• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
Bağımlılık ve Gelişme Arasında Bir Kurum: Osmanlı Bankası / Prof. Dr. Edhem Eldem

I. Bir Devlet Bankasının Doğuşu: Bank-ı Osmanî-i Şahane

Bütün devlet bankaları hazinenin sıkıntılarından doğmuştur. Paul Leroy-Beaulieu'nün bu sözünü Osmanlı Bankası üzerine 1909'da yayınlamış olduğu kitapta Adrien Biliotti nakletmektedir.2 Osmanlı Bankası'nın kuruluşu da büyük ölçüde bu sözü doğrulayacak niteliktedir.

Şu farkla ki, Osmanlı hazinesi asırlardır malî sıkıntılarla boğuştuğu halde, Avrupa devletlerine nispetle bir devlet bankasına kavuşmakta oldukça gecikmiş, üstelik de bu tedbiri alırken dış kaynaklara müracaat etmek zorunda kalmıştı.

Osmanlı Devleti'nin malî sıkıntılarını özetlemek gerekirse, başlıca iki unsurdan ibaret olduğu söylenebilir: kaynak yetersizliği ve bütçesizlik. Kaynak yetersizliği büyük ölçüde Osmanlı ekonomisinin yapısından ileri gelmekteydi. Esas olarak tarıma dayalı bir ekonomide aşar ve ağnam resimleri devlet gelirlerinin önemli bir kısmını teşkil etmekte, fakat hem sıkça aynî olarak tahsil edilmeleri hem de mevsim ve ürüne bağlı bir düzensizliğe sahip olmaları, bu gelirleri sabit ve güvenilir olmaktan çıkarıyordu. Vergi gelirlerinin kalan kısmını oluşturan emlak vergileri, gümrük resimleri ve dolaylı vergiler ise bu durumu değiştirecek seviyede bir düzenliliğe sahip değildi. Vergilerin büyük bir kısmının hâlâ iltizam3 sistemiyle toplanıyor olması ve çoğu zaman daha merkezî hazineye varmadan bazı sabit harcamalara kullanılması mecburiyeti devletin malî güçsüzlüğünü daha da artırıyordu.

Bu denli gayrı muntazam ve yetersiz bir şekilde toplanan devlet gelirlerinin harcanması da tabiatiyle son derecede düzensiz bir hal alıyordu. Tanzimat hareketinin belki de en zayıf noktası, kalkışılan idarî ıslahat ve düzenlemelerin maliyeye ait kısımlarının bir türlü gerçekleştirilememiş olmasıydı. Düzensiz bir şekilde akan gelirlerin harcamaları, muhtelif nezaret ve dairelerin o anki ihtiyaçlarına göre tahsis ediliyor, günü gününe idare edilen bir maliye sisteminde giderler çok hızlı bir şekilde gelirleri aşıyordu. Kaynaklar tüketildiği anda her nazır "sergi" adıyla nitelendirilen ve herhangi bir üst sınırı olmayan borç senetleri ihraç edebiliyordu. Böyle bir sistemin en belirgin özelliği gelir ile giderlerin tahminî de olsa bir bütçe dahilinde planlanmaması ve dolayısıyla mütemadi bir kaynak krizinin yaşanması olarak özetlenebilirdi.

Bu belirsizlik ve kaynak darlığı ortamında, Osmanlı Devleti kısa vadeli bazı çözümlere başvurmak zorunda kalıyordu. Nakit girişlerini hızlandırmak için vergilerin iltizama verilmesi, mevcut madenî paranın tağşişi4 ve 1839-1840'dan itibaren de "kaime-i mutebere-i nakdiye" adı altındaki ilk kâğıt para denemeleri bunların başlıcalarıydı. Fakat bu çözümler uzun vadede değil bir düzelme, aksine daha da büyük bir kargaşanın oluşmasına neden olmuşlardı. İltizam devletin gerçek gelirlerinin büyük bir kısmının başka yerlere akmasına, tağşiş ile kaimeler ise muazzam bir parasal dengesizliğe ve enflasyona yol açmıştı. Osmanlı topraklarında yabancı paralar dahil olmak üzere en az dört çeşit para tedavül etmekte,5 bu da halkın mağduriyetine sebep olmaktaydı.

1844'te bu kargaşaya son vermek amacıyla para sistemi ıslah edilmek istenmiş ve bu amaçla sabit ayar üzerinden Mecidiye adıyla altın ve gümüş paralar basılmasına karar verilmişti. Bu yeni paranın kâğıt para ile kurunu sabit tutabilmek ve kaimelerin mütemadi değer kaybını önlemek için 1845'te yerli sermaye ile bir banka kurulmasına teşebbüs edilmişti. Alleon ve Baltazzi isimli iki Galata bankerinin oluşturdukları ve 1847'de Banque de Constantinople (Derseadet Bankası) ismini alan bu kuruluş bu şekilde Osmanlı Devleti'nin ilk ciddî kur düzenleme girişimini temsil etmekteydi. Derseadet Bankası amaçlanan vazifesini nispeten başarılı bir şekilde de yerine getirmişti: İngiliz Lirası'nın kuru birkaç yıl boyunca amaçlandığı üzere 110 kuruşta tutulabilmişti. Fakat devlete 130.000.000 kuruşluk bir avans vermek mecburiyetinde kalan Banka, sermayesizliğinin de verdiği bir zaafla kısa müddet sonra ciddî zorluklarla karşılaşmıştı. Yerli kaynaklardan beslenemeyen kuruluş, Batı sermayesine müracaat etmek zorunda kalmıştı. Oysa, 1848 krizinin neticesinde sarsılan Avrupa piyasaları bu talebe cevap veremeyecekti. 1852'de Banka kendi kendini tasfiye etmek zorunda kalmıştı.

Hemen ertesi yıl başlayan Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti'nin sıkıntılarına yenilerini ekleyecekti. Harbin finansmanı zaten yetersiz gelirleri daha da zorlayacak, devleti çok radikal çözümlere başvurmaya zorlayacaktı. 1854 ve 1855'te arka arkaya imzalanan 3 ve 5 milyon İngiliz Liralık borç anlaşmaları, Osmanlı Devleti'nin dış borç döngüsüne girişinin ilk adımlarıydı. Fakat bundan da kötüsü, kaime basımına tekrar başvurulmuş ve yarım milyar kuruşa yakın bir meblağ piyasaya sürülmüştü. 1856'da harp sona erdiğinde Osmanlı maliyesi her zamankinden daha da derin bir krize girmişti.

Bu şartlar altında bir devlet bankasının kuruluşu daha da elzem bir hal almıştı. Derseadet Bankası'nın batışından hemen sonra Trouve-Chauvel isimli bir Fransız ile anlaşarak kurulması düşünülen Türkiye Millî Bankası, Kırım Savaşı sebebiyle vücuda gelememişti. Harbin sonunda mesele tekrar alevlenmiş, ve üç ciddî proje ortaya çıkmıştı. Bunların birincisi Rothschild'in bir projesiydi ve Osmanlı Devleti tarafından, Rothschild'in gücü göz önünde bulundurularak, hemen reddedilmişti. Diğer iki projenin biri Paris merkezli, diğeri ise Londra merkezli finans gruplarından çıkmıştı. Rekabet halindeki bu iki projenin Paris kanadı Pereire kardeşler ve Credit Mobilier grubunun iddialı tekliflerine dayanmaktaydı: Kurmayı tasarladıkları Banque Ottomane (Osmanlı Bankası), hem emisyon müessesesi olacak hem de ticarî ve iş bankacılığı işlevlerini üstlenecek ve dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin Tanzimat ile giriştiği çağdaşlaşma hamlesinin malî cephesini oluşturacaktı. Henry Layard ve Glyn Mills and Co. bankasının oluşturduğu Londra merkezli teklif ise çok daha mütevazı bir şekilde, kurulacak Ottoman Bank (Osmanlı Bankası) isimli kuruluşu sadece bir ticarî banka olarak düşünmekteydi. Fransız grubu rekabetin yaratacağı olumsuz şartları önlemek için İngiliz grubuyla ortaklık yoluyla anlaşma teklif ettiyse de başarılı olamamış, neticede iki grup da Bab-ı Âlî nezdinde girişimlerde bulunmak durumunda kalmıştı. Kendi sefaretinden yeteri kadar destek görmeyen Fransız grubunun Osmanlı hükümeti nezdindeki girişimi, küçük ortaklarından birinin iflasının da yarattığı olumsuz etkiyle başarısız olmuştu. İngiliz grup ise, Osmanlı hükümetinin prensip kabulü ile 24 Mayıs 1856'da İngiltere Kraliçesi Victoria'dan kuruluş iznini (Royal charter) almıştı. 500.000 İngiliz Lirası sermayesiyle Ottoman Bank doğmuş, 13 Haziran 1856'da ise Galata'da ticarî faaliyetine başlamıştı.

Ottoman Bank'in faaliyeti gerçekten de oldukça mütevazıydı. İstanbul dışında İzmir, Beyrut, Kalas (Galatz) ve Bükreş'te şubelerle yetinen yeni banka, Halep, Selanik veya Edirne gibi başka şehirlerde şube açma tekliflerini reddedecek kadar dikkatli davranmıştı. Ufak çapta ticarî krediler haricinde, İstanbul'da Osmanlı hükümetine avans vermek ve sergi6 iskonto etmek gibi işlemleri gerçekleştiren Banka, ihtiyatlı ve kârlı bir rol oynamaya kararlıydı. Bunun neticesinde bankanın itibarı ve bunun göstergesi olan hisselerinin fiyatı faaliyet müddeti boyunca olumlu bir gelişme göstermişti.

Fakat bu ticarî başarı Osmanlı Devleti'nin acil ihtiyaçlarına gerçek bir çözüm getirmekten uzaktı. Hâlâ kaimelerin tedavülden çekilmesine uğraşan Osmanlı hükümeti, bu operasyonun gerçekleştirilebilmesi için gereken kaynakları elde etme sıkıntısını yaşıyordu. 1858'de Londra'da ihraç edilen ve kısmen başarılı sayılabilecek 3 milyon sterlinlik bir borç bile bunların tamamını kaldıramamış, piyasada 70 milyon kuruş değerinde kâğıt hâlâ tedavül etmekteydi. Lübnan ve Karadağ'daki isyanların bastırılması ayrı bir malî yük getirmiş, devlet yüksek faizlerle İstanbul banker piyasasından kısa vadeli borçlanmasına devam etmek zorunda kalmıştı. 1860'da Fransa'da Mires isminde bir banker ile çok ağır şartlarla imzalanan borç anlaşmasının başarısızlığı ve buna ilaveten Mires'in Fransa'da tutuklanması, gerçek bir krize yol açmış, Osmanlı Devleti daha yeni -kısmen de olsa- kaldırmış olduğu kaimeleri tekrar ihraç etmeye mecbur kalmıştı. Dış piyasalarda itibarını kaybetmiş, içeride kaynak bulamayan Osmanlı Devleti için radikal çözümlerin zamanı artık gelmişti.

Bu çözümlerin ilk işareti belki de hicrî 1278 senesi (1862-1863) için ilk defa bir bütçenin çıkarılmasıydı. İkinci aşama ise, 1856'dan beri sözü edilen ama bir türlü gerçekleşemeyen devlet bankası projesinin uygulanması olacaktı. Bu da Bank-ı Osmanî-i Şahane'nin kurulmasıyla mümkün olacaktı.

Gerçi, Bank-ı Osmanî'nin kuruluşundan önce bir devlet bankası projesi, Sir Joseph Paxton'un "Banque de Turquie"si (Türkiye Bankası) ile fiilen ortaya çıkmıştı. Bu projenin en kuvvetli noktası Osmanlı hükümetinin önemle üzerinde durduğu bazı noktalarda belirli tavizler vermesine dayanıyordu. O zamana kadar bütün Fransız ve İngiliz projeleri, bu şekilde kurulacak bir devlet bankasının kontrol ve idaresinin kayıtsız ve şartsız olarak Londra veya Paris'te olması gerektiğinde birleşiyordu. Oysa Osmanlı hükümeti böyle bir kuruluşun kendi hakimiyeti altında olmasında fevkalade ısrarlıydı. 1856'da Sadrazam Reşid Paşa'ya müracaat eden Paxton, 7 milyon İngiliz Sterlin sermayeli bankasının idaresini Osmanlı hükümetinin temsilcilerine bırakmayı teklif etmişti. Osmanlı hükümetine cazip gelecek bu fikir, Londra piyasasında aynı şekilde algılanmamış ve Paxton ihraç etmeyi düşündüğü hisselere alıcı bulamamıştı. 1858'de ikinci bir denemeyle yeni bir Banque de Turquie kurulmuş, hatta banknot ihracı için gereken imtiyaznameyi de almıştı, fakat faaliyete geçmesi pek muhtemel olmayan kaimelerin itfasına bağlı olduğundan ve üstelik 1860 Mires skandalında rol aldığından bu bankanın da hisselerinin değeri hızla düşmüş, kurucuları 1861'de tasfiye kararı almak zorunda kalmışlardı.

4 Şubat 1863'te kurucuları ile Osmanlı hükümeti arasında imzalanan mukavelename ile kurulan Osmanlı Bankası, 1856'dan beri oluşmuş olan hata ve tecrübelerin birikiminin doğrudan mirasçısıydı. Şartlar düzelmekteydi: Mires faciasının yaraları sarılmış, Osmanlı hükümetinin itibarı tekrar yükselmiş, malî reformdaki ciddî niyetini bütçe ile sergilemeye başlamış ve her şeyden önemlisi 8 milyon İngiliz Liralık bir istikraz sayesinde 998.000.000 kuruş değerinde kaimeyi tedavülden kaldırabilmişti. Ottoman Bank ise şimdiye kadar vermiş olduğu hizmetler karşılığında banknot ihracı imtiyazıyla mükâfatlandırılabilecekti. Fakat Osmanlı hükümeti, başından beri Fransız veya İngiliz tarafının tek başına yönetiminden kaçınmış, iki devletin eşit paylarla temsil edilmesini istemişti. Çözüm, mevcut Ottoman Bank'in genişletilerek Fransız sermayesinin katılımına açılması ve böylece oluşacak yeni müessesenin devlet ve emisyon bankası rolünü üstlenmesiydi. 1856'da birbirine rakip konumdaki iki grup bu şekilde birleştirilmiş ve Ottoman Bank'ın tasfiye edilerek 67.500.000 frank veya 2.700.000 İngiliz Lirası sermayeli Banque Imperiale Ottomane'ın kurulmasına yol açılmıştı. 1 Haziran 1863 günü Osmanlı Bankası, Ottoman Bank'tan devralmış olduğu şubelerinin kapılarını yeni kimliğiyle açıyordu.

Osmanlı Bankası Arşivi, 1863'e kadar uzanan süreç konusunda hemen hemen hiç bir vesikaya sahip değildir.7 Ottoman Bank'ın İngiltere'deki kuruluş belgesi olan royal charter ile arşivin muhasebe kayıtları arasında, Ottoman Bank'e ait olan ve 1856 tarihine kadar dayanan kasa ve yevmiye defterleri bunun tek istisnalarıdır. Bu defterlerin 1863 yılına ait olan sonuncularında bir kurumdan öbürüne geçişin aynı defter içinde yapılmış olması ve İngilizceden Fransızcaya geçişin dışında herhangi bir farklılık görünmemesi, yeni yapılanmanın ne derecede yumuşak bir süreç halini aldığını ilginç bir şekilde gözler önüne koymaktadır.

Buna mukabil, Osmanlı Bankası'nın kuruluş belgesi sayılabilecek 4 Şubat 1863 tarihli mukavelenamenin Şubat 1307 (1892) tarihli tasdikli sureti -sembolik bir şekilde de olsa- arşivin en önemli belgeleri arasında yer almaktadır.8 Bu belgenin önemi, gerçek manada ilk Osmanlı devlet bankasının hangi imtiyaz ve şartlarla kurulduğunu göstermesinden kaynaklanmaktadır. Dönemin ağdalı diline rağmen nispeten rahatça anlaşılabilen temel maddeler şöyle sıralanabilir:

⦁ Osmanlı Bankası Osmanlı Devleti'nin devlet bankasıdır (Madde 1)
⦁ Osmanlı Bankası karşılığı altın ile tediye edilecek banknot emisyonu imtiyazına otuz yıl müddetle sahiptir ve bunun karşılığında ilk iki yıl emisyonun yarısı, ondan sonra da üçte biri oranında nakit bulundurmak mecburiyetindedir (Madde 9, 10, 11). Osmanlı hükümeti ise kaime ihraç etmemeyi taahhüt etmektedir (Madde 12).
⦁ Bankanın merkezi İstanbul'da olmakla beraber, (Madde 6) idaresi Paris ve Londra'daki bir komiteye verilecektir (Madde 7).
⦁ Osmanlı Bankası Osmanlı Devleti'nin hazine işlemlerini şubesi bulunduğu yerlerde yürütecektir ve Maliye Nezareti'nin ihraç etmiş olduğu sergileri iskonto edecektir (Madde 13).
⦁ Banka Osmanlı Devleti'nin dahilî ve haricî borç ödemelerini üstlenerek bu muamelelerden %1 komisyon alacaktır (Madde 14).
⦁ Banka Osmanlı Devleti'nin dahilî ve haricî borç anlaşmalarının malî aracısı olacak, bu hizmetinin karşılığında senede 20.000 İngiliz Lirası alacaktır (Madde 15).
⦁ Banka Osmanlı Devleti'ne cari hesap ile 500.000 İngiliz Lirası'na kadar %6 faizle kredi açacaktır.

Bu mukavelenameyi içeriğinden bağımsız olarak sadece şekil itibariyle inceleyecek olursak, ilginç bazı saptamalarda bulunmak mümkündür. Bunlar da esasen kullanılan dil ve özellikle malî terimlerle ilgilidir. Bu terimlerin en çarpıcı yanı, henüz oturmamış olmaları ve bir bakıma 'malî arkaizm' diye adlandırılabilecek bir niteliğe sahip olmalarıdır. Sayılan Fransız ve İngiliz bankerlerin 'sarraf' olarak, temsil ettikleri bankaların da 'sarraf kumpanyası' veya 'banka kumpanyası' olarak adlandırılmaları bunun en basit örneklerindendir. Aynı şekilde, banknot kelimesinin henüz ortaya çıkmamış olması ve 'tahvilat' genel kategorisi altında yer alması, iskonto teriminin kâh 'iskonto' kâh 'iskonta' olarak yazılması, kredi için 'kredito' tabirinin kullanılması veya çek kelimesinin 'yani sandık pusulası' lafzıyla izah edilmesi ihtiyacı gene Osmanlı Devleti'nin Batı'nın finans terminolojisiyle tanışmasının birer işareti olarak algılanabilmektedir. Bu terimler bu vesikanın tarihinden birkaç yıl sonra Osmanlı Türkçesine yerleşecektir.9 Kısacası, 1863 tarihli bu belge sadece kuruluşunu düzenlediği finans kurumunun önemi açısından değil, aynı zamanda da Batı finans dünyasına hızlı entegrasyonunun dil üzerindeki ilk etkilerini göstermesi açısından da önemlidir.

Osmanlı Bankası'nın kuruluş belgesini tek başına ele almak bir bakıma yanıltıcı olabilir. Kuruluşundan on iki yıl sonra, 17 Şubat 1875'te imzalanan yeni bir mukavelenameyle 1863 anlaşmasının birçok maddesi değiştirilmiş, bankanın yetkileri büyük ölçüde genişletilmiştir. Bu yeni mukavelenamenin amacı, artık tehlikeli bir hal almaya başlayan Osmanlı malî krizini dizginleyebilmek için bankanın bütçe üzerindeki ve dolayısıyla devlet gelir ve giderleri üzerindeki kontrolüne imkân tanımak ve bu sayede gereken ıslahatın gerçekten yapılmasını sağlayabilmekti. Yeni anlaşmaya göre Osmanlı Bankası bütçe komisyonunda temsil edilecek ve tartışmalara katılarak bütçenin sağlam tahmin ve verilere göre düzenlenmesine önayak olabilecekti; bunun da ötesinde, bütçenin uygulanma şeklinde de söz sahibi olacak, hükümetin bütün varidatının kasalarına yatırılması sağlanacak, yapacağı ödemelerde ise bütçe sınırlarının dışına taşmama şartını getirebilecekti. Dış borcun geri ödemelerine tahsis edilen gelirleri doğrudan tahsil edebilecek, devletin bundan sonra gireceği her borç anlaşmasında rüçhan hakkına sahip olacaktı. Kısacası, Osmanlı Bankası fiilî olarak devletin hazinesi konumuna getirilmekteydi ve böylece, özerk ve güvenilir bir kurumun kontrol ve müdahalesi sayesinde, giderek sarsılan Osmanlı malî itibarının yurtdışında düzelebilmesi amaçlanmaktaydı.

Köşeye sıkışmış Osmanlı hükümetinin ve kamuoyunun izzeti nefsine bir hayli dokunan bu yeni düzenleme, devlet maliyesinin vesayet altına alınması manasına gelmekteydi. Diğer taraftan da, 1873'te başlamış olan dünya ekonomik krizine Osmanlı Devleti'nin gittikçe azalan kredi güvenilirliği eklendiğinde, bu denli kökten tedbirler artık kaçınılmaz olmuştu. Fakat Osmanlı hükümeti bu mukavelenameyi kerhen de olsa imzalamakla birlikte, aslında hiç bir zaman uygulanması için gereken şartları yerine getirmemeye kararlı görünüyordu. Mukavele hükümlerine göre Osmanlı Bankası'na verilmesi gereken belge ve bilgilerin ancak yarısı verilmiş, ihraç edilen sergi ve senetlerin tutarı hakkında ise güvenilir herhangi bir bilgilendirmeye gerek görülmemişti. Bu şartlar altında Osmanlı Bankası'nın öngörülen bütçe kontrolünü gerçekleştirmesi söz konusu bile değildi.

Zaten, Şubat 1875 anlaşmasını takip eden aylar, Osmanlı malî krizinin ne denli vahim bir seviyeye gelmiş olduğunu gösterecekti. 6 Ekim 1875 tarihinde Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın açıkladığı karar finans çevrelerinde bomba gibi patlamıştı: Osmanlı hükümeti ödemekte olduğu borç tahvillerinin kuponlarının tediyesini bundan sonra beş yıl müddetle yarısı nakden yarısı da %5 faizli tahvillerle yapacaktı. Bu karar tek bir manaya geliyordu: Osmanlı Devleti 20 yıldır girmiş olduğu dış borç batağından artık kurtulamayacak vaziyete gelmiş, iflas bayrağını çekiyordu.

II. Osmanlı Bankası ve Osmanlı Devleti Borçları

Osmanlı Devleti'ni 1875'te iflasa götüren süreç, 1854 yılında Kırım Harbi'nin finansmanı için yurtdışından alınan 3.000.000 İngiliz Liralık borca kadar dayanıyordu.10 Daha önce de belirtildiği gibi, kaynak yetersizliğinden büyük sıkıntılar yaşayan Osmanlı maliyesinin, Galata piyasasından aldığı kısa vadeli ve ağır faiz koşulları içeren perakende borçlara tek alternatifi, dış borçlanmaya başvurmaktı. Dış borçlanmanın gerçekleştirilebilmesi ise, her şeyden önce bir finans kuruluşunun devreye girmesini ve gereken meblağın piyasadan toplanmasını gerektiriyordu. Öte yandan, söz konusu borcun geri ödeneceğine dair bir garanti verilmesi veya daha geniş anlamda borçlanan devletin belli bir güvenilirlik gösterebilmesi gerekliydi. Bu tür büyük istikrazların en tehlikeli ve zor tarafı, elde edilen kaynakların esas itibariyle küçük yatırımcılara sunulan tahvillerin alımına bağımlı olmasıydı. Borçlanmaya aday devletin itibarının düşmesi veya geri ödeme güvencelerinde belirebilecek herhangi bir şüphe bile, borçlanma girişiminin başarısızlığıyla sonuçlanabilirdi. O tarihlere kadar münferit bankerlerden daha küçük meblağlar istikraz eden Osmanlı Devleti, Avrupa para piyasalarının gösterebileceği bu tür oynamalar ya da risklerle henüz karşılaşmamıştı.

İlk dış borçlanmaların büyük ölçüde başarılı bir şekilde yürütüldüğünü söylemek mümkündür. 1854 istikrazı Londra'nın güçlü kuruluşlarından Dent, Palmers & Co tarafından yürütülmüş; Mısır vergisi teminat olarak gösterilmiş; üstelik İngiliz hükümetinin desteğinden de yararlanılabilmişti. Ancak istikraz edilen meblağ ihtiyaçları karşılamaya yetersiz olduğundan, ertesi yıl ikinci bir istikraza ihtiyaç duyulmuştu. Birincisinden daha da başarılı şartlar altında Rothschild (Londra) tarafından gerçekleştirilen 1855 istikrazına Mısır vergisinin bakiyesi ile İzmir ve Suriye gümrüklerini teminat olarak gösterilmiş, daha da önemlisi İngiliz ve Fransız hükümetleri doğrudan kefil olmuşlardı.11 Bu kefaletleri karşılığında da Marquis de Ploeuc ve Lord Hobart'tan oluşan bir komisyonu Osmanlı maliyesini tetkik için İstanbul'a yollamışlardı.

1858'de tekrar kaynak yetersizliğinden dolayı girişilen yeni bir istikraz, tedavüldeki kaimeleri itfa etmek amacıyla Dent, Palmers & Co'ya havale edilmiş fakat bu defa çok daha zor alıcı bulmuştu. Bu nispi başarısızlıktan ders almayan Osmanlı Devleti ise giderek büyüyen dalgalı borcunun konsolidasyonunu gerçekleştirmek üzere istikraz peşine düşmüş, 1860'da Londra'da kabul görmeyince Paris'e yönelmiş, meşhur Mires istikrazını son derecede ağır koşullar altında imzalamıştı. Bu istikrazın Mires'in yolsuzluktan tutuklanması üzerine fiyaskoya dönüşmesiyle de Osmanlı malî itibarı Avrupa piyasalarında tamamen düşmüş, durum gerçek bir faciaya dönüşmeden İngiliz ve Fransız hükümetlerinin doğrudan müdahalesiyle ucu ucuna kurtarılmıştı.

Bu olumsuz koşulların değişmesi için, bir yıldan fazla bir sürenin geçmesi, Osmanlı hükümetinin başına malî konulardaki hassasiyeti bilinen Fuad Paşa'nın getirilmesi ve iyi niyet belirtisi olarak ilk bütçenin yayınlanması gerekecekti. 1862 başına gelindiğinde, Fuad Paşa'nın bir devlet bankasının kurulması konusundaki kararı artık kesinleşmiş, bunun önkoşulu olan kaimelerin tedavülden kaldırılması işlemi için de somut girişimlerin zamanı gelmişti. Yeni devlet bankasının kurucu unsurlarından biri olacak Ottoman Bank ile Londra'da Deveaux & Co bu amaçla 8.000.000 £'lik bir istikrazı kabul edilir koşullarla önermiş ve bu istikraz son derece başarılı olmuştu: Üç ay gibi kısa bir sürede 998.000.000 kuruş değerindeki kaimeler sahiplerinden geri alınmış, yeni bir düzene geçmek için gerekli zemin oluşturulabilmişti.

Osmanlı Bankası'nın bu başarının hemen akabinde imtiyaznamesini alarak faaliyete geçmesi bu anlamda bir tesadüf değildir. 1856'da Paris grubunun iddialı devlet bankası projesinin başlıca dayanaklarından biri, kurulacak olan müessesenin Osmanlı Devleti'ne borç kanallarını açacak ve istikraz girişimlerinde bulunacak bir aracı rolünü üstlenmesiydi. Kuruluşundan bir buçuk ay kadar sonra, 27 Mart 1863 tarihinde giriştiği 150.000.000 franklık istikraz da bu hizmeti yerine getirebileceğinin en somut kanıtıydı. O tarihe kadar hep Londra'dan temin edilen istikrazlardan sonra ilk defa Paris'te gerçekleştirilen bu işlem sayesinde Osmanlı Devleti Galata piyasasına olan kısa vadeli borçlarını karşılayabilmiş, kalanıyla da mağşuş beşlik sikkeleri tedavülden kaldırarak yeni altın, gümüş ve bronz sikkelerle değiştirebilmişti. Bankanın kendisi ise bu operasyondan çok büyük fayda elde etmişti: %5 alım komisyonu, %2 plasman komisyonu, %1/2 aracı komisyonu ve basılan bronz paralardan 13.636 £'lik bir kâr...

Bu operasyon, Osmanlı Bankası'nın kendine biçeceği rolü net bir şekilde ortaya koyuyordu: devletin borçlanma taleplerine cevap verecek; bunların mümkün olduğunca iyi koşullarda bulunmasına çalışacak; komisyonları sayesinde de bu işlemlerden kâr sağlayacaktı. Gerçekte, bankanın devlet bankacılığının yanında iş ve ticarî bankacılık yapmak iddiasıyla kurulmasının arkasında yatan öngörüler çok daha geniş perspektifli bir gelişme programına dayanıyordu. Banka bir taraftan devletin ihtiyaçlarına cevap verirken, diğer taraftan da ekonomiye kredi ve yatırım aktarımı gerçekleştirerek ülkenin (bağımlı da olsa) iktisadî kalkınmasına aracı olacak, böylece de uzun vadeli faaliyet ve kârlarını daha sağlam bir temele oturtabilecekti. Zira devlet borcunun finansmanı kısa vadede kârlı bir faaliyet alanı olarak gözükse de, verimli herhangi bir yatırımın, dolayısıyla da ekonomik kalkınmanın yokluğunda, borçlanma sürecinin son derecede zararlı bir hale gelme ihtimali yüksekti.

Ancak bankanın bu uzun vadeli planlarının gerçekleşmesi gittikçe zorlaşıyordu. Osmanlı Devleti 1865'te teşebbüs ettiği borç birleştirme ve konsolidasyonu işlemi için gereken istikraz denemesinde, Osmanlı Bankası yerine Londra'daki General Credit and Finance'ın teklifini kabul etmiş, 40.000.000 liralık tahvil ihracını gerçekleştirmişti. Osmanlı Bankası bu hareketi mukavelenamenin ihlali olarak görmekle beraber sineye çekmek zorunda kalmıştı. Fakat aynı yılın sonuna doğru, 1866 başında ödenecek olan tahvil kuponları için kaynak bulamayan devlet, tekrar bir istikraz talebinde bulunmuştu. Bu talebi Osmanlı Bankası üstlenmiş, Paris piyasasına 150.000.000 franklık bir arzda bulunmuştu. Fakat bu istikraz aceleye gelmiş ve son derece başarısız olmuştu: 1870'de 150.000.000 frankın 36.000.000'luk kısmı hâlâ alıcı bulamamıştı.

Fakat bu başarısızlığın ötesinde, Aralık 1865 istikrazı, Osmanlı borcunun gelişiminde çok önemli ve olumsuz bir dönüm noktası teşkil ediyordu. O tarihe kadar alınan borçlar, kaimelerin veya madenî paranın çekilmesi gibi iyi kötü belli ihtiyaçlara cevap vermek için kullanılabilmişti. Bu son istikraz ise, ilk defa tümüyle eski borçların kapatılmasına ayrılmış ve üstelik son dakikada, alelacele bulunmaya çalışılmıştı. Başka bir deyişle, bu istikraz, "artık mütemadiyen alınacak olan ve geliri önceki borçların ödemeleriyle bütçenin dengelenmesinden başka bir şeye kullanılmayacak istikrazlar serisini başlatmış" ve "hükümeti on yıl sonra borcunun geri ödemelerini durdurmaya kadar götürecek olan günü gününe borçlanmalar yokuşuna sokan başlangıç tarihiydi".12

Bu istikraz, Osmanlı Bankası için de bir dönüm noktasıydı. Bu tarihten itibaren girilen borç döngüsünün faal bir ortağı olarak, ekonomik gelişmeye endeksli büyüme rüyaları büyük ölçüde suya düşmüş; önündeki tablo ile kârını devlete borç ve avanslardan elde edilen faiz ve komisyonlarla sınırlamak zorunda bırakıyordu. Devlet de bunun farkındaydı ve 1863 mukavelenamesinin öngördüğü gibi beş yılın sonunda bankanın komisyon paylarının değiştirilebilmesi hükmünden istifade ederek, bunları düşürmek için teşebbüslere başladı. Hükümetin istediği, borç ödemeleri üzerindeki %1'lik komisyonun ve hazine işlemleri üzerindeki yılda peşin 20.000 £'lik komisyonun indirilmesi ve diğer taraftan da 500.000 £'lik avans sınırının üç veya dört katına çıkarılmasıydı. Osmanlı Bankası bu şartların tümüne itiraz etmekte, hatta imtiyazını geri verip çekilmeyi bile düşünmekteydi. Fakat 11 Mart 1869'da imzalanan anlaşma, iki tarafın ne derecede birbirine bağımlı hale geldiğini ortaya koyuyordu: Uzlaşmaz görünen taleplere rağmen karşılıklı tavizler verilmiş, %1'lik komisyon %1/2'a indirilmiş, 20.000 £ sabit bırakılmış, avans hakkı ise 1.800.000 TL.'yi geçmeyecek dönen açık kredi sistemiyle artırılmıştı.

1873 tarihine kadar hiç bir Osmanlı istikrazını fiilen üstlenmemiş olmakla beraber, Osmanlı Bankası billurlaşan yeni işlevini hükümete verdiği avanslarla yerine getirmeye başlamıştı. 1869'a kadar toplam avanslarının %20'sini nadiren geçen hükümete avanslar, artık %40 ve %50'leri geçen oranlara ulaşmaya başlamıştı. Osmanlı hükümetine borç vermenin cazibesine kapılan birçok kuruluş bu piyasaya girmeye başlamıştı: 1869'da Paris'teki Credit National d'Escompte, 1871'de Dent, Palmer & Co ile banker Tubini'nin kurduğu Credit General Ottoman, 1872'de Avusturya-Osmanlı Bankası ile Credit General Ottoman birer istikraz temin etmişlerdi. Osmanlı Devleti'nin içler acısı malî durumuna rağmen istikrazların bu denli kolay elde edilmesi esas itibariyle yeni oluşan rekabet ortamına bağlıydı. Kredilerini satmak için birbiriyle yarışan aracı kurumlar spekülatif bir ortam yaratmış, durmadan akan para ise Osmanlı topraklarında bir nevi sarhoşluk yaratmıştı. Fakat 1873'te patlak veren dünya krizi ve özellikle Viyana borsasının çöküşü, bu iyimser havayı bir anda dağıtmıştı. Krizden hemen önce Osmanlı hükümetinin Credit General Ottoman ve Credit Mobilier ile imzaladığı borç anlaşması krizden sonra satışa sunulduğunda büyük ölçüde bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı: 1875'te istikrazın %44'ü hâlâ alıcı bulamamıştı.

Buna rağmen, 1874'te 40.000.000 £'lik bir konsolidasyon istikrazının alınması şart olmuştu. Osmanlı Bankası'nın diğer bankalarla birlikte üstlendiği bu istikraz Osmanlı malî itibarının zedelenmiş durumunu yansıtan ağır şartlarla (%12 efektif faiz) gerçekleştirilmekle beraber, nispeten büyük bir rağbet görerek piyasaya çıkarılabilmişti. Bunun da başlıca sebebi, 11 Mayıs 1874'te Paris'te Sadık Paşa'yla imzalanmış olan bir anlaşmayla bankanın hazine üzerindeki kontrol ve yetkilerinin artırılmış olmasıydı. 11 Şubat 1875'te yeni mukavelenamenin imzalanmasıyla teyit edilecek olan bu anlaşma, daha önce de belirtildiği gibi, bankanın artan malî desteğine karşılık bütçenin hazırlanması ve uygulanmasında söz sahibi olmasına ve hazine işlemlerinde tekel durumuna gelmesine imkân tanıyordu. Bu da, Avrupa piyasalarında -özellikle de Paris'te- Osmanlı borçlarının geri ödenebilirliği konusundaki güven duygusunu artırıcı bir önlem olarak algılanmıştı.

Fakat 6 Ekim 1875'te Osmanlı hükümetinin iflas bayrağını çekmesi, bütün bu süreci alt üst edecekti. Bu durumda yurtdışından istikraz alınması söz konusu olmayacak, dolayısıyla da Osmanlı Bankası'nın avansları iyice önem kazanacaktı. Böylece 1880'lerin ortalarına kadar Osmanlı Bankası'nın alacak hanesinin büyük bir kısmı hükümete avanslardan oluşmaya başlamıştı. Toplam avanslar içindeki payı ise %60'ın altına düşmemek üzere, %90'lara kadar fırlamıştı. 1860'ların sonunda belirmeye başlayan bankanın hazineye avans sağlama işlevi artık neredeyse bütün diğer bankacılık işlemlerini imkânsız kılacak derecede baskın bir hale gelmişti. Osmanlı Devleti'nin bulunduğu kritik durum içinde Banka iç yapılanmasını değiştirmek ve yeni koşullara uyum göstermek zorundaydı. Zaten hükümete verilen borçlar kâr getiren faaliyetler olarak algılanabilirdi. Fakat müflis durumdaki maliyenin Osmanlı Bankası'na olan geri ödemeleri pek dakik olamıyordu. Dolayısıyla, Osmanlı Bankası'nın kâr hanesine geçirdiği faiz ve komisyonlar gerçek girdilerden çok, kâğıt üzerindeki alacaklardan oluşmaya başlamıştı. Fakat şu veya bu şekilde, Osmanlı Bankası'nın kaderi Osmanlı Devleti'ninkine bağlanmıştı. Bunun en belirgin işareti de Banka hisselerinin Paris Borsası'ndaki seyriydi: Hisselerin gerçekleştirdiği prim veya düşüşler neredeyse bire bir Osmanlı Devleti'nin kredi itibarını yansıtıyordu.

1875 iflasının akabinde en önemli mesele, Osmanlı Devleti ile alacaklıları arasında bir anlaşmaya varılabilmesiydi. Böyle bir çözüme varılmadığı takdirde, Osmanlı hükümetinin bir daha Avrupa piyasalarından kaynak elde etmesi söz konusu bile olamayacaktı. Oysa, meseleyi güçleştiren, alacaklıların kurumsal birer kişilik değil, aksine son derece geniş bir tabana yayılmış küçük yatırımcılar olmasıydı. Osmanlı borç tahvillerinden satın almış binlerce Avrupalı ve hatta Osmanlı, ellerindeki kâğıt parçalarının akıbetini endişeyle bekliyorlardı. Küçük portörler tasarruflarını ve haklarını korumak için komiteler kurmakta gecikmemiş, Osmanlı hükümetine çözüm önerileri ve baskılar yağmaya başlamıştı.

Oysa borçta bir indirime gidilmeden çözüme ulaşılamayacağı açıktı. Gerçekçi bütçe hesaplamalarında dış borç geri ödemeleri gelirlerin yarısından fazlasını oluşturmaya başlamıştı. 1876'da yapılan en makul teklifte, borç ödemelerinin bütçe imkânları dahilinde bir meblağa indirilmesi ve garanti olarak gösterilmiş devlet gelirlerini tahsil ederek geri ödemeleri üstlenecek bir kurumun tesisi öngörülmüştü. Fakat Mahmud Nedim Paşa'nın sadaretten azli ve yerine Mehmed Rüşdü Paşa'nın tayiniyle bu muhtemel anlaşma zemini terk edilmişti. Birkaç gün sonra da Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilerek yerine V. Murad'ın cülus etmesiyle doğan ümitler kısa bir sürede yeni hükümdarın aklî dengesizlik iddiasıyla hal edilerek yerine kardeşi II. Abdülhamid'in tahta geçmesiyle siyasî ortam tekrar karışmıştı.

Malî kriz daha da vahim bir hal almaya başlamıştı. Rumeli'ndeki isyanları bastırmak için askerî ihtiyaçlar artmış, devlet memur ve askerine maaşlarını ödeyemez bir hale gelmişti. Osmanlı Bankası 1876 yılı içinde hükümete 5.000.000 £'in üzerinde avans vermiş; Avrupa piyasalarından tahvil yoluyla para çekmek imkânsız hale gelmişti. Hükümet, bankadan 2.000.000 liralık ek bir avans isteyip talebi reddedilince de, bankanın emisyon imtiyazı geçici olarak askıya alınarak bir kez daha kaime ihracına başvurmak zorunda kalmıştı. Osmanlı-Rus Savaşı'nın yarattığı ek sıkıntılar ile bu defaki kaime macerası 1850'lerdekinden de daha korkunç boyutlara ulaştı: 1879'da kaimelerin itfasına karar verildiğinde, 100 kuruşluk kaimenin altın üzerinden değeri 10 kuruşun altına düşmüştü.13 Ama devlet de bu sayede 30.000.000 liranın üzerindeki harp masraflarının büyük bir kısmını karşılamayı başarmıştı.

Gerçi 1877'de harbin başlamasıyla Osmanlı Devleti Osmanlı Bankası ve Glyn Mills Şirketi aracılığıyla Defence Loan (Savunma Borcu) adıyla bilinen %52 kurunda 5.000.000 £'lik bir istikraz anlaşması imzalanmıştı. İstikrazı güvenilir kılmak için, devletin en emin geliri olan Mısır vergileri teminat olarak gösterilmişti. Fakat istikraz Aralık 1877'de Londra'da satışa çıkarıldığında Kars ve Plevne düşmüş, Osmanlı ordusunun bozguna uğrayacağı artık belli olmuştu. Arz edilen tahvillerden sadece 3.520 £'lik bir kısmı satılabilmişti. Temmuz 1878'de harbin sona ermesiyle istikrazın bakiyesini Osmanlı Bankası ile banker Zarifi %54'e almış, fakat hükümet elde ettiği paranın büyük kısmını Banka ile Zarifi'ye olan borçlarının itfasına kullanmak zorunda kalmış, eline sadece 500.000 £ kadar bir meblağ geçebilmişti. Berlin Kongresi'nde barışın imzalanmasıyla düzelen şartlarda, Banka ile Zarifi ellerindeki tahvilleri %60'ın üzerinde fiyatlardan satmayı başarmış, böylece önemli bir kâr elde edebilmişlerdi.

Harbin sonu ve Berlin Kongresi, Ayastefanos'ta imzalanan ilk anlaşmanın hükümlerini hafifletmiş de olsa, Osmanlı Devleti için çok ağır yükler getirmişti. Kaybedilen topraklar ve bu topraklardan elde edilen gelirler, İstanbul ve Anadolu'ya Rumeli'nden akın akın gelen Müslüman göçmenlerin iaşe ve iskân ihtiyaçlarının karşılanması ve Rusya'ya ödenmesi kararlaştırılan 35.000.000 liranın üzerindeki harp tazminatı Osmanlı bütçesinde ağır bir yük oluşturmuştu. Fakat barışla beraber, 1875'te başlamış olan malî bunalımın sona erdirilmesi ve özellikle borçların askıya alınmış geri ödemeleri sorununun çözümü için imkân doğmuştu. 22 Kasım 1879'da imzalanan bir anlaşma bu çözümün ilk adımını teşkil edecekti. Osmanlı Bankası'nın başı çektiği bir grup güçlü alacaklı ile Osmanlı hükümeti arasında imzalanan bu mukavelename,14 on yıl süreyle bu alacaklılara pul, alkollü içecekler, İstanbul'daki balık ve dört vilayetteki ipek resimleriyle, tuz ve tütün inhisarlarının idaresini bırakmaktaydı. Altı dolaylı vergi kalemini içerdiğinden Rüsum-u Sitte İdaresi (Altı Resim İdaresi, Administration des Six Contributions Indirectes) adını alan bu idare, şiddetli bir muhalefete rağmen 13 Ocak 1880'de faaliyete geçmişti. Bu çözüme karşı muhalefetin başlıca kaynağı, dışlandıklarını ve imtiyazlı alacaklılara feda edildiklerini düşünen küçük tahvil sahipleriydi. Diğer taraftan, bu kadar önemli gelir kaynaklarına fiilen el konulmuş olması Osmanlı kamuoyunda devletin hükümranlığını zedeleyen aşağılayıcı bir tedbir olarak algılandığı gibi, tuz ve özellikle tütün alanında oluşmuş olan kaçakçılık faaliyetlerinden hayatını kazanan önemli bir kesimi de doğrudan tehdit etmekteydi.

Bu nedenlerle, Rüsum-u Sitte İdaresi'nin hızla yerini çok daha kapsamlı ve alacaklılar kitlesi açısından daha adil bir çözüme bırakması kaçınılmaz gözüküyordu. Gerçekten de, Osmanlı hükümeti daha 1880 senesinin Ekim ayında küçük portörlere bir çağrıda bulunmuş, daha kalıcı bir formülün oluşturulması için görüşmelerin başlatılmasına önayak olmuştu. Osmanlı Bankası da bu tür bir değişimin gerekliliğini öngörerek, yeni bir formül için destek arayışlarına başlamıştı. İşin ilginç yanı, bankanın bu desteği Fransa ve İngiltere'den alamayıp, Almanya'ya yönelmek durumunda kalmış olmasıydı.

Paris ve Londra'daki komitelerce yönetilen ve dolayısıyla Fransız ve İngiliz hükümetlerinin politikalarına daha yakın olması beklenen bu kurum, aslında kaderinin Osmanlı Devleti'nin bir şekilde ayakta tutulmasına ve özellikle malî bunalımın aşılmasına bağlı olduğunun farkındaydı. Bu durumda, Banka için esas olan siyasî tercihlerden çok, somut olarak piyasayı ve Osmanlı Devleti'nin kredi itibarını düzeltecek çözümleri aramaktı. O dönemde Osmanlı Devleti nezdinde nüfuzunu hızlı bir şekilde artırmakta olan Almanya bu açıdan çok daha güvenli bir destek verebilecek konuma gelmekteydi. Üstelik Almanya'da nispeten az sayıda Osmanlı borcu alacaklısı bulunuyor olması, bu devletin İngiltere ve Fransa'dan daha rahat hareket etmesini sağlayabilecek bir özellikti. Almanya'daki ilişkileri Avusturya'ya da uzanan Osmanlı Bankası, Bleichröder Bankası ve Wiener Kredit Anstalt ile yakın temasa geçmiş ve böylece, Fransız ve İngiliz portörleri temsil eden kuruluşları da harekete geçirip, çözüm için sağlam bir alacaklılar tabanını birleştirerek başına geçmişti.

13 Eylül 1881 günü İstanbul'da başlayan görüşmeler, 20 Aralık'ta yani hicrî 28 Muharrem 1299'da çıkarılan bir kararnameyle sonuçlanmıştı. Muharrem kararnamesi diye bilinen bu kararnameye göre Osmanlı borcu takriben yarı yarıya indirilmiş, karşılığında da Rüsum-u Sitte İdaresi'nin gelirleri, Rumeli-i Şarkî vergisi, tütün aşarı üzerinden 230.000 lira ve nihayet Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan'ın Osmanlı borcuna katkıları birleştirilerek, alacaklıları temsil eden yedi kişilik bir konseye tahsis edilmişti: Osmanlı Devleti'nin gelirlerinin büyük bir kısmını denetim altına alacak olan Düyun-u Umumiye İdaresi doğmuştu. Osmanlı Devleti'nin bir nevi haciz memuru görevini üstlenen bu kuruluş sayesinde 1875 iflasına nihayet bir çare bulunmuş, Avrupa piyasalarıyla bir düzelme sürecine girilebilmişti.

Bu çözümün getirdiği rahatlama, Osmanlı malî krizinin de çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Gelirlerdeki yetersizlikler devam ediyor; Balkanlar'da süren gerginlik yüzünden askerî harcamalar kısılamıyor, devlet en temel giderlerini karşılamakta hâlâ zorlanıyordu. Fakat Osmanlı Bankası açısından önemli bir dönüm noktasına gelinmişti. Büyük ölçüde kendi çabalarıyla ortaya çıkan Düyun­u Umumiye, devletin borçlanma sürecini kendisinden devralacaktı. Bunun neticesinde, bankanın alacakları arasında hazineye avanslarının payında bir düşüş başlamıştı. 1882'den itibaren %60 dolayına inen bu oran, devletin tekrar dış borçlanmaya başlayabildiği 1886 yılında %30'a, onu izleyen yıllarda ise %10'a kadar inecekti. Başka bir deyişle, Osmanlı Bankası devlete sürekli yüksek meblağlarda avans veren bir kurum olmaktan giderek çıkıyor, tekrar bir yapılanma sürecine girmeye hazırlanıyordu. Devlete borç veren kurum konumundan çıkmanın hem olumlu, hem de olumsuz tarafları vardı. Osmanlı maliyesinin durumu düşünüldüğünde, verilen her avans yüksek bir risk taşımakta, geri ödenmesinin gerçekleşmesi değilse de zamanı konusunda ciddî belirsizlikler bulunmaktaydı. Osmanlı Bankası bu risk faktöründen kurtularak fonlarını daha emin yatırımlarda kullanabilecek, özellikle de kuruluşundan beri özlemini çektiği ticaret ve iş bankacılığına yönelebilecekti. Diğer taraftan da, içerdiği bütün risklere rağmen -bir bakıma da o riskler sayesinde-devlete borç vermenin son derecede kârlı yanları vardı. Osmanlı Bankası avans pazarından çekilerek, o zamana kadar gerçekleştirdiği kârların başlıca kaynağını kaybedecekti. Her iki düşünce de aslında aynı yöne işaret ediyordu: Osmanlı Bankası'nın geleceği devlet bankası sıfatının getirdiği bazı görev ve imtiyazları muhafaza etmekle beraber, piyasaya yönelik yeni bir faaliyet alanının yaratılmasında ve bunun için gereken altyapının oluşturulmasında yatıyordu.

1886'da tekrar başlayan ve Birinci Dünya Harbi'ne kadar süren yeni borçlanma sürecinde, Osmanlı Bankası birçok istikrazın aracı kuruluşu olmakla beraber, başka kuruluşlar ve özellikle Alman nüfuzunun artması dolayısıyla Deutsche Bank da devreye girmeye başlamışlardı. Zaten, borçlanmanın idaresinin artık Düyun-u Umumiye İdaresi'ne devredilmiş olması, bütün bu muamelelerde Osmanlı Bankası'na düşen yükü hafifletmişti.

Bu durumda bankanın faaliyetlerini çeşitlendirmesi ve özellikle bazı altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi için ortam müsait görünüyordu. Ereğli kömür madenlerini işletecek bir şirketin kurulma çalışmalarında karşılaşılan ilk başarısızlıktan sonra Banka, Fransız, Alman ve Avusturyalı bankalarla bir konsorsiyum oluşturarak önemli müesseselerin kurulmasında önemli bir rol oynadı. Müşterek-ül menfa Tütün Rejisi (1884), Baron de Hirsch'ten devralınan Rumeli Demiryolları bağlantıları (1885) bunların başlıca örnekleridir. Konsorsiyum dışında başka ortaklarla girişilen Beyrut Limanı Şirketi (1888), Selânik-İstanbul demiryolu bağlantısı (1892), İzmir-Kasaba demiryolunun uzatılması (1894), Ereğli kömür madenleri (1896), Beyrut-Şam-Havran demiryolu (1892) ve uzantısı (1900), Bağdat demiryolu (1903) bu sürecin en belirgin safhalarını teşkil etmiştir.

Fakat bu altyapı girişimlerinin yanında, Osmanlı Bankası bir de piyasa ve toplum ile olan doğrudan temasını artırarak, devletin 'yüksek menfaatleri katından' giderek çok daha geniş bir tabana doğru genişlemeye başlamıştı. Bunun belki de ilk işareti, hâlâ devletten almış olduğu imtiyazlara bağlı olarak, ihraç ettiği banknotların gittikçe yaygın bir kullanıma sunulması olacaktı. Ama bunun da ötesinde çok hızlı büyüyen bir şubeler ağıyla Banka, Osmanlı topraklarında yaşayan nüfusun büyük bir kesiminin günlük hayatına girecek, mevduat, emanet, kredi, iskonto işlemleriyle gerçek bir banka kimliğine nihayet bürünmeye başlayacaktı.

III. Bir Emisyon Bankası Olarak Osmanlı Bankası

Devlet bankalarının en önemli imtiyazlarından biri olan kâğıt para ihracı hakkı, 3 Şubat 1863'te Osmanlı Bankası'nın kurucuları ile Osmanlı hükümeti arasında imzalanan mukavelenamenin 9, 10, 11 ve 12'nci maddelerinde sarih bir şekilde yeni müesseseye münhasıran tevdi edilmişti. Bu maddelere göre, Osmanlı Bankası'nın ihraç edeceği paralar hamiline bedeli her an nakden ödenecek şekilde çıkarılacak, ama bu işlem ihraç mahallinden başka yerde uygulanamayacaktı. Bu banknotlar 200 kuruştan aşağı bir kıymette basılmayacak, bankanın genel müdürü ve muhasebecisinin imzasını ve Devlet tarafından tayin edilen nazırın mührünü taşıyacaktı. Banka, çıkaracağı banknotların karşılığını güvenceye almak için, faaliyetinin ilk iki yılı müddetince temsil ettikleri meblağın yarısını, o süreden sonra ise en az üçte birini kasasında muhafaza edecekti. Devlet ise bu banknotların kendi daireleri başta olmak üzere tediye karşılığında kabul edileceğini belirtiyor, daha da önemlisi otuz yıllık imtiyaz müddetince hiçbir surette kâğıt para basmayacağını veya başka bir kuruluşça basılmasına izin vermeyeceğini taahhüt ediyordu.15

Bu işlemin bir önşartı olarak Devlet, 1839'dan beri kaime adı altındaki karşılıksız paranın basımına 13 Temmuz'daki başarılı bir itfa operasyonuyla son vermiş, piyasayı değerini kaybetmiş ve halkı büyük ölçüde mağdur etmiş olan bu kâğıt parçalarından temizleyebilmişti. Osmanlı Bankası'nın basacağı paralar ise kaime değil, her an değerli madene tahvil edilebilecek banknotlardı. Bunların sayesinde tedavül ve tediye işlemlerinin kolaylaşabileceği, her şeyden önemlisi de piyasadaki para miktarının emin bir şekilde artırılabileceği düşünülmekteydi.

İlk banknot, 3 Haziran 1863'te tedavüle çıkacak şekilde hazırlanmış, 200 kuruş değerinde ve birinin karşılığı İstanbul'da, diğerinin ise İzmir'de ödenmek üzere iki tip olarak basılmıştı. Aynı tarihli ama muhtemelen daha sonra tedavüle çıkarılmış ikinci bir seri ise 2 ve 5 altın lira karşılığında iki kupürden ibaretti.16

Osmanlı Bankası banknotlarının en büyük özelliği, karşılıkları bulunduğu halde hem tediye mahalleri itibariyle, hem de ihraç edildikleri miktarlar açısından Avrupa'daki muadillerinden çok daha sınırlı bir kullanıma sahip olmalarıydı. Gerçekten de, bütün ülkede tedavül etmesi öngörülen banknotların sadece İstanbul'da nakde çevrilebilir olması (ilk serinin İzmir emisyonu bunun tek istisnasıdır) son derecede kısıtlayıcı bir tedbir mahiyetindeydi. İlk iki yıl tedavüldeki banknotların temsil ettikleri miktarın 10.000 liranın altında olması ve ancak 1868'de 100.000 liraya yaklaşılmış olması bu sınırlı dolaşım ve kullanımın en bariz ifadesiydi.17

Fakat bu sınırlamaların anlaşılır sebepleri de yok değildi. Her şeyden önce, ilk iki yıl tedavüldeki miktarın yarısı, sonrasında da üçte biri nispetinde nakit bulundurmak mecburiyeti, fonlarını bloke etmekten kaçınan bankayı emisyon hakkını ancak çok sınırlı bir şekilde kullanmaya iten bir etkendi. Buna ilaveten, banknotların sadece payitahtta değil, şube bulunan her yerde tediye olunabilmesine imkan vermek, bu şubelerde de önemli miktarlarda bir yedek akçe bulundurulması lüzumunu beraberinde getirirdi. Oysa, tam aksine, taşra şubeleri esas itibariyle zirai bir ekonomiye hizmet ettiğinden, belirli mevsimler dışında önemli nakit stoklarına hiç ihtiyaç duymamaktaydı; bankanın politikası ihtiyaç zamanlarında şubelere fon aktarmak, faaliyetin düştüğü zamanda ise bu fonları İstanbul'daki daha verimli plasmanlarda kullanmak üzere geri çekmeye dayanıyordu.
Ayrıca, daha önce de belirtildiği gibi daha çok devlet bankacılığına yönelmiş olan bankanın ticarî işlemlerinin sınırlılığı, emisyon hacminin artırılmasının önünde önemli bir engeldi: az miktarda mevduat toplayabilen Banka, para mevcudunu ve dolayısıyla emisyon hacmini artırmanın bu en kolay yoluna başvuramıyordu.18

Bankanın kendi tercih ve imkansızlıklarının dışında, Osmanlı toplumsal ve ekonomik yapısının da getirdiği sınırlamalar kâğıt para tedavülünde kısıtlayıcı bir rol oynuyordu. Her şeyden önce, İmparatorluğun birçok bölgesinde ticarîleşme ve parasallaşma seviyesinin henüz çok düşük olması bu tür bir tedavül aracının kullanımını nispeten gereksiz kılabiliyordu. Geleneksel olarak aynî ve madenî ödemelerin baskınlığı bu anlamda kâğıt paraya duyulan ihtiyaç ve rağbeti çok azaltıyordu. Belki de daha önemlisi, 1862 yılına kadar son derecede menfi sonuçlarla kaime macerasından geçmiş olan Osmanlı toplumunda kâğıt paraya karşı haksız sayılamayacak bir güvensizlik doğmuştu. Ekonomi kültürü henüz çok sınırlı olan halkın büyük çoğunluğuna karşılıklı banknot ile kaime arasındaki farkı izah etmek bile yıllar alabilecek bir süreçti. Dolayısıyla, ihraç edilen banknotlar çoğunlukla İstanbul ve ticarîleşme düzeyi yüksek bazı merkezler dışında ancak çok sınırlı bir taleple karşılaşabiliyor, ilk endişede de karşılığın tahsil edilmesi eğilimi baş gösterebiliyordu.19 20 Kânun-u evvel 1290 (1 Ocak 1875) tarihinde günlük ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla tedavüle çıkarılan 1 liralık banknotların anında altın karşılığının tahsiline başvurulmuş olması bunun en bariz örneklerindendir.20

1874 yılının sonunda, Osmanlı Bankası banknot tedavülü neredeyse 325.000 liraya yükselerek o ana kadar olan en yüksek seviyesine ulaşmış, ama 1875 kriziyle birden 109.000 lira seviyesine düşmüştü. 1876 senesinde Osmanlı hükümetinin olağanüstü durum dolayısıyla bankanın emisyon imtiyazını askıya alarak kâğıt para basımına tekrar başvurması ve bunun neticesinde beliren kaime enflasyonu, Osmanlı Bankası'nın banknotlarının toptan tahsile verilmesine sebep olmuştu. 1879'da
kaimelerin tedavülden kaldırılmasına kadar da banknot tedavül hacmi 25.000 hatta 20.000 liranın altında seyretmişti. Fakat bu tarihten sonra banknotlara olan talep giderek artmış, 1890'ların ortasında 1.000.000 lira seviyesine yaklaşmaya başlamıştı.21

Tedavül hacmindeki bu büyüme, bankanın 1880'lerden itibaren yaşamış olduğu değişimle doğrudan bağlantılıydı. Devlet istikraz ve avanslarından geri çekildikçe, ticarî işlemlere yönelebilmiş, şube ağını genişletmeye başlamış, bunların neticesinde de mevduat ve piyasa işlemlerinde gittikçe artan bir önem kazanmıştı. Bu önemin bir göstergesi de piyasanın ve genelde Osmanlı toplumunda bankanın banknotlarına gösterilen rağbet ve itibardı.

Diğer taraftan, bu denli hızlı bir gelişmenin bazı riskler içerdiği de bir gerçekti. 1895 yılında baş gösteren kriz bunu fazlasıyla ispat edecekti. Özellikle borsaya artan ilgi neticesinde İstanbul'da gelişen ve Osmanlı Bankası'nın da önemli payı olan spekülatif ortam, dünya borsalarında yaşanan ani bir krizin sonucunda birden çökmüştü. Osmanlı Bankası'nın da malî sağlığı hakkında dolaşan olumsuz rivayetler üzerine 25 Ekim günü halk gişelere hücum etmeye ve mevduatını geri çekerek banknotlarını altına tahvil etmeye başlamıştı. 5 Kasım gününe kadar bankanın altın rezervi 565.000 liralık bir seviyeden 60.000 liraya kadar düşmüştü. Çaresiz kalan idare, gişeleri kapatmaya veya daha doğrusu hükümetten banknotlarına mecburî kur uygulamasını talep etmek zorunda kalmıştı. Hükümet ise bir ay müddetle bu hakkı vermiş ve böylece İngiltere'den gelmesi beklenen 300.000 altının teslimini beklemeye imkân doğmuştu. Hükümet bundan da fazlasını yaparak, bankaya itimadının ifadesi olarak imtiyaz müddetini 12 yıl uzatarak 1925 yılına kadar tehir etmişti. Bu tedbir ve kararların etkisi hemen hissedildi: Banka banknotlarını reddetme hakkını kullanmaya ihtiyaç bile duymadan, 13 Kasım'da kriz atlatılmış, durum normale dönmüştü.22

Banka son anda hükümetin müdahalesi sayesinde kurtulmuş, hatta göstermiş olduğu başarı sayesinde krizden güçlenmiş olarak çıkmıştı. Fakat gereken dersi de almıştı: Kendi idaresinin ve özellikle Genel Müdür Sir Edgar Vincent'in spekülatif dalgaya olan katkısı unutulmamıştı. Bundan sonra Banka gelişmesine devam edecek ama daha ihtiyatlı davranacaktı. Bu ihtiyat banknot tedavülünde de gözleniyordu. Asrın son on yılında 1.000.000 sınırına dayanan tedavül hacmi, tedricî olarak 1.300.000'e kadar çıkacaktı. 1908'de ilk defa 50 ve 100 liralık kupürlerin ihracıyla orta vadede 2.000.000 liraya kadar çıkılması düşünülmüş, ama aslında 1914'e kadar bu hedefin çok altında bir seyir izlenmişti.23

1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle, Osmanlı Bankası'nın dengesi büyük ölçüde bozulacak, Osmanlı İmparatorluğu içindeki statüsü ciddî bir şekilde sarsılacaktı. Osmanlı Devleti'nin fiilen savaşa girmesinden evvel, hükümetin talebi üzerine bir liralık yeni bir banknotun basılmasıyla, tedavüldeki miktar birden 2.750.000 liraya fırlayacaktı.24 Fakat asıl sıkıntı, Osmanlı Devleti'nin de savaşa girmesiyle başlayacaktı. Fransa ve İngiltere'nin gözünde Osmanlı hukukuna bağlı bir şirket olarak 'düşman kuruluş' statüsüne giren Banka, Osmanlı Devleti tarafından da İngiliz ve Fransız sermayesi sebebiyle aynı derecede güvenilmez kabul edilmekteydi. Kasım ayında hükümetin Almanya'dan sağlamış olduğu 5.000.000 liranın karşılığında 15.000.000 liralık banknot bastırmak ve 2.000.000 liralık bir avans almak için Osmanlı Bankası'na verdiği teklif reddedilince, iki taraf arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmiş, bankaya hükümet tarafından el konulması bile düşünülmüştü. Fakat Cavid Bey'in de karşı çıkmasıyla bu çözümden vazgeçilerek, bankanın Fransız ve İngiliz tabiyetindeki müdürlerinin görevlerini terk etmeleriyle yetinilmişti. Buna mukabil, Osmanlı Bankası da banknot ihraç imtiyazından savaş müddetince vazgeçtiğini, hükümeti kaime basmakta serbest addettiğini beyan etmişti.25

Osmanlı hükümetinin savaşın getirdiği maddî külfeti başka türlü karşılaması da zaten imkânsızdı. Almanya'dan alınan avansları karşılık göstererek ve Düyun-u Umumiye'ye teslim ederek, dört yıl içinde yedi tertip kaime basılmasına girişildi. Bu kaimeler Düyun-u Umumiye tarafından taahhüt edilen ve savaş sonrasına bırakılan bir altın karşılığa bağlanmış ve bu sayede bir müddet altın lira ve banknot ile paritelerini koruyabilmişlerse de, basılan miktarın giderek muazzam boyutlara varması neticesinde kaimeler kaçınılmaz bir değer kaybına uğramaya başlamıştı. 1915-1918 yılları arasında toplam 160.000.000 liranın üstünde bir miktarda basılan bu kaimeler, barıştan sonra Ankara hükümeti tarafından devralınmış ve 5 Aralık 1927'de Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kâğıt parasının basılmasını takip eden 6 ayın sonuna kadar tedavül etmiştir.26

Osmanlı Bankası her ne kadar imtiyazından savaş müddetince vazgeçmiş idiyse de, gelişen şartlar ve Cumhuriyet'e geçiş, bu kararı ister istemez nihaî bir şekle sokmuştu. Ankara yetkilileri ile 10 Mart 1924 tarihinde imzalanan mukaveleye göre bankanın emisyon imtiyazına son verilmekte, fakat Merkez Bankası'nın kuruluşuna kadar hazine işlemlerini üstlenmeye devam etmesi istenmekteydi. Banka, rejim değişikliğini esas itibariyle yara almadan atlatmış, kademeli olarak olağan bir banka statüsüne geçişi gerçekleştirmeye başlamıştı. Bu olağan statüye geçişin en sembolik ifadesi ise belki de isminden düşürülen "Şahane" ibaresiydi. Bank-ı Osmanî-i Şahane tarihe gömülmüş, yerini Osmanlı Bankası almıştı.

Fakat Osmanlı Bankası'nın 'Şahane'liğinin belki de en uzun süre devam ettiği husus, gene de -imtiyazı kalkmış olsa da- banknotlarıyla ilgili olmuştur. Mart 1947 sonunda Banka, tedavülde kalmış banknotlarını 1 Nisan 1947 gününden itibaren bir yıl müddetle altın karşılığında geri alacağını ilan etmiş, gerçekten de gişelerini söylenen günde bu işlem için açmıştır. Gerçi bankanın daha önceleri piyasadan toplamış olduğu banknotlar sayesinde tedavülde kalanların temsil ettiği miktar ancak 188.739 liraya ulaşmaktaydı ve hangi altın ile ödeneceği muğlak bırakılarak sonunda daha ucuz olan Cumhuriyet altınları kullanılmıştı; ama bu operasyon, Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren terk edilen altın karşılığından beri, bu tür bir itfanın dünya çapında ilk ve tek örneğini teşkil ediyordu. Toplam 188.739 liralık banknottan gişelere getirilen 130.279 lirasının karşılığı ödendikten sonra ise bakiyesi aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti hazinesine teslim edilmişti.27

IV. Osmanlı Bankası'nın Genişleme Dönemi

Osmanlı Bankası'nın 1880'lerden itibaren takip edeceği piyasaya açılma politikasının önemli bir unsuru emisyon idiyse de, bu gelişmeyi mümkün kılacak olan başlıca altyapı değişikliği, iş ve özellikle ticarî bankacılığın ülke çapında yürütülmesini sağlayacak bir şube ağının oluşturulmasıydı.

Kuruluşunda her ne kadar ticarî bankacılık faaliyetleri de öngörülmüş idiyse de, Osmanlı Bankası uzun bir müddet son derecede kısıtlı ve esas olarak İstanbul ve İzmir'de yoğunlaşan -ve bu açıdan banknotlarının tedavül şeklini de hatırlatan- bir faaliyet alanı içinde kalmıştır. Kuruluş mukavelenamesinin bazı maddeleri çok belirli bir şekilde olmasa da bankanın şube ve acenta açması konusunu gündeme getirmekteydi. 9. maddede, banknot ihracından bahsedilirken, şubelerin de para ihraç edebileceği, 13. maddede ise, bankanın maliye havalelerini kabul etmesinden bahisle, bankanın "İzmir ve Trabzon ve Beyrut ve Selânik şehirlerinde tesis edebileceği" belirtilmekte, buna ilâveten, "ileride o misillü şubeler tesis edeceği sair mahaller" söz konusu edilerek, muhtemel bir genişleme de öngörülmekteydi. 17. madde ise daha da açık bir şekilde, merkez binasının inşası için bankaya hükümet tarafından bir arsanın "meccanen" tahsis edeceği, şube açılacak yerlerdeki gerekli arsaların alımı için kolaylık yapılacağı ve nihayet bu şubelerin korunması için lüzum görülen askerî desteğin de verileceği söylenmekteydi.28

Bu olumlu şartlara rağmen, bankanın şube açma girişimleri uzun yıllar boyunca çok sınırlı kalacaktı. Kuruluşuyla beraber kendine intikal eden Ottoman Bank'ın Londra'daki merkezi sayılmazsa ancak beş şubesi bulunmaktaydı: İstanbul (1856), İzmir (1856), Beyrut (1856), Kalas (Galatz, 1856) ve Bükreş (1861). Bankanın kuruluşunu takip eden yıl içinde Selânik, Larnaka ve İzmir civarındaki Aydın, Manisa ve Afyon Karahisar şubeleri açılmış, 1866'da da İsparta şubesi kurulmuştu. Aynı sene, %40'ına Osmanlı Bankası'nın sahip olduğu Romanya Bankası kurulduğunda ise, Kalas ve Bükreş şubeleri bu yeni kuruluşa devredilmişti. Bankanın kurduğu ilk şubelerin dördünün de Ege bölgesinde yer alması bir tesadüf değildi: Zaten çok gelişmiş olan İzmir'in ticarî faaliyetinin bölgedeki etkisi ve Amerikan iç savaşı esnasında yaşanan pamuk üretimindeki hızlı artış bu şubelerin açılmasının arkasında yeterli sebeplerdi.

Aslında bankanın idaresinin çok daha fazla şube açmaya niyeti yok değildi. 1865'te Gilbertson bir raporunda Halep, İskenderun, Varna, Trabzon, Edirne, Manastır, Seres, Drama, Larissa (Yenişehir) ve Antalya'da şube açılmasını öneriyordu. Fakat bu projenin başlıca sakıncası, şubelere tahsis edilecek sermayenin artırılması gereğiydi. Zira birkaç büyük şehir haricinde henüz banka tasarrufu alışkanlığının yaygınlaşmadığı Osmanlı İmparatorluğu'nda şubeleri müşterilerden toplanan paralarla işletmek hayal olurdu. Bu sebeple 1865'te sermayenin %50 oranında artırılmasına ve yeni hisselerin 2,10 £'lik bir prim taşımasıyla bankanın imkânlarını artıracak bir nakit akışının sağlanması öngörülmüştü. Fakat genel kurulda hissedarlar bu fikre karşı çıkıp yeni hisselerin primsiz çıkartılmasında ısrar ettiğinden, genişleme projelerini askıya almak gerekmişti.

Zaten bankanın karşılaştığı en önemli sorunlardan biri de şubelerinin kârlılığının devamlı bir şekilde düşmesiydi. 1860 olaylarından sonra Beyrut şubesinin faaliyeti büyük ölçüde azalmış, 1866'ta Amerikan iç savaşının sona ermesi ise Anadolu pamuk üretimini etkileyerek, Ege bölgesindeki şubelerin işlem hacmini düşürmüştü. Genel olarak ise şube müdürlerinin ve personelinin tecrübesizliği ve yetersizliği şubelerin önemli zararlara girmesine de neden oluyordu. 1864'te kârın %10'u şubelerden gelirken bu oran 1868'de %2'ye kadar düşmüştü.29

1867'de açılan İskenderiye Şubesi, gerçekten kârlı şubelerin ilki olma özelliğini taşıyordu. Mısır'ın Batı'yla olan yoğun ticarî ilişkileri ve fiilen ayrı bir devlet gibi hazine ve borçlanma operasyonlarına imkân veriyor olması, Osmanlı Bankası'nın İskenderiye Şubesi'nin çok geniş bir faaliyet alanı oluşturmasını sağlamıştı. Bunun işareti olarak da, bu şubeye 80.000 £'lik bir sermaye tahsis edilmişti.30

1872 yılında Osmanlı Bankası personelinin tamamı 175 kişiye yükselmiş, bunların 82'si İstanbul'daki merkezde bulunmaktaydı. 1875'te ise merkezdeki çalışanların sayısı 116'ya çıkmıştı.31 Banka, devlet ve hazineyle işlemleri nedeniyle, hâlâ net bir şekilde İstanbul merkezli bir şekilde gelişmesini sürdürüyordu.

Bankanın yetkilerini genişleten 17 Şubat 1875 mukavelenamesi, şubelerin tanım ve örgütlenmesine yeni boyutlar kazandıracak nitelikteydi. Artık Osmanlı Devleti'nin tek kasası haline gelen bankanın mümkün olduğu kadar çok yerde şubesi olması, devletin de yararına bir gelişme olacaktı. Dolayısıyla, Osmanlı Bankası, bir türlü kârlı bir duruma geçiremediği ve bu nedenle açmakta zorlandığı şubelerinin külfetini devletle paylaşma imkânını bulacaktı. Yeni altıncı maddede bu ortak çaba açık bir şekilde teşvik ediliyordu: "Osmanlı Bankası Osmanlı topraklarında bulunan bütün vilayet merkezlerinde şubeler kurmak için Osmanlı hükümeti ile ittifak edecek ve bu konuda gereken yerler hükümet tarafından karşılıksız olarak bankaya verilip tahsis edilecektir. Aynı şekilde, Osmanlı Bankası hükümet ile anlaşarak kendi ihtiyaçlarını veya hazinenin menfaatini karşılamak için Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer şehirlerinde de acentalar ve mağazalarla muhabere merkezleri kurabilecek ve gene kendi ihtiyaçlarına ve hazinenin menfaatine göre, Paris, Londra, Viyana ve Avrupa'nın diğer önemli yerlerinde şube, acenta ve mağazalar ile muhabere merkezleri oluşturabilecektir".32 Yeni on üçüncü maddenin bir paragrafı ise daha somut bir desteğe işaret ediyordu: "Osmanlı Bankası'nın en önce kurmuş olduğu veyahut kuracağı on şubenin her biri için tazminat olarak kendisine maktuen yılda beş bin lira tahsis edilmiştir. Ve bu şubelerden sonra kurulabilecek şubelerin hiçbiri için Osmanlı Bankası'na herhangi bir tazminat ödenmeyecektir".33 Ortalama 13 kişiyle çalıştırılacak yeni bir şubenin kuruluş masraflarının 2.500-3.400 lira olarak tahmin edildiği düşünülürse, bu tazminat, Banka idaresinin şube açmak konusundaki isteksizliğini kısmen de olsa kıracak nitelikteydi.34

Bu yeni durumun ışığında, Banka aynı yıl içinde Rusçuk, Edirne, Bursa ve Şam'da birer şube açmış, Ankara, Trabzon, Erzurum ve Halep'te de kurmayı düşünmüşse de daha ileri tarihlere bırakmayı tercih etmiştir. Yeni kurulan şubelerin başlıca görevi, devlet gelirlerinin tahsil edilmesi, yerel masrafların karşılanması ve varsa, bakiyenin İstanbul'a aktarılmasından ibaretti. Bu transferi yapmak için de, İstanbul üzerine poliçe verebilecek ihracatçıların bulunması gerekirdi. Bu nedenle, şubelerin ihracata yönelik faaliyetin bulunduğu yerlerde kurulmasına özellikle dikkat edilmişti. Bir bankadan beklenebilecek yerel kredi ve iskonto işlemleri için ise vakit henüz çok erkendi.35

1 880'lerin sonuna kadar yedi şube daha açılmışsa da, bankanın şubelerinden elde ettiği fayda çok sınırlı kalıyordu. Şubeler artık zarar etmiyordu ama, Osmanlı ekonomisinin Rus harbinden sonra
girdiği duraklama devresinde, ticarî faaliyet hacminde büyük bir artış beklemek gerçekçi olmayacaktı. Dolayısıyla şubeler daha çok devlet gelir ve giderleri için kullanılmakta, Banka idaresinin de talimatına uyarak, kredi ve iskonto faaliyetlerini son derecede ihtiyatlı bir şekilde yürütmekteydiler.36

Şube ağının gerçek bir patlama göstermesi, 1890 yılından sonra olmuştur. 1890'da bankanın genel müdürlüğüne tayin edilen Sir Edgar Vincent'a göre istikbal ticari işlemlerin geliştirilmesinde ve dolayısıyla şube sayısının artırılmasında yatıyordu. Devlete karşı olan yükümlülükleri Düyun-u Umumiye İdaresi'nin kurulmasıyla azalan Osmanlı Bankası için, daha piyasaya yönelik bir şekil almanın vakti gelmişti. Bu değişimin ilk şartı da, mevcut sistemin aksaklıklarının giderilmesi ve daha etkin hale getirilmesiydi. Bu tarihten itibaren başlayan daha nitelikli personel alımı ve teftiş sisteminin kurulması bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Aynı zamanda şube sayısı da artırılarak 39'a çıkarılıyordu. 1895'te yaşanacak krize kadar şubelerin kârları, tedavüldeki banknot hacmi, ticarî işlemlerin önemi artıyor, Banka nihayet 'gerçek' bir Banka gibi çalışmaya başlıyordu.37

Bu yeniden yapılanmanın belki de en sembolik ifadesi, mimar Alexandre Vallaury'ye inşa ettirilen ve 27 Mayıs 1892'da kapılarını açan genel merkez binasıydı. Galata'nın Voyvoda caddesinde bugün Genel Müdürlük olarak son demlerini yaşayan bu bina, ihtişamıyla bankanın geldiği noktayı simgelerken, müşterilere ayrılan mekânın genişliğiyle yeni kurumun yeni işlevlerine uyum gösteriyordu. 'Kardeş kuruluş' Tütün Rejisi ile birlikte kullanılmak üzere tasarlanan ikiz binalar, İstanbul'un yeni ticaret ve finans merkezinde göz alıcı, hatta ezici bir yer işgal ediyordu.

1895 krizine kadar olan dönemde, bankanın ticari faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmişti. Bilanço 1889-1894 arasında %58 oranında artmış, devlete verilen avanslar ise alacakların %10'unun altına düşmüştü. Asıl büyüme bankanın kendi portföyünde ve yaklaşık beşe katlanan müşteri avanslarında hissediliyordu. Üstelik, uygulanabilen kâr hadleri oldukça yüksekti. Kendi dışında tehdit edici bir rekabet olmayışından istifade eden Banka, vadeli mevduata en fazla %2,5 faiz verirken, müşterilere verdiği avanslarda %9'a kadar yükselen faizler uygulayabiliyordu. Fakat bu derece hızlı büyümenin getirdiği riskler de vardı. Müşterilere verilen avansların büyük bir kısmı esham ve tahvilat teminatına dayanıyordu. Oysa İstanbul borsası gayet spekülatif bir sürece girmişti: Hisse ve tahvillere duyulan ve bankanın da kısmen körüklediği rağbet gittikçe kontrol edilemez boyutlara ulaşmıştı. 1895 Ekimi'nde balon patladığında bankanın gelişiminin dayandığı varlığın büyük bir kısmı bir anda altından çekilivermişti.38

1895 krizi her ne kadar son dakikada bankanın itibarı zedelenmeden atlatılabilmiş idiyse de, piyasanın daralması ve bankanın daha ihtiyatlı bir politikaya dönmesi, gelişim sürecine ara verilmesini gerekli kılmıştı. İki yıl boyunca yeni şube açılmayacak, 1898 ve 1899 yıllarında üç şube eklemekle yetinilecek, kalındığı yerden de ancak 1903'te devam edilecekti. Düzene giren sadece bankanın işleri değildi: Osmanlı ekonomisi de belirli bir gelişmeden istifade edecek, bunun neticesinde de piyasalar bu müspet ortamı yansıtacaktı. Osmanlı Bankası ise bu dönemde ilk defa olarak rekabetin etkisini hissetmeye başlayacaktı. Ekonomideki düzelme ve ferahlama birçok bankanın açılmasına ve dolayısıyla eskiden neredeyse tekel konumundaki bankayla rekabete girmesine neden olmuştu.

Osmanlı Bankası alacaklı faizlerini %4'e kadar düşürürken, kendini vadesiz hesaplara bile faiz vermeye başlamak zorunda hissetmişti. Aynı dürtüyle, 1903-1906 yılları arasında 20 kadar yeni şubenin açılmasına ve bankanın belirli bir ekonomik gelişme gözlenen her yerde hizmet vermesine çalışılmıştı. Alınan sonuçlar ise ne denli başarılı olunduğunu gösteriyordu: Özellikle müşteri kredilerinde büyük aşama kaydedilmiş, temsil ettikleri meblağ 1901'de 1.500.000 liradan 1907'de 4.125.000'e kadar yükselmişti. Fakat bu raddeye gelindiğinde, geçmiş tecrübelerden de esinlenerek, bankanın idaresi tekrar bir nefes alıp son kazanımlarını sağlamlaştırma yoluna gitmeyi seçmişti.39

Bu sayededir ki, Osmanlı Bankası, 1908 olaylarını ve rejim değişikliğini güçlenmiş olarak göğüsleyebilmiştir. Jön Türklere karşı olumlu ama ihtiyatlı bir tavır takınan idare, ancak 1910'dan itibaren ciddî bir şekilde şube ağını genişletmeye başlamıştır. 1910-1912 döneminde açılan 30'a yakın şube bu niyetinin ve bir bakıma da iyimserliğinin bariz bir işaretiydi. Ne var ki, elde edilen sonuçlar o kadar cesaretlendirici değildi. Şube sayısı artmış, hatta şube açılamayan yerlerde yerel tüccardan istifade edilerek muhabir büroların kurulmasına çalışılmış,40 fakat kârlılık oranları net bir şekilde düşmüştü. Dönemin siyasi çalkantıları ile gittikçe artan rekabet birleşince, Osmanlı Bankası'nın piyasa üzerinde kontrol ve etkisi gittikçe gerilemeye başlamıştı. Buna karşı koymanın tek yolu ise, artık yetersiz bir hal almaya başlayan kaynakları bir şekilde artırmaktı. Fakat Balkan savaşlarının hemen arkasından patlak veren Birinci Dünya Harbi, sermaye artırımı dahil düşünülen bütün çözümleri birdenbire imkânsız kılmıştı.41

Savaş yılları, Osmanlı Bankası'nın büyük bir daralma yaşamasını kaçınılmaz kılmıştı. Garip statüsü yüzünden ne bir tarafa ne de diğerine yaranamayan Banka, iki cephe arasında sıkışmış kalmıştı. Harp şartlarının Osmanlı toplum ve ekonomisi üzerindeki yükü de bankanın faaliyetlerini büyük ölçüde kısıtlamıştı. Harp boyunca ve hemen sonrasında, Osmanlı Bankası ilk defa olarak şube ağından ciddi kayıplar vermişti. Kapatılan 25 şubenin çoğu düşman topraklarında kaldığı veya harp sonrasında kurulan yeni siyasi birimlerin mali kuruluşlarına devredildiği için kaybedilmişti. Mevcut şubelerden ise, özellikle Anadolu'da bulunanlar Yunan ve Türk ordularının iki ateşi altında kalmış, çoğu geçici de olsa kapatılmak zorunda kalmıştı. Gerçi harpten sonra gerek İngiliz himayesindeki Filistin ve Irak'ta yeni şubeler açılmış, hatta İran'da üç ve Tunus'ta bir şubeyle yepyeni faaliyet alanları yaratılmaya çalışılmıştı.42 Fakat bunların hiçbiri, uğranılan kayıpları telafi edecek nitelikte değildi. Osmanlı Bankası, bağlı olduğu Osmanlı Devleti'yle hemen hemen aynı akıbeti paylaşıyordu: Osmanlı toprakları kaybedildikçe bankanın şubeleri kapatılıyor, Banka yavaş yavaş İmparatorlukla beraber batmaya başlamış gözüküyordu.

İlginçtir ki Osmanlı Bankası'nı kurtaracak olan, esas olarak Ankara hükümetiydi. İstiklal Savaşı esnasında 'Osmanlı' kimliğini kaybetmeyen Banka, aynı zamanda Anadolu kuvvetleriyle ve Ankara hükümetiyle ilişkilerini hep iyi tutmaya özel bir çaba sarf etmiş, hatta gerektiğinde önemli avanslar sağlamaya özen göstermişti. Bu sayededir ki, Banka, İstiklal Savaşı'nın sonunu ve Cumhuriyet'e geçiş sürecini hemen hemen hiç bir sorunla karşılaşmadan yaşayabilmişti. Yeni rejim kurulur kurulmaz, banka ile hükümet arasından varılan genel mutabakat, Osmanlı Bankası'nın eski hamisiyle aynı kaderi paylaşmamasını mümkün kılacak, hatta devlet bankası kimlik ve işlevlerini -çok daha kısıtlı bir kapsamda da olsa- devam ettirmesini sağlayacaktı. Bir bakıma 'devletsiz' kalan Osmanlı Bankası, çoktan özlediği gerçek ticari banka kimliğine bürünmek için -uzun vadede küçülme pahasına bile olsa- kaçırılmayacak bir fırsatı yakalamıştı.

V. Osmanlı Bankası ve Piyasa: Kredi ve Avanslar

Daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı Bankası kuruluşundan itibaren devlet bankacılığının yanında ticarî ve iş bankacılığı işlemlerine karşı olan ilgisini gizlememiş, çeşitli evrelerde bu faaliyet türüne özellikle yönelmeye çalışmıştır. Fakat genel olarak bakıldığı takdirde bu tür işlemlerin gerçekten önemli bir hal alması için 1875 krizinin atlatılmasını, devlete verilen avansların azalmasını ve hatta 1890'dan itibaren net bir şekilde belirmeye başlayan yeni yapılanmayı beklemek gerekmiştir.

Bankanın uyguladığı kredi ve avans politikasıyla teklif edilen çeşitli operasyon türlerini anlamak için, bankadaki memuriyeti sayesinde birinci elden bilgi sahibi Adrien Biliotti'nin çalışması son derece aydınlatıcıdır.43 Osmanlı Bankası'nın 1907 bilançosundan hareketle alacak kalemlerini tek tek inceleyen Biliotti, başlıca kredi işlemlerini özetle şu şekilde sıralamaktadır:

İskonto: Ticarî senetlerin vadesinden önce kırdırılarak tahsil edilmesi işlemi olarak özetlenebilecek iskonto, Osmanlı Bankası'nın ticarî piyasada gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerin arasında yer almaktaydı. Daha küçük kuruluşların iskonto ettikleri senetleri de bazen reeskont ile tekrar iskonto edebilen Banka, bu şekilde piyasada tedavül eden ticarî senetlerin realizasyonunu hızlandırmakta, uyguladığı %9'a varan faiz sayesinde de önemli kârlar gerçekleştirebilmekteydi. Fakat genel olarak, iskonto faaliyeti Avrupa'dakine oranla sınırlı kalmakta, işlemin esas olarak imza ve itibara dayalı olması henüz çok güvenilir hale gelmemiş olan Osmanlı piyasalarında yetersiz bir teminat olabilmekteydi. Bu nedenle Banka, iskonto işlemlerinde özellikle ihtiyatlı davranmakta ve teminatlı avans işlemlerini tercih etmekteydi.

Teminatlı Avans ve Krediler: Borçlanan kişi tarafından paraya tahvil edilebilecek bir değerin teminat olarak gösterilmesi ve hatta bloke edilmesi karşılığında açılan krediler, verdikleri güvence açısından bankanın tercih ettiği işlemler arasında yer alıyordu. Teminat verilen değerin güvenilirlik derecesiyle orantılı olarak belirli bir emniyet marjı koymaya özen gösteren Banka, senet veya hisse ve tahvil gibi risk taşıyan karşılıklarda teminatın değerinin ancak %75'i gibi bir meblağ kredi olarak veriliyordu. Bu tür işlemlerin arasında mal mukabili avanslar, getirdikleri depolama sorununa rağmen, ilk sırada yer alıyordu. İkinci sıradaki menkul değer (tahvil veya hisse sendi) teminatlı avanslar ise, kabul edilecek değerlerin sınırlandırılmasıyla ve riskli görülen bazı kâğıtların reddedilmesiyle sağlamlaştırılmaya çalışılıyordu. Ne de olsa Banka, 1895 krizinde borsa spekülasyonunun nasıl sonuçlandığını unutmamıştı. Ticarî senet üzerinde avanslar ise, üçüncü sırada yer almakta ve bir bakımdan bankanın kaçındığı iskonto operasyonlarına daha güvenli bir alternatif olarak ticaret erbabına sunulmaktaydı. Nihayet, çok daha cüzi bir oran temsil eden bazı avans ve kredi türleri büyük ölçüde gelir seviyesinin yüksek olduğu şehirlerle sınırlı kalmaktaydı. Gayrımenkul teminatlı avanslar (ipotek işlemleri) veya Biliotti'nin sözünü bile etmediği hayat sigortası poliçesi karşılığında verilen krediler bu son kategoriye girmekteydi.

Açık Hesaplar: İhtiyatlı tavrı ile ün salmış Osmanlı Bankası'nın portföyünde, şaşırtıcı derecede yüksek bir oran herhangi bir maddî teminata dayanmayan avanslardan oluşmaktaydı. Toplam avansların üçte birini oluşturan bu borçlu hesapların bir kısmı üçüncü kişilerin kefaletine dayanmakta, diğerleri ise sadece itibar ve güvene dayalı kalmaktaydı. Bu tür kredi ve avansların çoğunun varolma nedeni, maddî teminatların elde edilemediği ama güvenin de eksik olmadığı durumların çokluğuna bağlıydı. Burada esas olan kefaletin sağlamlığı veya krediyi veren şube yetkililerinin borçlu kişi veya kuruluşlar hakkında çok detaylı ve olumlu bilgi sahibi olmalarıydı. Bu açıdan, bu tür kredilerin özellikle büyük şubeler tarafından itibarı hakkında şüphe olmayan müşterilere veriliyor olmasına şaşmamak gerekir. Biliotti'nin ifadesiyle, Banka bu işlemlerde gösterdiği esneklik sayesinde birçok kez piyasayı zor durumlardan kurtarabilmiş, bir çöküşe yol açabilecek kredi daralmasını önleyebilmişti. Biliotti'nin söylemediği ise, bu tür açık kredilerin bazen mecburiyetten açıldığıydı: Osmanlı siyasi ve toplumsal yapısında sıkça rastlanan güç denge (sizlik) leri yüzünden, mevkii itibariyle kredi taleplerinin reddedilmesi çok zor olan şahsiyetlere rastlamak mümkündü. Banka her ne kadar mümkün olduğunca bu tür ilişkilerden kaçınmaya çalışıyor idiyse de, arada sırada da olsa bu tür mecburiyetlere boyun eğmek durumunda kalabiliyordu.

Osmanlı Bankası'nın kredi politikasının gelişimi ve karşılaşılan durumların çeşitliliği hakkında bir fikir edinmek için belki de belgelere başvurmak en gerçekçi yaklaşım olacaktır. Banka arşivinde bulunan çok sayıda kredi ve avans dosyasında, daha önce sıralanmış olan işlem türlerinin hepsine rastlamak mümkündür. Aslında burada ilginç olan, bu işlemlerin çeşitliliğinden çok, kişi veya kuruluşların bankayla olan borç ve alacak ilişkilerinde gösterdikleri farklılıklardır. Bu farklar birçok durumda, söz konusu borçluların ekonomik ve ticari konumlarının yanı sıra, sosyal ve siyasi statüleri gibi gerçek maddi itibarları dışında bazı ölçütlere, veya zaman içinde değişen koşullara bağlı gözükmektedir.

Gerçekten de, unutmamak gerekir ki, Osmanlı siyasi ve toplumsal yapısı, Tanzimat hareketinin getirdiği 'modern' ve Batılı değişimlere rağmen, esas olarak hiyerarşik, otoriter, hatta otokratik bir geleneğe sahipti.44 1876 Kanun-i Esasisi'nin Sultan II. Abdülhamid tarafından askıya alınarak siyasi elitin Yıldız Sarayı'nda odaklaşan kapalı bir sisteme dönüştürülmesi, belli ölçüde yaşanmış olan liberalleşme sürecini birçok açıdan yavaşlatmış, kısmen kalkmaya başlamış olan bazı hukuk dışı veya en azından hukuk ötesi güç dengelerinin tekrar oluşmasına imkân tanımıştır. Dolayısıyla, Osmanlı Bankası, kuruluşundan itibaren ister istemez bazı siyasi güç ve baskıların etkisinden kendini kurtaramamış, onlara bazen uyum göstermek zorunda kalmıştır. Öte yandan, böyle bir çevre içinde gelişen bir kurum olarak da, bu tür güç dengelerinden ve yaratabildikleri çıkar ilişkilerinden elinden geldiğince yararlanmaktan da kaçınmamıştır.

Bu tür ilişkilerin somut bir örneğini Osmanlı Bankası'nın nispeten erken bir tarihte devraldığı bir alacak vakasında görmek mümkündür. Sultan Abdülmecid'in kadınlarından Şayeste Kadınefendi (1838-1912) ile kızı Naile Sultan (1856-1882), Rus tabiyetindeki banker Mikael Abdullahyan'dan %12 faizle 13.782 lira borç almış ve karşılığında Koşuyolu'ndaki 45 dönümlük bir bağın hüccetini teminat olarak vermişlerdi. Fakat vade sonunda alacağını tahsil etmek istediğinde kendisine ödeme yapılmayan Abdullahyan, 1875'te Ticaret Mahkemesi'ne müracaat ederek Kadınefendi ile Sultan aleyhinde bir ödeme kararı aldırmıştı. Mesele borç reddi değildi: Aksine, borçluları mahkemede temsil eden İbrahim Ağa borcu inkâr etmemiş, fakat bazı imkânsızlıkları sıralamıştı. Müvekkileleri Behice Sultan'ın düğünü için büyük masraflara girmiş, ama Valide Sultan'dan kendilerine vaat edilen 1.500 keselik bir ödeme bir türlü gerçekleşmemişti. Bunun da ötesinde, hüccetle vermiş oldukları ipotek geçersizdi, zira söz konusu bağ miri arazi olduğundan, satılması kesinlikle yasaktı. Rus vatandaşı sıfatıyla Osmanlı-Rus Harbi'nden sonra kurulan Osmanlı-Rus Komisyonu'na başvuran Mikael Abdullahyan ise, komisyonun bu konuda bir rapor vermesini sağlamıştı.45 Bu raporda komisyon ilginç saptamalarda bulunuyordu. Her şeyden önce, alacaklının başına gelenin borçluların yüksek payesinden kaynaklandığını belirtiyor,46 bu tür şahıslar hakkında mal haczi gibi mahkeme tarafından alınan kararları hükümetin uygulama yetkisi olmadığını47 ve dolayısıyla tek çözümün, bu borcun doğrudan doğruya hükümet tarafından üstlenmesi olduğu görüşünü bildiriyordu.48 Gerçi bu rapor, 1880 tarihinde yani borcun gerçekleştiğinden 8 yıl sonra kaleme alınmıştı ve Mikael Abdullahyan'ın ömrü herhangi bir çözümün gerçekleştiğini görmeye yetmemişti. Babasından bu alacağı devralan Zenob Abdullahyan ise Osmanlı Bankası'yla bir anlaşmaya vararak, bu alacağını babasının bankaya olan borçlarına karşılık devretmişti.

Borcun bundan sonraki akıbeti belgelerden takip edilememekle beraber, büyük bir ihtimalle bankanın bu alacağını zararları arasına kaydetmek zorunda kaldığını tahmin etmek mümkündür.

Bu örnek, Tanzimat'la beraber hukuk devletinin temellerini oturtmaya çalışan Osmanlı Devleti'nde bazı kişi ve kurumların (özellikle saray ve çevresi) nasıl hukuk üstü bir konumdan faydalanarak bir tür dokunulmazlık sayesinde borçlarını ödememe imkânları doğduğunu veya en azından adi borçlu muamelesine tabi tutulamadıklarını göstermektedir. İstanbul eski başsavcısı İsmail Hakkı Bey'in sürüncemedeki bir borcu hakkında bankanın şu sözleri durumu açık bir şekilde ortaya koymaktaydı: "İsmail Hakkı Bey artık müddei-i umumîlik görevinde bulunmadığına ve gözden düşmüş olduğuna göre, (alacağımızı mahkeme yoluyla tahsil etmemiz) o derece kolaylaşmıştır".49

Oysa, bankanın borçluları arasında bu tür kişilerin önemli bir yeri vardı. Özellikle 1900 öncesinde, banka
nın piyasaya yönelik işlemleri henüz yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde, bu tür müşterilerin çokluğu göze çarpmaktadır. Bankanın 14 Nisan 1896 tarihli bir belgesi bu durumu çok iyi ortaya koymaktadır. Tahsil edilecek senetler bordrosu başlığını taşıyan bu belgede toplam 22.250 lira
değerinde 28 adet şahsi senet hakkında detaylı bilgiler bulunmaktadır.50 Bu meblağın dörtte üçüne yakını saray ve çevresinden ve devletin üst kademelerinde görevli memurların senetlerinden oluşmaktadır: II. Abdülhamid'in baş kâtibi Tahsin Bey, Galata mahkemesi reisi Mehmed Arif Bey, Bahriye Nazırı Hasan Paşa, Selânik valisi Hüseyin Rıza Paşa, Yaver-i Ekrem Ahmed Şevket Bey, Nafıa nazırı Mahmud Celaleddin Paşa, Sadrazam Halil Rıfat Paşa, Temyiz mahkemesi azası Mehmed Mazhar Efendi, Saray kâtiplerinden Hüseyin Bey, Müşir Safvet Paşa, Yaver-i ekrem İbrahim Hilmi Paşa, Turhan Paşa, Ferik İzzet Paşa, Müze-i Hümayun müdürü Osman Hamdi Bey... Bu isimlerin karşılığında düşülmüş bazı notlar ise ilişkiler hakkında önemli ipuçları vermektedir: Hüseyin Rıza Paşa: "Aylık ödemeleri Kasım 1895'ten beri yapılmamakta"; Ahmed Şevket Bey: "Pangiris Bey'e göre borçlu bu avansı hediye olarak algıladığı için tahsil edilmesi mümkün görülmüyor"; Mahmud Celaleddin Paşa: "Aylık ödemeleri yapmayı reddediyor"; Hüseyin Bey: "Kefili Mehmed Arif Bey ona bundan bahsedeceğine söz vermişti"; İbrahim Paşa: "Kefili Turhan Paşa ona bundan bahsedeceğine söz vermişti"; Turhan Paşa: "bankaya uğrayacağını söyledi".

Bazı dosyalarda bulunan belgeler, bu ilişkilerin nasıl yürütüldüğüne dair daha ayrıntılı bilgiler vermektedir. Mahmud Celaleddin Paşa veya Şeker Ahmed Paşa'nın dosyaları bunun tipik örneklerindendir.51 Bu Paşalar, rütbe ve payelerinden emin bir şekilde, mektup, pusula veya kartvizitlerinin arkasına bir iki rica sözüyle Banka genel müdüründen avans talebinde bulunduklarında, aslında bu isteklerinin reddedilemeyeceğinden emin bir tavır sergiliyor, bir bakıma neredeyse hakları olan bir parayı istiyor gibi davranıyorlardı. Mahmud Celaleddin Paşa'nın, bankanın özel olarak bastırmış olduğu senetleri doldurmayıp, kendi hazırladığı senetleri peşinen yollaması bile bankanın normal prosedürüne aykırı bir hareketti. Bu derecede güçlü şahıslar zaten bankayı kendileri teşrif buyurmaz, Şeker Ahmed Paşa örneğindeki gibi mutemet bir yardımcılarını veya kâtiplerini yollarlardı. Bankanın bu kişilerle ilgili belgelerde imzadan çok mühür izlerine rastlanıyor olması bunun en belirgin yansımasıdır.

Bu örneklerden dolayı bankanın nüfuzlu Paşaların elinde bir oyuncağa dönüştüğünü ve devamlı olarak iktidarlı kişilere karşılıksız kredi vermek zorunda kaldığını zannetmek yanlış olacaktır. Banka şu veya bu şekilde alacaklarını tahsil etmeyi genellikle başarıyor, veya en azından bu ilişkilerden istifade etmesini biliyordu. Bunun ötesinde, daha mütevazı konumdaki kişiler için muameleler biraz daha normal bir hal alıyordu. Bankanın kredisine sıkça başvurmuş olan Osman Hamdi Bey, Banka genel müdürüne mektup yazıyor, dostane ifadeler kullanabiliyordu ama, iş avansın kendisine gelince, teminat göstermek de gerekiyordu. Müze-i Hümayun'un kurucusu, 1874'te almış olduğu 1.000 liralık bir avans için Haydarpaşa'daki bir mülkünü, 1889'da ise 1.500 lira için Kuruçeşme'deki yalısını ipotek etmiş, maaşından 330 liralık kesintiler ile geri ödenmesini istemişti. Bu tapularını 1903'te geri almış olması, borçlarını -geç de olsa- tasfiye etmiş olduğuna işaretti.52

Ayrıca, büyük meblağlar söz konusu olduğunda, Banka kendini bir dereceye kadar emniyete almak için tavizler vererek de olsa teminat mekanizmalarını devreye sokmayı başarıyordu. II. Abdülhamid'in ser hafiyesi (baş casus) Ahmed Celaleddin Paşa, 1891'de Osmanlı Bankası'ndan almış olduğu 5.000 liralık borca karşılık Nişantaşı'ndaki konağını ipotek etmişti. On ay için alınan bu borç 13 yıl sonra hâlâ ödenmemiş, faizleriyle 13.500 liraya yükselmişti. Banka uzun bir süre sonra, 1916'da bütün faizleri silerek borcun tasfiyesini elde edebilmişti.53

Buna benzer -ama banka için daha az zararlı- bir durum da Abraham Paşa'yla ortaya çıkmıştı. Mısır Hıdivinin kapı kâhyası olarak kariyerine başlayan Abraham Paşa, kısa sürede İstanbul'un en meşhur ve en zengin simalarından biri haline gelmişti. Beyoğlu Cadde-i Kebiri (bugünkü İstiklal Caddesi) üzerinde yaptırmış ve kısmen Cercle d'Orient kulübüne kiralamış olduğu -halen ayakta olan- muhteşem konak, dönemin en görkemli yapılarından biriydi. Fakat ava, borsaya ve kumara düşkünlüğü ile meşhur olan Abraham Paşa, para sıkıntısı yaşamakta gecikmemişti. Osmanlı Bankası'ndan 1893'te 58.000 lira borç almış, karşılığında da konağını ve arsasını ipotek etmişti. 1893'te tekrar 30.000 lira avans alan Paşa, 1896'da borcunun bir kısmının karşılığında bütün hisse ve tahvil portföyünü bankaya devretmek zorunda kalmış, borcunun bakiyesini ise iki sene sonra konağını devrederek tasfiye edebilmişti.54 Mülkiyeti bu şekilde Osmanlı Bankası'na geçen bina ise, 1919 yılında Manuk Manukyan isimli bir borsa simsarına 108.000 £ karşılığında satılacaktı.55

Bu örneklerin başlıca ortak noktası, gerçek manada ekonomik olmayışlarıydı. Bankanın kredi ve avans hizmetlerine başvuran yüksek dereceli memurların çoğu daha çok statüleriyle ilgili harcamaları karşılamak veya kumar, borsa spekülasyonu gibi çoğunlukla verimlilikten uzak yatırımlar için bu yola başvurmaktaydı. Ayrıca, unutmamak gerekir ki Osmanlı Devleti'nin boğuştuğu mali sıkıntılar içinde, bazen en yüksek payeli görevliler bile dahil olmak üzere, memur maaşları son derece düzensiz bir şekilde ödenebiliyordu. Her halükârda, Osmanlı elit mensuplarının giriştikleri bu faaliyetler, yatırım açısından genellikle piyasadan büyük ölçüde kopuk bir şekilde gelişmekteydi. Dolayısıyla, belirli mal ve hizmetlerin tüketimini artırmak dışında da bankanın bu işlemlerle ekonomiye katkıda bulunduğunu söylemek zordur.

Fakat bankanın avans ve kredileri bu zümreye verilen borçlarla sınırlı kalmıyordu. 1890'lardan itibaren ve özellikle 1903 sonrasında görülen gelişmeler sonucunda, bankanın faaliyet tabanı genişledikçe, çok daha farklı kesimlerden insanların da avans hizmetlerinden yararlanmaya başladığını görmek mümkündür. Bu kesim için Banka ile ilişkilerinde vadeli mevduat ve aile sandığı hesapları en önemli yeri tutuyor idiyse de, zaman zaman baş gösteren sıkıntı veya ihtiyaçlar için Banka kredisine başvurmak artık daha olağan bir hal almıştı. Başka bir deyişle, daha önceleri belirli bir elitin ötesine pek gitmeyen bu tür işlemler, gittikçe 'demokratikleşmeye' başlamıştı. Bu gelişme aslında Osmanlı toplum ve ekonomisinde yaşanan değişime paralel bir şekilde ve özellikle orta sınıf olarak nitelendirilebilecek bir kesimin yeni ekonomik düzenle tanışmasını izleyen ve birçok açıdan da destekleyen bir süreçti. Bu tür bir gelişmeyi gerçekten izleyebilmek ve anlayabilmek için dosyaların çok daha yakından incelenmesi gerekmektedir; fakat borçlanmış müşterilerin arasında gittikçe artan sayılarda -ama düşük meblağlarla- görülen memurlar, avukatlar, doktorlar, kadınlar, tüccar, esnaf, bunun en bariz işaretidir.

Gerçek manada ekonomik kredilerin yoğunlaştığı alan, ticaret ve buna bağlı yatırımlardı. Bunların bazılarını 'siyasi' kredilere yaklaştıran özellikler yok değildi: Seraskeratın birçok ihtiyacını karşılayan büyük zahire tüccarı, değirmen sahibi Tantavizade Halid Efendi 20.000 lira kredi istediğinde, ona kefalet eden Serasker-i Cihan Rıza Paşa'dan başkası değildi.56 Aynı şekilde, Şirket-i Hayriye-i Hamidiye 1908'de Osmanlı Bankası'ndan 5.000 lira tutarında avans aldığında, şirket içinde hesaplaşmalar başlamış, bir sonraki idare borcu usulsüz sayarak reddetmişti. Osmanlı Bankası'nın alacaklarını tahsili ancak seneler sonra mahkeme yoluyla mümkün olmuştu.57 Ama Bursa'da bakkal Mehmed Efendi'nin 4 adet İkramiyeli Şark Demiryolları tahviliyle 1 adet Mısır Emlak Kredisi tahvili karşılığında aldığı 30 liralık krediden58 İstanbul'un en büyük mağazalarından ve Ayvansaray'daki değirmenin sahibi George & A. Baker Şirketi'nin kâh mal karşılığında, kâh ticarî senet karşılığında, bazen de ipotek karşılığında sık sık aldığı binlerce liralık kredilere kadar59 küçük büyük birçok ticaret erbabının bankadan aldıkları krediler çok daha sorunsuz bir şekilde gerçekleşebiliyordu. Fakat bu tür işlemlerde Banka teminat konusunda çok dikkatli davranıyordu. Tarabya'daki Petala otelinin sahipleri kredi almak istediklerinde otellerinde bulunan bütün mobilyayı, gümüşü, hatta mahzenlerindeki şarapları bile bankaya ipotek etmek zorunda kalmışlardı.60 Dönemin en ünlü girişimcilerinden Georges Nagelmackers'la Pera Palas Oteli'nin inşaatı için 30.000 liralık bir kredi söz konusu olduğunda, Banka Nagelmackers'in şirketi Compagnie Internationale des Grands Hötels'in Tarabya'daki Summer Palace ve Kahire'deki Ghezireh Palace otellerinin bütün gelirlerine el koymuş, Summer Palace'ın bir kısmını da ipotek etmişti.61

Osmanlı Bankası'nın kredileri, Osmanlı Devleti'nin sınırlarını bazen aşmakta, özellikle Mısır gibi bölge ülkelerindeki bazı taleplere cevap vermekteydi. Mısır hıdivinin Daire-i Hassa'sına veya Karadağ hükümetine verilen avanslar bu tür girişimlerin tipik birer örneğini oluşturmaktadır.62

Osmanlı Bankası'nın harp yıllarında azalan faaliyetleri, piyasa ile olan ilişkilerini ve kredi politikasını olumsuz bir şekilde etkileyecekti. Kabuğuna çekilen Banka, geleceğe endişeyle bakıyordu. Kurtuluş Savaşı süresince çok sayıda şubenin faaliyetine son vermek zorunda kalınmıştı. Fakat Ankara hükümetine arada sırada verdiği avanslar sayesinde Osmanlı Bankası ortadan kalkmadığını göstermek ve daha da önemlisi, yeni hükümete karşı iyi niyetini sergilemek fırsatını bulmuştu. Bu hareketinin mükâfatını kısa sürede görecekti. Cumhuriyet'in kurulmasından hemen sonra hükümetle müzakereye oturup, yeni bir anlaşmayla geleceğini güvence altına almayı başarmıştı.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kaynak eksikliği ve mali zaafı, Osmanlı Bankası'na hâlâ ihtiyaç duyulduğunu açık bir şekilde gösteriyordu. Yeni kurulmuş olan Türkiye İş Bankası'na seneden 750.000 lira tavanlı bir avans Osmanlı Bankası'na teklif edildiğinde, bankanın idaresi bu mukavelede yeni rejim ile zaten iyi olan ilişkilerini sağlamlaştırmak için kaçırılmayacak bir fırsat görmüştü. 1925'te bu mukavele imzalandığında, Osmanlı Bankası yeni düzen içinde de yerini muhafaza etme niyetini belirtmiş, eski düzeni çağrıştıran kimliğine rağmen değişen Türkiye koşulları içinde faaliyetini devam ettirmeye hak kazanmış olduğunu ispat etmiş oluyordu.63

1 Bu metin yazarın 135 Yıllık Bir Hazine. Osmanlı Bankası Arşivinde Tarihten İzler (İstanbul, 1997) isimli çalışmasından derlenmiştir. Daha detaylı bir anlatım için bkz. E. Eldem, A History of the Ottoman Bank (İstanbul, 1999) ve Osmanlı Bankası Tarihi (İstanbul, 2000). Buradaki "bağımlılık ve gelişme" kavramları, Şevket Pamuk'un Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme 1820-1913 (İstanbul, 1994) isimli çalışmasından esinlenerek kullanılmaktadır.
2 A. Biliotti, La Banque imperiale Ottomane, Paris, 1909, s. 9.
3 İltizam, Osmanlı Devleti'nin birçok Avrupa devleti gibi asırlardır başvurduğu bir malî yöntemdi. Devletin belirli gelir birimleri (bir yerin gümrüğü, bir arazinin vergileri vs.) müzayede yoluyla üçüncü şahıslara ihale edilir ve bu kişiler verdikleri peşin ödeme ile taksitler karşılığında söz konusu gelir birimini belirli bir müddet için işletmeye hak kazanırlardı. Bu sistemin başlıca cazibesi, devleti vergi, resim vs. toplama külfetinden kurtarması ve aynı zamanda ileriye dönük gelir tahsiline imkân vermesiydi. Buna mukabil, devlet o birimden gerçekten toplanabilecek gelirin ancak bir kısmını bu şekilde tahsil edebiliyordu ve müteahhit konumundaki mültezim ise girişiminin karşılığı olarak önemli bir kâr marjını kendi hesabına akıtabiliyordu. Bu sakıncaların da ötesinde, iltizam sistemi genellikle mültezimleri gelir maksimizasyonuna iterek vergilendirilen halk üzerindeki baskının artmasına sebep olmaktaydı.
4 Tağşiş, madenî paraya uygulanan bir devalüasyon operasyonundan, yani paranın içindeki kıymetli madenin ayarının düşürülmesinden ibarettir. Osmanlı Devleti zorda kaldığı hemen her vakit bu çözüme başvurmuş ve böylece aslında fiyat enflasyonuna sebebiyet vermiştir.
5 Mağşuş sikkeler (tağşiş edilmiş paralar), gittikçe piyasadan çekilmeye başlayan tam ayarlı paralar ve kâğıt paralar aynı sistem içinde tedavül etmekte ve aralarında son derecede değişken kurlar oluşmaktaydı.
6 Sergi, Osmanlı döneminde devletin ödeme emirleri veya senetlerine verilen isimdi.
7 Buraya kadar olan anlatım esas itibariyle şu üç eserden aktarılmıştır: A. Autheman, La Banque imperiale Ottomane, Paris, 1996; A. Biliotti, a.g.e. ve A. du Velay, Essai sur l'histoire financiere de la Turquie, Paris, 1903.
8 Osmanlı Bankası Arşivleri (OBA), Hukuk işleri dosyaları.
9 Sayılan 'arkaizm'lerin birçoğunun İtalyancadan menkul olmaları anlamlıdır. Asırlar boyunca malî terminolojisini Arapça ve İtalyancadan alan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiliz ve özellikle Fransızca tabirlerle tanışmaya başlayacak ve zamanla bunlar Türkçede baskın bir şekilde yer alacaklardır.
10 Bu bölümün yazımında aksi belirtilmedikçe Autheman, Biliotti ve du Velay'nin eserlerinden istifade edilmiştir. Düyun-u Umumiye'nin kuruluşuna kadar olan döneme ait Osmanlı borçları için en
1 detaylı anlatım, Christopher Clay'in Gold for the Sultan. Western Bankers and Ottoman Finance 1856­1881 (London-New York, 2000) isimli eserinde bulunmaktadır.
11 Girişilen bir istikrazın başarısının en güvenilir ölçüsü reel veya efektif faizidir. Dış borçlar belirli bir faiz oranıyla çıkarılırlardı, ancak buna ilaveten, emisyon kuru denilen nominal değerlerinin altında bir oranda ihraç edildiklerinden, bu iki değişkenin eklenmesiyle gerçek faiz oranı ortaya çıkmaktaydı. Örnek vermek gerekirse, 1854 istikrazı %6 faizle %80 kurunda ihraç edilmişti; yani devlet 3.000.000 £ nominal değer üzerinden %6 faiz vermiş ama aslında ancak bu nominal değerin %80'ini tahsil edebilmiş, hatta bu meblağdan komisyonu da düşünce eline sadece 2.286.285 £ geçebilmiştir. Bu durumda, gerçekten aldığı paraya verdiği faiz %6 değil, %7.9 olmaktaydı.
12 A. du Velay, a.g.e., s. 269.
13 Kaimeler konusunda bkz. Ali Akyıldız, Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası Kâğıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri, İstanbul, 1996.
14 OBA, EM 001, Borç ve avans mukaveleleri. Osmanlı Bankası'nın yanında şu tüccar ve bankerler alacaklı olarak yer almaktaydı: Georges Zarifi, Bernard Tubini, Eustache Eugenidi, Theodore Mavrogordato, A. Vlasto, A. Baker, Z. Stefanovich, Leonidas Zarifi, Georges Coronio, Ulysse Negroponti, Paul Stefanovich-Schilizzi.
15 OBA, Hukuk İşleri dosyaları, Osmanlı Bankası kuruluş mukavelenamesi sureti, Şubat 1307/1892.
16 Bu emisyonların gerçekte hangi tarihte tedavüle çıktığı bilinmemekteyse de üzerindeki tarih 15 Zilhicce 1279/3 Haziran 1863'ü göstermektedir.
17 Biliotti, a.g.e., s. 155.
18 Biliotti, a.g.e., s. 142-154.
19 Biliotti, a.g.e., s. 142-153.
20 Biliotti, a.g.e., s. 153-154. Söz konusu banknotun en ilginç tarafı, beş lisanda düzenlenmiş olmasıdır. Türkçe ve Fransızca basılan diğer banknotların aksine, bu banknotta değer ve ödeme yeri Türkçe, Fransızca, Ermenice, Arapça ve Yunanca olarak belirtilmiştir (Sayın Yusuf Levent koleksiyonu). Bu banknotun da son derecede nadir olması, bu kadar çabuk iade edilmiş olmasından ve dolayısıyla tedavülden çekilerek imha edilmiş olmasından kaynaklanabilir. Osmanlı Bankası arşivinde bu banknotun -200 kuruş ve 5 liralıklar gibi- kesilmiş numaralı köşeleri çok büyük miktarda bulunmaktadır ( OBA, İptal edilmiş banknotlar).
21 Biliotti, a.g.e., s. 155.
22 Biliotti, a.g.e., s. 154-156; Autheman, s. 281-282.
23 Akyıldız, a.g.e., s. 180.
24 Autheman, a.g.e., s. 232-234; Akyıldız, a.g.e., s. 178-179.
25 Akyıldız, a.g.e., s. 181-209.
26 Autheman, a.g.e., s. 267; OBA, 1947 banknot itfa dosyası.
27 OBA, Hukuk İşleri dosyaları, Osmanlı Bankası kuruluş mukavelenamesi sureti, Şubat 1307/1892.
29 Autheman, a.g.e., s. 43-47.
30 Autheman, a.g.e., s. 47-48, 54.
31 Autheman, a.g.e., s. 55.
32 "Bank-ı Osmanî Memalik-i Mahrusa-i Şahane'de vaki bilcümle vilayat merkezlerinde şubeler tesisi için hükümet-i seniyye ile ittifak eyleyecek ve bu babda iktiza eden mahaller taraf-ı hükümet-i seniyyeden meccanen Banka'ya ita ve tahsis buyurulacakdır. Kezalik Bank-ı Osmanî evvel emirde hükümet-i seniyye ile bi-l-ittifak kendi ihtiyacatının veyahud Hazine-i Celile menafiinin icabatına göre Memalik-i Şahane'nin diğer şehirlerinde dahi acentahane ve mağazalarla muhabere merkezleri tesis edebilecek ve yine kendi ihtiyacatının ve Hazine-i Celile'nin menafiinin icabatına göre Paris'te ve Londra'da ve Viyana'da ve Avrupa'nın diğer mevaki-i mühimmesinde şube ve acentahane ve mağazalar ile muhabere merkezleri tesis edebilecekdir" ( OBA, Hukuk İşleri dosyaları, 1875 mukavelenamesi, 17 Şubat 1875).
33 "Bank-ı Osmanî'nin en evvel tesis etmiş olduğu veyahud tesis edeceği on şubenin her biri için tazminat olmak üzere kendisine maktuen senevî beş bin lira tahsis buyurulmuşdur. Ve işbu şubelerden sonra tesis olunabilecek şubelerin hiç biri için Bank-ı Osmanî'ye bir gûne tazminat ifa edilmeyecekdir" ( OBA, Hukuk İşleri dosyaları, 1875 mukavelenamesi, 17 Şubat 1875).
34 Autheman, a.g.e., s. 66.
35 Autheman, a.g.e., s. 66-67.
36 Autheman, a.g.e., s. 119-121; Biliotti, a.g.e., 271-276.
37 Autheman, a.g.e., s. 123-124, 132-138; Biliotti, a.g.e., s. 270.
38 Autheman, a.g.e., s. 136-142.
39 Banka muhabiri uygulaması için, Sayın Bahattin Bursalı'nın kendisi ile yapılan sözlü tarih görüşmesinde babasının Mudanya'da Osmanlı Bankası muhabirliğini üstlenmesine dair anlattıkları ilginçtir (Esra Danacıoğlu, Funda Çelebi, Sayın Bahattin Bursalı ile sözlü tarih görüşmesi, İstanbul, 8 Eylül ve 2 Ekim 1997).
40 Autheman, a.g.e., s. 224-227.
41 Autheman, a.g.e., s. 246-248, 255-257.
42 A. Biliotti, a.g.e., 207-235.
43 "Osmanlı modernleşmesi otokratik bir modernleşmedir" (İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul, 1987, s. 25).
44 Şayeste Kadınefendi ile Naile Sultan'ın Mikael Abdullahyan'a olan borçlarının tasfiyesi hakkında Türk-Rus Komisyonu'nun raporundan ( OBA, XX 002/14, Mikael Abdullahyan dosyası, 2 Şubat 1880).
45 "(. ) metalib-i vakıası müşarün ileyhima hazeratının haiz oldukları meratib-i âliye münasebetiyle bi netice kaldığı (...)".
46 "(... ) bu misillu zevat-ı âliye aleyhinde sadır olmuş bulunan ilamat ahkâmını âdet-i cariye vechile yani emlak-ı menkule ve gayr-ı menkuleyi hacze almak suretiyle icra etmeğe hükümetin mezuniyeti olmadığına kani olmuş (...)".
47 "(... ) o gibi ahvalde Devlet'in bu kabilden olan düyunun tesviyesini üzerine alması her halde lazımdır. ".
48 "Ce recours est d'autant plus possible que S. E. ismail Hakki Bey n'occupe plus le poste de Procureur Imperial et se trouve en disgrâce" OBA, AD 001/447, Muhtelif teminatlı avanslar, İsmail Hakkı Bey dosyası, Banka'nın avukatından Hukuk İşlerine yazı, 9 Temmuz 1908.
49 OBA, ES 001/000, Tahsil edilecek senetler bordrosu, 14 Nisan 1896.
50 OBA, CR 001/47, Mahmud Celaleddin Paşa borç dosyası; OBA, CR 001/249, Şeker Ahmed Ali Paşa borç dosyası.
51 OBA, ES 001/567, Osman Hamdi Bey tahsil edilecek senetler dosyası; HY 002/537 ve HY 003/4881, Osman Hamdi Bey ipotek dosyaları.
52 OBA, HY 001/533, Ahmed Celaleddin Paşa ipotek dosyası; CR 001/3, Ahmed Celaleddin borç dosyası, Li 012/7957 ve Li 015/9788, Ahmed Celaleddin Paşa dava dosyaları. Ahmed
29 Celaleddin Paşa'nın hayatı üzerine bkz. Ziya Şakir, Yarım Asır Evvel Bizi İdare Edenler, 1. Cilt, İstanbul, 1943, s. 163-187.
54 OBA, HY 002/539, Abraham Paşa ipotek dosyası; RC 001/1345, Abraham Paşa borç dosyası.
55 OBA, CD-CPCA 16, Paris komitesine gönderilen mektup suretleri defteri, s. 687-689.
56 OBA, AD 004/2612, Muhtelif teminat karşılığı avans dosyası, Tantavizade Halid Efendi, 2/14 Eylül 1311/1895.
57 OBA, AD 004/4566, Muhtelif teminat karşılığı avans dosyası, Şirket-i Hayriye-i Hamidiye.
58 OBA, SO 017/4649, Bakkal Mehmed Tevfik Efendi veraset dosyası.
59 OBA, HY 003/4375, George & A. Baker ipotek dosyası; AD 001/420, 421, George & A. Baker muhtelif teminat karşılığı avans dosyası; CR 001/14, George & A. Baker borç dosyası.
60 OBA, CR 002/307, Petala Oteli borç dosyası.
61 OBA, AD 001/441, Muhtelif teminat karşılığı avanslar, Compagnie internationale des Grands Hotels.
62 OBA, AD 003/2304, Daire-i Hassa muhtelif avanslar dosyası, 17 Şubat 1903; AD 002/1053, Karadağ hükümeti muhtelif avanslar dosyası, 17 Temmuz 1895.
63 OBA, Hukuk İşleri avans dosyaları, Osmanlı Bankası'yla İş Bankası arasında kredi mukavelesi, 2 Teşrin-i Sani/Kasım 1341/1925.

1921-1924 senelerine mahsus Millî Darbhane Raporu. İstanbul, 1925. Aini Zade Hassan Tahsin, La Bourse. İstanbul, 1933.

Akyıldız, A., Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası. Kâğıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri. İstanbul, 1996.

Ammour, L. ve Tanatar Baruh, L., "Çalışan Kadından Bir Kesit: (1919-1934) Osmanlı Bankası Kadın Personeli", Tarih ve Toplum, 31 (1999), 183, s. 15-22.

Annuaire oriental. Commerce, industrie, administration, magistrature de l'Orient, 34e annee. İstanbul, 1914.

Autheman, A., La Banque imperiale Ottomane. Paris, 1996.

Aydın, V. H., "Osmanlı Devleti'nde Yarım Kalmış Bir Devlet Bankası Kurma Girişimi: Türkistan Bankası", Toplumsal Tarih, 62 (February, 1999), s. 53-58.

Banque imperiale Ottomane. Circulaires de la Direction Generale aux Agences d'Orient, 1889­1894. İstanbul, n. d.

Biliotti, A., La Banque imperiale Ottomane. Paris, 1909.

Blaisdell, D. C., European Financial Control in the Ottoman Empire. New York, 1929.

Clay, C., "The imperial Ottoman Bank in the Later Nineteenth Century: A Multinational 'National' Bank", G. Jones (derl.), Banks as Multinationals. London, 1990, s. 142-159.

, "The Bank Notes of the imperial Ottoman Bank, 1863-1867", New Perspectives on Turkey, 9 (1993), s. 101-118.

, "The Origins of Modern Banking in the Levant: The Development of a Branch Network by the Imperial Ottoman Bank, 1890-1914", international Journal of Middle East Studies, 26 (1994), s. 589­614.

, Gold for the Sultan. Western Bankers and Ottoman Finance 1856-1881. London-New York, 2000.

Cavid, M., İlm-i İktisad (İstanbul, 1315/1899).

Eldem, E., Banque imperiale Ottomane. inventaire commente des Archives. İstanbul, 1994. , A History of the Ottoman Bank. İstanbul, 1999.

, 135 Yıllık Bir Hazine. Osmanlı Bankası Arşivinde Tarihten İzler. İstanbul, 1997.
, Osmanlı Bankası Arşivi ve Tahsin İsbiroğlu Koleksiyonundan Osmanlı Bankası Banknotları (1863-1914). İstanbul, 1998.

, "Batılılaşma, Modernleşme ve Kozmopolitizm: 19. Yüzyıl Sonu ve 20. Yüzyıl Başında İstanbul", Zeynep Rona (derl.) Osman Hamdi Bey ve Dönemi. İstanbul, 1993, s. 12-26.

, "Banque et credit dans l'Empire ottoman (XVie-XiXe siecles): bref aperçu historique", Thobie, J. ve Kançal, S. (derl), Systeme bancaire turc et reseaux financiers internationaux. Paris, 1995, s. 3­10.

, "Culture et signature: quelques remarques sur les signatures de clients de la Banque imperiale Ottomane au debut du XXe siecle", Revue du Monde Musulman et de la Mediterranee. Oral et ecrit dans le monde turco-ottoman, 75-76 (1995/1-2), s. 181-195.

, "istanbul 1903-1918: A Quantitative Analysis of A Bourgeoisie, " Boğaziçi Journal. Review of Social, Economic and Administrative Studies, c. 11, 1-2 (1997) Istanbul Past and Present Special Issue, s. 53-98.

, "Osmanlı Döneminden Cumhuriyet'e Sembolik Bir Devir Teslim Merasimi: Osmanlı Bankası Banknotlarının İtfası (1947-1948)", Mustafa Sönmez (derl.), 75 Yılda Para'nın Serüveni. İstanbul, 1998, s. 29-34.

, "The imperial Ottoman Bank: Actor or Instrument of Ottoman Modernization?", Kostas Kostis (derl.), Modern Banking in the Balkans and West-European Capital in the Nineteenth and Twentieth Centuries. Aldershot, 1999, s. 50-60.

Eldem, V., Osmanlı İmparatorluğu'nun İktisadi Şartları hakkında bir Tetkik. Ankara, 1994.

, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomisi. Ankara, 1994.

, "Cihan Harbi'nin ve İstiklal Savaşı'nı Ekonomik Sorunları", O. Okyar (derl.), Türkiye İktisat Tarihi Semineri. Metinler/Tartışmalar. Ankara, 1975, s. 373-408.

Erol, M., Osmanlı İmparatorluğu'nda Kâğıt Para (Kaime). Ankara, 1970.

Ertuğrul, S., Geçmiş Zaman Olur ki... İstanbul, 1953.

Exertzoglou, H., Greek Banking in Constantinople, 1850-1881, unpublished Ph. D. thesis, London University, King's College, 1986.

Extracts from a Private Diary and Correspondence. 1855-1856. London, 1856.

Ferid, H., Nakid ve İtibar-ı Malî. İstanbul, 1330/1914-1334/1918.

(Fuad Pasha), Empire ottoman. Rapport de Son Altesse le Grand-Vezir Fuad Pacha â S. M. i. le sultan Abd-ul Aziz. (İstanbul), 1862.

işıksal, C., "Türkiye'de İlk Bankacılık Hareketi ve Osmanlı Bankası'nın Kurulması", Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 10 (July, 1968), s. 72-79.

Kazgan, H., Galata Bankerleri. İstanbul, [1991].

Kıray, E., Osmanlı'da Ekonomik Yapı ve Dış Borçlar. İstanbul, 1995.

Kolerkılıç, E., Osmanlı İmparatorluğu'nda Para. Ankara, 1958.

Kuyucak, H. A., Para ve Banka, c. i. İstanbul, 1939; c. ii. İstanbul, 1948.

, Currency and Banking in Turkey, MA thesis, Columbia University. New York, 1928.

, İngilizce-Fransızca-Türkçe Ticaret Tabirleri. İstanbul, 1933.

"Le cinquantenaire de la Banque imperiale Ottomane", La Gazette Financiere de Constantinople, iV (1913), n° 175, s. 170.

Morawitz, C., Les finances de la Turquie. Paris, 1902.

Neave, D. L., Twenty-Six Years on the Bosphorus. London, 1933.

Ölçer, C., Sultan Abdülmecid Devri Osmanlı Madenî Paraları. (İstanbul), n. d.
, Sultan Abdülaziz Han Devri Osmanlı Madenî Paraları. İstanbul, 1979.

, Sultan Murad V ve Sultan Abdülhamid Dönemi Osmanlı Madeni Paraları. İstanbul, 1987.

, Sultan Mehmed Reşad ve Sultan Vahdeddin Dönemi Osmanlı Madeni Paraları. [İstanbul], n. d. , Cumhuriyet Dönemi Türk Kâğıt Paraları. Ankara, 1983.

Ortaylı, İ., İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul, 1987.

Osmanoğlu, A., Babam Sultan Abdülhamid (Hâtıralarım). İstanbul, 1984.

Öztuna, Y., Devletler ve Hânedanlar. c. 2, Türkiye (1074-1990). Ankara, 1989.
Pamuk, Ş., "Money in the Ottoman Empire, 1326-1914", H. İnalcık ve D. Quataert (derl), An Economic and Social History of the Ottoman Empire. Cambridge, 1995, s. 947-980.

, Osmanlı İmparatorluğu'nda Paranın Tarihi. İstanbul, 1999.
, The Ottoman Empire and European Capitalism, 1820-1913. Cambridge, 1987.

, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme 1820-1913. İstanbul, 1994.

Rambert, L., Notes et impressions de Turquie. L'Empire Ottoman sous Abdul-Hamid. Geneva-Paris, (1926).

Sakaoğlu, N., "Osmanlı Bankası Olayı", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. İstanbul, 1994,
c. 6, s. 166-168.

Şakir, Z., Yarım Asır Evvel Bizi İdare Edenler. İstanbul, 1943.

Salman, Y., "Osmanlı Bankası Binası", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. İstanbul, 1994, c. 6, s. 166.

Tekeli, İ. ve İlkin, S., Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda bir Aşama. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. Ankara, 1997.

Thobie. J., interets et imperialisme français dans l'Empire ottoman, 1895-1919. Paris, 1977.

, "Les choix financiers de l'«Ottomane» en Mediterranee orientale de 1856 â 1939", Banque et investissements en Mediterranee â l'epoque contemporaine. Marseilles, 1985, s. 57-84.

, "Banque imperiale ottomane et Banque imperiale de Perse jusqu'en 1914: Strategies comparees de deux banques centrales dans un contexte semi-colonial", Relations internationales, 56 (1988), s. 427-456.

, "Les banques etrangeres â la fin de l'Empire Ottoman", Thobie, J. ve Kançal, S. (derl), Systeme bancaire turc et reseaux financiers internationaux. Paris, 1995, s. 11-26.

Toprak, Z., Türkiye'de "Millî İktisat." Ankara, 1982.

, Türkiye'de Ekonomi ve Toplum (1908-1950). İttihat-Terakki ve Devletçilik. İstanbul, 1995.

, "Bankacılık", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. İstanbul, 1994, c. 2, s. 46-49.

, "Osmanlı Bankası", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. İstanbul, 1994, c. 6, s. 165-166.

Uşaklıgil, H. Z., Kırk Yıl, c. i-V. İstanbul, 1936.

Velay, A. du, Essai sur l'histoire financiere de la Turquie. Paris, 1903.

Yalman, A. E., Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim. İstanbul, 1997.

Yıldıran, N., "Dış Borçlanmada 33 Yıllık Birliktelik ve Doğu-Batı Ekseninde Bir İkiz Bina: Tütün Rejisi ve Bank-ı Osmanî-i Şahane", Z. Rona (derl.) Osman Hamdi Bey ve Dönemi. İstanbul, 1993, s. 41-53.

Young, G. Corps de droit ottoman. Oxford, 1906.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2894 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın