• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
TAVSİYE KİTAP
Yazarlar
Osmanlı-Alman İlişkileri (1870-1914) / Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Tepekaya

Almanya-Osmanlı ilişkileri, köklü bir geçmişe ve temele dayanmaktadır. 1871'de Alman milli birliğinin kurulmasına kadar Prusya ile sürdürülen ilişkiler bu tarihten itibaren Almanya ile devam etmiştir. Yakınçağ başlangıcından itibaren Prusya ile Osmanlı Devleti savaş halinde karşı karşıya gelmemişlerdir. Onun için XIX. yy.'dan sonraki Türk-Alman ilişkileri, hasmane olmaktan çok, ikili faydalanma ve dostluk esasına dayalı olarak gelişmiştir. Hatta bazı Almanlar, Türkiye ve Türkleri tanıdıktan sonra Türkleri kendilerine yakın gören yayınlar bile yapmışlardı. Von der Goltz,1 arkadaşı Schmiterlöw'e, "Eğitim görmüş Türk subayının Prusyalıya düşünce ve yaratılışta çok yakın olduğunu yazar". Yine aynı dönemde Kannenberg, Türkleri "Doğunun Almanları" olarak adlandırmaktadır.2

Osmanlı-Prusya ilişkileri 1718 yılına kadar iner.3 Karşılıklı dostluk mektuplarıyla başlayan ilişkiler4 uzun yıllar dostane bir şekilde devam etmiştir. Prusya'nın yükselişi Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemine rastlar. Osmanlı Devleti bu dönemde ülkesi üzerinde emelleri olan Avusturya ve Rusya'ya karşı Avrupa denge siyasetinden yararlanma yoluna gitmiştir.5 Aynı şekilde Avusturya ve Rusya'nın yayılmasından rahatsız olan Prusya, Osmanlı Devleti'ne yakınlaşmayı uygun görmüştür. Prusya'nın Osmanlı Devleti ile ortak sınırı yoktu. Bu nedenle Osmanlı topraklarında yayılma isteği söz konusu değildi. Protestan bir devlet oluşu sebebiyle Katolik veya Ortodoks devletler gibi koyu bir Hıristiyan severlik siyasetine de sahip değildi. Bütün bunlar, Osmanlı Devleti ile Prusya'nın ilişkilerinin dostane olmasının zeminini hazırlamıştır.6

III. Selim döneminde Prusya, Avusturya'nın Alman siyaseti ve Rusya'ya karşı başarılı olmak için Osmanlı Devleti ile karşılıklı esaslara dayalı bir antlaşma yapmıştır (1790). Bu antlaşmaya göre Prusya Osmanlı Avrupası'nda Rusya ve Avusturya'nın ilerlemeleriyle bozulmuş olan dengeyi düzeltmek için bütün kuvvetleriyle savaşa girmeyi vaad ediyordu. Buna karşılık olarak da Osmanlı Devleti, Prusya'ya; Akdeniz'de dost olarak kabul etmiş olduğu devletlere tanıdığı ticaret imtiyazlarını tanıyacak, ayrıca Rusya ve Avusturya'ya karşı Prusya'yı destekleyecekti.7 Bu antlaşmanın ardından Osmanlı İmparatorluğu ile Prusya ilişkileri büyük bir gelişme göstermiştir.8 II. Mahmud döneminde 1834'te Mektebi Fünûn-ı Harbiye adıyla açılan Harp Okulu'na Prusya'dan öğretmenler getirildi. İlk defa olmak üzere, Prusya Genelkurmayı'ndan von Moltke'nin başkanlığında bir askerî heyet Osmanlı ülkesine geldi.9 Osmanlı Topçu birlikleri Prusya subayları tarafından Prusya eğitimine göre yetiştirilmeye başlandı.10 Prusyalı ve Almanya subayları Birinci Dünya Savaşı ve hatta Cumhuriyet dönemi İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar çeşitli zamanlarda Türk ordusunun yenileşmesi sürecinde görev aldı.11

Prusya döneminde başlayan Osmanlı-Almanya yakın ilişkileri, Özellikle II. Abdülhamid döneminde daha da artmıştı. II. Abdülhamid'den sonra Genç Türkler de Almanlarla yakın ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında, Almanların Türkler üzerindeki nüfuzlarının doruk noktasına ulaşmasını sağladı.12 Başlangıçta karşılıklı menfaat ilkeleri üzerine kurulan ilişkiler ne yazık ki, bir süre sonra Osmanlı aleyhine gelişti.

 

2. Bismarck Dönemi

Alman Birliği'nin mimarı olan Otto von Bismarck, yeni kurulan Almanya'nın güçlendirilmesine özel bir önem verir. Bismarck Alman Birliği'ni Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Fransa'yı yenerek sağlamıştı. Bismarck'ın Avrupa'nın bu eski ve büyük devletlerini yendikten sonra Alman İmparatorluğu'nu kurması, Avrupa devletleri arasındaki dengeyi bozmuş ve yeni bir dengenin kurulmasını gerekli kılmıştı. Bu nedenle Bismarck yeni Avrupa dengesinin Alman menfaatlerine göre düzenlenmesini istiyordu. Bundan dolayı dış politikasını Avrupa'da barışın korunması prensibi üzerine kurdu. Savaşlarla, Bismarck'ın deyimi ile "kan ve ateş"le kurulan Alman İmparatorluğu ancak barış sayesinde teşkilatlanıp elde etmiş olduğu toprakları koruyabilir, gücünü artırabilirdi. Bunun için de Batılı devletlerin doğu politikasının nirengi noktası olan "Şark Meselesi" üzerine gitmez"13 Zira Şark Meselesinden dolayı, kuruluş devrindeki Alman İmparatorluğu'nun mevcudiyeti tehlikeye girecek durumdadır.14 Bu sebeple Almanya, barışın uzun süreli korunmasında kendisi açısından fayda görmekte15 ve Avrupa barışının korunmasından yanadır.16 Bismarck, Almanya'nın Şark Meselesi'ne karışmasını Avrupa barışı için olduğu gibi, Almanya'nın büyük devletler arasında devamını istediği Almanya nüfuzu altındaki denge siyaseti için de zararlı görüyordu. Bu sebeple Almanya'nın Şark Meselesi karşısındaki tutumunu belirtmenin gerekli olduğunu anlamış ve Şark Meselesi "bir Pommeranya askerinin kemiğine değmez"17 diyerek Almanya'nın bu meseleye karşı kesin ilgisizliğini açıklamıştır.

Bismarck'ın bu dönemde Şark Meselesi'ne dolayısıyla Osmanlı Devleti ile olan ilişkilere uzak durması, bu meseleye duyarsızlığından çok Alman İmparatorluğu'nun menfaatleri gereği idi. Ona göre Almanya'nın, milli birliğin kurulması sonrası düzenin sağlamlaştırılması ve ekonomik açıdan güçlenmesi için zamana ihtiyacı vardı. Bunun için Bismarck, Şark Meselesi'nde en alâkalı devletler olan Rusya ile Avusturya'yı barış halinde, Almanya'ya bağlı tutmak istiyordu. Bismarck'ın en büyük endişesi Rusya ile Fransa'nın anlaşması ve Almanya'yı iki cephede savaş yapmaya mecbur etmesiydi. Bu yüzden diğer devletlerin menfaatlerinin aksine Alman menfaatleri, Türkiye'nin egemenliğinin ve bütünlüğünün korunmasını ister ve bu topraklar üzerinde ekonomik faaliyetlerde diğer devletlerle eşitliği gerektirir. Diğer büyük devletlerin menfaatleri, Türkiye'nin zayıflamasına ve taksim edilmesine yönelirken, Almanya ise Türkiye'nin parçalanmasını istemez. Zira Almanya bir şeyler elde edebilmenin yanında çok şey kaybedebilirdi.18

Bu anlayıştaki bir Almanya'nın Türkiye politikası da elbette, Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasından yana olmayacaktır. Çünkü paylaşma; Avrupa'da iç huzursuzluğun sıcak savaşa kadar uzanabilecek bir bozulmaya gitmesi demekti. Onun için Bismarck, başlangıçta Türkiye'nin "status quo"sunun değişmesini istememektedir. Türkiye'de mevcut sistem yürürlükte olmalıdır. Boğazlarda emniyet korunmalıdır.19

Almanya'nın doğu politikasını Bismarck dönemi için "pusuya yatma" tarzında ifade etmek mümkündür. Doğuda sivri olmadan geri durarak Alman çıkarlarını korumalı, ancak ihtiyaç olduğunda Alman etkisi harekete geçirilmeliydi.20 Nitekim Alman-Rus-Türkiye ilişkileri bir dönem için bu esasa oturtulmuştur. Bununla beraber Bismarck, Almanya'ya, Avrupa'da, devletlerarası ilişkilerde hakim rolünü gördürmek için Şark Meselesi'nin göstereceği değişmeleri istismar etmeyi de ihmal etmemiştir. Berlin Kongresi bunun açık örneğidir. Her ne kadar Bismarck bu kongrede tarafsız hareket edip hiçbir menfaat sağlamadığını açıklamış ise de Avrupa dengesi için Bosna-Hersek'in Avusturya'ya kazandırılmasına Tunus'un da Fransa'ya verilmesine çalışmıştır.21

Diğer taraftan Bismarck sömürge siyasetine muhalif olduğunu ilan etmeye devam etmekle beraber kamuoyunun etkisi altında Almanya, Güney ve Batı Afrika'da sömürgeler edinmeye başlamış22 ve Avusturya'nın Balkanlar'daki gelişmelerini kendi çıkarlarına uygun bulmuş, bundan dolayı da bu devleti Rusya'ya karşı tercih etmeye başlamıştır. Bu durum, Rusya-Almanya ilişkilerine etki etmiş ve Rusya'nın Fransa ile İngiltere'ye yaklaşmasına sebep olmuştur.23

Berlin Kongresi'ni takip eden yıllarda, Almanya'nın sanayi ve ekonomi alanındaki gelişmeleri Bismarck'ın dış siyaset prensiplerini kısmen değiştirmesine sebep olmuştur. Berlin Antlaşması'ndan sonra Bismarck Almanyası, Rusya ile ikili gizli bir antlaşma yapar. Bu ortak protokol (1887), tarafsızlık ve ahlâkî-diplomatik yardımlaşma esasına dayanmıştır. Çar, Karadeniz'e inmeyi menfaatleri için gerekli görürse Almanya tarafsız kalacaktır. Almanya; Avusturya için, Balkan politikasından dolayı Rusya'ya "diş göstermeyecek; havlamayacaktır."24 Bu politikayı şöyle özetlemek de mümkündür: "Almanya, Ruslara karşı menfaatlerini savunan devletlere karışmayacak ve kendisi Rusya ile Alman menfaatleri tehlikede olmadığı sürece savaşmayacaktır."25

Bismarck, Başbakanlığı döneminden sonra Aralık 1892'da Hamburger Nachrichten'e şu açıklamayı yapar:

"Alman diplomatlarının görevini Rus diplomatlarını korumak veya Rusya'nın planlarının uygulamasına engel olmak değildir. Rusya'nın ilerlemesine engel olmak, Rusya'nın menfaatlerine zarar verdiği güçlerin vazifesidir. Aynı zamanda Rusya'nın planlarının gerçekleşmesine yardımcı olmak da Almanya'nın meselesi değildir. Bize fayda sağlayan menfaatlere göz yummak da Almanya'nın meselesi değildir; bizim için Türkiye Alman düşmanı olabilecek Rusya'ya karşı oyunda maşa (taş) olarak önemli olabilir."26

Buradan şunu çıkarmak mümkündür. Osmanlı Devleti üzerinde önemli menfaatleri bulunan Almanya, Rusya ile aynı şeritte koştuğunun farkındadır. Onun için Rusya'nın bir çeşit gönlünü almayı veya en azından Rusya'yı doğrudan doğruya karşısına almayı düşünmemektedir.Almanya'nın Türkiye üzerindeki hesaplarını Kampen şöyle izah eder; "Politik şah oyuncusu Bismarck için Türkiye küçük bir figür idi. Ve Avrupa güçleriyle kıyaslanamazdı."27 Asıl olan Avrupa ve Avrupa güçleridir. Fakat "Türkiye'nin küçük bir figür" olduğu ifadesi, Türkiye'ye olan ilgi ile kıyaslanınca hafif kalmaktadır. Türkiye'yi küçük görmek; küçülmüş, güçsüz ve istenilen doğrultuda oynatılan "figür" görme arzusunun bir ifadesidir. Bu açıdan şu ifade dikkat çekicidir: Bismarck, Türkiye'nin durumunu korumasını istiyordu. Fakat Türkiye tehlikeye düşerse o, Türkiye'nin düşmanlarını engellemeyecek. O, 1887 yazında Rus Generali Raulbars'a şöyle der: "Siz Sultanı yıkarsanız biz çok ağlayacağız. Çünkü biz onunla çok iyi ilişkilerde bulunuyoruz. O, bize gerçekten iyi bir arkadaş. Fakat bizim onun için en küçük silâhlara ihtiyacımız yok!"28 Türkiye, O'nun için genelde diğer Büyük Devletler arasında hesap ve takas meselesiydi.

Burada genel tabirle "Timsahın gözyaşlarına benzer bir ağlama görmek mümkündür. Çünkü "iyi ilişki", "arkadaş" olma gibi özellikler, Sultan'ın "yıkılmasına" engel olucu tavrı koymaya yetmemektedir. Bu düşünceyi Bismarck'ın şu sözü de güçlendirmektedir: "Almanya, Türkiye'de sadece ekonomik menfaatlere sahiptir, politik menfaatlere değil."29 11 Şubat 1887'de meclis konuşmasında da Bismarck, "Bizim için bütün Doğu Sorunu savaş meselesi değildir"30 demiştir. Almanya'da, Bismarck muhaliflerinin elinde bu sözler silâh olarak kullanılmıştır: "Hem paralarını kazanacağız, hem onların haklarını savunmayacağız."31 Bu gelişme ve tavırlar, Türklerde şüphe uyandırmaya başlamıştır.

Bismarck, 1880 başlarında "bir Pommeranya askerinin kemiğine değmez" diye değerlendirdiği Doğu sorununa karşı eski görüşünü değiştirmişti ve bu bölgeye ilgi göstermeye başlamıştı. Bu konuda, hem güçlendirilmiş bir Türkiye'yi Ruslara karşı kullanabilecekleri gibi hem de Türkiye ile ticarete başlamış olan Alman silah endüstrisinin, bölgeye bir askeri heyetin gönderilmesiyle daha etkin bir şekilde sokulabileceği umudu kesinlikle rol oynuyordu.32

Bismarck döneminde, Almanya'nın Osmanlı İmparatorluğu ile ilgisiz kalmak istemesine rağmen Osmanlı devlet adamlarının, Almanya'yı Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceği ile ilişkilendirmek istedikleri görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu gerileyişinin bir sonucu olarak 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren varlığını Avrupa devletleri arasındaki dengeden faydalanmak suretiyle devam ettirmek yolunu seçmişti. 19. yüzyılın ilk yarısında İngiltere, Fransa ve Rusya ile ilişkilerini yakınlaştırdığı halde, aynı yüzyılın ikinci yarısında menfaatleri gereği Almanya ile yakınlaşmıştır. Helfferich, zeki Sultan Abdülhamit'in "bu dönemde Büyük devletlerin menfaatlerinin çakışma noktalarını doğru tespit ettiği, uzun süre onları birbirlerine karşı iyi kullandığı ve menfaat sağladığı"nı33 ifade etmektedir.

 

3. II. Wılhelm Dönemi

1888'de Alman İmparatorluğu tahtına oturan II. Wilhelm, politikalarını beğenmediği gerekçesiyle Bismarck'ı istifaya zorladı. Bismarck 19 Mart 1890'da istifa etti. Yerine General von Caprivi başbakanlığa getirildi. II. Wilhelm, Otto von Bismarck'ın uyguladığı bölge ve denge siyasetinden "Weltpolitik" adını verdiği dünya siyasetine yöneldi. Bu çerçevede Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini geliştirme yoluna gitti. II. Wilhelm'in Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini geliştirme yoluna gitmesinde; Almanya'nın fabrikaları için hammadde ve mamulleri için pazar bulma ihtiyacı, Osmanlı topraklarının petrol, bakır, krom ve kurşun gibi maden yatakları bakımından zengin olması, kurulacak olan Berlin-Bağdat demiryolu hattı ile Basra Körfezi'nde etkin olarak İngiltere'ye karşı avantaj elde etme ve Osmanlı'nın dağılması durumunda gerekli payı alma düşünceleri rol oynamaktaydı.34

Bismarck'ın başbakanlıktan ayrılmasından sonra 26 Ağustos 1890'da Osmanlı Devleti ile Almanya arasında yeni bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile daha önce Alman tüccarına tanınmış olan imtiyazlar genişletildi. Buna mukabil Osmanlı tüccarı da artık Almanya'da imtiyazlı tüccarlar olarak kabul edildi.35

Osmanlı-Almanya yakınlaşması sonucu Almanya'ya öğrenim ve staj için subaylar gönderilmiş,36 buna karşılık Türk ordusunu düzene koymak için İstanbul'a askerî heyetler getirtilmiştir. Bunlar, General Kaehler (1882-1885), von der Goltz (1886-1895), Liman von Sanders (1913-1918) heyetleridir.

1897 sonbaharında İstanbul'a Alman Büyükelçisi olarak gönderilen Marschall, Almanya'nın "bütün ideallerini gerçekleştirmek" için girişimlerde bulunmaya başlar. Bunu başarabilmek, Rusya ve İngiltere ile iyi geçinmeyi gerektirmektedir. Mevcut düzeni de korumak lâzımdır. "Çünkü bu ortamda Türkiye'nin bir kısmını ele geçirmek mümkün değildir."37 Bu cümle şu soruyu gündeme getirmektedir: Marschall'ın büyükelçisi olduğu Almanya, ortam müsait olsa "Türkiye'nin bir kısmını ele geçirecek miydi?" Görünen odur ki, Almanya bu dönem ekonomik yönden güçlenmeye ağırlık vermiştir. Türkiye'nin akıbeti sonraki mesele olmuştur. Fakat Marschall; "Ben burada göreve başladığımdan beri, Bismarck'ın yanlış anlaşılan cümlesi ile mücadele ediyorum"38 demeden de edemez. Demek ki, Türkiye'de o sözün duyulması Almanya'ya bakışta şüpheler meydana getirmiştir.

Marschall'ın doğu politikasının temel hedefi, Alman ekonomik yayılmasıdır.39 Bunun içinde Almanya "patlamasını, medeniyetin üst noktalarına ulaşamamış ülkelere götürmelidir. Böyle bir ülke ise Türkiye'dir."40 Buna ilaveten Marschall; "Almanya, büyük görevini yerine getirmek için, kolonisini geliştirmeli; mevcut olan yerli kapitallerle yeni iş alanları meydana getirmede gerekli riskleri göze almalıdır."41 şeklinde görüşünü daha açık ortaya koyar. Alman politikasında ekonomik motivasyon çok önemli yer işgâl etmektedir. "Kolonilerini geliştirmek" için "riskleri göze alma" ise Almanya'nın da Fransa, İngiltere ve İtalya gibi başlangıçta ekonomik de olsa ardından istilâcı bir sömürge politikası takip edeceği izlenimini vermektedir.

Telefon ve ziyaret diplomasisinin günümüzdeki gibi gelişmediği o devirde, dış politikalar üzerinde büyükelçilerin etki ve yönlendirmeleri büyüktür. Fakat, kendi hükümetine rağmen politika üretilemeyeceği de açıktır. Marschall'dan sonraki Alman Büyükelçisi, "Türkiye'yi doğuda bir dayanak" olarak görmektedir. Yalnız Türkiye'nin dayanaklığı iki yönden ve dört devlete karşıdır. Politik yönden Rusya ve İngiltere'ye; ekonomik yönden Fransa ve İtalya'ya karşıdır. Onun için içeride iyi organize olmuş bir "Türkiye'nin aracılığına" ihtiyaç vardır.42

Osmanlı'nın son döneminde bir iç mesele gibi görünmesine rağmen devletlerarası ilişkileri etkileyen olaylardan biri de Ermeni meselesidir. Bu sebeple Ermeni olayları karşısında Almanların düşünce ve uygulamalarına bakarak iki devlet arasındaki ilişkiye bir açıklık getirebileceğimiz gibi Ermeni olaylarının anlaşılmasına yardımcı olabiliriz.

Almanya, İngiltere'nin Ermeni politikasından rahatsızdır. Onun için Bismarck, Osmanlı Devleti'ni, İngiltere karşısında Ermeni politikası konusunda destekler.43 Aynı konudaki Alman politikası bir devamlılık ve ısrar ortaya koymaktadır. Almanya, İngiltere'nin reform çalışmalarını tehlikeli bulmaktadır. Bunun için Marschall, Bülow'a İngiltere'nin reform çalışmalarını geri çekmesini istediğini bildirir. Çünkü, Türkiye'de reform, sarsıntı demektir.44 Hatta Marschall, Türkiye'de Ermenilerin bulunduğu yerlerle ilgili reform istekleri hakkındaki görüşünü daha net ortaya koyar. O da şudur: "Kim reformlarla meşgul olursa, o imparatorluğu reform etmek istemiyor, bilakis mahvetmek istiyordur."45 Almanya'nın bu tespiti aslında doğru bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Gerçekten reform isteyenlerin maksadı, Osmanlı Devleti'nin idari-sosyal yapısını düzenleyip, güçlendirmek değildir. Ermenileri âlet ederek peyk devletler meydana getirip nüfuz alanını genişletmek, Osmanlı ülkesini parçalamaktır. Almanya bunun farkındadır. Onun için reform konusunda Türkiye'nin yanında yer alır. Bu tavrıyla da Ermeni sorunu, Almanya'nın Türkiye politikasında önemli bir problem olur.46

Werner Zürrerin47 de bahsettiği gibi Almanya, Türkiye için böyle bir güçlüğe niçin katlanmaktadır?

Ekonomik ilişkiler ve kolonizasyon düşüncesi bu soruyu aydınlatabilecek durumdadır. Nitekim Bismarck, İngiliz ve Ermeni bağımsızlaşma çabalarına karşı, Sultanın güç kullanmasını artık şartsız desteklemeyeceğini açıklamıştır.48

Alman yönetimi, daha sonra Ermeniler konusundaki yayın ve haberlerden etkilendiğini ortaya koyar. 1895'te Ermenilere katliam yapıldığını içeren bir rapor, Wilhelm'e verilmiştir. Wilhelm, bunun üzerine öfkelenerek, şöyle der: "Bu artık fazla oluyor. Zira onlar da Hıristiyan."49 Acaba Alman imparatorunu fanatik Lepsius mu etkilemektedir? Bu konuda II. Wilhelm'i annesinin etkilediği bilinmektedir. İmparator, Ermeniler konusunu annesi ile görüşüp sohbet ettikten sonra aşırı bir şekilde hiddetlenmiştir. Strassburg'da bir öğlen yemeğinde annesi, İmparatora şöyle der: "Türkiye'deki Hıristiyan katliamı çok iğrenç. Bütün Hıristiyan ülkelerinin görevi, bu katliamda akan Hıristiyan kanının intikamını Türkiye'den almak olmalıdır."50

Buradan da anlaşılacağı gibi Türkiye'de çıkartılan Ermeni olayları, Avrupa'ya Müslüman-Hıristiyan şablonu içinde sunulmakta veya kasten olaylar Hilal-Haç kavgası olarak verilmektedir. O zaman, elbette Ermeni komitelerinin ve onları öne sürenlerin tuzağına düşmek mümkündür. Çünkü Ermeniler Hıristiyandır. İmparator ve Alman halkı da mezhebi farklı olmasına rağmen Hıristiyandır.

Tahrik sonuç alır. II. Wilhelm, Türkiye'ye ikinci ziyaretinden iki yıl önce şunu söyler: "Sultanı tahttan indirmek gerekir."51 Buradan da anlaşıldığı gibi güçlü devletlerin, gelişmemiş ülkelerin iç işlerine müdahale ettiklerini ve gerektiğinde onların yönetimlerini değiştirme gücüne sahip oldukları görülmektedir.

Sultan II. Abdülhamid'i, dolayısıyla Osmanlı yönetimini hedef alan bu cümle, daha sonra dostluk görüşmelerine yerini terk edecektir. Kayzer'in sözlerinden bir yıl sonra Mart 1897'de Alman elçisinin, Almanların Ermeni olaylarına karışmasının Ermenilerin lehine olmayacağını52 söylemesi, farklı fikirlerin varlığını ortaya koymaktadır. Alman SPD'nin (Sosyal Demokratları) görüşü daha ileridir. Sosyal Demokratlar, Ermenilerin Rus propaganda ve kışkırtmalarının kurbanı olduğunu söylemektedir. Onlara göre Türkiye'nin uluslara bölünmesi sadece Rusya'nın işine gelecekti. SPD'nin teklif ettiği çözüm ise şudur: "Türk-Ermeni çatışmasının önlenmesi, Rus ve başka ülke elçileri ile kışkırtıcıların ülkeden kovulması veya cezalandırılmasından sonra gerçekleşebilir."53 Osmanlı Devleti, iç işlerini karıştıran binlerce insanın kanının dökülmesi, sosyal hayatın bozulması gibi affedilmez sonuçlara sebep olanlar hakkında Alman SDP'sinin değil teklifini uygulamak, bunları düşünememiştir bile.

Türkler aleyhinde Almanya'da yapılan menfî propaganda vasıtasıyla, kamuoyu gittikçe Türkler aleyhinde oluşmaya başlar. Birinci Cihan Harbi'nden sonra Alman resmî tavrı da tamamen Türkler aleyhine dönüşür. Çünkü diğer Batılı devletleri ve Amerikan basını, Ermeni tehcirini Alman genelkurmayının tavsiye ettiği ve yönettiğini, savaş sırasında ve sonrasında açıklamıştır. 28 Temmuz 1332 (1915)'de askerî güvenlik nedeniyle çıkarılan bu sürgün kararının uygulanmasına, birçok yerlerde Alman konsolosları ve subaylarının yönetici ve teşvikçi olarak katıldığı ileri sürülmüştür.54 Yani sözde Ermeni katliamında, Almanların da rolünün olduğunu yazılmıştır. Bunun sonucu, Almanlar bu suçluluk psikolojisinden kurtulabilmek için savunmaya geçerler55. Bugüne kadar süre gelen objektif tavırların aksine, Ermeni politikasında yanlı davranmaya başlarlar. Ermeni tehcirinde rollerinin olmadığını göstermek ve diğer devletlere hoş görünmek amacıyla Ermeni yanlısı politika izlerler. Artık doğruları yazabilen Alman sayısı parmakla gösterebilecek sayıya bile ulaşmamaktadır. Hatta tarafsız olmaya çalışanlar dahi yazılarının bir kısmında Türk vahşiliğinden azda olsa bahsetmektedir. Değişen bu Alman politikasını, Türk ve Müslüman düşmanı Papaz Lepsius'a Alman Dışişleri Bakanlığı'nın müsaade ve desteğiyle56 hazırlatılan ve hâlâ Almanya'da temel kaynak olarak kabul edilen, Deutschland und Armenien 1914-1918, adlı sözde belge yayını kitap açıkça ortaya koymaktadır. Böyle önemli meselede Türk düşmanı olduğu açıkça bilinen, Ermeni ile evli olan ve olayları sadece Müslüman-Hıristiyan çatışması olarak değerlendiren bir şahsın devlet müsaadeli ve destekli yayın yapması düşündürücüdür. Eserde sadece Türk düşmanlığı yapılmaktadır.57 Tarafsız gözle bakıldığı zaman eserin taraflı olduğu ortadadır. Hatta Major v. Staszewski, Lepsius'un eserinin tarihi bir değerinin olmadığını ve onların sadece propaganda yazısı olduğunu ve tanımlamalarının tamamen abartılı olduğunu yazmaktadır.58

Saupp'un, eserle ilgili 12 Aralık 1921 tarihli Thimme'den naklettiği bazı cümleler enteresandır: "Lepsius, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemeyecek durumdadır. O, belgeleri mantıklı bir biçimde derleyememiş ve aynı zamanda bütünlük içerisinde yanlış kullanmıştır. Açıklamalar ve notlar tarihi hatalarla doludur ve işe yaramaz biçimdedir."59

Buna rağmen maalesef bugün Lepsius'un eserleri Ermeni meselesi hakkında Almanya'da müracaat edilen temel kaynak olarak başta gelmektedir. Tabiîdir ki böyle bir eserden faydalanılarak ortaya konulan eser de orijinalini aratmamaktadır. Almanların değişen ve taraflı tutumunu gösteren diğer bir hadise de; Talat Paşa'nın bir Ermeni tarafından Berlin'de öldürülmesinden sonra başlayan mahkemenin yanlı tutumu ve kararı ile katilin serbest bırakılmasıdır.60 Bu karara, Birinci Cihan Harbi sırasında Türkiye'de görev yapmış Bronsart Schellendorf gibi bazı Alman subaylar itiraz ederler. Onlar ilk önce mahkemeye tanık olarak çağrılmalarına rağmen daha sonra çağrılmamalarına anlam veremezler. Kendilerinin bizzat olayları yaşamalarına rağmen, olayları hiç görmeyen, sadece başkalarından işiten kimselerin şahit olarak dinlenmesine anlam veremezler.61

 

A. Türk-Alman Dostluğu ve Demiryolu İmtiyazı

Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ilişkilerin önemli sonuçlarından biri de yeni demiryolları inşa etme teşebbüsüdür. Bu sonucun ortaya çıkmasında II. Wilhelm'in Osmanlı ülkesini ziyaretinin rolü büyüktür62 Gerçekte, Osmanlı devlet adamları demiryollarının önemini daha Abdülmecit devrinde kavramışlar ve bu konuda yabancılara imtiyazlar vermeye başlamışlardı. Abdülaziz devrinde de demiryolculuk teşebbüsleri devam etmişti.63 II. Abdülhamit döneminde, Alman imparatorunun Türk topraklarına adım atmasıyla, Orta Doğu'ya Alman dünya politikasının en akılcı bir şekilde açılmasının temelleri oluşturulur. Daha sonra bu temeller üzerine, ekonomik açıdan önemli projeler, askerî sahada işbirliği vb. ilişkiler kurulacaktır.

II. Wilhelm'in ziyaretinin politik yapıya olan etkisi yanında, moral yönü de vardır. Bu yön özellikle İslâm aleminde hissedilir ölçüde belirginleşmişti. "Bir büyük devletin taçlı hükümdarının ziyareti", İslâm dünyasında derin etkiler bırakmıştır. Bu ziyaret, kısa zamanda Afrika ve Asya'daki İslâm bölgelerinde duyulur. Ve artık "Almanya" ismi çok anlamlı ve sevimli bulunur.64 Çünkü aynı zamanda Müslümanlarının Halifesi olan Sultanın, "gerçek dostu" olarak II. Kayzer Wilhelm kabul edilmiştir. Bu kabulden sonra iki hükümdar arasındaki dostluk şu şekilde sembolize edilir: "Kaynaktan akan berrak su, iki hükümdarın temiz dostluğunun göstergesidir."65

Aslında Wilhelm'in Osmanlı Devleti'ne ziyareti iki defa gerçekleşmiştir. Birincisi 1889'dadır. Genç Kayzer, kız kardeşinin Atina'daki düğününden sonra İstanbul'a geçerek bu ilk ziyaretini66 gerçekleştirmiştir. İkincisi ise dokuz yıl sonra 1898'de yapılan ziyaretti. Asıl önemli sonuçlar veren de budur. İmparator bu gezisinde sadece İstanbul'u değil, Şam ve Kudüs gibi önemli merkezleri de gezmiştir. Bu dostluğu, yöneticilerin Kayzere, Şam'da "hoş geldiniz" sözüne cevap olarak meşhur nutku perçinler: "Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin'in mezarı önündeyim. Majesteleri Sultan Abdülhamid'e misafirperverliğinden dolayı teşekkür borçluyum. Gerek Majeste Sultan gerekse Halifesi olduğu dünyadaki 300 milyon Müslüman bilsin ki Alman İmparatoru onların en iyi dostudur'67 300 milyon Müslüman'dan bahsetmesi sempati toplamıştır. Bu ziyaretle birlikte Marschall'ın Büyükelçi olarak İstanbul'da göreve başlamış olması dostane ilişkinin yanında ticarî ilişkileri güçlendirmiştir.68

Bu ziyaret, birçok ülkenin dikkatini çekmiştir. Fransa bunlardan biridir. Grothe, "biraz kıskançlık ve biraz şaşkınlık" içerisinde olan Fransızların, Kayzer'in ziyaretini şöyle değerlendirdiklerini yazar: "Alman İmparatoru, büyük ev Almanya için önemli ve anlamlı bir iş seyahati yaptı."69

Rekabet hissiyle de olsa Fransızların değerlendirmesinde doğruluk payı bulunmaktadır. Sonuçta çok önem arz eden demiryolu projesi, 4 Ekim 1888'de Osmanlı Devleti ve Alman Bankası birinci müdürü Georg von Siemens yönetiminde "Alman Bankası" tarafından organize edilen bir finansman grubu arasında İstanbul'da yapılan imtiyaz anlaşmasıyla Almanya'ya verilmişti.70 Aslında Bismarck'ın görevinin son yıllarında Anadolu'da Alman Demiryolu inşaatı,71 Sultan tarafından Alman dostluğuna bir cemile olarak kabul edilmişti. Böylece Fransız finansmanını geri itme, "tehlikeli durumdaki imparatorluğa demiryolu sistemini kazandırma" düşünülmüştü. Demiryolu yapımının Bağdat ve Basra'ya kadar devam edecek olması "ateşli bir politik mesele oldu". Ruslar, Türkiye'nin ekonomik ve siyasî yönden güçlenmesini istemiyor, İngilizler, nüfuz alanlarına girildiği endişesiyle özellikle 1901'den sonra güçlükler çıkartıyorlardı.72

Marschall'ın daha çok imtiyaz için çabalaması sonuç verir ve Bağdat-Basra hattının da yapımı için kesin imtiyaza ulaşır. İlk hat üzerine yapılan antlaşmadan sonra Alman Dışişleri, uzun uzun bu sözleşmenin faydalarından bahseder.73 Büyük sevinç uyandıran müzakerelerin sonucu 21.3.1903 tarihli resmî imtiyazla kesinleşir.74

Fakat Alman sermayesi tek başına bu işi yapacak güçte değildi. Bu imtiyazların hayata geçirilmesi için Marschall'ın yardımıyla yeni ve özel bir "Bağdat Demiryolu Şirketi" kurulur. Bu şirkette Alman grubu %40, Anadolu Demiryolu Şirketi %10, Fransız Osmanlı Bankası %30 ve Avusturya, İtalya, İsviçre ile Türkiye beraber %20 oranında katılmışlardı. İngilizler, baştan itibaren böyle bir katılımı reddediyordu.

 

1903 tarihli anlaşmaya göre Bağdat Demiryolu Şirketi'ne şu imtiyazlar verilmekte idi:

 

"1 - Haydarpaşa-Ankara ve Eskişehir-Konya hatlarını 99 yıl müddetle işletecekti.

2-    Konya'dan başlamak ve Bağdat üzerinden Basra'ya kadar devam etmek üzere takriben 2300 kilometre uzunluğunda bir demiryolu yapıp işletecekti. Demiryolunun iki tarafında ve yirmişer kilometrelik bir saha dahilinde, imtiyazı henüz verilmemiş olan madenleri istismar edip, ormanlardan odun kesip kömür yapabilecekti.

3-    Fırat'ta, Şattülarap'da, nakliyat hakkında sahip olacak, Bağdat ve Basra kıyılarında limanlar inşa edip çalışmalarını düzenleyecekti."75

Almanya, İngiltere engeline takılarak körfez hattının yapımını imkânsız bulmuştur.76 İngiltere'nin sürekli menfî tavrı yüzünden 1910'da Marschall, plânın Körfez hattını askıya alıp imtiyazları Türkiye'ye geri vermiştir.

Almanya'nın Berlin-Bağdat Demiryolu projesi İngiltere'de tedirginlik yaratıyordu. Basra Körfezi'ne kadar uzanacak bir Alman demiryolu, İngiltere'nin Mısır ve Hindistan'daki siyasi ve iktisadi egemenliği için en büyük tehlike olarak görülüyordu. Gerçekleştirilecek bu demiryolu projesi, Avrupa'yı Yakın Doğu ve Hindistan'a İngiliz filosundan daha kısa zamanda ve etkin biçimde bağlayacağından, Cebelitarık ve Süveyş'e sahip olan İngiltere'nin Atlas ve Hint okyanusu ulaşımındaki tekeli ortadan kalkacaktı.77

Almanya açısından Bağdat Demiryolu,78 dünyanın ölçülemez hammadde deposunu ve dünyanın en zengin tahıl ambarını Avrupa'ya bağlıyor ve Almanları İngiltere'den tamamen bağımsızlaştırıyordu. Bu bağımsızlık, gelecekte Alman dünya siyaseti için bir dayanaktır.79 Demiryolu imtiyazı, Rusya ve İngiltere'ye karşı Türkiye üzerinde etkili olduğunu gösterme fırsatını da doğurmuştu. Böylece Almanya, "Türkiye üzerine oynanan oyunda söz sahibi olduğunu gösteriyordu."80 Fakat çok geçmeden Almanya'nın bu suretle Yakın Doğu'ya nüfuzu, İmparatorluk için yeni bir takım tehlikelere yol açtı. Ruslar İstanbul'un, İngilizler ise Mısır-Hindistan kara yolunun Türk-Alman dostluğu ile tehdit edildiğini gördüler; Fransızlar da Ön Asya'daki siyasi ve ekonomik durumlarının tehlikeye girmesinden korktular.81

Almanya, Osmanlı Devleti üzerindeki hesaplarını, elbette devlet üzerindeki etkisine dayanarak yapmaktadır. Son dönem Osmanlı'nın hemen hemen bütün yönetiminde Alman etkisi görülür. Tarım ve madencilikle ilgili bakanlıkta, Maliye Bakanlığı'nda, Gümrükte, Sultanın sivil danışmanlar kurulunda, saray ve orduda Almanlar başrolü oynuyorlardı. Özel sektör de dahil birçok yerde Almanlar tercih ediliyordu.82

Tabiî bu Alman etki ve sempatisinin genişlemesinde, İstanbul'daki Alman okulu ile İsviçre Cemaati'nin de rolü bulunmaktadır. Okul, Doğulularla kaynaşarak koloniyi büyütmeyi amaçlamaktadır. Bunun için iyi okulları az olan toplumların gençliği ele alınmakta ve yerli çocukları Doğu'daki Alman amaçlarına uygun eğitilmektedir.83 Aslında Almanya'nın da Türkiye'ye bakışı, diğer Batılılardan farksızdır. Erich Lindow, bunu şöyle ortaya koyar:

"Uzaktan bakınca birçok Avrupalı politikacılar gibi Marschall da Türkiye'yi kana susamış fanatikler ve Hıristiyanları kurban eden caniler zannetmiştir. Fakat yakından bakınca bunun böyle olmadığını görür. Sağ duyusuyla büyük devletlerin âdil davranmadığını kavrar. Ermenistan ve Girit'te Hıristiyanların ihtilâllerini Türkler de haklı olarak bastırdılar. Türkiye'nin uluslararası haklarına rağmen süper devletler ayaklanmayı destekliyordu. Hıristiyanlar korunur ve onlara haklar tanınırken, Müslümanlara tecavüz edilip insafsızca davranılıyordu."84

Marschall'ın tecrübesini başkaları da desteklemektedir. Uzaktan aleyhte yoğunlaşan propaganda etkisinde kalan Avrupalılar, yakından tanıyınca doğruyu anlamaktadır. Rohrbach şöyle der: "Türkiye'ye gelen Almanlar İslâm'ın ve Türklerin dostu oluyor ve Türklerle birlikte Ermenilere karşı düşmanlıkta yarışıyorlardı. Bu da çok uğursuz bir olaydı."85 Rohrbach da, Türkiye'yi ve Doğu'yu gördükten sonra meydana gelen tavır değişikliğine karşı, açık bir tahammülsüzlük vardır. Fakat bu arada bazı doğruları itiraf etmekten de geri kalmamıştır.

Halbuki Alman hükümetinin resmî tutumu, şahısların samimiyetini yakalayamamaktadır. Meselâ Kayzer; Padişahın dostu ve koruyucusu rolünü takınmış olmasına rağmen, Alman hükümeti, el altından İngiltere'yi, donanmasını Boğazlar'a göndermeye teşvik etmektedir.86 Siyasî literatürde bu tavrın adı, ikili oynamadır. Fakat zaman ve şartlar değiştikçe tavırlar da değişmektedir. Alman dış politikası, İngiliz paylaşma plânına, her şeye rağmen karşı koymayı esas alır. Saurman'ın Osmanlı Sultanına telkini, İngiliz arzularına asgarî seviyede kolaylık gösterme ve kısmen uyma doğrultusundadır.87 Böylece Alman diplomasisi hem kendi pozisyonunu zayıflatmamış hem de Türkiye'yi tehdit eden muhtemel parçalanmayı engellemiş olacaktır.

Almanya, baştan beri İngiltere ile aradaki irtibatı kesmemiştir. Onun için ilk başlarda Alman bağışları, İstanbul'daki başkanı İngiliz Elçisi olan uluslararası yardım komitesine gönderilir. Daha sonra Türkiye'de yaşayan güvenilir Avrupalılara bu paralar verilir. Onlar da ilgililere (Ermeni) teslim ederler.88

Osmanlı-Almanya ilişkileri zaman zaman iniş ve çıkışlar göstermiştir. 1897 Osmanlı-Yunan Harbi'nden sonra Türkiye, Rusya ve Almanya'nın tutumunu beğenmez. Bu tavırda Rusya ve Almanya'ya bağımlılıktan kurtulma düşüncesi de vardır. Onun için Sultan İngiltere'ye yanaşır. Sarayda Alman etkisi düşüş gösterirken İngiliz etkisi yükselir.89 Ama 1903'lerde Alman etkisi yeniden artar. 1908'den sonra ise Osmanlı Devleti bünyesinde Alman tesirinin girmediği birim yok gibidir. Özellikle askerî alanda bir çok Alman subayı görev yapmaktadır.90 Tabii ki ilişkilerin artmasında Türklerin sahip olduğu kötü ekonomik ve siyasî sıkıntıların rolü büyük olmuştur. Devlet her yönüyle arayış içerisindedir. Bu durumdan çıkabilmesi için kendine zarar vermeyecek büyük bir devletin desteğine ihtiyacı vardır.

 

B. Birinci Dünya Savaşı Başında Osmanlı-Alman İlişkileri

1871'de Alman siyasi birliğini kuran Bismarck, aynı zamanda Avrupa'da Fransa'nın askeri üstünlüğüne de son vermişti. Avrupa'daki askeri üstünlüğünü Almanya'ya kaptıran Fransa; hem bu üstünlüğü yeniden kazanmak, hem de kaybettiği toprakları geri almak için gizliden gizliye kendine müttefik aramaya başladı. Bu Alman-Fransız çekişmesi Birinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü.

Siyasi birliğini sağlayan Almanya, kısa sürede ekonomik olarak da güçlenerek dünya pazarlarını ele geçirmeye başladı. Almanya'nın bu gelişmesi, İngiltere ile karşı karşıya gelmesine sebep oldu. Böylece iktisadi ve askeri alanda Birinci Dünya Savaşı'na kadar sürecek olan Alman-İngiliz rekabeti başlamıştır.

1870 yılında siyasi birliğini kuran bir başka ülke İtalya idi. İtalya siyasi birliğini kurduktan sonra, diğer güçlü Avrupa devletleri gibi sömürge arayışı içine girdi. İtalya'nın Balkanlar'da ve diğer Osmanlı toprakları üzerinde emelleri vardı. Alman ve İtalyan siyasi birliklerinin kuruluşu Avrupa dengesini bozduğu gibi, Balkanlardaki milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerini de kamçıladı.

19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Balkanlar, Avrupa devletlerinin mücadele alanı haline geldi. Rusya, Pan Slavizm amaçlarını gerçekleştirmek için, kendisine hem rakip hem de engel olan Almanya'nın yıkılmasını, bir çok Slav topluluğunu bünyesinde toplayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun da parçalanmasını istiyordu. Ayrıca Ruslar, tarihi emeli olan İstanbul ve boğazları ele geçirmek, Akdeniz'e ve Basra Körfezi'ne inmek fırsatını kolluyordu.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise, Rusya'nın destek ve teşviki ile harekete geçen Panslavizm akımına karşı güvenliğini sağlamaya çalışıyor ve Osmanlı'nın sahip olduğu Balkan topraklarını ele geçirmeyi planlıyordu.

Almanya, Osmanlı ülkesini hayat sahası olarak kabul ediyor; Orta Doğu ve Hindistan'a ulaşmada bir köprü olarak görüyordu. Almanya'nın Hindistan ve Orta Doğu politikası, onu İngiltere ile karşı karşıya getiriyordu.

20.yüzyılın başında petrolün ekonomide kazandığı önem ve Osmanlı idaresindeki topraklarda zengin petrol kaynakları olması, büyük devletler arasındaki rekabeti, bu topraklara egemen olma mücadelesine dönüştürmüştü.

Avrupalı büyük devletler arasındaki bu rekabet, devletlerarası gruplaşmaları getirdi. 1882'de Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya'dan oluşan "üçlü ittifak" kuruldu. Bu antlaşma 1892, 1907 ve 1912 yıllarında üç kez yenilendi. Üçlü ittifaka karşı, 1894 Fransız-Rus, 1904 İngiliz-Fransız ve son olarak da 1907'de de İngiliz-Rus Antlaşması'yla "üçlü itilaf" oluştu.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde bloklara ayrılan Avrupa devletleri arasında iktisadi, sosyal, siyasi ve askeri rekabetler had safhaya ulaşmıştı. Avrupa devletleriyle ilişkide bulunan diğer dünya devletleri de bu rekabete iştirak etmekteydiler. Uzun yıllardır çözümlenemeyen rekabet ve problemler her an bir savaşa dönüşebilirdi. Ne var ki, büyük Avrupa devletleri, muhtemel genel bir savaşın Hasta Adamın yani Osmanlı İmparatorluğu'nun, toptan veya geniş ölçüde paylaşılması anında ve o yüzden çıkacağını zannediyorlardı.91 Ancak öyle olmamış, 28 Haziran 1914'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Franz Ferdinand ve eşinin Saraybosna'yı ziyaretleri sırasında bir Sırplı tarafından öldürülmesi, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olmuştu.

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında, Osmanlı İmparatorluğu bir konfederasyon görünümündeydi. Tanzimat ve Islahat Fermanlarının Osmanlı azınlıklarına getirdiği hukuki teminatlar, Fransız İnkılâbı'nın yaygınlaştırdığı milliyetçilik ve bağımsızlık düşüncesinin de etkisiyle, Osmanlı çok uluslu yapısını parçalamış, her parça gerektiğinde Osmanlı olduğunu iddia ve ifade etmesine rağmen, Osmanlı'dan kopmanın hatta Osmanlı'yı yıkmanın hazırlıklarına başlamıştı.

II. Meşrutiyet'in ilanı ile fiilen iktidara sahip olmakla beraber, resmen iktidarda görünmeyen İttihat ve Terakki Fırkası; Osmanlıcılığı yeniden devletin temel felsefesi olarak savundu. Türkçülük yapmak, etnik bütünlüğü olmayan İmparatorluğun parçalanmasına sebep olurdu; bir kaç yıl süreyle bu anlayışı sürdüren İttihat ve Terakki Fırkası, Balkanlar'da başlayan ihanetler ve Makedonya'nın elden çıkması üzerine Türkçülük politikasına döndü. Çünkü, Türk olmayan milletlerin, ancak milli emellerine hizmet etmesi halinde İttihat ve Terakki'yi desteklemekte olduklarını anlamışlardı. Bu durum karşısında, İttihat ve Terakki Türkçü bir politikaya yönelmenin zaruretini duymuştur. Zira artık, Türklerden başka milliyetçilik yapmayan Osmanlı unsuru kalmamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu yapısı içinde, Osmanlıcılık ya da İslamcılık fikirleri ile milliyetlerin unutulduğu iddia edilemez. Aksine Türk olmayan Osmanlı vatandaşları, Türklere Türklüklerini unutturmaya çalışırlarken, kendi milliyetlerini tüm güçleriyle savunmaya ve korumaya çalışmışlardır.

İttihat ve Terakki'nin iktidara gelmesiyle Türk olmayanlar, hiçbir sorumluluk yüklenmeden Osmanlıcılığı kendi menfaatleri doğrultusunda yaşatmak istiyorlardı. Meclis-i Mebusan'daki Rum milletvekilleri Rumcanın resmi devlet dini olmasını istiyor, Araplar bağımsızlık için silaha sarılıyorlardı. Ayrıca Ermeniler, müstakil bir Ermenistan, Yahudiler, Filistin'de bir devlet kurmak peşindeydiler.92 Ve nihayet Balkanlar elden çıkmıştı.

Yaşanan bu olaylar, İttihat ve Terakki'nin Türkçülüğe politikasına dönüşünü sağlamıştır. Bundan sonra hızlı bir tempoyla, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk unsurun milliyetçi bir görüşle her alanda güçlendirilmesi yolunda önemli adımlar atmışlardır.

Bu arada Osmanlı Devleti, Balkan faciasının ardından ordu ve donanmasını ıslah etme işlerine girişmişti. Bir yandan da iki bloğa ayrılmış Avrupa'da, kendisini yalnızlıktan kurtarmak için, bir takım ittifak teşebbüslerinde bulunmuştu. İlk ittifak teşebbüsünü savaştan birkaç yıl önce İngiltere nezdinde yapmıştı. Maliye Nazırı Cavit Bey, İngiltere Bahriye Nazırı Winston Churchill'e Ekim 1911'de bir mektup yazarak, Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında bir ittifak yapılmasını teklif etmişti. Churchill ise, "şimdilik yeni siyasi bağlar altına giremeyiz" diyerek ittifak teklifini reddetmişti.93 Daha sonra, Londra'daki Büyükelçi Tevfik Paşa'nın, 1 Haziran 1913'te İngiltere Hükümeti'ne, kendi hükümetinin İngiltere ile bir ittifak yapma arzusunda olduğunu bildiren müracaatı resmi teklif olarak sunulur. İngiltere'nin cevabı, sadece iyi niyetli tavsiyelerden ibaret kalır.94 Osmanlı Devleti'nin ikinci ittifak teklifi Fransa'ya oldu. Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Haziran 1914'te Fransız donanmasının tatbikatına davet edilmişti. Cemal Paşa bu sırada Fransız Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile temasa geçerek, Fransa ile Osmanlı Devleti arasında ittifak yapılmasını teklif etti. Fransız Hükümeti, Cemal Paşa'nın teklifini "Rusya razı olmadıkça böyle bir ittifak yapmalarının mümkün olmadığını belirterek" reddetmiştir.95 Aynı dönemde, Mayıs 1914'te Rus çarı Kırım'daki yazlığına geldiği sırada Talat Paşa, kendisini ziyaret ederek ittifak önerisinde bulunmuştur. Ancak, Rus Çarı Alman askerlerinin Osmanlı ülkesinde bulunmasını bahane göstererek bu öneriyi reddetmiştir.96 Daha sonra Osmanlı Devleti Yunanistan ve Bulgaristan ile de anlaşmak için girişimde bulunduysa da başarılı olamamıştır.

Osmanlı Devleti, büyük bir savaşın çakacağını önceden görmüş, İngiltere, Fransa, Rusya ve Balkan devletleri ile anlaşmaya çalışmış, ancak buna muvaffak olmamıştır. Bu durumda hem yalnızlıktan kurtulmak hem de muhtemel savaştan galip çıkmak için Almanya ile anlaşma yollarını aramaya başlamıştı.

Osmanlı Devleti, son yıllarda büyük toprak kayıpları veriyordu. Uzun süreli savaşlar, Türk milletini yorgun düşürmüştü. Ordu da, büyük bir savaşa hazır değildi. Fakat memleketi yeniden toparlamak, kaybedilen toprakları geri almak, kapitülasyonlardan, soyutlanmadan kurtulmak ve muhteşem Türk Devleti'ni yeniden oluşturmak için tarafsız kalınamayacağı97 duygu ve düşüncesiyle bazı devlet adamları, savaşa katılmayı istiyordu. Savaşa katılmayı ve savaşta Alman ittifakını isteyenlerin başında Sadrazam Sait Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Dahiliye Nazırı Talat Bey geliyordu.98 Gerçi Sait Halim Paşa, Almanya ittifakını düşünmekle beraber, tarafsız da kalınabileceği görüşünde idi.99 Bunlar içinde Enver Paşa, savaşı Almanların kesin kazanacağına inanıyordu. Ama mecliste, savaşa katılıp katılmama ve savaşa kimin yanında katılma konusunda fikir ayrılıkları mevcuttu.

Savaşa katılmayı istemeyenler, savaşı Almanların kazanacağını düşünenler ve savaşı İtilâf devletlerinin kazanacağını ümit edenler olmak üzere üç ayrı görüşün temsilcileri vardı. Tarafsız olanlar, kabinede sayı olarak fazla idiler. Onlar, ya tamamen savaşın karşısında ya da hemen bir tarafı kabul etmeme, bilakis memleketin menfaati için beklemeyi savunanlardı. Tarafsızlığı temsil edenler, Posta Bakanı Özkan Efendi, Tarım ve Ticaret Bakanı Süleyman Efendi,Maliye Bakanı Cavit, ayrıca başlangıçta Bahriye Nazırı Cemâl Paşa, sonuncusu Türk-Alman ittifak antlaşmasını sağlayan ve imzalayan Sadrazam ve Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa idi. Bu devlet adamları, İtilâf devletlerinin zaferi durumunda Türkiye'yi tehdit edecek tehlikeyi iyi idrak ediyorlardı.Bu sebeple onlar,Türk dış politikasının gerçekleşmesi umudunu sağlayacak Üçlü İttifak'ın zaferini arzu ediyorlardı. Stratejik olarak çok önemli bir durumda olan Türkiye'yi sürekli olarak savaştan uzak tutmanın zorluğunu da biliyorlardı.100

Savaşın ilk günlerinde Cemâl Paşa, şöyle düşünüyordu: "Türkiye, kısa zamanda seferberlik ve savaş hazırlıklarını zor da olsa bitirmeli. Bu işlerini tamamlamadan önce savaşa girmemeli ve savaşan taraflardan birinin yanında gizli olarak yer almalı". Enver Paşa'nın Kara Avrupası'yla bağlantılar kurduğu esnada, o da İtilâf devletlerinin büyükelçileriyle ve temsilcileriyle kişisel ilişkileri vasıtasıyla aynı meseleleri tartışıyordu. O zamandan beri Cemâl Paşa hakkında, Alman düşmanlığı spekülasyonları devam edip gelmektedir.101 Yukarıda bahsedilen düşüncelerine rağmen Cemâl Paşa, az da olsa İtilâf devletleri sempatisine sahipti. Bu sebeple Enver Paşa'nın duygu ve düşüncesinin karşısında idi. O, en tehlikeli faktörle iyi geçinmeyi, uyanıklığın kanunu olarak görüyordu. Bu da Üçlü İtilâf idi. 102

Başlangıçta farklı düşünen Cemal Paşa'nın tavrı, daha sonraki günlerde olayların farklı gelişmesinden dolayı, Enver ve Talât Paşaların da tesiri ile değişmeye başlar. İtilâf devletleriyle müzakereler kesildikten sonra, Cemâl Paşa bütün kalbiyle İttifak Devletleri tarafına geçer. Çünkü İstanbul'un geleceğiyle ilgili Rusya'ya verilen sözlerden dolayı İtilâf devletleri, Türkiye ile ittifakı reddetmişti ve Türkiye'den tarafsız kalmasını istemişti". 103 Bu Cemâl Paşa'nın tutumunun zamanla değişmesine vesile olmuştu. Pomiankowski de bu konudaki görüşünü şöyle açıklıyor: "Benim kanaatime göre Alman korkusu Türkiye'nin aksaklığına gerekçe gösterilemez. Merkezi güçlere bağlanılması için politik motifler zorluyordu. Komitenin üç güçlü kişisi Enver, Talât ve -ilk zamanlar karşı olmasına rağmen- Cemâl de tamamen Almanya lehine idiler".104 Rus Büyükelçisi Giers de, Cemâl Paşa'nın tutumunun zamanla netleştiğini, onun İngiliz büyükelçisiyle bir konuşmasında, Türkiye'nin yerinin merkezi güçlerin yanı olduğunu açıkça söylediğini yazmaktadır.105 Artık Osmanlı Devleti'ni yönlendiren İttihat ve Terakkicilerin fikirlerinde zorunlu olarak konsensus sağlanmış oluyordu.

İttihat ve Terakki Hükümeti, Almanya ile yakın ilişkiler içine girdi. Aslında Türk-Alman yakınlaşması II. Abdülhamit döneminde başlamıştı. Dış ilişkilerde denge politikası uygulayan II. Abdülhamit, İngilizlerin Orta Doğu'yu tamamen ele geçirmek istekleri; işgalleri altındaki İslam memleketlerine Mısır Hıdivini Halife yapıp, İslam dünyasını kendi çıkarlarına göre yönlendirmek istemesi; Balkanlar'da güçlü bir Bulgaristan yaratma çabaları ve Ermenileri desteklemeleri karşısında Almanya'ya yaklaşmıştır. Bu yakınlaşma, Almanya'ya Osmanlı ülkesinde ekonomik imtiyazlar tanınması, özellikle de, Bağdat demiryolu projesi ile başlayan yakın ilişkiler, 1882'den itibaren Almanya'dan subay getirilmesi ve Almanya'da yetişmek üzere Türk subayları gönderilmesi ile devam etmiştir.106

Balkan faciasından sonra İttihat ve Terakki Hükümeti ordunun düzenlenmesine önem vererek Almanya'dan yeni uzmanlar getirtti. Osmanlı Hükümeti ile Almanya İmparatorluğu arasında yapılan görüşmeler sonunda Liman von Sanders komutasında bir Askerî Islah Heyeti Osmanlı ülkesinde görevlendirildi.107 Osmanlı Hükümeti'nin verdiği izin ve talimata göre General Liman Von Sanders'in hizmet sözleşmesi, Bahriye Nazırı ve Harbiye Nazırı Vekili Çürüksulu Mahmud Paşa tarafından karşılıklı olarak 14 Teşrinievvel 1329'da (27 Ekim 1913) imza edildi.108 14 Aralık 1913'te 42 subayla birlikte İstanbul'a gelen General Liman Von Sanders I. Ordu Komutanlığı'na atandı.109

İttihat ve Terakki'nin, özellikle de Enver Paşa'nın Almanya ile savaşa girme isteklerine rağmen, Osmanlı Devleti'nin Üçlü İttifak'la savaşa katılması teklifi ilk önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan gelmiştir. Bu teklif üzerine İttihat ve Terakki Hükümeti 22 Temmuz 1914'te anlaşmak için Almanya'ya başvurmuş ve II. Wilhelm'in isteği üzerine Almanya ile Osmanlı Devleti arasında ittifak görüşmelerine başlanmıştır. 27 Temmuz 1914'te başlayan görüşmeler, 2 Ağustos 1914 tarihinde Türk-Alman ittifakı ile sonuçlanmıştır.

Osmanlı Devleti adına Sadrazam ve aynı zamanda Hariciye Nazırı olan Sait Halim Paşa, Almanya adına Almanya'nın İstanbul Sefiri Baron von Wangenhein'in imzaladığı antlaşmanın metni aşağıdaki şekildedir:


"1. Tarafeyn-i akideyn Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında tahaddüs eden ihtilafı hazıra karşı katî bitaraflık muhafazasını deruhte eder.

2.Rusya, Avusturya-Macaristan aleyhine fiili tedabiri askerîye müdahale ederek böylece Almanya'nın da harbe duhulünü mecburî kılarsa bu husus Türkiye'nin de harbe iştiraki için sebep teşkil edecektir.

3.Hali harbte Almanya, Heyet-i Islahiyesini, Türkiye emrinde ipka edecektir. Buna mukabil Türkiye dahi bu Heyet-i Islahiyeye, Harbiye Nazırı hazretleriyle Heyet-i Islahiye Reisi hazretleri arasında, doğruca takarrür edecek esasata tevfikan ordunun sevk-i idaresi hususunda fiili bir nüfuz itasını temin eder.

4.Tehdide maruz olacak Osmanlı topraklarını Almanya lüzumunda silahla müdafaa eylemeyi taahhüt eder.

5.Her iki imparatorluğu ihtilâfatı hazıradan tevellüt edebilecek ihtilâta karşı siyanet maksadıyla akdedilmiş olan itilâf zirde isimleri muharrer murahhaslar tarafından imzası akabinde meri olacak ve mütekabil taahhüdatı mümasile ile 31 Kanunuevvel 1334 tarihine kadar hükmü devam edecektir.

6.Balâda tespit edilmiş olan tarihten altı ay evvel tarafeyni âliyeyni akideyn tarafından bir ihbar vaki olmadığı takdirde muahedenin ahkâmı yeniden beş sene daha meri olacaktır.

7.Bu muahede haşmetlû Almanya İmparatorluğu ve Prusya Kralı hazretleriyle Osmanlı İmparatoru hazretleri tarafından tasdik edilecek ve müsaddak nüshalar tarihi imzadan bir ay zarfında teati olunacaktır.

8.Bu muahede gizli tutulacak ve ancak tarafeyni âliyeyni akideynin arasında bilittifak neşredilecektir."110

Almanya ile yapılan bu ittifak andlaşması uzun süre gizli tutulmuş, ancak 17 Ekim 1914 tarihinde Osmanlı hükümetince onaylanarak resmi olarak duyurulmuştur.

Bu arada Saraybosna'daki olay üzerine, Almanya'nın desteğini sağlayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan'a savaş ilan ederek 28 Temmuz 1914'te Belgrat'ı bombalamaya başlamıştı. Bu durum karşısında Rusya harekete geçerek 31 Temmuz 1914'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na seferberlik ilan etti. Almanya Rusya'ya bir ültimatom vererek seferberlik faaliyetlerini durdurmak istedi. Rusya bunu kabul etmeyince, Almanya 1 Ağustos 1914'te Rusya'ya savaş ilan etti. Rusya'nın seferberliği üzerine Fransa da seferberliğe başlamıştı. Almanya Fransa'dan da seferberliği durdurmasını istedi. Fransa seferberliği durdurmayı kabul etmeyince, Almanya 3 Ağustos 1914'te Fransa'ya da savaş ilan etti. Almanya'nın Fransa'ya karşı zafer kazanabilmesi için Belçika'dan geçmesi gerekiyordu. Bu nedenle Almanya Belçika'dan geçit istedi. Belçika İngiltere'ye danıştıktan sonra, bu isteği reddedince, Almanya 21 Ağustos'ta da Belçika'ya savaş açtı. Almanya'nın Belçika'ya saldırması üzerine İngiltere de Almanya'ya savaş ilan etti. Bu arada 6 Ağustos 1914'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da Rusya'ya savaş ilan etti.111 8-10 gün gibi kısa bir sürede Avrupa devletleri kendilerini kanlı bir savaşın içinde buldular.

Eğer Osmanlı Devleti İtilaf devletlerine karşı savaşa girerse, daha önce görüşülmüş olan, Almanya'nın Osmanlı Devleti'ne sağlayacağı destekler hakkında Almanya Sefiri Von Wangenhein Sadrazam Sait Halim Paşa'ya 6 Ağustos 1914 tarihli mektubunda bilgi sunmuştu. Bu mektupta;

"Osmanlı Devleti bu ayın ikisi tarihli anlaşma ile Almanya'ya karşı verdiği taahhütlerine sadık olarak üçlü itilaf devletleriyle bir harbe duçar olacak olursa Almanya kendi tarafından Osmanlı Devleti'ne aşağıdaki faydaları vaad eder:

1-   Almanya, Osmanlı hükümetine kapitülasyonların kaldırılmasında yardım edecektir.

2-   Osmanlı Devleti'nin Romanya ve Bulgaristan'la yapacağı müzakereler esnasında, Osmanlı Devleti'ne yardım etmeye hazır bulunduğunu beyan eder.

Kazanılacak arazinin bölüşülmesi hakkında Bulgaristan'la, Osmanlı menfaatlerine uygun bir itilaf usulü için Almanya gayret sarf edecektir.

3-    Düşman askeri tarafından işgal olunması muhtemel, Osmanlı arazisi boşaltılmadıkça Almanya sulh imza etmeyecektir.

4-    Yunanistan şimdiki harbe iştirak eyleyecek ve mağlup olacak olursa Almanya, Osmanlı Devleti'ne son harp neticesinde elinden çıkmış olan adaları geri verdirmek için çalışacaktır.

5-    Osmanlı Devleti'nin şark hududu Rusya'da sakin İslam unsurlarıyla doğrudan doğruya temas etmesine müsait olmak üzere düzeltmeyi taahhüt eder.

6-    Almanya, Osmanlı Devleti'nin münasip bir harp tazminatı istihsal etmesi için nüfuz sarf edecektir. Şurası muhakkaktır ki, Almanya yukarıda taahhütlerini 2 numaralı fıkrasında yazılı olanlardan gayrisini ifaya ancak kendisinin ve müttefiklerinin şimdiki harpten muzaffer çıktıkları ve muhariblere meramını icra ettirmeye kâdir olduğu takdirde mecbur tutulacaktır."112 denilmekte idi.

Aslında Almanya, daha Ağustos ayı başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nu bizzat savaşın içinde görmek istiyordu. Bunu sağlamak için de Goben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisini Akdeniz'e çıkararak, 10 Ağustos'ta Çanakkale Boğazı'na sığınmasını sağlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu bu savaş gemilerini satın aldığını belirterek, bu olayın İtilaf devletleri ile savaşa giriş sebebi olmasını bir süre için erteledi. Güya Osmanlı hükümeti bu gemileri daha önce satın almıştı. Gemilere Türk bayrağı çekilerek, tayfalara da fes giydirildi. Adları da Yavuz ve Midilli olarak değiştirildi.113

Olaylar bu şekilde gelişirken Almanya, Osmanlı İmparatorluğu'nu fiilen savaşa girmeye zorlamağa başlamıştı. Bunu, özellikle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da istiyordu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu savaşa girerse, Kafkas cephesinde bir kısım Rus kuvvetlerini üzerine çekeceğinden, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Almanya'nın yükü hafifleyecekti. Ama ileriye dönük Alman menfaatleri açısından, Almanya'nın Türkiye üzerinde etkili olmasında çıkarı vardı. Alman devlet adamları uzak görüşlü düşünüyorlardı. Meselâ Rusya ve Almanya arasında çıkacak bir savaş durumunda Rus sınırındaki bir Türkiye, onlar için büyük bir fayda sağlayacaktı. Çünkü böyle bir durumda 100 bin Rus askeri burada alı konulur, Almanlar üzerine sevk edilmezdi.114

Türk Alman yakınlaşması kısa sürede ortaklığa dönüşmüştü. Niçin Alman savaşı Türk savaşı oldu veya olmak zorundaydı ve niçin Alman-Türk savaş ortaklığı oldu veya olmak zorundaydı? Bugün Almanya, başından beri Türkiye için mücadele ediyor. Savaş İstanbul üzerine olduğu için, öteden beri Alman savaşı Türk savaşıdır, çünkü iki yüzyıldan fazla süreden beri Rusya'nın İstanbul'u almak istediği bilinmektedir. 115

Bu arada dünya ekonomik ve siyasî gelişimi Almanya'yı İstanbul'a götürmüş ve Rusya'nın bütün çabaları da sonuçsuz kalmıştır. Rusya, ithalinin üçte ikisini Güney limanları ve Türk denizleri vasıtasıyla yapıyordu. Bu çıkış bir kez kapandığı zaman Rus ticareti duracak ve sonuçları ağır olurdu. Buna ancak, Rusya'nın Boğazlara ve Çanakkale'ye sahip olmasıyla bir son verilebilirdi. Bu sebeple Drang nach Süden (Güneye inmek),116 Rusya için tarihi, siyasi ve ekonomik gereklilikti, buna karşı koyan yabancı bir devlet, düşman bir devlet olur.117

"Düşman devlet" olan Rusya'nın Türkiye'yi parçalamasına müsaade etmeyecek ve istemeyecek olan Almanya'dır. Almanya'nın İstanbul'daki ilgisi çok mu büyük idi? Alman Tarihçi Ranke'nin kısa ve açık cevabı şöyledir: "Alman ekonomisinin geleceği, İstanbul'un kaderiyle sıkı ilişkilidir." Yani, iki jenerasyonla nüfusu katlanan Alman halkı, aynı toprak ve zemin üzerinde sınırlı kalamaz, yaşamak için işe, dışarıda pazarlara ve hammaddelere ihtiyacı olacak. Şayet Türkiye siyasi olarak bağımsızlığını korur ve Alman çalışkanlığı için kapalı olmaz ve Alman faaliyetleri devam ederse ve Rus tembelliğinde çölleşecek olan Türkiye bir Rus eyaleti olmazsa, Türk Küçük Asyası bize her ikisini de sunar, sınırsız gelişme imkanlarıyla cennet bir ülke olur. 118

İngiliz politikacı Sir Johnston şöyle formüle ediyor: "Bir Alman olsaydım, ben gelecek rüyamda büyük bir Alman-Avusturya-Türkiye imparatorluğunu görürdüm, belki iki ana limanla: biri Hamburg, diğeri İstanbul. Böylece Alman sanayisi Küçük Asya'ya, Türkiye'ye gidiyordu ve 25 yıldan beri bütün sessizliği ve dayanıklılığıyla Bağdat demir yolunu başardı: Türkiye'yi güçlendirmek Almanya için avantaj ve Rusya'ya karşı set ve bariyerdir. Almanya'nın dışarıda oluşturduğu en büyük sanat eserini bir diplomat Bağdat demiryolu olarak isimlendirdi. İstanbul'dan Bağdat, İskenderun ve Basra'ya kadar liman ve demiryolu inşasının, sulama projelerinin devreye girmesiyle bölge, pamuk ve tahıl tarlaları, kömür, neft ve petrolle daha önemli hale geliyordu.119

Böylece Rus ve Alman hattı İstanbul'da kesişiyordu: Alman-Türk dostluk hattı Helgoland-İstanbul-Bağdat ve Rus-Türk düşmanlık hattı Odessa-İstanbul-Atina idi. Aynı zamanda İngiliz (Kahire-Kalkutta) hattı da burada kesişiyordu. 120

Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun zorlamalarına karşı koymaya çalıştı. Seferberlik işlemlerinin tamamlanmadığını, askeri araç ve gerecinin yetersiz olduğunu öne sürdü. Ağustos ayı başında ittifak imzalanmasına rağmen, Ekim ayı gelmiş, henüz Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmemişti. Bu arada Osmanlı İmparatorluğu seferberlik işlemlerini tamamlamış, Almanya'dan askeri yardım da almıştı.121 Fakat, devletin mali durumu da iyi değildi ve paraya ihtiyacı vardı. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu mali sıkıntıdan dolayı para meselesi önemli rol oynuyordu. Alman Devleti, Türkiye'yi maddi olarak koruma sözü verdi ve savaş için 500 milyon frankı Türkiye'ye gönderdi. Bundan başka Türkiye'nin buradaki bir Alman bankasında bulunan 5 milyon Türk lirasını kullanması vaadinde bulundu.122 Almanya, Osmanlı İmparatorluğu'na savaş başlamadan 7 milyon Osmanlı lirası tutarında borç para verdi.123 Giers de, 16 Ekim tarihli raporunda, maddi yardımı doğrulamaktadır. Wangenheim, Enver Paşa ve Talât Bey arasında vuku bulan bir konuşmada Türkiye'nin, bağlayıcı açıklamayı yapmış olduğunu ve temel şart olarak maddi yardımı öne sürdüğü ve bunun üzerine yardımın kısa süre sonra başladığını yazar.124 Türkiye, bu yardımlarla acil ihtiyaçlarını karşılama düşüncesindeydi ve onun için çok cazip geliyordu. Bu maddi yardım Türkiye'nin Almanya'nın yanında alelâcele savaşa iştirak etmesinde rol oynayan öğelerden bir tanesiydi. Artık Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girmemesi için hiç bir gerekçesi kalmamıştı.

Türk-Alman ittifakına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu, savaşın başlangıcında tarafsızlığını ilan etmişti. Türk-Alman ittifakının varlığını bilmeyen İtilâf Devletleri Osmanlı İmparatorluğu'nun tarafsızlığını sürdürmesi için çaba harcadılar. Çünkü, Osmanlı İmparatorluğu tarafsız kalırsa İngiltere ve Fransa, Rusya'ya yardım edebilmek için boğazlardan serbestçe geçebileceklerdi. Osmanlı Devleti ise, tarafsız kalması karşılığında İngiltere ve Fransa'ya bazı tekliflerde bulundu. Bunlar; Batı Trakya'nın ve Ege Adalarının tekrar Osmanlı'ya verilmesi ve kapitülasyonların kaldırılması gibi isteklerdi.125 İtilâf devletleri bu isteklere yanaşmadılar.

Osmanlı İmparatorluğu, tarafsızlığını sürdürmesi için önerdiği şartları İtilaf devletleri kabul etmeyince, 9 Eylül 1914 tarihinde, 1 Ekim 1914 tarihinden geçerli olmak üzere kapitülasyonların kaldırıldığını ilan ederek,126 elçilikleri aracılığıyla tüm İtilaf devletlerine bildirdi. İtilaf devletleri ise, kapitülasyonların tek taraflı bir kararla kaldırılamayacağını bildirerek protesto ettiler.127 İttihat ve Terakki Hükümeti'nin, kararlı bir şekilde, en az iki yüz yıldır Osmanlı İmparatorluğu'nun iktisadi açıdan boyunduruğu olan kapitülasyonları büyük bir cesaretle kaldırması, artık Almanya'nın yanında savaşa gireceğinin açık bir göstergesiydi.

Gerek Almanya ve gerekse Osmanlı İmparatorluğu savaşa girerken bir takım planlar yapmışlardı. Alman İmparatoru II. Wilhelm Birinci Dünya Savaşı başında zaferden emindi. Savaşın ilanı vesilesi ile Alman ordusuna yayınladığı genelgede; "Unutmayınız ki, Alman kavmi, tanrının seçkin kavmidir. Alman kavminin imparatoru olmam haysiyeti ile Tanrının ruhu,benim üzerime inmiştir. Ben Tanrının aleti (vasıtası) kılcıyım. Tanrının savunucusuyum. Bana itaat etmeyenlerin vay haline! Bana itikat etmeyenlerin (inanmayanların) vay haline!"128 diyordu. Osmanlı padişahı halifelik sıfatı ile ilan edeceği Mukaddes Cihad ile İngiltere, Fransa ve Rusya hakimiyetindeki Müslümanların bu devletler aleyhine ayaklanması sağlanacaktı. Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya'nın yaptığı planın bir parçası da; Ege ve Akdeniz'de İngiliz ve Fransız donanmaları hakim olduğundan, Çanakkale ve Boğazları korumak için Trakya'da önemli bir kuvvetin bulundurulması idi.

Bu planların gerçekleşme şansı, Osmanlı Padişahının halifelik sıfatı ile ilan edeceği Mukaddes cihada bağlıydı. Osmanlı Padişahı V. Mehmet Reşat 23 Kasım 1914'de Mukaddes Cihat ilan ederek tüm Müslümanları, Hıristiyan olan İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı savaşa davet etti. Lakin, bundan bir sonuç çıkmadığı gibi Türk askeri Hicaz, Irak ve Suriye'de sadece İngiliz kurşunu ile değil, Müslüman Arapların kurşunu ile de şehit olmuştur.

Bu Türk-Alman planına karşılık, İngiltere de Osmanlı İmparatorluğu'nu hassas noktalarından vurmak için, ilk önce Güney Irak'ta ve ondan sonra da Çanakkale'de cephe açınca, Osmanlı İmparatorluğu daha savaşın başında üç cephede savaşmak zorunda kaldı. Daha sonraki yıllarda bu cephelerin sayısı artmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkasya, Çanakkale, Irak, Filistin, Mısır, Suriye, Sina ve Galiçya gibi büyük cephelerde savaşmıştır.

Türk-Alman gizli görüşmelerinden ve Enver Paşa'nın Talât ve Cemâl Paşalarla müzakerelerinden sonra savaşa Almanya'nın yanında iştirak etme konusunda herhangi bir tereddüt kalmaz. Bir taraftan Alman genelkurmayının sürekli baskısı ve İmparator'un Türkiye'nin hemen savaşa girmesi isteği,129 diğer taraftan başta Harbiye Nazırı Enver Paşa olmak üzere, kabinenin bazı üyelerinin görüşleri de bir an önce savaşa girilmesi yönündeydi. Nihayet, Enver Paşa'nın 22 Ekim 1914 tarihli emri ile Amiral Souchon'a Karadeniz'e çıkarak Rus limanlarını bombalama talimatı verildi.130 Enver Paşa, 22 Ekim'de filo şefi Amiral Souchon'a şu emri vermişti: "Türk filosu, Karadeniz'de deniz hükümranlığını kazanmalı. Rus filosunu arayınız ve savaş ilânı yapmaksızın, nerede bulursanız, onlara saldırınız".131 Daha sonra 25 Ekim'de Cemâl Paşa da, Türk gemi kumandanlarına Souchon'a itaat etmeleri emrini verdi. Çünkü Souchon, Sultanın emriyle hareket ediyordu. Amiral Souchon'un emrindeki Türk Filosu 29 Ekim 1914'te bu emri yerine getirdi ve Karadeniz'deki Sivastopol, Odesa, Feodosia ve Novrosiski Limanlarını bombalamaya başladı ve birçok Rus gemisini batırdı. Bu olay üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan ettiler. Böylece Osmanlı İmparatorluğu kendini savaşın içinde buldu. Morgenthau ve Harry Stürmer'in Cemâl Paşa'nın Souchon'un Rus limanlarına ateş etmesini ilk olarak daha sonraki akşam kulübünde işittiği ve hiddetten sıçradığı iddiaları doğru değildir.132

Osmanlı ordusunda Liman von Sanders'in yaveri olarak hizmet etmiş olan Carl Mühlmann ise, "Almanya ve Türkiye" adlı eserinde, Türkiye'nin savaşa kendi menfaatleri açısından girdiğini yazmaktadır. Böylece Türkiye'nin soyutlanmadan ve kapitülasyonlardan kurtulmuş olduğunu belirtmektedir. Cemâl Paşa'nın da hatıratından da alıntı yaparak belirttiği gibi, Türkiye'nin tarafsız kalmasının mümkün olmadığını yazmaktadır.133 O, 2 Ağustos Türk-Alman dostluk antlaşmasının yapılmasından sonra Alman Hükümeti ve ordu kumandanlarının, Ruslara karşı Osmanlı Devleti'ni tahrik ettiğini ve 29 Ekim hareketi için bütün sorumluluğu Başkumandan Vekili olan Enver Paşa'nın aldığını vurgulamaktadır.134

İtilâf devletlerinin, Osmanlı Devleti'ne karşı savaş ilân etmesi üzerine Sadrazam, görevi bırakmak istedi. Enver ve Cemâl Paşalar, ona Almanya ile ittifak imzalandığını, Alman arkadaşlarla daha başka müzakerelerin de kabul edildiğini açıkladılar. Kararsız sadrazam, boyun eğdi.135 Ancak bu oldu bitti, kabinede bölünmeye neden oldu. Maliye Bakanı Cavit Bey (Müslüman Yahudi), Posta Bakanı Oskan (Ermeni), Ziraat Bakanı Süleyman el Sultanı (Arap), Çalışma Bakanı Çürüksulu Mahmut Paşa (Türk), savaşa karşı konuştular ve istifa ettiler. Görevinde kalan bakanlar, savaşa katılmanın gerekliliği üzerine onay için Sultanın önüne konulacak protokolü tamamladılar. Bunlar: Said Halim, Enver, Cemâl, Talât, Adalet Bakanı İbrahim Bey, Milli Eğitim Bakanı Şükrü Bey, Şeyhülislâm Hayri Efendi, Meclis Reisi Halil Bey'di.136

Fakat göz ardı edilemez gerçekler, bazı devlet adamlarını sürekli rahatsız ediyordu. Şüphesiz Türkiye için tehlikeli olan Üçlü İtilâf idi. Çünkü Rusya, Küçük Asya'da direkt sınır komşusu durumundaydı. Karadeniz'de güçlü bir rakip olan Rusya, Türk Devleti için doğrudan ve yüzyıllardan beri devam eden tehlike oluşturuyordu. Hint Okyanusu'nda ve Akdeniz'de deniz hükümranlığını elinde bulunduran İngiltere ve Fransa, Rusların Türklere karşı yapacağı bir saldırıda büyük destek verebilecek durumdaydı. Bu, Türkiye'yi yöneten devlet adamlarının dogması idi. -Meclis Başkanı Halil Bey'in ve Bahriye Nazırı Cemâl Bey'in de-.137

"Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'na İştirak Etmesi" adlı bir makale yazan Schüle, yukarıda zikredilen durumları nazar-ı dikkate alarak, Türkiye'nin gerçek hedefine ulaştığını belirterek şöyle devam ediyor: "Türkiye, tehlikeli soyutlanmayı yendi. Türkiye, Rus saldırısı durumunda Müttefik devletlerin yardımını kesinleştirdi. Bahriye Nazırı Cemâl Paşa'nın da daha sonra insan ne isterse onu söyleyebilir, ama Almanya, güçlü bir Türkiye'yi görmek isteyen tek devlettir"138 diye yazmaktadır.

 

Sonuç

Osmanlı Devleti, 4 yıl süren Birinci Dünya Savaşı sonunda, dahil olduğu grupla birlikte yenilerek, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzaladı.

Birinci Dünya Savaşı'nın İtilaf devletlerinin lehine sonuçlanmasında Nisan 1917'de ABD'nin savaşa girmesi etkili olmuştur. ABD savaşa girdikten sonra, İtilaf devletleri bütün cephelerde üstünlüğü ele geçirdiler.

Bu arada Rusya'da ihtilalle iktidarı ele geçiren Bolşevikler 3 Mart 1918'de Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti ile Brest Litovsk Anlaşması'nı imzalayarak savaştan çekildi. Rusya'nın savaştan çekilmesiyle Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya ve Finlandiya bağımsızlıklarını elde ettiler. ABD'nin savaşa girmesinden sonra, Avrupa'daki durumu rahatlayan İngiltere, Irak, Filistin ve Suriye cephelerine daha fazla kuvvet kaydırma imkanı elde etti. Irak, Filistin ve Suriye Cephelerinde yenilen Osmanlı Devleti, Bulgaristan'ın 29 Eylül 1918'de İtilaf devletleri ile mütareke imzalamasının ardından, mütareke girişimlerinde bulundu. Bu sırada, Ülkeyi savaşa sürükleyen İttihat ve Terakki liderleri umutlarını yitirmiş, her şeyin kaybolduğunu anlamış ve hükümetten 8 Ekim 1918'de istifa etmişlerdi. Yeni hükümeti 14 Ekim 1918'de Ahmet İzzet Paşa kurdu.139 Bu hükümet 20 Ekim 1918 tarihinde mütareke teklifinde bulunmuş ve 30 Ekim 1918'de de Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak savaştan çekilmiştir. 140

Netice bilinmektedir. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda fiilen dünyaya gözlerini kapatmıştır. Osmanlı Devleti'nin sonunu hazırlayan bu savaşta Türk insanı, çok acı çekmiştir. Zor şartlarda birçok cephede savaşan Türk milleti, bütün cephelerde yenilmemesine rağmen, sonunda Mondros Ateşkes Antlaşması'yla teslim olmuştur.

Berlin'deki Alman devlet adamları, 1898'de adeta 1915'lerin hesabını yapmışlardır. Ve işin ilginç yanı bu hesap gerçek çıkmıştır. Birinci Cihan Harbi patlak verdikten sonra, Almanya'nın ısrarla Türkiye'yi harbe sokmak istediği bilinmektedir. Hatta Osmanlı Devleti'nin malı hükmüne giren Goeben ve Breslau'ın Alman kumandanı Osmanlı genelkurmayından değil, Almanya'dan emir alarak Karadeniz'de Rus limanlarını bombalamıştır. Sonuç bilinmektedir. Osmanlı askerî, Ruslar karşısında harbe girdikten sonra Galiçya'da, Kafkaslar'da birer etten set oluşturmuştur. Buralara çekilen Rus askerî ise Alman tahmininden çok fazladır. Şu hale göre Almanlar üstüne saldıracak muhtemel kuvvetlerin Türkler üzerine sevk edilmesiyle Almanya çok daha büyük felaketlerden korunmuş olmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte yenilen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Almanya'nın dda mütareke imzalaması ile, Birinci Dünya Savaşı sona erdi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 3 Kasım 1918'de mütareke imzaladı. Bu mütareke ile birlikte imparatorluk parçalandı. Bu imparatorluğun toprakları üzerinde yeni devletler kuruldu. Avusturya ve Macaristan ayrı ayrı birer devlet oldular. Ayrıca 29 Ekim 1918'de Çekoslovakya ve Yugoslavya Devleti kuruldu. Almanya ise, 11 Kasım 1918'de mütareke imzaladı. Almanya İmparatoru II. Wilhelm tahtını bırakarak Hollanda'ya sığındı.141 Almanya'da cumhuriyet ilan edildi.

Birinci Dünya Savaşı ateşkes antlaşmalarıyla sona erince, savaş sonrası barış düzenini kurmak üzere 18 Ocak 1919'da Paris'te barış konferansı toplandı. Bu konferansa İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya'nın yanı sıra 32 devlet katıldı. Ancak konferans görüşmeleri ilerledikçe inisiyatif üç büyük devletin (İngiltere, Fransa ve ABD) eline geçti. Bu devletlerin istekleri doğrultusunda mağlup devletlere şartları çok ağır barış antlaşmaları imzalattırıldı. 28 Haziran 1919'da Almanya Versailles, 10 Eylül 1919'da Avusturya Saint Germain, 27 Kasım 1919'da Bulgaristan Neuilly, 4 Haziran 1920'de Macaristan Trianon, barış antlaşmalarını imzaladılar.142 Osmanlı Devleti ise, 10 Ağustos 1920'de Sevr Barış Antlaşması imzalamıştır.

Paris Barış Konferansı ile birlikte, Wilson prensiplerine dayanarak Şubat 1919'da kurulan Milletler Cemiyeti Teşkilatı'nın 28 Nisan 1919'da anayasası kabul edilmiş ve 10 Haziran 1919'da Londra'da çalışmalara başlamıştı. Ancak, iyi niyetlerle kurulan Milletler Cemiyeti; milletlerarası barışı koruyacağı, insanlığın mutluluğuna çalışacağı yerde, galip devletlerin menfaatlerini koruyan bir organ haline geldi. Milliyet ilkesi, yalnız yenilen devletleri parçalamak ve güçten düşürmek için uygulandı. İngiltere ve Fransa bu ilkenin kendi sömürgeleri için uygulanmasına razı olmadılar. Manda sistemi olarak ortaya attıkları "kendini yönetmekten aciz devletleri güçlü devletler yönetir." tezi ile sömürgelerini devam ettirdiler. Sömürgelerde yaşayan halkın hak ve istekleri ise, dikkate alınmadı. Wilson prensiplerine göre; yenilen devletlerden savaş tazminatı alınmayacağı esas olduğu halde, tamirat adı altında, yenilen devletler Almanya ve Osmanlı Devleti'nden ödenmesi çok güç bir tazminat istendi.

Almanya ve Osmanlı Devleti'nin mağlup olduğu Birinci Dünya Savaşı, ekonomik ve siyasi rekabetleri çözemedi. Savaş öncesindeki meseleler bitmedi. Savaş sonrası kurulmaya çalışan barış düzeni, başarılı olamadı. Eğer ekonomik ve siyasi rekabetler çözümlenmiş, kalıcı bir barış sağlanmış olsaydı, kısa bir süre sonra çıkacak olan İkinci Dünya Savaşı meydana gelmeyebilirdi.

Türkiye, Alman dostluğu ile ilgili olarak Birinci Cihan Harbi'nde büyük bir fatura öder. Fakat Mondroslu, Sevr'li antlaşmalardan kendisini kurtaramaz. Zaten Türkiye'den önce barış antlaşmasına yönelen Almanya'da artık kendi başının derdine düşmüştür.

Osmanlı Dönemi Türk-Alman ilişkileri Avrupa dengeleri üzerine kurulmuştu. Yükselen Avrupa devletleri arasında mevcut durumunu devem ettirmek isteyen Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Almanya ile ilişkilerini yakınlaştırmaya başlamıştı. Siyasi yalnızlıktan kurtulmak, iktisadi ve askeri alandaki eksikliklerini gidermek adına başlayan Osmanlı-Almanya yakınlaşması II. Abdülhamit döneminde daha da atmıştır.

Osmanlı Devleti ile Almanya arasında kurulan ticari ilişkiler, Alman sanayiinin gelişmişliği nedeniyle, hep Almanya lehine gelişmiştir. Almanya, hem sanayisi için gerekli hammaddeyi Osmanlı ülkesinden ucuza temin etmiş hem de ürettiği malları geniş Osmanlı pazarlarında kârlı bir şekilde satmıştır. Bu sayede Osmanlı'yı iktisadi açıdan bağımlı hale getiren Almanya, siyasi ve askeri açıdan da nüfuzlu hale gelmişti.

İttihat ve Terakki Hükümetleri döneminde ülkeyi kurtarmak adına had safhaya ulaşan Türk-Alman ilişkileri, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte silah arkadaşlığına dönüşmüştür. Dört yıl devam eden savaş Osmanlı Devleti'nin Almanya'dan daha fazla yardım almasını gerektirmiştir. Ancak buna rağmen Osmanlı devlet adamlarının Almanya'nın menfaatlerine sınırsız hizmet etmiş olacağını kabul etmek doğru değildir. Gerçekten Almanya yanlısı olan Talat ve Enver Beyler bile, milli menfaatler söz konusu olduğunda Almanlara bir ayrıcalık tanımamışlardır.

Başlangıçta karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı olarak geliştirilen Osmanlı-Almanya ilişkilerinin zamanla Almanya lehine gelişme göstermesini bir dereceye kadar doğal karşılamak gerekir. Zira bu ilişki, iki denk gücün ilişkisi değildir. Diğer taraftan, bir devlet diğerine yardım ediyorsa ve güçler eşit değilse, yardım edilen devlet az çok siyasi ve iktisadi yükümlülükleri kabul ediyor demektir.

Sanayileşmesini tamamlamış olan Alman İmparatorluğu ile varlığını denge politikası ile sürdürmeye çalışan Osmanlı İmparatorluğu, sürdürdükleri 40 yıllık yakın ilişkiden zararlı çıkmışlardır. Her iki imparatorluğun da sonu olmuştur.


DİPNOTLAR

1                Goltz Paşa hakkında genis bilgi için bkz. Ramazan Çalık, "Colmar Freiherr von der Goltz (Paşa) ve Bazı Görüşleri", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XII, Kasım 1996.

2                Hugo Grothe, Deutschland, die Türkei und der Islam, Leipzig 1914, s. 273; Karl Küntzer, Abdulhamid II und die Reformen in der Türkei, Dresden und Leipzig 1897; Ernst Jaeckh de, "Moltke'nin, Türkiye'den mektuplarında, Goltz'un da tasvirlerinde ve konuşmalarında ve diğer birçok insan Türkleri "Doğu'nun centilmenleri, dürüst, namuslu, kanaatkar ve zeki, cesur ve sadık halk olarak işaret ettiklerini" yazmaktadır, "Die deutsch=türkische Waffenbrüderschaft" Der Deutsche Krieg, Politische Flugschriften, Hrgb.: Ernst Jaeckh, Stuttgart-Berlin 1915, s. 21.

3                Kemal Beydilli, Büyük Friedriech ve Osmanlılar, İstanbul 1985, s. 1.

4                İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. IV, Ankara 1983, ss. 232-238; Jehuda L. Wallach, Bir Askeri Yardımın Anatomisi, 2. baskı, (Çev: Fahri Çeliker), Ankara, 1985, s. 7.

5                Kemal Beydilli, 1790 Osmanlı Prusya İttifakı, İstanbul 1984, ss. 21-31.

6                Georges Blondel, Bismarck'tan Sonra Almanya Siyaseti, (Çev: Raşid Edhem, İstanbul 1332, s. 42; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. V, Ankara 1983, ss. 168.

7                Beydilli, a.g.e. ss. 61-70; Uzunçarşılı, a.g.e., C. V, s. 18.

8                Rifat Önsoy, Türk-Alman İktisadî Münasebetleri, İstanbul 1982, ss. 5-8.

9                Wallach, a.g.e., s. 7-23.

10            Karal, a.g.e., ss. 160-179;.

11            Wallach, a.g.e., s. 9-146.

12            İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorlu'nda Alman Nüfuzu, İstanbul 1983, ss. 33-141.

13            Wilhelm van Kampen, Studien zur deutschen Türkeipolitik in der Zeit Wilhelms II., Dissertation zur Erlangung des Doktorgrades der Philosophischen Fakultaet der Christian-Albrecht-Universitaet zu Kiel, Kiel 1968, s. 117.

14            Freiherr von Karl Ottmar, Bismarcks Aussenpolitik, Berliner Kongress, Wiesbaden.

15            Gregor Schöllgen, Imperialismus und Gleichgewicht, Deutschland, England und die orientalische Frage 1871-1914, Oldenburg 1984, s. 151.

16            Haja Holborn, Deutschland und die Türkei 1878-1890, Berlin 1926, s. 44; Erich Lindow, Freiherr Marschall von Biberstein als Botschafter in Konstantinopel 1897-1912, Danzig 1934, s. 24.

17            Wallach, a.g.e., s. 9-146; Karal, a.g.e., C. VIII, s. 168.

18            Karl Helfferich, Die Deutsche Türkenpolitik, Im neuen Deutschland, Grundfragen deutscher Politik in Einzelschriften, Hrgb. Hermann Jordan, Berlin 1921, s. 8.

19            Alfons Raab, Dei Politik Deutschlands im Nahen Orient von 1878-1908, Wien 1936, s. 20; Norbert Saupp, Das deutsche Reich und armenische Frage1878-1914, Köln 1980, s. 15; Ernst Schütte, Freiherr Marschall von Biberstein. Ein Beitrag zur Charakterisierung seiner Politik, Leipzig 1936, 51-54; Holborn, a.g.e., s. 8; Kampen, a.g.e., s. 18; Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1988, s. 162; Doğu yarasını açık tutup, diğer devletlerin birlikteliğini bozabilir ve kendi barışımızı sağlamlaştırabilirsek, bu, bizim yönetim sanatımızın başarısı olur, Schöllgen, a.g.e., s. 18.

20            Holborn, a.g.e., s. 5.

21            Karal, a.g.e., C. VIII, s. 168-169.

22            Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi, e yayınları, İstanbul 1975, s. 281-282.

23            Karal, a.g.e., C. VIII, s. 169-170.

24            Lindow, a.g.e., s. 24.

25            Raab, a.g.e., s. 22-23.

26            Helfferich, a.g.e., s. 5.

27            Kampen, a.g.e., s. 17.

28            Heinrich Friedjung, Das Zeitalter des Imperialismus 1884-1914, I. Bd., Berlin 1919, s. 21; Hans Rohde, Der Kampf um Asien, I. Bd. Der Kampf um Orient und Islam, Stuttgart-Berlin und Leipzig 1924, s. 28.

29      Kampen, a.g.e., s. 29-30; Schütte, a.g.e., s. 61; Hermann Delfs, Die Politik der Maechte beim Zerfall des Osmanischen Reiches, Inaurugal Dissertation zur Erlangung des Doktorgrades der Hohen Philosophischen Fakültaet des Christian-Albertuniversitaet zu Kiel, Kiel 1954, s. 37; Carl. H.Becker ise Almanya'nın Türkiye üzerinde hem ekonomik hem de siyasî menfaati bulunmaktadır demektedir. Bizim doğu ekonomisi politikasının yönlenmesi coğrafi durumumuzun tabiî gerekliğinden ortaya çıkmaktadır.... Alman menfaati Türkiye'nin güçlenmesini ve reforme edilmesini istemektedir. "Unser türkischer Bundesgenosse", Zum Geschichtlichen Verstandnis des grossen Krieges, Berlin 1916, s. 65; Alman emperyalizminin menfaati, Türkiye'nin zamanından önce dağılmasını önleyecek çözümler gerektirir. Türkiye'nin hızlandırılmış tasviyesi, onu İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya ve diğerleri arasında bir taksime götürür. Bunun neticesinde Alman kapitalinin büyük yatırımları için dayanak noktası kaybolmuş olur. Rosa Luxenburg, "Das Engagement der deutschen Imperalisten in der Türkei", Pogrom, Nr. 72/73, Jhrg. 11, Mai 1980, s. 55.

30    Helfferich, a.g.e., s. 4.

31            Kampen, a.g.e., s. 29-30; Schütte, a.g.e., s. 61.

32            Jehuda L. Wallach, Anatomie einer Militarhilfe. Der preussisch-deutschen Militarmissionen in der Türkei 1835-1919, Düsseldorf 1976i, s. 34, Çev. Fahri Çeliker, Bir Askeri Yardımın Anatomisi, Türkiye'de Prusya-Alman Askeri Heyetleri, 1835-1919, Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüd. Bsk. Yayınları, Ankara 1985, s. 24.

33            Helfferich, a.g.e., s. 8.

34            Lothar Rathmann, Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi, (Çev: Ragıp Zaralı), İstanbul 1982, s. 71; Karal, a.g.e., C. VIII, s. 171-172.

35            Önsoy, a.g.e., s. 36.

36            Wallach, a.g.e., s. 48-49.

37            Schütte, a.g.e., s. 60-61.

38            Schütte, a.g.e., s. 61; Delfs de, II. Wilhelm'in 30 Ekim 1898'de Bethlehem'de şöyle dediğini yazmaktadır: Biz şimdi sıradayız! Alman İmparatorluğu ve Alman ismi Osmanlı İmparatorluğunda bu güne kadar hiç olmayan bir itibar kazandi, s. 40.

39            Almanya kendi ekonomisinin yayılması ve gelişmesi için Türkiye'den her alanda istifade etmesini bilmişti. Bunun için de Alman Demiryolu yapımı Cemiyeti, ülke ekonomisinin gelişmesi olarak Türk tarımının kalkınmasını gerekli gördü. Kendi ziraî hizmetlerini demiryolu çevresinde uyguladı. C. Mühlmann, "Die Deutschen Bahnunternehmungen in der asiatischen Türkei 1888-1914", Weltwirtschaftliches Archiv, Zeitschrift den Ins. für Welt und Seeverkehr an der Uni. Kiel, Bernhard Harns, 24 Bd. 1926, s. 364-365.

40            Schütte, a.g.e., s. 53.

41            Schütte, a.g.e., s. 81.

42            Raab, a.g.e., s. 64.

43            Saupp, a.g.e., s. 30 "Anders als durch die Befürchtung vor einer gravierenden Irratatıon des türkischen Staatsgefüges durch die englische Armenienpolitik ist es kaum erklârbar, weshalb Bismarck bisweilen so vehement und deutlich für die Unterstützung des Sultans in der armenischen Frage votierte".

44            Saupp, a.g.e., s. 161.

45            Schütte, Marschall tat zum Zwecke der Verzögerung oder Hintertreibung der Reformen das Möglichste, die Gegensâtze noch zu verschârfen. Denn: "Wer allgemeine Reformen betreibt, will das Reich nicht reformieren, sondern ruinieren" s. 63; Lindow, a.g.e. s. 37; Luise Dickerdorf'da, reformda ısrarcı olduğunu, fakat Almanya'nın yapılacak olan reformun Türkiye'yi iyileştirmeyeceğini, bilakis yıkacağına inandığını yazmaktadır. Ayrıca İngiltere'nin Sultanı tahtan indirmek istediğini fakat Almanya'nın ona destek verdiğini, İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ni yıkmak için uğraşırken, Almanya'nın şiddetle buna karşı koyduğunu yazar. Deutschland und England und das Orient Problem in den 90. Jahren. Eine kritische Studie zur deutschen Aussenpolitik, Auszug aus der Inaugural-Dissertation zur Erlangung des philosophischen Doktorwürde der Philosophischen und Naturwissenschaftlichen Fakultaet der Westfalischen Wilhelms-Universitaet zur Münster in Westfalen, s. 1.

46            Schütte, a.g.e., s. 52.

47            Zürrer, Ermeni meselesinde Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın Türkiye'nin yanında olduğunu ve Tuna Monarşisinin Ermeni reformu ile ilgilisinin olmadığını yazmaktadır.

48            Saupp, a.g.e., s. 16.

49            Die Grosse Politik der Europaeischen Kabinette 1871-1914, Sammlungen der Diplomatischen Akten des Auswaertigen Amtes, Dışişleri Bakanlığı Adına Yayınlayan: Johannes Lepsius, Albrecht Mendelssohn Bartholdy, Friedrich Thimme, Deutsche Verlagsgesellschaft für Politik und Geschichte M. B. H. Berlin 1924, Bd. 10, Nr. 2444, Saurma an Hohenhole 26 Oktober 1895. "Bezüglich eines Berichtes über ein Armeniermasseker, das sich Anfang Oktober 1895 in Trapezunt abgespielt hatte; erregt vermekte Wilhelm II.: "Das übersteigt.: Denn es sind noch Christen".

50            Die GPEK. Bd. 10. Nr. 2437, 21 Oktober 1895, Hohenlohe an AA; Mehmet Arif Bey, Başımıza Gelenler adlı eserinde Almanların, Türklere bakışını konusunda şu açıklamayı yapar: "Biliyorsunuz, I. Dünya Harbi'nde, biz Almanlarla birdik, beraberdik, yanyana döğüşüyorduk. Bizim zaferimiz onların, onların mağlubiyeti bizimdir. 1917 yılında, Filistin'de İngiliz Generali Allenby'nin karşısında, tarihimizde az rastlanır feci bir hezimete uğradık. Perişan olduk. Çekildik ve bir daha dönemedik. Şimdi uğradığımız şu bozgun, müttefikimiz olan Almanlar için de üzüntü ve kederi mucip bir yenilgi değil miydi? Fakat hayır!... Onlar için bayram oldu. Müttefikimiz olan Almanlar da Kudüs'ün düştüğü ve bizim yere serildiğimiz o gün, İngilizlerle, Fransızlarla ve bütün Hıristiyanlık âlemi ile birlikte günlerce bayram ettiler!. Kiliselerde çanlar çalıp şükür duaları edildi. 93 Moskof Harbi ve Başımıza Gelenler, Sadeleştiren Nihad Yazar, İstanbul 1996, s. 31.

51            Die GPEK. Bd. 10, Nr. 2898 28 August 1896, Marscall an Wilhelm II. "Der Sultan muss abgesetzt werden".

52            Saupp, a.g.e., s. 116.

53            Saupp, a.g.e., s. 77.

54            Ortaylı, a.g.e., s. 110.

55            Almanya'nın Stockolm Konsolosu Lucius, 21 Ağustos 1919'da Dışişleri Bakanlığı'na şöyle yazar: Buradaki basın, yani sol liberal ve sosyalist gazeteler, savaş esnasındaki sözde Ermeni katliamı dolayısıyla Almanya'ya karşı saldırdı. Bu sebeple, Almanya'nın tavrını belgelerle ortaya koyan Lepsius'un eserinden burada dağıtılmasını tavsiye ediyor ve bunun için 30 nüsha göndermenizi rica ediyorum. Bundesarchiv Berlin, R. 901/ZfA, Nr. 562.

56            Almanya Dışişleri Bakanlığı Haber Dairesi tarafından 30 Mayıs 1919 tarihli Meyer'e gönderilen yazıda; Alman-Ermeni Cemiyeti'nin tanınmış araştırmacısı ve başkanı Johannes Lepsius, Dışişleri Bakanlığı'nın Ermeni Meselesi üzerine diplomasi belgelerini topladı ve Alman Hükümeti'nin Ermeni katliamındaki tavrını ortaya koydu. Bu eserle, gerçekler ve sorumluluk ortaya konulmak istenmektedir. Ayrıca tarafsız memleketlere kitabın ulaştırılmasıyla, onların lehte karar verebilmelerinin sağlanması istenmektedir. Yine Dışişleri Bakanlığı Haber Dairesi'nin 11 Haziran 1919 tarihli yazısında Alman-Ermeni Cemiyeti Başkanı Johannes Lepsius'a eserin Fransızca ve İngilizce 1000 adet basımı için Deutsche Bank'taki hesabına 20 000 M.'ı havale ettiğini bildirmektedir. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı Haber Dairesinden Alman Gazete Matbuası Savaş Ekonomi Bürosuna gönderilen 21 Ocak 1919 tarihli yazıda Danışman Hahn şöyle yazmaktadır. Ermeni Meselesi üzerine düşünülen yayını, ilgili makamla mutabakat içerisinde üzerine alan Postdam'daki Tempel Verlag (Yayınevi), kağıt ihtiyacından dolayı oradaki ilgili makama istisnai olarak kağıt alma hakkı için dilekçe gönderecek. Düşünülen yayında resmî ilgi olduğu için, bahsedilen dilekçenin nazarı dikkate alınması rica ediliyor. Bundesarchiv Berlin, R. 901/ZfA, Nr. 562.

57            Geniş bilgi için bkz.: Hans Barth, Türke, wehre dich, Leipzig, 1898. Çev. Selçuk Ünlü, Türk, Kendinî Savun, Konya.

58            M. H. H. "Betrogenes Volk", Mitteilungen des Bundes der Asienkâmpfer 1928, 10. Jhrg., s. 123; Almanların değişen tavrı ve Lepsius'un eseri hakkında İlber Ortaylı'nın değerlendirmesi şöyledir: Savaştan sonra Alman Dışişleri'nin resmi araştırıcısı Lepsius, Ermeni sorununda Almanları temize çıkartmak için kitap yazdı. Burada, s. LV-LVIII arasında Rössler, Eckart vb. gibi Almanlar hakkındaki temize çıkarma çabaları ikna edici değil. Von der Goltz, Liman von Sanders ve Elçilik yetkilileri hakkında yeterli ikna edici kanıtlar ileri sürülmediği gibi, belgelerin seçilmiş ve tek yanlı olduğu açık. Kaldı ki bu belgelerde kesin ifadeler yoktur, Ortaylı, a.g.e., s. 110.

59            H. Dirig'in Stockolm Konsolosluğu'ndan 8 Eylül 1919 tarihli yazısı ilginçtir: Maalesef kitap, tarafsız ve düşman ülkelerin basınında beklenen kabulu bulmadı. "Times", bunu Almanların suç ortaklığının belgesi olarak görüyor ve bunu Oberschlesie'ndeki mevcut politikamıza karşı saldırı olarak kullanıyor. Bundesarchiv Berlin, R. 901/ZfA, Nr. 562.

60            Geniş bilgi için bkz., Rıfat Mansur, Talaat Paschas Prozess, sein Verlauf und sein Ende, Ein letztes Wort zur Armenischen Frage Nachtrag zu der Broschüre, Das Geheimnis der Ermordung Talaat Paschas, Berlin 1921 ve Ramazan Çalık, "Talat Paşa'yı Vuran Teröristin Affının Alman Basınındaki Yankısı", Pax Ottomana Studies in Memoriam Prof. Dr. Nejat Göyünç, Sota-Yeni Türkiye, Haarlem-Ankara 2001.

61            Deutsche Allgemeine Zeitung, Nr. 342, 24. Juli 1921.

62            Helfferich de, Türk-Alman ilişkilerinde yeni dönemin başlamasında Kayzer II. Wilhelm'in 1888 yılının sonbaharındaki ziyaretinin öneminin olduğunu yazmaktadır. İmparator tarafından Sultanın dostça muamele edilmesi dünya siyasi çevresinde büyük yankı uyandırdı. S. 10.

63            Karal, a.g.e., C. VIII, s. 175.

64            Grothe, a.g.e., s. 6-7.

65            Grothe, a.g.e., s. 10.

66            Böylece II. Wilhelm, Avrupalı bir hükümdar olarak ilk defa Osmanlı Padişahını ziyaret etmiş oluyordu ve 'Weltpolitik', yani Almanya'nın dünyaya açılma politikasını gerçekleştirmeye başlamıştı. Rifat Önsoy, Türk-Alman İktisadî Münasebetleri (1871-1914), İstanbul 1982, s. 15-16.

67            Ortaylı, a.g.e., s. 53-54; Karal, a.g.e., s. 177; Jaeckh, a.g.e., s. 19.

68            Kampen, a.g.e., s. 21-22.

69            Grothe, a.g.e., s. 8.

70            H. Friedrich Kochwasser, Der Bau der Bagdad-Bahn und die deutsche Orientpolitik, Deutsch-türkische Gesellschaft E. V., Mitteilungen, Heft 94, Bonn 1975, s. 1.

71            Demiryolu inşaası hakkında kronolojik bilgi için bkz., C. A. Schaefer, Die Entwicklung der Bagdadbahnpolitik, Weimar 1916.

72            Schöllgen, Birinci Cihan Harbi öncesinde Alman-İngiliz ilişkilerinin ağır olarak yaralanmasında asıl sebebin Bağdat demiryolu olduğundan hiç şüphe yoktur, demektedir. s. 424.

73            Kampen, a.g.e. s. 25.

74            Die GPEK. 17, s. 5242; Böylece bir taraftan Osmanlı İmparatorlu'ndaki Alman iktisadî nüfuzu en yüksek noktasına ulaşırken, diğer taraftan da Avrupa'da Birinci Dünya Savaşı'na kadar sürecek büyük bir bunalım başlamıştır. Zira İngiltere, Basra Körfezi'ne kadar uzanacak demiryolu hattının Almanya'ya Yakın Doğu'da üstünlük kazandırmasından ve Hint yolunu tehdit etmesinden endişe etmiştir. Rusya ise, Anadolu'da gelişen demiryollarının Osmanlı İmparatorlu'nun savunma gücünü artıracağı, iktisadi kalkınmasını hızlandıracağı ve demiryollarıyla taşınacak Anadolu ürünlerinin Avrupa pazarlarında Rus mallarıyla rekabet edeceği düşüncesiyle karşı çıkmıştır. Önsoy,s. 43.

75    Karal, a.g.e., C. VIII, s. 178.

76            Schütte, s. 85; Bkz. Richard Hennich, Die deutschen Bahnbauten in der Türkei, ihr politischer, militârischer und wirtschaftlicher Wert, Leipzig 1915.

77            Ortaylı, a.g.e., s. 109.

78            Yüzyıl dönümünde Şark meselesinin ana çekirdeğini bilindiği gibi Bağdat demiryolu projesi oluşturmaktaydı. Gregor Schöllgen, "Die deutsch-englische Orientpolitik der Vorkriegsjahre 1908­1914", Geschichte und Wissenschaft und Unterricht, Stuttgart 1979.

79            Hermann Karl Müller, Die Bedeutung der Bagdadbahn, Hamburg 1916, s. 29.

80            Ernst Jâckh, Der aufsteigende Halbmond. Auf dem Weg zur deutschen-türkischen Bündnis, Stuttgart 1916, s. 123; Raab, s. 37-38.

81            Hemann Pinnow, Almanya Tarihi, C. II, (Ter: Fehmi Baldaş), İstanbul 1940, s. 474.

82            Neue Züricher Zeitung, 24 August 1901.

83            Petersburger Harold, 6 Mârz/29 April 1890.

84            Lindow, a.g.e., s. 36, "Früher, aus der Ferne, hatte Marschall sich, wie mehr oder weniger alle europaeischen Politiker, die Türken vorwiegend als blutgrierende Fanatiker. Die Christen als die ihnen schutzlos augelieferten Opfer gedacht: nun, aus der Nâhe gesehen, stellen sich ihm ganz anders dar. Sein stark ausgeprâgtes Rechtsgefühl verurteilt das unfâire Verhalten der Mâchte. Im Vorgehen der Christen in Kreata wie in Armenien sieht er in erster Linie die gesetztwidrige revolutionâlen Rechte, die offene Unterstützungen der Mâchte findet, weil diese nur die Christen Schutz und Recht zubilligen, die Muhammedaner aber skrupellos allen Vergewâltigungen durch zügellose Horden preisgeben.

85            Paul Rohrbach, In Turan und Armenien, auf Faden russischer Weltpolitik, Berlin 1898, s.50.

86            Kampen, a.g.e., s. 147.

87            Saupp, a.g.e., s. 57.

88            Uwe Feigel, Das evangelische Deutschland und Armenien. Die armenische Hilfe und evangelische Christen seit dem Ende des 19. Jahrhunderts. Im Kontext der deutsch-türkischen Beziehungen, Göttingen 1989, s. 79.

89            Münchener Allgemeine Zeitung, 2 September 1899.

90            Temmuz 1908'deki Genç Türk ayaklanmasından kısa bir süre sonra Türk basınında Alman askeri heyetinin görevden alınmasının çabuklaştırılması istekleri görülmeye başladı. Bu ruh hali İstanbul'daki Alman makamlarınca fark edilmeden geçiştirelemezdi. Yeni Askeri Ataşe Binbaşı von Strempel, kontratı bitince General Auler Paşa'nın Almanya'ya geri döneceğini Prusya Krallığı Harbiye Nazırlığı'na bildirdi. Yıllardır artık bir iş görmeyen, bir yıldır hasta olan ve sekiz aydır Almanya'da izinde bulunan Mareşal Kamphövener ve Korgeneral von Ditfurth Paşa ile İmhoff ve yine yıllardır hiçbir iş yapmayan Rüdgisch Paşa Türkiye'de kalmaya devam ediyorlardı. Ama kabahat yalnız iş görmeyen ya da çok az bir şey yapan paşalarda değil, aynı zamanda sistemdeydi. Alman subaylarının yüksek maaşları yüzünden yeni kurulan Millet Meclisi'nde soru önergesi verileceğine şüphe yoktu. Birçok rütbeli Türk subayı, bu konu üzerine Strempel ile samimi konuşuyorlardı. Bunların hepsi de, her iki devletin çıkarları bakımından reformların devamını ister görünüyorlardı. Almanlar Türklerin hoşuna gidebilecek şu sözleri sarf ediyorlardı. Alman imparatoru başta olmak üzere bütün Alman subayları, bugüne kadar hiç kimsenin başarma olanağı bulamadığı reorganizasyonu Almanya'da eğitim görmüş subayların bu sistem içinde uygulayacak durumda olduklarına tamamen güvenmektedirler. Wallach, Anatomie..., s. 78.

91            Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C. II, K. IV, Ankara 1983, s. 619.

92            Hamdi Atamer, "Anadolu'da Kurulmak İstenen Yahudi Devleti", Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, C. I, Sayı: 5, İstanbul, 1968, s. 19.

93            Bayur, a.g.e., C. II, K. I, s. 175-183.

94            Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, C. II, 4. baskı, İstanbul 1986, s. 505.

95            Bayur, a.g.e., C. II, K. VI, ss. 549-558.

96            Aydemir, a.g.e., s. 518; Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyet Tarihi I, 2. baskı, İzmir, 1986,s. 57.

97            Theodor Werner de, Die Türken unter der britischen Faust 1918-1923, Berlin 1940 adlı eserinde, Türkiye için iki yol vardı der: Ya Almanya ile ya da İtilâf devletlerinin biriyle anlasma yapacaktı. Türkiye için tarafsızlık, emniyeti açısından garanti olmazdı", s. 8. Ayrıca Werner, Atatürk'ün Osmanlı Devleti'nin savaşa katılması hakkındaki düşüncelerini Mersinli Cemâl Pasa'ya 10 Ekim 1919 tarihli mektubunda şöyle yazdığını ifade eder: "Kötü sonuçundan dolayi bugün insanlarin nefret ettiği savaşa katilmamış olsaydık çok hoş olurdu. Ama katılmaktan başka alternatif yoktu. Çünkü savaşa katılmamak da silâhli bir tarafsızlığı gerektiriyordu yani Boğazların kapatılmasını. Memleketimizin cografi yapısı, İstanbul'un stratejik durumu ve Rusya'nin İtilâf Devletleri safhında yer alması, bizim seyirci olarak kalmamızı müsaade etmedi. Ayrıca ne paramız, ne silâhımız, ne sanayimiz, ne de silâhlı tarafsızlığı uygulayabilecek çaremiz vardı. İtilâf Devletlerinin özellikle İngiltere'nin gemilerimize el koyması ve donanma için halktan toplanan yedi buçuk milyon parayı gasp etmesi, aynı zamanda İtilâf devletlerinin savaş ilân etmesi (bizim savaşa katılmamızdan dört ay önce), Osmanlı devleti yok etme pahasına Ermeni Cumhuriyeti oluşturma kararının açıklanması ve son olarak Bolşevikler tarafından ilân edilen gizli anlaşmaya göre, İstanbul'un Çarlık Rusya'ya söz verilmiş olması, bizi İtilâf devletlerine karşı savaşmamızı gerektiren gerçeklerdi. s. 8-9.

98            Wallach, Bir Askeri..., s. 141.

99            Carl Mühlmann, Deutschland und die Türkei 1913-1914. Die Berufung der deutschen Militarmissiion nach der Türkei 1913, das deutsch-türkische Bündnis 1914 und der Eintritt der Türkei in den Weltkrieg, Berlin 1929, s. 53; Karl Klinghart, Denkwürdigkeiten des Marschalls Izzet Pascha, Leipzig 1927, s. 270; Ayrica bkz. Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri (Hazırlayan: M. Ertugrul Düzdag), İstanbul 1991, s. 310 vd. da Osmanlı Devleti'ni tarafsız tutmanın zorluguna, hatta öncelikle devletin Almanlar safhında degil de İtilâf devletleri yanında bulunmak istediğine ama İtilâf devletlerinin buna "asla" yanaşmadıklarına dikkat çekilir. Sadrazam Halim Paşa'nın düşüncesi „müsellâh bir bitaraflık" (silâhlı tarafsızlık) tır, s. 315. Ama maalesef bu da başarılamamıştır. Onun için Paşa, kendi „ görüşüne aykırı olarak" devletin harbe sokulması üzerine „ gücenerek istifaya karar vermiş" ama istifası kabul edilmemiştir.

100         Mühlmann, a.g.e., s. 53; Klinghart, a.g.e., s. 270; Said Halim Paşa, a.g.e., ss. 310-315.

101         Frhr. von Kress, „Ahmed-Djemal Pascha als Soldat", Mitteilungen des Bundes des Asienkaempfres, 4. Jg., Nr. 9, Berlin 01. 09. 1922, s. 4; Mühlmann a.g.e., s. 56.

102         Kress, s. 3; Mühlmann, a.g.e., s. 29.

103         Kress, s. 4.

104         Joseph Pomiankowskı, Der Zusammenbruch des Ottomanischen Reiches, Erinnerungen an die Türkei aus der Zeit des Weltkrieges, Amaltea-Verlag, Zürich-Wien-Leipzig, s. 76. Türkçeye Çeviren Kemal Turan, Osmanlı İmparatorluğunun Çöküşü, İstanbul 1990. Çevirinin iyi yapilmadigi hakkinda Taner Akçam, "Bir kitap çevrisi üzerine" adlı tenkit yazısı yazar. Tarih ve Toplum, Sayı 120, Aralık 1993, s. 59-61.

105         Mai Rudolf Kaufmann, "Zehn Jahre Jungtürkentum", Der Neue Orient, Bd. 4, 1918, s. 260.

106         Wallach, a.g.e., s. 49.

107         Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi (1908-1920), C. III, Kısım: 6, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığ Resmi Yayınları Seri No: 2, Ankara 1971, s. 193.

108Baki (Vandemir), Büyük Harpte Kafkas Cephesi, C. I, İstanbul 1933, Andlaşmanın tam metni için kitabın ek kısmına bakınız.

109        Liman Von Sanders, Türkiye'de Beş Yıl, (Çev: M. Şevki Yazman), İstanbul, 1968, ss. 11­17; Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi (1908-1920), C. III, Kısım: 6, s.194.

110        Aydemir, a.g.e., s. 518.

111        Bayur, a.g.e., C. II, K. VI, ss. 615-617.

112        Salih Polatkan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, 2. baskı, İstanbul 1986, s. 23.

113        Bayur, a.g.e., C. III, K. I, ss. 74-84.

114        Frankfurter Zeitung, 5. 11. 1898; Hatta Enver Paşa, İtilâf devletlerine Çanakkale'ye çok asker sevkiyatından dolayı teşekkür eder. Böylece Almanya'nın yükünü! hafifletmişizdir. "Enver über Gallipoli, dank an die Verbündeten", Vossische Zeitung, Nr. 22, 13 Ocak 1916.

115        Ernst Jaeckh, "Die Deutsch=Türkische Waffenbrüderschaft" Der Deutsche Krieg, Politische Flugschriften, Hrgb.: Ernst Jaeckh, Stuttgart-Berlin 1915, s. 5-6.

116        Rusya'nın I. Çar Petro'dan beri sıcak denizlere inme politikasıdır.

117        Jaeckh, a.g.e., s. 8-9.

118        Jaeckh a.g.e., s. 11.

119        Jaeckh, a.g.e., s. 11-12.

120        Jaeckh, a.g.e., s. 13.

121        Wallach, a.g.e., s. 149.

122        Mühlmann, a.g.e., s. 74.

123        Wallach, a.g.e., s. 142-149.

124        Kaufmann, a.g.e., s. 260.

125        Bayur, a.g.e., C. III, K. I, s. 173.

126        Düstur, II. Tertib, C. VI, s. 1273.

127        Bayur, a.g.e., C. III, K. I, ss. 161-173.

128        Aydemir, a.g.e., s. 509-510.

129        Gotthard Jaschke, "Zum Eintritt der Türkei in den Weltkrieg", Die Welt des Islams, Volume 19, Leiden, E. J. Brill, 1979, s. 223.

130        Wallach, a.g.e., s. 150.

131        Jaschke, a.g.e., s. 223.

132        Wallach, Anatomie..., s. 166; kıyaslayınız, Hermann Lorey, Der Krieg in den Türkischen Gewassern, 1. Bd., Berlin 1928, s. 46-47.

133        Cemâl Paşa, Hatıraları'nda Osmanlı Devleti'nin 1914'teki acıklı halini çok açık anlatır. Fransızlara yaptığı su açıklama, durumu bütün vehameti ile ortaya koymaktadır: "Memleketin üç silâhli kuvveti vardır: Birincisi ordusu, ikincisi donanmasi, üçüncüsü de jandarması! Biz bunlardan birincisinin ıslahını Almanlara, ikincisinin ıslahını İngilizlere, üçüncüsünün tensikini Fransizlara bırakmışız. Simdi bunda münakaşayi mucib ne görüyorsunuz? Ordumuzu Rusların tensikine bırakmamızıi mı arzu ediyorsunuz? (s. 91). Cemâl Paşa, hatıralarının devamında konu ile ilgili detay bilgi de verir. Aslinda Ingilizlere teslim ve havale edilen iş sadece donanmanın ıslahı degildir. Bagdat Demiryollarının Basra'ya doğru uzatılmasi, Dicle-Fırat üzerinde gemi çalıstırma meselesinin Ingilizler lehine halli, Içisleri Bakanlıgına Ingiliz Genel Müfettisi ve birkaç Ingiliz dahiliye müfettisi tayini, gümrüklerin islahinin Ingilizlere havalesi, tersanelerimizin ıslahının Ingiliz şirketlerine verilmesi, Ermenilerin oturduğu vilâyetlerin idaresinin Ingiliz memurlarına verilmek istenmesi gibi (s. 130-131) milli varlık ve bağımsızlıkla telif edilemeyecek ama Ingilizleri memnun edecek uygulamalar yapılmıştır. Böylece Ingiliz-Rus anlaşması ile değişen Ingiliz siyaseti lehe döndürülmek istenmektedir. (s132). Aynı sekilde Fransızlara sadece jandarmanın ıslahı verilmez. Lübnan Dağları (Cebel-i Lübnan) jandarması bile, Fransızları memnun etmek için Fransız generale teslim edilir. Mali işlerin ıslahı, maliye memurlarının genel müfettişliği de bir Fransıza tevdi edilmiştir. Yine uygun olmadığı halde Fransızlara 6 destroyer ve 2 denizaltı ile birçok dağ topu siparişi verilir. „Fransa-Türkiye Dostluk Cemiyeti" kurulur. Cemiyetin İstanbul'daki başkanı bizzat Cemâl Paşa'dır. (s. 132-134) Türk-Fransız yakınlaşmasında önemli gayretleri görülen Cemâl Paşa, 1914 Temmuz'unda Fransa'ya gider. Çok açık bir şekilde Türkiye'nin „Üçlü Itilâf'a alınmasınıi teklif eder. (s, 139) Ama Fransa kendisine, müttefiklerden bağımsız karar veremeyeceğini bildirerek kaypak cevap verir. Sonuç reddir. (s. 140) Cemâl Paşa'ya „Legion d'honneur" nişanının verilmesi neticeyi degiştirmemiştir. Zaten kendisinden habersiz, „Sadrazam ve Hariciye Nazırı ile Alman Sefiri 27 Temmuz 1914"te „Alman-Türkiye Ittifakini" imzalamışlardır. Bunun üzerine Talât Pasa, „Alman Ittifakina ne dersin" diye sorunca; „Türkiye'yi münferit vaziyetten kurtaracak olan böyle bir ittifakı derakap kabul ederim" der. (s. 142) Artik 2 Agustos 1914'te gerçeklesecek sarih Türk-Alman ittifakının önü açılmıstır; Thedor Vviegand da, 21. 12. 1917 tarihinde Istanbul'a yapilan yolculukta Cemâl Paşa'nin kendisine, Türkiye'nin Almanya'nın yaninda savaşa iştiraki hakkında şöyle söylediğini yazar: „Tarafsız kalsaydik, durumumuz Yunanistan'daki gibi tamamen çekilmez olurdu. Itilâf Devletlerine bağlanmış olsaydik ve onlar galip gelselerdi, geleceğimiz mühürlenecekti, çünkü galip devletler kısa süre sonra memleketimizi taksim edeceklerdi. Bu sepeble, tehlikeleri aşabilmek için Almanya'nın yanında olmak zorundaydık. İtilâf Devletleriyle birlikte kazanmış olsaydık, kaderimiz yine aynı olacaktı. Şu anda Müttefik Devletlerin galip gelme şansının hâlâ olması, belki bizi Rus, Ingiliz ve Fransızların taksim etme tehlikesinden uzun süre kurtarmış olacak. Halbmond im letzten Viertel, Briefe und Reiseberichte aus der alten Türkei von Theodor und Marie Wiegand 1895 bis 1918, Herausgegeben und erlautert von Gerhaard Wiegand, München 1970.

134        Mühlmann, a.g.e., s. 70-71.

135        Mahmut Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, Cüz: 12, İstanbul 1969 (MEB), s. 1898'de Mehmed Said Halim Paşa'nin sadrazamlıktan istifa ettiğini ama istifasının geri alış sebebini şöyle açıkladığını yazar: "O vakit düşündüm ve memleketi böyle bir felaket içinde bırakip çekilmeği vicdanen muvafik görmedim. Eğer böyle düşünmese idim, kendi sahsımı kurtarırdım. Fakat memleket felâkete giderken ne olursa olsun ben çekileyim, demeğe vicdanım kail olmadı". s. 1898-1899; Kühlmann da, Sadrazamın formalite rol oynadığını, Rusya'ya karşı düşmanlığın başlamasına şaşırdığını ve bu sebeple görevi bırakmak istediğini, Komitenin şiddetli baskısından dolayı görevinde kaldığını yazar. Türkische Ministerien, Türkei 161, R. 13820, Bd. 5, Pera, 5 Februar 1917.

136        Kurt Ziemke, Die Neue Türkei, Politische Entvvicklung 1914-1929, Berlin und Leipzig, s. 36-37;.

137        Ernst Schüle, "Der Eintritt der Türkei in den Weltkrieg", Berliner Monatshefte, Berlin 1935, s. 212.

138        Schüle, a.g.m, s. 215.

139        Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul, 1976, s. 20.

140Türk İstiklal Harbi I, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Dairesi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1962, ss. 27-44; Ali Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekesinin Tarihi, Ankara, 1948, ss. 1 -73.

141        Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 2. baskı, Ankara, 1984, s. 142-143.

142        Armaoğlu, a.g.e., ss. 145-148.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
15314 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın