• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
60.000'lik Tarihi Fotoğraf Arşivi
Sinemanın Türkiye'ye Girişi ve İlk Yılları / Yrd. Doç. Dr. Hale Künüçen -Yrd. Doç. Dr. A. Şükrü Künüçen

Sinema, bir görüntü sanatıdır. Başka bir deyişle, görüntü diliyle yapılan bir anlatı sanatıdır. Sinemada ses ve görüntünün gerçekliğin kendisi olmaktan çok onun bir çeşit gölgesi olması durumu ve dolayısıyla bu durumun seyircide oluşturduğu gerçeklik duygusu, sinemanın etkinliğini büyük ölçüde arttırmaktadır. Çünkü, sinemada sesler ve görüntüler, gerçekliğe işaret eden anlamlı bir sistem oluştururlar. Bu nedenle, sinemada anlatılan birbirinden farklı dünyalar, yaşam biçimleri ve olaylar hangi zaman diliminde olursa olsun, bu gerçekle karşı karşıya kalan seyirci için inandırıcıdır ve gerçektir.

Sinema, miladı olarak kabul edilen 1895'ten bu yana ciddi anlamda devrine tanıklık eden, yepyeni dünyalar yaratarak farklı görüş ve görüntüleri gözler önüne seren, çok çeşitli ülkelere ait filmleri mesafe ve kültürel farklılık gözetmeksizin seyircisine ulaştıran etkili bir iletişim aracı olmasının yanı sıra, sanatlar arasında en evrensel olanıdır. Bunun nedeni, kuşkusuz sinemada kullanılan tekniğin giderek zenginleşen olanakları ve durmadan gelişen yaratıcı gücün sinemaya evrensel bir nitelik kazandırmasıdır. Ne var ki, bulunuşu 19. yüzyılın sonlarına rastlayan sinemanın bu özellik ve olanaklarından 20. yüzyılın ortalarına kadar pek çok ülke yeterince yararlanamamış, kırıntılarıyla yetinmeye çalışmıştır. Ülkemizi de bu ülkeler arasında saymakla beraber özellikle belirtmemiz gereken bir nokta da sinemanın, keşfinden tam bir yıl sonra 1896'da Osmanlı topraklarına girmesidir. İşte bu çalışma, sinemanın ülkemize girişini ve ilk yıllarını konu almaktadır.

Kuşkusuz sinemanın sahip olduğu özellik ve olanaklardan geçmişte ülkemizde yeterince yararlanılamamış olmasının sosyal, kültürel ve teknolojik anlamda düşünülmesi gereken yanları vardır. Ayrıca, sinemanın bütünüyle ortak bir üretim ve büyük bir organizasyonla gerçekleşebilen bir yapısının olduğunu, bu yapının ise, hem estetik, hem teknik, hem ekonomik, hem de başlı başına kültürel bir olgu olduğunu da unutmamak gerekir. Bu anlamda, Türk Sineması'na ilişkin üzerinde etraflıca tartışılabilecek ve yorum getirilebilecek konu çoktur. Ancak çalışmamız, bu türden bir yorumu dile getirmek gibi bir kaygı gütmemektedir.

Çalışmanın amacı, "Sinemanın Türkiye'ye Girişi ve İlk Yıllar"ına ait bilgileri sinema tarihçileri, sinema yazarları ve akademisyenlerin çalışmaları referans alınarak doğru ve tarafsız bir şekilde bir araya getirmektir.

Bilindiği gibi bir konunun özellikle tarihi söz konusu olduğunda, belli dönüm noktaları ya da dönemlere ayırarak ele alma eğilimi vardır. Sinema için de tarihine ait bilgileri öz olarak anlamamıza yardımcı olacak noktalara işaret eden dönemlerin varlığından söz edebiliriz. Sinemamızda da birbirinden değişik özellikler taşıyan kısa ya da uzun dönemler yer almaktadır: "İlk Dönem" (1914­ 1923), "Tiyatrocular Dönemi" (1923-1939), "Geçiş Dönemi" (1939-1950), "Sinemacılar Dönemi" (1950­1970), "Genç/Yeni Sinema Dönemi" (1970-1987).1 Bu çalışma, sinemanın ülkemiz topraklarına ilk girişinden Cumhuriyet'in ilanına kadar olan "ilk yıllar" ya da "ilk dönem" ile sınırlandırılmıştır.

Sinemanın Doğuşu

Bilindiği gibi sinema, Louis ve Anguste Lumiere kardeşlerin "Sinamatographe" adını verdikleri aygıtlarıyla 28 Aralık 1895 günü Paris'te Capucines Bulvarı'ndaki Grand Cafe'de yaptıkları gösteriyle doğmuştur. "Cinematographe"ın icadı ise, Lumiere Kardeşler'in dünyaca tanınmasını sağlar. Lumiere Kardeşler, cinematographe'ı yalnızca geçici bir süre ilgi çekecek bir aygıt olarak düşündükleri ve bir çeşit oyuncak olarak gördükleri için insanların bu aygıta olan ilgi ve meraklarından mümkün olduğunca çabuk yararlanmak istemişlerdir. Bu nedenle, ellerinde tek olan cinematographe'ın çok sayıda üretilmesi için mühendislere siparişler vererek, aynı zamanda bu aygıtları kullanacak elemanları da eğiterek bir taraftan bu kişilerle ellerindeki filmlerin gösterimlerini yaparken diğer taraftan da arşivlerini zenginleştirmek için dünyanın çeşitli yerlerinde filmler çekilmesini sağladılar.

Lumiere'nin Elemanları Türkiye'ye Geliyor...

Lumiere'nin bu elemanlarından Alexandre Promio, Felix Mesguich, Francis Doublier, Charles Moisson, Perrigot gibi isimlerin 1896 yılından başlayarak çeşitli zamanlarda Rusya'ya ve Orta Doğu'ya gidip gelirlerken Türkiye'ye de gelerek İstanbul, İzmir ve o tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına dahil olan bazı yerlerde hem filmler çektiklerini hem de sinemayı Türkiye'ye tanıttıklarını kaynaklardan öğreniyoruz.2

Türkiye'de İlk Film Gösterimi Yapılıyor...

Türkiye'de ilk film gösterimi II. Abdülhamit Dönemi'nde 1896'da Bertrand adlı bir Fransızın Saray'da yaptığı gösterimler ile başlamıştır. Sinemanın Türkiye'de tanınması, halka ulaşması ise 1897 yılı başlarında "Pathe" isimli bir Fransız şirketinin Türkiye'deki temsilcisi olan Romanya uyruklu Sigmund Weinberg aracılığı ile mümkün olmuştur. (Fotoğraf 1) Sinemayı Türkiye'de tanıtmaktan çok sattığı Pathe mallarının reklamını yapmak amacıyla halka sinema gösterileri düzenleyen Weinberg, daha sonra da bu işi iyice benimseyerek Türk Sineması'nın başlangıcında önemli bir yer almış oldu.3

Halka Açık İlk Film Gösterimi Yapılıyor...

Halka açık ilk film gösterisini İstanbul Galatasaray'daki zamanın ünlü birahanesi olan Sponeck'te gerçekleştiren Weinberg, daha sonra bu geçici sinemasını Sponeck'in biraz ilerisinde bulunan eski "Concordia" eğlence yerine taşıdı. Weinberg, halkın gösterdiği ilgi üzerine bir süre sonra sinema aygıtını İstanbul yakasına götürdü ve orada ünlü "Fevziye Kıraathanesi"nde tanınmış Karagözcülerin perdede sergiledikleri geleneksel "gölge oyunu" ile "çağdaş gölge oyunu" yan yana getirilmiş oldu.4

Weinberg'in film gösterilerini 1898 yılında yine İstanbul Beyoğlu'nda Cambon adlı bir Fransız'ın yaptığı gösteriler izler. Gösterim aygıtının kalitesi, filmlerin uzun olması ve filmlerdeki Türkçe açıklamalar nedeniyle halkın Cambon'un gösterilerini daha çok beğenmesi üzerine Weinberg'in aygıtını yenilediğini, daha uzun filmler getirterek seyircinin filmi daha iyi anlaması için gösterim sırasında bir görevlinin ayağa kalkıp açıklamalarda bulunmasını sağladığını hatta aynı dönemde Weinberg'in sık sık Saray'a çağrılarak filmler oynattığı da belirtilmektedir.5 Ayrıca, o yıllarda gösterilen filmlerin kısa metrajlı belge ve güldürü filmleri olduğunu, zamanında filmleri izleyen yazarların anılarından ve belgelerden anlaşılmaktadır.6

İlk zamanlarda özel bir gösteri salonuna sahip olmayan ve birahane, kıraathane gibi erkeklere özel mekanlarda halka tanıtılan ve kısa sürede sevilen, hatta Ramazan gecelerinde Karagöz ve Meddah'a eşlik eder duruma gelen sinemanın kadınlarla tanışması ise bu yeni aygıtın konaklara girmesiyle olmuştur. Bu dönemde İstanbul'un her tarafında elektrik tesisatı tam olmadığı için sinema gezgin bir durumdaydı. Sinemacı, gösterim aygıtıyla elektrik tesisatı olan mekanlara gider, dörder beşer dakikalık yedi sekiz filmden oluşan programlarla seyircileri eğlendirirdi.7 Ancak, sinemanın sürekli bir salona kavuşması için 1908 yılını beklemek gerekecekti.

Türkiye'de İlk Yerleşik Sinema Salonu Açılıyor...

Halkın sinemaya gösterdiği rağbeti göz önüne alan Weinberg, 1908'de Türkiye'deki ilk sinema olan "Pathe Sineması"nı yaptırdı.8 Böylece İstanbul'da Tepebaşı'nda ilk yerleşik sinema salonunun açılmasıyla eğlence yerlerinde adeta bir sığıntı gibi yaşayan sinema, gerçek mekanına kavuşmuş ve giderek Türk toplumunun gelenekselleşmiş eğlence yapısındaki yerini de almış oldu. Burada hemen belirtmek gerekir ki, sinemanın Türkiye'ye girişinden söz ederken aslında özellikle İstanbul'un Avrupa yakasına, o zamanki adıyla "Pera"ya-Beyoğlu semtine girişi kastedilmektedir. Sinemanın halk tarafından sevilmesi, gösterilere talebin artması, bu buluşun İstanbul'da ve diğer büyük kentlerde de yayılmasına neden oldu.

İstanbul'da açılan Pathe Sineması'nın ardından Beyoğlu'nda "Palas", Taksim'de "Majik" sinemaları açılır. İstanbul yakasında ise Sirkeci'de Kemal ve Şakir (Seden) kardeşler Fuat Uzkınay ile birlikte "Ali Efendi" ve Demirkapı'da "Kemal Bey" sinemalarını açarlar. 1914'te Murat ve Cevat Beyler tarafından İstanbul yakasında ilk film gösterisinin yapıldığı "Fevziye Kıraathanesi"nin yerinde "Milli Sinema" adıyla açılan sinema, Türkler tarafından işletilen ilk sürekli sinema salonu olarak tarihteki yerini alır. Daha sonra bunları "Elektra", "Elhamra" ve "Opera" sinemaları izler. İzmir'de de Kordonboyu'nda 1909'da ilk açılan Pathe Kardeşler ya da Kramer Sineması'nı izleyen diğer sinemalar ise "Asri Sinema", "Ankara Sineması", "Lale Sineması", "Milli Sinema", "Elhamra Sineması", "Tayyare" Sinemaları ile Güzelyalı ve Karşıyaka'daki sinemalar olmuştur.9

1914'lerde sinema, en azından İstanbul, İzmir, Selanik gibi kentlerde bilinen bir olaydır, sinema salonları vardır, bir seyirci yetişmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye'de bir sinema vardır, ancak bu, Türk Sineması değildir. Sinemayla yeni yeni ilgilenmeye başlayan birkaç Türk vardır: Fuat Uzkınay, Cevat Boyer, Şakir ve Kemal Seden vd. Henüz Türk Sineması'nın varlığından söz etmek mümkün değildir. Çünkü sinema işletmeciliğinin büyük bir kısmı azınlıkların veya yabancı uyrukluların elindedir. Türkiye'de sinema denilince Weinberg, akla gelen tek uzman sinemacıdır. Bu tarihlerde Türkiye sinemayı keşfetmiş, aynı zamanda sinema da Türkiye'ye gelip geçen ve daima egzotik görüntüler peşinde olan yabancı operatörler, sinemacılar yoluyla Türkiye'yi keşfetmiştir.10

Türkiye'de İlk Sinemacılar, İlk Film Üzerine Kuşkular...

Bilindiği gibi sinema, her şeyden önce teknoloji, yetişmiş eleman ve para gerektiren ciddi bir iş, büyük bir organizasyondur. O günün Türkiye'sinin siyasi ve ekonomik koşulları göz önüne alındığında sinemanın hızlı bir gelişim göstermesi beklenemezdi. Çünkü ne çekim-gösterim aygıtı, ne yetişmiş eleman ne de para vardı. Bu nedenle, Türkiye'de sinemanın gelişimi, film yapımları ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren mümkün olabilmiştir.

Weinberg, Türk Sineması'na yaptığı büyük katkılar nedeniyle tarihsel açıdan çok yönlü bir öncü olarak dikkatimizi çekmektedir. Türkiye'de sinemanın öncülüğünü yapan Weinberg, Sarayda, paşa konaklarında ve en önemlisi, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) ile İstanbul Sultanisi (İstanbul Erkek Lisesi) başta olmak üzere okullarda film oynatan, ilk sürekli sinema salonunu açan, film çeken, ilerde değineceğimiz Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin ilk yöneticisi olan bir kişi olarak adeta bir mitos haline gelmiştir.

Weinberg'in İstanbul Sultanisi'ndeki film gösterileri sırasında ileride göreceğimiz gibi, genç bir sinema heveslisi olan ilk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay yetişecektir.11 Sinemamızın tarihine kaynaklık eden kitaplarda, sinema tarihi ve Türk Sineması üzerine çalışanların bir kısmının da belirttikleri gibi 14 Kasım 1914 tarihinde çekilen "Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı" adlı belge filmin ilk Türk filmi olduğu ve bu filmi çeken Fuat Uzkınay'ın da ilk Türk Sinemacısı olduğu düşünülmesine rağmen, bu filme ait hiçbir belge ya da bulgunun olmaması, bu film üzerine yıllardır süren bir kuşkuyu da beraberinde getirmektedir. Kuşkusuz tarihi olaylar değiştirilemez, ancak yeni bulgular tarih hakkındaki bilgilerimizi değiştirir ve geliştirir. Yeni bulgu ve belgelere göre Türk Sineması'nın başlangıç tarihi 1911'dir. Osmanlı Devleti sınırları içinde olan Manastır'da fotoğrafçılık yapan Osmanlı Uyruklu Janaki ve Milton Manaki kardeşler.

"Balkanlar'ın Lumiere kardeşleri" olarak tanımlanan), Londra'dan getirdikleri Bioscope 300 adlı kamera ile 1911'de çektikleri "V. Sultan Mehmed Reşat'ın Manastır Ziyareti" adlı belgeseli (Fotoğraf 7) Lumiere kardeşlerden 12 yıl sonra, Fuat Uzkınay'dan 3 yıl önce çekmişlerdir.12 Söz konusu bu belgesel Osmanlıların son döneminde çekilen ilk film olma özelliği taşımakta ve orijinal kopyası Makedonya-Üsküp Sinemateki'nde bulunmaktadır. 1998 yılında Makedonya'da gerçekleştirilen uluslararası bir sempozyumda Türk Sineması'nın Manastır'da başlayan öyküsünü konu alan bir bildiride13 bu filmden söz edilmiş ve filmin kopyası Türkiye'ye getirilmiştir.14

İlk Müslüman Türk Sinemacısı: Fuat Uzkınay

Fuat Uzkınay İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra girdiği İstanbul Dar-ül-fünunun fizik-kimya bölümünde bir yandan eğitimini sürdürürken bir yandan da hayatını kazanmak için önce öğretmenlik, sonra da İstanbul Sultanisi'nde dahiliye memurluğu görevlerini sürdürdü. Uzkınay'ın sinemayla yakından ilgisinin bağını yaptığı görevle kuran Özön (1970), aynı zamanda Uzkınay'ın özellikle İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla İstanbul'da yerleşik sinemaların çoğalmasıyla kazanılmış sinemaseverlerin arasında yer aldığını da vurguluyor ve aynı okulda görev yaptığı Şakir Seden'le birlikte öğrencilerine film gösterileri yaparak sinemanın ilk kez bir okula girmesine neden oluyor ve ileride kurulacak olan Weinberg, Uzkınay ve Seden arasındaki işbirliğinin de temellerinin böylece atılmış olduğunu belirtiyor.15 (Fotoğraf 2).

Osmanlı Ordusu'nda Bir Sinema Kolu Kuruluyor...

Birinci Dünya Savaşı'nda sinemanın güçlü bir propaganda aracı olduğu anlaşılmıştı. Savaş sırasında Türk Orduları'nın başkomutanı Enver Paşa, Almanya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Alman Ordusu'nda bir "sinema kolunun" kurulduğunu ve bu kolun çektiği bazı filmleri seyredince, sinemaya verilen değeri anlamıştı. Enver Paşa, yurda döndüğünde ilk iş olarak aynı kolun Osmanlı Ordusu'nda da kurulması için emir verir. 1915 yılı ortalarına doğru Osmanlı Ordusu'nda da "Merkez Ordu Sinema Dairesi" adıyla bir birim kurulur. Böylelikle Enver Paşa, Türk Sinemacılığı'nın başlamasını sağlamış olur. Bu dairenin başına, halka ilk film gösterilerini yapmış olan Weinberg, onun yardımcılığına da o sıralarda teğmen olan Uzkınay getirilir. Merkez Ordu Sinema Dairesi, bugünkü İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin karşısındaki binada çalışmalarına başladı. Bu daire başlangıçta, savaşla ya da başkomutanın ve padişahın resmi ve özel yaşamlarıyla ilgili belge filmleri çekti. Daha sonra, Ayasofya'daki bugünkü "Askeri Müze"nin bir bölümüne taşınan Merkez Ordu Sinema Dairesi'nde gerek merkezin çektiği filmler gerekse yabancı askeri filmler ve savaşla ilgili aktüalite filmleri burada halka gösterilmeye başlandı.16

Türkiye'de Konulu İlk Film Çekiliyor...

Girişken bir sinema adamı olan Weinberg, ülkede başka bir sinema kuruluşu olmadığı için belge filmlerin yanı sıra konulu filmlerin de çekilerek halka gösterilmesinin gereği konusunda Enver Paşa'yı ikna ederek gerekli izni aldı ve konulu film çekimi işine girişti. Bunun için İstanbul'da gösteriler sahneleyen Benliyan'ın "Milli Operet" kumpanyasıyla anlaşarak topluluğun repertuarında bulunan "Leblebici Horhor"u çekmeye başladı (1916).

Çekimlerin başlamasından bir süre sonra filmin başrol oyuncularından birinin ölmesi üzerine film yarıda kaldı. Weinberg, bu kez de yine aynı kumpanyanın repertuarındaki Moliere'in "Zoraki Nikah" oyunundan uyarlanan "Himmet Ağa'nın İzdivacı" adlı oyununu çekmeye başladı (1916). Bu filmde Benliyan topluluğu oyuncularıyla birlikte Ahmet Fehim, İsmail Galip Arcan, Behzat Butak gibi Türk oyuncular da rol aldı. Ancak çekimler sırasında oyuncuların çoğunun askere çağrılması üzerine yine yarıda kalan bu filmi savaş sona erdikten sonra Weinberg'in yardımcısı Uzkınay tarafından tamamlanabildi (1918). Böylece Türkiye'de ilk konulu film de çekilmiş oldu.17

1916'da Osmanlı İmparatorluğu Romanya'ya savaş ilan edince, Romanya uyruklu Weinberg, Merkez Ordu Sinema Dairesi'ndeki görevinden uzaklaştırılır ve yerine Uzkınay tayin edilir. 1917'de

Almanya'ya yaptığı bir uzmanlaşma yolculuğundan sonra Uzkınay, gerek görüntü yönetmeni, gerekse belgesel film yönetmeni olarak artık sessiz dönemin faal sinemacısı olmuştur.18

Türkiye'de Seyirci Önüne Çıkan İlk Film: Pençe

Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin yanı sıra bir başka yarı resmi kurum olan "Müdafaa-i Milliye Cemiyeti"nin sinema çalışmalarını Nurullah Tilgen, Yıldız Dergisi'ndeki "Türk Filmciliği" başlıklı yazı dizisinde;

"...Müdafaai Milliye Cemiyeti adıyla kurulmuş olan bir teşekkül şimdiki sağlık müzesinin işgal ettiği binada bir stüdyo kurmuştu. Bu cemiyetin üyelerinden olan Sedat Simavi cemiyetin hep aktüalite filmleri çevirdiğini bunun da gerek maddi gerekse manevi bakımdan pek tatminkar olmadığını ileri sürerek mevzulu filmler çevrilmesini teklif etti. Teklif cemiyet idare heyetince münasip görülerek Darülbedayi artistlerine "Pençe", "Casus" ve "Alemdar Vak'ası yahut Sultan Selim-i Salis" adlarında mevzulu filmler çevriltilmiştir"19 şeklinde ifade etmektedir.

"Müdafaa-i Milliye Cemiyeti" tarafından ilk olarak Sedat Simavi'nin yönetmenliğini yaptığı "Pençe" ve "Casus" adlı iki film çekildi (1917). Mehmet Rauf'un bir oyunundan uyarlanan ve orijinal metni 1900 yılında yayınlanmış olan "Pençe", oynanmaktan çok okunmaya elverişli bir metin olduğundan teknik bakımdan sahneye bile uyarlanması güç bir eserdi. Hareketsiz ve daha çok diyaloglarla gelişen oyun, filme çekildiğinde de aynı etkiyi yapmıştır. Tilgen (1953), yukarıda sözü edilen yazı dizisinde Pençe'nin büyük beğeni topladığını ifade etmektedir. Derneğin ikinci öykülü uzun filmi olan "Casus" hakkında ise Onaran (1999), yeterli bilgi bulunmadığını ve bu filmle elde edilen sonucun da birincisi kadar parlak olmadığını söylemektedir.

İlk Tarihsel Film Denemesi...

Simavi, savaşın son aylarında, Celal Esat (Arseven) ile Selah Cimcoz'un 1909'da yazdıkları Alemdar Mustafa Paşa ile III. Selim'in acıklı sonunu anlatan "Sultan Selim-i Salis" adlı oyundan esinlenerek "Alemdar Vak'ası yahut Sultan Selim'i Salis" adlı filmin çekimine başladı. Bir buçuk ay sonra savaş sona ermiş, Osmanlı Devleti yenilgiye uğrayarak Mondros Mütarekesi'ni imzalamıştı (30 Ekim 1918). Bu anlaşmayla birlikte yarı-askeri bir dernek olan "Müdafaa-i Milliye Cemiyeti" de dağılmak zorunda kaldı. Böylelikle ilk tarihsel film denemesinin sonu gelmedi.20

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla Merkez Ordu Sinema Dairesi ile Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin elindeki sinema araçları işgal kuvvetlerinin eline geçmemesi için Malul Gaziler Cemiyeti'ne (Malulin-i Guzat-i Askeriye Muavenet Heyeti) devredildi (Kasım 1919).21

"Malul Gaziler Cemiyeti"nin ilk iki öykülü uzun filmi 1919 yılı içinde çevrilen "Mürebbiye" ile "Binnaz"dı. Derneğin sinema çalışmalarının başına getirilen ve aynı zamanda kameramanlık da yapan Uzkınay bu iki filmin yönetmenliğini Ahmet Fehim Efendi'ye vermişti. Ahmet Fehim Efendi, (Fotoğraf 3) sinemayla bir ilişkisi olmayan ancak, tiyatromuzun kuruluş döneminde büyük hizmetleri olan bir tiyatro yönetmeni ve oyuncusuydu. Ahmet Fehim Efendi ilk olarak, başrollerinden birini de kendisininoynadığı Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın ünlü romanı "Mürebbiye"yi çekti. (Fotoğraf 4) Fehim Efendi'nin bu eseri seçmesinde; Fehim Efendi'nin Mürebbiye'yi daha önce sahneye koymuş ve oynamış olmasının ve işgal altındaki bir sinemanın istilacılara karşı "sessiz direnme" amacının olmasının rol oynadığı ileri sürülebilir. Çünkü romanın konusu basın, tiyatro ve sinemanın sansürüne doğrudan doğruya katılmaya başlayan işgal kuvvetlerinin hoş görmeyeceği türdendi. Gürpınar'ın, alafrangalığa düşkün bazı ailelerin başlarına gelebilecek gülünç ve tehlikeli durumları anlattığı bu romanı, 1919 yılının İstanbul'unda bilinçli ya da bilinçsiz bir protesto özelliği kazanıyordu. Romana adını veren kadın kahramanın, bir Türk ailesine mürebbiye olarak kapılanan, ailenin bütün erkeklerini birbirine düşüren ahlaksız bir Fransız olması, işgal makamlarınca uzun zaman bu filmin gösterimine izin verilmemesine neden olmuştu.22 Filmin kahramanı Fransız kadının kişiliğinde işgalcileri yerdiği için "Mürebbiye"nin sinema tarihimizin sansüre uğrayan ilk filmi olduğunu söylenmektedir.23


Fehim Efendi ile birlikte bir Rum Kumpanyası'nın oyuncuları ve ayrıca Raşit Rıza Samako, Şahap Rıza, İsmail Zahit, Behzat Butak'ın oyuncu olarak rol aldıkları filmin genel olarak eleştirisi konusunda. Filmin baştan sona; sahne düzeni, dekorlar, oyun, makyaj bakımından tamamıyla tiyatro özelliği taşıdığı, ayrıca "Mürebbiye'ye tiyatro niteliği kazandıran bir başka noktanın da; alıcının son derece fakir ve iğreti tiyatro dekorları içinde baştan sona durağan çalıştırılmış olmasına bağlanmaktadır. Mürebbiye'nin, "sessiz direnme" niteliğinden, çok sevilen bir romanın sık sık oynanmış bir sahne oyununun aktarılışı olduğundan, zamanın bazı tanınmış oyuncularına yer verdiğinden, kolay anlaşılır bir konuya dayandığından ve bu konuyu sade bir şekilde anlattığından dolayı o zamanın koşulları içinde başarılı bir film sayılabileceği belirtilmektedir.24

İlk Başarılı İş Filmi: Binnaz

Malul Gaziler Cemiyeti'nin çevirdiği ikinci film Yusuf Ziya Ortaç'ın bir oyunundan sinemaya uyarlanan "Binnaz" oldu. Çekim tarihi 1919 olan bu filmin konusu, oyuna adını veren "Lale Devri"nin ünlü güzeli Binnaz'la onu elde etmek için birbirleriyle çatışan iki erkek arsındaki ilişki üzerine kurulmuştu. Aşk, kıskançlık, arkadaşlık ve kahramanlık temalarına dayanan filmin yönetmenliğini Ahmet Fehim Efendi ile Fazlı Necip birlikte yapmışlardı. Fehim Efendi'nin oğlu ressam Münif Fehim, oyunu senaryo haline getirmiş ve filmin dekorlarını yapmıştı. Kameramanlığını Fuat Uzkınay'ın yaptığı filmde Matmazel Blanche, Rana Dilberyan, Ekrem Oran, Hüseyin Kemal Gürmen, Rüştü ve Mecdi rolleri paylaşmışlardı (Fotoğraf 5).

Üç ay içinde Topkapı Sarayı'nda ve Ferah Tiyatrosu'nun sahibi Molla Bey'in konağında çekilen "Binnaz"la ilgili eleştirilerde; sinema tekniği, ışık, kamera kullanımı ve kurgu bakımından epeyce düşük düzeyde bulunduğu, ancak, tiyatromsu da olsa oyuncuların belirli düzeyde başarı gösterdiği ve saray çevresindeki bahçelerden bazı güzel görüntülerin filmde yer aldığının anlaşıldığı aktarılmaktadır. Ayrıca Binnaz'ın bugün bile tiyatro havasından kurtulmaya çabalayan bir yapıt olarak görülmesi ise Ahmet Fehim'den çok filmin senaryosunu yazan ve sanat yönetmenliğini yapan Münif Fehim'e borçlu olduğu söylenmektedir.25 Özön (1970) ise, Binnaz'ın daha önceki Mürebbiye'nin yanında çok ilkel kaldığını belirterek bunu şöyle ifade eder:

"Bu ilkellik, dayandığı sahne oyununun zayıf yönünün perdeye büsbütün abartılarak aktarılmasıyla başlamaktaydı. Değişik insanların tutku ve duygularının çarpışmasına, dolayısıyla ruhbilimsel çözümlemelere, gelişmelere dayanması gereken konu, cansız ve ruhsuz kuklaların anlamsız hareketlerinden meydana gelmişe benziyordu. Oyuncuların Mürebbiye'dekine göre bile çok başarısız çalışmaları bunu büsbütün açığa vurmaktaydı...Binnaz bu aksaklıklarına ek olarak Mürebbiye'deki kusurları ve tiyatro kokusunu birkaç katıyla taşımaktaydı".26

Bununla birlikte kuşku götürmeyen bir yön, "Binnaz"ın ilk başarılı iş filmi oluşudur. 5.000 liraya çıkan bu filmin yalnız İstanbul'da 55.000 lira gelir getirdiği, ayrıca İngiltere'de de 5.000 İngiliz lirası sağlandığı söylenmektedir. 45 dakika süren film, önceki filmlerle kıyaslandığında o yıllar için Binnaz'ın bir çeşit üstün yapım nitelikleri taşıdığı, filmin dış ülkelere; İngiltere'ye bir rivayete göre Amerika'ya bile satıldığı ve 55.000 lira topladığı belirtilir.27

Cemiyetin, film çevirmek için girişilen zahmetli çalışmaların yerine sinema aygıtlarını kiraya vererek para kazanmanın daha yerinde olacağı kararını alması üzerine, kurumun sinema çalışmalarına bir süre ara verilir. "Malul Gaziler Cemiyeti"nden kiralanan aygıtlarla "Tombul Aşığın Dört Sevgilisi" adlı bir sahne eserinin çekilmeye başlandığı ve filmin tamamlanamadığı bilinmektedir.

İlk Güldürü Tipi Yaratılıyor...

İki yıl sonra 1921'de "Malul Gaziler Cemiyeti"nin çektiği üçüncü film, o zamanki tiyatro seyircisinin bir tiyatro eseri olarak çok beğendiği "Hisse-i Şayia" adlı bir oyunun uyarlamasıdır. Bu oyunda Bican Efendi adlı bir evkaf memurunun çeşitli serüvenleri anlatılmaktadır. Bu filmde yönetmen olan Şadi Fikret Karagözoğlu, bir güldürü tipi olan Bican Efendi'yi daha önce sahnede bir oyuncu olarak başarıyla temsil ettiği için bu tipi bir de sinemada denemek ister. "Bican Efendi Vekilharç" adı ile sinema için tasarlanan yeni bir konuyu senaryolaştırarak 22 dakikalık kısa bir filmde Türk Sineması'nda ilk güldürü tipini yaratmış olur. Kameramanlığını Uzkınay'ın yaptığı bu filmde, Şadi Fikret Karagözoğlu ve eşi Şehper Karagözoğlu, İ. Galip Arcan, Vasfi Rıza Zobu, Behzat Butak ve Nurettin Şefkati gibi oyucular rol almıştır28 (Fotoğraf 6).

"Bican Efendi Vekilharç" filmiyle ilgili olarak Scognamillo (1998), mizah anlayışıyla Chaplin'in ve 1910'ların bol gürültülü güldürülerine yakın olmaktan başka, filmin anlatımı, kısa, kopuk ancak hareketli sahneleriyle diğer deneylere oranla daha çok sinemasal özellikler taşıdığını, ilk kez sinema için bir öykü düşünüldüğünü ve gene ilk kez Uzkınay'ın kamerasının Karagözoğlu'nun eylemlerini izleyebilmek için canlılık kazanarak, tiyatrovari endişelerden, durgun kompozisyonlardan uzak, gerektiğinde boy çekimlerden sıyrılıp yakınlara gelebilen bir sinema diline sahip olduğunu belirterek filme olumlu eleştiri getiriyor. Ayrıca, filmin başarısı üzerine aynı yıl (1921) yine Bican Efendi tipinin çeşitli serüvenlerini anlatan "Bican Efendi Mektep Hocası" ve "Bican Efendi'nin Rüyası" adlı filmleri çeken Karagözoğlu, hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu yaptığı bu üç kısa filmle, sinema tarihimizde ilk dizi çalışmasını da gerçekleştirmiş olur.

Birinci Dünya Savaşı'nın devam ettiği dört yıl içinde gerek "Malul Gaziler Cemiyeti" ve gerekse "Müdafaa-i Milliye Cemiyeti" bazı kısa filmler de çekmişlerdir. Bunlardan "Boksör Sabri", "Efe Merzak", "Kara Bela" ve "İstanbul Perisi" adlı filmler çekilmiş, bazı filmlerin çekilmek üzere senaryoları da hazırlattırılmış, fakat bunlar çekilememiştir. "Malul Gaziler Cemiyeti"nde Fehim Efendi ve Karagözoğlu'ndan sonra derneğin rejisörlüğüne getirilen Fazlı Necip'in yönetiminde "Lale Devri", "İstanbul Esrarı", "Binbir Direk Vak'ası" filmlerinin bazı sahneleri çekildikten sonra bırakılmış, "İstanbul Perisi"nin ise bütün sahneleri çekilmiş olmasına karşın montajı yapılamamıştır.29

Savaş sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları bünyesinde "Ordu Film Çekme Merkezi"nin kurulmasıyla daha önce "Malul Gaziler Cemiyeti"ne verilen sinema araçları tekrar geri alınarak çalışmalara başlanmıştır. Bu yıllarda Türk Ordusu'nun kahramanlıklarına sahne olan savaş alanlarını, yaşananları sinemacılar da ordunun peşine düşerek belgelediler. Ordu Film Çekme Merkezi elemanları "İzmir Zaferi", "Dumlupınar Vekayii", "İzmir Nasıl İstirdat Edildi", "İzmir'in İşgali", "İzmir'deki Yunan Fecayii", "İzmir Yanıyor", "Gazi'nin İzmir'e Gelişi ve Karşılanışı" adlı birçok kısa film çektiler. Bir yandan Ordu Film Çekme Merkezi'nin çektiği bu filmler diğer yandan Kemal Film ekibi tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda elde edilen ve Şener'in (1970a) deyimiyle "altın değerindeki"30 film parçaları sonraki yıllarda hem başlıbaşına kullanılmış, hem de kurgu filmleri için önemli bir malzeme olarak Ordu Foto Film Merkezi arşivindeki yerini almıştır.

Kurtuluş Savaşı'yla ilgili olarak meydana getirilen filmlerin en önemlisi "İstiklal"dir. İlk şekliyle yalnızca Fuat Uzkınay'ın Kemal Film adına çektiği belge filmlerinden meydana getirdiği "İstiklal"in ilk adı "Zafer Yollarında"dır. Zaferden sonra Uzkınay, Film Çekme Merkezi Laboratuar Grup Amirliği'ne atanınca, savaş sırasında Film Çekme Merkezi elemanlarının çektiği belge filmleriyle "Zafer Yollarında" adlı film genişletilir. Savaş telaşıyla sağda solda kalan filmler de araştırılır ve gerçekten de önemli film parçaları ele geçirilir ve bütün bunlar da "Zafer Yollarında"ya eklenir. 1922'de yapımına başlanan "İstiklal", yapılan çeşitli çalışmalar sonunda "Zafer Yollarında" adıyla 1942 yılında son şeklini alır.31

İlk Özel Yapımevi Kuruluyor...

1919'da Kemal ve Şakir Seden kardeşler yabancı filmler getirmek amacıyla ilk Türk film şirketini kurmuşlardı. Daha sonra 1922'de "Kemal Film" adıyla bir laboratuar ve stüdyo kurarak faaliyete geçtiler. Böylece ilk özel yapımevi kurulmuştu. 1916-1922 yılları arasında Berlin'de tiyatro ve sinema çalışmaları yapan Muhsin Ertuğrul İstanbul'a döner ve aynı yıl Kemal Film'de rejisör olarak çalışmalarına başlar32 (Fotoğraf 7).

Muhsin Ertuğrul, 1922'de Kemal Film adına ilk olarak"İstanbul'da Bir Facia-i Aşk" adlı filmi yönetir. Konusunu mütareke yılları İstanbul'unda yaşanan gerçek bir olaydan, bir cinayetten alan film, daha önceki yerli filmlere göre daha çekici ve sürükleyici bir konuya sahiptir. Bu nedenle de teknik yetersizliği ve tiyatromsu oyun tarzı sergilemesine rağmen filmin gişe hasılatı oldukça iyi olmuştur. Bu film daha önceki çalışmalara göre hiç olmazsa iki bakımdan önem taşıyordu: günlük bir olaydan derlenen orijinal bir senaryoya dayanıyor, öykülü bir filmde dış sahnelere ilk olarak bu kadar geniş yer veriliyordu3"3 (Fotoğraf 8).

Bu filmin ardından Ertuğrul, bir edebiyat uyarlamasının çekimine başlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Nur Baba romanından sinemaya uyarlanan "Boğaziçi Esrarı" adlı bu filmde, Bektaşi tekkelerinin yaşamını konu alan ve genç bir kadının bir dergahın şeyhine olan yasak aşkı anlatılmaktadır. Bu filmle ilgili olarak sinema tekniği bakımından bütün ilkelliğine rağmen, konusunun çekiciliğinden dolayı büyük bir rağbetle karşılandığı, o günlerde Kemal Film'in tek film şirketi olduğu, konu olarak güçlü eserler verdiği ve çalıştığı rejisör, kameraman ve oyuncuların ülkenin bu alanda tanınmış, değerli gençleri olduğu söylenmektedir.34 Şener (1970a),35 Uzkınay'ın belge filmleri çekmek üzere Anadolu'ya gitmesi üzerine Kemal Film'deki yerini Cezmi Ar'a bıraktığını ve kameraman olarak Cezmi Ar'ın çektiği ilk konulu filmin ise "İstanbul'da Bir Facia-i Aşk" olduğunu belirtir ve Kemal Film'in asıl verimli çalışmasının "haber filmi" alanında görüldüğünü ve şirketin 47 adet haber filmiyle ileriye paha biçilmez değerde belgeler bıraktığını vurgular.

İlk Türk Kadın Oyuncular Sinemamızda...

Muhsin Ertuğrul'un Kemal Film adına çektiği üçüncü film, Halide Edip Adıvar'dan uyarladığı "Ateşten Gömlek"tir (1923) (Fotoğraf 9). İzmir'de kocası ve çocukları öldürüldükten sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'ya geçen Ayşe'nin öyküsünü anlatan bu film, Kurtuluş Savaşı'nı konu alan ilk filmimizdir. Bu filmin önemli bir diğer özelliği de; ilk kez Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyyir adlı iki Türk kadın oyuncunun rol almasıdır. (Fotoğraf 10-11). Yer yer belge film havasının görüldüğü film, o günlerin coşkun heyecanı içinde her gösterildiği yerde büyük ilgiyle karşılandı ve Atatürk tarafından da seyredildi.36 Rakım Çalapala (1944) Yıldız Dergisi'ndeki "Ateşten Gömlek"37 filmiyle ilgili yazısında; Muhsin Ertuğrul'un kendisinin de oynadığı bu filmin onun eserlerinin en güzeli olduğunu ifade ederek, Kurtuluş Savaşı'na ait çekilmiş olan filmlerin birer aktüel film niteliği taşıması, zayıf oluşları, başlı başına bir konuya sahip olmayışları nedeniyle hiçbirinin "Ateşten Gömlek" kadar seyirciyi etkileyemediğini iddia eder ve bir kez daha çekilmesinin gereğini vurgular.

"Leblebici Horhor"38 ve "Kız Kulesi'nde Bir Facia", Ertuğrul'un 1923 yılında çektiği diğer iki filmdir. (Fotoğraf 12). Tarihi kostümlerle çekilen Leblebici Horhor'un filme çekilmiş tiyatro oyunu gibi olduğunu, daha çok savaş ve macera filmlerinin rağbet gördüğü yıllarda sessiz sinema devrindeki bu şarkılı oyunun hiç iş yapmadığı, "Kız Kulesi Faciası"nın ise, Muhsin Ertuğrul'un "Fener Bekçileri" adlı Paris'teki Grand Guignol (Korku Tiyatrosu) repertuarına ait adapte bir dramdan senaryosu çıkarılmış bir film olduğu, aynı zamanda başrolünü oynadığı bu filmin yine tiyatrovari acı bir olay anlattığı belirtilmektedir.39

1922 yılında ilk özel yapımevinde sinemaya başlayan Muhsin Ertuğrul, 1923'ten 1939'a kadar süren ve sinemamızda "Tiyatrocular Dönemi" olarak anılan ikinci dönemde de sinema çalışmalarına devam edecektir.

Toplumların gelişiminde eğitim kurumları kadar içinde varolduğu toplumun bir aynası, göstergesi olan sanat kurumlarına da büyük görevler düşer. Başta da belirttiğimiz gibi sinema, hem verdiği mesajlarla büyük kitlelerde ortak bir görüş yaratma özelliğine sahip bir iletişim aracı hem de kültürel yaşama biçim verebilen güçlü ve evrensel bir sanattır. Dolayısıyla ait olduğu toplumun bir aynasıdır.

Her sanat dalında olduğu gibi, sinemanın da bir ülkedeki yeri ve gelişimi o ülkede varolan siyasi, teknolojik ve ekonomik koşullarla doğru orantılıdır. Sinemanın ülkemize girdiği ilk yıllarda sinemamızın gelişimi adına bu koşulların olumlu bir tablo gösterdiğini ne yazık ki söyleyemiyoruz. Osmanlı sahne sanatları arasında geleneksel görüntü sanatlarına kadar uzanan bir geçmişe sahip olan sinemamızın "Türk Sineması" adını alana kadar geçirdiği yıllar önemli bir zaman dilimini kapsamaktadır. Tarihsel ve toplumsal gerçekliğin anlatılabileceği en güzel görsel anlatım yolunun özgün ve ulusal bir dille oluşturulmasında geçirilen yıllardan "ilk dönem" ya da "ilk yıllar"a ait bilgilerin sonunda görülüyor ki, ilk yıllarda yapılan her faaliyet daha sonraki yıllara temel oluşturması bakımından özel bir önem taşıyor.
Özellikle yetersiz çalışmalar, desteksiz kalan girişimler, profesyonellikten uzak organizasyonlar, teknik ve ekonomik anlamda yaşanan deneyimsizlikler, sinemada eğitim sorunu ve en önemlisi dünya sinema dilini kurarken ülkemiz topraklarında hala sinema adına atılması gereken temel adımlarda geç kalınmış olması, sinemamızın daha sonraki dönemlerine sağlam temeller oluşturamamış olması bakımından etkili olmuştur.

Aslında, Osmanlı'nın ağır yapısına rağmen sinemanın ülkeye girişiyle beraber bu alandaki gelişmelerin pek de ağır gitmediği söylenebilir. İlk gösterimlerden sonra açılan sinema salonları, seyircinin hızla artan ilgisi, çekilen çeşitli kısa filmler ve konulu film çabaları çeşitli güçlüklere rağmen küçümsenemeyecek girişimler olarak değerlendirilebilir.

1 Nijat Özön: Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları (Ankara, 1995), 18.
2 Ayrıca bkz: Türk Sineması Kısa Tarihçesi (Ankara, 1979), 2: Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 18.
3 Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 20-21.
4 Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 20-23.
5 Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 23.
6 Alim Şerif Onaran: Türk Sineması 1. Cilt (Ankara, 1999), 11.
7 Ali Özuyar: Sinemanın Osmanlıca Serüveni (Ankara, 1999), 33 - 35; Zahir Güvemli: Sinema Tarihi (İstanbul, 1960), 231 -232.
8 Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, a.g.e., 12.
9 Alim Şerif Onaran: a.g.e., 12.
10 Giovanni Scognamillo: Türk Sinema Tarihi (İstanbul, 1998), 22-24.
11 Giovanni Scognamillo: a.g.e., 29-30.
12 Agah Özgüç: 80. Yılında Türk Sineması (Ankara, 1994), 18.
13 12-13 Ekim 1998 Uluslararası Atatürk ve Manastır Sempozyumu "Manastır'da Başlayan Türk Sineması Serüveni ve Atatürk'ün Sanat ve Sinema Anlayışı" başlıklı H. Hale Künüçen tarafından sunulan bildiri.
14 H. Hale Künüçen: "Osmanlı'da Başlayan Sinema Serüvenimiz" Osmanlı, Cilt: 11, (Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1999), 693.
15 Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay (İstanbul, 1970), 6.
16 Ayrıca bkz: Cemil Filmer: Türk Sineması'nda 65 Yıl (İstanbul, 1984), 85-86; Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 13; Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 38-39.
17 Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 14.
18 Giovanni Scognamillo:, a.g.e., 33.
19 Nurullah Tilgen: "Dünden Bugüne Türk Filmciliği", Yıldız Dergisi, 30 (İstanbul, 1953), 16.
20 Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 44-45.
21 Erman Şener: Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız (İstanbul, 1970a), 18.
22 Zahir Güvemli: a.g.e., 233; Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, a.g.e., 19.
23 Onat Kutlar: "Türk Sineması'nın Altmışıncı Yılı ve İlk Türk Filmini Çeviren Fuat Uzkınay" Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 106 (Kasım 1974), 5-7.
24 Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, 19.
25 Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 15-16; Giovanni Scognamillo: a.g.e., 45.
26 Nijat Özön: İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, a.g.e. 31.
27 Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 16; Giovanni Scognamillo: a.g.e., 47.
28 Alim Şerif Onaran: Türk Sineması, 17; Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, a.g.e., 55; Agah Özgüç: Türk Sineması, 30; Giovanni Scognamillo: a.g.e., 47-48.
29 Nurullah Tilgen: a.g.e., 16; Erman Şener: Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 26.
30 Ayrıca bkz: Erman Şener, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 25.
31 Erman Şener: a.g.e.; 25-29.
32 Zahir Güvemli: a.g.e., 236; Erman Şener: Yeşilçam ve Türk Sineması (İstanbul, 1970b),

33 Nijat Özön: Türk Sineması Tarihi, 76.
34 Alim Şerif Onaran: Muhsin Ertuğrul'un Sineması (Ankara, 1981), 156-162; Zahir Güvemli: a.g.e., 238.
35 Ayrıca bkz: Erman Şener, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 23.
36 Erman Şener: Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, 37-39.
37 Rakım Çalapala: "Ateşten Gömlek Tekrar Çekilmelidir", Yıldız Dergisi, 129, (İstanbul, 1944), 10-11.
38 "Leblebici Horhor" sinemamızda üç kez filme alınmıştır. Ayrıca bkz.: Rakım Çalapala, Yıldız Dergisi, sayı: 129, s. 10-11, İstanbul, 1944.
39 Zahir Güvemli: a.g.e., 241.

ÇALAPALA, Nurullah. "Ateşten Gömlek Tekrar Çekilmelidir", Yıldız Dergisi, Sayı: 129, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1944.

FİLMER, Cemil. Hatıralar-Türk Sineması'nda 65 Yıl, Emek Matbaacılık, İstanbul, 1984.

GÜVEMLİ, Zahir. Sinema Tarihi, Varlık Yayınları, İstanbul, 1960.

KUTLAR, Onat. "Türk Sineması'nın Altmışıncı Yılı ve İlk türk Filmini Çeviren Fuat Uzkınay", Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 106, Kasım 1974.

KÜNÜÇEN, H. Hale. "Osmanlı'da Başlayan Sinema Serüvenimiz", Osmanlı, Cilt: 11, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999.

ONARAN, Alim Şerif. Muhsin Ertuğrul'un Sineması, Kültür BakanlığıYayınları, Ankara, 1981.

ONARAN, Alim Şerif. Türk Sineması (I. Cilt) Kitle Yayınları, Ankara, 1999.

ÖZGÜÇ, Agah. 80. Yılında Türk Sineması, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1994.

ÖZÖN, Nijat. Türk Sineması Tarihi, Artist Reklam Ortaklığı Yayınları, İstanbul, 1962.

ÖZÖN, Nijat. İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, Türk Sinematek Derneği Yayınları, İstanbul,

ÖZÖN, Nijat. Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları, I. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara,

ÖZUYAR, Ali. Sinemanın Osmanlıca Serüveni, Öteki Yayınevi, Ankara, 1999.

SCOGNAMİLLO, Giovanni. Türk Sinema Tarihi Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1998.

ŞENER, Erman. Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları, İstanbul, 1970a.

ŞENER, Erman. Yeşilçam ve Türk Sineması, Kamera Yayınları, İstanbul, 1970b.

TİLGEN, Nurullah "Dünden Bugüne Türk Filmciliği" (1914-1953).

Yıldız Dergisi, Sayı: 129, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1944.

Türk Sineması Kısa Tarihçesi. Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara: 1979.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3897 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın