• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Osmanlı Polis Teşkilatı ve Yenileşme Süreci / Dr. Hasan Yağar

Giriş

Devlet, insanoğlunun bu güne kadar kurduğu en büyük organizasyon olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu devasa kuruluşun temel hedefinin, kendini kuranlara, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikeleri yok ederek onlara güvenlik ve esenlik sağlamak olduğu, izaha gerek göstermeyecek derecede açık ve seçiktir.

Devlet bu ihtiyacı, iç ve dış güvenlik olarak değerlendire gelerek, adları farklı olmakla birlikte bu ihtiyacı temelde ayrılık kabul etmez bir bütün olarak kabul etmiştir. Hatta günümüzde görevlilerinin daha somut biçimde ayırt edilmiş olmasına rağmen, bunun böyle düşünülmekte olduğunu, genel güvenlikle ilgili mevzuat hükümlerinden net olarak anlayabilmekteyiz. Ancak, işlerin hem daha rahat seyrini sağlamak, hem de o işin sorumlusunu önceden tespit ederek, doğması muhtemel olumsuzlukları peşinen göğüslemek amacıyla, belli işler için belli sorumlular oluşturulduğu gözlenmektedir.

 

Bu uygulama, her devlette olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de böyle olmuştur.

 

Devletlerin hayat bulması, genel olarak, yeninin bir eskinin yerine geçmesi şeklinde olduğu, tarih sayfalarında sıklıkla rastlanılan bir sonuçlar silsilesi olarak kendini göstermektedir. Bu durum, ister istemez, yeninin eskiden aldığı bir çok şeyi birlikte ve yeniden hayata geçirdiği, adeta bir kaçınılmazlık gibidir. Bu durumu, konumuza uyarlayacak olursak diyebiliriz ki, Osmanlı Devleti kurulurken, daha önce kendine tabi olduğu Anadolu Selçuklu Devleti'nden bir çok kurumu beraberinde sürüklediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Osmanlı Devleti'nden bir çok kurumu alarak yeni devlet teşkilatına kazandırmıştır. Sözü edilen bu kurumların içerisine iç güvenlik kurumunu rahatlıkla dahil edebiliriz. Zira bu unsur, bir canlı bünyenin hayatiyetine destekçi ve adeta muhafızı durumunda olan, kandaki akyuvarlar gibidir. Akyuvarsız bir kan düşünmek mümkün olmadığı gibi, bir hayatın idamesi için nakledilen bir kanın aynı terkipte olduğunun aksini düşünmek de mümkün değildir. Bize göre, bu örnek konumuza tıpa tıp uymuyorsa da, bir devletin yaşaması için "olmazsa olmaz"ı durumunda olan ve akyuvar misaline tıpa tıp uyan iç güvenlik kurumu unsurlarını naklen alması hep gözlene gelen bir olgudur. İleride değineceğimiz, Osmanlı güvenlik unsurlarının daha önceleri, selefi durumunda olan, Selçuklu'da var olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de, bir bakıma devamı durumunda kaldığı Osmanlı Devleti'nden naklettiği güvenlik sistemleri vardır.

Mesela Osmanlı Devleti'nin en haşmetli devri olan Kanuni döneminde dahi varlığına rastladığımız kadı, sübaşı, asesbaşı, yasakçı ve benzeri görevlilerin Selçuklu'da da var olduğunu görüyoruz. Hem de aynı şekilde mülki ve askeri teşkilatlanma modeli olarak.


Osmanlı Devleti'nde iç güvenlik teşkilatı, Tanzimat'ın izlerini taşıdığı şüphesiz olan 1845 tarihli "Müzekkere-i Umumi" nin yayınlanmasına kadar, Osmanlı askeri teşkilatının omurgası durumunda olan Yeniçeri Teşkilatı içerisinde devamede gelmiştir. Bunun böyle olduğunu, aşağıda künyeleri verilen araştırmalardan anlamaktayız.1

Bu araştırmalar, genellikle bir çok yerli ve yabancı müellifin telif eserlerinden yararlanılarak ortaya konmuştur. Zira, söz konusu edilen müelliflerin kullandığı kaynaklara bir daha inmek, hem zaman kaybı hem de emeğe saygı ve bilimsel çalışmalara güven açısından gereksiz görülmüştür. Çünkü, birkaç ana kaynak üzerinde yaptığımız çalışmada, tezimizi desteklemede kullandığımız müelliflerin ulaştığı bilgilere ulaşarak, daha farklı bir bilgi edinilememiştir.

Kabul etmek lazımdır ki, konumuza kaynaklık edecek senetlerin; Padişah Fermanları, Merkez ve Taşra Yetkililerine gönderilen emirnameler, Şer'iye Sicilleri ile tahrir defterleri gibi tarihi belgeler olduğu şüphesizdir. Bir de askeri teşkilatlanma modeli göz önünde tutulabilmektedir. Bu bakımdan, muhtelif ad ve buluş açısı altında ortaya konulmuş bulunan telif eserlerin bilgi kaynaklarının, genel görünüm itibariyle aynı olduğu gözlenebilmektedir. Unutmamak gerekir ki, üzerinde bulunduğumuz konu spesifik boyutlardan fevkalade uzak bulanan ve belli başlı omurgalara oturtulmuş bir teşkilatı yapı olarak değerlendirmektir. Emniyet Teşkilatı gibi bir teşkilatın omurga bakımından sık değişikliğini kabul etmek zaten mümkün değildir. Ancak, hizmet yeri (adres) değişiklikleri veya emir komuta zincirini oluşturan halkaların yenilenmesi gibi değişiklikler, tabiatıyla konumuzun kapsamı dışında olacaktır. Bu gibi gelişmeler dışında kalan omurga yapı, bir dönüm noktası olarak kabul edebileceğimiz 1845'e kadar süre gelmiştir. 1845'ten sonra Avrupai bir görünüm kazandırma çalışmaları, tabii olarak "omurga değişiklik" kabul edilmelidir. Osmanlı Dönemi Emniyet Teşkilatı'nı irdelerken buna göre bir takdim planı oluşturulacaktır.

 

I. Bölüm

 

1845 Öncesi Dönem

 

Bu dönem takdim edilirken, meselenin daha iyi anlaşılmasını temin maksadıyla bu döneme dair teşkilatlanma: "Teşkilatta Amir Durumunda olan Görevliler" ve "Teşkilatta Memur. (uygulayıcı) Durumunda Olan Görevliler" olmak üzere iki ana başlık altında sunulmaya çalışılacaktır. Bundaki hedef, görev ve görevlilerin tespiti yoluyla teşkilatlanma modelini ortaya koymak olacaktır.

 

A. Teşkilatta Amir Durumunda Olan Görevliler

 

1. Kadı

 

Günümüzde kadı dendiği zaman sadece bir mahkeme başkanlığı, yargıçlık akla gelmektedir. Halbuki, Osmanlı Devletinde bu görevi uhdesinde bulunduran kadıların, daha başka ve mahkeme başkanlığı kadar önemli görevleri vardı.


Bu cümleden olarak kadılar; asayiş, yönetim işleri ile şehir işlerinin (belediye) de başı olarak Padişah adına tam yetkili bir amir olarak karşımıza çıkmaktadır.2 Kadılar, bir yıllık asli bir yıllık da uzatmalı olarak iki yıllık bir süre ile atanırlardı. İkinci bir göreve, son ayrıldığı görevinden itibaren bir yıl süreyle İstanbul'da Mülazemette3 kaldıktan sonra ancak atanabilirlerdi.4

Kadılar, doğrudan doğruya padişahın şahsını temsil ediyordu. Bu yetki, eyalet valisi diyebileceğimiz "beylerbeyi"lerde dahi yoktur. Görevi itibariyle, her türlü devlet işlerinin görülmekte olduğu ve asli başkanının padişah olduğu "Divan-ı Hümayun"a bağlı olup, bu divandan başka kendisini murakabe edecek bir kurum ve yetkiliye, şimdiye kadar yapılan araştırmalarda tesadüf edilememiştir.

Merkezin taşradaki asli muhatabı olan kadılar, sefere (fetih hareketleri) gitmek dışında, hemen hemen bütün iş ve işlemlerde görev ve yetki sahibi bulunuyorlardı. Şer'i ve Örfi hükümlere dayalı bulunan Osmanlı nizamına aykırı hareketlerin oluşmaması için tam yetkili ve serbestlik içerisinde çalışırlardı.5 Bunun içindir ki, kadılara "Hakimül vakt" veya "Hâkim'üş-ser'" de denilmekteydi. Ayrıca, her ihtiyacın takipcisi durumunda oldukları için bunlara "Kâdi-ül hâcât" da denirdi. Bunlardan "Şeyhül­islam" mevkiinde olanına da, kadılar kadısı anlamına gelen "Kadı'ül-kudat" denirdi. Eğer bir yerde mahkeme (kadılık) kurulması gerekirse, bunun için padişah fermanı gerekirdi. Kadı, kendi yetkisiyle mahkeme ihdas edemezdi. Bunun için, padişahın beratı ile tayin edilmiş bir kadı veya naibinin (yardımcı, vekil) gönderilmesi şarttı.6

Yukarıdaki tespitlerden de anlaşılacağı gibi kadı, idari, mali, ve siyasi kurum ve kuruluşların baş denetçisiydi. Yetkileri o kadar genişti ki, bulundukları yerler dışında dahi, ellerinde bulundurdukları "Padişahlık hükmü ile" görev yapabildikleri gibi, merkezden gelen tüm emirlerin uygulanması da kadılara aitti.7

Kadılar, bulunduğu yerin asayişinden de sorumlu biri olarak, bazı görevlileri bizzat atamak hak ve yetkisine de sahip bulunuyorlardı. Bu cümleden olarak, kendisine yardımcı olmak üzere, alış verişin kontrolü ile esnafın diğer hal ve hareketlerini murakabe eden ve adına "muhtesip" denen bir görevliyi atadığı gibi, muhakemesi yapılacak davların taraflarını mahkemede hazır etmesi gereken ve adına "muhzır" denen görevlileri de atayabiliyordu.

Diğer taraftan, asayişin kadıdan sonraki ilk sorumlusu olan Subaşılar, kadıların icra kuvvetinin başı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadıların bizzat atayabileceği ve günümüz ifadesiyle "milis kuvveti" diyebileceğimiz "il erleri"ni de gözardı etmemek gerekir. Ancak, kadıların bu güçten nasıl ve hangi konularda yaralandıklarını net olarak tespit edebilmiş değiliz. Fakat, bunların halk arasından seçildiğine bakılacak olursa, bunların birer gizli araştırmacı (Umur-u taharriye memur) kişiler olduğunu söylemek mümkün olur kanısındayız.

Kadıların, belediyecilik işlerini başkan sıfatı ile katıldığı ve şehir kethüdası, muhtesip, pazarbaşı, mimarbaşı, çöpcübaşı ve esnaf kethüdalarının katılımı ile oluşan ve karar veren "belediye meclisi" eliyle yürüttüğünü görüyoruz. Bu tespit, kadıların ne denli yetki genişliğine sahip olduğunu gösteriyor olmalıdır.

Adeta, her derde deva kılınmış kadıların, evinin bir kısmını büro olarak kullandıkları anlaşılmaktadır.8 Bununla birlikte, yabancıların, yolcuların ve iş sahiplerinin kolayca bulabilecekleri bir yerde oturmak da kadıların tabi oldukları bir sorumluluktu.

 

2. Subaşı

 

Bazı kaynaklarda sübaşı olarak da yazıldığını görmekteyiz. Bu görev unvanının, Türkçe sülemek fiilinden türetilmiş olduğu ve özellikle Selçuklularda kumandan, serasker (asker başı, komutan) manasına kullanıldığı ve subaşı değil sübaşı olduğu kesinlik kazanmış olup ancak, söyleme kolaylığı bakımından subaşı olarak söylendiği anlaşılmaktadır.9 Bu ifade tarzının su ile hiçbir alakasının olmadığı da bir çok araştırmada yer ve ispat bulmuştur. (Hüseyin Namık Orkun, "subaşılarına Dair", Polis Dergisi, Polis Enstitüsü, y. 26, s, 319, Cumhuriyetin 16. Yıldönümü nüshası). Biz de gereğine binaen bu unvanı, kullanılan şekliyle yani subaşı olarak kullanacağız.

Subaşılık, Osmanlılarda ilk ihdas edilen memuriyetler arasında olmuştur. İlk atanan görevli de, Osman Gazi'nin kardeşi oğlu Alp Gündüz'dür. Bu hususta, Şu önemli ifadeyi almakta ciddi yarar görmekteyiz: "İkinci Bayezid zamanında yazılmış, müellifi meçhul olan Tevarih-i âli Osman adlı meşhur eseri F. Giese 1922 senesinde Breslavda neşretmiştir. Bu mühim eserden aynen şu ibareye tesadüf etmekteyiz: "Orhan yiğit oldu. Andan Osman Gazi aldığı vilayetleri bahşeyledi. Karahisar sancağı kim inönü derler. Ol oraya değin oğlu Orhan'a verdi ve subaşılığını Alp Gündüze verdi." Bu izahattan vazıhen anlamaktayız ki Osmanlıların ilk Subaşısı Alp Gündüz olup bu da vazifesini İnönüde yapmış idi. Bu münasebetle şunu da kaydedelim ki bu malumat B. Derviş Okçabolun zabıta tarihi adlı eserinde mevcut olup yalnız şu cihet tasrih edilmemiştir: Bugün İnönü denilen yere eskiden Karahisar derlerdi. Binalenaleyh İlk subaşılık bugünkü Karahisar'da değil, bugünkü İnönü'de yapılmıştır. Mezkur eserde ise: Karahisar'a gittiği zaman şehrin idaresini oğlu Orhan Bey'e, Subaşılığını yani zabıta başkanlığını da kardeşi Gündüz Bey'e vermişti ibaresine tesadüf etmekteyiz. Binaenaleyh bu satırlarda izah olunan Karahisar'ın şimdiki Karahisar olmadığı yukarıda zikrettiğimiz menbaın kaydından anlaşılacağı gibi o zamanları, yani Osman Bey zamanında bugünkü Karahisar'ın bizde olmadığı düşünülür ise bu verdiğimiz tafsilat tavazzuh eder."

"Yukarıda zabıta tarihinden alarak kaydettiğimiz ibarede tasrihi icap eden bir nokta daha vardır: Osmanlıların ilk subaşısını tarihlerimiz Gündüz Bey değil Alp Gündüz diye kaydetmektedir. Daha sonra bu Alp Gündüz Bay Derviş Okçabolun kaydettiği gibi Osman'ın kardeşi değildir. Bu noktayı İkinci Beyazıd zamanında yazılmış olan Oruç Bey tarihi sarih bir surette izah etmektedir: "Pes Osman bazı aldığı vilayetleri bahşeyledi. Karahisar Sancağı kim ona İnönü derler; oğlu Orhan'a verdi. Su başlığını karındaşı oğlu Alp Gündüz'e verdi. Bu ibare Alp Gündüz, ün Osman'ın kardeşi değil kardeşinin oğlu olduğunu sarih bir surette göstermektedir".10


Bundan anlıyoruz ki, ilk Osmanlı subaşısı, Osman Gazi, nin yeğeni Alp Gündüz olup, ilk defa bu görevi İnönü'de yapmıştır.

Sözümüzün ilk satırlarında değinildiği gibi, Subaşılığı Selçuklulardan Osmanlıya geçmiştir. Ancak, Selçuklu Subaşısı Osmanlılardaki Beylerbeyi gibi bir yetkilidir. Yani eyalet valisi gibidir. Kısacası Osmanlı rejimindeki sancak beyi, Atlı Sancak Beyi ve Yaya Sancak Beyi gibi üç ayrı görev sahibinin tüm görevlerine sahipti. Oysa Osmanlıdaki Subaşı, bir zabıta amiri pozisyonundadır. Bu yönüyle, Osmanlı Subaşısı Selçuklu Subaşısından ayrılmaktadır.

Osmanlı Subaşıları, Şehir (Miri) Subaşısı ve il (Tımar) Subaşısı olmak üzere iki kategoride gösterilebilir. Bunlardan ilki, şehir niteliği taşıyan büyük merkezlerde, sonraki ise köy ve kasabalarda görev yapandı.11

Bunlardan, Miri Subaşı Divan tarafından atandığı halde, İl Subaşısı Sancak Beyi tarafından direkt atanmaktaydı. Bunlar, atama merciine karşı sorumlu olarak görev yaparlardı. Ancak bu arada, Kadıların da yetkisi göz ardı edilmemelidir.

Şehir (Miri) Subaşısının emrinde "Asesbaşı" ve onun kumanda ettiği "Ases Bölükleri" vardı. Kalesi bulunan şehirlerde ise, "Kale erleri" ile onların amiri durumunda olan "Dizdar" da bu Subaşıya bağlı olarak görev yapardı. Dizdar ve Kale erleri sadece kalesi bulunan şehirlerde bulunurdu. Kalesi olmayan şehirlerde bu tür görevliye rastlanmazdı.

Fazla detaya girmeden kaydedelim ki, Şehir subaşısına "Zaim" dendiği gibi, köylerde Sancak Beyine bağlı olarak görev yapan köy Subaşısına da "Voyvoda" denilmekteydi. Bu tabir daha çok Rumeli Coğrafyasında kullanılmaktaydı.

Subaşılar, asayişi sağladıkları gibi, "Şehir zeameti" cümlesinden olan cerimeler (mahkemelerce verilen para cezaları) ile mukataa (ekili arazi için verilen ve kesimi önceden yapılmış vergiler) ve benzeri vergileri de toplayarak üç ayda bir merkez hazinesine devrediyorlardı.12

Subaşılar, bazen de kol gezerek çarşı, pazar denetimi ile mahalle aralarının temizliğini sağlamak, kaldırımları onartmak, yıkılma tehlikesi taşıyan evlerin yaptırılması veya yıktırılması için mimarbaşıya haber vermek, Asesbaşı ile geceleri devriye gezerek asayışı ve huzuru bozucu kimselerin denetimini bizzat yaparlardı.13 Yukarıda görüldüğü üzere, bazı görevler belediyelik görevlerdir. Aynı durum günümüz Polis Yetkileri içerisinde hala kendisini korumaktadır. 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyat Kanunu 3. Maddesi aynen şöyledir: "Madde 3-Belediye zabıtası işleri hükümetçe lüzum görülen yerlerde polise gördürülür." Omurga görev ve görevlileri ufak tefek değişikliklerle de olsa hep kendini koruya gelmiştir, gelmektedir.

Subaşılar, yukarıda sözü edilen vergi ve parasal cezaları. İltizam (götürü) yöntemi ile toplayarak, bundan belli bir ödenek alıyorlardı. Siyaset hakkı olarak kaynaklarda yer bulan idam işlerinin de Subaşıların nezaretinde yapıldığı anlaşılmaktadır.14


Tomruk tabir edilen hapishanelerle, zindanların idaresi de Subaşılarına aitti. Fevkalade isabetli olan bu görev şekli Osmanlının son dönemlerine kadar devam etmiştir. Adli reformla birlikte şimdiki şekline sokulan mevcut uygulamada ciddi isabetsizlikler bulunduğu kanaatindeyiz. Zira, iyi muhafaza edilemeyen azılı mahkumların sıklıkla uzun metrajlı tüneller kazarak kaçabildikleri, hemen hemen her üç veya beş yılda bir tesadüf edilen gerçeklerdir. Bize göre, kaçabilen o azılıların yeniden yakalanması başka görevlilerin işi olduğu için belki de muhafazada titizlik gösterilmemektedir. Oysa bu firarilerin yeniden ele geçirilmesi belki bir veya birkaç cana mal olmaktadır. Halbuki, muhafaza işi de yakalayan görevlilere ait olacak olursa, kanaatimizce bu tür firarlar asla olmayacaktır. Çünkü, Nasrettin Hocanın: "Damdan düşenin halinden, ancak damdan düşen anlar misali", onların bir daha yakalanmalarının ne derece zor olduğunu bilen görevliler, hiç muhafazada kusur eder mi? Ama, ne yazık ki, tüm bu gerçeklere rağmen, davul ve tokmak başka başka ellere tutuşturulmuştur.

Tekrar başa dönerek Subaşılık kurumu hakkında bir hülasa yapacak olursak şöyle bir sonuç elde edebiliriz:.

 

Asayişin ikinci derece (Kadıdan sonra) sorumlusu olan Subaşılıklar sırası ile:.

 

1)

Şehir (Miri) Subaşısı.

2)

Kasaba ve köy (İl) Subaşısı.

3)

Sancak Subaşısı.

4)

Voyvoda (Dirlik sahibi adına asayiş sağlayan).

5)

Köy Subaşıları.

6)

Çöp veya çöplük Subaşısı.

7)

Canbazlar Subaşısı.

8)

Vezir Subaşısı olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

3. Asesbaşı

 

Yeniçeri ocağının, bölük anlamına gelen "orta"lardan 28. Orta'nın çorbacısına (komutanına) asesbaşı denirdi. Ocaktaki resmi ve askeri görevinden başka, şehrin asayişi ile de görevliydi.15 Bu itibarla, bölükteki subaylar dönüşümlü olarak çarşı ve mahalle içlerinde ve özellikle suç işlemeye elverişli yerlerde dolaşarak suç işleyenleri yakalayıp, cezalandırılmak üzere ilgili yerlere gönderiyorlardı.

Bundan başka, Cuma günleri sadrazamın gideceği camiin yolu üzerinde bölüğü ile birlikte güvenlik önlemi alarak aynı zamanda selam ve ihtiram işlerinde de bulunuyorlardı. Asesbaşının bir de idam mahallindeki nizamı sağlamak görevi vardı. Bu ve benzeri görevleri açısından Subaşıya karşı sorumluydu.

Asesbaşılar kıyafet olarak, başlarına yeşil çuhadan kalafat (Vezir başlığı), sırtına zağra yakalı ve yeşil kaplı divan kürkü, bacağına beyaz (Ak) çakşır (bir nevi şalvar), ayağına da sarı yemeni giyerlerdi.16

Halkın, asesbaşıya yardımcı olarak gece bekçileri tuttuğunu biliyoruz. Bu uygulama Cumhuriyete, Çarşı ve Mahalle Bekçiliği olarak intikal etmiştir.

Asesbaşı ile ilgili bilgilerden net olarak anlaşıldığı üzere, Osmanlı Güvenlik Teşkilatı, ordusunun omurgasını oluşturan Yeniçeri teşkilatı içerisinde oluşturulmuştur. Bu uygulama 1845 bildirgesine kadar sürecektir.

 

4. Muhtesip

 

Bu unvan, ihtisap kelimesinin bir türevidir. İhtisabın ise: "terk edildiği açıkça görülen Şer'i hükümlerle emretmek, Tanrı'nın rıza göstermeyerek kitapla yasakladığı işleri yapanları bu işlerden men etmek" anlamına kullanıldığını görüyoruz. İşte bu işlerle görevlendirilen kişiye muhtesip denmektedir. Osmanlılarda bu görevliye, İhtisap Ağası, İhtisap Emini, İhtisap Nazırı ve en son yapılan bazı yeniliklerle "Şehr Emini" denilmiştir. 17

Muhtesipliğin öncesini, Asr-ı Saadet'e (Hz. Peygamberin yaşadığı ve yönetimde bulunduğu devre) dayandırmak mümkündür. Zira, Hz. Ömer'in Medine; S'ad İbn-ül As'ın da Mekke Muhtesibi olduğu bilgilerine ulaşabiliyoruz. Osmanlı Devleti kendisinden önceki İslam Devletlerinden kültür ve teşkilatlanma bakımından esinlendiği içindir ki bu ve buna benzer kurumları kendi bünyesinde hayata geçirmiştir. İşte muhtesiplik de bunlardan biridir. Nereye kadı gönderilmiş ise bir de muhtesip gönderilmiştir. İhtisap, dinsel boyutu da içerdiğinden muhtesipin mutlaka Müslüman biri olması şarttı.18

Esnaf ve pazar yerlerinin denetimi devletin çok önem verdiği bir husus olduğu için kadılara ve dolayısıyla mühtesiplere fevkalade geniş yetkiler verilmiştir.

Mühtesip, "munkerat", yani şeriata aykırı eylemlerin eylemcilerini takibe alarak cezalandırılması gerekenleri yakalatır ve cezalandırılmasını sağlardı. Bunun için kadı gibi her hangi bir mahkeme kurmaya gerek görmeksizin, ibret alınması bakımından anında ve olay yerinde ceza verirdi. Narh, trafiği düzenleme, hamalları, hayvanları ve araçları güçleri dışında yükleyenleri men etme; okullarda ve diğer eğitim kurumlarında öğrencileri döven öğretmenleri cezalandırma, yıkılma tehlikesi arz eden binalar konusunda önlem alma gibi kamuyu alakadar eden işleri takip ve düzeltmek, mühtesibin belli başlı görevleri idi.19


Mühsetiplerle ilgili bir bilgiyi iktibasen vererek bu konuyu tamamlamak istiyoruz: Yusuf Has Hacip, bunların görevleri hakkında şöyle demektedir: "Muhtesiplerin elinde yetki olmalıdır ki, fasık, serseri ve başı boş dolaşanları inzibat altında bulundursunlar. Mescitleri cemaatla dolu tutsunlar. Cemaati dolaşarak kötülüklere mani olsunlar ki, satıcılar emanetleri gözetsin. Zenaatkarlar başkalarını yetiştirmekte devam etsinler. Çiftçiler tarlalarında gayret göstersinler ve hayvan yetiştiricileri de onları çoğaltmaya devam etsinler".20

Buna göre, muhtesiplerin ölçü ve tartı aletlerinin kontrolü, ticarette hile yapanları takip ve tedip, borçlarını ödemeyenleri anında cezalandırma, üretimin kalite kontrolü, çürük ve kalitesiz imalatı önleme, usta-çırak ve işçi-işveren ilişkilerini kontrol ve şikayetleri çözümleme, Cuma namazı saatinde iş yerlerinin kapatılması, alenen oruç yemeye engel olma, genel ahlakı koruma, hayvanların ve insanların kısırlaştırılmasına mani olma, çevre temizliği ve çevreyi koruma, yollarda gelip geçmeyi engelleyen unsurları kaldırtma gibi fevkalade önemli yetki ve görevlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi muhtesip, bu yetkilerini anında ve olay yerinde kullanan bir görevliydi. Galiba, yolsuzluk ve ahlaksızlığın ayyuka çıktığı günümüzde böyle bir görevliye ihtiyaç var.





5.Şıhna

 

Bu unvan, ibn-i Muhamma'da "Şahne", yani Vali ve Polis Müdürü mukabili; lugat-ı nevaiye'de Komiser, Hakim, Reis; Çağatay lugatında bir rütbe ismi Bekçi, Öşür ve Haraç Memuru, Müşrif, Harman ve Tahil Muhafızı olarak nitelendirilmektedir.21 Tayin edildikleri yerlerde huzur ve sükunu temin ile görevli olan Şıhnalar, günümüzdeki söyleyişi ile "Genel Güvenlik Görevlisi" olarak ifade olunabilir.22

Şıhnalar, şehir merkezlerinde birer polis müdürü olarak görevli ve yetkiliydiler. Bununla birlikte kırsal kesimde de adeta bir jandarma yetkilisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şıhnaların daima Türk soyundan ve yüksek rütbeli subaylar arasından seçildiğini görüyoruz. Bunların, büro memurları, atlı ve yaya polisleri vardı. Şıhnaların halka iyi muamele etmeyen görevlilerini azletme yetkisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. (Bkz. Dipnot 22).

Bunların yeni karakol kurma yetkileri olduğu gibi, suçluları mahkemeye sevk veya bizzat kendisi tarafından "hadd" (bedensel ceza, devrin yasal sopa vurma cezası) uygulama yetkisi de vardı. Asayişi sağlama görevi yanında vergi toplamaya yardımcı olma görevinin bulunduğu da anlaşılmaktadır. Köyde görevli olanların mera ve otlak uyuşmazlıklarını nezaret ettikleri de anlaşılmaktadır.

 

Anadolu'da aşar toplayanlara da Şıhna dendiğini biliyoruz.





6.Çavuşbaşı

 

Emrinde çavuş unvanlı görevliler çalıştıran ve bu nedenle kendilerine çavuşbaşı denilen bu görevliler, halkın sözlü ve yazılı başvurularını Divan'a arz ve takdim ederlerdi.

Çavuşbaşı, Divan'da elinde gümüş deynek olduğu halde ayakta bekler ve görülmekte olan davaların sonucuna göre icra memurluğu yapardı. Divan'da, nizam ve intizamı sağlamak üzere görevli çavuşlarla diğer görevliler çavuşbaşının elindeki deyneği yere vurmak suretiyle verdiği işaret üzerine derhal dışarı çıkarlardı.23 Bundan anlaşıldığına göre, çavuşbaşlar Divan'da disiplini sağlamakla ödevliydi. Adeta, günümüzde adliye karakollarında görevli bulunan polislerin, duruşma esnasında salonda disiplini sağladıkları gibi.

Şeyhül İslam'ın azil edildiğine dair padişah fermanları da bizzat çavuşbaşlar tarafından tebliğ edilirdi. Bu husustan dolayı, şeyhülislamlara ilişkin rastgele işler çavuşbaşıya tevdi edilmezdi. Şayet tevdi mecburiyeti doğacak olursa; o takdirde, gündüz önlerinde fener çektirerek gidilir ve böylece her hangi bir telaşa kapılmaya meydan verilmezdi. Şeyhülislamlığa atananların evinden merasimle alınması işi de çavuşbaşıya aitti.24

Çavuşbaşılar, taşradan İstanbul'a gelenlerin hüviyetlerini inceleme ve araştırmaya tabi tutarak, eğer yeri yurdu belli olmayan işsiz güçsüz takımından biri iseler geldikleri yere iadesini sağlarlardı. Günümüzün, önleyici zabıta hizmeti gibi değerlendirilmesi gereken bu ödev, çavuşbaşları bir önleyici zabıta görevlisi olarak anlamaya yeterli olmaktadır.

Çavuşbaşların diğer ve oldukça önem atfettiğimiz bir görevi de, malikaneler üzerindeki teftiş hakkıydı. Her hangi bir çiftlik veya büyük mülk sahibi mülkünü başkasına devredecek olursa; çavuşbaşı, bu kişinin beratına bakar ve konuyu sadrazama arzuhal ederdi. Bu tedbirin, günümüzün yoğun yolsuzluk modeli olan ve "hortumculuk" tabir edilen devleti dolandırma ve sömürme ahlaksızlığı açısından ne kadar dikkate değer olduğu aşikardır.

Çavuşbaşlığın 1836'da kaldırılarak yerine Divan Nezareti adıyla bir ünitenin kurulduğunu ve bu ünite amirine de "Divan-ı Deavi Nazarı" dendiği anlaşılmaktadır.



7.Muhzırbaşı

 

Hukuk davlarında dava ile ilgisi bulunanları mahkemede hazıretme ile görevli bulunan "muhzır"ların amiridir. (bk. dipnot. 24).

 

Ceza davalarında, bu görevin subaşıya ait olduğunu burada tekrar edelim.

 

Muhzır teşkilatları mahkemelerin iç bünyesinde kurulmuş teşkilatlardı. Ancak muhzırbaşılığın, padişah tarafından verilecek bir berat'a tabi olduğu ve muhzırbaşılarının yeniçeri ocağına mensup liyakatlı personel arasından seçildiği anlaşılmaktadır.25

Muhzırbaşı, yürüttüğü görevlere ilişkin olarak taraflardan "ihzariye" adı altında bir ücret alır ve muhzır teşkilatının aylıkları bu yolla temin edilirdi. Ancak, alınan bu ücretin %2'si devlete ait olup, muhzırbaşı tarafından her üç ayda bir devlet hazinesine yatırılırdı.


8.Dizdarlar


Bunlar, sadece kalesi bulunan şehirlerde asayiş ve güvenliği sağlarlardı. Kalesi olmayan şehirlerde dizdar yoktur. Bunlar, daha çok, saray hizmetlerinden emekli olmuş kişiler arasından seçilirdi.26

B. Teşkilatta Memur (Uygulayıcı)

Durumunda Olan Görevliler

  1. Asesler

Şehir ve Pazar yerlerinin geceleyin korunması amacıyla kurulmuş bir teşkilatın görevlileridir.

Bunlar, Karahanlılar devrinde karşımıza çıkan "yatgak"lara kadar götürülebilen bir tarihi geçmişe sahip gözükmektedir. Karahanlılar döneminde gündüz nöbet tutan asayiş görevlilerine.

"Turgak", geceleyin nöbet tutanlara da "Yatgak" denirdi. Yatgak unvanının, geceleyin nöbet tutmak anlamına gelen "Yatmak" (Pusu) mastarından türediği sanılmaktadır.27

 

Bu görevlilerin bu haliyle Selçuklulara, oradan da Osmanlılara takliden geçtiği ve daha sonra.

 

Fars ve Arap kültürü sebebiyle Osmanlıya kazandırılan "âs" kelimesinin çoğulu olan "ases"e dönüştüğü hakkında tespitlere ulaşabilmekteyiz.28

Asesler, bölük halinde teşkilatlanmışlardı ve tüm memlekette polis düzeninin tipik tertibi böyleydi. Bunlar, asesbaşı yoluyla subaşıya bağlı olup gece asayişi korumakla beraber "rüsumu serbesti" denen birtakım vergi ve ödenekleri de-ilave görev olarak topluyorlardı.29

Evliya Çelebi'ye göre, asesler Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulmuş ve pirleri de Hacı Bektaş-ı Veli'dir.30

Asesler gece kol gezerek, işsiz güçsüz ve mekansız grubundan sayılan ve "serseri" tabir edilen kişileri, önleyici zabıta görevi cümlesinden olarak, önceden yakalayıp "asesgâh" denilen karakollarında gözaltına alarak kimlik tespiti ve tetkikinden sonra, suçsuzluğu sabit olanları serbest; diğerlerini mahkemeye sevk ederlerdi. Bunların, kamu güvenliği açısından bu tür kimselerin gezip dolaşmasına yasaklanmış yerlerde gezdiği için yakalananlarına ise, peşin para cezası yazdıkları da söz konusudur.






2.Yasakcılar

 

Bunlar, yeniçeri erlerinden seçilir ve yasakçıbaşı yoluyla subaşıya bağlıydılar.

 

Bunlar, şehir girişlerinde ve kendilerince önemli olan noktalarda nöbet tutarak alım ve satım ile taşınması yasaklı veya kısıtlı madde ve eşyaların denetimi konusunda görevliydiler.31


Tanzimat'a kadar sefarethanelerin korunmasına memur edilen yeniçerilere de yasakcı denmiştir. Tanzimat'tan sonra bunlara kavas denmeye başlanmıştır. Kavasların, aynı zamanda elçilerin yakın koruması olarak da görev yaptıklarını, kurtuluş savaşı yıllarında Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul'da siyasi görev yapmış olan Adnan Adıvar'ın şu tespitinden anlıyoruz: "Elçiler, elçiliğe geldikleri ve gezmeye çıktıkları vakit arabaların üzerinde bir kavas, amma sırtında sırma işlemeli üniforması ve belindeki kılıcı ve "lüververi" (tabancası) olan bir kavas ile birlikte gelirdi. Onlar kapitülasyonların ayakta gezen bir alameti idi. Elçi bey hâlâ kendini muhafaza için kendi kuvvetine dayanıyordu. Bunu kaldırmak lazımdı. İngiltere fevkalade komiserine fikrimi söyledim: "Aman efendim, bundan ne çıkar, bu bir süsten ibarettir" dedi. Ben de: "Bu süsü biz de aynen Londra'daki seferimize yaptırsak nasıl olur? Deyince: "pek âlâ olur, kimse bir şey demez" demez mi? Fakat ben hiç düşünmeden, orada bizim elçiler böyle bir kavas taşırlarsa adeta bir operet tesiri yapar. Biz böyle bir şey yapmayız. Sizin de bunu kaldırmanızı isteriz dedim". "ilk önce İtalya yüksek komiseri, Mösyö Marsa adındaki babacan ihtiyar, kavası bıraktı".32 Kavsa dönüşen yasakçılık da böylece tarihe karışmıştır.




3.Yasakcı Kul

 

Bunların, Gümüş yasağı kanunnamesinin iyi uygulanması için, hükümet tarafından darphane bulunan şehirlerin, "örü" denilen bölgelere ayrılarak, her örüye ulufe ile görevlendirildiği anlaşılmaktadır.

Yasakçı kul ve emrindeki görevliler, denetimlerine verilen bölgelerde tüccar, sarraf ve benzeri akçalı işlerle iştigal eden kişilerin ev, eşya, işyeri gibi mekanlarını arayarak elde ettikleri yasaklanmış gümüşleri müsadere etmek suretiyle devlet hazinesine teslim ediyorlardı. Böylece, kaçak olarak işlenen her türlü gümüş mamüllerini devlet hazinesine kazandırdıkları gibi, faillerini de para cezasıyla cezalandırıyorlardı.33




4.Muhzır

 

Bu unvan, Arapça olup, hazır etme ve huzura çıkarma ve hazırlama anlamına gelen "ihzar" kelimesinden türemedir. Bu unvanı taşıyan zabıta görevlisi, davası görülmekte olan tarafları duruşma öncesinden araştırıp haberdar eden ve icabında, mahkemeye çıkarılmak üzere yakalayıp zorla mahkemede hazır bulunduran bir memurdu.

Muhzırbaşıya bağlı olarak çalışan bu görevlilere "muhzıriye" denen ödenekten aylık verilmekteydi. Yukarıda da değinildiği gibi, taraflardan toplanarak temin edilen bu paranın %2'si muhzırbaşı tarafından devlet hazinesine verilmek zorundaydı.

Bunların çalışma bürolarına "ihzariye" deniyordu. Bunların sayısının, il'den il'e farklılık arz ettiği anlaşılmakta olup, buna göre 1523 tarihli bir fermanda Bursa vilayetinde 41 kişinin görevli olduğu anlaşılmaktadır. (bk. Dipnot 33).


5.Çavuş

Bu unvanın, bağırmak, feryat etmek ve seslenmek anlamına gelen "çav" kelimesinden türediği anlaşılmaktadır. Çavuşlar, görevleri esnasında yüksek sesle konuşma ve seslenme unsuruna başvurduklarından dolayı bu adla anılmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud'a kadar "çabış" veya "çavış" olarak söylenen bu kelimenin Kaşgarlı'da Çavuş olarak kullanıldığını görüyoruz.34

Selçukname'de bunlara aynı zamanda "Serhenk" de dendiği kaydı vardır. Ayrıca, Sultan alayının önünden giderek "durbaş", yani "Savulun" deyip nida ettiklerinden dolayı bunlara "durbaş" denildiği de vakidir.35

Osmanlı'da bunların görevlendirilmesi defterdar tarafından yapılmaktaydı. Bunların elinde metal sopalar (jop) vardı ki, kabahatlileri bu değnekleriyle hizaya getiriyorlardı. (bk. dipnot 34.).

Çavuşlar hem padişahın çıkışında güzergahta, şimdiki Çevik Kuvvet örneği görev aldıkları gibi Divan'da nizam intizamı da sağlıyorlardı.

Padişahın resmi çıkışlarında, süvari çavuşlar görev aldığı gibi, padişahın atı önünde yaya olarak görev yapan çavuşlar da vardı. Bunlar, ellerindeki jop misali asalarla yol açıyorlardı.

Bundan başka, Padişah veya vezirler tarafından ikametgahlarından çıkmaları men edilen bazı sefirlerin, bu emre uyup uymadıklarının gözetimi de çavuşların yaptığı görevler arasındaydı.36

Köprülü'nün kaydına göre ise, bunların bellerınde gümüş kemer, ellerinde altın veya gümüş işlemeli asalar bulunurdu ki, hükümdar bir yere giderken, yol açmak üzere, Türkçe "Savulun!", Arapça "tarriku!" ve Farsça "dur!" veya "durbaş!" diyerek nida etmekteydiler. Burada, üç dille emir komuta yapılması, Osmanlı toplumu hakkında da bilgi vermektedir. Bunların elbiseleri ve külahları siyah olduğu için bunlara, "siyah puşan-ı dergah" da denmekteydi. Daha sonra bu renk kırmızıya dönüşmüştür. Seferde, geceleyin padişah otağını korumak da çavuşlara havale olunan bir görevdi. (bk. dipnot, 34).

 

6. Pasban (Pazvant)

 

Pasban Frasça olup, gece bekçisi demektir. Anadolu'da bunlara pazvant da denmekteydi. Bu isim, bilhassa Rumeli taraflarında kullanılıyordu.

Şair, Amasyalı Refiki'nin pasbanlar hakkında şöyle bir beytine tanık olmaktayız:

"Eğriler geçti doğrular yerine,

Uğrular (hırsızlar) şehre pasban oldu".


Refiki'den anladığımıza göre, günümüzdeki yolsuzluk, bize ata yadigarı gibi gözükmektedir.

 

Bu görevlilere (gece Bekçilerine) ilk defa Zaptiye Nazırı Hüseyin Hüsnü Paşa zamanında (1868­1871) düdük verildiğini öğreniyoruz.37

Baştan beri isimlerini zikrettiğimiz görevlilere ilave olarak muhtesipler emrinde çalışan "Kul oğlanları" ile kadıların adeta birer milis gibi çalıştırdıkları "il erleri"nin varlığından da haberdar durumdayız.

Ayrıca, "ases-i san-i" unvanlı, idam yerlerinde nizam ve intizamı sağlayan bir ases grubunun varlığı da söz konusudur.

Tüm bunlara ilave olarak, asayişin sağlanması konusunda direkt görevlilere yardımcı olarak görevli kılınan her mahalledeki cami imam ve müezzinlerinin rolüne de değinmek yerinde olacaktır.

Burada yer verdiklerimizle birlikte yer veremediğimiz Osmanlı dönemi zabıta görevlilerinin unvan, kıyafet ve görevlerini belirleyen bir çalışmamızı, "Osmanlı Zabıta Albümü" başlığı altında yazımızın sonuna ek olarak koymuş bulunuyoruz. Daha somut bilgilere orada ulaşılabileceğini beyan etmekte yarar görmekteyiz.

Bu bölümde, dikkatimizi çeken husus, bir hizmet için birkaç, belki de bir çok görevlinin görevlendirilmiş olduğu hususudur. Bir bakıma, belki bir hizmet yarışı, belki de birini diğerine denetletme gayesi güdülmüş gibidir. Bize göre bu uygulamada ciddi yarar ve isabet vardır. Şimdiki istihbari görevlerde de buna benzer bir uygulamanın var olduğuna bakılırsa, bu tür uygulamada yarar olduğu şüphesiz olmaktadır.

Böylece, yenileşme döneminin başlangıcı olan 1845 tarihindeki çalışmalara ulaşmış bulunuyoruz. Yerinde de değinileceği gibi, bu çalışmalar Avrupalılaşma Bildirgesi olan 1839 tarihli Tanzimat Fermanı'nın izlerini taşıyan çalışmalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

II. Bölüm

 

1845'le Başlayan Yenileşme Dönemi

 

Osmanlı İmparatorluğu'nda Kolluk (Emniyet) Hizmetleri, imparatorluğun adeta simgesi haline gelmiş bulunan Yeniçeri Teşkilatı bünyesinde cereyan etmiştir. Bu hususu geçtiğimiz sayfalarda çok genel hatlarıyla değerlendirdik. Burdan itibaren de bahse konu teşkilatın askeri teşkilattan çıkarılarak mülki teşkilata dahil edilmesi sürecini, çok genel hatlarıyla vermeye çalışacağız.38

Bilindiği üzere oldukça şâşââlı bir geçmişe sahip bulunan Yeniçeri Teşkilatı, maalesef yozlaşmaktan kurtarılmayarak 1826'da kaldırılmıştır. Bunun yerine ikame olunan Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Teşkilatı'nın da selefi gibi, emniyet hizmetlerini uhdesinde bulundurduğu bir vaziyette XIX. yüzyılın ilk çeyreği geride bırakılmıştır.


Bu yüzyılın, Osmanlı imparatorluğu için kendisini yenileme açısından fevkalâde ehemmiyeti haiz olduğu herkesin malumudur. Zira, bu yüzyıla ilimden uzaklaşmak suretiyle içine düşülen amansız girdabın verdiği kıvranma ve çırpınışla girilmiştir. Oysa her türlü faaliyetin mihenginin ilim olarak seçildiği devrelerde imparatorluk en parlak dönemini yaşarken; imparatorluğun XIX. yüzyılda kendisine örnek seçmek zorunda kaldığı Batı (Avrupa) alemi kapkaranlık bir dönemi katetmekteydi. İlime sığınmak konusunda, bir anlamda yer değiştirme söz konusu olmuş olduğundan Avrupalı devletlerle Osmanlı İmparatorluğu açısından doğal olarak sosyal ve siyasal yönde de yer değişikliği vukua gelmiştir.

İşte, kolluk hizmetleri konusundaki yeniliklere (ıslâhata) de tesir ettiği görülen Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) böyle bir ortamda gündeme gelmiştir. Günümüzde dahi bazı olumsuz izlerine rastlandığı artık tartışma götürmeyen Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile, gerek milli anane ve gerekse İslami ilke ve akidelerde varolan adalet, tarafsızlık, can ve mal emniyeti, ırz ve namus muhafazasının temini, mesken masuniyeti (dokunulmazlığı) ve adilane yargı konuları güya teminat altına alınmak istenmiştir. Halbuki bu ve bunlara emsal daha nice kavramlar Türk Milli geleneği ile din ve örf hukukunda mevcuttur. Ne yazık ki, aynı zamanda Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'nı da uhdesinde bulundurarak Londra'nın Osmanlı sefirliğini yapan Mustafa Reşit Paşa şekli yenileşmeden ve asli unsura rağmen azınlıklara verilen olağanüstü başıboşluklardan başka bir şey ifade eder mahiyet ve değerde olmayan Tanzimat'ı ilân ederken bu yüce hasletleri her nasılsa görememiştir.

Yukarıda da temas olunduğu gibi, ilimden uzaklaşmak suretiyle içine düşülen elim durumun ihtiva ettiği sosyal problemlere bu sayede daha başkaları ilave olunmuştur. Çünkü Avrupalı Devletler, buna dayanarak imparatorluğun yıkılmasına alet ettikleri azınlıkların haklarını korumaya kendilerini daha yetkili görerek sosyal kışkırtıcılık yapmışlardır. Böylece, dostça hazırlanan en düşmanca tertip, uygulama alanına konabilmiştir. Ne acıdır ki, bunun böyle olduğunu, asla yanılmayan bir şahit durumundaki zaman ancak bize göstermiştir. Halbuki, o dönemde, Osmanlı halkının tamamı için yapıldığı şeklinde gösterilen bu yenilik (!) adeta millete yutturulmuştur.

İşte bu yutturmaca ile gündeme getirilen azınlık teminatlarının Avrupa devletler nezdinde kuvveden fiile çıkarılmasının bir göstergesi olarak 1845'te iç güvenlik güçlerinin ordudan tefrik edilerek daha bağımsız hale getirilmesi amacıyla, bir "Müzekkere-i Umumiye"nin yayınlandığını görüyoruz.39 bu faaliyet, Türk Kolluk Hizmetleri konusunda milli modelin terk edilerek Avrupai modele geçiş bakımından ilk ve önemli nirengi noktasını teşkil etmektedir.

30 Mart 1845'te çıkarılan bahse konu Müzekkere-i Umumuye'de: "Polis tabir olunur bir zaptiye usulünün kurulduğu"ndan söz edildiğini müşahade ediyoruz. Bu tabir, Avrupalı Devletler tarafından Emniyet Kuvvetleri için kullanılan bir tabir olup, bu tarihe kadar Osmanlı İmparatorluğunca kullanılmayan bir tabir olduğu gibi, Asyalı hiçbir devlet tarafından da kullanılmayan bir san ve sıfattır. Bu teşebbüsle, milli veya yerel model olarak vasıflandırabileceğimiz model terk edilmek istenmiştir. Gayet tabii bu uygulama şekle yöneliktir. Bunun böyle olduğunu ilerideki tespitlerimiz bize gösterecektir. Ancak, kolluk hizmetlerinin ordu birliklerinden alınarak özel bir teşkilata tevdi olunmasının düşünülmüş olması açısından bu girişim belli bir önem arz etmektedir.

Emniyet teşkilatı konusunda gündeme getirilen bu yenilik, Avrupai tarzda olması bakımından, polis yeniliği konusunda en belirgin nirengi taşını oluşturmuştur. Bunun içindir ki, günümüzde bu tarih (10 Nisan) yanlış olarak da olsa -ki doğrusu 20 Mart 1845'tir- Polis Teşkilatının Kuruluş Yıldönümü olarak kabul olunmuş ve bu esasa göre kutlama törenleri düzenlenmektedir. Fakat gerçek anlamda polis modeline geçme hususunda bu tarihin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira, bu anlamda bir kuruluş 1881'de başlayarak ancak 1907'lerde teşekkül edebilmiştir. Bu itibarla bu ilk girişim bir düşünceden öte bir şey ifade etmemektedir.

Buraya kadar, 1845'ten önceki durumu hakkında genel hatlarıyla bilgi vermeye çalıştığımız emniyet teşkilatının hangi yeni merhalelerle günümüze intikal ettiği noktaları üzerinde durmaya çalışacağız.

Bu konuda yaptığımız araştırmada, Türk kolluk hizmetlerinde milli model olan zaptiye modelinden Avrupai bir model olan polis modeli uygulamasına, şu merhalelerle geçildiğini görüyoruz:.

  1. İlk defa Polis Modeline geçiş Dönemi,
  2. Tekrar Zaptiye Modeline geçiş Dönemi,
  3. Yeniden Polis Modeline geçiş Dönemi,
  4. Polis Modelinin Geliştirilmesi Dönemi.

1. İlk Defa Polis Modeline Geçiş Dönemi (1845-1869)

Bu dönemi, ileriki satırlarda yer verilen 20 Mart 1845 tarihli "Polis Nizamı" adını taşıyan 17 maddelik Polis Nizamnamesi ve bu Nizamnameyi yürürlüğe koyan 30 mart 1845 tarihli, Genel Tebliğ demek olan "Müzekere-i Umumiye" ile başlatmak mümkündür. Zira bu dönemin en güçlü senetleri bu iki belge olmaktadır.

30 Mart 1845 tarihli Genel Tebliğdeki: "... Dârü's-Saltanat-ı Seniyyede dahi vaz've tesisi bir müddetten berü tassavvur ve tasmim kılınmakta olan "Polis" tabir olunan usul-ü zaptiyenin geçende müteallik buyrulan irade-i seniyye-i şâhâne mucebince ittihazı karargir olarak usul-ü mezkurenin nizamat-ı esasiyenin müzakeresi zımnında Tophâne-i Amire Müşiri devletlu Mehmet Ali Paşa hazretlerinin dahil-i havza-i nezaretleri olmak üzere bir meclis-i mahsus tertip ve teşkiliyle iktiza eden reis ve âza ve sair memurlarının nasb ve tayinleri icra kılınmış ve meclis-i mezkur biraz vakitten beru bu babta nizamat-ı nafia ve kavnin-i lazımanın müzakere ve mübahesesine şüru' ve mübaşereti evvel emirde usul-ü mezkurenin hidemat-ı umumiyesinden olan bazı mevadd-ı esasiyenin ittihazına karar vermiş ve mevadd-ı mezkure, nezd-i Devlet-i Aliyye'de dahi tasdik ve kabul olunarak ba'd-ezzin icap ve iktizalarının icrasına mübaderet." ifadesi ile, devamındaki ifadelerden anlaşıldığına göre Padişahın da tasivibi ile, Osmanlı Emniyet Teşkilatı'nın, Yeniçeri Teşkilatı içerisinde devam eden uygulamasından vazgeçilerek, Avrupai bir model olan polis uygulamasına geçilmesi kararlaştırılmış ve bunun için özel bir komisyon (Meclis-i Mahsus) kurularak konuya ilişkin bir Nizamname hazırlattırılmıştır. Meclis-i Mahsus'un istenen Nizamnameyi, 17 madde halinde hazırlamasından on gün sonra, orijinal aslına uygun olarak aşağıda metni verilmiş bulunan Genel Tebliğ ile konu yurt içinde ve sefirler vasıtasıyla da yurt dışında duyurulmuştur. İrade-i Seniyyeyi (Padişah Oluru) de içeren söz konusu Müzekker-i Umumiye'nin orijinal metni şöyledir:.

"Bimennihülkerim sâye-i muvafakatvaye-i cenab-ı milkaride mücerret istihsal-i hüsn-ü zabıta-i belde ve istikmal-i hayriyesiyle olunmak üzere keyfiyet Müşir-i Müşarünileyh tarafına bildirilmiş olmakla nezd-i Devlet-i Aliyye'de mukim düvel-i mütahabbe sefaretlerinin dahi ol veçhile alelumum seken-i Dârü's Saltanati's-Seniyye'nin mahza husül-ü emn-ü istirahatleri için vaz ve tesis olunan Nizamat-ı Hasane-i Mülkiye'den mahzuz olacakları meczum-u âli bulunduğundan salif-üz-zikr ittihaz olunan mevadd-ı esasiyenin kendulere tebliğ ve beyanı tensip olunmuştur".

"Şöyle ki, Fimabaat meclis-i mezkur, emniyet ve asayiş-i dahiliye-i memlekete dair lazım olan kavanin ve nizamat-ı haseneyi ittihaz ile suver-i icraiyelerin ve nizam ve asayiş-i âmmenin ezher cihet muhafazasıyla bilcümle ebniye-i miriyenin ve tasarrufunda hukuk-u müştereke bulunan esvak ve bazar ve sair mahall ve mevakiin nezaretine ve memleketin nezafet ve taharet-i dahiliyesi esbâb ve vesailin istikmaline ve han vesair bekârân mahallerinin ve lokanta ve otel tabir olunan misafirhanelerin nizamına dair usul ve kavanin-i mükteziyenin vaz' ve tesisiyle kezalik suver-i icraiyelerine ve mahall-i fisk-ü heva olan emakinin ve o makule mahallerde sakin adamların ve bulunan eshab-ı hevanın (hâvanın) ve kumarhanelerin teftiş ve taharrisi ile men ve tahzirine ve işini gücünü terk ile ancak tatil-i mesalih-i ibdat garazında olan işçi ve amele vesair serseri makulelerinin cemiyet ve zihamlarının ve gerek bu misillü asayiş-i ammeyi ihlal edecek her günâ fitne ve fesat cemiyetlerinin ref' ve izalesiyle her halde uygunsuzluk vukuunun önü kestirilmesi hususunda ve tâmüla'za olduğu halde bir iş ile meluf olmıyarak mingayrizaruretin saillikle (dilencilikle) halkı taciz edenler hakkında bir usul ve nizam-ı mutedil ittihaz ederek hüsn-ü icrası maddelerine dahil-i memalikte seyr-ü seyehat eden yolcuların mürur ve uburları nizamına nezaretle buna müteferri olan sair kâffe-i nizaâmât-ı nâfianın istikmaline ve fukaradan olarak bilakâr-ü sanat kalıp memleketi canibine avdet etmek arzusunda bulunan kesana ve o makulelerin hastalarına ve mükteza-yi insaniyet lazım gelen muavenetin ve hapishanelerde vaktiyle yatıp bir müddeti muayyene mahpusiyetleri hükm olunan ve ba'de itmamül müdde sebilleri tahliye kılınan fakirül hal kesanın memleketleri tarafına muavedetleri hususunda teshilat-ı mümkünenin icrasına ve âdâb ve ahlak-ı ammeyi muhill olacak kâffe-i ahvalde mevcut olan tab'hanelere ve kitapçı dükkanlarına ve bâr hariçten tevarüt eden enva-i kütübü, resail ve evrakı matbuaya kablen-neşir imrarı nazarla lazım gelenlerin men ve tevkifine ve halkın eğlencesi zımnında ruhsat-ı mahsusasıyla küşat olunan tiyatro ve sair oyun mahallerinde emniyet-i şahsiyeye dair kaffe-i tedabire teşebbüs etmeye ve gazino ve bors tabir olunan taife-i tüccarın muamelât ve müzakeratına mahsus mahallerin nizamat-ı dahiliyesinin muhafazasıyla dellâl ve simsar taifesinin bir hüsn-ü nizama raptı hususlarına ve iyd ve mesarraata dair vesair eyyam-ı madude-i resmiyeye mütedair mer-i-yül­ icra nizamat ve tembihatın neşir ve ihtarına, velhasıl maksat-ı asli olan hüsn-ü âsâyiş ve zabıta-i memlekete dair her bir kavanin-i lazıma ve nizamat-ı nafianın istikmali hususlarına nezaretle dikkat eylemeye memur ve mezun bulunmuş olmasıyla mevadd-ı meşruha malum-u dostaneleri olup da bundan sonra bu babta meclis-i mezkur tarafından izhar-ı hüsn-ü riayet ve mütabaat olunması hususları levazım-ı dost ve musaffattan olduğundan ol babta taraf-ı dosthanelerinden muntazar olan mesaiyyi cemilenin ibrazına mevsuf oldukları şime-i hayırhâhi ve menfaat icabınca sarf-ı himmet olunması iltimasiyle beyân-ı hale iptidar ve bu keyfiyet dahi tecdid-i merasim-i hürmet ve mevalata vesile-i cemile add-ü şümar olundu."40 İrad Tarihi: 30 Mart 1845.

Meclis-i Mahsus tarafından hazırlanarak, yukarıdaki Genel Tebliğ ile halka ve yabancılara duyurulan 20 Mart 1845 tarihli 17 maddelik Nizamnamenin orijinal metni ise şöyledir:.

 

"Polis Nizamı"

 

Bi-lütfihi teâlâ sâye-i muvaffakiyetvâye-i cenâb-ı mülkdâride istihsal-i hüsn-i zâbıta-i belde ile mücerred istikmâl-i esbâb-ı emniyet-i ahali ve sekene niyet-i hayriyesiyle bâ-irade-i seniyye-i şâhâne vaz' ve tesisi mukarrer olan "Polis" tabir olunur usul-ı cedide-i zâbtiyenin hidemat-ı umumiyesinden olmak ve ba'd-ezin icabına göre zeyil ve ilave kılınmak üzere şimdilik icraları muktazi görünen bazı mevadd-ı esasiyeden:.

Evvelkisi: Emniyet ve aşayiş-i dahiliye-i memlekete dair kavânin ve nizamât-ı muktaziyenin ittihaziyle suver-i icralarına nezaret.

İkincisi: Nizam ve aşayiş-i ammenin muhafazasına dair kâffe-i hususta karakolhanelerde olan asâkir-i nizamiyenin lede-l-iktiza celb ve istihdamlarına mezuniyet.

Üçüncüsü: Dahil-i memlekete seyir ve seyahat eden yolcuların mürür-ü uburlarına nezaretle iktiza eden mürür tezkirelerinin i'tâ'sına himmet.

Dördüncüsü: Tebaa-i Devlet-i Aliyye'den ve gayriden varid olan misafirinin yedlerinde bulunan mürür tezkireleri ve pasaportlarının ahz ve hıfziyle yedlerine ikamet tezkireleri i'tâ'sına müsaraat.

Beşincisi: Esliha-i nâriye istimal eden avcıların mezuniyeti zımnında yedlerine lâzım gelen ruhsatnâmelerin i'tâ'sına mübâderet.

Altıncısı: Bil-cümle ebniye-i miriyenin ve tasarrufunda hukuk-u müştereke bulunan mahal ve mevâkiin ezhercihet muhafazası esbâbının istihsaline gayret.

Yedincisi: Tam-ül-azâ olduğu halde bir iş ile melüf olmayarak min gayr-i zaruretin bulunan saillik ile halkı ta'ciz edenler hakkında bir usul-i müstahsenenin ittihaziyle usul-i mezkürenin icrasına sarf-ı makderet.

Sekizincisi: Fukaradan olarak bilâ-kâr ve sanat kalıp memleketi canibine avdet etmek arzusunda olup da gidemeyenlere ve makulelerin hastalarına ber-muktezâ-yi insaniyet lâzım gelen muavenetin sarf ve icrasına himmet.

Dokuzuncusu : Hapishanelere dikkat ve nezaretle bir müddet-i muayyene mahpusiyetleri hükm olunup bade-l-itmâm-ül müddet sebilleri tahliye olunan fakir ül hal kesânın memleketleri tarafına muavedetleri hususunda teshilât-ı mukteziyenin icrasına sarf-ı miknet.

Onuncusu: Han ve sair bi-kârân (bekârân) mahallerinin ve lokanta ve otel tabir olunan bil-cümle misafirhanelerin nizamına usul ve kavânin-i mükteziyenin vaz' ve tesisiyle suver-i icraiyelerine dikkat ve nezaret.

On Birinci: Mahall-i fısk ü hevâ olan emâkinin ve makule mahallerde sakin olan ve bulunan eshâb-ı fıskın ve kumarhanelere teftiş ve taharrisiyle men' tahzirine müsârraat.

On İkinci: İşini ve gücünü terk ile mücerret tatil-i mesâlih-i ibâd garazında olan amele ve işçi makulelerinin cemiyet ve zihamlerinin ve gerek bu misullu asayiş-i ammeyi ihlal edecek her güne fitne ve fesad cemiyetlerinin def' ve izalesiyle ihtilâl vukuunun kestirilmesi esbabına teşebbüs ve müsâberet.

On Üçüncü: Ahlâk ve adâb-ı ammeyi muhil olacak kâffei hususatta tabıhânelere ve kitâphane ve bil-cümle kitapçı dükkanlarına dikkat ve basiret ve hariçten tevarüt eden envâ-yi kütüp ve resail ve evrakın kabl-el'neşir bakılıp lazım gelen men ve tevkifine dikkat.

On Dördüncüsü: Halkın eğlenmesi zımnında Polis tarafından ruhsat-ı mahsusa istihsâliyle küşad olunan tiyatro ve sair oyun mahellerinde emniyet-i şahsiyeye dair kâffe-i umura ve bir kaza vukuunun men ve ref'iyle dahilen ve haricen nizâm ve âsâyişinin muhafazası esbâbı ve vesâilinin ittihazına dikkat ve basiret.

On Beşinci: İd ve meserrete dair eyyam-ı ma'düde haklarında mer'i olan kavânin ve tenbihâtın ihtar ve ihbarına mübaderet.

On Altıncısı: Gazino ve bors (borsa) tabir edilen kâffe-i tüccarın muâmelât ve müzekerâtına mahsus olan mahllerin nizam-ı dahiliyesine nezaret ve dellâl ve simsar makulelerinin mezuniyetlerini havi yedlerine Tezkire i'tâsıyla bilâ-ruhsat simsarlık edenlerin men'ine müsâberet.

On Yedincisi: Hin-i iddia ve icabında bir kimsenin mevti esbâb-ı adide-i âcâlden hangi sebebten vuku bulmuştur ve hasta bulunan ne sebebden hastadır ve sakat cenin ve sairden mi hastadır. Ve hamile ve gayr-i hamile midir ve bazı cins beyaniyle iddia olunan maadin ve eşya hangi mürekkebât ve besaitden midir. Bunlar ve emsali müşkilâtta ehl-i hibre olmak üzere Nezaret-i mezküre için fenninde mahir bir nefer kimyager ve bir nefer tabib ve bir cerrahın eşedd-i lüzumu olmağla bunların dahi intihap ve tayinine mezuniyet hususlarına dair polis meclisi tarafından kaleme alınan bir kıt'a mazbata takdim olunduğu beyaniyle bi mennehu teâlâ bundan böyle füruât-ı mufassalasını havi nizamnamelerin meclis-i mezbürede tanzim ve müzakeresine mübâderet olunmak üzere mevadd-ı mezkürenin divân-ı Hümayun kalemine kaydıyle icap eden ilm ü haberinin i'ta'sı hususu polis nezareti inzimamıyle hâlâ Tophane-i âmire müşiri devletlü Mehmet Ali Paşa hazretleri tarafından bâ-takrir-i ifade ve inha olunup mevadd-ı esasiye-i mezkure, Meclis-i Vâlâ-yi Ahkam-ı Adliyede dahi bil-mütalaa zâbıta-i belediye hakkında elzem ve münasip şeyler olduğundan tıpkı inha olduğu vechile Divân-ı Hümayun kalemine kaydıyla icap ve iktizalarının tesviye ve icrası husuna mübâşeret olunmak için lazım gelen ilm-ü haberlerinin tahrir ve i'ta'sı ve keyfiyet malumları olmak üzere Makâm-ı Vâlâ-yi Nezaret-i Hariciye'den düvel-i mütehabbe sefaretlerine müzekkere-i resmiyeler verilmesi meclis-i vâlâ-yi mezkürede dahi tensip ve bâ-mazbata ifade olunmuş ve vakıa mazbata-i merkümenin havi olduğu mevaddı zâbıta-ı belediye hakkında elzem ve münasip bulunduğundan mevadd-ı maruzanın istizan kılındığı üzere ber-mantük-i mazbata tesviye-i icabı ve bi mennehu teâlâ icra-yi fiiliyesiyle husul-i semeresine itina ve dikkat olunması hususuna irade-i Seniye-i Mülükâne müteallik olarak ol babda emr-ü hümâyûn şevket-makrun cenâb-ı cihanbani şeref-riz sünuh ve sudûr olmuş ve mukteza-yi münifi üzere mazbata-ı merküme bi-ibare-tiha divân-ı hümayun kalemine kayıt olunarak ber minval-i muharrer Nezaret-i müşarün-ileyha canibinden dahi sefaretlere başka başka müzekkire-i resmiyeler verilmiş olmağla keyfiyet malüm olmak ve bâlâda beyan olunduğu üzere icab ve iktizalarının tesviye ve icrasına mübâşeret kılınmak için Tophane-i Amire canibine iş bu ilm-ü haber i'ta' olundu. 11. Ra. 1261.41

Bu hususu teyit eder mahiyette şu bilgilere ulaşabiliyoruz: "1. İlk Polis Nizamnamesi: 19. asırda devlet kurumları tamamen ıslaha çalışılırken klasik kolluk teşkilatıda gözden geçirilmiş ve yeni devrin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yapının kurulmasına çalışılmıştır. Bu cümleden olarak, ilk teşkilat kanunu Polis Nizamı adı altında 17 maddeden ibaret olarak Sultan Abdülmecit zamanında 20 Mart 1845 tarihinde çıkarılmıştır. Bu vesile ile işaret etmek gerekir ki: Polis kelimesi de resmi lisana ilk defa bu nizamname ile girmiş oluyordu. Bu Nizamname 30 Mart 1845 Pazar günü bir yazı halinde (Müzekkere-i Umumiye) İstanbul'da bulunan sefaretlere görderilmiştir. ".

"2. Polis Nizamı adını taşıyan ilk nizmnamenin metninde ve Müzekkere-i Umumuyede de ismi zikredildiği gibi "Polis Nezareti"nin Tophane-i Amire Müşiri Mehmet Ali Paşa'nın uhdesine verildiği görülmektedir. Bu durumda ilk polis müdürü olarak M. Ali Paşa kabul edilebilir mi suali hatra gelmektedir. Bu suale müspet cevap verilebilir kanaatindeyiz".42

20 Mart 1845 yılında çıkarılan bu nizamnemanin uygulama alanına konulup konulmadığını tespit etmek mümkün olmamıştır. Bu hususu araştırırken, gördük ki, bir yıl sonra 1846 "Zaptiye Müşüriyeti" ihdas edilmiştir.43 Bu mercinin görevlerinin ifasını tanzim eden "Divan-i Zaptiye" ve "Meclis-i Tahkik" gibi unsurlarının da ihdas edilmiş olduğu nokta-i nazarıyla konuya baktığımız zaman, bu ilk nizamnamenin uygulanmadığı kanaatına varılabilir. Kaldı ki, 1869 tarihinde bir de "Zaptiye Nizamnamesi" çıkarılmıştır. Bu husus, tekrar başa dönüldüğünü göstermektedir. Zira, polis lafzı, yerini zaptiye lafzına bırakmıştır. Zira bahse konu Nizamnamenin 2. Maddesindeki: "Nizam ve asayiş-i ammenin muhafazasına dair kâffe-i hususta, Karakolhanelerde olan asâkir-i nizamiye'nin ledel iktiza celp ve istihdamlarına mezuniyet" ifadesinden anlaşıldığına göre, sanki hükümetin, Nizamnamede söz konusu edilen görevleri mevcut kuvvetlerle devam ettirmesi istenmiştir. Esasen hükümet de böyle davranmıştır.

Bu durum yaklaşık bir yıl devam etmiş, ve 1846'da Zaptiye Müşiriyeti kurularak44 Kolluk Teşkilatı bağlı bulunduğu merci açısından somut hale getirilmiş fakat bir bakıma da Polis modeli uygulamasından vazgeçildiği ortaya konmuştur.

Bu Mürşiriyet 1878'de Zaptiye Nezaretine (Polis Bakanlığına) dönüştürülmüş olmasına rağmen, maalesef II. Meşruti idari esnasında 1909'da çıkarılan "İstanbul vilayetinin ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyetinin Teşkilatına Dair Kanun" ile Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti (Emniyet Genel Müdürlüğü) haline indirgenmiştir.45 Bunun ne derece isabetli olduğu takdirlere maruz bulunmaktadır.

Zaptiye Müşiriyeti'nin Kurulması'na İlişkin "Tebliğ-i Resmi"de46 asayiş hizmetlerinin askeri hizmetlerden addolunmayarak mülki işlerden sayılmasının daha uygun olacağı zikr olunarak, bu işin başına Niş Valisi Hafız Paşa'nın getirildiği görülmektedir ki, Türk Zabıta Tarihinde bu husus ilk defa gündeme getirilmiş olmaktadır. Bu yönüyle bu girişim 1845 girişiminden daha anlamlıdır. Zira, iş kuvveden fiile çıkarılmıştır.

Sayın Birinci'nin bizi teyid eden kaynak olarak değerlendirdiğimiz makalesinde bu husus da Emniyet Teşkilatı'nın "ilkleri" arasında gösterilerek şöylece ifadeye konulmuştur: "3. Asayişten sorumlu ilk müstakil müessese olan Zaptiye Müşiriyeti'nin kuruluşu (daha sonra yine birleşip ayrılmakla beraber) ve Bab-ı Seraskeri'den ayrılması 15 Şubat 1846'da gerçekleşmiştir. İlk Zaptiye Müşiri ise Hafız Mehmet Paşa'dır. Burada ikinci bir telakkiye göre ilk müstakil polis müdürü Hafız Mehmet Paşa'da (öl. 3 Mayıs 1866) kabul edilebilir.".47

Bu cihetle, Üsküdar Tomruklarının (Hapishaneleri) kâtip ve sair görevlileri de emrine verilerek, konumu itibariyle her tarafa irtibatlı olduğu anlaşılan Bahçekapısı (bahçekapı) civarında bulunan Ticaret konağı, "Zaptiye Mahalli" (Bab-ı Zaptiye) olarak göreve ilişkin ikametine tahsis olunmuştur.

Bunu müteakip, Zaptiye Müşir Muavinliği ile onun başkanlığına tevdi olunan ve 11 ile 28 arasında değişen üye sayısı olduğu anlaşılan bir Zaptiye Meclisi ihdas edilmiştir. Ancak, daha sonra bu meclis kaldırılarak bunun yerine, "Divan-ı Zaptiye" ve "Meclis-i Tahkik" adı altında iki tane meclis kurulmuştur. Bunlardan, Divan-ı Zaptiye'nin bir nevi Polis Mahkemesi görevi ile görevlendirilerek, kabahat nevinden suçların muhakemesine baktığı anlaşılmaktadır. Günümüzdeki adli dosya kabarıklığı dikkate alındığında, bu icraatın ne denli isabetli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bunlardan Meclis-i Tahkik'in ise kabahetlerin üstündeki (daha ağır) suçlara baktığı anlaşılmaktadır.

 

Bu meclislerin teşekkül şeklinin şöyle olduğunu görüyoruz.48

 

A. Divan-Zaptiye

1.       Başkan

2-       Birinci Üye: Müslim.

3-       İkinci Üye: Müslim.

4-       Üçüncü Üye: Müslim.

5-       Dördüncü Üye: Müslim.

6-       Beşinci Üye: Müslim.

7-       Altıncı Üye: Gayrimüslim.

8-       Yedinci Üye: Gayrimüslim.

9-       Sekizinci Üye: Gayrimüslim.

10-    Dokuzuncu Üye: Gayrimüslim.

Yeni ihdas edilen bu birim, sayın Birinci'nin kaynak olarak kullandığımız makalesinde Zaptiye Meclisi olarak ifade bulmaktadır: "4. Zaptiye Meclisinin Kurulması: 19 Nisan 1846 (22 Rebiü'l-âhir 1262) tarihinde ilk defa sadece asayiş hizmetleri ile alakalı hususlarda karar almak selahiyetine sahip Zaptiye Meclisi kuruldu. Zaptiye Muavini Osman Bey (Reis), Mekteb-i Maarif-i Adliye hocası Şakir Efendi (Müftü), İhtisap Nazırı Hüseyin Efendi (âzâ), Su Nazırı Abdülhalim Efendi (âzâ), liman müdir-i esbak-ı Esad Efendi (âzâ), Tersane-i amire Zimmet-i esbakı Ahmet Efendi (âzâ), Hacegân-ı Divan-ı Hümayun'dan İsmail Efendi (âzâ) heyete dahil oldular.".49

B. Meclis-i Tahkik

1-   Başkan

2-   Birinci Üye: Müslim

3-   İkinci Üye: Müslim

4-   Üçüncü Üye: Müslim

5-   Dördüncü Üye: Müslim

6-   Beşinci Üye: Müslim

7-   Altıncı Üye: Gayrimüslim

8-   Yedinci Üye: Gayrimüslim

9- Sekizinci Üye: Gayrimüslim

 

Bu Mecliste ayrıca 10 Mustantik (Sorgu Hakimi), 10 Katip (Yazıcı) ve 10 tane de katip yardımcısının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bunlara ilave olarak, Başkentteki Zaptiye askerlerine kumanda ve nezaret etmek üzere bir "Zaptiye Müşteşarlığı"nın kurulduğunu görüyoruz. Uygulamada buna "Zaptiye Muavini"de denmektedir.

Ayrıca bir de, yangın işlerine bakmak ve "Kol" (Devriye) gezmek üzere bir "Zabıta Muavinliği" ile Müşirliğe gelen sanıkları işledikleri suçların nevilerine göre ait oldukları Meclis (Divan-ı Zaptiye veya Meclis'i Tahkik)'e sevk etmek ve Tutukevlerine taksim etmek için bir ""Tefrik Müdürlüğü""ve Hapishanelerin Yönetimi ile görevli bir "Hapishaneler Müdürlüğü"nün kurulduğuna tanık olmaktayız.

Tüm bu bilgilerden sonra, 1 845-1846 arasında kalan çok kısa dönem içinde başlatılan, Başkent İstanbul'daki Zaptiye uygulamasını şematik olarak şöyle tasnif edebiliriz: Bunun için bk. (Şema: 1).

Merkezde bu yapı ile göreve devam olunurken, taşrada daha çok, "redif" tabir olunan ve komutanları mahalli eşraftan seçilen askeri birliklerin kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Görüldüğü üzere, tüm belge ve bilgilerde Polis lafzı geçmemekte, tamamen eski model tabiri olan Zaptiye lafzı geçmektedir. Polis modeline, 1876'da başladığı anlaşılan bir hazırlık dönemi ile Başkent İstanbul'da 1881'de, taşrada da tedricen on yıl içerisinde geçilmiştir.

Bu uygulama ile hizmete devam olunuyorken, 1867 (23 Rebiülevvel 1284)'te, bir bakıma yeniden polis uygulamasının gündeme getirilmesi anlamında, "Memurin-i Teftişiyenin Suret-i İntihab ve Vaz' ve Hareketleri Hakkında Tarifatı Mutazammın Talimat" adıyla bir talimatname yayınlanarak50 bir Teftiş Memurluğu ihdas edilmiştir. Bu teftiş Memurları 4 sınıftan müteşekkil olup, İstanbul'da doğrudan Zaptiye Müşirine, taşrada da mülki amirlere bağlı gözükmektedir.

Zaptiye Müşiriyeti'nin kurulmasından yaklaşık 21 yıl sonra, yukarıda zikr olunan amaçla kurulduğu anlaşılan bu teşkilatın daha sonraları bahse konu Talimatnamelerine bir şerh verilmek suretiyle lağv edilerek, zaptiye subaylarının görevlerinden farklı olmadığı anlaşılan görevlerinin, Asakir-i Zaptiye Nizamnamesi esaslarına göre, Asakir-i Zaptiye Subaylarına devrolunduğunu görüyoruz ki, bu uygulamaya (Asakir-i Zaptiye Uygulamasına), bu ünitenin ihdasından iki yıl sonra başlanmıştır. Bu duruma göre Teftiş memurluğunun ömrü yaklaşık iki yıl olmuştur. Asakir-i Zaptiye Nizamnamesi'nin ihdasıyla, zaten yeni bir uygulama dönemine geçilmiş olmaktadır.

 

ŞEMA-1.

 

Teftiş Memurluğunun ihdasından sonra Merkezdeki (İstanbul) Kolluk Teşkilatı'nı şöylece şemalandırabilmekteyiz.


1845-1869 döneminde İstanbul'un, güvenlik ağı (Karakol Teşkilatı) açısından 9 Zabıta bölgesine (İdaresine) ayrıldığını görüyoruz:.

I-   Merkez Zabıta Dairesi. (Doğrudan Zaptiye Müşiriyetine bağlı).

 

1-   Topkapı Merkezi (Karakolu yok).

2-   Kadırga Merkezi (Karakolu yok).

3-   Süvari Zaptiye Kıtası.

II-              Fatih Zabıta Dairesi.

 

1-   13 Karakol (Mevki) mevcutlu Samatya Merkezi.

2-   11 Karakol mevcutlu Salmatomruk Merkezi.

3-   11 Karakol mevcutlu Hasanpaşa Merkezi.

4-   9 Karakol mevcutlu eski Ali Paşa Merkezi.

5-   2 tane Süvari Zaptiye Kıtası.

III-             Eyüp Zabıta Dairesi.

 

1-   12 Karakol mevcutlu Eyüp Merkezi.

2-   1. Süvari Zaptiye Kıtası.

3-   2. Süvari Zaptiye Kıtası.

4-   3. Süvari Zaptiye Kıtası.

5-   4. Süvari Zaptiye Kıtası.

IV-           Adalar Zaptiye Dairesi.

Merkezi bulunmayıp, ismi tespit edilemeyen üç tane karakolunun bulunduğu anlaşılmaktadır.

V-      Galata Zabıta Dairesi.

15 Karakol mevcutlu Tophane Merkezi.

VI. Beyoğlu Zabıta Dairesi

1-   6 Karakol mevcutlu Beşiktaş Merkezi.

2-   2 Karakol mevcutlu Ortaköy Merkezi.

3-   6 Karakol mevcutlu Arnavutköy Merkezi.

4-   5 Karakol mevcutlu Macar Merkezi.

5-   8 Karakol mevcutlu Kasımpaşa Merkezi.

6-   8 Karakol mevcutlu Dolapdere Merkezi.

7-   8 karakol mevcutlu Hasköy Merkezi.

8-   5 karakol mevcutlu Süvari Zaptiye Merkezi.

 

VII-     Yeniköy Zabıta Dairesi.

 

1-   7 Karakol mevcutlu Yeniköy Merkezi.

2-   10 karakol mevcutlu Büyükdere Merkezi.

3-   1. Süvari Zaptiye Kıtası.

4-   2. Süvari Zaptiye Kıtası.

VIII-   Üsküdar Zabıta Dairesi.

1-   9 Karakol mevcutlu Nuh Merkezi.

2-   9 Karakol mevcutlu Çengelköy Merkezi.

3-   8 Karakol mevcutlu Kanlıca Merkezi.

4-   1. Süvari Zaptiye Kıtası.

5-   2. Süvari Zaptiye Kıtası.

6-   3. Süvari Zaptiye Kıtası.

7-   4. Süvari Zaptiye Kıtası.

8-   5. Süvari Zaptiye Kıtası.

9-   6. Süvari Zaptiye Kıtası.

IX.Beykoz Zabıta Dairesi

Bu Dairenin merkez seviyesinde ünitesi bulunmayıp:.

1-    Kavak Karakolu.

2-    İskelebaşı Karakolu.

3-    Süvari Zaptiye Kıtası olmak üzere üç birliğinin bulunduğu anlaşılmaktadır.


2. Tekrar Zaptiye Modeline Geçiş Dönemi (1869-1907)

Bu dönemde gerçekleştirilen icraatlarda Tanzimat Fermanı'nın etkilerine ilave olarak, bir de 1856 tarihli Islahat Fermanı'nın51 etkilerini görmek mümkündür. Zira, bu Fermanda, Tanzimat Fermanı ile azınlık hakları konusunda vaat edilen hükümler teyit olunarak, özellikle kolluk hizmetlerinin somutlaştırılması hususunda daha açık ve kesin hükümler getirilmiştir. Bunun içindir ki, bahse konu Fermanın ilanından yaklaşık 13 yıl sonra, konuyu disipline eden "Asakir-i Zaptiye Nizamnamesiyürürlüğe konmuştur. Adeta günümüzdeki uyum yasaları uygulaması gibi.

Bu dönemin esasını 1869 tarihli "Asakir-i Zaptiye Nizamnamesi" oluşturmaktadır. Bu Nizamname ile Emniyet (Kolluk) hizmetleri tamamen müstakil hale getirilerek, Mülki kademe içerisinde mütalaa olunmaya başlanmıştır. Ancak burada dikkat çeken yegane husus, Zaptiye Teşkilatı'nın Türk Askeri Tertibine göre Alay-Tabur-Bölük-takım şeklinde düzenlenmiş olmasıdır. Bu tertip, Osmanlı Mülki Taksimatı da (Vilayet-Liva-Kaza-Nahiye-karye) dikkate alınarak yapılmıştır. Buna göre, Vilayetlerde Alay, livalarda tabur, Kazalarda bölük, nahiye ve Karyelerde (Köylerde) takım seviyesinde teşkilatlanma cihetine gidildiğini görüyoruz.

Ayrıca, Zaptiye birliklerinin Piyade (Yaya) ve Süvari olarak sınıflandırıldığı görülmektedir. Bu itibarla Vilayetlerde kurulan Zaptiye Alaylarının Süvari ve Piyade taburlarına, bunların da tabiatıyla Bölük ve Takımlara ayrıldığı söz konusudur.

Süvari ve Piyade takımlarının farklı sayılarda kurulduğu müşahede olunmaktadır. Bunlardan Süvari takımı 4, Piyade Takımı ise 8 kişiden oluşturulmuştur.

Her Süvari Bölüğü azami 60 (15 Takım), her Piyade Bölüğü ise azami 120 (15 takım) kişi seviyesinde tertiplenmiş bulunmaktadır. Bu ölçü müstakil çalışan Zaptiye Bölüklerine mahsus olup, tabur içerisinde yer alan Bölüklerin en az beş ve en çok on takımdan oluşturulduğu dikkat çekmektedir.

Zaptiye Alaylarına "Alay Beyi", Taburlara "Tabur Ağası", Bölüklere "Bölük ağası" ve takımlara da "Kol Vekili" ve "Kol vekil Muavini" unvanlarına sahip Zaptiye subaylarının kumanda ettiği anlaşılmaktadır.


Bahse konu Nizamname, Zaptiye olma esas ve Şartları, techizat, melbusat, maaş, harcirah, atama, becaiş, azil, izin, hastalık ve emeklilik gibi, bir teşkilat için var olması zorunlu bulunan tüm öğeleri içermekte olup, bunlar fevkalade detay olacağından zikr etmekten kaçınılmıştır.

Bu Nizamnameye ilaveten, 1869'da "Dersaadet ve Mülhakatı İdare-i Zabıta ve Mülkiye ve Mehakim-i Nizamiyesine Dair Nizamname"52 adı altında bir Nizamnamenin daha yayınlandığını görüyoruz. Adından da anlaşılacağı üzere bu nizamname Başkent İstanbul'a mahsus olup, taşra ile alakalı değildir. Buna göre Zaptiye Müşiriyeti İdaresinin: Dersaadet (Merkez), Beyoğlu, Üsküdar ve Çekmece Mutasarrıflıkları adıyla dört mutasarrıflığa; Galata, Adalar, Kartal, Fatih, Eyüp, Yeniköy, Beykoz ve Çatalca Kaymakamlıkları olmak üzere sekiz kaymakamlık ile Küçük Çekmece, Su Yolu Kur'ası (köyleri) Terkoz ve Şile Müdürlükleri olmak üzere beş müdürlüğe ayrıldığı anlaşılmaktadır. Aynı Nizamnamede bu idari birimlerin yekdiğeri ile çakışan sınırları da gösterilmiştir.

Bunlara ilaveten, zaptiye Müşiriyetinin (Bab-ı Zaptiye), Meclis-i İdare, Meclis-i Fırka-i Zaptiye, Teftiş dairesi ve Hapishane İdaresi olmak üzere dört iç üniteye ayrıldığını görmekteyiz. Bahse konu Nizamnamede bu ünitelere tevdi olunan görevlerin tetkiki mümkün olduğundan, keza detaydan kaçındığımız için burada bunlardan bahsetmiyoruz. Ancak şurası var ki Meşrutiyetin kuruluşu sırasında Divan-ı Zaptiye ve Meclis-i Tahkik in görevleri bu Nizamname ile Nizamiye Mahkemelerine tevdi olunmuş olduğundan, artık Zaptiye Teşkilatı'nın yargı görevi bu raddeden itibaren kaldırılmış olup, onların yerlerine yukarıda zikri geçen ünitelerin konduğu anlaşılmaktadır.

Bu belge ve bilgilerin ışığında 1869-1907 Dönemi'ne ait merkez ve taşra Zaptiye Teşkilatı'nın ünitelerini şemalandıracak olursak şöyle bir görünüm kazandığını görüyoruz:.


a.Merkez (İstanbul) Teşkilâtı

 

Nizamnamede böyle bir kademe söz konusu olmayıp, tasnifin daha rahat taktimini sağlamak için tarafımızdan itibari olarak şemaya konmuştur.

(*) Alt üniteleri Konusunda bilgi edinilmemiş ise de, buralarda da diğer mıntıkalarda olduğu gibi, zabıta airesi ve/veya karakollar bulunması gerekir. zira bu konuda İl genelinde yapılan uygulama bu esaslara dayanmaktadır.


b.Taşra Teşkilatı

 

Bu konuda, Asâkir-i Zaptiye Nizamnamesi53 esaslarına göre, kolluk hizmetleri konusunda 35. Sayfada şeması gösterilen bir yapılanmanın söz konusu olduğu anlaşılmaktadır.

Zaptiye Teşkilatı'nın yapı şeklini gösteren bu Nizamnameye paralel olarak bahse konu teşkilatın görevlerini gösteren bir de "Asakir-i zaptiyenin Vezayif-i Mülkiyesi Hakkında Talimat"54 adıyla bir Talimatname yayınlanmış olup, Teşkilatın görevlerinin neler olduğunun anlaşılması için söz konusu Talimatnameye başvurulabilir. Ancak gerek bu bölümde ve gerekse önceki bölümde yer verdiğimiz dönemde, doğrudan doğruya Zabıta Mevzuatında yer almayan sosyal konularda diğer mevzuat metinlerinde zaptiyeye görev tevdi olunduğu müşahede olunmaktadır.

Bu uygulama böyle devam ediyorken, tüm bu düzenlemelere rağmen yine de Polis modeli uygulamasına doğru çaba sarf olunduğuna dair, döneme ait mevzuat metinlerinde bazı bilgilere tesadüf olunmaktadır. Bu bilgiler, hususuyla 1879'dan sonra yayınlanan mevzuat metinlerinde tedricen yoğunlaşmaktadır. Bu bakımdan, 1879'dan Polis Nizamnamesi'nin yayınlandığı55 1907 tarihi arasındaki devrede bu konuda yapılan çalışmaların yoğunluk kazanmış olmasından dolayı biz bu devreyi (1879-1907), "Polis Modelinin Hazırlık Safhası" olarak kabul etmiş bulunuyoruz.

 

Bu konuda bizi teyit eden mevzuat nitelikli (Kanuni) belgeler:.

1-  Selh-i Muharrem 1879 tarihli, "Polis Heyetinin Teşkiline Kadar Mürur Nizamının Her Tarafça Tamamiye-i İcrası Zabıtaya Tevdi Olunduğuna Dair Teskere-i Samiye".56

2-  1881 tarihli, "Zabıta-i Saydiye Nizamnamesi" 49. Madde.57

3-  1888 tarihli, "Amele Tahririne Mahsus Nizamname".58

4-  1891 tarihli, "Polislerin Terfii Hakkında İrade-i Seniye arz Teskeresi".59

5-  1896 tarihli, "Dersaadet ve Bilad-ı Selasede Takrir-i Asayiş Vazifesi ile mükellef olan Nizamiye ve Jandarma Asakir-i Şahane ile Polis Memurlarının Suret-i Hareketlerine Dair Talimat".60

Bu belgeler tetkik edildiği vakit, resmen kurulmamış bir polis teşkilatının varlığına tanık olunmaktadır. Hatta bu döneme ait salnamelerde dahi artık Zaptiye lafzı yerine Polis lafzının geçtiğini görüyoruz. Ayrıca, 1881'de İstanbul'da, 1893'ten itibaren de taşrada Zaptiye Birlikleri yerine Polis Birliklerinin kullanıldığını Halim Alyot'un "Türkiye'de Zabıta" adlı eserinden öğrenebilmekteyiz.61

Esasen bu sıralarda, yani 1879'da Zaptiye Müşuriyetinin, Zaptiye Nezaretine (Polis Bakanlığı'na) dönüştürüldüğünü de görebiliyoruz. Hatta bu dönüştürme işinin çok önceden (1876) tasarlandığı dahi müşahade olunmaktadır.62

Bu kayıtlar, bu konuda bazı tasarrımların var olduğunu kesinlikle teyit etmektedir. Hatta, Zaptiye Nezareti'nin görevlerini deruhte etmek üzere, 1909'da çıkarılan bir kanunla kurulan "Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin dahi, ta 1876'da "Polis Müdüriyet-i Umumiyesi" olarak tasarlandığını, Barut Nizamnamesi'nin 4. Maddesinden anlayabilmekteyiz.63 İşte böyle bir çalışma ve gelişme ile 1907'ye intikal olunduğunu görüyoruz.

Bu bahsi bitirmeden, ilk defa bu dönemde gerçekleştirilen polisin örgün eğitimine de değinmek yerinde olacaktır. Bu hususu da keza sayın Birinci'den öğreniyoruz: "6. İlk Polis Mektebi ve Hocası: "Polislerin eğitimi için açılan ilk mektep bir dershaneden ibarettir ve 29 Mart 1891 tarihli bir iradeye dayanarak Zaptiye Nezareti'nde (Bâb-ı Zaptiye) müstahdem polisler için bir dershane açılması ve teferruatı hakkındaki bu irade'nin Türk Emniyeti'nde ilk eğitimi başlatması bakımından değeri büyüktür. İlk hoca ise dava vekili Refik Bey idi ve derslerin fahri olarak veriyordu. Refik Bey ismi hatıra 2. Meşrutiyet Devri'nde Adliye Nazırı olan Manyasiade Refik Bey'den başkası değildir."64 Bu konu ile ilgili olarak verilen detay belge ve bilgiler buraya alınmayarak, kaydı verilen kaynaktan tetkiki mümkündür.

Bu dönemde keza ilk defa gündeme getirilen diğer bir husus da polislerin terfii meselesidir. Bu hususdaki kayıt şöyledir: "7. Poliste terfilerin Düzenlenmesi: Emniyet Teşkilatı'nın gelişme çizgisinde terfiler ve usulleri hakkında ilk olarak çıkarılan mevzuattan terfilere dair olanı 28 Ekim 1891; terfilerin usulü hakındaki irade ise 19 Kasım 1891 tarihlidir. "(Bkz. Dipnot 26, s. 12).

Polislerin terifi ile ilgili irade-i seniye arz tezkeresi ve irade sureti kaydı verilen kaynaktan keza tetkik edilebilir.

Polislerin Devlet teşrifatında (protokolündeki yerinin) belirlenmesi de bu döneme tesadüf etmektedir. Bu hususu da yukarıda yararlandığımız kaynaktan öğrenebilmekteyiz: "8. Devlet Teşkilatı'nda Polis: Polisin devlet teşrifatındaki yeri 25 Nisan 1893 tarihli irade-i seniye ile tanzim edilmiş ve bir kaideye bağlanmıştır."

 

"Polis memurlarının usul-ü teşrifatça derece-i meratibi hakkında irade-i seniye.

 

Şura-yı Devlet Tanzimat Dairesi Mazbatası.

 

Polis memurlarının sınıf-ı muhtelifesi hakkının icrası lazım gelen muayyen olmadığından Dersaadet ve Vilâyât-ı Şâhânede bulunan Polis Meclisi Reisi ve Komiserleri ile memurin-i sairenin haiz oldukları sıfat ve haysiyetin cihet-i mülkiye ve askeriyece hangi rütbe ve memuriyetlere muhadil olduğunun ve haklarında ne yolda muamele-i teşrifat icra olunmak lazım geleceğinin tayin kılınmasını âmir Şura-yı Devlete varit olan 25 Recep sene 310 tarih ve 167 numaralı tezkere-i sâmiye Tanzimat Dairesi'nde kıraat ve Zaptiye Nezareti ile muhabere olundu.

Nezaret-i mezkureden cevaben gelen tezkerede polis serkomiserlerinin mütemayiz ve ikinci sınıf komiserlerin sâniye ve üçüncü sınıf komiserlerin dahi salise itibar edilmesi münasib olacağı gösterilmiş ise de sâniye ve mütemayiz rütbelerinde mutasarruflar bulunacağı gibi rütbesi olmayan kaymakamlar rütbe-i salise itibar olunduklarına ve polis komiserleri ise mutasarrıf ve kaymakamların maiyetlerinde bulunduklarına nazaran nezaret-i mezkurenin tezkeresinde beyan olunan derecat pek yüksek olduğundan polis serkomiserliklerinin binbaşılığa müsavi olmak üzere sâlise ve ikinci komiserliklerinin kolağalığı müsavi olmak üzere rabia ve üçüncü sınıf komiserliklerin dahi yüzbaşılığa müsavi olmak üzere hâmise rütbelerine muadil addolunması münasib olacağı tezkir kılındı. Ol-bâbta emr ü ferman hazret-i menlehülemrindir. Fi 11 Ramazan sene 310 fi 17 Mart sene 309".65

 

3. Yeniden Polis Modeline Geçiş Dönemi (1907-1913)


Önceki konularda da izlendiği üzere bu döneme, belli bir tecrübe birikimi ile ulaşılmıştır. Bu tecrübelerin başında 1845 girişimi gelmektedir. Zira, 1845'te yayınlanan bir genel tebliğ ile polis modeline geçildiği halka ve yabancı devlet temsilciliklerine duyurulmuş ve bir de "Polis Nizamı" adı altında bir nizamname çıkarılmış olmasına rağmen, Avrupai bir model olan Polis uygulamasını yerine getirecek bir teşkilat kurulmadığı için bu uygulama askıya alınarak yine eski uygulamaya (Zaptiye Uygulamasına) devam olunmuştur. Kanaatimizce, bu uygulamanın verdiği tecrübe ile 1907-1913 Dönemi'nde önce teşkilat yönü tamamlandıktan sonra mevzuat yönü ikmal olunmuştur. Çünkü, yukarıda da görüldüğü üzere, önce mevcut teşkilat polis şeklinde reorganize edilerek bu tamamlandıktan sonra, bu teşkilatın görevlerini gösteren mevzuat unsuru yürürlüğe konmuştur. Esasen bu dönemde oluşturulan Polis birliklerinin, 1845 Dönemi'nde oluşturulmasına, Hükümet İcraatı yönünden bir engel görmek pek mümkün gözükmemektedir. Buna rağmen kurulmamış olmasına, o dönemlerde diğer askeri yeniliklere gösterilen içtimai reaksiyonu, engel olarak göstermek mümkündür.

İşte bu tecrübe sebebiyledir ki, düşünülen yeni modelin bu defa mevzuat yönünden çok, teşkilat (Yapı) yönü ele alınarak, 1881'de Başkent İstanbul'da, tedricen merkezden çevreye yaymak suretiyle de taşraya aktarılan bir polis teşkilatı kurulduktan sonra işin mevzuat yönü tamamlanmıştır.

Bu itibarla ilk defa 1907'de daha önce hiç benzeri bulunmayan bir kolluk mevzuatı (1907 tarihli Polis Nizamnamesi) çıkarılmıştır.66 Bu nizamname, gerek getirdiği uygulama biçimi ve gerekse içerdiği muhteva bakımından radikal bir durum arz ettiği için konumuzun belirli bir nirengi noktasını teşkil etmiştir. Polis yeniliği konusunda nirengi taşı olarak kabul etmek durumunda olduğumuz bu 1907 uygulaması, 23 Temmuz 1908'de kurulan II. Meşruti Hükümet nezdinde şekilden muhtevaya doğru bazı müdahalelere maruz kalarak, 1913'te çıkarılan yeni ve daha kapsamlı bir Polis Nizamnamesi ile tamamen kaldırılmıştır. Bu cihetle, "Yeniden Polis Modeline Geçiş Dönemi" olarak kabul ettiğimiz bu dönemin esasını teşkil eden 1907 Nizamnamesi uygulamasının sınırlarını 1913'e kadar genişletmiş bulunuyoruz.

1907 uygulaması ile, merkez (Başkent İstanbul) ve taşra, bir bakıma tehvid edilmiştir. Bu cihetle, 1907 tarihli Polis Nizamnamesi'ne, Polisin Tehvid-i Teşkilat Nizamnamesi denebilir. Zira, bu tarihe kadar, taşra uygulaması, devamlı olarak Merkez'den farklılık arz etmiştir. Bu nizamnamenin neşri ile, artık Merkez için düşünülen model ve kullanılan tabir, san ve unvanlar taşra için de geçerli olarak uygulama alanına konulmuştur.

Bu nizamname, artık geri (eskiye) dönüşü tamamen engelleyen kıstaslar koyarak, Avrupai bir kolluk modeli olan Polis uygulamasını en sarih ve en radikal bir şekilde ortaya koymuştur. Bu itibarla, en büyükten en küçüğe doğru tüm hiyerarşik kademeleri (emir komuta zinciri-silsile-i meratibe) koyarak yine en büyükten en küçüğe doğru bütün üniteleri (Genel Müdürlük-Merkez Memurluğu-karakol-Polis Noktası) de tek tek ve tüm unsurlarıyla tasnif eden bir muhtevaya sahiptir. Teşkilatın bu durumunun tespitine paralel olarak görev, disiplin, mükafat, ceza, tecziye, nakil, becaiş, sicil ve daha başka özlük hak ve sorumluluklar da en ufak detayına kadar en anlaşılır bir şekilde gösterilmiştir.


Bunların hepsini burada göstermek bu yazı türünün teknik ve terkibine aykırı düşeceğinden, anlatılmasından sarfınazar edilmiştir. Ancak, bahse konu metnin eski harflerle yazılı olanının dipnotta künyesini verdiğimiz kaynakta tetkiki mümkün olduğu gibi A. Ü. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde hazırladığımız "Mevzuat Metinlerinde Polis Teşkilatı'nda Yapı ve Görev 1845-1923" adlı Doktora Tezimizin Ekler kısmında mevcut ve yeni harflere çevrilmiş bulunan metninden de tetkiki mümkündür.67

Önceki paragraflarda bir nebze değinildiği gibi, II. Meşrutiyetin İlanı (23 Temmuz 1908) ile bu 1907 uygulamasına son verilmek istenmiş, fakat yerine ikame olunacak mevzuat unsurunun mevcut olmaması sebebiyle 1913'e kadar zaruri olarak yürürlükte tutulmuştur.

Sözümüzün başında da temas olunduğu üzere, konumuzun sınırları (1839-1923) arasında kalan devre, İmparatorluğun pek sıhhatli olmadığı devresi olması bakımından, Devletin sıhhate kavuşturulması hususunda çok yoğun arayış içinde bulunulan bir devredir. Bu bakımdan, aynı maksada matuf gösterilebilecek 1876 girişiminin (I. Meşruti Hükümet Uygulaması) devamı olan hükümetin yönetim tarzı beğenilmeyerek veya mevcut sosyal rahatsızlık bu yönetime atfedilerek, 23 Temmuz 1908'de II. Meşruti İdare kurulmuştur.

Bu yeni yönetimin, geçmiş yönetime ait bir uygulamayı beğenmeyerek kökten kaldırması veya tadil etmesi pek tabiidir. İşte bu sebepledir ki, 1907 uygulaması bir yıl sonra şekilden muhtevaya doğru tedricen değişikliğe tabi tutulmuş ve yaklaşık altı yıl içerisinde uygulama alanından kaldırılmıştır.

II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte, her dönemde ve günümüzde de olduğu gibi, evvel emirde Zaptiye Nazırı (Polis Bakanı) değiştirilmiştir. Bu suretle, Zaptiye Nezareti'ne Beyoğlu Mutassarrıfı Hamdi Bey getirilmiştir. Ancak, kısa sürede azledilerek, sırasıyla Manyanzade Refik Bey, Farukzade Sami Paşa, Uzun Ali Paşa ve Edirne eski Valisi Ziver Bey getirilmiştir. İlk iş olarak da Sami Paşa zamanında, yeşil zihli (Şeritli) lacivert Polis üniforması kaldırılarak yerine kırmızı zihli üniforma giydirilmiştir. Sami Paşa zamanında hazırlanan Polis Nizamnamesi taslağı, Şura-yı Devlet (Danıştay) tarafından uygun görülmediği için yürürlük kazanamamıştır. Aynı cümleden olarak, 17 Temmuz 1908 tarihli İrade-i Seniyye ile Hafiyelik ilga olunmuştur.68Ancak, üç yıllık uygulamadan sonra ve tecrube ile sabit olarak, bir devletin istihbaratsız olamayacağı anlaşılmış ve bu itibarla, 1911 tarihinde bir heyet-i İstihbariye'nin kurulmasına karar verilmiştir.

1909 senesi başlarında da, 1879'da kurulmuş bulunan Zaptiye Nezareti kaldırılarak, Harekat Ordusu Komutanlarından Albay Galip Bey, Polis ve Jandarma Umum Müfettişi olarak, memleketin güvenlik işleri ile görevlendirilmiştir. Galip Bey, evvel emirde Polis kadrosunu yenileyerek işe başlamıştır. Bu münasebetle, Harekat Ordusu'nun bazı subaylarını "Polis Zabiti" (Polis Subayı) olarak Polis Merkezlerine tayin ederek, buna ilaveten Mülkiye ve Hukuk mezunu bir çok genci, yüksek maaşlar karşılığında, özellikle İstanbul Teşkilatı'nda istihdam etmeye başlamıştır. 22 Temmuz 1909 tarihinde Emniyet-i umumiye Müdüriyeti'nin kurulması üzerine, Galip Bey Emniyet-i Umumiye Müdürü olmuştur69 Böylece daha önce Bakanlık düzeyinde kurulmuş bulunan Polis Teşkilatı, bir bakanlığa (Dahiliye Nezareti-İçişleri Bakanlığı) bağlı bir Genel Müdürlük düzeyine indirgenmiştir. Bu kararın ne denli isabetsiz olduğu, bilhassa günümüzde oldukça genişleyen ve bazı Bakanlıklardan daha büyük bir hal almış bulunan ve bu itibarla da Bakanlık olmasının gerekliliği üzerinde durulan Emniyet Genel Müdürlüğü Teşkilatı'ndan anlaşılmaktadır.

Yukarıda verdiğimiz bilgilerin şu şekilde doğrulandığını görmek de mümkündür: "9. İlk defa 4 Ağustos 1909'da Zaptiye Nezareti ilga olunarak yerine Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti ve yine aynı kanunla İstanbul Vilayeti Polis Müdürlüğü kurulmuştur".

"10. İlk Emniyeti Umumiye Müdürü, o zaman bir Jandarma Miralayı (Albay), sonra Tümgeneral) olan Galip Beydir (Pasiner, Trabzon, 1868 -İstanbul- 18 Ağustos 1939). Galip Beyin bu vazifesi 13 Haziran 1911 tarihine kadar devam etmiştir".

"11. Polis Memuru isminin (unvanının) kullanılması ifade edildiğine göre ilk defa 4 Ağustos 1909 tarihli kanunla başlamış ve böylece Polis Neferi ismi, yerini Polis Memuruna bırakmıştır. Bu hükmün araştırılmaya muhtaç olduğu kanaatindeyiz".

"12. Emniyet Teşkilatı ilk defe Dahiliye Nezaretine bağlanması ise... 4 Ağustos 1909 tarihinde gerçekleşmiştir".70

 

Bizi teyit eden bu bilgileri de naklettikten sonra taşra teşkilatına bakmak istiyoruz:.

 

Taşradaki Polis Müdürlüklerinin, Mülki Amire rağmen doğrudan doğruya bu Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü'ne bağlı olarak görev yaptığını görüyoruz. Bunun ise, Uygulamada bazı aksaklıklara sebep olduğu anlaşılmaktadır. Zira, 1912 tarihli bir İrade-i Seniyye ile çıkarılan: "İstanbul Vilayeti ile Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin Teşkilatı'na Mütedair 1909 tarihli Kanunun 4. ve 5. Maddelerini Muaddel Kanun"71 ile Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti, Bakanlığa bağlı bir şube haline getirilerek, Taşradaki Polis Müdürleri, Mülki Amiri bulunduğu beldenin aynı zamanda asayişinden de sorumlu olan Valilere bağlanmıştır. Ancak, İstanbul Vilayeti ayrı statüde mütalaa edilerek, zabıta işleri, doğrudan Bakanlığa bağlı bulunan "İstanbul Polis Müdür-i Umumisi"nin sorumluluğuna verilmiştir. Bu Müdüriyet, Cumhuriyetin kurulmasına kadar İstanbul'un zabıta işlerine bakmış ve 24 Şubat 1923 tarihinde lağv edilerek, yerine İstanbul Polis Müdürlüğü kurulmuştur.72

Buna göre Dahiliye Nezareti'nin bir şubesi olarak kurulan Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin şu unsurlardan oluştuğunu görüyoruz:.

Bu raddelerde oluşturulan İstanbul Polis Müdür-ü Umumiliği (İstanbul Genel Polis Müdürlüğü), kuruluşunun ilk zamanlarında Zaptiye Nezaretinin İstanbuldaki Teşkilatı ile göreve devam etmiştir. Ancak Daha sonra Zaptiye Nezaretinin Teşkilatı arasında bulunan İstanbul Polis Müdüriyeti ile Beşiktaş Müdüriyeti lağv edilerek birincisine tabi Merkez Memurlukları doğrudan doğruya İstanbul Polis Umum Müdürlüğüne, Beşiktaş Müdüriyeti emrinde olanlar ise Beyoğlu Polis Müdüriyetine bağlanmıştır.

Buna göre İstanbul Polis Umum Müdürlüğünün karargâh ve bağlı teşkilâtının şöyle olduğu görülmektedir.73


a.Karargah Teşkilatı

b.Doğrudan İstanbul Polis Umum Müdürlüğüne Bağlı Merkez Memurlukları:

 

1)

Müteferrika Merkez Memurluğu.

2)

Beyazıt Merkez Memurluğu.

3)

Ayasofya Merkez Memurluğu.

4)

Kumkapı Merkez Memurluğu.

5)

Samatya   Merkez Memurluğu.

6)

Aksaray Merkez Memurluğu.

7)

Eminönü Merkez Memurluğu.

8)

Kapan-ı Dakik (Unkapanı) Merkez Memurluğu.

9)

Fatih Merkez Memurluğu.

10)

Eyüp Merkez Memurluğu.

11)

Karagümrük Merkez Memurluğu.

12)

Şehremini Merkez Memurluğu.

13)

Deniz Merkez Memurluğu.

C. Beyoğlu Polis Müdüriyeti

Bu Polis Müdürlüğüne Bağlı Merkez Memurlukları:

1)             Hasköy Merkez Memurluğu.

2)             Pangaltı Merkez Memurluğu.

3)             Arnavutköy Merkez Memurluğu.

4)             Büyükdere Merkez Memurluğu.

5)    Dolapdere Merkez Memurluğu.

6)              Kasımpaşa Merkez Memurluğu.

7)              Galata Merkez Memurluğu.

8)              Beyoğlu Merkez Memurluğu.

9)              Beşiktaş Merkez Memurluğu.

10)          Taksim Merkez Memurluğu.



D. Üsküdar Polis Müdüriyeti

Bu Polis Müdüriyetine Bağlı Merkez Memurlukları:

 

1)

Çinli Merkez Memurluğu.

2)

Kadıköy Merkez Memurluğu.

3)

Paşakapısı Merkez Memurluğu.

4)

Çengelköy Merkez Memurluğu.

5)

İskele Merkez Memurluğu.

6)

Kızıltoprak Merkez Memurluğu.

Başkent Zabıta İşleri uzun müddet böyle devam etmiştir. Daha sonra 1913 tarihli Polis Nizamnamesi ile Üsküdar ve Beyoğlu Polis Müdüriyetleri ile bunlara bağlı Merkez Memurlukları doğrudan Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'ne bağlanmış ve yeni Şube esası getirilmiştir.

 

Taşra Teşkilatının Yapısı

 

Bu arada, Polisin silah ve zor kullanması konusunda bazı yeni düzenlemeler daha yapılarak bu uygulama ile 1913'e intikal edildiğini görüyoruz.

 

4. Polis Modelinin Geliştirilmesi Dönemi (1913-1923)

 

Bu dönem, düşünülen model bakımından, geçmişe kıyasla, en hazırlıklı olunan dönemdir. Zira, 68 yıllık (1845-1913) bir tecrübeden sonra ulaşılan bir merhaledir.

Bu dönem uygulamasının esasını, geçmiş yıllarda edinilen tecrübe, yapılan tasarı ve taslaklardan ve hatta Avrupa uygulamasından ilham alınarak, 6 yıl gibi bir zamanda hazırlanarak iki kitap halinde yayınlanmasının düşünüldüğü anlaşılan 1913 tarihli Polis Nizamnamesi74 teşkil etmektedir. Ancak, bu Nizamname, l. Dünya Savaşı ile aynı döneme tesadüf ettiğinden, yapı (Teşkilat) ve yönetime ilişkin "Birinci kitap" ile "İkinci kitabın yönetime ilişkin 1. Bab-ı" yayınlanabilmiş, göreve ilişkin 2. Bab-ı ise yayınlanamamıştır. Eksik kalan bu yön, 1907 tarihli Polis Nizamnamesi ve konuya münhasır diğer mevzuatla kapatılmıştır.

1913 tarihli bu nizamname tamamen, ait olduğu dönemin fikri yapısını yansıtmaktadır. Bu itibarla, Polisin tanımının dahi, Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanı'na, toplumun esenliği için konduğu addedilen bazı terimler çerçevesinde ifade olunduğuna şahit oluyoruz. Teşkilatlanma açısından 1907 tarihli Polis Nizamnamesi'nin koyduğu kıstasların, esasa taalluk etmeyip şekle önem veren bir yaklaşım ile değişikliğe tabi tutulduğu görülmektedir. Bu cihetle, yapılan değişikliğin çok şey ifade etmediği söylenebilir. Denilebilir ki, sırf değişiklik yapmış olmak için değiştirme cihetine gidilmiştir. Buna rağmen, 1907 uygulamasında aksaklık olarak ortaya çıkan bazı hususların aynı fikri yapı içerisinde telafi olunduğunu da söylemek icabeder.

Bu cümleden olarak ilave olunan unsurların gösterilmesi ve getirilen yeniliğin muhtevasını göstermek bakımından bazı şemaları aşağıya alarak, fazla bilgi için söz konusu nizamnamenin tetkik edilebileceğini salık verelim.

Buradaki üniteler 1907 uygulamasındaki ünitelerle karşılaştırıldığında, 1907'deki "Şube" lafzı yerine "Müdüriyet" lafzının getirilerek, keza 1907 uygulamasının değiştirilmesi bakımından 1909'da oluşturulan İstanbul Genel polis Müdürlüğü'nün Adli ve İdari İşler Başkanlığı, aynı zamanda Umum Müdürlük bünyesinde de oluşturulmuştur. Her iki uygulamada var olan bazı üniteler ise, değişik adlarla ya yeniden düzenlenmiş veya diğer üniteye bağlanmıştır.

Başkent Genel Polis Müdürlüğü'nün ise sayfa 45'te gösterilen şematik yapıda olduğunu görüyoruz:

 

Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti

 

Taşra Teşkilatının, daha önce sadece İstanbul Teşkilatına ait Personel alma yetkisinin bu Nizamname ile kendisine de verilmesi üzerine "Heyet-i İntihabiye" (İntihap Encümeni) ünitesinin ilavesiyle şöyle bir görünüm kazandığını görüyoruz.

Merkez ve Taşra'da aynı olmak kaydıyla Karakol Teşkilatının da şöyle olduğu görülmekte olup, günümüz Teşkilatının aynısıdır.

Burada şunu da kaydedelim ki, bu Nizamname ile konulan tüm öğeler aynıyla Cumhuriyet Dönemi'ne intikal etmiş ve yaklaşık 10 yıl aynen kullanılmıştır. 1934'ten itibaren günün icap ve şartlarına göre bazı ilave ve eksiltmelere tabi tutularak günümüze kadar ulaşılmıştır.

Bu cümleden olarak 1934'te 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet kanunu, 1937'de de 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı kanunu çıkarılmıştır.


Buna göre, Emniyet Umum Müdürlüğü merkez teşkilatının şu unsurlarından oluştuğu görülmektedir.

a)              Umum Müdürlüğe Bağlı Makamlar.

 

1)   Umum Müdür Muavinlikleri.

2)   Teftiş Heyeti Reisliği.

3)   Dört tane Daire Reisliği.

4)   Hukuk İşleri Müdürlüğü.

5)   Önemli İşler Müdürlüğü.

6)   Arşiv Müdürlüğü.

7)   Tercüme Bürosu.



b)              Daire Reislikleri.

 

1)              Birinci Daire Reisliği.

 

a)   Dört Bürodan Kurulu 1. Şube.

b)   İki Bürodan Kurulu 2. Şube.

c)   Üç Bürodan Kurulu 3. Şube.

2)              İkinci Daire Reisliği.

 

a)    İki Bürodan Kurulu 4. Şube.

b)   İki Bürodan Kurulu 5. Şube.

3)              Üçüncü Daire Reisliği.

 

a)    Üç Bürodan kurulu 6. Şube

b)   İki Bürodan Kurulu 7. Şube.

4)              Dördüncü Daire Reisliği.

 

a)    Bir Bürodan Kurulu 8. Şube.

b)   İki Bürodan Kurulu 9. Şube.


c.labarotuvar

Taşra Teşkilatı eskiden olduğu gibi il düzeyinde Polis Müdürlüğü, ilçe düzeyinde Emniyet Komiserliği şeklinde olup, nüfus ve asayiş bakımından özellik arz eden bazı İlçeler Emniyet Amirliği Şeklinde düzenlenmiştir. Bugün, ilçelerin çoğu İlçe Emniyet Müdürlüğüne yükseltilmiştir.

1914 Mart ayından itibaren belediye hizmetlerinin de Polisçe deruhte edilmesinin kararlaştırılmasından itibaren yürütülmeye başlanan bu hizmetlerin77 halen dahi icabında Polis tarafından yürütülebileceği, Polis Vazife ve Selahiyet Kanunun78 3. Maddesi ile hükmünü muhafaza etmektedir.

 

Sonuç

 

Görüldüğü üzere, Kolluk (Emniyet) Hizmetleri konusundaki süreci, girişilen faaliyetlerin önemini göz önünde bulundurarak oluşturduğumuz nirengi noktalarını dikkate almak suretiyle 1845 öncesi hariç olmak üzere dört merhaleye ayırmış bulunuyoruz. Bundan kasıt meseleyi bir bütün olarak takdim etmektir. Çünkü, yaptığımız araştırmada, bu konu üzerinde çalışma yapan bazı araştırmacıların meseleyi, Tanzimat, İstibdat ve Meşrutiyet gibi dönemlere göre ele alarak tahlil ettiklerini gördük. Kanaatimizce, günümüz okuyucusunun, ayrı ayrı dönemlerdeki Kolluk Teşkilatlarının karakterini bilmesinden ziyade, bu güne ulaşan Kolluk Teşkilatının hangi merhalelerden geçerek geldiğini görmek, eski-yeni mukayesesi yapmak, yenileşme hareketlerinin karakteristiğini tanımak, yenileşmeler üzerinde hangi unsurların daha egemen olduğunu bilmek gibi unsurlara daha fazla ihtiyacı vardır. Zira günümüzde yenileşme (çağdaşlaşma) konusunda kendimize rehber edindiğimiz ölçü ve kıstaslar hemen hemen aynıdır. Bu itibarla, bu yenileşme faaliyetlerinin sonuçlarının takdir ve tayininde bir ölçü olarak, bu teşkilatımızın yenileşme çabalarının güzergahını (Seyir Defterini) göstermeye gayret ettik. Yani meseleyi neden, niçin ve nasıl sorularını cevaplayacak biçimde sunmaya çalıştık. Böylece, şekil üzerinde yapılan yeniliklerin, yapılmak istenen iş açısından hiçbir şey ifade etmediği, fakat doğurduğu sonuçlar bakımından çok şey ifade ettiğini gösterebildiğimizi zannediyorum.

Burada yaptığımız en önemli tespit, Polis Teşkilatı'nın gerçek anlamda (Teşkilat ve Fonksiyon bakımından) 1845'te değil, 1881'de kurulduğu hususudur. 1845 tarihli girişim, sadece bir tasavvurun ifadesi niteliğindedir.

Bilindiği üzere, 1881 tarihi aynı zamanda, Türk Polis Teşkilatı'nın canı pahasına ve yemin ederek koruyuculuğunu yaptığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de doğum yıldönümüdür. Bu cihetle, Polis Teşkilatının 1881'de kurulduğunu kabul etmek -ki öyledir- kanaatimizce daha anlamlıdır.

Bu bakımdan, Türk Polis Teşkilatı'nın, her iki girişimin de ifadesi olan 10 Nisan 1881 de kurulmuş olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü, yukarıda da değinildiği gibi, 10 Nisan 1845, hem yanlış olarak tespit edilen bir tarih olup -ki doğrusu 20 Mart 1845'tir- hem de teşkilatın fiilen kuruluşunun değil, tasavvur edilişinin tarihidir. Oysa tasavvurlara fiilden daha az önem vermek icap eder. Kaldı ki, yaptığımız tespitin ve buna dayandırdığımız önerinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin teşekkül ettirilişi açısından da önemi büyüktür. O halde, Polis Teşkilatı'nın kuruluşunun 10 Nisan 1845'ten 10 Nisan 1881'e alınmasında hiçbir engel yoktur. Sadece çok anlamlı olacağı hususu vardır. Bu takdirde 2002 yılında 157. Yıldönümü yerine 121. Yıl kutlanmış olacaktır. Dolayısıyla Atatürk'ün doğumunun 121. Yıl dönümü ile aynı yılda kutlanmış olduğu için ebediyen aynı şerefi koruyacaktır. Bir de, kutlamanın "Emniyet Teşkilatı'nın Polis Adını Aldığı Yıl Dönümü" şeklinde olması gerekir. Aksi halde şimdikilerde olduğu gibi "Polis Teşkilatı'nın Kuruluş Yıl dönümü" ifadesinin kullanılması halinde sanki 1845'ten önce Polis Teşkilatı yokmuş gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Oysa ilk sözlerimizde de değindiğimiz gibi, emniyet teşkilatları devletlerle birlikte ortaya çıkar. O halde bu realite asla gözardı edilmeyerek etkinlikler düzenlenmelidir diye düşünmekteyiz. Taktire maruz olan bu düşüncemizin kabul görmesi ise kanaatimce cumhuriyet neslinin tamamını sevindirecektir.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz kutlama törenleri öncesinin 1962'ye dayandığı anlaşılmaktadır: "13. Polis Bayramı: Emniyet Teşkilatında Polis Bayramı ilk defa 10 Nisan 1962 yılında kutlanmıştır. Kutlanması fikri ise, o zaman Polis Enstitüsü ve Polis Koleji Müdürü Emekli Albay Cemal Alkan'dan çıkmış olmalıdır. Bu şekilde Polis Teşkilatı'nın kuruluşunun 117. senesinden başlanmak üzere günümüze kadar hep aynı günde yani, 10 Nisan'da Polis Bayramı kutlanagelmiştir".

"Ancak hemen ifade edelim ki 10 Nisan gününün Emniyet Teşkilatı bakımından hiçbir manası bulunmamaktadır. Kısaca 10 Nisan Emniyet Teşkilatı tarihinde yapılmış ilk ve belki de en büyük yanlışın adıdır. Bu tarihî yanlışın da, tıpkı mesleğin tarihi gibi dikkate değer ve tam yarım asırlık tarihi bulunmaktadır. Her şeyden önce sadece 10 Nisan gününün değil Nisan ayının da Emniyet Teşkilatı'nın tarihi bakımından herhangi bir hususuiyeti bulunmamaktadır. İlk defa mesleğin tarihini yazan Hikmet Tongur, ilk Polis Nizamanın tarihini 2 Rebiülevvel 1261 şeklinde yanlış olarak vermiş ise de bu tarihi miladiye çevirmeden bırakmıştır".

"Hikmet Tongur'dan bir sene sonra, 1947'de, mesleğin tarihine dair hacimli kitabı neşreden Halim (Tevfik) Alyot, Türkiye'de Zabıta (Ankara, 1947 s. 77, 9, 177) isimli eserinde önce Polis Nizamı'nın tarihi olarak 21 rebiülevvel 1261'i kabul ederek ilk yanlışı, daha sonra da bunu 10 Nisan 1845 şeklinde çevirerek ikinci bir yanlışı yapmıştır. Halbuki Polis Nizamı 20 Mart 1845, sefaretlere duyuran Müzekkere-i Umumiye ise 30 Mart 1845 tarihidir. Böylece H. Alyot'un bir yanlışı yanlışlıklar zincirinin ilk halkasını teşkil etmiştir..." (Birinci, a.g.e. s. 14-15). Diyerek haklı tenkidine devam eden ciddi araştırma sahibi Sayın Birinci, aynı kaynaklardan hareketle yaptığımız ve bu yazıda düzelttiğimiz 10 Nisan 1845 tespiti bakımından bizi de haklıca tenkit etmiştir.

Bu yanlış sebebiyledir ki biz yukarıda, Polis Bayramı olarak kutlanan 10 Nisan tarihini gün bakımından kullanıp, yıl bakımından 1881'e çekmenin daha anlamlı olacağını kaydetmiş bulunuyoruz.


Emniyet Teşkilatı'nın "İlkleri" cümlesinden olarak yine aynı araştırmacının söz konusu makalesinden yararlanarak önem atfettiğimiz şu tespitleri de yaparak sözümüzü tamamlamak istiyoruz:.

Emniyet Teşkilatı tarihinde ilk defa karşımıza çıkan diğer "ilkler" de şöylece ifadeye konulmuştur: "14. Emniyet Teşkilatı'na amir yetiştirmek için açılan Polis Enstitüsü mesleğin ilk yüksek mektebi olarak 6 Kasım 1937 tarihinde büyük törenlerle eğitimine başlamıştır".

"15. Polis Enstitüsü'nün ilk Müdürü Dr. Salih Adil BAŞER'dir. İktisat Vekaleti Milli Seferberlik Şubesi Müdürü iken 7 Ağustos 1937 tarihinde üçlü kararname ile bu vazifeye tayin edilmiştir. 31 Ağustos'ta vazifesine başladı. Dr. Salih Adil Başer 1896 senesinde Bursa'da doğdu. Babası İbrahim Beydir. 1910'da Bursa Askeri İdadisi'nden, 1912'de Harbiye Mektebi'nin Topçu kısmından mezun oldu. Topçu Önyüzbaşı rütbesinde iken 1 Ocak 1930 tarihinde Viyana Ataşe Militerliği'nden istifa ederek askerlikten ayrıldı ve İktisat Vekaleti'ne geçti. Harbiyeden sonra Viyana Üniversitesi Siyasal ve Ekonomik Bilgiler Akademisi'nden, Viyana Dünya Ticareti Ali Mektebi'nden ve Chicago'da Lasalle Üniversitesi'nden mezun oldu. Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Rusça, İspanyolca ve Latince biliyordu. Polis Enstitüsü'nde Devletler Hukuku ve Almanca hocalığı da yaptı. Beş sene müdürlük yaptıktan sonra da 23 Mart 1942 tarihinde bu vazifesinden alındı. Enstitünün ilk ve son doktoralı müdürüydü". (Birinci, a.g.e. s. 16).

 

DİPNOTLAR

1                Yağar, Hasan; Tanzimat'a kadar Türklerde Emniyet Teşkilatı; TİTE kütüphanesi yer no: YL/25, Dem No: Y-25. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi; Birinci Ali, XVI. Asırda Anadolu Şehirlerinde Kolluk Hizmetleri, H. Ü. Tarih Bilim Dalı, Yayınlanmamış Bilim Uzmanlığı Tezi, Ankara Eylül 1979.

2                Akdağ, Mustafa, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, C. ll, S 75.

3                Mülazemet: Merkezde, yine aynı işlerle meşgul olma, Divanlara ve toplantılara katılmak suretiyle yönetimde yardımcı olmaktan ibaret kabul edebileceğimiz, merkez valiliğine benzer bir merkez görevi.

4                Akdağ, Mustafa, a.g.e., S. 77.

5                Ortaylı, İlber. Osmanlı Kadısı, S. B. F. D Akara, 1977, C. XXX. Sa. l. S. 17.

6                İnalcık, Halil, "Mahkeme", İ. A. c. 7, s, 149.

7                Altındağ, Şinasi, "Osmanlılarda Kadıların Selahiyeti ve Vazifeleri Hakkında", Vl. T. T. K. K Ankara, 1967, s, 350.

8    Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti İlmiye Teşkilatı, Ank. 1965; Koçibey Risalesi S. 107; Ergin, Osman Nuri, Küçük Mecelle-i Umur-u Belediye, İst. 1340-1342, S. 14 Pakalın, Zeki, Osmanlı   Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Genç, Reşat, Karahanlı Devlet Teşkilatı, Kültür Bakanlığı yayını, seri373.

9                Pakalın, M. Zeki Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1971 c 2 s. 572.

10            Hüseyin Namık Orkun, "Subaşılarına Dair Polis Dergisi, Polis Enstitüsü, y. 26. s. 8-319, Cumhuriyetin 16. Yıl dönümü nüshası.

11            Pakalın, M. Zeki, a.g.e.,; s. 572. Akdağ Mustafa, a.g.e., s. 29.

12            Pakalın, M, Zeki, a.g.e.,, s. 572.

13            Akdağ, Mustafa, a.g.e., s. 70-72.

14            Akdağ, Mustafa, s. 72.

15            Pakalın, M, Zekia. a.g.e.,, s. 572.

16            Pakalın M. Zeki, a, g, e, s. 572.

17            M. Zeki Akalın, a.g.e., muhtesip, maddesi.

18            Pakalın M. Zeki, a.g.e.,, s. 572.

19            Pakalın, M. Zeki, a.g.e.,, s. 572.

20            W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Başbakanlık basımevi, Ankara, 1977. s. 126.

21            Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, TTK. Yayını, s. 265 n 2.

22            Türk Ansiklopedisi, s. 281, Şıhna maddesi.

23            Köprülü, M. Fuat, İ.A, "Çavuş Maddesi".

24            Pakalın, M. Zeki, a.g.e.,

25            Akdağ, Mustafa, a.g.e., s. 78-80.

26            Uzunçarşılı, a.g.e., s. 404.

27            Genç, Reşat, a.g.e., s. 283-286.

28            Pakalın, M. Zeki, a.g.e., s. 572.

29            Akdağ, Mustafa, a.g.e., s. 67-68.

30            Evliya Çelebi Seyahatnamesi, C. l, s. 517.

31            Akdağ, Mustafa, a.g.e. s. 86-87.

32            Adnan Adıvar, "Diplomatik Hatıralar", Cumhuriyet, 22 Ocak 1955.

33            Akdağ, Mustafa, a.g.e., C. ll. S. 300.

34            Köprülü, M. Fuad, İ.A. "Çavuuş Maddesi".

35            Uzunçarşılı, a.g.e., S. 37.

36            Pakalın, a.g.e.,

37            Birinci, A. "Türk Emniyet Teşkilatında ilkler", Polis Bilimleri Dergisi: C. 3, Turkish jurnal of Police Studies V. 3, s. 10-11.

38            Vereceğimiz bilgiler, A. Ü. İnkılâp Tarihi Enstitüsünde tamamladığımız "Mevzuat Metinlerde Polis Teşkilatında Yapı ve Görev, 1845-1923" adlı basılmamış doktora tezimizden alınmıştır.

39            Ergin, Osman Nuri, Mecelle-i Umuru Belediye, Cilt 1. Sayfa 942 bu Müzekkere ilerideki sayfalarda tetkike sunulacaktır.

40            Osman NURİ, a.g.e., s. 942.

41            Bu sözcük Osman Nuri'nin kitabında "emiriye" olarak yazılmıştır.

 

41            Name-i hümayun, 1245-1262, No: 11, S. 361-362 (el yazması metin).

Osman Nuri, Mecelle-i Umur-u Belediye, Tarih-i Teşkita-ı Belediye, C. I, S. 921-924, İstanbul 1922 (1337).

42            Birinci, Ali, a.g.e., s. 9-10.

43            Takvim-i vekayi, yıl 1846, No: 297.

44            Takvim-i Vekai, 18 Safer 1262, No: 297.

45            2. Tertip Düstur, C. I. S. 410-411.

46            bk. Dip. Not. 7.

47            Birinci, Ali, a.g.m, s. 10.

48            Bu Meclislerin, her hal ve şartta birer üyesinin ilim adamlarından (Tarik-i İlmiye erbabından) olması şart koşulmuştur.

49            Birinci, Ali, a.g.m., s. 10.

50            l. Tertip Düstur, C: ll, S, 748-755.

51            l. Tertip Düstur, C. 1, S. 7.

52            l. Tertip Düstur, C. l., S. 688-706.

53            Bk. 1869 Tarihli Asâkir-i Zaptiye Nizamnamesi (l. Tertip Düstur, C. ll. S. 728-733); İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi (l. Tertip Düstur, C. L. S. 625).

54            l. Tertip Düstur, C. ll. S. 740-746.

55            1845'te yayınlanan "Polis Nizamı"nı, meseleyi muallakta bıraktığı için, ilk Polis Nizamnamesi kabul etmiyoruz. Zira konu kuvvede kalmıştır.

56            l. Tertip Düstur, C. lV, S. 694.

57            Zeyl-i Düstur, 2, S. 122-131.

58            l. Tertip Düstur, C Vl, S. 407-408.

59            l. Tertip Düstur, C. 6, S. 1139-1140.

60            l. Tertip Düstur, C. Vll, S. 114-118.

61            Halim Alyot, Türkiye'de Zabıta, Ankara, 1947 S. 80-81.

62            Bu konuda Bk. Bimarhaneler Nizamnamesi; Zeyl-i Düstur, C. ll, S, 253-258.

63            l. Tertip Düstur, C. lll. S. 477-483.

64            Birinci, Ali, a.g.m, s. 11.

65            Birinci, Ali, a.g.m, s. 11.

66            l. Tertip Düstur, C. 8, S. 666-692.

67            Bahse konu Ekler bölümünde, a) Müzekkere-i Umumi, b) İlk Polis Nizamı, c) Islahat Fermanı, d) Asâkir-i Zaptiye Nizamnamesi, e) 1907 tarihli Polis Nizamnamesi ve f) 1913 tarihli Polis Nizamnamesi mevcuttuar.

68            ll. Tertip Düstur, C. l, S. 9-10.

69            Birinci, Ali, a.g.m, s. 14.

70            Mustafa Galip, Nizamat-ı Umumiye-i Zabıta, Mahmut Bey Matbaası, 1337, 2. Tab, S. 35.

71            Halim Alyot, a.g.e.,, S. 494.

72            Halim Alyot, a.g.e.,, S. 495.

73            "Birinci kitap", Takvim-i vekayi, 12 Mayıs 1329, No: 1522; ll. Tertip Düstur, C. 5, S. 385­403. "İkinci kitap", Takvim-i Vekayi, 26 Teşrinisani 1329, No: 1662; ll. Tertip Düstur, C. 6, S. 36-49.

74            Vilayetlerde Vali, Müstakil Livalarda Mutasarrıf, İlçelerde Kaymakam teşkil etmektedir.

75            Vilayet ve Müstakil Livalarda Polis Müdürü olup, Gayri Müstakil Livalar ve İlçelerde Polis Komiserleri oluştur maktadır. Ancak bu durumda alt üniteler böyle olmayıp, Karakollar şeklinde tertiplenmektedir.

76            Mustafa Galip, a.g.e., s. 232.

78      lll. Tertip Düstur, C. 15, s. 575.




KAYNAKLAR

AKDAĞ Mustafa, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, TTK. ll. C. Ankara, 1971.

ALTINDAĞ, Şinasi, Osmanlılarda Kadıların Selahiyeti ve Vazifeleri Hakkında, Vl. TTKK. Ankara, 1967.

ALYOT, Halim, Türkiye'de Zabıta, Ank. 1947.

BİRİNCİ, Ali, XVl. Asırda Anadolu Şehirlerinde Kolluk Hizmetleri, H. Ü. Tarih Bilim Dalı, yayınlanmamış bilim uzmanlığı tezi, Ankara, Eylül 1979.

ERGİN, Osman Nuri, Küçük Mecell-i Umur-u Belediye, İst. 1340-1342.

,      Mecelle-i Umur-u Belediye, l. c. İst. 1922.

Evliya Çelebi, Seyahatname, l. c.

GALİP, Mustafa, Nizamat-ı Umumiye-i Zabıta, Mahmut Bey Matbaası, İst. 1337. GENÇ, Reşat, Karahanlı Devlet Teşkilatı, Kültür Bakanlığı yayını seri 373, Ank. 1981.

GÜLMEZ, Mesut, Polis Örgütünün ilk kuruluş Belgesi ve kaynağı, Amme İdaresi Dergisi, c. 16, Sayı 4, s. 5, Ank. 1983.

Islahat Fermanı (1856), Yeni Türk Edebiyatı Antilojisi l, İ. Ü. Ed. Fak. Yayın No: 1847.

İNALCIK, Halil, "Mahkeme", İ.A, c. Vll.

Kavanin Mecmuası, TBMM Arşivi. KÖPRÜLÜ, M. Fuat, "Çavuş", İ.A.

Mustafa Nuri Paşa, Netayicül Vukuat, "Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi" TTK. XXll. Dizi, Sayı l, (Haz. Neşat Çağatay, c. l-ll, ank. 1979).

Name-i Hümayun, 1245-1262, No: 11, s. 361-362 (el yazması metin).

ORTAYLI, İlber, Osmanlı Kadısı, SBF Dergisi, XXX. c Sa. l, Ankara 1977.

PAKALIN, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB yayını, İst. 1971.

Takvim-i Vekai.

Türk Ansiklopedisi, Şıhna maddesi.

TOGAN, A. Zeki Velidi, Tarihte Usul, 3. Baskı İst. 1981.

TONGUR, Hikmet, Türkiye'de Genel Kolluk Teşkili ve Görevlerinin Gelişimi, Ank. 1946. UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı, Osmanlı Devleti İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965. ,     Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, TTK. Ank. 1984.

YAĞAR Hasan, Tanzimat'a Kadar Türkler'de Emniyet Teşkilatı, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, A. Ü, TİTE kütüphanesi, Anrkara, 1985.

, Mevzuat Metinlerinde Polis Teşkilatında Yapı ve Görev (1845-1923). yayınlanmamış doktora tezi. A. Ü. TİTE Ankara, 1988. 23) W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Başbakanlık Basımevi, Ank. 1977.

 

,      1, 2, 3. Tertip ve ek Düstur.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
6962 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın