• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Osmanlı Dönemi Türk Finans Sisteminde Sorunlar ve Gelişmeler / Latif Daşdemir

Osmanlı Devleti'nin üç kıtaya yayılma ve büyük devlet olmasında en önemli etken, her halde, tebaasının çoğunluğunu oluşturan reayaya1 iyi davranışı ve sosyal refah düzeylerini yükseltmiş olmasıdır. Ayrıca din-ırk ayrımı gözetmeksizin reaya devlet ilişkilerinde kanunları esas alması ve devlet sistemini reayasının çalışması, zenginliği ile devletten memnuniyeti temelleri üzerine oturtmuş olduğu için XVI. yüzyıldan itibaren Orta Doğu ve Balkanlar'ın hakimi durumuna gelmiştir.

Osmanlı Devleti, XV. yüzyıldan itibaren tarım, ticaret, el zanaatları üretimi ve finans alanlarında gerçekleştirmiş olduğu dikkate değer gelişmelere bağlı olarak kendini gelişen olaylar karşısında sürekli yenileyen bir ekonomik yapıya sahip olduğu için toplumu refah içerisinde yaşatmaktaydı. Toplumun refahı, sınırların genişlediği ve giderlerin giderek arttığı, buna karşı gelirlerin sabit kaldığı XVI. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. XVI. yüzyıldan sonra refah düzeyinde olmasa da, iktisadî bakımdan belirgin olarak gözlenen durgunluk ve hatta gerilemeye rağmen XVIII. yüzyılda devletin birçok bölgesinde ekonomik büyümenin varlığını gösteren önemli iktisadî faaliyetlerin olduğu da bir gerçektir. Ancak, bu oluşan istisnai durum yeterince genelleştirilemediği, hatta korunamadığı için mukadder sonuç kaçınılmaz olmuş yüzyıl sonlarına doğru gerileme ve çöküş devam etmiştir.2

Osmanlı devlet adamları, ekonomik yapının bir çöküşe doğru sürüklendiğini ancak XVII. yüzyıl sonlarında fark edebilmişlerdi. Yani, ilk toprak kaybı ve mağlubiyet acısının ilk defa yaşandığı Karlofça Antlaşması ile... Bu mağlubiyetle Osmanlı Devleti, bazı büyük eyaletlerini kaybetmiş ve devrin aleyhine döndüğünün farkına varmış oluyordu.

Karlofça Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti, bilhassa sınırların kuvvetlendirilmesi, idarî, malî ve iktisadî durumun ıslahı, ordu ve donanmanın yeniden yapılandırılması işleri ile uğraşmıştır. Üstünlüğü kaptırmış olduğu Batı ile nasıl baş edebileceği ve eski gücüne tekrar nasıl ulaşabileceği sorularına cevap bulma dönemi başlamıştır. 1699'dan sonra başlayan dönemde, Osmanlı tahtına devletin içine düştüğü durumu gören ve bu durumdan kurtarma çareleri arayan padişahlar çıktı ise de, önlerinde her zaman iki büyük engel buldular:

Birincisi, Türk ordusunun omurgasını teşkil eden yeniçerilerin modern askerî bilgi ve tekniğe kapalı ve uzak kalmaları, hattâ eski düzen ve ananelerini de terk ederek, askerlikle ilgilerini kesmeleriydi.İkincisi ise, yeniliklere değer veren ve ilme açık bu padişahların yanında kendilerine yardımcı olabilecek devlet adamlarının yokluğunun şiddetle hissedilmesi, yani kaht-ı rical.3

Bütün olumsuzluklara rağmen, gerek dönemin aydınları gerekse devlet yöneticileri durumun farkında idiler. Ama, çözüm konusunda idareciler; ulaştırma imkanlarının sınırlı, malî-bürokratik organizasyon, metot ve vasıtalarının yetersiz bulunduğu ve millî gelirin çok küçük bir bölümünün nakdî mübadeleye katıldığı ziraî bir ekonomi modelinin esas alındığı kanûnlara itaat edilmesinde ısrar ederken; Islahatçı aydınlar, Batı'daki gelişmeleri örnek alarak ekonomik yapının çağdaşlaştırılması için gerekli yeniliklerin yapılmasını istiyorlardı.

Bu hususta, padişahlar tarafından yayınlanarak günümüze ulaşan Adâletnameler, adâlet fermanları ve dönemin aydınları tarafından isimli veya isimsiz olarak kaleme alınan layihalar ile nasihatnâmeler en önemli belgelerdir.4

XVII. yüzyıldan itibaren devletin yönetim kadrolarının yetersizliğini, hukukun işlemez olduğunu gören gözlemciler durumun sebebi olarak; şer-i şerîfe riayetsizlik ile adete ve teâmüle dayanan kanûnnâmelerin ihlâlini, eserlerinde vurgulamışlar. Çözüm önerileri ise kanûn-ı kadîme uyma ve eski günlere geri dönme olmuştur. Bu gözlemciler, her ne kadar isabetli durum tespiti yapmış iseler de, çözüm önerilerinde maalesef yetersiz kalmışlardır. Ancak, III. Selim ve II. Mahmud devri gözlemcilerinin ıslâhat layihaları, muhteva ve içerik yönünden kendinden önceki layihalardan farklılıklar göstermektedir.5 Bu devrin ıslahatçı yöneticileri eksikliklerine rağmen çok cesurane bir çıkışla çözülme sebeplerini tespit ve yerinde çözüm önlemleri almaya başlamışlardır. Hemen hemen bütün ıslahatçı devlet adamı ve aydınların üzerinde durduğu ekonomik durumu; devletin gelirlerinin sabit kalması, hatta giderek düşmesi, buna karşı giderlerin hızla artmış olmasına bağlamaktadırlar. Bu durum, tarihin her döneminde büyük devletlerin başına gelmiştir. Devletin işleyişinde çağın icaplarına göre giderlerini karşılayacak gelir kaynakları oluşturan devletler yoluna devam etmiş, bu kaynakları oluşturamayanlar ise tıpkı Roma, Bizans ve nihayet Osmanlı Devleti gibi tarihteki yerlerini almışlardır.6 Bu sebeple, devletlerin yükseliş ve çöküş dönemlerinde etkin bir rol oynayan giderlerin karşılanması için uygulanan kredi ve finans sistemi iyi incelenmelidir.

Osmanlı Devleti'nin gerileme ve çöküş sebepleri konusunda bu güne kadar çok şey söylendi/yazıldı. Ancak, Sanayi İnkılâbı sonrası kredi ve finans sistemi içerisinde önemli bir yer tutan bankacılık konusundaki eksiklik pek irdelenmedi. Mesela; bir kredi kurumunun yokluğu sebebiyle devlet kontrolünün zayıflayıp yok olduğu dönemlerde fırsatçı sarraflardan yüksek faizle borç para almak mecburiyetinde kalan reayanın, borcunu çeşitli sebeplerle ödeyemediği için, toprağını kaybetmek durumunda kalmış olması7 yeterince irdelenememiştir. Yani XVIII. yüzyıldan itibaren geleneksel ekonomi modelinin çağdaş devletlerce geride bırakılması ve yerine paralı/nakdî ekonomik sistemi oturtmalarına karşın Osmanlı Devleti'nin eski modelde (zirai ekonomi) ısrar ederek gerileme ve çöküşten kurtulma çabaları yeni yeni araştırıcıların dikkatini çekmektedir.8 Çağdaş dünyanın devlet gelir ve giderlerini önemli ölçüde denkleştiren bu yeni ekonomik model, Batılı ülkelerin kurmuş oldukları Merkez Bankası sayesinde sağlıklı olarak işlerken, Osmanlı Devleti bütçe açıklarını maliyeti yüksek ve devlete sürekli gelir kaybettiren yöntemlerle karşılamaktaydı.9

Hiç şüphesiz dünyanın nakdî ekonomiye yönelmesine Osmanlı Devleti kayıtsız kalmamıştır. Dirlik sistemi ile yönetimi mümkün olmayan, bürokrasi ve askerleri için gerekli olan nakit ihtiyacını karşılamaya yönelik uygulanan iltizam gelirlerinin miktarını artırma yoluna gitmiştir. Bu uygulama, geleneksel ekonominin bel kemiği olan tımar sistemi aleyhine geliştiği için de faydadan çok malî yapıya zarar vermiştir. Bu sebeple devlet, bunalım dönemi bütçe açıklarını kapamaya yönelik; masrafları kısma, muhallefat ve müsadere, tağşiş, malikane sistemi, esham (gizli iç borçlanma) ve çoklu hazine gibi giderleri azaltmak ve gelirleri çoğaltmak mantığına dayanan önlemler almaya çalışmıştır. 10

Bir diğer gelir arttırıcı önlem ise; sanayi toplumunun oluşumuyla birlikte bütçe için yeni bir kaynak olan para politikasıdır. Osmanlı Devleti gerek çağdaş dünya ekonomilerinde gerekse geleneksel ekonomilerde görülen bir finans aracı olarak paradan yararlanma politikası izlemiştir. Ancak, bir farkla ki; bütün geleneksel ekonomilerde olduğu gibi, Osmanlı ekonomisi madeni para sistemine dayanıyordu. Bu sistemin esası paranın yani altın ve gümüşün mübadele aracı olarak kullanılması ve eşya olarak kullanılmasının en aza indirilmesidir. Madeni para sistemi günümüz para sisteminden mahiyet olarak farklı olduğundan fiyat hareketleri veya işsizlik karşısında değişik uygulanan para politikası da söz konusu olmamıştır.

İktisadî hedeflere ulaşmak için uygulanan para politikasının başarıya ulaşması için fiyat istikrarı ile tam istihdamı sağlamak, ödemeler dengesinin, iktisadî büyümenin ve adil gelir dağılımının sağlanması gereklidir. Para miktarı, kredi hacmi ve faiz oranları bu politikanın uygulanmasında asli unsurları teşkil ederler. Para politikasını yürüten otorite, genellikle Merkez Bankası'dır. Enflasyon söz konusu ise, para ve kredi hacmi daraltılır, durgunluk ve işsizlik söz konusu ise genişletici para politikası uygulanır. Günümüzde para kavramının belirsizliği para sisteminin uygulanmasını ve sonuç alınmasını zorlaştırmaktadır. Oysa madeni para rejimlerinde para kavramı çok nettir. Bunun tarihte yaşanmış örnekleri arasında sayılan Osmanlı para sistemi; 1300-1477 arasında "akçe" denen gümüş sikkeye ve onun katlarına dayanan monometalist, 1477'den itibaren de ilk Osmanlı altın parasının (Sultani) basılmasıyla birlikte bimetalist dönemler geçirmişti.11 Bakır paranın (Mankur) tedavülde olduğu sıralarda ise (özellikle 1688-1691) trimetalizm söz konusu olmuştur.12

Osmanlı Devleti bütçenin açık verdiği dönemlerde bir finansman aracı olarak paradan yararlanmıştır. Bununla ilgili bir çok belge mevcuttur.13 Zira tahta geçen her yeni padişahın kendi adına para (sikke) bastırması gerekiyordu. Hazine bundan darp hakkı ve darp ücreti olarak bir kazanç elde ediyordu (tecdid-i sikke siyaseti).

Osmanlı para sistemi Tanzimat'a girerken biraz karmaşıktı. Nitekim II. Mahmut döneminde 36 çeşit gümüş paranın tedavül ettiğini söylemek sanırım bu karmaşıklığı daha iyi açıklar. Tanzimat'la birlikte para sistemine bir düzen verilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla önce kaime çıkarılmış ve ardından da dört sene sonra Tashih-i Ayar Fermanı'yla sikke konusu düzenlenmeğe çalışılmıştır.14

Osmanlı para sistemi içerisinde devletin itibarını sarsan en önemli gelişme kaime tedavülüdür. Çünkü kaime tedavülünün sebep olduğu en büyük ve telafisi en zor olan netice, halkın devlete olan güvenini kaybetmesidir. Devletin kaime hususunda vermiş olduğu taahhütleri yerine getirememesi ve birinci tertip uygulamaların güveni sarsması sonraki uygulamaları da etkilemiştir. Bu durumun meydana getirdiği siyasi ortamı bir kenara bıraksak bile; esas mesele sağlam bir ekonomik yapının ve piyasanın olmadığı bir ülkede söz konusu güvenin tekrar sağlanmasının son derece güç bir iş olduğudur.

Kısaca söylemek gerekirse, çağdaşı Batılı devletler oluşturdukları merkez bankaları vasıtası ile bir finansman aracı olarak paradan yararlanırken, Osmanlı Devleti, merkez bankasına sahip olmadan bir finansman aracı olarak paradan yararlanmaya çalıştığı için faydadan çok zarar görmüştür. Bu fırsattan yararlanmak isteyen yabancı finans kurumları ile yerli gayri-müslîm bankerler banka kurmak için devlet yöneticilerini ikna etmek için ellerinden gelen bütün gayretleri sarf etmekten geri durmamışlardır. Bu konuda en güzel örnek Osmanlı Bankası'nın kuruluşu için yapılan müracaat raporudur.

Osmanlı Devleti'nde on sene imtiyazlı bir banka kurmak için devlete yapılan bu müracaatta şöyle denilmektedir: "banka denilen şey, muâmelât-ı umumiyye-i ticaret ve sanayi ve ziraati teshîl ve tevsi' zımnında yapılan sarrafhâne-i umumi-i memleket olub bunun menâf'-i fevâidi hakkında her devlet lüzûmunu bilüp yapmış olmalarından büyük delîl olamaz." Buradan Osmanlı devlet adamlarının daha bankanın ne işe yaradığını dahi bilmediğini çıkarmak mümkündür. Çünkü müracaat raporu uzun uzadıya bankanın ne işe yaradığını anlatan bir girişle sunulmuştur.15

XIX. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı Devleti'nde resmi bir banka kurulamamıştı.16 Bu boşluk, yaklaşık bir asır çağdaşı Batılı devletlerden farklı olarak sarraf ve bankerler ile para vakıfları ya da mürabahacılar tarafından doldurulmuştur. Bu sebeple bankacılıktaki gecikme, Osmanlı Devleti'nin gerileme sebepleri arasında yer alması gereken en önemli hususlardan birisi olarak görülmeli. Duraklama ve gerilemeyi ortadan kaldıracak bir kredi ve finans kurumu olan bankacılık sisteminin zamanında kurulamamış olması önü alınamaz çöküşün de asıl sebepleri arasında sayılmalıdır.

I. Osmanlı Devleti'nde Bankerlik-Sarraflık

Osmanlı Devleti'nde bankerlik-sarraflık müessesesinin ortaya çıkış tarihi hakkında kesin bir bilgi olmamasına rağmen, uygulanan para sistemiyle yakından alakalı olduğu bilinmektedir. Bu sebeple tedavülde olan paraların durumu ve para sisteminin bilinmesi konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti, XIX. yüzyıla gelinceye kadar çağdaşı olan diğer devletler gibi madeni para sistemi uygulamaktaydı. Madeni para sisteminde paradan bir finansman aracı olarak yararlanma; darphanelerde kıymetli madenlerden para basmak şeklinde gerçekleşmekteydi. Bu yolla hem para arzı artırılıyor, hem de darp hakkı adı altında alınan para darphaneler için bir gelir kaynağı oluyordu. Bunun yanı sıra, tahta çıkan her padişahın eski paraları tedavülden kaldırıp kendi adına para bastırması (tecdîd-i sikke) elinde eski para olanların yeni para ile değiştirme mecburiyetinde kalmaları -onları biraz zarar ettirirken- hazineye de gelir sağlamaktaydı. Ayrıca paranın ayarında oynamaya gidilerek (tağşiş) sikkeler küçültülüyor, aradaki değer kaybını devlet bir finans yöntemi kabul ediyordu.17 Bu sistemin işleyişi, merkezden uzak olan bölgelerde paranın ticaretinden kâr elde eden aracıların devreye girmelerine büyük ölçüde imkan sağlamaktaydı.

Osmanlı yöneticilerinin ticareti; "Türk düşmanının ayağına, hatta barış halinde olduğu düşmanının ayağına mal satmaya gidecek kadar alçalmaz" olarak yorumlaması ve sürekli savaş ortamı ile ekonomik güvensizlik Osmanlı insanını hep sığınılacak manevî bir liman arama yoluna itmiştir. Bu ortam tarikatlar için en önemli yayılma alanını meydana getirmiştir. Etkin hale gelen mutasavvıfların telkinleri, dünya ile ilgili işlerden uzaklaşma anlayışını toplum hayatına hakim kılmada büyük rol oynamışlardır. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı toplum hayatının para kazanma hırsını ayıplaması ve iktisadî faaliyette ölçüsüzlüğe düşme korkusu, Türklerin iktisat dışı alanlara yönelmesine yol açmıştır. Bu da, Türkler için ticarî faaliyetleri cazip bir kazanç kapısı olmaktan çıkarmış olmalı.18

Ticaretin para kazanma hırsına sebep olan ilk alan olarak algılanması, Müslüman-Türk toplumunda ticarete karşı bir ilgisizliğe; sabır, dayanışma ve kalite isteyen zanaatın ise ön plana çıkmasına sebep olmuştur.19 Bu durum Batı'daki kapitalist dönüşümü sağlayan burjuva sınıfının Osmanlı'da ortaya çıkmasını önlemiş ve ticaretin azınlıkların eline geçmesine büyük ölçüde katkı sağlamıştır. Devletin çok güçlü olduğu zamanlarda, Osmanlı toplumunda memurluk en itibarlı meslek olarak görülmüştür. Bu da, Batı'daki tüccar sınıfı gibi yapıların oluşumunu engelleyerek merkezi yönetim dışında bir gücün ortaya çıkmasını imkansız hale getirmiştir. Oysa ki, gayri-müslîm azınlıkların uzun yıllar ticaret, iltizam, kambiyo ve ikrazat işlemleri ile uğraşmaları, bu grupların malî sistem içinde önemli bir yer işgal etmelerine yol açmıştır. Öyle ki; bunalım ve gerileme sürecinde devlet
yönetimi bu gruplara malî yönden bağımlı hale gelmiştir. Özellikle tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte, vergi toplama usullerinde iltizam sisteminin benimsenmesi sonucunda, nakdî sermayeye sahip olan bu gruplar -ki bunlar genellikle İstanbul'da yerleşik sarraf ve bankerlerdir-; vergilerin toplanması, aynî olarak toplanan vergilerin veya ticarete konu olan ürünlerin ticaret merkezlerine sevki ve köylülere faizle borç para verme işlemleri suretiyle tarım sektörü üzerinde etkili hale gelmişlerdir. Diğer yandan rüşvet vermek suretiyle aynı hakimiyeti devlet memurları üzerinde de oluşturmaya çalışmışlardır. Böylece Osmanlı Devleti'nde rüşvetin yaygınlaşması konusunda da bu sarrafların payı büyük olmuştur. Çünkü bunlar, işlerini gördürebilmek için devlet memurlarına sürekli rüşvet teklif ediyorlardı. Rüşveti önlemek için padişah, bir hatt-ı hümayûn yayınlamış ve Cazâ Kanunnamesi'nde de değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır.20

Osmanlı Devleti gücünü kaybetmeye başlayınca yüzyıllar boyu süren bu sistemin işleyişinden yararlanan binlerce gayr-i müslîm banker ve sarraf ekonomimizi sömürmüşler, bununla da yetinmeyerek zaman zaman devletin siyaset ve idaresine dahi müdahale etme cesaretini kendilerinde bulmuşlardır. Arşivlerimizdeki çalışmalar ilerledikçe bunların içyüzleri ve milletimize maliyetleri hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşılacaktır. Öyle ki; daha ilk etap çalışmalar bile faizle borç para vererek para piyasalarındaki işlemlerde uzmanlaşan sarrafların XVIII. yüzyıldaki hızlı yükselişleri ve XIX. yüzyılın ilk yarısında Galata Bankerleri olarak adlandırılan büyük sermayedarlara dönüşmelerini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, yakın tarihimizde yaşanan bu hızlı sürecin devletin malî bunalımı ve ihtiyaçları ile ilişkili olduğu gerçeği henüz yeterince ele alınamamıştır. Tarihimize Galata Bankerleri olarak geçen sermayedarlar; Yahudi, Ermeni ve Rum milletine mensup bankerler ile Doğu Akdeniz bölgesinde yerleşmiş olan Levantenlerden21 meydana gelmekteydi.22 Belgelerde adı geçen; Baltazzi, Kamondo, Koronio, Mısırlıoğlu, Ralli ve Zarifi gibi devlete borç para verecek kadar zenginleşmiş aileler hakkında maalesef ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Bütün eksikliklerine rağmen, arşivlere dayalı yapılan araştırmalar ortaya koymaktadır ki, Osmanlı Devleti'nin çöküşünü hazırlayan sebepler arasında bu bankerleri de saymamız gerekecektir. Çünkü, elde edilen belgeler adeta "gaflet, dalalet hatta hıyanet"lerle doludur. Öyle ki, bazı devlet adamlarına, vezirlere, paşalara, kadın efendilere, saraylılara ve hatta padişahlara kadar nüfuz ederek kazançlarını sağlayanlar, bazen sarayı bile parmaklarının ucunda oynatma başarısına ulaşmışlardır.

Haksız kazanç çarklarının, asırlarca işleyişini ve reayanın alın terinin üretimle alakası olmayan murabahacı sarrafların kesesine nasıl girdiğini araştırmacı-yazar Necibe Sevgen Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde yapmış olduğu çalışmalarla ortaya koymaya çalışmıştır.23 Bu çalışmanın bir devamı niteliğini taşıyan araştırma ise Haydar Kazgan tarafından yapılmıştır.24 Hiç şüphesiz Sevgen ve Kazgan'ın çalışmaları dışında başka araştırma ve eserler de yayınlanmıştır. Ancak, konu ile ilgili bu araştırmalar ilk ve müstakil çalışmalar olduğu için özellikle belirtilme ihtiyacı hissedilmiştir.

A. Osmanlı Devleti'nde Bir Finans Kurumu Olarak Bankerlik-Sarraflık

Osmanlı Devleti'nde 1847'ye kadar banka yoktu. Ancak, bankanın birtakım işlerini önceleri sarraf daha sonra banker olarak adlandırılan kişiler yürütmekteydi. Ülkede çeşitli değer ve türden para kullanıldığı için sarraflar paraları birbirleriyle değiştirmek, borç para vermek, poliçe alım satımı yapmak, devlet büyüklerinin gelirini tahsil etmek, ödemelerini yapmak gibi işlerle uğraşıyorlardı.

Vergilerin iltizam usulüyle tahsili de sarraflar için bir gelir kaynağıydı. Mültezimler, devlete verecekleri güvenceleri (teminat) genellikle bankerlerden sağlıyor, bankerler de mültezimlerin kârlarına ortak oluyorlardı. Bu tür işleri yapanlara önceleri sarraf adı verilirken, sonradan işler genişlediği için banker denilmiştir.

Arşiv kayıtları, ilk sarrafların Yahudi olduğunu ve önceleri bu müessesenin daha çok İstanbul ve Rumeli'de yaygın olduğunu, sonraları Anadolu'ya yayıldığını ortaya koymaktadır. Daha sonraları ise, Rum, Ermeni ve Levanten gibi diğer milletlere mensup kişilerin sarraflık yaptığını göstermektedir. Bunlardan, Rum sarrafların, Rum tüccarlarla ortaklık kurarak hammadde ve özellikle tarımsal ürünlerin ithalat ve ihracatına yönelmeleri, Ermenilerin, çeşitli vergilerin toplanmasında devlet sarraflığını üstlenmeleri ve Yahudi sarrafların da, saray ve çevresinin ihtiyaçlarının karşılanması işleri ile uğraşmaları aralarında adeta bir işbölümü yaptıkları kanaati uyandırmaktadır.

Galata Sarrafları ve bunların kurmuş oldukları bankerlik işletmeleri, Osmanlı malî tarihi yanında, özellikle Osmanlı toplumunun her katının ekonomik hayatını, hatta günlük hayat şartlarını dahi etkilemede büyük rol oynamıştır. Osmanlı Devleti'nde "sarraf" adını taşıyan kişiler ile ilgili bilgilere XV. yüzyıldan itibaren rastlanmaktadır. İlk kayda, 1480'den sonra rastlanması, ilk Osmanlı altın parasıyla ilgili olmalıdır.25 Çünkü Fatih, babası II. Murad'ın akçelerinin geçmesini yasaklamış, yeniden kendi adına basılmak üzere darphanelere göndermişti.26 Devrin şartları içerisinde olayı ele aldığımızda, herkesin parasını değiştirme imkanına sahip olamaması, "sarraf" denen bu zümreye ilk defa kazanç kapısını aralamıştır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi "Malîyeden Müdevver Defterleri 17892" numarada kayıtlı olan "Mültezim Zimmet Defteri" sarraflar konusunda ilk bilgi veren önemli bir kaynaktır. Defterin 886-890 (1481-1485) tarihli olması bu önemi daha da artırmaktadır. Defter özellikle darphane mukataa mültezimlerinden, iltizam bedelini ödemeyenleri nakletmektedir.27 Defter içerisindeki belgeler, Yahudi sarrafların darphane eminlerini elde ederek, yaptıkları suiistimalleri ortaya koyması bakımından da önemlidir. İlk olarak Yahudi Benyâminlerin, Avrahamların, İbrahimlerin isimleri bu belgelerde geçmektedir. Bu isimler içerisinde en dikkat çeken sarraf Benyâmin'dir. Bu sarrafın, defterdeki ifadelere göre bir kuruşu olmadığı halde 4-5 yıl içerisinde iki yüz bin akçeye sahip olduğu anlaşılmaktadır. Belgede bu servete nasıl sahip olduğuna ilişkin şu kayıt; "Benyâmin'in bir güveysi vardır. Yeniden basılan eski akçenin onikisini, Benyâmin ona alır.

Anadolu'ya giden rençberlere onbirini ona satardı. Zira, Anadolu'da öyle yerler vardır ki, bunlar beraber geçerler. Benyâmin'in güveysi, kayınbabası namına, hatırını kırmadığı için, kırk, elli bin akçe sattığını, akçeleri kâh bizzat kendisinin getirdiğini, kâh oğlu ile gönderdiğini, bu iş için nice nice sarrafları da bulunduğunu söylemektedir." ve belgenin sonunda darphane mukataasını alan Bergamalı Hâce Sinan'ın vekili ve nazırının Benyâmin olması durumu yeterince ortaya koymaktadır.28

Bu belgeleri çoğaltmak mümkündür. Ancak, konunun daha iyi anlaşılması için, bu gayr-i müslîmlerin devletin siyaset ve iktisadı üzerinde etkili olmalarında padişah analarının çoğunluğunun yabancı, mesela Rus, Leh, Macar, hatta Yahudi olmalarının büyük payı olsa gerektir. Çünkü bu valide sultanlar saray işlerinde bu insanları aracı olarak kullanmışlardır. Mesela, Kanunî ve oğlu II. Selim devirlerinde sarraflık yapan, Yasef Nassi'nin ticaret, siyaset ve entrika işlerinde ün yapmasında Yahudi olması ve II. Selim'in karısı, III. Murad'ın anası Nûr-bânû Sultan'ın da Yahudi olması gibi.29 Yahudi sarrafların daha ziyade saray ve vükela ve bazı yüksek memurların tüketim masraflarının finansmanında büyük rol oynamaları bizde bu kanaatin uyanmasına sebep olmaktadır.

B. Osmanlı Devleti'nde Galata Bankerleri

İstanbul'da faaliyet gösteren sarraflar önceleri sadece saray ve çevresiyle sınırlı tuttukları ilişkilerini, ticaret ve loncaların kredi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde genişlettiklerinde bir lonca çerçevesinde örgütlenerek, işyerlerini de Galata'ya taşıdılar. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren faaliyetlerini daha alt düzeylere indiren ve bankerlik işletmeleri kuran çoğunluğu gayr-i müslîm olan bu sarraflar Galata'da faaliyet gösterdikleri için, genellikle Galata Bankerleri olarak anılmışlardır.30

Bunlar hakkındaki bilgiler, oynadıkları çok önemli rollere rağmen hâlâ tam olarak ortaya konulamamıştır. Bu hususta bazı müstakil eserler kaleme alınmış olmasına rağmen, bugün haklarında sentezleştirilmiş bir bilgiye sahip değiliz. Bilinen bir şey varsa o da, Galata Bankerlerinin Türk ekonomisindeki rolünün Batı'daki Sanayi İnkılâbı ile başlamasıdır. Osmanlı Devleti'nin Batı'nın pazarı haline getirilmesinde de, bu bankerlerin payları büyük olmuştur. Osmanlı Devleti'ne Avrupa'nın uyguladığı merkantilist politikalar sayesinde, azınlıklardan oluşan bir finans burjuvazisi ortaya çıkmıştır. Bunlar artan kaynakları ile besledikleri kilise, okul ve yardımlaşma dernekleri ile Osmanlı Devleti üzerinde etkinlik oluşturmaya başlamışlardır. Bu etkinliğin en güçlü tarafını ise Galata Bankerleri oluşturmaktaydı.31

Sanayi İnkılâbı ile başlayan ve Yeni Emperyalizm Çağı olarak da adlandırılan bu dönemde, Batı sermayesi, ticaretin hacminin artmasına paralel olarak genişledi. Avrupa, Orta Doğu ve Afrika'da bir çok bölgeyi dolaysız bir yolla siyasî denetimi altına almayı başardı. Böyle bir ortamda Osmanlı Devleti, emperyalist yayılmanın denetimi dışında kalmayı başardı.32 Ancak, Osmanlı yönetiminin yüksek dereceli bürokratlarına Padişah ve sarayın bazı yetkilerini Tanzimat'la birlikte devretmesi33, önceleri sadece saray ve padişah ile işbirliği halinde olan bankerlerin bunlarla ilişkiye geçmelerine yol açtı. Bankerlerin Avrupa tüccarlarıyla olan işbirlikleri sayesinde temin ettikleri ürünleri pazarlamada bu vekil ve mutasarrıfları aracı olarak kullanmaları sonucu Anadolu'da ufak da olsa bir tüketim toplumu modeli oluşmaya başladı.34 Devletin ithalat ve ihracatını, liman kentlerinde kurdukları acentalar sayesinde kontrol altına almayı başaran bankerler, yüksek dereceli devlet yöneticileri sayesinde iltizam usulü ile toplanan aşar vergisinin elde edilmesiyle de Osmanlı Devleti'ni adeta malî denetimleri altına almaya başladılar.35

Osmanlı yönetimi vali atamalarında adam kayırma ve nüfuz ticaretini, kişisel beceri ve liyakatten önce almaya başlayınca; görevden alınan bir valinin yerine atama yapılmasında, açık arttırmaya varan yolsuzluklar gözlenmiştir. Onun için de açık arttırmaya giren vali adayları gerekli olan parayı bulmak için sarraflara müracaat etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu duruma yakından şahit olan bir İngiliz tüccarı: "Türkiye, adeta memleketin zararı pahasına zenginleşmiş olan birkaç paşa ve elli altmış tefeci ve sarrafın çıkarlarını sağlamak için varlığını sürdürmekteydi." diye hatıralarına yazacaktır.36

Cevdet Paşa da; "Reşid Paşa'nın def'a-i ûlâ sadaretinde âşar ve rüsumat iltizamatından dahi ol devrin müteneffiz ve müntesibleri mebaliğ-i külliye kazanırlardı. Şöyle ki mültezimînden biri bir sarraf vasıtasiyle bir sancağın ya bir kazanın iltizamını şu kadar bin kuruşa kadar kabûl edeceğini eshab-ı nüfuzdan bir zate ifade edip beyinlerinde pazarlık kesildikten sonra ol zat dahi vükelâdan mensub olduğu mahalle varıp ol iltizamın şu kadar yüz yahud bu kadar bin kese noksaniyle ihalesini rica eder ve Sadrıazâm muvafakat ettiği hâlde Maliye nazıriyle söyleşerek icra ettirir bu tariyk ile külfetsizce külliyetli akçeler kazanılırdı."37 diyerek devletin yüksek memurlarının açıkça ihale ilişkileri içinde olduğunu belirttikten sonra, bu duruma itirazların çoğalması üzerine Padişah Abdülmecid'in bu iltizam usulûnü kaldırdığını ve müzayedesiz âşar ve rüsumat satılmasını emrederek yetkililerin de büyük hediyeler almalarını yasakladığını nakletmektedir.38

Meselenin boyutunun daha iyi kavranması için Osmanlı devlet adamları üzerinde nüfuz elde etmeyi başaran bir iki sarrafın faaliyetinden birer misal ile konuyu bağlayalım. Osmanlı Devleti'nin kaderine etki eden bankerlerin başında gelen Abraham Kamondo ve padişah sarrafı unvanı ile anılan Jorj Zarifi en dikkat çeken sarraflardır.

Abraham Kamondo, Avrupa çapında bir banker olup, borç alacak meselelerinde finans kapitalinin geçerli kurallarından hiç taviz vermeyen bir tabiata sahiptir. Öteki bankerler gibi kirli işlere bulaşmamış, ancak M. Reşit Paşa gibi beş defa sadrazam olmuş bir paşanın banyo kapısına dayanarak ölümüne sebep olması manidardır.39 II. Abdülhamid'in sarrafı olarak bilinen Mösyö Zarifi ise; yıllarca devletin en mahrem konularına kadar hakim olmuş ve gerektiğinde hazinenin kontrolünü ele alacak kadar güvenilir bir bankerdir. Şöyle ki; ilk kaime Abdülaziz zamanında 1862'de tedavülden kaldırıldıktan sonra bir daha basılmamış idi. Ancak, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında bir savaşın çıkması da muhtemeldi. Savaş finansmanı için dış borç bulunamadığı için 1876 ve 1877'de yeniden kaime basıldı. Bu dönemde basılan kaimeler evvelkiler gibi uzun ömürlü olmadı. Kıymetlerinin günden güne değişmesi piyasayı zor duruma sokmaktaydı. Hazineye büyük yükler getirecek olan kaimenin piyasadan çekilmesi görüşünde olan hükümet çare arayışlarına girişti. Bulunan çare ise II. Abdülhamid'in bankeri unvanı ile anılan Jorj Zarifi'ye, bu paraları piyasadan toplatmaktı. Böylece piyasadaki kaimenin değeri korunmuş olacaktı. Bu maksat ile Zarifi ile bir gizli mukavele (mukavele-i mahremâne) yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre; Zarifi devletin ihtiyacı olan altın, gümüş ve bakır paraları verecek, buna karşılık gerek bankada ve gerekse hazinede mevcut olan kaimelerin tamamı emaneten Zarifi'ye teslim edilecekti. Kaimeler peyder pey piyasaya çıkarılacak ve satıldığında eğer Zarifi'nin zararı olur ise devlet fazladan verilen meblağ için %15 faiz ödeyecekti. Kısaca Zarifi vermiş olduğu sikkeler için %15 faiz alırken, diğer yandan da kasasında rehin olarak bırakılan kaimelerin değerinin düşmesinden etkilenmeyecekti.40 Böylece son derece risksiz ve kesin bir kazanç sahibi olmaktaydı.

Borçlandır-kazan zihniyetinde olan Galata bankerleri, Osmanlı Devleti'nin dağılmaya başladığı dönemde Marsilya'ya yerleşmişlerdir. Millî burjuvazisini oluşturamayan Osmanlı yönetiminin beceriksizliklerinden yararlanarak elde ettikleri serveti de Millî Mücadele döneminde Yunanistan'ın zaferi için harcamaktan geri durmamışlardır.41

II. Osmanlı Devleti'nde Bankacılık

Batı'da bankalar, ilk olarak XV. yüzyıl başlarında İtalya'da ortaya çıkmış42 ise de; asıl önemleri, Sanayi İnkılâbı ile birlikte Avrupa'daki gelişmiş ülkelerin iyi bir para ve bankacılık sistemine sahip olmalarıyla anlaşılmıştır. Bankanın ana fonksiyonu, borç verenlerle borç alanlar arasında bir aracı gibi hareket etmek; yani fonların, harcamalardan fazla geliri olanlardan carî harcama planları mevcut kaynaklarını aşanlara doğru akmasını sağlamaktır.43

Osmanlı Devleti'nde ise bankacılık, Galata sarraflarının faaliyetleri ile başlar. Bankalar kuruluncaya kadar devletin bütün banka ve kredi işlemleri bunlar tarafından yürütülmüştür. Öyle ki, 1844 yılında yapılan para ıslahatını yürütebilmek için bir malî kuruma ihtiyaç duyulunca, hükümetin ilk işi Galata bankerlerine müracaat etmek olmuş ve iki banker ile anlaşarak ilk bankayı kurmuşlardır.44 Ancak, Tanzimat dönemi kurumlarından birisi olarak karşımıza çıkan bankacılık, yeterince ele alınıp değerlendirilebilmiş değildir. Onun için de devletin iktisadî hayatta oynadığı rol, altyapılar, para-banka politikaları, dış ticaret ve tarım, sanayileşme politikaları ve hatta Tanzimat'ın ana felsefesi kapsamındaki liberal ekonominin gerçekleşmesi konularındaki bilgilerin pek azı bilinmektedir.45 Bu sebeple, bankacılık sisteminin oluşumu ve işleyişi hakkındaki bilgi ve belgelerin irdelenmesi Osmanlı Devleti'nin çöküş sebeplerine ışık tutacağı kanaatini bu konuda araştırma yapan ilim adamlarında uyandırmakla kalmıyor; çöküş sebepleri arasına bankacılıktaki gecikmenin eklenmesi gerektiği fikrini kuvvetlendiriyor. Çünkü Sanayi İnkılâbı ile Batı, finans sorununu banka aracılığı ile hallederken, çağdaşı olan Osmanlı Devleti ise banker ve sarraflardan istifade etmekteydi.46 Bu durum ise finansın maliyetini arttırdığından, Osmanlı sanayii çağdaşı Batılı sanayilere yaklaşamamıştır bile. Bu durumdan en kârlı çıkan kesim hiç kuşkusuz Galata'da yerleşmiş olan sarraf ve bankerler olmuştur.

A. Osmanlı-Batı Sermaye Çevreleri İlişkilerinde Galata Bankerlerinin Rolü

Galata'da toplanmış olan bankerler ve sarraflar, Saray ve çevresinin yanı sıra XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilişkilerini daha geniş tabanlara yaymaya başlamış oldukları daha önce zikredilmişti. Batı sermaye çevreleriyle ilişkileri sağlam olan bu bankerler, devletin maliyesini denetimleri altına alacak gelişmeleri de sergilemekten geri kalmadılar.47

Öyle ki, kaime ve tahviller üzerinde spekülâsyonlar yaratarak, bir yandan devleti, öte yandan da halkı büyük zararlara uğratarak servetlerine servet katmışlardır.48 Oynadıkları oyunlar bunlara havadan o kadar büyük paralar kazandırmış olmalı ki; Sarraflar 1842'de "Anadolu ve Rumeli Kumpanyaları" adıyla bir teşkilât kurmuş ve devlet gelirlerini toplamayı üstlenmiştir.
Bankerlikle uğraşanların genellikle Rum, Ermeni ve Yahudiler olduğu daha önce belirtilmişti. Bunların kârı devletin malî sıkıntısı büyüdükçe artmış ve Osmanlı hükümeti, Galata Bankerlerinden sık sık ve gittikçe daha ağır şartlarla borç para alır duruma gelmiştir. Bu bakımdan zor durumlarla karşılaşan sadrazam, hazineye müsait şartlarda kredi bulmak için İngiliz ve Fransız millî bankaları ayarında bir kredi kurumu kurmayı düşünmekteydi.49

A. Osmanlı Devleti'nde Banka Kurma Girişimleri ve İstanbul Bankası

Tanzimat döneminden sonra yapılan en önemli değişiklik para ve kredi alanının teşkilâtlanması ve bankerlerden bankalara geçişin sağlanmış olmasıdır. Bu teşkilâtlanmayı, hem Osmanlı sistemindeki değişiklikler, hem de, dünya kapitalizminin gelişmesi, mecburi hale getirmekteydi. Öyle ki; savaşlar ve siyasî olaylar sonucunda devlet, l840'larda büyük bir malî sıkıntı içine düşmüş, ilk kağıt parayı 1840'da çıkarmıştır.50 Bunun üzerine hükümet bir anlaşma ile kambiyo istikrarını koruma görevini, yıllık 2 milyon kuruş ödemek şartıyla Baltazzi ve Alleon adında iki Galata bankerine vermiştir.

Manolaki Baltazzi Osmanlı malî tarihinde yarım asırdan fazla büyük rol oynamış bir bankerdir. Osmanlı Devleti tebaası olmadığı halde mesken sahibi olması,51 onun bu rolünün boyutunu ortaya koymaktadır. Diğer banker ise, Fransız İhtilali'nde soylu sınıfa mensup olduğu için İstanbul'a kaçan ve yerleşen zengin bir banker ailesine mensup J. Alleon idi.
1849 yılında anlaşma yenilenirken bu iki sarraf aynı görevi yapmak üzere "İstanbul Bankası"nı kurma yetkisini almıştır. Böylece Osmanlı Devleti'nde ilk banka kurulmuştur.

Malî sıkıntı içinde olan hükümet bankadan 180 milyon kuruş borç almış, bankanın sermayesi olmadığından bu para yabancı ülkeler üzerine çekilen poliçelerle sağlanmıştır. Kağıt paranın değeri sürekli düştüğünden, kambiyo düzeni sağlanamamış, hükümet bankaya olan borçlarını ödeyememiş, bunun üzerine banka başka alanlarda kâr sağlamaya çalışmış ve 1852-1853 yıllarında iflas etmiştir. Osmanlı hazinesi de bu bankanın zararını üstlenmiştir.52

B. Osmanlı Devleti'nde Bir Devlet Bankası Kurma İhtiyacı ve Osmanlı Bankası

İstanbul Bankası'nın problemli bir şekilde kapanması üzerine hükümet, hem bu bankadan kendi üzerine düşen borçlardan kurtulmak hem de, yeni bir banka kurmak için birtakım çareler aramıştır. Bu arayışlardan birisi; Osmanlı Bankası adıyla bir devlet bankası kurma girişimidir. Daha İstanbul Bankası kapanmadan başlayan bu girişim, tatbiki mümkün olmayan bir proje olarak kalmıştır. Bu dönemde gündeme gelen diğer bir çare ise, dış piyasalardan uzun vadeli ve düşük faizli borç para bulma arayışıdır. Bu açıdan 1852 yılı Osmanlı Devleti için bir dönüm noktasıdır. Bu tarihle birlikte Osmanlı Devleti Avrupa malî piyasalarından borç bulma yollarını arayarak ve yabancıların banka kurma teklifleri ile sık sık karşı karşıya kalmıştır. Bu durum değişikliği, 1852 yılından itibaren Osmanlı finans piyasalarındaki gelişmelerin uluslararası malî piyasalarla birlikte değerlendirilme ihtiyacını ortaya koymuştur. Batı sermayesinin dünyanın keşfedilen bütün bölgelerine yayıldığı XIX. yüzyıl, bilindiği gibi piyasa aktörlerinin kıyasıya bir rekabet savaşına giriştiği yüzyıldır. Bu dönemde Osmanlı Devleti gibi malî yönden Batı sermayesine bağımlı olan ülkeler sıkıntılarla dolu bir süreç yaşadılar. Şimdi burada söz konusu bu süreci irdelemeye çalışacağız.

Dış ticaret işlemlerinin kolaylıkla yürütülmesi amacıyla kambiyo istikrarı işine girişen Osmanlı hükümeti, kısa süre içerisinde ummadığı bir sonuçla karşılaşınca; 1843 yılından itibaren uygulamayı sürdürmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu probleme ek olarak kaime tedavülünün meydana getirdiği karışıklık ve ayarı bozuk madeni paraların kullanışının bir türlü önünün alınamaması, İstanbul Bankası'nın fonksiyonlarının ötesinde görevler üslenecek yeni oluşumlara gidilmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Kambiyo istikrarını sağlamak ve para piyasasında meydana gelen karışıklığı önlemek amacıyla hükümet tarafından üretilen veya hükümete bu amaca yönelik sunulan projeler görüyoruz. Söz konusu projelerin içeriğine bakıldığında ise, ilk defa kambiyo istikrarının sağlanmasının ötesinde modern anlamda bir bankacılık (merkez bankacılığı dahil) fikrinin ortaya çıktığı görülür.

Para piyasasında oluşan problemleri önlemek amacına yönelik üretilen ilk proje İstanbul Bankası'nın kapanmasından bir yıl önceye rastlar. 1851 yılında bankacılık üzerine kaleme alınan ve hükümete sunulan raporda "banka denilen şey mu'amele-i umumiyye-i ticaret ve sanayi' ve ziraati teshil ve tevsi zımnında yapılan sarrafhane-i umumi-i memleket" şeklinde bir tanımlama yapılarak bankanın devlete sağlayacağı faydalar uzun uzun anlatılmış ve kurulacak bankanın devlete sağlayacağı faydanın en büyük delili olarak da Avrupa'da bütün devletlerin banka kurmuş olmaları örnek gösterilmiştir.

Halk nazarında nakit paranın muteber sayılmasına rağmen, ticaretin devamını sağlayan hususun i'tibar (kredi) işlemleri olduğu, her şeyin nakit para ile yapılması durumunda ticarî hayatın yürümeyeceği vurgulanmıştır. Bankaların ise kurucularının itibarı sayesinde ticaret yapanlara emniyet sağladığı ve kendi itibarıyla büyük ticarî işlemleri idare edebildiği ifade edilerek devlet ve millet için her yerde bir banka kurulmasının gerekli olduğu fikri işlenmiştir. Ayrıca bankaların, ticarî hayatta sağladıkları güven yanında ziraat için gerekli sermayeyi halkın hizmetine kolaylıkla sunabileceği belirtilmiştir. Bu suretle bankaların hem halk, hem de devlet için büyük faydalar yaratacağı, ticaretle uğraşanlar için emniyet sağlayan bir bankaya nasıl ihtiyaç duyuluyor ise devlet ve millet için de böyle bir bankaya ihtiyaç olduğu dile getirilmiştir.53

Adıgeçen projede ilk olarak, kurulacak banka vasıtasıyla ticaret ve tarım kesiminin ihtiyaç duyduğu sermayenin daha kolay karşılanması yoluyla bu sektörlerin gelişmesi temin edilecek ve böylece vergi gelirlerinde artış sağlanmış olacaktır. İkinci olarak, kurulacak banka aracılığıyla para piyasasında oluşan istikrarsızlık ve buna bağlı olarak ticarî hayatta meydana gelen olumsuzluklar ortadan kaldırılabilecektir. Burada piyasada dolaşan mağşuş paralar nedeniyle ticarî işlemlerin düzgün bir şekilde yürüyemediği, bunların bir türlü ortadan kaldırılamaması nedeniyle para piyasasının istikrara kavuşturulamadığı, bu durumun ise kambiyo problemlerine yol açarak devlete malî külfet yüklediği zikredilmiştir. Bu problemlerin banka kurmak suretiyle ortadan kaldırılabileceği ve kambiyo fiyatlarının normal düzeye indirilerek devlet hazinesine katkı sağlanabileceği ifade edilmiştir. Üçüncü olarak, hükümet olağanüstü masrafların çıkması ve gelirlerinin masraflarını karşılamaya yetmediği durumlarda bankadan borçlanabilecektir. Bu suretle evrak-ı nakdîye (kaime) basımı suretiyle borçlanmanın önüne geçilebilecek ve bol miktarda kaimenin piyasada yarattığı istikrarsızlık önlenebilecektir. Yeni kurulacak bankaya kendi evrakını (banknot) çıkarma izninin verilmesiyle ve bunun karşılığını banka sermayesinin oluşturmasıyla bu paralar piyasada güvenle tedavül edecektir. Bankanın ise kendi parası karşılığında piyasadan kaimeleri toplamasıyla devlet, başkalarına olan borcundan kurtularak sadece bu bankaya karşı borçlu olacaktır. Kaimelere daha düşük faiz verilmesi sonucunda ise devletin borçlanma maliyetleri aşağı çekilebilecektir. Dördüncü olarak, bankanın tarımla uğraşanlara sağlayacağı düşük faizli kredilerle bunların murabahacıların elinde esir olmaları önlenecek ve tarım sektörü bu suretle büyük bir felaketten kurtarılacaktır.

Söz konusu çalışmada, devlet ve millet için sayılan faydalarından dolayı bir devlet bankasının sermayesinin temin edilerek bir an önce kurulması gerektiği belirtilmiştir. Bankanın sağlayacağı faydalar açık olarak görülmekle birlikte esas problem bankaya konulması düşünülen 100 milyon kuruşun teminidir. Bu konuyla ilgili olarak da çalışmada bazı öneriler yapılmıştır.54

Banka kurulması konusunda yapılan çalışmalar sonucu ortaya konulan tespitler ve öneriler 1851 yılı Mayıs ayının ilk haftasında toplanan Meclis-i Mahsus'da görüşülmüş, görüşmeler sonucunda hazırlanan nizamname ve layihada önerildiği şekliyle, beher hissesi mecidiye altını hesabıyla 10.000 kuruş olmak üzere on bin hisseli, toplam sermayesi 100 milyon kuruş olmak üzere on sene imtiyazlı "Osmanlı Bankası" adıyla bir banka kurulmasına karar verilmiştir.55 Bütün bu gelişmelere rağmen faaliyete geçirilmesi düşünülen Osmanlı Bankası hükümetin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle proje aşamasında kalmış, hayata geçirilememiştir.

Hükümetin esas olarak İstanbul Bankası ortakları ile yeniden kurmayı düşündüğü bu proje yanında Galata bankerleri ve yabancı girişimciler tarafından sunulan başka banka kurma projeleri de bulunmaktaydı. Bu projeler arasında dikkat çeken girişimlerden diğer birisi ise Fransız banker Trouve-Chauvel'in önderliğinde sunulan projedir.56 Bu proje ile ilgili olarak The London Times gazetesinin 6 Nisan 1853 tarihli sayısında geniş bir bilgi bulunmaktadır. Gazete; "İstanbul, 21 Mart, İstanbul Bankası'nın israf ve talanla dolu kısa ve neşeli hayatı trajik bir şekilde sonuçlandı. Bu bankayı şimdi diğerleri takip edecek.

Birkaç Roman Katolik Ermeni tüccar ve sarraf hisseli bir banka kurulması ve gerek kendi namlarına gerekse bahsettikleri bankanın hesabına Avrupa ve İngiltere'den kredi temini için bir plan sundular. Plan şu anda İstanbul'da bulunan bir Fransız tarafından sunuldu ki kendisinin gerekli paranın temini hususunda İngiltere'deki bazı bankerler tarafından yetkilendirildiği söylense de bazı kişiler bu şahsın ferman alınır alınmaz İngiltere ve Fransa'dan para teminine girişeceklerini beyan ediyorlar. Sunulan planda Ermeniler İngiltere ve Fransa'da faaliyet gösteren tüccarlarla işbirliği içinde bulunmakta, bunlardan bir tanesi Ermeni şirketin müdürünün kayınpederi, bir diğeri ise benzer şekilde grupla yakından ilişkili. Plan bir aydır Meclis'in önünde, fakat ulemadan ve nüfuzu olan kişilerin muhalefeti ile karşılaştı..."57 şeklinde devam eden haberinde konuyu en ince ayrıntılarına kadar vermektedir.

Osmanlı para piyasasındaki karışıklığın önüne geçmek amacıyla hükümete sunulan bu proje de, diğer girişimler gibi sadece proje aşamasında kalmıştır. Kırım Savaşı'nın araya girmesi sebebiyle gündemden düşen Trouve-Chauvel Projesi savaş sonrasında tekrar gündeme getirilmiş ise de bir sonuç alınamamıştır. Her iki proje de; Osmanlı Devleti'nde para piyasalarını istikrara kavuşturacak bir merkez bankasının yokluğunun şiddetle hissedildiğini ortaya koymaktadır. Daha önemlisi, Hükümet de meselenin farkında görünüyor ve gündeme gelen her banka kurma projesinde öncelikli olarak merkez bankasını ortaya çıkarıyor. Böylece Osmanlı Devleti'nde, para piyasasına yön verecek bir merkez bankası kurulmasının gerekli olduğu düşüncesi yerleşmiştir.

Bu düşünce, 1856 Hattı Hümayûn'una; "Hükümet kambiyo istikrarını sağlayacak ve maliye işlerini güvenle yürütecek, maliyeye güveni sağlayacak banka benzeri kuruluşlar oluşturmak kararındadır" şeklinde yansımıştır.58 Osmanlı Devleti'ni bu kararı almaya iten asıl sebep; Kırım Savaşı'ndan sonra, para ve maliye işlerinin daha da bozulmuş olması ve yeni bir bankanın kurulmasına ihtiyacın kaçınılmazlığıdır. Ancak, devletin banka kuracak ve banknot ihraç edecek malî gücü olmadığı için de, uygun olan çözüm dış sermayeli-hazinenin ihtiyacını karşılayacak-güçlü bir finans kaynağı bulmaktır.59

Osmanlı hükümetinin ihtiyacı olan bankayı kuracak sermaye ise, üç kaynaktan sağlanabilirdi. Birinci kaynak, Galata bankerlerinden büyük sermayeye sahip olanlar, ikincisi, yabancı sermaye, üçüncüsü ise, devletin yeni kurallar koyarak bankalara sağlamış olduğu imkanlar.60 Bilindiği gibi; Osmanlı Devleti'nde banka kuracak sermaye birikimi olmadığı için dış kaynaklı bir banka kurulması zaruri olmuştur. Bunun için de en uygunu İngiltere'den yapılan iki borçlanmaya ve ilk demiryolu hattının yapılmasına aracılık eden İngiliz sermaye grubuna "Bank-ı Osmanî" adıyla yeni bir banka kurma izninin verilmesidir. 500 bin sterlin sermaye ile kurulan Bank-ı Osmanî "Mires" borçlanmasının ve hileli işlemlerin yarattığı 1860 bunalımı nedeniyle fazla çalışamamış ve 1863'de Bank-ı Osmani-i Şahane kurulduğunda sermayedarlar bu bankaya ortak olmuştur. Hiç şüphesiz, Abdülmecid döneminin sonlarında meydana gelen Mires Kredisi'nin başarısız sonuçlanmasında, Batı finans çevreleri ile onların yerli işbirlikçileri olan Galata bankerlerinin parmağı vardır. Çünkü, bu kredi ile piyasadaki kağıt paraların (kaimelerin) karşılığı ödenecek ve yeniden kağıt para (kaime) basmak mümkün olacaktı. Kağıt para denemelerinin başarılı olması, Osmanlı hükümetinin kendisine faizsiz kredi bulması anlamını ifade ettiği için, iç ve dış sermaye sahiplerini telaşlandırmıştır. Yani hükümetin başarısından korkan finans kapitali gerek içeriden (Galata) gerekse dışarıdan kağıt para ihracının başarısızlığı için çalışmışlardır. Eğer bunu başaramaz iseler istedikleri faiz oranı ile borç verebilecekleri bir yağlı kapıdan mahrum kalacaklardı.61 Galata hanları bir yana, bütün Beyoğlu ve İstanbul yakası esnafı dahi, kaime spekülasyonuna koyulmuşlardı. Bunun sonunda kaybedenler, kuşkusuz hükümet ile birkaç İslâm-Türk devlet memuru ve yine İslâm-Türk esnafı olmuştur.

Böylece, Devlet bütçesinin sürekli açık vermesi, giderlerin sürekliliğine karşılık tarıma dayalı gelirlerin belli dönemlerde tahsil edilebilmesi sebebiyle dönemsel açıkların büyümesi, kambiyo düzeninin bozulması ve devletin malî saygınlığının zayıflaması Osmanlı Devleti'nin hazinesinin tam takır olmasına yetmiştir. Bundan ötürü devlet yine Galata bankerleri ve Batı finans çevrelerine muhtaç hale gelmiştir. Adeta Paul Leroy Beaulieu'nun; "Her Devlet Bankasının kuruluşunun menşei hazinenin müzâyakasıdır." Sözüne haklılık kazandıracak bir şekilde, "Bank-ı Osmani-i Şahane", Fransız sermayedarlarının da katılmasıyla, önemli imtiyazlar alarak 4 Şubat 1863 tarihli fermanla kurulmuştur.62 Hazine görevleriyle "Banknot İhracı" yetkisini de kapsayacak şekilde bankaya verilen imtiyazlar ise şöyle özetlenebilir:

Banka, Devlet bütçesini denetlemeye varacak ölçüde geniş yetkilerle donatılmıştı. Banka, yönetim kurulu üyelerinden birini bütçe komisyonuna göndermek hakkına sahipti. Devlet, bütçenin ayrıntılı bir örneğini her yıl bankaya vermek, gerek ülke içindeki gerekse ülke dışındaki bütün ödemelerini hiçbir banka kullanmadan Osmanlı Bankası aracılığıyla yaptırmak zorundaydı. Ayrıca, zorunlu ve olağanüstü durumlar dışında hükümet, Osmanlı Bankası'na verilen bütçede kayıtlı ödenekleri hiçbir biçimde geçemeyecekti.63

Hükümetin senyöraj hakkını elinden almak için Batı finans patronları tarafından kurdurulan Osmanlı Bankası, ayağının tozuyla konsolidlerin bir kısmını ve piyasadaki beşlik gümüş paraları, tedavülden kaldırmak için gerekli olan krediyi Fransa'nın ünlü bankası Credit Mobilier ile birlikte sağlamayı garantiliyordu. Adına 1863 Kredisi denilebilecek bu kredi, aslında Osmanlı Devleti'nin senyöraj hakkını ele geçirmekten başka bir şey değildi. Kaimeler tamamen kalkmıştı, şimdi de bozuk pa ra hakkını kontrol altına alacaklardı. Kaimelerin de yerini Osmanlı Bankası banknotları alacaktı. Aslında bu banknotların Osmanlı adını taşıması göstermelikti. Fakat ne yazık ki, 1946'ya kadar tedavülde kalacak ve %20 ile %25 ankes karşılığı çıkarılan bu banknotlar sayesinde kazandığı paraları, bu banka aslında Osmanlı hükümeti ile hiç olmasa bölüşmesi gerekirken, zırnık bile koklatmadığı gibi, hükümetin kasadarlığını yapıyorum diye hükümet adına yaptığı her türlü tahsilat ve tediyattan harç ve komisyon bile almıştır.64

1863 sözleşmesinden sonra bu banka Osmanlı Devleti'nde büyük bir saygınlık kazanmış, devlet borçlanmalarının bütününe yakın bir kısmı bu banka aracılığı ile yapılmıştır.

Osmanlı Bankası Rüsum-i Sitte, Düyun-ı Umumîye ve Reji İdareleri ile Ereğli Maden Kömürü, Terkos, Liman ve Gaz Şirketlerinin kurulmasında önemli rol oynamıştır. Banka ayrıca demiryolu yapımlarında yabancı şirketlere verilen kilometre garantilerinin Osmanlı hükümetince kabulünü sağlamıştır.
1863'deki sözleşmede bankanın ayrıcalık süresi 30 yıl iken 1875'de 20, 1895'de 12 yıl eklenmiş ve 1925 yılına kadar uzatılmıştır.

İtibarî sermayesi 1863'de 2.700.000 sterlin iken 1875 sözleşmesiyle 10 milyon sterline çıkarılmıştır. Ödenmiş sermayesi ise 5 milyon sterlindir.

Osmanlı Devleti'nin 1874 yılından beri Merkez Bankası görevini üstlenen banka, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar bir numaralı resmi devlet bankası olma kimliğini sürdürmüş ve bu görevini 1933 yılında, 11 Haziran 1930 tarihinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyet, Merkez Bankası'na devretmiştir. Banka bu tarihten itibaren özel ticarî banka olarak faaliyetlerine devam etmektedir.65

C. Spekülasyon Amaçlı Kurulan Bankalar ve Diğerleri

1860 yılında Galata bankerlerinden bir grup Malî Birlik (Union Financiere)'i, diğer bir grup ise, Mires'le birlikte Türkiye Bankasını kurmuştur. Ancak, bu kuruluşlar önemli bir çalışma göstermeden kapanmıştır.

1863-1875 yılları arasında bazı yabancı kuruluşlar ve Galata bankerleri gruplar halinde bir takım bankalar kurmuş, hazineye avanslar vermiş ve borçlanmalara katılmıştır.

Spekülasyon amacıyla kurulan bu bankalar, Avrupa'da görülen 1873 bunalımı, 1875'de Osmanlı Devleti'ni durdurması, Düyun-ı Umumîye'nin kurulması ve Rus savaşının yarattığı şartlar dolayısıyla kapanmak durumunda kalmışlar, Osmanlı ekonomisinde olumlu hiçbir iz bırakmamışlardır. Bu gelişme, kısmen yerli, kısmen yabancı sermayelerle malî kuruluşlar oluşturulduğunu, bu kuruluşların devleti sürekli borçlanmaya özendirdiğini, bazı hallerde de zorladığını ortaya koymaktadır.66

"Şark Şömendüferleri Bankası" Zurich'de birkaç bankanın katılmasıyla ve 35.000.000 İsviçre Franklık bir sermayeyle kurulmuştur. Amacı Baron Hirsch tarafından Viyana'da kurulan (1878) Şark Demiryolları Şirketi'ni Alman kontrolü altına almaktı. Bu amaçla Alman Bankaları Osmanlı Devleti'nde birer şube açarak nüfuz bölgeleri oluşturmaya çalışmışlardır.67 Banka bunda başarılı olmuşlar, Şark Demiryolu'yla birlikte, Anadolu-Bağdat Demiryolu, Haydarpaşa Rıhtımı ve Adana Tarsus-Mersin Demiryollarının denetimini elde etmişlerdir.

Nitekim Deutsche Bank'ın İstanbul'da şube açmasının asıl sebebi; devletten alacağı olanların alacağını tahsil etmek olmasına karşın banka, demiryolu, petrol, deniz taşımacılığı gibi şirketlere ortak olarak Almanya ekonomik örgütlenmesi ile Osmanlı Devleti'ni tanıştırmış oluyordu. Sermayeyi yatırım ve üretime yönlendiren Alman Bankaları aslında ihtiyaçları olan tahıl, sebze ve petrolü Anadolu ile Mezopotamya'yı koloni haline getirerek elde etmek istiyorlardı.68 Her ne kadar koloni oluşturma amacında olsa da destek alımları ve ulaştırma politikası ile Osmanlı sanayiinin gelişmesine katkıda bulunan Alman Bankaları Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra büyük bir zararla tasfiye edilmiştir.

1891 yılında Midillili bir tüccarla İstanbullu bir banker Midilli Bankası'nı kurmuşlardı. Banka, Koço kumpanyasına ait gemilerle Zonguldak Kömür Madenlerini devralmış, Midilli'de Atina'da ve ülkenin çeşitli limanlarında şubeler açmıştı. Gemilerle kömür ocaklarının işletilmesine sermayesinin büyük bir bölümünü bağlayan bu banka 1902 ve 1903 yıllarında zarar etmeye başlamış, sonraki yıllarda tasfiye edilmiştir. Üretime yönelmiş ender bankalardan biri olmuştur.

Fransız ve Avusturya bankalarının katılmasıyla Selanikli Yahudiler ve İtalyan uyruklu bazı kişilerce 1888'de Selanik Bankası kurulmuştur. Sonradan diğer Avrupalı bankalar Selanik Bankası'nı devralmıştır.

Türkiye Ticaret ve Sanayi Bankası 1910 yılında Türkler ve Levantenler tarafından kurulmuş 550.000 lira sermayeli bir şirkettir. Bankacılık işleri yanında hükümete borç verme ve hükümet adına bütün vergileri tahsil etme işleriyle uğraşan bu banka, 1914 yılında çalışmalarını sona erdirmiştir.
1910 yılında 100 bin lira sermaye ile kurulan Osmanlı Ticaret Bankası savaş içinde çalışmalarına son vermiştir.

Bunların dışında Avrupa ülkelerinde kurulan bankalardan bir çoğunun Osmanlı Devleti sınırları içindeki yerlerde şube açtıklarını belirtmek gerekir. Bunlar genellikle nüfuz bölgelerine yönelmişler ve o bölgelerde etkinliklerini sürdürmüşlerdir.

Yabancı bankalar ve şubeler genellikle iki amaç için kurulmuşlardır. Ekonomik amaç: Osmanlı Devleti'nin yabancılara verdiği demiryolu, maden ve diğer ekonomik ve malî ayrıcalıklardan yararlanmak ve Osmanlı ekonomisini denetim altına alma isteğidir. Siyasal amaç: parçalanmasına kesin gözüyle bakılan Osmanlı Devleti'nin ilgilendikleri bir bölümünü denetim altına almaktır. Yabancı bankalar genel anlamda bu amaçlarını gerçekleştirmişlerdir.

B. Osmanlı Devleti ve Millî Bankacılık

II. Meşrutiyet dönemi iktisadî hayatında millî nitelikte dönüşümlerin oluştuğu bir diğer alan bankacılıktı. İttihatçılar kredi kurumlarının ülke ekonomisinde oynadıkları rolü görmüş, özellikle yabancı sermayenin etkin olduğu bu kesimin denetlenmesi gereğine inanmışlardı. Bu dönemde ittihatçıları millî bankacılığa yönelten sebep, devlet bankası görevini üstlenmiş olan Osmanlı Bankası'nın üzerine almış olduğu sorumluluğu yerine getirmemesidir. Banka görevini yapmak şöyle dursun, özellikle harp yılları şartlarından istifade ederek kendine çıkar sağlamaya çalışmıştı. Bu tutum İttihat ve Terakki'yi bankacılıkta yeni çözümler aramaya yöneltmiştir.69

Şöyle ki; büyük imtiyazlar verilerek 1863'de kurdurulan Bank-ı Osmani-i Şahane, bir Devlet Bankası olarak her türlü resim ve harçlardan muaf tutulmuştu. Bu özelliği ile dikkat çeken bankanın Osmanlı Devleti'nin ihtiyacı olan resmî Merkez Bankası niteliğini taşıdığını söylememiz pek mümkün olmayacaktır. Çünkü, banknot ihracı imtiyazını tekelinde bulundurmasına rağmen hazinenin ihtiyaç duyduğu hallerde banknot basmamış70 ve kısa dönemli borçlanmalara da gitmeyerek devletin kazancını değil de ortaklarının kârını ön planda tutmuştur. Banka sadece bir devlet bankasından beklenen devletin hazinedarlığı görevini büyük ölçüde yerine getirmiştir. Bu uygulamasına rağmen Osmanlı Bankası, Düyûn-ı Umumiye idaresi ile birlikte, son dönem Osmanlı ekonomisinin temel kurumlarından birisidir. Millî bankacılık anlayışını ise Osmanlı yönetimi Ancak, II. Meşrutiyet sonrası gelişmeler sonucu benimseyebilmiştir.71

Bu anlayışın benimsenmesinde hiç şüphesiz 1913'de iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi'nin büyük payı olmuştur. Çünkü İttihatçılar, ayrılıkçı hareketlerin organize olduğu bir dönemde "devlet nasıl kurtarılır" sorusuna 1908'de Meşrutiyet ilân ederek "merkezî yönetimin güçlendirilmesi" görüşü ile cevap vermiş olmalarına rağmen; ekonomide serbestçi ekole yakın durup şahsî teşebbüsü desteklemişlerdir. Ülkedeki yabancı sermayenin etkinliğinin azaltılması için de, Türk girişimcilerin devlet eliyle güçlendirilmesini ve de zenginleştirilmesini temel amaç addetmişlerdir.72 Diğer bir ifade tarzı ile Türk sermayedarlar ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. İttihatçıların açmış oldukları bu çığır daha sonra devletin bir merkez bankasına sahip olması görüşünü ortaya çıkarmıştır. Bir devlet bankası olan Osmanlı Bankası'nın yabancı sermayeli olması, savaş yıllarında millî sermayeye dayalı bir bankaya olan ihtiyacı Osmanlı yönetimine acı bir tecrübe ile öğretmiştir. Çünkü, 1908 yılına kadar

İstanbul Emniyet Sandığı ile Ziraat Bankası dışında millî bir banka kurulamamış, bankacılık işlerine yabancılar egemen olmuştur. 1908 yılından sonra ise, birçok küçük millî banka kurulmuştur.73 Ancak, millî nitelik taşıyan devlet bankası kurma teşebbüsleri 1914'te başlamış, önce Evkaf, sonra Osmanlı İtibar-ı Millî bankaları kurulmuştur. İktisadî gücü giderek artan Anadolu tüccarı ise 1909'dan itibaren çeşitli şehirlerde yerel bankalar ve kredi kooperatifleri kurmuşlardır.74

Bu bankalar arasında önce Tuna vilâyetinde Mithat Paşa tarafından kurulan ve sonradan ülkenin diğer yerlerinde de açılan Menâfi Sandıkları 1888'de bir araya getirilmiş ve merkezi İstanbul olmak üzere Ziraat Bankası kurulmuştur. İstanbul Emniyet Sandığı da yine Mithat Paşa tarafından 1868'de kurulmuştu. Bu iki bankanın yanı sıra İttihatçıların çok önem vererek kurdukları Osmanlı İtibar-i Millî Bankası kurulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan millî banka pek azdır. Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası'nı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu'da kurulan küçük bankaları dikkate almaz isek geriye millî banka olarak sadece Ziraat Bankası ile İstanbul Emniyet Sandığı kalır. Yeni Türk devletinin kuruluşuna kadar, Ziraat, Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası ve İstanbul Emniyet Sandığı dışında önemli bir millî banka kurulamamış, kıyı şehirlerdeki ticaret merkezlerinde, siyasî ve ekonomik amaçlı yabancı bankalar egemen olmuşlardır. Onun için, Osmanlı Devleti'nin çöküşünde yabancı bankaların önemli rollerinin olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek. Çünkü bu bankalar üretime ve ülke çıkarlarına yönelik bankacılık anlayışından çok kendi çıkar çevrelerinin kârlarını düşünmüşlerdir. Buna karşı Anadolu'da kurulan millî bankalar, sermayelerinin az olmasına rağmen, üretime ve ülke çıkarlarına yönelik bankacılık anlayışını II. Meşrutiyet'ten sonra geliştirmeye başlatmışlardır.75 Yüzyıllar boyu İstanbul ve İzmir gibi ticaret merkezlerinde kurulan yabancı bankaların sermaye birikimini kendilerine mal eden gayr-i Türk sermaye sahipleri -ki bunlar ya ecnebi ya da, azınlık kesimden oluşan banker ve sarraflardır- Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücâdele sırasında bu sermayeleri yurt dışına çıkarmışlardır.76 Anadolu'da kalan sermaye ise kurulan milli bankalardır. Bu bankalar aynı zamanda Anadolu'da doğmakta olan orta sınıfın İttihat ve Terakki ile olan organik bağının da somut bir göstergesidir. Çünkü İttihatçıların benimsediği milliyetçilik anlayışı ile millî bankalara öncülük edilmiştir. Bununla da yetinmeyen İttihatçılar üyelerini bankacılığa özendirilmiş, kuruluşları sırasında gerek maddî, gerekse manevî her türlü kolaylığı sağlayarak para ve kredi sistemini millileştirmeyi amaçlamıştır.77

İttihat ve Terakki'nin bu gayretleri sonunda kurulan millî bankalar sayesinde Müslüman eşraf ve çiftçi yabancı ve gayr-i müslîm tüccar karşısında pazarlık gücü kazanmış, eskiden yok pahasına simsara, tefeciye ya da murabahacıya kaptırdığı malını değerinde satabilme şansına kavuşmuştur. Böylece, o güne kadar yabancıların ve azınlıkların mesleği olarak görülen bankacılık, bankerlik ve sarraflık giderek Müslüman-Türk eşrafının eline geçmeğe başlamıştır. Ancak, bu bankaların yabancı bankalara göre ne derece küçük ve güçsüz oldukları sermaye miktarlarından anlaşılmaktadır.

Sonuç

İnsanlık alemini ilgilendiren her köklü değişim beraberinde; yeni bir dünya, yeni bir ekonomi anlayışını da getirmiştir. İlkel toplumdan yerleşik topluma dönüşümü sağlayan ziraat inkılâbı aynî ekonomi modeli ile İlkçağ medeniyetlerinin ortaya çıkmasında itici güç olurken; mübadele araçlarının gelişmesi ve değerli madenlerden yararlanma (madeni para) Ortaçağ medeniyetlerinin oluşumuna büyük katkı sağlamıştır. Yeni ve Yakınçağ'ın en önemli itici gücü ise, itibarî nakdî/paralı ekonomiler olmuştur. Dünya toplumlarından bu değişimlere hazırlıklı olanlar ya da, değişime ayak uyduranlar kendi medeniyetlerini oluşturmuşlar, değişmemekte direnen toplumlar ise, tarihin kendilerine ayırmış olduğu sayfalardaki yerlerini almışlardır.

Ortaçağ'ın hakim gücü olan Osmanlı Devleti de, kendinden önceki medeniyet merkezlerinin oluşumunda gözlenen kendine has bir devlet modeli geliştirerek XVI. yüzyıl başlarından itibaren Orta Doğu ve Balkanlar'ın hakimi durumuna gelmiştir. Ancak, XVIII. yüzyılda başlayan ve iki yüzyıl içinde dünyanın tarımla uğraşan nüfusunu radikal biçimde azaltarak, insanı artan ölçüde hizmet ve mamul mal üreticisi haline getiren Sanayi İnkılâbı, dünyada büyük bir değişimin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu radikal değişim beraberinde yeni bir ekonomik modeli de getirmiştir. Artık değeri kendinden menkul para (madenî para) sisteminin yerini itibari para (kağıt para) sistemine terk ederek yeni kredi ve finans kurumlarının oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu değişimin öncüleri olarak karşımıza çıkan Batı Avrupa devletleri, çağın icaplarına uygun olan kredi ve finans kurumları olan devlet bankaları ve büyük sermaye sahipleri (bankerler) vasıtası ile yeni bir refah toplumu oluşturarak medeniyet merkezi olma yolunda büyük bir adım atmışlardır.

Osmanlı Devleti, 3 Kasım 1839'da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Humayunu ile kronik hale gelmiş olan problemlerini çözüme ve dünyada gelişen yeni oluşumlara ayak uydurma gayreti göstermiştir. Bu amaçla Tanzimatçılar tarafından birçok reform denemesi yapılmış, maliye idaresinde merkeziyetçiliği yerleştirerek modern bir malî sistem oluşturma girişiminde bulunulmuştur. Bu girişime rağmen eski yapı büyük ölçüde korunmuş ve Tanzimatçıların öngörmüş oldukları malî ıslahatı gerçekleşmemiştir.
Böylece XIX. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı Devleti'nde fazla bir durum değişikliği olmamıştır. Gerçi iltizam sisteminin uygulanmasında bir değişiklik yapılmış; iltizam eskisi gibi valilere ve taşra yöneticilerine verilmemeye başlanmıştır.

Tanzimat'tan sonra iltizam sisteminin düzenlenmesi, reayanın hayatında bir değişiklik meydana getirmemiş, sadece malî merkeziyetçiliğe doğru bir adım atılmasını sağlamıştır. Para sistemindeki yarı başarılı düzenlemeler de bu bütün içinde değerlendirilmelidir. Nitekim küçük işletmelere kadar uzanacak bir kredi ve finans kurumunun oluşturulamaması nüfusun çoğunluğunu oluşturan reaya ve küçük kasabalı zanaatçıları tefecilerle karşı karşıya bırakmıştır. Tefeci kendi ilişkide olduğu köyün reayasının yıllık ihtiyaçlarını temin eder, düğün ve ölüm giderlerini karşılar ve alacağını hasat zamanı pazarlamasını da düzenlediği reayanın ürününden çıkarırdı. Reayanın gözünde tefeci bu bakımdan bir zalim ve sömürücü değildir. Öyle ki, tefeciler, zaman zaman reayanın devlet memurlarıyla olan sorunlarını da hallederlerdi. Kasabaların bu zümresi aynı zamanda devlet ile halk arasında bir bağ görevi görmekteydi. Devlet karşısında tefeci, çok dikkatli davranırdı. Serveti çoğalan adam açgözlü memurların boy hedefi olurdu. Bu nedenle kasaba ve köy düzeyindeki tefeci sermaye hiçbir zaman daha büyük yatırımlara yönelmezdi. Yatırım bir yana, daha gösterişli bir tüketimi ve hayat tarzını dahi denemezdi. XIX. yüzyıla kadar Osmanlı toplumunda zenginlik saklanırdı. Tanzimat döneminden sonradır ki, bazı büyük merkezlerde servetler kendini yatırım alanında kısmen gösterebildi. Bununla beraber ülkenin geniş kısmında yeni zengin ve nüfuzlu sınıfların ortaya çıktığını söylemek güçtür. Taşranın önde gelenleri gene eskisi gibi toprak sahipleri, vakıf mütevellileri, dergah şeyhleri ve bazı yerlerde gayrimüslimlerden birkaç varlıklı tüccar gibi alışılmış tiplerdi.

Reaya ve küçük zanaatkar kendi için üretir; fazla ürettiğini başka gerekli malzeme ile değiştirirdi. Genellikle gelecek senenin hasadından bu senenin bazı ihtiyaçlarını karşılar, pazar ekonomisiyle ilişkisi çok sınırlı olarak yaşardı. Bu mütevazı ve azla yetinen (kanaatkar) hayatı yaşayan halk aynı zamanda Avrupa kıtasının en fakir ülkesinin insanlarıydı. Çünkü Osmanlı Devleti, hiçbir zaman sermaye birikimini özendirmemiş ve devletin gücü karşısına dikilebilecek bir gücün oluşmasına fırsat vermemiştir. Bu uygulama Batı'da oluşan sermaye sahibi orta sınıfın (burjuvazi) Osmanlı'da oluşmamasının en önemli sebebiydi. Yerli sermayedarlara sahip olamayan devlet; gerek yatırımlar ve gerekse savaş giderleri için borçlanma gereği hissettiğinde gayrimüslim tebaa ve dış devletler haricinde borç bulacağı bir kapı bulamıyordu. Nitekim ilk dış borçlanmaya Kırım Savaşı'nın getirdiği sıkıntıyla giren Osmanlı Devleti iki kaynaktan borçlandı: İçeriden ve dışarıdan. İç borçlanmayı "Galata bankerleri" adıyla bilinen zengin gayrimüslim para sahiplerinden yaptı. Aslında bu kesimle devletin para ilişkileri yeni değildi.

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti'nde ilk banka işlemlerine Levantenler girişmiştir. Sarraflık yüzyıllar boyu bu kesimin denetiminde yürütülmüştür. Osmanlı Bankası'nın faaliyete geçişine kadar, maliye tarihimizde önemli yer tutan Galata bankerleri çoğunlukla işte bu Levantenlerden oluşmaktaydı. Loranda Tubini, Korpu, Baltazzi, Stefanoviç, Shilizzi, Negroponte, Coronio ve Alberti bunların en tanınmışlarıydı. Levantenlerin yanısıra Kamondo, Fernandez gibi Yahudi, Ogenidi Mavrogordato, Zarifi, Zafiropulo ve Lasto gibi Rum, Köçeoğlu, Mısıroğlu gibi Ermeni bankerler Osmanlı Devleti'nin son döneminde etkindiler.

Osmanlı Devleti'nde bankacılık, kendi dış ticaretini örgütlemek ve desteklemek için banka sermayesine ve teminatına ihtiyaç duyan dış devletler tarafından kurulmak ve geliştirilmek istenmiştir. Bununla beraber ilk bankanın kuruluşu dıştan gelen taleplerden çok 1844'te yapılan para reformuyla ilgilidir. Dış ödemelerde Osmanlı parasının değerinin stabilize edilmemesi bankacılığın örgütlenme sebeplerinin başında gelir. Bu sebeple ilk banka olan Bank-ı Dersaadet (Bank de Constantinople) hükümetin anlaştığı Alleon ve Baltazzi adlı iki Galata bankeri tarafından kurulmuştur.
Osmanlı bankacılığı genelde para işlemlerinin ötesinde bir faaliyet gösterememiştir. İkinci Meşrutiyet'e kadar Osmanlı ekonomisini örgütleyen bankaların çoğu yabancıydı ve bunlar ne yerli tüccarın gelişmesi, ne de sanayiin kurulması için gerekli yatırımları destekleyen kredi kuruluşları olamadılar. Yüzyılın sonunda bankacılık piyasasına giren Deutsche Bank ve diğer Alman bankaları da anavatanlarında ve diğer Avrupa ülkelerinde endüstriye destek oldukları halde, Osmanlı ülkesinde çok farklı bir çalışma tarzı izlemişlerdir. İstanbul'daki Deutsche Bank'ın rakip bankalara göre bankacılık alanına getirdiği en önemli yenilik, devletten alacağını tahsil edemeyen müzmin alacaklıların parasını yüksek komisyonlarla kurtarmak olmuştur. Bankacılığın bu niteliği sebebiyle kredi piyasası örgütlenememiş; reaya ve küçük girişimcilere kadar uzanan bir iş alanını oluşturamamıştır.

Ortaya çıkan bu durumdan istifade ederek Osmanlı Devleti'ni malî denetim altına almak isteyen bankerler, spekülatif oyunlarla havadan para kazanma yoluna gitmişlerdir. Bu durum Devlet'in, hem yabancı finans kurumlar tarafından, hem de azınlık bankerler tarafından sömürülmesine yol açmakla kalmamış, Tanzimat ve Islâhat fermanlarıyla azınlıklara siyasî ayrıcalıklar vermesine kadar uzanmıştır.

Bütün bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda İngiliz-Fransız sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası, bir nevi devlet bankası görevini üstlendiğinden, sarraflar ve Galata bankerleri tarafından pek hoş karşılanmadı. Önce ticaret bankası olarak kurulan ve kısa sürede devlet bankası olarak hizmet veren Osmanlı Bankası geniş yetkilerle donatılmıştı. Nitekim 1875 sözleşmesi hissedarlar genel kuruluna sunulurken, bankaya tanınan imtiyazların dünyada benzerinin olmadığından övgüyle söz edilmiştir.
Osmanlı Bankası kurulduğu tarihten itibaren Osmanlı Devleti'nin malî ve iktisadî yapısını önemli ölçüde etkilemiştir. Devletin borçları arasında Osmanlı Bankası'nın katkıda bulunmadığı bir borç hemen hemen yok gibidir. Duyun-u Umumiye-i Osmaniye'nin ilk şekli olan Varidat-ı Sitte (Rüsum-u Sitte) İdaresi (1879-1880) Osmanlı Bankası önderliği ile kurulmuştur. Duyun-u Umumiye İdaresi'nin bizzat kendisi, varlığını kısmen de olsa Osmanlı Bankası'na borçludur. Osmanlı topraklarında demiryolu yapımı için uygulanan "kilometre garantisi" teminat usulü de Osmanlı Bankası'nın buluşudur.

Ancak Osmanlı Bankası'nın I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte gösterdiği zorluklar, Türk maliyecilerini, iktisatçı ve düşünürlerini milli bir banka kurma yoluna itti ve bu yönde çeşitli yayınlar yapılmasına vesile oldu.

Bütün bu gelişmelere rağmen Osmanlı Bankası ayrıcalığını 1935 yılına kadar sürdürmüştür. Osmanlı hükümetinin banka ile sözleşmesini uzatmasının sebebi, uluslararası malî piyasalarda kapitülasyonların kaldırılmasından dolayı meydana gelen endişelerin daha da derinleştirilmemesidir. Ancak, kurulacak olan bir milli bankanın Osmanlı Bankası'nın fonksiyonlarını üstlenmesi için de elinden gelen gayreti yapmaya da çalışmıştır.
Bu amaçla 1917 yılı başında 4 milyon lira sermaye ile "İtibar-ı Milli Bankası" ile taşrada milli bankalar kurulmaya başlandı. Bunlara örnek olarak Konya Milli İktisat Bankası'nı, Kayseri Köy İktisat Bankası'nı, Milli Aydın Bankası'nı ve Manisa Bağcılar Bankası'nı vermemiz mümkündür.

Netice olarak bütün bu gayretlere rağmen zamanında gerekli tedbirlerin alınamamış olması, önce devlet bütçesinin ardından da, toplumu meydana getiren bü-tün sınıfların yaşam şartlarının olumsuz yönde değişimini engelleyememiştir. Toplumda yeniden yapılanmayı sağlayacak kredi kurumlarının oluşamaması aracı kurumların oluşumuna imkan sağlamıştır. Böylece mevcut sistemin boşluklarından yararlanan bu kuruluşlar, yatırımı teşvik edecek kredi kurumlarının oluşmasına da imkan vermemiştir. Nitekim bu yapı bozukluğu Osmanlı'dan günümüze devam etmektedir. Hâlâ bankanın ana fonksiyonu olan, borç verenlerle borç alanlar arasında bir aracı gibi hareket etmek; yani fonların, harcamalardan fazla geliri olanlardan carî harcama planları mevcut kaynaklarını aşanlara doğru akmasını sağlama sistemi oturtulamamış bir görünümdedir.

1 Reaya: Osmanlı Devleti'nde toprak ile uğraşanlara verilen genel addır. Toprağa bağlı köylü.
2 Bu hususta bkz. Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yayınları, İstanbul 2000, ss. 211-293; Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul 2000, s. 13.
3 XVII. yüzyıl Osmanlı toplumu için bir bunalım çağının başlangıcıdır. Çünkü Osmanlı Devleti devlet adamı kıtlığı (kaht-ı ricâl) yaşamaktaydı. Nitekim devrin önemli devlet adamlarından Defterdar Sarı Mehmet Paşa: "Beceriksiz vezirlerin bozuk idâreleri sebebiyle memleket büyük bir hastalık ve çeşit çeşit belâlar musallat olmuş, devlet işlerinde karışıklıklar görülmüş ve bazı zorba, kötü kimselerin taarruz elleri ve çirkin işlerinin darbesiyle, devletin gül bahçesi yaralanıp dağılmakla, gül yüzlü hükümet güzelinin şuuru perişan, hilâfet ve saltanatın kuvveti, kan almaya ve kusmaya muhtaç olmakla, bu korkunç belânın ortadan kaldırılması için, Aristo tedbirli bir vezirin, güzel ve makbul düşüncelerine ihtiyaç duyulmuştu. " şeklinde özetlemektedir. Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Zübde-i Vekayiât, Sadeleştiren, (Abdulkadir Özcan), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1977, s. 22.
4 Osmanlı Devleti'nde meydana gelen bozukluklar ve bu durumdan kurtuluş çarelerini öneren devrin padişah ve aydınların görüşlerinin ayrıntıları için bkz: - Halil İnalcık, "Adaletnâmeler", Belgeler 3-4, TTK Yay., Ankara 1949, ss. 49-145. - Ayn-ı Ali Efendi, Kavânîn-i Al-i Osman der Hülâsa-i Mezâmin-i Defter-i Dîvân, (40 sayfalık bir önsözle Yay. M. Tayyib Gökbilgin), İstanbul 1979.
⦁ Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi (Telhîsât der Ahvâl-i Alem-i Sultân Murâd Han), (Yayına Haz. Zuhuri Danışman), MEB, Türk Kültürü Kaynak Eserleri Dizisi, İstanbul 1972.
⦁ Katib Çelebi, Mîzânü'l-hakk fi İhtiyari'l-ehakk, (Yayına Haz. Orhan Şaik Gökyay) MEB,Türk Kültürü Kaynak Eserleri Dizisi, İstanbul 1972. 714
⦁ Katib Çelebi, Dusturu'l Amel Li İslahi'l Halel (Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar), bkz. Zeki Aslantürk, Naîma'ya Göre XVII. Yüzyıl Osmanlı Toplum Yapısı, İstanbul 1997, ss.195-210.
⦁ Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, (Sadeleştiren, Hüseyin Ragıp Uğural), T. C. Kültür Bakanlığı Başvuru Kitapları, 4. b., Ankara 2000.
⦁ Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar (Kitâb-i Müstetâb-Kitabu Mesâlihi'l Müslimîn ve Menâfii'l-Müminîn-Hırzü'l-Mülûk), TTK Yay. Ankara 1988.
5 Osmanlı Devleti'nin ıslâhatçı padişahlarından olan III. Selim'e başta Sadrazam Koca Yusuf Paşa olmak üzere, ulemadan ve ricalden 17 kişinin layiha sunduğu bilinmektedir. Bu layiha sunanlardan Kazasker Tatarcık Abdullah Efendi ile Defterdar Şerif Efendi malî ve iktisadî meselelerden bahsetmiştir. Layihalar ve özet bilgileri için bkz. Yusuf Akçura, Osmanlı Devleti'nin Dağılma Devri (XVIII. ve XIX. Asırlarda), TTK. Yay., Ankara 1985, ss. 40-48.

6 Osmanlı Devleti'nin çöküş döneminin en ilginç evreleri olan III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecit dönemleri ıslahat hareketleri ile Devletin çöküş sebepleri ve bu çöküşten kurtarma çabalarının vakanüvis tarih anlayışından farklı yorumu için bkz. Ahmet Rasim, Osmanlı İmparatorluğu'nun Reform Çabaları İçinde Batış Evreleri, (Yay. Haz. H. Veldet Velidedeoğlu), Çağdaş Yay. İstanbul 1987.
7 Halil Cin, Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması, 3. b., Konya 1992, s. 404.
8 Genç, a.g.e., s. 99-100.
9 Ahmet Güner Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, 2. b., Ötüken Yay. İstanbul 2000, ss. 68-83.
10 Haydar Kazgan vd., Osmanlı'dan Günümüze Türk Finans Tarihi I, İMKB Yay., İstanbul
1999, ss. 192-211; Ayrıca Osmanlı ekonomisinde vergi ihalesi ve evriminin ayrıntıları için bkz. Murat
Çizakça, İslam Dünyasında ve Batı'da İş Ortaklıkları Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul 1999, ss. 123-170.
11 Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu'nda Paranın Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul 2000, s. 21-22.
12 Ahmet Tabakoğlu, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, Dergah yay. İstanbul 1985, s. 280.
13 Ayrıntılı bilgi için bakınız, Halil Sahillioğlu, "Bir Mültezim Zimem Defterine Göre XV. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Darphane Mukataaları", İ. Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası XXIII, nr. 1-2, İstanbul 1963, ss. 145-218.

14 Ayrıntılı bilgi için bakınız, Şükrü Baban, "Tanzimat ve Para", Tanzimat I (Komisyon), Milli Eğitim Bakanlığı Yay., İstanbul 1999, ss. 233-262.
15 Başbakanlık Osmanlı Arşivi BOA İrade Dahiliye(İ. DH), nr. 14211.
16 Her ne kadar 1830'lu yıllarda yabancıların banka kurma girişimleri olmuşsa da, Osmanlı Devleti'nde kurulan ilk banka -gayri resmi de olsa- 1842 yılında İsveç konsolosunun himayesiyle yabancı tüccarların bir araya gelerek kurmuş oldukları Symrna Bank (İzmir Bankası)'dır. Osmanlı Devleti'nin müsaadesi olmadan kurulan bu banka aynı yıl içerisinde kapatılmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Hüseyin Al, "Osmanlı Devleti'nde İlk Banka İzmir Bankası (Symrna Bank)"
17 Tabakoğlu, a.g.e., ss. 276-286. 
18 Sayar, a.g.e., ss. 119-127.
19 İslam dini; hem Kuran-ı Kerim hem de, Peygamberi Hz. Muhammed'in yaşantısı ile ticareti teşvik etmiş ise de; Ortaçağ'da Sufiliğin yayılması sonucu ortaya çıkan kazanma hırsının ve sermaye birikiminin insanları ibadetten alıkoyacağı korkusu Müslümanları ticaret yapmaktan alıkoymaktaydı. Sabri F. Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, 3. b., Der Yay., İstanbul 1991, ss. 77-80.
20 Ali Akyıldız, Tanzimat Dönemi Merkez Teşkilâtında Reform, Eren Yay., İstanbul 1993, s. 106-107.
21 Levanten: Osmanlı ülkesine yerleşen yabancı uyruklu tüccarlar.
22 Pamuk, a.g.e., s. 220.
23 Necibe Sevgen, "Nasıl Sömürüldük? Sarraflar", Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, İstanbul Ekim 1968-Eylül 1969, nr. 13-24.
24 Haydar Kazgan, "Galata Bankerleri", Para Dergisi, Yıl 1981 nr. 1-12 ve yıl 1982, nr. 13-19; daha sonra bu çalışma; yeni bilgi ve belgeler eklenerek müstakil birer eser olarak: Galata Bankerleri, Türk Ekonomi Bankası Yay., İstanbul 1991 ve Osmanlı'da Avrupa Finans Kapitali, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1995 adları ile yayınlanmıştır.
25 İlk Osmanlı altın parası Fatih zamanında (1479) bastırılmıştır. Ali Akyıldız, Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası Kâğıt Para ve Sosyo Ekonomik Etkileri, Eren Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 18.
26 Bu dönemde, Rumeli'de; Edirne, Gelibolu, İstanbul, Kratova, Novar, Serez ve Üsküp'te olmak üzere 8, Anadolu'da da; Ankara, Amasya, Ayasuluk, Bolu, Bursa, Karahisar, Kastamonu, Konya, Kütahya, Tire ve Trabzon'da olmak üzere iki yerde toplam 19 darphane vardı. Bunların
26 içerisinde yalnız, Edirne, İstanbul ve Serez darphanelerinde altın sikke darp edilmekteydi. Sevgen, a.g.m, nr. 13, s. 47; Sahillioğlu, a.g.m., s. 154.
27 Sevgen, a.g.m., nr. 13, s. 56-57, ayrıca defterin tanıtımı ve ayrıntılı bir tahlili için bkz. Sahillioğlu, a.g.m., ss. 145-156.
28 BOA Maliyeden Müdevver Defterleri nr. 17892, Belge 10'dan aktaran [akt], Sevgen, a.g.m., s. 57.
29 Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, TTK. Yay., Ankara 1980, s. 40; Aynı yazar, Harem, TTK. Yay., Ankara 1985, s. 145-146.
30 Pamuk, a.g.e., s. 218.
31 Kazgan, a.g.m, nr. 1, s. 60.
32 Donald Quataert, Osmanlı Devleti'nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş (1881-1908), (Çev. Sabri Tekay), Yurt Yay., Ankara 1987, s. 13.
33 Halil İnalcık, Mustafa Reşit Paşa'nın devlet otoritesini ıslâhatı uygulayacak bir bürokrasinin elinde toplanması suretiyle modernleştirmenin gerçekleşebileceği inancında olduğunu belirtir. Bu amaçla da Tanzimat devrinin bürokrasi devri olduğunu öne sürer. Bkz. Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, Eren Yay. 2. b. İstanbul 1996, s. 353-354.
34 Sarraf-yönetici ilişkilerini aydınlatan bir çok belgeye Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde ulaşmak mümkündür. Mesela; BOA. A. DVN nr. 20/4'de kayıtlı buyruldu Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn'dan Hacı Sadık Bey'in Sarraf tâ'ifesinden Yakof ile ilişkilerini ortaya koyarken; diğer bir Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn mensubu Mehmed Şakir'in sarraf Kirkor ile borç alacak ilişkisini BOA. A. DVN nr. 19/33'de kayıtlı buyruldu ortaya koymaktadır.
35 Kazgan, "Yüksek Kademe Memur ve Yöneticilerin Galata Bankerleri ile İşbirliği", Ay. Es. nr. 2, s. 54-55.
36 Donald C. Blaisdell, Osmanlı İmparatorluğu'nda Avrupa Malî Denetimi "Düyunuumuye", (Çev. A. İhsan Dalgıç), Doğu Batı Yayınları, İstanbul 1979, s. 18.
37 Cevdet Paşa, Tezâkir 1-12, (Yay. Haz. Cavid Baysun), TTK yay., Ankara 1986, s. 19.
38 Cevdet Paşa, a.g.e., I, s. 20.
39 Rivayete göre M. Reşit Paşa'yı kalpten öldüren Kamondo'dur. Çünkü Kamondo, Paşa'yı ziyarete geldiğinde Paşa hamamdadır. Kendisine haber verildiğinde, Paşa'nın aklına borçları gelerek büyük heyecan ve üzüntüye kapılması kalbinin durmasına sebep olduğunu akla getirmektedir. Bkz. Kazgan, a.g.m., s. 56.
40 Mine Erol, Osmanlı İmparatorluğu'nda Kağıt Para, TTK Basımevi, Ankara 1970, ss. 15-27.
41 Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni (Dün, Bugün, Yarın), Bilgi Basımevi, Ankara 1969, s. 61.
42 Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, 2. b., Dergah Yay., İstanbul 1994, s. 57.
43 Phyllis Deane, İlk Sanayi İnkılâbı, (Çev. Tevfik Güran), TTK Yay., Ankara 1988, s. 161.
44 Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu'nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, TTK yay., Ankara 1994, s. 159.
45 Haydar Kazgan, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk Bankacılık Tarihi, Türkiye Bankalar Birliği Yayını, İstanbul 1997, s. 25.
46 Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bu konuda birçok belge bulmak mümkündür. Sadece bir örnek olması bakımından aşağıda Zarifi ve Baltacı Teodaraki adlı bankerlerden alınan borçlara dair belgeler zikredilmiştir:
-13 Safer 1276/30 Ağustos 1859 tarihli BOA İrade Meclis-i Mahsus [İ. MM] nr. 657; 12 Ramazan 1276/23 Mart 1860 İ. MM. nr. 781 ve 12 Ramazan 1276 nr. 782. Ayrıca 18 Safer 1296/11 Şubat 1879 tarihinde %10 faiz ve %1 komisyon ile banker Zarifi'den 200.000 lira borç alınmıştır. İ. MM. nr. 2848 ve İ. DH. nr. 63598.
47 Akyıldız, a.g.e., s. 78-79.
48 Ayrıntılı bilgi için bkz. Haydar Kazgan, "Galata Bankerleri VIII (Galata Borsasında Hava Oyunları, İlk Borsa Nizamnamesi, İlk Borsa Komiseri Abidin Bey'in Anlattıkları)", Para Dergisi, nr. 8, Ocak 1982, ss. 62-65.
49 Şükrü Suvla, "Tanzimat Devrinde İstikrazlar", Tanzimat I (Komisyon), Milli Eğitim Bakanlığı Yay., İstanbul 1999, s. 268.
50 Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi 1500-1914, İstanbul 1987, s. 211.
51 Kazgan, a.g.m, nr. 1, Haziran 1981, s. 60.
52 Kazgan, a.g.m., nr. 2, Temmuz 1981, s. 55.; Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, (Çev. Babür Kuzucu) 2. Kitap, 4. b., İstanbul 1980, s. 73-74.
53 BOA. İ. DH. nr. 14211.
54 BOA. İ. DH. nr. 14211.
55 14 Şaban 1267/14 Haziran 1851, BOA. İ. DH. nr. 14211.
56 Haris Exertsoglou, Greek Banking in Constantinople 1850-1851, Yayımlanmamış Doktora Tezi, King's College, London University, 1986, s. 123, akt. Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi, s. 23-24.

57 6 Nisan 1853 tarihli The London Times.
58 Yerasimos, a.g.e., 2., s. 99.
59 Osmanlı Bankası'nın hangi şartlar altında kurulduğunu ve faaliyetleri hususunda ayrıntılı bilgi için bkz. Edhem Eldem, Osmanlı Bankası., ss. 29-53.
60 Bir ticaret bankası olarak kurulan Osmanlı Bankası'nın devletin ihtiyacı olan merkez bankası faaliyetlerini gerçekleştirememesi millî banka kurma girişimlerini gündeme getirmiştir. Bu hususta içten Galata Bankerleri tarafından dışardan ise Osmanlı Devleti ile borç ilişkileri içerisinde bulunan dış devletlerin banka ve bankerleri tarafından gündeme getirilmekteydi. Böyle bir ortamda Osmanlı Bankası'nın bir devlet bankası olma hüviyetine kavuşması gelişmelerinin ayrıntıları için bkz. Eldem, aynı eser, ss. 55-88; İlhan Tekeli-Selim İlkin, Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, T. C. Merkez Bankası Yay., Ankara 1997, s. 52.
61 Haydar Kazgan, Osmanlı'da Avrupa Finans Kapitali, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1995, s. 164-165.
62 Eldem; aynı eser, s. 83; E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi VII, TTK Yay., Ankara 1997, s. 234; İlhan Tekeli-Selim İlkin, a.g.e., s. 56.
63. Eldem; aynı eser, s. 83-84 ve Osmanlı Bankası İmtiyaznamesi'nin tam metni, ss. 451-456; C. Duru-K. Turan-A. Öngeoğlu, Atatürk Dönemi Maliye Politikası, 1. Kitap, Ankara 1982, s. 70.
64 Kazgan, a.g.e., s. 168.
65 Osmanlı Bankası'nın bir kültür hizmeti olarak sunduğu ve yazarın "Osmanlı Bankası'nın belleğinde bir gezinti olarak nitelendirilebilecek bu sayfaların amacı, her türlü malzemeden yararlanarak bu kurumun tarihle kesiştiği noktaları canlandırmak yoluyla, okuyucuyu, metin ve görüntü eşliğinde, bu tarihi birikim ve sürecin birer enstantanesiyle başbaşa bırakmaktır." diyerek tanıtımını yaptığı eser; Edhem Eldem, 135 Yıllık Bir Hazine. Osmanlı Bankası Arşivi'nden Tarihten İzler, Osmanlı Bankası A. Ş. Yay. İstanbul 1997 ile Edhem Eldem, Osmanlı Bankası, Tarih Vakfı Yurt Yay. İstanbul 2000; Neşe Yıldıran, "Dış Borçlanmada 33 Yıllık Birliktelik ve Doğu-Batı Ekseninde Bir İkiz Bina: Tütün Rejisi ve Bank-ı Osmnî-i Şâhâne", Osman Hamdi Bey ve Dönemi, Sempozyum 17-18 Aralık 1992 (Yay. Haz. Zeynep Rona), Tarih Vakfı Yurt yay., İstanbul 1993, ss. 41-47.
66 Bu dönemde kurulan bankalar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.- Burhan Ulutan, Bankacılığın Tekamülü, Ankara 1957, 137 ve dev.
67 1880'lerden itibaren Alman bankalarının Osmanlı Devleti'ne sermaye ihracı Deutsche Bank'ın İstanbul'da Anadolu demiryolları konsorsiyumunu kurmaları ile başlamıştır. İlber Ortaylı, İkinci Abdulhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu, AÜ. SBF. Yay., Ankara 1981, s. 18.
68 Ortaylı, aynı eser, s. 40-41.
69 Zafer Toprak, Türkiye'de Millî İktisat (1908-1918), Yurt Yayınları, Ankara 1982, s. 130­131.
70 Özellikle savaş yıllarında hazinenin ihtiyaç duymasına rağmen, bankanın çıkarları göz önünde tutularak kaime ihraç edilmemiştir. Hükümet, harplerde, seferberlik harcamalarını ödeyebilmek için, iki kez Osmanlı Bankası'na başvurmuştur. Harp finansmanına yardımcı olmak bütün memleketlerde merkez bankalarının kaçınılmaz görevidir. Osmanlı Bankası ise Bab-ı Ali''in taleplerini reddetmiş, ancak hükümetin kendi hesabına kaime bastırmasına itiraz etmemiştir. Feridun Ergin, Para Politikası, İ. Ü. İktisat Fak. Yay., İstanbul 1979, s. 107-108; İlhan Tekeli-Selim İlkin, a.g.e., s. 138-139.

71 Zafer Toprak, a.g.e., s. 137.
72 M. Naci Bostancı, Cumhuriyet'in Başlangıç Yıllarında Ekonomi ve Siyaset, Ötüken Yay., İstanbul 1996, s. 12-13.
73 Bu bankalar hakkında geniş bilgi için bkz.
⦁ Haydar Kazgan, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk Bankacılık Tarihi, İstanbul 1997.
⦁ Halil Çivi, Türkiye'de Bankacılık, Ankara 1985.
⦁ Gündüz Ökçün, "1909-1930 Yılları Arasında Anonim Şirket Olarak Kurulan Bankalar", Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Metinler/Tartışmalar, 8-10 Haziran 1973, -Ankara 1975, ss. 409-475.
⦁ Oya Silier, "1920'lerde Türkiye'de Milli Bankacılığın Genel Görünümü", aynı seminer, ss. 485-534.
74 Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yayınları, 2. b, İstanbul 1994, s. 276.
75 Toprak, a.g.e., s. 163-164.
76 Avcıoğlu, a.g.e., s. 61.
77 Toprak, a.g.e., s. 164.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2948 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın