• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1914) / Prof. Dr. Bayram Kodaman

Genel olarak XVİİ. yüzyıl rasyonalizm (akılcılık) çağı ise, XİX. yüzyıl da bilim çağıdır. Gerçekten, XİX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı dünyasında hem bilimin hem de bilim adamlarının itibarı fevkalade artmıştır. Zira bilimin ortaya koyduğu neticeler yani keşifler, icatlar, buluşlar ve her tür yenilikler toplumda bilime olan güveni artırıyordu. Bilim toplumun önüne sınırsız imkanlar koyarak onun geleceğe umutla bakmasını sağlıyordu. Bilim ve bilimin şaha kaldırdığı umut, Avrupa toplumunun cesaretini artırmış, dünyaya bakışını değiştirmiş, her şeye hakim olma duygusunu tahrik etmiştir. Kısaca Batı bilimde, modernizmin manivelasını veya itici gücünü görmüştür. Modernizm ise değişebilme cesaretini ve kabiliyetini göstermedir. İşte Batı dünyasına değişebilme kabiliyetini bilim vermiştir. Bunun sonunda Batı iki devrim yaşamıştır:

Birinci Sanayi Devrimi Dönemi, 1760-1830 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu ilk devrim kömür-buhar-çelik ittifakı sayesinde olmuştur.1 Bu ittifakı sağlayan hiç şüphesiz bilimdi. Kömür-buhar-çelik ittifakı yeni üç çağı başlatmıştır. Birincisi, sanayide mekanizasyon çağı yani fabrika üretimine geçiş; ikincisi, tren-demiryolu çağı; üçüncüsü, büyük buharlı gemilerle nakil ve ulaşım çağıdır. Kuzey Amerika ve İngiltere bu çağları 1840'ta tamamladı. Doğu Avrupa bu dönemi daha sonra yakalamıştır.

İkinci Sanayi Devrimi ise, XİX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yaşanmaya başlamıştır. Bu İkinci Sanayi Devrimi de elektrik-petrol-otomobil ittifakı sayesinde gerçekleştirilmiştir.2 Bu gibi yenilikler Batı dünyasında hem maddi hayatı hem kültürel hayatı hem de düşünce hayatını müsbet anlamda derinden etkilemiştir.

Bilim sayesinde kömür-buhar-demir-çelik ittifakı ile elektrik-petrol-otomobil ittifakının Batı dünyasında yarattığı devrimler yanında yeni bilimsel keşifler, icadlar veya buluşlar da değişimi, modernizmi hızlandırmıştır. Mesela bu buluş ve keşifler arasında özellikle ilk sırada akla gelenleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1842 Tarımda sun'î gübrenin kullanımı

1844 Telgrafın icadı

1869 Dinamonun keşfi

1875    Patlama motoru

1876    Telefonun bulunması

1879 Tramvayın ortaya çıkışı

1879    Elektrik lambasının Edison tarafından keşfi

1880    Manyetik dalgalarının bulunması

1886 Elektroliz yoluyla alüminyum üretiminin başlaması 1888 Bisikletin icadı

1892 Pasteur tarafından kuduz aşısının ve serumun keşfi

1896 Röntgen tarafından X ışınlarının keşfi

1898 Sinematografinin bulunması

1900 Otomobil üretiminin başlaması

1900 Atomun, elektronların keşfi

1900 Zeplin ve uçağın uçurulması

Kısaca bilim Batı dünyasının ve insanlığının hizmetine girmiş ona maddeye, tabiata hakim olma ve neticede de güç edinme ve zenginliği yakalama imkanını vermiştir. Bilimin bu buluşlarından her alanda fizikte, kimyada, tıpta, biyolojide, teknikte, matematikte, coğrafyada, ticarette, ekonomide, askeriyede Batılı ülkeler istifade etmiştir.

Buhar gücünün ulaşım vasıtalarına tatbiki milletlerin ve insanların hayatını derinden etkilemiş ve değişmesini hızlandırmıştır.

Avrupa'da 1802'den itibaren buharlı büyük gemiler inşa edilmeye başlanmıştır. Atlantik Okyanusu 1819'da 29 günde, 1850'de ise 15 günde aşılmıştır. 1850'de 5000 tonluk gemiler inşa edilir olmuştur. Bunun sonucu Avrupa ile Amerika, Afrika, Akdeniz, Güney Asya ve Avustralya arasında düzenli gemi seferleri konulmuştur. Artık Atlantik Okyanusu Avrupa ve Amerika için iç deniz halini almıştır.

Buharlı gemiler sayesinde kıtalar birbirine yaklaşırken, tren ve demiryolu ile de toplumlar, ülkeler, bölgeler birbirine bağlanıyor ve yaklaştırılıyordu. 1830'da ABD ve İngiltere'de, 1831'de Belçika'da, 1832'de Fransa'da, 1836'da Almanya'da, 1839'da Hollanda'da demiryolu inşaatına başlanmıştır. Rusya ise 1850'de demiryoluna kavuşmuştur.3

Hızlı gemi ve hızlı tren seferlerinin ortaya çıkmasının ardından 1840'lı yıllarda İngiltere'de posta teşkilatı kuruldu. 1835'te ilk telgraf hattı ABD'de açıldı, 1844'ten sonra bütün Avrupa'ya yayıldı.

Buharlı gemi ve tren seferlerinin hizmete girmesiyle insanlar, toplumlar, ülkeler ve kıtalar arasında mal, sermaye, insan, fikir trafiğinde ve mübadelesinde büyük bir gelişme olmuştur. Merkezi yönetim kolaylaşmış, milletleşme hızlanmıştır.

Demiryolu ve demiryolu ulaşımının hızla gelişmesi, kömür ve maden sanayiinin önemini artırdı. Dolayısıyla kömür ve maden sanayi özellikle demir-çelik sanayii ekonominin vazgeçilmez iki unsuru haline geldi.

Sanayide makineleşme arttıkça kömüre olan ihtiyaç da giderek çoğalmış, hatta sanayileşme kömüre bağlı hale gelmiştir. Avrupa ve Kuzey Amerika 1840 yılından itibaren makineleşme sayesinde kitle üretimine başlamıştır.

Batı dünyasında ilk sanayileşme dalgasını başlatan ülkeler, İngiltere, Fransa, ABD, Belçika ve İsviçre olmuştur. 1871'den sonra ikinci safhada sanayileşmede ön plana çıkan Almanya olmuştur. 1890-1913 yılları arasında Alman sanayi üretimi her yıl %4.1 artmıştır. Bu gelişme hızı ile Fransa'nın ve İngiltere'nin önüne geçmeyi başarmıştır.

Avrupa'da üçüncü ve sonuncu sanayileşme dalgası Rusya, Norveç, İsveç, İtalya tarafından başlatılmıştır. Bu ülkeler geç kaldıkları için hızlı bir sanayileşme sürecine girmişlerdir. Rusya 1890'da %8 büyüme hızını gerçekleştirmiştir. Aynı yıllar İtalya, İskandinavya ülkeleri de sanayilerini hızla büyütmüşlerdir. Bu arada Japon sanayiinde de yaklaşık yıllık %6.5 büyüme görülür.

Büyük devletlerin sanayileşme hızını daha iyi görebilmek için 1870-1913 yılları arasındaki dünya sanayi üretimindeki paylarının yüzdesine bakmakta fayda vardır.4



                                     1870/1881-1885/1896-1900/1913

                                            %        %       %       %

ABD                                      23.3    28.6   30.1   35.8

Almanya                                 13.2    13.9   16.6   15.7

İngiltere                                 31.8    26.6   19.5   14.0

Fransa                                   10.3    8.6     7.1     6.4

Rusya                                    3.7      3.5     5.0     5.0

İtalya                                     2.4      2.4     2.7     3.1

Japonya                                  0.6     1.0


Avrupa, XIV. ve XV. yüzyıllarda Hümanizma, Rönesans ve Reform dönemlerini yaşamış, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda da bilim inkılâbını, sanayi inkılâbını, siyasi inkılâbını, sosyal, ekonomik ve kültürel inkılâplarını yapmış ve yeni bir çağa adımını atmıştı. Kısaca Avrupa ve Kuzey Amerika kendini yeniden yaratma veya kendini değiştirme imkânlarını ve vasıtalarını bularak, hem tabiata, hem başka kıtalara, hem de başka insanlara hakim olacak gücü ve kuvveti eline geçirmiştir. Bunun sonucu dünyanın stratejik noktalarını, hammadde kaynaklarını, enerji kaynaklarını ve pazarlarını ya fethetmiş ya da kontrol altına almıştır. Yeni dönemin, ideolojisi liberalizmdir, sloganı hürriyettir, hedefi zenginleşmek, güçlü olmak ve dünyaya hakim olmaktır; vasıtaları ilim, teknoloji, sanayi üretimidir; aktörleri ilim adamları, filozoflar, işçiler, patronlar (iş adamları) ve tüccarlardır. Görüldüğü üzere XIX. yüzyılın sonuna doğru ve XX. yüzyılın başlarında Avrupa'da ideolojiler, sloganlar, hedefler, vasıtalar, aktörler yenidir. Bu yönüyle Avrupa dinamiktir.

Osmanlı İmparatorluğu ise, XIX. yüzyıla gelindiği halde eski klasik sistemi içinde yaşamaya devam ediyordu. Hatta kendini yenileme kabiliyetini gösteremediği için eski sistemi de bozulmuştu. Osmanlı Avrupa'yı görüyor, fakat neler olup bittiğinin farkına varamıyor. Kendi halini görüyor, fakat çözüm üretemiyor. Kısacası Osmanlı'nın rasyonalizmden, ilimden (scientizm), teknolojiden, sanayiden, sanayi üretiminden, ticaretten, bankacılıktan, yatırımdan uzak düşmüştür. Dolayısıyla bilim adamlarından, filozoflardan, aydınlardan müteşekkil bir entelijansiya (aydın) sınıfı, ayrıca bir patron sınıfı, bir tüccar sınıfı, bir işçi sınıfı gibi çağın dinamik güçlerini oluşturan sınıflardan da mahrum idi. Yine eski sistemin, yaratıcı güçlerini kaybetmiş, eski aktörleri yani sivil paşalar, askeri paşalar, ulema sınıfı ön planda idi. Bu sınıflarda da ekonomik zihniyet yoktu.5 Toplumun genelinde de cehalet ve fakirlik hakimdi. Dünyaya, hayata din, gelenek, iman, ahlâk açısından günah-sevap, haram-helâl çerçevesinden bakılıyordu. Bilim zihniyeti ile bilim penceresinden dünyevi konulara bakış, yani tahlil, terkip ve tenkit alışkanlığı yoktu.

Bütün bunların sonucu Osmanlı İmparatorluğu geri kalmış, arkasından Avrupa'ya askeri alanda mağlup olmuş, siyasette aciz kalmış, ekonomi ve ticarette sömürülmüştür. Avrupa, artık ticari malıyla, sanayi ürünüyle, tüccarlarıyla, ilim adamlarıyla (Orientalistler), misyonerleriyle, askerleriyle, elçileriyle, konsoloslarıyla, seyyahlarıyla, kültürleriyle Osmanlı'ya saldırıya geçmiş, Osmanlı ülkesini işgal etmiştir. Bu saldırının giriş kapıları İstanbul, İzmir, Selânik, Beyrut, Trabzon gibi şehirler olmuştur.

Osmanlı dünyasının kapıları Avrupa'ya tamamen açılmıştı. Sıra Osmanlı'nın Avrupa'nın kapitalist sistemine entegrasyonuna geliyordu. Bu entegrasyon, 1838 İngiliz Ticaret Antlaşması'yla başlatıldı. Bu antlaşmanın hükümleri daha sonra bütün Avrupa ülkeleri için geçerli hale getirilmiştir. Bu antlaşma 1838-1914 yılları arasında Avrupa ile Osmanlı münasebetlerini düzenlemiştir. 1838 Ticaret Antlaşması kapitülasyonları teyit ettiği gibi yeni hükümleriyle yed-i vahit (tekel) usulünü kaldırıyordu. Avrupalı tüccarlara Osmanlı ülkesinden her türlü malı alma imkânını tanıyordu, gümrük duvarlarını ithalat için %5, ihracat için %12'ye indiriyordu. El emeğine dayalı Osmanlı mamul ticari mallarını Avrupa'nın fabrika ürünlerinin rekabetine açıyordu. Bu antlaşma ile Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu'nu hem pazar haline getiriyor, hem de ucuz hammadde deposu durumuna sokuyordu.

1854 yılında Osmanlı Devleti ilk defa Avrupa'dan borç para alıyordu. Borçlandırma da sömürünün önemli bir vasıtası idi. Nitekim 1875'te Osmanlı borçlarının faizi ana parayı geçti. Böylece Osmanlı maliyesi iflas etti. 1881 Muharrem Kararlarıyla borçlar yeniden düzenlenerek Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli gelir kaynakları 1883'te Duyun-ı Umumiye İdaresi'nin kontrolüne verildi. Artık Osmanlı İmparatorluğu yarı-sömürge durumuna getirildi. Buna rağmen devletin Avrupa'dan borç alması 1914 yılına kadar devam etti.

XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Avrupa'nın yatırım sermayesi de Osmanlı İmparatorluğu'na girmeye başladı. 1914 yılında Osmanlı Devleti'nde yabancı sermaye yatırımı 63.000.000 Osmanlı Lirası'nı buluyordu. Bu sermayenin 39.000.000'u demiryolları içindi. Bu yatırım sermayesinin %45'i Almanya'ya aitti. Almanya'nın arkasından İngiltere ve Fransa gelmekteydi.6

Emperyalist Avrupa 1838-1914 yılları arasında uyguladığı dört politika ile Osmanlı İmparatorluğu'nu önce iflasa, sonra bozulmaya ve parçalanmaya, en sonunda yıkılmaya doğru sürüklemiştir.

Birincisi; 1838 Ticaret Antlaşması'nın başlattığı ticaret politikası,

İkincisi; 1854'te başlatılan borçlandırma politikası

Üçüncüsü; 1880'de başlayan yabancı sermaye yatırım politikası,

Dördüncüsü; gayrimüslim ve gayr-i Türkleri himaye ve isyana teşvik politikasıdır.

Avrupa, Osmanlı Devleti üzerinde tesis ettiği bu nüfuzla, 1839'dan itibaren bazen telkin, bazen empoze yoluyla bazı yeniliklerin ve değişikliklerin yapılmasına yol açtı. Ancak bütün bu yapılanlar Avrupa'nın ve gayrimüslimlerin lehine netice verirken, Osmanlı Devleti'nin de elini kolunu bağlıyordu. Bu durum başlangıçta gözükmüyordu, zira Avrupa Osmanlı'da meydana gelen her türlü buhranı terakkinin, medenileşmenin, modernizasyonun tabii sonucu olarak yorumluyor ve Osmanlı devlet adamlarına itidal ve sükûnet tavsiye ediyordu. İşin böyle olmadığı çok geç anlaşıldı, fakat yapılabilecek bir şey de yoktu. Artık Osmanlı iki sistem (Avrupaî ve Osmanlı) arasında sıkışıp kalmıştı. Neticede Avrupa kapitalizmi veya liberalizminin Osmanlı ülkesini ve toplumunu modernize edemediği görülmüştür.

Avrupa, Osmanlı'yı geri bırakmakla ve sömürmekle de yetinmeyerek, ayrıca toprak kopararak imparatorluğun parçalanmasında rol almıştır. Fransa 1830'da Cezayir'i, 1882'de Tunus'u; İngiltere, 1878'de Kıbrıs'ı, 1882'de Mısır'ı, 1890'lı yıllarda Kuveyt'i; İtalya 1911'de Trablusgarb'ı ve Bingazi'yi; Rusya, Kars-Ardahan-Batum'u; Avusturya-Macaristan ise 1908'de Bosna-Hersek'i işgal etti.

Sonuç itibariyle II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu içte gayrimüslimlerin isyanları ve baskıları, dışta Avrupa'nın sömürüsü, müdahalesi ve kontrolü altında bulunuyordu. Böyle bir imparatorluğu siyasi, idari, felsefi teorilerle ve pratiklerle kurtarmak imkânsızdı. 1908'de İttihat ve Terakki Fırkası imkânsızı başarmak için iktidara el koyuyordu. Reçetesi çok basitti: Abdülhamid'i düşürmek, Meşrutiyet rejimini geri getirmek.


A. Meşrutiyet'in İlânı 1. II. Meşrutiyet'i Hazırlayan Sebepler

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu'nun geri kaldığı ve durakladığı daha III. Selim zamanında anlaşılmış ve çareler aranmaya başlanmıştı. Osmanlı'nın geriliği konusunda genel bir ittifak söz konusu olduğu halde çareler bahsine gelince, resmi veya sivil çevrelerde açık ve net bir fikir üzerinde uzlaşma yoktu. Buna paralel olarak yine Avrupa'nın üstünlüğü herkes tarafından kabul edilirken, Avrupa'nın neyi alınacağı konusunda fikir birliği mevcut değildi. Dolayısıyla rasyonalist bir yaklaşımla, ıslahatların-yani çarelerin genel bir planlaması ve daha sonra bu plan çerçevesinde işlerin organize edilmesi öngörülmemişti. Fakat buna rağmen bazen iktidar sahiplerinin inisiyatifiyle, bazen Avrupa'nın telkin, tavsiye ve baskısıyla ihtiyaç duyulan alanlarda bazı reformlar -yenilikler- yapılmış veya yapılmasına teşebbüs edilmiştir.

Bunlar arasında, 1836'da Vak'a-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ve Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir ordunun kurulması; Avrupa'ya öğrenci gönderilmesi; Avrupa'da daimi elçiliklerin kurulması; Avrupa'dan uzmanların getirilmesi, 1827'de Tıbbıye-i Şahane'nin, 1834'te Mekteb-i Harbiye'nin açılması; yeni ilkokulların (iptidaîye), ortaokulların (rüştiye), yeni liselerin (idadî), yeni yüksek okulların (Mekteb-i Mülkiye vs.) açılması; 1835-1838 arasında yeni Nezaretlerin (Umur-ı Dahiliye, Umur-ı Hariciye, Umur-ı Maliye vs.), yeni Meclisler (Meclis-i Has, Meclis-i Vükelâ, Meclis-i Dar-ı Şura-yı Askeri, Meclis-i Valâ-yı Adliye) teşkili, nihayet 1839 Tanzimat Fermanı'nın, 1856 Islahat Fermanı'nın ve 1876 I. Meşrutiyet'in ilânını sayabiliriz.

Kısacası 1800-1876 yılları arasında iyi kötü, dağınık ve plansız da olsa pek çok yenilik yapılmış, özellikle 1839 Tanzimat'la birlikte yeni bir döneme girilmiştir. Bu dönemde de hukuki, adli, mülki, maarif alanlarında başarılı işler yapılmıştır. Böylece, 1876'da Meşruti idareye veya parlamentolu (meclisli) monarşiye gelinmiştir. Bu, önemli ve geriye dönülmesi zor bir aşama idi. Gerçekten Tanzimat'tan beri iktidarla muhalefet yani Tanzimat paşaları (Reşit, Ali ve Fuat Paşalar) ile Genç Osmanlılar (Ziya Paşa, Nâmık Kemal, Âli Suavi vs.) arasındaki kavga, asker-sivil karışımı yeni bir grubun (Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Süleyman Paşa) devreye girerek 1876 I. Meşrutiyet'i ilân ettirmesiyle son bulmuştu. Asker-sivil aydınlar arasında hedefe ulaşmanın verdiği bir rahatlık vardı. Sanki siyasi gerginliklere bir nevi mola verilmişti. Artık Meşrutiyet ilân edilmişti, Kanun-ı Esasi (Anayasa) gelmişti. Padişahın yetkileri Kanun-ı Esasi ile sınırlandırılmıştı. Kanun önünde herkes hür ve eşit olacaktı. Meclis açılmış ve müzakereler yapılıyordu. Osmanlıcılık ve İttihad-ı Anasır idealine doğru bir başlangıç yapılmış yani yola çıkılmıştı. Umut doğmuştu, artık modernleşebilecektik. Pek çok asker-sivil aydın da parlamentolu ve Anayasalı bir rejimle idare edilmenin pekâlâ mümkün olabileceği kanaati doğmuştu. Artık "Hasta adama" çare bulunmuştu. Hasta iyileşme yoluna girmişti.

I. Meşrutiyet dönemi kısa sürmüştür. Meclis-i Umumi (Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi) 20 Mart 1877'de ilk toplantısını yaptı, bir dönem çalıştıktan sonra 14 Şubat 1878'de Meclis-i Mebusan kapatılarak, I. Meşrutiye'te son verilmişti.

İşte II. Meşrutiyet'in temelinde yatan esas sebeplerden biri Meclis-i Mebusan'ın kapatılması ve Kanun-ı Esasi'nin rafa kaldırılmasıdır. İkinci sebep ise, II. Abdülhamid'in "istibdat" yönetimini yani otoriter bir rejim kurmasıdır. Yetkinin tamamen Padişahın ve Saray'ın eline geçmesidir. Bab-ı Âli'nin, ulemanın, ordunun tesiri ve faaliyeti en aza indirilmiş, muhalefet çeşitli yollarla susturulmuştu.

II. Abdülhamid'in bu tavrı meşrutiyetçi aydınları sukut-ı hayâle uğrattı. Ardından 1878 Berlin Antlaşması'yla Rumeli'de büyük toprak kayıpları, Kars-Ardahan-Batum'un Rusya'ya verilmesi, Kıbrıs'ın ayrı bir antlaşmayla İngiltere'ye verilmesi, 1881 Tunus'un Fransızlar, 1882 Mısır'ın İngilizler tarafından işgali, 1881 Duyun-ı Umumiye'nin kurulması, Anadolu'da Ermeni İhtilâl Cemiyetlerinin ayrılıkçı faaliyetlere başlaması, Girit ve Doğu Rumeli meseleleri Osmanlı toplumunda özellikle aydın kadrolarda şu kanaatin doğmasına yol açtı: Osmanlı İmparatorluğu hasta yatağında, ölmek üzere, tedavisiyle hiç kimse meşgul olmamaktadır. II. Abdülhamid zararlı ilaçlarda tedaviye çalışmaktadır ve hastanın ölümünü hızlandırmaktadır. Avrupalı büyük devletler ile (İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya) ve gayrimüslimler işbirliği halinde hastayı öldürerek mirasını paylaşma plânları yapmaktadırlar. Bu kanaat yaygınlaşarak kamu oyunda "bu devlet nasıl kurtulur?" sorusu seslendirilmeye başlandı. Bu soruya verilen cevaplar şunlardır:7

1)    II. Abdülhamid'in devrilmesi, Meclis'in açılması, Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe konulması.

2)    Muhafaza-ı Vatan yani Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünün korunması.

3)    İttihad-ı Anasır yani ırkı, dini, mezhebi ne olursa olsun bütün fertlerin Osmanlı üst kimliğinde birleştirilmesi.

4)    Düşman tecavüzünün ve müdahalesinin önlenmesi (def'i tecavüzat-ı düşman).

5)    Kapitülasyonların kaldırılması.

6)    Reformların yapılması.

1878-1908 tarihleri arasında II. Abdülhamid rejimine karşı oluşan ve gittikçe büyüyen muhalefetin ana hedefleri bunlardan ibaretti. Bu muhalefetin tek ortak noktası II. Abdülhamid'in devrilmesi ve Meşrutiyet'in ilânı idi. Diğer konularda ise aralarında ittifak veya uzlaşma mevcut değildi. Bu muhalefetin içinde liberal, Osmanlıcı, merkeziyetçi, İslamcı, mason, Türk, gayr-i Türk, Müslim, gayrimüslim gibi farklı eğilimi, farklı fikirleri yansıtan farklı etnik gruba ve dine mensup insanlar vardı. Dolayısıyla diğer konularda anlaşmaları zordu. Bu bakımdan şu fikri ileri sürmek mümkündür:

II. Meşrutiyet'in ilânını hızlandıran ve II. Abdülhamid'in karşısında geniş bir muhalefetin doğmasını sağlayan ana sebeplerden biri; Türkler dışında diğer etnik ve milli grupların, Osmanlı'nın yıkılacağına dair inançları ve kendi milli hedeflerini (istiklâl, muhtariyet vs.) gerçekleştirmek için meşrutiyet rejiminin müsait siyasi-sosyal-kültürel zemini hazırlayacağına dair düşünceleridir.


II. Abdülhamid'in meşrutiyet rejimine son vermesi ve istibdat rejimini kurması gibi iki tercihi, II. Meşrutiyet'e giden yolu açmıştır. Çünkü bu iki tercih Osmanlı'nın parçalanmasına sebep olacak nitelikte görülüyordu. Avrupa, gayrimüslimler, liberaller ve Jön Türkler, meşrutiyetin durdurulmasını tasvip etmiyorlardı. Bu arada Türk aydınlarında ortak bir fikir, ortak bir çareden önce, ortak bir endişe, ortak korku doğdu.8 Onlara göre, Osmanlı Devleti uçuruma ve parçalanmaya doğru gidiyordu. İmparatorluğun yıkılma, parçalanma ve çökme endişesi Jön Türklerde "bu gidiş nasıl durdurulur?", "Osmanlı nasıl kurtulur?" sorularıyla birlikte çözüm çarelerinin aranmasını da gündeme getirdi. Büyük devletlerin ve gayrimüslimlerin tavrı, muhalefeti hem endişeye hem de çare aramaya sevk etmişti.

Türk aydınları endişelerinde, sorularında ve çarelerinde samimidirler. Gayrimüslimler ise daha çok "biz nasıl kurtuluruz?" sorusunu sorup, buna göre çare üretmeye çalışıyorlardı. Hatta Türk olmayan bazı Müslüman milletlerin aydınları bile istiklâl ve muhtariyet peşine düşmekten geri kalmamışlardır.

Muhalefeti cesaretlendiren ve meşrutiyet rejimini geri getirmeye iten I. Meşrutiyet tecrübesidir. Zira, I. Meşrutiyet, Genç Osmanlıların hazırladığı fikri-siyasi zeminde, ordu-sivil ittifakıyla empoze şeklinde ilân edilmişti. II. Meşrutiyet'i de aynı yolla ilân etmek Jön Türklere, pekâlâ mümkün görünüyordu.

II. Meşrutiyet'in ilânını hazırlayan ve hızlandıran önemli sebeplerden birisi de, 1907'de Selânik'te Bursalı Tahir, Talat, İsmail Canbolat, Mithat Şükrü tarafından kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Jön Türklerin Paris şubesinin özellikle Ahmet Rıza grubunun birleşmesidir. Bu birleşme ile Abdülhamid rejiminin muhalifleri arasına silahlı gücü elinde bulunduran Osmanlı ordusunun liberal, meşrutiyetçi, milliyetçi, hürriyetçi Türk subayları da katılmış oluyordu. Artık askeri ve sivil kanat müştereken çalışacak ve hareket edeceklerdi. Bu güç birliği ile moral kazanan Makedonya'daki Türk subayları 1908'de isyan bayrağını çekerek dağa çıkmışlar ve II. Abdülhamid'i 23 Temmuz 1908'de meşrutiyet idaresini yeniden yürürlüğe koymaya mecbur bırakmışlardır.

Bazı tarihçilere göre, II. Meşrutiyet'in ilânında özellikle mason locaları da önemli rol oynamışlardır.9 Bilindiği gibi Osmanlı Hürriyet Cemiyeti Selânik'te kurulmuştur. Selânik şehri hem Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya açılan kapısı hem de Avrupa emperyalizminin Rumeli'ye giriş kapısıdır. Bu şehirde XIX. yüzyılın sonlarında 30.000 Müslüman, 60.000 Yahudi, 24.000 Hıristiyan yaşıyordu. Önemli ticaret merkezidir, önemli bir limandır ve Osmanlı 3. ordusunun merkezidir.10 Fevkalâde hareketli ve kozmopolit bir şehirdir.

Mason ve siyonist teşkilatlar sayesinde, Yahudiler Selânik'in ticari, iktisadi, siyasi ve sosyal hayatında hakim vaziyette idiler. Mason localarına, dini ve milliyeti ne olursa olsun her insan kabul edilebilir. Bu itibarla laik, demokratik, liberal, hürriyetçi prensiplerin hakim olduğu ve uygulandığı bir yerdir. Selânik mason locasında da Rum, Bulgar, Ermeni, Makedon, Arnavut, Türk üyeler vardı. Hatta bu sebepledir ki, ilk Jön Türklerden biri olan mason Kazım Nami (Duru) Bey "Hiçbir sahada birleşememiş, daima çekişmiş, didişmiş olan bizdeki muhtelif ırk, milliyet ve dinler mason çatısı altında tam anlaşma halinde idiler." demişti.11 Üstelik mason locaları hem evrensel karaktere sahip hem de dinler, milletler, ırklar üstü bir teşkilattı. Bu haliyle Selânik Mason Locası Osmanlı İmparatorluğu'na hem örneklik, hem de önderlik yapamaz mı idi? Kazım Nami'nin dediği gibi Selânik Mason Locası kendi bünyesinde İttihad-ı Anasırı (çeşitli unsurların birliği) gerçekleştirmişti. O halde Osmanlı İmparatorluğu'na, dinler ve milliyetler üstü siyasi bir yapı kazandırılarak İttihad-ı Anasırı gerçekleştirmek niçin mümkün olmasın idi?

İşte bu düşünce ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Selanik Mason Locası arasında ciddi bir işbirliği başlamıştır. Bu ittifak Paris ve Selânik şubelerinin birleşmesiyle İttihat ve Terakki Cemiyeti ile mason teşkilatlarının işbirliğine dönüşmüştür. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti yurt içinde ve özellikle yurt dışında büyük bir faaliyet ve propaganda alanı ve imkânı bulmuştur. Mason Locası da Türk Cemiyetleri vasıtasıyla imparatorlukta söz sahibi olma hakkını kazanmıştır.

Ayrıca masonlara atfedilen şu iddialar da mevcuttur:12 Masonlara göre Osmanlı Devleti Avrupa kapitalizminin sömürgesi durumundadır. Bu sömürüden hem Türk, Rum, Ermeni, Yahudi cemaatleri yani Müslim-gayrimüslimler zarar görmektedir hem de Osmanlı Devleti zarara uğramaktadır. Osmanlı Devleti mevcut haliyle ve yapısıyla bu sömürüden ve emperyalizmden kurtulamaz. O halde ne yapılmalıydı?

a- Türk-Rum-Yahudi-Ermeni (Müslim, gayrimüslim) burjuvazisinin öncülüğünde Osmanlı Devleti'ne yeni bir şekil verilmelidir. Bu yeni şekle göre Batıcı, liberal, hürriyetçi, meşrutiyetçi, laik ve hukuk devleti teşkil edilmelidir.

b- Hürriyet, eşitlik, kardeşlik ilkeleri etrafında İttihad-ı Anasır ideali, tıpkı mason localarında olduğu gibi gerçekleştirilmelidir.

Bu fikirler çerçevesinde mason locaları ile Jön Türkler arasında yakınlaşma ve işbirliği mümkün olmuştur. İlk hedef şüphesiz II. Abdülhamid'in düşürülmesi ve meşrutiyetin ilânı olmuştur.

Bir başka iddia da siyonist teşkilatlara aittir. Bilindiği üzere siyonizm, Nil ve Fırat nehri arasında bir İsrail Devleti'ni kurmayı amaçlar. Siyonizmin kurucusu Dr. Theodor Herzl, 1901'de İstanbul'a gelerek II. Abdülhamid'le görüşmüş, Filistin'den Yahudiler için toprak istemiş, karşılığında da bütün Osmanlı borçlarının ödenmesini teklif etmiştir. II. Abdülhamid bunu kabul etmemiştir.13 Bunun üzerine Dr. Theodor Herzl, 4 Temmuz 1902'de II. Abdülhamid'le tekrar görüşmüş ve olumlu cevap alamamıştır. Bu tarihten itibaren siyonist teşkilatlar, Yahudilerin Filistin'e yerleşmesini engelleyen II. Abdülhamid'in düşürülmesi ve meşrutiyetin ilân edilmesi için faaliyette bulunmuşlardır. Siyonistler Abdülhamid engeli ortadan kalktıktan sonra Avrupalı büyük devletlerin de desteğiyle Filistin'e yerleşebileceklerine inanıyorlardı.

Sonuç olarak, II. Meşrutiyet'in ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinin pek çok gizli ve açık sebepleri vardır. Biz bunlardan önemli olduğunu düşündüğümüz bazı sebepleri farklı bir tarzda belirtmeye çalıştık. Ancak son tahlil de denilebilecek husus şudur: Abdülhamid'in hâl edilmesini ve meşrutiyetin ilânını, içte aydınların büyük bir kısmı, Türklerin-panislamistlerin bir kısmı, gayrimüslimlerin tamamı, Türk olmayan Müslümanların önemli bir kısmı; dışta ise özellikle İngiltere ve Fransa resmi çevreleri ve kamuoyları arzu etmekteydiler. Buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini Türklerden başka samimi bir şekilde isteyen yoktu.

Türkler Osmanlı İmparatorluğu'nun kurtuluşunu II. Abdülhamid'in iktidardan uzaklaştırılmasında ve meşruti idarede görüyordu, en azından beklentileri bu idi. Avrupa ise Osmanlı'nın paylaşılmasını ve sömürgeleştirilmesini bekliyordu. Gayrimüslimler ise kendilerinin kurtuluşu için zeminin ve şartların hazır hale geleceğini umuyorlardı.

 

2. II. Meşrutiyet'in İlanı (24 Temmuz 1908)

 

1908 başlarında Makedonya meselesi yüzünden Balkanlar'da siyasi hava iyice bozulmuş ve gerginleşmişti. Avusturya, Rusya, İtalya Balkanlar'da nüfuz sahası elde etmek ve üstünlük kurmak için mücadele ederken, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Arnavutlar arasında kıyasıya menfaat kavgası ve rekabeti vardı. Osmanlı Devleti'nin zayıflığı bu devletlerin hem iştahını artırıyor hem de aralarındaki siyasi tansiyonu iyice yükseltiyor ve geriyordu.

Rumeli'deki özellikle Makedonya'daki Türk varlığı için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu vaziyet Türkleri, Jön Türk mensuplarını, İttihad-Terakki'nin yönetici kadrolarını ve 3. Ordu subaylarını endişelendiriyordu. Tam bu sırada, 9-10 Haziran 1908'de İngiliz Kralı III. Edward ile Rus Çarı II. Nikola'nın Reval görüşmeleri gerçekleşti. Reval görüşmesinin hemen arkasından, Rusya ile İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşma ve parçalama konusunda anlaştıkları, dolayısıyla Rumeli'de Osmanlı'nın sonunun geldiği şeklinde yorumlar ortaya çıktı. 14 1907'de Rusya ile İngiltere'nin Çin-Tibet-Afganistan-İran üzerinde nüfuz bölgelerini tespit etmiş olmaları, Balkanlar'la ilgili yorumların doğruluk payını artırıyordu. Ayrıca II. Abdülhamid'in istibdat rejiminin ve panislamist politikasına o zamana kadar rakip olan Rusya ve İngiltere'yi birbirine yaklaştırmış olması da kuvvetle muhtemeldi. 1908 Reval buluşmasıyla, İngiliz-Rus rekabeti eksenine dayandırılan Abdülhamid'in dış politikası iflas etmiş oluyordu. Padişahın ve Bab-ı Âli'nin yapacak fazla bir şeyi yoktu.

İşte bu tehlike ve çözümsüz durum İttihat Terakki yöneticilerini ve Türk subaylarını harekete geçirdi. Onlara göre en hızlı ve kestirme çözüm II. Abdülhamid rejimine son vermek, meşrutiyeti ilân etmek ve Kanun-ı Esasi'yi uygulamaktı. Ancak bu çözüm şekli İngiltere'yi Rusya ile işbirliğinden vazgeçirebilir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü korumaya yeniden sevk edebilirdi. Avrupa kamuoyunu Osmanlı Devleti'nin lehine çevirebilirdi.

Yukarıda ifade edilen sebeplerden ötürü İttihat-Terakki Cemiyeti'nin sivil kanadı harekete geçerek, 1908 Temmuz başında maksadını Manastır'daki konsoloslara yolladığı bir beyannâme ile iç ve dış kamuoyuna duyurdu. Askeri kanat adına Enver, Niyazi ve Eyüp Sabri Beyler dağa çıkarak isyan bayrağını açtılar ve hürriyet meşalesini yaktılar. II. Abdülhamid önce durumun vehametini pek kavrayamadı, bu olayları va'ka-yı adiye olarak gördü. Fakat bu sefer, II. Abdülhamid'in muhatabı III. Ordu'nun subaylarıdır, dolayısıyla fazla şansı yoktu.

Niyazi Bey'in Hıristiyan halka dağıttığı beyannâmede hareketin sebep ve hedefleri şu şekilde özetlenmiştir: 15

1-    Avrupa devletleri medeniyet ve yardım maskesi adı altında faaliyet göstererek Balkanlar'da kötülük yapmışlar ve huzuru bozmuşlardı.

2-    Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan gibi küçük devletler Makedon halkını kandırarak onları birbirine düşman yapmışlar ve neticede Makedonya'yı kan gölüne çevirmişlerdir.

3-    Mevcut idareden Türkler de, Hıristiyan Osmanlı vatandaşları kadar memnun değildir.

4-    İstibdatın şiddeti altında Bulgar, Türk, Arnavut, Rum, Ulah vatandaşlarımız ezilmektedir. Buna göre Türkler din, dil, millet, mezhep ayrımı yapmadan herkese hürriyet, eşitlik ve adalet bahşedecek bir rejim kurmak için çalışıyorlar. İttihat-Terakki Cemiyeti'ni de bu maksatla kurmuşlardır.

5-    Bundan böyle herkes Osmanlı'nın menfaatine çalışacaktır. Bütün gayrimüslimler din, diyanet, mezhep ve milliyetinden emin olacaklardır.

6-    Bize katılınız, hürriyetinizi geri alalım.

 

Bu beyannâme Müslim ve gayrimüslim halk üzerinde çok iyi tesir yapmıştır. Beyannâmenin özellikle Türklerin ve İttihat-Terakki'nin öncü rolünü ve Osmanlı vatandaşlığı kavramını vurgulaması dikkat çekmektedir ve harekâtın niteliği hakkında ciddi ipuçları vermektedir.

Enver (Paşa) Bey'in 19 Temmuz 1908'de Selanik'te "Olympia Place" balkonundan halka "bundan böyle biz hepimiz kardeşiz, Bulgar yok, Rum yok, Sırp yok, Romen yok, Müslüman yok, Hıristiyan yok, Yahudi yok, Osmanlı var, biz Osmanlıyız. İçimizden birinin sinegoga diğerinin kilisiye, bir başkasının camiye gitmesinin fazla bir önemi yoktur. Ülkemizin mavi seması altında hepimiz eşitiz, Osmanlı olmaktan şeref duyuyoruz. Yaşasın vatan, yaşasın hürriyet" diye duyurduğu yeni bir döneme giriliyordu.16

Makedonya'daki bu olaylar gittikçe büyüyerek halkın ve III. Ordu'nun katıldığı genel bir isyan halini aldı. Bunun üzerine İttihat-Terakki Cemiyeti'nin Selanik merkezi harekete geçti. 23 Temmuz 1908'de padişaha bir telgraf çekerek, Kanun-ı Esasi'nin derhal yürürlüğe konulmasını ve meclisin açılmasını, bu yapılmadığı takdirde daha vahim olayların meydana gelebileceği bildirildi. Firizovik'te toplanan halk da buna benzer çektikleri telgrafın cevabını heyecanla bekliyordu. Padişahın cevabı gecikince İttihat-Terakki'nin Manastır şubesi Merkez-Umumisi'nin bilgisi dahilinde askerlerle anlaşarak hürriyeti ilân etmeye karar verdi. Bunun üzerine ilk defa Manastır'da istibdat devrinin sona erdiği, meşrutiyetin başladığı ilân edildi.17

II. Abdülhamid hâlâ mütereddit idi. Arap İzzet Paşa "kuvvete kuvvetle karşılık vermek gerektiğini ve halkla birleşerek bu isyanı bastırabileciğini" telkin etti ise de II. Abdülhamid sivil bir harbe taraftar olmadığını söyleyerek, öneriyi reddetti.18 23 Temmuz 1908'de Sadrazam yaptığı Said Paşa'nın da fikrini alarak, "Kanun-ı Esasi'yi ben tesis etmiştim; Meclis-i Mebusan'ın (1878) ikinci dönem toplantısında bir müddet yürürlükten kaldırılması lüzum etmişti. Öyle yapıldı. Madem ki milletim bu kanunun yine yürürlüğe girmesini arzu ediyor, ben dahi verdim" diyerek meşrutiyetin ilânına razı olmuştur.19 24 Temmuz 1908'de de bu hususta irade çıkmış ve meşrutiyet ilân edilmiştir. Aynı gün valilere mebus seçimleri için hazırlık yapmaları konusunda emir yollanmıştır.

 

B. II. Abdülhamid ve Meşrutiyet

  1. Saray-İttihat ve Terakki-Bab-ı Âli

 

Meşrutiyeti ilân etmek, Kanun-ı Esasi'yi yürürlüğe koymak ve özellikle II. Abdülhamid'i tahttan indirmek için asker-sivil, Müslim-gayrimüslim, Paris-Cenevre-Kahire üçgeni ile Selânik-Üsküp-Edirne üçgenindeki Jön Türkler20 (Genç Türkler) ve İttihat-Terakki Cemiyeti21 işbirliği sayesinde Rumeli'de başlatılan isyan hareketi 24 Temmuz 1908'de şu şekilde neticelendi:

2.Meşrutiyet ilân edildi ve Kanun-ı Esasi yürürlüğe konuldu. Bu sonuca bakarak isyan hareketinin hedefine ulaştığı ve İttihat-Terakki komitesinin başarılı olduğu söylenebilir. Ancak II. Abdülhamid'in tahtta kaldığı dikkate alındığında, İttihatçıların veya Jön Türklerin kısmi bir başarı elde ettiği görülmektedir. Buna karşılık, II. Abdülhamid, bazı yetkileri elinden alınmış bile olsa tahtta kalmayı başarmıştır.

Başarılı gözüken diğer bir güç ise iktidar ortağı olması gereken Bab-ı Âli ve onun bürokrasisidir. Bilindiği üzere 1878'den beri asıl güç ve sınırsız yetki II. Abdülhamid'in eline geçmiş, dolayısıyla Bab-ı Âli'nin otoritesi hemen hemen hiç kalmamıştı. II. Meşrutiyet'in getirdiği havayı fırsat sayan Bab-ı Âli'nin eski sadrazamları ve kıdemli paşaları, özellikle küçük Said ve Kamil Paşalar, Bab-ı Âli'ye gerçek otoritesini kazandırmaya çalışmışlardır. Bu gayretler sonucu Bab-ı Âli az çok serbest hareket etme imkânını bulmuştur.

Görüldüğü üzere II. Meşrutiyet'in ilânıyla birlikte, üç güç odağı ortaya çıkmış ve her biri kendini başarılı ve güçlü görüyordu. Bu itibarla aralarında gizli fakat çok ciddi bir iktidar mücadelesi başlayacaktır. Çünkü her biri iktidarı bütünüyle kendi eline alarak olaylara istikâmet vermek arzusunda idi. Aslında, meşrutiyetin ilânıyla her şey bitmemiş, her şey yeniden başlıyordu. Üç taraf da mütereddit ve endişeli idi. Zira gelecek pek açık görünmüyordu. Bu ortamda rekabete girişen üç güç merkezi de özellikle Saray ve İttihat-Terakki Cemiyeti birbirinden çekiniyordu. Taraflara baktığımızda görünen manzarayı şu şekilde özetlemek mümkündür:

II. Abdülhamid-Saray: İnkılâba rağmen II. Abdülhamid hâlâ güçlüdür. Zira ayakta kalmıştır. Üstelik, II. Meşrutiyet'in ilânı ve Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe konması basın yoluyla padişahın lütfu olarak yansıtılmıştır. Padişah İstanbul'da, Ankara'da ve askerlerin nezdinde hâlâ itibarını koruyordu. Meşrutiyeti kutlamak maksadıyla yapılan gösteri ve toplantılarda "Padişahım çok yaşa" nidaları duyuluyordu. Hükümetin başında hâlâ padişahın tayin ettiği Said ve Kamil Paşalar bulunmaktadır. Bu ise Saray'la Bab-ı Âli arasındaki diyaloğu, dayanışmayı ve ittifakı kolaylaştırıyordu. Ayrıca Kanun-ı Esasi padişaha önemli yetkiler tanıyordu. Abdülhamid bu avantajları politik kabiliyetiyle birleştirerek inisiyatifi elinde bulunduruyordu.

II. Abdülhamid'in zayıf yönü, elinde gerektiğinde güvenebileceği ve kullanabileceği askeri bir gücün olmaması idi. Bu itibarla fevkâlade yumuşak ve çok yönlü politika takip ediyordu. Bazen tam bir meşruti monark gibi hiçbir şeye karışmıyor, sadece "temsil" ve "imza" yetkisini kullanıyor, bazen Kanun-ı Esasi'nin kendisine tanıdığı yetkileri, geniş bir yoruma tâbi tutarak sonuna kadar savunuyor ve bazı konularda direniyordu. Kuvvet karşısında hemen geri çekilmesini de biliyordu.

İttihat-Terakki Cemiyeti: Olayları hazırlamakta, başlatmakta ve II. Meşrutiyet'i ilân ettirmekte tam başarı göstermiştir. Esas gücünü bu başarıdan ve teşkilatından almaktadır. Cemiyetin hem sivil kadrosu hem de asker kadrosu vardı. Dolayısıyla entelektüel, siyasi ve askeri gücü daima yanında bulundurmuştur. Halk nazarında popularitesi de vardı.

İttihat-Terakki Cemiyeti 24 Temmuz 1908'den sonra daha önceki başarısını gösteremedi. En zayıf tarafı Abdülhamid'i devirip, iktidarı kendi eline alma cesaretini kendinde bulamamasıdır. Zira, bu tavırları onların acemiliklerini hem de özgüvenlerinin yokluğunu ortaya çıkarıyordu. Onların bu çekimserliği II. Abdülhamid'i, Bab-ı Âli'yi ve muhalefeti cesaretlendirmiştir.

İttihat-Terakki öne çıkma ve iktidarı alma yerine arka planda, perde arkasından Bab-ı Âli'yi ve Sarayı kontrol altında tutarak siyaseti yönlendirmeyi tercih etmiştir.22 Kısaca İttihat-Terakki'nin himayesinde ve onun desteğine muhtaç bir Halife-Sultan ile fevkâlade uysal bir Bab-ı Âli isteniyordu. II. Abdülhamid başlangıçta bu statüyü benimsemiş görünüyordu. Sorumluluk, karar yetkisi ve gerçek iktidar İttihat-Terakki'de, imza yetkisi ise padişahta olacaktı. Hatta dış politika tamamen Abdülhamid'e emanet ediliyor, iç politika ise İttihat-Terakki'ye bırakılıyordu.

İttihat-Terakki, Sarayı ve Bab-ı Âli'yi kendi yörüngesinde tutabilmek için özellikle Abdülhamid'in dayandığı ve güvendiği güç kaynaklarını kurutmaya kalktı. Önce Hafiye Teşkilatı (Gizli Haber Alma Örgütü) dağıtılarak, padişahın haber kaynakları kurutuldu. Sonra sansür kaldırılarak istibdat rejimini ve taraftarlarını kötüleyen, meşrutiyeti öven yazıların çıkmasına yol açıldı. Genel af ilânıyla bütün istibdat düşmanlarının İstanbul'a gelmeleri sağlandı. Abdülhamid'in yakınları ve eski yönetimin ileri gelenleri ya tutuklandılar ya sürgüne gönderildiler ya da işten atıldılar. Böylece Abdülhamid susturulmaya çalışılmıştır.

İttihat-Terakki ayrıca Bab-ı Âli'yi kontrol altına almak için de teşebbüse geçti. Nitekim, Talat (Paşa), Cemil (Paşa) ve Cavit Bey İttihat-Terakki adına Selanik'ten gelerek Said Paşa ile görüşmüşler, ancak bir uzlaşma sağlanamamıştı. Hedefleri hükümete İttihatçılardan üye sokmaktı. Said Paşa baskıya dayanamayıp istifa etti (5 Ağustos 1908). Yerine geçen Kamil Paşa ile de tam bir uzlaşmaya varılamadı. Bir uzlaşma için Hüseyin Hilmi Paşa'nın sadrazamlığının beklenmesi gerekti.

İttihatçıların en zayıf yönü genç, kararsız olmalarıdır. Diğer önemli bir hususta belli bir liderleri ve düzenli bir programları yoktu. Öyle anlaşılıyor ki onların görevi esasen meşrutiyetin ilânıyla ve namuslu insanlardan müteşekkil bir hükümetin kurulmasıyla bitmiş olacaktı. Fakat olaylar böyle gelişmedi. Olayları başlatmak İttihatçıların inisiyatifi ile oldu, daha sonra olaylar İttihatçıları yönlendirmeye başladı.

Bab-ı Âli: Bab-ı Âli, Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe girmesiyle biraz şahsiyet ve güç kazandı ise de, İttihatçılarla II. Abdülhamid'in gizli ve açık rekabeti yüzünden hep gölgede kaldı. Ya padişaha ya da İttihat-Terakki'ye yanaşarak varlığını sürdürmeyi denedi, fakat hiçbir zaman gerçek rolünü oynayamadı. 1913 Bab-ı Âli Baskını'yla tamamen İttihat-Terakki'nin himayesine girdi.

2. II. Abdülhamid'in II. Meşrutiyet Hükümetleri

II. Abdülhamid II. Meşrutiyet döneminde dört hükümet kurmuştur.23

1-   Said Paşa hükümeti 1 Ağustos-5 Ağustos 1908

2-   Kamil Paşa hükümeti 6 Ağustos 1908-14 Şubat 1909

3-   Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti 14 Şubat-13 Nisan 1909

4-   Ahmet Tevfik Paşa hükümeti 13 Nisan-1 Mayıs 1909

Said Paşa Hükümeti:24 Meşrutiyet ilan edildiğinde Said Paşa zaten sadrazamdı.

1 Ağustos 1908'de bu göreve tekrar atandı ise de İttihat-Terakki Cemiyeti ile geçinemeyerek. 4 Ağustos 1908'de istifa etti.

Said Paşa, yeni dönemde eski rejim taraftarlarından müteşekkil bir hanedan hükümeti kurmuştu. Böylece II. Abdülhamid'le işbirliği yapmaya çalıştı. Zaten ittihatçılardan da pek hoşlanmıyordu. Harbiye ve Bahriye Nazırlarını tayin etmek Sadrazamın yetkisinde olmasına rağmen bu yetkiyi, II. Abdülhamid'e devretmeye razı olmuştu. Onun bu tavrı hem padişahla İttihat-Terakki arasında güvensizlik yarattı hem de kendisine olan itimadı sarstı. Dolayısıyla ömrü az oldu.

Kamil Paşa Hükümeti: Said Paşa'nın yerine Abdülhamid yine eski rejimin adamlarından ve İngiliz yanlısı bilinen Kamil Paşa'yı sadrazam yaptı. Kamil Paşa daha çok liberal eğilimli, karma bir hükümet kurdu. Kabineye İttihatçıların istediği iki üye (Recep Paşa, Arif Hikmet Paşa) girmişti. Recep Paşa'nın ölmesi üzerine, gerçek İttihatçı olan Manyasizade Refik Bey'i Zaptiye Nazırlığı'na getirdi.

Kamil Paşa Hükümeti İttihat-Terakki'nin desteğine sahipti. Buna karşılık Abdülhamid Kamil Paşa'nın İngiliz taraftarı oluşundan endişe ediyordu. Kamil Paşa hükümeti ilk iş olarak devlet kadrolarında köklü bir temizlik hareketine girişerek, pek çok kesimin ya işine son verildi ya da maaşları azaltıldı. İkinci olarak Abdülhamid'in eski adamları tutuklandı ve mallarına el konuldu.


Kamil Paşa ayrıca, 16 Ağustos 1908'de yayınlanan hükümet programında, yabancılara verilen kapitülasyonların ve imtiyazların kalkacağı, tasarruf tedbirlerine başvurulacağı, ırk, din ve dil ayrımı yapılmadan herkese eğitim hakkı verileceği hususları yer almıştır. Kamil Paşa hükümeti icraata başladığı sırada, 5 Ekim 1908'de Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bunu Bosna-Hersek'in Avusturya tarafından ilhakı izledi. İttihatçılar Kamil Paşa'yı suçlu bularak, itham edince hükümetle İttihat-Terakki'nin arası açıldı.

Bunun üzerine İttihat-Terakki 1908'de Selanik'te topladığı kongresinde Abdülhamid'le iyi geçinme ve Kamil Paşa hükümetini de düşürme kararı aldı. Abdülhamid Kamil Paşa'dan pek hoşlanmıyordu. Bundan istifade eden İttihat-Terakki Abdülhamid ile işbirliği yapmayı faydalı buldu. Ancak seçimlerin yapılması ve Meclis'in açılması gündemde olduğu için Kamil Paşa'yı düşürme işi ertelenmişti.

İttihat-Terakki ile arası açılan Kamil Paşa, durumunu kuvvetlendirmek için Meclis'teki muhalif Ermeni, Rum mebuslarıyla ve Ahrar Fırkası grubuyla işbirliği yaparak güven tazeledi. Ayrıca, Abdülhamid ile İttihat-Terakki'nin arasını açmak için çeşitli dedikodular çıkarttırıyordu.

Neticede Kamil Paşa'nın kimsenin fikrini almadan Bahriye ve Harbiye Nazırlarını değiştirmesi İttihat-Terakki'yi ve II. Abdülhamid'i rahatsız etti. 13 Şubat 1909'da Meclis'e verilen bir gensoru önergesiyle düşürüldü. Bu sonuç İttihat-Terakki için önemli bir başarıydı. Ayrıca Kamil Paşa'nın düşmesiyle karşı İttihat-Terakki-Ordu-Abdülhamid arasında bir yakınlaşma doğmuştu.

Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti:25 Kamil Paşa hükümetinin düşürülmesi üzerine II. Abdülhamid İttihatçıların adayı Hüseyin Hilmi Paşa'yı 14 Şubat 1909'da Sadrazam tayin etti. Hüseyin Hilmi Paşa yeni hükümetinde İttihatçılara daha çok yer verdi. Londra Elçisi Rıfat Paşa'yı Hariciye Nazırlığı'na getirerek İngiltere'yi memnun etmeye çalışmıştır. Osmanlıcılık anlayışının göstergesi olarak Gabriel Narodokyan ve Mavro Kordoto hükümete dahil edilmişlerdir.

İlk defa İttihat-Terakki'ye yakın bir kişi sadrazam olmuştu. Dolayısıyla hükümet İttihat-Terakki'nin tam desteğine sahipti. Hükümet İttihad-ı Anasır ilkesini gerçekleştirecek şekilde reformlar öngören bir program hazırlamış ve 17 Şubat 1909'da Meclis'te kabul edilmişti. Ordu da hükümete açık destek veriyordu.

Bu arada Hüseyin Hilmi Paşa hükümetine karşı muhalefet gittikçe artıyordu. Muhalefet, hükümeti, orduyu ve İttihat-Terakki'yi siyasete bulaştırmakla suçluyordu. Yeni Gazete, İkdam Gazetesi ve Volkan Gazetesi İttihat-Terakki'yi hükümete ve Meclis-i Mebusan'a müdahale ederek, "hükümet içinde hükümet" olmakla itham ediyordu. Buna karşılık da Tanin ve Şura-yı Ümmet gazeteleri İttihat-Terakki'yi savunuyorlardı.

1909 Mart ayında Ahrar Fırkası Kamil Paşa'nın konağında başlayıp İngiliz Elçiliği'nde biteceği duyurulan bir büyük bir gösteri yürüyüşü düzenlemeye kalktı. Hükümetin de izinsiz gösteri ve toplantılara sınırlama getirmesi siyasi havayı gerginleştirdi.


Kısaca hükümet-muhalefet ve İttihat-Terakki-muhalefet münasebetleri iyi değildi. Buna karşılık hükümet-ordu-İttihat-Terakki arasında bir dayanışma söz konusu idi. Bu gerginlik 31 Mart 1909 olayına zemin hazırlamıştır. Nitekim 31 Mart isyanı üzerine, Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti 13 Nisan 1909'da istifa etmiştir.

Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti: İsyanın ilk gününde hükümetin istifa etmesi üzerine II. Abdülhamid Ahmet Tevfik Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Ahmet Tevfik Paşa İttihat-Terakki'nin tasvip ettiği bir şahıs değildi. Fakat, isyan ortamında İttihat-Terakki gücünü kaybetti, müdahale edecek değildi. Bundan istifade ile Abdülhamid'in İttihatçı olmayan, kendisini az çok dinleyen, muhalefetin de tasvip edebileceği mutedil yapılı Ahmet Tevfik Paşa'yı sadrazam seçmekle inisiyatifi ele almak ve olayları kendi lehine yönlendirmek gibi bir düşünceye sahip olması akla yakın gelmektedir. Nitekim hükümetin teşkilinde etkili olduğunu görüyoruz. Fakat hükümet uzun ömürlü olamadı, isyan ortamında herhangi bir önemli icraatı da yoktur. Zaten, 25 Nisan 1909'da Abdülhamid'in tayin ettiği son hükümet de istifa etmek zorunda kalmıştır. Böylece Abdülhamid'li yıllar son bulmuştur.

 

3. Seçimler ve Meclis-i Mebusan'ın Açılışı

 

24 Temmuz 1908 tarihli bir irade-i seniye ile Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe konulacağı ve Meclis-i Mebusan'ın açılacağı ilan edilmişti. Kanun-ı Esasi hemen yürürlüğe girmiş, ancak Meclis-i Mebusan'ın toplanabilmesi için Kanun-ı Esasi'nin 60. ve 64. maddelerine göre Ayan Meclisi'nin, 65 ve 80. maddeler gereğince de Meclis-i Mebusan'ın seçilmesi gerekiyordu.26 Seçimlerin 1909 yılı Kasım sonu ve Aralık başında yapılması karar altına alınmış ve Kamil Paşa Hükümeti seçim hazırlıklarını başlatmıştı.

Meşrutiyeti ilan eden asker ve sivil aydınlar, özellikle İttihat-Terakki seçilmiş bir Meclis-i Mebusan'dan çok şey bekliyorlardı. Çeşitli unsurların yer aldığı bir Meclis'in ve hükümetin mevcudiyeti, farklı etnik, milli, dini gruplar ve cemaatler arasında birlik ve dayanışma havası yaratmada mühim bir rol oynayacağı bekleniyordu.27 Parlamentolu bir rejimin Osmanlı milleti ve üst kimliğini yaratmada uygun bir sistem olacağı inancı vardı. Meşrutiyet'ten önce bütün unsurlar Osmanlılık ideali ve Osmanlılığın gerekleri üzerinde şeklen de olsa anlaşmış gibi görünüyorlardı. En azından Osmanlı hüviyetine ve ülküsüne ciddi bir itiraz yoktu. Fakat üzerinde tam uzlaşmaya varılmış yazılı ve sözlü bir Osmanlılık tarifi de bulunmuyordu. Böyle bir belgenin ve anlayışın olmayışı seçimlerde sıkıntı yaratmıştır. Zira her milletin, her partinin, her grubun seçim programına Osmanlı anlayışı farklı yansıtılmıştır.

Seçimlere katılacak siyasi parti niteliğinde iki kuruluş vardı: Birincisi İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Ülke çapında en iyi örgütlenmiş ve faal üyelere sahip bu örgütün hedefi seçimleri kazanarak Meclis'te çoğunluğu ele geçirmek ve böylece Bab-ı Âli'yi (hükümet) ve Sarayı (II. Abdülhamid) kontrol altında tutmaktı. Kısaca seçimlerden gerçek iktidar olarak çıkmak istiyordu.

İttihat-Terakki 8 Ekim 1908'de programını Şura-yı Ümmet Gazetesi'nde yayınladı. Programda Osmanlılık ülküsüne hizmet edecek eğitim sistemi, Anayasa değişikliği, demokratik ve sosyal bir düzen vaad ediyordu. Özellikle resmi dilin Türkçe olacağı, her türlü resmi haberleşme ve görüşmelerin Türkçe yapılacağının altını çizmiştir. Ayrıca Meşrutiyet'e bağlı kaldığı müddetçe padişahın hayatı ve haklarının İttihat-Terakki tarafından korunacağı hususu da vurgulanmıştır.

Seçime girebilecek ikinci parti ise Ahrar Fırkası idi. Ahrar Fırkası, İttihat-Terakki'nin uyguladığı politikaya muhalif ve Prens Sabahattin'e bağlı Jön Türkler tarafından, 14 Eylül 1980'de kurulmuştur. Daha sonraları gayrimüslimlerin ve gayr-i Türklerin, itibar ettiği bir parti haline dönüşmüştür.

Ahrar Fırkası'nın seçim programı, daha ziyade İttihat-Terakki Cemiyeti'nin tenkidi üzerine hazırlanmıştır. Prens Sabahattin'in adem-i merkeziyetçi ve teşebbüs-i şahsi fikrinin etkisi açıkça görülüyordu. Kısaca liberal bir parti hüviyetiyle seçimlere katılıyordu. Ancak İstanbul dışında teşkilat kuramamıştı.

Bu iki parti dışında özellikle Rumlar, Ermeniler ve Arnavutlar seçimlere hazırlanarak Meclis'e mümkün olduğu kadar fazla mebus sokmayı planlıyorlardı. İttihat-Terakki özellikle Rum ve Ermenilerin ayrı ayrı seçime girmelerini önlemek için kendi listelerinden kontenjan vermeyi teklif ederek, bir uzlaşma yolu aradı. Ancak Rumlar 40, Ermeniler 20 mebusluk kontenjan istedilerse de kabul edilmedi. Bunun üzerine gayrimüslimler Ahrar Fırkası'yla işbirliğine yöneldiler. Bu ise İttihat-Terakki ile gayrimüslimlerin arasının açılmasına sebep oldu.

Nihayet seçimler öngörüldüğü üzere 1908 Kasım ayı sonu Aralık ayının ilk yarısında yapıldı. Seçimin sonunda, bir mebus hariç, bütün mebuslukların İttihat-Terakki tarafından kazanıldığı görüldü. Ahrar Fırkası sadece Ankara'dan bir mebus çıkarabildi. Enver Ziya Karal'a göre, 200 Müslüman, 40 Müslüman olmayan mebus vardı. Müslüman mebusların 150'si Türk, Arnavut ve Kürt, 50'si Arap idi. Gayrimüslim mebuslar arasında da 18 Rum, 12 Ermeni, 4 Bulgar, 2 Sırp, 3 Yahudi, 1 Ulah vardı.28 Feroz Ahmad'a göre de, 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav, 4 Musevi mebus seçilmişti.29 Hilmi Kamil Bayur'a göre de, 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah mebus mevcuttu.30

Meclis-i Mebusan'ın, 17 Aralık 1908'de açılmasıyla siyasi hayatta yeni bir dönem başlıyordu. Bu yeni dönem artık çok partili ve parlamentolu olacaktı. Partiler ve parlamento siyasi hayatın yeni unsurları idi. Bilindiği üzere klasik Osmanlı siyasi hayatı iki merkezli idi: Saray-Padişah ve Bab-ı Âli-Sadrazam (hükümet). Tanzimat devrinin güçlü sadrazamları (Reşit, Âli, Fuat Paşalar vs.) sayesinde Bab-ı Âli güç merkezi-karar merkezi haline gelerek hakiki iktidarı ve otoriteyi eline almış idi. İstibdat döneminde ise, II. Abdülhamid gerçek otoriteyi-iktidarı kendi elinde toplamış ve Yıldız Sarayı'na nakletmişti.

II. Meşrutiyet'in ilanı ile üçüncü bir güç merkezi, İttihat ve Terakki Cemiyeti ortaya çıkmıştı. Bu siyasi güç, pek meşru olmayan yollarla Saray-Padişah'ı ve Bab-ı Âli-Sadrazam'ı ikinci üçüncü plana iterek ön plana geçmek ve gerçek iktidarı elinde bulundurmak istiyordu. Ancak, Saray-Padişah ile Bab-ı Âli-Sadrazam İttihat-Terakkki'nin müdahalelerine ve arzularına az veya çok set çekebiliyorlardı. Zira Padişahlık-Saray, Sadrazamlık-Bab-ı Âli anayasal kurumlardı ve yasal yetkileri-sorumlulukları vardı. İttihat-Terakki'nin henüz böyle bir yasal konumu yoktu. Ancak, Meşrutiyeti ilan eden ve fiili gücü elinde bulunduran o idi.

İttihat-Terakki Cemiyeti, seçimleri kazanmakla hem halkın hem de kanunların nazarında meşruluk kazandı. Meclis'e giren mebusların İttihat ve Terakki Fırkası adı altında örgütlenmeleriyle de tamamen meşru bir siyasi bir parti haline geldi. Artık meşru bir parti olarak, meşru yollarla, meşru zeminlerde siyasi mücadele yapma imkanına kavuşulmuştu. Ayrıca Sarayı-Padişahı ve Bab-ı Âli'yi dengeleyebilecek olan yasama gücünü yani Meclis-i Mebusan'ı da elinde bulunduruyordu. 17 Aralık 1908'den itibaren Osmanlı siyasi hayatı hem renklendi hem demokratikleşti hem de karma-karışık bir hâl aldı. Şöyle ki:

Saray ve Bab-ı Âli gibi geleneksel siyasi kurumlar ve siyasi güç merkezleri yanına yeni bir kurum ve güç merkezi olarak Meclis-i Mebusan eklenmişti. Ordu siyasi hayatın içindeydi. İttihat ve Terakki Cemiyeti hem ordunun hem siyasetin içinde faaliyet yapıyordu. İttihat ve Terakki Fırkası meclis çoğunluğunu eline geçirmiş, fakat iktidar olamamıştı.31

Ayrıca, başta Ahrar ve Hürriyet-İtilaf Fırkaları olmak üzere pek çok parti, klüp, dernek, cemiyet ortaya çıkmış ve muhalefet güçlenmiş idi. Öte yandan Müslim-gayr-i müslim gibi geleneksel dini ayırım ve ayrılıklara fikri, felsefi, etnik ve milli ayrılıklar-ayırımlar eklenmişti. Bu tablo barış, birlik, kardeşlik ve demokrasi değil, fakat rekabet, ayrılık, kavga ve parçalanma vaad ediyordu. Nitekim kısa bir müddet sonra Osmanlı toplumu 31 Mart Hadisesi'ne sürüklenecektir.

 

C. 31 Mart Olayı ve II. Abdülhamid'in Sonu

  1. 31 Mart Olayı'nı Hazırlayan Aktörler

2.Meşrutiyet'in ilanından sonra, 19 Kasım 1908'de seçimlere başlanmış, Kasım ayının ilk yarısında tamamlanarak, 17 Aralık 1908'de Meclis-i Mebusan açılmış ve görevine başlamıştı. Gerçek bir meşrutiyet rejimi dönemine girilmişti. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın yapısı İmparatorluğu'nun yapısını yansıtıyordu. Meclis'te her dinin, her milletin, her fikrin temsilcisi az veya çok mevcuttu. Bu haliyle meclis kozmopolit bir yapıya sahipti. Hıristiyan ve Türk olmayan mebusların çoğu meclise İttihat ve Terakki'nin listelerinden, bir kısmı da etnik grupların, kiliselerin desteği ile girmişlerdir.

Devletin ve İttihat-Terakki'nin resmi ve açık ideolojisi "Osmanlıcılık" idi. Meclis bu ideolojinin tahakkuku doğrultusunda mesai yapacaktı. Artık, herkesin birleştiği ortak noktalar şunlar olacaktı: Osmanlı Devleti, Osmanlı hanedanı, Osmanlı vatanı, Osmanlı şuuru, Osmanlı birliği, Osmanlı vatandaşlığı, Osmanlı menfaati. Ne var ki olaylar bu şekilde gelişmedi.

a- Gayrimüslimlerin Tutumu: Özellikle Rumların ve Ermenilerin tutum ve davranışları "Osmanlıcılık" ideolojisine ve İttihat-Terakki'nin anlayışına aykırı bir tarzda gelişmeye başladı. Rum mebuslar Atina'nın ve Patrikhane'nin, Ermeni mebuslar da yine Ermeni kilisesinin ve ihtilâl cemiyetlerinin (Taşnak-Hınçak) talimatlarına göre faaliyette bulunuyorlardı. Meclis'te, istiklâl anlamına gelebilecek kadar muhtariyet ve adem-i merkeziyet idaresi isteme cesareti gösteriyorlardı. Zaten Rum mebus Boşa Efendi, "Osmanlı Bankası ne kadar Osmanlı ise, ben de o kadar Osmanlıyım" diyerek, bütün gayrimüslimlerin gerçek yüzünü ortaya koyuyordu. Bu tavır arttıkça, İttihat-Terakki ile Rum ve Ermeni mebusların arası açılmış ve kavgaları şiddetlenmişti. Bu kavgayı tahrik eden ve sömüren iç ve dış mihrakların olacağı muhakkaktı.

b- Türk Olmayan Müslümanların Tavrı: Meşrutiyet'ten sonra Arnavut milliyetçileri ve Fransız kültürü etkisinde yetişmiş Arap milliyetçileri de kendi milli cemiyetlerini, kulüplerini kurarak, teşkilatlanmışlardı. Bunların mebusları da Osmanlıcılık ideolojisine aykırı düşünceleri açıkça dile getiriyorlardı. Bilhassa, Türkçenin resmi ve eğitim dili olmasından rahatsızlık duyuyorlardı. Hatta bu yüzden İttihat-Terakki'den ayrılarak, adem-i merkeziyetçi muhalif partilere geçiyorlardı. Demek ki, Osmanlılık ülküsü Müslüman Arnavutlara ve Araplara bile cazip görünmüyordu.

c- Kamil Paşa'nın Politikası: Sadrazam olan Kamil Paşa, temelde İttihat-Terakki'ye, Meşrutiyet'e karşı idi. İngiliz taraftarlığı ile tanınıyordu. Meclisin kozmopolit yapısından, muhalefet-İttihatçı kavgasından ve Abdülhamid'in tavrından da yararlanarak, Bab-ı Âlı'nin otoritesini ve kendi şahsi gücünü artırmaya kalkıştı. Bunun için her türlü siyasi oyuna girmekten çekinmedi. Hedefi, İttihat-Terakki Cemiyeti'nin ve Fırkası'nın etkisini azaltmak ve hükümet-devlet işlerine müdahalesini önlemekti. Mesela; İttihatçılara karşı Arnavut, Arap, Rum, Ermeni mebuslarla, dinci, liberal, İngiliz yanlısı çevrelerle işbirliği yaptı. Açıkça Ahrar Fırkası'nı seçimlerde destekledi. İttihatçılar içinde Türk-Türk olmayan, Müslim-gayrimüslim, İngiliz yanlısı-Alman yanlısı, asker-sivil rekabetini tahrik ve teşvik etti. Orduyu yanına almaya ve kullanmaya çalıştı, fakat başarılı olamadı. Nihayet İttihatçılar tarafından verilen gensoru önergesi sonunda, 13 Şubat 1909'da hükümetten düşürüldü. Fakat bu durum ortamı sertleştirdi.

d- II. Abdülhamid'in Tutumu: Abdülhamid Meşrutiyet idaresine gönülden bağlı değildi ve Meşrutiyet'in Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtaracağına da inanmıyordu. Fakat, ordunun ve İttihat-Terakki'nin gücü karşısında geri adım attı, boyun eğdi ve her şeyi kabullenmiş göründü. Zaten bu güç karşısında elinde fazla bir şey kalmamıştı. Buna rağmen "bekle gör" politikasından vazgeçmedi. Genç İttihat-Terakki kadrolarının kısa zamanda dağılacağını ve uygun bir ortamın doğacağını düşünüyordu. Bazen Bab-ı Âli-Saray arasında ittifak aramış, bazen Saray-İttihat-Terakki Cemiyeti arasındaki buzları eritmeye çalışmış, bazen de muhalefet ile gizliden dirsek temasını sürdürmüştür. Kısaca Abdülhamid İttihatçılar aleyhine yapılan faaliyetler ve olaylar karşısında seyirci kalmayı tercih etmiştir. Bu tavrı da muhalefeti, özellikle istibdat yanlılarını, şeriat taraftarlarını cesaretlendirmiştir. Bu manada 31 Mart Olayı'nın çıkmasına katkısı olmuştur denilebilir.

e- İttihat ve Terakki Cemiyeti: Bu Cemiyet ihtilâl yapmış, meşrutiyet ilan etmiş ve gücünün zirvesine ulaşmış olduğu halde, iktidara geçme ve bilhassa Abdülhamid'i düşürme cesaretini gösterememiştir. Bu tavrı, iki şeyi beraberinde getirmiştir: Evvela istibdat rejimine karşı olanlarla, meşrutiyetten ve ittihatçılardan fazla beklentisi olanları memnun etmemiş, dolayısıyla bunların bir kısmını muhalefete itmiştir. İkincisi, iktidarı ele alamadığı için kamuoyunda, İttihat-Terakki'nin gücü hakkında tereddütler doğurmuştur. Bu tereddütler insanların muhalefete geçmesini kolaylaştırmıştır.

Diğer taraftan, iktidarı kendisine layık görmeyen veya iktidar olmaya cesaret edemeyen İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin perde arkasından ülkeyi yönetmeye kalkması, Bab-ı Âli'yi ve Sarayı kontrol altında bulundurmaya heves etmesi kendine karşı muhalefeti ve propagandayı artırdı.

Yine İttihat-Terakki'nin, aşırı merkeziyetçi ve Türkçülüğü ağır basan bir Osmanlıcılık anlayışı, Türk olmayan bütün unsurların ürkmesine, hatta korkmasına ve muhalefet cephesine geçmesine sebep olmuştur.

Bir başka husus ise İttihat-Terakki'nin laik, pozitivist ve materyalist imajı ve mason teşkilatları ile olan münasebeti dini çevrelerde iyi karşılanmamış ve dinsizlikle itham edilmelerine yol açmıştır. Bunun sonucu muhafazakâr aydınlar muhalefete geçerek, İttihat-Terakki'nin karşısında yer almışlardır.

İttihat-Terakki'nin kullandığı siyasi metodlar yani baskı, şiddet pek çok insanı rahatsız etmiş ve muhalefete geçmelerine imkan vermiştir.

Kısaca İttihat-Terakki'nin acemiliği, 31 Mart Olayı'nı hazırlayan güçlere meydanı boş bırakmış, zamanında gerekli tedbirler alınmasını önlemiştir. Belki de bu ortamı kendi siyasi geleceği için uygun gördüğünden sessiz kalmıştır.

f- Ordunun Durumu: 31 Mart Olayı'nın hazırlanmasında ordunun içinde bulunduğu durum önemli rol oynamıştır. Her şeyde önce subaylar arasında Alaylı subay-Mektepli subay, İttihatçı subay-Muhalif subay çelişkisi ve çekişmesi vardı. Bu durum ordunun disiplinini bozmuştur.

Mektepli subaylar orduyu yeniden düzenlemek bahanesiyle pek çok Alaylı ve İttihatçı olmayan subayları, hatta paşaları ordudan atmışlardı. Bu durum, ordudaki Alaylı subayları ve Alaylı subaylar, kadrosuna geçmek isteyen erbaşları huzursuz etmiştir. Bunun üzerine orduda Alaylı subaylar Mektepli subaylar hakkında insafsızca bir propaganda başlatarak, onları dinsizlikle, ahlaksızlıkla suçlamışlar ve askerleri onların aleyhine tahrik etmişlerdir.32

Askerler arasına sızmış bazı medrese mensupları da dinin elden gitmek üzere olduğunu ve bütün bunların İttihat-Terakki Cemiyeti'nin başının altından çıktığını söyleyerek, Anadolu'dan Rumeli'den gelmiş saf ve temiz askerleri hükümet, İttihat-Terakki ve Mektepli subaylar aleyhine kışkırtıyorlardı.

Madalyonun öbür yüzüne baktığımızda ise Mektepli subaylar siyasetle meşgul oluyorlardı. Terfilerini ve yükselmelerini siyasette görür olmuşlardı. Dolayısıyla, askeri hiyerarşiye riayet etmiyorlar, talimle ve askerlerle uğraşmıyorlardı. Kışlalarda tiyatro oynatıyorlar, eğlence tertip ediyorlardı. Bütün bunlar onların suçlanmasına yol açıyordu.


g- Muhalefet: Meşrutiyet'ten önce, farklı niyet ve gayelere sahip olan muhalif kişileri, grupları, kulüpleri ve cemiyetleri birleştiren ortak düşman II. Abdülhamid idi. Bu muhalefetin ortak hedefi Abdülhamid rejimine son vermekti. Genel anlamda muhalefeti Jön Türkler temsil ediyordu. Muhalefetin rengi ve sembolü Jön Türklük idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti Jön Türkler adıyla anılan muhalefetin genel karargâhı durumunda idi. Özellikle cemiyetin Selanik'teki, merkezi karargâh görevini yapıyor, Merkez-i Umumi ise kurmay heyeti görevini yerine getiriyordu.

Meşrutiyet'in ilanından sonra iş tam tersine dönüyor. Bu sefer, İttihat-Terakki düşmanlığı farklı muhalif grupları, partileri ve cemiyetleri birleştiriyor. Hedef İttihat-Terakki Cemiyeti'ni ve bütün İttihatçıları devlet yönetiminden uzak tutmak, tesirsiz hale getirmekti. İttihatçılara karşı olan muhalifler bu defa önce Ahrar Fırkası, 1911'den itibaren Hürriyet ve İtilaf Fırkası çatısı altında toplandılar. Prens Sabahattin ve Kamil Paşa gibi kimseler bu muhalefetin, perde arkasından liderliğini yapıyorlardı.

Abdülhamid ile İttihatçılar arasında Osmanlıcılık, İmparatorluğun toprak bütünlüğü, Türkçenin resmi dil olması, merkeziyetçi yönetim, İttihad-ı Anasır (Osmanlı Birliği) gibi konularda temelde benzerlik, uygulama ve gerçekleştirmede metot farkı vardı. Bu fikirlerin gerçekleşmesini isteyen, fakat farklı metotlar öneren samimi muhalefet cephesi vardı. Bunlar Türk ve Müslüman olup sayıları ve güçleri azdı. Bunun yanında yukarıdaki fikirlerin gerçekleşmesini istemeyen, hatta gerçekleştirildiği zaman zarar göreceklerine inanan, samimiyetsiz bir muhalefet cephesi de vardı. Bu muhalif cephe dış destekli olup, iktisadi gücü, siyasi gücü ve basın yoluyla propaganda gücünü elinde bulunduruyordu. Ayrıca, gerçek yüzünü hürriyet, eşitlik, eski haklar, kazanılmış imtiyazlar adı altında gizlemeyi de ihmal etmiyordu. Bu yüzüyle samimi muhaliflerle işbirliğine giriyor ve onları destekleyerek İttihatçıların karşısına geniş ve güçlü muhalefet çıkmasına yardımcı oluyordu. Daha ziyade Ermeniler ve Rumlar samimiyetsiz muhalefet cephesine dahildiler. Bunların hedefi Osmanlı'nın dağılması ve Osmanlı'dan ayrılmaktı.

Prens Sabahattin Bey ve onun gibi belli bir program dahilinde samimi muhalefet yapanlar ile, yine kendi milli hedefleri ve programları istikametinde samimiyetsiz-iki yüzlü muhalefet yapan Ermeni, Rum, Arnavut ve Araplar yanında, bir de plansız, programsız "şeriat isteriz", "din elden gidiyor" sloganları arkasına sığınan saf-cahil-kandırılmış oldukça kalabalık bir muhalefet cephesi mevcuttu. Bu cephe, İttihatçıları Mason teşkilatlarıyla işbirliği yapmakla, materyalistlikle, pozitivistlikle, kısaca dinsizlikle suçluyordu.

Bu cephenin en etkili partisi, 5 Nisan 1909'da kurulan Fırka-ı Muhammediye'dir. Bu partinin basın organı meşhur Volkan Gazetesi; sözcüsü ise Derviş Vahdeti olmuştur. 10 Kasım 1908'den itibaren çıkmaya başlayan Volkan Gazetesi'nde Derviş Vahdeti şeriat yanlısı siyasi propaganda yazıları yazıyordu.33

Liberal fikirlere sahip muhalifler de İttihatçıların tam aksine Batılılaşmayı, hürriyeti, devleti kurtarmak için ferdi değil, ferdi kurtarmak için kullanma eğilimini gösterdiler. Gayr-i Türkler ise, liberalizmi kendi istiklalleri veya özerklikleri istikametinde yorumladılar.


h- Dış Olaylar: II. Meşrutiyet'in ilanı Büyük Devletler ve Balkan devletleri tarafından genel olarak müsbet karşılanmış ise de, Osmanlı Devleti'ne karşı takip ettikleri politikalarında olumlu ve ciddi bir değişiklik görülmemiştir. Hatta Osmanlı Devleti için daha kötü gelişmeler olmuştu. Bunlardan en önemlisi Osmanlı Devleti, Üçlü İtilâf ve Üçlü İttifak bloklarının teşkiliyle yalnız başına ortada kalmış, İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın desteğini de yitirmişti. Zira, İngiltere ve Fransa, müttefikleri Rusya'nın Osmanlı'ya karşı güttüğü eski politikayı tasvip etmekte, Almanya ise müttefiki İtalya'yı Libya'da (Trablusgarb) Avusturya'yı Bosna-Hersek'te serbest bırakmakta idi.

ı- Avusturya'nın Bosna-Hersek'i İlhâkı: Bosna-Hersek 1878'de Berlin Antlaşması'yla, hukuken Osmanlı Devleti'ne bağlı kalmak şartıyla, geçici olarak Avusturya'nın denetimine bırakılmıştı. Avusturya'nın gerçek hedefi Bosna-Hersek'i ilhâk etmek, oradan Selanik'e inmek idi. Bunu gerçekleştirmek için uygun bir zaman bekliyordu. II. Meşrutiyet'in ilanı ve Osmanlı iç politikasındaki bu istikrarsızlık Avusturya'ya bu fırsatı verdi. Avusturya-Rusya ve Almanya'nın onayını alarak 5 Ekim 1908'de Bosna-Hersek'i kendi imparatorluğuna kattı. Bab-ı Âli 1909 Şubat ayında yapılan bir antlaşma ile Bosna-Hersek'in ilhâkını tanımak zorunda kaldı.

j- Bulgaristan'ın İstiklalini İlan Etmesi: 1878 Berlin Antlaşması'na göre Osmanlı Devleti'ne bağlı bir Bulgaristan Prensliği teşkil edilmişti. 1885'te Doğu Rumeli de Bulgaristan'a katılmıştı. Fakat hukuken Osmanlı Devleti'ne bağlılığı devam ediyordu.

Avusturya'nın Bosna-Hersek'i işgal ve ilhak etmesini fırsat sayan Bulgaristan Prensliği, 5 Ekim 1908'de Osmanlı'dan ayrılarak istiklalini ilan ettiğini duyurdu. Avusturya ve Rusya Bulgaristan'ın istiklalini hemen tanıdı. Büyük Devletlerin baskısı üzerine, Bab-ı Âli 16 Mart 1909'da yapılan bir antlaşma ile Bulgaristan'ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.

k- Girit'in Yunanistan'a Bağlanması: Osmanlı'nın güçsüz olduğunu fark eden Girit Meclis'i 5 Ekim 1908'de birleşme kararı aldı. Yunanistan, bu kararı hemen kabul etti. Osmanlı hükümeti bu oldubittiyi tanımadı. Büyük devletlerin müdahalesiyle Türk-Yunan savaşı önlendi ise de, Girit meselesi ortada kaldı. Hukuken Osmanlı Devleti'ne bağlılığı devam etti. 1912'de Girit Yunanistan'a katıldı.

Sonuç itibariyle Bosna-Hersek'in, Bulgaristan'ın fiilen ve hukuken, Girit'in fiilen Osmanlı Devleti'nden ayrılması Osmanlı kamuoyunda endişe, korku ve heyecan yarattı. Bu olaylar Osmanlı'nın dağılışı ve sonun başlangıcı gibi yorumlandı. Muhalefet için hükümet ve İttihat-Terakki'yi yıpratmak için iyi bir fırsattı. Muhalefet bu fırsatı kamuoyunu yönlendirmek için iyi kullandı. Böylece bu üç olay da Osmanlı iç politikasında ortamın istikrarsızlaştırılması için önemli bir faktör olarak kullanılmıştır.

 

2. 31 Mart Olayı (13 Nisan 1909)

 

31 Mart gününe yaklaşıldıkça, siyasi atmosfer çok yönlü tarzda ağırlaştı. Muhalefet ve basın (Mizan, Volkan, Yeni Gazete, Serbesti, İkdam vs.) tenkidin dozunu iyice artırdı. Buna karşılık, İttihatçılar da şiddet ve baskı metotlarına başvurdular. 6 Nisan 1909 günü, Serbesti Gazetesi'nin başyazarı Hasan Fehmi Galata köprüsü üzerinde, tabanca ile öldürüldü. Siyasi hava İttihatçıların aleyhine döndü. Medrese öğrencileri, ulema başta olmak üzere, kamuoyunun büyük bir kısmı muhalefete geçti.

İngiliz taraftarı olarak bilinen Kamil Paşa hükümetinin, 13 Şubat 1908'de düşmesi, aynı gün Hüseyin Hilmi Paşa'nın Sadrazam tayin edilmesi ile muhalefet Kamil Paşa'yı kazanıyor, İttihat-Terakki de kendisine yakınlık duyan Hüseyin Hilmi Paşa'nın Sadrazamlığıyla Bab-ı Âli'nin ittifakını temin etmiş oluyordu.

Kamil Paşa'nın düşürülmesiyle, İngiltere İttihat-Terakki'nin aleyhine döndü. Muhalefet İngiltere'nin bu tavrından cesaret aldı. İttihat-Terakki İngiltere'nin düşmanlığından telaşa düştü, hatta Hüseyin Hilmi Paşa, Kamil Paşa, gibi İngiltere'nin politikası istikametinde hareket edeceğini açıklamak zorunda kaldı.34 İngiltere'nin İttihat-Terakki'ye karşı tavır alması üzerine, bazı İttihatçı liderler de Almanya'nın desteğini elde ederek, bir denge kurmak düşüncesinin doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

31 Mart günü yaklaştıkça Meşrutiyet ve İttihat-Terakki düşmanlığı artıyor ve mürtecilerin de dahil olduğu muhalefet grupları tansiyonu tırmandırıyordu. Bir tarafta hükümet ve İttihat-Terakki cephesi, öbür tarafta ise bütün muhalefet cephesi vardı.

Nihayet 31 Mart 1909 Salı günü, Üçüncü Ordu'dan getirilip Taşkışla'ya yerleştirilen Avcı Taburları askerleri, başlarında Arnavut Hamdi Çavuş olmak üzere, "biz şeriat isteriz" iddiasıyla silahlanarak isyanı başlattılar.35 Diğer kışlaların da iştirakiyle isyan büyüdü. İsyancıların istekleri şunlardan ibaretti: Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin istifası; Meclis-i Mebusan Reisi Ahmet Rıza, Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa, I. Ordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, Taşkışla Komutanı Esat Paşa, Talat Bey, Rahmi Bey ve Hüseyin Cahit Bey'in görevlerinden uzaklaştırılmaları, şeriatın uygulanması, isyancıların affedilmesi ve görevinden alınan Alaylı subayların geri dönmesi...

Bu vaziyet karşısında; Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa isyanı silahla bastırma yanlısı değildi. I. Ordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa silahlı müdahale ile isyanın derhal bastırılması taraftarıydı. Padişah II. Abdülhamid mütereddit durumda, ortada vaziyet alıyor ve "bekle gör" politikasını tercih ediyor.

İsyanı hazırlayan ve başlatan muhalefettir. Muhalefet denince: İçte; Ahrar Fırkası, Fırka-ı Muhammediye, Fedâkârân-ı Millet, Taşnak Cemiyeti, Arnavut, Kürt, Arap, Rum ve Ermeni kulüpleri, Kamil Paşa, oğlu Sait Paşa, Prens Sabahattin, Mizancı Murat, Arnavut İsmail Kemal, Derviş Vahdeti, Said-i Kürdi, Medrese öğrencileri ve ulema, Volkan Gazetesi, Serbesti Gazetesi, İkdam Gazetesi gibi çeşitli cemiyetler, partiler, kulüpler, kişiler, gazeteler akla gelmelidir. Bu isyanda Türk olmayan Müslümanların önemli ölçüde rol oynadığı, bunların ise gayrimüslimler ve dış güçler tarafından (İngiltere-Yunanistan-Rusya vs.) desteklendiği ve teşvik edildiği kanaatindeyiz. Çünkü İttihat-Terakki'nin merkeziyetçi ve Türkçü ağırlıklı bir Osmanlılaştırma tutumu Türk olmayanların talep ve arzularıyla taban tabana zıttı. O halde İttihat-Terakki iktidardan uzaklaştırılmalıydı.


İsyan havası İstanbul'u bürümüş, isyancılar İstanbul'a hakim olmuş ve bu durumu Saray-II. Abdülhamid, Bab-ı Âli-Sadrazam Tevfik Paşa, Meclis-i Mebusan ve muhalefet kabullenmiş görünüyordu. Buna karşılık İttihat-Terakki'nin Selanik, Manastır ve Üsküp gibi Rumeli'deki şubeleri ile Edirne'de II. Ordu, Selanik'te III. Ordu subayları isyanı bastırmak için harekete geçtiler. İttihatçı sivil ve asker kadrolar, 14 Nisan 1909'da Selanik'ten İstanbul üzerine asker yollama kararı aldılar.

Nitekim Mahmut Şevket Paşa yüksek komutasında II. ve III. Ordu'dan Hareket Ordusu adıyla askeri birlikler trenle İstanbul'a gönderildi. Hareket Ordusu Yeşilköy'e geldi ve karargâhını kurdu (19 Nisan 1909).

Hareket Ordusu Yeşilköy'de isyanı bastırmak ve İstanbul'u işgal etmek için hazırlıklar yaparken, İstanbul'dan kaçan mebuslar ve Ayan Meclisi üyeleri Yeşilköy'de 22 Nisan 1909 Perşembe günü Meclis-i Umumi-i Milli adı altında müştereken toplanmışlardı. Sait Paşa Ayan Meclisi'ne, Ahmet Rıza Meclis-i Mebusan'a başkan seçildiler. Artık Milli Meclis ile Hareket Ordusu birlikte hareket ediyorlardı.

23 Nisan 1909'da Hareket Ordusu'na İstanbul'a girme emri verildi. 24 Nisan'da İstanbul işgal edildi. 25 Nisan günü isyan bastırıldı. 27 Nisan Salı günü Milli Meclis toplanarak, II. Abdülhamid'i tahttan indirme kararı aldı, yerine V. Mehmet Reşad'ın padişah olmasını onayladı.

Sonuç olarak denilebilir ki, 31 Mart Olayı Osmanlı toplumuna bir ayna tutmuştur. Aynada her grup, her cemaat kendini görmüş ve tanımlamıştır. Bu itibarla herkesin yeri belli olmuştur.

31 Mart Olayı'nın galibi birinci derecede Ordu ise ikinci derecede İttihat-Terakki'dir. Buna rağmen Ordu'nun gelecekteki olayların yönlendiricisi olduğunu, İttihat-Terakki'nin de iktidarı tam olarak ele geçirip, her şeye hakim olduğunu söylemek güçtür. Muhalefetin yine ayakta kalması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun hızla çöküşe doğru yol alması bu kanaati doğrular niteliktedir. O halde, 31 Mart Olayı'nda kaybeden Osmanlı Devleti ve Osmanlılık idealidir. Kazanan taraf ise Osmanlı Devleti'nin zayıf düşmesini, kaosa sürüklenmesini ve imparatorluğun parçalanmasını isteyenler olmuştur.

D. Çok Partili Dönemde Osmanlı Hükümetleri (1909-1913)

1. Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti (15 Nisan 1909-5 Mayıs 1909)

31 Mart Olayı'nın patlak vermesi üzerine istifa eden Hüseyin Hilmi Paşa'nın yerine Ahmet Tevfik Paşa, 15 Nisan 1909 tarihinde II. Abdülhamid tarafından sadrazam tayin edilmişti. Ahmet Tevfik Paşa hükümetinin kuruluşu İstanbul'da isyancıların hakim olduğu döneme rastladığı için, iyi niyetine rağmen, her hangi bir icraatta bulunamadı. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelerek isyancıları bastırması ve sıkıyönetim ilan etmesiyle de idare fiilen Ordu'nun yani Mahmut Şevket Paşa'nın eline geçmiş idi. Bunun üzerine Ahmet Tevfik Paşa, 1 Mayıs 1909'da istifasını vermiş ise de kabul edilmemiş, sadrazamlığı devam etmiştir. Nihayet İttihat-Terakki'nin baskısı üzerine, 5 Mayıs 1909'da hükümetten ayrılmak zorunda kalmıştır.


2.II. Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti (6 Mayıs 1909-28 Aralık 1909)

 

Ahmet Tevfik Paşa hükümetinin düşürülmesi üzerine İttihat-Terakki'nin arzusu ve isteği doğrultusunda Hüseyin Hilmi Paşa sadrazamlığa getirildi. İttihatçılar bu hükümetten çok şey bekliyordu. Zira, isyan bastırılmış, muhalefet susturulmuş, İstanbul ve taşrada İttihat-Terakki'nin asker ve sivil kanadı duruma hakim görünüyordu.

Bu hükümetin en başta gelen görevi, memlekette bozulan düzeni ve barışı yeniden tesis etmek, isyana karışan suçluları Divan-ı Harp (Askeri Mahkeme-Sıkıyönetim Mahkemesi) marifetiyle cezalandırmak idi. Ayrıca İttihatçıların öngördüğü reformları yapmaktı.

Hükümet programıyla, İttihat-Terakki açıklamalarıyla herkesi, İttihad-ı Anasır'ın gerçekleşmesi, toprak bütünlüğünün, meşrutiyet rejiminin ve Osmanlı menfaatinin korunması doğrultusunda çalışmaya davet ediyordu. Ayrıca, Osmanlılar arasında din ve ırk farkı gözetilmeden eşit muamele yapılacağı; dolayısıyla ayrılıkçı hareketlere müsaade edilmeyeceği ve her türlü meşru tedbirin alınacağı da duyuruluyordu. Kısaca hükümetle cemiyet arasında bir uzlaşma söz konusu idi.

Fakat bu uzlaşma "siyasi müsteşarlık" müessesesinin tesisi yüzünden uzun sürmedi. İttihat-Terakki hem hükümeti kontrol etmek, hem de genç İttihatçıların ülke yönetiminde tecrübe kazanmalarını sağlamak için Nezaretlere kendi mebuslarının müsteşar atanmasını istedi. Bu fikre Hüseyin Hilmi Paşa ve Mahmut Şevket Paşa karşı çıktığı için gerçekleştirilmedi. Böylece İttihat-Terakki ile hem sadrazamın hem de Mahmut Şevket Paşa'nın arasına bir soğukluk girdi. Buna rağmen İttihat-Terakki Talat Bey'i Dahiliye Nazırı, Cavit Bey'i de Maliye Nazırı olarak kabineye sokmaya muvaffak oldu. Ama bu arada Ordu-Cemiyet, Cemiyet-Fırka, Cemiyet-Hükümet münasebetleri de anlaşmazlık kaynağı olmaya devam etti. Özellikle cemiyetin asker ve sivil kanadı arasında kopukluk ortaya çıktı. Bazıları askerin siyasete bulaşmasını isterken, bazıları da ordunun mutlaka cemiyeti daima desteklemesini arzu ediyordu. Aynı şekilde cemiyetin hükümet işlerine müdahalesini tasvip edenler ve etmeyenler de vardı.

Nihayet "Lynch Şirketi" olayı hükümetle İttihat-Terakki'nin arasının açılmasını hızlandırdı. İşin esası şu idi: Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde vapur işletme hakkına sahip olan İngiliz Lynch Şirketi ile Osmanlı Hamidiye Şirketi, hükümetin kararıyla birleştirildi. 75 yıl sonra Lynch Şirketi Osmanlı Devleti'ne devredilecekti. İttihat-Terakki bu karara karşı çıktı. Almanya hükümeti de İngiltere ile varılan bu antlaşmayı tasvip etmiyordu. Almanya da demiryolu projesiyle Bağdat-Basra'ya uzanarak, bölgede nüfuz tesisi peşinde idi. Mahmut Şevket Paşa başta olmak üzere Ordu, Almanya'nın dostluğunu kaybetmemek istiyor. Hüseyin Cahit gibi sivil kanat temsilcileri de İngiltere ile işbirliğini savunuyorlardı. Neticede Hüseyin Hilmi Paşa baskılara dayanamayarak, 28 Aralık 1909'da istifa etti. Ancak yeni hükümet kuruluncaya kadar göreve devam etti.


3.İbrahim Hakkı Paşa Hükümeti (13 Ocak 1910-29 Eylül 1911)


İbrahim Hakkı Paşa, 13 Ocak 1910'da hükümeti kurdu. Yeni hükümette İttihatçılara daha fazla yer verildi. Mahmut Şevket Paşa da hükümette Harbiye Nazırı olarak yerini aldı. 24 Ocak 1910'da okunan hükümet programında "Osmanlılık hedefinin esas alınarak Osmanlılar arasında kardeşliğin, emniyetin ve muhabbetin sağlanacağı ve gerekli reformların yapılacağı" vaad ediliyordu.36

İbrahim Hakkı Paşa Hükümeti, devletin bütçesiyle fazla meşgul olmuştu. II. Meşrutiyet'ten sonra borçlar ve faizleri ödenmemişti. Üstelik, 19 Eylül 1908'de Osmanlı Bankası'ndan 4.711.124 lira yeni bir borç alınmıştı. 1910 yılında gelir 26 milyon, gider ise 35 milyona yakındı. 9 milyon lira açık vardı.

Bu sırada borç para bulmak üzere Cavit Bey Paris'e gitti. Ancak Fransa çok ağır şartlar ileri sürdüğü için borç alınamadı.37 İngiltere de borç vermeye yanaşmadı. Neticede aranan borç Almanya'da bulundu ve 7 milyon lira alındı. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nin politikası Almanya'ya meyletmeye devam edecektir.

Aslında işler iyi gitmiyordu. İki yıldır devam eden meşrutiyet idaresi, parlak nutuklara, güzel vaadlere ve projelere rağmen fazla bir şey yapamamıştı. Bu başarısızlık sonunda İngiltere ve Fransa'da lehimize olan kamuoyu aleyhimize dönmeye başlamıştı. Osmanlı Devleti'nin, Üçlü İttifak'ın lideri durumunda olan Almanya'ya meyletmesi üzerine Rusya ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamaya ve zayıf düşürmeye karar vermişlerdir.

İbrahim Hakkı Paşa Kükümeti bazı reformlara da teşebbüs etti. Bunlar arasında yabancılara ve yerli cemaatlere verilen imtiyazlara yeniden çekidüzen verilmesi; ilköğrenimin Türkçe ve bölgede konuşulan dille ortaöğreniminde de Türkçe eğitim yapılması; özel okulların devlet denetimine alınması gibi konular vardı. Bu reform tekliflerine hem Hıristiyanlar hem de Türk olmayan Müslüman cemaatler karşı çıkıyorlar, hükümet ve İttihat ve Terakki'yi suçluyorlardı.

Yine İbrahim Hakkı Paşa Hükümeti'nin, "İttihad-ı Anasır" (Osmanlı cemaatlerini birleştirme) adına yaptığı işlerden biri de, 3 Temmuz 1910'da çıkardığı Kiliseler Kanunu'dur. Bu kanunla hükümet, özellikle Bulgarlarla Rumların arasında Kiliseler yüzünden devam eden anlaşmazlığı gidermek ve Rumeli'de barışı temin etmek istiyordu. Nihayet bu kanunu çıkararak, Rumlarla-Bulgarlar arasında düşmanlığa son verdi, ancak bu iki milletin Osmanlı'ya karşı, 1912'de ittifak yapmalarını önleyemedi.38

Osmanlılık düşüncesiyle çıkarılan diğer bir kanun ise askerlik alanında idi. Bu kanun, din ve ırkına bakmadan bütün Osmanlılara zorunlu ve eşit askerlik hizmeti getiriyordu. Ancak bir istisna ile de, para karşılığında askerlikten muaf kalma imkanı tanınıyordu. Bu zenginler için bir imtiyazdı.39

Ayrıca, özellikle Rumeli'de çeteciliği veya komitacılığı kaldırma kanunu çıkarılarak, ülkede dirlik ve düzenin sağlanmasına çalışılmıştır. Bu kanunla, eşkıya yok edilecek, halkın elindeki silahlar toplanacaktı. Kaçak silah bulunduranlar, çetelere yardım ve yataklık edenler ağır cezalara çarptırılacaktı. Hıristiyanlar ve Arnavutlar bu kanuna şiddetle karşı çıktılar ise de, Meclis kanunu kabul etti.

İbrahim Hakkı Paşa'nın reformları beklenen barışı ve düzeni getirmekte yetersiz kaldı. İttihatçı olmayan Müslim ve gayrimüslim muhalifler hükümete karşı saldırılarını artırdılar. Hükümeti ve İttihatçıları Alman taraftarlığı ile suçluyorlar, İtilaf Devletlerine karşı ilgisiz kaldığı için tenkid ediyorlardı.

Bu arada Albay Sadık İttihat-Terakki içinde Hizb-i Cedid adıyla bir muhalefet kurdu. Ahrar Fırkası muhalefetini şiddetlendirdi. Siyasi hava iyice gerginleşti. Bu sırada İtalya'nın Trablusgarb'ı işgale kalkışması hükümeti iyice sıkıntıya soktu. Bunun üzerine İbrahim Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911'de istifa etti.

 

4. Said Paşa Hükümeti (30 Eylül 1911-16 Temmuz 1912)

 

İç ve dış tehlikelerin artması üzerine, şahsi otoriteden ve arkasında Meclis çoğunluğundan yoksun İbrahim Hakkı Paşa'nın istifasıyla boşalan sadrazamlığa, Padişah IV. Mehmet Reşat kendi inisiyatifiyle, tecrübeli Said Paşa'yı getirdi. Said Paşa da İttihat-Terakki Fırkası'nın Meclis'teki desteğinden mahrumdu. Kamil Paşa'nın sadrazam olmasını isteyen muhalefet de Said Paşa'dan memnun görünmüyordu. Said Paşa'nın işi zor olmakla birlikte, 7 Ekim 1911'de hükümeti kurdu. Mahmut Şevket Paşa, hükümette Harbiye Nazırı olarak yerini aldı.

Said Paşa'nın ilk ele aldığı konu, Trablusgarb'ın İtalyanlar tarafından işgali idi. Hükümet ne pahasına olursa olsun İtalya ile barış yapılması taraftarı idi. Buna karşılık, İttihat-Terakki aktif ve etkili bir politika takip edilmesini istiyordu. Muhalefet ise hükümeti, İttihatçıların tesirinde kalmakla suçluyordu. Said Paşa, İttihatçı değildi, fakat Meclis'teki İttihatçı çoğunluğu arkasına almak zorunda olduğu için, uzlaşmacı bir tavır içinde idi.

İtalya, Trablusgarb'da farklı bir imtiyaz istiyor, Bab-ı Âli ise buna razı değildi. Avrupa'da siyasi hava İtalya'nın lehine idi. Üçlü İtilaf blok ile Üçlü İttifak bloku İtalya'yı kendi taraflarına çekmek için Trablusgarb'ı işgal etmesine yeşil ışık yakıyorlardı. Bab-ı Âli, Almanya'nın ve Rusya'nın tavassutunu istedi ise de başarı sağlayamadı. Neticede, 18 Ekim 1912 Uşi (Ouchy) Antlaşması'yla Libya İtalya'ya terk edildi.

Said Paşa Hükümeti dışta Trablusgarb ve İtalya ile uğraşırken içte yeni bir muhalefet fırkası doğuyordu. 23 Kasım 1911'de kurulan ve bütün muhalefeti tek bir çatı altında toplayan bu fırkanın adı Hürriyet ve İtilaf Fırkası idi. Fırkanın kurucuları arasında Dr. Rıza Nur, Albay Sadık Bey, Damat Ferit Paşa, Mustafa Sabri Efendi gibi şahsiyetler vardı. Arap ve Arnavut mebusların kurduğu Mutedil Hürriyetperveran Fırkası, mutaassıp sarıklı Türk mebusların teşkil ettiği Ahali Fırkası, ayrıca Rum, Ermeni ve Bulgar muhalifler, Ahrar Fırkası, Osmanlı Demokrat Fırkası ve nihayet Osmanlı Sosyalist Fırkası gibi bütün muhalifler Hürriyet ve İtilaf Fırkası etrafında toplandılar. Ayrıca, İngiltere'nin ve Kamil Paşa'nın da Hürriyet ve İtilaf'ın kuruluşunda rol aldığı anlaşılmaktadır.40

Kısaca Hürriyet ve İtilaf Partisi kozmopolit yapısıyla İttihat-Terakki Fırkası'nı yıkmak üzere kurulmuş idi. İçinde milliyetçi, liberal, ayrılıkçı, adem-i merkeziyetçi, Batıcı, laik, Müslim, gayrimüslim, Türk, Türk olmayan unsurları bulunduruyordu. Genel anlamda meşrutiyetçi, Osmanlıcı, adem-i merkeziyetçi liberal bir fırka idi. Fakat İttihad-ı Anasırı (Osmanlı Birliği) hangi ortak değerlerle gerçekleştireceğini programına açıkça yazmamıştır.41

Hürriyet ve İtilaf'ın kurulması ve İstanbul'da boş olan bir mebusluk için yapılan seçimlerde başarı kazanmaları siyasi havayı iyice sertleştirdi. Bunun üzerine, 19 Ocak 1912'de seçimlerini yenilenmesi için Meclis feshedildi.

Meclis'in dağılması üzerine, her iki parti de, ateşli ve kavgalı bir seçim kampanyasına giriştiler. 1912'de yapılan bu seçime "sopalı seçim" denmiştir. Seçimleri İttihat-Terakki ezici çoğunlukla kazandı. Meclis, 18 Nisan 1912'de toplandı ise de yeterli çoğunluk sağlanamadı. Bunun üzerine ilk toplantı, 15 Mayıs 1912'de gerçekleşti. 22 Haziran 1912'de de Kanun-ı Esasi'nin 35. maddesi değiştirilerek, padişaha Meclisi feshetme yetkisi veriliyordu. Artık İttihat-Terakki, Meclise ve hükümete hakim olma imkanını fazlasıyla ele geçirmişti. Muhalefet 5 mebus ile azınlıkta kalmış ve susturulmuştu.

Meclis toplandıktan kısa bir müddet sonra, 1912 Mayıs ve Haziran aylarında farklı bir muhalefet grubu oluşum halinde idi. Bu sefer muhalefet ordudan geliyordu. Bazı subaylar İstanbul'da Halaskar Zabıtan Grubu adıyla yeni bir teşkilat kurdu. Bu grup, Hürriyet ve İtilaf'la dirsek temasında ve İttihat-Terakki'ye karşı idi.

Halaskar Zabıtan Grubu seçimlerin yenilenmesini yani ordunun politikadan elini çekmesini ve politikanın sivillere bırakılmasını istiyordu. Mahmut Şevket Paşa da bu grubun görüşlerine katılıyordu. Bunun üzerine İttihat-Terakki, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'yı istifaya zorladı ve o da Nazırlıktan, 9 Temmuz 1912'de ayrılmak mecburiyetinde kaldı.

Bu arada Arnavutlar isyan etmiş, Halaskar Zabıtan Grubu tehditlerini artırmış idi. Bu kargaşa ortamında umutlarını yitiren Said Paşa, 17 Temmuz 1912'de istifa etti. Böylece muhalefet önemli bir başarı kazanmış, İttihat-Terakki de prestij kaybına uğramış oluyordu.

 

5. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Büyük Kabinesi (21 Temmuz 1912-29 Ekim 1912)

 

Said Paşa'nın istifasından sonra sadrazamlık için Ahmet Tevfik Paşa, Kamil Paşa ve Hüseyin Hilmi Paşa'nın isimleri geçmiş ise de, sonunda Padişah Meclis-i Ayan reisi Gazi Ahmet Muhtar Paşa'yı kabineyi kurmakla görevlendirdi. Yeni kabinede eski sadrazamlardan Kamil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Avlonyalı Ferit Paşa görev aldığı için kabine büyük kabine diye nitelendirildi.

Büyük Kabine'nin kurulması İttihat-Terakki için siyasi bir mağlubiyet oldu. Nitekim, Büyük Kabine ile, İttihatçılar iktidardan uzaklaştırılmış ve nüfuzu kırılmıştı. İktidar, artık Halaskar Zabıtan Grubu ve Hürriyet-İtilâf Fırkası'nın eline geçmişti. Buna karşılık Meclis çoğunluğu hâlâ İttihatçıların elinde idi. Bu itibarla hükümetin, Hürriyet-İtilâf'ın ve Halaskar Zabıtan'ın hedefi Meclisi kapatıp, seçimlere giderek, Meclis çoğunluğunu ele geçirmek oldu. Nitekim Meclis 4 Ağustos 1912'de kapatıldı.


Meclisin kapatılmasından sonra hükümet, 8 Ağustos 1912'de sıkı yönetim ilan ederek, İttihat-Terakki'ye karşı sert tedbirler almaya başladı. İttihat-Terakki, hükümete karşı takip edeceği politikayı görüşmek üzere İstanbul'da kongresini topladı. Kongrede Meclis'in kapatılmasının kanunsuz olduğu, buna rağmen yapılacak seçimlere katılma kararı aldı. Bu kongrede ayrıca, Merkez-i Umumi üyeliğine, Said Halim Paşa, Eyüp Sabri, Bahattin Şakir, Ziya Gökalp, Dr. Rasuhi Bey, Emiullah Efendi, Küçük Talat, Rıza Bey, Kara Kemal, Mithat Şükrü ve Dr. Nazım Bey seçildiler.

Hükümet iç meselelerle ve özellikle İttihat-Terakki ile uğraşırken, Balkanlar'da Osmanlı Devleti'nin aleyhine gelişmeler oluyordu. İttihat-Terakki Balkanlar'daki buhranın ve özellikle Makedonya meselesinin savaşla çözülebileceğine inanıyordu. Hatta Merkez-i Umumi yayınladığı bir genelge ile, hükümetle olan meselelerini ve iç politik çekişmeleri bir kenara bıraktığını ve imparatorluğu tehdit eden Balkan İttifakı'na karşı savaş için hazır olduğunu duyurdu. 3 Ekim 1912'de de İstanbul'da savaş lehine bir gösteri düzenledi.

7 Ekim 1912'de Karadağ Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Bir anda savaş gündeme oturdu. Cephelerden yenilgi işaretleri gelince Ahmet Muhtar Paşa, 29 Ekim 1912'de istifa etti.

 

6. II. Kamil Paşa Hükümeti (29 Ekim 1912-23 Ocak 1913)

 

Kamil Paşa Hükümeti, 30 Ekim 1912'de kuruldu. Hükümet yine İttihat-Terakki düşmanlarından teşkil edilmişti. Bu itibarla İttihat-Terakki hükümetten memnun değildi.

Kamil Paşa, en buhranlı zamanda sadrazam olmuştu. Balkan Savaşı bütün hızıyla devam ediyordu. Osmanlı ordusu yeniliyordu. Arnavutlar ayrı bir devlet kurma peşine düşmüştü. Hürriyet-İtilâf Fırkası ise hâlâ iç meselelerde meşgul oluyordu.

Büyük Devletler, Balkan Savaşı'na ilgisiz kalıyorlar ve savaşı durdurmak için herhangi ciddi bir teşebbüste bulunmuyorlardı. Kamil Paşa ümitsizliğe düşmüştü. İstanbul, Rumeli göçmenleriyle dolmuştu. Bu sırada Bulgar orduları Çatalca'ya dayanmış, Edirne ve Çatalca hattının teslimini istiyorlardı. Bab-ı Âli, bu teklifi reddetti. Bu konuda ısrarlı olmayan Bulgaristan ile, 3 Aralık 1912'de mütareke yapıldı.

16 Aralık 1912'de, barış görüşmeleri Londra'da başladı. Bab-ı Âli, Edirne vilayetini vermeme konusunda direndi. Balkan Devletlerinin isteklerinin kabulü imkansız görülüyordu. Büyük devletler araya girerek ve Bab-ı Âli üzerinde baskı yaparak Edirne'nin terkinini istediler. Aksi takdirde savaşın yeniden başlayacağını bildirdiler.

Kamil Paşa Hükümeti hem güç vaziyette hem de mütereddit davranıyordu. Bunu fırsat bilen İttihat-Terakki Kamil Paşa'yı Edirne'yi düşmana terk etmekle suçlayarak, hükümet aleyhinde propagandaya başladı. Bu arada hükümeti düşürmek için planlar hazırlıyordı. Nitekim 23 Ocak 1913'te, Enver Bey (Paşa) arkadaşlarıyla birlikte Bab-ı Âli'yi basarak Kamil Paşa'yı istifa ettirdi.42

 

E. Tek Partili Dönem Hükümetleri (1913-1918)

  1. Mahmut Şevket Paşa Hükümeti

 

Bab-ı Âli Baskını'ndan sonra, Sultan Reşat İttihat-Terakki'nin teklifi üzerine Mahmut Şevket Paşa'yı sadrazam tayin etti. Harbiye Nazırlığı'nı da üzerine alan Mahmut Şevket Paşa yeni kabineyi İttihatçılardan teşkil etti. İttihatçıların ileri gelenleri kabinede görev almamışlardı. Bununla birlikte hükümet tam anlamıyla İttihatçı bir hükümetti. Bu hükümetle, İttihatçılar perde arkasından yani arka plandan çıkarak doğrudan iktidarı ellerine almış oluyorlardı. 1908'den beri saray, Bab-ı Âli, muhalefet ve İttihat-Terakki arasındaki iktidar mücadelesi ve rekabeti, Bab-ı Âli Baskını'yla İttihat-Terakki'nin lehine sonuçlanmıştı.

Yeni hükümetin en önemli işi Edirne'yi kurtarmaktı. Zira Edirne'yi kurtarma propagandasıyla kamuoyunu arkasına almış ve iktidara gelmişti. Sultan Reşat da yeni iktidara güvenmekte idi. Hükümet ılımlı ve partiler üstü bir tavır takınarak iç ve dış siyasetteki gerginliği yatıştırmak istemiştir. Bu tavrı da olumlu karşılanmıştı.

Bu buhranlı dönemde hükümetin önünde çok ciddi sorunlar çözüm bekliyordu. Hazinede para yoktu, Osmanlı Devleti diplomatik yalnızlığa itilmişti ve nihayet Balkan Savaşı henüz bitmemişti.43 Nitekim hükümet Edirne'yi teslim etmeyi reddedince, 4 Şubat 1913'te II. Balkan Savaşı başlamıştır. Bütün gayretlere rağmen, 26 Mart 1913'te Edirne Bulgarların eline geçti. Bab-ı Âli çaresizlik içerisinde, Büyük Devletlerin de araya girmesiyle yeniden barış imzalandı. Antlaşmaya göre Midye-Enez hattı sınır kabul ediliyor, yani Edirne Bulgaristan'a bırakılıyordu.

Edirne'nin düşmana terki Mahmut Şevket Paşa Hükümeti ile İttihat-Terakki'nin prestijini kamuoyunda bir hayli sarstı. Halkın morali bozuldu. Çünkü Edirne'nin kurtarılması hem Bab-ı Âli Baskını'nın gerekçesi hem de Mahmut Şevket Paşa Hükümeti'nin ilk işi olarak takdim edilmişti.44 İttihatçıların ve hükümetin aleyhine gelişen bu havadan yararlanmak isteyen muhalefet harekete geçti. Hedefleri karşı bir darbe ile hükümeti düşürmek ve İttihatçıları iktidardan uzaklaştırmaktı. Darbenin hazırlayıcıları Prens Sabahattin'in asker ve sivil adamları idi. Bu komplodan Kamil Paşa'nın ve İngiltere'nin de haberdar olduğu söylenmiştir. Ancak bu darbe hazırlığını haber alan Cemal Paşa darbecilerin tertiplerini bozmuştur. Buna rağmen tertipçiler ellerini çabuk tutarak, 11 Haziran 1913'te Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'yı Bab-ı Âli'ye giderken yolda öldürdüler. Teyakkuzda olan Cemal Paşa duruma el koyarak, vaziyete hakim oldu. Bu arada pek çok muhalif tutuklanarak Sinop'a sürülmüş ve Harp Divanı da 12 kişiyi idama mahkum etmiş, verilen ceza, 29 Haziran 1913'te uygulanmıştır.45 Böylece muhalefet temizlenmiş ve İttihat-Terakki Mahmut Şevket Paşa'nın gölgesinden kurtulmuş vaziyette tek başına iktidar mevkiinde kalmış oluyordu.



2.Prens Said Halim Paşa Hükümeti

 

Mahmut Şevket Paşa'nın suikast neticesinde öldürülmesi üzerine, İttihat-Terakki memleketin içinde bulunduğu kritik günleri göz önüne alarak, 12 Haziran 1913'te Prens Said Halim Paşa'yı sadrazamlığa teklif etti, Sultan Reşad da kabul etmek zorunda kaldı. Said Halim Paşa hükümeti İttihatçılardan kuruldu. En müfrid İttihatçı kabinesi bu idi. Zira İttihatçı önderlerinden Talat (Paşa) Dahiliye Nazırı, İbrahim Maliye Nazırı, Halil Bey ise Şura-yı Devlet Başkanı olmuşlardı.

Said Halim Paşa hükümeti kurulduğunda Balkan buhranı devam ediyordu. Bu itibarla hükümetin ilk uğraşacağı işlerden biri Balkan buhranı idi. 30 Mayıs 1913'te Londra Antlaşması imzalanmış ve Edirne Bulgaristan'a terk edilmiş olmasına rağmen hükümet Edirne'yi geri almak için uygun bir fırsat ve zaman kolluyordu. Bu fırsatı, 30 Haziran 1913'te Balkan devletleri arasında anlaşmazlık ve savaş çıkmasıyla yakalandı.

Edirne'nin geri alınmasını haysiyet ve prestij meselesi haline getirmiş olan İttihat-Terakki, hükümeti tekrar savaşa ikna etmeye çalıştı. Hükümet ikna olmadı. Buna rağmen Talat Bey ile Said Halim Paşa Edirne'yi almaya ve taarruz etmeye karar verdiler. 13 Temmuz 1913'te Osmanlı ordusu, Enver'in (Paşa) teklifi üzerine saldırıya geçti ve 21 Temmuz 1913'te Edirne kurtarıldı.

Neticede, 29 Eylül 1913 tarihinde Bulgaristan'la İstanbul Antlaşması, 14 Mart 1914'te de Sırbistan'la İstanbul Antlaşması imzalanarak Balkanlar'da barış temin edilmiş oldu. Balkan savaşlarında en fazla toprak kaybına Osmanlı Devleti uğramıştır. Trakya hariç bütün Rumeli elimizden çıkmıştır.46

Balkan Savaşlarından sonra Osmanlı Devleti perişan bir halde idi. Her şeyden önce kendisini korumak için ordusunu yeniden düzenlenmesi ve ıslah etmesi gerekiyordu. Bu düşünce, daha Mahmut Şevket Paşa'nın sadrazamlığı döneminde vardı. Said Halim Paşa Hükümeti, Balkan devletleriyle barış antlaşmaları imzalandıktan sonra ordunun ıslah edilmesi işini yeniden gündeme aldı. Bu maksatla Almanya'dan askeri uzmanlar heyeti istedi. Almanya, bu teklifi memnuniyetle kabul ederek, Osmanlı Devleti'nin hizmetinde çalışmak üzere General Liman von Sanders başkanlığında askeri bir heyeti, 14 Aralık 1913'te İstanbul'a gönderdi. İlk gelen bu heyette, 11 subay var idiyse de bu sayı kısa zamanda 42'ye ve daha sonra da 71'e çıkarılmıştı.47 Bu askeri heyet vasıtasıyla Alman nüfuzu imparatorluğa yerleşecektir.

1914 yılı başlarında hükümette yapılan bir değişiklikle Enver Paşa Genel Kurmay Başkanlığı'na ve Harbiye Nazırlığına, Cavit Bey Maliye Nazırlığına getirildi. Talat zaten Dahiliye Nazırı idi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun mukadderatı Enver-Cemal-Talat üçlüsünün eline teslim edilmiş oldu.

Said Halim Paşa'nın sadrazamlığı, 3 Şubat 1917 yılına kadar sürdü. Bu tarihte istifa ederek sadrazamlıktan ayrılan Said Halim Paşa'nın yerine, 4 Şubat 1917'de İttihat-Terakki'nin beyni ve Danton'u olarak nitelendirilen Talat Paşa atandı ve bu görevde, 7 Ekim 1918'e kadar kalmıştır.48

F. Meşrutiyet Döneminde Siyasi Partiler

1. İttihat ve Terakki Partisi

1889 yılında İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adıyla Askeri Tıbbiye öğrencileri tarafından kurulmuştur.

Gayesi, Abdülhamid'in istibdat rejimini yıkmak ve Osmanlı Devleti'ni içinde bulunduğu durumdan kurtarmaktı. Abdülhamid'i devirmek için askeri müdahale yani askeri darbe veya ihtilal; Osmanlı Devleti'ni kurtarmak için ise Meşrutiyet rejimi öngörülüyordu.

1892'den itibaren Cemiyet yurt içinde ve dışında özellikle Paris, Londra, Cenevre ve Kahire gibi merkezlerde teşkilatı kurdu. Bu arada Cemiyetin adı Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirildi. Cemiyet üyeleri arasında Ahmet Rıza, Prens Sabahattin, Mizancı Murat gibi meşhur isimler vardı.

1902 yılında Paris'te toplanan ilk Jön Türk Kongresi'nde fikir ayrılığı yüzünden Cemiyet iki gruba ayrıldı: merkeziyetçi Ahmet Rıza grubu ve teşebbüs-i şahsi ve adem-i merkeziyetçi Prens Sabahattin grubu. İki grup ayrı ayrı cemiyetler halinde muhalefet faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler.

Bu arada, 1907'de Selanik'te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Kurucuları arasında Talat Bey (Paşa), Bursalı Tahir, Mithat Şükrü (Bleda), İsmail Canbolat, Hakkı Baha, Ömer Naci, Rahmi Bey vardı. Kısa bir müddet sonra da Manastır Şubesi kuruldu. Cemiyet asker, sivil ve dini kadrolara sahipti.

27 Eylül 1907'de merkezi Paris olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile merkezi Selanik'te olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti birleşti ve Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adını aldı. 1908'in başlarında da bu isim İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirildi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, yıllardan beri öngörüldüğü ve beklenildiği şekilde askeri bir isyan veya ihtilalle 24 Nisan 1908'de II. Meşrutiyet'i ilan etti. Böylece hedeflerden birine ulaşılmış oldu. İkinci hedef olan II. Abdülhamid'in düşürülmesi gecikmeli de olsa 27 Nisan 1909 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Böylece İttihat ve Terakki ilk iki görevi yapmış oldu. Bundan sonra kendi programı istikametinde Osmanlı İmparatorluğu'na yeni bir çekidüzen vermesi kalıyordu. O halde kısaca İttihat-Terakki Cemiyeti'nin programının veya fikirlerinin ana esaslarını görmekte fayda vardır.

Osmanlıcılık: Bu cereyanın ortaya çıkışı Tanzimat'a kadar giderse de, İttihatçılar tarafından tekrar ele alınmış ve yorumlanmıştır. Bu fikrin temel ilkesi önce İttihad-ı Anasır yani dini, ırkı ne olursa olsun bütün unsurları Osmanlı Birliği, çerçevesinde birleştirmekti. İttihatçılar, önce herkese bir Osmanlılık şuuru kazandırmak suretiyle yani herkesi Osmanlılaştırmayı düşünmüşlerdir. Osmanlılığı üst kimlik haline getirmeyi öngörüyorlardı. Bu anlamda Osmanlılık, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü korumanın ötesinde bir şeydi ve siyasi olmaktan ziyade kültürel muhtevası ağır basan bir "ruhtu". Bu ruhun ilham kaynağı masonluk veya mason localarıydı. Zira mason teşkilatına her insan, dini, ırkı en olursa olsun girebilir ve "birader" ruhuyla hareket ederdi. İttihatçı Kazım Nami (Duru) Bey Mason localığını şöyle nitelendiriyordu: "Hiçbir sahada birleşememiş, daima çekişmiş, didişmiş olan bizdeki muhtelif ırk, milliyet ve dinler Mason çatısı altında tam anlaşma halinde idiler".49 Osmanlı İmparatorluğu'na masonluk anlayışı çerçevesinde yeni bir şekil verilemez miydi? Pek çok kesim buna müsbet cevap veriyordu. Böyle bir anlayışla hem Osmanlı toplumundaki çeşitli milliyetlerin ve dinlerin iç entegrasyonu (İttihad-ı Anasır) hem de imparatorluğun Avrupa ile entegrasyonu gerçekleşebilirdi.


Bunun için ön şart olarak meşrutiyet rejiminin, liberal bir Osmanlı toplumunun ve aklın-ilmin hakimiyetinin gerçekleşmesi lazımdı.

Bu görüş teorik olarak mantıki ve mümkün gibi gözükebilir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'na kişisel arzuların ve çıkarların ön planda olduğu mason teşkilatı gibi bir şekil vermek pratikte mümkün değildi. Zira fert yerine milleti, ferdi duygular yerine milli duyguları, ferdi çıkarlar yerine milli çıkarları koymak, hele milliyetçi akımların zirveye çıktığı, milli devletlerin kurulduğu bir çağda mümkün görülmüyordu. Nitekim de gerçekleşmemiş, aksine II. Meşrutiyet'ten sonra Osmanlı'nın dağılması hızlanmıştır. Çünkü, 1908'den sonra da Rumlar Rumluğunu, Ermeniler Ermeniliğini, Arnavutlar Arnavutluğunu, Araplar Araplığını yapmışlardır. Bunu gören İttihatçılar ve Türkler de Türkçülük yapmaya yönelmişlerdir.

Merkeziyetçilik: İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri her ne kadar liberal eğilimli iseler de ülke yönetiminde merkeziyetçiliği benimsemişler ve tavizsiz olarak da uygulamışlardır. Bu bakımdan adem-i merkeziyet fikrine ve her türlü ayrılıkçı-bölücü fikre karşı olmuşlardır. Bu tavrı sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Bu merkeziyetçi anlayışla hem dış müdahalelerin hem muhtariyet hem de ayrılıkçı fikirlerin önünün kesilebileceğini düşünüyorlardı. Gayrimüslimler, gayri Türkler ve liberal muhalefet bu merkeziyetçi anlayışı onaylamamışlardır. Bunun üzerine İttihat ve Terakki bir nevi "aydın despotluk rejimine" yönelmiştir.

Garpçılık: İttihat ve Terakki, Tanzimat döneminde başlayan garpçılık hareketine yani Batılılaşma-modernleşme fikrine samimiyetle sahip çıkmış idi. Zira, Osmanlı İmparatorluğu'nun kalkınmasını Avrupa'nın ilminde ve teknolojisinde görüyorlardı. O halde Avrupa'nın ilmi, ilmi usulleri, ilmi düşüncesi, teknolojisi alınmalıydı. Buna göre İttihatçılar Batı'nın teknik ve ilmi medeniyetini alma taraftarıdırlar. Dolayısıyla taklidi bir çağdaşlaşmayı reddediyorlardı. Ayrıca İttihat ve Terakki, eğitimsiz bir Batılılaşma olmayacağını düşünerek, eğitime yani okullaşmaya önem vermişlerdi. Doğru olanı da bu idi.

Kısaca İttihatçılar, modernizm anlamına gelen Batılılaşmayı Osmanlı İmparatorluğu'nun ayakta kalabilmesinin ön şartı olarak değerlendirmişlerdir. Bununla birlikte, İttihatçılar arasında Batılılaşmanın farklı yorumlarını yapanlar da olmuştur.

Sonuç olarak, İttihat-Terakki Osmanlı İmparatorluğu nasıl kurtulur sorusuna cevap aramıştır. Bulduğu cevapları genel olarak şu şekilde sıralamak mümkündür: Önce Osmanlılığı ve Osmanlı vatandaşlığını samimi olarak kökü, dini, milliyeti ne olursa olsun herkesin kabul etmesini sağlamak. İkinci olarak Osmanlılığı ve Osmanlı vatandaşlığını kabul etmiş bütün grupları meşrutiyet rejimiyle yani Meclis vasıtasıyla imparatorluğun yönetimine iştirak ettirmek ve sorumluluk-salâhiyet vermek. Üçüncüsü, Tanzimat'tan beri verilen iç ve dış imtiyazlarla, gevşek günü birlik yönetimle dağılma sürecine girmiş Osmanlı İmparatorluğu'nu kuvvetli bir merkeziyetçi yönetimle toparlamak ve modern devlet statüsü kazandırmak. Dördüncüsü, eğitim, ilim ve teknoloji ile Osmanlı İmparatorluğu'nu kalkındırmak ve yarı sömürge durumundan çıkarmak yani Batılılaşmak-çağdaşlaştırmaktır.


İttihat-Terakki, Osmanlı-Osmanlılık kavramları, dini, ırkı en olursa olsun herkesi kapsadığı için bütün Osmanlıları, Osmanlı ve Osmanlılık çatısı ve üst kimliği altında birleştirmeye öncelik veren bir programı kabul etmiştir. Bu program sekteye uğradığı ölçüde ikinci-üçüncü planda İslamcılığa ve Türkçülüğe yönelme eğilimleri ortaya çıkmıştır. Buna rağmen İslamcılığı ve Türkçülüğü dahi Osmanlılıkla ilgilendirmeye ve kamufle etmeye dikkat etmiştir. Osmanlıcılıktan ümit kesildiği vakit ise Türkçülük derhal ön plana geçmiştir.

 

2. Hürriyet ve İtilaf Fırkası50

 

Hürriyet ve İtilaf Fırkası, II. Meşrutiyet devrinin hiç şüphesiz en güçlü muhalif fırkasıdır. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İttihat ve Terakki'ye yönelen bütün muhalefetin (muhalif her türlü cemiyet, fırka ve kişi) bir araya geldiği siyasî organ olması bakımından fikrî ve ideolojik açıdan berrak bir görüntü kazanamamıştır.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası 21 Kasım 1911'de kuruldu. Kurucuları arasında İsmail Hakkı Paşa, Dr. Dagavaryan, Mustafa Sabri Efendi, Abdülhamid Zöhrevî Efendi, Volçetrinli Hasan Bey, Dr. Rıza Nur, Damad Ferid Paşa, Müşir Fuat Paşa, emekli Miralay Sadık Bey ve gazeteci Tahir Hayreddin Bey gibi isimler yer alıyordu. Fırkanın kuruluş günleri İtalyanların Trablusgarb'ı işgal ettiği günlerin sonrasına rastlamaktadır.

Meclis-i Mebusan içindeki muhalif fırkalardan Mutedil Hürriyetperverân ve Ahali Fırkaları, yeni fırkanın kuruluşuna katılırken, İttihatçıların milliyetçi görüntüsüne karşı, Osmanlı ittihadından yana görünen Bulgar, Rum, Arnavut, Ermeni ve Arap mebuslarının büyük bölümü fırkaya geçmiş, bu arada Hizb-i Müstakil grubu da fırkanın Meclisteki varlığına güç katmıştır. Meclis dışında fırkanın destekçileri ittihatçıların devre dışı bıraktığı bir grup ilmiye mensubundan, sosyalistlere kadar geniş bir yelpaze içinde kalan ve müşterek vasıfları İttihatçı muhalifi olan kişi ve gruplardan müteşekkildi.

Fırkanın fikrî yapısında göze çarpan unsurlar, İttihat ve Terakki'nin örtülü milliyetçiliğine karşı öteden beri savunula gelen Osmanlılık ideolojisi, Ahrar Fırkası mensuplarının iştirakiyle güçlenen Teşebbüs-i Şahsı ve Adem-i Merkeziyet fikri, uygun şartlarda dış sermayeden faydalanılması gerektiğini savunan Liberal İktisat Anlayışı ve gayet tabiî bir şekilde Meşrutiyetçiliktir.

Fırka gücünü, kuruluşundan 20 gün sonra yapılan İstanbul ara seçimlerinde gösterdi. Gazeteci Tahir Hayreddin Bey, bir mebusluk için yapılan seçimde İttihatçıların adayı Dahiliye Nazırı Memduh Bey'i 195'e karşılık 196 oy alarak bir sayıyla yenilgiye uğrattı. Bu galibiyet Hürriyet ve İtilafçıların ümidini artırırken, İttihatçıları da endişeye düşürdü ve muhalefete karşı tutumlarını sertleştirmeye sevk etti.

 

Ancak 1912'de yapılan, ikinci genel seçimde İtilafçılar 286 üyelikten ancak onbeş kadarını elde edebildiler. Yurt çapında İttihatçı memur ve subayların kontrolü altında cereyan eden ve "Sopalı seçimler" olarak bilinen bu seçimler, İtilafçıları, İttihat ve Terakki karşısında daha da sertleşen bir muhalefet yapmağa zorladı. Bunun üzerine Kanûn-ı Esasî'de değişiklik yapılması gündeme getirildi.


Fırkanın basın organları bir taraftan muhalefetin sesini duyururken öbür taraftan da, Türk basın hayatını renklendiriyorlardı. Teşkilât, Takdirat, İfham, İkdam, İktiham gibi gazetelerde fırkanın görüş ve düşüncelerini dile getiren Lütfi Fikrî, Rıza Tevfik, Rıza Nur, Mustafa Sabri ve Refi Cevat gibi güçlü polemikçiler muhalif basının en güzide kalemleri olarak mücadele vermişlerdir.

Fırkanın iç bünyesinde kısa zamanda meydana çıkan anlaşmazlıklardan sonra, fırka, Miralay Sadık Bey, Gümülcineli İsmail ve Şaban Ağa gibi isimlerin oluşturduğu küçük bir hizbin eline geçerek, kuruluş günlerindeki dinamizmini kaybetti. Mahmud Şevket Paşa'nın katli hadisesinden sonra, bu suikastten sorumlu tutulan fırka mensuplarının bazıları Sinop'a sürülürken, kimisi de yurt dışına kaçabilme fırsatı buldu. 1913 yılından sonra fırka herhangi bir fesih kararı alınmamasına rağmen fiilen mevcut değildi. Mütareke döneminde (1918), İttihatçıların iktidarı terk etmesi ve büyük kısmının firarıyla yeniden canlanan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, 1919 seçimlerini boykot etmiş, Mütareke devrinde kurulan kabineye birkaç isim verebilmekten öte siyasî bir ağırlık kazanamamıştır.

 

3. Osmanlı Ahrar Fırkası

 

Osmanlı Ahrar Fırkası, II. Meşrutiyet devrinin ilk fırkalarından biridir. 14 Eylül 1908'de Nureddin Ferruh ve Ahmed Samim Beylerin teşebbüsleriyle kuruldu. Fırkanın kurucu üyeleri arasında Mahir Said, Celalettin Arif, Kıbrıslı Tevfik, Ahmet Fazlı, Nazım ve Şevket Beyler gibi isimler bulunmaktadır. Fırka 1908 genel seçimleri öncesinde bir siyasî parti niteliğine en çok yaklaşan teşkilat oldu.

Osmanlı Ahrar Fırkası, Prens Sabahaddin Bey'in temsil ettiği siyasî düşüncelerin Osmanlı siyasî hayatına girişi anlamını da taşır. Sabahattin Bey, fırka başkanlığını kabul etmemekle birlikte, fırkaya fikrî ve manevî desteğini de esirgememişti. 1908 seçimlerine, İttihat ve Terakki Fırkası'nın henüz sarsılmamış karizmasına rağmen katılmaktan çekinmeyen Fırka, sadece İstanbul'da girdiği seçimleri kaybetmiş, İttihat ve Terakki ile müştereken gösterdikleri birkaç isim ve Ankara'dan şahsi gayretiyle seçilen Mahir Said Bey dışında bu seçimlerden mağlup olarak çıkmıştır. Buna rağmen Meclis-i Mebusan da ağırlığını hissettirebilmiş ve bilahare katılan mebuslarla (İsmail Kemal, Rıza Nur, Zöhrap Efendi gibi) Meclis'te sesini duyurabilmiştir.

Ahrar Fırkası Osmanlı siyasi hayatına, etnik unsurlara eşitlik tanınması ve adem-i merkeziyete dayalı bir yönetim kurulması talepleriyle girdi. İttihatçılar bu tezleri bölücülük ve kozmopolitlik iddialarıyla çürütmek yolunda propaganda yaptılar. Esasen bu çekişme Ahrar Fırkası ile İttihat ve Terakki arasında yapılan birleşme görüşmelerinin olumsuz sonuç vermesiyle doğmuştu. 31 Mart Hadisesi'nden birkaç gün önce, Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesiyle iki fırka arası kesin surette açıldı.

Fırka basın alanında İkdam, Sabah, Yeni Gazete, Sada-yı Millet ve Serbesti gazeteleriyle temsil edildi. Servet-i Fünun Mecmuası da Ahrar'a destek veren yayın organları arasındadır.

Türk siyasi hayatının en mühim olaylarından birisi olan 31 Mart Olayı, Osmanlı Ahrar Fırkası'nın geleceğini belirlemekte birinci derecede etkili olmuştur. İngiltere sefaretinin mensupları ile birlikte hareketin tertip ve hazırlığına katkıda bulunan Fırka, böylece hukuk dışı bir yolla iktidarı mutlaka devirmek arzusuyla, dönemin siyasî fırkalarıyla benzer özellikler gösterir. Prens Sabahattin Bey'in de bu hadiseden en azından haberdar olduğu ve bu harekete büyük ümitler bağladığı anlaşılıyor. Ancak isyanın başlamasıyla koğuşturmaya uğrayan Fırka, esasen 31 Mart Olayı'ndan iki önemli kazanç elde etmeyi umuyordu: Abdülhamid'in tahttan indirilmesi ve İttihatçıların devre dışı bırakılması. Fırka açısından başarısızlıkla sonuçlanan 31 Mart Olayı sonunda, Abdülhamid tahttan indirildi. Fakat İttihatçıların iktidara yürüyüşüne ve Ahrar üzerindeki baskılarına engel olunamadı. Fırkanın umumi katibi Nureddin Ferruh da yurt dışına kaçan üyeler arasındaydı. 1910 yılında Türkiye'ye dönerek, fırkanın feshini ilan eden bir bildiri yayınladı.

Eylül 1908 ile Nisan 1909 tarihleri arasında faaliyet gösterebilen Fırka, İttihat ve Terakki karşısında ilk önemli siyasî muhalefeti başlatmış olması bakımından önemlidir.


4.Fedakârân-ı Millet Cemiyeti

 

Hayır derneği ile siyasî fırka arasında bir yapıya sahip olması bakımından, İttihat ve Terâkki'ye karşı gösterdiği sert muhalefetle Cemiyet, II. Meşrutiyet sonrasında kendine has bir özellikle ortaya çıkmıştır. Hürriyetin ilanı ile yurt dışından dönen sürgün ve kaçaklardan İttihatçı olanlar kolayca ikbal mevkilerine geçerken, büyük çoğunluğun, bu gibi nimetlerden mahrum kalması üzerine kurulan cemiyet, sesini "Hukuk-ı Umumiye" gazetesi ile duyurmuş, Hürriyet kahramanı oldukları halde mağdur edildikleri inancıyla faaliyet göstermiştir. Cemiyet, 31 Mart Olayın'dan sonra dağılmış ise de, tek parti yönetiminin zararlarını açıkça dile getirmesiyle, muhalif bir teşkilat olarak tarihte yerini almıştır.




5.Osmanlı Demokrat Fırkası

 

Osmanlı Demokrat Fırkası, 1906 yılında teşkil edilen Selamet-i Umumiye Kulübü'nün İbrahim Temo ve Abdullah Cevdet tarafından fırka haline getirilmesi suretiyle, 6 Şubat 1909'da kuruldu. İdeolojik planda çoğulculuktan yana olan Osmanlı Demokrat Fırkası basın alanında Türkiye, Feryad, Selamet-i Umumiye, Muahede, Hukuk-ı Beşer gibi gazetelerle sesini duyurmuştu. Fırka, İttihat ve Terakki karşısında büyüme imkanlarından mahrum kalınca, 5 Aralık 1911 tarihinde yapılan bir toplantı ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldığını açıklayarak siyasî hayatını noktalamıştır.





6.İttihad-ı Muhammediye Fırkası

 

31 Mart Hadisesi'nden on gün önce kurulmuş parlamento ile direkt ilgisi bulunmayan fırka, İttihatçılara karşı muhalefetin en şiddetli kesimini temsil eder. İttihatçılar dışında, halk arasında en yaygın fırkanın İttihat-ı Muhammediye Fırkası olduğu söylenebilir. Kırk gün müddetle faaliyet göstermesine rağmen fırka hem Türk siyasî hayatında mühim gelişimlere yol açmış, hem de parlamentoda üyesi olmadığı halde, Ayan ve Mebusan meclislerinde etkisini hissettirebilmiştir. İlmiye sınıfına mensup kurucular arasında bugün en tanınmış olanları Said-i Kürdî ile Volkan muharriri Derviş Vahdetî'dir.


Fırka ideolojik planda gayesinin "Şeriat-ı garrâ-yı Ahmediye"yi korumak ve bunu da ilmiye sınıfına dayanarak gerçekleştirmek olduğunu belirtmişti. Bütün askerleri tabiî mensubu ve üyesi sayan fırka, olağanüstü dönemlerinde asker ile ilmiye mensubunun birbirinin tabiî müttefiki olduğunu ileri sürerek harekete dinamizm kazandırmak amacındaydı.

Fırkanın 31 Mart Hadisesi ile ilişkisi ve bu olayda kitleleri sürükleyen bir önder rolü oynaması, sonunu hazırlayan başlıca etken olmuştur. İsyanın bastırılmasıyla başta Derviş Vahdeti olmak üzere önde gelenlerin idam ve sürgün edilmesi fırkanın kapanmasına sebep oldu. Bununla birlikte tarihte izler bırakmıştır.




7.Mutedil Hürriyetperveran Fırkası

 

Ahrar Fırkası'nın kapanması üzerine, parlamento içinde muhalifleri bir araya getirecek yeni bir fırkanın gerekliliği tartışılırken 1909 Kasımı'nda İsmail Kemal Bey, Nafi Paşa, Mehdi Bey, Şefik el-Müeyyed Bey gibi isimlerin önderliği ile Mutedil Hürriyetperveran Fırkası kuruldu. Fırka 1908 genel seçimlerinde seçilerek meclise giren üyeler tarafından kurulmuştur. Kuruluş çalışmalarının özellikle Arap, Rum ve Arnavut mebusları tarafından yürütüldüğü belirtilmektedir.

Fırkanın resmî yayın organı olmamakla birlikte faaliyetlerini sürdürdüğü müddet zarfında (Kasım 1909-Kasım 1911) muhalif basın tarafından desteklendi. Meclis-i Mebusan'daki sayısı hakkında kesin bir rakam verilemeyen (otuz ile elli arası) Fırka, İstanbul dışında iki yerde şube açabilmişti. Adem-i merkeziyet prensibine karşı olmasıyla dikkat çeken fırka, Osmanlılık umdesine bağlı kalmıştır. Yorgi Boşo, Süleyman el-Bustanî, Kasım Zeynel Fırka'nın ünlü mensupları arasında sayılabilir.

Fırka 1911 sonunda Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kuruluş çalışmalarına bizzat katılarak faaliyetine son vermiştir.


8.Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası

 

Kurucusu, elçiliği döneminde Jön Türkleri destekleyen eski Stockholm Sefiri Şerif Paşa'dır. II. Meşrutiyet'ten sonra İttihatçılardan Londra elçiliğini isteyip, alamaması üzerine yurt dışında Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası'nı kurmuştur. Şerif Paşa'nın parası ve çevresiyle ayakta duran fırka, İttihatçıların iddiasına göre yurt dışında "Cemiyet-i Hafiye" adında bir gizli dernek kurarak, ahaliyi isyana sevk etmek arzusu beslemiştir. Bu iddia üzerine İttihatçılar, başlarında Rıza Nur'un bulunduğu bir grup muhalifi tevkif ettiler.

Şerif Paşa dışında fırkanın Mevlânzâde Rıfat, Ali Kemal gibi ünlü mensupları da bulunmaktaydı. Fırka 1913 Ağustosu'na kadar devam etmiştir.



9.Ahali Fırkası

 

Ahali Fırkası, üyeleri İttihat ve Terakki Fırkası'nın eski mensupları olmak üzere Meclis içinde kurulmuştur. 21 Şubat 1910 tarihinde kurulan Fırka'nın reisi Gümülcineli İsmail'dir. Konya mebusu Zeynel-abidin, Mustafa Sabrı Efendi kurucuları arasındadır. Her üçü de ilerde teşkil edilen Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın önde gelen liderleri olmuştur. Siyasî programı ve dahilî nizamnamesiyle programlı bir parti görüntüsü veren Ahali Fırkası, Meclis'te birçok tartışmalara yol açarak varlığını hissettirmiştir. Fırka'nın kendi adına çıkardığı gazetesi olmamakla birlikte İkdam, Yeni İkdam, Sada-yı Millet gibi muhalefet basınından destek görmüştür, ideolojik planda muhafazakar bir görüntü veren fırka, kurucularının Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı kurmaları üzerine kapatılmıştır.

 

10.  Osmanlı Sosyalist Fırkası

 

11.          Meşrutiyet ve hürriyetin ilanını takip eden günlerde bütün fikir akımlarının su yüzüne çıktığı ve bunları temsil eden grupların bir coşkunluk ve iyimserlik havası içinde faaliyete geçtikleri bilinir.

Osmanlı Sosyalist Fırkası, 1910 Eylülü'nde İstanbul'da kuruldu. Kurucuları arasında Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi) Pertev Tevfik, İbnüttahir İsmail Faik gibi isimler yanında materyalist görüşleriyle şöhret yapmış Baha Tevfik de bulunmaktadır. Baha Tevfik'in Fırkayı ideoloji cihetinden beslediği, Fırka işlerini ise İştirakçi Hilmi'nin yürüttüğü anlaşılıyor.

O tarihlerde, sosyalist bir partiye sosyal taban teşkil edecek derecede ne bir işçi hareketinden, ne de proletaryadan söz edilemeyeceği tabidir. Buna rağmen 1908'de cereyan eden tatil-i eşgal (grev) hareketi münasebetiyle sosyalist doktrin de tartışma gündeminde bulunuyordu. Ancak parlamentoda sosyalizme dair yapılan konuşmalarda Sosyalist Fırka'nın rolü olmamıştır.

İktidarda bulunan İttihat ve Terakki Fırkası, Osmanlı Sosyalist Fırkası'na ilk kuruluş günlerinde müsamaha göstermiştir. Fakat Sosyalist Fırkası'nın kesinlikle muhalefet saflarında yer almasıyla, tutumunu sertleştirmiş, sosyalist kulüpleri, gazeteleri kapatmış, sendika kurulmasını yasaklamış, Fırkanın reis ve yöneticilerini, "işçileri grev yapmağa teşvik etmelerinden" ötürü tevkif ettirmişti.

Sosyalist Fırka II. Enternasyonale bağlandığını ilan ederek ünlü Fransız sosyalisti Jean Jaures ile irtibat kurmuştu.

Fırkanın yayın organı, Hüseyin Hilmi Bey'in lakabı haline gelen İştirak gazetesi olmakla birlikte Sosyalist, Muahede, İnsaniyet gazeteleri de fırkayı yazılarıyla desteklediler.

Osmanlı Sosyalist Fırkası ne hükümetçe kapatılmış ne de Fırka, Hürriyet ve İtilaf'a katıldığını açıklamıştır. Ancak bazı mensuplarının daha sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldıkları düşünülebilir.

Sosyalist Fırka, Osmanlı toprakları içinde sosyalist düşünceye bir katkı sağlayamamıştır. Ancak bu yolda kurulmuş ilk fırka olması bakımından önemi vardır.

 

11. Millî Meşrutiyet Fırkası


Millî Meşrutiyet Fırkası, Türk siyasî hayatında Türkçülüğü programlaştıran ve savunan ilk siyasî kuruluştur. 15 Temmuz 1912'de İtilaf ve İttihat gerginliğinin yoğunlaştığı günlerde kuruldu. Başkanı, İfham gazetesi başyazarı Ahmed Ferit Bey'di. Akçuraoğlu Yusuf, Müderris Zühdü, Mehmed Ali ve Cami Beyler kurucu üyeler arasındadır.

Meclis'in feshedildiği günlerde kurulan parti 1914 seçimlerine kadar yaşayamadığı için hiçbir seçime katılamadı. Basın sahasında İfham gazetesi ile sesini duyurdu. Tercüman-ı Hakikat, Fırkanın kuruluşuna sempati gösterirken, diğer basın, Türkçülük fikri dolayısıyla olsa gerek, bu yeni fırkanın kuruluşunu yersiz bulmuşlardı.

Türkçü-İslâmcı bir çizgiyi savunması bakımından Fırka, İttihatçılara belki muhalif değil ama rakip konumda idi. Fırka, siyaseti itibariyle Osmanlıcı ve kozmopolit bir çizgiyi savunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası tarafından da soğuk karşılandı. Kuruluşu "fahiş bir hata, tehlikeli bir oyun" olarak nitelendirildi.

Maddî zorluklar ve eleman azlığı gibi sebepler yüzünden adeta kendi kendine kapandı. Mütareke döneminde bazı mensupları Millî Ahrar ve Millî Türk fırkalarında görev aldılar.

 

G. II. Meşrutiyet Devri Hakkında Genel Değerlendirme

 

1. Büyük Devletlerin Meşrutiyet'e Bakışı

 

Genç Türklerin veya İttihatçıların beklentilerinin tam aksine, 1908 İnkılabı ve Meşrutiyet'in ilanı Büyük Devletler tarafından sevinçle karşılanmamış ve destek görmemiştir. Tanzimat'tan beri Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmaya ve müdahale etmeye alışmış olan Büyük Devletler genç, dinamik ve şuurlu görünen İttihatçıların iktidarı ele geçirmesiyle, bu imkanı kaybedecekleri düşüncesiyle, II. Meşrutiyet'e soğuk ve çekingen davranmışlardır, hatta biraz da endişelenmişlerdir. Her devlete ayrı ayrı baktığımızda görünen şudur:

Rusya: Asırlardan beri Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak, mümkünse ortadan kaldırarak İstanbul'a, Balkanlar'a ve Anadolu'ya yerleşmek, bunlar gerçekleşmez ise Büyük Devletlerin biriyle veya birkaçıyla anlaşarak paylaşmak, siyasetini benimsemiş olan Rusya'dan, Osmanlı'yı güçlendirebilecek bir kadronun iktidara gelmesine ve meşrutiyeti ilan etmesine iyi gözle bakması ve sempati duyması beklenemezdi. Dolayısıyla temelde Meşrutiyet'ten memnun değildir. Buna rağmen memnun gözükmeye çalışmıştır. Ayrıca Rusya, Meşrutiyet'in ilanından, kendi içindeki Müslüman azınlıklara örnek olabilir kaygısı ile ürkmekte idi.

İngiltere: Temelde Meşrutiyet'in ilanı karşısında "bekle-gör" politikasını benimsemiş ise de, II. Abdülhamid rejiminin yıkılmış olmasından dolayı memnuniyetini ifade etmiştir. İttihatçıların da liberal görünmeleri, İngiltere'ye ve Fransa'ya sempati duymaları, Londra hükümetini, geleneksel İngiliz-Osmanlı dostluğunun tekrar kurulabileceği istikametinde umutlandırmıştır.


Bununla birlikte İttihatçı subayların ve hâlâ tahtta duran Abdülhamid'in Almanya'ya karşı duydukları sempatiden ve II. Meşrutiyet ilanının sömürgelerdeki Müslümanlara örnek olmasından endişe duymakta idi. Kısaca İngiltere mütereddit davranmakta, politikasını olayların gelişmesine göre belirleme taraftarıdır.

Fransa: İttihatçıların veya Genç Türklerin ilham kaynağı 1789 Fransız İhtilali olduğu için, Meşrutiyet rejimini iyi karşılamakta ve İstanbul'da nüfuzunun-itibarının artacağını, dolayısıyla iktisadi menfaatlerini koruyabileceğini düşünmekte idi. Fakat İttihatçı subayların çoğunun Alman taraftarı olmalarından da endişelenmekte idi.

Avusturya-Macaristan: Meşrutiyete karşı açıktan açığa tavır almayan Viyana, Meşrutiyet'in Osmanlı Devleti'nde yaratacağı istikrarsızlıktan yararlanarak, Balkanlar'daki nüfuzunu artırmak, mümkünse Bosna-Hersek'i işgal etmek ve Selanik istikametinde ilerlemektir. Dolayısıyla Osmanlı'yı Balkanlar'da kuvvetlendirecek bir Meşrutiyet istememektedir.

Almanya: II. Wilhelm yakın dostu olarak nitelendirdiği II. Abdülhamid'e karşı yapılan 1908 İhtilali'nden pek memnun değildir. Ancak İhtilali yapan subayların önemli bir kısmının Almanya'da eğitim görmüş olmaları, II. Wilhelm için henüz her şeyin kaybedilmemiş olduğu anlamına geliyordu. 1908'de yapılan Reval Buluşması'nın ihtilalin önemli gerekçelerinden biri olması Almanya'yı umutlandırıyordu. Çünkü Reval Buluşması'nda İngiltere ve Rusya Osmanlı'yı nasıl paylaşacaklarını görüşmüşler ve bu da İttihatçılar tarafından duyularak, Meşrutiyet'i ilan etmek için harekete geçmelerini hızlandırmıştı. Bu itibarla İttihatçıların Rusya ve İngiltere'ye fazla itimat etmeyerek, Almanya'nın desteğini arayacakları sevk edeceği Almanya'nın aklına gelmekte idi. Bunun inçin Almanya soğuk kanlılığını muhafaza etmeye ve biraz da beklemeye kararlı görünüyordu.

Sonuç olarak, Büyük Devletler Meşrutiyet'i ve İttihat-Terakki yönetimini desteklemekte ve karşı tavırla almakta acele etmeme yolunu seçmişlerdi. Ama şunu da söylemek lazım gelir ki hiçbiri İstanbul'da Osmanlı İmparatorluğu'nu güçlendirecek kararlı-dinamik bir iktidardan yana değildi. Her zaman kendilerine muhtaç ve müdahalelerine açık bir Osmanlı Devleti istiyorlardı. Bu devlet meşrutiyetle idare edilir olsa da istekleri bu idi.

 

2. Osmanlı Toplumu ve Meşrutiyet

 

Osmanlı toplumu genel olarak II. Meşrutiyet'i müsbet karşılamıştı. Ancak bu müsbet karşılamanın altında ayrı ayrı beklentiler yatmakta idi. Meşrutiyet'in getirdiği hürriyet havası içinde, farklı beklentileri olan müesseseler, gruplar, cemiyetler, milletler, dinler arasında ciddi bir iktidar kavgası, menfaat mücadelesi, üstünlük yarışı başlamakta gecikmedi. Farklı düşünce, menfaat ve hedefler için mücadele eden tarafları şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

a) Saray, Bab-ı Âli ve Meclis: Bu üç resmi devlet müessesesi kendi aralarında üstünlük ve yetki yarışına girmiştir. 1908 Meşrutiyet'in ilanı ile güç Bab-ı Âli'nin eline geçmiş ise de kısa zamanda saray tekrar söz sahibi durumuna gelmiştir. 31 Mart Hadisesi'nden sonra ise hakimiyet Meclis'in eline geçmiştir.


b)  Abdülhamid-İttihatçılar-Muhalefet: II. Abdülhamid beklenenin aksine Meşrutiyet'in ilanını ve Kanun-ı Esasi'yi yürürlüğe koymayı kabul etmekle, statüsünü az çok korumuş, hatta popülaritesini artırmış idi. Ancak 31 Mart Hadisesi sonunda hal edildiğinden güç İttihatçıların eline geçmiştir.
1912'den sonra muhalefet grupları özellikle Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarları üstünlük sağlamıştır. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Büyük Kabinesi (21 Temmuz-29 Ekim 1912) ve Kamil Paşa Kabinesi
(29 Ekim 1912-23 Ocak 1913) iktidarın muhalefetin eline geçtiğinin göstergesidir.

c)    Türkler-Türk Olmayanlar-Müslümanlar-Müslüman Olmayan Milletler: Türkler Osmanlı Devleti'nin kendilerini Osmanlı Devleti'nin hakiki sahibi olarak görüyorlardı. Bu itibarla samimi olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünden ve Osmanlı Birliği'nden (İttihad-ı Anasır) yana bir
tavır sergilemişlerdir.

Türklerin tavrına karşılık Türk olmayan Müslümanlar özellikle Arnavutlar ve Araplar, Meşrutiyet'i vesile ederek muhtariyet veya istiklal peşine düşmüşlerdir. Mesela Arnavutlar Kanun-ı Esasi'nin bazı maddelerinin ve merkeziyetçi sistemin Arnavutluk'ta uygulanmasını istemiyorlardı. Bu yüzden 1902­1912 arasında dört defa isyan etmişlerdir. İsyanlar güçlükle bastırılmıştır. Fakat Balkan savaşları sonunda Arnavutluk coğrafi olarak Osmanlı'dan kopmuş ve istiklaline kavuşmuştur.

Aynı şekilde Araplar, 1908'de Yemen'de Şeyh İdrisi önderliğinde isyan etti. İsyan 1909'da zorla bastırılmıştır. Bu sefer yine Yemen'de İmam Yahya ayaklandı. Osmanlı hükümeti geniş bir reform planı ile isyanı yatıştırma yoluna gitmiştir. Buna rağmen 1910'da İmam Yahya tekrar baş kaldırdı ise de, mesele 13 Ekim 1911'de yapılan bir antlaşma ile çözüldü.

1911'den sonra İngiliz ve Fransızların tahriki ve teşviki ile Araplar da muhtariyet ve istiklal arzuları giderek artmıştır.

Müslüman olmayan unsurlardan özellikle Ermeniler, Avrupalıların destek ve teşvikleriyle Taşnak ve Hınçak Cemiyetlerinin önderliğinde, 1878'den beri sürdürdükleri ayrılıkçı hareketlere gizliden gizliye hız verdiler. II. Meşrutiyet'in hemen ardından 1909'da Adana'da olaylar çıkardılar. Devlet Adana'daki Ermeni olaylarını güçlükle bastırabilmiştir.

Bundan sonra da Ermeniler Doğu Anadolu'da (Vilayet-i Sitte) isyan hazırlıklarına giriştiler. Osmanlı Devleti'nin, I. Dünya Savaşı'na girişini fırsat sayarak, Doğu Anadolu'da geniş bir isyan hareketine kalkıştılar. Osmanlı Devleti'nin, 24 Nisan 1915'te aldığı Tehcir Kararı ile Ermeniler bölgeden çıkarılarak, isyan hareketlerine ancak son verilebilmiştir.

Osmanlı teb'asından olan Rumlar Yunanistan, Bulgarlar Bulgaristan, Sırplar Sırbistan lehine çalışmaktan geri kalmadılar. Ayrıca, meşrutiyetin ilanına rağmen yeni imtiyazlar elde ederek, en azından milli statülerini muhtariyet çerçevesinde korumak için ayrılıkçı faaliyetlerine devam etmişlerdir.


d) Osmanlıcılar-İslamcılar-Türkçüler: Osmanlıcılar, Osmanlılık kimliğini ön plana çıkarmaya çalışıyorlardı. Bunun için Hanedan Devlet anlayışı, İttihad-ı Anasır ve eşitlik fikri etrafında toplanmışlar ve bu yolda mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bu fikri savunanlar içinde Hıristiyan, Müslüman, Türk, Arap, Yahudi, Rum, Ermeni aydınları vardı.

İslamcılar ise, Osmanlı İmparatorluğu'nda Müslüman nüfusun ağırlıklı olduğunu ileri sürerek, İslamcı bir siyasetin takip edilmesini lüzumlu görüyorlardı. Bunlar Hilafet merkezli bir din devleti ve ümmet anlayışını gündeme taşıyorlardı. Aralarında ılımlısından şeriatçısına kadar çeşitli görüşlere sahip kimseler ve gruplar mevcuttu.

Türkçüler; XIX. yüzyıl Avrupası'nda moda olan milliyetçilik akımlarından ve milli devletlerin teşkilinden ilhamını alan Türk aydınları Türkçülük siyasetini benimsemişlerdir. Bu çerçevede daha çok Türklerin mukadderatıyla ilgilenmek istemişlerdir. Bu maksatla, 7 Ocak 1909'da Türk Derneği, 31 Ağustos 1911'de Türk Yurdu Cemiyeti, 3 Ocak 1911'de Türk Ocağı kurulmuştur. Türk Yurdu Dergisi de yine 1911 yılında yayın hayatına başlamıştır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu henüz kozmopolit yapısını muhafaza ettiği için fikirlerini Osmanlıcılık ve İslamcılıkla kamufle etmeye gayret göstermişlerdir. Ancak 1919'da Mustafa Kemal açıkça Türkçülük (milliyetçilik) ve milli devletten yana tavır koyarak kamufle bu gayretine son vermiştir.

Birbirleriyle mücadele eden ve yarışan bu gruplardan başka daha pek çok farklı ve çeşitli eğilimlerin, görüşlerin sahipleri mevcuttu: bunlar arasında liberaller-otoriterler, pozitivistler, sosyalistler, merkeziyetçiler, adem-i merkeziyetçiler, Batılılar, İngiliz taraftarları, Alman taraftarları, II. Meşrutiyet rejiminden yararlananlar, yararlanamayan küskünler adı altında gruplar, kulüpler, cemiyetler vardı ve hepsi de siyasi arenada faaliyet gösteriyorlardı.

Yukarıda belirttiğimiz aktörlerden başka kışla-asker, medrese-ulema, mektep-talebe gibi kurumlar ve temsilcileri de siyasete bulaşmış vaziyette idi. Ordu içinde mektepli-alaylı, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde asker-sivil, toplum içinde ise ulema-aydın, İttihatçı-İtilafçı kavgası ve mücadelesi mevcuttu.

Sonuç olarak bu kavgalı yarış ortamında imparatorlukta istikrar kalmamıştı. İmparatorluk bir buhran dönemi ve bocalama dönemi içine girmişti. Ortalık "kör dövüşüne" dönmüştü. Bunun faturası ise çok ağır olmuş, imparatorluk felaketten felakete sürüklenerek 1918 yılında çökmüştür.

 

3. İttihat ve Terakki Hakkında Bazı Düşünceler

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti, 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'i askeri bir müdahale sonunda ilan ettirdi, fakat iktidara geçmedi. 27 Nisan 1909'da II. Abdülhamid'i tahttan indirdi yine iktidarı eline almadı. Birinci harekette iktidarı II. Abdülhamid'e, ikinci harekette de yine statükoca eski rejimin adamlarına yani Bab-ı Âli'ye ve Meclis'e bırakarak kendisi perde arkasında kalmayı tercih etti.


İhtilal yapmış ve inkılapçı görüşlere sahip İttihat-Terakki'nin iktidarın iplerini eline almaktan kaçınması ve arka planda kalması anlaşılması güç bir tavır idi. Bu tavrın İttihatçılar açısından büyük bir hata olduğu kanaatindeyiz. II. Meşrutiyet döneminin çok başlı ve bocalama dönemi olarak nitelendirilmesinin önemli bir sebebi İttihatçıların bu kararsızlığı idi. 1908'de veya 1909'da iktidara geçip kararlı bir şekilde tek merkezli-çağdaş bir otorite oluşturmalarını engelleyecek hiçbir kuvvet ve güç önlerinde yoktu. Zira İttihatçıların gücünü, hemen hemen herkes kabullenmiş görünüyor veya buna kendini mecbur hissediyordu.

İttihat-Terakki'nin iktidara geçmemesi mevcut ve yeni oluşmuş güç merkezlerinin ve gruplarının "siyasi oyuna" yeniden aktör olarak katılmalarını sağlamıştır. Böylece İttihatçılar kendilerine karşı yeni ittifakların, yeni blokların oluşmasına ve kendi hedefleri doğrultusunda umutlanmalarına yol açmıştır. Şayet İttihatçılar daha ilk günlerde iktidarı ellerine almış olsalardı otorite boşluğu yaratılmayacak ve ülke en azından siyasi istikrarsızlığa sürüklenmemiş olacaktı.

İttihatçılar mevcut güçlerine, başarılarına ve şartların uygun olmasına rağmen niçin iktidara geçmekten kaçındılar sorusu akla gelmektedir. Bu konuda en çok ileri sürülen görüş "genç ve tecrübesiz" olmalarıdır. Kanaatimize göre bu geçersiz bir iddiadı. Zira, dünyanın her tarafında ihtilaller, darbeler ve inkılaplar genç kadrolar tarafından yapıla gelmiştir. Bu anlamda İttihatçılar ihtilal yapan ilk genç kadrolar değildi. O halde "genç" oluşları mazeret olarak ileri sürülemez. Tecrübesizlik mazereti de pek geçerli değildir. Çünkü İttihatçıların içinde devlet yönetiminde bulunmuş pek çok insan vardı. Bu tür kadrolar olmasa bile iktidara gelmiş İttihatçılar için kendi emirleri doğrultusunda çalışacak pek çok tecrübeli devlet adamı ve bürokrat bulmaları zor olmayacaktı. Kaldı ki İttihatçıların içinde bu niteliklere sahip kadrolar mevcuttu. Mesela ileri gelen İttihatçılardan 1869 doğumlu hukukçu Hacı Adil (Arda), 1869 doğumlu fikir adamı ve gazeteci Ahmet Ağayev, 1876 doğumlu fikir adamı Yusuf Akçura, 1879 doğumlu maliyeci Mehmet Cavit Bey, 1875 doğumlu Hüseyin Cahit Bey, 1874 doğumlu Talat Bey (Paşa), 1872 doğumlu Cemal (Paşa), 1858 doğumlu eğitimci ve idareci Emrullah Efendi, 1874 doğumlu Paris'te öğrenim görmüş, hukukçu Halil Menteş, 1870 doğumlu Dr. Nazım, 1860 doğumlu ve Hariciyeci Mehmet Rıfat Paşa, 1859 doğumlu Ahmet Rıza, 1877 doğumlu Dr. Bahattin Şakir, 1875 doğumlu Ziya Gökalp, 1874 doğumlu Mithat Şükrü (Bleda) gibi genç sayılmayacak tecrübeli insanlar da vardı. O halde "genç ve tecrübesiz" oluşları geçerli bir cevap olmaktan uzaktır. Kaldı ki, böyle bir mazeret ihtilalin mantığına da ters düşmektedir. 1889'dan beri muhalefette olan, Meşrutiyet'in ilanını düşünen ve Abdülhamid rejimine son vermek isteyen dinamik kadroların devleti yönetemeyecek durumda olmaları mantığı biraz zorlamaktadır.

İktidara geçmeyi İttihatçılar kendileri mi istemedi? Eğer böyle ise büyük bir hata idi. Ordu mu istemedi? Bu akla yakın bir cevap gibi görünebilir, zira asker-sivil rekabeti veya sürtüşmesi Mahmut Şevket Paşa gibi eski rejimin nimetlerinden yararlanan statükocu yaşlı Paşaları, İttihatçıların genç sivil kadrolarına iktidarı uygun görmemiş veya onların iktidarından ürkmüş olabilirler. Bu yaşlı Paşalar İttihatçılara yakın görünmüş olsalar da muhafazakar yapıya sahiptiler. Ordunun tamamen siyasete angaje olmasından çekinmiş ve endişe duymuş olabilirler.


Ordunun desteklemediği bir ihtilalin ise, başarı şansı oldukça düşüktür. Edirne'deki II. Ordu ve Selanik'teki III. Ordu'nun Meşrutiyet'in ilanı ve Abdülhamid'in düşürülmesi konusunda İttihatçıları destekledikleri mâlumdur. Ancak bundan Meşrutiyet'in ayakta ve Kanun-ı Esasi'nin yürürlükte kalması dışında, özellikle İttihatçıların sivil kadrolarına iktidar ve inkılaplar için pek fazla destek vermedikleri anlaşılmaktadır. Ama, Merkez-i Umumi'nin, böyle bir ihtimali düşünerek yaşlı ve statükocu paşalara karşı bir tedbir düşünmemesi, önemli bir eksiklik sayılmalıdır.

İttihatçılar bu ordu engelini ancak Bab-ı Âli baskını, Enver Paşa'nın Edirne'yi geri alması ve Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi sonucunda aşabilmişlerdir. Esas İttihatçı iktidarı ve icraatı 1913'ten itibaren başlamıştı. Ancak bu tarihte Osmanlı İmparatorluğu 1908'deki durumunun çok gerilerine düşmüş, 1911 Trablusgarb Savaşı, 1912-1913 Balkan savaşları, Yemen ve Arnavut isyanları, içte muhalefet-İttihatçı çatışması ve gayrimüslimlerin ayrılıkçı hareketleri; dışta, Üçlü İttifak ve Üçlü İtilâf bloklarının oluşması ve I. Dünya Harbi'ne gidiş şartları, İttihatçıların iktidarına fazla şans tanımıyordu. Bu vaziyet karşısında gecikmiş İttihatçı iktidarını mucize kurtarabilirdi. İttihatçı iktidar bu mucizeyi I. Dünya Savaşı'nda bulabileceğini düşünmüştür. Nitekim, 28 Temmuz 1914'te I. Dünya Harbi çıktı, kısa bir müddet sonra da Osmanlı Devleti harbe sürüklendi. Böylece İttihatçıların hareket kabiliyeti harple sınırlandırılmış oldu. Sonuçta Osmanlı Devleti ve İttihatçılar kaybetti. Bu durum belki de 1908'de iktidara tamamen el koymamalarının faturası idi.

 

4. İttihat-Terakki'nin Yaptığı Müsbet İşler

 

1908-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin mukadderatına az veya çok İttihat-terakki hükmetmiştir. İttihat-Terakki Cemiyeti, gerek İttihat-Terakki Fırkası gerekse İttihat-Terakki hükümetleri adı altında II. Meşrutiyet döneminin kargaşa ortamında bazı önemli yenilikler yapmışlardır. Bu itibarla yapılan yeniliklere kısa da olsa değinmekte fayda vardır:

Eğitim:51 İttihatçıların yaptıkları müsbet işlerin başında eğitim faaliyetlerinin geldiği hemen hemen herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçektir. İttihatçılar eğitim alanında altı politikayı benimsemiştir. Birincisi; Tanzimat'tan beri özellikle Abdülhamid döneminde yapılan eğitim müesseselerinin muhafaza edilmesi ve programlarının çağdaşlaştırılması. İkincisi; fiziki bakımdan harap olmuş eğitim müesseselerinin bakım ve tamiri ile hizmete sokulması. Üçüncüsü; yeni modern eğitim müesseselerinin yapılması ve öğretime açılması. Dördüncüsü; eğitim teşkilatının ıslahı. Beşincisi; eğitimle ilgili kanunların çıkarılması. Altıncısı ise eğitim ve öğretimin millileştirilmesidir.

Bu çerçevede ilk önce İstanbul Darülfünun'u (üniversite) ele alınmış, daha sonra ise ilk ve orta dereceli okullar ve öğretmen okulları üzerinde durulmuştur. Eğitim reformlarında Satı Bey'i ile Emrullah Bey'in büyük gayretleri olmuştur. Kızlar için eğitim imkanları artırılmıştır. Ayrıca Türk olmayanların okullarından çocuklara Türkçe öğretilmesi üzerinde de ısrarla durulmuş, ancak pek başarı sağlanamamıştır.



Bu gayretlerin sonucu okullaşma fazlalaşmış, okuyan erken ve kız öğrenci sayısı büyük miktarda artmıştır. Programları ise hem modernleştirilmiş hem de millileştirilmiştir.


Milli İktisat Siyaseti: Hemen ifade edilmesi gereken bir husus da; İttihatçıların Osmanlı'nın kurtuluşunu önce eğitimde gördülerse, ikinci olarak da milli iktisat politikasında aramışlardır. Çünkü onlar kapitülasyonlar ve imtiyazlar vasıtasıyla, imparatorluğun Avrupa'nın yarı sömürgesi haline geldiğinin farkında idiler. Gayrimüslim unsurlarında sömürü konusunda Avrupa'ya yardımcı olduklarının da farkındaydılar.

Hakikaten Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın pazarı ve hammadde deposu durumunda idi. Osmanlı sanayii çökmüş idi. İzmir, İstanbul, Selanik, Beyrut ve Trabzon Avrupa emperyalizminin giriş kapısı, demiryolları ise sömürünün vasıtaları haline gelmişti. Bunun sonucu Türkler fakirleşmiş, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gibi azınlıklar zenginleşmiş ve Osmanlı burjuvazisini oluşturmuşlardı.

İttihatçılar bu durumu ve gidişi tersine döndürmek yani ekonomik istiklali temin etmek maksadıyla milli ekonomi ve Türk milli burjuvazi yaratma siyasetini esas almışlardır. Bunun sonucu bütçeye çeki düzen vermeye, tarımı geliştirmeye, Türkleri ticarete ve sanayiye teşvik etmeye gayret etmişlerdir. Ayrıca Türklere 1908-1918 arası 236 şirket kurdurmuşlar, Ziraat Bankası vasıtasıyla müteşebbisler kredi açısından desteklenmiştir.

9 Eylül 1914'te Osmanlı ekonomisinin gelişmesini engelleyen kapitülasyonlar kaldırılmış ve yabancı şirketler kontrol altına alınmıştır. Bankacılık ve ihracatta milli politika benimsenmiştir.52

Nihayet, İttihatçılar sanayii teşvik için, 22 Mayıs 1911'de çıkardıkları bir kanunla fabrikaların kuruluşunda lazım olacak makine ve teçhizatı gümrük vergisinden muaf tutmuştur. Bu kanun dahi yetersiz görülerek, 14 Aralık 1913'te Teşvik-i Sanayi Kanunu hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. Bu arada Cavit Bey'in gayretiyle yerli malın alınması ve kullanılması istikametinde cesur bir adım atılmıştır.

İttihatçıların bu gibi tedbirleri belki Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtaramamıştır, fakat Türkiye Cumhuriyeti için olumlu bir adım olmuştur.53

Siyasi, İdari, Hukuki ve Askeri Reformlar: İttihatçılar her şeyden önce II. Meşrutiyet'i ilan etmişler ve Kanun-ı Esasi'yi yürürlüğe koymuşlardır. Ülkeye parlamenter rejimi ve çok partili hayatı getirmişlerdir. Padişahlık müessesesine sembolik nitelik kazandırmışlardır. Daha sonra Kanun-ı Esasi'de ve seçim kanunlarında parlamenter rejime uygun değişiklikler yapmışlardır.

29 Temmuz 1913'te İdare-i Umumiye-i Vilayât Kanunu kabul edilerek, taşra teşkilatlarına yeni bir düzen getirilmiştir. Bu kanunla vilayetlere biraz inisiyatif tanınmıştır. Bunun yanı sıra Belediyeler Kanunu da çıkarılmış, böylece mahalli idarelere yeniden düzenlenmiştir. Kadın hakları açısından önemli olan Hukuk-ı Aile Kararnamesi, 3 Mart 1917'de yürürlüğe konulmuştur. 2 Nisan 1917'de yayınlanan Medarıs-i İlmiye Kanunu ile medreselerin ıslahı yoluna gidilmiştir.

İttihatçıların 1913-1914'te yaptığı önemli icraatlardan biri hiç şüphesiz askeri alanda yapılan reorganizasyondur. Ordu Alman Generali Liman von Sanders; Donanma İngiliz Amirali A. H. Limpus; jandarma ise Fransız uzmanlarının denetimine bırakılmıştır. Bu tedbirlerle ordu ve donanma gençleştirilmiş, disiplin altına alınmış ve savaş gücü artırılmıştır.

Netice olarak, II. Meşrutiyet dönemi, Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti için ciddi bir tecrübe lâboratuvarı olmuştur. En büyük faydası bu olmuştur. Büyük Devletlerin, gayrimüslimlerin gerçek yüzü bu dönemde ortaya çıkmış; Türkler, çağdaş devlet anlayışıyla, çağdaş fikirlerle, parlamenter rejimle, milliyetçilikle, gerçek basın-yayın-kültür hayatıyla bu dönemde yüz yüze gelmişlerdir. Bu itibarla Türkiye Cumhuriyeti'nin yolu ve zemini bu yıllarda hazırlanmış, kadroları bu dönemde yetişmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Fırkası ve hükümetleri 1908-1914 arasında önce ittihat (birlik) mı yoksa terakki (kalkınma) mi arasında gidip gelmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nda ittihadı da terakkiyi de sağlayamamışlardır. Fevkalade iyi niyetli, idealist, bilgili ve cesurdular. Osmanlı Devleti'ni kurtarmaya kalktılar, sevilmediler, içte ve dışta büyük düşmanlıklar kazandılar. Avrupa'nın baskısı, Rumların-Ermenilerin bitmez tükenmez istekleri ve ayrılıkçı hareketleri, muhalefetin tavır İttihatçıları bunaltmıştır. Hep mücadele ettiler, sonunda 1914-1918 arasında gerçek savaşla meşgul oldular ve hem iktidarı kaybettiler hem de Osmanlı İmparatorluğu'nu kaybettiler. Ama yine de sevilmediler.

DİPNOTLAR

1                Pierre Leon, Histoire economıque et Social du Monde (1840-1914), Paris, c. 4, s. 9.

2                Pierre Leon, a.g.e., s. 9.

3                Jacques Pirenne, Les Grands Courants de I'Hıstoire Üniverselle (1830-1904), Paris 1965, c. V, s. 13-21.

4                Pierre Leon, a.g.e., s. 115.

5                Niyazi Berkes, 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz, İstanbul 1965, s. 9.

6                Pierre Leon, a.g.e., s. 527.

7                Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara 1970, s. 175.

8                M. Kemal Öke, "Son Dönem Osmanlı İmparatorluğu", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, c. 12, s. 201-278.

9                Bu konuda geniş bilgi için bakınız: M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasi Örgüt Olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902), İstanbul 1985.

10            Jean-Paul Garnier, La Fın de I'Empire Ottoman, Paris 1973, s. 90.

11            Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz, İstanbul 1974, s. 412.

12            M. Şükrü Hanioğlu, a.g.e., s. 83.

13            Bu konuda geniş bilgi için bakınız; M. Kemal Öke, II. Abdülhamid, Siyonistler ve Filistin Meselesi, İstanbul 1981.

14            Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, İstanbul 1983, s. 332.

15            Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, Ankara 1983, s 446-447.

16            Jean-Paul Garnier, a.g.e., s. 97-98.

17            Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara 1996, c. IX., s. 37.

18            Jean-Paul Garnier, a.g.e., s. 98.

19            Yusuf Hikmet Bayur, a.g.e., s. 479.

20            Jön Türkler (Genç Türkler) denilince II. Abdülhamid'e ve istibdat rejimine muhalif olanların bütünü anlaşılmalıdır.

21            İttihatçı, İttihat-Terakki denildiğinde sadece bu cemiyet veya fırka ile ilişkisi olanlar anlaşılmalıdır.

22            Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul 1980, s. 85.

23            Hükümetlerle ilgili bilgiler için bakınız: Ahmet Mehmetefendioğlu, II. Meşrutiyet Dönemi'nde Osmanlı Hükümetleri ve İttahat ve Terakki, (Basılmamış doktora tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir 1996, 197 sayfa.

24            Ahmet Mehmetefendioğlu, a.g.e., s. 4-6.

25            Ahmet Mehmetefendioğlu, a.g.e., s. 61-50.

26            A. Şeref Gözübüyük-Suna Kili, Türk Anayasa Metinleri, Ankara 1957, s. 31-32.

27            Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme, İstanbul 1985, s. 124.

28            Enver Ziya Karal, a.g.e, s. 62.

29            Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki, İstanbul 1971. s. 53.

30            Hilmi Kamil Bayur, Sadrazam Kamil Paşa Siyasi Hayatı, Ankara 1954, s. 296

31            Meclisteki İttihatçı mebuslar İttihat ve Terakki Fırkası adıyla örgütlenerek, modern bir parti görünümü kazanmışlar ve cemiyetten ayrı bir birim olmuşlardır.

32            Sina Akşin, a.g.e., s. 120.

33            Sina Akşin, 31 Mart Olayı, Ankara 1970, s. 20-21.

34            Feroz Ahmad, a.g.e., s. 65.

35            Bayram Kodaman-Mehmet Ali Ünal, Son Vak'anüvis Abdurrahman Şeref Efendi Tarihi, Ankara 1996, s. 19-20.

36            Ahmet Mehmetefendioğlu, a.g.e.,

37            Mufassal Osmanlı Tarihi, İstanbul 1972, c. 6, s. 3462.

38            Enver Ziya Karal, a.g.e., s. 132.

39            Enver Ziya Karal, a.g.e, s. 133.

40            Sina Akşin, a.g.e., s. 193.

41            Enver Ziya Karal, a.g.e, s. 152.

42            Mufassal Osmanlı Tarihi, c. 6, s. 3501-3502.

43            Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki, İstanbul 1971, s. 165.

44            Enver Ziya Karal, a.g.e., s. 201.

45            Enver Ziya Karal, a.g.e, s. 207.

46            Mufassal Osmanlı Tarihi, c. 6, s. 3513-3514.

47            A.g.e., s. 3515.

48            Talat Paşa hakkında geniş bilgi için bkz: Hasan Babacan, Mehmet Talat Paşa (1874­1921), (Basılmamış doktora tezi), İsparta 1999.

49            Cemal Kutay, a.g.e., s. 412.

50            Bayram Kodaman, "1876-1920 Arası Osmanlı Siyasi Tarihi", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, c. 12, s. 77-83.

51            Bu konuda daha geniş bilgi için bkz: Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, c.4, s. 1273-1580.

52            M. Kemal Öke, "Son Dönem Osmanlı İmparatorluğu", Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, İstanbul 1989, c. 12, s. 258-261.

53            Sina Akşin, a.g.e., s. 243-245.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
14384 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın