Anasayfa

Anadolu Selçukluları dönemi bilginlerinden olup sultanlar muallimi diye tanınan Malatya'lı Şeyh Mecdü'd-din İshak'ın (1221) oğlu, ünlü Mağribli sûfî Muhyi'd-din İbnü'l-Arabî'nin (1241) üvey oğlu ve talebesi olan Şeyh Sadru'd-din Muhammed el-Konevî (1274) ölümünden kısa bir süre önce bir "Vasiyet-nâme" yazmıştır.1 Konevî bu Vasiyet-nâme'de bazı duygu ve düşüncelerini, yakınlarına, dostlarına tavsiyelerini ve yapmalarını istediği bazı işleri bildirmektedir.
Türklerin Konya şehriyle ilk tanışmaları 1067 yılında Alp Arslan'ın meşhur komutanlarından Afşin Bey'in yağması sırasında oldu. Bilahare Anadolu fatihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Konya'yı Martavkusta'dan aldıktan sonra yoluna devam ederek karargâhını İznik şehrinde kurdu. Fakat Orta Çağ'ın şüphesiz en önemli olaylarından biri olan Haçlıların Iznik'i ele geçirmeleri üzerine Konya, I. Kılıçarslan tarafından Anadolu Selçuklu Devleti'ne başkent yapıldı (1098).
Onüçüncü yüzyılda Anadolu'da yaşamış olan Bedî'ûz-Zamân Ebû'l-'İzz İsma'il b. er-Razzâz El-Cezerî1 Mezopotamyalı, eski deyimi ile Cezîre'li veya Cizreli'dir. Hayatına ilişkin olarak kitabının girişinde söylediklerinin dışında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Kitabından öğrendiğimize göre, H. 577'den (M. 1181) başlamak üzere yirmi beş yıl, Diyarbekir Sultanı El-Salîh Nâsîrüddîn Ebû'l-Feth Mahmûd bin Muhammed bin Kara Arslan bin Davûd bin Sukmân bin Artuk Salîh Nâsirüddîn Ebû'l-Feth Mahmûd'un (1200-1222), daha önce de babasının ve kardeşinin hizmetinde bulunmuştur.
Türk ananesinde hocaya hürmet, adeta bir ibadet saygısı ile atbaşı giden geleneklerdendir. Orta Asya'da "ata" diye yere göğe konmayan hoca, Selçuklularda "atabek" olmuş, Osmanlı Türklerinde ise "hoca" söylenişi ile asırlar boyu, sevgi ve saygı tahtında saltanat sürmüştür.
Anadolu çok erken tarihlerden itibaren farklı uygarlıkları barındırmış bir coğrafik bölgedir. Genellikle bu bölgede ilk insan topluluklarıyla ilgili bilgiler M.Ö. 10.000'lere kadar götürülebilmektedir. Akşehir yakınlarındaki Aşıklı Höyük te yapılan kazılar orada MÖ. 10.000'lerde insanların yaşadığı ve tepeden girilen evler yaparak kendilerini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumaya çalıştıklarını göstermektedir.
Akkoyunlular Dönemi denildiğinde XIV. yy.'ın ortalarından XVI. yy.'ın başlarına kadar olan yaklaşık üç asırlık zaman dilimi kastedilmektedir. Bu üç asırdaki kültür tarihi ve bu tarihin bir halkasını teşkil edecek olan dönemin tasavvuf faaliyetleri henüz yeterince incelenmiş ve aydınlatılmış değildir.1 Burada temas edeceğimiz hususlar bu iş için bir ilk adım olarak telakki edilmelidir.
Nasreddin Hoca yaşamış bir şahsiyet midir? O'nun adına söylenen nükteler gerçekten O'na mı aittir? Başka ülkelerin Nasreddin Hoca'ya sahip çıkmaları ne anlama gelmektedir?1 Biz yeterli ölçüde sahip çıkabildik mi?
Nasreddin Hoca'nın kimliği, yaşadığı devir, tarihî hayatı, hakkında bilgi, belge ve tartışmalar, Türkiye Millî Kütüphane'deki "Hikâyat-ı Hâce-ı Nasrud-din Efendi" (istinsah tarihi 1777) adlı yazmada yer alan fıkralar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden derlenen Nasrettin Hoca fıkraları, incelenmiş, her iki metindeki fıkraların dil, üslup, gramer özellikleri, kelime hazinesi hakkındaki bilgilerin yanında, zaman mekân ve kişiler verilmiştir.
Türk milletinin yüzyıllar içinde yetiştirmiş olduğu en büyük şahsiyetlerden birisi olan Yûnus Emre, İslam'ın getirdiği irfan nûru ve Türk milletinin asırlar içinde geliştirdiği millî kültür unsurlarıyla aydınlanan bir mutasavvıf şairdir. O, yazmış olduğu ilâhîlerle aşkımıza ses, ölü gönüllerimize nefes olmuş âbidevî bir insandır. Bu müstesna ve güzel insanın Allah aşkıyla donanan üstün fikirleri ve geniş şöhretine rağmen hayatı hakkındaki bilgilerimiz çok azdır. Anadolu'nun bağrında pek çok mezar bırakarak gerçek mezarını gizleyen; kendisini, sevenlerinin kalbinde sırlayan Yûnus Emre'nin hayatını, vefatından çok sonraları yazılmış menâkıbından çıkarabilmekteyiz.
Biz bu makâlemizde insanın eylem boyutunu, eylem güzelliğinin önemi, insanın eylem özgürlüğü, söz ve eylem uygunluğu, ahlâkî olgunluk, iyi olma, iyi davranma ve iyi geçinmenin yolları alt başlıkları altında, Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî'nin (1207-1273) eserlerine dayalı olarak, incelemeye çalışacağız. Önce, buradaki "eylem" sözcüğüyle, "amel etme"yi ve güzellikleri "yaşama"yı kastettiğimizi belirtmek isteriz.
 1  ...