• Anasayfa
  • https://www.facebook.com/tarihtarihcemiyeti/
  • https://twitter.com/ttcemiyeti
  • https://www.instagram.com/tarihtarihcemiyeti/

Anasayfa

Kitapta 1940'lı yıllarda nitelikli öğretmen yetiştirmek amacıyla açılan ve kapatıldıktan çok sonra bile İsrail'in bizden alıp uyguladığı Köy Enstitüleri projesi anlatılıyor. Aziz Sancarları yetiştiren hocaların mezun olduğu, Amerikalı eğitim uzmanlarının bile imrendiği o okullar anlatılıyor. Bugünün aksine işte o zaman dünya bizi gerçekten kıskanıyordu. Ama ne yazık ki günümüzdeki birtakım zihniyetler o gün de vardı ve Aşık Veyselllerin ders verdiği o okulları gayri milli ilan ettiler. Ülkemizde gelenek bozulmadı ve başarı cezasız kalmadı. En sonunda da kapattılar.
Öncelikle tamamen Çin Kaynaklarından yani ShihChi, Han Shu ve Hou Han Shu gibi yıllıklardan yararlandım. Ayrıca öğrencilere bibliyografya açısından faydalı olması için Hunlarla ilgili yabancı veya Türk tüm Hun uzmanlarının eserlerini kullanmaya çalıştım. Her ne kadar ana kaynaklardan faydalandıysam da özelikle Prof. Dr. Bahaeddin Ögel ve Prof. Dr. Ayşe Onat’ın eserlerinden kaynakları karşılaştırarak faydalandım. Ayrıca ben öğrenciyken Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk Milli Kültürü adlı kitabındaki kaynaklar listesinden tüm çalışmalarımda faydalanmıştım. Onu örnek alarak okuyucunun da benim kaynaklar listemden bu şekilde faydalanmasını amaçladım.
Lev Troçki, hiç kuşkusuz, 20. yüzyıla damgasını vuran önemli isimlerden biri. 1917 Bolşevik İhtilali’nin Lenin’le birlikte iki önemli isminden biri. Kızıl Ordu’nun kurucusu ve komutanı. İhtilalin ardından patlak veren iç savaşın kazanılmasında en büyük pay onun... Oysa Troçki asker değil... Matematik öğretmeni, o matematiği değil de devrimci olmayı seçince, “Dünya yeri doldurulabilir bir siyasetçi kazanmış olabilir ama yeri doldurulamaz bir matematikçi kaybetti,” mealinde bir laf etmişti...
Balkan Savaşları tarihimizin önemli dönemeçlerinden biri. Savaş öncesinde gerilimin tırmandığı yılları bir kenara koyup ateşin 1912’de parladığını kabul etsek bile ortaya çıkan yangının tümüyle sönmesi 1922’leri buluyor. Bu on yıllık dönem, hem uzun hem de sancılı bir süreç. Ölenler, yaralananlar, tutsak kalanlar, hastalananlar ve göçe zorlananlar... Tam bir trajedi! Özellikle Gümülcine, Kavala, Serez ve Ustrumca’da yaşananlar içler acısı. Bugüne değin bu kitlesel kıyımları sonraki kuşaklara aktaran yazarlarımız olmadı değil, oldu; hatta başka ulusların yazarlarının bile yaşanan acımasızlıklara ilgisiz kalmadığını görüyoruz. Örneğin Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün’de, Trakya demiryolu boyundaki tüm yerleşim birimlerinin yakıldığını ve toplu kıyımların Çatalca’ya kadar ulaştığını anlattı.
Boston Üniversitesi’nin sanat tarihi bölümünde ders veren Emine Fetvacı, Sarayın İmgelerikitabında Osmanlı minyatürlerinin arka planını ele alıyor. Sarayda Osmanlı kültürünün şekillenmesinde önemli bir yeri olan minyatür üretimi ait oldukları dönemin siyasal ve sosyal yapısı ile ilişkilendirerek ele alınmış. Osmanlı sarayında resimli tarih yazımının rağbet görmesi 16. yüzyılın ortalarında başladı. 16. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde diğer dönemleriyle kıyaslanamayacak kadar gelişmişti. 17. yüzyılın başlarından itibaren ise popülerliğini giderek yitirdi.
Şehzade Camii’nin avlusundaki Şehzade Mehmet Türbesi’ndedir asıl Hurrem. Hiç de başşehzade olmadığı halde Şehzadebaşı Camii denilmiştir ya buraya, itiraz ederim hep. Başşehzade kırkında katledilen Mustafa’dır çünkü. Sarıya çalan ve mekânı ışık ölümüyle saran çinilerde beklenmedik ve erken acının soluk baharı vardır. Üstüne üstlük yeşil bir dal gibi kuruyup kalmış padişahlık ve iktidar emeli de bir ahşap taht ile taçlandırılmıştır. Tarihsel bir görgüsüzlük örneğidir bu taht ya, neyse. Hurrem’in tarihi kaynaklara bir nebze olsun yansıyan daha çok da hayale dayanan hırsını ve ebedi yenikliğini belki en çok bu türbe yansıtır.
Ülkemizin en yetkin tarihçilerinden, en seçkin Cumhuriyet aydınlarından, en üretken araştırmacılarındandır Orhan Koloğlu. Tek başına âdeta bir enstitü, bir tarih kurumu, bir araştırma merkezi gibi çalışır. Heyecanını hiç yitirmez. Her çalışmasına genç bir doktora öğrencisiymiş gibi tutkuyla emek verir. Gazetecidir. Uzun yıllar basın ataşeliği yapmıştır. İki kez (1974’te ve 1978-1979’da) Basın Yayın Genel Müdürü olarak hizmet vermiştir. 1980 öncesinde Başbakan Bülent Ecevit’in dış politika danışmanlığını üstlenmiştir. Libya’da ve Türkiye’de çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapmıştır. Kısacası çok yönlü bir kariyeri vardır. Osmanlı tarihi, özellikle de Abdülhamit dönemi en yoğun çalıştığı alanların başında gelir.
Braudel, alttakilerin tarihini yazmak gerektiğini savlarken tarihi insanlar yapar der; sessiz yığınların dilsiz tarihine dil olmaya koyulduğunu söylememize olanak verir. Tam da bu anlamda, ister yeni bir köken icadının ardına düşüldüğünden, ister şimdiye değin kaynak yetersizliğinin veya dinin ve ulusun sorgulanmasından kaynaklanıyor olsun Ortadoğu tarihi yeniden ilgi alanımıza girmiş bulunuyor. Bunda gerçek veya yalancı “Arap Baharı”nın da katkısı oldu; zaten bir süredir tarihin sisleri aralandıkça deşifre olan Ortadoğu resmi tarihlerinin mahareti ve “tarih bildiğiniz gibi değil” savsözü bir kez daha doğrulanıp merakı kışkırtıyordu. Bu merakı Türkçeye yeni çevrilen V. V. Bartold’un Müslüman Kültürü başka bir pencereye yönlendiriyor.
Feminist Tarihin Peşinde Joan W. Scott’un son yirmi beş yıl içinde yazdığı makalelerden altısına odaklanıyor ve böylelikle Scott’un düşüncesinin bu süreç içerisinde geçirdiği dönüşümlerin izlerini sürmemize olanak sağlıyor. Bir kısmı daha önce Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinde yer almış olan bu makaleler, Joan Scott’un önsözüyle ilk defa bu kitapta bir araya toplanmış. Kitaptaki makaleler dört ana konu etrafında tartışılıyor: Toplumsal cinsiyet kategorisi, farklılık, deneyim ve tarih. Scott kitap boyunca bize tarih disiplinindeki yerleşik kavramları sorgulamamız gerektiğini ve feminist bir tarih yazımı için kadınlar kategorisinin var olan tarih anlatılarına eklenmesinin yeterli olmayacağını söylüyor. Öncelikle var olan kavramsallaştırma sorgulanmalı ve hangi soruların eleştirel bir tarih yazımını mümkün kılacağı tartışılmalıdır.
Tarihi ve özellikle de Bizans tarihini farklı bir mercek altından görmemizi sağlayarak bize sevdiren kitapların yazarı Radi Dikici; daha önce yazmış olduğu Bizans İmparatorluğu Tarihi adlı araştırma kitabına yeni bölümler ekleyerek bizi yeniden tarihin en gizemli ve ihtişamlı dönemlerinden birine götürüyor. Dikici, daha önce on beş yılı aşkın bir araştırma ve çalışmanın ürünü olan Şu Bizim Bizans: Byzantium’u 2007 yılında yayımlamıştı. Roma-Bizans İmparatorluğu’nun bu topraklarda hüküm sürdüğü 1123 yılı anlatan kitap, daha sonra araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bulgular eklendikçe beş baskı daha yapmıştı. Dikici bu geçen sürede aynı dönemi bir nehir roman üslubunda anlatan iki de roman yayımladı; Theodorave Büyük Konstantin: Helena ve Fausta. MS 330-565 yıllarını yani Bizans İmparatorluğu’nun 235 yıllık dönemini kapsayan bu romanların üçüncü ve son halkası olan İmparator Büyük Theodosiusda bu yıl içinde yayımlanacak ve böylece üçleme de tamamlanmış olacak.
 1  ...
Fotoğraf Arşivi           Gazete Arşivi           Tarihçilik Üzerine MakalelerDiğer Makaleler