• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Yenileşme Döneminde Türk Dili / Doç. Dr. Musa Duman

Konuya başlamadan önce şu hususu vurgulamamız gerekiyor. Burada, Türkçenin tarihî süreç içinde geçirdiği fonolojik ve morfolojik özellikler söz konusu edilmemiş, değerlendirmeler kelime hazinesi ile ifade şekillerinin değişmesi dikkate alınarak yapılmıştır. O bakımdan okuyucu bu yazıda, konusu içinde önemli, ancak genel dil gelişmesinin izlenmesinde ayrıntı sayılabilecek hususlar için değerlendirme beklememelidir.1 Tanzimat Devri öncesini özetleyen genel değerlendirmeden sonra bu çalışmada, Tanzimat Devri'nden itibaren yenileşme döneminde dil ve dil konulu tartışmalar, alfabe tartışmaları ve bu konularda yapılan çalışmalar söz konusu edilecektir.Tanzimat Devri Öncesi Genel Değerlendirme

Dil, her toplumda olduğu gibi bizde de bazen sadece bir anlaşma vasıtası olarak, bazen de bir sanat maddesi ve aynı zamanda bir düşünce vasıtası olarak değerlendirilmiştir. Türkçenin geçirdiği tarihî merhaleleri bu noktadan değerlendirdiğimizde Batı Türkçesinin, daha dar anlamıyla Anadolu Türkçesinin gelişme sürecini şu şekilde şematize etmek mümkündür:

1. Kuruluş devresinden başlayarak Klâsik Osmanlı Türkçesi Devresi'ne kadar süregelen ve Eski Anadolu Türkçesi veya Beylikler Dönemi Türkçesi diye adlandırdığımız devre, dilin/Türkçenin bir anlaşma vasıtası olarak telakki edildiği ve bu anlayışa uygun eserlerin meydana getirildiği devredir.

Gerek telif edilen gerekse tercüme yoluyla Türkçeye kazandırılan eserlerin dili bu dönemde halk kesiminin kolaylıkla anlayabileceği biçimde olabildiğince sadedir.2 Bazı kitap adları, dinî terimler ve kalıplaşmış ifadeler dışında yabancı gramer unsurlarına pek rastlanmaz. Dinî, felsefî konulu ve bilimsel pek çok eser eğitici maksatla kaleme alınmış olduğundan hedef kitlenin özellikleri dikkate alınarak yazılmışlardır. Edebî türde yazılmış eserler de dil unsurları bakımından eğitici maksatlı manzum ve mensur eserlerin özelliklerini taşırlar.

Eski Anadolu Türkçesi Dönemi diye adlandırılan Batı Türkçesinin kuruluş döneminde, Anadolu'da bir bakıma Türk siyasî teşekkülünün de başlangıç dönemi olduğundan dil ile siyasî yapı arasındaki mesafe henüz birbirine çok uzak değildir. Arapça ve Farsça eserler de bulunmakla beraber,3 Beylikler sınırları içinde yazılan dinî, edebî ve bilim konulu Türkçe eserler hep bu özelliği taşırlar. Özellikle mensur eserlerde, giriş cümlelerinde (sebeb-i telif) ifade edildiği üzere, eserin daha geniş kitlelere faydalı olmasını sağlamak, halkı eğitmek maksadı gözetildiğinden dil de muhatap kitlenin özelliğine göre sade ve anlaşılır olmuştur.

Gerçi aynı dönem yazarları arasında Türkçe yazdığı için bir mahcubiyet içinde gözüken müellifler de yok değildir. Bunun sebebinin, Türkçenin o devrede henüz sanat dili olarak yaygınlık kazanmayıp "avam" dili sayılması olduğu anlaşılıyor. Bunlar arasında, XIV. asırda Aşık Paşa'nın Garipnâme4 adlı eserine başlarkenki şu ifadeleri bu durumu açıklıkla ortaya koymaktadır:

Ve şimdi şöyle bil kim bizüm zamânumuzda halkun çokı idrâk-i ma'ânî nice kim gerekdür idemez ve besâtîn-i ma'rifetden bir gül direbilmez ve bülbül avâzın gülistân içinde işidemez. Zarûret iktizâ etdi kim bir kitâb Türk dilince tertîb ola ve bir kac lafz-ı manzûm ol tertîb üzre düzele, tâ nef'i 'âm ve hâssa irişe. Şiir:

Gerçi kim söylendi bunda Türk dili
İllâ ma'lûm oldı ma'nî menzili
Çün bilesin cümle yol menzillerin
Yirmegil sen Türk ü Tacük dillerin

Aşık Paşa'nın yaklaşık 12 bin beyitlik muazzam eserini son derece akıcı, sanatkârâne ve sade bir üslûpla aynı Türkçe ile yazmış olduğu unutulmamalıdır.

Bu dönemde Türk coğrafyasında şüphesiz Arapça ve Farsça eserler de yazılmıştır. Ancak Türkçe de bu iki dilden ayrı, müstakil bir dil olarak vardır. Anadolu coğrafyasındaki Türk varlığının eğitim talebi ve aydınların halka varma ihtiyacı bir bakıma Türkçenin yazı ve sanat dili olarak gelişmesine uygun zemin hazırlamıştır diyebiliriz.

2. Sanat kudretini göstererek edebiyat çevrelerinde söz sahibi olmak maksadıyla eserler ortaya konmakla bu türlü eserlerin dilinde de tabiîlikten ve sadelikten uzaklaşma görülmeye başlar. İmparatorluğun siyasî gelişmesine paralel biçimde dilin de siyasî yapının unsurlarının çeşitliliğini barındırdığı söylenebilir. Diğer yandan bu durum, Türkçeye geniş bir coğrafyaya yayılma imkânı da sağlamış olur.5

Tercüme ve telif bütün eserlerde görülen bu durum, 15. asrın sonlarından itibaren ve özellikle 16. asrın başlarından itibaren edebî maksatla kaleme alınan eserlerin dilinde Arapça ve Farsça gramer unsurlarının artmasıyla değişmeye, eserlerin cümle kurgusu sade yapılı cümle görüntüsünden uzaklaşmaya başlar.

Yazarlar daima "sanat" ve "yarar" olmak üzere iki temel amaç gütmüşler, ustalık göstermek istedikleri zaman sanat diliyle, halkı eğitmek ve yararlı olmak istedikleri zaman da sade ve anlaşılır Türkçeyle yazmışlardır. Münâzara-i Bahâr u Şitâ adlı eserini sanat kudretini göstermek için, Nefehâtü'l-Üns çevirisini ise halka yararlı olmak için yazmış olan XVI. yüzyıl müellifi Lâmi'î Çelebi bu duruma güzel bir örnek teşkil etmektedir.6

Eski Anadolu Türkçesi devresinden sonra, Klâsik dönemdeki eserlerin dili bir bakıma yıllara ve müelliflere göre değil de konu ve muhatap kitleye göre değişmiş, bu keyfiyet son dönemlere kadar devam etmiştir.

Eski nesir örnekleri topluca göz önünde bulundurulduğunda başlangıcından Tanzimat Devri'ne kadar olan süreçte Türk nesrinin birbirine paralel üç ana kolda gelişmiş olduğu görülür:

a. Halkın konuştuğu dili esas alan sade nesir.
b. Temel cümle kuruluşu Türkçe olduğu hâlde Arapça ve Farsça kelime ve gramer unsurlarının fazlaca kullanıldığı, söz sanatlarına da yer veren süslü nesir.
c. Arapça ve Farsça gramer unsurlarına yer vermekle beraber sanat kaygısı güdülmeksizin telif edilmiş olan ve kısmen sade nesrin özelliklerini de taşıyan orta nesir.7

Bu üç çeşit içinde orta nesir, Osmanlı Devri Türk dilinin ana gövdesini teşkil eder. Tanzimat Devri sonlarında Recâîzâde Mahmut Ekrem Ta'lîm-i Edebiyat'ta eski ve yeni ediplerin eserlerini sade, müzeyyen ve âlî olarak sınıflandırmıştı.8

Esasen nazım dili de benzer şekildedir ve aynı divanda nesirde söz konusu edilen dil çeşitliliğinin örneklerini görmek mümkündür. Divan şiirinin en önemli şairlerinden Baki'nin (1526-1600) yedi bent hâlinde yazdığı meşhur Kanuni mersiyesinin farklı bentlerinden alınma şu üç beyit bu durumu güzel bir şekilde örneklendirmektedir:

1. bent: Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü neng Tâkey hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng.
2. bent: Kemter gedâyı az atâsı kılardı bay Bir lütfı çok, mürüvveti çok pâdişâh idi.
4. bent: Gül hasretinle yollara dutsun kulağını Nergis gibi kıyâmete dek çeksün intizâr.

Osmanlı Türkçesi devresinin ana gövdesini teşkil eden orta dilli eserlerin Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi Devresi'nin sonlarından itibaren farklılaşan ve bir bakıma imparatorluğun kültür dili (yazı dili) hâline gelen bir mecra görüntüsündedir. Bu mecradan ayrı, bir yandan eski özelliğini sürdüren bir kol ile Arapça ve Farsça dil unsurlarının fazlaca yer aldığı süslü ve ağdalı bir başka kol da varlığını devam ettirir. Klâsik dönemde dil genel anlamda bu üç kolun temsil edildiği ayrı mecralarda akıp gelir. Bu açıdan nesir dili ile şiir dili arasında bir farklılıktan söz edilemez.

Bu durum 19. asrın ortalarına kadar çok çeşitli eserlerde farklı biçimlerde görülerek seyrini devam ettirmiştir.

Tanzimat Dönemi'yle birlikte, hatta biraz daha önce başlayan sadeleşme/yenileşme çalışmaları, ayrı mecralardan akıp gelen bu kolları birleştirme gayretleri hâline dönüşür. Hedef süslü ve ağdalı edebî yazı dilidir. Bu hedefi gerçekleştirmek için yapılanlar, her hâliyle sunîliğe sapmadan, doğal

şartlarında gelişip süregelen malzemeleriyle her alanda yeni bir edebî dilin/yazı dilinin oluşturulması çalışmaları şeklindedir.

Tanzimat Devri'nde Dil Konularında Yapılan Çalışmalar, Tartışmalar

Tanzimat Devri'nde dil inkılâbını siyasî, sosyal, iktisadî ve fikir inkılâplarıyla birlikte düşünmek gerekir. Edebiyat alanındaki değişimin de bir bakıma yürütücü vasıtası olan dildeki yenileşme her şeyden önce düşünce sistemindeki değişimle birlikte ele alınmalıdır. İslâmî düşünce tarzının ortaya koyduğu edebiyat ve bu edebiyatın eserlerinde oluşan edebî dil, hem şiirlerde hem mensur eserlerde bu dönemde terk edilmeye başlanmış, Avrupaî tarz düşünüşün örneklerini ortaya koymak için dil kullanımında da yenileşme zarureti ortaya çıkmıştır.

O bakımdan dilde yenileşme çalışmaları sadece edebî, ilmî, resmî vb. bir veya birkaç alana münhasır kalmamış, Tanzimat anlayışının her alanda toplumsal bir yenileşme hareketi olması hasebiyle dilin vasıta olarak kullanıldığı bütün alanlarda yürütülmüştür.

1839'da Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu adıyla ilân edilen Tanzimat Fermanı, bir bakıma, daha II. Mahmut'un saltanatı yıllarında hız kazanan değişim hareketinin bir resmî belge hâlinde duyurulması demekti. Tanzimat ilânına gelmeden Akif Paşa, Mustafa Sami Efendi gibi daha pek çok devlet ricali ve aydın kimse Batılı düşünüşün ve Tanzimat fikrinin savunucuları olarak Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu'nu ve bunun mimarı olan Mustafa Reşit Paşayı hazırlayan fikrî ve siyasî ortamın yaratıcıları idiler.9 Öte yandan III. Selim'in askerî ve siyasî icraatları yanında resmî dil konusunda yaptığı önemli değişiklikleri ve II. Mahmut'un yaptıklarını resmî dilin (hatt-ı hümâyûnların, fermanların dilinin) sadeleşmesi hususunda önemli bir merhale saymak gerekmektedir.10 III. Selim'in ordu kumandanlarından birine yazdığı şu fermanda kullandığı dil, kendinden öncekilere göre kalıp ifadelerden uzak oldukça sadedir:

"Kaymakam Paşa,Ordu-yı hümâyûnumdan gelen tahrîrât hülâsâ, manzûr-ı şâhânem olmuşdur. Bunlara ne gûne cevâb ve ne gûne rey muktezîdir? Mukaddem ahvâl-i sefere âşinâ değilim gibi derdim. Kaldı ki sefer demek şiddet demek değil cümleye ma'lûm. Akçe ve zahîre şimdi bunlarda kıllet var diye durup durmak olmaz. Düşman ne derse müsâade eylemek din ve devlete yakışık değil. Eğer benden cevâb isterseniz rahat ve cem'-i mâl hülyâsını kurmadım. Sizden rey lâzım, benden re'yi tenkît lâzım. Cümleniz bir araya gelüp hazîne nereden hâsıl olur ve nereye sarf olunur mülâhaza eyleyüp dininiz gibi söyleyesiz. Devlet-i aliyye seferlerinde ne vakitde hazîne-i külliyye ile sefer olunmuş pederim merhûmdan mâ'adâ? Ol dahi nice olduğundan ibret alasız. Bu husûsların cümlesi sizden matlûb-ı şâhânemdir" (7 Şaban, 1203).11

II. Mahmut'un 14 Mayıs 1839 tarihinde Mekteb-i Tıbbıyye-i Şâhâne'nin açılışında yaptığı konuşma metninden aldığımız aşağıdaki parça, ana dille eğitimin önemini vurgulayan devlet anlayışını öne çıkarmakta ve dilde sadeleşme anlayışının devletin resmî bir görüşü hâline gelmeye başladığının güzel bir örneğini teşkil etmektedir:

"Çocuklar! İşbu ebniye-i âliyyeyi mekteb-i tıbbiyye olmak üzere teşkîl ve tertîb ederek "Mekteb-i tıbbiyye-i adliyye-i şâhâne" tesmiye etdim. Ve burada bakâyi-i sıhhat-i beşeriyye hizmet-i azîzesini muvâzebeti olunacağından, bu mektebi sâir mekteblere tercîh ve takdîm eyledim.... Bizim ise gerek asâkir-i şâhâne ve gerek memâlik-i mahrûsamız için etıbbâ-i hâzıka yetişdirüp hıdemât-ı lâzımede istihdâm ve diğer tarafdan dahi fenn-i tıbbı kâmilen lisânımıza alıp kütüb-i lâzımesini Türkçe tedvîne sâ'y ü ikdâm etmeliyiz.

Sizlere Fransızca okutmakdan benim murâdım Fransızca lisânı tahsîl etdirmek değildir. Ancak fenn-i tıbbı öğretüp rifte refte kendi lisânımıza almakdır. Ve ondan sonra memâlik-i mahrûsa-i şâhânemin her bir tarafına Türkçe olarak neşreylemekdir. Bu adamı (Doktor Ambros Bernard) sizin için mahsûs celb etdim. Kendisi gâyet müsta'id bir adamdır. Avrupa'nın birinci derecedeki hükemâsındandır. İşte bu adamdan ve sâir hocalarınızdan ilm-i tabâbeti tahsîle çalışın ve tedrîcen Türkçeye alıp lisânımız üzere tedâvülüne sa'y eyleyin. Zîrâ etıbbâ sıfatıyla memâlik-i ecnebiyyeden bir takım mechûlü'l-ahvâl eşhâsın gelmesinden ve şuraya sokulmasından hoşnûd ve memnûn değilim.."12

Bu tarihten yaklaşık otuz yıl sonra, tıp öğretiminin Türkçe yapılması maksadıyla 1283 (1866) yılında Cemiyyet-i Tıbbiyye-i Osmaniyye kuruldu. Bir yıl sonra da Mekteb-i Tıbbiyye-i Mülkiyye (1867) kuruldu ve bu mektepte yalnızca Türkçe ders verilmesi kararlaştırıldı.13 Hüseyin Avni Paşa'nın seraskerliği sırasında Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî (Yüksek Askerî Şûrâ) 16 Eylül 1286 (1870) tarihli toplantısında Askerî Tıbbiye'deki dersleri de Türkçeleştirme kararı aldı.14

Tıbbî eserlerin dilinde ve tıp terminolojisinde de sistemli Türkçeleşme çalışmalarının yapıldığını görmekteyiz. XIX. yüzyılın büyük tıpçıları Şânîzade Mehmed Atâ'ullah Efendi 1227'de (1812) telif ettiği Mi'yâru'l-Etibbâ ve Behçet Mustafa Efendi (ö. 1250/1834) İtalyan fizyoloji bilginlerinden Antonio'nun Usûl-i Nazariyye'sinin birinci bölümünü tercüme ettiği Tercüme-i Fizyoloji adlı eserlerinde sade dil kullanmışlar, Türkçe terimlere yer vermişlerdi.15 Aslında halk tabâbetine dayanan eserler, Eski Anadolu Türkçesi devresinden beri sade dilli idiler, 16 ancak başlangıçta Avrupaî tarzda gelişmiş tıbbın terminolojisinin karşılıkları bu eserlerde aranmadığı için ve daha önemlisi Fransız sistemine göre kurulduğundan Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne'de derslerin Fransızca okutulması mecburiyeti doğmuştu.

Cemiyyet-i Tıbbiyye-i Osmaniyye bünyesinde yapılan çalışmalarla tıp terimlerini ihtiva eden Lügât-ı Tıbbiyye adıyla bir eser telif edildi. Hacı Ali Paşa gibi bazı tıpçılar terminolojide Arapça kelimelere döndülerse de Lügât-i Tıbbiyye bundan sonra pek çok tıp konulu çalışmaya kaynaklık etmiştir.17

Pertev Paşa, Münif Paşa, Kâmil Paşa ve Akif Paşa Tanzimat Devri dil hareketinin önemli isimleridirler ve bu aydın devlet adamları sade dil hareketinin temelini atmışlar; onlardan sonra Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi yazarlar da dili yeniden inşa etme çabasında olmuşlar, bu amaca bağlı olarak eserler yazmışlardır.

Bu plânlı değişim anlayışı içinde, yazı dilinin sadeleşmesi hususunda ilk girişimler Mustafa Reşit Paşa tarafından başlatılmıştır. Tanzimat hareketinin öncüsü olarak Paşa yeni ortaya konan siyasî düşüncenin halka anlatılabilmesi ve maarifin halk arasında kolayca yayılabilmesi için edebî ve bilimsel eserlerin herkesin anlayabileceği bir dille yazılması gerektiği üzerinde durmuş ve bunun gerçekleşmesi için gayret göstermiştir.18 M. Reşit Paşa'nın yenileşme çalışmalarını bizzat yönlendirmek yanında, bu alanda yapılacak çalışmalara siyasî ve fizikî ortamlar hazırlaması, gayret gösterenleri teşvik etmesi dilde yenileşme anlayışının canlanmasına vesile olmuştur. Bu husustaki en önemli hizmeti de, bilimsel çalışmalarıyla dilde yenileşme çalışmalarının öncülerinden olan Ahmet Cevdet Paşa'yı yetiştirmiş olmasıdır.

Diğer taraftan, bu dönemde ilmî düşünceyi temsil eden kurumlar teşekkül etmiş ve bu çerçevede çalışmalar yapılmıştır. Yenilikler bir bakıma bu müesseseler yoluyla ve buraların mensupları eliyle Türk toplumuna yansıtılmıştır. Bunlar 1852'de açılan Dârulfünûn, bu üniversitede okutulacak eserleri hazırlamak için aynı yıl kurulmuş olan Encümen-i Dâniş ve 1860'ta kurulmuş olan Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye olmak üzere üç temel kuruluştur. Bu kuruluşlar, gerek bilimsel tartışmalara mekân olarak gerekse gazete ve kitaplar yayımlayarak yenileşme hareketlerine ve Türkçenin sadeleşmesine öncülük etmişlerdir.

Bunlardan Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye derneğinin yayın organı olarak çıkan Mecmua-i Fünûn'un (1862) ilk sayısında Münif Efendi, mecmuanın "Herkesin anlayacağı surette sehlü'l-ibâre olmak üzere." çıkacağını ifade etmektedir. Yazı dilinin sadeleştirilmesinde çok büyük hizmetleri geçmiş bulunan Münif Efendi, daha sonra tekrar söz konusu edeceğimiz üzere, aynı zamanda Osmanlı alfabesinin yetersizliği üzerinde durup bunun yerine Latin esaslı alfabenin Türkçe için uygun alfabe olacağını da söyleyen kişidir. 19 Cemiyet ve mecmuanın sorumluluğunu üstlenen Münif Efendi (Paşa), bir yandan da 1963'e kadar Cerîde-i Havâdis'te yazılar neşreder. Özellikle Batı yazar ve düşünürlerinden devrine göre sade Türkçe ile tercümeler yaparak Tanzimat hareketinin ahlâk ve düşünce prensiplerini tartışma konusu yapmıştır. Münif Efendi Muhaverât-i Hikemiyye adlı eserini Fransız düşünürlerinden Voltaire, Fenelon ve Fontenelle'in eserlerinden topladığı diyalogları tercüme ederek oluşturmuştur. Tanpınar'ın değerlendirmesine göre Mecmua-i Fünûn mecmuası Paşa'nın idaresinde bir mektep hâline gelmiştir ve Paşa ilk yıllarında Şinasi ile atbaşı yürür.20

Bunun gibi, Türk gazeteciliğinin kurucusu olan Şinasi Bey de Agâh Efendi ile birlikte çıkardıkları Tercüman-ı Ahvâl gazetesinin ilk sayısına yazdığı mukaddimede yazılarının herkesin anlayacağı şekilde sade bir dille yazılacağını ifade etmiştir. Şinasi Bey gerek Tercüman-ı Ahvâl ve gerekse daha sonra çıkardığı Tasvîr-i Efkâr gazetelerine yazdığı yazılarında oldukça açık ve sade bir dil kullanmış ve Türk nesir dili içinde bir de "gazete dili" anlayışının doğmasına vesile olmuştur. Tercüman-ı Ahvâl ve Mecmûa-i Fünûn bundan sonra çıkacak olan gazete ve dergiler için birer çıkış noktası sayılmışlar ve "gazete dili" yoluyla Türkçenin sadeleşmesine hizmette bulunmuşlardır.

Bizde Osmanlı Türkçesini konu alan dilbilgisi kitaplarının ilki Bergamalı Kadri'nin 1530'da yazdığı Müyessiretü'l-Ulûm adlı eseridir.21 Ancak bu eser, Arap gramerciliğinin etkisi altındadır, konular Arapçanın gramer anlayışına göre ele alınmıştır. XVI. asırdan başlayarak ecnebilere Türkçe öğretmek üzere yine yabancılar tarafından Türkçe gramer kitapları hazırlanmıştır.22

Fakat Türkçenin Türklere mekteplerde okutulup öğretilmesi ilk defa bu yıllarda gündeme gelmiştir.23 1847 yılında hazırlanıp Maarif Nezareti'nce kabul edildiği hâlde yazarı Abdurrahman Fevzi Efendi'nin ölümünden sonra 1882'de basılmış olan Mikyâsu'l-Lisân Kıstâsu'l-Beyân adlı gramer kitabı kısmen Batılı gramer anlayışını Türkçe için uygulamış olması sebebiyle Türk gramerciliğinde bir merhaledir.24

Cevdet Paşa ve Fuad Paşa'nın birlikte yeni dil anlayışıyla önce Medhal-i Kavâ'id adıyla hazırladıkları (1850) ve sonra Kavâid-i Osmâniyye adıyla Encümen-i Daniş'in açılışı sırasında Abdülmecid'e sundukları (1865) kitap neşredilen ilk dilbilgisi kitabıdır ki eser 1875'te Kavâ'id-i Türkiyye adıyla yeniden basılmıştır. Bu eserin 1895 yılında "tertîb-i cedîd" üzere yeni bir baskısı daha yapılmıştır. Abdullah Ramiz Paşa'nın Emsile-i Türkiyye'si25 (1866), Ali Nazîmâ'nın Muhtasar Lisân-ı Osmânî adlı dilbilgisi kitabı (1884) da bu alanda yapılmış önemli çalışmalardandır.

Sonra Mehmet Rüştü Bey'in "usûl-i cedîd" üzere hazırladığı Nuhbetü'l-Etfâl26 adlı Türkçe okuma-yazma kitabı, bu sahada ilk örnek olma özelliğine sahiptir ve bu eser daha önce de mevcut olan ilk okumaya yönelik elifba cüzlerinden27farklı olarak Türkçe eğitimi konusunda önemli bir adım olmuştur.

İptidâî (ilkokul) mekteplerinde okutulmak üzere hazırlanan ve sayıları bu yıllardan sonra gittikçe artan Türkçe kıraat (okuma-yazma) kitapları, Türk eğitim sisteminde programlı bir biçimde Türkçe eğitime yer verildiğini göstermektedir.28 Bu kitaplarda iptidaî öğrencilerine okuma ve güzel yazma öğretilmekte, kelime hazinesi, deyimler ve güzel anlatma gibi konular seçilmiş edebî metin ve latife örnekleriyle bugün de geçerli olan öğrenimi kolaylaştırıcı bir metod takip edildiği görülmektedir. Kitapların her biri mekteplerin belli sınıfları için hazırlanmışlardır. Meselâ bunlardan Umum Mekâtib-i İbtidâiyye Müdürü Azmi Bey tarafından hazırlanıp Maârif Nezâreti'nin ruhsatıyla basılmış olan kırâ'at kitabı şu ifadelerle okuyucuya tanıtılmaktadır: "Maârif Nezâret-i Celîlesinin emriyle Memâlik-i Şâhâne'de iptidâî derecesinde bulunan umum mekteplerin ikinci ve üçüncü sınıflarında okutulacaktır."29 Bu kitabın sonunda, örnek metinlerde geçen Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin Türkçe karşılıkları ve kullanılışlarıyla ilgili örnekler verilmektedir.

7 Mayıs 1310 (19 Mayıs 1892) tarihli Manastır İdâdîsi müdürlüğüne gönderilen tamimde yer alan ifadelerden anlaşıldığına göre derslerin Arapça ve Farsça kelimelerden azami ölçüde arındırılarak okutulması ve İstanbul ağzının esas alınması tavsiye edilmektedir.30

Benzer şekilde eğitimin sonraki kademelerinde de Türkçe dil ve belâgat, inşâ vb. dil konularının eğitimine önem verilmiş,31 bu da netice olarak yeni lisan çalışmalarının tabiî zeminini oluşturmuştur.

Pek çok aksaklıklarına rağmen, hiç şüphesiz, eğitim kurumlarındaki dil eğitiminin dilde sadeleşme çalışmalarına katkısı olmuştur.

Biraz önce zikrettiğimiz gibi Şinasi Bey "gazete dili"ni kurmuş olması yanında Tanzimat Dönemi'nin dilini nazım ve nesir alanında da ilk temsil eden kişidir.32 Tercüme-i Manzûme (ilk baskı 1859) adıyla Fransız şairlerinin şiirlerinden yaptığı tercümeler, Şair Evlenmesi (ilk baskı 1860) adlı yenileşme dönemi edebiyatının da önemli temsilcisi olan tiyatro eseri, kendi şiirlerini topladığı Müntahabât-ı Eş'âr (ilk baskı 12 Ağustos 1862), bilinçli bir şekilde Türk atasözlerini ilk defa bir araya toplayan Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye (1863) ve Tercüman-ı Ahvâl ile Tasvîr-i Efkâr'da çıkan dil ve edebiyat konularında yazdığı makaleleri Şinasi'nin bilinen eserleridir.33 Muhteva olarak Tanzimat fikri etrafında geleneksel düşünüşün kalıplarını aşan ve Batılı anlayışın örneklerini Osmanlı Türk toplumuna sunan Şinasi'nin eserlerinde kullandığı dil de asrına göre oldukça yenidir. Özellikle Şair Evlenmesi, yenileşme hareketinin dil alanında hedeflediği konuşma dilini yazı dili hâline getirme çabasının da ilk örneği olması bakımından önemlidir:

Zîbâ Dudu-Ya hasta olursan ez-kazâ?
Müştak Bey-Ya borçlularım da bana hekim göndermeyip baktırmazlarsa farazâ?
Zîbâ Dudu-Ay ne yababilirsin?
Müştak Bey-Kör olayım onlara nisbetime, ölürüm ha.

Şinasi'nin yenilik hareketi içindeki önemi, onun büyük edebî eserler yazmış ya da yeni bir edebî dil oluşturmuş olmasından değil, özellikle gazetelerinde yazdığı yazılarında küçük ve kısa haberleri çok düzgün biçimde anlaşılır ve sade bir dil ile yazmış olmasından gelir.34 Bu yazılarında edebî olmak gibi bir kaygı gütmemiş, her zaman halkın konuştuğu dili dikkate almış ve hedefi daima halk tarafından anlaşılırlık olmuştur. Burada Tasvîr-i Efkâr'da "İstanbul Sokaklarının Tenvîri ve Tathîri Hakkındadır" başlıklı yazısından ve Tercümân-ı Ahvâl'de "Tefrika ve Gazete Hakkında" başlıklı yazısından birer bölümü örnek olarak almak yerinde olacaktır: "İstanbul'un sokakları ileride, Galata ve Beyoğlu gibi gaz ile tenvîr olununcaya kadar, âdî fenerler ile iktifâ olunmak karâr-gîr olduğu, tenbîh-i mezkûr meâlinden anlaşıldığından başka, bir fıkrasında, 'ahâlîden dahi bu usûle riâyetle hânesi önünde kandil yakmağa herkes me'zûn bulunacağı cihetle, ol vechile ahâlîden kendi arzu ve hâhişi ile kandil yakanlar olur ise, işbu hareketleri nezd-i hükûmette tahsîn ve takdîr olunacaktır.' diye musarrah bulunmuştu" (Tasvîr-i Efkâr, nr. 192, 26 Nisan 1864).35

"Gazete (Gazetta) İtalyanca bir kelimedir ki aslı ne olduğu ve nereden geldiği kimsenin malûmu değildir. Bir kavl-i müreccaha göre bundan 260 sene mukaddem bazı haber ve ilânı şâmil Venedik'te bir küçük varaka neşrolunmağa başlamış ve her bir nüshası o tarihte mahall-i mezkûrda gazetta nâmında tedâvül eden bir küçük sikke ile alınmıştır.. İşte şu lafız bundan azarak sonraları Fransa ve İngiltere ve Almanya ve mahall-i sâirede zuhûr eden jurnallere dahi isim kalmıştır. Jurnal, Fransızca bir lafızdır ki Arapça yevmî ifade eder. İsti'mâl olunduğuna göre, hâl-i hâzırın târîh-i mücmelidir diye ta'rîf olunsa yeridir" (Tercümân-ı Ahvâl, nr. 1, 22 Ekim 1860).36

Diğer taraftan Şinasi Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınları etkileyip yetişmelerine zemin hazırlamasıyla Tanzimat anlayışının sonraki edebiyat kuşaklarına geçmesine de zemin hazırlamıştır. Bu bakımdan onun yenileşme dönemi için yaptığı en önemli şey, kendisinden sonrakilere açtığı çığır olmuştur.

Burada "Şinasi Mektebi"nin takipçilerine geçmeden önce, Vartan Paşa'nın Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazdığı ve 1851 yılında neşrettiği Akabi Hikâyesi adlı aşk konusunu işleyen küçük romanını da anmak gerekir. Türk edebiyatında roman türünün de ilk örneği sayılabilecek bu eser, Şinasi'nin Şair Evlenmesi sadeliğinde ve yenileşme dönemi için konuşma dili örneklerini ihtiva eden önemli bir eser durumundadır. Eser baştan sona sade bir dille yazılmıştır.

Şinasi ile başlayan dil anlayışında ve edebiyattaki yenilik düşüncesi, kendisinden sonra Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdülhak Hamit, Muallim Naci, Ahmet Mithat gibi ediplerle devam etti. Edebî dili asıl işlemeye başlayan Namık Kemal olmuştur. Şinasi'nin Avrupa'ya gidişine kadar Tasvîr-i Efkâr'da onun yanında bulunmuş ve bir nevi Şinasi'nin çırağı olmuştur. Dil ve edebiyat konularında teorik düşüncelerini ortaya koyduğu yazıları yanında bu düşüncelerini bizzat uygulaması da Namık Kemal'i ayrı bir konuma yerleştirir.

Namık Kemal'in dil ve hususiyle Türkçe ile ilgili görüşleri, edebiyat görüşlerine de yer verdiği "Lisân-ı Osmânînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir"37 başlıklı yazısında bulunmaktadır. Burada meselenin teorik boyutları üzerine durur ve bazı önerilerde bulunur. Türkçe için yaptığı önerileri, dilin sadeleşmesi ve gelişmesini sağlayacak, böylece yeni edebî dilin kurulmasına imkân verecek esasları ihtiva eder. Öyle ki önerileri, esas olarak daha sonra dil ile ilgilenen kimselerin de üzerinde durdukları hususlardır. "Türkçemiz bir lisandır ki, bilkuvve şâmil olduğu muhassenâta göre, dünyada en birinci lisanlardan addolunmağa şâyândır." dedikten sonra dilimizin üç büyük lisanın (Türkçe, Arapça, Farsça) unsurlarını barındırdığını vurgular ve yapılacak çalışmaların bu husus dikkate alınarak gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade eder. Mevcut yapıdan ve durumdan Türkçeye geçmek için ileri sürdüğü beş öneri, öz olarak şunlardır:

1. Mevcut gramer kitapları düzeltilmeli, eksikleri tamamlanmalı ve herkesin faydalanacağı bir yaygınlığa kavuşturulmalı. Dilimizde yer alan Arapça ve Farsça unsurlar da bu gramerde yer almalı. Çünkü kendi dilini başka dillerin gramerlerinden öğrenen kimse, kendi edebiyatında taklit şaibesinden kurtulamaz.
2. Türkçeye mahsus mükemmel bir sözlük hazırlanmalı.
3. Galat-ı meşhur denilen yaygın kullanılan kelimeler ve ibareler aslî şekillerine tercih edilmelidir. Bunu ise yazarların galat tabir edilen kelime ve ibarelere rağbet etmeleri sağlar.
4. Mevcut eserlerin doğal anlatıma sahip olan makalelerinden tertip edilen ve karşılaştırmalı bir antoloji hazırlanmalı, bunlar okullarda okutulmalıdır.
5. Dilimize ait bir belâgat kitabı hazırlanmalıdır.

Farsçadan tercüme ettiği Bahâr-ı Dâniş Tercümesi'nin mukaddimesinde de devrin tercüme anlayışı ve dil hakkındaki görüşleri yer almaktadır. Burada edebiyatımızın en önemli eserlerinden sayılan Nergisî'nin Hamse'si gibi kitapların çok az satıldığı halde, Hamse'nin onda biri büyüklüğünde bayağı çocuklar elinden çıkma hikâyelerin basılıp öbürünün iki misli fiyatına ve daha çok satılıyor olmasının sebebepleri arasında "Eski eserlerimizde kaba Türkçe olarak her ne yazılmış ise gûyâ Türkçe yazılan şeyin mutlaka kaba olması lâzım imiş gibi hemen hiçbirisinde mahâsin-i edebiyye iltizâm olunmaması"nı da gösterir ki, toplumun ne türlü kitaplar ilgi gösterdiğini de göstermesi bakımından önemlidir.38

Namık Kemal dilin sadeleşmesine şiddetle taraftar olduğunu Mağusa'dan (Kıbrıs) Abdülhak Hamit'e yazdığı 3 Mart 1875 tarihli mektubunda da şu ifadelerle ortaya koyar: "Yazılan şeyleri okudukça mahcup olmak, benim de neşriyâta başladığım zaman uğradığım ve hâlâ kurtulmaya muvaffak olamadığım belâlardandır. Şu kadar var ki bu hâle sebep, bizim tabiatlarımızdan ziyâde lisânımızın nekâyısından olduğuna eminim. Tab'-ı sânî nasip olursa ben de âsârımda bayağı benim yazdığım bilinemeyecek kadar ıslâha mecbur olacağım" (Nümûne-i Edebiyât-ı Osmâniyye, 6. basım, s. 484).39

Namık Kemal manzumelerinde, makalelerinde, roman ve tiyatro eserlerinde yenilik anlayışındadır ve eserlerinde hep bu anlayışın dilini kullanmıştır. Ünlü Hürriyet Kasidesi, Vatan Mersiyesi devrinin sosyal olaylarına duyarlı konusu ve diliyle eski düşünceden ve dilden farklıdır. Diğer manzumeleri de benzer özelliktedir.

Namık Kemal, müstakil yazılarından başka, diğer eserlerine yazdığı mukaddimelerde ve bizzat eserlerin içinde de dil ve Türkçe konusunda fikirlerini söylemeye çalışır. Son Pişmanlık mukaddimesinde dilin kendi kendine gelişemeyeceğini ifade ederek onun gelişmesi için sanatçıların üzerine düşen görevi hatırlatmaktadır: "Lisân öyle taş kovuğundan yetişen incir ağaçları gibi kendi kendine kemal bulmaz. Asırlarca terbiye-i efkâra hizmet için vakf-ı vücûd etmiş birçok üdebâ ve hukemâ lâzımdır ki bir lisanın intizamına, zenginliğine imkân hâsıl olabilsin."40

Şinasi'nin yanında Namık Kemal'den sonra ikinci kişi Ziya Paşa'dır, ancak o kültür tarihimizde daha çok edebî ve siyasî kimliğiyle yer alır. Ziya Paşa görüşlerini Hürriyet gazetesinde (nr. 11, 7 Eylül 1868)41 neşrettiği
"Şiir ve İnşâ" makalesi ile manzum olarak yazdığı "Harâbât mukaddimesi"nde (İstanbul Eylül 1878)42 edebiyat çerçevesinde ortay koymuştur. Makalesinde yenilikçi düşünce mensuplarını oldukça memnun eden bir anlayışı savunurken "Harâbât Mukaddimesi" yazısında tam tersine bir görüşü ortaya koymuştur. Bu yazılardaki görüşleri ne olursa olsun Ziya Paşa yazdığı eserlerin diliyle, eserlerinde tatbik ettiği dil ile Namık Kemal'in yanında dilde sadeleşmenin öncüleri arasına girmeye hak kazanmıştır diyebiliriz.

Tanzimat Devri'nin amaçladığı dilde sadeleşme ve yenileşme hedefine en çok yaklaşan isim Ahmet Mithat Efendi olmuştur. Onun eseri Tanpınar'ın deyişiyle "1870 senelerinin okuyucu kitlesinin seviyesinden başlar" ve "bir halk okuma odasıdır."43 Eserlerinin çeşitliliği ve okuyucu kitlesi olarak halk kesimini hedeflemesi ona dilin bütün ifade renklerini kullanma fırsatı vermiştir. Onun dilin sadeleşmesi noktasında hedeflediği merhaleye varmasında elbette ki seçtiği konuların ve şahısların halk kitlesinden olmasının da büyük rolü olmuştur. Ancak daha önemlisi, Ahmet Mithat Efendi'nin bunu bilinçli olarak yapması, yaptığının şuurunda olmasıdır. Eserlerinde muasırlarına göre onun doğrudan dil konusunu işlediği yazısı Dağarcık'ta neşrettiği (cüz 1, İstanbul 1872, s. 20-25)44 "Osmanlıcanın Islahı" başlıklı yazısıdır. İmlânın ıslah edilmesi konusuna da temas ettiği bu yazısında Ahmet Mithat Efendi, Türkçenin geçirdiği merhaleleri ve devrinde içinde bulunduğu durumu özetleyerek eserlerinde kullandığı sade ve anlaşılır halk dilini niçin tercih ettiğinin gerekçelerini vermiş olur. Arapça ve Farsçadan başka kimi yazarların eserlerinde Batı dillerinden alınma kelimelerin de artık Türkçe için sorun olmaya başladığını bu yazıdan anlıyoruz:

"Elyevm kullandığımız lisan Arabî ve Farisî ve Türkî ve Osmanlıların gemicilikte ve sanatta kesbettikleri terakki münasebetiyle Yunan ve İtalyan ve terakkiyât-ı ahîremizin gösterdiği lüzum üzerine bir de Fransız lisanlarından mürekkeptir. Ancak biz lisanımızda olan elfâz-ı Arabiyyeyi kullanabilmek için bütün Arap lisanını öğrenmeğe ve kezâlik diğer lisanları dahi birer birer tahsil etmeğe mecbur olacaksak, müddet-i ömrümüzü yalnız lisan tahsiline hasretsek bile yine muvaffak olamayacağımız derkârdır."45
Aynı yazıda, daha sonra Ömer Seyfettin'in ve Ziya Gökalp'in ayrı ayrı sistemleştirdiği ve daha pek çok edip tarafından tasvip görmüş şu hususlara da yer verilmektedir ki Şinasi'nin başlattığı hareketin vardığı noktayı göstermesi bakımından da önemlidir:

"Biz diyoruz ki Arabî sarf ve nahivden izafetlerle sıfatlar ve müzekkerler ve müennesler ve müfredler ve cemiler Osmanlı sarf ve nahvine sokulmasa, haniya demek istiyoruz ki, Osmanlı lisanınca bunlara ihtiyaç görülmese, lisanımız Şinasi merhumun sadeleştire sadeleştire vardırmış olduğu derecenin daha yukarısına mutlaka varır. Bununla beraber bir kelimenin Türkçesi (ve fakat maruf olan Türkçesi) varsa, onun yerine Arapça ve Farisîce bir söz kullanılmasa lisanımızın sadeliği bir kat daha artar."46

Ahmet Mithat Efendi, dil ve Türkçe konusundaki fikirlerini etraflı bir şekilde anlattığı yazılar yazmıştır.47 Dil konusundaki görüşlerini ifadeyi kendi çıkardığı Tercüman-ı Hakîkat gazetesine yazdığı yazılarda da sürdürmüştür: "Vâ esefâ ki, biz şimdiki hâlde bir lisân dilencisiyiz. Gâh Arapların gâh Acemlerin ve hele şimdi de frenklerin kapılarını çalaraka lafızca kavaidce sadaka-i ma'rifetini dileniyoruz. İşte bu dilencilik rezaletinden kurtulmak için, kendi lisanımızın ıslâhını yine kendi lisanımız dahilinde aramağı istid'â ediyoruz" (sy. 112, 1298/1888).48 Tercüman-ı Hakîkat gazetesinde ilk öğretim için yazdığı ve imlâ konuları üzerinde durduğu yazılarını Medrese-i Süleymaniyye Rehnümâ-yı Muallimîn49 adlı eserinde bir araya getirmiştir. Bu yazılarında imlâ konusunu ele almış ve burada Türkçe kelimeleri söylenişe göre yazmak gerektiği, bunun için alfabeye yeni harflere ihtiyaç duyulduğu üzerinde durmuştur. Düzeltmelerin ise Türkçe kelimelerin imlâsıyla sınırlı kalmasını, Arapça ve Farsça kelimelerin aslî yazılışlarıyla muhafaza edilmelerini savunmuştur.50

Tanzimat Devri'nde adı daha çok siyasî olaylarla geçen Ali Suavî'nin dinî, siyasî ve sosyal fikirleriyle dönemin aydınları içinde sözü edilen bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, II. Meşrutiyet'ten sonra ilk Türkçülerden küçük bir grup dışında, sonraki nesiller üzerinde uzun süreli bir etkisi görülmemiştir.51 Döneminin Muhbir, Tasvîr-i Efkâr, Vakit, Basîret, Müsâvât, Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile Lonra'da çıkardığı Hürriyet, kendisinin çıkardığı Muhbir, Ulûm, bir ara Ulûm'un kapanması üzerine çıkardığı Muvakkaten Ulûm Gazetesi Müşterilerine gibi gazete ve mecmualarında dinî, siyasî ve sosyal yazılar yazmıştır.


Özellikle gazetecilik dilinin sadeleşmesi için çaba harcadığını Yeni Osmanlılar Tarihi'nde keskin bir ifadeyle açıklamaktan çekinmemiştir: "Bu işe parmak sokmaktan asıl muradım, vatanımız gazetelerinin köhne inşâlarını ve mu'tâd-ı kadîm üzre bî-ma'nâ sitâyişlerini bozmak idi. Hem lisanı bozdum, hem de memleketimize hürriyet-i aklâm soktum."52 Ali Suâvi dilde sadeleşmenin ölçüsünü, Türkçeye Osmanlıca denmesini tenkit ederek başlatır. Ulûm'da neşrettiği "Lisân ve Hatt-ı Türkî"53 başlıklı yazısında Kutadgu Bilig ve Uygur metinleri gibi Türk kültürünün millî ve edebî kaynakları üzerinde durur, diğer Türk lehçeleri ile ilgili değerlendirmeler yapar. Arapça, Farsça, Çince gibi dillerden Türkçeye girmiş kelimelerden söz eder, bunların artık Türkçeleşmiş sayıldıklarını belirtir. Hâlihazırdaki Türkçenin yapısını, başka dillerle (özellikle Arapça, Farsça, Çince ile) mukayesesini yaparak kolaylığını ve pratikliğini ortaya koymaya çalışır:

"Türkçe lisanının tahsilinde olan kolaylık bahsi, kavâid-i sarfiyyesinin intizamından ve edevât ve levâhikin kılletindendir. Meselâ Arabîde ve Fransızcada olan harf-i ta'rif Türkçede yoktur. Şu kadar ki işbu ve bu ve bir isimleri nâdiren edat-ı ta'rif gibi kullanılır. Nedir o Fransızcada ve Arapçada alâmet-i cem'ilerin kesreti ve kaidesizliği!... Bu lisanda yoktur. Hep isimler "lar" lâhikasıyla cem'ilenir: Bir insan, insanlar gibi."54 Ali Suâvi bu yazısında Türk harfleri hakkındaki görüşlerini de ortaya koyar.55

Tanzimat nesli içinde Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat ve Ali Suâvi dışındakiler, dil konularından çok edebî konular üzerinde durmuşlar; edebiyatın zenginleşmesi, yenileşmesi ve gelişmesi için uğraşmışlardır denebilir.

Bunlar arasında Recâîzâde Mahmud Ekrem Bey ile Abdülhak Hamid'i özellikle zikretmek gerekir. Recâîzâde'nin Tanzimat neslinin her cephesinde var olmaya çabaladığı yenileşme hareketi içindeki asıl önemi, Şinasi-Namık Kemal çizgisinin Abdülhak Hamid'e ulaşmasını sağlayan köprü olmasından gelir.56 Öte yandan 1895'te Servet-i Fünûn'u edebî bir dergi olarak çıkarıp bir çoğu talebesi ve tanıdığı olan gençleri etrafında toplayarak Türk edebiyatında önemli bir yer tutmuş olan "Servet-i fünûn Nesli"nin doğmasına da vesile olmuştur. Araba Sevdası adlı romanı, edebiyatımızda toplumsal hicvin ilk örneklerinden olmak yanında, sade dilin edebiyat eserinde tatbik edildiği önemli örneklerden de birisidir. Manzumelerinde kullandığı dil de nesirlerindeki gibi yenidir, ancak sadelik bakımından kendisinden öncekilere göre ileri bir noktada olduğunu söylemek zordur.

Edebiyat anlayışı bakımından yenilikler bulunduran Ta'lîm-i Edebiyat adlı kitabı,57 bir nevi edebiyat tarihi olarak hazırlanmış fakat tamamlanmamış ders kitabıdır. Burada edebî üslûbu sade, müzeyyen ve âlî diye üçe ayırmıştır. Ekrem'e göre Sadullah Paşa ile Namık Kemal'in bazı yazıları âlî ve müzeyyen üslûba, Cevdet Paşa ile Ahmet Mithat'ın bazı yazıları ise sade üslûba örnektirler. Şiirlerle birlikte nesir örneklerine de eserinde yer vermiş olması, yeni ediplerin ve eserlerin değerlendirilmesi edebiyat çevrelerinde tenkit ve değerlendirme anlayışının gelişmesine hizmet etmiştir.

Recâîzâde'nin dil hakkındaki görüşlerini bu eserin sonuna eklediği yazısından anlamak mümkündür. Burada Osmanlıcanın gelişmesi için bağımsız bir dil olarak değerlendirilmesini ifade eder ancak Arap ve Fars kurallarıyla karıştırarak buna kavâid-i Osmaniyye demek gerektiğini söyler.

Arapça ve Farsça unsurların da yer alması dolayısıyla Türkçenin Osmanlıca diye adlandırılması gerektiğini ifade ederek başından beri sade Türkçe ve Türkçe'nin istiklâli anlayışını benimseyen Ali Suavi, Süleyman Paşa ve Şemsettin Sami gibi aydınlardan farklı bir noktada, diğer Tanzimat nesli gibi müteredditler safında yer alır.


Abdülhak Hamit de Recâîzâde Mahmut Ekrem gibi eserleriyle vardır ve manzum ve mensur bütün eserleriyle Namık Kemal ile başlayan yenilikçi edebiyat anlayışının ulaştığı son noktadır. Onun dil için yaptığını, "Kendinden öncekilerin sade ve düzgün Türkçelerine edebî bir çeşni vermiştir"58 diye özetlemek mümkündür.

Muallim Naci, devrinde sade nesrin en güzel örneklerini vermiştir. Şiirlerinde görünüşte eskiden kopmamış gözükür, ancak anlayış olarak daima yeniye açıktır. Tanzimat neslinin son halkası Abdülhak Hamit ise, Naci de gelecek neslin, Tevfik Fikret, İsmail Safa ve Nabizade Nazım gibilerin ilk halkası durumundadır.59 Onun yenileşme dönemi için esas önemi, kısa ömrüne sığdırdığı ve hâlâ değerini koruyan Lügat-ı Naci adlı sözlüğü, Mekteb-i Edeb adlı okuma kitabı, sahasının bizde en iyi eseri olan Istılâhât-ı Edebiyye adlı belâgat kitabı ve değişik dergi ve gazetelerde yazdığı gramer ve Türkçe konulu yazılarını topladığı İntikâd adlı kitabından gelir. Bu eserlerde o bir öğretici olarak okuyucunun karşısına çıkar. Beşir Fuad'a yazdığı mektupta saydığımız kitapları niçin yazma ihtiyacı duyduğunu bize açıklar: "Türkçe doğru yazmak için mükemmel Arabî, Farisî bilmek lâzım mıdır? Hayır! Türkçeyi doğru yazmak için yalnız Türkçeyi mükemmel bilmek lâzımdır. Bu nasıl olur? Dediğimiz gibi bir kavâid kitabı, yine dediğimiz gibi bir lüga kitabı meydana getirmekle."60 Aynı kitabın daha önceki sayfalarında yine Beşir Fuad'a yazdığı mektupta Türk olması hasebiyle Osmanlı lisanına dair söz söylemeye cesaret edebildiğini, toplumda kabul görebilmesi için bir dil hakkında tek tek insanların değil, ancak bir cemiyet eliyle kaide konması gerektiğini söyler ve sözünü "Bununla beraber asıl sözümüz lisanımızı nasıl ıslâh edebileceğimizde olmayıp elsine-i sâirenin kavâid ü şivesine ittibâ' edip etmeyeceğimizdedir."61 cümlesiyle tamamlar.

Tanzimat neslinin dil anlayışındaki yenilikler kısaca sıralanacak olursa bunlar a) kelime ve tamlamalarda, b) cümle ve ifade biçimlerinde, c) nesirde seci anlayışında, d) edatların kullanımında, e) nesirde yazıya başlamadan önce ağır ve bazen Arapça giriş yapma alışkanlığında, f) konuşma üslûbunun yazıda kullanılmasında, g) son olarak de imlâyla ilgili olarak noktalama işaretlerinin kullanılmasında yapılan yenilik ve değişikliklerdir.

Bunun için Türkçe bir gramer kitabı ile Türkçedeki bütün kelimeleri toplayan bir sözlüğün hazırlanması gerektiği birçok aydın tarafından vurgulanmıştır. Bunlara bir de nazım şekillerinde yapılan değişikliği eklemek gerekir. Ancak şunu da ifade etmeli ki bu neslin kafasında Türkçe'ye Lisân-ı Türkî mi yoksa Lisân-ı Osmanî mi demek gerektiği açık ve kesin biçimde sonuçlandırılmış değildir. Aynı şekilde Türk lisanının (ya da Osmanlı lisanının) Arapça, Farsça ve Türkçeden teşekkül etmiş bir dil olduğu konusunda da tereddütleri sürüp gitmiştir.

Edebiyat grupları dışında kalmış birçok bilim adamı ve aydının da XIX. sonlarına doğru dilin sade ve anlaşılır olması konusunda görüş ortaya koyduğu görülmektedir. Bunlardan Hoca Tahsin'in bu konudaki görüşünü ifade ettiği yazısından bir bölümü örnek olarak verelim: "Lisân evvelâ herkesin anlayışı üzere sehlü'l-ifâde değil ise, ol hâlde yalnız ziyâde isti'dâdlı havâs ve ezkiyâ-yı nâdirü'l-vücûd zevâta münhasır olmakla, umûm ondan mahrûm ve kendilerine mahûs diğer bir lisân isti'mâline muhtâc olacaklarından havâs ve avâm beyninde vâsıta-i ihtilât münkatı' olmuş olur. Bunun için lisân evsat-ı ahâlî ezhânının idrâkine mülâyim olmak üzere yapılmış olmalıdır." (Hoca Tahsin, Psikoloji, İstanbul 1310/1894-5, s. 26).62

XIX. yüzyılın sonlarına doğru dilde yenileşme hareketi üç temel nokta esas alınarak gelişmeye devam etti. Bunlara hemen şunu ifade etmeli ki aşağıda söz konusu edeceğimiz milliyetçilik, İslâmcılık, Osmanlıcılık gibi düşünce tarzlarına mensup kimseler, siyasî düşüncede ve dil anlayışlarında farklı tavır sergileyebilmişlerdir. Farklı siyasî düşünce kamplarında bulunan Mehmet Akif'in Ömer Seyfettin ve arkadaşlarıyla sade lisan anlayışında, Süleyman Nazif ile Tevfik Fikret'in süslü ve ağdalı edebî dilin devamı anlayışında buluşmaları örnek olarak zikredilebilir. Bu üç temel dil anlayışı şunlardır:

1. Türk dilinden yabancı kurallarla birlikte yabancı kelimeleri de atmak düşüncesinde olanlar; bunlar siyasî düşünce olarak Türkçüler idi ve tasfiyeciler olarak anıldılar.
2. Hiçbir müdahaleyi kabul etmeyerek dili olduğu gibi bırakmak düşüncesinde olanlar.
3. Dilden yabancı kuralları atmak ama kelimelere dokunmamak düşüncesinde olanlar. Bu gruptakiler da "Yeni lisancılar" olarak anıldılar.
Avrupa'daki milliyetçilik akımlarının Osmanlı İmparatorluğu'nun aslî unsuru olan Türkleri harekete geçirmesi tabiî idi. Öncelikle bir tefekkür hareketi olarak ortaya çıkan Türkçülüğün en önemli uygulama alanlarından birisi de dil olmuştu. Bu sebeple burada Türkçülük ve Türkçülüğün gelişmesi konusu üzerinde durmak zarureti bulunmaktadır.

Ahmet Vefik Paşa Türk toplumunun kalkınabilmesi için yenileşmeyi Batı medeniyetinden alınan değerlerin millî değerlerle kaynaştırılmasında gören, Avrupa kültürü ile yetişmiş şuurlu bir aydın olarak, devrinde "Osmanlıcılık", "İslâmcılık" gibi çeşitli fikir akımlarına karşı "milliyetçilik" akımını benimsemiş ve "Türkçülük" diye adlandırılan bu akımın öncülüğünü yapmıştır. Kendisi ilk hocası olduğu Darülfünun'da Hikmet-i Tarih (Tarih Felsefesi) müderrisliği sırasında Şecere-i Türkî'yi Doğu Türkçesinden Batı (İstanbul) Türkçesine aktardı. Batı Türkçesinin genel Türkçenin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçelerinin de bulunduğunu ortaya koymuş; bunun için yazdığı önemli sözlüğünü Lehçe-i Osmanî adıyla neşretmiştir. Bu anlayış çerçevesinde idarî kişiliğinin yanında bilimsel çalışmalara da imzasını atmıştır. Bunlar arasında başta Lehçe-i Osmanî (1888/89) adlı sözlüğü olmak üzere Müntehabât-ı Durûb-ı Emsâl (1852), Hikmet-i Târîh (1863), Şecere-i Türkî, Fezleke-i Târîh-i Osmanî (1869) gibi eserler sayılabilir.63

Paşa'nın Türk dili için yaptıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür: "Kaba Türkçe diye hor görülmüş halk dilinin sözlerini ve deyimlerini itibara kavuşturmak, Arapça ve Farsçanın tesiriyle unutulan kelimeleri yeniden ana dile kazandırmak, bu ikisinin hâkimiyeti altında esas kendi lugatındaki servetinden uzaklaşmış ifadeyi halk deyimlerine, onun kuytuda kalmış sözlerine ve geçmişteki Türkçenin kaynaklarına açmak, Ahmet Vefik Paşa'da nazariyat yerine tatbikatı ile ifadesini bulan millî dil ülküsü olmuştur. Bu görüşle, halk ağzından çeşitli hikmet ve deyimleri derleyen Atalar Sözü kitabının yanı sıra, değer verilmemiş kelimelerini toplayıp Türkçe'nin zenginlik ve ifade kabiliyetini göstermek istediği lugatı ile temellendirmeye ve onları Moliere'den Telemaque'a kadar edebî tercümelerinde, yadırganacaklarından çekinmeden canlandırmaya çalışması onu dilde sadeleşme ve Türkleşme hareketinin öncüsü yapar. Tarih ve dil sahasında bu ortaya koydukları Ahmed Vefik Paşa'yı çağdaşları içinde kaynağını Türkoloji bilgisinden alan Türkçü düşünüşün şuurlu ve ilk sırada bir temsilcisi olmak mevkiine yükseltmiştir.

Dil ve tarih sahasındaki çalışmaları bunun yanında Ahmed Vefik Paşa'ya memleketimizin en eski hatta ilk türkoloğu olmak sıfatını kazandırmıştır."64

İlmî alanda Ahmet Vefik Paşa'nın başlattığı Türkçülük anlayışına uygun çalışmalar, askerî alanda da Süleyman Paşa'nın çabalarıyla yürütülmüştür. Süleyman Paşa görüşlerini askerî okullar için yazdığı Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) adlı eserinde ortaya koydu ve bu yolla Türkçülük düşüncesi askerî mekteplere girmiş oldu. Yine askerî okullarda okutulmak üzere Esmâ-yı Türkiyye (Türk İsimleri) adlı kitabı yazdı. Bunlardan başka, "Osmanlılık" yerine "Türklük" anlayışını da temsil etmek üzere Sarf-i Türkî adıyla Türkçenin gramerine ait bir kitap telif etti.65 Recaîzâde Ekrem'e yazdığı mektupta bu hususlardaki görüşünü şu şekilde ortaya koymuştur: "Osmanlı edebiyatı demek doğru değildir. Nasıl ki lisanımıza Osmanlı lisanı ve milletimize Osmanlı milleti demek yanlışdır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devlerimizin adıdır. Milletimizin unvanı ise yalnız Türktür. Binaenaleyh lisanımız da Türk lisanıdır, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır."66

İkdam gazetesi etrafında toplanan başta gazete sahibi Ahmet Cevdet Bey, Emrullah Efendi, Veled Çelebi, Şemseddin Sami, Necip Asım Beyler Türkçülüğün fikrî savunucuları idiler.67 Bunların içinde bilhassa Fuat Raif (Köseraif) Bey'in daha 1890'lı yılların başında Türkçeyi sadeleştirmek hususundaki yanlış görüşü takip etmeye başlaması, Türkçülük anlayışının aydın çevrelerin nazarında kıymetten düşmesine sebep oldu. Bu görüş, dilimizden Arap, Fars dillerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların yerine Türk kökünden gelmiş kelimeleri yahut Türkçenin kurallarına göre yeni yapılacak kelimeleri koymayı öneren tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikri idi.68 Fakat bu görüş yukarda zikri geçen şahıslar nazarında da tepki ile karşılanmış ve bunlardan Şemseddin Sami, Necip Asım gibi önde gelen Türkçü yazarlar ona karşı tavır alarak kendilerinin tasfiyeci olmadıklarını ilân etmek ihtiyacı duymuşlardır.69 Her iki şahsın da filolojik terbiye almış olmaları dolayısıyla ortaya çıkacak zararları ve mahzurları görerek tasfiyeciliğe karşı gösterdikleri tepkiler, dilde yenileşme çalışmalarının, o devirde revaçta bulunan siyasî Türkçülüğün desteğini alabilecek böyle bir yola girmesine de ilmî engel olmuştur. Türkçülüğün dil ve tarih araştırmaları şeklinde kendini gösterdiği devirde Şemseddin Sami Bey ve Veled Çelebi'nin Ahmed Vefik Paşa'yı, Necip Asım Bey'in Süleyman Paşa'yı, Bursalı Tahir Bey'in de Ali Suavi'yi takip ettikleri söylenebilir.70

Şemseddin Sami yeni dönemde Türkçenin sadeleşmesi konusunda Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'ı başta olmak üzere edebî eserleri ile, tercüme eserleriyle, çıkardığı mecmualar, dilbilgisi, lügat ve ansiklopedi eserleriyle Türkçe ve Türk kültür hayatına devrinde oldukça önemli hizmetleri olmuştur. Eserlerinde ifade ettiği ilmî ve siyasî görüşlerini, bir bakıma, ilmî ve siyasî çalışmalarıyla uygulamaya denemiştir diyebiliriz. O çağın orta seviyedeki okuyucu kitlesi tarafından henüz iyi tanınmayan bilgi alanlarını ilim ve teknolojinin Avrupa'da vardığı gelişmelere göre tanıtmak ve öğretmek isteyen Şemseddin Sami işe bu maksatla kurulan, dili sade, küçük ve ucuz kitaplardan oluşan "Cep Kütüphanesi" serisinde başlamış, Muharrir, kendi kurduğu Aile ve Hafta mecmualarında bunu devam ettirmeye çalışmıştır. Bu mecmualardaki yazılarında Şemseddin Sami, teknolojiden, dilden, genel edebiyat konularından, ahlâk ve sanata kadar çok çeşitli alanlarda bir yandan kendi görüşlerini ortaya koymak, diğer yandan halkı bilgilendirmek için gayret göstermiştir. Dil ve edebiyat konularına dair yazıları daha çok Hafta mecmuasında yayımlanmıştır. Bu yazılarında çok defa dil öğretiminin kolaylaştırılması üzerinde durmuş, bu maksatla imlâ ve alfabe ıslâhı meselelerine de temas etmiştir. Türkçenin öğretimi konusunda ve yeni usulleri deneyen okuma ve yazma kitapları neşretmiştir. Bunlar Küçük Elifba, Yeni Usûl-i Elifba-i Türkî, Nev-usûl Sarf-ı Türkî adlı eserlerdir. Basılmamış olan Kırâat-i Türkiyye ve Nev-Usûl Nahv-i Türkî adlı eserlerini de buraya dahil etmek gerekir. Bunlardan başka Kamus-ı Fransevî, zamanında Fransızcadan Tükçeye lügatlar arasında en mükemmeli olarak kabul edilmiş ve pek çok kişinin takdirini kazanmıştır.

Kâmûs-ı Türkî'si ise, devrinde Türkçeyi temel alan ve Türkçede halkın kullandığı, yaygınlık kazanmış kelimeleri Türkçeleşmiş sayan bir anlayışla tertip edilmiş ve hâlâ öneminden bir şey kaybetmemiş temel sözlüklerimiz arasındadır. Kamusu'l-A'lâm da zamanında bir nevi İslâm ansiklopedisi vazifesi görmüş, günümüzde bile bilimsel çalışmaların temel kaynaklarındandır.71

Değişik mecmualarda "Lisanımızın Tahdidi", "Lisanımızın Sadeleştirilmesi", "Lisan ve Edebiyatımız" gibi başlıklar altında yayımladığı yazılar doğrudan dil konularını işleyen önemli makeleleridir.

Kâmûs-ı Türkî'ye yazdığı "İfâde-i Merâm"da Batı Türkçesinin kısa bir tarihçesini verir. Burada "Şark Türkçesi" ile "Garp Türkçesi" arasında farkın, İtalyanca ile Latince arasındaki fark gibi değil, ancak Mısır Arapçası ile Mağrip Arapçası arasındaki fark derecesinde olduğunu ifade ederek "Şark Türkçesi ile Garp Türkçesi bir tek lisandır, ikisi de Türkçedir" değerlendirmesinde bulunur ki bu cümle lisanî Türkçülüğün anahtar ifadesi mesabesindedir.

Şemseddin Sami, nazarî olarak dil konularında önemli ve çok sayıda yazı ve eser yayımlamakla kalmamış, eserlerinde teorik düşüncelerine uygun biçimde sade dilin de güzel örneklerini vermiştir. Türkçe konuları üzerinde bilimsel metotlarla durmuş, özellikle dilimizdeki Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçenin gramer kurallarına uydurulması gerektiğini, bu sebeple üç ayrı dilden mürekkep bir dil olamayacağını vurgulamıştır. Türkçe karşılıkları bulunan ve konuşma dilinde kullanılmayan kelimelerin dilden çıkarılmasını isteyerek, bütün yabancı kelimeleri dilimizden çıkarmak düşüncesinde olan tasfiyecilik aşırılığına düşmemiştir. Dünyada konuşma dili ile yazı dili farklı farklı başka bir millet bulunmadığını söyleyerek dil ile edebiyatı birleştirmek gerektiğini kabul eder. İstanbul Türkçesinin ıslah edilmesiyle oluşacak edebî dilin zamanla bütün Türklerin kabul edebileceği genel bir hâline gelmesini istemiştir.

Servet-i Fünûn'un Dil Anlayışı ve Etrafında Yapılan Tartışmalar

Bütün bu görüşler II. Meşrutiyet sonrasında Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının "Yeni Lisan" başlığıyla sistemleştirdikleri yeni/sade dil anlayışının Şemseddin Sami tarafından ifade edilmiş öncüleridir. Ebediyat-ı Müstakbelimiz (Sabah, nr. 3343, 30 Şevval 1316/1898) başlıklı yazısındaki şu ifadeler onun bu husustaki kararlılığını göstermesi bakımından önemlidir: "Sağa sola bakmaksızın, hatır gönül saymaksızın, fikrimizde sebat ve sözümüzü tekrar etmeden çekinmeyeceğiz, bıkmayacağız, usanmayacağız: 'Lisânımızı sadeleştirelim! Lisanımızı Türkçeleştirelim!' diye bağırmadan vazgeçmeyeceğiz."72

Yine bu yıllarda, Tanzimat'ın ilk yıllarından beri bütün bu yenileşme anlayışı etrafında oluşturulmaya çalışılan sade lisan fikri, 1895-1901 yılları arasında Recâîzâde'nin öncülüğünde kurulmuş Servet-i Fünûn dergisinde yazılarını neşreden ve edebiyat tarihimiz içinde Servet-i Fünuncular (Edebiyat-ı Cedîde sanatçıları) olarak adlandırılan topluluğun mensuplarınca farklı karşılandı. Çoğunun Batı ile fikrî bağlılığı bulunan bu sanatçılar, Tanzimat neslinin oluşturduğu yeni ortamda kendilerine yeni bir sanat dili kurma gayreti içine düştüler. Namık Kemal, Ziya Paşa, Recâîzâde, Abdülhak Hamid ve Muallim Naci gibi kendilerinden öncekilere göre farklı heyecanları, farklı duygu ve tefekkürleri olduğunu düşündüler, bu farlılıklarını dilde de göstermek istediler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu sanatçılar arasında da tam bir yeknesaklık bulunduğunu söylemek zordur. Nesirde Halit Ziya (Uşaklıgil), nazımda da Tevfik Fikret kendilerine mahsus özellikleriyle bu nesil arasında öne çıkan kişiler olmuşlardır. Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) gibiler ise sanat anlayışı olarak beraber oldukları Mehmet Rauf, Nabizâde Nazım, Cenap Şehâbeddin gibi sanatçılardan sade dil kullanarak ayrı düşmüşlerdir. Topluluğun diğer sanatçıları olan Hüseyin Siret, Hüseyin Suat ve Ali Ekrem ile birlikte bunlar bir taraftan yer yer sade konuşma dilini yazıda kullanmayı denerlerken diğer taraftan yazıda da bulunmayan Arapça ve Farsça kelimeleri sözlüklerden çıkararak, yeni kelimeler ve birleşikler uydurarak, Türkçe cümle ve ifade biçimlerinde değişiklikler yaparak farklılıklarını ortaya koydular. Nazım dilinde sadece kelime ve ifadedeki yenilikleriyle kalmayıp şekil değişikliğine de gitmişlerdir.

Topluluğun önde gelen ismi olarak Tevfik Fikret'in dil ve Türkçe ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir iki noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktır.

Tevfik Fikret "lisân-ı rûh" kabul ettiği şiir dilini anlatırken (Servet-i Fünûn, nr. 267, 11 Nisan 1312/23 Nisan 1896, s. 98) Mahâsebe-i Edebiyye köşesinde "Lisân-ı Şi'r" başlıklı yazısında, şiir dilinde getirdikleri yeniliklerin/farklılıkların şuurunda olarak zımnen şu itirafta bulunur:

"Ma'amâfîh şurasını arz edelim ki maksadımız öyle fâhiş bir takım yanlışlıkları zevksiz ve fâidesiz bir takım kâ'ide-şikenlikleri lisân-ı şi'r nâmına makbûl veya merdûd göstermek değildir. O gibi mübâlâtsızlıklar hiçbir vakit, hiçbir vesîle ile şâyân-ı müsâmaha olamaz ve olmamalıdır."73

Tevfik Fikret'in doğrudan dil konulu yazısı ise yine aynı köşede "Tasfiye-i Lisan" makalesidir (Servet-i Fünûn, nr. 422, 1 Nisan 1315/13 Nisan 1899, s. 87).74 Fikret bu yazısına son zamanlarda bazı ediplerin ön ayak olmasıyla yazı dilinin halka doğru yöneldiğini ifade ederek başlar ve şimdiye kadar kendisine cevap vermeyen, daima dargın gibi, yabancı gibi duran bu dilin nihayet onunla barışıyor olmasını, ona bir şeyler söyleyecek, anlatacak, öğretecek hâle gelmesini sevinçle karşılar. Israrla üzerinde durduğu şey bu konudaki samimiyettir. O sebeple Mehmet Emin (Yurdakul) Bey'den "şayan-ı gıbta" diye söz eder. O da her şeyden evvel "usûl-i tedrîsin muhtâc-ı ıslâh olduğu" kanaatini belirtir. Ancak pek ümitli olduğu söylenemez: "Şimdi ne yapacağız? Sırf Türkçe mi yazacağız? Zannetmem ki bu mümkün olsun, olsa bile-hâlâ ihtilâfından şikâyet ettiğimiz-lisân-ı tekellüm ile lisân-ı tahrîrimiz yine ittihâd edemeyecektir, çünkü o zaman da yazacağımız Türkçe ile kelimeleri tekellüm ettiğimiz lisânda değil, bize Arabî ve Farisîden daha uzak bir menba'-ı metrûktan alacağız. Denebilir ki bu menba' esâsen bize yabancı değildir. Evet, lâkin unutulmuştur, metrûktur, iâdesi vakte, hem uzun bir vakte muhtâçtır."75

Aslında Tevfik Fikret'in bu ümitsizliği, sade lisan ve sade Türkçe konusundaki isteksizliğinden kaynaklanır. Aynı yazıdaki şu ifadeleri de onun ümitsizliğine bir bahane gibidir: "Bir de ne yalan söyleyeyim, Osmanlıcanın bu günkü şu hâli, şu âhengi bana o kadar hoş geliyor ki tebdîline kıyılamaz sanıyorum."

Yazının son paragrafında, yukarda sözünü ettiğimiz yeni dil arayışının gerekçesini buluruz: "Esâsen ifâdenin sâdeliği, vuzûhu fikrin sâde ve vâzıh olmasından ileri gelmez mi? Ma'nâ basit oldukça lafız sâde olur."
Dikkat edilirse, bu paragraftan de anlaşılacağı üzere Fikret'in geldiği nokta, Recâîzâde Mahmut Ekrem'in Talîm-i Edebiyat'ında sınıflandırdığı gibi âlî üslûptan, bazı eserlerinde sâde olsa da esas olarak müzeyyen üslûp noktası olmuştur. Fikret'in burada yaptığı örneklemeyi Mehmet Akif de şu alıntıda yapmıştı: "Evet, lisanın sadeleştirilmesi farzdır. Gazetelerde zabıta vukuatı öyle ağır bir lisanla yazılıyor ki avam onu bir dua gibi dinliyor.

'Mehmed Bey'in hânesine leylen fürce-yâb-ı duhûl olan sârık sekiz adet kalîçe-i girân-bahâ sirkat etmiştir' deyip de 'Mehmet Beyin bu gece evine hırsız girmiş, sekiz halı çalmış' dememek adeta maskaralıktır. Avamın anlayabileceği maânî avamın kullandığı lisan ile eda edilmeli; lâkin bir icmâl-i siyâsî Çağatayca yazılmamalı."76

T. Fikret, yukarıdaki yazısında "tasfiye" terimini bir nevi "sadeleşme" olarak anlamış gözükmektedir. Halbuki, bazı yazarlarca da birbirlerinin yerine kullanılmış olsalar bile, "tasfiye" terimi, kullanımda olsalar dahi dildeki bütün yabancı kelimelerin atılıp nasıl olursa olsun yerine Türkçelerinin konulması, "sadeleşme" ise konuşma dilinde ekseriyet tarafından tanınmayan yabancı kelimelerin dilden çıkarılması ve alıntı dahi olsa kullanımda olan kelimelerin korunmaları anlayışı olarak kabul görmektedir.

Rıza Tevfik Servet-i Fünûn'da (11 Nisan 1313/1896, sy. 267) Mebhas-ı Lisân başlıklı yazısında bu açıklamalara uygun biçimde, kendisini suçlayanlara cevap olarak tasfiyeci olmadığını ifade etmekte ve yazısını şu cümlelerle bitirmektedir: "Yoksa bir kelimeyi hiç yoktan icat etmek, yahut milyonlarla kişinin ağzına düşmüş bir kelimeyi def' ü tard etmek kimsenin harcı ve belki de haddi değildir."77

Servet-i Fünûn'da (13 Mayıs 1315/1899, s. 428)78 "Kâri'lerime Mektuplar" başlıklı yazıda Halit Ziya da dil ile ilgili görüşlerini ortaya koyar. Burada Halit Ziya, ateşli sadeleşme ve Türkçeleşme taraftarlarına karşı bir müdafaa adamı görüntüsündedir. Hatta Servet-i Fünûn dergisinde (4 Kanunıevvel 1324/1908, nr. 916)79 "Servet-i Lehçe" başlıklı 1908'de kurulan Türk Derneği'nin programını hedef alan ve yeni lisan anlayışıyla taban tabana zıt görüşleri ihtiva eden yazısında, sadeleşmeye karşı gelmekten çok bir üslûp ustasının yaratıcılığının sınırlandırılması endişesi sezilir: "Mâdemki esâsen lisânı Arapça ile Acemceye iftikârdan vâreste bulundurmak mümkün değil, müsteârâtı kısmen iade ederek yeniden fakat başka bir menba'dan istikrâz-ı kelimâta lüzûm hissettirecek bir sebeb-i ma'kûl bulunamaz. Yok, eğer maksûd zâten bizde Türkçe olarak mürâdifleri mevcûd olan kelimeleri atmaksa, meselâ lisânda güneş var diye ufk-ı edebîmizden "şems ve harşid"i silmek, yıldız var diye "nücûm ve ahter"i söndürmek, göz var diye "çeşm ve dîde"yi, "ayn ve basar"ı kapamak, yol var diye "râh ve tarîk"i seddetmek, su var diye "âb ve mâ"yı kurutmak kabîlinden ameliyyât-ı tahrîbe karâr vermekse, buna isrâf-ı bîhûde nazarı ile bakmak tabîîdir.
Bu mütâla'aya serd edilen yegâne itirâz: Lisânı sadeleştirmek, onu seviyye-i irfâr-ı halka indirmek içün bu fedâkârlığa lüzûm var sözünden ibârettir.

Fakat lisân seviyye-i irfân-ı halka inmez, seviyye-i irfân-ı halk lisâna yükseltilmeğe çalışılır."

Nitekim onun dil konusundaki görüşleri ve uygulamaları sonraları değişmiş ve müteakip baskılarında bizzat kendisi değişiklikler yaparak eserlerinin dilini sadeleştirmiştir.

Halit Ziya ve Cenap Şehâbeddin'in şahsında Servet-i Fünûn'un kullandığı dile itiraz edenler de yok değildir. Edebiyat çevrelerinde oldukça alâka uyandıran ve edebiyat tarihimize "Dekadanlar" olarak geçen Sabah gazetesindeki (1 Mart 1313/1897)80 yazısında Ahmet Mithat Efendi en sert tepkisini ortaya koymuştur: "Böyle şey mi olur? Siz lisanı sadeleştirelim derken bunlar bir kat daha berbat ettiler. Bu ne lisan? Bu ne ta'bîr? Veysî'ye, Nergisî'ye rahmet okutuyorlar! Şu herifler?. Acele etmeyiniz efendim! Bu hiddet ne ya! Veysîler Nergisîler zaten mastühıkk-ı rahmettirler. Bunları onlara kıyas kâbil midir?"

İçlerinde Mehmet Celâl, Tepedelenlizâde Kâmil, Müstecâbîzâde İsmet, İbn-i Rıfat Samih, Ahmet Rasim gibi yazarların da bulunduğu kimseler özellikle Ahmet Mithat'ın yazısından cesaret alarak Servet-i Fünûncuların diline ve dil anlayışlarına karşı sade lisanın savunuculuğuna koyuldular. Bunlarla birlikte Ebuzziya Tevfik, Manastırlı Rıfat sade dil anlayışının bağlıları olarak yazılar yazdılar.81

Genç Kalemler dergisinin bu adı almadan önceki Hüsün ve Şiir mecmuasında, Servet-i Fünûn edebiyatı şair ve yazarlarından Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şehabeddin ve Mehmet Rauf Beylerin sanat ve edebiyattaki başarıları hakkında bir anket açılmış ve verilen cevaplar Genç Kalemler'in birinci cildinin ilk sayısında yayımlanmıştır. Ankete, gelecekte her biri birer önemli edip olacak pek çok genç yazar cevap vermiştir.82 Bunların içinde Mehmet Fuat (Köprülü) mesnetli ve ağırbaşlı bir yazı yazmış ve şu hükmü vermiştir: Onlar dün asumân-ı sanatta doğan birer yıldızdılar, bugün ufûl ettiler ve yalnız hatıraları kaldı. "Tahsin Nahit'in cevabı da şöyledir: "Sualinize cevaben (Bu adamlar hadîka-i edebiyatın geçen bahar çiçekleriydi) diyeceğim."83

Mehmet Emin (Yurdakul) Bey'in "Türkçe Şiirler" adıyla basılan sade Türkçe şiirleri edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırdı. Recâîzâde Mahmut Ekrem, Şemseddin Sami, Rıza Tevfik, Ahmet Mithat gibi devrin önde gelen yazar ve şairleri, hatta Tevfik Fikret bile bu şiirlerden övgüyle bahsettiler.84

Bu arada İstanbul dışında İzmir, Bursa, Selanik, Rusya, Azerbaycan, Kafkasya, Kırım gibi pek çok kültür merkezinde sade dil ve sade Türkçe konularında önemli çalışmalar yapılmıştır.85 Bunların içinde Kırım'da, "Dilde, işte, fikirde birlik" şeklinde sistemleştirdiği fikrî yapısı, devrinde ve sonraki nesillerde tesirli olmuş Gaspıralı İsmail Bey'i özellikle zikretmek gerekir.

II. Meşrutiyet'ten Sonraki Dil Tartışmaları

II. Meşrutiyet'ten sonra sade dil ve Türkçecilik hareketi için amaç ve tüzüğünde önemli/programlı hedefleri olan esaslı girişimleri, Türk Derneği'nin kurulup kendi adına bir dergi ile dil ve folklor tarihi bakımından önemli kimi faaliyetler, Ömer Seyfettin'in önderliğinde Genç Kalemler dergisi ve Yeni Lisan, Ziya Gökalp ve faaliyetleri ve nihayet Türk Yurdu dergisinin faaliyetleri olmak üzere özetlemek mümkündür.

Saydığımız bu girişimler, esasen başından beri 1908'e kadar çoğu zaman, resmî kuruluşlarla desteklenmekle birlikte eserlerde yer alan münferit tefekkürler ve teşebbüsler hâlinde yürütülmüş olan çabaların sistemli ve programlı şekle dönüştürülmesinden ibarettir. Bu yıllara gelindiğinde dil meselesi, Türk aydınlarının kafasında ve kaleminde sadeleşme istikametinde geri dönülmez bir mecraya girmiş durumdaydı.

İlk olarak, Meşrutiyet'in ilânında hemen sonra 12 Kanunıevvel 1324/1908'de Necip Asım (Balhasanoğlu), Ahmet Mithat, Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Ispartalı İsmail Hakkı, Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Bursalı Tahir (Olgun), Fuat Köseraif, Velet Çelebi (İzbudak), Emrullah, Agop Boyacıyan (Darulfünûn Riyaziyyat Şubesi Müdürü), Celâl Sahir (Erozan) (Mülkiye Mektebi Müdürü), Celâl Korkmazof, Ferit, Musa (Harbiye Mektebi Rusça Muallimi), Yusuf (Akçura) (Orenburg'da Vakit Gazetesi Muhabiri) Yeni Gazete bürosunda bir araya gelerek Türk Derneği'ni kurdular. Derneğin amacı genel olarak, bilimsel ve kültürel düzeyde Türklük dünyasının her türlü meselesini ele alma idi. Başlangıçta heyecanla işe giriştikleri halde, daha sonra katılanlarla birlikte üyelerin dil anlayışları ve siyasî fikirler bakımından tam bir düşünce birliği içinde olmamaları yüzünden dört yıla yakın bir zaman sonra Dernek dağıldı. Dil anlayışlarında da aralarında birlik olduğu söylenemez. İçlerinde "Tasfiyeci", "Fesahatçi" "Sadeleşmeci" taraftarı olmak üzere her dil anlayışını benimseyen kimseler bulunmaktaydı. Maddeler halinde Derneğin "Nizamname"si hâline getirdikleri prensiplerin dokuzuncusu, Osmanlı dili ilgili görüşlerini ve hedeflerini ihtiva ediyordu: "Osmanlı lisânının Arabî ve Farisî lisânlarından ettiği istifâde gayr-ı münker bulunduğundan ve Osmanlı Türkçesini bu muhterem lisânlardan tecrîd etmek hiçbir Osmanlı'nın hayâlinden bile geçmeyeceğinden, Türk Derneği, Arabî ve Farisî kelimelerini bütün Osmanlılar tarafından kemâl-i sühûletle anlaşılacak vechile şâyi' olmuşlarından intihâb edecek ve binâenaleyh mezkûr Derneğin yazacağı eserlerde kullanacağı lisân en sâde Osmanlı Türkçesi olacaktır."86

Derneğin bu dil anlayışına Halit Ziya (Uşaklıgil) ve Süleyman Nazif tarafından sert eleştiriler yöneltilmiştir. Biraz önce daha geniş olarak alıntıladığımız yazısında Halit Ziya "Fakat lisân seviyye-i irfân-ı halka inmez, seviyye-i irfân-ı halk lisâna yükseltilmeye çalışılır"87 diyerek düşüncesindeki temel farklılığını ortaya koyar.

Süleyman Nazif ise Türk Derneği'nin siyasî düşüncelerine ve bu çerçevede dil konusundaki hedeflerine şiddetle karşıdır.

"Lisânı sadeleştirmek, bizi yedi asır geriye ve dört beş bin nilametre uzağa atmaktır.... Terkâr ederim ki biz bugün Buharalı değiliz ve olamayız. O mâzîyi iadeye çalışmak mühlik bir irticadır" (Yeni Tasvîr-i Efkâr, 12 Temmuz 1909, sy. 43).88

Derneğin Türk dili için asıl hizmeti, kurulduktan sonra bir yıl içinde ancak yedi sayı çıkabilmiş olan Türk Derneği dergisi olmuştur. Nizamnamelerindeki esaslar doğrultusunda El-kitâbu Lugati't-Türkiyye (İbnü Mühennâ) ve Sarf-ı Tahlîlî-i Lisân-ı Türkî (Anton Tıngır) adlı eserleri yayımlamışlardır.

Özellikle II. Meşrutiyet'in başlarından itibaren fikirde Türkçüler ile tasfiyecilik yanlılarının dilde sadeleşme konusunda yollarının ayrıldığını ifade etmek mümkündür.

Türkçülerin takip ettikleri anlayış, dilde sadeleşme çalışmalarında orta yolu temsil etmektedir. Fikren başka gruplara mensup olan pek çok sanatçı ve bilim adamı, yenileşme dönemi içinde sade dil taraftarı gözükmüş, yazılarında sade Türkçeyi kullanmaya özen göstermişlerdir. İslâmcılık düşüncesine bağlı olan sade dil konusunda Türkçülerle aynı noktada buluşmuştur.

"Sade yazmak bizim için asıldır. Ne zaman bu asıldan ayrı düşmüşsek, mutlaka muztar kalmışızdır. Yalnız sadelikte 'cenneti'i beğenmeyip 'uçmak', 'cehennem'i bırakıp 'tamu' diyecek kadar ileri gidecek değiliz."89

Bu dönemde daha önceki Servet-i Fünûnculara benzer şekilde Fecr-i Âtî topluluğunun da sadeleşmeye karşı olup kendi sanat anlayışlarına bağlı bir dil kullandıklarını belirtmek gerekmektedir. Bunları en güzel biçimde belki kendi devrinde Genç Kalemler'deki (II. Cilt, nr. 1, 29 Mart 1327/11 Nisan 1911, s. 1-3) "Yeni Lisan" başlıklı yazısının şu satırlarında Ömer Seyfettin değerlendirmiştir: "Bugünküler, yani Fecr-i Âtî. Bunların yegâne meziyeti 'dünküler' namını verdikleri eski 'Servet-i Fünûn' kümesinin mahiyetini, tamamiyle değilse bile, nispeten anlamış olmalarıdır. Fakat henüz kendileri de yeni bir şey yapmamışlar. Ancak beğenmedikleri dünkülerin sun'î eserlerini sahife sahife tekrar etmişlerdir. Dünküler en kullanılmayan kelimeleri eski kamus sahifeleri arasında bularak bir muvaffakiyet imiş gibi lisana katmaya çalışırlardı, ki bugünküler yalnız bu münasebetsizliği taklit etmediler. Bir çok siga hataları bile göreceksiniz."

Bu topluluğa mensup olduğu halde Refik Halit'in sade dilli edebî nesrin güzel örneklerini verdiğini zikretmek gerekir. Bu topluluğun dışında olarak Halide Edip, Yakup Kadri sade dille yazmışlar ve edebî nesrin önemli temsilcileri olmuşlardır.

Yeni Lisan ve Ömer Seyfettin

Türkçenin yenileşme serüveni içinde şüphesiz en önemli yerlerden birisini Ömer Seyfettin'in öncülüğünde Selanik'te çıkarılan Genç Kalemler90 dergisinde 11 Nisan 1911'deki sayısından itibaren (29 Mart 1327, II.
Cilt, 1. sayı) "Yeni Lisan" başlığı altında yayımlanan seri makalelerle91 sistemleştirilmiş olan yenileşme-Türkçeleşme hareketi alır. Genç Kalemler dergisi Yeni Lisan yazılarının yayımlanmaya başlamasından itibaren "Yeni lisanın tamimine hizmet eder" üst başlığıyla çıkar. Dergi bundan önceki sayılarında da sade dile karşı duyarlıdır. Kâzım Nami imzasıyla "Türkçe mi Osmanlıca mı?" başlıklı yazıda (I. Cilt, no: 12)92 daha sonra işlenen fikirlerin bir hülâsâsı görülür.

Aslında bu dergi bütünüyle "Yeni Lisan" anlayışının ilmî ve edebî tatbikat alanı görünümündedir. Esas olarak dil konuları işlenmekle beraber 27 sayı süren bu makalelerde genel kültürel konulara da temas edilmiştir. "Yeni Lisan" başlığı günümüz basın anlayışına göre bir nevi "Tahrir Heyeti"nin yazmak istediği yazılar için bir baş köşe adı olarak düşünülmüştür.

Ömer Seyfettin sade dil anlayışının bir program hâlinde sistemleştirilmesine öncülük etmekten başka Türkçe için bizatihi yazdıklarıyla da mümtaz bir yere sahiptir. 1884 ile 6 Mart 1920 tarihleri arasında otuz altı yıllık kısa ömrüne sığdırdığı "138 hikâye, 21 küçük hikâye, 7 tiyatro eseri, bazıları tamamlanamayan 7 roman, 1 masal, 71 adet şiir, 81 adet makale, otuza yakın mensure ve siyasî-aktüel gazete fıkrası ile Kalevela ve İlyada başta olmak üzere manzum mensur tercümeler"93 onun Türk kültür tarihindeki yerini göstermeye yeterlidir. Bu kabarık eser sayısı aynı zamanda, sade lisanın örnekleri olmak hasebiyle sade Türkçe için de anlamlıdır.

Yeni Lisan yazıları Genç Kalemler dergisinde çıkmaya başladıktan itibaren bu hareket çok geniş bir kitlenin ilgisini çekmiş ve hüsnü kabulle karşılanmıştır. Daha sonra sade lisan anlayışını benimsemiş olmakla beraber Fuat Köprülü ve Yakup Kadri yeni lisan hareketine itiraz etmişler, ancak bu itirazlar muhataplarının azmini kamçılamaktan başka bir sonuç doğurmamıştır.94 Bunun en önemli sebebi, meseleyi tabiî ortamından uzaklaştırmadan Türk Derneği'nin yaptığı gibi tasfiyecilik yanlışlığına düşmemiş olmalarıdır.

Yeni Lisan makalelerinin yedincisi, İstanbul'da yeni çıkacak olan Muhîtü'l-Ma'arif mecmuası heyetine yayımlanması ricasıyla gönderilen ve içinde 14 maddelik bir ilmî programı ihtiva eden lâyihanın Genç Kalemler'de yayımlanan suretidir. Burada şimdiye kadar ortaya konun görüşler özetlenmiş, bundan sonrakiler de bu program çerçevesinde götürülmeye gayret gösterilmiştir. Tahrir Heyeti imzasıyla ancak Ziya Gökalp'in notunu taşıyan (II. Cilt, sy. 7, 27 Temmuz 1327/1909, s. 114) bu programın maddelerine geçilmeden önce Şinasi'den itibaren sadeleşme çalışmalarının çok kısa bir tarihçesi verilmiş, Yeni Lisan hareketinin şimdiye kadar değişik ortamlarda gördüğü ilgiden bahsedilmiştir. Maddeleri örnekleri azaltarak şu şekilde özetleyebiliriz:

1 . Türkçe terkipler ve cemiler ihtiyaca tamamıyla kâfî bulunduğundan Arapça Acemce terkip ve cemiler kullanılmayacak.
2. Sadr-ı azam, şeyhü'l-İslâm, Bâb-ı âlî, şûrâ-yı devlet, arz-ı hâl, pâ-yı daht. gibi terkip bünyesinde bulunduğu hâlde manaca basit ve evlâd, talebe, amele, erbâb, havâdis, ahlâk. gibi cemi bünyesinde bulunduğu hâlde manaca müfret olan tabirler istimal olunabilecektir.
3. Bazı ıstılâhların mukabilleri olmak üzere hurdebîn, nîkbîn, bedbîn, müvellidü'l-humûza, müvellidü'l-mâ gibi Arapça ve Acemce mürekkep kelimeler istimal olunabilecektir.
4. Hayvânât, nebâtât. gibi cemiler hayvanlar, nebatlar. manasında kullanılmayacak zoologie, botanique ilimlerinin mukabilleri olarak kullanılacaktır.
5. İlm-i rûh, ilm-i ictimâ... gibi tabirler Fransızca mukabilleri gibi basit addolunacaktır.
6. Safr ile iştikak bahisleri birbirinden tamamıyla ayrılacak. İştikakça mürekkep olan yukarıdaki 2, 3, 4, ve 5. maddelerdeki tabirler sarfça basit telakkî olunacaktır.
7. İştikakça terkip ve cemi bünyesinde bulunduğu hâlde sarfça basit ve müfret telakkî olunan kelimeler lügat ve muhit kitaplarında müstakil bir kelime vaziyetinde irae olunacak, eski lügat kitaplarının mürekkebi basitte, cemiyi müfrette göstermek gibi kaideleri ilgâ edilecektir.
8. Yukarıda tadat olunan ve ilmî mefhumların yeni ıstılahları olmak üzere vücutlarına ihtiyaç bulunan terkip ve cemilerden maada tahlili mümkün ne kadar klişeler var ise bozulacak yahut vücutlarına ihtiyaç yok ise katiyen terk olunacaktır. Sanat eseri, nazar noktası. gibi tabirler eser-i sanat, nokta-i nazar tabirlerine müreccahtır.
9. Arapça ve Acemce terkiplerin tufeylisi olan Türkçe terkiplerde yaşamasına imkân bulunmayan Arapça ve Acemce kelimeler artık istimal edilmeyecektir.

10. Arapça ve Acemce kelimelerin avamca temsil edilen şekilleri havasça muhafaza olunan aslî şekillerine tercih edilecektir.
11. Türkçede Arapça Acemce kaideler hakim olmayacağı gibi Arapça, Acemce tecvitler de nâzım olmayacaktır. Türkçe'ye giren Arapça Acemce kelimeler Türkçenin kaidelerine tamamıyla tâbi olacağı gibi tedrîcî bir surette de Türkçenin tecvidine tetabuk edecek, Türkçenin hususî âhengiyle itilâf peyda edecektir.
12. Arapça, Acemce kelimelere dahil yahut lâhik olacak Arapça Acemce edatlar da mümkünse Türkçe edatlarla değiştirilecektir.
13. Terkiplerle ifade olunan manalar basit kelimelerle ifade olunmaya çalışılacaktır.

14. Türk Derneği'nin ve sair tasfiyecilerin yaptıkları gibi Çağatayca, Türkmenceye yahut Anadolu, Rumeli lehçelerine mensup eski ve yeni kelimeler yeni lisanda istimal olunmayacaktır. Yeni lisan İstanbul'da tekellüm edilen ve edebî lisanımızın ıstıfasıyla nezih ve necip bir mevki ihraz eden üslûp ve kelimeleri istimal edecek ve bu üslûp ve kelimeleri İstanbul şivesinde mündemiç bedâete tevfîkan daha ziyade güzelleştirmeye çalışacaktır.

Maddeler bittikten sonra da açıklamalar devam etmektedir. Burada ise özetle esaslar ifade edilir: "Herhangi bir dilin üç dilden oluşmasını kabul etmek ilmî gerçeklerle bağdaşmaz, o halde Türkçe de tek bir dildir. Başka dillerden kelime alınabilir ama dil kaideleri alınamaz. Demokratik bir millette yalnız bir lisan olabilir ki o da ahalinin dilinden ibarettir."

Ziya Gökalp ve Yeni Lisan Konusundaki Görüşleri

Gerek Ömer Seyfettin ile birlikte Genç Kalemler'deki edebî ve bilimsel yazılarıyla gerekse başka gazete ve mecmualardaki yazılarıyla, müstakil kitaplarıyla Ziya Gökalp, Türkçülük idealini benimsemiş, onu bir programa ve bir sisteme bağlamış, sözü ve fiiliyle öncü düşünürlerden birisi olmuştur.

Fikirleriyle kendinden sonraki nesilleri etkilemiş olması bu sebepledir. Ömer Seyfettin'den farklı olarak, sadece dil konularıyla ilgilenmekle yetinmemiş, Türkçülüğü bütün düşünce sistemiyle her alanda, bütün programlarıyla ortaya atmak lâzım geldiğini savunmuş ve bu yolda yürümüştür.95 Esasen Genç Kalemler'deki "Yeni Lisan" hareketinin başlatılmasında yeni bir İttihat ve Terakkî üyesi olarak onun fiilî desteği bulunmaktadır.96

Dil meselesi, Ziya Gökalp'in sistemleştirdiği Türkçülük anlayışı içinde önemli yere sahiptir. Çok önceleri kafasında yer eden Türkçülük anlayışının ortaya konmasında, Selanik'te Ali Canip ve Ömer Seyfettin'in öncülüğünde çıkan Genç Kalemler dergisi Ziya Gökalp için bir vesile teşkil etmiştir. Türkçülük ve yeni lisan meselesinde düşüncesini genel hatlarıyla bir çerçeve hâlinde çizdiği Turan manzumesinin Genç Kalemler dergisinde yayımlanmasıyla Ziya Gökalp, imparatorluğun fikrî coğrafyasındaki yerini de almış oldu.97

Balkan Savaşı'nın mağlubiyetle bitmesiyle yeniden kuvvetlenen milliyetçilik/Türkçülük duygusu Osmanlı aydınlarını da yeni arayışlara sevk etti. 1912 yılında faaliyete geçen Türk Ocağı bu hareketin merkezi olarak kuruldu. Ocak, daha çok bilimsel Türkçülüğün yayın organı görünümünde olan Türk Yurdu adında bir dergi çıkarmaya başladı. Ayrıca görüşlerini halka ulaştırmak için de Halka Doğru (1913) ve Türk Sözü (1914) adlı dergileri çıkardılar. 1917 yılında İttihat ve Terakkî'nin desteğiyle Ziya Gökalp ve arkadaşları tarafından çıkarılan Yeni Mecmua ile birlikte bu yayınlar Türkçülük taraftarlarının merkezi hâlinde sade Türkçe ile millî edebiyat anlayışının ve milliyetçilik fikirlerinin yaygınlaşmasında önemli rol oynamışlardır.

Ziya Gökalp'in Türk dili üzerindeki görüşlerini fikir sistemindeki gelişmelere paralel olarak üç safhada değerlendirmek mümkündür.98 Bunlar:
1. "Türklerin bir kültür ideali etrafında toplanmasını istediği Turancı görüşü. Bu idealini Çanakkale ve Lisan şiirleriyle dile aktarmıştır." Dil konusundaki görüşünü öz olarak bize veren Lisan şiiri (Yeni Hayat, 1918) sade dil isteğinin ötesinde, standart konuşma ve yazı dilinin ne olması gerektiğini de ortaya koyar:

Güzel dil Türkçe bize,
Başka dil gece bize;
İstanbul konuşması
En saf, en ince bize.

2. "Dilimizi anlam bakımından çağdaşlaştırmak, terimler bakımından İslâmlaştırmak isterken genel dildeki yabancı ek ve gramer kuralları bakımından da Türkçeleştirme görüşündedir." Bu görüş, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak adlı kitabının dil anlayışına uygundur.99
3. Dil konusundaki düşüncelerini geliştirdiği ve prensipler hâline getirdiği "Türkçülüğün Esasları" adlı kitabındaki görüşleri."100

Türkçülüğün Esasları kitabında bir sosyolog ve ideolog dikkat ve bilinciyle kurmaya çalıştığı esaslar bütün yönleriyle millî bir kültürün oluşturulmasını sağlayacak, nesillerin fikrî oluşumlarına yön verecek çekicilikte temel prensiplerdir. Bu kitabının Dilde Türkçülük bölümünde yazı dili ile konuşma dilini anlattığı kısım "Türkiye'nin millî dili, İstanbul Türkçesi"dir cümlesiyle başlar. Sade lisan anlayışıyla millî bir yazı dilinin oluşturulmasının prensiplerini açıkladığı bu kısımlarda dil konusunda Türkçülerin "Türkçülerin dildeki prensipleri fesahatçilere ait düşüncelerin zıttı olmakla beraber, 'tasfiyeci' (arı Türkçeci) adını alan dil devrimcilerinin görüşlerine de uygun değildir" diyerek fesahatçılar ile tasfiyecilerden ayrılan yönleri üzerinde durur.

Birçok yönüyle günümüzde de geçerliliğini ve önemini koruyan görüşlerini "Dilde Türkçülüğün Prensipleri" başlığı altında 11 madde hâlinde toplar:

1. "Millî dilimizi vücuda getirmek için, Osmanlı dilini -hiç yokmuş gibi- bir tarafa atarak, Halk edebiyatına temel vazifesi gören Türk dilini aynıyla kabul edip İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.

2. Halk dilinde Türkçe müteradifi bulunan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak, tamamıyla müteradif olmayıp küçük nüansa malik olanları dilimizde muhafaza etmek.

3. Hal diline geçip söyleyiş ve mana bakımından galatât adını alan Arapça ve Farsça kelimelerin bozulmuş şekillerini Türkçe saymak ve imlalarını da yeni söyleyişlerine uydurmak.

4. Yerlerine yeni kelimeler konulduğu için, fosil haline gelen eski kelimeleri diriltmemeye çalışmak.

5. Yeni terimler aranacağı zaman, ilkin halk dilindeki kelimeler arasından aramak; bulunmadığı takdirde, Türkçenin işlek edatlarıyla ve işlek terkip ve çekim usûlleriyle yeni kelimeler yaratmak; buna da imkân bulunmadığı surette, Arapça ve Farsça -terkipsiz olmak şartıyla- yeni kelimeler kabul etmek ve bazı devirlerin ve mesleklerin hususî hallerini gösteren kelimelerle, tekniklere ait âlet isimlerini yabancı dillerden aynen almak.

6. Türkçede Arap ve Fars dillerinin kapitülayonları ilga olunarak, bu iki dilin ne sigaları, ne edatları, ne de terkipleri dilimize sokulmamak.

7. Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir, halk için munis olan ve sun'î olmayan her kelime millîdir. Bir milletin dili, kendisinin cansız köklerinden değil, canlı tasarruflarından kurulan canlı, bir uzviyyettir.

8. İstanbul Türkçesinin fonetiği, morfolojisi ve leksiki, yeni Türkçenin temeli olduğundan, başka Türk lehçelerinden ne kelime, ne siga, ne edat, ne de terkip kaideleri alınamaz. Yalnız mukayese yoluyla Türkçenin cümle yapısına ve hususî tabirlerdeki şivesine nüfuz için, bu lehçelerin derin bir surette tedkikine ihtiyaç vardır.

9. Türk medeniyetinin tarihine dair eserler yazıldıkça, eski Türk müesseselerinin isimleri olmak dolayısıyla, çok eski Türkçe kelimeler yeni Türkçeye girecektir. Fakat bunlar terim olarak kalacaklarından, bunların hayata dönmesi, fosillerin dirilmesi mahiyetinde telakkî olunmalıdır.

10. Kelimeler, delâlet ettikleri manaların tarifleri değil, işâretleridir. Kelimelerin manaları, köklerini bilmekle anlaşılmaz.

11. Yeni Türkçenin, bu esaslar dahilinde, bir lügatiyle bir de grameri vücuda getirilmeli ve bu kitaplarda, yani yeni Türkçeye girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin ve tabirlerin bünyelerine ve terkip tarzlarına ait bilgi, dilin fizyoloji kısmına değil, paleontoloji ve jeneoloji bahsi olan türeme kısmına konulmalıdır."101

Ziya Gökalp görüldüğü gibi, fesahatçılara olduğu gibi tasfiyecilere de karşıdır. Bu hâliyle ortaya koyduğu prensipler doğrultusunda uygulanan dil anlayışı, Tanzimat Dönemi'nden bu yana Türkiye Türkçesi diline bir köprü vazifesi görmüştür.

Nihayet, bütün bu çabaların hazırladığı edebî ortamda yetişen Yahya Kemal (Beyatlı), Orhan Seyfi (Orhun), Halit Fahri (Ozansoy), Yusuf Ziya (Ortaç), Yusuf Ziya, Enis Behiç (Koryürek), Faruk Nafiz (Çamlıbel), Şükûfe Nihal gibi şairler, Reşad Nuri (Güntekin), Ruşen Eşref (Ünaydın), Falih Rıfkı (Atay), Peyami Safa gibi nesir ustaları, sade dil anlayışının hizmetçileri ve temsilcileri olarak Türkçeyi Cumhuriyet dönemine taşımışlardır.

Yazı ve Alfabe Üzerine Yapılan Tartışmalar Genel Değerlendirme

Alfabe, bir dilin seslerini karşılayan şekillerin oluşturduğu sistemin adıdır.

Bizde alfabe değişikliğini hazırlayan süreçte yapılan tartışmalar iki ana başlıkta değerlendirilebilir. Bunlar:

a. Batılılaşma isteği.
b. Yazının yetersizliği.

Batılılaşma, Osmanlı devlet yapısı ve Batı'dan esinlenerek kültürel müesseselerde uygulamaya konan yeniliklerin de sebebi olmuştur. Özellikle Tanzimat Fermanı sonrasında görülen askerî, idarî alanlarda ve eğitim konularında gerçekleştirilen yeni düzenlemelerin arkasında bu Batılılaşma, diğer bir deyişle, çağdaşlaşma düşüncesi yatmaktadır.
Arzulanan yenilikleri gerçekleştirecek elemanların yetiştirilmesi maksadıyla Londra, Paris, Viyana gibi şehirlere ihtiyaç duyulan alanlarda (askerî, tıp, ziraat vb.) ihtisas yapmaları için öğrenciler gönderilmiştir. 1834-1838 yılları arasında 26 askerî öğrenci, II. Abdulhamit Zamanı'nda (1876-1909) 15 doktor, 24 subay ve bir hayli ziraatçi Avrupa'nın değişik şehirlerine ihtisas için gönderilmişlerdir. 102

Önce askerî okullarda verilmeye başlanan, meslekî bilgilerin yanında yabancı dil eğitimi, Türk insanını yeni bir alfabeyle karşılaştırmış, yabancı dilin Fransızca olması dolayısıyla da bu alfabe Fransız alfabe sistemi olmuştur.

Bu yeni dönemde eğitim kurumlarında da yeni yapılanmaya gidilirken Osmanlıca, Arapça ve Farsçanın yanında rüşdiyelerde (1849) ve idadilerde (1863) Fransızca da resmen öğretilmeye başlanmıştır. Sultan Abdülaziz'in isteği üzerine Fransızların yardımıyla açılan Galatasaray Sultanîsi (Mekteb-i Sultanî), Fransızca eğitim yapacak şekilde programlanmıştı.

Azınlıkların ve yabancıların kurdukları okullara Türk ve Müslüman çocuklarının da gitmeleri103 Latin alfabesinin toplumun daha geniş bir kesiminde tanınmasına yol açmıştı. Buralarda Rumca, Ermenice, İbranice anadilleri yanında Fransızca, İtalyanca, İngilizce gibi zamanın önemli sayılan dilleri de öğretilmekteydi. Bu ecnebi topluluklar kendi dillerinde ve Rum, Ermeni harfleriyle meselâ "Anadolu" gibi gazeteler çıkarıyorlar104, Akabi Hikâyesi,105 Maşukını Katl İdemeyen Kız,106 Nasreddin Hoca107 vb. kitaplar neşrediyorlardı.

Gerçi Türkçenin Latin alfabesiyle tanışması Codex Cumanicus'a kadar uzanmaktadır. 17. asırdan itibaren artarak görülen ve Türk olmayanlara Türkçe öğretmek maksadıyla yabancılarca telif edilmiş olan gramer kitapları, sözlükler bulunmaktadır. Bunlarda temelde Latin harfleri kullanılmış olmakla beraber sesleri karşılayan harflerde değişiklikler görülmektedir. Bazı sesler tek harfle, bazıları da birden fazla harf gruplarıyla karşılanmışlardır.
Bu ve benzeri şekillerde Batılılaşma çalışmaları içinde Osmanlı toplumu, özellikle de aydın kesim Arap harfleri dışında başka alfabelerle de tanışmış durumdadır.

Türkçenin zengin ünlü ve bazı ünsüz seslerini açıkça gösterme imkânı bulunmayan alfabe, bu dönemde Batı'yla olan ilişkilerin artması sonucu ortaya çıkan yeni terimlerin, isimlerin karşılanmasında iyice yetersiz kalmış, üslûp, kelime kadrosu gibi dilin iç yapısında meydana gelen değişikliklere paralel olarak imlâ konusunda da düzensizlikler görülmeye başlanmıştır. Bu durum harflerin ıslah edilmesi ve daha sonra da değiştirilmesi yönündeki çalışmalara sebep olan amillerden birisi olmuştur.

Aslında, siyasî zemine sahip olan alfabe tartışmaları ve değişikliği, İslâm dünyası içinde önce Sovyet Rusya'nın idaresi altındaki Türk topluluklarında görülmüştür108. Bugün çoğu birer müstakil devlet haline gelmiş bulunan Türk toplulukları, başlangıçta Rusya'nın zorlamasıyla, Türkiye'den daha önce Latin alfabesine geçmiş durumdadırlar.109 Ancak bunların Latin harfleriyle birliktelikleri 1937­1947 yılları arasında değişik tarihlerde Kril alfabesine geçilerek son bulmuştur. Kültürel bir değişim için çok kısa bir zaman zarfında gerçekleştirilen bu değişiklikte, Türkiye'nin de Latin asıllı alfabeyi kabul etmesiyle Rusya'nın siyasî maksadını bir bakıma boşa çıkarmış olmasının payı büyük olmuştur.

Yenileşme Devrinde Tartışmalar ve Yeni Çalışmalar

Tanzimat sonrasında önemle üzerinde durulan konulardan birisi de eğitim sisteminin elden geçirilmesi, eğitimin yaygınlaştırılması ve okuma yazmanın kolaylaştırılması için yazı sisteminin ıslah edilmesi olmuştur. Bu konuyu ilk defa ele alan Ahmet Cevdet Paşa'dır. Kavaid-i Osmaniyye (1851) adlı gramer çalışmasında A. C. Paşa, Türkçede bulunup da mevcut alfabede karşılığı olmayan seslerin belirtilmesi için bir yol bulunması gerektiğini vurgulamıştır. Bundan sonra Encümen-i Daniş'te (1851) (bir çeşit akademi) harflerin ıslahı için bir karar alarak yapılması gerekenler maddeler hâlinde tespit edilmiştir.

Benzer hususlar, bunda on yıl kadar sonra, Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye'de 13 Zilkade 1278 (1 Mayıs 1862) tarihinde verdiği konferansında devrin ileri gelenlerinden Münif Paşa tarafından da dile getirilmiştir. Münif Paşa yine aynı konuda 20 Safer 1280 (27 Temmuz 1863) tarihinde bir konuşma daha yapmış, burada Ahundzâde'den de bahsederek onun "usûl-i cedîd" diye adlandırdığı yeni imlâ tekliflerini değerlendirmiş ve Paşa burada "... hâlbuki usûl-i matlûbe üzere bulunan Avrupa yazıları bir kaç ayda pek a'lâ ta'allüm olunduğuna ve müntehîler ellerine aldıkları yazımızı siyak u sibak karinesiyle doğuru okuyabilseler bile ." ifadeleriyle Latin harflerine göndermede bulunur. Paşa bu konudaki düşüncelerini Cemiyet'in yayın organı olan Mecmua-i Fünûn dergisinde (nr. 14, Safer 1280/Temmuz 1863, s. 70-74, 74-77) "İmlâ Meselesi" başlığı altında iki yazı hâlinde yayımlamıştır.110

Münif Paşa Avrupa'da görev yaptığı yıllarda Batı medeniyetini yakından inceleme fırsatı bulmuş, Fransızca, Almanca ve İngilizce gibi Avrupa dillerini bilen bir Türk aydınıdır. Cemiyetteki konferansında ve daha sonraki çalışmalarında ortaya koyduğu fikirlere bakılırsa, Münif Paşa Avrupa'da görev yaptığı yıllarda, genç Türk aydınlarını etkileyen Fransız sosyoloğu Constantin François Chasse-Boeuf Volney'den (1757-1820) etkilenmiş gözükmektedir.111 Volney de, Doğu toplumlarının, bu arada da Türklerin cahilliğinin ve geri kalmışlığının en temel sebebi olarak Arap harflerinin kullanılmasını göstermiştir. Dolayısıyla Batı medeniyetine ulaşmanın yolu bu alfabeyi terk edip medeniyette ileri olan milletlerin alfabesini yani Latin alfabesini kabul etmekten geçer iddiasında bulunmuştur.

Münif Paşa, açık biçimde ifade etmemekle beraber alfabe konusundaki fikirlerini bu temel üzerine bina etmiştir. Söz konusu konferansında, bizde yazmanın ve okumanın oldukça güç öğrenildiğini, insanlarımızın ömürlerinin aslında bir vasıta olan yazıyı sökmekle geçtiğini, bu yüzden de eğitimde arzulanan atılımın gerçekleştirilemediğini uzun uzun anlattıktan sonra şu ifadelere de yer vermektedir:

"Avrupalıların yazılarında müşkilât-ı mezkûre olmadığı misillü usul-i talîmi dahi mümkün mertebe teshil olunduğundan altı yedi yaşında çocuklar pekâlâ okuyup yazmak öğrenmekte ve zükûr ve nisadan uşşak ve amele güruhuna varıncaya kadar ifade-i merama muktedir olacak derecede kitabeti teshil ederler. Bu cümle ile beraber bizim yazının bir suûbeti daha olup terbiye-i amme hakkında bunun dahi bir mahzur-ı kavi olduğu derkârdır."

Bizde beş yüz cins harfi bulan harf karakterleri yüzünden (halbuki Batı'da bu sayı otuz-kırk civarındadır) kitap basmanın başlı başına bir müşkilâtlı iş olduğu belirtildikten sonra, ilim ve fennin önündeki bu engelin kaldırılması için iki yol gösterir:

a. Harflere hareke ve işaret koymak
b. Kelimeleri, harfleri bitiştirmeden (huruf-ı munkatıa veya huruf-ı munfasıla ile) yazmak.

Okunmayı ve öğrenmeyi kolaylaştırıcı bir yol olmakla birlikte, matbuat sisteminde harflere hareke ve işaret koymak, zorluğa zorluk katmaktan başka bir şey değildir.

İkinci yol, yani harfleri ayrı ayrı yazmak usulü ise, açıkça ifade edilmese de, bir yönüyle aslında Latin harflerini çağrıştıran bir tekliftir. M. Paşa, Avrupalıların yazılarını sitayişle örnek verirken buna da işaret etmiş olmaktadır. Malum olduğu üzere bu ayrı ayrı yazma usulü daha sonra Enver Paşa tarafından tatbik edilmeye çalışılmış ancak, sistem Arap harflerinin karakterine ters düştüğünden genel kabul görmemiştir.

Volney'in düşüncesini destekleyen bir başka kişi de Mirza Fethali Ahundzade'dir. O da İslâm dünyasındaki geri kalmışlığın tek sebebini okur yazar sayısının azlığında görmüş, bu azlığın sebebi olarak da kullanılan Arap harflerini göstermiştir.112 Ahundzade, Münif Paşa'nın konferansından kısa bir zaman sonra (on dört ay sonra) Tiflis'ten İstanbul'a gelerek (1863) konuyla ilgili tasarısını Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa'ya (1815-1869) vermiş, Paşa da bunu müzakere edilmek üzere Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniyye'ye göndermiştir. Burada esas olarak Arap harflerinin noktalarının kaldırılması ve yerine başka işaretlerin kullanılması önerilmekteydi. Bu teklifler mecliste görüşüldükten sonra, harf ıslahı ve değişikliği esas olarak uygun bulunmakla beraber uygulamada doğuracağı zorluklar sebebiyle kabul görmemiştir.

Namık Kemal alfabe ve imlâ konularında devrinin anlayışına göre daha ilmî yaklaşımlarda bulunur ve alfabenin değiştirilmesini isteyenlere karşı politik amaçlar taşımayan nitelikli cevaplar verir.113 Münif Paşa, Ahundzade ve Melkom Han'ın imlâ ve alfabe ile ilgili tekliflerine Namık Kemal Londra'dan Hürriyet gazetesindeki yazısında (23 Ağustos 1286/1869, sy. 69)114  cevap verir. Burada imlâdaki zorluk kabul edilmekle beraber harfler değişirse altı asırdan bu yana yazılan kitaplardan yararlanma imkânı kalmayacağı ve yenisinin de öğrenilmesi için zahmet çekileceği vurgulanmaktadır. Kısaca alfabe sisteminin değiştirilmesi fikrinde olmadığını ifade eder.115 Bazı aydınların ileri sürdüğü, mevcut alfabenin Osmanlı toplumunun geri kalmasına yol açan bir sebep olarak gösterilmesini de abes bulur. Ona göre, imlâsı en karışık bir milletin bir ferdiyle en kolay imlâya sahip bir milletin ferdi arasında okuma yazmayı öğrenme açısından bir fark yoktur.

Terakkî gazetesi yazarı Hayreddin "Ma'ârif-i Umûmiyye" başlıklı yazısında (Terakkî, 21 Rabiülahır 1286/31 Temmuz 1869) maarif konusun harflerden ayrı düşünülemeyeceğini, bunun Kur'an harfleri olduğu için nazik bir konu olduğunu, uzun zamandır kullanılan bu harfleri Türklerin bırakmak istemeyeceklerini, ancak bu harfler değiştirilmedikçe Osmanlı toplumunun ilerleyemeyeceğini, Kur'an harflerinin bırakılıp diğer alanlar için daha kolay bir usulün bulunabileceğini, değiştirilemezse dahi daha basit öğretilebilir bir şekle sokulmasının da yeterli olabileceğini ifade eder. Bu görüşlere Şûrâ-yı Devlet üyesi olan Ebuzziya Tevfik aynı gazetede üç sayı süren yazılarında karşılık verir. Bunlar özetle şöyledir: 116

a. Toplumun eğitim öğretimde geri kalmasının sebebi harfler değil öğretim sistemidir. Frenklerin
ileri gitmeleri de eğitim sistemlerinin düzgün olmasındandır.
b. Aslında bütün dünyayı aydınlatan bilgi ışığının kaynağı, kullandığımız harflerle
oluşturduğumuz kültürümüzdür.
c. Harflerin değişmesi insanımızı şimdiye kadar yazılan kitaplardan mahrum bırakır. Bin yıllık
eserleri yeni yazıya aktarmak gerekir ki bunun da imkânı yoktur. Kur'an için başka, öteki bilimler için
başka harf kullanılırsa bu, bir dili beceremeyen adama iki dil öğretmeye kalkışmak gibi olur.
Bundan sonra, tartışmalar çeşitli aralıklarla ve çeşitli dozlarda hep sürüp gitmiştir. Harf inkılâbına kadar devam eden tartışmaların taraflarını ve fikirlerini teker teker sayıp değerlendirmek bu yazı çerçevesinde mümkün değildir. Ancak şunu belirtelim ki II. Meşrutiyet'e (1908) kadar tartışmalardaki hakim olan fikir, harflerin okuma ve yazmada karışıklığa yol açan aksaklıklarını giderecek şekilde ıslah edilmesi düşüncesi üzerinde odaklaşmıştır. Yabancı bir alfabenin (Latin, Latin-İslav, Ermeni) kullanılmasını teklif eden fikirler ise ikinci derecede kalmışlardır. II. Meşrutiyet'in ilânından sonra oluşan hürriyet ortamı alfabe tartışmalarını da hızlandırmış, bu konuda makale ve eserler yayımlanmıştır.117

Tartışmalardaki fikrî ağırlık ise kullanılmakta olan Arap asıllı alfabenin ıslahı ve Lâtin alfabesinin kabul edilip edilmemesi yönünde olmuştur.118

Başından beri alfabe konusundaki fikirleri kaba hatlarıyla şu şeklide sınıflandırabiliriz:

A. Mevcut alfabeyi kullanmaya devam etmek.
B. Arap alfabesini bırakarak başka bir alfabe kullanmak.
C. Arap ve Lâtin alfabelerini kullanmayarak tamamen yeni ve modern bir alfabe oluşturmak. Bu fikrin savunucusu: Dr. İsmail Şükrü.

Bunlardan farklı alfabe kullanmayı teklif edenler değişik alfabeler önermişlerdir:

1. İslâmiyet'ten önceki Türk yazılarından birini, Göktürk veya Uygur yazısını kullanmak: Pek savunucusu olmayan bu fikir A. H. Mustafa adlı birisi tarafından teklif edilmiştir. 119

2. Ermeni harflerini kullanmak. Bu konuda A. Midhat Efendi Ermeni harflerinin zenginliğinden söz etmiş, alınıp alınmaması hususunda bir fikir ortaya koymamıştır. Bunu isteyen sadece Macid Paşa olmuştur.

3. Latin harflerini kabul etmek. Genellikle Batı'da eğitim görmüş kimselerin ortaya koydukları görüştür. Özellikle II. Meşrutiyet'ten sonra en çok benimsenmiş fikir buydu. Savunucuları: Hayreddin Bey, Hüseyin Cahid (Yalçın), Falih Rıfkı (Atay), İbrahim Necmi (Dilmen), Yakup Kadri (Karaoğmanoğlu), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Celal Nuri (İleri), İsmet İnönü, Şükrü Saraçoğlu, Cenap Şehabeddin, Mustafa Şekip (Tunç), Abdullah Cevdet, Dr. İbrahim Temo, Necip Asım (Yazıksız), Mahmut Esat (Bozkurt), Ahmed Cevad (Emre), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Reşid Galip, Mehmet Ali Aynî vb.

Arap asıllı mevcut alfabeyi kullanmaya devam edelim diyenler de fikir birliği içinde değildirler:

a. Harfleri olduğu gibi yazmaya devam etmek gerektiğini söyleyenler: Necip Asım, Kazım Karabekir, İbrahim Alaeddin (Gövsa), Veled Çelebi (İzbudak), Avram Galanti, Ali Ekrem (Bolayır), İbrahim Necmi (Dilmen), Halid Ziya (Uşaklıgil), Fuad Köprülü, Zeki Velidi (Togan) vb. kimseler.

b. Islâh etmek gerektiğini söyleyenler: Bu da birkaç türlü gerçekleştirilmelidir:

1. İşaret ve imlâ harfleri eklemek, harf almak veya atmak yoluyla düzeltmek. A. Cevdet Paşa, İsmail Subhi, Yanyalı Ali Rıza, Hüseyin Kazım Kadri, Mısırlı Mehmed Hasan Efendi, Ahmet Midhat Efendi; ayrıca Veled Çelebi ve Avram Galanti bu fikri de savunmuşlardır.

2. Harfleri birleştirmeden ayrı yazmak. Bu düşünceyi bizde ilk ortaya atan Münif Efendi'dir (Paşa). Diğerleri: Yenişehirli Avni, Milaslı Dr. İsmali Hakkı, İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Cihangirli M. Şinasi, Celal Sahir, Ali Nusret ve Enver Paşa.120

3. Avrupalılar gibi soldan sağa yazmak. Bu görüşün temsilcisi ise Hoca Tahsin Efendi'dir.

4. Harflerin karakterini değiştirmek. Ahmet Hikmet, Celal Esad, Ali Kenan vb.

Alfabe ve yazı konularındaki fikirler, genel olarak söz konusu ettiğimiz bu anlayışlar etrafında ortaya konmuş ve tartışmalar daha çok Arap harflerinin devamını isteyenlerle bunların kaldırılarak Latin harflerinin kabul edilmesini savunanlar arasında cereyan etmiştir. Konu ile ilgili kitap ve makale olarak pek çok araştırma ve inceleme yazısı yayımlanmış durumdadır. Gerektiğinde bunlara bakılabilir. 121

Alfabe ve yazı konularında, daha çok ilmî ortamlarda yürütülen bu tartışmalar bir taraftan devam ederken bu önemli konuda, Mustafa Kemal Atatürk de, daha gençlik yıllarında ülkesinin ve mensubu bulunduğu cemiyetin kültürel geleceği ile ilgili planlar yapmaktaydı. Harp Okulu yıllarında öğrenciler arasında milleti ve ülkeyi çağdaş ülkeler seviyesine çıkarmak için programlar üzerinde tartışmalara katılıyordu.

Şu ifadeler bize onun bu konudaki tarzını gösterir:

"Eğer ben size bu meseleyi ancak son senelerde düşündüm dersem, sakın inanmayınız. Ben ta çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım."122

Doğu toplumları karşısında Batı toplumlarının göz kamaştırıcı gelişmişliği, Atatürk'ün, diğer alanlarda olduğu gibi Lâtin alfabesine ilgisinin artırmasında da belli ki önemli rol oynamıştı.

Daha 1907 yılında, İvan Manolof'a (Bulgar Türkoloğu) Türkiye'nin geleceği hakkındaki fikirlerini açıklarken şöyle söylemişti:

"Bir gün gelecek, hayal zannettiğiniz bütün bu inkılâpları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. (...) Bu millet gerçeği görünce arkasından tereddütsüz yürür. Dava uğrunda ölmesini bilir. Saltanat yıkılmalıdır. (...) Din ve devlet birbirinden ayrılmalı, doğu medeniyetinden benliğimizi sıyırarak batı medeniyetine aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki farklar silinerek yeni bir sosyal nizam kurmalıyız. Batı medeniyetine girebilmemize engel olan yazıyı atarak Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizle Batılılara uymalıyız. Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır."123

Sofya'da bulunduğu sırada (13 Mayıs 1914) İstanbul'daki bir tanıdığına124 Fransızca125 ve Latin harfli Türkçe126 mektuplar yazmıştır.

1916 yılında kendisine gösterilen Gy. Nemeth'in Turkische grammatik adlı kitabındaki127 Arap harfleriyle alınan parçaların Latin harfleriyle ve fakat Yunan alfabesine dayanan karşılıklarını görünce, Türkçe için düşünülen alfabenin böyle harflerin üzerine konan işaret külfetinden ve yabancı izlerden uzak olacağını belirtmiştir.128

Bu açıklama, Atatürk'ün gelecekteki Türk alfabesinin özelliklerini daha bu yıllarda düşünmeye başladığını gösteren önemli bir delildir.
Yine 7-8 Temmuz 1919 gecesi Mazhar Müfit Bey'e yapmayı planladığı işlerle ilgili tutturduğu ve gizli kalmasını istediği notta "Latin harfleri kabul edilecek."129 diye de yazılmıştır.

1922 yılının Haziran ayında Halide Edip ile Adnan Bey'e Türkiye'nin geleceğinden, Batılılaşmasından bahsederken Latin harflerinin kabul edilmesinin mümkün olduğundan da söz açmış, bunun için sıkı tedbirler almak gerektiğini söylemişti.

Ve nihayet, alfabe tartışmalarının olgunlaştığını düşündüğü hissedilen 1927 yılında, bir vesileyle Türkiye'de bulunan ve kısa zamanda Türkçe öğreneceğini söyleyen Amerikalı Avukat Mr. Winn'e şöyle demiştir:
"Arap harfleriyle Türkçeyi öğrenmeniz çok zordur. Bir yıl daha bekleyiniz, gelecek yıl yazı devrimi yapacak ve Latin harflerini getireceğim. Onunla Türkçeyi daha çabuk ve kolayca öğrenirsiniz."130

Atatürk'ün en çok üzerinde durduğu husus, halkın kabulünü sağlamaktı. Biliyordu ki, halk için yapılacak devrimler, yine halk tarafından benimsenmedikçe sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Bu hususu şu şekilde ifade eder:

"Ben basit bir adamım, yani ben düşündüklerimi önce milletimin arzusunda, ihtiyaç ve iradesinde görmeyi şart sayan ve bunu gördükten sonra ancak tatbiki ile kendimi mükellef bilen bir adamım."131

Yine bir başka konuşmasında söylediği şu cümleler, onun devrimleri gerçekleştirirken toplumun sosyolojik yapısına verdiği önemi ortaya koyan sözlerdir:

"Tatbikatı bir takım safhalara ayırmak ve vekayi ve hadisattan istifade ederek milletin hissiyat ve efkârını hazırlamak ve kademe kademe yürüyerek hedefe vasıl olmaya çalışmak lâzım geliyordu."132

Devrimlerin gerçek anlamda başarıya ulaşmasında bu tarz uygulamaların büyük rolü olduğunu görürüz.

Atatürk, toplumun her kesimini ilgilendiren harf devrimi konusunda da aynı yolu takip etmiştir. Özellikle Cumhuriyet'in ilânından sonra, bulunduğu meclislerde harf meselesini gündeme getirmiş, çevresindekileri konuşturmuş, aydınlar arasında tartışılmasını sağlamıştır.

Ancak bu yıllarda Türk aydınının bütünüyle Latin alfabesine taraftar oldukları söylenemez.

Meselâ, 1926 yılında Akşam gazetesinin açtığı "Latin Harflerini Kabul Etmeli mi, Etmemeli mi?" başlıklı ankete katılan 16 kişiden sadece üç kişi olumlu cevap vermişti.133

Yine, I. İzmir İktisat Kongresi'nde bir işçi delege (İzmirli Nazmi) ile iki arkadaşı Latin harflerinin kabul edilmesini teklif eden bir önerge vermiş, ancak başkan Kâzım Karabekir Paşa "Latin harfleri İslâm birliğini bozacak" gerekçesiyle bu önergeye karşı çıkmıştı.134 1924 yılında Maarif Vekâleti'nin bütçesi görüşülürken Şükrü Saraçoğlu alfabe konusuna da değinmiş, cehaletin en önemli sebebinin Arap yazısı olduğunu söylemişti.135 Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Kılıçzade Hakkı (Kılıçoğlu) Tanin'de bu düşünceyi destekleyen yazılar yayımlamışlardı.

Ali Seydi, Cenap Şehabeddin, Avram Galanti, Abdullah Battal Taymas, Halil Halid gibi önemli isimler değişik gazetelerde yayımladıkları makalelerde kullanılmakta olan harflerin kalmasını istemekteydiler.136 Bunlardan Ali Seydi ve Avram Galanti'yi alfabe konusundan başka dilin diğer alanlarında yaptıkları çalışmalarıyla da yad etmek gerekir.137

İçtihad dergisi sahibi Abdullah Cevdet, Cumhuriyet sahibi ve baş yazarı Yunus Nadi (Abalıoğlu), Milliyet ve Hakimiyet-i Milliyye gazetelerinin baş yazarı Falih Rıfkı (Atay), Tanin gazetesinin baş yazarı Hüseyin Cahit (Yalçın) Latin harflerini savunanların önde gelenlerindendi.138

Atatürk'ün 1927'den itibaren, özellikle harf konusuyla daha yakından ilgilendiğini görmekteyiz.139 Yazılı bir kayda rastlanmamakla beraber bunda, 1926'da Bakü'de toplanan kongrede, Türk topluluklarında Latin harflerinin kullanılması kararının çıkmış olmasının rolü olduğu düşünülebilir.140

Aslında konuyla ilgili ilk resmî teşebbüs, 26 Mart 1926'da Maarif Vekili Mustafa Necati Bey'in Maarif Teşkilatı'na ait kanunun görüşülmesi sırasında bir dil heyetinin kurulmasını teklif etmesi ve meclisin uygun bulmasıyla gerçekleştirilmiştir. İki gün sonra kendisine sorulan, Latin harflerinin kabul edilip edilmeyeceği sorusuna Mustafa Necati Bey, bunun bir inceleme konusu ve hükümet meselesi olduğunu bildirerek, devletin genel siyasetine uygun düştüğü takdirde benimseneceğini söylemişti.

Maarif Vekâleti bünyesinde kurulan bu özel heyet,141 bazı çalışmalarda bulunmuşsa da kabul edilebilecek özelliklerde bir alfabe hazırlayamamıştı.
Yazar ve öğretmenlerle birlikte diplomat ve siyasetçilerin de yer aldığı bir başka komisyon Mayıs 1928'de kuruldu. Tatil için İstanbul'a gelen M. Kemal Paşa, Maarif Vekili Mustafa Necati'yi İstanbul'a çağırarak yeni harfleri seçecek bir komisyonun kurulmasını emretmiş ve üyelerini de bizzat kendisi belirlemişti. M. Kemal Paşa'nın emriyle hazırlanan "Latin harflerinin incelenmesi için bir komisyonun kurulmasına izin verilmesi" hakkındaki kanun metni 20 Mayıs 1928'de Başbakanlığa sunuldu ve üç gün sonra da onaylandı. Böylece yeni bir Dil Heyeti resmen kurulmuş oldu.142

Heyet şu üç hususta çalışmalar yapacaktı:

1. Bir alfabe projesi yapmak.
2. Bir gramer projesi yapmak.
3. Uygulama sistemini tartışmak.
Yaklaşık bir aylık tartışmalı toplantılardan sonra şu ön prensiplerde fikir birliğine varıldı:

1. Çift harf bulundurulmayacak.
2. Millî bir Türk alfabesi olacak.
3. Harflerin uluslararası değerleri değiştirilmeyecek,
4. İşaretli harflere mümkün olduğu kadar az yer verilecek.

Esas alınacak Latin harflerinin hangi alfabe olması hususunda da çeşitli görüşler ortaya çıkmıştı:

1. Fransız alfabesini esas almak.
2. Bugün çeşitli dillerde yazılışları dikkate alınmadan ilk Latin alfabesini esas almak.
3. Bütün alfabeleri bir araya getirerek Türkçenin ihtiyaçlarına cevap verecek harfleri hepsinden seçmek.
4. Azerbaycan alfabesini dikkate almak. 143

Bunların içinden 3. madde benimsendi ve buna göre Avrupa'da kullanılan bütün alfabeler incelendi, yeni Türk alfabesi oluşturuldu.
12 Temmuz 1928'de Yeni Türk Alfabesi projesinin tamamlandığı basın aracılığıyla duyuruldu.144

Ardından, Mustafa Kemal Paşa, çalışmaları daha yakından takip etmek ve hızlandırmak için komisyonu İstanbul'a çağırdı. Otuz altı günlük çalışmanın ardından hazırlanan kırk bir sayfalık rapor Paşa'ya takdim edildi. Raporda bu günkü harflerden başka q, w, x harfleri de bulunuyordu; ancak ğ, ö, ü harflerine yer verilmemişti.

6 Ağustos 1928'de Galatasaray Lisesi'nde Maarif Vekili Mustafa Necati Bey'in başkanlığında yapılan toplantıda, Mustafa Kemal Paşa'nın işaretiyle alfabe yeniden ele alındı ve bazı değişiklikler yapılarak Türkçenin seslerini karşılayabilecek duruma getirilmeye çalışıldı.

Bu çalışmalar esnasında, Arapça ve Farsça kelimelerdeki sesleri karşılamak üzere konulan harflerin çıkarılmasına karar verildi.

Çalışmalara Atatürk bizzat nezaret etti, tekliflerde bulundu.

Nihayet 4-5 Ağustos 1928 gecesi Dolmabahçe'den İsmet Paşa'ya yazdığı mektupta "Harflere son şekli vermek için komisyon üyeleriyle anlaştığını, teklif ettiği ve değiştirdiği noktaların komisyonca da uygun karşılandığını" bildirmişti.145

Böylece hazırlıklar tamamlanmış, sıra durumu kamuoyuna açıklamaya gelmişti.

Bunun için de CHP'nin 8-9 Ağustos gecesi Sarayburnu'nda düzenlediği eğlence güzel bir fırsattı.

Atatürk, eğlence ve gösterileri seyrederken eline aldığı kağıtlara Latin harfleriyle bir şeyler yazmış, ardından da memnuniyetini ortaya koyan bir konuşma yapmıştır. Sonra elindeki kağıtları Falih Rıfkı'ya vererek yüksek sesle okumasını emretti:146

"İstanbul halkının bu geceki ictimaına beni iştirak ettirdiğiniz için çok teşekkür ederim.Her zaman, her yerde olduğu gibi, bu gece burada da halk ile karşı karşıya geldiğim anda, büyük, azametli bir kuvvetin tesiri altında kaldığımı duydum.

Bu kuvvet nedir?

Türk harflerinin, Türk ictimaî heyetini teşkil eden yüksek insanların, kalp menbalarından yükselen hislerin, arzuların, heyecanların, kasdlerin bir noktada, bir hedefte, bir gayede birleşmesidir.

Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz. Hataların tashih olunmasında bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyet-i ictimaiyyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz yazısıyla, kafasıyla, bütün alem-i medeniyyetin yanında olduğunu gösterecektir."147

Böylece aylar süren çalışmalardan sonra, tasarlanan Türk alfabesi halka açıklanmış oldu.

Dil Encümeni tarafından tespit edilmiş olan ve Dolmabahçe toplantılarında uygulamaları yapılan, 29 harfli Yeni Türk Alfabesi bir kanun tasarısı hâlinde üç milletvekilinin imzasıyla 31 Ekim 1928'de meclis başkanlığına verildi ve ertesi gün, yani 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi, 3 Kasım 1928 günü de Resmî Gazete'de yayımlanarak resmen yürürlüğe girdi.

"Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanun" adını taşıyan 11 maddelik bu kanunun ilk maddesi şöyledir:

Madde 1- Şimdiye kadar yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk Harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.

1 Kasım 1928, Türkiye Türkleri için basit bir alfabe değişikliğinin tarihi değil, aynı zamanda, yaklaşık dokuz asırlık bir tarihî devrenin kapanarak yeni bir devrin başladığının da tarihi olmuştur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Cumhuriyet devrimleri içinde çok önemli bir yere sahip olan harf devrimi, Türk toplumunda uzun bir süre tartışıldıktan sonra belli usuller çerçevesinde gerekli hazırlıklar yapılarak uygulanmasına geçilen sistemli bir hareket özelliği taşımaktadır.

Sonuç

Yeni Türkçe, İkinci Meşrutiyet sonrası başlayan, özellikle 1910'dan itibaren yeni lisan hareketiyle başlayan ve 1932'ye kadar süren devredir. Bu devre, sadeleşme hareketinin müdahalesiz, gönüllü bir gelişme olarak süregeldiği, sanatçıların ve diğer ilgililerin çabalarında görülen tabiî bir yenileşme devresidir.

Yeni Türkçe devresinde üç farklı görüşün bulunduğunu belirtmek gerekir. Bunlar "Fesahatçılar" olarak da bilinen Süleyman Nazif gibi eski ve süslü üslûba bağlı ediplerin yazmakta ısrar ettikleri "Osmanlıca", Türkçülerin temsil ettiği ve Ziya Gökalp'in sistemleştirdiği "Türkçeleşmiş Türkçe" anlayışını esas alan "sade lisan", nihayet Fuat Köseraif'in öncülüğünü ettiği "Türkçede yabancı unsur bırakmayacağız, her şeyi Türkçeleştireceğiz." diyen "tasfiyecilik" akımı. Bu üç anlayış, Türkçülerin hakimiyeti altında 1932 yıllarına kadar devam etmiştir. Bu yıllardan sonra Türkçe, bir devlet adamı olarak Atatürk'ün bizzat ilgisi ve müdahalesiyle "Tasfiyecilik" istikametinde gelişmeye zorlanmıştır. Yeni kurulan devlet düzeni içinde Millîleşme anlayışına katkı sağlamak için kararlı bir inkılâpçı olarak Atatürk de tasfiyecilik hareketini benimsemiş ve bu ilgisi 1935 yıllarına kadar devam etmiştir. Kendisinin birtakım tecrübelerden sonra "Dilde ve musikide inkılâp olmaz, anlaşıldı" cümlesinde ifadesini bulan dili tabiî gelişme seyrine bırakma düşüncesine rağmen dilde tasfiyecilik anlayışı, uydurmacılık hareketi hâlinde devam etmiştir. Atatürk'ün ölümünden sonra siyasî bir kimlik de kazanmış olan dilde tasfiyecilik anlayışına, 1928'deki harf inkılâbıyla birlikte yeni Türkiye'nin temel kültürel değişim hedeflerini gerçekleştirmekte vasıta olma görevi de yüklenmiştir.

1 Bu hususta pek çok inceleme yayımlanmıştır. Genel hususlar için şu çalışmalar yararlıdır: Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, 3. baskı, Ankara 1972, s. 24-67; Zeynep Korkmaz, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I-II, TDK yayınları, Ankara 1995 (eserin içinde ilgili makaleler).
2 Zeynep Korkmaz, "Anadolu Beylikleri Devrinde Türk Dili ve Karamanoğlu Mehmet Bey", Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. cilt, s. 424-428.
3 Bu devrede Anadolu'da yazılan Farsça eserler için bkz.: Ahmet Ateş, "Hicrî VI-VIII. (XII-XIV) Yüzyıllarda Anadolu'da Farsça Eserler", Türkiyat Mecmuası, c. 7-8, İstanbul 1945, s. 123.
4 Aşık Paşa, Garipnâme I-II, tıpkıbasım, Yayına Hazırlayan: Kemal Yavuz, TDK yayınları, 2001.
5 Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Türkçenin yayılma alanını ve durumunu etraflı biçimde konu edinen şu eser faydalıdır: Osmanlı İmparatorluğu'nda Yaşamak, editörler: François Georgeon, Paul Dumont, tercüme: Maide Selen, İletişim Yayınları, İstanbul 2000, s. 424
6 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 22-23.
7 Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir I, İstanbul 1964, V-XVII. Osmanlı Türkçesinin, söz konusu edilen üç çeşit nesir örneklerini topluca bu eserde görmek mümkündür.
8 Recaîzâde Mahmut Ekrem, Ta'lîm-i Edebiyat-ı Osmâniyye, İstanbul 1882.
9 Bu devrede yetişen şahıslar ve değerlendirmesi için bkz. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, 5. baskı, İstanbul 1982, s. 110-130.
10 Samim Kocagöz, Tanzimat'ta Dil Hareketlerine Umumî Bir Bakış, Bürhaneddin Matbaası, İstanbul 1943, s. 5-12 (Sait Paşa, Gazeteci Lisânı, İstanbul 1327'den naklen).
11 A.e., s. 7.
12 A.e., s. 8-9 (Doktor Gâlib Ata, Tıb Fakültesi, İstanbul 1341, s. 1-3'ten naklen).
13 Osman Şevki Uludağ, "Tanzimat ve Hekimlik", Tanzimat, İstanbul 1940.
14 Hüsrev Hatemi-Yeşim Işıl, Bir Bilim Dili Mücadelesi ve Tanzimat, İşaret Yayınları, İstanbul 1989, s. 27.
15 Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, Tıbbî İlimler, İz Yayıncılık, c. 2, s. 44-104; A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, 6. basım, İstanbul 2000, s. 206-227 (Cevat İzgi'nin eserinin 1. cildi "Riyâzî İlimler"e ayrılmıştır).
16 İshak bin Murad'ın Edviye-i Müfrede, Hacı Paşa'nın Müntehab-ı Şifa ve Teshil, Şirvanlı Mahmud'un Kemaliyye adlı eserleri sade dilli tıp eserlerine örnektirler. Bkz. Cevat İzgi, a.g.e.
17 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 104-106.
18 A.e., s. 81.
19 Münif Paşa'nın bu hususta yazdığı iki yazı "İmlâ Meselesi" başlıklarıyla 1863 yılında Mecmua-i Fünûn dergisinin aynı sayısında (nr. 14, Temmuz 1863, s. 70-74, 74-77) arka arkaya yayımlanır. Daha sonra "Harf Tartışmaları" bölümünde tekrar üzerinde durulacak bu yazıda Paşa "... hâlbuki usûl-i matlûbe üzere bulunan Avrupa yazıları bir kaç ayda pek a'lâ ta'allüm olunduğuna ve müntehîler ellerine aldıkları yazımızı siyak u sibak karinesiyle doğru okuyabilseler bile ." diyerek Latin harflerine göndermede bulunur.
20 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 180-181.
21 Bergamalı Kadri, Müyessiretü'l-Ulûm, yayına hazırlayan: Besim Atalay, TDK Yayınları, Ankara 1940.
22 Bu eserlerin listesi ve değerlendirmesi için bkz. Agop Dilaçar, Dil, Diller ve Dilcilik, TDK yayınları, Ankara 1968.
23 Beşir Göğüş, "Türkçenin Anadili Olarak Öğretimine Tarihî Bir Bakış", TDAY Belleten 1970, Ankara 1989, s. 127.
24 İlhan Erdem, "Abdurrahman Fevzi Efendi ve Mikyâsu'l-Lisân Kıstâsu'l-Beyân İsimli Eseri", Türk Dili, sy. 566, Şubat 1999, s. 156-162.
25 Abdullah Ramiz Paşa, Emsile-i Türkiyye, Yayına Hazırlayan: Emir İçhem İdben, TDK yayınları, Ankara 1999.
26 Hülya Argunşah, "Kayserili Doktor Mehmet Rüştü'nün Nuhbetü'l-Etfâl'i", Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni, Bildiriler I, Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü Yayınları, Kayseri 2001, s. 65-72.
27 Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, Alfa Yayınları, İstanbul 1999, s. 182.
28 Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, s. 113. Bu konuda yazılmış kıraat kitaplarının listesi için bkz. Subutay Hikmet Karahasanoğlu, "Mekâtib-i İptidaiyye'de Okutulan Kırkbeş Kıraat Kitabı", Müteferrika, Bahar 1995, sy. 5, s. 113-124.
29 Azmi Bey, Esmâ-i Türkiyyeyi Câmi' İlk Kırâ'at Kitabı, Dersaadet, Mahmut Bey Matbaası, 1309 (1893), 32 s.
30 Mehmet Fuat Köprülü, "Millî Edebiyat Cereyânının İlk Mübeşşirleri", Edebiyat Araştırmaları, TTK. yayınları, Ankara 1986, s. 313.
31 Meselâ Ahmet Cevdet Paşa'nın Belâgat-i Osmaniyye adlı önemli eseri Hukuk öğrencileri için verilen derslerin hülâsasıdır ve Maârif Nezâreti'nin izniyle neşredilmiştir: "Mekteb-i Hukûk talebesine takrîr olunan derslerin hulâsasıdır." Matbaa-i Osmaniyye, İstanbul 1299 (1882).
32 Ömer Faruk Akün, "Şinasi", İslâm Ansiklopedisi, MEB yayınları.
33 Hüseyin Seçmen, Şinasi, TDK. Yayınları, Ankara 1972, s. 26-38.
34 Samim Kocagöz, a.g.e., s. 15.
35 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi I, s. 520.
36 A.e., s. 513.
37 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, Hazırlayanlar: Mehmet Kaplan vd., İ.Ü. Edebiyatı Fakültesi yayınları, İstanbul 1978, s. 189-190.
38 Namık Kemal, Bahâr-ı Dâniş Tercümesi, İstanbul 1308 (1890).
39 Mehmet Fuat Köprülü, a.g.m., s. 306.
40 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 400.
41 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, s. 45-49.
42 A.e., s. 50-74.
43 Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, 5. baskı, İstanbul 1982, s. 455, 457.
44 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi III, Yayına Hazırlayanlar: Mehmet Kaplan vd., İ.Ü Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1979, s. 70-74.
45 A.e., s. 71.
46 A.e., s. 72.
47 1288/1871 yılında Basiret gazetesinin değişik nüshalarında çıkan bu yazılardan örnekler için bkz. Agah Sırrı Levend, a.g.e., s. 122-129.
48 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 129.
49 Ahmet Mithat, Medrese-i Süleymaniyye Rehnümâ-yı Muallimîn, İstanbul 1305.
50 A.mlf., Tercüman-ı Hakikat, 28 Haziran 1888, sy. 3007.
51 Abdullah Uçman, "Ali Suâvi", DİA, c. 2, s. 447, st. 3.
52 A.m, s. 446, st. 1.
53 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, a.g.e., s. 506-524.
54 A.e., s. 511.
55 Ali Suâvi bu yazısında, döneminde canlı bir münakaşa konusu olan Türk harflerinin ıslahı meselesine de temas eder. Fransız alfabesiyle karşılaştırma yaparak harflerin değiştirilmesini savunanlara karşı çıkar ancak ıslahına taraftardır. Bu konu üzerinde "Harf Değişikliği" bahsinde durulacaktır.
56 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 475.
57 A.e., s. 497.
58 Samim Kocagöz, a.g.e., s. 26.
59 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 604-605.
60 Muallim Naci, İntikâd, Mahmut Bey Matbaası, Dersaadet, 1304, s. 90.
61 A.e, s. 48.
62 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi I, s. 159.
63 Daha geniş bilgi için bkz.: Fevziye Abdullah Tansel, "Ahmet Vefik Paşa II", Belleten, c.
XXVIII, sy. 109, s. 134-135; Ömer Faruk Akün, "Ahmed Vefik Paşa", DİA, c. 2, s. 150.
64 A.m., s. 150, st. 2.
65 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayını, 5. baskı, İstanbul (t. siz), s. 8-10.
66 Recaîzâde Mahmut Ekrem, Ta'lîm-i Edebiyat-ı Osmâniyye, İstanbul 1882.
67 Ziya Gökalp, a.g.e., s. 12.
68 A.e., s. 10.
69 Ömer Faruk Akün, Türk Dili Karşısında Türk Münevveri, Kubbealtı Neşriyatı, 2. baskı, İstanbul 1988, s. 10-11.
70 Mehmet Fuat Köprülü, a.g.m., s. 313.
71 Ömer Faruk Akün, "Hayâtı, Hizmetleri ve Eserleri ile Şemseddin Sâmi", Kâmûs-ı Türkî, tıpkıbasım, Enderun Yayınevi, İstanbul; A.mlf., Şemseddin Sâmi, İA, MEB yayınları.
72 Ömer Faruk Akün, a.g.m.
73 İsmail Parlatır, Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları, TDK. Yayınları, Ankara 1993, s. 23­26.
74 A.e., s. 120-124.
75 A.e., s. 124.
76 Sırât-ı Müstakîm, c. 4, nr. 92, 1326 (1909), s. 237-238.
77 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 219.
78 A.e., s. 235-236.
79 A.e., s. 305.
80 A.e., s. 209.
81 A.e., s. 212-216.
82 Hüseyin Çelik, Genç Kalemler Mecmuası Üzerinde Bir Araştırma, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınları, Van 1995, s. 129-131.
83 A.e., s. 130.
84 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 264-270.
85 A.e., s. 272-299.
86 A.e., s. 301.
87 A.e., s. 305.
88 Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Sadeleşme ve Gelişme Evreleri, TDK. Yayınları, 3. baskı, Ankara 1972, s. 306.
89 Sebilü'r-Reşâd, c. 8-1, nr 183, 1327 (1912), s. 9-10.
90 Yusuf Ziya Öksüz, Türkçenin Sadeleşme Tarihi-Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, (Doçentlik Tezi), Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi, Erzurum 1981 (Baskı: TDK. Yayınları, Ankara 1995); Hüseyin Çelik, Genç Kalemler Dergisi.
91 İsimsiz çıkan bu ilk makale Ömer Seyfeddin, ikincisi ise Ziya Gökalp ve Ali Canip tarafından yazılmışlardır. Bkz. Hüseyin Çelik, a.g.e., s. 22, 38. Diğerleri "Genç Kalemler Tahrir Heyeti" imzasıyla çıkmışlardır.
92 Genç Kalemler Dergisi, s. 39-40.
93 Sadık Tural, "Ömer Seyfeddin'in Hayatı ve Eserleri", Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1984, s. 9-39.
94 Zeynep Korkmaz, "Ömer Seyfettin ve "Yeni Lisan", Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. II, TDK. Yayınları, Ankara 1995, 66-73. (Yeni Lisan hareketine itiraz edenlerin fikirlerine bu yazıda etraflıca yer verilmiştir. Bkz. s. 71 -72).
95 Ziya Gökalp, a.g.e., s. 13.
96 Ali Cânip, Ömer Seyfeddin (1884-1920) Hayaı, Karakteri, İdeali ve Eserlerinden Nümûneler, Remzi Kitabevi, İstanbul 1947, s. 11.
97 Ziya Gökalp, a.g.e., a.y.
98 Zeynep Korkmaz, "Ziya Gökalp'ın Kültür Tarihimizdeki Yeri ve Türk Dili", Türk Dili Üzerine Araştırmalar, 2. cilt, TDK yayınları, Ankara 1995, s. 74-82.
99 Faruk Kadri Timurtaş, "Dil Davası ve Ziya Gökalp", Makaleler, hazırlayan: Mustafa Özkan, TDK. Yayınları, Ankara 1997, 278-304.
100 Zeynep Korkmaz, a.g.m., s. 78-79.
101 Ziya Gökalp, a.g.e., s. 125-126.
102 Rekin Ertem, Elifbeden Alfabeye Türkiyede Harf ve Yazı Meselesi, Dergah Yayınları, İstanbul 1991, s. 33.
103 Meselâ Müşir Fuad Paşa (1835-1931) sekiz oğlunu Saint Josef Koleji'nde okutmuş, Hüseyin Kazım Kadri, Halit Ziya Uşaklıgil gibi pek çok şair ve yazar da böyle yabancı okullarda öğrenim görmüşlerdir.
104 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 221.
105 Vartan Paşa, a.g.e., Ermeni harfleriyle yapılan yayınlar üzerine bir çalışma: Friedrich von Kraelitz-Greifenhorst, "Ermeni Harfleriyle Türkçe Hakkında Araştırmalar", Kebikeç, sy. 4, çeviren: Hakan T Karateke, İstanbul 1996, s. 13-33 [Bu metinler üzerine bir de dil çalışması yapılmıştır: Rahime Demir, 19. Yüzyıl Ermeni Harfli Türkçe Metinlerde Çekimli Şekillerde Zaman, Görünüş ve Kiplik, Fatih Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (yüksek lisans tezi), İstanbul 2001, s. X-73].
106 Kerovpe Limoncyan, Maşukını Katl İdemeyen Kız, Dram (5 perde), Civelekyan Matbaası, Dersaadet 1887. [Bu eser yüksek lisans çalışmasına konu olmuştur: Ebru Gölpınar, Ermeni Harfli Türkçe Bir Dram (Maşukını Katl İdemeyen Kız) Üzerine Metin İncelemesi, Fatih Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2001].
107 Sabri Koz, "Ermeni Harfleriyle Türkçe Nasreddin Hoca", Müteferrika, sy. 2, İstanbul 1994.
108 Bilâl N. Şimşir, Azerbaycan'da Türk Alfabesi Tarihçe, TTK. Yayınları, Ankara 1991.
109 Bakü Kongresi'nde (26 Şubat-6 Mart 1926) alınan kararlardan biri şöyledir: "Ba'demâ ilmî ıstılahlar için Fars veya Arap lügatlari değil, münhasıran Avrupaî tabirler istimal edilecektir. Bu maksatla, Türk cumhuriyetinde ilmî ıstılahların tanzimi için birer ıstılah encümeni tesis edilecektir. " Halk gazetesi, 20 Mart 1926. nr. 111.
Bu kongreye Türkiye'den Prof. Dr. M. Fuat Köprülü ve İstanbul Tıp Fakültesi hocalarından Hüseyinzade Ali Bey katılmış, Köprülü Fuzuli ile ilgili bir tebliğ sunmuştur. Dil oturumlarına katılan ise Ali Bey'di. Geniş bilgi için bkz: Bilâl N. Şimşir, a.g.e. s. 16-17.
110 Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi I, a.g.e., s. 201-206.
111 Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, s. 259.
112 1869'da, Namık Kemal ile alfabe tartışmalarına katılan ve İran'ın İstanbul elçisi olduğu söylenen Melkom Han da benzer görüşleri ileri sürmektedir. Eğitim ve öğretimin bozukluğu hususunda N. Kemal gibi düşündüğünü belirttikten sonra, alfabe konusunda da, İslâm ülkelerindeki her türlü fenalığın sebebi olarak Arap harflerini göstermiştir. Geniş bilgi için bkz.: Muhammet Erat, Türk Basınında Alfabe Meselesi (1862-1918), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1991, s. 32-49.
113 Fikret Turan, "Tanzimat Dönemi'nde Osmanlı İmlâsı ve Alfabesi Üzerine Yapılan Tartışmalar ve Namık Kemal", Namık Kemal Sempozyumu Bildirileri, D.A.Ü Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, Gazimagusa 1998, s. 171-180.
114 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 158.
115 Kazım Yetiş, Namık Kemal'in Türk Dili ve Edebiyatı Üzerine Görüşleri ve Yazıları, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1989, s. 31.
116 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., s. 158-159.
117 Doktor Milaslı İsmail Hakkı Bey'in görüşleri istikametinde 22 Kanunisani 1327 (4 Şubat 1911) tarihinde kurulmuş olan Ta'mîm-i Ma'ârif ve Islâh-ı Hurûf Cemiyeti hakkında bilgi ve tartışmalar için bkz.: Muhammet Erat, a.g.e., s. 76-124.
118 Bunda, kırk yıllık bocalama devresinden sonra Arnavutların 1908'de Latin harflerini kabul etmeleri de elbette ki rol oynamış, adeta bir örnek teşkil etmiştir.
119 Niyazi Berkes, a.g.e., s. 541.
120 Bu düşünceyi savunan dışarıdan kimseler ise şunlar: Mirza Fethali Ahundzade, Melkon Han, N. Haritanof, İmad Nogaybek, Abdurrahman Burnaşoğlu, Abdullah Alpar, Hadi Maksudi, Mehmed İdris, Alimcan Şeref, M. Şakir.
121 Agâh Sırrı Levend, a.g.e., M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, TDK. Yayınları, 1991, 2. baskı. Kitabın sonunda, harf devrimi üzerine yazılmış başlıca kitap ve makalelerin bir listesi de verilmiştir. Bunlara ek olarak Rekin Ertem, a.g.e., Harf Devriminin 50. yılı sempozyumu, TTK yayınları, Ankara 1991 (Harf ve yazının, harf devriminin eşitli yönlerini ele alan 19 konuşma metni).
122 Ahmet Cevad Emre, İki Neslin Tarihi, İstanbul 1960, s. 316.
123 Arif Necip Kaskatı (Manolof'tan nakleden), Cumhuriyet, 19 Ağustos 1948.
124 Silah arkadaşı Yüzbaşı Ömer Lütfi Bey'in İtalyan asıllı dul eşi Madam Corinne.
125 Bu mektup Fransız imlâsıyla yazılmış. Milliyet, 21 kasım 1954-6 Aralık 1854.
126 Lord Kinross, Atatürk, İstanbul 1978, s. 106.
127 Bu kitap, Osmanlı ordusundaki Almanlar için yazılmış ve Agop Dilaçar vasıtasıyla Atatürk'e gösterilmişti.
128 Agop Dilaçar, "Alfabemizin 30. Yıldönümü", Türk Dili, c. 8, s. 83, 1958.
129 Mazhar Müfit Koçer, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber I., Ankara 1966, s.
130 Rekin Ertem, a.g.e., s. 178.
131 Ahmet Cevad Emre, İki Neslin Tarihi, İstanbul 1960, s. 316.
132 Enver Ziya Karal, Atatürk'ten Düşünceler, Ankara 1969, s. 42.
133 Türk Tarih Kurumunca Düzenlenen Yazı Devriminin 50. Yılı sergisi, TTK, Ankara 1979.

Lehinde: Dr. Abdullah Cevdet: "Arap harfleri Türkçenin gelişmesine engel olmuştur. On beş sene evvel: Bu harfleri atmadıkça Türk için gerçek kurtuluş yolu açılmayacaktır demiştim."
Aleyhinde: Hüseyin Suat (Yalçın) Latin harfleriyle okumakta müşkilât çekeceğiz, şimdiki harflerimizle yazılmış bir mektubu Latin harfleriyle yazmak ve okumak istersek hemen hemen üç misli vakit kaybedeceğiz."
Necip Asım (Yazıksız): Taraftar değilim, çünkü otuz asırlık kütüphanemize veda etmek gerekecek."
Avram Galanti (Bodrumlu): "Şimdiki harflerimizin kalmasında siyasî mecburiyet de vardır." Veled Çelebi (İzbudak): "Latince sesli ve sessiz harfler bizim dilimizi anlatmaya yeterli değildir."
Halid Ziya Uşaklıgil: "Memleketin resmî ve ilmî hayatında Latin harflerinin yeri yoktur."

134 Kâzım Karabekir Paşa, gazetelere demeç vererek bu konudaki düşüncelerini kamuoyuna açıkladı ve daha sonra bu görüşlerini "Latin Harflerini Kabul Edemeyiz" başlığı altında Hakimiyet-i Milliyye (daha sonra da Ulus) gazetesinde (5 Mart 1923) yayımladı.
135 Sami N. Özerdim, Yazı Devriminin Öyküsü, TDK. Yayınları, 2. baskı, Ankara 1978, s. 20.
136 Bunlar Latin Harflerini Kabul Edemeyiz (Kazım Karabekir Paşa, 5 Mart 1923), Latin Hurufu Lisanımıza Kabil-i Tatbik midir? (Ali Seydi, İstanbul 1924), Arap Harfleri Terakkimize Mani Değildir (Avram Galanti, İstanbul 1927) gibi adlarda müstakil kitaplar da yazmışlardır.
137 Bu iki bilim adamının eserlerinin listesi ve tanıtımı için bkz. Mustafa Uzun, "Ali Seydi", DİA, c. 2, s. 442-445; Albert Kalderon, "Abraham Galante Bio-Bibliyografyası", Müteferrika, sy. 5, İstanbul 1995, s. 43-58.
138 M. Şakir Ülkütaşır, a.g.e., s. 56.
139 "1927 sonbaharında Belgrat Elçiliği'nden Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne geldiğimde, Atatürk'ü devlet işlerine ilâveten, harf devrimi ile ilgili buldum. Ve doğal olarak ben de resmî görevimin dışında bütün zamanımı bu işe hasrettim. Atatürk'ün çalışma tarzını bilenler, O'nun bir devrim konusunu ele alınca nasıl zaman kavramını bir yana iterek, durup dinlenmeden, gece ve
138 gündüz o konu ile uğraştığını hatırlarlar." Hikmet Bayur, "Cumhuriyet Devrinde Atatürk'ün Önderliğinde Harf Devrimi", Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, TTK. Yayınları, 1. baskı, Ankara 1981, s. 75-78.
140 Hasan Eren, "Yazıda Birlik", Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, TTK. Yayınları, 1. baskı 1981, s. 85-89.
141 Dil Heyeti, Harf Heyeti, Alfabe Heyeti (Encümeni) gibi çeşitli adlarla anılan bu komisyon, sonradan kurulan (12 Temmuz 1932) Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin (sonradan Türk Dil Kurumu) çekirdeği sayılır.
142 Bu heyette şu kimseler bulunuyordu: Bolu Mebusu Falih Rıfkı (Atay), Manisa Mebusu Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Afyon Mebusu Ruşen Eşref (Ünaydın), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Dil Kürsüsü Öğretmeni Ragıp Hulusi (Özdem), aynı fakültenin eski dil öğretmeni Ahmet Cevat (Emre), Galatasaray Lisesi edebiyat öğretmeni Fazıl Ahmet (Aykaç), Hariciyeci İbrahim Grandi, Maarif Vekaleti Talim Terbiye Dairesi Reisi Mehmed Emin (Erişirgil), aynı dairenin üyesi Mehmed İhsan (Sungu).
143 Falih Rıfkı, Milliyet, 22. 9. 1928. (R. Ertem, s. 217).
144 Anadolu Ajansı, Milliyet, 13. 7. 1928. Bu alfabeyi kesin alfabe zannedip Vakit gazetesi de yayımlamıştı. Milliyet, 17. 7. 1928.
145 Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul 1970, s. 170-171.
146 Afet İnan, "Ellinci Yılında Türk Harf Devrimi", Harf Devriminin 50. Yılı Sempozyumu, TTK Yayınları, 1. baskı, Ankara 1981, s. 79-83.
147 Nimet Unan Arsan, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. II, Ankara 1952, s. 253-256; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1969, s. 442; M. German, Harf İnkılâbı, İstanbul 1938, s. 23.

  
3864 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın