• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Toynbee ve Gökalp'te Medeniyet Değiştirme Sorunsalı ve Osmanlı Devleti'nin Çöküşüne Bakışlar / Dr. Mehmet Akif Kireççi

Bu makalede saygın İngiliz tarihçi ve düşünür Arnold J. Toynbee (1889-1975) ile Türk milliyetçiliği fikrinin ilk sistematik formülünü öneren Ziya Gökalp'in (1876-1924) Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve medeniyet değiştirme üzerine geliştirdikleri tezler incelenmektedir. Ziya Gökalp Osmanlı'nın çöküşünü daha önceki reformcu neslin, Tanzimatçıların, Batı'yı tamamen benimseme yerine kısmen taklit etmelerine bağlar. Doğu ile Batı medeniyetlerine Osmanlı kimliğinde uyum sağlama çabaları da anlamsızdır, çünkü bu ikisi birbirlerine tamamen zıt iki ayrı medeniyet dairesidir. Dolayısı ile Gökalp için Türklerin kurtuluşu kendi medeniyet dairelerini terkedip koşulsuz olarak Batı medeniyeti dairesine girmelerindedir.1 Toynbee ise Osmanlı'nın çöküşünü Batılılaşma hareketlerinin başarısızlığına bağlama eğilimindedir. Toynbee Osmanlı'daki dönüşüm sürecini tarihsel bir süreç olarak algılar ve değerlendirmesini bu çerçevede yapar. Onun da vardığı sonuç diğer medeniyetlerin ister istemez Batılılaşmak zorunda kalacak olmalarıdır.

Şimdi Gökalp ve Toynbee'nin yaşam öykülerine kısaca değindikten sonra sırasıyla Osmanlı Devleti'nin çöküşüne bakışlarını ve medeniyet değiştirme sorunsalı karşısında geliştirdikleri önermeleri irdeleyelim.

Osmanlı'nın en sancılı yıllarıyla Cumhuriyet'in ilk kuruluş evresinde (1876-1924) yaşayan Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliği fikrini sistematik olarak işleyen ilk düşünürdür. Yaşadığı dönemin düşünsel çıkmazlarına çıkışlar arayan nitelikte sosyolojiden müziğe, tarihten eğitime ve edebiyata varan geniş bir yelpazede eserler vermiştir. Düşünceleri İttihad ve Terakki ideolojisinde ve örgütün yönetici kesiminde gayet etkili olmuştur. Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal de fikir babasının Ziya Gökalp olduğunu ifade ederek Gökalp'in fikirlerini Cumhuriyet dönemine devrimlerle taşımıştır.

Eserleri arasında dönemin fikri akımlarını tartıştığı Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918) ve Türkçülüğün Esasları (1923) ve çeşitli dergilerde yayınlanmış makaleleri en önemlileri olarak sayılabilir. Makalelerinden bir çoğu daha sonra araştırmacılar tarafından değişik isimler altında derlenerek yayınlamıştır.2 Bugünün modern Türkiyesi'nde halen referans verilen önemli bir aydın olan Ziya Gökalp'in medeniyet değiştirme sorunsalı ile ilgili düşünceleri, Huntington "Medeniyetler Çatışması" makalesini 1993'te Foreign Affairs'de yayınladıktan sonra yeniden gündeme gelmiştir. Bu makalenin amacı Gökalp'in teorilerini bir başka Batılı düşünür Arnold Toynbee'nin benzer düşünceleri ile karşılaştırarak konuyu daha ileri bir seviyeye taşımaktır.

1889-1975 yılları arasında yaşayan İngiliz tarihçi ve düşünür Arnold Joseph Toynbee sadece yazılarıyla değil, tıpkı Ziya Gökalp gibi tarih yapımına da katkılarda bulunması nedeniyle önemli bir sima olarak karşımıza çıkar. Toynbee Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında İngiliz dışişlerinde görev yapmış, 1919'da ve 1946'daki Paris Barış Konferanslarına İngiltere'yi temsilen delege olarak katılmıştır. Londra Üniversitesi'nde 1919-1924 yılları arasında Yunan Dili ve Roma Tarihi konularında öğretim üyeliği yapan Arnold Toynbee, 1925 ile 1955 yılları arasında Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde yönetici olarak çalışmıştır. Üretken bir yazar olan Toynbee asıl şöhretine 1933 ile 1961 yılları arasında tamamladığı 12 ciltlik "Bir Tarih Çalışması" (A Study of History) 3 adlı eseriyle kavuşmuştur.

Toynbee, Bir Tarih Çalışması adlı eserinde medeniyetlerin büyüme, gelişme ve çöküşleri sorunsalını milliyetler ve milliyetçi yaklaşımlar yerine kültürel gruplar çerçevesinde ele almaktadır. Bu noktadan Toynbee bir anlamda Samuel Huntington'un meşhur "Medeniyetler Çatışması" (The Clash of Civilizations) adlı -daha sonra aynı isimle kitaplaştırdığı- makalesine teorik ve metodolojik açıdan öncülük etmiştir. Toynbee'nin kitabının temel tezi bir medeniyetin kendini devam ettirebilmesinin insanlar ve çevre koşulları -doğa- tarafından karşısına çıkarılan güçlüklere ve zorlamalara başarıyla cevap verebilme kabiliyetine bağlı olduğudur.

Toynbee'ye göre incelediği 26 medeniyetten sadece Batı Hıristiyan medeniyeti halen hayatta ve belki o bile çöküş sürecindedir. Medeniyet bağlamında dinin yeniden üretici, yeniden doğurucu etkisini fazla vurguladığı gerekçesiyle zaman zaman eleştiriler alan Toynbee'nin medeniyet sorunsalı ile ilgili düşünceleri, Huntington yaklaşımına öncülük edecek bir teorik çerçeve içermektedir.

Toynbee'nin özellikle The World and the West4 adlı eserinde kullandığı yaklaşım Huntington'da olduğu gibi keskin çizgilerle ayrışmış medeniyetlerin birbirleriyle çatışma varsayımlarıyla ilgili önermelerden ziyade; 'diğer' medeniyetlerin varolabilmek -daha yumuşak bir ifade ile Batı'yla yarışta varolabilmek- için bir gün muhakkak Batılılaşmak zorunda kalacaklarını öne sürmesidir. Toynbee Batı ile dünyanın tüm diğer medeniyetleri arasında böyle bir çekişmenin varlığını ve Batı'nın tartışılmaz üstünlüğünü ilan eder. Bunu yaparken kullandığı deyim, karşılaşma ve mücadele anlamlarına gelen "encounter" olarak karşımıza çıkar. Halbuki Huntington'ın seçtiği terim çatışma ve çarpışma anlamlarına gelen "clash"tir. Tabii ki Toynbee ile Huntington'ın dönemleri karşılaştırıldığında küçümsenmeyecek bir siyasi farklılık göze batar. Huntington "Medeniyetler Çatışması'' adlı meşhur makalesini Toynbee'nin Batı'ya karşı en büyük tehdit olarak gördüğü Sovyet Rusya'nın yıkılmasının ardından ortaya çıkan yeni konjonktürde yazmaktadır.

Toynbee'nin teorisi Batı'nın 'lider medeniyet' olduğu ve 'dünyaya karşı Batı' kavramları öne çıkarılarak ele alındığında Huntington'un teorik yaklaşımlarıyla şaşırtıcı bir benzeşme ve devamlılık arz etmektedir. Ziya Gökalp'in düşünce sistemi de sanki bu yaklaşıma içerden geliştirilen bir formül olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman zaman tereddüde düşmüş gibi görünse de Türk aydın ve yöneticileri ve şimdilerde giderek artan toplumsal bir destekle beraber Türk Milleti tercihini Batıdan yana yapmış olduğunu göstermiştir. Eğer Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na tam üyeliği de gerçekleşirse Ziya Gökalp'in öngörüsü gerçekleşecek ve Türk milleti Batılılaşma yolunda çok önemli bir düzeye gelmiş olacaktır.

Şimdi kısaca Toynbee'nin Osmanlı reformlarının başarısızlık nedenleri ve Osmanlı'nın çöküşü üzerine ileri sürdüğü tezleri inceleyip ardından Ziya Gökalp'in medeniyet değiştirme sorunu ile ilgili düşüncelerini ele alalım.
Toynbee'nin Osmanlı'nın çöküşü ile ilgili yorumlarının analizine girmeden önce Osmanlıların hüküm sürdükleri coğrafyayı nasıl elde ettikleriyle ilgili tespitine değinmekte yarar vardır. Toynbee, Osmanlı'nın hüküm sürdüğü alanı iki temel unsurla elde ettiğini düşünür. Bunlardan ilki, etkili bir saray-köle sistemi, diğeri ise, Osmanlı'nın hedef hinterland olarak seçtiği bölgede yaşayan Doğulu Hırıstiyan kavimlerin Batılı Hıristiyan efendilerine karşı duydukları nefrettir.5

On yedinci yüzyılın sonlarına doğru Doğulu Hıristiyan kavimlerin Batı'ya karşı genel davranışlarında çok dikkat çekici değişimler gözlenmiştir. Toynbee'ye göre bu değişimin iki temel nedeni vardır. Bunlardan ilki Doğulu Hıristiyanların zihinlerindeki Orta Çağ'dan kalma zulüm ve baskı dolu hatıraların zamanla silinmeye yüz tutması, diğeri de bu dönemde Batı'nın din savaşlarını bırakıp daha toleranslı bir ortam oluşturmaya çalışmasıdır. Bunların etkisi ile bir Katolik veya Protestan için Katolik ya da Protestan olmayan bir ülkeyi ziyaret edip -o ülkenin dinine ve dogmalarına bağlanmadan- teknik materyaller ve kültürel donanımlar edinmesi veya bu unsurları benimsemesi mümkün hale gelmiştir.6

Toynbee'nin aslında fazla vurgulamadan bizim dikkatlerimizi çektiği çok önemli bir nokta, Osmanlı modernleşme hareketinin temel felsefesi ve aynı zamanda da handikapları hakkında bize enteresan bir açılım sağlar. Osmanlı Devleti'nin 1768-1774 yılları arasında süren Osmanlı-Rus Savaşlarından yenik çıkması ve Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım'ın yönetimini Ruslara terketmesi Osmanlı Devleti'ni küçük düşürmüştür. Toynbee'ye göre bu küçük düşmenin nedeni yenilginin kendisinden çok, tarihinde ilk defa bir Doğulu Hıristiyan devlete yenilmesindendir. Dolayısı ile Osmanlı yöneticileri reform hareketlerine ticarî sektör yerine askeri alandan7 başlamak zorunda kalmışlardır.

Toynbee'ye göre Osmanlı Türklerindeki 'Batılılaştırma' hareketini anlamanın anahtarı, reform hareketine temel teşkil eden bu askerî yaklaşımdır.8 Osmanlılar, bu tarihten îtîbaren 1918'deki Mondros Mütarekesine kadar yayılan süre içerisinde, Batı'nın üstünlüğü problemine genelde aynı çizgide yaklaşımlar sergilemişlerdir. Bu yaklaşım da Batı'ya karşı Batı'nın silahı ile savaşma ve Batı'nın ancak kendi silahı ile yenilebileceği olgusudur. Halbuki Toynbee'nin de vurguladığı gibi9 Batı'nın askeri etkinliği ve üstünlüğü Batı'nın genel anlamda üstünlüğünün asıl nedeni olmaktan ziyade bu üstünlüğün bir yansıması idi. Batılı olmayan bir toplumun bu askerî üstünlüğe yaklaşabilmek için sadece ve sadece Batı'nın askerî tekniğini elde etmek yerine Batı'nın idarî, finansal ve ve hatta hijyen tekniklerini ve -bu askerî üstünlüğün dayandığı- ekonomik verimliliği elde edebilmesi gerekiyordu.10

Toynbee, reformlara askeri alandan başlamayı savunan bu yaklaşımı şu sözleriyle değerlendirir: "... -her ne kadar âcil nedenlerden ötürü kaçınılmaz görünmüş olsa da- Türkler için ne bahtsız bir hadisedir ki, genel olarak Batılılaşma problemine askerî bir perspektiften yaklaşmışlardır."11 Ona göre bu yaklaşım tarzı bahtsız ve üretken olmayan bir yaklaşım tarzı idi, çünkü Batı'nın askerî yönü diğer yönlerine kıyasla muhtemelen en az ilerici ve en az eğitici olan yönü idi.

Dolayısı ile Toynbee analizinde, İttihad ve Terakki'nin ve onlardan önceki Batılılaştırıcı Türk reformcu neslinin başarısızlığının temelinde askeri yaklaşımı başat unsur olarak gösterir. Zaten ona göre askerlik özü îtîbarı ile liberal ve yapısal reformların karşısında olan bir kavram ve meslektir.

Toynbee'nin eserlerinde Osmanlı'daki Batılılaşma hareketinin sorunları üzerine yaptığı analizler onun Osmanlı Devleti'nin çöküş nedenleri ile ilgili felsefesini de ele verir. Toynbee'nin reformların karşılaştığı felsefi, siyasi ve idari sorunlara değinirken vurguladığı en önemli noktalardan birisi Osmanlı reformlarının toplumsal katmanlar arasında kendiliğinden doğan bir hareket olmak yerine sunî bir hareket olarak ortaya çıkışıdır. 12 Geniş halk tabanına yayılamadan reformları gerekli görüp kurgulayan kuvvet hükumettir. Bu tesbit reformların halktan bir desteği olmadığını doğrudan iddia etmese de sosyolojik açıdan bir sorunsal oluşturduğuna işaret eder. Kaynağını tabandan almayan reformlar yöneticilere ve onların isteklerine bağlı kalmakla muallel olduğundan bu durum daha sonraki dönemlerde reformların kurumlaşması ve devamı bakımından neredeyse çözümsüz sorunlar yaratmıştır.

Reform hareketlerinin askerî yenilgi tehdidinin mevcut olduğu bir dönemde başlaması da Toynbee için başka bir sorundur. Buna bağlı olarak ortaya çıkan diğer bir açmaz da reformların çok uzun bir süreye yayılan krizler sırasında -1774'teki bir Türk-Rus Antlaşması olan Küçük Kaynarca'dan 1856'daki başka bir Türk-Rus Antlaşması olan Paris Antlaşması'na kadar süren dönem sırasında-gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır. Bu süre içerisinde Osmanlı İmparatorluğu hem kendi kontrolu altındaki Hıristiyan tebaanın hem de dışarıdan düşmanların tehdidi altındadır.13 Bu askeri tehditler altında alınan idari reform kararlarının etkinliği ve sürekliliği söz konusu psikolojik nedenlerden ötürü zayıflamıştır. Yapılan bir reform girişiminin barış ortamında test edilmesine fırsat bulunamadan, başka bir deyişle, reformlar gerekli yetkinliğe erişme fırsatı yakalayamadan savaş ortamlarında erimişlerdir.

Şimdiye kadar vurgulanan nedenlerin yanısıra Toynbee, Osmanlı Devleti'nde reform yaklaşımlarının neredeyse tamamen askerî bir niteliğe bürünmesini çöküşü hazırlayan önemli bir etmen olarak görür. Reformlara sadece askeri açıdan yaklaşmak, Osmanlı'nın Batı ile ilişkilerinde ortaya çıkan güç dengesizliğini sadece askeri alanda aramak, Osmanlı toplumu açısından Toynbee'nin ifadesi ile ''bahtsız bir görüntü''14 ortaya çıkarmıştır.

Türk reformcularının karşısına çıkan ve aşmakta en zorlandıkları sorunlardan birisi de bir taraftan doğulu (Ortodoks) Hıristiyan tebaa ile uğraşırken diğer taraftan da Sultan'ın saray erkanı ve değişimlere karşı çıkan bir takım dini gruplarla uğraşmak zorunda kalmalarıdır.15 Reforma en güçlü ve şiddetli muhalefet Yeniçerilerden gelmektedir, çünkü Batılı askerî reformlar en çok bu grubun menfaatlerini ve statülerini yok edebilecek niteliktedir. 16 Bu kesim Napolyon'un askerî ateşesi Sebastiani'nin tavsiyesi üzerine-Yeniçeri Ocağı'nı yeniden organize etmek isteyen Sultan III. Selim'e bunu hayatı ile ödetmişler ve daha sonraki dönemde Sultan II. Mahmud bunların hepsini 1827'de yok edene kadar ona da felaketlerle dolu bir 18 yıl yaşatmışlardı.17

Toynbee "Türkiye" (Turkey) adlı eserinde zaman zaman Osmanlı Devleti'nde yaşanan diğer sosyal ve siyasi sorunları da tartışır. Bu sorunlar doğal olarak yönetim üzerinde baskı oluşturduğu için bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak Osmanlı modernleşme hareketlerini etkilemiş ve çöküşü getiren nedenler arasında yer almıştır. Hıristiyan azınlıkların kurtuluş için Batı'ya yakınlaşmaları -kapitülasyonlar incelenirken de üzerinde durulacağı gibi- önemli bir etken olarak vurgulanmıştır. Bununla bağlantılı olarak milliyetçilik akımlarının doğuşu ve azınlıklar arasında revaç bulması da Osmanlı Devleti'ni zayıf düşüren unsurlar arasında yer almaktadır.

Böylece Toynbee'ye göre Osmanlı'da 1774 yılından sonra başlayan Batılı çizgideki reform hareketleri neredeyse yüz yıl sonra tam bir felaketle sonuçlanmıştır.18 Görüleceği üzere Toynbee reformların önündeki engeller ve Osmanlı'nın çöküşü sorununa Batılılaşma yolunda yapılan reform hareketlerinin tamamlanıp tamamlanamadığı açısından yaklaşmaktadır. Dolayısı ile Ziya Gökalp'in düşünce sisteminin tersine Toynbee tarihsel sürecin belirleyiciliğini vurgular. Osmanlı'nın çöküşü ve dönüşümü tarihsel süreç içerisinde değerlendirilir.

Bu aşamada Osmanlı'nın felaketini getiren reform hareketlerindeki başarısızlığın en önemli üç nedeni de Toynbee tarafından şöyle sıralanır: İlk neden, reform hareketinin II. Mahmud ve III. Selim örneklerinde olduğu gibi birkaç kişinin şahsiyet ve karakterine bağlı olmasıdır.19 Burada Toynbee'nin dikkat çektiği ve fakat pek fazla çalışılmamış bir noktaya değinmek yerinde olur kanaatindeyim. O da bu otokrat reformcu liderlerin başarılı olmalarının onların daha etkisiz takipçilerine yanlış yapmaları için fırsatlar vermiş olmasıdır.20 Toynbee'nin işaret ettiği bu nokta, başarılı öncü reformcuların onları izleme iddiasındaki takipçilerinde ve onların psikolojilerinde başarısızlığa nasıl bir etmen olduğu konusu, modernleşme tarihimizde gerektiği gibi irdelenmemiş ilginç noktalardan birisidir.

Toynbee felaketin ikinci nedenini ise "İmparatorluk yükü" olarak nitelediği miras olarak gösterir. Bu da Osmanlılara Avrupa eyaletlerindeki Doğulu -yanı Ortodoks- Hıristiyan nüfus ile olan geçmişlerinden gelen ve Asya'daki Arap nüfusun yoğunlukta olduğu eyaletlerden kaynaklanan bir sorundur. Bu milletlerin yönetici sınıfa ve devletin ekonomik kaynaklarına getirdikleri yük nedeni ile Türk nüfusu Batılılaşma yönünde yönlendirmek için gereken enerji başka yere harcanıyordu. Midhat Paşa'dan İttihad Terakkî'ye kadar reformcu liderler enerjilerini anakronistik ve nihaî olarak başarısız olacağı belli bir takım çabalar içerisine girerek Türk olmayan nüfusu kendi yönetimleri altında tutmaya çalışıyorlardı (Burada Sırpların, Yunanlıların ve diğer Hıristiyan grupların millî akımlar etkisinde ayrımcı hareketlere girişmesi hatırlanmalıdır). Dolayısı ile Türkler kaynaklarını kendi insanlarının gelişmesine ayırmak yerine başka ırkların gelişmesine ayırmış oldular.21

Üçüncü neden Toynbee'ye göre ekonomiktir. Batılılaşma her şeyden önce pahalı bir projedir ve Batılı olmayan toplumlar -eşzamanlı olarak toplumun ekonomik altyapılarını Batılılaştırmadan-kendilerini kolayca Batılı üst sınıf ülkeler konumuna getirecek durumda değillerdi.22

Bu dönemde üretim ve dış ticaretin artış sağladığı da Toynbee'nin gözlemlediği bir konudur. Ancak bu Türklerden ziyade Hıristiyan milletlerin ve Batılı girişimcilerin çaba ve faaliyetleri sonucu olmuştur. Dolayısı ile Batılılaşma hareketi başlamadan önce Levant'taki Hıristiyan azınlıkların ve Batılıların ekonomik tekeli bu süre içerisinde de onların elinde kalmaya devam etmiştir. Ekonomi ilerledikçe de bu bir sosyal tehlike halini almıştır. Söz konusu tekelin kaybedilmemesi için azınlıklar Batılı devletlerden ve konsoloslardan yardım istemişlerdir. Bunun bir sonucu olarak da Batılı devletler konsolosları aracılığı ile bu azınlıklar lehine Sultan ve devlet erkanı üzerinde baskı uygulamaktan çekinmemişlerdir.23

Toynbee Osmanlı'nın ilerlemesine engel olan -ve dolayısı ile çöküşünü hazırlayan nedenler-arasında kapitülasyonları da ele alır. Ancak Toynbee analizinde bu konuyu Osmanlı döneminde çöküşü getiren çok önemli bir unsur olarak incelemek yerine, modern Türkiye'nin kuruluşu aşamasında 'milli bütünlüğü' tehdit eden bir unsur olarak inceler ve Cumhuriyet'in kurucularını bu eski imtiyazı kaldırmaya muvaffak oldukları için över. Toynbee'ye göre Osmanlı Devleti'nin ilerlemesine en büyük dahili engellerden birisi Müslüman ve Türk olmayan azınlıklara tanınan imtiyazlar, kapitülasyonlardır.24

Kapitülasyonlar hukuki ve ticari olmak üzere iki ana başlık altında incelenebilir. Hukuki imtiyazlar gayrimüslim azınlıklara Türk makamlarını hukuki otorite olarak kabul etmeme hakkını verdiği gibi kendi 'özerk' mahkemlerinde ve/ya bağlı bulundukları konsolosluklarda yargıya müracaat etme yoluna gidebilme haklarını da tanıyordu. Eğer bir gayrimüslim, bir Osmanlı mahkemesine yargı için müraacatta bulunmuş ve hakkında yargıya varılmış olsa bile bu karar söz konusu kimsenin bağlı bulunduğu konsolosluk tarafından bozulabiliyordu. Dolayısı ile konu Osmanlı Devleti'nde çok hukukluluk olmaktan öte bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Osmanlı'nın uyguladığı hukuk bir anlamda gayrimüslimleri bağlamayan; onları belki de eğer isterlerse tanıyabilecekleri bir hukuka karşı 'daha üstün' hale getiriyordu. 1535'lerde benimsenen bu uygulama Avrupa devletlerinin yükselmesi ve Osmanlı Devleti'ndeki azınlıklara 'korumacı' olmak istemeleri ile hem kullanılmaya uygun siyasi bir niteliğe bürünmüş hem de Osmanlı vatandaşı olan azınlıklar tarafından istismar edilmiştir.
Ticari imtiyazlar Osmanlı'nın çöküşü üzerinde daha belirleyici bir rol oynamıştır. Özellikle paranın dünya ekonomisinde yükselen bir değer olarak ortaya çıkmasına paralel bir biçimde ticari imtiyazlar devletin gelir-gider dengesini gittikçe yoğunlaşan bir biçimde sarsmış ve netice olarak Osmanlı Devleti'nin uluslararası ticarette rekabet şansını önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Toynbee, Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Bakanlığının 1920 yılındaki bir raporuna dayanarak Osmanlı Devleti'nde ticari faaliyet yürütmek isteyen şirket ve bankaların uymakla yükümlü oldukları herhangi bir kanun ve prensip bulunmadığını dolayısı ile -bugünkü ismi ile- 'yabancı sermaye'nin ancak kendi ülkesindeki kanunlara ve hissedarlarının isteklerine göre faaliyet yürütmekte olduklarını, şube açmak için Türk hükümetinden izin dahi almaları gerekmediğini aktarmaktadır.25 Osmanlı Devleti'nin hudutları içerisinde yaşayan yabancı konsoloslar kendilerine tanınan bu hakları ülkedeki hukuk sistemini hiçe sayacak şekilde istismar etmişler, bu haklarını karmaşık menfaat ilişkilerinde kullanmaktan çekinmemişlerdir. Dolayısı ile ticari imtiyazlar belli bir dönemden sonra kontrolden çıkarak fütursuzca kullanılan bir sömürme aracına dönüşmüştür.26

Ticari imtiyazlar her ne kadar Osmanlı Devleti'nin zayıflaması neticesi elde edilmiş tavizler olmasa da; ticareti hareketlendireceği düşüncesiyle on altıncı yüzyılda yabancı sermayeye tanınan bu serbesti, zaman içerisinde kontrol edilememiştir. Dolayısı ile on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda başlayan ve giderek 'Pax-Ottomana' aleyhine değişen uluslararası ticaret dengelerinin yönünün tesbit edilemeyip ticaret kanunları ile ilgili gerekli değişikliklerin yapılamayışı, ilerleyen yıllarda Osmanlı yöneticilerinin önüne çok daha büyük bir sorunsal olarak gelmiş ve bu ancak Cumhuriyet'in kurulmasından sonra ortadan kaldırılabilmiştir.

Ziya Gökalp:AÇöküşe Karşı Öneriler

Ziya Gökalp'te medeniyet değiştirme sorunsalı O'nun sosyal felsefesinin temelini teşkil eder. Çökmekte olan bir medeniyet olarak nitelediği Osmanlı Medeniyeti karşısında o tercihini yeni ve güçlü Batı medeniyetinden yana yapmış ve eserlerinde analizini yaptığı diğer unsurları bu metod çerçevesinde değerlendirme gayreti içerisinde olmuştur.

Gökalp'e göre Osmanlı Medeniyeti en azından iki nedenden ötürü dağılmaya mahkum bir medeniyettir. Birinci neden "imparatorluk" nosyonunun -ki Osmanlı bir İmparatorluktur- geçici bir birliktelik arzettiği meselesidir. Osmanlı idaresi altındaki milletler bir gün kaçınılmaz olarak bağımsızlıklarını arayacaklardır ve bu kaçınılmaz bir dağılma demektir. Her ne kadar milliyetçilik etkisindeki bu dağılmanın ilk ve kesin emarelerini görse de Gökalp, Osmanlı Devleti'ni bekleyen sonun Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rusya'yı da beklediğini, bu sonun kaçınılmaz olduğunu vurgular.

Ona göre Osmanlı Medeniyeti'nin sonunu getirecek olan ikinci neden de Batı'nın tartışılmaz gücüdür. "Batı medeniyeti Doğu medeniyetini tamamen yok edebilecek bir güce sahiptir. Balkanlar'da ve Rusya'daolan budur ve bu sonun Osmanlı'nın da başına gelmesi kaçınılmazdır."27

Gökalp, yaklaşımının temel bir parçası olarak dikkatlerimizi kültür (onun terimiyle hars) ve medeniyet arasındaki farka çeker. O'nun medeniyet ve kültür arasındaki farklılığa bakışı 'Osmanlılık' ve 'Türklük' şeklinde ifadesini bulur. Bu yaklaşım tarzı ile medeniyetle Osmanlı, kültürle Türklük ilintilendirilmiştir. Osmanlı'nın bir medeniyet olduğunu kabul etmekle beraber Türk kültürünün bu medeniyete tamamen zıt bir konumda olduğunu iddia eder. Gökalp "Neden Türk olan herşey çok güzel ve Osmanlı olan her şey çok çirkindir?"28 diye sormaktan kendini alamaz.

Medeniyet ile kültür arasında herhangi bir bağ olmadığı savını öne sürmesi Gökalp'e Osmanlı Medeniyeti'ni reddetme ve onun yerine Batı medeniyetini benimseme noktasında teorik bir temel hazırlamaktadır. Detayları ele alındığında Gökalp'in bu teorik çerçeveden sapmadan kendi içinde tutarlı bir biçimde felsefesini kurmaya devam ettiği görülür.29 Şimdi Ziya Gökalp'in Osmanlı'nın çöküşü ve Türklerin medeniyet değiştirmesi üzerine geliştirdiği teorisinin ayrıntılarından birkaçını ele alalım.

Gökalp medeniyet ve kültür (hars) ayrımının temellendirmelerini, birbirlerine zıt yapısal oluşumlar sergilediğini düşündüğü yönetici kesim, dil, müzik ve ulema gibi unsurlar üzerinde inceler. Gökalp'e göre bütün bu unsurların medeniyete ve kültüre taalluk eden değişik ve dolayısı ile de birbirlerine zıt iki farklı yönü vardır. Bu zıtlığın temelinde de kozmopolit emperyal Osmanlı kültürü yatmaktadır. Yönetici zümre Gökalp'a göre kendini Türk olarak tanımlamadığı gibi, Türkleri de yönetimleri altındaki diğer tebaadan birisi olarak görmüş ve o şekilde muamele etmişlerdir.30 Bu itibarla Türklerin Osmanlı sisteminde diğer milletlere/etnik unsurlara nazaran herhangi bir ayrıcalıklarının olmadığı âşikârdır. Dolayısı ile Osmanlı'nın yönetici zümresi Gökalp düşüncesinde kozmopolit bir eliti ifade eder. Bu elit zümrenin de doğal olarak Türk insanını ve onların orijinal kültürünü temsil etme kabiliyeti yoktur.

Dil ve müzik üzerine yaptığı analizler Gökalp'in zıtlıklar teorisini uyguladığı diğer alanlar olarak karşımıza çıkar.31 O, müziği ve dili daha önce kurduğu çerçevede ele alır ve Türk dilini Osmanlı Türkçesi ve halk Türkçesi olarak ikiye ayırır. Gökalp, Osmanlı Türkçesinin Türkçe, Arapça ve Farsça'nın dilbilgisi, sözdizini ve kelime bilgisinden oluşan sunî bir bileşim olduğunu öne sürer. Onun için ancak halk Türkçesi ya da konuşma Türkçesi gerçek Türkçedir. Dolayısı ile, -bir bileşime dönüşmüş olan- medeniyet dili (Osmanlı Türkçesi) yerini kültür diline (Halk Türkçesi) terk etmelidir.32

Gökalp, müziği de dile benzer, bir çerçevede ele alır. Osmanlı müziği ve Halk müziği O'nun kurgusunda önerilen medeniyet ve kültür karşıtlığı teorisine tam olarak uymaktadır. Çökmekte olan Osmanlı medeniyetini temsil eden Sanat Müziği, Türk Halk Müziği ile değiştirilmelidir.33 Nitekim Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk Sanat Müziği yayını yasaklanmış, ancak bu uygulamadan daha sonra vazgeçilmiştir.

Millî Türk kültürü (harsı) Osmanlı Medeniyeti'nin sahip olmadığı bir harmoniyi içinde barındırır. Osmanlı Medeniyeti Türk, Fars, Arap kültürlerinden aynı zamanda İslam'dan, bunların yanı sıra Doğu ve Batı medeniyetlerinden müesseseler içeren bir bileşim gibidir ve daha da önemlisi bu müesseseler hiçbir zaman âhenkli bir sistem oluşturamamışlardır.34 Bu tesbite göre, medeniyetler ancak milli kültürlere dayanıyorlarsa âhenkli bir sistem oluşturabilirler. Bunun delillerinden birisi olarak Gökalp İngiliz medeniyetini örnek gösterir. İngiliz millî kültürüne dayandığı için, İngiliz medeniyetini oluşturan unsurlar arasında bir harmoni olduğunu savunur.

Gökalp Osmanlı'nın çöküşünün temel nedeni olarak -Türklüğün karşısında gördüğü- Osmanlılığı gösterir. Gökalp'in teorisinin bizi getirdiği nokta, çöküşün sorumluluğunun 'kendi'den (self) 'öteki'ne (other) transfer edilmesi meselesidir. Onun nazariyesi sonucunda önceden devam edegelen bir 'kendi'nin, Osmanlı 'öteki'si ve Türk 'kendi' olmak üzere ikiye ayrıldığını görmekteyiz. Birbirine taban tabana zıt unsurlar olarak irdelenen bu sınıflama, Gökalp felsefesinde yeni bir "medeniyet" ve yeni bir "tarih" anlayışının doğmasına neden olmuştur. Bu yeni anlayış Gökalp'in kuruluşunun tamamlandığı görmeye ömrünün vefa etmediği Cumhuriyet'in de temel yapıtaşlarını oluşturan bir anlayış olarak günümüze değin etkinliğini sürdüregelmiştir.

Çöküşün temel nedeni olarak Osmanlı Medeniyeti'nin gösterilmesi ve bu medeniyetin gerçek Türk kültürünü temsil etmediği önermesi tarihsel süreklilik açısından endişe verici keskin bir viraja gelindiğini göstermektedir.

Bu virajın endişe verici yönü, çöküşten kurtulmak -ve hatta belki Türk devletinin hayatiyetini devam ettirebilmesi- için girilmesi gereken yolun 'yeni' bir yol olmasıdır. Bu noktada Toynbee'nin Batı medeniyetleri dışındaki bütün medeniyetlerin er geç Batılılaşmak zorunda kalacakları önermesini hatırlamak gerekir. Gökalp çıkışa/kurtuluşa götürecek bu yolun Toynbee'nin de ifade ettiği gibi Batı medeniyeti olduğunu işaret eder. Bu virajın keskin yönü ise tarihsel süreç açısından bir kopma ve devamsızlık ifade etmesidir. Her ne kadar Gökalp çökmüş olarak görse de Osmanlı medeniyeti -yol ayrımındaki- Türk milletinin sosyo-psikolojik temelini teşkil etmektedir. Gökalp'in teorisinin en büyük handikaplarindan birisi bu sosyal psikolojik paketin ne şekilde dönüştürülebileceğini suskunlukla geçiştirmiş olmasıdır.
Gökalp'in çöküşün temel nedeni olarak Osmanlı Medeniyeti ve Osmanlıcılık anlayışını göstermesi çöküşün alternatifini ve kurtuluşu da bu medeniyetin değiştirilmesinde formüle etme yoluna gitmesine neden olmuştur.

Toynbee'nin Türkiye'nin Batılılaşma serüveninde tanımladığı ve irdelediği konular genelde Batılılaşma çabalarının önüne çıkan felsefî, siyasi ve sosyolojik sorunların analizleri olarak karşımıza çıkarken; Gökalp'te medeniyet değiştirmekle âdetâ bu sorunların topyekün ilgası hedeflenmiş ve esenliğin kökten radikal bir değişimle elde edileceği düşünülmüştür. Toynbee, Batılılaşmanın kaçınılmaz bir süreç olarak diğer medeniyetleri-teker teker -avlayacağını ima ederken; Gökalp de sanki bu teklife içerden bir cevap üretme çabasına girmiştir. Sonuç olarak Toynbee'nin önermesi çok daha radikal bir seviyede- belki Toynbee'nin beklentilerini de aşan radikal bir tavırla-Gökalp tarafından teorize edilmiştir. Çözüm Türklerin kendi medeniyetlerini terkederek Batı Avrupa medeniyetine girmeleridir.

Kültürün (harsın) medeniyetten ayrı bir olgu olarak işlenmesi, Osmanlı medeniyetinin kozmopolit ve Türk kültürüne dayanmayan bir medeniyet olarak sunulması Gökalp için medeniyet değiştirme sorunsalını pratik bir çözüm önergesine dönüştürmüştür. Medeniyet Gökalp için basitçe bir milletten başka bir millete -taklit yoluyla- geçebilen anlayış ve tekniklerin toplamıdır. Kültür ise bunun tam tersine duyguları ve hissiyatı kapsadığından ne sunî olarak yaratılması mümkündür ne de bir başka milletten taklit yoluyla35 ödünç alınması.36 Dolayısı ile bu teori 'Osmanlı' medeniyetinin 'Batı' medeniyeti ile kolaylıkla değiştirilebileceğini savunur.

Bu formülasyonda Gökalp'in bu değişimi kendi felsefesinde meşru kılan unsur medeniyetin temeli olarak 'millî' olanı görmesidir. Gökalp için Osmanlı medeniyeti millî bir değer ifade etmediği gibi tarihsel bir değer de taşımaz. Bu nedenle Gökalp düşünsel olarak 'Osmanlı' kavramı ile bağlarını keser. Kültürün medeniyetten-en azından Gökalp felsefesinde Osmanlı medeniyetinden -bağımsız bir unsur olarak ele alınması; medeniyet-kültür bağını reddettiği gibi kültürü içinde yaşadığı medeniyetten etkilenmeyen mekanik bir olguya dönüştürür. Tabii ki bu yaklaşımın temel amacı medeniyet değiştirme hadisesinin yıkıcı etkilerini bertaraf etme kaygısı da olabilir. Ancak böylesi bir yaklaşım medeniyet değiştirme işlemin- en azından fikrî bazda -basite indirgemiş ve dolayısı ile de daha sonra gelen adaptasyon döneminde karşılaştırma, inceleme ve dönüştürme süreçlerinin yeterli entellektüel çaba sarfedilmeden geçilmesine zemin hazırlamıştır.

Gökalp Düşüncesinde Medeniyet ve Din

Gökalp, dini, Toynbee'den daha farklı bir biçimde ele alır. O'na göre din, medeniyetle herhangi belirleyici bağı olmayan bir kavramdır. Aynı kültürü ve dini paylaşmayan ve birbirlerine yabancı olan toplumlar aynı medeniyeti paylaşabilirler. Nasıl ki kültürel  farklılıklar aynı dine mensup olmaya engel olamıyorsa, farklı dinlere mensup olmak da aynı medeniyeti paylaşmaya engel teşkil edemez. Gökalp, Yahudilerin ve Japonların kültürel ve dinî açıdan Avrupalılara yabancı olduklarını ve fakat Avrupalılarla aynı medeniyete sahip olduklarını öne sürer.37

Gökalp için Osmanlı medeniyeti İslam medeniyeti değildir, fakat kaynağını Bizans'tan alan bir medeniyettir.38 Osmanlı medeniyeti Doğu Roma medeniyetinin bir parçası olarak yok olacak ve İslam dini, Türk kültürü ve Batı medeniyeti üçlüsü ile değiştirilecektir.39 Dolayısı ile Gökalp düşüncesinde medeniyet bir anlamda-belki de din gibi- uluslararası bir karakter kazanmaktadır. Batı medeniyeti bu anlamda 'global' ve baskın bir değer olarak karşımıza çıkar.

Daha önce değindiğimiz Osmanlı medeniyetinin İslami bir medeniyet olmadığı savına geri dönecek olursak; aslında bu önermeyle Gökalp'in çabasının Osmanlı'nın medenî bir değer olarak vazgeçilebilirliğini kurgulamaya çalıştığını gözlemleriz. Osmanlı vazgeçilebilir bir değerdir, çünkü İslamî değildir. Osmanlı vazgeçilebilir bir değerdir, çünkü felsefesini Doğu Roma medeniyetinden almaktadır. Burada Doğu Roma'nın çöküşü getiren bir unsur olarak değerlendirildiğini gözlemlemekteyiz. Doğu Roma İmparatorluğu yüzyıllar evvel yıkılıp gitmiştir ve dolayısı ile aynı kaçınılmaz son, Gökalp'in onun temsilcisi vasfını yüklediği Osmanlı medeniyetini de beklemektedir. Osmanlı'nın yıkılmaya mahkum bir geleneğin temsilcisi olarak kurgulanması eğer onun vazgeçilebilirliğini hazırlayan ilk felsefî neden ise; ikincisi de medeniyetin din ile herhangi organik bir bağının olmadığı iddiasıdır. Dolayısı ile Türkler, Batı medeniyetinin bir parçası olma konusunda herhangi bir tereddüde düşmemelidirler.

Gökalp felsefesinde üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, her ne kadar din medeniyetin belirleyici bir unsuru olarak değerlendirilmese de çöküşün de nedeni olarak görülmez. Bu noktadan daha sonraki dönem, modernist düşünürlerle Gökalp arasında derin bir fark ortaya çıkar. Belki de bir sosyolog olmasının verdiği insiyak ile Gökalp dinin özellikle Türk kültürünü besleyen bir unsur olarak toplumsal yapıda üstleneceği rolü gözardı etmek istememiştir.

Sonuç olarak özetlersek, Toynbee, sorunu Osmanlı'nın Batılılaşma serüveninin tarihsel süreç içerisindeki açmazları olarak ele alırken, Gökalp tıkanma ve çöküşün kaynağını Doğu Roma medeniyetini temsil ettiğini öne sürdüğü ve 'kozmopolit' olmakla suçladığı Osmanlı medeniyetinde görmektedir. Toynbee'nin bu makaleye kaynaklık teşkil eden Turkey adlı eserinde Osmanlı Batılılaşma ve reform hareketlerinin başarısızlık nedenleri üzerine yaptığı analizler O'nun 'çöküş' sorunsalına tamamlanmamış veya tamamlanamamış bir modernleşme süreci olarak bakma eğiliminde olduğunu gösterir. Gökalp ise tezinde daha radikal bir tavır sergileyerek tarihsel süreci ikinci planda tutan bir yaklaşımla sorunu Doğu-Batı ikilemi içerisinde değerlendirir ve Türklerin ancak medeniyetlerini değiştirip Batı medeniyetini benimsemeleri ile kurtuluşa kavuşacaklarını savunur.

Toynbee ve Gökalp'in Osmanlı medeniyetinin çöküşünün nedenleri ve bu çöküşün geriye çevrilmesi, bu sürecin durdurulması yönünde yaptıkları analizler şaşırtıcı benzerlikler arzetmedir. Her ne kadar önerdiği projenin büyük bir lider, Mustafa Kemal, tarafından hayata geçirildiğine şahit olmaya ömrü vefa etmemiş olsa da; Gökalp'in teorisinin bir sonucu olarak Türkiye bugün Avrupa Topluluğu'na tam üye statüsü kazanmayı beklemektedir. Eğer tam üyelik elde edilir ve Türkiye Avrupa Topluluğu'nun doğal bir parçası olarak kabul görürse Gökalp'in geçen yüzyılın başında önerdiği vizyon haklı çıkacak, üç yüzyıllık Batılılaşma çabalarında nihaî hedefe varılmış olacaktır.

Eğer Türkiye Avrupa Topluluğu'nun doğal bir parçası olarak kabul görürse Gökalp'in felsefesinin test edilmesinden daha ilginç olarak; Huntington'un Türkiye'nin ne İslam medeniyetinin bir parçası olduğu ne de Batı medeniyetine tam anlamı ile kabul edildiği yönündeki iddialarının da yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir.

1 Gökalp, Ziya, "Garba Doğru," Türkçülüğün Esasları, Toker Yayınları, İstanbul, 1999 (3. Baskı).
2 Örneğin bunlar arasında Hikmet Tanyu tarafından Yeni Türkiye'nin Hedefleri (1956) ve Ziya Gökalp ve Türk Milliyetçiliği (1962); Niyazi Berkes tarafından Turkish Natıonalism and Western Civilization, Selected Essays of Ziya Gökalp, New York, (1959); Rıza Kardaş tarafından Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (1973) sayılabilir.
3 Bu eser daha sonra D. C. Somervell tarafından özetlenerek iki cilt olarak yayınlandı.
4 Toynbee, Arnold, The World and the West, New York and London: 1953, Oxford University Press.
5 Arnold J. Toynbee and Kenneth P. Kirkwood, Turkey, New York: Charles Scribner's Sons, 1927, s. 32.
6 Toynbee, a.e., s. 34-35.
7 Toynbee, a.e., s. 36.
8 Toynbee, a.e., s. 36.
9 Toynbee, a.e., s. 37.
10 Toynbee, a.e., s. 37.
11 Toynbee, a.e., s. 37.
12 Toynbee, a.e., s. 39.
13 Toynbee, a.e., s. 40.
14 Toynbee, a.e., s. 40.
15 Toynbee, a.e., s. 40.
16 Toynbee, a.e., s. 41.
17 Toynbee, a.e., s. 46 (Mehmet Ali Paşa yeniçerilerin Mısır'daki benzerleri olan Memlükleri daha evvel 1812 yılında ortadan kaldırmıştı).
18 Toynbee benzer sonuçların Mısır için de geçerli olduğunu düşünür. Toynbee, Turkey, s.
19 Toynbee Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın reform ile ilgili öngörülerini de bu çerçevede değerlendirir. Toynbee, Turkey, s. 49.
20 Toynbee Türkiye'de Midhat Paşa ve Mısır'da Urabi Paşa deneyimlerini başarısız girişimlere örnek olarak gösterir.
21 Toynbee, Turkey, s. 50.
22 Toynbee, a.e., s. 50.
23 Toynbee, a.e., s. 50-51.
24 Toynbee, A., a.e., s. 49.
25 Toynbee, A., a.e., s. 51.
26 Toynbee, A., a.e., s. 52.
27 Gökalp, Ziya, (Tr. by Robert Devereux) The Principles of Turkism, E. J. Brill, Leiden, 1968, p. 32.
28 Gökalp, a.e., s. 28.
29 Bkz: Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı, Devlet Kitapları, Ankara 1976, pp. 29-42.
30 Gökalp, The Principles of Turkism, p. 28.
31 Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, pp. 48-49.
32 Gökalp, The Principles of Turkism, p. 23.
33 Gökalp, a.e., s. 24.
34 Gökalp, a.e., s. 31.
35 Gökalp felsefesinde 'medeniyet'in taklit yoluyla edinilmesi zaman zaman baskın bir şekilde karşımıza çıkar. Onun farkında olmadan formülüne taşıdığı bır tıkanmadır bu. Medeniyetin 'self'de üretilmesinin -bilerek veya bilmeyerek- tartışılmaması ödünç alma ve uygulama işleminde de boşluklara ve tıkanmalara yol açmıştır. Bu konu başka bir çalışmada incelenmeyi gerektirecek kadar önemlidir.
36 Gökalp, The Principles of Turkism, s. 22-24. 28 38 39

Gökalp, a.e., s. 32. Gökalp, a.e., s. 33.

Arai, Masami, Turkish Nationalism in the Young Turk Era, E. J. Brill, Leiden, New York, 1992.

Cantor, Norman F., Inventing the Middle Ages, W. Morrow, New York, 1991.

Davison A, Secularization and Modernization in Turkey-The Ideas of Ziya Gökalp, Economy and Society, 24: (2) 189-224 May 1995.

Erişirgil, M. Emin, Bir Fikir Adamının Romanı, Ziya Gökalp, İnkılap Kitabevi, Istanbul, 1951.

Gökalp, Ziya, (Translated and edited by Niyazi Berkes), Turkish Nationalism and. Western Civilization, Selected Essays of Ziya Gokalp, Columbia University Press, New York, 1959.

, (Tr. by Robert Devereux) The Principles of Turkism, E. J. Brill, Leiden, 1968.

, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı, Devlet Kitapları, Ankara, 1976.

Göksel, Ali Nüzhet, Ziya Gökalp, Hayatı, Sanatı, Eseri, Varlik Yayınevi, İstanbul, 1959 (3. baskı).

Hanioğlu, M. Şükrü, The Young Turks in Opposition, Oxford University Press, 1995.

Heyd, Uriel, 1950 Foundations of Turkish Nationalism, The Life and Teachings of. Ziya Gökalp, Luzac Company Ltd and The Harvill Press Ltd.
Huntington, Samuel, "Clash of Civilizations?" Foreign Affairs, 72, no. 3 1993.

İnan, Afet, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, 1959.
Levine, George (Ed. ), Constructions of the Self, Rutgers University Press, New Jersey, 1992.

Lewis, Bernard, "History Writing and National Revival in Turkey", Middle Eastern Affairs, Vol. 4 (June-July 1953).

Mardin, Şerif (Ed. ), Cultural Transitions in the Middle East, E. J. Brill, Leiden, New York, Koln,
1994.

Mumby, Dennis K., "Two Discourses on Communication, Power and the Subject: Jurgen. Habermas and Michel Foucault, " in Levine, George (Ed. ), Constructions of the Self, pp. 81 -104.

Nüzhet, Ali, Ziya Gökalp'in Hayatı ve Malta Mektupları, İkbal Kütüphanesi, İstanbul, 1931.
1539

Palmer, Alan, The Decline and Fall of the Ottoman Empire, John Murray Publishers Ltd., London, 1992.

Parla Taha, The Social and Political Thought of Ziya Gokalp 1876-1924, E. J. Brill, Leiden,
1985.

Şapolyo, Enver Behnan (1933), Filozof Gökalp, Kitap Yazanlar Kooperatifi Neşriyatı, Ankara,
1933.

, Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki ve Meşrutiyet Tarihi, Guven Basımevi, İstanbul, 1943.

Tansel, Feyziye Abdullah, Ziya Gokalp Külliyatı-I, II, Limni ve Malta Mektupları, Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara, 1965.

Tansel, F. A., Ziya Gökalp Külliyatı, Ankara, 1952.

Arnold J. Toynbee and Kenneth P. Kirkwood, Turkey, New York: Charles Scribner's Sons, 1927.

Toynbee, Arnold Joseph, A Study of History, London, New York: Oxford University Press, 1948­61, (12 cilt).

, A Study of History, Abridgement of volumes I-X by D. C. Somervell, [İlk Amerika baskısı] New York, Oxford University Press, 1947-1957.

, An Historian's Approach to Religion; based on Gifford lectures. delivered in the University of Edinburgh in the years 1952 and 1953, New York: Oxford University Press, 1956.

, Change and Habit: the Challenge of Our Time, London, New York Oxford U. P., 1966.

, The world and the West, New York and London, 1953, Oxford.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3377 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın