilişki kurmayı gerekli görüyordu. Bildiride üzerinde önemle durulan bir husus da yayımlanacak belgelerin ve broşürlerin içerikleri arasında birlik ve uygunluk bulunması gerektiği idi. Parti ve derneklerden birçoğunun bu girişime katılmamaları ya da onu desteklememeleri Millî Kongre'nin etkin olamamasının önemli nedenlerinden birisiydi. 1919 Ocak başlarında Hürriyet Perver Avam Partisi Başkanı Fethi Okyar bütün partileri ortak bir toplantıya çağırdı ise de, Osmanlı Demokrat Partisi ile Hürriyet ve İtilâf Partisi eski İttihatçılarla bir toplantıya katılmayacaklarını belirttiler. Millî Kongre'nin başkanı Esat Işık da, İttihatçılar lehine çalışmakla suçlandı. Millî Kongre'nin girişimi 1919 sonlarına değin sürdürüldü. İzmir'in işgalini protesto için 23 Mayıs'ta düzenlenen ünlü Sultanahmet mitingi Millî Kongre'nin önemli etkinliklerdendir. 25 Mayıs'ta toplanan Saltanat Şurası'nda, Millî Kongre'yi temsil eden Selahattin Bey, Millî Şura oluşturulmasını savunmuştu.

5 Haziran 1919'da tutuklanan Esat Işık sürgüne gönderilince Millî Kongre başsız kalmıştı. Bir ara Amerikan mandasını isteyenler arasına katılan Esat Işık, Kasım ayında yapılan seçimlerde belirli bir boşluğu doldurmaya çalışmıştı. Son Osmanlı Mebuslar Meclisi'nin açılmasıyla, daha önceden giderek azalmaya başlayan Millî Kongre'nin etkinliği tamamıyla son bulmuştur.

Vahdet-i Millîye Heyeti

İçinde bulunulan karmaşık durum ve parçalanma tehlikesi karşısında birlik ve beraberlik içinde hareket etme düşünce ve duygusundan doğan bir başka girişim de Vahdet-i Millîye Heyeti'nin oluşturulması idi. Bu girişimin öncüsü Ayan Meclisi Başkanı Ahmet Rıza idi. Çürüksulu Mahmut Paşa, bu girişimde onu destekleyenlerin başında geliyordu. Vahdet-i Millîye hareketi içinde yer alanlar arasında şunlar bulunuyordu: İzzet Paşa, Tümen Komutanı Rıza, Osman Nizami, Bayındırlık eski Bakanı Ziya Paşa, Cevat Paşa, Abdurrahman Şeref, Dr. Celal Muhtar, eski elçilerden Nabi, Eski Mabeyn Katibi Cevat, Celalettin Arif ve Gazeteci Sadık. Vahdet-i Millîye Heyeti'ne gireceklerin İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin son dört yıllık olumsuzluklarına karışmamış olmaları şart koşulmuştu ve bu heyetin kuruluş tüzüğü Mart 1919 başlarında hükümete verilmişti.

Milletin haklarını ve isteklerini Müttefiklerle Paris Konferansı'nda dile getirmek ve savunmak Vahdet-i Millîye'nin amacı idi. Barışın gerçekleştirilmesi için ABD ile iş birliği yapmayı benimsemişti. Bunun için olmalı ki, Ahmet Emin Yalman da Vahdet-i Millîye girişimini destekliyordu. Öte yandan bu girişime ne saray, ne hükümet ne de İngiliz ve Fransız yüksek temsilcileri sıcak bakmıyordu. Ayan Meclisi'nin 25 Şubat 1919 tarihli oturumunda sert tartışmalar olmuştu. 6 Mart 1919 tarihinde kuruluş ve programı resmen ilan edilmiş olan Vahdet-i Millîye Heyeti pek başarılı olamamıştır. Bu heyet aynı zaman da Hürriyet ve İtilâfçılara göre İttihat ve Terakki'nin yeni bir oyunu idi.

1 Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Türk tarih Kurumu Yayını, Ankara 1951, s. 151.
2 Hatt-ı Hümayun için; Lütfü Simavi; Sultan Mehmet Reşat Han'ın ve Halifenin Sarayında Gördüklerim, İstanbul 1340, s. 135.
3 Celal Bayar; Ben de Yazdım, İstanbul 1965, C. I., s. 14.
4 Ali Türkgeldi; Montros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi, Ankara 1948, s. 28.
5 Ahmet Emin Yalman; Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, İstanbul 1970, C. I, s. 313.
6 Türk İstiklal Harbi; Genelkurmay Harp Tarihi Yayını, C. I, s. 31-32.; Ali Fuat Türkgeldi; Görüp İşittiklerim, s. 32.
7 Türk İstiklal Harbi; C. I, s. 35.
8 Türk İstiklâl Harbi; C. I, s. 36.
9 Şerafettin Turan; Türk Devrim Tarihi, Kasım 1991, C. I, s. 67.
10 Montros Mütarekesi'nin metni için, Ali Türkgeldi; Montros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi, Ankara 1948, s. 69.
11 Şerafettin Turan, a.g.e., s. 68.
12 Bu belgenin metni için; Türk istiklal Harbi, C. I, s 200.
13 Yeni Gün, 2 Kasım 1918; Selahattin Tansel; Mondros'tan Mudanya'ya Kadar, C. I, s. 26.
14 Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 63, s. 15 ve Şerafettin Turan; a.g.e., s.70.
15 Gotthard Jaeschke; Türk Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1971, s. 21-22.
16 Kemal Çelik; Millî Mücadele'de Adana ve Havalisi (1918-1922), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1999, s. 55.
17 Kemal Çelik; a.g.e., s. 65'ten Anılarla Millî Millî Mücadele'de Ceyhan (Anonim), Ceyhan 1986, s. 28.
18 Kemal Çelik; a.g.e., ve Ahmet Hulki Saral; Türk İstiklâl Harbi IV, Güney Cephesi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1966.
19 Mevlüt Çelebi; Milli Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri, Ankara 1999, s. 75.
20 Mevlüt Çelebi: a.g.e., s. 75.
21 Abdurrahman Güzel; "Millî Mücadele Yıllarında Antalya", X'ncu Türk Tarih Kongresi, Bildiler IV, 1994, s. 2686.
22 Abdurrahman Güzel; a.g.b; s. 2685.
23 Nizameddin Karacebe; Türk Ulusal Savaşı'nın İlk Parçası, İstanbul 1940; s. 47.
24 Nuri Köstüklü; Millî Mücadele de Denizli, Isparta ve Burdur Sancakları, Ankara 1940, s. 15, Ayrıca Türk İstiklal Harbi, c. I. S. 145.
25 Fahri Belen; Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara 1982, s. 30.
26 M. Şefik Aker; İstiklal Harbinde 57'nci Tümen ve Aydın Milli Cidali, c. I, İstanbul 1937, s.
27 M. Şefik Aker; a.g.e., s. 21-22; Abdurrahman Güzel; a. g. b., s. 2689; Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 77-78.
28 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 79.
29 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 80.
30 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 80.
31 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 84.
32 Türk İstiklal Harbi, C. I. S. 149.
33 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 85.
34 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi; Sayı 39, Belge No. 927 (Mart 1962).
35 Enver Behnan Şapolyo; Kuva-yı Milliye Tarihi, 1957 Ankara, s. 52.
36 Enver Behnan Şapolyo; a.g.e., s. 81; İsmail Gün-Ahmet Özdemir; Söke Tarihi ve Coğrafyası, I, Aydın 1943, s. 101.
37 Celal Bayar; Ben de Yazdım, İstanbul 1962, C. 7, s. 2125-2127.
38 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 104.
39 Nuri Köstüklü; a.g.e., s. 27-33.
40 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 105.
41 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi; Sayı 6; Belge No. 127 (Aralık 1953).
42 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi; Sayı 6; Belge No. 128 (Aralık 1953).
43 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi; Sayı 6; Belge No. 129. (Aralık 1953).
44 Ekrem Uykucu; Muğla Tarihi; İstanbul 1983, s. 141,
45 Ünal Türkeş; Kurtuluş Savaşında Muğla, İstanbul 1973, s. 255-256.
46 Ünal Türkeş; a.g.e., s. 224 ve Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 107.
47 Mevlüt Çelebi; a.g.e., s. 107.
48 Selahattin Tansel; Mondros'tan Mudanya'ya Kadar, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 1977, C. I, s. 51.; Ayrıca; Tevfik Bıyıklıoğlu; Osmanlı ve Türk Doğu Hudut Politikası, İstanbul 1958, s. 21.

49 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 41, Belge No: 972.
50 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 41, Belge No: 973.
51 Ahmet Ender Gökdemir; Cenub-i Garbi Kafkas Hükümeti Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1998, s. 64. Ayrıca; Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı (ATASE), Atatürk Özel Arşivi; Kl 17, D. 1335-38-16, F-1-133.
52 Ahmet Ender Gökdemir; a.g.e., s. 90. Ayrıca; Cevat Dursunoğlu, Millî Mücadelede Erzurum, Ankara 1946, s. 45 ve Tarık Zafer Tunaya; Türkiye'de Siyasî Partiler, İstanbul 1952, s. 486­487.
53 Ahmet Ender Gökdemir; a.g.e., s. 98.
54 Richard Hovannisian; The Republic of Armenia, Cilt I, 1918-1919 Losangeles, 1971, s. 208.
55 Hovannisian; a.g.e., s. 211.
56 Bu hususlarda geniş bilgi için; Gökdemir: a.g.e., s. 130-150; Hovannisian; a.g.e., 212, 213, 230 ve Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivi, Kl 17/17519.
57 Gökdemir; a.g.e., s. 148.
58 Türk İstiklal Harbi, C. I, s. 77'de Antep'in işgali 1 Ocak 1919 olarak veriliyor. Aynı seri yayının 4. cildinde ise (s. 49) işgal 17 Aralık 1918 şeklinde verilmiştir. İlk İngiliz birliğinin kente gelişi 17 Aralık 1918 olup, 1 Ocak 1920'de General Mc. Donald komutasında yüz atlıdan oluşan yeni bir birlik gelmiştir. Bkz.; Zeki Sarıhan; Kurtuluş Savaşı Günlüğü, 1982, Ankara, C. I, s. 79. Ayrıca; Abadi; Türk Verdünü Gazi Ayıntab, çev. Necmettin, Askeri Matbaa, Dersadet, 1339, s. 15.
59 Türk İstiklal Harbi, C. IV, s. 50.
60 Türk İstiklal Harbi, C. IV, s. 50.
61 Yalçın Özalp; Mustafa Kemal ve Millî Mücadele'nin İlk Zaferi, Ankara 1984, s. 16. Ayrıca: Yaşar Akbıyık; Millî Mücadelede Güney Cephesi Maraş, Ankara 1999, s. 6.
62 Hüsamettin Karadağ; İstiklal Savaşında Maraş, Mersin 1943, s. 7-8 ve Yaşar Akbıyık; a.g.e., s. 6.
63 Türk İstiklal Harbi, C. IV, s. 51.
64 Adil Bağdatlılar; Uzunoluk İstiklal Harbinde Kahramanmaraş, 1974 s. 3032.; Ayrıca; Halit Kurtaran; Her Yönü ile Maraş, 1964, s. 18 ve Türk İstiklal Harbi, C. IV. S. 51.
65 Yaşar Akbıyık; a.g.e., s. 46-47.
66 Türk İstiklal Harbi, C. IV, s. 53.
67 Zeki Sarıhan; a.g.e., C. I, s. 183.
68 Türk İstiklal Harbi, c. IV, s. 53.
69 Türk İstiklal Harbi, C. IV, s. 54.
70 Bu hususta 13 ve 14 Kasım 1918 tarihli Vakit, İkdam ve Minber gazetelerine bakılabilir. Ayrıca; Türk İstiklâl Harbi, C. I, s. 22.
71 Türk İstiklâl Harbi, C. I, s. 22.
72 Selahattin Tansel; a.g.e., C. I, s. 90.
73 Gotthard Jaeschke; Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Ankara 1970, s. 29-30.
74 Gotthard Jaeschke; "İngiliz Belgelerinin Işığı Altında Yunanlıların İzmir Çıkartması", Belleten C. 32, Sayı 128, Ekim 1968, s. 569.
75 Türk İstiklal Harbi; C. II, Kısım I, s. 47. Ayrıca; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, s. 75.
76 Jaeschke; a.g.e., s. 75 ve Türk İstiklal Harbi; C. II, Kısım I, s. 51.
77 Türk İstiklal Harbi; C. II, Kısım I, s. 51. Ayrıca; Gotthard Jeaschke; a.g.e., s. 75.
78 Türk İstiklal Harbi; a.g.e., s. 51.
79 Calthorpe'un verdiği nota altı maddeden oluşuyordu. Nota, İzmir valisine Mr. Morgan, Kolordu komutanına da Ian Smith vasıtasıyla verilmişti. Nota'nın metni için; Gotthard Jaeschke; Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, s. 77.
80 Ali Nadir Paşa'nın telgrafının metni için: Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 37, Belge No. 985.
81 Gotthard Jeaschke; "İngiliz Belgelerinin Işığı Altında Yunanlıların İzmir Çıkartması", Belleten C. 32, Sayı 128, s. 572.
82 Gotthard Jeaschke; Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, s. 78.
83 Türk İstiklal Harbi, C. II, I'nci Kısım, s. 53'den Harb Tarihi Dairesi, Arşiv No: 1/3, Dosya No: 80.
84 Gotthard Jaeschke; a.g.e., s. 79.
85 Gotthard Jaeschke; a.g.e., s. 70.
86 Hadisat; 19 Mayıs 1919, s. 1.
87 Beyannamenin metni için; Türk İstikbal Harbi, C. II, Kısım I, s. 63.
88 Zafiriu'nun beyannamesinin metni için; Celal Bayar; Ben de Yazdım, C. 7, s. 1790.
89 David Walder; Çanakkale Olayı, s. 91.
90 Gazeteci Hasan Tahsin'in gerçek adı Osman Recep Nevres'tir. Selânik doğumludur. Paris'te Siyasî İlimler okumuştur. İzmir'de çıkmakta olan Hukuk-ı Beşer adındaki gazetenin başyazarlığını yapmıştır. Geniş bilgi için; Ömer Sami Coşar'ın Milli Mücadele Basını adlı eseriyle, Hazan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyan adlı eserine bakılabilir.
91 Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı 37, Belge No: 898.
92 Vali İzzet Bey, İngiliz konsolosluğuna sığınmıştı: Gotthard Jeaschke; Türk-Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, s. 32.
93 David Walder; Çanakkale Olayı, s. 91.
94 Zarar ve ziyan üç milyon Türk Lirası olarak tahmin edildi: Tayyib Gökbilgin; Milli Mücadele Başlarken, C. I, s. 87. Yunanlıların sadece devlete ait kuruluşların kasalarından aldıkları miktarı 231.426 lira idi. Türk İstiklal Harbi, C. II, Kısım I, s. 57.
95 Selahattin Tansel, a.g.e., C. I, s. 194.
96 Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 37, Belge No: 907.
97 Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 37, Belge No: 896. 16 Mayıs 1919'da Denizli'den İstanbul'a çekilen bir telgrafta "İzmir'den alınan malumata nazaran Yunan askerinin evvela İzmir kışlasında toplu bulunan askerden üç yüz kadarını şehit ettikleri "işgalin Ödemiş, Bayındır, Tire'ye kadar ilerlediği anlaşılıyor" denilmekteydi: Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 37, Belge No: 896.
98 Selahattin Tansel, a.g.e., C. I, s. 196.
99 Gotthard Jeaschke; Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, C. I, s. 34.
100 Gotthard Jeaschke; a.g.e., s. 36.
101 Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı 38, Belge 910-912.
102 Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı 37, Belge 899. Bu telgrafın Cevat Paşa'ya ait olduğu ve 22 Mayıs tarihini taşıdığı da iddia edilmiştir. Kazım Özalp, Milli Mücadele, TTK Yay. Ankara 1973, C. I, s. 14.
103 Yunan taraftarı olduğu için Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Beye halk, Hüsnüyadis diyordu. Tayyib Gökbilgin; Millî Mücadele Başlarken, C. I, s. 122. Ayrıca; Rahmi Apak; İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, İstanbul 1942, s. 25.
104 Çağatay Uluçay-İbrahim Gökçen; Manisa Tarihi, İstanbul 1936, s. 63.
105 Ahmet Midillili; Millî Mücadele, Ankara 1928, s. 61. Kenti savunmak istemeyenler Müslüman halkın İzmir'de olduğu gibi bundan zarar göreceğini söylüyordu.
106 Ahmet Midillili, a.g.e., s. 26.
107 Hatt-ı Hümayunun metni için; Ali Fuat Türgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1949, s. 231.
108 Tayyib Gökbilgin; a.g.e., C. I, s. 9.
109 Ömer Sami Çoşar, İstiklal Harbi Gazetesi, Yeni İstanbul Yayınları, No: 15.
110 Sadrazamın beyannamesi için; T. Mümtaz Göztepe; Osmanlıların Son Padişahı Vahidüddin Mütareke Gayyasında, İstanbul 1969, s. 51.
111 T. Mümtaz Göztepe; a.g.e., s. 169.
112 Kemal Arıburnu; Milli Mücadele'de İstanbul Mitingleri, Ankara 1951, s. 9. Bu toplantıdan önce 17 Mayıs'ta üniversite öğrencileri İzmir'in işgalini protesto için derslere girmemişlerdi.
113 Kemal Arıburnu; a.g.e., s. 24.
114 Kemal Arıburnu; a.g.e., s. 17-19.
115 Tayyib Gökbilgin; a.g.e., C. I, s. 89 ve Kemal Arıburnu; a.g.e., s. 44.
116 Tayyib Gökbilgin; a.g.e., C. I, s. 100-103.
117 Protestoda bulunan ilk şehir ve kasabalar şunlardır: Bayramiç, Seydişehir, Gördes, Burdur, Ezine, Ödemiş, Denizli, Aydın, Bursa, Kalecik, Keskin, Konya, Beyşehir, Kastamonu, Kırklareli, Nevşehir, Ayaş, Develi, Bolu, Bergama, Bolvadin, Cide, Mucur, Çatalca, Kandıra, Yalova, Konya, Ereğlisi, Dikili, Niğde, Akhisar... Bkz. Tayyib Gökbilgin; a.g.e., C. I, s. 88.
118 Cevad Dursunoğlu; Millî Mücadelede Erzurum, Ankara 1946, s. 63.
119 Selahattin Tansel; a.g.e., C. I, s. 243.
120 Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1968, Syı 7, s. 20.
121 Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1968, sayı 7, s. 21.
122 A. g. dergi; Sayı 7, s. 23.
123 A. g. dergi; Sayı 8, s. 6.
124 A. g. dergi; Sayı 9, s. 9.
125 A. g. dergi; sayı 9, s. 10.
126 A. g. dergi; Sayı 10, s. 22. Yalvaçlılarca çeliken telgraf şu cümlelerle son buluyordu: ".gayret borcumuz, ya İzmir ya ölümdür. Vatan için ölmeye amadeyiz, ferman cevabı bekliyoruz."
127 A. g. dergi; Sayı 11, s. 17.
128 Bekir Sıtkı Baykal; "İzmir'in Yunanlılar Tarafından İşgali ve Bu Olayın Anadolu'daki Tepkileri", Atatürk Konferansları, Türk Tarih Kurumu Yayını 1969, s. 122.
129 Doğu Anadolu'daki tepkiler için yukarıda verilen dergiye ve Bekir Sıtkı Baykal'ın yazısına bakınız.
130 Tayyib Gökbilgin; Millî Mücadele Başlarken, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara
1959, C. I, s 33.
131 Selahattin Tansel; a.g.e., C. I, s. 90.
132 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 5, Belge No: 109.
133 Mahmut Goloğlu; Erzurum Kongresi, Ankara 1968, Ek ; Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul 1960, s. 29-30.
134 Arnold J. Toynbee; "Türk-İngiliz İlişkileri", Milliyet Gazetesi, 31 Ekim 1967.
135 Cemal Kutay; Millî Mücadele'de Öncekiler ve Sonrakiler, İstanbul 1963, s. 22.
136 Sıtkı Aydınel; Güneybatı Anadolu'da Kuvay-ı Milliye Hareketi, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara. s. 66.
137 Kemal Çelik; a.g.e., s. 48.
138 Şerafettin Turan; a.g.e., C. I, s. 137.
139 Rıza Nur; Hayat ve Hatıratım, s. 577.
140 Cemiyetin kuruluş tarihi bir çok kaynakta 1 Aralık 1918 olarak gösteriliyor ise, doğrusu 23 Kasım 1918'dir. Bakınız; 26 Kasım 1918 tarihli Anadolu Gazetesi.
141 Nurdoğan Taçalan; Ege'de Kurtuluş Savaşı Başlarken, 1970, s. 191; Hukuk-u Beşer, 15 Mart 1919.
142 Nail Moralı; Mütarekede İzmir Olayları, Ankara 1973, s. 14-15. 1007

143 Cevat Dursunoğlu; Millî Mücadele'de Erzurum, Ankara 1940, s. 147.
144 Yanlışlıkla farklı isimler kullanan eserler şunlardır: Tayyib Gökbilgin, Millî Mücadele Başalarken, C. I; Şerafettin Turan; a.g.e., C. I; Kasım Ener; Çukurova'nın İşgali ve Kurtuluş Savaşı.
145 Tarık Zafer Tunaya; Türkiye'de Siyasî Partiler, İstanbul 1952, s. 485.
146 İzzet Öztoprak; "Adana ve Cevresinde Müdafaa-i Hukuk Çalışmaları", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. VIII, Sayı: 22, s122.
147 İzzet Öztoprak; a.g.m., s. 126.
148 Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, (ATASE), Atatürk Özel Arşivi, Dosya No: 335/I, Fihrist: 16.
149 Kâmil Erdeha; Millî Mücadele'de Vilâyetler ve Valiler, İstanbul 1975, s. 175.
150 Gotthard Jaeschke; Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara 1971, s. 57.
151 Genelkurmay Başkanlığı, Harp Dairesi Arşivi, No. 1/3 dosya No: 7.
152 Mahmud Goloğlu, Erzurum Kongresi, s. 18.
153 Mahmud Goloğlu; Millî Mücadelede Trabzon ve Mustafa Kemal Paşa, Trabzon 1981, s. 16.
154 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasî Partiler, İstanbul, 1952, s. 508. Tunaya'nın yayımladığı Cemiyetin Nizamnamesi 12 Şubat 1919 tarihini taşımaktadır. Ayrıca, Gümüşhane delegesi Kadirbeyoğullarından Zeki Bey'in Hatıra notlarına göre, cemiyet, 12 Şubat 1919'da kurulmuştu, Mahmud Goloğlu, Erzurum Kongresi, ek: 10, s. 172; Ömer Sami Coşar, Millî Mücadele Basını, s. 216.
155 İzzet Öztoprak; "Trabzon Muhafazaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti", Birinci Tarih boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, Samsun 1988, s. 340.
156 Tayyib Gökbilgin; Millî Mücadele Başlarken, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1959, C. I, s. 19.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      4581 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın