• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yenileşme Dönemi Osmanlı Ekonomisi / Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu

Osmanlı sistemini, öncelikle belgelerden hareketle belli bir bütünlük içersinde ele almak zarureti vardır. Zira sistem kendisini belli bir anda başlatmadığı gibi günümüz Türkiyesini açıklamak için de bu sistemi bütünüyle bilmek gerekmektedir.

Türklerin Anadolu'ya gelmeye başladıkları XI. yüzyıl ile Cumhuriyet Dönemi'ne tekabül eden XX. yüzyıl arasındaki tarih süreci içersindeki yaklaşık bin yıl boyunca oluşan sistem iki döneme ayrılabilir. Birinci dönem klasik dönem (nizâm-ı kadîm), ikinci dönem de yenileşme dönemidir (nizâm-ı cedîd). Yenileşme ihtiyacı klasik sistemin özelliklerinin zayıflamasıyla ortaya çıkmıştır.

Osmanlı klasik sistemi XI. yüzyıldan itibaren yoğunlaşan birikimlerle olgunlaşma Dönemi'nde zirveye ulaşmıştır. Türkiyenin Batılılılaşma karşısındaki duruşunu bütün yenileşme dönemi boyunca hatta günümüzde bile klasik sistem içersinde oluşan unsurlar belirlemektedir.

1718-1730 arasındaki Lâle Devri'ni yenileşmenin sosyal hazırlığı olarak görülebilir. Yenileşme özlemleri, yeni düzen (nizâm-ı cedîd) girişimleri, halkın tüketim kalıplarındaki değişme bu dönemde dikkat çekici hal almıştır.
XVIII. yüzyılın ilk yarısında iktisadî büyüme görülürken yüzyılın ortalarından itibaren kalıcı bunalımlar başlamıştır. 1739-1769 uzun barış Dönemi'nden sonra girilen Rus savaşı yenilgiyle ve 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'yla sonuçlanmıştır. Ülkenin küçülmeye başlaması yenileşme ve Batılılaşma'nın temel sebebidir.

III. Selim XVIII. yüzyılın sonlarında Nizâm-ı cedîd (yeni düzen) Dönemi'nin öncelikle askerî yönünü başlatmış, dönem giderek idarî boyut kazanmış, Tanzimat da bu yolda ideolojik, hukukî ve siyasî bir kilometre taşı oluşturmuştur. Bu yüzden yüzyıl sonlarında yenileşme ve batılılaşma dönemi atıf çerçevesini kapitalizmin oluşturduğu, bu sistemin model alındığı bir dönem olmuştur.

Yenileşme, 1790 yılından Osmanlı siyasî varlığının sona erdiği 1923 yılına kadar devam eder. Bu dönem dar anlamıyla Nizâm-ı cedîd (1790-1826), II. Mahmut (1826-1839), Tanzimat (1839-1876) ve II. Abdülhamid (1876-1908) Dönemlerine ayrılabilir. Yani yaklaşık olarak XIX ve XX. yüzyılları kapsar.

Öte yandan sınaî kapitalizmin başlangıcını teşkil eden XIX. yüzyıl başları, Osmanlı Devleti'nin modern kapitalizm karşısında enerjisini kaybettiği ve onun etki alanına girdiği dönemdir. Batılılaşma tarihi, bir anlamda bu etkinin yoğunlaşmasının tarihidir. XX. yüzyıl ise 1908'den sonra askeri bürokrasinin Batılılaştırma doğrultusundaki yönlendirmesi altında sürmüştür. Askeri bürokrasinin II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri içersinde ele alınabilir. İlk dönemde siyasî hakimiyet ön planda iken XX. yüzyıl sonlarından itibaren özellikle iktisadî hakimiyet dikkat çekmeye başlamıştır.

I. Sosyal Yapı

Sosyal yapı iktisadî yapının temelidir. Nüfusun miktar ve vasfı da sosyal yapının esasıdır. Genel bir ifade ile Osmanlı Devleti yetersiz bir nüfus kitlesine sahip idi. Bunun sebebi öncelikle Osmanlı hayat tarzı ile ilgilidir. Kuruluş dönemlerindeki bugünkü Türkiye topraklarındaki 10 milyonun çok altındaki nüfus XVI. yüzyılda 20 milyona bile ulaşamamış ve bu miktar XX. yüzyıl ortalarına kadar çok az değişmiştir. XVI. yüzyılda tüm Osmanlı ülkelerinin nüfusu 20-35 milyon arasında rakamlar verilmektedir. II. Mahmut (1808-1839) zamanında, 1831'de yapılan ve sadece erkek nüfusu kapsayan bir sayıma göre sadece Anadolu'da 7-7,5 milyon kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir1 ve bu rakam XVI. yüzyıl rakamlarına yakındır.

Buna göre XVI-XX. yüzyıl arasındaki dört yüzyıl içinde Osmanlı ülkeleri ve Türkiye nüfusu durağan idi. Oysa XIX. yüzyılda, Sanayi Devrimi Dönemi'nde, Avrupa ülkelerinde nüfus hızla artmıştır. XX. yüzyıl başlarında nüfusun arttığı görülmektedir. Bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan bölgenin nüfusu Birinci Dünya Savaşı öncesinde 15-16 milyona yükselmişti. Bu artışın en önemli sebebi Balkanlar ve Kafkasya'dan yapılan göçlerdir.2

1831-1884 yılı arasındaki 53 senede, ülkenin Anadolu kısmında 7,5 milyondan 11,8 milyona yükselebilmişti. Cumhuriyet Dönemi'nin lk yıllarında da düşük nüfus artış eğilimi sürmüştür. Nüfus 1923'te 12 milyon iken, 1940'ta 18 milyon olabilmiştir. Türkiye ancak 1960'lardan itibaren ciddi bir nüfus artışıyla karşı karşıyadır.

Osmanlı Dönemi'nde nüfusun %60'ının Müslüman, %40'ının ise gayr-i müslim olduğu şehirde yaşayanların %20, kırsal kesimde yaşayanlar ise %80 olduğu tahmin edilebilir.3 Günümüzde ise ulus-devlet uygulamasına paralel olarak Müslüman nüfusun toplam nüfusun tamamına yakın olduğu söylenebilir. Şehirlerde yaşayanlar %70, Kırsal kesimde yaşayanlar ise %30 civarındadır.

A. İskân

Osmanlılar teşekkül Dönemi'nde dervişler kurdukları zâviyelerle Anadolu'nun ve Balkanlar'ın Türkleşip İslamlaşmasında önemli rol oynamışlardır.Osmanlı idarî ve malî sistemi zümreleri kendi mesleklerine ve görevlerine bağlamak amacını güdüyordu.

Ülke sınırlarının en geniş olduğu dönemde devlete bağlı 40 tan fazla eyalet, özerk yönetim ve tâbi devlet vardır.4 Eyaletler haslı ve salyâneli eyaletler olarak teşkilatlanmıştı. Haslı yani tımar sistemine dahil eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da dirliklere (has, zeamet ve tımarlara) ayrılırdı. Eyaletlerin başında beylerbeyi (vezir kadrosunda ise vali), sancakların başında sancakbeyi, kazaların başında kadı veya kadı naibleri bulunurdu. XVII. yüzyılda haslı 24 eyalet vardı:5 XVIII. yüzyıldaki beylerbeyi kadrosundaki genişleme şimdiki merkez valilerine benzer bir 'merkez beylerbeyleri' zümresi oluşturmuştu.

Osmanlı Devleti ilk 1699 Karlofça Antlaşması'yla toprak kayıplarına uğramışsa da bu toprakların bir kısmını sonradan geri almıştı. Ancak XIX. yüzyılda kayıplar artmış ve kesin hale gelmiştir. 1829'da Yunanistan, 1878'de Sırbistan, Karadağ ve Romanya, 1908'de Bulgaristan ve 1913'te de Arnavutluk Osmanlı yönetiminden ayrılmıştır.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan köyden şehire göç olgusu, özellikle Lâle Devri'nde (1718-1730) ve sonrasında üç büyük şehre ve bu arada İstanbul'a yönelmiş ve ev göçü haline gelmişti.6 1710'lardan itibaren kentlere göçün önlenmesi için sürekli fermanlar çıkarılıyordu. Bu fermanlarda reayanın yerlerinden ayrılmasıyla avârız vergileri tahsilatının düştüğü, yerlerinde kalanların vergi yükünün ağırlaştığı, toprakların boş kaldığı belirtiliyordu. Bu durumu önlemek için yerlerini terkedeli on seneyi bulmayanların döndürülmeleri, yoksa bulundukları yerlerde vergi yükümlüsü yapılmaları isteniyordu.7

Yine Osmanlı toplumu Batılı hayat ve tüketim tarzını benimsemeye başlamıştı.8 XVIII. yüzyılın ortalarında şehir ve kır kesimlerinde nisbî bir denetim sağlanmış, fakat sosyal hayatta Batı'ya özenme sürmüştür.
1730 Patrona Halil Ayaklanması'nda ev göçlerinin büyük yeri vardır. Bu şekilde artan talep fiyatları yükseltiyor, kadrolu esnafın geçim imkanları yeni gelenlerin kendilerine rakip olmalarından dolayı daralıyordu.9 Bu yüzden 'ev göçü'nün önlenmesi amacıyla zaman zaman emirler çıkarılmaya devam edilmiştir.10

Göç kiracılık, gecekondulaşma gibi yeni olguları da beraberinde getirmiş ve şehrin asayişinin bozulmasına yol açmıştır.11 Bunun yanında şehirlerde kadrolu esnafın geçim imkanlarını daraltan ve Devletin vergi hasılatını düşüren bir olgu olarak seyyar satıcılığın ortaya çıktığını, bir 'marjinal kesim'in oluştuğunu görüyoruz. 1731'de seyyar satıcıların sayısı, İstanbul'da 7-8 bin kadardı.12

Tımar sisteminin çözülmeye başlaması ve devlet otoritesinin zayıflamasıyla ziraî üretim ve köy hayatında istikrarsızlığa sebep olmuştur. Celalî kargaşalığı gibi güvensizlik dönemlerinde ulaştırma ve haberleşme imkanlarının az olduğu yeni yerleşim bölgeleri oluşturulmuştur.
XVII. yüzyıl sonlarında artan asker ihtiyacı ve artan iç güvensizlik beylerbeyleri, sancakbeyleri vs.'nin levent, saruca, sekban denen ve kapı halkı başlığı altında toplanan muhafız kuvvetleri bulundurmalarına yol açmıştı. Her devlet görevlisi ve âyân kudretine göre böyle bir kuvvet bulunduruyordu ve bunlar taşrada güvenliği sağlama ile görevliydiler.13

Oysa bunlar da kısa sürede iç güvensizliğin sebepleri arasına girdiler. Merkez bunlarla da mücadele etmek zorunda kaldı.14

XVII. Osmanlı köyü kısmen piyasaya açıktı, fakat kendi kendine yeterli idi. Gıda maddeleri köy içinde üretiliyor, hemen hemen her köy evinde bulunan tezgahlar dokuma ihtiyacını karşılıyordu.15 XX. yüzyıl başlarında bile görülen bu durum köylerin herşeye rağmen iktisadî ve sosyal buhranlara karşı direnebilmelerinin en önemli sebebidir.

Kırsal kesimde yaşayanların oranının %80-90 civarında idi. Buradan geçimlik sınaî üretim kapasitesinin büyüklüğü ve dolayısıyla piyasaya yönelik esnaf üretiminin en fazla %20'lik bir nüfusun talebine cevap verecek hacimde olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Osmanlı Devleti 1683'ten sonra savaşlar ve iç güvensizlik sebebiyle azalan ziraî üretimi arttırmak, boş ve harap kalan yerleri şenlendirmek ve bunun yanında kendileri bir güvensizlik unsuru olan konar-göçerlerin bu durumuna bir son vermek için bazı Türk, Kürt ve Arap aşiretlerini iskan için teşebbüse geçti. Konar-göçerler boş, harap veya terkedilmiş bölgelere yerleştirilerek bunların yerleşik halka verdikleri zararlar önlenmek istendi. Boş toprakların şenlendirilip yeniden tarıma açılması amaçlandı. Bunun yanında yeni kurulan han, derbend, köy ve kasabalara iskanlar yapıldı.

Bunun yanında çeşitli sebeplerle topraklarını terkeden halkın eski yerlerine veya yaylak ve kışlaklarına yerleştirilmesi istenmiştir. Nihayet bazı iskanlar sürgün şeklinde yapılırken bazı konar-göçerler kendiliklerinden yerleşmişlerdir.

Devlet bunun yanında özellikle 1720'den itibaren derbent teşkilatını yeniden düzenlemiş, derbentleri yani ulaştırma güvenliğini sağlayan noktaları takviye etmiştir. Bunun için yeni derbent noktaları oluşturulmakla birlikte, derbentler çevresinde kasabalar ve köyler kurulmuş, yerleşmeyi çekici hale getirmek için de bazı vergilerden muafiyet sağlanmıştır. Bu dönemde kurulan bazı yerleşme merkezleri hâlâ önemlerini korumaktadır.16

İskan politikasının enerjik bir şekilde yürütülmesine rağmen, bazı başarısız yönleri vardır. Bunların arasında, iskan alanlarının iyi seçilememesi, Rakka ve Kıbrıs gibi yerlere yapılan iskanların gerçekte bir cezadan başka bir şey olmaması, hayvancılık için elverişli otlaklar bulunamaması ve ziraî toprakların verimsiz olması bulunmaktadır.

Tanzimattan sonra köy kesiminde görülen bir eğilim yerel yönetici ve eşrafa karşı yapılan ayaklanmalardır. Bu hareketler âyâna, vakıf mütevellilerine, karşı yapılıyordu. Yine bazı Hıristiyan köylülerin cizye vergisine karşı ayaklandıkları görülüyordu. Bu hareketler aslında ayrılıkçı milliyetçilik faaliyetlerinin ilk örnekleri olarak görülebilir. Bunlar Tanzimat'ın geniş köylü yığınlarının hayatına kayda değer iyileşmeler getirmediğini göstermiştir.17

B. Sosyal Tabakalaşma

Osmanlılarda yönetenler (askerî zümre) ve yönetilenler (reaya) ayrımı sosyal tabakalaşmayı belirler. 18 Reaya üretici olan ve vergi veren geniş halk kesimleridir. Askerî zümre ise bu vergilerle geçinen yönetici kesimle ilmiye mensuplarıdır.

Osmanlı iktisadî ve sosyal düşüncesi reayanın yani üreticilerin mümkün olduğu kadar fazla, askerî zümrenin ise az olmasını hedefler. Bu, üretmeden tüketime katılmanın eğitim ve güvenlik zorunluklarıyla sınırlı tutulması demektir. Devletin temelini reaya oluşturur ve onu himaye etmek temelin sağlam olması için gereklidir.19

Sistemin oluşturduğu bu tabloda zaman içinde sapmalar meydana gelmiştir. Özellikle XVII. yüzyıldan itibaren âyân denen yeni bir sosyal tabaka belirmiştir. Aslında âyân XVI-XVII. yüzyıllarda bir bölgenin ileri gelenlerine deniyordu. Reaya statüsünde olan bu tür âyânın yarı-resmî bir hüviyeti vardı. XVIII. yüzyılda bu resmî âyânlardan başka şehir âyânı giderek güçlenmiştir. Bunlar genellikle askerî zümre mensupları, bunların emeklileri veya çocuklarından oluşmuştur. Ayrıca yerli halktan olup ta zenginleşen kişiler de bunlara dahildi.20

XVII. yüzyıl sonlarında iç güvensizliğin artması, istikrar ve güvenlik ihtiyacıyla, âyânlığı güçlendirmiştir. Âyân, bu şekilde, zayıflayan merkezî otoritenin boşluğunu doldurma yanında mîrî topraklara el koymaya ve geniş çiftlikler kurmaya, bir kısım reaya da bu çiftliklere sığınmaya başlamıştır. Devlet, bir yönüyle toprakta özel mülkiyetin belirmesine yol açan ve kurduğu sistem dışında oluşan âyânlığı biraz da istemiyerek kabullenmiş ve resmî bir hüviyet vermiştir. Bu, merkeziyetçiliğin zayıflaması ve mahallî güçlerin iktisadî, siyasî ve idarî bakımlardan kuvvetlenip ayrı bir sosyal tabaka oluşturmaları demektir.21

Devlet, gönderdiği hükümlerde beylerbeyi, sancakbeyi, kadı, molla yanında âyânları da muhatap almakta; örfî vergi ve asker toplanmasında, eşkiya takibinde onların yardımını istemektedir.22 Yine XVII. yüzyıl sonlarında bunların denetim altına alınması için âyân meclisleri oluşturulmuştur.23 1726'dan itibaren de resmen devlet teşkilatına dahil edilmişlerdir. Artık merkezden sancakbeyi gönderilmesi yerine o göreve bölgeden bir âyân getiriliyordu.24

Kimileri devlete itaat etmeyen 'derebeyleri' olarak sıfatlandırılan âyânlar, tımar sistemi üzerinde de 'feodalimsi' bir temayülü temsil etmeye başlamışlardı. Bunlar kanun dışı olmasına rağmen reayadan topraklarını satın alıyorlar, böylece İslam ve Osmanlı ekonomisinin temel özelliklerinden biri olan ziraî topraklarda devlet mülkiyeti ilkesi zedelenip, özel mülkiyet ortaya çıkıyordu. Bu gelişmeler karşısında Devletin direnci uzun sürmüyor, yeni durumun yasallığı onaylanıyor ancak daha sonra tımar topraklarının özel çiftlik haline getirilmemesi isteniyordu.25 Görüldüğü gibi devlet XVIII. yüzyılda derebeyleşmeye karşı direnememekte, temel bir üretim aracı olan toprakta özel mülkiyete dayanan yeni bir içtimaî-iktisadî yapıya geçiş dönemi yaşanmaktaydı. 

Öte yandan âyân, yeni kurulmakta olan nizâm-ı cedid askerine karşı direniş göstermişti. Bunun en önemli sebebi büyük mukataaların bu yeni askeri finanse etmek için irad-ı cedid hazinesine aktarılmasıydı. Sonuçta merkezî devlet ile âyân arasında bir uzlaşma sağlandı ve bu uzlaşma belgelendi (Sened-i ittifak 1808). Tanzimat'tan sonra kurulan Âyân meclisleri ile Cumhuriyet Dönemi'ndeki Senato âyân ve eşraf zümresinin ne kadar önem kazandığını gösterir.

Osmanlı klasik düzeninde eski aristokratik kalıntılar (eski aşiret aristokrasisi) ayıklanmış ve aristokratisinin bir şekilde oluşması da sistemli bir şekilde engellenmişti. Devlet, birlik için tehlike teşkil edebilecek zenginleşmelere ve siyasî güce dönüşebilecek iktisadî güçlenmelere meydan vermek istememişti. Bu yüzden Osmanlı sisteminde burjuvaziye benzer bir sınıf ortaya çıkmamıştır.

Batı burjuvazisi, XI. yüzyıldan itibaren ticaretin güçlenmesiyle birlikte şehirlerde ortaya çıkmış bir sınıftır. Klasik feodalite çözülürken şehirler bağımsız birimler halinde etkili birer güç odağı oluyorlardı. Bu olguyla burjuvazinin güçlenmesi birbirine bağlıdır. İslam ve Osmanlı şehirlerinin merkezden bağımsız olmamaları burjuvazi ortamının oluşmaması bakımından önemlidir. Yine bu yüzden iktidarın bölünmemesi ve parçalanmaması Osmanlı klasik Dönemi'nin en önemli olgusudur.

Osmanlı toplumunda yerli bir burjuva sınıfının olmayışı ve büyük özel servetlerin engellenişi kapitalist gelişmenin dışında olmasının en önemli göstergelerinden birisidir. Tanzimat, mal güvenliği gerekçesiyle böyle bir burjuva sınıfının oluşmasını desteklemiştir ve dahası kapitalist toplumun ön şartı olarak böyle bir sınıfı oluşturmak istemiştir.

Türkiye'nin "geri kalması" burjuvazinin yokluğuna bağlandığı gibi uygulanan iktisadî politikalar da böyle bir sınıfın oluşturulması amacına yönelikti. Mesela dış borçlanma, dış ticaret ve yabancı sermaye yatırımları Osmanlı ekonomisi ile Avrupa sistemi arasında aracılık eden bu sınıfın hızla genişlemesine imkan sağlandığını gösterir.

Klasik Osmanlı sisteminde azınlık kavramı yoktu. Devletin gayrimüslim tebası vardı. İşte "Osmanlı burjuvazisi" gayrimüslim tebadan oluştuğu için Batı bunlara verilen imtiyazlara devletten güvence istiyordu. Oluşmakta olan bu burjuvazi Batı burjuvazisi gibi kendi devlet ve milletleriyle bütünleşmediği için sadece "azınlık" çıkarlarını güden komprodor burjuvazi niteliğindeydi. Bu yüzden İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet yönetimleri, "azınlık"lara karşı, varlık vergisi gibi, zaman zaman sert tedbirler de alarak "millî burjuvazi" oluşturmak istemişlerdir.26

C. Aile

Klasik dönemde Osmanlı ailesini, askerî zümrede büyük aile, geniş halk kesimlerini oluşturan reaya zümresinde genişletilmiş çekirdek aile temsil eder. Ortalama çocuk sayısı ikidir. Bu yüzden aile nüfusu 4-5 civarındadır. Buna çoğunlukla büyük anne ve babalarla kimsesiz çocuklar da eklenebilir. Çok eşlilik serbest olmasına rağmen fiilen tek eşlilik hakimdi.

Yenileşme Dönemi'nde Osmanlı aile tipi değişmeye başlamıştı. XIX. yüzyıl burjuva ailesi Osmanlı, özellikle Jön Türk ve daha sonra İttihat ve Terakki ideologlarını etkilemişti. Zira sanayi kapitalizmi Dönemi'nde kadın, proleteryanın bir kolu olarak çalışma hayatının içine girmişti. Ziya Gökalp gibi ideologlar bu olguya eski Türk tarihinden gerekçeler aramışlardır. Bu tür düşünürlere göre İslamî dönem kadını tesettürlü hale getirerek toplum dışına itmiştir.

İkinci Meşrutiyet bu alanda da bir dönüm noktası olarak görülebilir. Bu dönemden itibaren yeni açılmakta olan Batı tipi mekteplerde kızlar için de ayrı veya karma olarak eğitim başlamış ve bir çoğu feminist karakterli kadın dernekleri kurulmuştu. Birinci Dünya Savaşı'ndaki erkek nüfus kaybı kadınların toplum ve çalışma hayatına daha çok girmelerine yol açmıştı.

Yenileşme ve Batılılaşma içerisinde ailenin esas teşkil ettiği hayat tarzı batılı hale gelmiştir. Kadın-erkek ilişkileri klasik mahremiyet anlayışından uzaklaşmıştır. Bu değişim, medenîliğin ve çağdaşlığın ölçüsü sayılmıştır. Yine bu değişimin bir sonucu olarak aile hayatının dışına itilen kimsesiz çocuklar için 1860'lardan itibaren Islahhâneler, yaşlılar için de 1895'te Darülaceze kurulmuştur.27

II. Malî Yapı

Osmanlı malî sistemi genellikle adem-i merkezî bir yapıdadır. Ancak bu esnekliklerin siyasî, dinî ve ideolojik bir merkeziyetçilik çerçevesi içersinde yer aldığını vurgulamak gerekir.

Devletler kamu hizmetlerini yerine getirmek, güvenlik ve savunmayı sağlamak için harcamalar yapmak ve bu harcamaları finanse edecek kaynakları bulmak zorundadırlar. Bunun için Osmanlı Devleti de kaynaklarını bilmek ve malî yapıyı kurmak amacıyla sayımlar yapıyordu. Bu aynı zamanda kayıtlı ekonomi demektir. Tapu tahrirleri de denen bu sayımlar öncelikle Devletin tımar kesimini teşkilatlandırır. Sonra nakdî kesimi oluşturan merkez maliyesi ve nihayet vakıflar kayda geçer.

XIX. yüzyıldaki temettüât sayımları da benzer şekilde, Devletin malî imkanlarını tesbit amacına yönelikti. II. Mahmud bu amaçla 1829 yılından itibaren önce İstanbul'daki demografik ve malî değişiklikleri tesbit eden bir sayım yaptırmıştı. Edirne antlaşmasından iki yıl sonra yani 1831 yılında da bütün ülkeyi kapsayan sayımlar yapıldı. Böylece her eyaletin nüfusu, taşınmaz malları ve vergi matrahı teşkil eden gelir kaynakları yeniden tespit edildi. Herkese mükellef olduğu vergiyi belirten belgeler verilmesi, vergilerin yılda iki taksitle alınması ve malî yılbaşının Mart ayı olması kabul
edildi.28

Bürokrasinin temelinin malî bürokrasi olduğunu söylemek yanlış değildir. Yenileşme Dönemi'ne girerken bile hakim sistem olma yoluna giren kapitalizm karşısında Osmanlı düzeninin geleneksel gücünü teşkilat ve müesseseleri aksettirmesine rağmen, bütün bunlar da zamanla yaşlanıp esnekliklerini kaybetmişlerdir. Osmanlı ülkesi kapitalizmin nüfuz sahasına girerken Osmanlı bürokrasisi de Batılılaşma yolundaki dönüşüme kendini çok önceden hazırlamaya başlamıştı.29

Osmanlı Devletinin malî teşkilatı üç kesimden oluşmuştur: Merkez maliyesi, tımar sistemi ve vakıflar. Bir başka açıdan ülkenin 'gayr-i safi millî hasıla'sının30 önemli bir kısmı bu üç kesim tarafından oluşturulmuştur. Sistem içerisinde merkez maliyesinin payı bütçeler tarafından tesbit edilirken tımar kesiminin teşkilat ve yapısının oluşmasında sayımlar kullanılmıştır. Vakıflar ise, sayımlara ve devlet denetimine konu olmakla birlikte özerk kuruluşlardır.

Bir geçiş dönemi olmakla birlikte eski malî sistemin yıkılıp Batı sistemine uygun yeni bir malî yapı oluşturma iddia ve tatbikatında olan Tanzimat Dönemi malî bunalıma yeni sebepler eklemiştir. Bunlar karşılıksız para ihracı, bütçe harcamalarının belli bir usule bağlanamaması ve bütçe gelir-gider dengesini sağlayacak yönetimin oluşamamasıdır.31

Tanzimat'ın ilanından yirmibeş sene sonra klasik eyalet sistemi yerini yeni vilayet sistemine bırakmıştı. Klasik vali tipinin yetkileri sınırlanmıştı. İlk anda malî yetkileri elinde toplayan ve valiye eşit rütbede muhassıllar tayin edilmiş, klasik devirdeki sancakbeyi, defterdar, kadı üçlüsünün yerine vali, muhassıl, komutan üçlüsü konmak istenmişti. Muhassıllık uygulaması başarısızlıkla sonuçlanınca, 1841'de bu kurum lağvedildi ve malî işler için valinin maiyyetinde çalışan defterdarlar tayin edildi. Yönetim bütün vilayetleri aynı statü ile merkeze bağladı.

A. Merkez Maliyeti ve Hazine Yönetimi

Klasik Osmanlı maliyesinde tek merkezî hazine ve tek Başdefterdar düzeni vardı. Klasik dönemdeki tek merkezî hazineden kastedilen dış hazinedir. Bunun yanında kredi kurumu veya Merkez bankası gibi çalışan iç hazine vardır. Klasik dönemde iç hazine yerine zaman zaman Hazîne-i hâssa tabiri kullanılıyordu. XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ihtiyat hazinesi olarak Darbhâne-i âmire kurulmuştur (1776).

Padişah'a ait gelir ve giderlerin yürütülmesinden sorumlu olan Hazîne-i hâssa'ya hazineden her yıl belirli bir pay aktarılıyordu. Bütçelerde önemli bir yer tutan bu pay ile bir çok sınaî kuruluş finanse edilmişti.

Nizâm-ı cedîd Dönemi'nde (1790-1839) III. Selim (1789-1807) tarafından, tek dış hazine yerine çoklu hazine sistemine geçilmiştir: 1793 yılında Hazine-i âmire'nin yanında İrad-ı cedîd hazinesi'nin kurulmuş, bunu Tersane ve Zahire hazineleri izlemiştir. İrad-ı cedîd hazinesinin temel işlevi, kendisine tahsis edilen gelirle mâlikâne ve eshâm sistemini tasfiyeye ve tımar rejimini ıslaha çalışmak ve olağanüstü giderler için bir ihtiyat fonu oluşturmaktı.

II. Mahmud (1808-1839) zamanında dış hazine, Başdefterdarın idaresinde Hazine-i âmire, ayrı bir defterdarın idaresinde ve Asâkir-i mansûre masrafları için Mansure hazinesi ve bir nazır idaresinde Darbhâne hazinesi olarak üçe ayrılmıştı. Ortaya çıkan kargaşalıktan ötürü hazineler 1838'de tekrar birleştirildi. Yani Tanzimat'tan sonra çoklu hazine sistemi tasfiye edilerek tekli hazine sistemine dönülmüştür. Aynı zamanda Defterdarlık unvanı da terkedilerek Maliye nezareti kurulmuştur.32

Bu, Tanzimat ile malî teşkilatın merkezîleştirilmesi yolunda atılan ilk adımdır. Gelir ve giderlerin doğrudan merkezî hazine kanalıyla yürütülmesi kurallaştırılmıştır. Bu yüzden iltizâm usulü kaldırılarak emânet usulü ile gelir hacmi tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu uygulama başarısızlıkla sonuçlanınca iltizâm usulüne tekrar dönülmüştür. Yine taşrada, tevzî defterleri ile, vergilerin tarh ve tahakkukları istenerek merkeze gönderilmeleri sağlanacak, maliye memurlarına harç yerine maaş verilecekti.33

Osmanlı Devleti, XVII ve XVIII. yüzyıllarda mahallî güçlerin el koyduğu iktisadî kaynakları Tanzimat ile birlikte, merkezîleştirme hareketi içinde, tekrar denetlemeye başlamıştır. Padişah'a ait gelir ve giderlerin yürütülmesinden sorumlu olan Hazîne-i hâssa'ya hazineden her yıl belirli bir pay aktarılmaya devam ederek bu pay ile birçok stratejik iktisadî ve sınaî kuruluş finanse edilmişti.

Tanzimat Dönemi'ne girerken, Mart 1840 başlarından itibaren tahsis edilen aylık maaş karşılığında padişaha ait gelir kaynakları, birkaç istisna dışında, Maliye hazinesine aktarılmıştı. Süreç sonunda Darbhâne-i âmire Nezareti Hazîne-i hâssa nezareti adını almıştır (1850). II. Abdülhamid Dönemi'nde daha önce Maliye hazinesine aktarılan emlâk-i hümâyûn da Hazîne-i hâssa'ya aktarılmıştır.34 Bu dönemde bu hazinenin büyümesiyle birlikte yeni idarî birimler oluşturulmuştur.35 1909'dan itibaren Nezaretten Umum Müdürlüğe indirilen Hazine-i hâssa'nın gelir kaynakları 1924'te hılafetin ilgasiyle birlikte "millete intikal" etmiştir.36

1. Merkezî Hazine Hesapları:

Bütçeler

Klasik dönem Osmanlı bütçeleri merkezi hazinenin yıllık gelir ve giderlerini yansıtmaktadır. Bunlar genellikle yıl sonunda tutulan kesin hesap cetvelleridir. Ancak çağdaş bütçe kavramına benzeyen bir şekilde yıllık gelir ve harcama tahmini olan bütçeler de vardır. Osmanlı bütçeleri gelir önceliklidir. Çağdaş bütçeler ise gider önceliklidir. Aslında İslam ve Batı dünyalarında bütçe kavram ve uygulamaları farklıdır. Batı'da bütçe uygulaması sınıflı bir toplum yapısının ürünüdür ve halkın devlete ne kadar vergi vereceğini bilme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

XVIII. yüzyıl başlarında görülen iktisadî genişleme Devletin gelir ve giderlerine de yansımıştır. yüzyılın birinci bölümünde, 1747-1768 yılları arasında uzun süreli bir barış Dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde Devletin gelirleri 1700-1765 arasında 10 milyon kuruştan (1 milyar 200 milyon akçe) 14. 5 milyon kuruşa (1 milyar 740 milyon akçe) yükselmiştir. Gelirlerdeki bu artışın bir bölümü tımar sistemi içinde bulunan bir çok vergi kaynağının mukataa haline getirilmesinden yani bütçeye nakdî gelir getirecek kalemlere dönüştürülmesinden ve yeni bazı vergilerden kaynaklanmış olmalıdır. Ancak önemli bir para operasyonunun olmadığı bu yarım yüzyıllık süre içinde %50'ye yaklaşan bu gelir artışı iktisadî genişlemenin göstergelerinden biridir.

Aynı yüzyılın ikinci yarısındaki iktisadî daralma ise devlet gelir ve giderlerine de yansımıştır. 1768 yılından 1820'lerin sonuna kadarki dönemde uzun, masraflı ve yenilgilerle sonuçlanan savaşlar yapılmış, devlet harcamaları önemli oranda artmıştır. 1761-1785 arasında yıllık harcama miktarı %30 civarında artar, bu artış savaş yıllarında %100 e kadar yükselir. Gelirler ise yeni vergi kaynaklarına ve tarifelerin yükseltilmesine rağmen durgundur ve bütçe açıkları giderek büyümüştür.37 Bu süreç içerisinde yüzyıl sonlarında Nizâm-ı cedîd, XIX. yüzyıl ortalarında ise Tanzimat hareketleri ortaya çıkacaktır. Batı anlamında ilk bütçe ise 1863 yılında oluşturulmuştur.38 Klasik dönem Osmanlı bütçeleri gelir öncelikli iken bu bütçeler gider ağırlıklıdır. Bir geçiş Dönemi olmakla birlikte eski malî sistemin yıkılıp Batı sistemine uygun yeni bir malî yapı oluşturma iddia ve tatbikatında olan Tanzimat Dönemi'nde de bu devam etmiştir.

Bu dönemde gelir ve giderlerin doğrudan merkezî hazine kanalıyla yürütülmesi kurallaştırılmıştır. Bu yüzden iltizâm usulü kaldırılarak emanet ile gelir hacmi tesbit edilmeye çalışılmıştır. Bu uygulama başarısızlıkla sonuçlanınca iltizâm usulüne tekrar dönülmüştür. Yine taşrada, tevzî defterleri ile, vergilerin tarh ve tahakkukları istenerek Merkeze gönderilmeleri sağlanacak, maliye memurlarına, harç yerine, maaş verilecekti.

2. Bütçe Gelirleri ve Gelir Kaynakları

Mukataa, cizye ve avarız Osmanlı merkez maliyesinin başlıca üç gelir kaynağıdır. Mukataalar, yaklaşık bir ifade ile, genellikle özel teşebbüs tarafından işletilen kamu iktisadî ve malî kurumlarıdır. İkinci tür gelir kaynağını oluşturan cizye, zimmî statüsündeki Müslüman olmayan faal erkek nüfustan alınır. Bundan başka tabi devletler, vergi vasfında, maktu cizye öderlerdi. Üçüncü gelir kaynağı olan avarız ise başlangıçta savaş harcamalarını finanse etmek içen konmuş fakat XVII. yüzyılın sonlarından itibaren olağan hale gelen vergidir. Bütün bu gelir kaynakları Tanzimattan sonra ya değiştirilmiş veya ortadan kaldırılmıştır.

Mukataalar başlıca üç yöntemle işletilirdi. Bunlar iltizam, emanet ve XVII. yüzyılın sonlarından itibaren malikanedir. Malikâne ömür boyu verilen iltizâmlara verilen isimdir. XVII. yüzyılın sonlarından (1695) itibaren, özellikle maliyenin artan nakit ihtiyacının baskısı altında iltizâmla işletilen mukataalar malikâne haline getirilmeye başlanmıştır. Bu sistemde mukataa gelirleri birer peşin (muaccele) ve her yıl ödenecek taksitler (müeccele) karşılığında özel kesime satılmaktaydı.

1695 yılından başlayarak Tanzimat'a kadar 100-150 yıllık Osmanlı malî ve iktisadî tarihinin önemli bir kurumu olarak yaşayan mâlikâne sistemi ilk defa ömür boyu ziraî iltizâmların öteden beri geçerli olduğu Mısır'a yakın Suriye, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulamaya konmuş, zamanla yaygınlaşmış ve Devletin vergi aldığı bütün faaliyetlere olduğu gibi eyaletlere kadar genişlemişti. Mâlikâne sahiplerinin işletmelere kendi mülkleriymişçesine uzun vadeli yatırım yapacakları ve dolayısıyla iltizâmın mahzurlarının ortadan kalkacağı düşünülmüştü. Yine tımar kesimindeki güvenliğin iltizâmda da geçerli kılınacağı umulmuştu. Ancak bunların pek gerçekleşmediği görülmüştür.39

Tanzimat mukataa sisteminin esasını oluşturan iltizâm yöntemini kaldırmak istemişti. Fakat bunda başarılı olamadı. Sadece iltizâm yoluyla zenginleşip taşrada devlet otoritesine baş kaldırabilen güçlü yöneticilerin varlığına son verildi. Ayrıca iltizâm konularını sınırlayarak mültezim zümresinin gücünü azalttı. Bu yeni uygulamalar malî merkeziyetçiliğe doğru adım atılması olarak yorumlanabilir.40

Cizye, İslam devletlerinde zimmi statüsündeki Müslüman olmayan faal erkek nüfustan alınan vergiydi ve bu Osmanlı Devleti'nin de en önemli gelir kaynaklarından birini teşkil etmiştir. Bundan başka Rumeli'ndeki Eflak, Boğdan voyvodalıkları ile Erdel Krallığı ve Dubrovnik Cumhuriyeti bedel-i cizye denen maktu cizye öderlerdi. Mısır, Bağdat, Basra gibi eyaletlerin maktu cizyeleri de irsâliyeleri içinde yer alırdı.

1691 yılında yapılan cizye reformuyla cizye gelirleri büyük artışlar göstermiştir. Bu gelirlerde Rumeli bölgesinin önemi belirgindir. Çünkü Rumeli'de cizye mükellefi olan gayr-i müslim nüfus çoğunlukta idi.41
Tanzimat Dönemi'nde kişi başına cizye toplanması yerine toplu olarak toplanmasına karar verildi. Fakat bunda başarılı olunamayınca tekrar eski usule dönüldü. Nihayet 1856 Islahat Fermanı'yla cizye yerine bedel-i askerî getirildi.42

'Avârız-ı divaniye' veya kısaca 'avârız' denen olağandışı vergiler üçüncü önemli gelir kaynağı idi. Bunlar başlangıçta savaş harcamalarını finanse etmek için konmuş, XVII. yüzyılın sonlarından itibaren olağan vergiler haline gelmişti. Tanzimat Dönemi'nde avârız, tekâlif-i örfiyye ismiyle varlığını sürdürmüştür.

3. Bütçe Giderleri

Osmanlı bütçeleri Devletin tımar ve vakıf sisteminin dışında kalan nakdî harcamalarını yansıtır. Bunların en önemlisi asker maaş ve tazminatlarıdır (el-mevacibât). Bu harcamalarının umumî bütçe giderleri içindeki payı %70 lere kadar çıkmaktadır. Modern bütçelerde önemli bir yer tutan kamu yatırım harcamaları bu bütçelerde yer almıyor. Sadece bazı bakım ve onarım masrafları görülüyor. Çünkü bayındırlık, eğitim, sağlık, diyanet vs. yatırımları hazineden para çıkışı ile değil vakıflar, ocaklıklar ve bazı vergi muafiyetleri ile yürütülüyordu.

Gelirlerin giderlere yetmemesi iç ve dış borçlanmayı gündeme getirir. Bu yüzden Osmanlı ekonomisi XVII. yüzyılın sonlarındaki İkinci Viyana Buhranı yıllarında iç, 1856 Kırım Savaşı yıllarında da dış borçlanmaya başlamıştır. Bu olgular bir İslam ekonomisi olarak öz kaynak ekonomisi olan Osmanlı ekonomisinin klasik özelliklerini kaybetmeye başladığını göstermektedir.
Eshâm uygulaması 1775'te yürürlüğe konmuş olup bir iç borçlanma türü olarak yorumlanabilir. Bu, büyük mukataa gelirlerinin halka satılması demekti ve gelir ortaklığı sistemine benzemekteydi. Eshâm'ın kişiler arasında tedavülü serbestti ancak vergiye tâbiydi. Böylece eshâmı ellerinde tutan küçük tasarruf sahipleri her yıl belli bir gelir garantisine sahip oluyorlardı.43 Sistemin yürürlüğe girişinden 17 yıl sonra yapılan bir hesaplama, halka dağıtılanın hazine kazancından fazla olduğunu ortaya koymuştur. Oysa günümüzdeki yüksek enflasyon, gelir ortaklığı senetlerine sahip olan halkın net kazancının çok fazla olmadığını düşündürmektedir.

Dış borçlanma niyetleri 1783'te belli edilmiştir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'yla sonuçlanan Rusya yenilgisi, 1776 İran savaşları, ordunun ıslahı ve sürat topçusu yetiştirilmesi çabaları maliyenin ek finansman imkanları aramasına yol açtı. Problem bir tür iç borçlanma ile halledildi.44

Kırım Savaşı sırasında (1854) ilk dış borçlanma gerçekleştirilmiştir. 1850'lerde, özellikle başarısız kağıt para ihracından sonra, büyük bir malî bunalımın eşiğine gelinmişti. İngiltere ve Fransa'daki ödünç verilebilir fon fazlalığı bu ülkelerin Osmanlı Devleti'ne borç vermeye istekli olmalarına yol açmıştı. Sonunda Osmanlı Devleti'nin geleneksel dış borç almaya karşı direnci kırıldı. 1854-5'te alınan borçlar Kırım Savaşı'nın masraflarına gitmiştir. 1858'de alınan borçla kağıt paralar piyasadan çekilmiştir.45

Bu ilk borçtan 1879 yılına kadar geçen süre içinde Osmanlı Devleti onyedi kez borç aldı. Bu "hızlı borçlanma" Dönemi'nde alınan dış borçlardan sadece %7.8'i (1870 Rumeli demiryolları istikrazı) yatırım amacıyla kullanılmış, geri kalanı cari harcamalara gitmiştir. Borçlarin faiz oranları çoğunlukla %6 civarında olmuştur. Sağlanan net gelire göre yapılan hesaplamada reel faiz yükü dönem için oldukça yüksek bir faiz oranı olan %8.65'e yükselmiştir. Beş milyon sterlinlik ilk borçlanmanın karşılığı olarak Mısır'ın cizye geliri gösterilmişti. Bu Osmanlı gelirlerinin Avrupa borsaları açısından en güvenilir olanıydı. 1855'te ikinci bir beş milyon daha borç alındı. Mısır'ın cizye gelirleri dışında, İzmir ve Suriye gümrüklerinin gelirleri de karşılık gösterildi. Zaten güvenilirlik bakımından ikinci sırada gümrük gelirleri geliyordu. 1865, 1873 ve 1874 borçlarında ise Devletin tüm gelirleri teminat gösterildi. Bu nedenle bu istikrazlara Düyûn-ı umûmiye yani Umûmî borçlar denmiştir.46

Bu yeni malî yapı yabancı sermayenin önem kazanmasına ve Galata bankerlerinin etkili hale gelmesine yol açmıştır. 1862'de Galata Borsası ve 1863'te Osmanlı Bankası kurulmuştur.

Osmanlı Devleti malî bakımdan her sıkıntıya düştüğünde Avrupa bankalarından borç almaya devam etti. Bu borçlar çok elverişsiz şartlarda ve diğer ülkelerin ödediği faizlerden çok daha yüksek faizlerle ve büyük miktarlarda alınıyordu. Yine Osmanlı Devletinin borç tahvilleri Londra, Paris, Viyana ve Frankfurt gibi borsalarda satışa çıkarıldı. Yani Osmanlı borçlanmaları Avrupa çapında bir yatırım, kazanç, spekülasyon, komisyon ve rüşvet alanı olmuştur.

Bu fonların büyük bir bölümü cari harcamalarda, saraylar yapımında, büyük bir donanmanın kurulmasında ve bürokrasinin maaşlarının ödenmesinde kullanıldı. 1873 yılında borsa krizleri Avrupa ve Amerika piyasalarını etkisi altına alınca, Osmanlı Devleti'nin Avrupa para piyasalarından yeni fonlar bulması imkansız hale geldi. Devlet 1854-74 arasında 15 defa dış borç aldı.
Bu süreç yirmi beş yılda Osmanlı Devleti'nin borçlarını ödeyemez duruma geldiğini açıklamasına, yani moratoryum ilanına (1875) ve Düyûn-ı umûmiye'nin kurulmasına yol açmıştır (Muharrem kararnamesi 1881). Bu şekilde borçlarda indirim yapıldı.47

1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Devlet, Osmanlı Bankası'yla Galata bankerlerine olan borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı. Öncelikle bu iç borçların tasfiyesi için rüsûm-ı sitte adı verilen damga, içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergilerin 10 yıllık tutarını alacaklılara bıraktı. Bu çözüm Fransız, İngiliz, Avusturyalı, Alman ve diğer dış alacaklıların tepkisini çekti. Sonuçta 1881'de bir uzlaşmaya varılarak damga, içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergiler, borçlar bitinceye kadar alacaklılara tahsis edilmiş bunun için de Düyûn-ı umûmiye idaresi kurulmuştu. Düyûn-ı umûmiye (genel borçlar) kuruluşu Osmanlı borçlarının yönetim, ödeme ve vergilerin toplanması ile görevlendirilmiştir.48

Ancak Avrupa piyasalarında tahvil satılarak dış borçlanmaya devam edildi. Osmanlı maliyesi üzerinde kurulan ayrıntılı ve etkin denetim Osmanlı tahvillerinin riskini azaltmıştı. Devlet 1886'ya kadar borç almadı. Ancak bu tarihten 1908'e kadar 14 borç antlaşması yapıldı. Bu "ılımlı borçlanma" Dönemi'nde de alınan borçlar öncelikle cari harcamalara gitti. Ancak savaş baskısı olmadığından harcamalar büyük değildi. 1908-1914 Dönemi'nde borçlanma yeniden hızlanmıştır. Alınan borçların önemli bir kısmı demiryolu yatırımlarına gitmiştir.49 Üstelik 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla durum daha da ağırlaştı. Bu döneme kadar Avrupa malî sermayesi Osmanlı Devleti'ne verdiği yeni borçların yaklaşık iki katını anapara ve faiz ödemeleri olarak Avrupa'ya aktardı.50

Birinci Dünya Savaşı'na girerken, 1914 yılında Osmanlı Devleti'nin dış borçları 160 milyon İngiliz sterlinine ulaşmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Lozan Antlaşması'yla Osmanlı borçlarından Anadolu'ya düşen payın ödeneceği kabul edildi ve kuruluşun denetim yetkisi kaldırıldı. Nihayet Düyûn-ı umûmiye'ye olan borcun son taksidi, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954 te ödenebildi.51

B. Tımar Sistemi

Selçuklu ikta sisteminin bir devamı olan Tımar sisteminin esası, devlet mülkiyeti (rakabe) altındaki toprakların yine birer devlet memuru olan ve maaşlarını tımarlarının gelirlerinden (vergi) bizzat alan sipahilerin gözetiminde, kullanım (intifa) hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir. Bir başka açıdan tımar, "geçimlerini sağlamak veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsil yetkisi ile birlikte tahsis edilmiş, çoğunluğu toprak olan vergi kaynaklarına"52 verilmiş isimdir.

Tımarın, XVI. yüzyılda bunun malî sistem içersindeki payı %37 idi ve bu oran zaman içersinde, ekonominin nakdîleşmesine paralel olarak azalmıştır. Yine Osmanlılar Doğu ve Güneydoğu'da tımar sistemini kuracak zaman ve enerjiyi bulamamış olmalıdırlar.

Tımar sistemi ziraî ekonominin dolayısıyla Osmanlı ekonomisinin esasıdır. Bu sistem, tarım teknolojisinde bir gelişme olmamasına rağmen, ülkedeki yüksek ziraî üretim için gerekli ortamı sağlamıştır. Özellikle güvenlik ve ürüne sahip olma faktörleri yüksek üretim için gerekli şartları hazırlamıştır.

Amerika'nın keşfi dünya ekonomisi içersinde para arzının artmasına ve XVII. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı ekonomisindeki nakdîleşmeye doğru olan eğilimi güçlendirmiştir. Yine savaş teknolojisinin değişmesiyle de Devletin merkezî orduya olan ihtiyacı artmaktaydı. Bu ise nakdi gelirler nisbî olarak azalma yolundayken nakdi giderlerin artması ve Devletin zaten mevcut olan para ihtiyacının yükselmesi demekti.

Böylece nakdî ilişkilerin yaygınlaşması, fiyat hareketleri, harp teknolojisinin askerliği bir meslek haline getirmesi, malî kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş gibi dünya ekonomisinde ortaya çıkan yapısal değişikliklerle tımar sistemi, XVII. yüzyılın başlarından itibaren eski önemini kaybetmeye başlamıştı. Tımar kesiminin merkez maliyesi içerisine alınmaya başlanması yani tımar topraklarının iltizâma verilmesi bu vetirenin önemli bir unsurudur. Bu değişim aynî bir sistem olan tımar topraklarının hazineye bağlanma sürecini hızlandırmıştır.

Vezirlerin, beylerbeylerinin, sancakbeylerinin büyük ve verimli hasları ile zeamet ve tımarlar derece derece mîrî mukataa haline dönüştürülerek, iltizâm veya emanet yoluyla merkez hazinesine bağlanıyordu. Bunun yanında sipahileri besleyemez duruma düşen küçük tımarlarda bir temerküz eğilimi göze çarpıyordu. Sipahiler böylece topraklarını kaybederek çok güç durumlara düşüyorlardı. Bu bozulmada iltimas vs. ile tımarların ehil olmayanlara verilmesinin de önemli yeri vardır.
Bununla birlikte tımar topraklarının iltizâma verilip mukataaya dönüştürülmeleri vergi konusu olan ziraî işletmelerin verimsizleşmeleri ile sonuçlanınca tımar sisteminde evvelce varolan güvenliğin mukataa sisteminde ihya edilmesi için 1696'da mâlikâne sistemi getirildi. Böylece tımardan iltizâma, iltizâmdan da mâlikâneye doğru bir eğilim belirdi. Bu, bir yandan da toprakta özel mülkiyet ve vakıflaşma eğilimini de beraberinde getirmiştir.

Kendilerine has tahsis edilen devlet görevlileri gelirlerini bu işle görevlendirdikleri mültezimler eliyle tahsil ederlerdi. Haslı sancak ve eyalet beylerinin gelirlerinin hizmetleriyle orantılı olarak artış gösterdiği anlaşılmaktadır. Oysa küçük dirlikler bu dönemde zorluklarla karşılaşmaktadır. Üstelik devlet, savaşlar sırasında, reayasından ek vergiler isterken, tımar erleri ve hatta vakıf mürtezikalarından 'bedel-i tımar' talebinde bulunuyordu. Bu dirliklerinde bulunmayan sipahi ve zaimlerden alınan ve XVII. yüzyıl sonlarında kapsamlı olarak uygulamaya konan olağanüstü bir vergiydi.53

Tımar sistemi tamamen aynî ekonomi olmamakla birlikte kesinlikle mahallî bir ekonomiydi. Devlet'in artan merkezî harcamaları finanse etmek için bu kesimi merkezî ekonomiye bağlama eğilimi tımarlı sipahiler yerine merkezî ordunun önem kazanması sürecini hızlandırmış, sonuçta, eyalet askeri-kapıkulu dengesi tersine çevrilmişti. XVII. yüzyıl başlarında tımarlı ordusu 100 bin civarında iken XVIII. yüzyılda kapıkulları 100 bine varmıştı.54 XVII. yüzyıl sonlarında tımarlılar ancak geri hizmetlerde istihdam edilebilmekteydiler.55 Yine bazı sipahilerin, dirliklerinin yetersizliği sebebiyle, ek gelir aramak için topraklarını terkettikleri görülüyordu.56
İç güvensizliğin artması da tımar sisteminin bozulmasıyla etkileşim halindeydi.57 Bu süreç içinde de reaya topraklarını bırakıp sürekli yer değiştiriyor, göç ediyordu. âyân ve tefecilerin baskısı, reayanın ek vergi talepleriyle sıkıştırılmaları ve boş kalan tımar topraklarına âyânın el koymasıyla yoğunlaşan özel mülkleşme eğilimleri karşısında Devletin yaptığı tehditler sözde kalıyor, sonradan fiili durumlar onaylanmak zorunda kalınıyordu.58


Liberal bir toprak sistemi, Tanzimat Dönemi'nde ülkede toprak satın almak isteyen yabancıların işine geliyordu. 1856 Islahat Fermanı da, yabancıların toprak satın alabileceğini öngören vaadlerde bulunmuştu. Tımar sisteminin toprak kullanımına koyduğu sınırlamalar bu istekleri engelliyordu. Tanzimat zaten etkisizleşmekte olan tımar sistemini ortadan kaldırmıştı. 1841 ve 1847'de çıkarılan iki nizamname ile birlikte kişilerin ellerindeki topraklara tapu veriliyordu. Yine 1849 ve 1858 tarihli kanun ve nizamnameler ile mîrî arazinin borç mukabili el değiştirmesi kabul ediliyordu.

Tanzimat tımar sisteminin hukukî varlığını ortadan kaldırmıştı. Bu dönem içinde de bazı tımar tevcihlerinin yapılması geleneğin hâlâ mevcud olduğunu göstermekle birlikte artık tımar sistemi askerî, idarî, malî ve ziraî yönlerden kayda değer değildi.

Özellikle artan yabancı baskısı ülke topraklarına daha kolay müdahale edebilmek için liberal bir toprak sistemi getirmişti. 1858 Arazi Kanunnamesiyle ziraî topraklarda özel mülkiyet ağırlık kazanmış, mîrî toprakların el değiştirmesi hızlanarak yaklaşık %70'i özel mülkiyete geçmiş59 ve 1926 İsviçre Medeni Kanunu'na giden süreç başlamıştır.

C. Vakıf Sistemi

Klasik dönemde vakıf sistemi ülkedeki eğitim, sağlık, diyanet ve bayındırlık yatırımlarını yürüten kurum olarak malî sistemin üçüncü alt öğesidir ve sosyal güvenliğin temel kurumudur.

XVII. yüzyıldan itibaren iltizâm ve özel mülkleşme eğilimlerinin güçlenmesiyle vakıflarda da bir genişleme olduğu tahmin edilebilir. Nitekim, 1661-2 bütçesinin açıklamasından anladığımız kadarıyla, yüzyılın ikinci yarısının başlarında merkezî gelirler %25'e düşmüştü. Geriye kalan %75 içinde tımar gelirlerinin yükselmediğini tahmin edebiliriz. Çünkü bu sistem gerileme içine girmişti. Bu oran içinde Merkezin payı olmakla birlikte, savaş vs. zorunluklarından dolayı artık Merkeze gönderilmeyip yerinde harcamaya dönüşen gelirlerle vakıf gelirlerinin yükselmiş olduğunu söyleyebiliriz.60

XVIII. yüzyılda bu eğilimin devamı sebebiyle vakıf gelirlerinin oranı %25'lere çıkmış olmalıdır.61 Ancak bazı konar-göçer aşiretlerin bağlı olduğu Üsküdar Valide Sultan Camii vakıfları gibi bazı vakıfların da, özellikle vakıf reayasının güvensizlik faktörü olmalarından dolayı, hazineye alındıklarını biliyoruz.

Yine bu yüzyılda vakıf kurucularının %80-90'ının askerî zümre mensuplarını, %10-20 kadarının ise reaya olduğu görülmektedir. Yine devşirme sisteminin bir sonucu olarak aynı yüzyılda büyük vakıfların %14 ü köle asıllılar tarafından kurulmuştu.62

1713 yılında İstanbul, Edirne ve Bursa gibi şehirlerdeki birçok vakfın Evkaf muhasebesi adıyla oluşturulan bağımsız bir kalem içine alındığı kaynaklarımızda zikredilmektedir.63 Ancak vakıflar 1826'da Evkaf Nezareti kuruluncaya kadar nazır ve mütevelliler vasıtasıyla idare edilmiştir. Bu tarihte tahsisat kabilinden vakıflar Maliye hazinesi tarafından zaptedildi ve Hazine ile kolay ilgi kurulamayan vakıflar için de söz konusu Nezaret kuruldu.64 Bu dönemde Avrupalıların Osmanlı topraklarında serbest dolaşım, mülk sahibi olma gibi istekleri vardı. Evkaf Nezareti'nin kurulması ile yabancıların Osmanlı topraklarındaki bu istekleri arasında bağ kurulmaktadır. Tanzimat, tımar sistemini ortadan kaldırmış, dolayısıyla mîrî topraklara müdahale kolaylaşmıştı. Fakat vakıflar özerkti ve Devletin müdahalesi çok zordu. Avrupalılar Paris, Londra ve Berlin kongrelerinde bu hususu belirtmişlerdi.65

XIX. yüzyıl başlarında çok dağınık ve karışık görünüm arzeden vakıfların Evkaf Nezareti şemsiyesi altında birleştirilmesinin belli bir düzen sağladığı ileri sürülebilir. Ancak vakıf gelirlerinin vakfiyelerde belirtilen yerlere sarfedilmeyip merkezî hazineye aktarılması vakıfları ve personelini daha kötü duruma düşürmüştür.66 Sonuçta Batılılaşma süreci içinde vakıflar bir yandan genişlerlerken bir yandan da tesir ve nüfuzlarını kaybetmeye başladılar. Vakıfların merkezî hazine ve tımar sistemi aleyhine genişlemesini onaylamak mümkün değildir. Buna rağmen bu sistem taşınmazların Müslümanların elinden çıkmasını zorlaştırıyor ve sömürgecilerin kolonizasyon siyasetlerine engel teşkil ediyordu.67

Tanzimatın getirdiği rejimin, tımar gibi, vakıf sistemini de bertaraf etmeye çalıştığı söylenebilir. Aslında vakıfların kötü durumları ve ıslahat teşebbüslerine direnmeleri, aleyhlerindeki telakkilerin yerleşmesine imkan ve fırsat veriyordu. Bu telakkilerin başında bu kurumun sosyal güvenlik fonksiyonlarından dolayı teşebbüs şevkini zayıflattığı ve kapitalist oluşumu engellediği görüşleri gelmektedir. Oysa bugün çağdaş bütçelerin önemli gider kalemlerinden birini oluşturan eğitim, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım gibi yatırım harcamalarının çoğunun vakıflar tarafından yapıldığını belirtmek gerekir. Eğer bu sistem İslam toplumu için zararlı olsaydı, İslam ve Osmanlı medeniyetinin en ileri devirlerinde gelişme göstermesi imkansız olurdu.68

Tanzimatçıların benimsedikleri liberalist doktrin vakıflar aleyhine ileri sürülen görüşlerin temel sebebidir. Zira bu doktrinin tam ve mutlak mülkiyet telakkisi, vakıfları bir engel olarak görüyordu. Vakıfların bu dönemde içinde bulunduğu kötü durum da onların yeni düzen arayışlarına gerekçe teşkil ediyordu. Özellikle İkinci Meşrutiyet Dönemi'nden itibaren Osmanlı ekonomisinin ve toplumunun kapitalizme geçemeyişi, "ilerleyemeyişi", "geri kalışı", Akçuraoğlu Yusuf gibi düşünürler tarafından Osmanlı sisteminde burjuva sınıfının olmayışına bağlanıyordu. Prens Sabahattin aynı şeyi infiradî toplum ve şahsî teşebbüsün yokluğu şeklinde ifade etmişti. Nihayet Ziya Gökalp'ın vakıf sistemini şiddetle eleştirmesi aynı gerekçeye dayanmaktaydı.

III. Üretim Yapısı

Osmanlı ekonomisi üretim ve arz yönlü bir ekonomidir ve küçük üreticiliğe dayanmaktadır. Ekonomi kendine yeterli ve hatta dış piyasaya yönelik bir yapıya sahipti. Fakat teknolojik gelişme olmaması, özellikle dış talebin yoğunluğu karşısında iç piyasada mal darlığının nedeniydi.

Klasik dönemde üretimin miktarı yanında kalitesi ve standartlara uygunluğu da denetim altındaydı. Fiyat denetimi ile birlikte narh sistemini oluşturan bu uygulama üretici ve tüketiciyi korumayı amaçlıyordu. XVIII. yüzyılın ortalarına kadar üretimin sayı ve kalitesinin yüksekliği korunmuştur. Ancak Devletin 1768'den sonra, özellikle savaş yıllarında, artan malzeme ve vergi talepleri, üreticiler üzerindeki baskıları arttırmış, ziraî ve sınaî üretimin gerilemesine ve iç ticaretin daralmasına yol açmıştır.
Klasik dönemde üretim, Devletin değil kişilerin yani özel teşebbüsün faaliyet alanı olarak görülmüştür.

Devlete düşen ise denetim, adalet ve güvenliğin sağlanmasıydı. Devletin ekonomiye büyük ölçüde üretici olarak girmesi ve her alana el atıp hantallaşması, özellikle Tanzimat'tan sonradır.

A. Ziraî Üretim

Klasik dönemde küçük ve müstakil işletme tipi esastı. Merkezî otoritenin zayıfladığı ve mahallî güçlerin tarım kesimi üzerinde etkili olduğu XVII. ve XVIII. yüzyıllarda çiftlikler ve büyük üreticiler ortaya çıkmakla birlikte hakim üretim tipi yine küçük ziraî işletmecilikti. 1840'larda yapılan bir araştırmaya göre ülkede ekili toprakların %80 civarındaki bir kısmı 60 dönümden küçük işletmeler tarafından ekilmektedir.69 Bu sonuç özellikle Anadolu için geçerlidir. Rumeli bölgesinde ise büyük tarım işletmeleri (çiftlik) daha yaygındır.

Özellikle XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı üretim kapasitesi daralmıştır. Bunun başlıca sebebi, zaman zaman görülen kuraklıkların yanında emek girdisinin belirli bir şekilde üretimden kopmasıdır. Zira kır kesiminde güvenlik azalmakta ve üretici kesim zaman zaman çıkarılan nefir-i âmm (seferberlik) fermanlarıyla orduya yazılmaktadır. Tarım teknolojisinde ilerlemenin olmaması da buna ilave edilerek yeterli bir üretim hacmine ulaşılmadığını söylemeliyiz. Oysa bu dönemde Batı Avrupa'daki teknolojik ilerlemelerle tarım üretimi bir hayli artmıştı.

Rumeli'deki büyük çiftlikler büyük limanlara yakın yörelerde, Karadeniz ve Ege kıyılarıyla Tuna ve taşımacılığa elverişli diğer ırmakların çevresinde yoğunlaşmıştır.70 Osmanlı ziraî ürünlerine karşı oluşan büyük dış talep ziraî yapıda ortaya çıkan değişmelerin temel sebebi olmuştur. Böyleca XVIII. yüzyılda dış pazarlar önem kazanmaya başlamıştır ve pazarlamada ulaşım imkanları büyük ölçüde belirleyicidir.

Özellikle XIX. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı tarımında toprak faktörü nisbî olarak bol iken emek kıt bir faktör olarak görülmektedir. Nüfusun durağanlığından kaynaklanan bu durum yüksek

ücretlere yol açıyor, bu da üretimi olumsuz yönde etkiliyordu. Kafkasya ve Balkan göçleri emek, özellikle kalifiye emek açığının kapatılması ve üretimin arttırılması yönlerinde çok olumlu olmuştur.

Tanzimat Dönemi'nde (1839-1876) ziraî ürünlerin pazarlanma ve ticaretinde liberal bir uygulama getirilmeye çalışıldı. Tahsis ilkesi terkedilerek köylünün ürünlerini serbestçe pazarlaması hedeflendi ama bu politika mahallî mütegallibenin etkinliğini pekiştirdi. Küçük çiftçilik tamamen ortadan kaldırılamamakla birlikte kapitalist çiftlikler doğmaya başladı. XX. yüzyılın başlarında tüm ülkede pazara yönelik üretim için şartlar yaygınlaştı. Böylece tarımın modernleşip kapitalistleşmesi için ortam oluştu.71

İç ve dış talep şartlarındaki gelişmeyle birlikte uygulanan yeni ziraat politikaları bu Dönemi'n hızlı ziraî genişleme Dönemi olmasına yol açmıştır. Ziraî üretim artışına paralel olarak geçimlik üretim tarzı da yerini giderek piyasa ilişkileri güçlenmiş bir yapıya bırakmıştır. Bunun yanında Osmanlı üreticilerinin dünya piyasa şartlarına bağımlılığı da artmıştır. Zira öncelikle malî gereklerden dolayı kurulan Düyûn-ı umûmiye idaresi tütün ve ipek gibi vergileri kendisine bırakılan ziraî malların üretimine ve ihracatının geliştirilmesine ağırlık verdi. Böylece ihracata dönük ziraî üretim de teşvik edilmiş oluyordu.

XIX. yüzyıl boyunca şehirlerin nüfusunun artmış olması ve demiryollarının yapımıyla iç pazarların genişlemesi üretim artışını sürekli kılan iç talebin artmasının en önemli sebebidir.

Yine Kırım, Kafkasya, Sırbistan, Bulgaristan, Makedonya ve Ege adalarından yapılan göçler bir yandan talebi arttırırken bir yandan da ziraî üretimin ihtiyaç duyduğu emeği sağlamıştır. Bu göçmen kitleleri ekime elverişli boş toprakların bulunduğu bölgelere ve İç Anadolu'nun demiryolu çevresine yerleştirildi. Göçmenlerin bir bölümü de İstanbul ve diğer şehirlerde yaşamaya başladılar. Bu sebeple gerçekleşen üretim artışı, 1890'lardan itibaren Konya-İstanbul ve Ankara-Eskişehir demiryollarının devreye girmesiyle daha da büyük boyutlar kazandı. yüzyıllar boyunca hububatı Balkanlar'dan sağlayan İstanbul'un buğdayının bir kısmı İç Anadolu'dan gelmeye başladı.

Dış talepteki artış ziraî üretim artışının ikinci önemli nedenidir. XIX. yüzyıl boyunca Anadolu'dan Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarına yapılan ihracat on kattan daha fazla artış göstermiştir. Bu ihracatın %90'dan fazlası tütün, üzüm, incir, ham ipek, tiftik, afyon, fındık, zeytinyağı ve hububat gibi ziraî mallardan oluşuyordu. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Anadolu'daki ziraî üretimin %20'ye yakın bölümünün ihraç edildiği tahmin edilmektedir. İhracata dönük üretim esas olarak Batı ve Orta Anadolu, Marmara ve Doğu Karadeniz bölgeleriyle Adana yöresinde yoğunlaşmıştır. Ancak bu üretim artışı tarım teknolojisinde önemli bir değişiklik olmadan gerçekleştirilmiştir. Öte yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri hem göçlerden etkilenmemiş hem de iç ve dış talebin yöneldiği dolayısıyla üretimin arttığı bölgeler olamamışlardır.72

Osmanlı ekonomisi ve maliyesi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayandığı için mesela Abdülaziz Dönemi'nde 1863-4 yılına ait bütçede aşar ve ağnam resimleri en kabarık kalemleri meydana getiriyordu.73 Maliye için büyük bir önem taşıyan aşar, mültezimlerin yolsuzluklarına rağmen, Cumhuriyete kadar devam etti.

XIX. yüzyılda konar-göçerlerin iskanıyla yeni vergi kaynakları ortaya çıkmıştır. Bundan başka Çukurova, Ege, Orta Anadolu'da bazı topraklar bunlar vasıtasıyla tarıma açılmıştır. Rusya'dan göç eden Çerkes ve Tatarların da Rumeli ve Orta Anadolu'ya yerleştirilmeleri bazı toprakları tarıma açtığı gibi Rumeli'de etnik bileşimi Müslümanlar lehine değiştirmeyi amaçlamaktaydı. Midhat Paşa'nın Tuna valiliği sırasında bu işlemin ısrarla uygulandığını görmekteyiz.74

Aynı yüzyılda bazı kültür bitkilerinin ekimine başlanmış ve çiftliklerin sayısında artış olmuştur. Yine bu dönemde toprağa göre emek açığı devam etmektedir. Anadolu'da kıyı şeridi dışında ülkenin iç kısımlarında ekime açılmamış topraklar hiç de azımsanmayacak kadar boldur.75

Ziraî bürokrasi oluşturulmaya başlanmış; üretimi arttırma, ürünleri çeşitlendirme, dış talebi olan ziraî ürün üretiminin teşviki, yerli sanayi hammaddelerinin içerde üretilmesi ve ziraatin modernleştirilmesi için yapısal tedbirler alınmıştır. Bunun için ilkin Ziraat ve Sanayi Meclisi (sonraki ismiyle Meclis-i Umûr-ı Nafia) (1838); sonra Ziraat Meclisi (1843); Nafia Hazinesi (1843) kuruldu. Köylüye kredi dağıtıldı. Ziraî eğitim ve uygulama kurumları oluşturuldu. Gerekli yolların yapılması ve nehirlerin ulaşıma elverişli hale getirilmesi, kredi dağıtılması, vergi yükünün hafifletilerek bölgeler ve kişiler arasında dağılımın adilleştirilmesi için programlar hazırlandı.

Üretim alanlarını genişletmeye, ticarî değeri yüksek ürün üretmeye, modernleşmeye yönelik teşvik tedbirleri uygulandı. Geçici vergi ve gümrük muafiyetleri sağlandı. Ziraî ürün ticareti serbestleştirildi. Devlet tekelleri ve devlet mübayaaları büyük ölçüde tasfiye edildi. Tüketici gruplara öncelik tanıyan bu uygulamalar, üreticiye önemli ölçüde yük getiriyor ve ziraî üretimi olumsuz yönde etkiliyordu. Bu yeni uygulama ile bir yandan malî fedakârlıkta bulunulurken bir yandan da üreticiler teşvik ediliyordu.

Bütün bunlar yanında XIX. yüzyıl sonlarındaki bazı uygulamalar tarım ile kırsal kesimde yaşayan halk üzerinde olumsuz etkiler yapmıştı. Mesela Düyûn-ı umûmiye ile derbentçi gibi bazı zümrelerin vergi muafiyetlerinin kaldırılması geniş bir kitleyi hoşnutsuzluğa ve fakirliğe düşürdü. Özellikle dış borçların artması ve hazinenin iflası nedeniyle vergi kaynaklarına el koyan dış malî çevreler yüzünden köylere makineleşme, süthâne, mandıra, damızlık hayvan gibi yenilikler gelemedi. Bununla beraber ziraî üretimde artış görüldü. 1840'larda yıllık tarım ürünleri ihracı 4.7 milyon sterlin civarındayken 1913'te bu miktar 28 milyondan fazlaya yükselmiştir.

Üretimde çeşitlilik devam ederken sadece 1880'lerde dış sanayilerin ihtiyacı dolayısıyla pamuk ve tütün gibi ürünlerin ekiminde artış gözleniyordu.76
Cumhuriyet Dönemi'nde tarımsal üretim karşısındaki en büyük engel ziraî işletmelerin gittikçe parçalanmasına imkan veren mevzuattır.77 Kente göç olgusunun en önemli sebeplerinden biri de budur.

Konar-göçerlerin esas geçim sahaları bütün Anadolu'yu, Diyarbekir, Erzurum, Urfa çevrelerini özellikle kapsayan hayvancılık idi. Bunlar Orta ve Batı Anadolu'ya doğru yayıldıkça mera hayvancılığı da büyük ve önemli bir sektör halini almıştır.

Rumeli ve Anadolu'da ve özellikle Edirne civarında ordunun ulaştırma ihtiyaçlarına yönelik hayvan yetiştirilirilen hazine otlakları vardı. 1739'dan 1769 seferine kadar geçen barış süresi içinde ordu ihtiyaçları içinde esaslı bir yer işgal eden bu hayvan yetiştiriciliği ihmal edilmiş ve otlakların çoğu özel mülk haline gelmiştir. XVIII. yüzyılın ikinci yarısındaki askerî başarısızlıkların önemli sebeplerinden biri bu ihmalkârlıktır.78

Rumeli'deki celepler büyük şehirlerin, özellikle İstanbul'un ve ordunun et ihtiyacı için toptan et ticareti yapıyorlar ve bundan da büyük kazançlar elde ediyorlardı. Rumların kaçak buğday ihracatıyla zenginleşmeleri gibi Bulgarlar da bu yolla zenginleşmekteydiler. Bununla beraber, celepler arasında akıncılar, evlad-ı fâtihân gibi guruplar da bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi özellikle Rumeli'de pazar için hayvan üretiminde bulunulmaktadır. Bu işle uğraşanlar (celepler) büyük kârlar elde etmektedirler. Ancak Devletin uyguladığı tekelci satın alma ve dağıtım politikası, bu olgunun Avrupa'daki gibi kapitalist bir gelişmeye yol açmasını engellemiştir.79

XIX. yüzyılda hayvancılık nisbî olarak geri kalmıştı. Bunun çeşitli nedenlerinin başında hayvan hastalıkları geliyordu. Yine hayvan ihracı ve erken kesim bunun nedenleri arasındaydı. Aşırı vergileme, bakımlı mera, çayır ve yaylakların bulunmayışı ve bunların tarla haline getirilişi de hayvancılığı sınırlayıcı bir etki yapıyordu.80

C. Sınaî Üretim

Osmanlı sınaî üretimi piyasaya yönelik olan ve olmayan olarak ikiye ayrılabilir. Klasik dönemde kırsal alanda yaşayan kitle, giyim eşyaları, tarım aletleri gibi ihtiyaçlarını büyük ölçüde kendi üretimleriyle karşılamaktaydı. Özellikle yün ve pamuk köylü kadınlar tarafından önce iplik ve daha sonra hemen her köy evinde bulunan el tezgahlarında kumaş haline getiriliyordu.
XIX. yüzyıl boyunca ülke nüfusunun %80'inin kırsal alanlarda yaşadığı kabul edilirse, mesela dokuma üretiminin çok büyük bir bölümünün kırsal alanlarda gerçekleştirildiği buna karşılık şehirlerde esnaf tarafından yapılan üretimin büyük hacimli olmadığı meydana çıkmaktadır.81

Tanzimat Dönemi'nde imalat dalında verilen ruhsatlar 1860'lı yıllarda daha çok Rumeli, Ege ve Doğu Akdeniz bölgelerinde önemli liman ve kavşaklar civarındaydı. Yerli Müslüman girişimcilerin ancak 1880'lerden sonra tarıma dayalı sanayi, değirmen, pres, tuğlacılık ve hafif sanayi dallarında ruhsat aldıkları görülmektedir.82

Yine Rumeli'de hem devlet hem de bazı sermayedarlar eliyle fabrika tipi imalathâneler kurulmuştu. Bunlar arasında 1840'larda Siliven ve Filibe'de kurulan iplik fabrikaları vardı. Yine 1840'lardan sonra faaliyetini sürdüren, Bakırköy, İzmit, Hereke ve Bursa yünlü ve pamuklu dokuma fabrikaları gibi başarılı kuruluşlar söz konusudur. Ancak bunlarda yüksek bir teknoloji kullanılmadığı gibi Batı tipi bir sınaîleşmenin örnekleri de değillerdir. Çünkü Osmanlı mirasında Batı sanayi toplumlarına özgü bir girişimci burjuva sınıfı yoktu. Ancak teknik eleman yetiştiren eğitim kurumları ve devlet desteğiyle sanayileşmeyi sağlamak düşünce ve uygulaması Osmanlı Dönemi'nden kalmıştır.83

XIX. yüzyılın sonuna kadar Osmanlı sanayiinde küçük üretim hakimiyeti devam etmişti. Fabrikaların imalathâne çapında olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte yüzyılın ortalarında Rumeli'nin birçok şehirleri gibi Bursa, Haleb ve Trablus gibi şehirlerde bazı sermayedarların manifaktür merkezleri ve fabrikalar kurdukları görülmektedir. Bunlar daha çok Avrupa sanayiinin ihtiyacına yönelik, yarı mamul mal üreten tesislerdi. 1850'lerde Bursa'da ipek ipliği üreten 8-10 fabrika vardı. Gene Ege bölgesinde zeytinyağı presleri, Haleb ve Suriye'de pamuklu ve ipekli üreten imalathâneler bu şekildedir. Bu gibi imalathâneleri başlangıçta yabancı sermayedarlar kurmuşsa da zamanla yerli iş adamları ortaya çıkmıştı. XIX. yüzyılın şartları içinde ağır sanayi diyebileceğimiz dökümhâneler ve cam, porselen gibi tüketim malları üreten fabrikaları kuran sermayedarlar Devlet tarafından teşvik edilmiştir. Maamafih bunlarda bilgisizlik ve dolandırıcılık eksik olmamıştır.84

XIX. yüzyılda fabrikaların yapımına teşebbüs edildi. Ancak bunlar genellikle faaliyetlerini sürdüremediler. Zira üretilen malın alıcısı orduydu. Devlet alımlarında yerli ürünlerin tercih edilmesi, dokuma ve gıda dallarındaki küçük sanayiin yaşamasını ve Cumhuriyete devredilmesini sağlamıştır. Bu genel başarısızlığın temel sebebi hem sanayileşmeyi yürütecek bir sınıf geleneğinin olmaması hem de vasıflı emek bulunmamasıdır. Bunlar hesaba katılarak 1860'larda 'Islah-ı sanayi komisyonu' kuruldu. Bu komisyon sanayi eğitimi, gümrük resmini arttırmak, sergiler açmak ve en önemlisi şirketleşmeyi esnaf içinde sağlamak gibi görevlere sahipti.85

Eldeki dış ticaret verilerine göre, Anadolu'daki küçük sınaî üretimin son zamanlarda bile kötü durumda değildi. XIX. yüzyılın başlarına kadar olan dönemde, ülke mamul mallarda kendi tüketimini kendi üretimiyle karşılıyordu. Bu durumda zenaatlerin, büyük bir canlılık içinde olmasalar bile bir yıkım ve çöküş içinde olmadıkları görülmektedir.86

1820'lerden Birinci Dünya Savaşı'na kadar Batı Avrupa'dan ithal edilen mamul malların yerli sanayileri etkiledikleri inkar edilemez. Ulaşım imkanları nedeniyle İstanbul ile Anadolu'nun kıyı bölgeleri ve daha sonraları da demiryollarının ulaşabildiği iç bölgeler, bu rekabetten etkilenmişlerdi. Ancak pek çok dalda yerli sınaî üreticiler yeni şartlara uyum sağlayarak direnebilmişlerdir. Bunların başında ithal malı iplik kullanmak, düşük ücret ve kârlarla çalışmak ve sonuçta emek yoğun bir şekilde üretimi sürdürmek ve pazarı korumak gelmektedir.87

Yerli sanayi ve ticareti olumsuz yönde etkileyen faktörlerden biri de iç gümrüklerdi. Yabancı tüccarın ürünü için söz konusu olmayan iç gümrükler, yerli ürünlerin fiyatlarını %12-50 arasında arttırıyordu. İç gümrükler Devletin gelir kalemleri arasında önemli yer tutuyordu.

1. Tarım ve Hayvancılığa Dayanan Sanayiler

Osmanlı Devletinin XVIII. yüzyıl başlarında askerî, siyasî ve iktisadî bakımlardan bir genişleme gösterdiğini biliyoruz. Bütün sanayi dallarında üretim artmış ve yeni sanayi dalları ortaya çıkmıştı. Özellikle dokuma sanayiinde Batı Anadolu ve Rumeli'nde yeni pamuklu üretim bölgeleri görülmeye başlamıştır. Devlet'in ve askerî zümrenin sınaî yatırımları artmıştır. İthal ikamesi zihniyetinin ilk örnekleri sayılabilecek yünlü ve ipekli kumaş ile kağıt üretimi faaliyetlerinde bulunulmuştur.

Öte yandan mevcut içtimaî-iktisadî yapı yeni teknolojiye ve teknolojik işsizliğe karşı direnmekteydi. Söz gelişi matbaanın geniş ölçüde devreye girişi, Marsigli'ye göre, kitap yazımı ile geçimini sağlayan 90 000 kadar hattatı işsiz bırakacaktı.88 Zaten Batılılar Türkiye'de üretim alanında Batı'ya direnme teşebbüslerini baltalarlarken matbaanın kullanımına destek olmuşlardır.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, yüzyılın ilk yarısının tam aksine iktisadî daralma ve gerileme görülmektedir. Bütün sektörlerde 1760-70'lerden itibaren giderek belirginleşen bir üretim azalışı söz konusudur. Yine devlet XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Batı ürünleriyle rekabeti sonuna kadar sürdürecek ve sanayi dallarını himaye edecek ısrarı gösterememiştir. Sonuçta Avrupa'nın kitlevî üretim sisteminin sonucu olarak düşük maliyetli her türlü dokuma ürünleri bütün ülkeyi etkisi altına almıştı.

XIX. yüzyılın başlarından itibaren devlet 'Fabrika-i hümayunlar' denen büyük sınaî kuruluşlar oluşturdu. Bunun en önemli amacı özellikle askerî ihtiyaçların yurt içi üretimle karşılanması yoluyla hem askerî giderlerden tasarruf sağlanması hem de paranın yurt dışına kaçmasının önlenmesi idi. Dış ticaret dengesinin sağlanmasına yönelik olan bu politika ile ithal ikamesinin önemli örnekleri verilmiş olacaktı. Yine bu amaçla sınaî eğitime büyük önem verilmiştir. Avrupa'dan getirilen ustalarla, modern teknolojinin yerli usta ve işçilere öğretilmesine çalışılmış, yurt dışına öğrenci gönderilmeye başlanmıştır. Bu fabrikalar kârlı birer kuruluş olarak devlete büyük gelir sağlıyorlardı. Devlet bu fabrikaları, ürünlerini satın alarak; yurt dışından ithal edecekleri veya yurt içinden satın alacakları makine, araç ve hammaddelerin bütün gümrük ve vergilerinden muaf tutarak; satışlarından hiç bir vergi almayarak ve nihayet fabrika için gerekli olan işgücünü askerlikten muaf tutarak ve onları ödüllendirerek teşvik etmiştir.

Bunların başında Beykoz kağıt ve çuka fabrikası (1805) gelir. Bundan sonra İslimye'de bir çuka (1836) ve İzmirde de bir kağıt fabrikası kurulmuştur (1843). Fabrikalar arasında Feshâne'nin ayrı bir önemi vardır. II. Mahmud (1808-1839) zamanında kurulan bu fabrika (Kadırga 1832, Defterdar 1839) askerler, sivil memurlar ve halk için fes üretiyordu. Dış rekabete başarıyla karşı koyan Feshâne 1865 yılında tamamen yanmış ve 1868 yılında yeniden inşa edilerek modern makina ve araçlarla donatılmıştır. 1842 yılından itibaren çuka üretilmiştir. İkinci önemli yünlü dokuma fabrikası İzmit Çuka Fabrikası'dır (1844). Pamuklu dokuma alanında Veliefendi Basma Fabrikası'nı (1848) zikredebiliriz. Hereke Kumaş Fabrikası (1843), Bursa İpek Fabrikası (1852) belirtilmesi gereken fabrikalardır.89 Yine burada İzmit Kağıt, Beykoz Techizat-ı askeriye (1812), Tophâne ve Beykoz-İncirköy porselen fabrikaları zikredilebilir.90

1880'lerden itibaren ithal malı teknoloji kullanan büyük sanayi işletmelerinin ikinci dalgası ortaya çıktı. Birinci Dünya Savaşı'na kadar kurulan en büyük sanayi işletmeleri pamuklu, yünlü ve ipekli dokuma dallarında iplik, bez ve kumaş üreten fabrikalardı. Ayrıca çeşitli gıda maddeleri, yağ ve sabun fabrikaları ile çimento ve tuğla gibi inşaat malzemeleri üreten imalathâneler kurulmuştu. Bu fabrikalar esas olarak İstanbul ve bir ölçüde de İzmir ve Adana yörelerinde faaliyet gösteriyorlardı. Ancak 1912 yılında Yunanistan'a katılana kadar Selanik ülkenin en önemli sanayi merkezi idi. Mesela pamuklu dokuma dalında, ülkedeki toplam fabrika üretimi kapasitesinin yarısından fazlası Selanik ve çevresinde yoğunlaşmıştı.91

XIX. yüzyılda dış dünya ile iktisadî ilişkiler yoğunlaştıkça kırsal kesimdeki geçimlik sınaî faaliyetler yerini pazara yönelik büyük ziraî faaliyetlere bıraktı ve giyim ve benzeri temel ihtiyaçlar pazardan giderilmeye başlandı. Mesela XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren İngiliz sanayii tarafından üretilen ucuz ve sağlam pamuk ipliği yerel pazarlara girmeye başlayınca, kırsal nüfus ipliğini pazardan satın almaya başladı. Böylece yüzyılın son çeyreğine girilirken kırsal kesimdeki pamuk iplikçiliği ortadan kalkmaya başlamıştı. Ancak dokuma üretimi, büyük ölçüde bu ipliklerle, varlığını ve önemini sürdürmüştür. İthal kumaş tüketimi sınırlı kalmıştır.

Bunlar yanında ihracata dönük halıcılığın öneminin arttığını ve yaygınlaştığını görüyoruz. Mesela Oriental Carpet Manufacturers ya da Şark Halı Şirketi, Anadolu'nun özellikle ziraî üretimin sınırlı olduğu bölgelerinde köylü kadınlara iplik ve diğer girdileri sağlayarak ve parça başına ödeme yöntemini uygulayarak halı dokumacılığını yaygınlaştırdı. 1910'lara gelindiğinde, Şark Halı Şirketi için çalışanların sayısı 15 bine ulaşıyor ve el dokuması halılar Anadolu'nun toplam ihracatının yaklaşık %5'ini oluşturuyordu.92

2. Madencilik ve Maden Sanayii

Osmanlılar'da maden işletmeciliği tarım aletleri, ev gereçleri ve savaş malzemeleri konularında yoğunlaşmıştı. İmalatçılar, bakırcılar ve demirciler gibi çarşılarda çalışmaktaydılar. Avrupa'da ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında üretimi büyüyen çeliğin üretim tekniğinin de gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.93

XVII. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlıların teknik bakımdan Batı'dan geri kalmaya başlamaları dikkat çekmektedir. Söz gelişi Avrupa topları Osmanlı toplarından üstündü.94 Tersane'deki gemi inşa faaliyetlerinde Avrupalı teknisyenler görev almaktaydı.95 Mîrî kalyonlar için gerekli olan 70-80 kantar ağırlığındaki demir, yurt içinde üretimi mümkün olmadığından İngiltere'den ithal edilmekteydi. Ancak bir humbaracı ustasının bulduğu bir yöntemle 1708-9 da, Tersane'de, 70-80 kantarlık büyük demir kütükleri üretecek bir fabrika kurularak faaliyete geçti.96

Yine ülkenin başlıca demir üretim merkezlerinden biri olan Sofya-Samako bölgesinde 1760 yıllarında demir üretimi ormanları tahrip edecek bir seviyeye ulaşmış ve yeni fırınların açılmasına izin verilmemesi istenmiştir. Yine kalifiye işgücü demir üretimindeki bu artışa yetmemiş ve ücretler yükselmiştir. Ancak yüzyıl sonlarına doğru iktisadî daralma madencilik sektörünü olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle iç güvensizlik şartlarından dolayı Samako'daki demir üretimi 1790'larda tamamen durmuştu.97

Tersaneler Karadeniz, Akdeniz, Marmara, Kızıldeniz ile Tuna ve Fırat nehirleri kıyılarında faaliyet göstermekte ve pek çok liman kentinde de gemi inşa tezgahları bulunmaktaydı. XVII. yüzyıl sonlarında bile savaş gemisi yapımı vekâyinâmelere sık sık yansıyacak kadar yoğun bir tempoda sürdürülmüştür. 1837'de ilk buharlı gemi, 1848'de ilk metal gemi denize indirildi.98

Klasik dönemde Osmanlı ülkesinden maden ihracının yasak olduğunu biliyoruz. Oysa Balkanlar, Anadolu ve Mezopotamya'nın zengin maden yatakları Avrupa sanayii için hammadde kaynaklarıydı. Bu yüzden özellikle Kırım savaşından sonra yabancı sermaye, madenciliğe el attı ve imtiyazlar elde etti. Böylece Tanzimat Dönemi'nde madencilik sınaî üretimden daha hızlı gelişti. Madenlerle ilgili ilk nizamname 1861 tarihlidir. 1869'da Fransız mevzuatından yararlanılarak konu yeniden düzenlendi. yüzyıl sonlarında madencilik yatırımları yoğunlaştı. Fransız sermayesi Osmanlı maden üretiminde en yüksek yatırım oranına sahipti. Mezopotamya'nın petrolü, petrol tüketimi 1865-1900 arasında on misli artan Almanya'nın ilgisini çekmekte gecikmedi. Ancak bölge petrollerinin geniş ölçüde kullanımı Osmanlı Devleti'nin yıkılışından sonradır.99

Bu dönemde sınaî ve ziraî üretimi merkezîleştirip arttırma programı içinde açılan fabrika-i hümayunlar arasında büyük bir ağır sanayi kompleksi olan Zeytinburnu Demir Fabrikası'nı vurgulamak gerekir. Maamafih bunun gibi Beykoz Cam ve Porselen Fabrikası da bir süre sonra iflas etmiştir.100
Büyük sanayi burjuvanın eseriydi. Oysa Osmanlı toplumunda burjuva oluşmamıştı. Bunun yerine XIX. yüzyıl sonlarına doğru esnaf sanayi için teşkilatlandırılmış ve simkeşler, debbağlar, saraçlar, kumaşçılar, dökümcüler ve demirciler şirketleri kurulmuş ve sanayi mektepleri açılmıştır.101

IV. Ulaşım ve Ticarî Yapı

Doğu ve Batı ekonomilerini birbirine bağlayan ipek ve baharat yollarının Akdeniz'e ulaştığı bölgede konumlanan Osmanlı Devleti, Selçuklulardan beri dış ticaret ve transit ticaretin teşvik politikasını sürdürmüştür. Bu yollardan elde edilen gümrük gelirleri devlete önemli bir kaynak sağladığı için ticaretin denetimi ve yol güvenliğinin sağlanması Devletin sorumluluğu altındaydı. Dış ticarette devlet denetimi dışarıya altın ve gümüş çıkışının yasaklanması ve bunun için yabancı tüccarın yine mal ile ülkesine dönmesinin sağlanması, bazı stratejik malların ihracının yasaklanması ve malların belli alanlara tahsis edilmesi şeklinde gözüküyordu.

Klasik dönemde Osmanlı ekonomisi ülkede mal bolluğunu esas aldığı için ticaret serbestisini geleneksel bir ilke olarak benimsemiştir. Bunun yanında bütün ticarî faaliyetlerde tekelci eğilimleri önlemek ve tüketiciyi korumak için denetim mekanizması kurulmuştur.

A. Ulaştırma ve Haberleşme

Osmanlılar XVI. yüzyılın ortalarında Akdeniz'in en büyük donanmasına sahip olunca hem ülke içi ticarette, hem de dış ticarette önemli bir güvenlik unsuru oluşturmuşlar, Osmanlı barışını (Pax Ottomana) kurmuşlardır. XVIII. yüzyıl ortalarına kadar bu durumun devam ettiğini söyleyebiliriz. 102

XIX. yüzyılda buhar gücü gemilerde kullanılmaya başlanarak deniz ulaştırma teknolojisinde değişiklikler oldu. İlk başarılı buharlı gemi 1807'de yapıldı ise de uzun yıllar ancak kısa mesafelerde kullanılabildi. Yüzyılın ortalarına doğru buharlı gemiler, yelkenli gemilerin yerini aldı ve yüzyılın sonlarında yelkenli gemiler tamamen tasfiye edildi.103 Yine bu yüzyılda demiryollarının hizmete girmesiyle şehirlerde de kitle taşımacılığına başlandı.

İstanbul başta olmak üzere İzmir, Selanik, Şam ve Beyrut gibi büyük şehirlerde toplu taşıma işletmeleri faaliyete geçer. Taşıma konusunda aynı zamanda ilk Osmanlı anonim şirketleri kurulmaya başlanır. 1843'te 'Fevâid-i Osmaniye Vapur Kumpanyası' kurulur. Bundan sonra, Âli, Fuad ve Cevdet Paşa'lar Şirket-i Hayriye'yi kurarak (1851-1945) İstanbul ve civarında vapur işletmeciliğine geçilir. Bu gibi şirketleşmeler Midhat Paşa'nın Tuna ve Bağdat valilikleri sırasında da gerçekleştirilerek Tuna ve Bağdat'ta nehir taşımacılığı ve tramvay işletmeciliği yapılmıştı.104

Tanzimatla birlikte merkeziyetçi yönetimin güçlendirilmesi için karayollarının geliştirilmesi amaçlandı. Bununla birlikte halkın gereğinde fiilen çalışmasına rağmen karayolları istenen hız ve kalitede geliştirilememiştir. 105

Demiryolları XIX. yüzyılda modern kapitalist Devletin başarısını perçinleyen araçların başında gelir. Batı, karayollarını ıslah edip demiryollarını kurarak Avrupa kıtasını bütünleştirmiş, buhar gücünü sanayi gibi ulaştırmada da kullanmıştır. Bu durum Batı'nın iktisadî hakimiyeti ele geçirmesinde etkili olmuştur.106 Batı'da ilk başarılı buharlı tren demiryolu 1830'da açılmıştır. 1840'lardan sonra demiryolları İngiltere'nin başlıca şehirlerini birbirlerine bağlar hale gelmiştir. 1870'lerde Batı Avrupa oldukça yoğun bir demiryolu şebekesi ile kaplanmıştır.107

Avrupa sermayesi, 1856 Paris Kongresi'nden itibaren, Osmanlı ülkesinde demiryolu yatırımlarına girişmeye istekli idi. Aynı yılda yayımlanan Islahat fermanı yabancı sermayeye imkan tanıdığından Avrupalı müteşebbisler demiryolu imtiyazı koparmaya çalıştılar. Bu şekilde Osmanlı ülkesinde demiryolları 1860'lardan itibaren hizmete girdi.108

Osmanlı yöneticilerinin demiryolu yatırımlarından bekledikleri yararların başında iç güvenliğin sağlanması, merkezî Devletin gücünün ülkenin uzak bölgelerine kadar ulaştırılması, savaş dönemlerinde cepheye asker ve malzeme sevkedilebilmesi ve tarımsal vergilerin az kayıpla tahsil edilebilmesi geliyordu. Yine demiryolları ulaştırma maliyetlerini düşürerek yeni alanların ziraî üretime ve piyasaya açılmasını sağlayabilirdi. Devlet bu nedenlerle yabancı sermaye şirketlerine demiryolu imtiyazı veriyor ve onlara her yıl kilometre garantisi adı altında ek ödeme yapmayı taahhüt ediyordu. Bu garanti demiryolu geçen vilayetlerin aşar gelirleri idi. Düyûn-ı umûmiye alacaklılar adına bu yerlerin aşar gelirlerini topluyordu.109 Bu yüzden demiryolları Devlet'e umduğu malî yararları sağlayamamakla birlikte ziraî üretim kadar sınaî üretimi de arttırmış ve dış ticaretle ulaşım imkanlarını da geliştirmiştir. Özellikle buharlı gemilerle yapılan taşımacılık demiryollarının faaliyetini tamamlayan en önemli gelişme oldu. Böylece dış borçlar dışındaki yabancı sermaye yatırımlarının üçte iki gibi büyük bir bölümü demiryolu şirketlerine yapılmıştır.

Bu işe yatırım yapan İngiliz, Fransız, Avusturyalı, Belçikalı ve Alman sermayedarlar açısından ise demiryolları kârlı yatırım alanları olma yanında ülkede nüfuz bölgesi edinme yönünde imkanlar sağlıyordu. Öyleki ülkenin herhangi bir bölgesinde demiryollarının yapımıyla birlikte bir yandan, özellikle dış pazarlara yönelik ziraî üretim genişliyor öte yandan yabancı mamullerin pazarlanma imkanları artıyordu. Mesela 1850'lerin sonu ve 1860'ların başında İzmir-Aydın, daha sonra İzmir-Kasaba hattının yapımı Batı Anadolu'da İngiliz sermayesini güçlendirmiş, bölgenin İngiltere ile ticareti hızla büyümüş, İngiliz sermayedarlar madencilik, sanayi ve belediye hizmetleri alanlarında yatırımlara yönelmişlerdir.110

Almanya için de 1888'den itibaren benzer durum geçerliydi. 1892'de İzmit-Ankara, 1896'da Eskişehir-Konya hatlarının, XX. yüzyıl başlarında da Güneydoğu Anadolu'ya kadar uzanan Bağdat demiryolunun yapımları da Orta ve Güney Anadolu'ya Alman sermayesinin girişi sürecini başlatmış, bölgenin Almanya ile olan ticareti genişlemişti. Yine bölgenin tarım ve madencilik imkanları Alman sermayesini, Çumra'daki büyük sulama projesinde olduğu gibi, altyapı yatırımlarına yöneltti. Ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan Almanya'nın yenik çıkması ileriki tasarıların gerçekleşmesini önledi.111

Öte yandan 1872'den itibaren bugünkü İETT'nin başlangıcını teşkil eden İstanbul'da, İstanbul Tramvay Şirketi kurularak atlı tramvaylar ile raylı ulaşım için ilk adımlar atılmaya başlandı. Birinci Dünya Savaşı'na kadar şehir içi ulaşımın en büyük kısmını karşılayan tramvay işletmeleri, İstanbul'dan başka İzmir, Selanik, Konya, Şam, Beyrut ve Bağdat'ta mevcuttu. Başlangıçta atlı olan bu tramvaylar, Şam'dan başlayarak (İstanbul, 1914) elektrikli hale getirilmiştir. 112

Klasik dönemde haberleşmeyi menzil teşkilatı isağlıyordu.113 Bunun yerini posta teşkilatının alışı ve gazete gibi kitle iletişim araçlarının devreye girişi XIX. yüzyılın ortalarından itibaren gerçekleşmiştir.
Batı'da düzenli posta hizmetleri XIX. yüzyılda kuruldu. 1832'de telgrafın icadından sonra kısa sürede önemli Batı şehirlerinin önemli bir bölümü telgrafla birbirlerine bağlandı. 1866'da Kuzey Amerika ile Avrupa arasında anında haberleşme imkanları doğdu. 1876'da telefon, 1895'te telsiz haberleşmesi mümkün oldu. Bunlar yanında yüzyıl başlarından itibaren kitap ve gazete maliyetlerini düşüren icatlar yapılarak yazılı basın etkisini artırdı. 1860'larda Dönemi'n en yüksek tirajlı gazetesi 50 bin aded basarken 1900'de büyük Batı şehirlerinde 1 milyondan fazla basılan çok sayıda gazete bulunuyordu. Ulaştırma ve haberleşmedeki bu gelişmeler dünyayı ekonomik açıdan bütünleştirdi.114

Benzer gelişmeler biraz gecikmeyle Osmanlı ülkesinde de görüldü. 1841'de Posta teşkilatı kurulmaya başlandı. İlk telgraf bağlantısı 1853'te İstanbul-Edirne arasında hizmete girdi. Bu hat Rusçuk üzerinden Avusturya şebekesine bağlandı.115 1862-3'te pul kullanılmasına başlandı. Başlangıçta yabancı ülke kurumlarının İstanbul'la kendi ülkeleri arasında posta taşımacılığı yapmaları kabul edildi. 1871'de Posta Nizamnamesi ile posta nakliyatında Osmanlı tekel ve bağımsızlığı kararlaştırıldı.116

1795 yılında İstanbul'da çıkan yabancı gazetelerle Osmanlı basının ilk örnekleri ortaya çıkar. İlk Osmanlı gazetesi ise ilk nüshası 1 Kasım 1831'de çıkan Takvim-i vekâyi'dir. Ancak aynı zamanda ilk resmî gazete olan bu gazete kayda değer bir tiraja sahip değildi.117

B. İç Ticaret

Osmanlı ekonomisi klasik dönemde kendine mahsus bir piyasa mekanizması oluşturmuştur. Bu sistemde bir yandan mümkün olduğu kadar tam rekabet şartları gerçekleştirilmeye çalışılırken, bir yandan da rekabetin rekabeti öldürmesi engellenmek istenmiştir. Bunun için etkili bir piyasa denetimi sağlanmış ve ihtikar gibi tekelci eğilimlerle mücadele edilmiştir. Fiyat istikrarının sağlanması sosyal refah için elzem görülmüştür. Yine bu amaçla üretim, dağıtım ve tüketim, makro anlamda, planlanmıştır.

Klasik dönemde iç ticarette de mal bolluğu esas alınmıştır. Narh sistemi fiyat denetimi gibi kalite denetimi ve standardizasyonu da içermektedir. Mal arzında miktar kadar malların kaliteli olmaları ve standartlara uygunluğu da önemliydi.

Tahsis ve stok politikası arzın düzenlenmesinde önemliydi. Bu amaçla önceleri Tersane anbarları kullanılıyordu. 118 1793'te bu iş için Zahire Nezareti kuruldu ve Tanzimat'a kadar görev yaptı.119

Ulaştırma teknolojisinde değişiklik olmaması ticaretin de yüzyıllar boyunca değişmemesine yol açmıştır. İç ticaret XIX. yüzyılda da sahillerdeki iskeleler arasındaki hafif yelkenlilerle ve iç kısımlarda demiryolu gelene kadar ise deve kervanlarıyla yapılmaktadır. Her iki halde de iç ticaretin kısa mesafeli olduğu ve ancak lüks ticaretin uzun mesafeli olduğu söylenebilir. Ülkenin idarî sınırları içinde yer alan Mısır, Eflak, Boğdan ve Sırbistan gibi eyaletlerle yapılan ticareti ise dış ticaret olarak görmek daha doğrudur.120

C. Dış ve Transit Ticaret

Osmanlı Devleti Anadolu'nun öteden beri varolan transit bölgesi olma vasfını gümrük ve kapitülasyon politikalarıyla korumak istemiş, savaş durumunun bile ticareti engellememesini istemiştir. Bunun için gümrük vergileri düşük oranlarda tutulmuştu.

Osmanlı ekonomisinin XVIII. yüzyıl sonlarına kadar süren klasik Dönemi kapitalizmin gelişme Dönemi'ne tekabül etmektedir. Bu dönemde Ortadoğu ve Akdeniz çevresindeki iktisadî faaliyetlerin büyük ölçüde bir ortak pazarı çerçevesinde geliştiğini söylemek yanlış değildir. Osmanlı toprakları Doğu ve Batı ekonomilerini birbirine bağlayan İpek ve Baharat yollarının üzerinde bulunuyordu.

Fatih zamanında Kırım'ın fethedilmesinden sonra 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'na kadar kabotaj hakkı Osmanlı Devleti'ne inhisar ettirildiğinden, Karadeniz yabancıların ticaretine kapatılmıştı.
Dış ticarette dört tür malın ihracı genellikle yasaktı. Bunlar kıymetli madenler, temel gıda maddeleri, savunma araçları ve sanayi hammaddeleriydi. Ülkeye mal getiren yabancı tüccarın ülkelerine yine mal ile dönmeleri isteniyordu.

Ancak Amerika'nın keşfinden sonra Avrupa'ya aktarılan gümüşlerin para arzını çoğaltması sebebiyle Batı'daki fiyatlar genel seviyesi Osmanlı ülkesinden yüksekti. Bu farklılık ihracı yasak olan maddelerin Batı'ya kaçma eğilimine girmesine yol açmıştı. Bu yüzden Devlet, ülke için büyük bir önem taşıyan buğday, zeytinyağı gibi gıda maddeleri; deri, pamuk ve pamuk ipliği gibi sanayi ham ve yarı mamul maddeleri ile silah, top, gülle, barut gibi savunma araçlarının ihracını yasaklıyordu. Fakat Batılılar yine fiyat farkından yararlanarak ihtiyaç duydukları emtiayı kaçak olarak Osmanlı ülkesinden edinmeye çalışıyorlardı. Türk tüccar ve sanayicisi onlarla rekabette zorlanıyordu.

Yenileşme Dönemi'nde Türkiye, mamul madde ithalâtçısı ve ham ve yarı mamul madde ihracatçısı olarak Batı emperyalizminin tesiri altına girmeye başlamıştı. Osmanlı devlet adamları bunun farkındaydı. Nitekim XVIII. yüzyılın hemen başında Sadrazam Rami Mehmed Paşa bu tip çuha ithalâtını yasakladı ve yerli üretimi arttırmak için ciddi teşebbüslere girişti. 121 Fakat, Türkiye'nin Batı iktisadiyatına karşı durabilmek için giriştiği bu tip teşebbüsler Batılılar tarafından engellenmekte gecikmedi. Böyle geniş bir pazarı kaybetmek tehlikesi yüzünden bu teşebbüsleri sabote ettiler.

Piyasalarda mal bolluğu olması amacıyla dış ticaretin teşvik edilmesine ve ithalatın ilke olarak kısıtlanmamasına rağmen Osmanlı dış ticaretinin XVIII. yüzyıl ortalarına kadar fazla verdiğini söyleyebiliriz. Bunun sebeplerinden bir tanesi terbiyevî ithalattır. Yani ithal edilen mallar, ithal ikamesinin başarılı bir örneği olarak, tekrar ihraç edilebilecek kaliteli mal üretimine örnek teşkil etmiştir. Yine ülkeye mal getiren yabancı tüccarın, para ile değil, mal ile dönmesi gereği ilkeleştirilmiştir. Bu da üretimi, dolayısıyla ihracatı arttıran bir faktördü.

Büyük deniz keşiflerinin sonucu olarak, dünya ticareti de Akdeniz'den okyanuslara kayma eğilimi içine girmişti. Akdeniz ticaret filoları, Atlantik ticaret filolarının altına düşmüştü. Dolayısıyla Atlantik ticareti Akdeniz ticaretinin yerini almaya başladığı gibi, Atlantik filoları da Akdeniz ticaretinde önemli rol oynamaya başlamışlardı.122 Ancak Osmanlı Devleti kapitülasyon politikası ile ticarî faaliyetlerin bütün bütün Akdeniz çevresinden uzaklaşmamasını sağlamıştır. Atlantik filolarının Akdeniz ticaretindeki yerleri bunun bir göstergesi sayılabilir.

Viyana kuşatmasını takibeden savaşlar XVII. yüzyılın sonlarında batı sınırlarının, İran savaşları (1723-1727) ise doğu sınırlarının kapanmasına, dolayısıyla ticarî faaliyetlerin kesilmesine sebep olmuştu. 1718 Pasarofça Antlaşması'ndan sonra Osmanlı-Avusturya ticarî münasebetlerindeki tıkanıklık giderilmişti. Bu antlaşmaya eklenen ticaret sözleşmesiyle Avusturya'lı ve İran'lı tüccarlar, Karadeniz'e girmemek şartıyla, Tuna üzerinden ticarete katılabilecekler ve %5 gümrük vergisi ödeyeceklerdi. Ancak asıl Avusturya ticareti Trieste ve Venedik üzerinden gelişme gösterdi. Avusturya 1784'ten sonra da Karadeniz'de ticaret ve Eflak ile Boğdan'da konsolosluk açma hakkını elde etti.123

XV. yüzyılda başlayan Rusya ile ticaret çerçevesinde genellikle Rusya'dan kürk ithal edilmiş, karşılığında ipek gibi mallar ihraç edilmiştir. 1739 Belgrad antlaşması ile her iki ülkenin tüccarları birbirlerinin memleketlerine serbestçe gidip gelebileceklerdi. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'ndan sonra Karadeniz ve Boğazlar Rus tüccarlarına açılmış, Rusya dilediği yerlerde konsolosluk kurma hakkını elde etmişti.124

XVIII. yüzyılın ilk yarısında ticarî faaliyetlerdeki gerilemeye rağmen Türkiye'nin toplam ihracat tutarı ithalatından fazla idi. Avrupalılar aradaki farkı nakit olarak ödüyorlardı. Bu dönemde ülkenin her tarafında bol miktarda yabancı para tedavül etmesi buna bir delil teşkil edebilir. Ancak Avrupa'nın hammadde satın alıp mamul madde ihraç etme eğilimi devam etmektedir.125 Yine de iç ve dış güvensizlik şartlarından dolayı Osmanlı dış ticarî ilişkileri Devletin güçlü bir himayesinden mahrum olmakla birlikte bazı sanayi kollarında Batı mamulleriyle rahatça rekabet edebiliyordu.126

Yine XVIII. yüzyıl başlarında ziraî ve sınaî mal üretim ve ihracatında hissedilir gelişmeler olmuştur. Bu yüzyıl başlarına kadar hububat ihracı ilke olarak yasaklanır, ancak arızi olarak izin verilirken, bu tarihlerden itibaren ihracat serbestîsi süreklilik kazanır ve yasaklar geçici ve arızi olmaya başlar. Daha önce ihracı zaman zaman yasaklanan pamuk, iplik, yün, deri gibi malların ihracı munzam bir ihracat vergisi konarak serbest bırakılır.

Ancak yüzyılın ikinci yarısında iktisadî daralma söz konusudur. Başta hububat olmak üzere tarım ürünlerine ihraç yasağı konmak zorunda kalınmıştır. Bu yasak deri, yün, ipek gibi hammaddeler yanında zeytinyağı, sabun, işlenmiş deri, ipekli ve pamuklu kumaş gibi mamul maddelere de uygulanmaya başlanmıştı. Bu olgu çok ciddi bir üretim yetersizliğinin göstergesidir.127

Yabancı tüccarlar Osmanlı ülkelerinde, Osmanlı tüccarları da dış pazarlarda ticaretle uğraşıyorlardı.128 Öte yandan içerde bazı malların kıtlığı çekildiğinde veya devlet tarafından bazı mallara ihtiyaç duyulduğunda, Rusya, Lehistan, Venedik ve İngiltere gibi ülkelere 'hassa tâcirleri' denen satınalma heyetleri gönderilmekteydi.129

Türkiye'deki yabancı tâcirler sadece toptancılık yapabilirlerdi. Çünkü perakende ticaret yerli esnaf ve tüccarın hakkıydı ve bu onlara azımsanmayacak bir pazarlık gücü sağlıyordu. Bunun yanında yabancı tüccarın yerli Rum, Ermeni ve Yahudi tâcirlerle iş yapma eğilimi içerisinde oldukları da bir gerçekti.130 Toptancı yabancı tacirlerin perakendeci Osmanlı gayr-i müslimlerini tercih etmeleri Müslümanların iktisadi alanlarını daraltmıştır.

İngiliz, Fransız ve Hollanda tüccarları XVIII. yüzyılda kolonilerine yönelmişler ve Osmanlı ülkelerindeki faaliyetlerini oldukça azaltmışlardı. Bu yüzyılda Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika'da sadece Avusturya'nın ticarî faaliyetlerinde bir yükselme görülmekteydi. İngiltere XVII. yüzyılda dış ticaretinin onda birini Osmanlı ülkeleriyle yaparken, 1770'lerde bu oran yüzde bire düşmüştü. Oysa aynı dönemde İngiliz toplam ticaret hacminin bir önceki yüzyıla göre iki misli arttığı biliniyor. Fransa'nın da Osmanlı ticareti XVII. yüzyıla göre yirmide bire düşmüştü.131

Özellikle XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Batı ülkelerinin Türkiye'deki elçilik ve konsoloslukları, kendi ülkelerinin sanayi mallarını pazarlama faaliyetlerine de girişmekteydiler. Bu konuda Osmanlı azınlıkları ile işbirliği halindeydiler. Bu azınlık tüccarı Avrupa tebası olan tüccarın imtiyazlarından yararlanabilmek için o devletlerin elçiliklerinde tercüman oldular ve berat alarak teba değiştirdiler. 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Avrupa devletleri Osmanlı ülkesindeki azınlıklar üzerinde haklar elde edince, bu himaye yaygınlaştı. Zimmî tüccarların büyük bir kısmı beratlı konuma geçtiler.

Bunun önünü alamayan Osmanlı Devleti yabancı tüccara tanıdığı hakları 1802'de henüz kendi tebasında olan azınlıklara da tanıyarak 'Avrupa tüccarlığı' müessesesini kurdu. Böylece Devlet dış ticaretin kendi denetiminde kalacağını hem de cizye gelirinin azalmasının önleneceğini umuyordu. Bu gelişme karşısında Müslüman tüccar da Avrupa tüccarına tanınan bu hakların kendilerine de tanınmasını istediler.

Böylece II. Mahmud (1808-1839) tarafından kendilerine aynı imtiyazlar fazlasıyla verilerek 'Hayriye tüccarlığı' kuruldu (Temmuz 1829). Hayriye tüccarına fazla olarak verilenler Hindistan ve İran ticareti yapma imtiyazlarıydı. Böylece Avrupa tüccarı karşısında, genellikle, avantajlı bir duruma geçiyorlardı. Yine bunların avantajları arasında berat almak için daha az harç ödemeleri ve gemi edinebilmeleri de vardır. Devletin dürüst ve dindar olmalarını şart koştuğu Hayriye tüccarının sayısı İstanbul için 40, Şam, Haleb, Kıbrıs, İzmir vs. bölgeler için 10 ile sınırlandırılmıştı. Bu daha sonra 60 ve 30'a çıkarılmış ise de 1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşması Hayriye tüccarına verilmiş avantajların etkisini azaltmıştır.132

XVIII. yüzyıl sonlarında Batı ülkelerinin üretim ve dolayısıyla dış ticaret hacmi daralan Osmanlılar üzerindeki sömürgeci eğilimleri yoğunlaşmıştır. Osmanlı Devleti önceleri kapitülasyon gibi ticaret siyaseti araçlarını kendi çıkarları doğrultusunda bir silah olarak kullanabilirken artık Batılılar aynı imkandan azami ölçüde faydalanmaya başlamışlardır.

Ancak yukarda belirttiğimiz gibi Osmanlı dış ticareti uzun süre fazla vermiştir. Yerli ürünler yabancı mallara karşı uzun süre başarıyla rekabet etmiştir. Dışardan ithal edilen emtia, yünlü kumaş, maden, kağıt gibi bir kaç kalemde toplanıyordu. Osmanlı sanayi ve ticaret sisteminin gerçek anlamda gerilemesi, Batı'nın sanayi devriminden sonra ve XIX. yüzyıl ortalarına doğrudur.133

Bu yüzden sanayi devrimi öncesindeki Dönemi incelerken Batı Avrupa'dan ithal edilen mamul malların yerli zanaatler üzerindeki etkilerini fazla büyütmemek gerekir. XIX. yüzyıl öncesinde Avrupa'dan ithal edilen mamul malların ithalat hacmi çok sınırlıydı. Mesela XVIII. yüzyılda Avrupa'dan ithal edilen yünlü kumaşların, İstanbul ve Anadolu'daki toplam yünlü kumaş tüketimi içindeki payı %1-2'yi geçmiyordu. Ayrıca mamul malların pek çoğu lüks yünlü kumaşlar veya kağıt ve cam ürünlerinde olduğu gibi Osmanlı sınaî üretimiyle doğrudan rekabet içinde değildi.134

Osmanlı Devleti, herşeye rağmen, XVIII. yüzyılın sonlarında bile 20-25 milyonluk nüfusunu besleyip giydirebilen kendi kendine yeterli bir iktisadî birim idi. Osmanlı ülkesinin tam anlamıyla hammadde ihrac eden ve mamul madde ithal eden bir ülke konumuna girmesi sanayi devriminden sonradır. Avrupa ile yapılan ticaretin hacmi ülkenin toplam üretim ve tüketim hacmi yanında oldukça sınırlı kalmaktaydı. Avrupa mamul mallarının Osmanlı pazarlarına yoğun bir şekilde girişi, ancak XIX. yüzyılda, Sanayi Devrimi'nden sonra gerçekleşecektir. 135

İngilizler daha XIX. yüzyıl başlarından itibaren (1801'de yapılan 'Ticaret-i dahiliye' ve 1809'da yapılan 'Kale-i Sultaniyye' antlaşmaları ile) iç ticarete de el atmışlardı. II. Mahmud (1808-1839) Devri'nde Devlet, özellikle reformlara malî kaynak olması için, ipek, zeytinyağı, zahire, afyon gibi maddeler üzerine ihraç yasağı koymuş ve bu ürünlerin alım-satımını tekeline almıştı. Bu uygulama köylünün bu ürünleri değerlendirememesine yol açtı. 1838'de ticaret sözleşmesiyle bunun dayandığı yed-i vahid usûlu kaldırılırken İngilizlerin iç ticaretle dolayısıyla perakende ticaretle uğraşabilmeleri uygulaması yeniden teyid edildi. Dolayısıyla sözleşmeyi fiili durumun onaylanması olarak görmek daha doğrudur.136 Böylece yerli esnaf ve tüccar savunmasız bırakılmıştır.

1820'lerden Birinci Dünya Savaşı'na kadar geçen yaklaşık yüz yıl boyunca Osmanlı Devleti'nin Avrupa ile olan ticaretinin 10 kattan fazla artmasını bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu fiili durumun onaylanması olarak da 1838 ile 1841 yılları arasında İngiltere ve diğer Avrupa devletleriyle bir dizi ticaret antlaşması yapıldı. Bu antlaşmalarla Osmanlı Devleti'nin ithalat ve ihracata uygulayabileceği gümrük vergileri oldukça düşük seviyede tutuluyor, bu vergileri yükseltebilme hakkı elinden alınıyor ve yabancı tüccarlara, düşük vergi ödeme imkanı tanınarak, önemli avantajlar sağlanıyordu. Bunların yanısıra antlaşma yed-i vahit denen esnafın alım tekellerini ortadan kaldırarak, özellikle, Mısır'ın sanayileşme sürecine son vermiştir. Böylece Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'na kadar bağımsız dış ticaret politikası izleme, mesela yerli sanayii korumak için gümrük duvarlarını yükseltme imkanını kaybetmiştir.137

Sanayi Devrimi Dönemi'ndeki teknolojik gelişmeler sebebiyle sanayi mamulleri fiyatlarının düşmesi ticaret hadlerini Osmanlı Devleti gibi tarımsal mallarda uzmanlaşmış ülkeler lehine döndürmüş ve bu da Osmanlı küçük sanayi sisteminin gerileyişini hızlandırmıştır. Ancak yüzyıl ortasında toplam üretim içinde dış ticaretin payı %10'un altında kaldığı için bu lehteki durumu fazla abartmamak gerekir. Kaldı ki tarımsal gelişme ulaştırma imkanlarının nisbeten gelişmiş olduğu kıyı bölgeleriyle sınırlı kalmıştır.138

Tanzimat Dönemi'ne girerken Ticaret Nezareti kurulmuştur. Bunun yanında Fransız Ticaret Kanunu adapte edilmiştir (1850). Bununla kapitalist ticarî ilişkilere cevap veren faiz ve tüzel kişilik gibi kurum ve ilişkiler kabul edilmiş oldu. Yine ayni amaçla 'Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi' kabul edildi (1863).

Bu dönemde Osmanlı ihracatı önemli bir sıçrama göstermiştir.139 İhracatın %90'ının (tütün, incir, ham ipek, tiftik, afyon, meşe palamutu, fındık, pamuk, zeytinyağı gibi) ziraî ürünlerden oluştuğu düşünülürse bu büyüme büyük ölçüde ziraî üretim ve ihracat artışıyla gerçekleştirilmiştir. Bu ürünlerden hiçbirinin ihracat içindeki payı %12'yi aşmamaktadır. Bu durumda Osmanlı tarımında belli ürünlerin ağırlıklı olduğunu söylemek mümkün değildir. İhracatta önemli yer tutan tek mamul mal, elde dokunan halı ve kilimlerdir.140 Ancak Osmanlı tarımında küçük üreticilerin hakim olduğu ve bunların da ziraî ürün fazlası oluşturma kapasitelerinin sınırlı olduğu hatırlanırsa bu ihracat büyümesinin dünya ticaretindeki büyümenin gerisinde kalması anlaşılabilir. Yine bu ihracat büyümesine rağmen XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Osmanlı dış ticareti Avrupa'ya karşı yılda ortalama 1 milyon sterline yaklaşan açıklar vermeye başladı. Bu açığın altınla kapatılması zorunluluğu hem iç fiyatlarda istikrarsızlığa hem de ithalatın sürdürülmesindeki zorlukların artmasına yol açmıştır. Bu arada, 1867'de, Hayriye tüccarlığı tekrar canlandırılmaya çalışılmışsa da, artık yabancılara Türkiye'de mülk edinme hakkına kadar varan imtiyazlar tanınmış olduğundan, bu teşebbüs başarılı olamamıştır.

İthalatın yarıdan fazlası, özellikle İngiltere ile Fransa'dan alınan pamuklu ve yünlü dokumalardan oluşuyordu. Yerli esnafı en çok sıkıntıya sokan bu olguydu. İngiltere ile olan dış ticaret hacminin yarısı da İran transit ticaretine aittir. Yine demiryolu malzemeleri, silah ve cephâne, çeşitli makineler yanında şeker, çay, kahve gibi gıda maddeleri de ithal edilmekteydi. Özellikle yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı ithalatına konu olan ve geniş kullanım alanı olan en önemli tüketim malları şeker ve kahvedir. İç ulaşımın yetersizliğinden dolayı, XX. yüzyılın başlarında, buğday, un ve pirinç ithal edildiği de görülmüştü. Ülke Avrupa devletlerinin rekabetine sahne olmakla birlikte ticaret antlaşmasından sonra İngiltere'nin etkisi güçlenmişti. 1880'lerden itibaren Osmanlı dış ticaretinde Almanya'nın payı hızla artmış fakat İngiltere, Birinci Dünya Savaşı'na kadar, özellikle pamuklu dokuma alanındaki üstünlüğünden dolayı, en büyük paya sahip olmaya devam etmişti.141

1840'larda Fransa ile ticaretin hacmi 39 milyon frank civarında iken, yirmi yıl sonra bu miktar 195 milyon franka yükselmiştir.142 Benzer gelişme İngiltere ve Avusturya ticaretleri için de söz konusuydu. 1880'lerden sonra İngiliz ve Fransız kaynaklı cam, porselen, giyim eşyası, madenî eşya ve kimyevî maddeler gibi, malların yerini Avusturya, Alman ve İtalyan malları aldı. Yine Avusturya-Almanya iktisadî bölgesine yapılan Osmanlı ihracatı da arttı.143 Savaş yıllarında ithalatın %90'ı Almanya, Avusturya-Macaristan'dan yapılmıştı. Yine bu yıllarda ihracat vesikaya bağlanmış ve tahıl gibi stratejik maddelerin ihracı yasaklanmıştır. 144

1873-1878 yılları Osmanlı ülkesinde bunalım yıllarıdır; İlkin 1873'te dünya borsalarında ortaya çıkan kriz Avrupa'dan sermaye ihracını durdurmuştur. 1873-4 yıllarında ülkede yüzyılın en büyük kıtlığı görülmüş, 1875-6'da dış borç ödemeleri durdurulmuş, 1876'da ise Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Nihayet 1877-8 yenilgisi büyük nüfus ve toprak kayıplarına yol açmıştır.145

1873-96 Dünya Buhranı sırasında sanayi ülkelerindeki üretim artış hızı düşerken Osmanlı dış ticaretindeki büyüme hızı da azalmıştır. Dış ticaret hadlerinin tarımsal mallar aleyhinde seyretmesi ve özellikle Amerikan buğdayının dünya pazarlarına girerek buğday fiyatlarının düşmesi hem üreticiyi hem de maliyeyi zor durumda bırakmıştır.146

Düyûn-ı umûmiye Dönemi'nde; ilk borç ödemelerinin yapıldığı 1882 ile dış borçlanmanın tekrar hız kazandığı 1903 arasında dış ticaret açıkları yüzyılın en düşük düzeyinde seyretmiş, hatta bazı yıllarda dış ticaret fazlası verilmiştir. Yüzyılın son çeyreğinde Fransa ve özellikle Almanya İngiltere'nin yerini almaya başlamıştır. 1888-1896 yılları arasında ortaya çıkan yabancı yatırımlar özellikle demiryolu yapımına yönelmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde iç bölgelerinde, demiryollarının yapılmasıyla, üretim ve ihracatlarının artması sebebiyle Osmanlı ekonomisi bir büyüme göstermiştir. Maamafih dış borçlanmaya koşut olarak dış ticaret açıkları 1903 sonrasında hızla genişlemiş ve 1910'larda büyük miktarlara ulaşmıştır. Yine bu yıllara gelindiğinde Avrupa sermayesinin Osmanlı ekonomisi ve maliyesi üzerindeki denetimi artmış ve dış borç ödemeleri alınan borçları aşmıştır. 1896 sonrasında diğer yabancı sermaye yatırımlarından doğan kâr aktarımları da yeni sermaye girişlerinin üzerinde seyretmiş ve yabancı sermaye getirdiğinden fazlasını götürür olmuştur.147

1910'larda toplam GSMH'nın yaklaşık %14'ü, net tarımsal üretimin ise yaklaşık dörtte biri ihraç edilmektedir. İthalatın GSMH'ya oranı %18 civarındadır. En büyük ithalat kalemini oluşturan pamuklu dokumada tüketimin %80'den fazlası ithal edilmektedir. Cumhuriyet Dönemi'nde ihracat ve ithalat payları bu düzeylere çıkamamıştır. Görüldüğü gibi Cumhuriyet öncesinde Osmanlı ekonomisi dünya pazarlarına ve yabancı sermayeye açılmış, tarıma dayalı, güçlü bir merkezî devlete sahip, küçük üreticiliğin önemli ve yaygın olduğu, dış borçların yüksek olduğu, sınırlı sermaye birikimine sahip ve nihayet dünya pazarlarına yönelik tarımın sürüklediği bir büyüme eğilimi içerisindeki bir ekonomi olarak görülmektedir.148

Rakamlara göre Osmanlı dış ticareti, bu dönemde açık vermesine ve dış borç yüküne rağmen Osmanlı lirasının prim yaptığı, iç fiyatların istikrarını koruduğu, altın stokunun çoğaldığı görülmektedir. Bazı araştırıcılara göre, bu tersine durum resmi rakamların aksini göstermesine rağmen Osmanlı dış ticaretinin gerçekte açık vermemesinden kaynaklanmaktadır. 149

1908'den sonraki İkinci Meşrutiyet Dönemi'nde, İttihat ve Terakki iktidarı 'millî iktisat' uygulanmaya başlamıştır. Bu, kapitülasyonların zorunlu kıldığı liberal iktisadî ilişkilere karşı bir tepki olup doğmakta olan milliyetçilikle uyumlu bir politikadır. Bu politika Cumhuriyet yıllarında da devletçilik adı altında 1930-9 arasında uygulanmıştır. Müslüman unsurlara dayalı bir burjuvazi oluşturma teşebbüsleri, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte kapitülasyonların tek taraflı ve geçici olarak kaldırılmaları, yabancı şirketlerin ayrıcalıklarına son verilmesi, spesifik gümrük tarifelerine geçilerek gümrük vergilerinin istendiği gibi düzenlenebilmesi, ihracatın vesikaya bağlanması, Devletin kambiyo işlemlerine el koyması, yerli şirketlerin kurulması uygulamaları millî iktisada örnek olarak verilebilir.150

Osmanlı ekonomisinde iç, dış ve transit ticaretten alınan vergiler gümrük151 sistemi içerisinde incelenir. İç ve transit ticaretten alınan vergiler iç gümrüklerin, dış ticaretten alınan vergiler de dış gümrüklerin konusudur.

Avrupa'da XIX. yüzyılın ortalarında, millî devletlerin doğuşundan sonra kaldırılmış olan iç gümrükler 1900'lara kadar Osmanlı maliyesinin önemli kurumlarından birini teşkil etmiştir. İlkin eskiden beri iç gümrük alınmakta olan büyük şehirlerin dışında, son yıllarda gümrük merkezi haline getirilmiş olan şehir ve kasabalarda alınmakta olan iç gümrükler 1843'te kaldırılmıştır. Yine 1840'larda kurulmakta olan yeni fabrikaların hammadde ve mamullerinden alınmakta olan iç gümrükler ortadan kaldırılmış veya hafifletilmiştir. Yerli sanayii korumak için tanınan gümrük muafiyetleri giderek yaygınlaştırılarak 1874'te karayolu ile yapılan mübadelenin tümü için iç gümrükler kaldırılmıştır. Deniz yollarında ise yerli ve yabancı malları ayırdetme güçlüğü yüzünden iç gümrükler çeyrek yüzyıl daha yaşamış ve 1900'da, savunma harcamalarına katkıda bulunmak üzere, %2'ye indirilmiş ve nihayet 1910'da tamamen kaldırılmıştır.

Dış gümrük vergilerinde Osmanlı Devleti'nin ahidnâme-i hümâyûn adı altında yabancı devletlere verdiği ticarî imtiyazlar bir başka ifade ile kapitülasyonlar önemlidir. Osmanlılar, kapitülasyon politikası ile malî, iktisadî ve siyasî amaçlar güdüyorlardı. Malî amaçlar transit ve dış ticaretten gümrük vergileri alarak hazineye katkı sağlamak, bunun yanında iktisadî amaç olarak, ticareti mümkün olduğu kadar Akdeniz havzasında tutmaya çalışmaktı. Siyasî amaç ise Osmanlıların kendi çıkarları için Batılı devletlere imtiyazlar vererek bunları birbirlerine karşı kullanmaktı.152

Osmanlılar, XVIII. yüzyıla kadar kapitülasyonları Batılılara karşı bir silah olarak kullanmaya devam ettilerse de sistem giderek kendi aleyhlerine işlemeye başlamıştır. Batılılar, Devlet zayıflayınca kapitülasyonların karakterini değiştirerek Osmanlı ülkesinin hammadde alım ve mamul madde sürüm sahası olmasını sağlayıcı politikalar izlemeyi yoğunlaştırmışlardır. Devlet ise malî endişelerle buna karşı ciddi bir tepki duymamıştır. IIII. Selim'in (1789-1807) kapitülasyonların gerçek anlamıyla uygulanması yolunda mücadele etmesi sonuç vermemiştir. Bu yüzden yerli sanayi baltalanırken, iç ve dış ticarette önemli yere sahip gayr-i müslim Osmanlı tebası yabancı devletlerin himayesine girerek Müslüman tüccarlara karşı tekelci özellikler kazanmışlardır.153

Devleti'in kapitülasyonlardan kurtulmak için Paris Konferansı (1856) sırasında yaptığı teşebbüs başarısızlıkla sonuçlandı. İttihat ve Terakki yönetimi de Birinci Dünya Savaşı'na girerken (1914) aynı yönde ikinci bir adım attı. Savaşın yenilgi ile sonuçlanması bu teşebbüsün de başarısız olmasına yol açtı. Kapitülasyonlar Lozan Antlaşması (1923) ile kaldırılacaktır.

V. Para ve Finansman Yapısı

Osmanlı iktisat sistemi klasik dönemde madenî para rejimini kullanmıştır. Bu sistemin esası madeni paranın (altın ve gümüşün) eşya olarak, kullanım amacıyla değil, mübadele amacıyla talep edilmesidir. Bunun da amacı para arzının mübadele ihtiyacına cevap verecek seviyede olmasıdır. Bu sistem istikrarlı bir para rejimi getirmiştir. Sonuçta 1326 ile 1760 arasındaki 414 yılda Osmanlı hesap parası olan akçenin toplam değer kaybının geometrik ortalaması %0.2 olmuştur. Bu ise, çeşitli dönemlerde fiyat artışları görülmüşse de, esas olarak enflasyonsuz bir ekonomi demektir. XVIII. yüzyıl ortalarına kadar akçe, son zamanlarında çok küçülerek önemi azalmasına ve kullanışsız hale gelmesine rağmen hesap parası olarak kullanılmış, 1757'den sonra artık akçe basılmamış, bunun yerini tamamen, hesap parası olmaya önceden başlayan guruş almıştır. Özellikle Tanzimat Dönemi'nde ise, temsilî kağıt para sistemi ağırlık kazanmaya başlamıştır.154

A. Para Sistemi

Klasik para sistemi istikrarlı bir para rejimi getirmiş ve (1326-1750) yılları arasında geçerli olmuştur Yenileşme Dönemi'nde ise (1750-1923) Osmanlı para sisteminde kapitalist süreci izleyen yeni bir yapılanma görülmüştür. Gerçi Osmanlı ekonomisinde hesap parası sonlara kadar akçe idi. Fakat XVIII. yüzyıl ortalarında bütçe vs. rakamları için pâre, XIX. yüzyılda guruş ağırlık kazanmıştır. Bu yüzyılın sonlarında da lira esası kabul edilmiştir.

1. Geçiş Dönemi (1750-1840)

1768'den itibaren girilen ve başarısızlıkla sonuçlanan savaşlar, Osmanlı para ve fiyat sistemini etkilemiştir. Rusya, Avusturya ve Fransa ile girişilen bu savaşlar sırasında merkezî Devletin içteki gücü azalırken malî bunalım ağırlaşmış, para değerindeki düşmeler 1830'lara kadar sürecek bir fiyat artışları Dönemi başlatmıştır.

1. Abdülhamid (1774-1789) Dönemi'nde, 1775'te bir iç borçlanma türü olarak yürürlüğe konan eshâm uygulamasını kağıt paraya geçişin ilk habercisi olarak görebiliriz. Yine 1787-1792 Rusya ve Avusturya savaşının ilk yıllarında, halkın elinde bulunan altın ve gümüş eşyanın belli bir bedelle devlete satılması mecbur tutulmuş böylece savaşın finansmanı için para arzı genişletilmiş oldu.

III. Selim (1789-1807)'de aynı siyaseti izleyerek, halkın elindeki kıymetli madenlerden mamul eşyanın darphaneye getirilip para arzının arttırılması sağlandı. Bunun yanında para tağşîşi sürdürülünce kalpazanlık faaliyetleri de artmıştır.

2. Temsilî Para (1840-1923)

Osmanlı ekonomisinde 1840'tan itibaren temsilî ve kağıt para süreci başlamıştır. Böylece klasik Dönemi'n reel para ve iktisat sistemi Tanzimat Dönemi'nde kökten değişmeye başlamıştır.

Önce 1775'te yürürlüğe konan esham sistemini kağıt paraya geçişin ilk habercisiydi. Çünkü eshamın yani ilk pay veya gelir ortaklığı senetlerinin tedavülü vergiye tabi olarak, serbestti. Tanzimat'tan sonra ise, 1840 yılında, tedavül ve ödeme aracı olan kağıt paralar çıkarılmaya başlandı. Bunların denetim ihtiyacı bankacılık tecrübesini de başlatmıştır.

Abdülmecid (1839-1861) Dönemi'nde, 1840 yılında tedavüle çıkarılan ve eskisinden bir adım daha ileri giderek tamamen 'nakd' hükmünde olan yeni eshâm aynen para gibi halk arasında tedavül edebilecek ve ödeme aracı olarak kullanılabilecekti. Bazan 'kâime' bazan 'evrâk-ı nakdiyye' denen eshâm aslında devlet tahvili idi. Karşılıksız olarak çıkarılan bu kâimelerin taklitlerini yapmak zor değildi. Karşılıksız olmalarından dolayı da kâimeleri temsilî para olarak değil, tamamen kağıt para olarak kabul etmek gerekir. Esnaf madenî para kullanmayı tercih ediyordu. Bu yüzden madenî para ile kâime arasındaki fiyat farkı bir hayli fazla idi. Yine taşrada halkın kâimeye itibar etmediğini biliyoruz.155

Bu yüzden yirmiüç senelik tecrübeden sonra kâimelerin tedavülden kaldırılması sevinçle karşılanmıştır (1862). Sultan Abdülaziz (1861-1876) zamanında bu ilk kâimelerin tedavülden kaldırılmasından sonra Sultan Abdülhamid (1876-1909) devrine kadar bir daha kâime bastırılmadı.

1877-8 Osmanlı-Rus savaşının finansman gereklerinden dolayı Osmanlı Bankası'nın kontrolü altında ikinci defa kâime adı altında ve fakat yine karşılıksız olarak piyasaya sürülmüştür (1876-7). İki buçuk seneden fazla tedavülde kalan bu kâimelerin kaldırılmasından sonra V. Mehmed (1909-1918) zamanında üçüncü defa kâime çıkarıldı (1915). Bu kâimeler tam anlamıyla temsilî para idiler, çünkü karşılıkları vardı. Bu kâimelerin altın karşılığı oldukları belirtildiği gibi ne zaman tedavülden kaldırılacakları da belliydi. Osmanlı Bankası'nın izlediği sıkı para politikası çerçevesinde yedi tertip olarak çıkarılan bu kâimeler Cumhuriyet devrine kadar devam etti. Osmanlı lirası Birinci Dünya Savaşı'na kadar sağlam bir paraydı ve kısıtsız ithalata rağmen altın stoku artmaktaydı. Fiyatlar istikrarlı ve paranın alım gücü yüksekti.156

Kağıt para ihracı 1863'te İngiliz ve Fransız sermayesi tarafından kurulan ve Osmanlı Devleti'nin merkez bankası gibi çalışan Osmanlı Bankası tarafından yürütülmüştür. Osmanlı Bankası Düyûn-ı Umûmiye idaresiyle birlikte maliye ve ekonomi üzerinde yabancı sermaye denetimini sağlamıştır. Para basma yetkisinin yanında Devletin borç ihtiyaçları Galata bankerlerinin çapını aştığından devlete kısa vadeli borçlar verme işlevini de yüklenmiştir.157

Öte yandan ülkenin değişik yörelerindeki kur dalgalanmaları ve bunun ortaya çıkardığı belirsizlikler, dış ticareti olumsuz yönde etkilemekteydi. Zira Osmanlı ülkelerinde çeşitli yabancı sikkeler de dolaşmaktaydı. Mesela Trablusgarb, Doğu Akdeniz, Hicaz gibi uzak vilayetlerde ödemeler yabancı paralarla yapılıyordu. Bu nedenle Avrupalı tüccarlar ve devlet temsilcileri para sisteminin istikrara kavuşturulması için baskı yapıyorlardı.

Bu yüzden 1844'te madenî para sistemi yeniden düzenlenerek, 'Usûl-ı cedîde Üzre Taksim-i Ayar Kararnamesi' çıkarılarak, standart bir ayarla, kenarı kırpılamaz sikkeler tedavüle çıkarıldı ve kuruş ile 20 kuruş değerindeki gümüş mecidiye ve 100 kuruş değerindeki altın mecidiye temel para birimleri olarak kabul edildi. Avrupa sikkeleri ayarına uygun olan mecidiyenin tedavüle çıkarılmasıyla beraber yabancı paraların tedavülü yasaklandı. Kambiyo oranlarının istikrarını sağlamak için mahalli bankalarla uzlaşıldı. Bu tedbirler bir kaç yıl sonra kurulacak olan millî banka için hazırlık sayılabilir. 158 Yine bu tarihten Birinci Dünya Savaşı'na kadar madenî paraların kur değeri 110 kuruş=1 İngiliz sterlini seviyesinde kalmıştır.159 Bu arada ticaretin artmasıyla ağırlık ve uzunluk ölçülerinde bir merkezîleşmeye gidilmek istendi. 1869'da okkanın standart bir ağırlık ölçüsü olarak tarifi yapıldı.160

Gümüş 1873'ten itibaren dünya piyasalarında değer kaybetmeye başlamıştı. Bu da Osmanlı bimetalizminin 1/16 dolayındaki altın gümüş oranını geçersiz hale getirmiştir.

Devlet gelirlerinin gümüş paralarla toplanması, giderlerin ise altın üzerinden yapılması hazineyi zarara uğratır. Bunun karşısında ilkin mecidiye darbına son verilir. 1881'de para birimi olarak Osmanlı altın lirası kabul edilir. Fakat halkın mecidiye ve ufaklık para talebi devam eder. Klasik dönemde gördüğümüz para raiclerinin ve türlerinin farklı oluşları durumu, eskisi kadar olmasa bile, devam eder. Bu da sarraflık kurumunun yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bunun sonunda 1916'da Tevhîd-i meskûkât kanunu çıkarak 1 lira=100 kuruş oranı benimsenir. Bu yasayla değer ölçütü olarak altın, para birimi olarak kuruş belirlenir ve 1881'den beri uygulanagelen 'topal bimetalizm' yerini altın sikke rejimine bırakır.

Yasanın başarısı sınırlı kalmıştır. Çünkü savaşla birlikte artan giderleri karşılamak için piyasaya sürülen kağıt paralar madenî ve ufaklık paraların tedavülden çekilmesine yol açmıştır. Kuruş olarak basılan kağıt paralar da ufaklık sorununa çare getirmez. Bunun üzerine çıkarılan pullarının aynı işlevi görmesi hedeflenir. Böylece tamamen kağıt para sistemi hakim kılınır. Cumhuriyet yönetimi de bu sistemi devam ettirir. 161

1880 ile 1913 arasında bütün dünyada ve bu arada Türkiye'de de fiyat istikrarı görülmüştü. Bunun sonrasında, Birinci Dünya Savaşı, büyük ölçüde kağıt para emisyonuyla finanse edilmişti. Bu dönemde para arzı hemen hemen dört kat artarak enflasyonist bir ortam doğmuş, 162 Osmanlı lirasının alım gücünde azalma eğilimi başlamıştır.163

B. Finans ve Kredi

Kredi, finansmanın ancak bir kısmıdır. Ortaklık krediye tercih edilmekle birlikte ticaretin teşvik edilmesi, kredi kullanımının da yaygın olması demektir. Aslında sosyal güvenlik amacıyla kurulan para vakıfları yüksek bir kredi arzına sahipti. Bu kurumlar örtülü de olsa faizli kredi işlemleri yapmakta idiler.

Vakıflar ve ellerinde âtıl para bulunduran kişiler de bu paraları mudaraba denen emek-sermaye ortaklığı içerisinde veya kredi olarak tüccarlara vererek işletmekteydiler.164 Bu kredi sistemi içinde dış ticarette söz sahibi olan tüccarlar, üçüncü şahısları kendileri adına para tahsil ve tediye ettirerek bir banka gibi çalışanlar da söz konusudur.165

Özellikle uzun mesafeli ticaretin finansmanı kredi yoluyla değil riskin dağıtılmasını sağlayan iş ortaklıkları yoluyla sağlanmıştır.166

XIX. yüzyıl Osmanlı para ve maliye sistemi, Galata bankerlerinin güçlenmesine tanık olmuştur. Önceleri yeniçeri ilerigelenlerinin himayesinde bulunan bankerler Devletin sürekli denetimi altındaydılar. Galata bankerleri Tanzimat'la birlikte etkilerini arttırmışlardır. 1847-1852 arasında çalışan İstanbul Bankası ile Devletin dış ticarî ilişkilerini yürütmüşlerdir. Bunlar iç ve dış borçlanmalarda aracılık etmişler, Osmanlıların ihraç ettikleri menkul kıymetlere iç ve dış pazarlar aramışlar, devlete kredi temin etmişler ve daha sonra da Galata borsasını kurmuşlardır (1862).

Galata Bankerleri'nin kurmuş oldukları İstanbul Tramvay Şirketi gibi özel şirketlerin tahvilleri de, Devlet tahvilleri yanında bu borsada işlem görmeye başlamıştır. Bu borsa bu gün şahit olduğumuz işlemlerin ve oyunların gerçekleştirildiği ortamı teşkil etmiş ve hatta 1875'lerde Avrupa borsacıların faaliyet gösterdikleri bir alan olmuştur. 1877-8 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Galata Bankerleri Devlet'e kredi açmışlardır. Düyûn-ı Umûmiye idaresinin kuruluşuna kadar (1881) bu bankerlerin ve borsanın etkinliği devam etmiştir.

1872'de tekrar kurulan İstanbul Bankası Yunanistan'ın aldığı dış borçları yönetecek güce erişmiştir. 1877-8 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Galata Bankerleri Devlet'e kredi açmışlardır. Düyûn-ı umûmiye idaresinin kuruluşuna kadar (1881) bu bankerlerin ve borsanın etkinliği devam etmiştir.

Kağıt para ihracı ve ticarî faaliyetler, banka ihtiyacını ortaya çıkarmıştı. Özellikle yabancılar kendi dış ticaretlerini örgütlemek ve desteklemek için banka sermayesine ve teminatına ihtiyaç duyuyorlardı. Ancak ilk bankanın kuruluşu 1844'te yapılan para reformuyla ve para değerinin istikrarlı hale getirilmesiyle ilgiliydi. Bu nedenle ilk banka kabul edilen Bank-ı Dersaadet (İstanbul Bankası, Bank de Constantinople) Devletin yetki verdiği iki Galata bankeri tarafından kuruldu.167 Bu bankanın belli bir sermayesi yoktu. Hükümet bankaya kısa vadeli istikrazlarının bedelini ödemediğinden ve kağıt paranın tedavülde çıkardığı sorunlardan dolayı Kırım Savaşı'ndan önce Banka kapanmıştır.

Daha sonra İngiltere'nin öncülüğünde Osmanlı Bankası kuruldu (1863). Bu banka yabancı sermayeli olup bir merkez bankası olarak çalışacaktı. Osmanlı bankacılığı bu özelliğini sürdürmüştür. İkinci Meşrutiyet'e kadar bankaların çoğu yabancıydı ve ticaret ve sanayii destekleyen kredi kurumu olma özellikleri yoktu. Yine nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylü ve zenaatkârlar tefeci piyasasına bağımlıydılar.168

Osmanlı Bankası, Düyûn-ı Umûmiye idaresiyle birlikte, son dönem Osmanlı ekonomisinin temel kurumlarından idi. Ancak İkinci Meşrutiyet'ten itibaren millî bankacılık benimsenir. Bu nitelikteki ilk bankalar daha önce Midhat Paşa'nın 1888'de kurmuş olduğu Ziraat Bankası (ilk defa 1863'de
Memleket Sandıkları adıyla kurulmuştur) ile Emniyet Sandığı idi. Millî nitelik taşıyan devlet bankası kurma teşebbüsleri 1914'te başlar. Önce Evkaf, sonra İtibar-ı Millî bankaları kurulur. İktisadî gücü giderek artan Anadolu tüccarı da 1909'dan itibaren Anadolu'nun çeşitli kentlerinde yerel bankalar ve kredi kooperatifleri kurarlar.169

Öte yandan 1849'dan itibaren anonim ve limited şirketler kurulmaya başlanır. İlk Osmanlı anonim şirketi Boğaziçi vapur işletmeciliği ile ilgili olarak padişah fermanıyla kurulan Şirket-i hayriye'dir. Şirketin imtiyaz hakkı 1953 yılında sona ermiş ve bütün mal varlığı Denizcilik Bankası'na geçmiştir. 1849-1910 arasında 94 anonim şirket kurulmuştur. Bunların 28'i ulaştırma, 31'i madencilik, kamu hizmetleri ve sanayi, 17'si bankacılık, 12'si ticaret işletmesidir. 6'sı çeşitli işlerle meşgul oluyordu. Bu şirketlerin çoğunda yabancı sermaye ve bunun çıkarları önde geliyordu.170

VI. Esnaf Birlikleri ve Narh Sistemi

Klasik dönemde Osmanlı sanayi ve iç ticaret kesimleri esnaf birlikleri halinde teşkilatlanmıştı. Bu birlikler, fütüvvet ve ahilik ilke ve kurumlarından kaynaklanan Selçuklu esnaf birliklerinin devamıdır. Sanayi Devrimi'yle esnaf birlikleri Anglo-Saxon ülkelerinde ortadan kalkarken Osmanlılarda kendini yeni şartlara uydurarak varlığını sürdürmüştür.

Esnaf sistemi, kalite kontrol ve standardizasyon ile fiyat istikrarını sağlayıcı, haksız rekabeti, aşırı üretimi ve işsizliği önleyici bir anlayışa dayanıyordu. Sistem yarı özerk yapısıyla Devletin uyguladığı narh politikasının en önemli yürütme ve denetim cihazını oluşturmuştur.

Batı'da korporasyon düzeni zamanla yıkılarak sanayi kapitalizmine geçilirken, İslam ve Osmanlı esnaf teşkilatı hakim sistem olma yoluna giren kapitalizmin kitlevî üretimsisteminin baskısı altında tahditleri sürdürerek yaşamaya çalışıyordu.

Yine toplumun benimsemekte olduğu yeni tüketim alışkanlıkları, yerli tüketim kalıplarına uygun üretim yapan esnaf üzerinde yıkıcı bir etki yapmıştır. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması bir yandan üretim tarzını yeni askerî yapıya uydururken bir yandan da hammallar gibi Yeniçerilere bağlı esnaf grupları etkisiz hale geldi. 171

Tanzimat, liberal bir ekonomi öngördüğünden esnaf sistemini adım adım ortadan kaldırmak istedi. Bununla birlikte Osmanlı şehirlerinde esnaf birlikleri ve aralarındaki dayanışma süregelmekteydi. Bu yüzden modern kapitalist şirketleşme gecikti ve Osmanlı yöneticileri anonim şirketler kurmak ve bu şirketleri yaşatmak yolunda başarılı olamadılar. Bunun istisnası Şirket-i hayriye'dir. Şirketleşme gerçekleşmediğinden büyük sanayi ve fabrika sistemi de kurulamamıştı. Bu yüzden bir işçi sınıfından da bahsetme imkanı yoktu. Ancak ülkede görülmeye başlayan grevler bu cılız sanayileşmeye rağmen erken başlamıştır. 1873 yılı başında İstanbul Kasımpaşa tersanelerinde bilinen ilk sanayi grev hareketi görülmüştü. Şüphesiz bu hareket, Avrupa etkisinin sanıldığından da derin olduğunu gösterebilir.172

Öte yandan XIX. yüzyıl boyunca şirketleşme ve sınaîleşme teşebbüslerinin esnaf aracılığıyla yürütülmeye çalışılması Devletin böyle köklü bir olguyu bir kenara bırakamadığını gösterir. Avrupa ve Japonya'da esnafın yıkılışının ortaya çıkardığı sosyal ve iktisadî karmaşa bu yüzden Osmanlı toplumunda görülmemiştir.

Esnaf sisteminin bu değişim Dönemi'nde birtakım düzenlemeler yapıldı: Tahditler gevşetilerek gedikler genişletildi. 1879'da İstanbul Ticaret Odası açıldı. 1909'da 'Esnaf Cemiyeti Talimatnamesi' çıkarıldı. Bu tarihten sonra bazı esnaf ve iş adamları dernekler kurmaya başladılar. 1910'da Ticaret ve Sanayi Odalarına Mahsus Nizamname meydana getirildi. 1913'te bütün tahditler ve dolayısıyla gedik usûlü tamamen kaldırıldı. 1924'te de esnaf birlikleri resmen tarihe karıştı.173 Bu gün bu birliklerin yerini, Odalar, Esnaf ve Sanatkâr Dernekleri ile İşçi ve 'İşveren' Sendikaları almıştır. Ancak bütün bu kuruluşların ahiliğe dayalı, kanaatkârlık ile servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması ilkelerini savunan bir zihniyeti izlediklerini söylemek mümkün değildir.

Avrupa'nın sanayi devrimini gerçekleştirip kitlevî istihsale geçişi ucuz maliyetli makine mahsulleriyle daha çok el emeğine dayanan mamüllerin rekabet imkanını kısıtlamıştı. XIX. yüzyıl boyunca İslâm ülkelerine makina ve mamüllerinin girişi, esnaf birliklerinin etkinliklerinin azalmasına yol açmıştı. Bu birliklerin gerilemesi küçük sanatlarla el tezgahlarının yerini Avrupa büyük sanayi mamüllerinin alışına uygun olarak yürüyecektir. 174
Son olarak, ortadan kalkmakta olan Müslüman esnaf birliklerine 1917'de yönelen bir hareketi hatırlatmak gerekiyor. Bu da Moskova'nın bu tarihteki Üçüncü Enternasyonal'den itibaren bu teşekküllerden faydalanma yoluna girmesi idi. 175

VII. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Sistemleri

Osmanlı Anadolu'sunda nüfus az ve XVI. yüzyıldaki nüfus artışı hariç durgun olduğu için ücretler yüksekti. Bu yüzden işsizlik olayı değil, işgücü eksikliği vardı ve işçi devri yüksekti. Yine bu yüzden Osmanlı ekonomisini bir artan verim ekonomisi olarak görmek ve ilave her emeğin verimi yükselttiğini söylemek mümkündür.

Osmanlı ekonomisinde bir işçi sınıfı olmadığı gibi Sanayi Devrimi Dönemi'nde de işçi sefaletinden söz etmek mümkün değildir. Ödemelerdeki gecikmelere rağmen ücretlerin yüksekliği Sanayi Devrimi'nin oluşmamasının sebeplerindendir. Tanzimat'tan sonra görülmeye başlayan işçi hareketlerinin sebepleri arasında teknolojik işsizlik korkusu ile ücret ödemelerindeki gecikmeler vardır.

Ücretlerin yüksek seviyesini koruması, işverenin köle istihdamına yönelmesine yol açmıştır. Mesela Bursa dokuma sanayiinde hür emek yerine köle istihdamının daha elverişli olduğunu biliyoruz.176

Reel ücretleri bulmak için ücret tarihi yanında fiyat tarihi de bilinmelidir. Yalnız işçilere kimi zaman beslenme için ayrı tazminatlar verildiğini barınma ihtiyaçlarının ucuz olarak karşılandığını

tekrarlayabiliriz. Verilerin eksikliğine rağmen, tazminatlarla birlikte hesaplanan giydirilmiş ücretler yanında çıplak ücretlerin de yüksek olduğunu belirtebiliriz. 177

Tanzimat'la Birinci Dünya Savaşı arasında geçen (1839-1914) sürede nominal ve reel ücretler artmıştır. Bu genel çerçeve içerisinde ücret hareketlerinin dünya konjonktürü ile bağıntılı olduğunu görüyoruz.178 Bununla beraber refah seviyesi çevre ülkelerinkinden yüksekti.179

Öte yandan Tanzimat'tan sonra işçi hareketleri görülmeye başlamıştır. 1851'de Samako'da kurulan mekanik tarağa karşı kadın işçilerce girişilen ve teknolojik işsizlik korkusunun ortaya çıkardığı eylem bunların ilkidir. Beyoğlu telgrafhânesi işçilerinin 1872'deki eylemleri ise ilk grev sayılabilir. Aynı yıl bazı demiryolu işçileri ücret anlaşmazlığı nedeniyle greve gitmişlerdir. İlk önemli grev ise, uzun süredir ücretlerini alamayan Tersane işçilerinin yaptıkları grevdir. 1872 ile 1907 arasındaki 36 yılda yapılan 50 grevin temel sebebi ücret alacaklarının ödenmesi isteğidir. 1871'de İstanbul'da kurulan Ameleperver cemiyeti dayanışmacı bir özellik taşırken 1894'te gizlice kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti ideolojik niteliklidir.

Birinci Meşrutiyeti izleyen yıllarda işgünü bazan 16 saati bulmaktadır. İkinci Meşrutiyet'ten sonra işçi hareketleri artmış ve nitelik değiştirmiştir. Buna göre çalışma şartlarının iyileştirilmesi, sendikalaşma ve toplu sözleşme konularında yasal düzenlemeler talep edilmektedir. Bu dönemde yabancı şirketlerde de ortaya çıkan 50'yi aşkın grev yapılmıştır. 1909-1915 arasında 38 grev düzenlenmiştir. 1919'a kadar grev yapılmamıştır. 1919-1922 arasında 19 grev düzenlenmiştir. 1909'da çıkarılan ve 1936 İş Kanunu'nun çıkarılmasına kadar yürürlükte kalan Tatil-i Eşgal Kanunu grevden önce uzlaşma imkanlarının araştırılmasını öngörür. Bu yasayı izleyen yıllarda, özellikle savaş yıllarında, yıpratıcı çalışma şartlarının sürmesinin yanında çocuk ve kadın işçilerin sayıları da artmıştır. Bunun yanında ücret farklarının da büyük olduğunu görüyoruz. Özellikle maden kömürü işçilerinin kötü çalışma şartları (Dilaver Paşa nizamnamesine rağmen) devam etmiştir.180

Klasik dönemde sosyal güvenlik işlevini vakıflar görmektedir. Tanzimat'tan sonra ise merkezîleştirme ve devletleştirme eğilimine paralel olarak bürokrasi sosyal güvenliğe hakim olmuş, vakıf-sandıklar devlet denetimine alınmış ve günümüz sosyal güvenlik kurumları oluşturulmaya başlanmıştır.
Osmanlı sosyal güvenlik sistemini incelerken devlet görevlileri (askerî zümre) ve halk kesimi (reaya) ayrımı yapılabilir. Bu zümreyi ilmiye-adliye, kapıkulları ve tımarlı sipahiler oluşturur. Klasik dönemde bunlar için mecburi prim ödeme ve belirli bir emeklilik yaşı söz konusu değildir. Azledilme, ihtiyarlık ve sakatlık gibi durumlar hariç çalışma sınırsızdır.

Hazineden maaş alan ilmiye ve adliye görevlilerine ölümlerinde (genellikle vakıflardan) bakmakla yükümlü oldukları kişilere yeterli gelir bırakılır, azledildiklerinde arpalık denen aynî veya nakdî karşılık verilirdi.181 Arpalık uygulaması Tanzimat'tan sonra kaldırılmış olmalıdır.

Bunun yerine, emekli olan adliye mensupları gibi bürokratlara 'mazuliyet akçesi', ilmiye zümresine de 'tarik maaşı' verilmeye başlandı. Yine bir ilmiye (ve adliye) tekaüt sandığı oluşturularak emekli olan ilmiye mensuplarına, kadılara ve bunların ölümlerinden sonra da ailelerine maaş tahsis edilirdi.
Mazuliyet maaşı memurun hizmet süresine göre maaşının dörtte biri, üçte biri veya yarısı olabilirdi. Azlolunan bir memurun mazuliyet maaşı alabilmesi için yeniden devlet memuriyetine tayin olunabileceği anlamına gelen 'cevâz-ı istihdâm' kararı alması lazımdı. Bu kararı almadıkça veya mahkemede beraat etmedikçe mazuliyet maaşı alamazdı.182
Askerî zümrenin ikinci grubunu kapıkulları oluşturur. Kapıkulları bir kısım bürokrasi ile yeniçerilerden meydana gelir. 1826'da yeniçerilik ortadan kaldırıldığı için bunların sosyal güvenliğini sağlayan orta sandığı denen vakıf statüsünde yardımlaşma sandıkları da kalmamıştır.

Tanzimat'tan sonra devlet görevlilerinin sosyal güvenliğini sağlamaya yönelik vakıf statüsündeki sandıklar tamamen devlet eline alındı. Zira bilindiği gibi Tanzimat, bir yönüyle devletleştirme ve merkezîleştirme hareketidir. Bunun sonucu olarak Devletin sosyal güvenliğe tamamen hakim olma isteğiyle 1866'da kurulan Askerî Tekaüt Sandığı ile 1880'de kurulan Mülkî tekaüt sandığı bugünkü Emekli Sandığı'nın ve diğer resmî sosyal güvenlik kurumlarının esasını teşkil eder.183

Reaya ise genellikle vergi veren, dolayısıyla Devleti ve yönetenleri finanse eden geniş halk yığınlarıdır. Bunlar vergi ödeme konusu da dahil olmak üzere dayanışma ve sosyal güvenliğe muhtaç idiler.
Şehirli halkın önemli bir kesimini oluşturan esnafın oluşturduğu sistem rekabete değil dayanışmaya dayanır. Burada sosyal güvenlik kurumu olarak esnaf sandığının önemini vurgulayabiliriz. Esnaf sandıkları kethüda, yiğitbaşı gibi esnaf ileri gelenlerinin nezaretinde vakıf statüsü altında çalışırlardı. Sandığın sermayesi esnafın bağışları ile çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa yükselenler için ustaları tarafından verilen paralardan ve aidatlardan oluşurdu.184 Esnafın çalıştıkları kapalıçarşılar çok kere büyük camilerin vakıfları idiler. Dolayısıyla burada çalışan esnafın sandıklarıyla devlet yakından ilgiliydi. 185 Bu fonlar da kredi yoluyla işletilirdi. 186

Avârız vakıfları şehir ve köy halkının en önemli sosyal güvenlik kurumuydu. Avârız, bilindiği gibi, hem toplu yükümlülüklere verilen addır hem de rizikolar, tehlikeler demektir ki tamamen sosyal güvenliğin çerçevesine girer. Sermayeleri kredi olarak işletilen avârız sandıkları ile bütün bir mahalle veya köy halkının veya içlerinden sadece fakir olanların vergi borçları ödenirdi. Yine umulmadık masraflarla yardımlara fon ayrılmıştı. Zamanla vergi borçlarının ödenmesi önemini kaybetmiş, su yolu ve kaldırım inşası, fakirlerin iaşesi, evlendirilmesi, sermaye tedariki, cenaze masraflarının karşılanması gibi hususlar ön plana çıkmıştır. Avârız sandıkları 1876-7 savaşına kadar devam etmiş, o tarihten itibaren esnaf ve avârız sandıkları devlet tarafından yönetilmeye başlanmıştır.187

Tarım kesiminde sosyal güvenliği tımar sistemi sağlamaktadı. Tımar sahiplerinin köylülere gereğinde çift hayvanı, iyi cins tohumluk gibi girdileri sağlama şeklinde kurdukları sosyal güvenlik dengesi özellikle XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bozulmuştur.188

Küçük tarım üreticisi kötü hava şartları, kıtlıklar, hayvan ölümleri gibi nedenlerle borçlanmak zorunda kalmıştır. Resmî kredi mekanizmasını işletecek tımar kesimi de kalmadığı için tefeci piyasasına başvurulmak zorunda kalınıyordu.189 Bunun yanında ürünü tarlada iken satmak demek olan selem usûlüyle üretici acil nakit ihtiyacını gidermeyi umuyordu. Üstelik kredisi geri ödenemeyen topraklara el konup çiftlik haline getiriliyor, küçük çiftçiler de topraksız işçi veya ortakçı durumuna düşüyorlardı.

Mithat Paşa tarafından küçük tarımsal üreticilerin bu sıkıntılarını gidermek için 1863'te Memleket Sandıkları adıyla kredi kurumları oluşturulmuştur. Memleket Sandıkları sonradan 'Menafi Sandıkları'na ve nihayet 'Ziraat Sandıkları'na çevrilmiştir. 25 yıl faaliyetten sonra 1888'de bu günkü T. C. Ziraat Bankası'nın temelini teşkil eden bu sandıklar sınırlı bir başarı elde edebilmişlerdir.

Böylece küçük çiftçi, XIX. yüzyıldaki bankacılık teşebbüslerine rağmen özel kredi piyasasına yani tefecilere bağımlı olmaya devam etmiştir.190
Tanzimat'la birlikte bir yandan klasik Dönemi'n sandıkları devletleştirilip tek elden yönetilmeye başlanırken bir yandan da Dönemi'n Yenileşme ve Batılılaşma esprisine uygun olarak 1865 yılındaki Dilaver Paşa Nizamnamesi ile başlayarak İkinci Meşrutiyet sonrasına kadar birçok düzenleme yapılmıştır. Bunlar çoğunlukla çalışma şartları ile ilgili olup bir kısmı hastalık, kaza, ihtiyarlık gibi tehlikelere karşı alınabilecek tedbirleri öngörür.191 Bu arada işçiler için askerî fabrikalarda, tersanede, denizyollarında, maden işletmelerinde ayrı emekli sandıkları oluşturulmuştur.

Tanzimat Dönemi'nde ortaya çıkan ve Devletin nezareti altında olan sandıklar bu günkü Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur'un temellerini oluşturur. Günümüzde de, hukukî açıdan, devletleştirme eğilimi devam ederken özel sigorta şirketlerinin giderek güçlenmeleri sosyal güvenliğin kapitalist bir baza oturmasının göstergesi gibidirler.

Sonuç

Türkiye'de bin yıllık tarih içersinde nevi şahsına münhasır (sui generis) bir sosyal ve iktisadî sistem oluşmuştur. Orta Asya ve Orta Doğu'nun tecrübe birikimi, Anadolu'nun ve fethedilen bölgelerin mahallî gelenekleri asırlarca süren ve birbirlerine eklenen çabalarla özgün bir sistem oluşturmuştur. Bu sistemin Batı ile etkileşim halinde olduğunu ve XVIII. yüzyıl sonlarına kadar Batı'nın oluşumuna katkıda bulunduğunu belirtmek gerekir.

Osmanlı ekonomisinin klasik Dönemde oluşan özellikleri zamanla esnekliklerini kaybetmiş ve yerini XIX. yüzyıl boyunca Batılılaşmaya dayanan yeni bir zihniyet ve yapıya bırakmıştır. Bu yeni süreç içerisinde referans kaynağı Batı olmuştur. Bu yüzden sosyal refah kavramının yerini kalkınma; güçlü bir orta sınıf fikri yerini büyümenin motoru olacak bir avuç burjuvazinin oluşturulması; adil gelir dağılımının yerini servet temerküzü almıştır. Bununla beraber kültür farklılığı bu yeni zihniyet ve yapının da Batılı anlamda, oluşmasına imkan vermemiştir. Temel ekonomik göstergeleri incelediğimizde Türkiye'nin bir zamanlar Osmanlı toprakları içinde bulunup bugün bağımsız olan devletler arasındaki yeri bunu ispatlamaktadır.

1 Sarç, 1949, 144.
2 Karpat, 1985, 190; Pamuk, 1988, 216.
3 Pamuk, 1988, 39, 61. Özellikle XIX. yüzyılda şehirli nüfus Anadolu'da daha azdı. Bkz. Issawi, 1980, 17, 34, 35.
4 Hezarfen, v. 55 b-74 a; Abdurrahman Paşa, 1331, 529-30; Marsigli, 1934, 115-37; MM. 22 249; Mühimme, 124/I, s. 12-4; TS. Ktp. Hazine Kit. No. 447.
5 Hezarfen, v. 55b-56a.
6 Cevdet, Belediye, 6872: B 1175/1762.
7 Kepeci, 2485 (Ev. M.): 1 3 1128/24 II 1716; MM. 2470 (Mv.): 27 8 1125/18 IX 1713; 7866 (Ev. M.), s. 79: 9 2 1128/3 II 1716; Mühimme, 129, s. 66-7: 8 1131/VII 1719; Raşid, 1282, IV, 120-1.
Lâle Devri'nde dört bir yandan göç aldığı için sıkıntı içerisinde olan İstanbul'da özellikle Fransa örnek alınarak lüks inşaat yapılmakta, büyük eğlenceler düzenlenmektedir. Yöneticilerdeki gevşeme halka da yansımakta gecikmemiş, kahvehâneler ve meyhânelerin sayısında gözle görülür bir artış olmuştur. Bkz. Raşid, V. 19, 29, 205-7, 420-44, 527-8; Asım, 1851, 377-8, 555-61, 610-1.
8 Sultan ve çevresiyle birlikte halk ta büyük bir israf içerisine girmişti. Osmanlı toplumu Batılı hayat ve tüketim tarzını yavaş yavaş benimsemeye başlamış, Batı'dan lüks mal ithali hız kazanmıştı. Bkz. Shaw, 1976, 235.
9 Mühimme, 138, s. 323: 2 1145/VII 1732; 140, s. 235: 7 1147/XII 1734; 153, s. 111-136: 8­10 1160/IX-X 1747.
10 Cevdet, Belediye, 6872: B 1175/1762.
8 11 Mühimme, 129, s. 161: 8 1131/VII 1719; 130, s. 178: 8 1134/1722; 140, s. 239: 7 1147/XI
12 Sivrikaya, 1968, 69-70.
13 Cezar, 1965, 320-1.
14 Silahdar, 1928, II, 228, 272, 358, 452, 671; Raşid, 1282, II, 70, 201-2, 347; Cezar, 1965, 303. 
15 Aksekili, 1932, 24-25.
16 Halaçoğlu, 1991, 144.
17 Ortaylı, 95-6.
18 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Yediyıldız, İst., 1994, s. 444-481.
19 Defterdar, 1969, 75-7; Mehmed Galib, s. 148.
20 Özkaya, 1977, 22; Akdağ, II, 39; Cezar, 1977, 326.
21 Özkaya, 1977, 8.
22 Özkaya, 1977, 23. 1740'lardan itibaren, İran savaşlarının başlamasıyla adaletnamelerin ve göçlerin durdurulmasıyla ilgili fermanların muhatapları arasında âyânlar da bulunmaktadır. Bkz. İzzi, v. 260b-261a; Özkaya, 1977, 125-8.
23 Shaw, 1976, 221.
24 Küçükçelebizade Asım, 1282, 441; Özkaya, 1977, 125.
II. Mahmut'un (1808-1839) tahta çıkışında Arnavutluk'un bir tarafı Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, bir tarafı İşkodra valisi Kara Mahmud Paşa hânedanı; Siroz ve Selanik tarafları Sirozlu İsmail Bey ve Rumeli'nin çeşitli bölgeleri başka âyân elindeydi. Cezayir-i Garb ocakları dayıların, Haremeyn Vehhabilerin, Mısır Mehmed Ali Paşa'nın, Bağdat kölemen paşaların, Çıldır ve Kürdistan çeşitli mahalli iktidarların ellerinde idi. Anadolu'nun Bozok tarafları Cebbarzade, Aydın tarafları Kara Osmanzadelerde olup diğer bölgelerde de 'derebeyi' denilen 'mütegallibe' hakim idi. Valiler ise yalnız eyalet merkezlerinde oturup hükümet işlerini bunların yardımlarıyla yürütürler idi. Bu âyânın bir kısmına vezaret ve valilik de verilmiştir. Bkz. M. Nuri, IV, 98.

25 Mühimme, 154, 308: 6 1163/V 1750.
26 Konu ile ilgili olarak bkz. Keyder, 1985, 642-652.
25 27 Bu konuda geniş bilgi için Bkz. Sosyo-kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, 3. C. Ank.
28 Sertoğlu, 1990, 7.
29 Nitekim tarihçi Silahdâr XVIII. yüzyılın başlarında 'yeni yetişme' devlet adamlarının töreleri unuttuklarını yahut onlara kulak asmaz olduklarını yazmaktadır. Bkz. 1963, II, 34.
30 GSMH olarak yorumlayabileceğimiz rakam ülkenin tüm gelirleridir. Burada bir oranlama yaparsak bütçe gelirlerinin GSMH'nın %24'ü olduğunu görürüz. Aynı oran 1923-1992 yılları arasında %11-23 arasında değişmiştir. Bkz. Vergi istatistikleri yıllığı (1992), Gelirler Genel Müdürlüğü, 1923­1991 Temel Bütçe Gelirleri İstatistikleri. Yine aynı oran 1981-1990 yılları arasında Almanya'da %29-30, ABD'de %19-21, İngiltere'de %35-37, Malezya'da %25-27, Pakistan'da %16-18, İran'da %10-24, Yunanistan'da %29-38 olmuştur. Bkz. IMF, International Financial Statistics/Yearbook 1991.
31 Engelhardt, 1327, 92.
32 Cezar, 1986.
33 Tanzimat'ın ilk yıllarında bu gelir kaynakları emanet yoluyla işletildi. Ancak devlet memurlarının, yolsuzluklardan başka, toplanan mahsulü koruma ve zamanında satma konusundaki yetersizliklerinden dolayı iltizâm usulüne tekrar dönüldü. Bkz. M. Nuri, IV, 102-4.
34 Bunlar arasında yeni gelir gelir kaynakları arasında İzmit Çuka fabrikası, Hereke Kumaş fabrikası, Ziraat talimhânesi, Zeytinburnu demir fabrikası, Bursa ipek fabrikası, Veliefendi basma fabrikası, Mihaliç çiftlikat-ı hümayunu, İncirköyü ispermeçet fabrikası gibi yeni kurulan işletmeler de vardı. Feshâne-i âmire de zaman zaman Hazîne-i hâssa'ya gelir temin etmiştir. Zaten Hazîne-i hâssa tahsisatının bir kısmı bazı fabrika-i hümayunların inşaları için harcanmıştı. Bundan başka Ereğli, Amasra gibi kömür madenleri gibi bir kısım maden gelirleriyle 1851-2 den itibaren kurulduğu tahmin edilen Hazîne-i hâssa vapur kumpanyası gelirleri de Hazîne-i hâssa gelirleri arasındaydı (1864 te ismi Fevaid-i Osmaniye'ye çevrilmişti) Ayrıca Hazîne-i hâssa'nın Şirket-i hayriyede de hissesi vardı. Sultan II. Abdülhamid Dönemi Hazîne-i hâssanezaretinin öneminin arttığı bir Dönemdir. Bu konuda Bkz. Terzi, 1997, 93-134.
35 Mesela Maslak kasr-ı hümâyûnu, Ayazağa, Alemberdos, Filiboz, Kurbağalıdere, Tokad kasr-ı hümâyûnu, Hekim ve Çavuşbaşı çiftlikleri ve Validebağı kasr-ı âlisi için Çiftlikât-ı hümâyûn Müdürlüğü kurulmuştur. Bu konuda Bkz. Terzi, 1997, 159-193.
36 Hazine-i hâssa hakkında Bkz. Terzi, 1997.
37 Genç, 2000, 214-215.
38 Bu tarihe kadar Osmanlı maliyesinde 'bütçe' olmadığını söylemek klasik sistemi anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Mesela Bkz. du Velay, 1978, 26-7; 104-5.
39 Mâlikâne sistemi tımar ve iltizam yöntemlerinin bir bileşimi gibi düşünülebilir. Sistem hakkında bkz. Genç, 2000, 99-185.
40 Ortaylı, 1987, 104-5.
41 Cizye gelirleri için Bkz. Tabakoğlu, 1985, 136-152.
42 Avrupalı devletlerin en çok sıkıntı duydukları konu cizye idi. Tanzimat ve sonrasında getirilen uygulamalarla bu vergi adım adım kaldırılmıştır. Bkz. M. Nuri, IV, 105.
43 M. Nuri, III, 114-5.
44 Fas, Felemenk, Fransa ve İspanya'dan ödünç alınabileceğinin düşünülmesine rağmen sonuçta, Aydın eyaletindeki bazı sadrazam haslarının mâlikâne olarak verilmesiyle, sadrazamlardan bir tür iç borçlanma yolu tercih edildi. Bkz. Belin, 1931, 252-3.
45 du Velay, 1978, 82-4.
46 Gürsel, 1985, 672-81.
47 1875 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti'nin dış borçları 200 milyon sterline yaklaşıyordu. Anapara ve faiz ödemeleri ise yılda 11 milyon sterlin tutuyordu. Buna karşılık Devlet'in tüm gelirleri 18 milyon sterlin dolaylarındaydı. Bir başka deyişle, dış borç ödemelerini sürdürebilmek için devlet gelirlerinin %60'ını dış borç ödemelerine ayırmak gerekecekti. Bkz. Pamuk, 1988, 206-7.
48 Ayrıca, Osmanlı Devleti 1883'te yabancı sermayeyle kurulacak olan Tütün Rejisi Şirketi'ne tütün üretiminin denetlenmesinde, tütün alım ve satımında ve sigara üretiminde tekelci ayrıcalıklar tanımaktaydı. Yine Reji Şirketi'nin yıllık karlarının bir bölümü dış borç ödemeleirnde kullanılmak üzere Düyun-ı Umûmiye İdaresi'ne aktarılacaktı. Bkz. Pamuk, 1988, 209. Ayrıca Reji Şirketi hakkında geniş bilgi için Bkz. Oktar, 1992.
49 Gürsel, 1985, 683-87. Düyun-ı umûmiye hakkında Bkz. Kazgan, 1985, 691-717.
50 Pamuk, 1988, 210.
51 İç ve dış borçlanma konusunda ayrıca Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 546-550.
52 Barkan, "Tımar", İA, XII/1, s. 286.
53 Mühimme, 98, s. 20/54: 1 1100/XI 1688; s. 101/331: 4 1100/II, 1689.
54 Tabakoğlu, 1985, 128.
55 Bunların yerlerine dönmeleri için yapılan çağrılara olumlu cevap verilmemiştir. Bkz. Mühimme, 115, s. 461: 1119/1707. Bu çağrıların zaman zaman tekrarlanmasına rağmen, berat yenilenmesi için başvuru azlığının bir sebebi de berat harcı vermekten kaçınmaktı. Bkz. Mühimme,
120, s. 246: 1126/1714; 129, s. 130: 1131/1719.
57 Defterdar, 1969, s. 117-9.
58 Mühimme, 108, s. 394: 2 1108/IX 1696.
59 Bu kanunname ile birlikte tarım toprakları beş bölüme ayrılmaktaydı: Özel mülk, mîrî, vakıf, metruk (baltalık ve mera gibi genel kullanıma açık arazi) ve mevat (ölü ve boş arazi) topraklar.
Bkz. Ortaylı, 1987, 142-3; 168-9; Doğan, 1990, 224-8.
60 MM. 22 249.
61 Zira bu Dönemde merkezi hazine gelirleri 2 milyar akçe (Bkz. Malî Yapı), vakıf gelirleri 1 milyar akçe civarındadır (Bkz. Yediyıldız, 1982 b, 160).
62 Bunlar arasında 19 hanım sultan, 6 darüssaade ağası, 3 yeniçeri ağası ve 2 sadrazam vardır. Bkz. Yediyıldız, 1982, 146, 151, 155, 162.
63 M. Nuri, III, 23.
64 M. Nuri, IV, 100-1; Velikahyaoğlu, 1986, 67.
65 M. Hamdi, 1327, 125-134.
66 İpşirli, 1990, 49-58.
67 Köprülü, 1983, 391.
68 Köprülü, 1983, 391 -3.
69 Mesela, 1840'larda Bilecik'te tesbit edilen toprak büyüklükleri bunu göstermektedir. Buna göre tarım işletmelerinin %86, 67 si 1 -10 dönüm, %13, 11 i 10-50 dönüm, %0, 22 si 50 dönümden fazla toprağa sahiptir. Bkz. Öztürk, 209.
70 Pamuk, 1988, 171.
71 Ortaylı, 1987, 167.
72 Pamuk, 1988, 215-217.
73 Ortaylı, 1987, 171.
74 Ortaylı, 1987, 160.
75 Pamuk, 1984, 3, 10. XIX. yüzyıl Osmanlı tarım sistemi hakkında geniş bilgi için Bkz. Güran, 1988, 225-58.
77 Eldem, 1994, 9.
78 M. Nuri, III, 131-2.
79 Yalçın, 1979, 240.
80 Bu konuda geniş bilgi için Bkz. Güran, 1988, 258-67.
81 Pamuk, 1988, 224-5.
82 Devlet'in sanayii teşvik tedbirleri gibi yerli sanayi kurma girişimleri de arzulanan başarıya ulaşamamıştır. Bu başarısızlıkta Avrupanın kitlevi üretimiyle rekabet edememek kadar XIX. yüzyılın Japonya, Rusya ve Prusya'sında yapıldığı gibi geniş köylü kitlelerinin sınai mal talebini oluşturamamanın da etkisi vardır. Bk. Ortaylı, 1987, 160.
83 Ortaylı, 1987, 166.
84 Mesela Dadyan kardeşlerin devlet desteğiyle kurdukları Zeytinburnu dökümhânesinde daha inşaat safhasında bilgisizlik ve yolsuzluklar görülmüştür. Yine Beykoz cam ve porselen fabrikası da bir süre sonra iflas etmiştir. Bkz. Sarç, 1949, 20.
85 Ortaylı, 1987, 161 -2.
86 Pamuk, 1988, 177.
87 Pamuk, 1988, 227.
88 Marsigli, 1934, 49.
89 Güran, 1991, 235-58.
90 Sarç, 1949, 432-9.
91 Pamuk, 1988, 228-9.
92 Pamuk, 1988, 226-7; Yenileşme Dönemi Osmanlı sanayii hakkında Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 639-649.

94 Marsigli, 1934, 164.
95 Marsigli, 1934, 263.
96 Raşid, II, 258.
97 Genç, 2000, 214-215.
98 Tersaneler hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 614-620.
99 Ortaylı, 1987, 166-7.
100 Sarç, 1949, 438 vd. Güran, 1991a, 236.
101 Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 644-649.
102 Uzunçarşılı, 1984, 393, 498.
103 Slade'in, dünyanın en mükemmel ve en büyük tonajlı savaş gemisi olarak kabul ettiği Mahmudiye kalyonu 1829 yılında İstanbul tersanesinde inşa edilmişti. Bkz. Slade, 1973, 62, Bundan başka Türk bahriyesinde buharlı vapura varıncaya kadar her sınıftan savaş gemisi vardı. Bkz. s. 85.
104 Ortaylı, 1987, 164-5.
105 Bu konuda bk. Ortaylı, 1987, 118-9.
106 Kara ulaştırması konusunda Bkz. Yalçın, 1979, 263-72; Orhonlu, 1984, 70-157.
107 Güran, 1990, 124.
108 Demiryolu ulaştırması konusunda Bkz. Guboğlu, Akyıldız, Öztürk, Koloğlu (İhsanoğlu-Kaçar, 1995, içinde s. 217-335).
109 Nisan 1903'de Alman yatırımı olan Konya-Ereğli demiryolu hattı için Konya, Haleb ve Urfa'nın a'şârı karşılık gösterilmişti. Bunu İngiltere ve Rusya protesto etti. Bkz. Ortaylı, 1987, 173.
110 Pamuk, 1988, 213-4; Ortaylı, 1987, 119-20, 173.
111 Pamuk, 1988, 215. Ayrıca konuyla ilgili ayrıntılı bir çalışma olarak Bkz. Özyüksel, 1988.
112 Eldem, 1994, 110. Ulaştırma konusunda ayrıca Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 589-600; İhsanoğlu-Kaçar, 1995, s. 143-597.
113 Bu teşkilatta görevli posta tatarlarına iyi ücret ödenir. Bunlar İstanbul-Akka kalesi arasını 12, İstanbul-Bağdat arasını 9-14 günde alabilirlerdi. Tatarlar özel mektuplar, poliçe ve para naklinde de istihdam edilebilirlerdi. Bkz. Slade, 1973, 300-302.
114 Güran, 1990, 125-6.
115 Telgraf konusunda ayrıca Bkz. Kaçar (İhsanoğlu-Kaçar, 1995, içinde, s. 45-120).
116 Ortaylı, 1987, 119; Yazıcı, 1981, 137 vd. Ayrıca Bkz. Eldem, 1994, 111-115.
117 Posta konusunda bkz Yazıcı, 1990, 213-31. Haberleşme konusunda ayrıca Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 600-606; İhsanoğlu-Kaçar, 1995, s. 23-141.
118 Cevdet, Belediye, 3875: 1170/1757; 3884: 1157/1744; 2542: 1183/1170. Devlet anbarlarından İstanbul'a günde ne kadar un tahsisi yapıldığını ve buradan da halkın ne kadar ekmek tükettiğini çıkarmak kabildir. Bkz. Cevdet, Belediye, 1208.
119 Güran, 1984-5, p. 28-9. Bu anbar politikasının bir sebebi de ordunun iaşesini sağlamaktı. Bunun için kalelerde ve taşra şehirlerinde her yıl üçte biri yenilenen zahire stoku bulunurdu. Bunun ihmal edilmesi XVIII. yüzyılın ikinci yarısındaki askeri yenilgilerin önemli sebeplerindendir. Bkz. M. Nuri, III, 132.
120 Ortaylı, 1987, 174-5.
121 Raşid, 1282, III, 587.
122 Braudel, I, 298, 312, 606 vd.
123 Raşid, V, 66-7, 74-82; Bağış, 1983, 13.
124 Bağış, 1983, 14-15.
125 Marsigli, 1934, 59.
126 Sahillioğlu, 1968, s. 62.
127 Genç, 2000, 212-214.
128 Hatta İtalya'nın bazı şehirlerinde ticaret ve esnaflıkla uğraşan Türk kolonisine rastlanmıştı. Bkz. Turan, 1963, s. 247.
129 Uzunçarşılı, II, 683.
130 Sahillioğlu, 1968, 61 -2.
131 Hayriye tüccarı konusunda Bkz. Yılmaz, 1986; Kütükoğlu, 1974; Bağış, 1983. Ayrıca Bkz. Pamuk, 1988, 180.
132 İnalcık, 1978, 218. Yine dış ticaretin lehte olmasının en önemli sebebi Osmanlı ekonomisinin savunma araçları, gıda ve giyim maddeleri ve barınma gibi temel ihtiyaçlarda dışarıya bağımlı olmamasıdır. Bkz. M. Nuri, I, 179.
133 Pamuk, 1988, 177.
134 Braudel'i zikreden, Pamuk, 1988, 182.
135 Ortaylı, 1987, 85-6.
136 Ancak Devletin XIX. yüzyıl boyunca gümrük vergilerini arttırmaya çalışmasının temel sebebi hazineye ek gelir sağlamaktı. Bkz. Pamuk, 1988, 199-202. Yine bu durumda XX. yüzyıl başlarındaki Osmanlı ekonomisinin Cumhuriyet Türkiyesi'nden daha yüksek oranlarda dünya ekonomisine açılmış olduğu söylenebilir. Bkz. Pamuk, 1988, 203.
137 Pamuk, 1985, 718-9.
138 1846 yılında Osmanlı ithalatı 235 milyon, ihracatı 217 milyon frank civarındaydı. Bu Dönemde henüz ciddi bir dış ticaret açığından söz edilemez (Bu devirde Fransa'nın 2, 5 milyarı bulan dış ticaret hacmine göre Osmanlı dış ticareti oldukça mütevazi idi). Ubicini'yi zikreden Ortaylı, 1987,174.
140 Pamuk, 1988, 203.
141 Pamuk, 1988, 203-205.
142 Issawi, 1980, 136.
143 Ortaylı, 1981b, 31, 34.
144 Toprak, 1985, 671.
145 Pamuk, 1985, 721.
146 Pamuk, 1985, 721.
147 Pamuk, 1985, 720-2.
148 Pamuk, 1985, 722-3. Osmanlılarda yabancı sermaye yatırımları için Bkz. Thobie, 1985, 724-39.

150 Toprak, 1982; 1985, 740-747. Dış ticaret konusunda ayrıca Bkz. Kütükoğlu, 1994, s. 573­582.
151 Gümrük kelimesi latince ticaret anlamına gelen ve türevleri günümüz Batı dillerinde kullanılan commercio kelimesinden gelmiştir. İç ve dış gümrükler konusunda ayrıca Bkz. Kütükoğlu,
1994, s. 582-588.
152 İnalcık, "İmtiyazat", EI, New Ed. III. 1179-89.
153 Bağış, 1983, 15-16.
154 Klasik Dönemde para siyasetinin Dönemleri için bkz. Sahillioğlu, 1978. Osmanlı para sistemi hakkında ayrıca bkz. Pamuk, 1999.
155 Osmanlı kağıt para tecrübesi hakkında geniş bilgi için Bkz. Akyıldız, 1996.
156 Biliotti'yi zikreden Eldem, 1994, VII ve 131-154.
157 Pamuk, 1988, 210-2.
158 Engelhardt, 1327, 71.
159 Ortaylı, 1987, 105; Pamuk, 1988, 211.
160 Ancak merkezîleştirmenin başarılı olduğu söylenemez. Mesela Rusya 1877'de Kars'ı işgal ve ilhak ettikten sonra, yerli arazi ölçümünü, ağırlık birimlerini ve hatta dolaşımdaki Osmanlı parasını kendi resmî ölçüleri ve parasının yanında kullanımda bırakmıştı: Ortaylı, 1987, 106.
161 Toprak, 1985, 765-7.
162 Toprak, 1985, 746.
163 Eldem, 1994, 131.
164 İnalcık, 1973, 319; Akdağ, II, 259.
165 Sahillioğlu, 1975, 137.
166 Pamuk, 1999, 90-92.
167 Daha önce 1836'dan itibaren İngilizlerin Osmanlı topraklarında banka kurma girişimlerine tanık oluyoruz. Yine 1842 yılında İzmir'de kurularak faaliyete geçen İzmir Bankası (Smyrna Bank) izinsiz açıldığı gerekçesiyle hükümetçe kapatılmıştır. Bkz. İssawi, 1980, 340; Toprak, 1982, 135.
168 Toprak, 1985, 768-70; Yüzgün, 1985, 771-4.
169 Kazgan, 1985b, 782-5.
170 Baykara, 1990, 147-155.
171 Bkz. Ortaylı, 1987, 164-5.
172 Bu konuda Bkz. Giz, 1985, 748-52.
173 Osmanlı esnaf teşkilatı hakkında bkz. Massignon, 1957; aynı yazar, Sınıf, İA, X; Ülgener, 1955; Uluçay, 1942; (Ergin) O. Nuri, 1338, I.
174 Massignon, 1966, 555.
175 A. Refik, 1935.
176 Mesela asgari ücret alan bir işçi, çıplak ücretiyle günlük olarak 1551'de 1285 gr., 1640'ta 1427 gr, 1825'te ise 4130 gr. koyun eti alabiliyordu. Kalifiye işçilerin ücretleri için bu rakamlar sırasıyla 6425, 5711 ve 6425 gr. lara çıkmaktaydı. Bu konuda Bkz. Tabakoğlu, 1989, 97.
177 Ökçün-Boratav-Pamuk, 1985, 753-9.
178 Eldem, 1994, 6, 145.
179 Gülmez, 1985, 792-802; "1991, 288-9, 394-5; Güzel, 1985, 803-828.
180 İbnülemin, "Arpalık", TTEM. 17, s. 276. Pakalın, 1971, I, 84. Arpalık tabirinin at beslemek zorunda olanlar için konduğu tahmin edilmektedir.
181 Pakalın, II, 424.
182 Bkz. Yazgan, 1981, 38.
183 Uluçay, 1942, 15, 96, 101; Şeyhoğlu Hasan, 1932, 13. Esnaf sandığına gayr-i müslim esnaf da katkıda bulunur ve yardımdan faydalanırdı. Gölpınarlı, 1949-50, 94.
184 Mesela İstanbul Kapalıçarşısındaki bedesten Ayasofya evkafından idi. Bu vakfın, dolayısıyla bedestenin nazırı da Rumeli kazaskeri idi. Cevdet, İktisat, 1803: 1261-2/1845-6.
185 Çağatay, 1989, 134-6.
186 Barkan, 1947, II, 121; Şeker, 1987, 145-9.
187 Nisbeten ilk Dönemlerde bile köylünün tefecilik problemi vardı. Oysa Devlet kredi piyasasını denetim altında tutmak ve resmî faiz haddinin üzerinde kredi vermeyi yasaklamak istiyordu.
Bkz. Kepeci, 71, s. 366: 5 5 1022/1613.
190 Güran, 1984. Midhat Paşa'nın valiliği sırasında Tuna vilayetinde kurlan 'menafi-i umumiye sandkları' önemlice bir sermaye birikimini sağlamışlardı. Osmanlı-Rus savaşı sırasında menafi sandıkları gibi esnafın bütün avârız sandıklarına da devletçe el konmuştur. Bkz. Ortaylı, 1987, 130.
191 Eldem, 1994, 140.

AÜ: Ankara Üniversitesi. BA: Başbakanlık Osmanlı Arşivi. BTTD: Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. Cevdet: BA. Muallim Cevdet Tasnifi. D: dergisi; TS. A. Defter tasnifi. Ef.: Efendi.

ESS: Encyclopeadia of the Social Sciences. İA: İslam Ansiklopedisi.

İbnülemin: BA. İbnülemin Mahmud Kemal tasnifi. İÜ: İstanbul Üniversitesi.

JESHO: Journal of Economic and Social History of the Orient. Kepeci: B. A.
Kamil Kepeci tasnifi. Kit.: Kitapları, Kitaplığı.

Ktp.: Kütüphanesi. M: Mecmua.

MM: BA. Maliyeden müdevver tasnifi.

Mühimme: B. A. Mühimme defterleri tasnifi.

ODMT: Osmanlı Devleti ve medeniyeti tarihi.

ODTÜ: Ortadoğu Teknik Üniversitesi.

SBF: Siyasal Bilgiler Fakültesi.

Şer'iyye: Şer'iyye Sicilleri.

TAD: Tarih Araştırmaları Dergisi.

TCTA: Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi.

THTM: Türk Hukuk Tarihi Mecmuası.

TİTS: Türkiye İktisat Tarihi Semineri.

TM: Türkiyat Mecmuası.

TOEM: Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası.

TS.: Topkapı Sarayı Müzesi.

TS. A: TS. Arşivi.

TTEM: Türk Tarih Encümeni Mecmuası.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3656 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın