• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Başlangıçtan Günümüze Türk-Alman Eğitim İlişkileri / Doç. Dr. Kemal Turan

Önceleri siyasi ve ekonomik alanlarda başlayan Türk-Alman ilişkilerinin, zamanla gerek sivil gerekse askeri eğitim alanlarında geliştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

1. Sivil Alandaki Eğitim İlişkilerinin Başlangıç ve Gelişimi

Türklerle Almanlar arasındaki ilk ilişkiler, M.S. 4. yüzyılda başlamıştır. Almanların ataları sayılan Cermenler ile Hun Türkleri arasındaki ilişkilerden sonra XI. yüzyıl Haçlı seferlerine kadar bu iki devlet arasında herhangi bir yakınlaşma söz konusu değildir. Ancak III. Haçlı Seferi'ne (1190) katılan I. Friedrich (1155-1190) savaşarak Konya önlerine kadar gelmeyi başarmıştır.1 Almanlar, iki devleti karşı karşıya getiren bu Haçlı savaşlarında Türklerin silah üstünlüğünü görmüşler ve daha sonra ok, kılıç, zırh gibi o devrin önemli savaş aletlerinin yapımında dünyaca ünlü Türk ustalarını Avrupaya götürmüşlerdi. Hatta onlar bu silahlarla donatılmış ordularıyla İtalyanlara karşı zaferler de kazanmışlardır.2 Bundan başka Alman İmparatoru II. Friedrich o devrin Avrupa'ya göre üstün olan Türk-İslam bilim kuruluşlarıyla yakından ilgilenmiş, Farabi, İbn Rüşt gibi bilginlerin eserlerini ilk defa Batılı bir dile çevirtmiştir.3

Gerçek kültürel manada Türk-Alman yakınlaşması, Osmanlıların Rumeli'ye geçişlerinden sonra başlayarak bugüne kadar devam etmiştir. Nitekim, "Türk" kavramı da XV. yüzyılda Alman edebiyatında yer almıştır.

İstanbul'un fethinden sonra Avrupalıların eserlerinde Türklere de yer verilmeye ve buna bağlantılı olarak "der grosse Türk" imajı yerleşmeye başlamıştır. Nitekim, Alman Hans Rosenplüt, 1450'de yazdığı, "das Türkische Fastnachtspiel" adlı eserinde Türk Devleti'ni, güneşin doğduğu bir ülke olarak kabul ederek o ülkede huzur ve refahın bulunduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, Rosenplüt'ün "Ein Lied von dem Türken" isimli bir başka eserinde de Türk-Alman karşılaştırılması yapılarak Türkler lehinde olumlu ifadeler kullanılmaktadır.4

Öte yandan, Türk sanatının ve bilhassa Anadolu Selçuklu Türklerince meydana getirilen sanat eserlerinin tanıtılmasında Alman bilim adamlarının büyük etkisi olmuştur. Nitekim, bu konuda F. Sarre, "Die Reisen Klein-Asien und Konia" adlı eserlerinde Anadolu'da önemli sanat eserleri yaratan Türklerin sanattaki üstünlüklerinden söz etmektedir.5

Üstelik Osmanlı Tarihi ve Türk dili ile ilgilenen pek çok Alman bilim adamı da vardır. Bunlardan yazar ve fikir adamı Prof. Dr. Jacop Phlip Falmerayer, Türkiye'yi ve Türk dilini yakından tanımayı başarmış ve bu konuda düşüncelerini Batı dünyasına açıklamıştır. Mesela, 1827'de yazmış olduğu Trabzon İmparatorluğu Tarihi adlı eserinde Türk-Bizans ilişkileri üzerinde durarak İstanbul'un fethinden önce pek çok eserin yok edildiğine, geride kalanların da Türkler tarafından iyi korunduğuna işaret etmektedir.

Yazar, aralıklarla, 1836, 1840 ve 1846 yıllarında, Türkiye'ye gelmiş ve o dönemde yapılan Türk devrimleri hakkında Münih'te çıkan gazetelere yazılar yazmıştır. Nitekim, "Fragmente aus dem Orient" adlı eseri, kendisinin Türkiye'de ve Şark'ta geçirdiği güzel günlerini kapsamaktadır. Hatta kendisine, Doğu Batı yakınlaşmasındaki bilimsel çalışmalarında gösterdiği üstün çabalarından dolayı "bir nişan-ı mecidi" bile verilmiştir. Başka bir tarih yazarı K. Zinkeisen de, "Osmanische Geschichte in Europa" isimli eserini 1840 ve 1860 yıllarında yayımlamıştır.

G. Rosen de, Osmanlı reformlarını bir araya getirmeye muvaffak olan başka bir yazardır.6

Türklerin, XVI. yüzyılın sonlarına doğru eski gücünü kaybetmelerine rağmen, daha sonraki yüzyıllarda, XVIII. yüzyıl sonlarına doğru, Türk insanı, Soliman, der Kaufmann von Symirna, das Grab des Muhti gibi pekçok esere konu olmaya başlamıştır. Türkler, bu eserlerde genelde ilk bakışta haşin sert tabiatlı olarak tasvir ediliyorsa da, kısa zaman sonra yumuşayan, dürüst, merhametli ve duygulu insanlar olarak gösterilmektedir. Ancak bütün bunlara ragmen, Türklere karşı olumsuz tavır takınanlar da yok değildi. Nitekim, yazar G. Jacob, Türkleri kötüleyici tavır takınan bazı Alman ve yazarlarına karşı çıkmış ve hatta kendisi bizzat Türkçenin Alman üniversitelerinde okutulması konusunda büyük gayret sarfetmiştir.7

Jacob, "Türkische Bibliothek" adı ile bir seri halinde kitaplar yayımlamış ve ayrıca Türkçe öğrenenlere de kolaylık olması bakımından "Türkisches Hilfsbuch" adlı bir de eser yazmıştır. Yazar "Einfluss des Morgenlandes auf das Abendland" isimli bir başka eserinde ise, Doğu-Batı kültürleri hakkında açıklamalarda bulunmaktadır. Ayrıca Türk Tiyatro tarihinde önemli bir yeri olan "Karagöz Tiyatrosu" üzerine "Geschichte des Schatten Theaters" adlı eserinde de Türk folklörünün ana hatlarına değinmektedir. Diğer yandan, Mordmann, "Orientalische Handschriften sammlungen" adı altında çok sayıda Türk yazmalarını derlemiş ve ayrıca VIII. yüzyıla ait bir mesnevi olan Süheyl ve Nevbarı yayımlamıştır.8

Almanlar Türkiye'deki ekonomik-iktisadi nüfuzlarını da kültür yolu ile artırmaya çalışmışlardır. Nitekim parcermenistlerden Devis Trietsch, "Doğu'da Alman dili yayılmalı" demektedir. Yine bu konuda "Bir Alman-Türk kültür politikası yeni bir heyecan ile ele alınmalı. Alman dilini, Alman bilimini ve enerjik uygarlığımızın bütün büyük değerlerini Türkiye'ye aşılıyarak Türkiye'nin yenileşmesini sağlamalıyız. Bunun için herşeyden önce bir Alman Okullar Sistemine ihtiyaç vardır." demekle Alman kültürünün Türklere benimsetilmesinin ancak etkili kılacak Alman eğitim kurumlarıyla mümkün olabileceğine dikkat çekmektedir.9

Diğer yandan, Batılı devletlerin Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler içinde bulundukları dönemlerde, Fransız, İngiliz, İtalyanlar gibi Almanlar da Osmanlı topraklarının doğal kaynaklarını, kültür değerlerini araştırarak yerlerini tesbitle zamanı gelince, bu zenginliklerden faydalanmasını bilmişlerdi. Kendi fikirlerini yaymak ve ileride işbirliği yapabilecekleri elemanları yetiştirmek üzere eğitim kurumları açmışlardı. Nitekim XX. yüzyılın başında Osmanlı Devleti'nde Hıristiyan azınlıkları ile yabancılar tarafından açılan özel okul sayısı 10 bin, bu okullardaki öğrenci sayısı da 500 bin civarındaydı.

1882 tarihli devlet salnamesinde ise, özel okullara ait ilk defa bir kayıt yer almaktadır. Bu tarihte, "Müessis veya Cemiyetler tarafından idare edilen Mektepler" başlığı altında İstanbul'da 5 erkek, 4 kız özel okul vardı. 1889'da ise özel okul sayısı 17'ye ulaşırken, 1903'de Maarif Nezareti'nce yayımlanan Salnameye göre bu sayı 25'e çıktı. 10

Almanya ile Osmanlı Devleti arasında daha önceki yıllarda askeri ve iktisadi alanlarda başlatılan ilişkiler, daha sonraları eğitim alanında da genişletilmeye ve iki ülkenin (Alman eğitimi ağırlıklı) birleştirilerek daha ziyade Türkiye'nin istifade edebileceği tarzda olgunlaştırılmaya çalışılmıştır.11

I. Dünya Savaşı'nda silah arkadaşlığı biçiminde sürdürülen Türk-Alman ilişkileri, böylece bilimsel alana da yönetilmiş oldu. Bu dönemde Almanya'ya gönderilen burslu öğrencilerin, birtakım yeniliklerin getirilmesinde etkili oldukları göze çarpmaktadır.

Aslında Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki destane ilişkilerin, 1868'de Alman Lisesi'nin açılması 1889 ve 1898 yıllarında II. Wilhelm'in Türkiye'yi ziyaretleri ve yine Kayzer Wilhelm tarafından İstanbul Sultanahmet Meydanı'nda bir çeşmenin yaptırılması gibi siyasi ağırlıklı olaylarla hız kazandığı görülmektedir.12

Diğer yandan iki ülke arasında 20. yüzyılda devam eden yakınlaşmanın olumlu şekilde sürdürülmesinde Almanlar tarafından 1905'te kurulan "Deutsche Vorderasien Komite" adlı bir örgütle Türk dostu E. Jaech'in gayretiyle oluşan "Der aufsteigende Halbmond" isimli eserin büyük payı vardır.13 Ayrıca, Alman propaganda uzmanlarına göre, Alman kültürünün kolaylıkla aşılanması, özellikle Ankara, Bursa, Konya, Samsun, Sivas, Adana, Antep, Diyarbakır, Mardin, Musul gibi önemli vilayetlerde açılacak okullara bağlıydı. Çünkü bu vilayetlerin çoğu Bağdat hattı yakınında bulunması açısından önem taşıyordu.

Böylece, daha sonraki yıllarda, okul, yetimhane, sağlık kuruluşu gibi kurumların, özellikle Bağdat Demiryoluna yakın merkezlerde (Maraş, Filistin gibi) sıkça açılmaya başlandığını görüyoruz. Bu tür bir faaliyet sonucunda, mesela, 1910 yılında Bağdat Demiryoluna yakın yerler, okul, hastane, hayır kurumlarıyla doldurulmuştu.14

Netice itibariyle, Türkiye'de Alman kültürünün yoğunlaştırılması yolunda bazı Türk Alman Cemiyetleri (dernekleri) çaba sarfetmişlerse de, gerekli-yeterli teknik altyapı ve mali destek bulunamadığından istenilen seviyeye ulaştırılamamıştır. Ancak, bu dönemde, 1914'te, Türk Alman Dostluk Cemiyeti'nin (Freund-schaftshaus) bizzat İstanbul'da kurulmasıyla bir bakıma bu alanda ileri bir adım atılmış oluyordu. Cemiyet'in idare heyetinde Alman ekonomik ve kültürel hayatın tanınmış simaları bir araya gelmişti. Aralarında Dr. E. Jaech'in bulunduğu cemiyetin başkanlığına Deutsche Bank'ın direktörü Dr. Helfferich getirilmişti.15

Cemiyet'in asıl amacı, Alman ve Türk eğitimini birbirine yakınlaştırmak, bilhassa Alman kültürünü Türk halkına kazandırmaktı. Bu amacın gerçekleşmesi, eğitim ve sağlık kuruluşlarına, bu kurumlarda görev alacak öğretmen ve doktorların gönderilmesine bağlıdır.

Öte yandan, Türkiye'de Alman dilinin öğretilmesi ve öğrenilmesinin gerekli olduğunu düşünen ve İslâm âlemini iyi tanıyan Prof. Martin Hartmann, "Reisebriefen aus Syrien" adlı eserinde bu konuya önemle işaret etmektedir. Nitekim, kendisine, Şam'da bulunduğu sırada, bazı Arap asıllı şahsiyetler "Bize Almanca öğretmenleri gönderin!" (Schickt uns Lehrer des Deutschen) demişlerdi.16

Almanlar, etkili iletişim araçlarından biri olan sinemanın da, okur-yazar olmayan seyircilere doğrudan tesirli olabileceğini ifade etmektedirler. Böylece, sinema, Alman kentleri, manzaralar, yöneticileri, savaş ve manevra resimleri, Alman tarım tekniğinin gösterimi gibi konularda önemli bir reklam aracı olabilecekti. Onlara göre, böyle bir Türk-Alman yakınlaşmasının sürekli olarak geliştirilmesi için, mümkün olan tüm yardımcı güçleri faaliyet alanı içine çekme mecburiyeti vardı. Nitekim, Friedrich Neumann'ın şu özlü sözünün önemle üzerinde durulması isteniyordu. "Eğer Almanlar, Osmanlı Devleti'ne yardım etmek istiyorlarsa, bu devleti aktivite güçleriyle desteklemek zorundadır (Wenn die Deutschen den Osmanenstaat stützen wollen, so müssen sie arbeitende Kraft in ihn hineinwerfen). Bu aktivite güçleri, insanlar, para, asker, öğretmen, mülkiye memurları, demiryolları, bankalar, makineler gibi sermaye ve yatırımlar olarak açıklamak mümkündür.17

Türkiye'de Alman kültür ilişkilerinin geliştirilmesinde önemli fonksiyonu yerine getiren okullar ile dini kurumlardır. Almanlar 1870/71'de siyasi birliklerini kurduktan sonra, İstanbul'da sayıca önemli artış kaydettiler. Daha sonra, özellikle Irak ve Filistin üzerinde daha etkili olmak için İstanbul'dan Kudüs'e kadar varan yol üzerinde okullar açtılar. Onlar, bilhassa Alman uyruklu ve azınlıkların çoğunlukta olduğu yerlerde Alman eğitimi yapan okulları örgütlemeye çalışıyorlardı. Mesela, okul açacakları bölge ahalisine maddi ve manevi her türlü destekle onları kendi taraflarına çekmeye ve böylece lehlerine bir kamuoyu oluşturma konusunda azami gayreti sarfediyorlardı.18 Nitekim, Halep vilayetinden Maarif Nezareti'ne gönderilen 1912 tarihli yazıdan bu durum açıkca anlaşılmaktadır. "Nefs-i Maraş Kasabasındaki Alman İnas Mektebi mezunlarından iki kızın bundan 15-20 gün önce Zeytun Kasabası'na bağlı Frensi Nahiyesi'ne giderek Köşkernişan'ın hanesinde misafiretle 3 gün kaldıkları ve ahalinin ileri gelenleriyle görüşerek kaffe-i mesarifi Maraş'taki Almanlar tarafından tavsiye olunmak üzere bir İnas Mektebi Küşarna teşvik ile ahalinden muvaffak olunduğuna dair de bir senet aldıkları ve sonbaharda bir muallime göndereceklerini vaatle beraber yol tamirati için Maraşlı müessis Yedile Frensi Atabek ve Çağılan Karyesine 25 ve Taturlu karyesine daha keza 25 Osmanlı Lirası dağıtarak meveddet ettikleri Maraş Mutasarrıflığı'ndan alınan tahriratla işar olunmuştur."19

Görülüyor ki, bölgenin ileri gelenleriyle görüşülerek masraf konusunda her türlü imkanın sağlanacağı ifadesiyle, ayrıca yardım amacıyla (bu bölgenin yol onarımı içindir) büyük miktarda para verilerek taraftar sağlanmış, halk okul açmaya teşvik edilerek bu konuda başarılı olunmuştur.

Böylece Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli bölgelerinde ruhsatlı-ruhsatsız okullar açarak kendi kültür politikalarını sürdürmüşlerdir. Ancak, Türkiye'de Fransa'nın 560, İngiltere'nin 410, İtayla'nın 67, Rusya'nın 56 okuluna karşılık Almanya'nın o dönemde sadece 27 okulunun bulunması, bu devletin diğer devletler yanında okul açma konusunda gerilerde kaldığını göstermektedir.20

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla Almanların Osmanlı İmparatorluğu'nda açmış oldukları okulları, bulundukları yer ve tarihleriyle birlikte şöylece sıralayabiliriz:

Beyrut'taki Okullar:  Selanik'teki Okullar:
1899 yılında 1 rüşdi, 2 idadi 1899 yılında 1 rüşdi
1901 yılında 2 rüşdi, 2 idadi 1901 yılında 1 rüşdi
1903 yılında 1 rüşdi, 1 idadi


Kudüs'teki Okullar:  İzmir'deki Okullar:
1901 yılında 3 idadi 1899 yılında 1 iptidai
1903 yılında 3 idadi 1901 yılında 1 rüşdi, 1 idadi
1903 yılında 1 rüşdi, 1 idadi21


İstanbul'daki Okullar Beyoğlu Alman Okulu (1868) Boğaziçi Bebek Alman Okulu Yedikule Alman Okulu Haydarpaşa Alman Okulu22

Bu okullardan başka, Almanlar 1882'de İstanbul'da bir Kindergarten (Çocuk Bahçesi) denen bir de anaokulu açmışlardı.23

Öte yandan devrin Maarif Nazırı Almet Zühtü Paşa'nın hazırlattığı 1894 tarihli raporda, Türkiye'deki yabancı okuların sayısına ait bilgi verilirken, Almanların toplam Osmanlı İmparatorluğu'nda 18 okulu bulunduğu belirtilmektedir.

Ancak, bu rapor hazırlanırken, Harput'taki Alman Koleji ile başka okulların adı bu belgede geçmiyordu.24

Diğer yandan, Almanlar, kendi kültürlerini yaymak ve azınlıkları mezheplerine çekmek üzere okullardan başka, birtakım dini müesseseleri de kurmuşlardır. Bunlardan bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

a) Werte des Tempels
b) Verein von Heiligen Grabe
c) Commuzaute Eangelique
d) Jerusalem Verein
e) Das Heilige Lande Zionsverein
f) Deutscher Palaestine Verein25

Bu teşkilatlardan biri, bir katolik örgütü idi. İkincisi, Alman misyoner çalışmalarını sürdürmek için gazete çıkarıyordu. Üçüncüsü, İstanbul'dan Hayfa, Betlohem, Nezaret, İzmir ve Beyrut'a kadar olan yerleri faaliyet alanı olarak seçmiştir. Dördüncüsü, Jerusalem (Kudüs) Protestanlık esaslarını savunan Kudüs ve Beytülham'da faaliyete geçen bir dernektir. Beşincisi, Alman kolonilerinin dini kurumlarını organize ediyordu. Altıncısı ise, Hıristiyan âlemin öteden beri üzerinde durduğu Kudüs'le ilgileniyordu.26

Öte yandan, II. Abdülhamid yönetimi, Alman İmparatoru II. Wilhelm'e, Protestanlığın koruyuculuğunun yanında Filistin'deki Katoliklerin de hamisi unvanını vermişti. Böylece Filistin bölgesine her din ve mezhepten Almanların yerleştirilmesine başlandı. Kısa süre sonra Filistin, vakıf, hayır kurumları, okullar, yardım dernekleri, tarım örgütleri ve kolonileriyle âdeta egemen bir Alman ülkesi haline geldi.27

Kayzer Wilhelm, 1889 ve 1898 yıllarında iki defa Osmanlı İmparatorluğu'nu ziyaret etmişti. İmparatorun bu ziyaretleri, gerek politik gerekse sosyal ve dini konularda her iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerinin pekiştirilmesi amacına yönelikti. Nitekim, Kayzer 31 Ekim 1898'de Zeytin Dağı'ndaki (Filistin'de) Kudüs'ün en büyük kilisesini törenle açtıktan sonra 13 Kasım 1898'de oradan Şam'a geçerek Emevi Camii'ndeki Selâhaddin Eyyubi'nin mezarını ziyareti sırasında kendisini karşılayanlara: "Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin'in mezarı başındayım. Majesteleri Sultan Abdülhamid'e, misafirperverliğinden dolayı teşekkür borçluyum. Gerek Majeste Sultan gerekse Halifesi olduğu dünyanın her tarafındaki 300 milyon Müslüman bilsin ki, Alman İmparatoru, onların en iyi dostudur" diye konuşmuştur.28

İmparatorun bu sözlerinden anlaşıldığına göre, II. Abdülhamid'in dostluğundan istifade ederek Yakın Doğu'ya ait planlarının gerçekleşmesi için Müslüman bölge halkının dostluğu ve desteğini kazanmak istiyordu.

Bu dönemde iki ülke arasındaki olumlu ilişkilerin, eğitim programları üzerinde de etkili olduğu görüldü. Nitekim, Sait Paşa, 1886'da maarif üzerine, II. Abdülhamid'e sunduğu Lâhiya'da, rüşdiye öğretiminde esaslı değişiklikler yapılmasını önermişti. Paşa, Almanya'da olduğu gibi, ilkokuldan sonra yüksek tahsil (ulum-ı âliyye) yapmak isteyenlerin Sultanilere, sanayi tahsili arzu edenlerin rüşdiyelere, her ikisine (ulum ve sanayi mektepleri) girmeyenlerin ise, 6 yıllık ulum-ı maddiye (Realschule) okullarına gönderilmesinin uygun olacağını düşünüyordu. Ayrıca, 1869 Nizamnamesi'nin idadi programlarından bazı dersler (mantık, kimya, hikmet-i tabiyye vs.) çıkarılarak yerlerine içinde Almancanın da bulunduğu yeni birtakım, derslerin konduğu görülmektedir.29

1908 İnkılâbı'ndan sonra okullarda yabancı dil öğretimine önem verilerek, önce Fransa bütün okullarda mecburi ders olarak kabul edilirken, İngilizce ya da Almancanın da seçmeli ders olarak öğretilmesi benimsendi. Ayrıca, bu dönemde Ticaret Mekteb-i Âlisi'nin öğretim programlarında değişiklikler yapılarak İngilizce ve Almanca dersleri zorunlu dersler arasına girdi.30

Diğer yandan, yabancıların özel okul açma girişimleri, Tanzimat'ın ilanı ile Islahat Fermanı'ndan sonra hız kazandı. Mesela, 1863'te Robert Koleji'nin açılmasından sonra Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Almanlar, İtalyanlar kendi dilleriyle öğretim yapan okullar açtılar. 1864 yılında öğretime açılan Saint Joseph Fransız Koleji'nde, 1914'te Almanca seçmeli derslerden biri olarak ders programına kondu. 1910 yılında da, Almanca, Pakrodoni Ticaret Okulu programına zorunlu ders olarak girdi.31

Osmanlı döneminde yabancı dil olarak ders programlarına konan Almancanın, Cumhuriyet'in ilanından sonraki yıllarda da ticaret, turizm, eğitim ve özellikle mesleki ve teknik eğitim alanlarında gittikçe önem kazandığı ve hatta günümüzde teknolojik gelişmelerini izleyebilmek için bütün derslerin Almanca yapıldığı Teknik, Anadolu Teknik, Anadolu Meslek Liselerinin yaygınlaştırıldığını görmekteyiz.32

İttihat ve Terakki ile gelen siyasi gelişmeler, yüksek öğretim kurumuna da yansımıştır. Nitekim, I. Dünya Savaşı sırasında (1914-1918) Alman askeri ilişkileri yanında eğitim kültürel ilişkilere de ağırlık verilmiştir. Bu yıllarda ıslahata başlayan Darülfünûn, öğretim kadrosu bakımından yabancı öğretim üyeleriyle (Alman) takviye edilmiştir. Böylece, Bükreş'te görevli bulunan ünlü eğitimci Prof. Dr. F. Schmidt Türkiye'ye davet edilmiştir.

Ülkemiz eğitim sisteminin ıslahı için hizmet veren F. Schmidt'in, "Vier Jahre als Türkicsher Schulreformen" adlı makalesi ve Türkiye'deki Almanca öğretmenlerinin çalışmalarını kapsayan "Aus Deutcsher Bildungsarbeit im Ausland" ile hatıraları olarak kaleme aldığı "Ein Schulmanns Leben in der Zeitenwende" isimli eserleri önemli zengin kaynaklardandır.33

F. Schmidt'in ülkemizde yaklaşık 4 yıl (1915-1918) kaldığı süre içinde Türk eğitim sisteminin yeniden yapılanmasıyla ilgili çalışmalarda bulunarak bu konuda uygulanmak üzere hazırlamış olduğu eğitim raporu ile gene bu dönemde ülkemize davet edilen bir diğer Alman eğitimci Prof. Dr. C. H. Becker'in "Das Türkische Bildungs problem" adlı Türk eğitiminin problemleriyle ilgili araştırması hem teşkilat hem de öğretim programları bakımından önem taşımaktadır.34

II. Meşrutiyet'ten sonra Türk-Alman eğitim ilişkileri, I. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında düzenli şekilde sürdürülerek, Alman Üniversite ve Enstitülerine burslu öğrenciler gönderilmek süretiyle yoğunluk kazanmıştır. Nitekim, 1910'da Cevad Dursunoğlu, H. Fikret Kanad, A. Haydar Taner gibi şahıslar ihtisas için Almanya'ya gitmişlerdir. Bunlardan Dursunoğlu, Berlin ve Jena'da Simmel'den Sosyoloji, Rein'den Redagoji dersleri almıştı. Bu eğitimcinin daha sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin etkili eğitim politikacılarından biri olduğu görülmektedir.35

2. Askeri Eğitim İlişkileri

Osmanlı Devleti ordunun ıslahı için Avrupa'dan 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren askeri uzmanlar getirmeye başladı. Başlangıçta Fransız uzmanlar tercih ediliyordu. Ancak, Osmanlı Donanması, 1827'de Navarin'de İngiliz, Fransız ve Rus müttefik donanması tarafından yakılmıştı.36 Üstelik 1829 Edirne Antlaşması'ndan sonra bu devletleri Osmanlı Devleti üzerinde nüfuz mücadelesine başlamıştı. İşte bu nedenlerden ötürü devrin padişahı II. Mahmud'un bu devletlere karşı artık hiç güveni kalmamıştı. Böylece, padişah ordu için askeri uzmanları, bu devletler yerine Prusya'dan (Almanya) getirmeyi uygun görmüştü. Bu bir bakıma zorunluluktu. Çünkü Edirne Barış anlaşması için Rusya'ya gönderilen Kaptan-ı Derya Halil Paşa, 1830'da İstanbul'a döndüğünde padişaha: "Avrupa taklit edilmediği takdirde, Asya'ya dönmekten başka çare yoktur." demişti.37

Sonuçta Osmanlı Hükümeti Berlin'den uzman subaylar talebinde bulunmuş ve bu talep Prusya tarafından kabul edilerek 1828'de Prusyalı iki genç subay maiyetinde uzmanlar İstanbul'a gelmişlerdi. Aslında Osmanlı ordusunda ıslahat hareketleri, daha önceki yıllarda başlamıştı. Böylece Alman subayların orduda görevlendirilmesinin tarihi de biraz daha gerileri gitmektedir. Nitekim, III. Selim Dönemi'nde Prusyalı bir albay, 1798'de Osmanlı topçu birliklerini denetlemişti.38

Daha sonraki, 1835 yılında, II. Mahmud'un Prusyalı öğretmen subayların gönderilmesi konusundaki talebi, Prusya Kralı III. Wilhelm'e, Prusya elçisi Kont von Konigsmark vasıtasıyla bildirildi. Padişahın bu talebi kabul edildi ve böylece Prusya genelkurmayından Yzb. Von Moltke ile 1. Hassa alayından teğmen von Berg adlı iki subay 1835'te İstanbul'a geldi.39

Moltke, Türkiye'de 4 yıl kalarak Türk milis kuvvetlerinin kurulması ve topografik haritaların hazırlanmasıyla uğraştı. Kendisi, ülkemizde kaldığı süre içinde çok sayıda asker-sivil kimseye mektuplar yazmıştır. Bunlara genel olarak "Türkiye'deki Hadiseler ve Hakikatler Üzerine Mektuplar" ismini verdi. Almanya'da ilk baskısı 1846'da yapılan bu eser, dilimize, "Moltke'nin Türkiye Mektupları" adıyla çevrilmiştir.40

1836 yılında, II. Mahmut, Prusya kralından çeşitli branşlarda eğitim veren 11 subay ile 4 astsubay gönderilmesi talebinde bulunmasına rağmen sadece 4 istihkam subayı sağlanabilmişti. Ancak, 1837'de Prusya'dan 3 subay daha geldi.41

Diğer yandan, ülkemizde mesleki yüksek öğrenim görmüş yetişkin veterinerlere, ilk defa ordu içinde ihtiyaç duyulmuştu. Ordudaki yenileşme süreci içinde veterinerliğin bilimsel esaslara göre eğitimine karar verilmiş ve 1839'da, Osmanlı Devleti'nde ilk baytar eğitimi, Prusya'dan gelen veteriner hekim Godlewski adlı bir subayla başlatılmıştı.42 Ayrıca, 18. yüzyılın başlarından itibaren Batı ile tıbbiye alanında ilişkilerin başladığı görülmektedir. Bu yüzyılın, Osmanlı Devleti'nin ilimler tarihinde önemli yeri vardır. Çünkü Batı dillerinden Latince, Fransızca, Almanca ve diğer dillerde öğrenildi. Hatta bazı hekimler, makale ve eserleri bu dillerden çevirdiler. Mesela, Sinoplu Ömer Şifai tarafından çevrilen paracelle'nin tıbbi kimyası, Suphizade Abdülaziz Efendi tarafından çevrilen hekim Boethove'nin Aforizma'sı gibi.43

1839 tarihinde Moltke'nin heyeti Türkiye'den ayrıldıktan sonra Prusyalı subaylar, Osmanlı ordusunda görev almaya devam ettiler. Aralarında Türkleşerek Müslüman olan Tuğgeneral von Heuser, Albay von Molinowsky (Emin Bey) Albay Blum, Albay Grünwald, Albay Wendt (Nadir Bey, daha sonra paşa olan), Albay Lühling (Mahir Bey), Albay Schwenzfever (Rami Bey), Albay Strecker (Reşit Bey), Albay Cessler gibi subaylar vardı.44

Daha sonraki yıllarda eğitim subayı getirmekle ilgili uygulamaya devam edilerek, özellikle II. Abdülhamid Dönemi'nde askeri eğitim alanında Almanya ile geniş kapsamlı bir işbirliğine gidildi. Çünkü bu dönemde Osmanlı ordusunun reform sorunları ön plana alınmakla beraber, idari teşkilatın bütün dallarında bir yenileşme hareketi kaçınılmaz olmuştu. Padişah, savaşlar, dahili baskılara rağmen, izlediği politikasıyla kültürel ve ekonomik faaliyetleri devam ettirmeye çalışıyordu. Onun, çağdaş devletlerin sahip oldukları şeylere Osmanlı Devleti'ninde sahip olması gerektiğini düşünerek, demiryolu inşaası, ordunun ıslahı, eğitim, hayvancılık, tarım vs. çeşitli alanlara yönelik faaliyetlere giriştiği görülmektedir. Padişah, diğer yandan ordu içinde sağlık eğitimine çok önem veriyordu. Bu amaçla Almanya'dan Rieder, Witting ve Dayke gibi tıp otoritelerini Türkiye'ye getirtmişti. Bu uzmanlar, Gülhane Hastanesi ve Uygulama Okulu'nda çalışarak Türk tıbbiyesine büyük hizmetlerde bulunmuşlardı. Böylece, Gülhane Hastanesi'nde uygulamalı eğitim alarak yetişen doktorlar, modern tıp fakültelerinin esaslarını meydana getirdiler. Bu okulda okuyanların önemli bir kısmı ihtisas için Almanya'ya gönderildi. İhtisaslarını tamamlayarak yurda dönen uzmanlardan bazıları şunlardır:
Süleyman Numan (dahiliye), Tevfik Sağlam (dahiliye), Asaf Dervis (nisaiye), Kenan Tevfik (nisaiye), Ziya Nuri (KBB), Orhan Abdi (cerrah), Hamdi Suat (pataloji), Raşit Tahsin (psikiyatri), Mazhar Osman (psikiyatri), Eşref Ruşen (cildiye).45

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisinden sonra Osmanlı ordusunun vakit geçirmeden yeniden güçlü hale getirilmesi fikri üzerinde duruldu. O devirde dünyanın en güçlü ordularından birine sahip Almanya'nın askeri eğitim sisteminin kabul edilip bu ülkeden eğitim subaylarının Türkiye'ye getirilmesi uygun görüldü.46 Bu dönemde, Bismarck da, bir zamanlar "Bir pomeromya piyade erinin kemiğine değmez" diye ifade ettiği "Şark Meselesi" karşısında bu fikrinden vazgeçmiş ve hatta deyim yerindeyse bölgeye çıkarma yapmaya hazır görünüyordu.47 Bu düşüncesinin değişmesinin sebebi, güçlü bir Osmanlı Devleti'ni, Rusya ile karşı karşıya getirmek ve ülkemize askeri heyetin gönderilmesiyle de silah ticaretini geliştirmek olmalıydı.

Ayrıca, Alman ordusunu, 1870/71 Alman-Fransız Savaşı'ndaki başarısını da gören II. Abdülhamid askeri eğitim alanında, Türk ordusunun yeniden yapılanması konusunda tereddütsüz bu ülkeye müracaat etmeye karar verdi. Böylece, 1882'de Albay Kaehler başkanlığındaki bir askeri heyet (içinde Piyade Yzb. Kamphövener, Topçu Yzb. von Hobe, Drogen alayından Yzb. Ristow bulunuyordu) İstanbul'a geldi.48 Albay Kaehler, ülkemizde 1885 yılına kadar kalarak ordu reformlarıyla ilgili çalışmalarda bulunmuştu. Ancak, 1885'te ani ölümü üzerine, daha önce 1883'te eğitim subayı olarak Türkiye'ye getirilen von der Goltz Alman askeri heyetin başına geçti.

Von der Goltz, o zaman İstanbul'da bulunan Harp Okulu ve Harp Akademisi'nde öğretim üyeliği ve yöneticilik yaptı. O, askeri eğitimde yenileşme faaliyetlerine girişti. 1886'da Genel Kurmay ikinci başkanı oldu. Yeni bir reorganize planı üzerinde çalışmaya başladı. Askeri okulların yeniden ele alınması ve ayrıca askere alma kanununun çıkarılması, ordunun silahlandırılması gibi faaliyetlerde bulundu.49

İyi bir teşkilatçı-taktikçi olan Goltz Paşa, hocalığı sırasında derslerini daima uygulamalı olarak veriyordu. Genel kültür dersleri büyük ölçüde azaltılarak yerine askeri amaçlı birtakım dersler kondu. Goltz Paşa, ülkemizde 12 yıl hocalık yaptığı süre içinde Türkçe taş basımı büyük bir ders kitabı yayımladı. Onun eğitim anlayışında dayağa yer yoktu. Nitekim, o yeni hizmete başladığı vakit dayak cezasının askeri okullardan kaldırılmasını şart koşmuştu. Onun derslerinde, karşılıklı sevgi-saygı ve anlayışa dayalı yapıcı bir metod uyguladığı görülmektedir.50

Türk-Alman askeri eğitim ilişkilerinin geliştirilmesinde ve Türk subaylarının yetiştirilmesinde Moltke'den sonra von der Goltz'un büyük emeği vardır. Nitekim, Çanakkale kumandanı Cevad Paşa: "Bu yıllarda yetişmiş Osmanlı subaylarının hemen hemen hepsinde Goltz Paşa'nın hocalık hakkı vardır?" demektedir.51

Meslek hayatının büyük bir kısmını ülkemizin hizmetinde geçiren ve öldükten sonra da mezarının Türkiye'de bulunmasını isteyen Goltz Paşa'nın, Türk askeri eğitimine yaptığı katkılarının, iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerinde etkili olduğu görülmüştür. Onun Türkiye'deki hayatı ve görevinin örnek alınarak, bundan böyle Türk-Alman askeri eğitim alanındaki işbirliğine ışık tutabileceği ve bu ilişkilerin daha da geliştirilerek iki toplumun menfaatine olacağı kanaatindeyiz.

Goltz Paşa'dan sonra (1898) Türkiye'de, Müşir Kamphövener, Ferik von Grumbekow, von Hofe, Ferik Baron von Brockdorf Paşa, Ferih Hevser Paşa, Süvari yzb. Hausschild Bey ve Yzb. Fritzau gibi subaylar görevlerine devam ediyorlardı. Diğer yandan 1899'da piyade yzb. von Mesmer-Saldern ve Süvari yzb. von Rodgisch'in Türk askeri hizmetine girmesiyle askeri heyete biraz taze kan verilmiş oldu.

1901 yılına gelindiğinde, askeri heyete 3 yeni subay daha katıldı. Bunlar, piyade bnb. von Ditfurth, topçu bnb. Imhoff ve istihkam bnb. Avler idi. Ancak bu reformcu subaylar, çalışmaların eski yöntemlerle sürdürülmek istenmesi sebebiyle başarılı olamadılar.52

1913 yılında sadrazamlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa, ordunun ıslahı üzerinde durarak Almanya'dan tekrar bir ıslah heyeti getirmek istiyor ve şöyle diyordu: "Biz artık Alman harp usullerinden kendimizi kurtaramayız... otuz seneyi mütecaviz bir zamandan beri ordumuz Alman harp usulleriyle terbiye edilmiş. Elhasıl bizim ordumuz, Alman talim ve askeri terbiyesinin ruhiyle istinal etmiştir. Şimdi bunu tehdil etmek gayrimümkündür."53

Diğer yandan, Osmanlı Hükümeti'nin Almanya'dan yeni bir askeri heyetin gönderilmesiyle ilgili talebi kabul etmişti. Daha önce, 1909'da, askeri heyetin takviyesi için bnb. ve piyade tabur kumandanı olarak Otto von Lossow Türk askeri hizmetine girmişti. O, Türk Harp Okulu'ndaki öğretmenliği yanında yarbay olarak Türk Genelkurmayı'ndaki çalışmalara da katılıyordu. İşte bu subay vasıtasıyla, yeni askeri heyetin gönderilmesi, Osmanlı ordusunda yetki ve görev verilmesi konusundaki Almanların bazı istek ve şartları sadrazama iletildi. Neticede bütün bu şartlar, Osmanlı hükümetince kabul edilince, Alman hükümeti tarafından 1914'te Liman von Sanders başkanlığında 42 kişilik bir subay grubundan oluşan askeri heyet Türkiye'ye gönderildi.54 Savaşın başında sayıları 42 olan Alman askeri heyetin emrindeki subayların sayısı 1918 yılında 800'e ulaştı. Astsubay ve erler de dahil edilirse, miktar 6686'yı buluyordu.55

Bir taraftan ordunun yenilenmesi konusunda Almanya'dan askeri uzmanlar getirilmeye çaba gösterilirken, diğer yandan da bu ülkeye ihtisas için askeri öğrenci gönderilmeye çalışılıyordu. Bu uygulamaya 1908 Meşrutiyet'in ilanından sonra da devam edilmişti. Nitekim, 1909-1910 yılları arasında Almanya'ya kurmay subay öğrenimi ve ihtisası yapma üzere genç Osmanlı subayları görevlendirilmiştir. Bunlar I. Dünya Savaşı ile İstiklal Savaşı'nda önemli mevkilerde ve komutanlıklarda bulunan subaylardı.56
Sonuç olarak, başlangıçta iki ülke menfaatleri doğrultusunda siyasi ve askeri alanlarda kurulan Türk-Alman dostluk ilişkileri, zamanla eğitim alanında da geliştirilerek günümüze kadar getirilmiştir.

Bugün Türk işçisi ve teknik elemanıyla yaklaşık iki milyon insan alın teri ve emeğiyle Alman sanayi ve ekonomisine önemli ölçüde katkılar yaparken, tasarruflarıyla da Türk sosyal ve ekonomik hayatına büyük destek sağlamaktadırlar. Ancak, iki ülke arasında sürdürülen her türlü işbirliğinin karşılıklı menfaatlerin dengelendiği sürece geliştirilmesi ve devamının tabii olduğuna inanıyoruz. Nitekim, yıllar boyu Türk Ordusunun reorganize edilmesi ve teşkilatlandırılması bakımından Alman eğitim-müşavir subayların eline bırakılması ve bu konuda kendilerine maddi ve manevi her türlü desteğin sağlanması, Alman dostluğuna güvenildiğinin bir göstergesidir. Ayrıca, Türklerin, I. Dünya Savaşı'nda müttefiki Almanya'nın yenilmesiyle sonuçlanan savaşın ağır yükünü paylaşmak zorunda kaldığını hatırdan çıkarmamak lazımdır.

1 Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, III, çev: F. Işıltan, Ankara, 1987, s. 13-15.
2 Cemal Kutay, Türk-Alman Tarihi, Kader Bağı, İst., 1986, s. 14-15.
3 H. Bekir Karlığa, İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar, İstanbul, 1993, s. 228-229.
4 M. Rıdvan Tatlıcı, Barbara Fischmuth-max von der Gründe, Türkiye ve Türk İmajı, (basılmamış Y. Lisans Tezi) Atatürk Üniv. Sosyal Bilimler Ens., Erzurum, 1989, s. 2-3.
5 F. Kerim Gökay, Türk-Alman Kültür Münasebetlerine Kısa Bir Bakış, İstanbul, 1955, s. 11.
6 Gökay, a.g.e., s. 10.
7 Tatlıcı, a.g.e., s. 3-4.
8 Gökay, a.g.e., s. 8-11.
9 Süleyman Kocabaş, Tarihte Türkler ve Almanlar, İstanbul, 1988, s. 119-120.
10 Cemil Kocak, "Tanzimat'tan Sonra Özel ve Yabancı Okullar", Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, 2, İst., 1985, s. 491.
11 Kemal Turan, Türk-Alman İlişkilerinin Tarihi Gelişimi, İstanbul, 2000, s. 56.
12 Horst Widmann, "Paedagogische Beitraege zur Geschichte Deutsch-Türkischen Beziehungen im 20. Jahrhundert", Deutsch-Türkische Gesellschaft, ev. Bonn, Dezember 1993, Heft, 116, s. 5.
13 E. Jaeckh, Der aufsteigende Halbmond, Berlin, 1915, s. 9.

14. İlber Ortaylı, II. Abdülhamit Dönemi'nde Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu, Ankara, 1981, s. 50-51.
15 C. Anton Schaefer, Deutsch-Türkische Freundschaft, Stuttgart-Berlin, 1914, s. 39.
16 Schaefer, a.g.e., s. 39-40.
17 Schaefer, a.g.e., s. 40-41.
18 Davut Zararsız, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadar İstanbul'daki Gayrimüslim Okullar (basılmamış Y. Lisans Tezi), M. Ü. Sosyal Bilimler Ens. İstanbul, 1995, s. 29; İlhan Tekeli-Selim İlkin, Savaş Sonrası Ortamında Türkiye İktisadi Kalkınma Planı, Ankara, 1974, s. 21.
19 İlknur Polat Haydaroğlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Yabancı Okullar, Ankara, 1990, s. 39.
20 Schaefer, a.g.e., s. 39.
21 Ortaylı, a.g.e., s. 50; Haydaroğlu, a.g.e., s. 106.
22 Necdet Sevinç, Ajan Okulları, İstanbul, 1975, s. 83.
23 MEB, Özel Okullar Rehberi, İstanbul, 1964, s. 136-137.
24 Ömer Demircan, Dünden Bugüne Türkiye'de Yabancı Dil, İstanbul, 1988, s. 55.
25 Sevinç, a.g.e., s. 82; Zararsız, a.g.e., s. 29-30.
26 Haydaroğlu, a.g.e., s. 160; Sevinç, a.g.e., s. 82-83.
27 Ortaylı, a.g.e., s. 107.
28 Ortaylı, a.g.e., s. 53-54.
29 Bayram Kodaman, Abdülhamit Devri Eğitim Sistemi, İstanbul, 1980, s. 171, 186.
30 Mustafa Ergün, II. Meşrutiyet Devri'nde Eğitim Hareketleri (1908-1914), Ankara, 1996, s. 289; Kemal Turan, Mesleki Teknik Eğitimin Gelişmesi ve Rüştü Uzel, İstanbul, 1992, s. 37.
31 Haydaroğlu, a.g.e., s. 167.
32 Turan, Türk-Alman Eğitim İlişkileri, s. 79.
33 Widmann, a.g.e., s. 5; Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, Ank., 1985, s. 250b.
34 Bk. geniş bilgi için, Kemal Turan, Türk-Alman Eğitim İlişkileri, s. 84-128.
35 Widmann, a.g.e., s. 5.
36 Sadreddin Celal Antel, "Tanzimat Maarifi", Tanzimat, I, İstanbul, 1940, s. 444.
37 Nuri Ünlü, İslam Tarihi, III, İstanbul, 1994, s. 39-40.
38 Rıfat Önsoy, Türk-Alman İktisadi Munasebetleri (1871-1914), İstanbul, 1982, s. 93.; Ortaylı, a.g.e., s. 58.
39 J. Wallech, Bir Askeri Yardımın Anatomisi, Türkiye'de Prusya-Alman Askeri Heyetleri, çev: F. Çeliker, Ankara, 1997, s. 9-10; Kocabaş, a.g.e., s. 51; Önsoy, a.g.e., s. 93.
40 Kutay, a.g.e., s. 26-27.
41 Wallech, a.g.e., s. 10-11.
42 Faik Reşit Unat, Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihi Bir Bakış, Ankara, 1964, s.68.
43 A. Süheyl Ünver, "Osmanlı Tababeti ve Tanzimat Hakkında Yeni Notlar; Tanzimat I, İstanbul, 1940, s. 933-934.
44 Wallech, a.g.e., s. 22; Ortaylı, a.g.e., s. 58; Önsay, a.g.e., s. 94.
45 Gökay, a.g.e., s. 7.
46 Goltz-W. Förster, Denkwürdigkeiten, Berlin, 1929, s. 106.
47 Erol Uğur, "Von der Goltz Paşa'nın 1883-1895 Yılları Arasında Türkiye'deki Hizmetleri",
20. Yüzyıl Başına Kadar Türk Askeri Eğitiminin Tarihi Gelişimi, İstanbul, 1983, s. 19.
48 Kocabaş, a.g.e., s. 55; Wallech, a.g.e., s. 33-34.
49 Goltz, Das Volk in Waffen, 1883, s. XIII.
50 Goltz-Förster, Denkwürdigkeiten, s. 113-114.
51 J. Pamionkowsky, Der zusammen Bruch des Ottamanischen Reiches, Leipzig, Wien, 1928, s. 171, 192; Kutay, a.g.e., s. 29.
52 Wallech, a.g.e., s. 76.
53 Kocabaş, a.g.e., s. 139.
54 Kocabaş, a.g.e., s. 141.
55 Veli Yılmaz, I. Dünya Harbi'nde Türk-Alman İttifakı ve Askeri Yardımlar, İstanbul, 1993, s.224.
56 Kutay, a.g.e., s. 56.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2407 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın