• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
I. Dünya Savaşı Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun Gücü / Prof. Dr. Jacques Thobie

Ortalama güç teriminde güç kelimesi şüphesiz en önemli unsurdur. Güç terimi, bağımsız bir şekilde hareket etmek, kendi kendine yetmek, bir devlet için üstünlüklerini ve kendi zenginliklerini kullanmak, dış, yerel ve bölge, yani dünya işlerinde özel bir ağırlığa sahip olmak için gerekli olan kuvvet anlamına gelmektedir. Güç olmak, kendini saydırmanın, çevreye damgasını vurmanın ve bu çevreye, bu güç olmasaydı olduğu durumdan farklı bir durumda olacağı fikrini empoze etmenin yollarını bulmaktır. Eğer bu yaklaşımı kabul ediyorsak, güç olmadan da devlet olunabileceği üzerinde anlaşabiliriz ve böylece büyük, orta ve küçük güç ayrımı yaparak konuyu kapatmış olmayız.

Güçlerin sıralamasının yapılmasında büyük zorluklarla karşılaşılmaktadır. Çünkü çok açıktır ki bazı veriler nicelendirilebilse de bazıları çaresiz olarak gözden kaçabilmektedir ve kesin olarak bu değerlendirme, tarihçi için son derece karmaşık olan ilişkiler demeti çerçevesi içerisinde kendini göstermektedir. 1914'ten önce ortalama güç varsa bu güç nerede bulunmaktadır? Sanayi üretimi kriterini kabul edecek olursak, 1914'te üç büyük güç, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Büyük Britanya; iki ortalama güç, Fransa ve Rusya ve beş küçük güç vardır, Japonya, İtalya, Kanada, Belçika ve İsveç.1 Burada kesin ölçü araçlarını kullanmasak da, siyasi ve stratejik etkenleri de işin içine katacak olursak ve dünya işlerini hala Avrupa'nın yönettiğini kabul edersek dört tane büyük güç, Büyük Britanya, Almanya, Fransa ve Rusya, iki ortalama güç, Avusturya-Macaristan ve İtalya ki bunlara Amerika Birleşik Devletleri'ni ve Japonya'yı da katabiliriz; ve iki küçük güç vardır, Belçika ve Hollanda. Devletlerin birbirlerine karşı geriye dönük olarak sıralandırılmasına dayanan bu zararsız oyunda, Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde Osmanlı İmparatorluğu için karşılaştırmalı güç şartlarında bir yer bulmakta zorlanıyorum.

Yine de mümkün olan başka bir bakış açısı daha vardır. Belirli bir devletin tarihini kendi evriminin çerçevesi içerisinde ele alırsak, belki daha kesin bir değerlendirmeye varabiliriz. Şu halde, eskiden üç kıtada korkulan bir dünya imparatorluğu olan, gerilemenin kararsızlıklarını yaşayan bir devlet, küçülme evriminin bir yerinde, küçük güç statüsüne geçip tamamen yok olmadan önce kendisini ortalama bir güç durumunda bulacaktır. İlke olarak doğrusu budur. İsveç, İspanya ve Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte, sürekli değişen, gerileyen veya zayıflayan imparatorluklardır. Fakat bu da, hızını kaybetmiş olan bu imparatorlukların diğer devletlere göre orta veya küçük güç olarak nitelendirilebileceği tarihî evreyi tanımlamayı kolaylaştırmamaktadır ve belki de Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği zaman Osmanlı İmparatorluğu için bu evre, çoktan geçmişti.

İmparatorlukların gerilemelerinin son evreleri her zaman çeşitli ve çelişkili yorumlara yol açmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu da bundan kendini kurtaramamıştır. Bardağın yarısı dolu ya da yarısı boş olarak algılanabilir. Bu mütevazı düşünce, ortadan kalkmış olan İmparatorluğun 1914 dolaylarındaki, uluslararası ilişkilerini olabildiğince düzenli bir biçimde değerlendirmeye katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

 

Yerleşik Güç

 

Güç ilişkileri kavramı2 hakkındaki bir yuvarlak masa toplantısı sırasında, "yerleşik güç" ile "yaygın kuvvet" arasındaki farkı ortaya koymayı önerdim. Yerleşik güç durum saptaması dahilindedir, dahası özellikle kaynaklar açısından bazı sorular ortaya koymaktadır. Fakat kabaca da olsa yerleşik gücün verilerinin esaslarını sıralamak mümkündür: nüfus, toprak büyüklüğü, ürünlerin ve karşılıklı ilişkilerin ölçüsü, nicelendirilebilir, dolayısıyla karşılaştırılabilir bilgiler vermektedir. Buna karşın, yerleşik gücün somut olarak kullanımı ve harekete geçirilmesi, çoğunlukla nicelendirilemeyen birçok ve çeşitli etkene bağlıdır ve belli miktarda kararsızlıklara yer veren seçimleri içermektedir: stratejik seçimler, ideolojik farklılaşmalar, sosyal veya milli bağlantı derecesi, moral, uluslararası çevreyle ilişki vs. yaygın kuvvetin değerlendirilmesinde rol alırlar. Bununla birlikte, yukarıdaki soruya cevap verebilmek, ancak iki öğenin, Osmanlı İmparatorluğu'nun rakiplerine karşı gerçek yerinin ve ağırlığının uyumu ile mümkündür.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'teki yerleşik gücünü anlamak için iki parametreyi göz önünde bulunduracağız: birincisi Fransız tarihçi Rene Girault'nun3 teklif ettiği reçeteye göre çıkarılan güç göstergesi; ikincisi ise imparatorluğun zirve noktasından itibaren yüzölçümünün küçülmesinin değerlendirilmesi.

Sistemin kurucusunun da yaptığı gibi kullanılan güç göstergesi doğal olarak istenilen tüm kaynaklarla orantılı olarak dikkate alınacaktır, ancak tüm eksiklerine rağmen, geçmişte gücün tanımı için başlıca rolü oynayan verilere öncelik vererek ülkeleri birbirlerine karşı sıralamaya olanak vermektedir. Global göstergeler içerisinde herbiri denge halinde olan beş kriter ele alınır: toplam nüfus sayısı %25, kömür üretimi %20, dökme maden üretimi %10, buğday üretimi %25, toplam ticaret %20. Kullanılan istatistikler sömürge olgusunu içermemektedir, sadece Avrupa çerçevesinde ele alınmaktadırlar. 1914'teki güç göstergesi dört büyük gücü ortaya çıkarmaktadır: Almanya 63.7, Rusya 57.6, Büyük Britanya 57.3, Fransa 46.5. Bu bakımdan, iki ülke orta güç olarak değerlendirilebilir: 27.8 ile Avusturya-Macaristan ve 18.5 ile İtalya. Son olarak 14.1 ile Belçika küçük güç olarak görülebilir. Osmanlı İmparatorluğu 10.6 ile oldukça geride kalmakta, bununla birlikte, 8.4'ü geçmeyen İspanya'nın önünde bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun, göstergesine sadece iki parametre, nüfus ve buğday üretimiyle, ulaştığını gözlemlersek, numaralandırılmış birkaç işaret noktasından, doğal olarak kesin sonuca ulaşamayacağız. Bu şekilde ortaya konan sınıflandırmada, Osmanlı İmparatorluğu'nun orta ve küçük güçler arasında bulunduğu kanısını uyandırılmaktadır.

İmparatorluğun konumunun değerlendirilmesinin, gerilemesiyle bağlantılı olarak başka bir öğe daha dikkate alınmalıdır: yüzölçümüyle olan çelişkisi. Zirvesindeyken, mesela XVII. yy.'da Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık 7.173 000 km2'yi elinde tutmaktadır, bu yüzölçümü 1875'te 5.550 000 km2'ye inmiştir; 1913-1914 tarihlerinde İmparatorluk 2.171.000 km2'den fazla gelmemektedir. Bu yüzölçümü, zirve dönemi yüzölçümünün %30'unu, 1870'li yılların yüzölçümünün %39'unu teşkil etmektedir. Böylece, İmparatorluk, topraklarının %22,6'sını iki yüzyılda kaybederken, %61'ini kaybetmesi için 35 yıl yetmiştir. Bu küçülme, nüfus kadar kaynak kaybını da beraberinde getirmektedir ve Osmanlı yöneticilerinin bölge ve dünya işlerinde otoritesinin zayıfladığını da göstermektedir.

Eğer beraberinde stratejik avantaj ve daha iyi sosyo-etnik bir konsensüs getiriyorsa toprak kaybı yalnızca sakıncalar doğurmamaktadır. Fakat durumun böyle olmadığı açıktır: İmparatorluğun çok geniş bir şekilde Edirne'den Bağdat'a ve Trabzon'dan Cidde'ye yayılması, en az dört deniz üzerinde kıyısı bulunması, srtatejik kavşaklar üzerindeki seçkin konumu, İstanbul Hükümeti için, yerine getirmesi tamamen imkansız olan güvenlik ve savunma tedbirlerini zorunlu kılmaktadır. Sosyo-etnik bağlantı da düzelmiş görünmemektedir: çeşitli derecelerde, Araplar, çok çeşitli anlaşmazlık ve eylem zemini üzerinde Ermeniler ve Kürtler içeriden, çokuluslu İmparatorluğun temellerini tehlikeye sokup, uluslararası inandırıcılığını sarsmıştır. Ancak, bunu değerlendirmek çok daha zordur. Çünkü bizi yerleşik gücün kullanımının sınırlarına götürmektedir.

 

Yaygın Kuvvet

 

Burada söz konusu olan, Osmanlı İmparatorluğu'nun teorik olarak kullandığı yerleşik gücünü kullanmak için elinde bulundurduğu gerçek kapasiteyi ve diğer taraftan da bu yaygın kuvveti kullanma şeklini değerlendirmektir. Bu usul birçok sorun ortaya çıkarmaktan da geri kalmamaktadır. Bir ülkenin, burada Osmanlı İmparatorluğu söz konusudur, askerlerinin doğrudan veya dolaylı olarak karıştığı tüm anlaşmazlıklarda, yerleşik gücün somut bir güç haline getirilmesi için kullanılma şeklinin verimliliği, yaptırımlar mücadelenin geçtiği yerde işin içine girmedikçe soyutun alanında kalır. Bu durum Devlet aygıtına, partilere, medyaya, yanılgılar için belli bir oyun bırakmaktadır. Buna blöf, yani politika diyebiliriz. Fakat bizim konumuza gelince, tarihçi tatmin edilmiştir, çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun, ticaret, finans, ordu gibi başlıca alanlarda ulaştığı sonuçlardan faydalanabilmektedir. Bundan da değerlendirme sahasının oldukça geniş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Özellikle XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Osmanlı idarecileri yavaş yavaş egemenliğin bazı ayrıcalıklarını ve karar verme yeteneklerini kaybetmişlerdir. 1838 İngiliz-Osmanlı ticaret anlaşması ve 1839 Gülhane Hatt-ı Humayunu Osmanlı Dünya İmparatorluğu'nun, 1750'den4 beri kendisini yavaş yavaş içine alan kapitalist dünya ekonomisine karşı direncinin sonunu belirler. Yabancı ticarete açılma ve İmparatorluğun iç yapılarını modernleştirmeye yönelik reformlar, kendisini etkisiz canlanmalara rağmen ortadan kalkmasına kadar git gide derinleşecek olan bir bağımlılığa götürecektir.

Gerçekten de Büyük-Britanya tarafından 1838 Ağustosu'nda dikte edilen ticaret anlaşması, İmparatorlukta yürürlükte olan devlet tekellerini kaldırıp ithalata değer üzerinden %5'lik tek bir gümrük vergisi koyarak Osmanlı pazarını çok geniş bir şekilde dünyanın birinci sanayi gücüne, Palmerston'un deyişine göre "umut edilenin de ötesinde"5, açmaktadır. Bu anlaşmanın şartları öylesine elverişliydi ki, Kapitülasyonların sayesinde ve en çok kayrılan ülke sıfatıyla, 1838'den itibaren Fransa ve on kadar Avrupa ülkesi İstanbul ile benzer anlaşmalar imzalamıştır. Bu anlaşmalar II. Mahmut'un Avrupa güçlerine, özellikle İngiltere ve Fransa'ya, İmparatorluğun parçalanmasına engel olan diplomatik desteğe karşı ödediği bedeldir (Rusya ve Kavalalı Mehmet Ali ile olan anlaşmazlıklar), fakat bazı Osmanlı sosyal gruplarının çıkarlarıyla (büyük toprak sahipleri, yüksek bürokrasi, azınlıklar) ve bazı Batı yanlısı reformcu Osmanlılara göre liberalizme ideolojik olarak katılımla da örtüşmektedir: bu şekilde Reşit Paşa, serbest değişim politikasının İmparatorluğun sanayileşmesine yardımcı olacağını zannetmekte (Avrupa ülkelerinin sanayilerini sağlam gümrük duvarlarıyla koruduğu bir zamanda) ve Büyük-Britanya'da gerçekleşenin İmparatorlukta da tekrarlanabileceğini safça düşünmektedir.

Gerçekte, liberal açılım ve Kapitülasyonların suiistimali arasındaki bağ, İmparatorluğun eylem serbestiliğini büyük ölçüde sınırlandırmakla sonuçlanmıştır. Tek, zayıf ve değere göre bir vergilendirmenin tesis edilmesi, sistemin tüm değişimini engellemiş ve İmparatorluk kısa bir süre sonra kendisini gümrük tarifelerini güçlerin oy birliği olmadan6 değiştiremez durumda bulmuştur; bu durum çok zarar vericidir, çünkü gümrük gelirleri Devlet bütçesinin kaynaklarının %70'ini temsil etmektedir. Bundan birçok olumsuz sonuç çıkmaktadır: dış ticareti farklılaştırmanın, imal edilmiş ürünlerin ithalatını değiştirmenin veya sınırlandırmanın imkansızlığı; tutarlı ve ilerleyici ama henüz sanayileşmeden uzak bir donanım programını uygulamanın imkansızlığı; böylece, ülkenin ekonomik ve mali evrimi, günden güne, sanayileşmiş ülkelerin çıkarları doğrultusunda gerçekleşir.

Bu durum ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımlılığını daha da ağırlaştıran borçlanmayı da beraberinde getirmektedir. Kırım savaşının yol açtığı önemli harcamalar, savaş alanına asgari donanımı yerleştirmenin gerekliliği, maliye yönetiminin eskiliği ancak dış borçla sağlanabilecek yeni ihtiyaçlar doğurmuştur. Oysa ki, sermaye birikiminin, önce İngiltere'de sonra Fransa'da ve Kuzey Avrupa'da örgütlü birleşimi ve zor durumdaki hükümdarların kronik ihtiyaçları, borç verenleri, ödemelerini durduran devlete yöneltmekte, bu da alacaklılara, mali durumu istikrara kavuşturarak, yerel maliye üzerindeki kontrolü arttırmaya, İngiliz ve Fransız hükümetlerine de Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımlılığını derinleştirmeye olanak vermiştir.

Londra ve Paris bankacıları, İngiliz ve Fransız tasarruf sahiplerinin türbanlı değerlere olan ilgisinden birinci derecede sorumludurlar. 1854 ve 1877 arasında Osmanlı İmparatorluğu nominal olarak 5.3 milyar, Osmanlı hükümeti için 2.64 milyar franklık reel gelir tutan 17 adet devlet borcu imzalamıştır. Çıkarların icapları ve güvenliği modern bir bankacılık altyapısının kurulması anlamına gelmektedir: 1863'te, Londra ve Paris'teki komitelerce yönetilen bir Fransız-İngiliz ortak özel bankası olmakla beraber İstanbul'da bir devlet bankası olan Osmanlı Bankası kurulmuştur. Kredi şartları, borçlu için özellikle ağırdır, bankalar tarafından tahsil edilen komisyon, efektif olarak toplanan paranın %10 ile %12'si arasındadır. İstanbul tarafından toplanan paralar verimsiz harcamalar için sarf edilmiştir: ordunun yeniden düzenlenmesi, kağıt paranın geri çekilmesi, dış borcun dönüştürülmesi, dalgalanan borcun kısmi olarak azaltılması, Girit ayaklanmasının yol açtığı harcamalar; son borçlar ancak bütçenin deliklerini kapatmaya ve borcun ödenmesini sağlamaya yaramıştır. Böyle bir yönetim şekli ancak hileli iflasa götürebilirdi.


Mali ve askeri felaketlerden (1877-78 Türk-Rus Savaşı) bunalan II. Abdülhamit 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem kararnamesini imzalamaya karar vermiştir. Bu suretle, Osmanlı Hazinesi tarafından reel olarak alınan eski Türk borçlarını yönetmekle yükümlü Duyun-u Umumiye kurulmuştur. Borcun ödenmesini sağlamak için hükümet bazı gelirleri bırakmak durumunda kalmıştır. Böylece, sıra ile bir Fransız ve bir İngiliz tarafından yönetilen, gerçek bir Devlet içinde Devlet olan bu kozmopolit örgüt (1914'te 5000'den fazla memur), İmparatorluğun kaynaklarının %25-30'unu yönetmekte ve bu suretle bu kaynaklar Osmanlı hükümetinin elinden gitmekteydi. 1886'dan itibaren borç konseyi yanlış bir iş yaparak yeni borçlar almış ve bunlar 1914'te alınan çok büyük borçla doruk noktasına varmıştır. Sonu gelmeyen bu dış borç talepleri karşısında Muharrem kararnamesinin güçleri İmparatorluğun maliye yönetimi, dolayısıyla Devletin hükümranlığını doğrudan etkileyen, özellikle silahlanma ve savunma konusundaki kararlar üzerinde gerçek bir vesayet kurmuştur.

Temel nedenlerini gösterdiğimiz, karar verme yeteneğinden ciddi derecedeki yoksunluk, belki daha az belirgin, ama birikiminin İmparatorluğun yazgısında ağır basmakla sonuçlanacak olan göstergelerle daha da ağırlaşıyordu. Fransız, İngiliz, Avusturyalı, Rus ve Alman posta kuruluşları gibi yabancı posta kuruluşlarının, varlık nedenlerini meşrulaştıracak hiçbir kanunun bulunmamasına rağmen Osmanlı topraklarında kurulduğunu da belirtmemiz gerekir. Oysa ki Osmanlı postası 1874'teki kuruluşuyla beraber Uluslararası Posta Birliği'ne kabul edilmişti. Osmanlı tarafının protestoları, posta bürolarının çoğalmasını engelleyememiştir. Öte yandan bazı güçlerin, yüzyılın dönüm noktasında, fermana gerek duymaksızın okul kurma alışkanlığını nasıl değerlendirmek gerekir? Ayrıca yabancı uzmanlar, mühendisler, memurlar, çeşitli bakanlık ve idarelerde önemli görevler üstlenmiştir. Fransızlar maliyede, İngilizler gümrükte görevlendirilmişlerdir. Osmanlı donanmasının modernizasyonu bir İngiliz amiraline, kara ordusununki bir Alman generaline ve hava kuvvetinin tesisi de bir Fransız albayına teslim edilmiştir. Yabancı uzmanların çağırılması onları görevlendiren hükümet için kendiliğinden bir sorun teşkil etmez ancak, İmparatorluğun bağımlılık durumunu göz önünde tutacak olursak, kendi hareket özgürlüğü için artı bir tehlike göstermektedirler.

Bu bölümde, ilk bakışta çelişkili gözükebilecek bir tespite değineceğiz; öncülerinin düşüncesinde ülkeyi modernleştirmek, yani potansiyelini ve etkisini, özetle gücünü artırmak hedefinde olan reformların ortaya konması, Osmanlı koşullarında temel sürecini açıkladığımız, tam tersi şekilde sonuçlanmıştır. Mutabakat sağlamaktan uzak olan bu reformların kısmi kaldığı, hiçbir zaman sonuna kadar takip edilmediği ve özellikle sağduyudan uzak bir şekilde İmparatorluğun hayati çıkarlarını ve karar verme özgürlüğünü korumanın yollarını sağlamadan, Batı modelinin elbiselerinin içine girmek üzerine kurulu olduğu açıktır. II. Mahmut tarafından başlatılan ancak, Abdülmecit devrinde 1839 Gülhane Hatt-ı Humayunu ile görkemli bir şekilde ilan edilen, 1856 Islahat Hatt-ı Humayyun ile tamamlanan, Abdülaziz devrinde 1861'de, Genç Osmanlılar gruplarının etkisiyle 1870'te ve 1876'da II. Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla yinelenen Tanzimat Dönemi reform çabalarının bu bakış açısından değerlendirilmesi gerekiyor. Batı Avrupa kanunlarından esinlenilmiş kanunlar yayınlanarak ülkeyi bir hukuk devleti haline getirmek, gayrimüslim topluluklara daha eşit bir statü vermek, ekonominin ve eğitimin yapılanmalarını modernleştirmek amacıyla belli bir çaba sarf edilmesi de doğal olarak kayıtsız kalınacak bir şey değildir. Ancak bu reformların sürekli tekrarlanmaları bile, uygulamalarına bağlı olarak, ne kadar yararlı oldukları hakkında şüpheye düşürmektedir. Tanzimat devri, İmparatorluğun ekonomik gelişimini güçlendirmek yerine, imparatorluğun parçalanmasının kendi bütünlüğü içerisinde, Osmanlı sosyo-ekonomik oluşumunun bozulmasının başlangıcı olmuştur7 ve uluslararası arenada aslında sağlamlaştırılması gereken merkezi bir gücü zayıflatmaya yardımcı olmuştur. 1908-1909'da Jöntürkler tarafından başlatılan devrimci olaylar, daha da ağır bir uluslararası bir ortamda, aynı belirsizlik ve aynı diyalektik sertlikten muzdarip meşruti hükümetler doğurmuştur. Tek kelimeyle özetleyecek olursak Osmanlı yöneticileri o sıralarda Japonya'nın başarmakta olduğunu başaramamıştır.

 

Osmanlı Güçsüzlüğünün Somut Ekonomik ve Politik İşaretleri

 

Osmanlı idarecilerinin olaylar karşısında zayıf kalması, ne durumun vehametinin bilincinde olmadıkları, ne de çare bulmak için çalışmadıkları anlamına gelmektedir. Abdülhamit devrinde iç ve dış bozulmalara karşı gösterilen direnç genellikle muhafazakar biçimdedir, hatta gerici ve çoğu zaman İslam'ın çıkarları doğrultusundadır. Fransız Quais de Stanboul şirketiyle Padişah arasındaki gürültülü patırtılı ilişkiler buna iyi bir örnektir. Abdülhamit 1900'de şirketi satın almak istediğini ilan etti. Osmanlı Bankası'na yapılan saldırının Ermeni faillerinin kendisine haber verilmeden Fransız büyükelçisinin gözetiminde, Marsilya'ya giden bir İngiliz gemisine bindiği 1896 olaylarının tekrarlanmasından çekiniyordu. İslam'ın kutsal topraklarının kafirlere verilmesi hakkında dini çevrelerin çıkardığı delillere karşı çok hassastı; gerçekten de anlaşmaya uygun olarak, şirket, limanların inşaatı sırasında kazandığı toprakların tapularını istiyordu. Ne olursa olsun, sorun satış fiyatı üzerinde bir anlaşmaya varılamamasından doğmuştur; zaten hazinenin de bu işe girişmek için tek bir kuruşu dahi yoktu. Dolayısıyla şirket de anlaşmadan doğan haklarını bütünüyle kullanmak istiyordu. Saray, Şeyhülislamın da etkisiyle direniyordu. Fransa büyükelçisi işin içine karışıp, ayrılışını ve Fransa'nın deniz müdahalesini ilan etti. Abdülhamit boyun eğdi. Buna rağmen Metelin'in deniz seferini engelleyememiştir. Yabancı okulların acımasızca çoğalmasına karşı verilen direnç de aynı kadere sahip olmuştur.

Kutsal Hicaz demiryolunun inşasını, en iyimser durumda rejimin bir başarısı olarak kabul etsek de İstanbul'un otoritesinin sınırlarını yine ölçebiliriz. Şam'dan başlayan demiryolunun 1908'de Medine'ye ulaştığı doğrudur. Fakat, gönüllü olsun ya da olmasın İslam'a olan aidiyete bağlı yapılan ve Padişah-Halife'nin projesine olan güvenin belirtisi olan bağışların, demiryolunun masraflarının ancak üçte birini karşıladığı;8 işletmenin bir Alman yani bir yabancı tarafından yönetildiği; doğal olarak Mekke'ye hatta San'a'ya kadar ulaşılması gereken Hac yolunun, Bedevilerin, kurnaz Padişahın stratejik niyetlerinin farkında olmaları nedeniyle Medine'yi geçmediği; El-Ariş ve Akabe hatlarının Mısır'ı işgal eden İngilizlerin muhalefetiyle yapılamadığı da ortadadır.

İktidardaki Jöntürkler, emperyalist emellere karşı, ifşa ettiklerimizin ideolojisini bir şekilde kullanarak liberal bir ortamda, bazen de az rastlanan sert bir dil kullanarak direnmeyi seçmişlerdi. Buna karşın mali ihtiyaçlar zorlayıcı olmaya devam ediyordu. Ülkenin donanımının iyileştirilmesi ve hızlandırılması yabancı yatırımları gerektiriyordu. Oysa ki Türkleştirme politikası milli isteklere bağlı merkez-kaç eğilimleri derinleştirmekten başka bir işe yaramıyordu ve büyük güçlerin ihtiraslarını şiddetlendiriyordu. Modernleşme, isyanları bastırmak ve savunma gerçekten de çok para gerektiriyordu. Jöntürklerin stratejisinin kofluğunu ise dış kredi arayışlarında ölçebiliriz.

Böylece 1909'da, Osmanlı Bankası'nın ve Duyun-u Umumiye'nin boyunduruğunu kırmak isteyen Jöntürklerin Maliye Bakanı Cavid Bey'i, önemli finans merkezlerini rekabet içerisine sokarak bol ve ucuza borç bulabileceğinden emin olarak Avrupa başkentlerini dolaşırken görüyoruz. Sonunda bu işten yorgun düşecektir! Fransa'nın ve dostlarının hesaplı çekimserliği, İstanbul'u, çekingen Alman ve Avusturya bankalarıyla iyi bir fiyata mütevazı bir borç almak için görüşmeye mecbur etmiştir. Ancak, askeri başarısızlıklar karşısında, Paris piyasasının, dolayısıyla Osmanlı Bankası'nın ve de az sonra Duyun-u Umumiye'nin taleplerine, Osmanlı Hükümeti için bir felaket olan uzun görüşmelerin ardından boyun eğilmek zorunda kalınmıştır.

Osmanlı Hükümetleri şu gerçeği göz önünde bulundurmalıydı: Sanayi ülkeleri çeşitli ve bazen birbirleriyle çelişen çıkarlarının gelişiminde rekabet içerisinde olsalar da, hasta adam itiraz ettiğinde ve ilgili tüm devletlerin şirketleri, firmaları, okulları ve ticareti için kârlı ilişkileri tehlikeye soktuğunda safları sıklaştırıp birlikte hareket etmekteydiler. Emperyalist güçler sürekli birbirlerini yemek yerine, boğulmak üzere olan bir imparatorluğu su yüzünde tutarak nüfuz bölgelerini aralarında bölüşüp, imparatorluğu paylaşacakları daha güzel günleri beklemeye karar vermişlerdi. Bu şekilde, ulaşım (demiryolu, liman, yol), maden, bankacılık, tarım işletmeleri, hastane ve okul alanında talep edilmiş veya elde edilmiş imtiyazların temeli üzerinden, Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Ruslar ve İtalyanlar İstanbul makamlarının rızasıyla, ekonomik ve kültürel eylem alanları aldılar. Özellikle Fransa, 1914'te nominal olarak verilen ilk 500 milyon frangı pratik olarak sağlayan Paris piyasasının üstünlükleri sayesinde bütün sektörlerde önemli ayrıcalıklar elde etmiş ve böylece XIX. yüzyılda kaybolan itibarını geri almıştır. Şüphesiz, bu anlaşmaların hepsi Dünya Savaşı başlamadan önce imzalanmamıştı, ama fırsatçılar arasındaki rekabet, İstanbul'un bağımlılığının simgesi olan Duyun-u Umumiye'yi kullanarak Osmanlı maliyesinin kontrolünü iyice ele almak için ticaret alanında devam ederken, Osmanlı İmparatorluğu'nun bağımlılığının derinliğinin belirtisiydiler.

 

Osmanlı Güçsüzlüğünün Diplomatik ve Askeri Belirtileri

 

Dış güçler, Osmanlı'nın büyük bozgunlarının şartlarının yumuşatılması veya bir zaferden çıkarılabilecek paylar konusunda müdahale etmeye kudretliydi. Bu şekilde, Berlin Konferansı'nda, İngiltere, Fransa, Almanya ve Avusturya-Macaristan, Ayastefanos Antlaşması'nın maddelerini, Osmanlı İmparatorluğu için daha az zarar verici bir antlaşmayla değiştirerek İstanbul'u kısmen de olsa kurtarmıştır, İngiltere de hizmetinin karşılığı olarak Kıbrıs'ı işgal etmiştir. Osmanlı ordusu tarafından tamamen ezilen saldırgan Yunanistan'ın (Nisan-Mayıs 1897) imdadına koşan deniz güçlerinin baskısından, bizi ilgilendiren bakış açısından yola çıkarak aynı sonuçları çıkarabiliriz. Böylece, kesin bir zafere rağmen, Abdülhamit, işgal ettiği Tesalya'yı boşaltmak ve Atina'dan talep edilen savaş tazminatını da yarıya indirmek zorunda kalmıştır. Birkaç ay sonra da Girit'e Hıristiyan bir vali atayarak daha geniş bir muhtariyet vermeyi kabul etmiştir.

Geri çekilme ve bozgunlar için ne diyebiliriz? 1827'de Osmanlı donanmasının Navarin'de yok edilmesi şüphesiz Osmanlı gücünün sona ermesinin kilit noktasıdır. Abdülaziz'in bütün yeniden örgütlenme çabalarına rağmen İmparatorluk bir daha kendine gelememiştir ve adına yakışır bir donanmayı hiçbir zaman kuramamıştır, çünkü gerekli mali imkanlar yoktu ve uyanık büyük güçler de böyle olmasını istemişti. Birçok deniz üzerinde genişçe yayılmış olan bir İmparatorluk için bu durum bir felaketti. İmparatorluk, Hamid devrinde topların gölgesi altında bulmuştur kendisini; Fransa'nın İmparatorluk topraklarındaki çıkarlarına ters gelecek biçimde bir dizi isteğinin reddedilmesinin ardından, Akdeniz'deki Fransız filosunun bir tümeninin (2 zırhlı, 3 kruvazör ve 2 muhrip) koruması altında Metelin'in gümrüğü işgal etmesi (Ekim-Kasım 1901) bunun göstergesidir. Diğer bütün büyük güçler tarafından da memnuniyetle izlenen bu müdahale Padişahı her alanda boyun eğmek zorunda bırakmıştır.9 Saray, donanmayı Haliç'ten çıkarmayı aklından bile geçirmemiştir.

Bu yetersizliğin bilincinde olan meşruti hükümetler donanma kurulması programına romantik bir biçimde para akıtmıştır. Fransa'nın askeri ataşesi, Ağustos 1910'da şöyle yazıyordu: Gemiler Türklerin başını döndürüyor. 1909'da büyük bir projeden (7 zırhlı, 6 kruvazör, 6 denizaltı, 60 başka ünite) daha gerçekçi bir meclis kararına geçilmiştir (2 zırhlı, 1 kruvazör ve 10 hücumbot), kuşkusuz Türk donanması her zaman Yunanistan donanmasından üstün olmak zorundaydı. Sonuç olarak, parasızlık nedeniyle 1 zırhlı ve 1 kruvazör İngiltere'ye, 6 hücumbot da Fransa'ya sipariş verilmiştir. Böylece, Hakkı Paşa'nın mütevazı hedeflerine bile ulaşılamamıştır. Bu birkaç rakamsal tespit Osmanlı donanmasının kaybedilen iki savaştaki kesin tarafsızlığının nedenini açıklamaya yöneliktir.

Osmanlı ordusu 1911'de Yemen'de gerçek bir bağımsızlık savaşının son safhasına karşı koymak durumundadır. İmam Yahya'nın öncülüğündeki genel bir ayaklanmanın karşısında hükümet 1911'de acilen Cidde'ye 12.000 kişilik takviye kuvvet göndermeye karar vermiştir. Ne savaş donanması ne de ticaret donanması bu görevi üstlenecek durumda değildir. Bu imkanı sunabilecek tek ülke olan Rusya'dan büyük paralar karşılığında gemilerin kiralanılması gerekmiştir. Üstelik İstanbul, asilerin lehine yapılan Kızıldeniz'deki silah kaçakçılığından da yakınmaktadır. Kapitülasyonların gereklerine aykırı olarak, Fransızlar, İngilizler ve İtalyanlar tamamen kötü niyetli olarak her türlü görüşme talebini reddetmiştir. Osmanlı sularında bile, İstanbul Hükümeti 600 km. kıyı için yalnızca üç veya dört hücumbota sahipti. Nihayet, İmam Yahya ile yapılan görüşmeler, Osmanlı birliklerinin geri çekilmesi ve bağımsızlığa çok yakın bir muhtariyetin verilmesiyle sonuçlanmıştır.

İstanbul'un, İtalyanlara karşı Trablusgarp ve Bingazi'deki yerel direnişe etkili olarak yardım edememesinin nedeni de yine Osmanlı donanmasının zorunlu tarafsızlığıdır ve bunların silah patlatmadan Rodos ve Oniki Ada'yı işgal etmesini sağlamıştır.

Balkan bozgunu daha açıklayıcıdır, çünkü bütün Osmanlı idarelerinin dikkatli özeninin konusu olan Osmanlı ordusunun güçsüzlüğü ortaya çıkmıştır. Von der Goltz'un İstanbul'a geliş tarihi olan 1885'ten beri, Osmanlı ordusunun eğitimi Almanya tarafından yürütülmektedir ve malzemeleri, özellikle toplar en iyi birlikleri donatıyordu. Ama, bu ordu Balkan devletlerinin darbelerine dayanamamıştır; Edirne alınmış ve tehdit altındaki başkent ancak Marmara Denizi'ndeki uluslararası bir armadanın varlığı sayesinde kurtarılmıştır.

Son olarak, İstanbul'un otoritesini reddeden halklara, yani Bulgarlara, Arnavutlara, Ermenilere ve Araplara karşı ordu ve yedekleri tarafından sürdürülen baskı hatta terör politikası zayıflığın ve güçsüzlüğün göstergesidir.

 

Osmanlı Güçsüzlüğü, Hayatta Kalma Sorunu

 

1914 baharında imzalanan çok sayıdaki eşit olmayan antlaşma ve geniş toprak kayıplarına sebep olan Bozgunların arka arkaya gelmesi Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'te bir güç olmaktan uzak olduğunu göstermek için yeterince kanıt getirmemekte midir?

Bununla birlikte, teşhisin abartılı olduğunu söyleyenler vardır. Teşhis doğruysa Osmanlı birliklerinin Birinci Dünya Savaşı boyunca kısmi ve sınırlı da olsa iyi mücadele etmesini ve özellikle gerçekten bağımsız bir Cumhuriyetin kurulmasına götürecek olan sıçramayı başarmasını nasıl açıklamak gerekir? Bu şekildeki bir yorum metodolojik ve kronolojik olarak ikili karışıklığı getirir.

Osmanlı İmparatorluğu bir güç değildir, çünkü azalmakta olan yerleşik bir gücü gerçek bir güce dönüştürebilmenin imkansızlığı içerisindedir. Fakat devletin bu güçsüzlüğü, artık varolmadığı anlamına da gelmemektedir. Bu durumda, idareleri ve yüksek devlet memurlarıyla, şüphesiz bazı yönlerden köhneleşmiş de olsa sınırlı bir karar verme imkanını iyi kötü elinde tutan güvenilir bürokratik yapısıyla bir Osmanlı Devleti varlığını sürdürmektedir; bununla beraber verdiği kararlar, özellikle uluslararası alanda iktidarın hakim olmadığı olaylara karşı olan tepkilerdir ve bu Devlet, bir güç olmadığı ölçüde, olayları yöneten büyük güçler tarafından hoş görülmeye devam etmektedir.

Tabii bir de halklar vardır. Gerçekten de bu çoğul yapı endişe vericidir, çünkü iflasa mahkum Türkleştirme politikasına karşın İmparatorluk hala çok ulusludur. Oysa, merkezi hükümet, devletin bütün çarklarında ve özellikle orduda, beklenen verime elverişli bir anlaşma ortamı elde edebilmek için git gide zorlanmaktadır. İyice zayıflamış olan halklar arasındaki bağ tamamen koptuğunda Türk milliyetçi hareketi kesin sonuca götüren bir savaşa girişebilecektir.

Bu şartlar altında Osmanlı hükümetinin güvenebileceği tek şey, sonunu bekleyenlerin ve bunu geciktirenlerin şans eseri kendi aralarında bölünmeleridir. Buna karşın, Boğazlar üzerindeki geleneksel ve Osmanlı İmparatorluğu için yararlı olan İngiliz-Rus rekabeti, iki ülke arasındaki 1907 anlaşmalarıyla oldukça yumuşamıştır. Öyle ki İmparatorluğun mükemmel jeostratejik konumu kendi aleyhine dönmüştür. Buna rağmen, ortaya iki fırsat çıkmıştır.

Balkan devletlerinin kendi aralarında bölünmeleri Osmanlı hükümetinin karşısına neredeyse beklenmedik bir fırsat çıkartmıştır. Bütün geleneksel borç verenler kapılarını kapattıklarından, bir ordu meydana getirip Edirne'yi geri almak amacıyla 500.000 liralık (14 milyon frank) bir avans için Administration des Phares (Fransız şirketi)10 ile zorlu görüşmelere girişilmiştir. Fakat İstanbul Hükümeti bu şehri geri alsa da Balkanlar'daki tüm haklarını kesin olarak kaybetmiştir.

 

Sonuç

 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlaması Osmanlı İmparatorluğu'na kendi safını seçme imkanını gerçekten vermiş midir yoksa Almanya tarafından ustaca hazırlanmış bir tahrikin oyuncağı mı olmuştur? Şu an için bu soruya uygun bir cevap bulunmamaktadır. İktidardaki üçlü gücün, Alman emperyalizminin İmparatorluğun çıkarları için diğerlerinden daha faydalı olacağını düşünmeleri Jöntürklerin hesabına yazılacak başka bir hayaldir. Bununla beraber, hükümet eğer gerçekten hesabını yapmışsa Alman tarafının seçilmesi göreceli olarak kötü değildi, zafer kazanıldığında, İhtilaf devletleri olan Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından örülmüş ve İmparatorluk için en zorlayıcı bağların koparılmasını sağlayabilirdi. Tarih açısından, tamamen çürümüş olan İmparatorluk için bu karar gerçekten acıklı olmuştur.

Büyük Fransız antik Roma tarihçisi Andre Pigagnol Roma medeniyetinin eceliyle ölmediğini, cinayete kurban gittiğini düşünür. Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu ne eceliyle ölmüştür, ne de cinayete kurban gitmiştir: söz konusu olan, etki altındaki bir intihardır.

 

DİPNOTLAR

1           Ambrosi- Tacel-Baleste, Les grandes puissances du monde contemporain, Delagrave, Paris, 1973, 1. cilt, 252. s.

2           "Qu'est-ce qu'un rapport de force dans les relations internationales?", Cahiers d'Histoire'da J. B. Durpselle, Y. Durand, P. Melandri, J. Thobie, no 25, 9-39 s.

3           R. Girault, Diplomatie europeenne et imperialisme 1871-1914, Masson, Paris, 1979, 66,67. s.

4           Bu sorunsal hakkında, Economie et Societes dans l'Empire ottoman, CNRS, Paris, 1983, 335-354. s., I. Wallenstein and R. Kasaba, "Incorporation into the World-Economy; Change in the Structure of the Ottoman Empire 1750-1839"e bakınız.

5           Salgur Kançal tarafından, Economie et Societe'de sayfa 355-409 "La conquete du marche interne ottoman par le capitalisme industriel concurrentiel 1838-1881."

6           1850'li yılların sonunda Osmanlı Hükümeti ihracat vergisini %12'den %1'e indirmesinin karşılığında ithalat haklarını değer üzerinden %8'e çıkarma hakkını almıştır. 1900'de İstanbul bu hakkın %8'den %11'e çıkarılmasını talep etmiştir: büyük güçler oybirliğiyle buna karşı çıkmıştır. Makedonya reformlarının finansmanının karşılığını bulmak ve yabancı malların girişini sağlayan etkileyici sayıdaki teknik kolaylıkları kabul etmek için ve son olarak yedi yıl için gümrük haklarının değer üzerinden %11'e çıkarılması için yedi yıl beklemek gerekmiştir.

7           S. Kançal, a.g.m., s. 365.

8           Bakınız W. Ochsenwald, The Hijaz Railroad, U. P. of Virginia, Charlottesville, 1980, s.169.

9           J. Thobie, İnterets et İmperialisme Français dans l'Empire Ottoman, 1895-1914, Sorbonne Yayınları, Ulusal Basımevi, Paris, 1977, 562-583. s.

10        Bu konu hakkında bakınız J. Thobie, Phares Ottomans Turcs, Sorbonne Yayınları, Richelieu Yayıncılık, Paris, 1972, s. 218.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3477 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın